Ana Sayfa Blog Sayfa 167

İsmail Kaygusuz Alevisiz “Alevi Ön Zirvesi”

0

Yazımıza, daha önce (burada) yayınlanan makalemizin son paragrafıyla başlamak istiyoruz. Ayrıca yanıt alıncaya kadar, bu konuda yazacağımız her yazının başında sorumuzu soracağız:
“Devlet Bakanının Diyanet İşlerinin yeniden yapılandırılması planlarının eyleme konulduğu; araştırma grupları oluşturularak çalışmalara başlandığını basından izliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, çok övdüğü ve Diyaneti ellerine teslim etmek istediği İlahiyatçı meslekdaşlarının “Türk Sünniliğinden, Hanefi mezhebinin bir tarikatına” ulaşan bir çizgi üzerindeki Alevilik tanımlamalarını yaşama geçirmeyi hedeflemektedir. Gerçekte biz, kendisinin Alevi-Bektaşiliği bir teolog ve felsefeci olarak nasıl yorumladığını öğrenmek istiyoruz; acaba Prof. Dr. Mehmet Aydın Alevilik-Bektaşilik üzerinde araştırmalar yapan, kitaplar yazan İlahiyatçı ve Diyanetçi bilginlerin neresinde bulunuyor? Hemen yanıbaşlarında mı yoksa uzaklarında mı? Merak bu ya, öğrenmekte ısrarlıyız!”
Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın söyleşilerinde, “Aleviliği bilimsel ele alıp, bilgi zeminini güvenilir kılmalıyız. Bu bilimsel temeli oluşturduktan sonra Alevilerle ilgili birşeyler yapabiliriz” diyordu. Aldığımız duyumlara göre, “birşeyler yapmaya” başlamış; yani “Aleviliğin bilgi zeminini güvenilir kılmak ve böylece bir bilimsel temel oluşturmak” için Gölbaşı’nda bir ön Alevi zirvesi toplanmış bile. Sayın Bakan “Abant Gölü”nden sonra “Gölbaşı” toplantılarına başladığına göre gölleri çok seviyor olmalıdır. Olasıdır ki, göl kıyısı ya da gölün yanıbaşında bulunmak katılımcılara büyük düşünsel esin veriyor!
Ruşen Çakır 23.01.2003 tarihli Vatan gazetesinde bu mutlu haberi (!), “Gölbaşı’nda Alevi zirvesi” başlığı altında şöyle anlatıyor:
“Devlet Bakanı Mehmet Aydın, 70 kişiyle ‘ön zirve’ yaptı. Zirvede, Alevilerin isteklerini içeren 20 maddelik plan Bakan Aydın’a verildi. Göreve geldikten kısa bir süre sonra verdiği bir demeçte ‘Alevi zirvesi toplayacağız’ diyen Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın’ın, ilahiyatçı, öğretim üyesi ve Alevi inanç önderlerinden yaklaşık 70 kişiyle bir ‘ön zirve’de bir araya geldiği öğrenildi. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin ön ayak olduğu yemekli toplantı, 10 Ocak 2003 akşamı, üniversitenin Ankara Gölbaşı’ndaki sosyal tesislerinde gerçekleşti. Zirveye Diyanet işleri Başkan Yardımcısı Rıdvan Çakır, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ve Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği de yapan A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Mualla Selçuk, Çorum İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Nadim Macit, Alevi-Bektaşi kültürü üzerine araştırmalarıyla tanınan H.Ü. öğretim üyesi, tarihçi Prof. Ahmet Yaşar Ocak gibi isimlerin dışında Anadolu’dan bazı Alevi ocaklarının temsilcileri katıldı.”
Hani sayın Bakan daha önce, “Alevilik İslam’ın yorumu olarak kabul edilir, ancak Alevi yorumu üzerinde yeteri kadar bilgi yok. Alevilerin dine getirdikleri farklı yorumların açılması, bir seminer veya sempozyum konusu olması lazım. Bunun için de yorum sahiplerinin kendilerinin konuşması lazım; Alevi dünyasındaki düsünce ve bilgi genişliğini yeterince bilmiyoruz” diyordu? Üstelik bu toplantıların İzmir’de yapılacağı gündeme gelmiş ve çeşitli gazetelerin köşe yazarları da bu karara övgüler düzmüştü. Doğrusu biz, yararına fazla inanmasak da bunu, gerçekten Alevilikteki düşünce ve bilgi zenginliğinden doğan çok çeşitli görüş ve yorumları benimsemiş -yerli ve yabancı- yazarların, ilahiyatçı, bilim adamı, tarihçi ve araştırmacıların katılacağı, topluma açık panel ve seminerler biçiminde algılamıştık. Kaldı ki, zaten bu tartışmalar kıyasıya yapılıyor, yorum ve görüş sahipleri de ortada. Oysa sayın Bakan, bu çeşit toplantılarla bilimsel temel oluşturup, ortak toplumsal yarar noktaları saptadıktan sonra, kendi deyimiyle “Aleviler için birşeyler yapmayı” düşünüyordu. Ne oldu da alelacele, bir Gölbaşı ön zirvesi toplama gereği duyuldu? Yoksa, sayın Bakan’ın kulağına birileri, “düşündüğünüz biçimde yapacağınız toplantılardan bir sonuç alamazsınız; Alevilerde her kafadan bir ses çıkıyor, kendi aralarında bile ortak düşünsel yaklaşım gösteremiyorlar” filan mı dedi acaba? Onun için mi, böyle bir gizlilik ve el çabukluğuyla -Alevilere rağmen- Alevi zirvesi, başkentin siyaset delhizlerine taşındı? Birkaç Ocak dedesi, Diyanet uzmanları, İlahiyat Dekanları ve bazı yazarlardan oluşturulan 70 kişiyle bir toplantı yapılıyor ve adına “Alevi Ön Zirvesi” deniyor. Demek bu kişiler, Alevi-Bektaşiliğin ne olup, ne olmadığı konusunda düşünce üretiyorlar? Ve büyük olasıyla bu düşünceler temelinde (bilimsel?) bir tanımda birleşecekler. Öyle anlaşılıyor ki, bu tek tip elbiseyi -pardon tanımlamayı-, ülke nüfusunun üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi toplumuna giydirmek için hazırlanıyorlar.
Böylelikle devlet ve hükümet siyaseti bağlamında resmi Alevilik tanımlaması oluşturulduktan sonra, Bakan’ın arzu eder göründüğü geniş toplantılar yapılabilir. Bugüne değin Diyanet ve İlahiyat çevrelerinin Aleviliğin ne olduğu -gerçekte onlara göre ne olması gerektiği!- üzerinde döktürdükleri çok sayıda yazılarındaki tanımlar ve yorumlarını zaten biliyoruz. İlahiyatçılardan bazıları, “Alevilik Türk Sünniliğidir, Türklüktür; düşünsel ve tasavvuf anlayışıyla Maturidi’ye ve bu nedenle Hanefi mezhebine bağlı bir tarikattır. (Hanefi mezhebinin en büyük İmamlarından biri olan Abu Mansur-i Maturidi, “eğer bir kişi, Kuran-ı Kerim’i zamanımızın melodik yapısına uyarlanmış bir müzik tonunda okuyan birini dinler ve ‘okuyuşun çok güzel’ derse kafir olur; karısı boş düşmüştür ve o ana kadar yaptığı dualarını, kıldığı namazları ve tövbelerini kaybeder” demiştir. Oysa Alevi toplu tapınmalarında, yani Görgü Cemlerinde Kuran’dan ayetler ve hadisler içeren nefesler, deyişler müzik ve saz eşliğinde okunmakta. Müzik ve semah Tanrı’ya tapınmanın bir parçasıdır, onlarsız ibadet eksik kalır. Maturidi’nin tasavvuf anlayışına bağlı bir tarikattır demek Aleviliğe en büyük iftiradır. Bunlar ne yapmak istiyorlar bu tür hakaret ve karaçalmalarla? Alevi toplumunu bu zırvalarla yıldıracaklarını mı sanıyorlar?) Bu ikilik neden? Aleviler Ali’yi ve Ehlibeyti seviyorlarsa , Sünniler de seviyor. Allahımız peygamberimiz bir; Ali Muhammed’in şeriatına tamamıyla bağlı ve beş vakit namazını kılıyordu, zaten mescitte öldürülmüştü(!) O zaman biz Sünniler Alevi, Aleviler de Sünnidir. Ayrılık-gayrılık yok aramızda; gelin bütünleşelim, birlik olalım; Sünnilik ne Alevilik ne?” gibi basit mantık oyunlarıyla siyasi hamaset yapıyordu. Bazıları ise, Ehlibeyt kavramının sözcük anlamından (evhalkı) hareketle, Emevi Ehlibeyti, Abbasi Ehlibeyti ile karşılaştırarak, hakaret edercesine “Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin” (Ehlibeyt) beşlisini kutsallıktan uzaklaştırıyor. Ehlibeyt yandaşlarının İslam tarihi içerisindeki toplumsal ve inançsal hareketlerini, gururla Emevi-Abbasi yandaşlığını yaparak, “Ehlibeyt rantını yeme” biçiminde değerledirebiliyordu. Kısacası koskoca Heterodoks İslam (Alevilik) tarihini yadsımaktan geri kalmıyorlar yazılarında. Devlet Bakanı Prof.Dr. Mehmet Aydın, işte bu görüş ve anlayıştaki İlahiyatçılara, yeniden yapılandırmak istediği Diyaneti teslime hazırlanıyor.
Alevilik ve Alevilere karşı bu tür anlayışla bakan ve değerlendirmeler yapan kişilerle, göstermelik ve bunları benimseyen “namaz da niyaz da bizim, hakiki Müslüman biziz, biz Caferiyiz ya da Alevinin Sünninin birbirinden farkı yoktur” diye “Hacı Bektaş Veli Dergisi”nde ve Milliyetçi-İslamcı yazılı / görsel basında demeçler vermiş bazı çıkarcı ve takıyyeci Ocak dedeleri Gölbaşı Alevi ön zirvesi yapıyorlar. Alevi-Bektaşi toplumu adına içeriğini bilmediğimiz 20 maddelik de bir plan sunuyorlar Devlet Bakanına.
Meğer Devrede Kimler Varmış?
Bir bakıyoruz arkasından “Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi” çıkıyor. Hem de ne çıkış! Alevi-Bektaşi kültürü üzerinde çalışma yürüten tek devlet kuruluşu olduğunu olduklarını saklamadan gururla söyleyerek, toplantıyı yönlendiriyorlar. Dergilerinde ısrarla inancımızı bir tek Orta Asya Şamanizmine bağlayarak, Alevi dede ve babalarını, Şaman ve Kamanlarla eşleştirip Alevi-Bektaşiliği Türk dini olarak niteleyen; Alevilik inanç sisteminin evrenselliğini yadsıyıp, “Çubuk (çevresi) Aleviliği” diyecek kadar yerelleştirip parçalamaya çalışan bu merkezin elemanları görüş ve düşüncelerini 20 maddelik resmi bildirim gibi yeni Bakan’a sunuyorlar. Bu Merkezin amacı, adını taşıdığı Hacı Bektaş Veli’yi Sünnileştirip, onun 13.yüzyılda Anadolu’da Türklüğü yaymış (?) olduğunu yayınlarıyla herkese kabul ettirmek. Alevi-Bektaşi kültür ve inancın üzerinde araştırma yaptıklarını söyleyenler, Hacı Bektaş Veli Dergisi’nde, Anadolu Aleviliğinin can damarları ve yaratıcıları olan Hacı Bektaş Veli’yi, Yunus Emre’yi, Kaygusuz Abdal’ı, Pir Sultan Abdal’ı.. Sünni gösterme, onların ortodoks inançlı olduklarını ıspatlama çabasına girişmiş çok sayıda makaleler yayınlamış ve yayınlamayı sürdürmektedirler. İşte bu bilgin kişiler Aleviliği, Alevilerden daha çok sevdikleri ve kendi söylemleriyle, Alevilerde “yetişmiş elemanlar bulunmadığı” için Alevi-Bektaşi toplumu adına zirve toplantısı düzenliyorlar.
Bakınız adı geçen Merkez’in müdürü Prof. Dr. Alemdar Yalçın, Vatan gazetesine neler söylüyor:
“Bakan’ın sözleri üzerine böyle bir şurayı düzenlemeye biz talip olduk. Her ne kadar Bakan Bey, bunun İzmir’de olmasını temenni etse de Alevi-Bektaşi kültürü üzerine çalışma yürüten en eski ve tek kamu kuruluşu biziz.”
Bu sözlerle söylenmek istenen bizce şudur: Alevi-Bektaşi kültürü üzerine çalışan bir devlet kuruluşu olarak, Alevilik ve Alevilere ilişkin resmi devlet görüşünü biz temsil ediyoruz; bu görüşleri bir ön zirveyle tam netleştirdikten sonra, yapılacak Alevi zirvesine gidilmelidir. Demek ki devlet, Gazi Üniversitesi’nin “Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi”ne böyle bir yükümlülük vermiş. Sayın Yalçın, “Alevi sorununu soğukkanlı bir şekilde, bilimsel bir ortamda tartışılması gerekir. Yapılacak zirvede ağırlığın bilim adamlarında olmasını, Alevi-Bektaşi kuruluşlarınınsa ilgili komisyonlara katılmasını savunuyor” görünüyorsa da, bu ön zirvede Bakan’a ve katılımcılara, devletin resmi görüşünü aktarma görevini yerine getirmektedir. Anlaşılıyor ki, bilimsel tartışma ortamında bu görüşlerin dışına çıkılmaması ve aykırı düşüncelerin kabul görmemesi konusunda onlar uyarıldılar. Sonra sanki, belli bir çevrenin dışında Alevi-Bektaşi toplumu, Diyanet’te temsil edilmek istiyormuş gibi, “Alevilerin yeterli sayıda yetişmiş elemanları yokluğundan, Diyanet’te temsil edilme konusunda hazır olmadıklarını, bu konunun süreç içinde çözümleneceğini” düşünen Prof. Yalçın şunu ekliyor: “Eğer varolan sivil toplum örgütlerinden birinin temsili söz konusu olursa o zaman kavga çıkar, kaos olur.” Böylece, Cem Vakfı’nın da önü kapanmış (!) görünüyor.
Sonuç olarak gizlice yapılan bu sözde Alevi ön zirvesi yanlıştır. Alevi-Bektaşi toplumu hakkında, kendi inançsal ve demokratik sivil örgütleri dışında, herhangi bir devlet kurumu karar veremez. Önemli olan, bu inanç toplumunun tüm örgütlerinin yöneticileri, Alevi inancının gerektirdiği “kendi özünü Dar’a çekerek”, yani özeleştiri yapıp birlik sağlamasıdır. Amaçları ve isteklerinde birlik sağlayarak mücadele etmeleridir. Aleviliği tanımlamaya ve inancımızı Sünni anlayışı çerçevesinde değerlendirmeye devletin hakkı olmadığı gibi, Alevi inanç toplumunu yok saymaya da hiç kimsenin gücü yetmez.
Aleviyol, 6.2.2003
Yorum

Turan EserALEVİ ÖRGÜTLENMELERİ, SORUNLARI VE GERÇEKLERİ KABUL EDELİM

0

Aslında bu başlıkla bir yazıyı yazacağımı 1993 ve 1996 yılları arasında düşünmezdim. Ama bugün Alevi örgütlenmelerinin içinde bulunduğu duruma tanık olunca bu başlığı koymakta tereddüt etmedim.
Bu yazımda sizlere Türkiye’de ve Avrupa`da Alevi toplumunun içinde bulunduğu örgütsel sorunları anlatmak ve mevcut Alevi örgütlenmelerinin neden yeniden yapılanmaya ihtiyacı olduğuna dair görüşlerimi, bazı çözüm önerileri ile birlikte sunmak istiyorum. Tıpta, bir hastalığa doğru bir teşhis konulmadan doğru bir tedavi yapılamaz, ilkesini, kurumsallaşamama hastalığı yaşayan Alevi örgütleri hakındaki durum değerlendirmesini yaparken de göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Öyleyse, bir durum değerlen-dirilmesi gerekiyor. Alevi örgütlenmelerinin bugün karşı karşıya olduğu sorunları daha iyi anlamak için geçmişin kısa bir muhasebesine eleştirel bir yaklaşım gerekir. Çünkü bugün yaşanılanların, dünle tarihsel ve örgütsel bir bağı var. Bu yazıda geçmişin kısa muhasebesini yaparken, tarihsel sürecimizin bir kesintisi üzerinden değerlendirme yapacağım: 1993 ve 2004 arası dönem. Çünkü, Alevi toplumun örgütsel olarak, bugün yaşadığı tıkanıklığı ve örgütsel krizin önemli bir kaynağı ve verileri bu dönemde gizlidir.

1993 – 1995 arası dönem
Türkiye’de ve Avrupa’da kurulmuş olan, üye sayıları sınırlı Alevi örgütleri daha çok kültürel ve inançsal alanda faaliyetler sürdüren yarı Dergah, yarı dernek örgütlenmesine denk düşmekteydi. Dönemsel ve siyasi erkin dayattığı koşullarda kısmi taleplerle daraltılmış örgütlülüğe sahipti. Fakat bu talepler doğrultusundaki faaliyetleri etkili ve sonuç alma konusunda oldukça yetersizdi.
1993 Sivas ve 1995 Gazi katliamından sonrası yaşanan süreç ile birlikte bu örgütlenmeler etrafından Alevilerin hızla kitleselleştiğine tanık olduk ve yaşadık. Madımak ve Gazi katliamı ile yaşanılan baskılara ve yok sayılmaya karşı Alevilerde bir kimlik uyanışı açığa çıkmıştır. Kültür ve Alevi inanç önderleri isimleriyle kurulmuş dernekler, 2 Temmuz 1993’ten sonra toplumsal tepkinin örgütlenmesine ev sahipliği yapmıştır. Üye sayıları onlar basamağını geçemeyen derneklerimiz, yüzler ve binler basamağına ulaştı. 2000 binli yıllarda tekrar bir düşüş yaşamasını engelleyemeyecekti.
Artık Alevi toplumun yarattığı bu tepki hareketi, süreç içerisinde ta-leplerini net ifade edebilen ve daha yüksek sesle kamuoyunun gündemine oturan bir meşru mücadele ile taraf ilişkisi yaratmıştır. Aleviler artık bir taraftır. Bu taraf ilişkisi yaratılmasından, Alevi örgütlenmelerinin daha geniş bir uygun etkinlikler ve eylemler ile desteklemesiydi.
Burada altı çizilmesi gereken husus, kitleselleşmenin bir örgütsel
çalışmadan daha çok kendiliğinden bir karaktere sahip olmasıydı. Alevi toplumu, Madımak Otelinde vahşice yakılan, Gazi’de kurşunlanan canları ile kendisini özdeşleştirdiği için kendine mekansal olarak duran en yakın Alevi derneklerine üye oldular. Aleviler, derneklerine üye olurken mekansal tercih yapmalarının nedenini, „hepimiz Aleviyiz, hangi dernek olduğu farketmez“ düşüncesi ile hareket ettiler.

Yüzü dışa dönük Alevi örgütlenmeleri
Bu tepki örgütlenmesinin duygusal ve dayanışma özelliği yüksekti. Bu dönemde Alevi örgütleri, üyeleri ve destek kitlesinin yüzü, tepki duyduğu devlete ve gericiliğe dönük eylemlerindeydi. Daha çok dışa dönük çalışma ve mücadele egemendi. Alevilerin kitleselleşmesine denk düşen süreçte, Alevi örgütlenmelerinde, demokratik çalışma tarzı, bilimsel ve teorik üretim alanında kalıcı bir çalışma istisnalar dışında yaratılmadı. Buna sebep ise, Türkiye gündeminin sürekli yoğun ve hareketli olması, bizleri de sürekli bu pratik çalışmalar içine çekerek daha çok koşturan ve az düşünen bir örgütlenmeye dönüştürdü. Hatta şunları sık sık duymaktaydık, “şu an iş yapana ihtiyaç var, kafa çalıştırana değil”

1996 ve yüzü içe dönük Alevi örgütlenmesi
Her toplumsal tepki hareketinde olduğu gibi, Alevi hareketinin dışa dönük çalışma ve mücadelesinde, 1996’lardan sonra düşüş yaşanmıştır.
1996 sonrası yüzü örgüt içine dönen yöneticiler ve üyeler, kurumsallaşamamış örgütlerinde, faaliyetlerinin merkezlerine hangi çalışma, program ve fikri açılımı koyacaklarına dair önemli adımlar atamadıklarından, ciddi bir bocalama dönemi ve dağınıklık yaşamıştır.
Önceside olan, ama özellikle 1996 sonrası, deyim yerindeyse derneklerde fikir ve yol yandaşlığının yerini, birey yandaşlığı almıştır. Bu ise dernek yönetimlerindeki iktidar mücadelesini açığa çıkarmıştır. Bu dönemde iyi niyetli bazı girişimler, Alevilerin BİRLİK sorununu gündeme getirmiş ise de sonuç alınmamıştır. Alevi Temsilciler Meclisi asli gündemi olan, Alevilerin birlik ve ortak program sorununu çözemeden, çözümü başka medet kapılarından arar duruma düştü.
Bu dönemde kitlesel ve taraf iliş-kisi yaratmış Alevi örgütlenmeleri üzerinde çok yönlü oyunların oynandığı ve projelerin yapıldığını biliyoruz. Alevilerin bağımsız örgüt-lenmesini zayıflatmak ve bunu güçlenmesine engel olmak için dıştan içeriye sokulan gizli ve sahte vaatlerle Alevi örgütlenmeleri arasında gereksiz tartışmalar yaratıldı. Gerek DBH gi-rişimi, gerekse mevcut siyasi partilerin bir çoğu Alevilerin örgütlü kitlesel gücünü, kendi lehine kazanmanın stratejik yöntemlerine başvurdular. Dönemin iştah kabartan teklifleri karşısında, siyasi rant beklentisi olan bir çok örgüt yöneticisi, “Alevilerin haklarını siyasette temsil etmek” için, iradesini temsil ettiği tabanından habersiz, parti kapılarında medet aramaya başlamıştır. Kişisel siyasi arayış tercihlerinin, Alevi toplumun beklentilerini karşılayacak bir toplumsal siyasi taleple örtüşmediği ve tarzında etik olmadığı biliniyordu.
Aleviliğin örgütlenmesini ve kendi demokratik haklarını, diğer toplumsal demokratik haklar mücadelesi ile bütünleşerek aramasını istemiyen sistem partileri ve devlet, Anadolu Alevi örgütlenmelerini dağıtmak ve zayıflatmak için, Ehlibeyt Vakfı ve CEM Vakfını “taraf” ,”uyumlu taraf” olarak göstermek için, bu kurumların protokollerindeki koltukları boş bırakmadılar. Yine aynı dönemde DYP Genel Başkanı Tansu ÇİLLER’in Alevilik dosyası hazırlatması bir tesedüf değildi.
Devlet erkanı bu konuda Alevi hareketinin toplumsal dokularındaki bazı hassasiyetleri iyi kullandığı biliniyor. Merkez sistem partileri, Alevilerin önde duran kadrolarını vitrinine alma vaatlerini ve seçim öncesi göstermelik „adaylarımız olacak“ aldatmacasıyla, Alevi örgütlerinin üyelerinin, yöneticilerine karşı güvensizlik duygusunu artırmayı başarmıştır.
O dönem siyasi taht vaatleri ile para gücünün ağır basması, inanç gücünü sollamıştı. Yoksa 1995, yılında Türkiye’deki Alevi Temsilciler Meclisinin (ATM) iflasını beraberinde getirmesini nasıl açıklanır ki?

Anadolu Alevi kimliği ve yabacılaşma sorunu
Yıllardır Türkiye’de uygulanmakta olan asimilasyon politikaları ile Aleviler kimliklerine yabancılaştırmaya ve sistemin Sünni Türk-İslam anlayışına eklemlenmeye çalışıldı. Gerçekleri “tehdit” olarak ortaya koyan siyasi iktidarlar, Anadolu Aleviliğini, İslamın Sünni yorumu ile Şiilik ekolündeki Alevilik tanımları ile dezavantajlı konumdaki insanların kafalarını karıştırmakta kısmen başarı elde etmiştir.
Aleviler, kendi kimliklerinin temel öğelerini oluşturan inanç/kültür ve felsefi öğretilerini devletin ideolojik aygıtları (diyanet, zorunlu din dersleri, TV-radyo programları, basın, vb..) ve bunun destekçileri üzerinden tanımlanması ile karşı karşıya kaldı. Aleviler yönelik bu tür asimilasyon amaçlı ideolojik saldırılar karşısında Alevi örgütlenmeleri arasında PSAKD, Hacı Bektaş Veli Dernekleri, Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı ve AABF kısmen kendi kimliklerinin gerçekliğine sahip çıkma konusunda önemli adımlar attı. Fakat bu “sahip çıkma” sürecinde bile kendi örgütleri içinde örgütsüzlük, kafa karışıklığı ve net bir tutum olarak ortaya konulacak Alevi kimliği tanımları bir bilimsel çalışma ile sonuçlandırılamadı.
Bu görev halen önümüzde duran, ciddi bir ihtiyaçtır.
Anadolu Aleviliği ve öğretisine yönelik, içten ve dıştan gelen yoğun bir tarihsel, sosyal, siyasi ve kültürel tahribatlara karşı, aklın ve bilimin ışığında çağdaş yorumları ile gerçek özü buluşturmak en temel çalışma ve görev olmalıdır. Aleviler ve Alevi örgütlenmeleri yaratılmış bir muğlaklık ile yoluna devam edemez.
Anadolu Aleviliğinin 7 asırlık tarihsel mirasını ve öğretisini, günümüz dünyasının gerçekliğine, çağdaşlığına taşımak, aydınlık bir gelecekle buluşturmak zorundayız. Fikri kaynağını resmi görüşün ve Şiilikle yorumlanmış, hiçbir bilimsel temeli olmayan fikir artıklarından derlenmiş kitapların ışığından yürüyerek, Aleviler yolunu bulamaz. Bugün yüzlerce derneğimizin kitaplığında ve standlarında, Anadolu Aleviliği yerine, Şiilik ya da “halk islamını” “kurtuluş” adresleri olarak gösteren kitaplar sunulmaktadır.
Aleviliğin tarifi konusunda otuzdan fazla ayrı yorum yapılmaktadır. Alevilerin ve Aleviliğin sosyolojik, tarihsel, kültürel, inançsal, felsefi bir çok yönüne ilişkin farklı yorumlar, farklı uygulamalar mevcuttur. Bunların tümünü birden tarif etmenin olanaksızlığı bu soruya cevabı da güçleştirmektedir. Bu sorunun güçlüğü iki sebepten kaynaklanmaktadır. Birincisi, Alevilerin dağınık ve parçalanmış örgütlenmelerinin sonucu, her kesim, Alevilik konusunda kendi bakışı ile bir tarif ve yorum yapmaktadır. Alevilik sanki bir bedenin tüm organlarının birbirinden ayrı yerde durması gibi adeta parçalanmış durumdadır. Bunlara ek olarak Alevilik ve Aleviler üzerine bir dizi araştırmalar yapılmış ve yazılar yazılmıştır.
Aleviliğin bugüne kadar yapılan tarifi ya da yorumları körün fili tarif etmesine benziyor. Dolayısı ile bir bütünlük arzeden ortak bir çalışma mevcut değildir. Onun içinde her Alevi örgütlenmesi kendi yorumunu getirerek, durumu güçleştirmektedir.
İkincisi, Alevilik kendi içerisinde mozaik yapısı olan, Alevilerin değişik yörelerde, ülkelerde olması, farklı uygulamaları olması da ayrı bir durumdur. Yani bugün Alevilik öğretisi hakkındaki farklı düşünceler ve uygulamadaki farklılıklar üzerinden ayrışmalar yaratılıyor.
Alevilik hakkındaki tarifler ve yorumlar
Özünü bilirsen, özürden kurtulursun
(Hacı Bektaşi Veli)
Bu konuda Alevi yazarlarından, Baki Öz ”Alevilik nedir” adlı eserinden Alevilik hakkında 32 tane ayrı tarif ve yorum yapıldığını yazıyor.
”Alevilik islam içidir, Alevilik islam dışıdır, Alevilik bağımsız bir dindir, Alevilik, tarikat değil mezheptir, Alevilik sadece kültür ve yaşam biçimidir, Alevilik şiilikin alt koludur, Alevilik gerçek Şiiliktir, Alevilik gerçek islamdır, Alevilik, Allah-Muhammed-Ali üçlüsünün sentezidir, Alevilik öz Türklüktür, Alevilik Araplarla ilişkisi yoktur, Alevilik orta Asya kaynaklıdır, Alevilik dinler üstüdür; barış ve sevgidir, Alevilik materyalist dünya görüşüdür, Alevilik marksizmle müsahiptir, Alevilik İran-Mezopotamya platosundaki kürtlükten ibarettir.” diye, Alevilik konusunda henüz ortak bir görüşün bulunmadığını göstermiş oluyor. Kendisi de bu arada 33. Alevilik tarifini yapıyor. Ayrıca bu tarifleri bugün çoğaltmak mümkündür. Mesala, Diyanet Aleviliği, Zaza Aleviliği, Arap Aleviliği gibi farklı tanımlamalarda sık sık gündeme gelen yorumlar içindedir. Aleviliğin bu kadar çok farklı ve bazen birbiri ile zıt olan tanımları karşısında ise Lütfü Kaleli, Pir Sultan Abdal Dergisi’nin Kasım-Aralık 1996 tarihli sayısında şaşkınlığını şöyle dile getiriyor. ”Son beş yıldır Alevi örgütlülüğünde yer aldım. Birçok ülke, il ve köy gezdim; konuştum, dinledim, araştırdım, yazdım.. esef duyarak söylüyeyim ki, ne denli Alevi varsa, o denli Alevilik tanımına rastladım. Toparlamak adına ne kadar, ne denli çok örgütlendikse, o denli çok ayrışmaya tanık oldum” Yani kimi Aleviliğin inanç boyutunu öne çıkarmakta, kimi kültürel ve felsefi boyutu savunmaktadır. Kimi gerçek islamın Alevilik, kimi ise islamla hiç alakası olmadığını savunmaktadır. Bugün Alevileri bölünmüş ve dağınık halde yaşamlarını sürdür-mesinin, diğer bir nedeni ise, değişik Alevilik yorumu getirenlerin, ortak bir zemin bulma yerine, birbirlerinden nasıl farklı oldukları üzerine eğilmeleri ve bu ayrılıklara uygun farklı farklı uygulamalara ve yorumlara başvurmalarıdır. Fakat burada önemli olan, yaşadığımız dünyanın nasıl yorumlandığı ve bu yorumlayış içerisinde kendi kimliğini sorgulayan onu kendi çoğulculuğu içerisinde kabullenerek, birini birine empoze etmeden, yaşadığı sürecin toplumsal sorunları içerisinde kimliğine sahip çıkmak ve toplumsal sorunların çözümü içerisinde kendini koruyarak yer almasıdır. Bugün bu tezlerin hiç birisi tek başına Aleviliğin net tarifini yapamamaktadır. Körün fili tarifi gibi herkes kendi hoşuna giden biçimi ile tarif etmektedir. Aslında bu tarifleri arkaik Alevilikte aramak gerekir. Yani yaşanmış olan Alevilikte. Bugün Alevilerin yüz yıl önceki Alevilerden farklı yaşamasının nedenleri üzerine düşünmek, unutulmuş bir kimliği bugün yeniden çağın gerekliliğine uygun halde nasıl yaşanılır olacağına kafa yormak gerekir. Alevilik ilk Çağ inançları, mazdek, sabilik, budizm, şaman, zerdüşt ve daha bir çok inançsal geleneklerin kaynağına dayanan ve sonra İslamın ortaya çıkmasıyla, İslamdan da etkilenen, kendine özgü inancı olan ve Anadoludaki çok dilli, çok inançlı ve çok kültürlü toplumsal formasyonda, Anadoluya özgü Alevi kimliğine ulaşan yapısı ile, bir inançsal, kültürel ve felsefi kimliktir. Alevilik insan olmanın evrensel tanımıdır Anadoluda bir çok dinin, inancın, kültürün birbiri ile iç içe yaşamındaki kültürel ve inançsal alışverişi ile şekillenen ve giderek kendi inançsal, külterel ve felsefi kimliğini oluşturan, Kızılbaşların ve Bektaşilerin üst kimliğidir. Temelinde insan sevgisi olan, her inanca, her mezhebe, her dine saygı ve hoşgörü ile yaklaşan, insanlar arasında dil, din, ırk, renk ayrımı gözetmeyen, eline, diline, beline sahip olma ilkesini benimseyen, dünya nimetlerinin eşit paylaşımını savunan, laik, demokratik, çağdaş prensiplerden yana tavır alan, mazluma destek olan, eşitlikçi, katılımcı, kadın-erkek eşitliğinden yana, paylaşımcı toplum özlemi duyan, inancını kendine göre yorumlayan, özü doğruluktan yana, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, korkuyu aşıp sevgi ile Tanrıyı kendinde gören, Enal-hak ile Tanrıyı insan kalbine indiren, Vahdet-i vucuta varan, edep ve ahlaklılığı yaşamın temeline otur-tan, insanı yücelten, akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren, cemi ile muhabbet eden bir inanç, kültür, felsefe ve aydınlanma hareketinin evrensel adıdır.
Alevilik, Anadoluda yaºayan tüm Alevilerin üst kimliği olarak, tüm alt kollarını içinde barındırır. Aleviliğin sünni islamla kültürel ve tarihsel tanışıklığı, dostluğu olsa bile, öğretimizdeki farklılık Anadoluya özgü farklılıkları ile kendine ait öz inancına sahiptir. Alevilik zora ve şekilciliğe dayalı bir inanç sistemi değildir. Anadolu Alevililiği, Alevilik “İslamın içindedir” ya da “İslamın dışındadır” gibi tanımları aşan, evrensel bir öğreti olarak kabul edilmelidir. Anadolu Aleviliği ne İslamın ne içindedir ne de dışındadır. Çünkü Anadolu Aleviliği her hangi bir inancın içine sığacak kadar dar ve ortodoks, ne de dışında kalacak kadar da dışlayıcı değildir. Bir çok inançsal değerlerden İslamın bazı öğeleri ve değerleri Alevi öğretisinin içinde mevcuttur. Özünde insan sevgisi, paylaşım, dostluk, bilimsellik ve çağdaşlık yatan Anadolu Alevi öğretisini, biçimsellikten ve sonradan bu öğretiye dışarıdan şırınga edilmiş yabancı unsurlardan ayıklayarak, günümüz dünyasına ve Anadolu Aleviliğinin özüne uygun bir şekilde buluşturma sorunu aşılmalıdır.
Örgütlerimizin zayıflamasının iç nedenleri
Çoğulculuk temelinde bir Alevi örgütlenmesi yaratılamadı. Her yörenin kendine özgü farklılığından oluşan, Aleviliğin zengin mozaiğini içimize sindiremedik. Bölgecilik, feodal ilişkiler ve kendi yarattığımız şeyhlere müritlik yaparak “72 millete aynı nazardan bakmak”ı içselleşetiremedik.
Alevilerin örgütsel yaşamındaki düşünsel farklılıklar, örgütlenme içerisinde farlılıkları koruyarak yaşayabilme kültürünü ortaya koyamadı. Nasıl mücadele edeceğimiz konusunda ilkeli ve hedefleri belli bir zemin oluşturamadık. Alevi örgütlenmelerinin kendi iç dinamiklerini işlevsel hale getirebilmesinin ve kendini yeniden üretebilmesinin yerine, onu olduğu yerde bırakan ve hatta geriye doğru götürerek zayıflamasına neden olan iktidar hırsı, bu hareketin kendi kendini yiyip bitirmesinin zeminini yaratmıştır. Kişisel hırs ve ihtirasların, Alevi toplumun çıkarlarının ve taleplerin önünden geçtiğine yine hep beraber tanık olduk.
Tüm Alevi örgütlenmelerinin ortak bir çatı altında bir araya gelmesini sağlamak yerine, ayrı ayrı zeminlerde durmasını, farklı “Alevilik” tanımı ve anlayışına zorladı. Bugün onlarca parçaya bölünmüş Alevi örgütlenmelerinin herbiri ”ben Aleviliği senden daha iyi yapıyorum” diyerek, Aleviliği adeta kendi kişisel ihtiraslarının ve kaprislerinin araçları haline getirmiş duruma düştüler. Üst örgütlenmeler arasında ve içerisindeki yanlış tartışma düzlemleri ve üs-luplarının yaşandığı döneme denk düşen süreçte ise, tabandaki Alevilerde kendi aralarında bölünerek birlik girişimini daha da zorlaştıran bir hale getirdi.
Fikirsel katkılar küçümsendi
Diğer bir iç neden ise, Derneklerimizde farklı fikir ve düşünce ifade eden üyelere tahammülün olmayışı ve „bölücü“ damgası ile dışlanmasıdır. Eğitim düzeyi düşük ve yöneticilik yapabilme becerilerine ve vasfına sahip olmayan kişiler, dernek bünyesindeki fikri açılım su-nabilecek, yaratıcı ve insiyatif sahibi kadroların kellelerini cehalet tırpanı ile kopararak aydınlanmaya ve gelişmeye engel olmuştur.
Bölgeciliğin ve feodal ilişkilerin egemen olduğu derneklerde, “Cehalet çoğalınca, bilginler aptal olur” sözünün ne kadar yerinde ve doğru bir söz olduğu kanıtladı. Cehaletin bir çok örgütlenmelerde egemen olması ve bundan kaynaklanan dışlanma sonucu bir çok birikim sahibi aydın ve akademisyen örgütlerle ilişkisini kopardı.
Birlik tartışmaları eksik kaldı
Birlik sürecine ilkeleri netleşmiş, hedefleri belirli bir program zemini üzerinde tartışma ile varmak yerine, birlik tartışmaları sadece üst düzeyde yöneticilerle sürdürülmüş ve taban bu birlik tartışmalarında dışarıda bıra-kılmıştır.
Önderlik kavramına yüklenen anlam
Alevi öğretisinin fikri ve kurumsal önderlik anlayışı kişilerin önderliğine indirgenmiştir. Dolaysıyla Alevi örgütlenmelerinde “önderlerin” sayısı giderek artmaya başlamıştır.
Önderlik tanımı, ancak fikirsel yönelim ve kurumsal amaçlarla içerik kazanıldığında bir anlam ifade eder. Alevi örgütlenmeleri bu nedenle fikirsel ve kurumsal amaca hizmet eden bir kollektif önderliği yaratmak zorundadır.
Önderlik Alevi toplumunun çıkarlarını temsil etme gücünü, tabanın karar alma sürecine aktif katılımı sağlayarak oluşacak, ortak akıl, ortak fikir ve ortak dil birliğinden alır. Oysa bugün ortak akıl, ortak ilkeler ve kurumsal kimlik yerine, dernek yöneticilerin şahsi fikri ve kimliği ikame edilmeye çalışılmaktadır.
Bu nedenle geçmişte yaşanan ve üyelerin dışlanması gibi çoğaltılabilecek bir dizi uygulamalar, iç sorunlar doğurmuştur. Bu sadece Alevi örgütlenmelerine ait bir sorun değildir. Bu bir çok siyasi örgütte, partide, sivil toplum örgütlerinde de yıllardır yaşanarak/yaşatılarak! günümüze kadar gelmiştir. Azınlık gruplar çoğunluk için, onun adına “önder” olarak sürekli iktidar ve söz sahibi olmuşlar. Salt bir merkezci karaktere sahip olma geleneğinin, büyüme şansı olmamıştır.Yani “başkan hep yönetir ve üyeler de ona uymalı” kültürü egemen kılınmaya çalışılmıştır. Kurum içi demokrasinin işlevselleştirilmediği yapılarda, bu tür yapılanmaların çıkması kaçınılmazdır. İşte bu nedenle yanlış özne ve nesne ilişkisi kurmayı benimsemiş olan örgütlenmelerin içinde de bu ilişkiyi kurarak, etken merkez, edilgen taban, karar veren, uygulayan ikilemleri genel olarak tarihimize ikame edilmiştir. Pratik çalışmalar bir örgütlenme için ne kadar gerekli ise, bilginin de elde edilmesi ve fikirsel üretim de o kadar önemlidir. Ayrıca mücadele süreci, aynı zamanda taraflar arasında eşit, kararda eşit, aşağıdan yukarıya örgütlenerek ve eşit katılımcılıkla mümkündür.
Alevi örgütlenmelerin fikirsel ve ahlaki önderlik ve liderlik gereksinimi
Günümüz dünyasından insanlığı ve dolaysıyla toplumu etkileyen küresel yozlaşmanın en temelinde, toplumun tüm kesimlerinde fikirsel ve ahlaki liderliğin eksik olması yatmaktadır. Ahlaki liderliğin eksikliği, bir çok DKÖ’lerinde kendini gösteren bir olgudur. Bir çok Alevi örgütlenmesinde de bu eksiklik vardır. Toplumsal liderliğin tanımı, kurumsal ve fikirsel liderlikten geçer. Örgüt içinde saygınlık kazanmak için, kişisel ihtiraslara değil, hizmete dönük, fikir/kurumsal liderlik ve önderlik esas alınmalıdır.
Alevi örgütlenmelerinde “Liderlik ve önderlik” kavramı net olarak anlaşılmamış ve eksiklik olarak sürmektedir. Bu temel sorunun cevabı, Alevi öğretisinde temel ilkelerinde ve toplumsal düşünmenin esaslarında mevcuttur. İnsan merkezli Alevi öğretisinde “liderlik ya da önderlik” tanımı arkaik Alevilikte mevcuttur. Bu öğretinin çağdaş yorumunda ise bir tıkanıklık yaşanmaktadır. Bu neden bu konu tartışılması gereken önceliğe sahiptir.
“Liderlik ve önderlik” kavramına yüklenen farklı anlamlar ve tanımlar, yöneticiler ne üyeler arasında netleşmelidir. Genellikle “liderlik ve önderlik” kelimesinin tanımlaması istendiğinde insanlar çoğunlukla, “yöneten, iş başında olan, kontrol eden kişi”, “o daha iyi bilir, yönetir” veya “görev talimatı veren kişi” şeklinde yanıtlar vermektedir. Ne yazık ki, tarih sayfaları da liderliği bu şekilde tanımlayan kişilerle doludur. Fakat arkaik Alevi tarihinde ne böyle bir tanım, nede böyle kişiler yoktur. Alevi toplumun tarihinde, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bedrettin ve daha bir çok önder öğretinin ve Alevi toplumun doğal önderliğini mücadeleleri, fikirsel katkıları ile yaratmıştır. Yani toplumsal düşünmek ve toplumsal davranmaktan başka bir dertleri olmamıştır. Onların kılavuzluğu, liderliği ve önderlik anlayışı, yozlaşmış kişisel ihtiras kurbanı “liderlik ve önderlik”lerden farklı bir yaşam ve öğreti tarihidir. Bugünün Alevi yöneticileri bu öğreti ile tanışmak zorundadır.
Alevi öğretisi, dünyanın her yerinde görülen, otokratik, babacan, yöneten ve “herşeyi bilen” liderlik şekillerine karşıdır. Çünkü bu tarz bir “liderlik” anlayışı, bu türden “liderlerin”, hizmet etmekle yükümlü oldukları kişileri yetkisiz kılma eğilimindedir. Bu tür liderler karar verme sürecini aşırı bir merkeziyetçilik anlayışı içinde kontrol eder ve diğerlerini anlaşmaya ya da dışlamaya zorlarlar.
Eğer son 15 yıllık Alevi örgütlenmeleri ortak ergenlik döneminden, ortak olgunluk çağına geçecekse ve eğer Alevi toplumun sorunlarına ilişkin uzun vadeli kazanımları toplamak istiyorsa, kendine bazı sorular sormalıdır.
Birincisi, günümüzde yaygın olan liderlik ve önderlik modelleri, insanlığın karşısındaki önemli küresel konuları bütünlük ve adalet içinde çözme yeteneğine sahip fikirsel ve kurumsal liderler ve önderler üretebilmekte midir ?
İkincisi, günümüzün liderlik ve önderlik modelleri tarafından oluşturulan kurumlar, sürdürülebilir bir dünya uygarlığı yaratma yeteneğine sahip midir ? Derneklerinde herkesi kucaklayan, fikirsel vizyon etrafından kitleselleşebilme kapasitesine sahip midir?
Üçüncüsü, biz kendimiz modası geçmiş, şah kurnazlığı alışkanlıklarımızı ve kişisel ihtiraslarımızı terk etmeye ve yeni bir ahlaki liderlik mo-deli aramaya hazır mıyız ?
Dördüncüsü, böyle yeni bir liderlik ve önderlik tarzı nasıl olmalıdır?
Alevi öğretisi, kin, kibir, ikircilik, bencillik, kıskançık gibi kötü huylardan arınmış, toplumsal, kollektif, düşünsel, kültürel, ahlaki ve kurumsal liderlik ve önderlik modeli önermektedir. Bizde önderlik ve önderlik anlayışı, insanlara hizmet üzerine kuruludur. Bu nedenle, bunun ön koşullarından birisi hizmet ruhudur. Bu hizmet ruhu her bireyin kendi ailesine, toplumuna, kurumuna ve sonuçta da, dünya toplumuna hizmettir. Bu hizmetin alanları ise, inançsal, kültürel, felsefi ve siyasidir. Kollektif davranabilmenin yolu, akıl ve mücadele ortaklığından geçer.
Örgütlenme ve çalışma tarzlarımıza ilişkin bencilliklerimizi sorgulayalım!
Mevcut kurumsal yapılar, çalışma tarzı, yıllardır kafalarımızda şekillendirdiğimiz ve giderek donuklaşan değişmezlerimiz olarak kalmaya devam edemez. Gündelik hayatın nesnel gerçekliği karşısında ve sosyal bir varlık olarak insanların düşünüş ve davranışlarındaki değişikliği diyalektik bir ilişki kurmadan, onun gerisinde kalıp sadece ilkel ve bürokratik merkezci örgütlenme modeli ve anlayışı, yöneticiler için bir anlam ifade edebilir. Fakat Alevi toplumu için bir anlam ifade etmiyor. Yöneticilerin kafalarındaki değişmezleri, sabitleri, sosyal hayatın değişkenliği karşısında, ileriye dönükmüş gibi görünüyor olsa bile, aslında yaptığı tek şey bir adım daha ilerlemeye engel olan, değişkenlik karşısında geriye adım atmaya neden oluyorlar. Dolaysıyla örgütlenme tarzı ve biçimi bir ihtiyaç üzerinden şekillenen, biçimlenen, değişkenliği içinde barındıran bir anlamda ele alınmalıdır.
Kafalarımızda sadece kendi kişisel ihtiyaçlarımıza göre şekillendir-diğimiz modeller ve yapılar, toplumsal açıdan hiç bir işlevi olmayan, küçük gettolar olarak hayatını sürdürürler. Bu kısır döngünün yarattığı geriliğe ve tekçiliğe karşı, hayatın kendi renkliliğine uymayan, hayatın bin tür sorunu karşısında, bir tarz örgütlenme modelini benimsemek ve bunları kendi üzerimize empoze ettiğimiz gibi, toplumun değişik kesimleri üzerinde de aynı modeli empoze etmenin yaratacağı sorunları bir kez daha kucaklamaya kimsenin gücü yetmez.
Alevilerin karşı karşıya olduğu kurumsal ve kimlik sorunları, ihtiyaçları ve talepleri ile göz önüne alınırsa, aslında aşağıdan yukarıya örgütlenme gibi anlayışı genel olarak benimsemek, buna denk düşen demokratik bir Alevi örgütlenme modelini yaratmak daha gerçek-çidir.Çünkü kapsayacı ve büyümeye aday bir örgütlenme ihtiyacı ancak, katılımcılık ve eşitlik ilkesi üzerinden mümkündür. İşte bu nedenle Alevi örgütlenmelerinde çoğulculuğu sadece düşünsel alana ilişkin değil, aynı zamanda gündelik hayatın pratiği içerisinde yaşatabilecek bir kültürel gelişimle birlikte ele almalıyız. Çoğulculuk fikri herkesin kendi başına buyruk hareket etmesi olarak değil, ortak bir fikirsel yolu bulmak için, tartışma düzlemlerinde kendini ifade etmesi olarak anlaşılmalıdır.
Yöneticiliğin yerel örgütlenmelerle kollektifleştirilmesi gerekir. Varolan sorunlara eski tarzda bir örgütlenme ve yöneticilik anlayışı ile çözümleri, teorik olarak bulmak mümkün olabilir, fakat bunun uygulamada sürekli duvara toslamasının sebebi, bu tarz bürokratik örgütlenmelerin, somut verimlilikten yoksun olması, geliş-meyi teşvik edecek pratik işlevsellikten uzak durması, faaliyeti koordine etme becerisinde olmaması, herşeyi monolotik ve tek merkezden idare etme psikolojisini aşamamasındandır.
Zaten bu tarz bir örgütlenme modelinden medet ummak dipsiz kuyudan yeni bir umutla su çekmeye ben-zer. Sadece şu son 10 yıllık Alevi örgütlenmesinde, örgüt içi demokrasi, dernekler arası ilişkiler ve diğaloglar alanında verdiğimiz sınavların sonucu hepimizce malümdur. Malum olmasına rağmen bu sonuçlar konusunda hiçbir şey olmamış gibi davrananların yaklaşık % 80`inin eski “Yöneticiler” olması zaten şaşırtıcı değil.
Demokratik ve Alevi öğretisine uygun örgütlenme modeli vardır
Bugüne kadar sürdürülen geleneksel örgütlenme modelinin karşısında sanki başka bir altenatifi yokmuş gibi davranmak, alternatif olarak sunulanları çok lüks bulanlar, aslında içlerine nüfus etmiş bürokratik örgüt cana-varını tek model olarak dayatmaktan başka bir derdi yoktur.
Bu açıdan yaklaşıldığında, elit bir yönetim anlayışını dışlamak ve üyelerinin, en yaygın biçimde, kendi beceri ve yeteneklerini, ilgi alanlarını sunalabilecek demokratik imkanlar yaratılmalıdır. Bu tarz bir çalışma olanaklarını yaratmak ise ancak kollektiv yöneticilik modeli gerçekleşir. Böylece dar grupla yürütülecek faaliyetin yerine, daha fazla insan gücünün katılımını sağlarak yürütülmesi olanağı doğar. Alevi öğretisinde katılımcılığı eşit haklarla tanımlayan felsefi ilkeleri, Alevi örgütlerinde egemen kılınmaya çalışılmalıdır. Bu ise açıklık ve demokratik katılım olanakları, bir çok insa-nın,dernek çalışmaları sahiplenmesini ve onlara haz duygusunu verir. Dar bir kadro ile kalitesi düşük bir çalışma yerine, istenilen nitelikte bir sonucun elde edilmesi için geniş kadro ile çalışmayı teşvik etmek, alevi örgütlenmelerinin temel ihtiyaçlarındandır. Dolayısı ile katılımcı örgütlenme model üyelerin mücadele cephesini ve çalışma alanını geniºletir.
Katılımı teşvik eden ve buna uygun olanaklar sunan örgütlenme modelleri kendi içinde bürokrat değil, iş üreten ve çalışan, bireysel değil, kollektiv çalışabilme alışkanlıklarını teşvik eder. Bu tarz bir örgütlenme taban merkezliğini savunur. Yönetici ya da yönetici olmayan insanlarımızın, sürekli kollektif çalışma ruhu içende hareket etmeleri bu hareketin kitleselleşmesi için, bir çekim merkezi haline gelebilir, dolayısı ile hedef kitlelere destek verme imkanını yaratabilir.
Demokratik örgüt işleyişine sahip anlayış, üyelerin sadece aidat ödeyen ve pasif konuma itilen, üzerinde yaptırım uygulan bir kesim olarak görmez. Aksine üyeye edilgen olma yerine etkin olma rolü veren, karar dinleme yerine karar alma süreçlerine katılma, üretilen fikirlerin sonuçlarını sadece savunan değil, aynı zamanda bu fikir üretimine aktif katılma olanağı sağlar.
Tabana dayanan demokratik mo-deller, “azınlığın” “çoğunluk” adına karar almasına, bürokratikleşmeye, memur kafalılı davranmayı teşvik eden davranışlara karşı bir alternatif modeldir. Farklı fikirlere saygılı ve hoşgörülüdür. Genel sorunlara yönelik ortak bir fikrin ortaya çıkması için yaygın bir tartışmayı teşvik eder. Ortak kararların aşağıdan yukarıya doğru alınmasını sağlar. Bu model “yönetme” psikolojisi ile “yönetilme” psikoloji arasındaki gizli ve açık çatışmayı önler. Çünkü bu çatışmanın önüne geçilmediği taktirde, “yönetilme” psikolojisi içinde olanların faaliyete aktif katılımını engeller. Bu çatışma aynı zamanda dernek içi ve dışı ilişki-lerde bir güvensizlik duygusunu ortaya çıkarır. Yönetme psikolojisi ya da dürtüsü bir çok insanda vardır, fakat düne kadar yönetilen insanlar yönetilmek istemiyor. Aleviler artık, kendilerinin yönetilmesinden bıkmış, sadece işi ve faaliyeti yönetecek doğal önderler arıyor. Yani insanları yöneten, iktidarını, kendi çıkarlarına payda çıkarabilmek için koruyan bürokratik bir yöneticilik değil, aksine faaliyeti koordine eden, işin yöneticiliğine soyunmuş, iş yapan, iş koordine eden, bürokratlaşmaya olanak vermeyecek bir örgütlenme modellerine alışmalıyız.
Demokratik kurumsal işleyiş bilgi tekeline engeldir.
Tabana dayanan demokratik modeller, bilginin üzerindeki tekelleşmeyi yok eder ve herkesin eşit zamanda, eşit bir biçimde bilgiye ulaşma, bilgiye sahip olma hakkı sağlar. Hiç bir yöneticinin diğer yöneticiden ya da üyelerden, bilgiyi saklamasına fırsat vermez. Bugüne kadar Alevi örgütlenmelerinde sorun yaratan önemli bir olgu ise, bilgilerin saklanması, bilgiyi yukarıda “bilinç” haline dönüştürüp ve bilgi tekelini elinde tutan tek bir merkezin ortaya çıkmasına ısrarla olanak sağlayan ve bunların gündelik hayatın politik ve sosyal sorunlarını çözen ayetler gibi yukarıdan aşağı gönderilme devridir. Bu halen devam eden, yok edilmesi ise uzun bir süre alacak olan bir tür psikolijik vakadır.
Alevilerin kendi sorunlarının çözümü konusunda söz ve karar sahibi olma, toplumda eşit, bağımsız, katılımcı, hakları ve inançsal kimlikleri özgürce yaşayabilen bir insan olarak yaşama gibi haklarını elde edebilmelerinde örgütlü mücadelenin çok önemli bir rolü vardır.
Güçlü, katılımcı, şeffaf ve kurumsallaşmış bir örgütlenme olmadan, güçlü bir mücadele olamaz. Örgütlenme; önceden belirlenmiş ortak amaçları gerçekleştirmek üzere insanların bilgilerini, emeklerini ve olanaklarını birleştirerek belli kurallar çerçevesinde hareket etmeleri demektir. Bireysel başarı; gücünü, sadece o kişinin kendi bilgi ve yeteneklerinden; Örgütsel başarı ise; gücünü, harekete katılan bütün insanların ortak bilgi ve yeteneklerinden alır. Bu nedenle; güçlerini, bir çatı altında birleştiren insanlar, her zaman çok daha büyük başarılara ulaşma olanağına sahiptirler. Her köşe başında bir dernek şeklinde parçalanmış bir örgütlenme anlayışının, Alevilere bugüne kadar istenen faydayı sağlayamadığı her-kesçe bilinmektedir.
Ülkemizde Alevi hareketi büyük bir dağınıklık yaşamaktadır. Bu dağınıklık plansızlığa, plansızlık ise savurganlığa yol açmaktadır.
ABF Alevi örgütleri arasında koordinasyonu ve işbölümünü gerçek anlamda hayata geçirecek durumda ve etkinlikte değildir. Her dernek, kendi başına buyruk bir çalışma anlayışına sahiptir. Örgütlerin hiçbirinde gerçek bir kurumsallaşma ve gerçek bir demokrasi yoktur. Bütün sorunlara günübirlik politikalarla yaklaşılmaktadır. Belli bazı yöneticilerin kişisel çıkar hesaplarına dayanan tasfiyeci anlayışlarla neden oldukları örgüt içi ve örgütler arası kavgalar ise, kronik bir hal almakta ve sadece kavganın taraflarına değil tüm Alevi toplumuna zarar vermektedir. Bu duruma tanık olan Alevilerin içindeki umut beklentisi giderek umutsuzluğa dönüşmektedir.
Bazı şehirlerde aynı şeyleri yapan benzer amaçlı çok sayıda dernek bulunmaktadır. Bir şehirde benzer amaçlı on tane dernek olduğunu düşünelim. Bu aynı zamanda, on ayrı kiralık daire, on ayrı personel, on ayrı telefon, faks, bilgisayar, on ayrı eşya, on ayrı evrak, on ayrı yardım başvurusu, on ayrı kadro demektir. Aynı olayın bir de ülke genelinde meydana geldiğini gözümüzün önüne getirelim. Ortaya çıkan karmaşanın ve savurganlığın boyutlarını kolaylıkla tahmin edebilirsiniz.
Dernekler kendi çalışmaları ya da edinmek istedikleri gayri menkuller konusunda (Cemevi, dernek binası, vb.) yardım toplamak için işyerlerini, Alevileri kapı kapı, dolaşarak bağış toplamaktadır. Bu kapıların on farklı Alevi derneği tarafından yapıldığı düşünüldüğünde, halkımıza da bıkkınlık gelmektedir.
Asıl sorun, Alevilere yeteri kadar kaynak ayrılmamasından daha çok, eldeki kaynakların doğru kullanılmamasıdır. Bazı, sözüm ona “becerikli yöneticiler” Alevilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılama bahanesiyle her yıl bilinen yöntemlerle halktan ve devletten yüz milyarlarca lirayı bulan paralar toplamakta, ancak bu paraların büyük bölümünü, belirtilen amaçlar doğrultusunda harcamamaktadırlar. İhtiyaç olan kültürevi, cemevi, cenaze yıkama yerine, başka çalışmalara aktarılmaktadır.
Alevilerin ihtiyaçlarını ve halkın iyi niyetini istismar ederek topladıkları paraların amaca ve ihtiyaca uygun kullanılmadığı da bilinmektedir. Alevi toplumun örgütlü kesimi bunların kimler olduğunu gayet iyi bilmektedir.
Türkiye’nin başkenti olan Ankara’da, Alevilerin cenazesini kaldıracak, cenaze yeri olan bir Cemevi yoktur.
Dernekler gönüllülük esasına göre faaliyet gösteren hizmet örgütleridir. Bir derneğe üye olan veya yönetici olarak seçilen kişiler, bu durumu bilerek tercihlerini yapmaktadırlar.
Bütün bu olumsuzluklar arasında, büyük maddi imkânsızlıklara rağmen, Alevi toplumuna yararlı olmak için fedakârca çırpınan, ancak sistemdeki bozukluklar nedeniyle fazla bir şey yapamayan gerçekten iyi niyetli insanların da bulunduğunu inkâr etmemek gerekir. Bu gibi insanların bilgi ve emeklerinin boşa gitmemesi için, örgütlenme alanında yeniden yapılanmanın gözden geçirilmesine mutlaka ihtiyaç vardır.
Bilimsel yöntemlerle çalışamayan, sorunlara kalıcı çözümler üretemeyen, uzun vadeli programlar hazırlayamayan, en temel hizmet tesislerini kuramayan, demokratik baskı grubu olma gücüne sahip olamayan örgütlerimiz, toplum üzerinde de, Alevi kitlesi üzerinde de olumlu ve inandırıcı bir etkiye sahip değildirler.
Alevi toplumunun ve örgütlerinin içinde bulunduğu sorunlar istenirse daha da genişletilebilir. Ancak, dünyanın en kolay şeyi, sorunlardan şikâyetçi olmaktır. Sürekli şikâyetçi konumunda kalınarak bugüne kadar hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir. Ülkemizde Alevilerin sorunları da, çözüm yollarını da çok iyi bilen; deneyimli ve bilgili insanlar bulunmaktadır. Eksik olan, bu insanların bilgi ve deneyimlerini kararlılıkla uygulamaya geçirme iradesi ve Alevi kitlesinin doğrulardan yana aktif tavır almasıdır. Bu güne kadar Aleviler yararına gerçekleştirebildiğimiz hizmetler olması, gerekenin yüzde beşi bile değildir. Ancak, bazı sorunları aşabildiğimiz takdirde, kısa zamanda çok önemli başarılar sağlayabilecek bir potansiyele ve bilgi birikimine de sahip olduğumuzu belirtmek isterim.
Çözüm önerileri:

  1. Türkiye’de ve Avrupa’da Alevilerin kurdukları dernek sayısının fazla oluşu bugüne kadar Alevilere hiçbir yarar sağlamamıştır. Derneklerin birleşmesi, birlikte iş yapabilme becerisi, isteği ve motivasyonu artırılmalıdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde etkili ve işlevsel bir eşgüdümün sağlanması gerekir. Bu mümkün olamıyorsa, çalışma alanlarına göre örgütlenmiş farklı konularda ihtisaslaşan dernekçilik anlayışı benimsenmeli. Her dernek her işi yapamayacağına göre, dernekler belli alanlarda (kültürel, siyasal, inançsal, hukuksal, bası yayın, vb.) daha uzmanlaşmayı temel olarak üstlenebilir.
  2. Örgütlenme alanında yeniden yapılanmaya ilişkin konuları tartışmak ve gerekli adımları atmak üzere Alevi örgütlerinin temsilcileri vakit kaybetmeden bir masa etrafında toplanmalı. Gerek geçmişte, gerekse bugün dahi, Alevileri yakından ilgilendiren gündemlere karşı ortak tepki oluşturma konusunda, refleksiz durumumuz açılmalıdır.
  3. Tüm Alevi toplumuna zarar vermekte olan örgüt içi ve örgütler arası kavgalara son vermek ve karşılıklı güven ortamını tesis etmek amacıyla, ilgili taraflar bir masa etrafında iyi niyet çerçevesinde, uzlaşmaya dönük görüşmelere başlamalı.
  4. Örgüt içi demokrasiyi sağlamanın ve katılımcı ruhu geliştirmenin en önemli yollarından biri, farklı görüşlerin dernek organlarında temsil edilmesine olanak vermektir. Bu nedenle, dernek tüzükleri, farklı görüşlerin karar organlarında temsil edilmesini sağlayan nisbi temsil esasına dayalı seçim sistemine uygun biçimde düzenlenmeli.
  5. Halkın ve üyelerin katkıları ile toplanan kaynakların doğru kullanılmasını sağlamak için, daha etkili düzenlemeler ve daha titiz denetimler getirilmelidir. Kaynaklarımızı örgütlerimizin fikirsel kapasitelerini artırmaya yönelik kullanmak ve eğitime aktarmak için önceliklerimizi tesbit etmek gerekir.
  6. Alevilerle ilgili ulusal ve uluslararası düzenlemeler, (AB süreci) kararlar ve uygulamalar, açıklamalar, örgütlerimiz tarafından yakından izlenmeli ve eş zamanlı refleks gösterilmesini sağlayacak kurumsal mekanizma oluşturulmalıdır.
  7. Örgütlerimizin olanakları ve sorumlulukları genişletilerek yasal güvencelere kavuşturulmalı.
  8. Alevi örgüt temsilcilerinin ve uzmanların ortak katılımıyla belli süreleri ve belli hedefleri kapsayan uzun vadeli ulusal çalışma programlar hazırlanmalı ve uygulamalar yakından izlenmeli.
  9. Aleviler olarak, Alevilerin sorununu, Türkiyedeki mevcut siyasetin kirlenmişleğinden, demokrasi ve insan hakları ihlalindeki politikalardan kaynaklandığını biliyoruz. Çözümünü Türkiyede verilmekte olan demokrasi ve barış mücadelesinin içerisinde, diğer demokrasi ve barış güçleri ile yan yana durmakla elde edebiliriz. Aleviler olarak taleplerimizi bu ülkede siyasi ve ekonomik baskı altında yaşayan işçinin, köylünün, öğrencinin, kadının, memurun, savaş karşıtlarının, insan hakları savunucuların, sendikaların mücadeleleri ile buluşturmadan, birlikte mücadele edilmeden, Alevilerin kendi sorunlarını çözmesi mümkün değildir. Çünkü herkesin talebinde ortak ve vazgeçilmez ortak unsurlar var; EŞİTLİK, DEMOKRASİ ve BARIŞ.
  10. Derhal geleneksel bir ALEVİ FORUMU örgütlenmelidir. Uluslararası katkılımla oluşabilecek ve her yıl iki kez (Nisan-Kasım olabilir) düzenlenmesinde fayda gördüğüm bu ALEVİ FORUMU, Avrupa’da ve Türkiye’deki Alevi örgütlenmelerinin temsilcileri, fikir kadroları, bilgi ve akademisyen, aydın kimliğinden yararlanacağımız fikir insanlarınında katılımına açık biçimde örgütlenebilir. ALEVİ FORUMU ile Alevi örgütlerinin içinde bulunduğu durumu ve geleceğe dönük çalışma ve vizyonlarını oluşturması için katkı sunması hedeflenmelidir.
    ”Şimdi bizim aramıza
    Yola boyun eğen gelsin
    Doğrulayıp öz nefsini
    Hakikatı bilen gelsin”
    Son söz olmasa da
    Bu ve benzer sorunların çözümüne dair düşünce önerilerin, Alevi örgütlerin gündemine getirilmesi ve çözüme kavuşturulması yönünde, herkesin ortak çaba göstermesi Alevilerin ve kurumlarının geleceği açısından tarihi bir sorumluluktur. Böyle bir sorumluluğu yüreğinde hissedenlerin görev başında olması dileği ile….
    ALEVİ ÖRGÜTLENMELERİ, SORUNLARI VE GERÇEKLERİ KABUL EDELİM

Alevi örgütlenmelerin fikirsel ve ahlaki önderlik ve liderlik gereksinimi

Günümüz dünyasından insanlığı ve dolaysıyla toplumu etkileyen küresel yozlaşmanın en temelinde, toplumun tüm kesimlerinde fikirsel ve ahlaki liderliğin eksik olması yatmaktadır. Ahlaki liderliğin eksikliği, bir çok DKÖ’lerinde kendini gösteren bir olgudur.
Bir çok Alevi örgütlenmesinde de bu eksiklik vardır. Toplumsal liderliğin tanımı, kurumsal ve fikirsel liderlikten geçer. Örgüt içinde saygınlık kazanmak için, kişisel ihtiraslara değil, hizmete dönük, fikir/kurumsal liderlik ve önderlik esas alınmalıdır. Alevi örgütlenmelerinde “Liderlik ve önderlik” kavramı net olarak anlaşılmamış ve eksiklik olarak sürmektedir. Bu temel sorunun cevabı, Alevi öğretisinde temel ilkelerinde ve toplumsal düşünmenin esaslarında mevcuttur. İnsan merkezli Alevi öğretisinde “liderlik ya da önderlik” tanımı arkaik Alevilikte mevcuttur. Bu öğretinin çağdaş yorumunda ise bir tıkanıklık yaşanmaktadır.
Bu neden bu konu tartışılması gereken önceliğe sahiptir. “Liderlik ve önderlik” kavramına yüklenen farklı anlamlar ve tanımlar, yöneticiler ne üyeler arasında netleşmelidir. Genellikle “liderlik ve önderlik” kelimesinin tanımlaması istendiğinde insanlar çoğunlukla, “yöneten, iş başında olan, kontrol eden kişi”, “o daha iyi bilir, yönetir” veya “görev talimatı veren kişi” şeklinde yanıtlar vermektedir. Ne yazık ki, tarih sayfaları da liderliği bu şekilde tanımlayan kişilerle doludur. Fakat arkaik Alevi tarihinde ne böyle bir tanım, nede böyle kişiler yoktur. Alevi toplumun tarihinde, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bedrettin ve daha bir çok önder öğretinin ve Alevi toplumun doğal önderliğini mücadeleleri, fikirsel katkıları ile yaratmıştır. Yani toplumsal düşünmek ve toplumsal davranmaktan başka bir dertleri olmamıştır. Onların kılavuzluğu, liderliği ve önderlik anlayışı, yozlaşmış kişisel ihtiras kurbanı “liderlik ve önderlik”lerden farklı bir yaşam ve öğreti tarihidir.
Bugünün Alevi yöneticileri bu öğreti ile tanışmak zorundadır. Alevi öğretisi, dünyanın her yerinde görülen, otokratik, babacan, yöneten ve “herşeyi bilen” liderlik şekillerine karşıdır. Çünkü bu tarz bir “liderlik” anlayışı, bu türden “liderlerin”, hizmet etmekle yükümlü oldukları kişileri yetkisiz kılma eğilimindedir. Bu tür liderler karar verme sürecini aşırı bir merkeziyetçilik anlayışı içinde kontrol eder ve diğerlerini anlaşmaya ya da dışlamaya zorlarlar. Eğer son 15 yıllık Alevi örgütlenmeleri ortak ergenlik döneminden, ortak olgunluk çağına geçecekse ve eğer Alevi toplumun sorunlarına ilişkin uzun vadeli kazanımları toplamak istiyorsa, kendine bazı sorular sormalıdır. Birincisi, günümüzde yaygın olan liderlik ve önderlik modelleri, insanlığın karşısındaki önemli küresel konuları bütünlük ve adalet içinde çözme yeteneğine sahip fikirsel ve kurumsal liderler ve önderler üretebilmekte midir ? İkincisi, günümüzün liderlik ve önderlik modelleri tarafından oluşturulan kurumlar, sürdürülebilir bir dünya uygarlığı yaratma yeteneğine sahip midir ? Derneklerinde herkesi kucaklayan, fikirsel vizyon etrafından kitleselleşebilme kapasitesine sahip midir? Üçüncüsü, biz kendimiz modası geçmiş, şah kurnazlığı alışkanlıklarımızı ve kişisel ihtiraslarımızı terk etmeye ve yeni bir ahlaki liderlik mo-deli aramaya hazır mıyız ? Dördüncüsü, böyle yeni bir liderlik ve önderlik tarzı nasıl olmalıdır? Alevi öğretisi, kin, kibir, ikircilik, bencillik, kıskançık gibi kötü huylardan arınmış, toplumsal, kollektif, düşünsel, kültürel, ahlaki ve kurumsal liderlik ve önderlik modeli önermektedir. Bizde önderlik ve önderlik anlayışı, insanlara hizmet üzerine kuruludur.
Bu nedenle, bunun ön koşullarından birisi hizmet ruhudur. Bu hizmet ruhu her bireyin kendi ailesine, toplumuna, kurumuna ve sonuçta da, dünya toplumuna hizmettir. Bu hizmetin alanları ise, inançsal, kültürel, felsefi ve siyasidir. Kollektif davranabilmenin yolu, akıl ve mücadele ortaklığından geçer.Örgütlenme ve çalışma tarzlarımıza ilişkin bencilliklerimizi sorgulayalım! Mevcut kurumsal yapılar, çalışma tarzı, yıllardır kafalarımızda şekillendirdiğimiz ve giderek donuklaşan değişmezlerimiz olarak kalmaya devam edemez. Gündelik hayatın nesnel gerçekliği karşısında ve sosyal bir varlık olarak insanların düşünüş ve davranışlarındaki değişikliği diyalektik bir ilişki kurmadan, onun gerisinde kalıp sadece ilkel ve bürokratik merkezci örgütlenme modeli ve anlayışı, yöneticiler için bir anlam ifade edebilir. Fakat Alevi toplumu için bir anlam ifade etmiyor. Yöneticilerin kafalarındaki değişmezleri, sabitleri, sosyal hayatın değişkenliği karşısında, ileriye dönükmüş gibi görünüyor olsa bile, aslında yaptığı tek şey bir adım daha ilerlemeye engel olan, değişkenlik karşısında geriye adım atmaya neden oluyorlar.
Dolaysıyla örgütlenme tarzı ve biçimi bir ihtiyaç üzerinden şekillenen, biçimlenen, değişkenliği içinde barındıran bir anlamda ele alınmalıdır. Kafalarımızda sadece kendi kişisel ihtiyaçlarımıza göre şekillendir-diğimiz modeller ve yapılar, toplumsal açıdan hiç bir işlevi olmayan, küçük gettolar olarak hayatını sürdürürler. Bu kısır döngünün yarattığı geriliğe ve tekçiliğe karşı, hayatın kendi renkliliğine uymayan, hayatın bin tür sorunu karşısında, bir tarz örgütlenme modelini benimsemek ve bunları kendi üzerimize empoze ettiğimiz gibi, toplumun değişik kesimleri üzerinde de aynı modeli empoze etmenin yaratacağı sorunları bir kez daha kucaklamaya kimsenin gücü yetmez. Alevilerin karşı karşıya olduğu kurumsal ve kimlik sorunları, ihtiyaçları ve talepleri ile göz önüne alınırsa, aslında aşağıdan yukarıya örgütlenme gibi anlayışı genel olarak benimsemek, buna denk düşen demokratik bir Alevi örgütlenme modelini yaratmak daha gerçek-çidir.Çünkü kapsayacı ve büyümeye aday bir örgütlenme ihtiyacı ancak, katılımcılık ve eşitlik ilkesi üzerinden mümkündür. İşte bu nedenle Alevi örgütlenmelerinde çoğulculuğu sadece düşünsel alana ilişkin değil, aynı zamanda gündelik hayatın pratiği içerisinde yaşatabilecek bir kültürel gelişimle birlikte ele almalıyız.
Çoğulculuk fikri herkesin kendi başına buyruk hareket etmesi olarak değil, ortak bir fikirsel yolu bulmak için, tartışma düzlemlerinde kendini ifade etmesi olarak anlaşılmalıdır. Yöneticiliğin yerel örgütlenmelerle kollektifleştirilmesi gerekir. Varolan sorunlara eski tarzda bir örgütlenme ve yöneticilik anlayışı ile çözümleri, teorik olarak bulmak mümkün olabilir, fakat bunun uygulamada sürekli duvara toslamasının sebebi, bu tarz bürokratik örgütlenmelerin, somut verimlilikten yoksun olması, geliş-meyi teşvik edecek pratik işlevsellikten uzak durması, faaliyeti koordine etme becerisinde olmaması, herşeyi monolotik ve tek merkezden idare etme psikolojisini aşamamasındandır. Zaten bu tarz bir örgütlenme modelinden medet ummak dipsiz kuyudan yeni bir umutla su çekmeye ben-zer. Sadece şu son 10 yıllık Alevi örgütlenmesinde, örgüt içi demokrasi, dernekler arası ilişkiler ve diğaloglar alanında verdiğimiz sınavların sonucu hepimizce malümdur.
Malum olmasına rağmen bu sonuçlar konusunda hiçbir şey olmamış gibi davrananların yaklaşık % 80`inin eski “Yöneticiler” olması zaten şaşırtıcı değil. Demokratik ve Alevi öğretisine uygun örgütlenme modeli vardır Bugüne kadar sürdürülen geleneksel örgütlenme modelinin karşısında sanki başka bir altenatifi yokmuş gibi davranmak, alternatif olarak sunulanları çok lüks bulanlar, aslında içlerine nüfus etmiş bürokratik örgüt cana-varını tek model olarak dayatmaktan başka bir derdi yoktur.Bu açıdan yaklaşıldığında, elit bir yönetim anlayışını dışlamak ve üyelerinin, en yaygın biçimde, kendi beceri ve yeteneklerini, ilgi alanlarını sunalabilecek demokratik imkanlar yaratılmalıdır. Bu tarz bir çalışma olanaklarını yaratmak ise ancak kollektiv yöneticilik modeli gerçekleşir. Böylece dar grupla yürütülecek faaliyetin yerine, daha fazla insan gücünün katılımını sağlarak yürütülmesi olanağı doğar. Alevi öğretisinde katılımcılığı eşit haklarla tanımlayan felsefi ilkeleri, Alevi örgütlerinde egemen kılınmaya çalışılmalıdır. Bu ise açıklık ve demokratik katılım olanakları, bir çok insa-nın,dernek çalışmaları sahiplenmesini ve onlara haz duygusunu verir.
Dar bir kadro ile kalitesi düşük bir çalışma yerine, istenilen nitelikte bir sonucun elde edilmesi için geniş kadro ile çalışmayı teşvik etmek, alevi örgütlenmelerinin temel ihtiyaçlarındandır. Dolayısı ile katılımcı örgütlenme model üyelerin mücadele cephesini ve çalışma alanını geniºletir. Katılımı teşvik eden ve buna uygun olanaklar sunan örgütlenme modelleri kendi içinde bürokrat değil, iş üreten ve çalışan, bireysel değil, kollektiv çalışabilme alışkanlıklarını teşvik eder. Bu tarz bir örgütlenme taban merkezliğini savunur. Yönetici ya da yönetici olmayan insanlarımızın, sürekli kollektif çalışma ruhu içende hareket etmeleri bu hareketin kitleselleşmesi için, bir çekim merkezi haline gelebilir, dolayısı ile hedef kitlelere destek verme imkanını yaratabilir. Demokratik örgüt işleyişine sahip anlayış, üyelerin sadece aidat ödeyen ve pasif konuma itilen, üzerinde yaptırım uygulan bir kesim olarak görmez. Aksine üyeye edilgen olma yerine etkin olma rolü veren, karar dinleme yerine karar alma süreçlerine katılma, üretilen fikirlerin sonuçlarını sadece savunan değil, aynı zamanda bu fikir üretimine aktif katılma olanağı sağlar. Tabana dayanan demokratik mo-deller, “azınlığın” “çoğunluk” adına karar almasına, bürokratikleşmeye, memur kafalılı davranmayı teşvik eden davranışlara karşı bir alternatif modeldir.
Farklı fikirlere saygılı ve hoşgörülüdür. Genel sorunlara yönelik ortak bir fikrin ortaya çıkması için yaygın bir tartışmayı teşvik eder. Ortak kararların aşağıdan yukarıya doğru alınmasını sağlar. Bu model “yönetme” psikolojisi ile “yönetilme” psikoloji arasındaki gizli ve açık çatışmayı önler. Çünkü bu çatışmanın önüne geçilmediği taktirde, “yönetilme” psikolojisi içinde olanların faaliyete aktif katılımını engeller. Bu çatışma aynı zamanda dernek içi ve dışı ilişki-lerde bir güvensizlik duygusunu ortaya çıkarır. Yönetme psikolojisi ya da dürtüsü bir çok insanda vardır, fakat düne kadar yönetilen insanlar yönetilmek istemiyor. Aleviler artık, kendilerinin yönetilmesinden bıkmış, sadece işi ve faaliyeti yönetecek doğal önderler arıyor. Yani insanları yöneten, iktidarını, kendi çıkarlarına payda çıkarabilmek için koruyan bürokratik bir yöneticilik değil, aksine faaliyeti koordine eden, işin yöneticiliğine soyunmuş, iş yapan, iş koordine eden, bürokratlaşmaya olanak vermeyecek bir örgütlenme modellerine alışmalıyız. Demokratik kurumsal işleyiş bilgi tekeline engeldir. Tabana dayanan demokratik modeller, bilginin üzerindeki tekelleşmeyi yok eder ve herkesin eşit zamanda, eşit bir biçimde bilgiye ulaşma, bilgiye sahip olma hakkı sağlar. Hiç bir yöneticinin diğer yöneticiden ya da üyelerden, bilgiyi saklamasına fırsat vermez. Bugüne kadar Alevi örgütlenmelerinde sorun yaratan önemli bir olgu ise, bilgilerin saklanması, bilgiyi yukarıda “bilinç” haline dönüştürüp ve bilgi tekelini elinde tutan tek bir merkezin ortaya çıkmasına ısrarla olanak sağlayan ve bunların gündelik hayatın politik ve sosyal sorunlarını çözen ayetler gibi yukarıdan aşağı gönderilme devridir.
Bu halen devam eden, yok edilmesi ise uzun bir süre alacak olan bir tür psikolijik vakadır. Alevilerin kendi sorunlarının çözümü konusunda söz ve karar sahibi olma, toplumda eşit, bağımsız, katılımcı, hakları ve inançsal kimlikleri özgürce yaşayabilen bir insan olarak yaşama gibi haklarını elde edebilmelerinde örgütlü mücadelenin çok önemli bir rolü vardır. Güçlü, katılımcı, şeffaf ve kurumsallaşmış bir örgütlenme olmadan, güçlü bir mücadele olamaz. Örgütlenme; önceden belirlenmiş ortak amaçları gerçekleştirmek üzere insanların bilgilerini, emeklerini ve olanaklarını birleştirerek belli kurallar çerçevesinde hareket etmeleri demektir. Bireysel başarı; gücünü, sadece o kişinin kendi bilgi ve yeteneklerinden; Örgütsel başarı ise; gücünü, harekete katılan bütün insanların ortak bilgi ve yeteneklerinden alır. Bu nedenle; güçlerini, bir çatı altında birleştiren insanlar, her zaman çok daha büyük başarılara ulaşma olanağına sahiptirler. Her köşe başında bir dernek şeklinde parçalanmış bir örgütlenme anlayışının, Alevilere bugüne kadar istenen faydayı sağlayamadığı her-kesçe bilinmektedir. Ülkemizde Alevi hareketi büyük bir dağınıklık yaşamaktadır. Bu dağınıklık plansızlığa, plansızlık ise savurganlığa yol açmaktadır. ABF Alevi örgütleri arasında koordinasyonu ve işbölümünü gerçek anlamda hayata geçirecek durumda ve etkinlikte değildir. Her dernek, kendi başına buyruk bir çalışma anlayışına sahiptir. Örgütlerin hiçbirinde gerçek bir kurumsallaşma ve gerçek bir demokrasi yoktur.
Bütün sorunlara günübirlik politikalarla yaklaşılmaktadır. Belli bazı yöneticilerin kişisel çıkar hesaplarına dayanan tasfiyeci anlayışlarla neden oldukları örgüt içi ve örgütler arası kavgalar ise, kronik bir hal almakta ve sadece kavganın taraflarına değil tüm Alevi toplumuna zarar vermektedir. Bu duruma tanık olan Alevilerin içindeki umut beklentisi giderek umutsuzluğa dönüşmektedir.Bazı şehirlerde aynı şeyleri yapan benzer amaçlı çok sayıda dernek bulunmaktadır. Bir şehirde benzer amaçlı on tane dernek olduğunu düşünelim. Bu aynı zamanda, on ayrı kiralık daire, on ayrı personel, on ayrı telefon, faks, bilgisayar, on ayrı eşya, on ayrı evrak, on ayrı yardım başvurusu, on ayrı kadro demektir. Aynı olayın bir de ülke genelinde meydana geldiğini gözümüzün önüne getirelim. Ortaya çıkan karmaşanın ve savurganlığın boyutlarını kolaylıkla tahmin edebilirsiniz. Dernekler kendi çalışmaları ya da edinmek istedikleri gayri menkuller konusunda (Cemevi, dernek binası, vb.) yardım toplamak için işyerlerini, Alevileri kapı kapı, dolaşarak bağış toplamaktadır. Bu kapıların on farklı Alevi derneği tarafından yapıldığı düşünüldüğünde, halkımıza da bıkkınlık gelmektedir. Asıl sorun, Alevilere yeteri kadar kaynak ayrılmamasından daha çok, eldeki kaynakların doğru kullanılmamasıdır.
Bazı, sözüm ona “becerikli yöneticiler” Alevilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılama bahanesiyle her yıl bilinen yöntemlerle halktan ve devletten yüz milyarlarca lirayı bulan paralar toplamakta, ancak bu paraların büyük bölümünü, belirtilen amaçlar doğrultusunda harcamamaktadırlar. İhtiyaç olan kültürevi, cemevi, cenaze yıkama yerine, başka çalışmalara aktarılmaktadır. Alevilerin ihtiyaçlarını ve halkın iyi niyetini istismar ederek topladıkları paraların amaca ve ihtiyaca uygun kullanılmadığı da bilinmektedir. Alevi toplumun örgütlü kesimi bunların kimler olduğunu gayet iyi bilmektedir. Türkiye’nin başkenti olan Ankara’da, Alevilerin cenazesini kaldıracak, cenaze yeri olan bir Cemevi yoktur. Dernekler gönüllülük esasına göre faaliyet gösteren hizmet örgütleridir. Bir derneğe üye olan veya yönetici olarak seçilen kişiler, bu durumu bilerek tercihlerini yapmaktadırlar. Bütün bu olumsuzluklar arasında, büyük maddi imkânsızlıklara rağmen, Alevi toplumuna yararlı olmak için fedakârca çırpınan, ancak sistemdeki bozukluklar nedeniyle fazla bir şey yapamayan gerçekten iyi niyetli insanların da bulunduğunu inkâr etmemek gerekir.
Bu gibi insanların bilgi ve emeklerinin boşa gitmemesi için, örgütlenme alanında yeniden yapılanmanın gözden geçirilmesine mutlaka ihtiyaç vardır. Bilimsel yöntemlerle çalışamayan, sorunlara kalıcı çözümler üretemeyen, uzun vadeli programlar hazırlayamayan, en temel hizmet tesislerini kuramayan, demokratik baskı grubu olma gücüne sahip olamayan örgütlerimiz, toplum üzerinde de, Alevi kitlesi üzerinde de olumlu ve inandırıcı bir etkiye sahip değildirler. Alevi toplumunun ve örgütlerinin içinde bulunduğu sorunlar istenirse daha da genişletilebilir. Ancak, dünyanın en kolay şeyi, sorunlardan şikâyetçi olmaktır. Sürekli şikâyetçi konumunda kalınarak bugüne kadar hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir. Ülkemizde Alevilerin sorunları da, çözüm yollarını da çok iyi bilen; deneyimli ve bilgili insanlar bulunmaktadır. Eksik olan, bu insanların bilgi ve deneyimlerini kararlılıkla uygulamaya geçirme iradesi ve Alevi kitlesinin doğrulardan yana aktif tavır almasıdır. Bu güne kadar Aleviler yararına gerçekleştirebildiğimiz hizmetler olması, gerekenin yüzde beşi bile değildir. Ancak, bazı sorunları aşabildiğimiz takdirde, kısa zamanda çok önemli başarılar sağlayabilecek bir potansiyele ve bilgi birikimine de sahip olduğumuzu belirtmek isterim.
Çözüm önerileri:

  1. Türkiye’de ve Avrupa’da Alevilerin kurdukları dernek sayısının fazla oluşu bugüne kadar Alevilere hiçbir yarar sağlamamıştır. Derneklerin birleşmesi, birlikte iş yapabilme becerisi, isteği ve motivasyonu artırılmalıdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde etkili ve işlevsel bir eşgüdümün sağlanması gerekir. Bu mümkün olamıyorsa, çalışma alanlarına göre örgütlenmiş farklı konularda ihtisaslaşan dernekçilik anlayışı benimsenmeli. Her dernek her işi yapamayacağına göre, dernekler belli alanlarda (kültürel, siyasal, inançsal, hukuksal, bası yayın, vb.) daha uzmanlaşmayı temel olarak üstlenebilir.
  2. Örgütlenme alanında yeniden yapılanmaya ilişkin konuları tartışmak ve gerekli adımları atmak üzere Alevi örgütlerinin temsilcileri vakit kaybetmeden bir masa etrafında toplanmalı. Gerek geçmişte, gerekse bugün dahi, Alevileri yakından ilgilendiren gündemlere karşı ortak tepki oluşturma konusunda, refleksiz durumumuz açılmalıdır.
  3. Tüm Alevi toplumuna zarar vermekte olan örgüt içi ve örgütler arası kavgalara son vermek ve karşılıklı güven ortamını tesis etmek amacıyla, ilgili taraflar bir masa etrafında iyi niyet çerçevesinde, uzlaşmaya dönük görüşmelere başlamalı.
  4. Örgüt içi demokrasiyi sağlamanın ve katılımcı ruhu geliştirmenin en önemli yollarından biri, farklı görüşlerin dernek organlarında temsil edilmesine olanak vermektir. Bu nedenle, dernek tüzükleri, farklı görüşlerin karar organlarında temsil edilmesini sağlayan nisbi temsil esasına dayalı seçim sistemine uygun biçimde düzenlenmeli.
  5. Halkın ve üyelerin katkıları ile toplanan kaynakların doğru kullanılmasını sağlamak için, daha etkili düzenlemeler ve daha titiz denetimler getirilmelidir. Kaynaklarımızı örgütlerimizin fikirsel kapasitelerini artırmaya yönelik kullanmak ve eğitime aktarmak için önceliklerimizi tesbit etmek gerekir.
  6. Alevilerle ilgili ulusal ve uluslararası düzenlemeler, (AB süreci) kararlar ve uygulamalar, açıklamalar, örgütlerimiz tarafından yakından izlenmeli ve eş zamanlı refleks gösterilmesini sağlayacak kurumsal mekanizma oluşturulmalıdır.
  7. Örgütlerimizin olanakları ve sorumlulukları genişletilerek yasal güvencelere kavuşturulmalı.
  8. Alevi örgüt temsilcilerinin ve uzmanların ortak katılımıyla belli süreleri ve belli hedefleri kapsayan uzun vadeli ulusal çalışma programlar hazırlanmalı ve uygulamalar yakından izlenmeli.
  9. Aleviler olarak, Alevilerin sorununu, Türkiyedeki mevcut siyasetin kirlenmişleğinden, demokrasi ve insan hakları ihlalindeki politikalardan kaynaklandığını biliyoruz. Çözümünü Türkiyede verilmekte olan demokrasi ve barış mücadelesinin içerisinde, diğer demokrasi ve barış güçleri ile yan yana durmakla elde edebiliriz. Aleviler olarak taleplerimizi bu ülkede siyasi ve ekonomik baskı altında yaşayan işçinin, köylünün, öğrencinin, kadının, memurun, savaş karşıtlarının, insan hakları savunucuların, sendikaların mücadeleleri ile buluşturmadan, birlikte mücadele edilmeden, Alevilerin kendi sorunlarını çözmesi mümkün değildir. Çünkü herkesin talebinde ortak ve vazgeçilmez ortak unsurlar var; EŞİTLİK, DEMOKRASİ ve BARIŞ.
  10. Derhal geleneksel bir ALEVİ FORUMU örgütlenmelidir. Uluslararası katkılımla oluşabilecek ve her yıl iki kez (Nisan-Kasım olabilir) düzenlenmesinde fayda gördüğüm bu ALEVİ FORUMU, Avrupa’da ve Türkiye’deki Alevi örgütlenmelerinin temsilcileri, fikir kadroları, bilgi ve akademisyen, aydın kimliğinden yararlanacağımız fikir insanlarınında katılımına açık biçimde örgütlenebilir. ALEVİ FORUMU ile Alevi örgütlerinin içinde bulunduğu durumu ve geleceğe dönük çalışma ve vizyonlarını oluşturması için katkı sunması hedeflenmelidir.”Şimdi bizim aramızaYola boyun eğen gelsinDoğrulayıp öz nefsiniHakikatı bilen gelsin” Son söz olmasa da Bu ve benzer sorunların çözümüne dair düşünce önerilerin, Alevi örgütlerin gündemine getirilmesi ve çözüme kavuşturulması yönünde, herkesin ortak çaba göstermesi Alevilerin ve kurumlarının geleceği açısından tarihi bir sorumluluktur. Böyle bir sorumluluğu yüreğinde hissedenlerin görev başında olması dileği ile….

Turan Eser PSAKD MYK Üyesi
turaneser@pirsultan.org

30.08.2004

Hasan Kaya Alevimde Isınırsın Türkiye

0

Beni tanırsan
Öfkemden tanırsın
Sıkılı yumruklarımda
Solan güllerle gelirim
Ve bir sabah vakti
En üşümüş türkü
Sokulurken koynuma
Beni türkülerle vurursun.

Beni tanırsan
Bir alnımdaki aktan
Bir de dokundukça açılan,
Yaramdan tanırsın.
Sivas’tan geçtim
Ellerimde semah
Dilimde türküler

Beni bilirsen
Bir küllerimden bilirsin
Bir de sana sevdamdan.
Boynumda ilmik
Ben Pir Sultan
Ben Deniz…
Yanarım sana
Alevimde ısınırsın Türkiye

Halil Nebiler – Esra Cengiz  Alevilik kuşatma altında

0

AVRUPA BİRLİĞİ ALEVİLİK VE HAK İHLALLERİ  (1 )
Bu Ağustos ayında da, yıllardan beri uygulanan bir program / izlence yinelenecek. Bir inanç önderi adına Hacı Bektaş ilçesinde düzenlenen ve binlerce insanın yeni bir şeyler bulmak / görmek amacıyla katıldığı “kültür-sanat etkinlikleri” bir kültür ortamı olmaktan çok, önceki yılların izlencesinin yeniden gösteriminden öteye geçememektedir. Hatta belediye yönetimlerine bağlı olarak, zaman zaman da daha geri noktalara düşmektedir.  Özellikle seçimli yıllarda siyasetçiler için kendiliğinden oluşmuş miting alanına dönüştüğünden propaganda kaçırılmaz bir fırsat olmaktadır. Ansiklopedik ve bilimsel olmayan bilgilerle Alevilere övgü dizme yeri… Oysa hiç birisinin parti programında Alevilik ve Alevilerle ilgili, sorunlarına ciddi çözüm arayışı yok.    Öte yandan basında, çoğu ivedilikle hazırlatılmış ısmarlama, bilimsellikten, tarihsel gerçeklerden uzak dizi yazıları…  

Ama çözüm bekleyen konulara değinen yok. Örneğin, 1925 yılında kapatılan ve 1964 tarihinde de müzeye dönüştürülen ve Alevilerce bir “serçeşme” olarak kabul edilen dergahın Hacı Bektaş Belediyesi’ne bırakılması yıllardan beri söz verilmesine karşın yerine getirilmemektedir.  Daha da önemlisi Alevilerin ve Aleviliğin köklü çözüm bekleyen sorunları var. Artık Aleviler deyiş söylemenin, semah dönmenin ve cem tutmanın bir çözüm olmadığının, sorunlarının çözümünün toplumun demokratikleşmesine ve özgür / eşit bireyler durumuna gelmelerine, bunun için de yönetim erkinin “tek inanç” anlayışını terk etmesine bağlı olduğunun ayırdındalar.  Ayrıca Avrupa Birliğine girmek için yapılan bazı yasal düzenlemelerin / değişikliklerin içselleştirilmesi, uygulanması bir yana, Aleviler için ne getirdiğinin masaya yatırılarak değerlendirmesi, konunun çeşitli yönlerden ele alınması gerekmektedir.

Alevilik, Orta Asya, Ön Asya , Orta Doğu ve Mezopotamya kökenli birçok öğreti ve kültürün, çok ve tek tanrılı dinlerin ve inançların öğreti ve kültürün Anadolu’da yeniden biçimlenmesiyle oluşmuş, bir süreç sonunda kendi kendini yaratmış, bağdaştırmacı/senkretik bir inanç sistemi , toplumsal ve tarihsel bir olgu, bir gerçekliktir. Sünnilik/ ortodoksi “ilm-i ilahi” yi, öbür dünyayı, ümmetçi bir toplumu, kaderciliği ve dogmatizmi esas alırken, Alevilik “ilm-i insan”ı, bu dünyayı, sosyal toplumu gelişim, değişim eşit bölüşümü esas alan ve “insan”ı merkeze koyan bir inanç ve öğretidir. Özetle; Tanrıyı, evreni ve insanı kendince algılama ve yorumlama biçimidir. Bu yönleriyle de Anadolu’nun yadsınamaz bir gerçekliği ve kültürünün temel taşlarından biridir. Tüm bunlara karşın her dönemde (Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet) siyasal erkin genel ve değişmez eğilimi “tek etnik yapı” ve “tek inanç” olup, bu yaklaşım ve anlayış Anadolu’nun tarihsel ve toplumsal gerçeklerine ters düşer.

Çünkü Anadolu, bir uygarlıklar beşiği ve kavşağı, bir inançlar ve kültürler çeşitliliğinin coğrafyasıdır. Aslında, Cumhuriyet yönetiminin yeni olarak ilan ettiği ideolojilerin arkasında Osmanlı’dan devraldığı statü toplumunun değerlerini koruma anlayışı sürmektedir. Bu “tekçi anlayış” ve bu anlayışa göre yapılanma, yapıyı ve kurumları sürdürmeye yönelik hukuk düzeni ve yasalar, yaklaşımlar, toplumsal barışı bozan temel yanlışların kaynağıdır. Oysa insanlık tarihten; Tekçi anlayış ve uygulamalar, zorun ve baskıcı sistemlerin, otoriter yönetimlerin düşünsel beslenme kaynağıdır. Böylesi bir coğrafyada “tek etnik yapı” ya da “tek inanç”tan söz etmek olanaksızdır. Bu durum/ çeşitlilik/ çoğul yapı bir zenginlik kaynağı ve bu zenginliğin yarattığı olumlu bir dinamizmdir.
Çoğulculuk ve çeşitlilik bir zenginlik olup günümüz dünyasında kültürel, dilsel ve dinsel açılardan homojen/ uyuşumlu bir ülke kalmamış, gerçeklerini öğrenmiş bulunmaktadır.  Eğer bir inanç ve felsefi düşünce, en değerli varlık olarak “insan”ı görüyor ve “insan sevgisi”nin en üstün değer olduğunu kabul ediyorsa hiçbir inanç ve kültürü diğerlerinden üstün göremez. Kendisini “asıl öğe”, “biz” görüp, kendi gibi düşünmeyen ve inanmayanı da “öteki” sayamaz. Çoğulculuk günümüzün yadsınamaz bir gerçekliği olarak dar düşünce kalıplarını zorlamaktadır. Bu konuda değişim ve gelişime insanın toplumun ve Devletin demokratikleşmesi ve demokrasi kültürünün içselleştirilmesine bağlıdır.  Çözüm yolu, 80 yıllık Cumhuriyet’in günümüzde geçerliliğini yitirmiş tekçi anlayış, kurumlar ve yapısının toplumsal ve tarihsel gerçekler doğrultusunda değiştirilmesi , özetle Cumhuriyet’in demokratikleşmesinden geçmektedir.  Genelde Devletler merkeziyetçi yapıdadırlar.

Model/ kurgu/paradigma bu anlayışa göredir. Merkeziyetçiliğin tonu da ülkelere göre değişmekte olup, o ülkenin jeostratejik durumu, etnik ve inanç yapısı tarih gibi etkenlere göre değişir. Artık uzlaşarak, ortak paydalar bularak, temel mutabakatlar sağlanarak birlikte –bir arada yaşamanın yollarının arandığı bir dünyada yaşıyoruz. Bugün kuşku ve korkulardan kurtularak “alt kimlik ve kültürleri” bir bölünme/parçalanma nedeni görmeden önce kafaları /mentaliteyi , sonra da yasalar, kurumlar ve yapıyı değiştirerek aslında geç kalınmış değişiklikleri bütünsellik içinde gerçekleştirerek, gelişimin sağlanması gerekiyor. Ayrıca, yasalarda değişiklik yapmak yetmiyor, içtenlikli uygulamalar da kaçınılmaz bir zorunluluk ve görev olarak karşımıza çıkıyor. Önümüzde yol gösterenimiz/kılavuzumuz da var: Kopenhag Kriterleri. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden Kopenhag Kriterleri’ne geliş sürecinde temel sorun, erki elinde bulunduran siyasal örgütlenme olan Devlet karşısında “insanın nasıl korunacağı ve özgürleşeceği” olmuştur. Oluşturulmak istenen “insanlığın ortak değerleri” ise Kopenhag Siyasal Ölçütleri’nde de belirtildiği gibi; Demokrasi, Hukukun üstünlüğü,İnsan hakları,Azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasıyla, bu hakları güvence altına alan kurumların istikrarının sağlanması olup, bu dört temel öğeden birisi olmazsa, diğerleri de hiçbir anlam ifade etmemektedir.  Dört temel ölçüt açısından bakıldığında, tüm bireylerin dil, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce, din ve inanca dayanan ayrım ve ayrımcılığa maruz kalmadan, taraf olunan uluslararası sözleşmelere uyulması, temel hak ve özgürlüklere sahip olmaları için yasal düzenleme yapılması ve uygulamaların güvence altına alınması da istenmektedir.

 Günümüzde uluslararası ve ulusal düzeyde/düzlemde üzerinde en çok durulan ve tartışılan bir konu da “azınlıklar” konusudur. Dünyanın her yerine “azınlık” vardır ve sosyolojik bir gerçekliktir.  “Azınlık” kavramına, 1923 Lozan Antlaşması’ndaki anlayış ve yaklaşım sınırlarını ve kapsamını aşarak yalnız etnik anlamda değil, dil, din, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce ve inanca dayalı ayrımcılığın önlenmesi için yeni bir yorum getirilmiştir. Bazı ülkelerde otokton /yerli halkların hak ihlallerine uğraması, göçmenler, göçmen işçiler, sığınmacılar ve diğer sosyolojik gruplar yeni “azınlık” kategorisini oluşturmuşlardır.  “Azınlık” tanımı konusunda bugüne değin bir uzlaşma sağlanamamış olmasına, 1978’den beri nesnel ve öznel ölçütleri eleştiri almasına karşın genel kabul gören tanım şudur: “Bir Devletin nüfusunun geri kalanına göre sayıca az olan, egemen durumda bulunmayan –o Devletin vatandaşları olan- üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumaya yönelik örtük de olsa bir dayanışma duygusu gösteren bir grup.”  BM Dinsel Özgürlükler özel raportörü Abdullah Amor’un 1997 yılı ziyaretinden sonra hazırladığı raporda Müslüman olmayan azınlıklar ile Alevilere yönelik ayrımcı, adil ve eşit olmayan düzenleme ve uygulamalara değindikten sonra “Devlet –din işlerine gelince Anayasa, laiklik prensibini benimsemiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu ilkeyi yansızlık ilkesine göre yorumlamıştır. Bu ilkeye göre din, bir yanıyla bireyseldir, diğer yanıyla ise dini inançların açığa vurulması, kamu düzeninin korunması, güvenlik ve kamu yararı gibi belli koşullarda Devlet tarafından sınırlanabilir. Bu, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygundur.  Bununla birlikte laikliği, yansızlık ilkesi üzerine oturtan bu yaklaşım bazı Anayasal ve yasal hükümlerle çelişki içinde görülmektedir. Gerçekten de bu sonuçlar, bir İslam Dini yapılanması olan ve ölçüsüz dinsel yönetim yetkileriyle donatılan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılıyla Devlete, inancın açığa vurulmasını keyfince yönlendirmesini ve İslam’ın nihai olarak bir Devlet işi olduğunun anlaşılmasını sağlayacak biçimde yetkilendirilmiş görülmektedir.

 Buna, din ve ahlak öğretimi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örgütlenmesi ve çalışmaları örneklerinde olduğu gibi pratikte Alevilerinki dahil tüm diğer yorumları dışlayarak sadece Hanefi-İslam öğretisini ileten Devletin tutumu eklenmelidir.” denilmektedir.  Aleviler de, gerek tüm azınlıklar için geçerli olan BM İnsan Hakları Komisyonu’nca hazırlanan 1992 tarihli bildirgede belirtilen, gerekse diğer uluslararası belgeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları doğrultunda ortaya çıkan; Varlıklarının korunması, Dışlanmama,Ayrımcılığa uğramama,Zaman içinde eritilmeme (asimile edilmeme),koşullarına uyulmasını istemektedirler .Din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusundaki eşitsiz, tek yönlü uygulama ve “hak ihlalleri”nin anlaşılabilmesi için şu anda yürürlükte olan yasa, çeşitli düzenleme ve uygulamalarla uluslararası belgeleri ve AB’nin yaklaşımlarını karşılaştırmak gerekmektedir. AVRUPA BİRLİĞİ VE ALEVİLİK AB Komisyonu Haziran / 1998 tarihinde yaptığı Cardiff Zirvesi’nden sonra Türkiye hakkında rapor hazırlayarak, bu raporu Ekim / 1998 ‘de AB Konseyi’ne sunmuş olup, bu ve bundan sonraki düzenli ilerleme raporlarında din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusunda Alevilerle ilgili olarak; 1998 Yılı İlerleme Raporu’nda ” Türkiye’nin Alevi Müslümanları en az 12 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. Sünni din adamlarının aksine, hükümetten maaş alan Alevi din adamları yoktur.” 1999 Yılı İlerleme Raporu’nda “Din özgürlüğü bakımından Lozan Antlaşması ile tanınan dinsel azınlıklar ve diğer dinsel azınlıklar arasında bir muamele farklılığı hala mevcuttur.” 2000 Yılı İlerleme Raporu’nda “Alevilere yönelik resmi yaklaşımda her hangi bir değişiklik olmadığı görülmektedir.

 Alevilerin şikayetleri yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfların inşaası için mali destek sağlanması yanında, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini yansıtmayan zorunlu din eğitimi verilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konular son derece duyarlı, ancak bunlar hakkında açık bir tartışmaya girmek mümkün olmalıdır.” 2001 Yılı İlerleme Raporu’nda “Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumunda iyileşme olmamıştır. Alevilere yönelik resmi yaklaşım değişmemiştir. Alevilerin sorunlarına Diyanet İşleri Başkanlığı’nca ilgi gösterilmemiştir. Alevilerin şikayetleri, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimi verilmesiyle ve yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfları için mali destek sağlanmasıyla ilgilidir.” 2002 Yılı İlerleme Raporu’nda “Şubat ayında Alevi ve Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği, Anayasa’nın 14 ve 24.maddeleri ve Dernekler Yasası’nın 5.maddesi uyarınca , Alevi ve Bektaşi adı altında dernek kurulamayacağı gerekçesiyle mahkemece kapatılmasına karar verilmiştir. Derneğin başvurusu üzerine kararın uygulanması Yargıtay kararına kadar bekletilmektedir. (….)  Zorunlu din dersleri, farklı dinlere ait açıklamalar içermektedir, ancak bu açıklamaların çoğu dini azınlıklarca subjektif ve yanlış bulunmaktadır. (….)  Aleviler konusunda gelişme olmamıştır.” 2003 Yılı İlerleme Raporu’nda “Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumuna ilişkin olarak, Aleviler konusunda bir değişme olmamıştır. Nisan /2003 ‘te daha önce kurulu bulunan Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliği’ne, çalışmalarını sürdürmesine olanak tanıyacak bir hukuksal statü tanınmıştır. Bununla birlikte Alevilerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmesi ve Alevi kimliğinin okullardaki zorunlu din eğitiminde tanınmaması konusunda sorunlar sürmektedir.” denilmektedir. SONUÇ AB Komisyonu’nca hazırlanan İlerleme Raporları’nda Lozan Antlaşması’nda azınlık olarak kabul edilen, gayrı müslimler ve azınlık olarak kabul edilmeyen Süryanilerle ilgili olarak geniş ve ayrıntılı açıklamalar yapılmasına karşın, sayıları onlarca milyonu bulan Aleviler hakkında zaman zaman bir paragraf ya da bir satır açıklama yapılmaktadır. Ayrıca açıklamalar Alevi örgütlerinin yıllardan bu yana ileri sürdükleri ve savundukları görüşleri de yansıtmamaktadır. ULUSAL DÜZENLEMELER / YASALAR ANAYASA Cumhuriyetin nitelikleri Madde : 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Kanun önünde eşitlik Madde : 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. Din ve vicdan hürriyeti Madde : 24 – Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma Madde : 90 – /son fıkra Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Diyanet İşleri Başkanlığı Madde : 136 – Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir. 633 SAYILI DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI KURULUŞ VE GÖREVLERİ HAKKINDA YASA Madde : 1- İslam Dini’nin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI Madde: 89 – Siyasi partiler, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemez. 442 SAYILI KÖY YASASI Madde : 2 – Cami, mektep, otlak, yaylak, baltalık gibi orta malları bulunan ve toplu veya dağınık evlerde oturan insanlar bağ ve bahçe ve tarlalarıyla birlikte bir köy teşkil ederler. (…) Madde : 13- Köylünün Mecburu İşleri Şunlardır  (…)  14 – Köyde bir mescit yapmak ( yeniden yapılacak ise köy meydanının bir tarafına yapılacaktır.) 1587 SAYILI NÜFUS YASASI Madde : 43 – Aile kütükleri; ailenin bütün fertlerinin cinsiyetini, adı, soyadı, baba ve anası adıyla soyadlarını, sağ olup olmadıklarını, il ve ilçe itibarıyla doğum yeri ve tarihlerini, vücutlarındaki belirli değişikliklerini, dinini, okur-yazar olup olmadıklarını, medeni hallerini ve diğer şahsi hal değişikliklerini ihtiva eder. (…) 6785 / 3194 / 4928 SAYILI İMAR YASASI Madde : 18  (…)  Düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan yerlerin ihtiyacı olan yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumi hizmetlerden ve bu hizmetlerle ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamaz. (…) 2981 SAYILI İMAR VE GECEKONDU MEVZUATINA AYKIRI YAPILARA UYGULANACAK BAZI İŞLEMLER VE 6785 SAYILI İMAR YASASI’NIN BİR MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKINDA YASA Ek Madde : 3 – ( 22.5.1986- 3290 Sayılı Yasa madde :15)  İbadet yerleri, mescit, türbe gibi yerlerin sınırları içinde kalan veya bu yerlerin sınırları içinde kalmamakla beraber eserlerin bütünlüğünü bozan yapılar korunamayacak yapılar olup, bunlara tapu veya tapu tahsis belgesi verilmez. Ancak, bu hak sahiplerine başka yerden öncelikle arsa tahsis edilir. 3402 SAYILI KADASTRO YASASI Kamu Malları : Madde : 16- Kamunun ortak kullanılmasına veya bir kamu hizmetinin görülmesine ayrılan yerlerle Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerlerden; a)Kamu hizmetinde kullanılan bütçelerinden ayrılan ödenek veya yardımlarla yapılan resmi bina ve tesisler ( Hükümet, belediye, karakol, okul binaları, köy odası, hastane veya diğer sağlık tesisleri, kütüphane, kitaplık, namazgah, cami, genel mezarlık, çeşme, kuyular, yunak ile kapanmış olan yollar, meydanlar, pazar yerleri, parklar ve bahçeler ve boşluklar ve benzeri hizmet malları) kayıt, belge veya özel kanunlarına göre Hazine, kamu kurum ve kuruluşları, belediye, köy veya mahalli idari , birlik, tüzel kişiliği adlarına tesbit olunur. (…) 667 SAYILI TEKKE VE ZAVİYELERLE TÜRBELERİN SEDDİNE VE TÜRBEDARLAR İLE BİR TAKIM ÜNVANLARIN MEN VE İLGASINA DAİR YASA Madde : 1- Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle, gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilumum tekke ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temmellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulu mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir. Alelumum tarikatlerle şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimali ile bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaata müstenit olanlarla bilumum sair türbeler mesdut ve türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olamamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdi ile cezalandırılır. 765 SAYILI TÜRK CEZA YASASI Din Hürriyeti Aleyhinde Cürümler Madde : 175 – ( Değişik : 20.05.1987 –3369/1 md.) Dinlerden birine ait dini işleri veya ibadet veya ayinin yapılmasını men ve ihlal eden kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve beş bin liradan yirmi beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir. Fiilin işlenmesi sırasında cebir, şiddet, tehdit veya hakaret vaki olmuş ise, faile bir yıldan iki yıla kadar hapis ve on bin liradan elli bin liraya kadar para cezası verilir. Allah’a veya dinlerden veya bu dinlerin peygamberlerinden veya kutsal kitaplarından veya mezheplerinden birine hakaret eden veya bir kimseyi dini inançlarından veya mensup olduğu dinin emirlerini yerine getirmesinden veya yasaklarından kaçınmasından dolayı kınayan veya tezyif veya tahkir eden veya alaya alan kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve beş bin liradan yirmi beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir. Üçüncü fıkrada yazılan suçlar, basın ve yayın yoluyla işlenirse ceza bir misli artırılarak hükmolunur. Birinci fıkrada yazılı suçların basın ve yayın yoluyla teşvik ve tahrik edilmesi halinde aynı ceza uygulanır. BAKANLAR KURULU KARARI  Karar Sayısı : 2002/ 4100 Elektrik abonesi bazı kişi ve kuruluşların 8.1.2002 tarihli 4736 sayılı kanunun 1 inci maddesinin birinci fıkrası hükmünden muaf tutulması ve uygulama esaslarının düzenlenmesine ilişkin ekli kararın yürürlüğe konulması; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 15.03.2002 tarihli 4522 sayılı yazısı üzerine, 4736 Sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile 8.6.1984 tarihli ve 233 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 35 inci maddesine göre Bakanlar Kurulu’nca 12.4.2002 tarihinde kararlaştırılmıştır. Tanımlar Madde : 1…………………………… İndirimli Tarifeden yararlanan kişi ve kurumlar Madde : 2 – a)…………………….. f) İbadethaneler ( cami, mescit, kilise, havra ve sinagog ) ve genel aydınlatma yerleri (il, ilçe, belde ve köylerdeki cadde ve sokak ile kamuya ait ücretsiz girilen park ve bahçe gibi halka açık yerler.) Madde : 3- a) ……………………. f) 2002 yılı içerisinde bu Karar’ın 2 nci maddesinin (f) bendinde belirtilen abone gruplarına ilişkin ölçü sistemlerinin tesis edilmesini takiben, genel aydınlatma yerlerinin elektrik enerjisi yıllık giderleri belediye sınırları içerisinde ilgili belediye, belediye sınırları dışında ilgili özel idare bütçesinden, ibadethanelerin elektrik enerjisi yıllık giderleri de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın takip eden yılı bütçesinden konularak ödeneklerden karşılanır.  İbadethane ve genel aydınlatma yerlerine 19.1.2002 tarihinden itibaren içme ve kullanım suyu abone grubu ortalama satış fiyatı uygulanır.  2002 yılı içerisinde ibadethane ve genel aydınlatma yerleri için ölçülen tüketim bedeli gelir kaybı tutarı olarak belirlenir.  Avrupa Birliği sürecinde bazı yasalarda değişiklik yapılarak yeni düzenlemelere gidilmişse de temel yaklaşımda bir değişiklik olmamıştır. Çoğu yasa maddelerinde “cami sözcüğü çıkarılıp, yerine “ibadethane” ya da “ibadet yeri” konmuşsa da, bunlardan amacın yine “cami” olduğu bu Bakanlar Kurulu Kararı’ndan açıkça anlaşılmaktadır. 2002 / 4100 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nda ibadet yeri olarak cami, mescit, kilise, havra ve sinagog sayılmasına karşın “cemevi” sayılmamıştır. Oysa “cemevi” Alevilerin inanç ve kültürlerini yaşattıkları önemli bir inanç kurumudur. ULUSLARARASI BELGELER İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ Paris / 1948 Madde : 2/ 1- Herkes ırk,renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir. Madde : 18 – Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancının tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla açıklama serbestliğini kapsar. Madde : 26 – (…) Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletler’in barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir. Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir. AVRUPA İNSAN HAKLARINI VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERİ KORUMA SÖZLEŞMESİ  Roma / 1950 Madde: 9/1- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din ya da inancını değiştirme özgürlüğü ile din ile inancını tek başına ya da topluca ve açık ya da özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve gözetme yoluyla açıklama özgürlüğünü de kapsar.  2- Din ve inancı açıklama özgürlüğü, ancak demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin gerekleri, kamu düzeninin, genel sağlık ve ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olan ve yasayla konulan sınırlamalara bağlıdır. AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNE EK 1 NO’LU PROTOKOL Paris / 1952 Madde: 2- Hiç kimsenin eğitim hakkı yadsınamaz. Devlet, eğitim ve öğretim ile ilgili üzerine aldığı görevleri yerine getirirken anne ve babaların çocuklarına, kendi dini ve felsefi inançlarına uygun olan bir eğitim ve öğretimin verilmesini isteme hakkına saygı gösterir. EKONOMİK, TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York / 1966 Madde 2/1 (…)  2- Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler, bu Sözleşmede öne sürülen hakların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin uygulanacağını güvenceye bağlamayı üstlenir.   KİŞİSEL VE SİYASAL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York / 1976 Madde: 18/1 Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, herkesin bir dine sahip olma ya da kendi seçtiği bir inancı benimseme özgürlüğü ile din ya da inancını tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak ibadet, gözetme, uygulama ve öğretme yoluyla açıklama özgürlüğünü de içerir.  2- Hiç kimseye bir din ya da inanca sahip olma ya da seçtiği bir din ya da inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyici baskıda bulunulamaz.  3- Din ya da inanç açıklama özgürlüğüne ancak, yasayla konulan ve kamu güvenliğini, kamu düzenini ve sağlığını ya da genel ahlakı ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli olan sınırlamalar getirilebilir.  4- Bu Sözleşmeye taraf Devletler, ana babanın ve kimi durumlarda yasal vasilerin, çocuklarını kendi inançları doğrultusunda din ve ahlak eğitimi görmelerini sağlama özgürlüğüne saygı göstermeyi üstlenir. Madde: 24/1 Her çocuğun; ırk, renk, cinsiyet, dil, din,ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet ya da doğuşça herhangi bir ayrım yapılmaksızın ailesi, toplum ve Devlet tarafından erginleşmemiş konumunda olmanın gerektirdiği koruma önlemlerine hakkı vardır.  (…) HELSİNKİ SONUÇ BELGESİ Helsinki/ 1975 (10 TEMEL İLKE) 1.Devletlerin egemen eşitliği ve egemenliğin özündeki haklara saygı 2.Tehdit veya kuvvete başvurmamak 3.Sınırların dokunulmazlığı 4.Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı 5.Uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü 6.İçişlerine karışmamak 7.Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı 8.Halkların hak eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı. 9.Devletler arasında işbirliği 10.Uluslararası hukuk çerçevesinde üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi. DÜŞÜNCE, VİCDAN DİN YA DA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ DAHİL İNSAN HAKLARINA VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERİNE SAYGI  Katılan Devletler ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterir. AGİK (AGİT) PARİS ŞARTI Paris / 1990 YENİ BİR DEMOKRASİ BARIŞ VE BİRLİK ÇAĞI  (…) Her bireyin düşünce, vicdan ve din ya da inanç özgürlüğüne; ifade özgürlüğüne, dernek kurma ve sükunu bozmayan bir şekilde toplanma özgürlüğüne; yer değiştirme özgürlüğüne hakkı olduğunu ve hiç kimsenin keyfi bir şekilde tutulamayacağını ya da tutuklanamayacağını; işkence ya da öteki acımasızca, insana yaraşmayan ya da insanı alçaltan bir işlem ya da cezalandırmaya uğratılamayacağını, keza herkesin haklarını bilmeye ve haklarına dayanarak hareket etmeye; hür ve adil seçimlere katılmaya; tek başına ya da ortaklaşa mal ve mülk sahibi olmaya ve bireysel girişimlerde bulunmaya; iktisadi toplumsal ve kültürel haklardan yararlanmaya hakkı olduğunu hiçbir ayrım yapmaksızın belirtiriz.  Bir ulus içindeki azınlıkların soy, kültür, dil ve din yönünden sahip oldukları kimliğin korunacağını ve azınlıklara mensup kişilerin hiçbir ayrım yapılmaksızın kanun önünde tam bir eşitlik içinde bu kimliği serbestçe dile getirmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahip olduklarını belirtiriz.  Haklarının herhangi bir şekilde zedelenmesi karşısında herkesin ulusal ya da uluslararası her türlü etkin çarelere başvurabilmesinin sağlayacağız.  Bu ilkelere tam bir saygı, yeni Avrupa’yı üzerine kurmaya çalışacağımız sağlam bir temeldir. Devletlerimiz demokratik kazançları geri çevrilemez kılmak amacıyla birbirleriyle işbirliği edecek ve birbirlerini destekleyeceklerdir. (…) KOPENHAG TOPLUMSAL KALKINMA DEKLERASYONU Kopenhag/ 1995 FARKLI ÖZELLİKLERE SAHİP BİREY VE GRUPLARA KARŞI AYRIMCILIK YAPMAMAK, HOŞGÖRÜLÜ VE SAYGILI DAVRANMAK VE HER FARKLILIĞIN KENDİNE GÖRE BİR DEĞERİNİN OLDUĞUNU KABUL ETMEK. 73- Ulusal ve uluslararası düzeylerde, ayırımcılığı ortadan kaldırmak, farklı özelliklere sahip birey ve gruplara hoşgörülü ve saygılı davranma tavrını geliştirmek ve farklılıkların kendine göre bir değerinin olduğunu kavramak gerekmektedir. Bunun için yapılması gerekenler şunlardır: a)- Bütün biçimleriyle ırkçılık, ırkçı ayırımcılık dinsel hoşgörüsüzlük yabancı düşmanlığı ve bütün biçimleriyle toplumsal yaşantının her alanında ayırımcılık ile mücadelede gereken yasaların ve başka düzenlemelerin kabul edilerek uygulanması. (…) ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ New York/ 1959  Madde 14 /1- Taraf Devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı gösterirler.  2- Taraf Devletler, ana-babanın ve gerekiyorsa yasal vasilerin; çocuğun yeteneklerini gelişmesiyle bağdaşır biçimde haklarının kullanılmasında çocuğa yol gösterme konusundaki hak ve ödevlerine saygı gösterirler.  3- Bir kimsenin dinini ve inançlarını açıklama özgürlüğü kanunla öngörülmek ve gerekli olmak kaydıyla yalnızca kamu güvenliğiyle, düzeni, sağlık ya da ahlakı ya da başkalarının temel hakları ve özgürlüklerini korumak gibi amaçlarla sınırlandırılabilir. Madde 30- Soya, dine ya da dile dayalı azınlıkların ya da yerli halkların varolduğu Devletlerde, böyle bir azınlığa mensup olan ya da yerli halktan olan çocuk, ait olduğu azınlık topluluğunun diğer üyeleriyle birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama ve kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılamaz. DİN YA DA İNANCA DAYALI HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜK VE AYIRIMCILIĞIN KALDIRILMASI BİLDİRGESİ. New York / 1981 Madde: 1 1.Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, bir dini ya da dilediği bir inancı benimseme ve din ya da inancı tek başına yada topluca, açık yada özel olarak ibadet, gözetme, uygulama ve öğretme biçiminde açıklama özgürlüğünü de içerir. 2.Hiç kimseye, bir dini yada dilediği bir inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyecek baskıda bulunulamaz. 3.Bir kimsenin din ya da inançlarını açığa vurma özgürlüğü ancak yasa ile öngörülen ve kamu güvenliği, düzeni sağlığı yada genel ahlakı yada başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gereken sınırlamalara bağlı olabilir. Madde: 2 1.Hiç kimse , din yada başka inançtan gerekçesiyle herhangi bir Devlet, kurum, grup yada bir kimse tarafından ayırımcılık konusu olamaz. 2.Bu bildirgenin amaçları bakımından “din yada inanca dayalı hoşgörüsüzlük ve ayırımcılık” deyişi, din yada inanca dayalı olarak insan hakları ve temel özgürlüklerin eşitlik temeli üzerinde tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını önlemek yada zedelemek amaç ya da sonucuyla herhangi bir ayırım, dışlama, kısıtlama yada yeğlemede bulunmak anlamına gelebilir. Madde: 3 İnsanlar arasında din yada inanç gerekçeleriyle ayırım gözetmek, insan saygınlığına karşı bir saygısızlık ve birleşmiş milletler antlaşması ilkelerinin yadsınması niteliğinde olup, insan hakları evrensel bildirgesinde ilan edilen ve insan hakları uluslararası sözleşmelerinde ayrıntılı olarak öne sürülen insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesinde ve uluslararasında dostça ve barışçı ilişkiler için bir engel olarak kınanır. (…) Madde: 6  Bu bildirgenin 1. maddesi uyarınca ve 1. maddesinin 3. fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü hakkı ötekilerin yanı sıra a)Bir din ya da inancın gerekleri uyarınca ibadet ya da toplanma ve bu amaçla ibadet yerleri kurma ve koruma; b)Uygun yardım ve insancıl amaçlı kurumlar kurma ve koruma; c)Bir din ya da inancın tören yada törelerine ilişkin araç yada gereçleri yeterli ölçüde yapma, edinme ya da kullanma d)Bu alanlarda ilgili metinleri yazma, yayınlama ve yayma e)Bir din ya da inancı bu amaçlara uygun yerlerde öğretme; f)Bireylerden, kurumlardan gönüllü maddi ya da başka yardımlar isteme yada alma; g)Her hangi bir din ya da inancın gerekimleri ve standartlarının öngördüğü uygun liderleri yetiştirme, atama, seçme ya da yerini alacak olanı belirleme, h)Dinin ya da inancın kuralları uyarınca tatil günlerine uyma ve bayram ve törenleri kutlama; i)Din ve inanç konularında ulusal ve uluslararası düzeylerde bireylerle ve topluluklarla iletişim kurma ve sürdürme özgürlüklerini içerir. HER TÜRLÜ IRK AYIRIMCILIĞININ KALDIRILMASI ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York/ 1965  Bu Sözleşmeye Taraf Devletler,  Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın tüm insanların niteliğindeki onur ve eşitlik ilkelerine dayalı olduğunu, tüm üye Devletlerin Birleşmiş Milletlerin amaçlarından biri olan ırk, cinsiyet, dil ve din ayırımı yapılmaksızın herkes için insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel saygı görerek gözetilmesini geliştirmeyi ve özendirmeyi gerçekleştirmek üzere örgütle işbirliği içerisinde topluca ve ayrı ayrı eylemde bulunma yükümlülüğü üslendiklerini göz önüne alarak,  (…) ULUSAL AZINLIKLARIN KORUNMASINA İLİŞKİN ÇERÇEVE SÖZLEŞME Strasbourg /1995 Madde: 5/1- Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri ve kimliklerinin asli öğeleri, yani dinleri, dilleri, gelenekleri ve kültürel miraslarını korumaları için gerekli koşulları sağlamayı taahhüt ederler. Madde: 8- Taraflar ulusal azınlığa mensup her kişinin dinini yada inancını açıklama ve dini kurumlar, örgütler ve dernekler kurma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt eder. Madde: 12/1 Taraflar gerektiğinde ulusal azınlıklarını ve çoğunluğun kültür, tarih, dil ve din bilgisini geliştirmek için eğitim ve araştırma alanlarında önlem alırlar. EĞİTİMDE AYIRIMCILIĞA KARŞI SÖZLEŞME Paris /1960 Madde: 5/1. b- Ana babaların ve uygulandığı yerlerde vasilerin çocukları için önce, yetkili makamlarca konan yada onaylanan en az eğitim standartlarına uymakla birlikte kamu makamlarınca yönetilen kurumlardan başka kurumları seçme ve ikinci olarak, yasaların uygulanması uyarınca bu Devlette izlenen işlemlerle bağdaşmak koşuluyla çocukların ana baba ve vasilerinin inançlarına göre din ve ahlak eğitimi almalarını ve hiçbir kişiyi yada grubun kendi inancıyla bağdaşmayan dinsel eğitim görmeye zorlanmamasını sağlama özgürlüğüne saygı göstermek temel ilkedir. AVRUPA BİRLİĞİ TEMEL HAKLAR BİLDİRGESİ Nice / 2000 Madde: 10- Herkes düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını tek başına veya topluluk halinde, aleni veya gizli olarak ibadet etme, öğretme, uygulama ve gereklerine uyma şeklinde açığa vurma özgürlüğünü içerir. Bu hakkın kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak dini nedenlerle askerlik görevini yapmayı reddetme hakkı tanınmaktadır. ALEVİLERİN İSTEKLERİ VE BEKLENTİLERİ Uluslararası belgelere, insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı, bir toplumsal mutabakat sözleşmesi olan eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir Anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Genel İdare Yapısı’ndan çıkarılmasını, Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, Alevi köylerine zorla cami yapılması uygulamasının durdurulmasını ve cem evlerinin tanınmasını ve bunların hukuksal olarak güvence altına alınmasını, Pozitif ayrımcılık yapılamasını, “Alevi” kimliğinin tanınmasını, kendi özgünlüklerini yaşamak ve kendilerini , kendileri tanımlamak istiyorlar. Ayrıca kendi dışlarında yaratılacak / yaratılan bir temsiliyeti de istemiyorlar.

Halil Nebiler – Esra Cengiz  
Alevilik kuşatma altında
AVRUPA BİRLİĞİ ALEVİLİK VE HAK İHLALLERİ  (1 )
Bu Ağustos ayında da, yıllardan beri uygulanan bir program / izlence yinelenecek. Bir inanç önderi adına Hacı Bektaş ilçesinde düzenlenen ve binlerce insanın yeni bir şeyler bulmak / görmek amacıyla katıldığı “kültür-sanat etkinlikleri” bir kültür ortamı olmaktan çok, önceki yılların izlencesinin yeniden gösteriminden öteye geçememektedir. Hatta belediye yönetimlerine bağlı olarak, zaman zaman da daha geri noktalara düşmektedir.  Özellikle seçimli yıllarda siyasetçiler için kendiliğinden oluşmuş miting alanına dönüştüğünden propaganda kaçırılmaz bir fırsat olmaktadır. Ansiklopedik ve bilimsel olmayan bilgilerle Alevilere övgü dizme yeri… Oysa hiç birisinin parti programında Alevilik ve Alevilerle ilgili, sorunlarına ciddi çözüm arayışı yok.    Öte yandan basında, çoğu ivedilikle hazırlatılmış ısmarlama, bilimsellikten, tarihsel gerçeklerden uzak dizi yazıları…  

Ama çözüm bekleyen konulara değinen yok. Örneğin, 1925 yılında kapatılan ve 1964 tarihinde de müzeye dönüştürülen ve Alevilerce bir “serçeşme” olarak kabul edilen dergahın Hacı Bektaş Belediyesi’ne bırakılması yıllardan beri söz verilmesine karşın yerine getirilmemektedir.  Daha da önemlisi Alevilerin ve Aleviliğin köklü çözüm bekleyen sorunları var. Artık Aleviler deyiş söylemenin, semah dönmenin ve cem tutmanın bir çözüm olmadığının, sorunlarının çözümünün toplumun demokratikleşmesine ve özgür / eşit bireyler durumuna gelmelerine, bunun için de yönetim erkinin “tek inanç” anlayışını terk etmesine bağlı olduğunun ayırdındalar.  Ayrıca Avrupa Birliğine girmek için yapılan bazı yasal düzenlemelerin / değişikliklerin içselleştirilmesi, uygulanması bir yana, Aleviler için ne getirdiğinin masaya yatırılarak değerlendirmesi, konunun çeşitli yönlerden ele alınması gerekmektedir.

Alevilik, Orta Asya, Ön Asya , Orta Doğu ve Mezopotamya kökenli birçok öğreti ve kültürün, çok ve tek tanrılı dinlerin ve inançların öğreti ve kültürün Anadolu’da yeniden biçimlenmesiyle oluşmuş, bir süreç sonunda kendi kendini yaratmış, bağdaştırmacı/senkretik bir inanç sistemi , toplumsal ve tarihsel bir olgu, bir gerçekliktir. Sünnilik/ ortodoksi “ilm-i ilahi” yi, öbür dünyayı, ümmetçi bir toplumu, kaderciliği ve dogmatizmi esas alırken, Alevilik “ilm-i insan”ı, bu dünyayı, sosyal toplumu gelişim, değişim eşit bölüşümü esas alan ve “insan”ı merkeze koyan bir inanç ve öğretidir. Özetle; Tanrıyı, evreni ve insanı kendince algılama ve yorumlama biçimidir. Bu yönleriyle de Anadolu’nun yadsınamaz bir gerçekliği ve kültürünün temel taşlarından biridir. Tüm bunlara karşın her dönemde (Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet) siyasal erkin genel ve değişmez eğilimi “tek etnik yapı” ve “tek inanç” olup, bu yaklaşım ve anlayış Anadolu’nun tarihsel ve toplumsal gerçeklerine ters düşer.

Çünkü Anadolu, bir uygarlıklar beşiği ve kavşağı, bir inançlar ve kültürler çeşitliliğinin coğrafyasıdır. Aslında, Cumhuriyet yönetiminin yeni olarak ilan ettiği ideolojilerin arkasında Osmanlı’dan devraldığı statü toplumunun değerlerini koruma anlayışı sürmektedir. Bu “tekçi anlayış” ve bu anlayışa göre yapılanma, yapıyı ve kurumları sürdürmeye yönelik hukuk düzeni ve yasalar, yaklaşımlar, toplumsal barışı bozan temel yanlışların kaynağıdır. Oysa insanlık tarihten; Tekçi anlayış ve uygulamalar, zorun ve baskıcı sistemlerin, otoriter yönetimlerin düşünsel beslenme kaynağıdır. Böylesi bir coğrafyada “tek etnik yapı” ya da “tek inanç”tan söz etmek olanaksızdır. Bu durum/ çeşitlilik/ çoğul yapı bir zenginlik kaynağı ve bu zenginliğin yarattığı olumlu bir dinamizmdir.
Çoğulculuk ve çeşitlilik bir zenginlik olup günümüz dünyasında kültürel, dilsel ve dinsel açılardan homojen/ uyuşumlu bir ülke kalmamış, gerçeklerini öğrenmiş bulunmaktadır.  Eğer bir inanç ve felsefi düşünce, en değerli varlık olarak “insan”ı görüyor ve “insan sevgisi”nin en üstün değer olduğunu kabul ediyorsa hiçbir inanç ve kültürü diğerlerinden üstün göremez. Kendisini “asıl öğe”, “biz” görüp, kendi gibi düşünmeyen ve inanmayanı da “öteki” sayamaz. Çoğulculuk günümüzün yadsınamaz bir gerçekliği olarak dar düşünce kalıplarını zorlamaktadır. Bu konuda değişim ve gelişime insanın toplumun ve Devletin demokratikleşmesi ve demokrasi kültürünün içselleştirilmesine bağlıdır.  Çözüm yolu, 80 yıllık Cumhuriyet’in günümüzde geçerliliğini yitirmiş tekçi anlayış, kurumlar ve yapısının toplumsal ve tarihsel gerçekler doğrultusunda değiştirilmesi , özetle Cumhuriyet’in demokratikleşmesinden geçmektedir.  Genelde Devletler merkeziyetçi yapıdadırlar.

Model/ kurgu/paradigma bu anlayışa göredir. Merkeziyetçiliğin tonu da ülkelere göre değişmekte olup, o ülkenin jeostratejik durumu, etnik ve inanç yapısı tarih gibi etkenlere göre değişir. Artık uzlaşarak, ortak paydalar bularak, temel mutabakatlar sağlanarak birlikte –bir arada yaşamanın yollarının arandığı bir dünyada yaşıyoruz. Bugün kuşku ve korkulardan kurtularak “alt kimlik ve kültürleri” bir bölünme/parçalanma nedeni görmeden önce kafaları /mentaliteyi , sonra da yasalar, kurumlar ve yapıyı değiştirerek aslında geç kalınmış değişiklikleri bütünsellik içinde gerçekleştirerek, gelişimin sağlanması gerekiyor. Ayrıca, yasalarda değişiklik yapmak yetmiyor, içtenlikli uygulamalar da kaçınılmaz bir zorunluluk ve görev olarak karşımıza çıkıyor. Önümüzde yol gösterenimiz/kılavuzumuz da var: Kopenhag Kriterleri. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden Kopenhag Kriterleri’ne geliş sürecinde temel sorun, erki elinde bulunduran siyasal örgütlenme olan Devlet karşısında “insanın nasıl korunacağı ve özgürleşeceği” olmuştur. Oluşturulmak istenen “insanlığın ortak değerleri” ise Kopenhag Siyasal Ölçütleri’nde de belirtildiği gibi; Demokrasi, Hukukun üstünlüğü,İnsan hakları,Azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasıyla, bu hakları güvence altına alan kurumların istikrarının sağlanması olup, bu dört temel öğeden birisi olmazsa, diğerleri de hiçbir anlam ifade etmemektedir.  Dört temel ölçüt açısından bakıldığında, tüm bireylerin dil, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce, din ve inanca dayanan ayrım ve ayrımcılığa maruz kalmadan, taraf olunan uluslararası sözleşmelere uyulması, temel hak ve özgürlüklere sahip olmaları için yasal düzenleme yapılması ve uygulamaların güvence altına alınması da istenmektedir.

 Günümüzde uluslararası ve ulusal düzeyde/düzlemde üzerinde en çok durulan ve tartışılan bir konu da “azınlıklar” konusudur. Dünyanın her yerine “azınlık” vardır ve sosyolojik bir gerçekliktir.  “Azınlık” kavramına, 1923 Lozan Antlaşması’ndaki anlayış ve yaklaşım sınırlarını ve kapsamını aşarak yalnız etnik anlamda değil, dil, din, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce ve inanca dayalı ayrımcılığın önlenmesi için yeni bir yorum getirilmiştir. Bazı ülkelerde otokton /yerli halkların hak ihlallerine uğraması, göçmenler, göçmen işçiler, sığınmacılar ve diğer sosyolojik gruplar yeni “azınlık” kategorisini oluşturmuşlardır.  “Azınlık” tanımı konusunda bugüne değin bir uzlaşma sağlanamamış olmasına, 1978’den beri nesnel ve öznel ölçütleri eleştiri almasına karşın genel kabul gören tanım şudur: “Bir Devletin nüfusunun geri kalanına göre sayıca az olan, egemen durumda bulunmayan –o Devletin vatandaşları olan- üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumaya yönelik örtük de olsa bir dayanışma duygusu gösteren bir grup.”  BM Dinsel Özgürlükler özel raportörü Abdullah Amor’un 1997 yılı ziyaretinden sonra hazırladığı raporda Müslüman olmayan azınlıklar ile Alevilere yönelik ayrımcı, adil ve eşit olmayan düzenleme ve uygulamalara değindikten sonra “Devlet –din işlerine gelince Anayasa, laiklik prensibini benimsemiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu ilkeyi yansızlık ilkesine göre yorumlamıştır. Bu ilkeye göre din, bir yanıyla bireyseldir, diğer yanıyla ise dini inançların açığa vurulması, kamu düzeninin korunması, güvenlik ve kamu yararı gibi belli koşullarda Devlet tarafından sınırlanabilir. Bu, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygundur.  Bununla birlikte laikliği, yansızlık ilkesi üzerine oturtan bu yaklaşım bazı Anayasal ve yasal hükümlerle çelişki içinde görülmektedir. Gerçekten de bu sonuçlar, bir İslam Dini yapılanması olan ve ölçüsüz dinsel yönetim yetkileriyle donatılan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılıyla Devlete, inancın açığa vurulmasını keyfince yönlendirmesini ve İslam’ın nihai olarak bir Devlet işi olduğunun anlaşılmasını sağlayacak biçimde yetkilendirilmiş görülmektedir.

 Buna, din ve ahlak öğretimi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örgütlenmesi ve çalışmaları örneklerinde olduğu gibi pratikte Alevilerinki dahil tüm diğer yorumları dışlayarak sadece Hanefi-İslam öğretisini ileten Devletin tutumu eklenmelidir.” denilmektedir.  Aleviler de, gerek tüm azınlıklar için geçerli olan BM İnsan Hakları Komisyonu’nca hazırlanan 1992 tarihli bildirgede belirtilen, gerekse diğer uluslararası belgeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları doğrultunda ortaya çıkan; Varlıklarının korunması, Dışlanmama,Ayrımcılığa uğramama,Zaman içinde eritilmeme (asimile edilmeme),koşullarına uyulmasını istemektedirler .Din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusundaki eşitsiz, tek yönlü uygulama ve “hak ihlalleri”nin anlaşılabilmesi için şu anda yürürlükte olan yasa, çeşitli düzenleme ve uygulamalarla uluslararası belgeleri ve AB’nin yaklaşımlarını karşılaştırmak gerekmektedir. AVRUPA BİRLİĞİ VE ALEVİLİK AB Komisyonu Haziran / 1998 tarihinde yaptığı Cardiff Zirvesi’nden sonra Türkiye hakkında rapor hazırlayarak, bu raporu Ekim / 1998 ‘de AB Konseyi’ne sunmuş olup, bu ve bundan sonraki düzenli ilerleme raporlarında din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusunda Alevilerle ilgili olarak; 1998 Yılı İlerleme Raporu’nda ” Türkiye’nin Alevi Müslümanları en az 12 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. Sünni din adamlarının aksine, hükümetten maaş alan Alevi din adamları yoktur.” 1999 Yılı İlerleme Raporu’nda “Din özgürlüğü bakımından Lozan Antlaşması ile tanınan dinsel azınlıklar ve diğer dinsel azınlıklar arasında bir muamele farklılığı hala mevcuttur.” 2000 Yılı İlerleme Raporu’nda “Alevilere yönelik resmi yaklaşımda her hangi bir değişiklik olmadığı görülmektedir.

 Alevilerin şikayetleri yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfların inşaası için mali destek sağlanması yanında, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini yansıtmayan zorunlu din eğitimi verilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konular son derece duyarlı, ancak bunlar hakkında açık bir tartışmaya girmek mümkün olmalıdır.” 2001 Yılı İlerleme Raporu’nda “Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumunda iyileşme olmamıştır. Alevilere yönelik resmi yaklaşım değişmemiştir. Alevilerin sorunlarına Diyanet İşleri Başkanlığı’nca ilgi gösterilmemiştir. Alevilerin şikayetleri, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimi verilmesiyle ve yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfları için mali destek sağlanmasıyla ilgilidir.” 2002 Yılı İlerleme Raporu’nda “Şubat ayında Alevi ve Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği, Anayasa’nın 14 ve 24.maddeleri ve Dernekler Yasası’nın 5.maddesi uyarınca , Alevi ve Bektaşi adı altında dernek kurulamayacağı gerekçesiyle mahkemece kapatılmasına karar verilmiştir. Derneğin başvurusu üzerine kararın uygulanması Yargıtay kararına kadar bekletilmektedir. (….)  Zorunlu din dersleri, farklı dinlere ait açıklamalar içermektedir, ancak bu açıklamaların çoğu dini azınlıklarca subjektif ve yanlış bulunmaktadır. (….)  Aleviler konusunda gelişme olmamıştır.” 2003 Yılı İlerleme Raporu’nda “Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumuna ilişkin olarak, Aleviler konusunda bir değişme olmamıştır. Nisan /2003 ‘te daha önce kurulu bulunan Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliği’ne, çalışmalarını sürdürmesine olanak tanıyacak bir hukuksal statü tanınmıştır. Bununla birlikte Alevilerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmesi ve Alevi kimliğinin okullardaki zorunlu din eğitiminde tanınmaması konusunda sorunlar sürmektedir.” denilmektedir. SONUÇ AB Komisyonu’nca hazırlanan İlerleme Raporları’nda Lozan Antlaşması’nda azınlık olarak kabul edilen, gayrı müslimler ve azınlık olarak kabul edilmeyen Süryanilerle ilgili olarak geniş ve ayrıntılı açıklamalar yapılmasına karşın, sayıları onlarca milyonu bulan Aleviler hakkında zaman zaman bir paragraf ya da bir satır açıklama yapılmaktadır. Ayrıca açıklamalar Alevi örgütlerinin yıllardan bu yana ileri sürdükleri ve savundukları görüşleri de yansıtmamaktadır. ULUSAL DÜZENLEMELER / YASALAR ANAYASA Cumhuriyetin nitelikleri Madde : 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Kanun önünde eşitlik Madde : 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. Din ve vicdan hürriyeti Madde : 24 – Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma Madde : 90 – /son fıkra Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Diyanet İşleri Başkanlığı Madde : 136 – Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir. 633 SAYILI DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI KURULUŞ VE GÖREVLERİ HAKKINDA YASA Madde : 1- İslam Dini’nin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI Madde: 89 – Siyasi partiler, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemez. 442 SAYILI KÖY YASASI Madde : 2 – Cami, mektep, otlak, yaylak, baltalık gibi orta malları bulunan ve toplu veya dağınık evlerde oturan insanlar bağ ve bahçe ve tarlalarıyla birlikte bir köy teşkil ederler. (…) Madde : 13- Köylünün Mecburu İşleri Şunlardır  (…)  14 – Köyde bir mescit yapmak ( yeniden yapılacak ise köy meydanının bir tarafına yapılacaktır.) 1587 SAYILI NÜFUS YASASI Madde : 43 – Aile kütükleri; ailenin bütün fertlerinin cinsiyetini, adı, soyadı, baba ve anası adıyla soyadlarını, sağ olup olmadıklarını, il ve ilçe itibarıyla doğum yeri ve tarihlerini, vücutlarındaki belirli değişikliklerini, dinini, okur-yazar olup olmadıklarını, medeni hallerini ve diğer şahsi hal değişikliklerini ihtiva eder. (…) 6785 / 3194 / 4928 SAYILI İMAR YASASI Madde : 18  (…)  Düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan yerlerin ihtiyacı olan yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumi hizmetlerden ve bu hizmetlerle ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamaz. (…) 2981 SAYILI İMAR VE GECEKONDU MEVZUATINA AYKIRI YAPILARA UYGULANACAK BAZI İŞLEMLER VE 6785 SAYILI İMAR YASASI’NIN BİR MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKINDA YASA Ek Madde : 3 – ( 22.5.1986- 3290 Sayılı Yasa madde :15)  İbadet yerleri, mescit, türbe gibi yerlerin sınırları içinde kalan veya bu yerlerin sınırları içinde kalmamakla beraber eserlerin bütünlüğünü bozan yapılar korunamayacak yapılar olup, bunlara tapu veya tapu tahsis belgesi verilmez. Ancak, bu hak sahiplerine başka yerden öncelikle arsa tahsis edilir. 3402 SAYILI KADASTRO YASASI Kamu Malları : Madde : 16- Kamunun ortak kullanılmasına veya bir kamu hizmetinin görülmesine ayrılan yerlerle Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerlerden; a)Kamu hizmetinde kullanılan bütçelerinden ayrılan ödenek veya yardımlarla yapılan resmi bina ve tesisler ( Hükümet, belediye, karakol, okul binaları, köy odası, hastane veya diğer sağlık tesisleri, kütüphane, kitaplık, namazgah, cami, genel mezarlık, çeşme, kuyular, yunak ile kapanmış olan yollar, meydanlar, pazar yerleri, parklar ve bahçeler ve boşluklar ve benzeri hizmet malları) kayıt, belge veya özel kanunlarına göre Hazine, kamu kurum ve kuruluşları, belediye, köy veya mahalli idari , birlik, tüzel kişiliği adlarına tesbit olunur. (…) 667 SAYILI TEKKE VE ZAVİYELERLE TÜRBELERİN SEDDİNE VE TÜRBEDARLAR İLE BİR TAKIM ÜNVANLARIN MEN VE İLGASINA DAİR YASA Madde : 1- Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle, gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilumum tekke ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temmellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulu mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir. Alelumum tarikatlerle şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimali ile bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaata müstenit olanlarla bilumum sair türbeler mesdut ve türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olamamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdi ile cezalandırılır. 765 SAYILI TÜRK CEZA YASASI Din Hürriyeti Aleyhinde Cürümler Madde : 175 – ( Değişik : 20.05.1987 –3369/1 md.) Dinlerden birine ait dini işleri veya ibadet veya ayinin yapılmasını men ve ihlal eden kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve beş bin liradan yirmi beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir. Fiilin işlenmesi sırasında cebir, şiddet, tehdit veya hakaret vaki olmuş ise, faile bir yıldan iki yıla kadar hapis ve on bin liradan elli bin liraya kadar para cezası verilir. Allah’a veya dinlerden veya bu dinlerin peygamberlerinden veya kutsal kitaplarından veya mezheplerinden birine hakaret eden veya bir kimseyi dini inançlarından veya mensup olduğu dinin emirlerini yerine getirmesinden veya yasaklarından kaçınmasından dolayı kınayan veya tezyif veya tahkir eden veya alaya alan kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve beş bin liradan yirmi beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir. Üçüncü fıkrada yazılan suçlar, basın ve yayın yoluyla işlenirse ceza bir misli artırılarak hükmolunur. Birinci fıkrada yazılı suçların basın ve yayın yoluyla teşvik ve tahrik edilmesi halinde aynı ceza uygulanır. BAKANLAR KURULU KARARI  Karar Sayısı : 2002/ 4100 Elektrik abonesi bazı kişi ve kuruluşların 8.1.2002 tarihli 4736 sayılı kanunun 1 inci maddesinin birinci fıkrası hükmünden muaf tutulması ve uygulama esaslarının düzenlenmesine ilişkin ekli kararın yürürlüğe konulması; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 15.03.2002 tarihli 4522 sayılı yazısı üzerine, 4736 Sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile 8.6.1984 tarihli ve 233 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 35 inci maddesine göre Bakanlar Kurulu’nca 12.4.2002 tarihinde kararlaştırılmıştır. Tanımlar Madde : 1…………………………… İndirimli Tarifeden yararlanan kişi ve kurumlar Madde : 2 – a)…………………….. f) İbadethaneler ( cami, mescit, kilise, havra ve sinagog ) ve genel aydınlatma yerleri (il, ilçe, belde ve köylerdeki cadde ve sokak ile kamuya ait ücretsiz girilen park ve bahçe gibi halka açık yerler.) Madde : 3- a) ……………………. f) 2002 yılı içerisinde bu Karar’ın 2 nci maddesinin (f) bendinde belirtilen abone gruplarına ilişkin ölçü sistemlerinin tesis edilmesini takiben, genel aydınlatma yerlerinin elektrik enerjisi yıllık giderleri belediye sınırları içerisinde ilgili belediye, belediye sınırları dışında ilgili özel idare bütçesinden, ibadethanelerin elektrik enerjisi yıllık giderleri de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın takip eden yılı bütçesinden konularak ödeneklerden karşılanır.  İbadethane ve genel aydınlatma yerlerine 19.1.2002 tarihinden itibaren içme ve kullanım suyu abone grubu ortalama satış fiyatı uygulanır.  2002 yılı içerisinde ibadethane ve genel aydınlatma yerleri için ölçülen tüketim bedeli gelir kaybı tutarı olarak belirlenir.  Avrupa Birliği sürecinde bazı yasalarda değişiklik yapılarak yeni düzenlemelere gidilmişse de temel yaklaşımda bir değişiklik olmamıştır. Çoğu yasa maddelerinde “cami sözcüğü çıkarılıp, yerine “ibadethane” ya da “ibadet yeri” konmuşsa da, bunlardan amacın yine “cami” olduğu bu Bakanlar Kurulu Kararı’ndan açıkça anlaşılmaktadır. 2002 / 4100 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nda ibadet yeri olarak cami, mescit, kilise, havra ve sinagog sayılmasına karşın “cemevi” sayılmamıştır. Oysa “cemevi” Alevilerin inanç ve kültürlerini yaşattıkları önemli bir inanç kurumudur. ULUSLARARASI BELGELER İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ Paris / 1948 Madde : 2/ 1- Herkes ırk,renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir. Madde : 18 – Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancının tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla açıklama serbestliğini kapsar. Madde : 26 – (…) Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletler’in barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir. Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir. AVRUPA İNSAN HAKLARINI VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERİ KORUMA SÖZLEŞMESİ  Roma / 1950 Madde: 9/1- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din ya da inancını değiştirme özgürlüğü ile din ile inancını tek başına ya da topluca ve açık ya da özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve gözetme yoluyla açıklama özgürlüğünü de kapsar.  2- Din ve inancı açıklama özgürlüğü, ancak demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin gerekleri, kamu düzeninin, genel sağlık ve ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olan ve yasayla konulan sınırlamalara bağlıdır. AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNE EK 1 NO’LU PROTOKOL Paris / 1952 Madde: 2- Hiç kimsenin eğitim hakkı yadsınamaz. Devlet, eğitim ve öğretim ile ilgili üzerine aldığı görevleri yerine getirirken anne ve babaların çocuklarına, kendi dini ve felsefi inançlarına uygun olan bir eğitim ve öğretimin verilmesini isteme hakkına saygı gösterir. EKONOMİK, TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York / 1966 Madde 2/1 (…)  2- Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler, bu Sözleşmede öne sürülen hakların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin uygulanacağını güvenceye bağlamayı üstlenir.   KİŞİSEL VE SİYASAL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York / 1976 Madde: 18/1 Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, herkesin bir dine sahip olma ya da kendi seçtiği bir inancı benimseme özgürlüğü ile din ya da inancını tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak ibadet, gözetme, uygulama ve öğretme yoluyla açıklama özgürlüğünü de içerir.  2- Hiç kimseye bir din ya da inanca sahip olma ya da seçtiği bir din ya da inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyici baskıda bulunulamaz.  3- Din ya da inanç açıklama özgürlüğüne ancak, yasayla konulan ve kamu güvenliğini, kamu düzenini ve sağlığını ya da genel ahlakı ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli olan sınırlamalar getirilebilir.  4- Bu Sözleşmeye taraf Devletler, ana babanın ve kimi durumlarda yasal vasilerin, çocuklarını kendi inançları doğrultusunda din ve ahlak eğitimi görmelerini sağlama özgürlüğüne saygı göstermeyi üstlenir. Madde: 24/1 Her çocuğun; ırk, renk, cinsiyet, dil, din,ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet ya da doğuşça herhangi bir ayrım yapılmaksızın ailesi, toplum ve Devlet tarafından erginleşmemiş konumunda olmanın gerektirdiği koruma önlemlerine hakkı vardır.  (…) HELSİNKİ SONUÇ BELGESİ Helsinki/ 1975 (10 TEMEL İLKE) 1.Devletlerin egemen eşitliği ve egemenliğin özündeki haklara saygı 2.Tehdit veya kuvvete başvurmamak 3.Sınırların dokunulmazlığı 4.Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı 5.Uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü 6.İçişlerine karışmamak 7.Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı 8.Halkların hak eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı. 9.Devletler arasında işbirliği 10.Uluslararası hukuk çerçevesinde üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi. DÜŞÜNCE, VİCDAN DİN YA DA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ DAHİL İNSAN HAKLARINA VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERİNE SAYGI  Katılan Devletler ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterir. AGİK (AGİT) PARİS ŞARTI Paris / 1990 YENİ BİR DEMOKRASİ BARIŞ VE BİRLİK ÇAĞI  (…) Her bireyin düşünce, vicdan ve din ya da inanç özgürlüğüne; ifade özgürlüğüne, dernek kurma ve sükunu bozmayan bir şekilde toplanma özgürlüğüne; yer değiştirme özgürlüğüne hakkı olduğunu ve hiç kimsenin keyfi bir şekilde tutulamayacağını ya da tutuklanamayacağını; işkence ya da öteki acımasızca, insana yaraşmayan ya da insanı alçaltan bir işlem ya da cezalandırmaya uğratılamayacağını, keza herkesin haklarını bilmeye ve haklarına dayanarak hareket etmeye; hür ve adil seçimlere katılmaya; tek başına ya da ortaklaşa mal ve mülk sahibi olmaya ve bireysel girişimlerde bulunmaya; iktisadi toplumsal ve kültürel haklardan yararlanmaya hakkı olduğunu hiçbir ayrım yapmaksızın belirtiriz.  Bir ulus içindeki azınlıkların soy, kültür, dil ve din yönünden sahip oldukları kimliğin korunacağını ve azınlıklara mensup kişilerin hiçbir ayrım yapılmaksızın kanun önünde tam bir eşitlik içinde bu kimliği serbestçe dile getirmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahip olduklarını belirtiriz.  Haklarının herhangi bir şekilde zedelenmesi karşısında herkesin ulusal ya da uluslararası her türlü etkin çarelere başvurabilmesinin sağlayacağız.  Bu ilkelere tam bir saygı, yeni Avrupa’yı üzerine kurmaya çalışacağımız sağlam bir temeldir. Devletlerimiz demokratik kazançları geri çevrilemez kılmak amacıyla birbirleriyle işbirliği edecek ve birbirlerini destekleyeceklerdir. (…) KOPENHAG TOPLUMSAL KALKINMA DEKLERASYONU Kopenhag/ 1995 FARKLI ÖZELLİKLERE SAHİP BİREY VE GRUPLARA KARŞI AYRIMCILIK YAPMAMAK, HOŞGÖRÜLÜ VE SAYGILI DAVRANMAK VE HER FARKLILIĞIN KENDİNE GÖRE BİR DEĞERİNİN OLDUĞUNU KABUL ETMEK. 73- Ulusal ve uluslararası düzeylerde, ayırımcılığı ortadan kaldırmak, farklı özelliklere sahip birey ve gruplara hoşgörülü ve saygılı davranma tavrını geliştirmek ve farklılıkların kendine göre bir değerinin olduğunu kavramak gerekmektedir. Bunun için yapılması gerekenler şunlardır: a)- Bütün biçimleriyle ırkçılık, ırkçı ayırımcılık dinsel hoşgörüsüzlük yabancı düşmanlığı ve bütün biçimleriyle toplumsal yaşantının her alanında ayırımcılık ile mücadelede gereken yasaların ve başka düzenlemelerin kabul edilerek uygulanması. (…) ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ New York/ 1959  Madde 14 /1- Taraf Devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı gösterirler.  2- Taraf Devletler, ana-babanın ve gerekiyorsa yasal vasilerin; çocuğun yeteneklerini gelişmesiyle bağdaşır biçimde haklarının kullanılmasında çocuğa yol gösterme konusundaki hak ve ödevlerine saygı gösterirler.  3- Bir kimsenin dinini ve inançlarını açıklama özgürlüğü kanunla öngörülmek ve gerekli olmak kaydıyla yalnızca kamu güvenliğiyle, düzeni, sağlık ya da ahlakı ya da başkalarının temel hakları ve özgürlüklerini korumak gibi amaçlarla sınırlandırılabilir. Madde 30- Soya, dine ya da dile dayalı azınlıkların ya da yerli halkların varolduğu Devletlerde, böyle bir azınlığa mensup olan ya da yerli halktan olan çocuk, ait olduğu azınlık topluluğunun diğer üyeleriyle birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama ve kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılamaz. DİN YA DA İNANCA DAYALI HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜK VE AYIRIMCILIĞIN KALDIRILMASI BİLDİRGESİ. New York / 1981 Madde: 1 1.Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, bir dini ya da dilediği bir inancı benimseme ve din ya da inancı tek başına yada topluca, açık yada özel olarak ibadet, gözetme, uygulama ve öğretme biçiminde açıklama özgürlüğünü de içerir. 2.Hiç kimseye, bir dini yada dilediği bir inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyecek baskıda bulunulamaz. 3.Bir kimsenin din ya da inançlarını açığa vurma özgürlüğü ancak yasa ile öngörülen ve kamu güvenliği, düzeni sağlığı yada genel ahlakı yada başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gereken sınırlamalara bağlı olabilir. Madde: 2 1.Hiç kimse , din yada başka inançtan gerekçesiyle herhangi bir Devlet, kurum, grup yada bir kimse tarafından ayırımcılık konusu olamaz. 2.Bu bildirgenin amaçları bakımından “din yada inanca dayalı hoşgörüsüzlük ve ayırımcılık” deyişi, din yada inanca dayalı olarak insan hakları ve temel özgürlüklerin eşitlik temeli üzerinde tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını önlemek yada zedelemek amaç ya da sonucuyla herhangi bir ayırım, dışlama, kısıtlama yada yeğlemede bulunmak anlamına gelebilir. Madde: 3 İnsanlar arasında din yada inanç gerekçeleriyle ayırım gözetmek, insan saygınlığına karşı bir saygısızlık ve birleşmiş milletler antlaşması ilkelerinin yadsınması niteliğinde olup, insan hakları evrensel bildirgesinde ilan edilen ve insan hakları uluslararası sözleşmelerinde ayrıntılı olarak öne sürülen insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesinde ve uluslararasında dostça ve barışçı ilişkiler için bir engel olarak kınanır. (…) Madde: 6  Bu bildirgenin 1. maddesi uyarınca ve 1. maddesinin 3. fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü hakkı ötekilerin yanı sıra a)Bir din ya da inancın gerekleri uyarınca ibadet ya da toplanma ve bu amaçla ibadet yerleri kurma ve koruma; b)Uygun yardım ve insancıl amaçlı kurumlar kurma ve koruma; c)Bir din ya da inancın tören yada törelerine ilişkin araç yada gereçleri yeterli ölçüde yapma, edinme ya da kullanma d)Bu alanlarda ilgili metinleri yazma, yayınlama ve yayma e)Bir din ya da inancı bu amaçlara uygun yerlerde öğretme; f)Bireylerden, kurumlardan gönüllü maddi ya da başka yardımlar isteme yada alma; g)Her hangi bir din ya da inancın gerekimleri ve standartlarının öngördüğü uygun liderleri yetiştirme, atama, seçme ya da yerini alacak olanı belirleme, h)Dinin ya da inancın kuralları uyarınca tatil günlerine uyma ve bayram ve törenleri kutlama; i)Din ve inanç konularında ulusal ve uluslararası düzeylerde bireylerle ve topluluklarla iletişim kurma ve sürdürme özgürlüklerini içerir. HER TÜRLÜ IRK AYIRIMCILIĞININ KALDIRILMASI ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York/ 1965  Bu Sözleşmeye Taraf Devletler,  Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın tüm insanların niteliğindeki onur ve eşitlik ilkelerine dayalı olduğunu, tüm üye Devletlerin Birleşmiş Milletlerin amaçlarından biri olan ırk, cinsiyet, dil ve din ayırımı yapılmaksızın herkes için insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel saygı görerek gözetilmesini geliştirmeyi ve özendirmeyi gerçekleştirmek üzere örgütle işbirliği içerisinde topluca ve ayrı ayrı eylemde bulunma yükümlülüğü üslendiklerini göz önüne alarak,  (…) ULUSAL AZINLIKLARIN KORUNMASINA İLİŞKİN ÇERÇEVE SÖZLEŞME Strasbourg /1995 Madde: 5/1- Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri ve kimliklerinin asli öğeleri, yani dinleri, dilleri, gelenekleri ve kültürel miraslarını korumaları için gerekli koşulları sağlamayı taahhüt ederler. Madde: 8- Taraflar ulusal azınlığa mensup her kişinin dinini yada inancını açıklama ve dini kurumlar, örgütler ve dernekler kurma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt eder. Madde: 12/1 Taraflar gerektiğinde ulusal azınlıklarını ve çoğunluğun kültür, tarih, dil ve din bilgisini geliştirmek için eğitim ve araştırma alanlarında önlem alırlar. EĞİTİMDE AYIRIMCILIĞA KARŞI SÖZLEŞME Paris /1960 Madde: 5/1. b- Ana babaların ve uygulandığı yerlerde vasilerin çocukları için önce, yetkili makamlarca konan yada onaylanan en az eğitim standartlarına uymakla birlikte kamu makamlarınca yönetilen kurumlardan başka kurumları seçme ve ikinci olarak, yasaların uygulanması uyarınca bu Devlette izlenen işlemlerle bağdaşmak koşuluyla çocukların ana baba ve vasilerinin inançlarına göre din ve ahlak eğitimi almalarını ve hiçbir kişiyi yada grubun kendi inancıyla bağdaşmayan dinsel eğitim görmeye zorlanmamasını sağlama özgürlüğüne saygı göstermek temel ilkedir. AVRUPA BİRLİĞİ TEMEL HAKLAR BİLDİRGESİ Nice / 2000 Madde: 10- Herkes düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını tek başına veya topluluk halinde, aleni veya gizli olarak ibadet etme, öğretme, uygulama ve gereklerine uyma şeklinde açığa vurma özgürlüğünü içerir. Bu hakkın kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak dini nedenlerle askerlik görevini yapmayı reddetme hakkı tanınmaktadır. ALEVİLERİN İSTEKLERİ VE BEKLENTİLERİ Uluslararası belgelere, insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı, bir toplumsal mutabakat sözleşmesi olan eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir Anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Genel İdare Yapısı’ndan çıkarılmasını, Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, Alevi köylerine zorla cami yapılması uygulamasının durdurulmasını ve cem evlerinin tanınmasını ve bunların hukuksal olarak güvence altına alınmasını, Pozitif ayrımcılık yapılamasını, “Alevi” kimliğinin tanınmasını, kendi özgünlüklerini yaşamak ve kendilerini , kendileri tanımlamak istiyorlar. Ayrıca kendi dışlarında yaratılacak / yaratılan bir temsiliyeti de istemiyorlar.

2004

ALEVİLİK YASAKLANIYOR!

0

ALEVİLİK YASAKLANIYOR!
•Alevi Kültürü, Alevilik, Cem, Cemevi Kurmak yasaklanıyor!
•İçişleri Bakanlığı’nın çeşitli bakanlıklara ve devlet kuruluşlarına gizli bir yazı yazarak Alevi Kültürü, Alevilik, Cem, Cemevi, Cem Evi Kurmak, Yaptırmak’ı yasaklamanın yollarını aradığı ortaya çıktı.
•İçişleri Bakanlığı “Alevi Kültürünü yaşatmak amacıyla” çalışma yapılamayacağını ilan etti!
•Bunun üzerine ilk olarak Ankara Valiliği harekete geçti. İlk yasaklama Ankara Cem ve Kültür Evleri Yaptırma Derneğine uygulandı. Ankara Valiliği amacı cem-kültürevi yaptırmak olan derneğin tüzüğünde yer alan CEM KÜLTÜR EVLERİ YAPTIRIR, CEM TÖRENLERİ DÜZENLER hükümlerine yasak getirdi.

•YASAKLAMAYA TEPKİ
“Aleviliği yasaklamak Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür!
Bin yıldır Anadolu toprakları üzerinde yaşanan Aleviliği kimse yasaklayamaz!”
ALEVİ BEKTAŞİ ADIYLA ÖRGÜTLENMEK
Her şey Alevi-Bektaşilerin kendi adlarıyla örgütlenmek istemeleriyle ortaya çıktı.
Uzun süredir bir araya gelerek ortak bir çatı altında toplanmayı amaçlayan Alevi-Bektaşi kuruluşları 15 Ağustos 2000 tarihinde Hacı Bektaş’ta birlik kararı almışlardı. Bu karar doğrultusunda yapılan hazırlık çalışmaları sona erdi ve 35 Alevi-Bektaşi örgütünü temsil eden kurucular 25 Eylül 2000 tarihinde Ankara’da ALEVİ BEKTAŞİ KURULUŞLARI BİRLİĞİ’nin kuruluşunu gerçekleştirdiler.
Aynı gün Ankara valiliğine gerekli belgeleri vererek kuruluşlarının tescil edilmesini istediler. Çünkü Dernekler Yasası kuruluş ve tescil için gerekli belgelerin hazırlanarak başvurulmasını yeterli buluyordu.

ANKARA VALİLİĞİ KEYFİ BİR TUTUMLA KURULUŞU ENGELLİYOR
Alevi-Bektaşi Kuruluşlar Birliğinin tescili Ankara Valiliği tarafından keyfi bir biçimde engellendi. Çünkü ABKB’nin tüzüğünde kuruluşun amacı:” ALEVİ-BEKTAŞİ KÜLTÜR VE ÖĞRETİSİNİN ARAŞTIRILMASI, YAŞATILMASI VE TANITILMASI İÇİN ÇALIŞMALAR YAPMAK, BU DOĞRULTUDA ALEVİ BEKTAŞİ KURULUŞLARI ARASINDA EŞGÜDÜM VE DAYANIŞMAYI SAĞLAMAK” olarak belirlenmişti.
Kuruluşun yapacağı işler ise:
“Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisinin tanınması, kendisini gerçekleştirebilmesi, özgürce ifade edilebilmesi ve hukuksal güvence altına alınması için çalışmalar yapar.
Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisinin gereksinimlerinin karşılanması ve sorunlarının giderilmesi için resmi merciler nezlinde girişimlerde bulunur.
Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisinde önemli olan yer gün ve kişiler için etkinlikler düzenler yapılmakta olan anma ve kutlama etkinliklerin ortaklaşa yapılması doğrultusunda girişimlerde bulunur.
Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisinin sorunlarının demokrasi ve laiklik ilkeleri temelinde çözüleceği gerçeğinden hareketle demokratik ve laik bir Türkiye’nin oluşturulması için kültürel ve bilimsel çalışmalar yürütür.
Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisine yönelik karalamacı, yok saymacı davranış ve tutumlara karşı kamuoyu oluşturur.” şeklinde sıralanmıştı.

Ankara Valiliği Alevilerin kendi adlarıyla bu şekilde ortaya çıkmalarının önünü kesmek için kuruluşu engellerken kuruluşun tüzüğünü İçişleri Bakanlığına gönderdi. Bu engellemeye karşı kuruluş temsilcileri Ankara Valisine bir mektup yazarak bu yasal olmayan durumun ortadan kaldırılmasını ve kuruluşlarının bir an önce tescilini sağlamasını istediler.
Kurucular kurulu adına Ali Doğan tarafından imzalanan mektupta şöyle deniliyordu:

“Sayın Yahya GürAnkara Valisi
Alevi-Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği Kurucular Kurulu olarak Dernekler Yasası’nın ve Emniyet Müdürlüğü’nün istemiş olduğu belgeleri hazırlayarak 25.09.200 gün ve 15600 kayıt numarası ile başvuruda bulunduk.
Ancak tarafımıza bir alındı belgesi ve dernek kod numarası verilmedi. Tüzel kişilik kazanmış olmakla birlikte, tarafımıza kod numarası verilmediği için faaliyet gösterememekte sıkıntı çekmekteyiz.
Dernekler Yasası uyarınca, usulüne uygun olarak başvuru yapan derneğin tüzel kişilik kazanması ve ilgili derneğe bir kod numarası verilmesi gerekmektedir.
Hukukun üstünlüğünün her zaman gözetilmesi gerektiğine inanarak derneğimize kod numarası verilmesi için ilgililere gerekli emri vereceğinize güveniyoruz.”

VALİLİK AĞZINDAKİ BAKLAYI ÇIKARIYOR
Bu mektup üzerine mektuba cevap veren Valilik ağzındaki baklayı çıkarıyor ve Alevi Kuruluşu olduğu için derneğin tescil edilmediğini bildiriyordu. Kuruluşun tüzüğünde “Alevi Bektaşi Kültür ve Öğretisinin Araştırılması, Yaşatılması için araştırmalar yapmak, bu doğrultuda Alevi Bektaşi kuruluşları arasında eşgüdüm ve dayanışmayı sağlar, Cem ve Kültür Evleri açar, yapar, yaptırır, açılmasına katkıda bulunur’ ifadelerinin bulunuyor olması kuruluşun tebciline engel olarak gösteriliyordu.
Valiliğin cevap metinin bir tarihsel belge olarak buruya alıyoruz:

                                                                   T.C.                                        02 Ocak 2001 

ANKARA VALİLİĞİ
Emniyet Müdürlüğü

SAYI: B 05.1. EGM.4.06.00.12.02
(K) 2000/220908
KONU: Dilekçe

03.01.01 003592
Sayın: Ali DOĞAN
(Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı)
Sokullu Mehmet Paşa Cd. İğde Sk. No: 24 Dikmen-Çankaya

İLGİ: 01.11.2000 gün ve bila sayılı dilekçeniz.

İlgili sayılı dilekçenizde; Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği kuruluş evraklarını 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’na uygun olarak Emniyet Müdürlüğü’ne 25.09.2000 gün ve 15600 sayılı yazı ile getirdiğiniz ancak tarafınıza alındı belgesi ve derneğe kod numarası verilmediği belirtilmektedir. 
Adı geçen derneğin kuruluş evrakları üzerinde yapılan incelemede; 2908 Sayılı ve Dernekler Kanunu’nun 5. Maddesinin 5. bendinde, ‘Bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına veya adına dayanarak faaliyette bulunmak amacıyla dernek kurulamaz’ denilmesine rağmen, kurulması düşünülen dernek tüzüğünün amaç bölümünde; ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Öğretisinin Araştırılması, Yaşatılması için araştırmalar yapmak, bu doğrultuda Alevi Bektaşi kuruluşları arasında eşgüdüm ve dayanışmayı sağlar, Cem ve Kültür Evleri açar, yapar, yaptırır, açılmasına katkıda bulunur’ gibi cümlelerin bulunduğu tespit edilmiştir. 
İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinin 20.06.1995 tarih ve 01730 sayılı yazıları ile ‘Ankara Cem Kültür Evleri Derneği’nin amacının 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5 ve 6. maddelerinde belirtilen ‘Bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına veya adına, Türk Dil Kültüründen ayrı dil ve kültürleri koruma, geliştirmek ve yaymak amacı ile çalışma yapmak üzere dernek kurmanın mümkün olmayacağı’ bildirilmiş olup kurulması istenen ‘Alevi Bektaşi Birliği Kültür Derneği’ hakkında da 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5. maddesi ile ilgili çelişkiye düşüldüğünden, adı geçen derneğin kurulup kurulmayacağı hususunda İçişleri Bakanlığına görüş sorulmuş olup, cevabi yazı beklenmektedir. 

İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği görüş yazıları Valiliğimize intikal ettiğinde ayrıca tarafınıza tebliğ edilecektir.
Bilgilerinize rica ederim.
İsmail Özdemir
Vali a.
Vali Yardımcısı

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI HAREKETE GEÇİYOR
Alevi-Bektaşi Kuruluşlar Birliği’nin tüzüğünün İçişleri Bakanlığı’na gelmesi üzerine İçişleri Bakanlığı ne yapacağını bilmez bir tutum takınarak kurtuluş yolunu topu başka bakanlıklara atmakta arıyordu.
İçişleri Bakanlığı adı açıkça Alevi-Bektaşi olan, amacı ve yapacağı işlerle Alevi Öğretisini savunan bir kuruluşa karşı nasıl bir tavır takınmalıydı.
İçişleri Bakanlığı çeşitli bakanlıklara İçişleri Bakanı Sadettin Tantan adına müsteşar yardımcısı M.Rasih Özbek imzasıyla bir yazı göndererek bu bakanlıklardan “ALEVİLİĞİN YASAKLANIP YASAKLANMAMASI “ konusundaki görüşlerini istemek yoluna gidiyordu.
İçişleri Bakanlığı bu bakanlıklara tüzüklerinde Alevi Kültürü, Alevilik, Cem, Cemevi, Cem Evi Kurmak, Yaptırmak sözleri yer alan derneklerin ve yöneticilerinin cezalandırılıp cezalandırılmayacağını öğrenmek istediğini bildiriyordu.
Yani bu yaklaşımıyla İçişleri bakanlığı bir yasaklama yoluna gidebileceğini ve Alevilik adına söz söyleyen insanları cezalandırabileceğini ima ediyordu. Oysa dünya alem biliyordu ki yasaklanması düşünülen
Alevi Kültürü,
Alevilik,
Cem,
Cemevi,
Cem Evi kurmak, yaptırmak kavramları Alevi öğretisinin temelini oluşturmaktadır.

İçişleri Bakanlığından çeşitli bakanlıklara ve devlet kuruluşlarına gönderilen ve Aleviliği yasaklama girişimini belgeleyen bu gizli belgeyi tarihsel bir metin olarak buraya koyuyoruz:

ALEVİLİĞİ YASAKLAYALIM MI?
Dernekler Yasası yoğun eleştiriler alıyor. Yöneltilen bazı eleştirilerde haklılık payı olduğu bakanlığımızca da değerlendirilmektedir.
2908 Sayılı Yasanın 5. maddesinde kurulması yasak olan ‘Bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına veya adına dayanarak faaliyette bulunmak amacıyla dernek kurulamaz’ hükmünün özellikle Alevi kökenli vatandaşlarımız tarafından kurulan derneklere tüzüklerinde yeralan ‘Alevi Kültürü, Alevilik, Cem, Cemevi, Cem Evi Kurmak, Yaptırmak vb’ ifadeleri nedeniyle ceza hükümleri ile birlikte uygulanması gündeme gelmektedir.
Konunun hassasiyeti de gözönüne bulundurulacak tüzüklerin de yukarıda bahsedilen ifadeleri bulunduran dernekler hakkında 2908 sayılı yasanın 5, 37, 76. maddelerinin ilgili hükümlerinin uygulanıp uygulamayacağı hususunda görüşlerinizin bildirilmesini arz ve rica ederim.
M. Rasih Özbek
Bakan a.
Müsteşar Yrd.

İLK YASAKLAMA ANKARA’DA
İçişleri Bakanlığı gizli olarak Aleviliği yasaklamak için yazdığı yazının cevabını bekleyedursun ilk yasaklama Ankara Valiliğinden geldi. İlk yasaklama Ankara Cem ve Kültür Evleri Yaptırma Derneğine uygulandı.
Filen ve keyfi olarak Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliğinin tescilini engelleyen Valilik bu kez Ankara Cem Kültürevleri Yaptırma Derneğinin onaylanmış tüzüğünde yer alan Alevilikle ilgili ibarelere yasak getirerek bu hususların tüzükten çıkarılmasını aksi halde derneğin kapatılacağını dernek başkanına tebliğ etme yoluna gitti.
Ankara Valiliği amacı cem-kültürevi yaptırmak olan derneğin tüzüğünde yer alan CEM KÜLTÜR EVLERİ YAPTIRIR, CEM TÖRENLERİ DÜZENLER hükümlerine yasak getirdi.

İşte Belgesi:
TC
ANKARA VALİLİĞİ
EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ

SAYI: B.05.1.EGM.4.06.00.12.02
D.(3).06.41.102/1304
Tarih: 22.01.2001

ANKARA CEM VE KÜLTÜR EVLERİ YAPTIRMA DERNEĞİ BAŞKANLIĞI’NA

Derneğinizin tüzüğünde yapılan incelemede tespit edilen noksanlıklarla ilgili 17.01.2001 tarih ve 019474 sayılı yazı tarafınıza teslim edilmiştir.
2908 sayılı Dernekler Kanunun 10.Maddesi gereğince, derneğinizin tüzüğünde tespit edilen noksanlıkların 30 gün içerisinde giderilerek valilik makamından havaleli müracaat yazısı ile müdürlüğümüze getireceğiniz tarafınıza tebliğ edildiğine dair iş bu tebliğ ve tebellüğ belgesi birlikte imza edilmiştir. 22.01.2001

EKSİKLİK:
Tüzüğünüzün 2/C maddesinde yer alan
“CEM KÜLTÜR EVLERİ YAPTIRIR,
CEM TÖRENLERİ DÜZENLER” ibarelerinin tüzük metninden çıkarılarak
5 adet yeni şekli ile hazırlanmış tüzüğün 30 gün içinde getirilmesi.

Tebliği Eden:
Polis Memuru

Tebellüğ Eden:
Mehmet Uzun
Dernek Başkanı

ALEVİLİK YASAKLANIYOR
ALEVİLER CEZA VE YASAKLAMA TEHDİTİ İLE KARŞI KARŞIYA
İktidar çevreleri ilk kez açıktan açığa Aleviliği yasaklamak tavrını göstermektedirler. İlk kez Aleviler Alevi Öğretisini savundukları için yasaklama ve hapis cezası tehdidi ile yüzyüze geliyorlar.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 24.maddesinde “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. İbadet, dini ayin, ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” hükmü yer alıyor olmasına rağmen Alevilik yasaklanmaya çalışılmakta, Alevilerin ibadet yeri olan Cemevlerinin kuruluşu engellenmekte ve Alevilerin ibadet biçimi olan Cemleri bir suç olarak nitelenmektedir.
YASAKLAMAYA TEPKİ
Aleviliği yasaklamak Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür!
Bin yıldır Anadolu toprakları üzerinde yaşanan Aleviliği kimse yasaklayamaz!
Laik bir ülkede devletin dini olamayacağına göre, devlet tüm din ve inançlara karşı aynı mesafede duracağına göre Alevilere yönelik bu tutumu laiklik ilkesiyle bağdaştırmak mümkün olmadığı gibi bu tutum tam tersine bağnaz dinci gerici bir tutum olmakla özdeştir. Bu tutumu ile iktidar bir mezhebin elemanı gibi hareket etmekte, bir mezhepten başka inanç ve kültür tanımamaktadır.
Aleviliğin yasaklanması, Alevi örgüt yöneticilerinin ve Alevi aydınların hapis cezaları ile tehdit edilmesi Türkiye’ye ne kazandıracaktır?
Her zaman laikliğin ve demokrasinin yılmaz savunucusu olmuş Alevilerin inanç ve kültürlerine getirilecek bir yasaklama Türkiye’nin daha da karanlığa batmasından başka bir sonuç vermez buna ise en çok bu halkın düşmanları sevinecektir.

ÇAĞRI:ALEVİLİĞİN YASAKLANMASINA SESSİZ KALMAYALIM
Demokrasiden, laiklikten, insan haklarından, özgürlüklerden yana olan herkese çağırıyoruz: Aleviliğin yasaklanmasına sessiz kalmayalım. Aleviliği yasaklamak Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür!
Alevilik Türkiye’nin emekten, demokrasiden, özgürlüklerden yana aydınlık yüzüdür!
Sessiz kalma!
Karanlığa küfredeceğine bir mum yak!

Ankara Cem Kültürevleri Yaptırma Derneği
0 312.3643924 Tel-Fax

YASAK…! YİNE ALEVİLİK YASAK…!
İçişleri Bakanlığı Alevi, Bektaşi, Cem ve Kültür Evleri kavramlarının yasak olduğunu bildirdi.
Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliğine İçişleri Bakanlığınca 25 Haziran 2001 tarihinde gönderilen resmi yazıda Alevi, Bektaşi, Cem ve kültür evleri açar, yapar, yaptırır, açılmasına katkıda bulunur kavramlarının yasak olduğu bildirilerek bu kavramların ABKB tüzüğünden çıkarılması istenildi. Gönderilen resmi yazıda eğer bu kavramlar tüzükten çıkarılmazsa ABKB’nin kapatılması ve kurucu üyeler hakkında dava açılacağı uyarısında bulunuldu.
Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği mayıs ayında tüzel kişilik kazanmıştı.
T.C.
ANKARA VALİLİĞİ
Emniyet Müdürlüğü

SAYI : B.05.1.EGM4.06.00.12.02 25/06/2001
D(T)06-63-079/147832
KONU:Tüzük -Noksanlığı

ALEVİ BEKTAŞİ KURULUŞLARI BİRLİĞİ KÜLTÜR DERNEĞİ BAŞKANLIĞINA

Derneğinizin tüzüğü İçişleri Bakanlığınca yapılan incelemede tespit edilen noksanlıklarla ilgili Valiliğimizin 04/06/2001 tarih ve 147832 sayılı yazısı tarafınıza teslim edilmiştir.

2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 10.maddesi gereğince, derneğiniz tüzüğünde tespit edilen noksanlıkların (30) gün içirsinde giderilerek, yeniden düzenleyeceğiniz ve 100.000.- TL’lik damga pulu yapıştırılmış (5) adet tüzüğün Valilik Makamından havaleli yazı ile Müdürlüğümüze getireceğiniz tarafınıza tebliğ edildiğine dair iş bu TEBLİĞ ve TEBELLÜĞ belgesi birlikte imza edilmiştir. 25/06/2001 

TEBLİĞ EDEN : Oğuzhan PASİN Polis Memuru TEBELLÜĞ EDEN : Kurucu Üye Ali DOĞAN

T.C.
ANKARA VALİLİĞİ
Emniyet Müdürlüğü

SAYI : B.05.EGM.4.06.00.12.02 04 Haziran 2001
(T) 06-063-079/2001-106979
KONU: Tebligat

05.06.11*147832

İLGİ : a) 07.05.2001 gün ve bila sayılı yazınız.
b) İçişleri Bakanlığı’nın 25.04.2001 gün ve B.05.1.EGM.0.12.08.050099558 sayılı yazıları
c) İçişleri Bakanlığı’nın 24.05.2001 gün ve 1469-(06-63-079)-123499 sayılı yazıları.

İlgi (a) sayılı yazınız ile kurmuş olduğunuz derneğinizin tüzüğü incelenmek üzere gönderilmiş, (c) sayılı yazıda ise konunun İçişleri Bakanlığı’nın ilgi (b) sayılı yazılarına göre değerlendirilmesi istenilmiştir. İçişleri Bakanlığı’nın ilgi (b) sayılı yazısında ise;

2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun “Kurulması Yasak Olan Dernekler” başlıklı 5.maddesinin;

2.bendinde dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrımına dayanılarak nitelikleri Anayasada belirten Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek veya ortadan kaldırmak,
5.bendinde bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına vaya adına dayanarak faaliyette bulunmak,
6.bendinde Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, ırk, din, mezhep, kültür veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek veya Türk Dili’nden veya kültüründen ayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak suretiyle azınlık yaratmak veya herhangi bir bölgenin veya ırkın veya sınıfın veya belli bir din veya mezhepten olanların diğerlerine hakim veya diğerlerinden imtiyazlı olmasını sağlayacak dernek kurulamayacağı belirtildiğinden, dernek tüzüğünüzün isim, amaç, yapacağı işler ve çalışma ilkeleri bölümlerinde geçen Alevi, Bektaşi, Cem ve kültür evleri açar, yapar, yaptırır, açılmasına katkıda bulunur ibarelerinin bulunması nedeniyle, 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5.maddesine aykırılık teşkil ettiğinden dernek tüzüğünden bu ibarelerin çıkarılarak, 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 10.maddesine göre yeniden düzenlenmiş ve 100 bin liralık damga pulu yapıştırılmış (5) adet tüzüğün (30) gün içerisinde Valiliğimize getirilmesini, aksi takdirde Dernekler Kanunu’nun 10/2 maddesini ihlalden aynı kanunun 50.maddesine göre derneğin feshi için ve aynı kanunun 5.-37. ve 76. Maddelerine göre geçici yönetim Kurulu üyelerine adli işlem yapılacağı hususunun bilinmesini rica ederim.

            Ramazan URGANOĞLU 
                               Vali a. 
                              Vali Yardımcısı

Rıza Zelyut Alevilik tüccarları

0

Türkiye’de Alevilik sahipsiz bir bahçe…
Gelen geçen o bahçeye dalıp istediğini alıyor, çalıyor. Yetmiyor, pisletiyor..
Alın şu son rezaleti…
Ankara’da Alevi Bektaşi Federasyonu adlı bir organizasyon var.
Bunun başında Ali Doğan adlı bir vatandaş bulunuyor.
Bu zatımuhterem, Alevilik hakkında konuşurken, ‘Alevilik İslam’dan binlerce yıl önce vardı. Alevilik İslam’ın dışındadır ve kendine özgüdür.’ buyurmuş.
Açıkçası, diyor ki: Aleviler Müslüman değildir.

Ebussuud gibi
Alevilere bu iftirayı ilk atan o değil. Osmanlı Devleti içindeki Alevi Müslümanları kılıçtan geçirttiren Şeyhülislam Ebussuud Efendi de 500 sene önce böyle diyordu: Aleviler Müslüman değildir. (Bu konuda, OSMANLI’DA KARŞI DÜŞÜNCE VE İDAM EDİLENLER adlı kitabımızdaki fetva örneklerine bakabilirsiniz.)
Yani, bugün, Aleviyim diyen sapık bir zihniyetle geçmişteki Alevi düşmanı sapık zihniyet aynı çizgide buluşmuş oluyor.
İkisi de Alevi düşmanlığı yapıyor.
İttifak bununla da sınırlı değil. Günümüzün Türkiyesindeki Diyanet İşleri Başkanlığı da şimdiye kadar bu düşünceyi makyajlayarak tekrarladı, durdu. Yani bu sapık Aleviler, Diyanetçilerle de ağız birliği ediyorlar.

Alevi kimdir?
Alevi toplumu, 1400 yıldır Hazreti Ali’nin düşüncesine ve ideallerine bağlı olduğu için Ali adından türetilen isimle, Alevi diye anılmaktadır.
Bunu her Alevi bilir; bu bilgiyi de inancının bir parçası sayar…
Bütün ciddi kaynaklarda, yüzlerce yıl bu bilgi işlenmiştir: Alevilik, Hazreti Ali’nin velayetini (veliliğini) Kuran’ın işareti ve Peygamber’in sözleri ile kanıtlayıp kabul etmektir.
Yani her Alevi, bütün inanç dayanaklarını İslam dininin Alevi yorumuna bağlar.
Alevilerin yol kitabı olan Buyruk, Aleviliği ‘Muhammet-Ali yolu.’ biçiminde tanımlar.
Tarih boyunca Alevi inancını sazıyla, sözüyle bugünlere taşıyan Alevi ozanları; Aleviliği; Hazreti Ali yolundan gitmek, Ehlibeyt’e (Peygamberimiz Muhammet, Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin) saygı, sevgi; Ehlibeyt’i sevmeyeni sevmemek biçiminde tarif etmişlerdir.
Alevilerin ulu Pirleri, başta Hacı Bektaş veli olmak üzere, Aleviliği; Kuran’a, Peygamberimizin sözlerine ve davranışlarına bağlı samimi bir insancıl yol biçiminde anlatmışlardır.
Aleviler Kuran’a bağlıdırlar ama Kuran’ın şekilsel değil insancıl özü temel alınır.
1400 yıl boyunca hiçbir kaynak; Aleviliği İslam’dan öteleyememiştir.

Avrupa Birlikçi tüccarlar
Ali Doğan, dinler konusunda fikir üretecek eğitimden yoksundur.
Konuşmasını, birileri yazmış eline vermiştir.
O birileri Alevilik üzerinden ticaret yapan uyanık bir kesimdir. Bunların Avrupa’daki ayağını, Turgut Öker’in başkanlık ettiği Alevi Federasyonu oluşturur. Turgut Öker ve yakın arkadaşları Alevi görünürler ama Alevi inancıyla asla ilgileri yoktur. Bunlar ateisttirler.
Bu kesimin Türkiye’deki ayağını Ali Doğan ile Pir Sultancı bazı gruplar oluşturuyor. Bu kesimler, Alevileri kullanarak siyaset yaparlar; Alevilikten geçinirler. Bundan sonraki yazımda bunun bir örneğini ortaya koyacağım.
Avrupa’daki Alevi tüccarları ile Türkiye’deki Alevilik istismarcıları el ele vererek ülkemizi sıkıştırmaya, Alevi toplumunu yanlış yönlere çekerek tehdit unsuru gibi göstermeye çalışıyorlar.
Alevilerin azınlık olduğunu da bu sapık kesim iddia ediyor. Türkiye’nin temel öğelerinden olan Alevileri azınlık gibi göstermeye çalışmadaki amaç bellidir: Hükümetlerle pazarlık yapmak… Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi sıkıştırmasında araç olmak. Böylece AB’den para koparmak…
Ne acıdır ki Avrupa’da Alevileri temsil ettiğini iddia edenler; işsiz güçsüz kesimidir. Bunlar, Alevilerle ilgili çalışma yapar görünerek AB’den para almaktalar ve güzel biçimde yaşayabilmekteler. Avrupa’dan alınan yüklü miktardaki paraların bu kişilerce nasıl çarçur edildiğini herkes bilmektedir.
Şimdi bu Avrupa işbirlikçileri; Türkiye’deki Alevi tüccarları ile el ele vermiş; sıradan Alevi’nin aklını çelmeye uğraşmaktadır.
http://www.gunes.com/2004/10/05/yazarlar/y4.html

İsmail ONARLI 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

0

İsmail ONARLI
[8 Mart Dünya Kadınlar Günü]
ALEVİK’TE ve ÇAĞIMIZDA KADININ YERİ ve ROLÜ

Kadın ve erkek toplumsal ortak yaşamının iki temel vazgeçilmez unsurudur. İnsan neslini dünyanın kuruluşundan beri devam ettiren kadın ve erkek, aile kurumuyla bugüne dek gelmiş ve toplumun temel taşı olmuştur.
Alevi varoluş mitolojisine göre; Allah önce başında tacı, belinde kuşağı, kulaklarında küpeleriyle Hz. Fatıma Anamızı yaratmıştır. Hz. Fatıma’nın başındaki taç babası Hz. Muhamed’i, belindeki kemer kocası Hz. Ali’yi, kulaklarındaki küpeler oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i ışık olarak simgelemektedir. Tanrı önce Âl-i Âba’ı, yani beşleri var etmiştir. Yine, Cemevi giriş kapısı beşleri simgeler. Kapının kanadı Hz. Muhammed’i, eşiği Hz. Ali’yi, yan atkının birisi Hz. Hasan’ı diğeri Hz. Hüseyin’i ve üst atkısı Hz. Fatıma’yı sembolize eder. Ceme giren canlar; eşiğe “Allah-Muhammed- Ali” diyerek, ya da sağ yan atkıya, pervaza üç kez niyaz ederek girenler. Alevi Öğretisinde / İnanışında önce, Hakk, Beşleri-Ehlibeyti NUR (ışık) olarak halk etmiştir. Sonra, Adem (insan) yaratılmıştır…
Anadolu MÖ.10.500 yıllarına değin tarihsel olarak giden bir kavimler yumağı, yüzlerce hanedanlıklar, beylikler ve devletlerin gel-gitlerinin olduğu bereketli bir coğrafyadır.
Frigya (Phryges:MÖ.12.-7.yy)’da dini inançlar arasında en önemli yeri tutan, Ana Tanrıca Kybele kültü-kültürü; Alevilerde Ana, Ana Sultan, Ana-Bacı Sultan, şeklinde Fatıma Ana ile özdeşleştirilerek yaşatılmaktadır. Doğurganlığı simgeleyen kadın baş örtülerindeki üçgen motifleri Kibele’yi sembolize eder. Süreç içinde; Kybele’ye sonraları semavi inançla birlikte, onun yerini alan Fatma Ana’ya adaklar adanmış ve şükranlar sunulmuştur. Bu kültür; Beydili Sıraç Türkmenlerinde 19 yüz yıldan itibaren, Anşa Bacı’da simgeleşerek yaşaya gelen bir olgudur. Firiglerin-Hititlerin, Ana Tanrıça’sı (Kibele) ile Fatma Ana’yla özdeşleştirilmesi ve 19. yüz yılda, Alevi felsefesinde olan “hulûl (incarnation), tenasüh (metempsycose), don değiştirme (metamorphose)” inancı; Anşa Bacı’da yaşatılması geleneği, ülkemize özgü kültür açısından, özel bir önem taşımaktadır. Tahtacılar’da ise; Kybele kültü, Sarı-kız inancı şeklinde yaşaya gelmiştir…
Anadolu’da “Bereket Tanrıçası” üretim ve doğurganlığı simgelerken. Alevilerin bakışı ile üretken bir hayvan, totem olan tavşan, bir doğuruşta; 6 ayda bir, 6 adet yavru doğurmaktadır. Sembol de bu nedenle seçilmiştir. Alevilerde Tavşanın esas yenmeme nedeni, 6 ayda bir kunacı olması ve doğurgan bulunmasındandır. Bu durum dişiye verilen önemi göstermektedir. Yoksa hurafelerden dolayı tavşan yenmezlik edilmemektedir, esas gerekçesi budur…


Orta-Asya, Mezopotamya, Anadolu ve Balkan Halklarının gelenek ve göreneklerini, örfünü, Alevi Tasavvufu özümseyerek eklemlemiş, töreselleştirerek, çağdaş ve modern bir biçimde, bugünler getirerek yaşatılmıştır. Alevlikte tek evlilik esastır. Berdal, Kuma gibi adetler yoktur. Bu ve benzeri adetler, Kürt Milli Töresinde vardır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Feodal Sistemi yaşatmak için aşiretler, kabileler ve aileler, kadınları, bir meta gibi görerek, onları alıp satmışlardır. Bu bölgelerde kadın cinayetleri, kadın intiharları ve ölümleri, oldukça yüksek orandadır. Eğe ve Trakya bölgesini ile çevresinde Kapitalizm geliştiği için, kadın ölüm olayları düşüktür. Ana Kent varoşlarında, kırsal kesimlerin izlerini ve geri her bölgenin kalıtımlarını görmek mümkün. Alevlik; tarihsel ve toplumsal boyutuyla, inançsal ve kültürel yönü ile, bir Feodal sisteme özgü öğreti olmasına karşın, daha ilerici ve çağdaştır. Bu nedenle kadınlara da tekil olarak insan, birey olarak bakar. Hak ve hukukuna da çağdaş normlara uygun ve o gözle bakarak çözümlenmesini ister.
Bütün kadınların dayanışmasında seslerini duyurduğu ve sorunlarını dile getirdiği “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” tüm insanlık için büyük önem taşımaktadır. 8 Mart din, dil, ırk renk ayırt etmeksizin tüm ezilenlerin, sömürülen kadınların sorunlarını insanlığa duyurduğu, uluslararası düzeyde bir gündür. Kadınların eşit olmayan uygulamalara karşı savaşsız ve sömürüsüz, bir dünyada yaşamak için başkaldırılarını simgeleyen bir bayramdır. Birinci 8 Mart tarihi; 1857’de 10.000 New York’lu dokuma işçisi kadının, 12 saatlik iş gününü, düşük ücretlerini ve artan iş yükünü protesto etmek için, greve gittikleri gündür. Bu grev polisler tarafından şiddet kullanılarak engellenmiştir. İkinci 8 Mart tarihi; 1908 yılında Manhatten’da, tütün ve tekstil kadın işçilerinin, 8 saatlik işgününü protesto ettikleri ve işçi kadınlarının politik hakları için greve gittikleri gündür. Üçüncü 8 Mart tarihi; 1908’de New York’ta, dokuma işçisi kadınların işten çıkarılmalarını protesto etmek için, iş yerlerini işgal ettikleri gündür. Olaylar sırasında çıkan yangında 129 kadın yaşamını yitirmiştir. Yine ayni şehirde, 1909’da 20.000 gömlek işçisinin yaptığı grev ve yukarıda belirttiğiz grevler, uluslararası kadın gününün ilk geleneksel habercileridir.
20.Yüz yılda, çalışma koşulları konusu üzerinde, bazı deneylerin getirdiği birikimleri beraber, örgütlenmeye başlayan kadınlar, 1907’de bir Kadın Enternasyonali toplayacak güce ulaşmamıştır. 1910’da yapılan II. Enternasyonalde Clara Zetkin’in önerisi üzerine, 8 Mart Dünya Kadılar Günü ilan edilmiştir. 8 Martlar tüm kadınların sömürülmesine ve ezilmesine karşı, hayatın her alanındaki mücadelenin bir sembolü, haline gelen 8 Martı, Birleşmiş Milletler, 1975 yılında kadın konferansında evrensel kadın günü kabul edilmiştir.
İnsanlık tarihinde ki olumsuzluklara rağmen, Alevi felsefesi ve yaşam biçimi, bu sorunu yüz yıllar önce kökten hal etmiştir. Bizim felsefemiz eşitlikten yana tercihini koymuştur. Bu açık ve net anlayışa rağmen, bizim felsefemiz eşitlikten bahsederken toplumumuz ise, eşitsizlik yapan toplumlara, bazı yerlerde uymuşlardır. Çünkü çoğu kızlarımız biraz geriye baktığımızda “Kız çocuklarınızı okutunuz. İlim öğrenmek ibadettir. Alevi önderlerinin açık ve seçik beyanlara rağmen, kız çocukları okullara gönderilmemişlerdir…
Pornografi, sanat ve kitle araçlarında, kadın cinselliği bir araç olarak kullanılıp meta haline dönüştürülüyor. Ataerkli ahlak ve çifte standartlar sonucunda cinselliği sınırlanan, aşağılanan hep kadınlar oluyor. Toplumda kadın iffetli, iffetsiz, bekar, evli, dul, kız, kadın diye bölümlendirilmektedir. Kadın kimliği kalıplara sokulmaktadır. Günlük yaşamda kadın, evde, sokakta, işyerinde cinsel tacize uğramaktadır. Yaş, eğitim, sınıf farkı olmaksızın pek çok kadın dayak yemekte ve aşağılanmaktadır…
Alevi felsefesinde bize verilen insan hakları ve kadınlara tanınan eşitlikten payımıza düşeni tam olarak alamamışızdır. Adeta asırlardan beri insan haklarına saygı duymayan ve eşitlikten bahsetmeyen toplumlardan etkilenip, çoğu bölgelerde Alevi toplumu kendisini onlardan bazı şeyleri paylaşmaya itmiştir. Gerici akın dediğimiz, çocuklarını kuran kurslarına gönderirken bizimkilerde bunun aksine özellikle de Kız çocuklarını okullara göndermemişlerdir. Özellikle de yaşadığımız bu çağda ve bu toplumda Kız çocuklarını okula göndermemek toplumumuz açısında ne kadar büyük kayıp olacağını tahmin bile etmek istemiyorum. Günümüzde okuma, yazma oranı yükseldikçe insanlarımız kendilerini Alevi felsefesi içerisinde üzerine düşeni yerine getirmeye çalışıyorlar…
Alevi ibadetin ilk kaynak töreni olan “Kırklar Cemi”nde, yani Hz. Muhammed-Ali döneminde 40 kişinin %42,5’i olan 17 kadın ve %57,5’i olan 23 erkek vardır ki, o çağa göre, önemli bir kotadır. Sonraları ise, Görgü Cemlerinde kadın erkek eşitliği vardır. Cuma (Perşembe akşamı) Cemlerinde ve Kısır veya Ayak Cemleri denen eğitim ve öğretim ceminde, kadın erkek tüm talipler ile, 7 yaş üzeri çocukları ibadet töreninin, bütün aşamalında ki seremoni ve ritüellerine alınmaktadır…
Bir Dede Ocağına talip olacak kız, cem töreniyle ikrar vererek dede’den nasip alır. Yaş durumu ocaklara göre, 7 ila 18 yaş arasında değişmektedir. Kız “ikrar cem”inde cebrail denilen horoz kurban edilmektedir. İkrar Cemi, İmam Cafer Buyruğuna göre yapılmaktadır…
“Oniki Hizmet Sahipleri”nden biri veya bir kaçı kadındır. Pir’in yanında muhakkak bir kadın olduğu (oturduğu) gibi, pir postuna oturup cem yürüten analarda vardır. En somut örnek ise, Hacı Bektaş Veli makamına (postuna) oturan KADINCIK ANA’dır. Anadolu Kadınlar Örgütü (Bacıyan-ı Rum)’un kurucusu ve baş yöneticisi de odur. Kadın Dervişler ilk tevhid halkasında yer aldıkları gibi, cemde çeşitli görevler de alabilirler. Zakir ve Aşık kadınlar da vardır. Göreve ilişkin de somut bir örnek verirsek:
Kadın Süpürgeci; süpürgesi sol kolunun altında Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’a durur; Hüü Erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelir. Hayır, himmet pirim der; üç defa Allah-Muhammed, ya Ali diyerek, post serilecek meydanı temizce süpürür ve süpürgesini tekrar sol kolun altında dar’a durup, tercemen (dua)’sını söyler. Süpürge bacı: Üç bacı idik; guruh-u Naci idik, Kırklar Cemi’nde süpürgeci idik. Süpürgeci Selman; kör olsun Mervan, zuhur edecek Mehdi sahib-i zaman, Allah eyvallah nefes pirdendir!… Dede bir gülbank (dua) okuduktan sonra: Süpürgeci Allah-Muhammed, Ya Ali diyerek yere secde edip geri çekilir…

  1. yüzyılda Malatya’nın Arguvan ilçesinde yaşamış, bir Alevi-Bektaşi ozanı Şah Sultan ile aynı dönem de bölgede (Arapğir-Onar Köyü) bulunan Aşıĥatça (Aşık Hatice), töreyi devam ettirerek yaşatan bir halk ozanımızdır. 75 yaşında ki Musa Kaygusuz’un, annesi Gule (Cemile)’den duyup anlattığına göre; “Aşıĥatça küçük oğlu Veysel’in düğününde irticalen deyiş ve mani çığırmış, büyük oğlu Garip’te düllücesi (kavalı) ile kendisine (anasına) eşlik etmişmiş…” Bu anlatılanı, torunları; 1928 doğumlu Mehmet Çöp (Boz Memmed) ve 1931 doğumlu Hatice Özdemir ile 1924 doğumlu Hanife Çöp’te doğrulamaktadır. Deyiş ve manileri bu güne dek gelmiştir. Bu olay önemli bir kültürel ve sosyal olgu, halk geleneği olmasından öte, kadına verilen bir öneminde göstergesidir…
    Sonuç olarak: Birçok dilde kadın erkek ayırımı vardır. Özelikle Fransızca’da bu ayırım bariz olarak bellidir. Türkçe’de sözcükler eril-dişil (masculin-feminin) diye ikiye ayrılmaz. Bizim dilimiz, Türkçe’de insan önemlidir. Kadın ya da erkek olması değil, insan olması. Başka bir deyişle Türkçe, insana önem verir; yalnızca onu, öteki varlıklardan farklı ve üstün bir yere koyar. Cins ayırımcılığına karşı olan, Türk Dili’ndeki bu etik anlayışı kendi öğretisine taşıyan, Hacı Bektaş Veli şöyle demektedir:
    “Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde,/ Hak’ın yarattığı her şey yerli yerinde,/ Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,/ Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde.”
    Diyen Hünkâr, kadın erkek eşitliğine ve özgürlüğüne vurgu yapmaktadır. Ebulgazi Bahadır Han, Şeçere-i Terâkime’de Oğuz halkına uzun yıllar beylik yapan Türk kızların ve kadınlarının isimlerini yazmaktadır. Tarihsel kaynaklar; Türk Devlet ve Beyliklerinde Hakan’la birlikte Hatun’un imzalayıp onayladığı Ferman ve Buyrukların geçerli olduğunu ve iktidarı birlikte yönettiklerini belirtmektedir. Seyyah İbn Fadlan; Oğuz kadınlarının örtünmedikleri halde iffetli olduklarını Seyahatnâmesi’nde anlatmaktadır.
    Osmanlılar da kadın insan yerine konmayan bir meta gibidir. Padişahların anaları ve eşlerinin çoğu yabancı ırklardan alınan köle kadınlardan oluşmaktadır. Hanedanda bu kan yabancılığı Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahına kadar devam etti. Türk köylüsünde kadın erkeğinin yanında, tarlada tapanda omuz omuza üretimde bulundu.. 1908 Meşrutiyet’ inden sonra dahi, kadın sorunu devam etmiştir.
    Türk dilinde ve töresinde olan, kadın erkek eşitliğin ve toplumdaki statüsünü, Mustafa Kemal’in atılımıyla: Medeni Kanunla ve “Kamu Hukuku” bakımından ise, TBMM’ne seçme, seçilme haklarını veren yasal ve anayasal hükümlerle, Kadınlara laik cumhuriyetin onurlu yurttaşları olmanın gururunu kazandırmıştır.
    Daha cumhuriyetin başında bu somut durum varken, giderek gerilemiştir. Kadınlar kamusal alanın her kesitinde ve karar mekanizmalarında var olmalılar. Artık erkeklerin vesayetinde çıkıp; bedenlerine, cinselliklerine, emeklerine sahip çıkmalılar. Gerçek fiili eşitlik sağlanıncaya kadar kadınlara her alanda öncelik tanınmalıdır.
    Kadınların kendine ve topluma yararlı olabilmesi için; üretim ilişkilerinde var olarak, dünya ölçeğinde statülü, özgür ve eşit, çağdaş ve modern, eğitimli ve görgülü, katılımcı ve bilinçli bir insan olmalıdır.
    —– 7 Mart 2005 – İst. —–

Ali Duran Gülçiçek Alevilik’te Hızır inancı

0
        Binbir adı vardır, bir adı Hızır
        Her nerede çağırsam orada hazır
        Ali padişahtır, Muhammed vezir
        Bu fermanı yazan Ali değil mi?
                      – Pir Sultan Abdal –

„Hızır Aleyhisselâm, Hızır Nebi, Hızır İlyas” gibi isimlerle çağrılan Hızır, halk inançlarına göre âbı hayat (bengisu) içerek ölmezlik sırrına ermiş; darda kalanların, yardım dileyenlerin carına (yardımına) yetişen; iyi haber muştulayan; bereket ve bolluk getiren ak sakallı, nur yüzlü, boz atlı (kır atlı) bir ermiş, bir nebi ve bir peygamberdir.
· Kul bunalmayınca Hızır yetişmez.
· Hızır yoldaşın ola!
· Her vaktini hazır bil, her gördüğün Hızır bil.
· Hızır gibi yetişti.
· Yetiş Hızır Nebi, sen imdat eyle!
· Yetiş carımıza Hızır ya Hızır!
Halk arasında yaygın olan bu deyimlerden de anlaşılacağı gibi Hızır, dar günlerde, üzüntülü ve sıkıntılı anlarda bir umut güneşi gibi beliren; dertlere deva, hastalara şifa, borçlulara eda ihsan eyleyen bir ulu derviştir; Tanrısal sırlarla donatılmış bir evliyadır. Halk deyimiyle, bir cankurtarandır.

Bir yavru yolladım gurbet ellere
Emaneti sana bozatlı Hızır
Size bekçi derler yüce bellere
Emaneti sana bozatlı Hızır

Bekçi olup şu âlemde oturan
İsteklinin muradını yetüren
Nice bunalgının elinden tutan
Emaneti sana bozatlı Hızır

Deryanın içinde oturan erler
Bize yardım etsin Oniki İmamlar
Hint’te Muhammed carına yetenler
Emaneti sana bozatlı Hızır

Deryanın içinde yüzer üç gemi
Deryalar bekçisi o Hızır Nebi
Bize yardım etsin Hz. Ali
Emaneti sana bozatlı Hızır

Hüseyin Abdal’ım nasıl olacak
Gözlüyom yolları yavrum gelecek
Sultan tekelide murad verecek
Emaneti sana bozatlı Hızır.

Hızır, yaşamla iç içe olan; insanların özünde, gönlünde, arzu ve isteklerinde daima diri tutulan, ölmezlik sırrına kavuşmuş bir ermiştir:

Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler
Meğer Hızır İlyas ola âbı hayat içmiş gibi.

Her yerde hazır ve nazır olan Hızır, Alevi cemlerinde, Âşıkların nefeslerinde ve Semah törenlerinde de eksik olmaz; orada da hala haldaş, yola yoldaştır. AleviBektaşi meydanlarındaki Oniki Hizmet postundan „mihmandar postu“, Hızır Aleyhisselâma makamıdır. „Ali haldaşımız, Hızır yoldaşımız ola!“ deyimi hem gülbenglerde, hem de yolculuk esnasında veya sıkıntılı günlerde sıkça söylenir. Garibin, mazlumun halini bilen Hızır İlyas’ı, AleviBektaşi şairlerinden Şükrü Metin Baba şöyle tanımlar:

Zulmet deryasını nur edip gelen
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir
Garibin, mazlumun halini bilen
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir

Merdi meydan eylemektir iyi er
Gafil olma kardeş çerağın söner
Her gördüğün Hızır bilmektir hüner
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir

Ehli iman eyler ikrar sebatı
Kendinde seyreder sıfatı zâtı
Hızır ile içer âbı hayatı
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir

Şükrü Metin Baba bu demden içer
Sakii kevserle sıratı geçer
Hızır’ı âdemde arayıp seçer
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir.

Alevi inanışına göre Hızır İlyas (Elia), Ali ile özdeştir, O’nunla yoldaştır. Her yerde hazır ve nazır olan Hızır, gâh Hızır, gâh Ali, gâh Veli görünür.

Ya Ali, ya İlyâ, Şahı Sultanım Ali!
Ya Ali, ya İlya fazlı Yezdan’ım Ali!
Ya Ali, ya İlyâ, ya gözlerim nuru benim,
Ya Ali, ya İlyâ, ya can u cananım Ali!
– Virani –

Ali’dir pişüvayı evliya ve enbiya
(Ali’dir evliya ve enbiyaların şahı, önderi)
Anın çün didi İsa, İncil’inde İlya.
– Kamberi –

Hıdırellez (Hıdırİlyas) günü ve Hızır orucu ile ilgili çeşitli inanışlar, gelenekler ve töreler vardır. Kimi Alevi çevrelerinde Şubat ay’ının ortalarında, bölgler arasında ufak farklılılarla birlikte, özellikle 12 Şubat’tan başlayarak 3 günlük Hızır orucu tutulur; kurbanlar kesilir, lokmalar dağıtılır. Bazı bölgelerde ise eski takvime göre Zemheri’nin (karakışın) 27’si ile Gücük (Şubat) ayının 3’ü arası Hızır Nebi günü olarak kabul edilir. Bu tarih, yeni (Milâdi) takvime göre (13 gün ilerde) Şubat ay’ının ortalarına denk düşmektedir. Kimi bölgelerde ise 6 Mayıs Hıdırellez günü, bir bahar bayramı olarak büyük bir sevinç ve coşkuyla kutlanır. Bu şenlikler ki, insana yaşama sevinci, yaşama umudu kazandıran; gözü, gönlü aydınlatan, insanları ferhalatan, doğa ve toplumla birleştiren, uzlaştıran şenliklerdir.

Hızır’ın gireceği eve bolluk, sağlık, şifa ve kısmet getireceğine; o gün yapılan dileklerin ve niyetlerin kabul edileceğine inanılır. Orta Anadolu’da (özellikle Sivas/İmranlı, Zara, Divriği yörelerindeki) bir inanışa göre, Hızır günü niyet ederek oruç tutup su içmeyen genç kız veya erkek, rüyasında kimden veya hangi evden su içtiğini görürse, gelecekte o kişi veya o evdeki başka bir şahısla evleneceğine yorumlanır. Aynı yörede başka bir inanışa göre, Hızır gecesi, özellikle Perşembeyi Cumaya bağlayan gece, içi dolu un çuvallarının ağzı açık bırakılır, kimi bölgelerde ise beyaz örtü üzerine un serpilerek, eğer o gece unun üzerine Hızır’ın eli değmiş; el veya at nalına benzer izler görünüyorsa, o eve Hızır’ın bereketi gireceğine hükmedilir. Bu undan kömbe veya bavıko denilen bir lokma pişirilip konu komşuya dağıtılır. O gün Hızır’ın bereketi, bolluğu girsin diye zahire ambarları, kapılar ve para cüzdanaları açık tutulur. „Bereketi bol olsun!“ anlamında söylenen, „Hızır’ın eli değsin!“ deyimi buradan gelir.

Anadolu insanı, evine gelen mihmanı (konuğu) da Hızır olarak bilir. İşte Kul Himmet Üstad’ın, bu konukseverliği ifade eden şu dizeleri oldukça anlamlıdır:

Dua edin bize misafir gelsin
Lokmamızı yesin, yüzümüz gülsün
Büyük küçük onu hep Hızır bilsin
Mihman canlar bize safa geldiniz.

Bazı bölgelerde, özellikle Kars ve Iğdır çevrelerinde son harman buğdayında kavurga yapılır. Sac üzerinde kavrularak yapılan bu buğday (kavurga), öyle yenileceği gibi, pekmez veya şerbetle yoğrularak, kirkire denilen el değirmeniyle çekilip kavut ta yapılır. Temiz bir kaba konulan bir miktar kavut unu, yanında bir maşraba, bir kaşık, bir ibrik dolu su, boş bir leğen, bir havlu, bir ayna ve bir tarak konularak Hızır gecesi, kimsenin giremiyeceği bir odaya bırakılır. İnanca göre, Hızır o gece eve geldiğinde, ibrikteki su ile elini yıkayıp abdest alacak, havluyla elini kurutacak, aynaya bakıp sakalını tarıyacak, tastaki kavuta elini basacak, içine su döküp kaşıkla karıştıracaktır. Hatta, Kavurulan bu buğdaydan bir miktarı ekim zamanı buğdayın içine atılırsa, o yılın ürünü bereketli olacağına inanılır.[1] Yine aynı bölgedeki bir inanışa göre, evlenme çağındaki gençler, Hızır akşamı pişirilen „Gilik“ denilen tuzlu bir çörek yiyip, o akşam susadıkları halde su içmezler. Gece rüyalarında nerde veya kimde su içerlerse, bahtı, kısmeti orada açılacığına inanırlar. Bazıları da, akşam yedikleri bu „Gilik“in bir parçasını, sabaha saklarlar. Sabahleyin evin damına çıkıp bu gilik parçasını, orada kuşlar geçtiğinde yere atarlar. Kuş, gilik parçasın alıp hangi tarafa uçarsa, gencin bahtı o tarafta açılacağına inanılır.

Halkalı’daki Hıdırellez törenlerini, Ali İmer’den dinleyelim: „5 Mayıs günü öğleden sonra köyün gelinlik çağına gelmiş bir iki kızı bir çömlek tedarik ederek ev ev dolaşırlar; çömleğe konulmak üzere nişan toplarlar ve çömleğin nerede açılacağını da soranlara söylerler. Nişanlar, evin hanımı tarafından ve evdeki sayısına göre her şahıs için ayrı ayrı verlir. Nişanlara, küpe, yüzük, boncuk, bilezik gibi suda erimiyecek şeylerden ibarettir. Bütün nişanlar çömleğe toplandıktan sonra en üstüne devlet babaya (eskiden padişaha, şimdi devlet reisine) küçük bir yeşil yapraklı dal konur ve üzeri su ile doldurulur. Çömlek sağlam bir kapakla bağlanır ve kapatılır küçük bir zincirle kilitlenir bu suretle mâni çömleği hazılanmıştır. Fakat işin çepellisi şimdiden sonra başlar. Her şeyin bir düşmanı olduğu gibi, mâni çömleğinin de düşmanları çoktur. Kilitlemenin birinci sebebi, mâni çömleğinin baş düşmanları olan köy delikanlıları bu gece sabaha kadar bütün gül diplerini gezip mâni çömleğini ararlar; bulurlarsa çömleğin içindekileri boşaltırlar. Ve bu suretle kızların eğlencelerine engel olmağa ve hiç olmazsa huzursuzluk yaratmaya çalışırlar. Kızlar da gafil avlanmamak için kilit usulünü en iyi çare olarak kullanır. Sabahleyin mâni çömleğinin kilidi veya kapağıyle oynandığı sezilirse eğlencelerini ona göre tertib ederler ve delikanlılara gülünç olmazlar. Mâni çömleği sular iyice karardıktan sonra bahçede bir gül ağacının dibine kımızı duvakla sarılı olarak saklanır ve gece ara sıra vazifeliler tarafından kontrol da edilir.

Bu akşam köyün meydanında bir ateş yakılır ve üzerinde atlanır. Ateş atlamanın faydaları çoktur. Geçen bir senelik fenalıklar, musibetler ateşten atlarken öteki tarafta kalıyor ve ateşe dökülüyor ve bir daha eski sahibini bulamıyorlar. Ve yeni yıla tertemiz girilir. Bu ateşte evdeki eski hasırı da yakmak çok hayırlıdır. Bir yıldan beri her ne şekilde olursa olsun eve girmiş uğursuzluk ve hayırsızlıklar hep eski hasırda yuva tutmuşlar ve yanmadan evden uzaklaşmıyorlar. Onu ateşte yakmakla bütün bu fenalılardan temizlenildiği gibi, üstünden atlanmak lâzım olan malzemeyi de temine yarar. Böylece akşam faslı da sonar ermiş olur.

  1. Mayıs sabahı olan Hıdırellez günü erkenden kalkmak, çayırlarda ve yeşillik yerlerde yuvarlanmak bir sene hiç bir hastalık görmemek, şen ve ferah yaşamaya delâlet eder. Bu sabah Hızır peygamber de arzuladığı evleri gezer ve evlere geldiğini de, dolabda bulunan sütlerin kendiliklerinden yoğurt oluşu ispat eder. Onun için evler bir gün evelden temizlenir ve sıvanır. Hızır peygamber, kirli evlere girmez. Bu sabah herkes süt içer; südü olmayanlara, olanlar birer tas süt dağıtırlar…

Kızlar sabah yemeğinden sonra mâni çömleğini sakladıkları yerden merasimle alırlar ve toplanacakları yere götürürler. Bütün kız ve kadınlar hazır olduğu zaman, en yaşlı bir kızın başına bir al duvak veya bir al kırep örtülür ve mâni çömleği o kızın başına konur. Kilit, anahtarla bir çevirmede açılırsa, o kızın bahtının açık olduğu ve bir seneye varmadan kocaya gideceği müjdelenir;üç çevirmeden açılırsa bahtının kapalı olduğu anlaşılır; kız teselli edilir. ‘Boyun sergene çıkmadı ya?’ denir. Kilit ve kapak açıldıktan sonra bu al duvak veya kırep 78 yaşında bir kıza örtülür ve çömleğin başına oturulur. Hazır olanlar hep bir ağızdan şu mâniyi söylerler:

Mâni mâni mantıfal
Mantıfalın tahtı var
Her kimlere çıkarsa
Devlet kadar bahtı var.

Hıdırellez gelini olan küçük kız en üste konan devlet babanın nişanı olan yeşil dalı çıkarır. Bundan sonra hazır olanlar her mâni söyledikçe çömlekten bir nişan çıkarır ve sahibi kimse o mâniyi ezberler. Bu mâni o kimsenin bir yıllık talihidir. Mâni söyleyenler ara sıra muziplik de yaparlar; meselâ şu mâniyi okuyuveririler: Derelerden akışır/ Pencereden bakışır / Yâr dereden geçerken / Kıçına sülük yapışır. Bu mâni eğer yetmişlik birine çıkmış ise dakikalarca kahkaha ile gülmeğe sebep olur. Çömlekte hiç bir şey kalmayınca, içindeki su ile oradakiler yüzlerini yıkarlar, böylelikle eski yılların uğursuzluklarından ve yaramazlıklarından kurtularak, yeni yıla tertemiz girmelerini sağlarlar. Bundan sonra herkesin bir iki yapraklı küçük bir dalı veya bir çiçeği başına takması hayırlı alâmetlerdendir. Bu işden sonra eğlencelerin başında salıncak sallanmak şarttır. Salıncak sallanmakla da, ateşte atlatıldığı gibi, o yılın tüm uğursuzlukları ve hastalıkları yere dökülür ve böylece sağlıklı bir şekilde uğurlu bir yıla girilmiş olur. Bugün herkes temiz ve baramlık elbiselerini giyerler. Nişanlı delikanlılar yavuklularına entarilik gönderirler. Kızlar da erkeklere çiçek ve tatlı yollarlar.“[2]

Bazı AleviBektaşi köylerinde ise, bugün uluların türbeleri ve yakınların mezarları ziyaret edilir; onların ruhlarına lokmalar dağıtılır, adaklar sunulur.

Denizli’nin Çal ilçesine bağlı Çalçakırlar köyündeki Bektaşiler de, bolluğun, bereketin simgesi olan Hıdırellez bayramını 67 Mayıs günleri bütün köy halkıyla birlikte görkemli bir şekilde kutlarlar. Eğer Hıdırellez, Cuma gününe veya Muharrem ayına rastlamışsa, kutlamayı başka bir güne ertelerler. Bayramdan önce herkes bağ bahçe işlerini tamamlar, evini barkını temizler ve Hıdırellez’in ilk günü (6 Mayıs’ta) köy halkı yiyeceklerini ve adak kurbanlarını alıp motorlarla yöredeki Dümülce Sultan türbesini, ikinci günü de Erenler Sultan veya yörede bulunan diğer erlerin, pirlerin (Hacım Sultan, Çaltılı Dede, İnlice Sultan) türbelerini ziyret edip, niyazlarını, dua ve dileklerini yaparlar; o yıl boyunca her türlü kazadan, beladan, hastalıklardan, uğursuzluklardan korunmak ve Hızır İlyas’ın sağlık, sıhhat, bereket ve bolluk getirmesi dileğiyle adak kurbanlarını tığlarlar (keserler). Daha sonra meydanda ateş yakılır, kazanlar kurulur; hazırlanan kurban etleri bolbaş (kavurma) olarak pişirilir, yanına da diğer yiyecekler, özellikle bulgur pilavı hazırlanır ve Ali sofrası kurulup lokmalar yenilir; bağlama eşliğinde buyurklar (deyiş ve nefesler) okunur, semahlar dönülür, böylece bir araya gelmenin, dayanışmanın, paylaşmanın, eşini dostunu görmenin ve özlem gidermenin bir vesilesi olan Hıdırellez günü bir bayram sevinci ve coşkusuyla kutlanmış olur.[3]

Baharın gelişiyle birlikte havanın, toprağın ısınmasını, doğanın canlanmasını, yeşile bezenmesini; bereket ve bolluğun gelmesini simgeleyen Hıdırellez bayramı, Azerbaycan’da HızırNebi’yi karşılama törenleri olarak kutlanır. HızırNebi törenlerinde söylenen şu maniler de oldukça anlamlıdır:

Hızır, Hızır, hız getir / Var dereden od getir
Men Hızır’ın neyiyem / Birce bele tay’ıyem
Ayağının nalıyam / Başının torbasıyam.
Hızır’a Hızır deyirler / Hızır’a çırağ koyurlar
Hızır’a pay yığmaya / Biz gelmişik hayınan
Hızır battı palçığa / Çıkarttırlar harayınan
HızırNebi, Hızırİlyas / Bitti çiçek oldu yaz
Men Hızır’ın kuluyam / Boz atının çuluyam
Hızır getti hayınan / Bir kulanca tay’ınan
Tay’ı palçığa battı / Hızır yanında yattı
HızırNebi, Hızırİlyas / Bitti çiçek, oldu yaz.[4]
***
Hıdır İlyas, Hıdır İlyas / Bitdi çiçek, keldi yaz
Hanım ayağa dursana / Yuk dibine barsana
Boş gabı doldursana / Hıdır’ı yola salsana.[5]

İran Azerbaycan’ında ise Hıdırellez Bayramı, „Zâti Mutlâk“ olarak kutlanılır. Bu bayrama, „Ali Haydar İyd’i“ adı da verilir. Tebriz bölgesindeki Kırklar adını taşıyan Türk aşireti ise, bu bayramı, „Nebi Bayramı“ olarak kutlar.[6]

Kadirli ve Andırın bölgesindeki bir geleneğe göre ise: „Bir çömleğin (mantuvar diye adlandırılan sarı yayla çiçeğiyle bezenmiş çömlek, bahtiyar çömleği) veya bir dağarcığın içine, Hızırİlyas gecesi, niyetine baktırmak isteyenler kendi eşyalarından birer nişan koyarlar. Ağzı kapatılan çömlek bir gül fidanının altına bırakılır veya gömülür. Ertesi sabah erkenden, nişanlar küçük bir kıza, her nişan için bir mâni söylenerek çömlekten çektirilir ve söylenen manilere göre, nişan sahibinin hâli ve istikbali hakkında tefsirler yapılır.“[7]

Kadirli ve Andırın bölgesinde uygulanan bu geleneğin aynısını Kosova’da da görüyoruz. Araştırmacı Nimettullah Hafız’ın verdiği bilgilere göre, „Kosova’da Hıdırellez kutlamaları oldukça yaygındır. En güzel zamanda ve en kalabalık bir şekilde düzenlendiği için bu geleneği sevmeyen ve bu geleneğe önceden hazırlık yapmayan kişi hemen hemen yoktur… Hemen hemen herkes bu gün için önceden para biriktirir. Aylığını alamayanlar Hıdırellez masraflarını yapmak için borca bile girerler. Merasim bol bol davullu, zurnalı, oyunlu, alıncaklı, dilekli, yemekli, ziyafetli geçer. Hangi köyde, hangi kentte olursa olsun bu kalabalıklarda köylüsü, kentlisi, yerlisi, ecnebisi ve Arnavut’u, Türk’ü, Müslüman’ı, Tom’u, Sırb’ı Karadağ’lısı bulunur… Hıdırellez, Prizren’de Mamuşa köyünde Hıdırles; Nobır’da (Nova Bırdo) da, Mitroviça’da, Gilân’da, Dobruça köyünde Hedırles; İpek’ de ise Hadırles olarak geçmektedir… Hıdırellez merasimi 6 Mayıs günü yapılır. O gün bütün köy ve kent ahalisinin çok erken kalkması kaçınılmaz bir âdet olmuştur.

O gün erken kalkmayanlar çeşitli şekillerde cezalandırılır. Onların kapılarına çeşit çeşit psilikler takılır. Kimi yerlerde evlerde erken saatlerde büyük temizlik yapılır. Pencereler, kapılar temizlenir, duvarlar, ağaçlar kireçlenir, avlular süpürülür. Erken avlusunu süpürmeye kalkmayanlara, komşuları bu temizliği yapmayanlara, duvardan, kapıcıktan toplamış oldukları çöpleri o evin avlusuna atarlar. Prizren’de hemen her evin kadını çocuklarını, o sabah gül gibi kızıl olsun diye, gülle yüzüne dokunarak uyandırır. Isırgan gibi yeşil ve dayanıklı olsun diye koprivayla (ısırganla) ayaklarına vurarak uyandırır. Küçükler kaldırıldığı zaman haranilerle (kazanlarla), bakraçlarla ısıtılmış suya bir akşam öncesinden getirilen ceviz, söğüt ve hatta kpriva dallarıyla birlikte Hristiyan bayramından özellikle saklanmış kırmızı yumurtayı veya kabuklarını suya atıp kaynatırlar ve o suyla çocuklar yıkanır. O gün özellikle hemen her evde salıncaklar hazırlanır, oralarda, o mahallenin küçükleri büyükleri sallanır ve sallanırken türkü ve tekerlemeler söylerler… Geceden gül altına koyulan küp de açılmadan önce o evde sabah erkenden tüm kız ve kadınlar toplanır, şerbet, gülsuyu, çay, kahve içilir, salıncaklarda sallanılır. Öğle yemekleri hazırlanır. Öğleden sonra küp de çıkarılır. Bir çocuk çağrılır. Kimi yerde bu çocukların yerini kadınlar da tutabilir. İpek’te ise özellikle çocuğun mavi gözlü olmasına dikkat edilir. Bazı çocukların ya gözleri kapatılır ya da onların başlarına birer örtü atılır. Böylece bir kız veya kadın bir martifal (martavalmani) söyledikten sonra gözü kapalı olan çocuk elini küpe koyup bir nişan çıkarır. İlk söylenen martıfal şöyledir:

Martifalım fal olson / doli koyonom mal olson
Çime düşerse bu fal / devletilen batiyar

Nişanı olan kadın veya kız elini uzatır o nişanını alır. Böylece söylenen martifal ona aittir. Bu martifalların hemen hepsi sevgi ile bağlantısı vardır.“[8]

Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Saraç köyünde ise, Mayıs ayında martifal geleneğine benzer, genç kızlar tarafından Ficek çekilir. Ficek çekiminde, bir küp içerisine yüzük, küpe, eşrap, taş gibi nişanlar konulur ve küp saklanır. Ertesi gün saklanan küp getirilir, genç bir kızın başına eşrap örtülüp gelin yapılır. Etrafını saran genç kızlar ve gelinler tarafından

Ficek ficek fil olur / içi dolu gül olur
Ficeğe gelen kızın / dileği kabul olur
***
Gülüm kurutmam seni / evde unutmam seni
Bu ilden gitmeyinen / gine unutmam seni…

şeklinde maniler okunur; her maninin sonunda gelin yapılan genç kız tarafından küpteki nişanlar çıkarılır ve manin anlamına göre nişan sahibine takılır. Ficek çekimine bazen genç delikanlılar da katılır…[9]

6 Mayıs Hıdırellez şenlikleri, aynı inanç ve törelerle Eskişehir/ Seyitgazi yöresinde, özellikle Aslanbeyli’de bulunan Şücaeddin Veli Baba Külliyesi’nde de kutlanmaktadır.

İsmail Ali Sarar’ın, konuyla ilgili verdiği bilgilere göre, 6 Mayıs günü „… Bölge sakinleri ve konuklar sabahın erken saatlerinde kalkıyorlar. Kırk çeşmeden su topluyorlar. Bu suları genç kızlara, oğlanlara mutlulukları için, geleceklerinin güzel olması için içiriyorlar. 6 Mayıs akşamı evi olmayanlar, tarlası, tabanı bulunmayanlar, ata, eşeğe sahip olmayanlar, önce abdest alıp iki rekat hacet namazı kılarlar. Sonra niyaza, duaya varıp Allahu Zülcelal’den bir evlerinin, bir tarlalarının, bir canlı mallarının olmasını niyaz ederler. Bu arada Hızır’ı araya koyarlar. Ev isteyenler bir gül ağacının altına bir kulübe yaparlar, tarla isteyenler yine gül ağacının altına toprak koyarlar, canlı mal isteyenler de hayvan resmi vasvederler. Ayrıca çocuğu olmayan kimseler de bebek yapıp gül ağacının altına yatırırlar. Allah’ın izni keremi, Hızır Peygamber himmeti ile tez zamanda amaçlarına ulaşırlar.

Evlenmek isteyen kızlar ise parmaklarına yüzük takarlar. Yüzlerini süslerler, pullar koyarlar. Ayrıca bir çıkın içine bulgur, peynir koyarlar, Hacet namazı kılarlar, namazda kevser süresini okurlar, bir çeşmeden su alıp, ötekine taşırlar. Bu şekilde murada ererler.

Hasta olanlar, yaşlılar o gece çimenler üzerinde yuvarlanırlar. Yumurtalar kayanatırlar; yumurtaları renk renk boyarlar, sonra da şifa niyetine yerler. Bir de bu arada bu gece Hızır yoğurdu tutmak olayı vardır. O gece nebatların üzerinden özsu toplanır, sütü kaynatıp, bu özsu ile çalarlar. Bu yoğurt tabiatın bir hikmeti olarak o kadar güzel ve tatlı tutar ki, tadına doyamazsınız. Daha sonra ertesi sabah olur, önce bütün konuklar, sakinler köyün büyük meydanında bu Veli’nin (Şücaeddin Baba’nın) huzurunda toplanırlar. Önce köyün en ileri geleni (Dergâh postnişini) bu konuda bilgin olanı kürsüye çıkar. Hıdrellezi açar. Bir nutuk irad eder (gülbeng okur). Bu arada âlemlerin varlığına sebep olarak meydana gelen Hazreti Muhammed Mustafa’dan, Hazreti Ali’den elli beytten bahseder. Bütün büyüklere selâm getirir. Bu arada Battal Gazi Destanı’ndan, Hızır’ın kâfirlere Battal’a inanmalarını salık veren bölümü okunur. Hızır ile Battal’ın ilgileri anlatılır. Sonra saz, söz, sema başlar. Önce genç kızlar başlarlar. Bu semada 6 veya 10 kız sema dönerler. Kırklar semahını sesli olarak okurlar…“[10] Turnalar semahından sonra Abdal Musa’nın Garipler semahı okunur. Öğle yemeği için hazırlanan aşlar yenilir. Daha sonra oyunlar oynanır, Hıdırellez manileri söylenerek niyet testileri açılır.

Ay doğar şu köşeden / Ay doğar şu köşeden Ay doğar şu köşeden
Şenlik başladı geceden / Hıdırellez kutlu olsun
Mutluluk ve neşeden
Ayna attım çayıra / Şevki vurdu bayıra
Bu niyet kime çıksa / İşi döner hayıra…

Hızır gecesi, ayrıca niyet edilip büyük bir ağaca hamur asılır, hamur eğer kabarırsa, o yılın bereket ve bolluk içerisinde geçeceğine inanılır. Birçok yörede olduğu gibi burada da Hıdırellez gecesi yapraklar üzerinde toplanan çiy tânelerinden iki ayrı hamur (var ve yok hamuru) tutulur. Ertesi gün var hamuru kabarmış ise, o yıl her şeyin bol olacağına, yok hamuru kabarmış ise, her şeyin kıt olacağına işarettir.
Balıkesir yöresinde ise soğan yaprağını, kökünden çıkarmaksızın, uzunlamasına ikiye bölüp, her bölüme, iki ayrı renkte iplik bağlarlar; ipliklerden birini iyi tâlih, ötekini kötü tâlih diye tutarlar. O gece hangi yaprak uzarsa, tâlihin de ona uygun olacağına hükmederler.[11]

Kızlar o akşam ağızlarına aldıkları ilk lokmayı, kırmızı beze sararak yastıklarının altına koyarlar, gece rüyalarına giren erkeğin kısmetleri olduğuna inanırlar. Keza o akşam ve ertesi gün elele tutuşup, duvardan duvara koşuşurken, görecekleri ilk erkeği kısmetleri sayarlar.[12]

Hastalıklardan kurtulmak ve korunmak için, yeşillik üzerinde yuvarlanırlar ve bin bir çeşit çiçek toplayıp içerler. O gün toplanan otları suya koyup, 40 gün güneş doğmadan yüzüne sürenlerin yüzlerine güzellik, gençlik, sıhhat gelir (HBH, 1, 181).
Vücudun sihhatli olması için, o gece gül fidanına kendi eşyalarından bir şey bağlarlar (HBH, 1, 187). Hastların bileklerine sarı iplik, gül fidanına kırmızı iplik bağlanır; Hızır İlyas sabahı bu iplikler, hastadan fidana ve fidandan hastaya değiştirilir (Küçük Menderes mec,yıl 1,sayı 1).

Bütün bu niyet ameliyeleri her şeyi bilmeğe muktedir, tabiatüstü hâkim kuvvet olan Hızır’ın o gece dünyayı dolaştığına ve iki tabiat unsuru (su ve nebât) ile kaynaştığına dair inanışlara yakından bağlı görünüyor…[13]

Halk arasındaki yaygın inançlardan biri de, kapı eşiğine çakılan veya kapıya asılan at nalının uğurlu sayılmasıdır. Kapılarına at nalı asan veya çakan halk, atıyla gökyüzünü dolaşan ve darda kalanların yardımına yetişen Hızır Aleyhisselâm’ın, atını nallamak için bir gün evlerine uğrayacağına, kendilerini zor durumdan kurtaracağına ve böylece nalın uğur ve bereket getireceğine inanırlar.[14]

Halk hikâyeleri ve türkülerinde de, özellikle âşık geleneğinde, (Köroğlu, Karacaoğlan, Dede Korkut, Âşık Garip, Tahir ile Zühre, Şah İsmail ile Gülüzar gibi Türkülü halk hikâyelerinde) âşığın rüyasında bir Pir’den, yani Hızır’dan âşk bâdesi’ni (dolusunu) içmesi ve ilhamı ondan alması inancı; ayrıca hikâye kahramanlarının olağanüstü güçlerle donatılması; haftalar, aylar süren uzun yolların, bir anda, göz yumulup açılıncaya kadar alınması, Hızır’ın ilahi gücüne ve hikmetlerine hükmedilir. Darda kalanların carına yetişen Hızır, bazen kır atına, bazen de boz atına binip gelir. Karacaoğlan destanından bir örnek:

Deryâlar yüzünde boz atlı Hızır
Benli boza binmiş o da geliyor. [15]

Hızır’ın adı (Aleviler’de erkek ismi olarak Hızır veya Hıdır isimleri oldukça yaygın), şöhreti dörtbir bucağa yayılmış, her yerde, her bölgede bir Hızır kültü oluşmuş; O’nun adına birçok zaviyeler, türbeler, ziyaret yerleri yapılmıştır. „Hızır ile İlyas’ın zaman zaman bir araya gelip, arkadaşlık ettiklerine dair inanışın ifâdesi olan ve belki de onların buluştukları sanılan yeri tesbit eden Hızır İlyas adlı makamlardan bâzıların kaydedelim: Kudus civarında Hızırİlyas köyü, Amasya’ da Hızır İlyas camii, Hızır İlyas tekkesi (Evliya Çelebi Seyhatnamesi), Sakız’da, denizden 120 mil içeride Hızır İlyas mevkii (Kiepert’in Anadolu haritası…), Zivin çayı kenarında Hızır İlyas köyü (Kiepert, B VI…), Şat nehri üzerinde Hızır İlyas köyü (Kiepert, C VI). Sâdece İlyas makamı olarak, Evliya Çelebi (IX, 498) Kudüs civarında, Bayt alLahm yakınlarında Hazreti İlyas’ın ibadet ettiği yerden bahsediyor. Denizli’de Hızırlık Sultan Ziyâreti (Evliya Ç.), Kütahya’da Hızırlık dağı (Evliya Ç.), Cebelii Lübnan eteğinde Hızır ziyâreti (Evilya Ç.) Edirne’de Hızırlık Tekkesi (Evliya Ç.), Şamahı ile Baku arasında AltıAğaç menzilinden sonra varılan, Hızırı Zinde ziyaretgâhı (Evliya Ç.)… Mudurnu’da Hıdırlık kayası, Çorum’da, bilhassa çocuklar ile kadınların arife günleri ziyaret ettikleri Hızırlık ziyaretgâhı… TrablusŞam civarında, küçük Lübnan dağı üzerinde Hazreti Hızır makamı (Evliya Ç.), Sayda köylerinden Sarfael’de deniz kenarına, büyk ve beyaz bir kubbe içinde ‘ziyâretgâhı hâs olan Hızır makamı, Şam’dan bir merhale uzakta, Cebeli Ribve’dei Camii Umayya’nın sol tarafında Hızır makamı, Semerkand’da Hızır makamı, Giresun’un şarkında, kasabaya yakın Hızır kayaları, Kızılırmak’ın kollarından Baltalı suyun bir kolu olan Hıdır suyu (Kiepert B IV)… Evliya Çelebi’nin zikrettiği Hızır makamlarından ve ziyâretlerinden Suriye’ye âit olanların, Suriye Alavileri’nin, yani Nusayri’lerin hususi ihtiram ve ibâdetlerine mevzu teşkil eden makamlardan olduğu tahmin edilebilir. Evliya Çelebi bunlardan birini deniz kenarında, büyük, beyaz bir kubbe içinde ‘ziyâretgâhı hâsuâm’ diye tavsif ediyor ki, bu tavsif, bugün Hatay vilâyeti içinde gördüğümüz, senenin muayyen günlerinde Alevilerce büyük ihtiram ile ziyâret ve ibadet edilen Hızır makamlarına uyuyor…“ [16]

Hızır kültü ve Hızır’ın şahsiyetiyle ilgili çeşitli inanışlar, rivâyetler ve efsaneler vardır: Sümer mitolojisinde Gılgamış, Yunan mitolojisinde Glaukos’a efsanelerine dayanarak, Tevrat’ta ve Kur’ân’ı Kerim’de (Kehf Sûresi, âyet 6083), Hızır’ın ölümsüzlüğüyle ilgili bazı açıklamalar yapılmaktadır:

„…Gılgamış destanı: Arkadaşı Engidu’nun ölümü üzerine, melankoliye tutulan Gilgameş, nehirlerin ağzında oturan ve kendisine ebedi hayat ihsan olunan ceddi Utnapiştim’i bulmak için, seyahate çıkar. Gılgameş, insanı ölümden kurtaracak olan hayat otu hakkında, ondan malumat almak ister.

İskender hikâyesi: İskener’i hayat menbaı (abıhayat’ı) aramakla meşgul gösteren balık menkıbesi – ki burada bizi alakadar eder – Süryani edebiyatında ve daha sarih (açık) olarak, manzum İskender hikâyesinde tafsilatlı olarak anlatılmıştır. İskender’e aşçısı Andreas refâkat ediyordu. Karanlıklar memleketindeki meşakkatli yolculukları sırasında, bir gün Andreas bir tuzlu balığı bir menbâda yıkarken, balık, su ile temâs edince, hayata kavuşur ve kaçıp gider. Andreas, balığı yakalamak için suya atlar ve bundan dolayı, o da lâyemutluğa (ölmezliğe) erer. Mâcerâyı İskender’e anlattığı zaman, İskender bu menbaın hayat menbaı olduğunu hemen anlar. Menbaı tekrar bulmak için, yaptıkları bütün gayret neticesiz kalır. İskender, ölmezliğin, ondan istifâde etmesini bilmeyen aşçısının hissesine düştüğünü ve kendisinin ise bundan mahurm edildiğini anlar…[17]

„…Yahudi efsanesi, sonradan Kur’ânda anlatıldığı gibidir. İlyas (İlia, Elia) Hızır’ın yerine; Yeşua’da Musa’nın yerine geçmiştir. Musa, yanındaki gençle iki denizin birleştiği yere varmak için yola çıkar. Birlikte götürdükleri balığın ne olduğunu araştırırlar. Bu sırada balık suya dalar ve görünmez olur. Balığı ararken bir adamla karşılaşırlar. Bu kimse, onlara kendi işine karışmayacakları için söz verirlerse, doğru yolu göstereceğini söyler. Fakat, Musa, adamın yaptığı işler karşısında kendini tutamaz sebeplerini sorar. O da bunların Tanrı emri olduğunu, birer hikmet niteliği taşıdığını açıklar ve kaybolur… Bu konuda bir Yunan efsanesi olan Glaukos’un, Suriye yoluyle İslâm dünyasına geçtiği görüşünü ileri sürenler de vardır. Tasavvufta, Hızır bir Veli sayılır, sofilere göre her dönemin bir Hızır’ı vardır. Hava, deniz ve dünyanın bütün bölgeleri onun buyruğu altındadır. Denizde, Tanrı’ nın halifesi, karada vekilidir… Bir söylentiye göre Hızır ile İlyas kardeştir. Yılda bir defa, Hıdırellez günü (6 Mayıs’ta) buluşurlar. Bu buluşma deniz kıyısında olur. Peygameber, Hızır’a karada, İlyas’a denizde kendi ümmetinin korunması görevini yüklemiştir; bazı söylentilerde de Hızır denizin, İlyas da karanın güvenini sağlar. Çoğu söylentilerde de Hızır hem denizlerin, hem karaların sahibidir; darda kalanların yardımına koşar…“[18]

Başka bir efsaneye göre, „Baalbek şehrinde oturan İsrail çocukları Baal adını verdikleri bir puta tapıyorlardı; Allah onlara doğru yolu göstermek için İlyas Peygamberi gönderdi; fakat onlar İlyas’ın kendilerini eski inanışlarındandan ve âdetlerinden ayırmaya kalkmasını hoşgörmediler. O’nu türlü eza ve cefa ederek aralarından kovdular. İlyas Peygamber Baalbek ülkesinden çıkıp gittikten sonra orada kıtlık başladı, ağaçlar kurudu, tarlarlar mahsul vermedi, otlar sararıp soldu. İsrail çocukları açlık korkusuyla karşılaşınca İlyas’ı arayıp bulmayı, özür dilemeyi, çare ve yardım istmeyi düşündüler.

İlyas Peygamber, Baal ahalisinin arasından çıkıp gidince dolaşmadık yer bırakmamıştı; tabiata âşık bir adamdı, yeryüzünün dört bir tarafının gezerken Allah’ın inayetiyle güzel bir ağaçlık altında şarıl şarıl akan bir çeşmeye rasgelmişti. Bu, içenlere ebedi hayat veren meşhur efsanevi sudur. İlyas, bu suda içtiği için o gün bu gündür ölmedi; dünya durdukça da yaşıyacak ve ebedi tayf, yeryüzünde ümit, bereket ve yeşillik sembolü olarak gezip duracaktır.

İsrail çocuklarının kendisini bulup yalvarmaları üzerine iyi kalpli ve şefkatli Peygamber dönüp Baalbek ülkesine geldi ve her adım attığı yerden sular fışkırmaya, nebatlar bitmeye, çiçekler açmaya ve tarlalar mahsul vermeye başladı. Bu onun mucizesidir.

İsrail çocukları başlarındaki felâket geçtikten sonra yine onun sözünü tutmamaya, bildikleri gibi yaşamaya başladılar. İlyas, Allah’a yalvarıp kendisini bu vazifeden affetmesini diledi; İsrail çocuklarına lâf anlatmak güç.

Peygamberlikten ayrılan İlyas, sessizce Baal halkının arasından ayrıldı ve dünyanın dört bir tarafında sırtında ebedi yeşil mantosu, ebedi hayatının bitip tükenmez yollarında kalbi sevgiyle, sonsuz gençlikle, aşkla ve iyilik etmek istekleriyle dolu olarak seyahatine devam ediyor.

Müslümanlara göre bütün Peygamberler haktır. İlyas, Yahudi Peygamberi ise de madem ki Allah tarafından gönderilmiştir, müslümanlar O’nu da sevip saydılar.

Gitgide Peygamberliği kalmıyan İlyas, basıp geçtiği yer yeri yeşillendirdiği için „Yeşil İlyas“ anlamında „Hızır İlyas“ olmuştur. O, Hıristiyanlık âlemindeki Noel Baba’nın Şarktaki karşılığıdır… Âsası taze bir ağaç dalındadır ve ebedi bir gençliğin yemyeşil bahariyle sarılıdır. Türk folkloru onu kendine maletmiş, halk onun büyük kudretinden faydalanmayı, inanışları arasına koymuş, adını da türkçeleştirmiştir. Hızır İlyas adı zamanla Türkçeye Hıdırellez olarak geçmiştir.

Yazın başlangıç günü olan 23 Nisan, şimdiki takvimle 6 Mayıs, öteden beri tabiatı kutlama bayramıdır. Hemen bütün şehirlerimizde o gün kadınlar ve erkekler kıra çıkarlar; temiz hava, güneş ve açıklık içinde türlü eğlencelerle vakit geçirilir, gezilir, yemekler yenir, eğlenilir… Eski inanışlara göre Hıdırellez Baba, yazın ilk günü tabiatı ve kendisini kutluyanlara sağlık, esenlik ve uğur dağıtır. Hıdırellez günü kırlarda marul filân gibi yeşillik yemek bütün yıl hastalanmamak için teminat sayılır.

Eski Rumeli şehirlerimizin Hıdırellez’e ait ananeleri arasında bir de Martofar eğlencesi vardı… (Bkz. Kadirli, Andırın ve Kosova’da Hıdırellez kutlamaları ).[19]

Kainata hayat bahşeden, ona canlılık veren; bolluk ve bereket getiren Hızır kültünün eski doğa inançlarında da önemli bir yeri vardı. Zaten sözcük anlamıyla Hızır, (Arapça kökenli „alHazir, alHizr“; farsça ve kürtçe kökenli hıdır’dan) yeşillik demektir. Yeşillik, buradaki anlamıyla, doğuşun, yaşamın ve canlılığın bir ifadesidir. Hızır’ın, halk inançlarında, halk kültürü ve hikâyelerinde efsaneleşmiş bir yapı alması, ilahi bir kuvvet ve kudret sahibi olması ve evrensel değerler taşıması da işte bundandır. Çünkü insan, doğanın bir parçasıdır. Sürdüğümüz toprak, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, canlı, cansız tüm varlıklar, tüm doğal kaynaklar kainatın ve dolaysıyla insanın bir parçasıdır. Hızır’ın bereketi, bolluğu işte bundandır. Hızır, dünyanın her yerinde, her köşesinde, her inançta, her dilde ve her kültürde hazır ve nazırdır. Hızır, İnsanTanrıDoğa ilişkilerinde sevgi, barış ve dostuğun bir simgesidir.

„Her vaktini hazır bil, her gördüğünü Hızır bil… Ustamızın adı Hıdır, elimizden gelen budur” diyerek, konuyu, Hızır İlyas’ı cara (yardıma) çağıran şu nefeslerle bağlayalım (Ali Duran Gülçiçek: Alevilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık ve Onlara Yakın İnançlar, Köln 2004, Cild 2, s. 797818):

YETİŞ CARIMIZA HIZIR YA HIZIR
Muhammed Ali’nin ilmi aşkına
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır
Yardım eyle düşkün ile şaşkına
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Muhammed’den içtin hayat abını
Musa’ya öğrettin ilmin babını
Ali’den nuş ettin aşk şarabını
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Fatıma’yı bilen Naci’dir Naci
Hasan’la Hüseyin derdimin ilacı
Eşe dosta vermeye kederle acı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Meçhul kaldı aşk ile dubara
Masumlar arada, sefil avare
Zeynel, Bakır bizi dardan kurtara
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Ricamız Cafer’le Kâzım, Rıza’dan
Sakla, bekle bizi bela kazadan
Hak cemalin göster ruzi cezadan
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Taki işsiz koyma yurdu yuvamız
Naki kabul ede dua ricamız
Hayırlı gele gündüz ile gecemiz
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Hasan Askeri’nin yücedir şanı
Yurdumuza bastırmaya düşmanı
Çağıralım Mehdi Sahib’ zamanı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Adaletin tutmuş bütün cihanı
Sana yalvaranın artar imanı
Dermansız derdimize sen ver dermanı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Gayet günahkârız yüzümüz kara
Şaşırdık yolumuz(u) kaldık biçare
Çağırınca hemen gelirsin cara
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Gafil yolcu düşer uzak yollara
Yardım eyle darda kalan kullara
Derbederiz düştük müşkül hallere
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Yardımcımız sensin tipiden, yelden
Sakla, bekle bizi gedikten, belden
Cümlemizi koru tufandan, selden
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Divanında karadır Cafer’in yüzü
Tutyadır gözüne ayağın’ tozu
Katında kabul olsun nazı niyazı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır.

YETİŞ HIZIR NEBİ SEN İMDAT EYLE
Çok günah işledim senin katında
Eriş Şahı Merdan sen imdat eyle
Kul daralmayınca Hızır yetişmez
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Yalvarması boynumuza farz oldu
Edeb erkân müminlere arz oldu
Müminin secdesi Hak niyaz oldu
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Kim kâildir mahşere kalan davaya
Şah Hasan’a ağu verdi Muaviye
İmam Hüseyn mürvet eyle canıma
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Musa Kâzım ile salâyı veren
İmam Rıza ile mescide giren
Taki ile Naki carıma gelen
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Askeri’nin askerine katılan
Kul olup Belh Buhara’da satılan
Çöl Kufe şehrinde nara atılan
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Kırklar’ın cemine beraber gelen
Server Muhammed’in bâcını alan
Sancağını çekip Zülfikâr çalan
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Fakir Edna’m der ki bu sırra eren
Üstadım Hatayi dârına duran
Tamuda yanar mı nurunu gören
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle.

ŞAH HIZIR BABA[20]
Ağlaya ağlaya murada geldim
Ver benim muradım Şah Hızır Baba
Yüz sürüp dergâha feryada geldim
Ver benim muradım Şah Hızır Baba

Dergâhına geldim ben derviş oldum
Hakikat mâdenin ben anda buldum
Tuttu elimden de ummana daldım
Ver benim muradımı Şah Hızır Baba

Senin dervişlerin semahlar döner
Pişerek özleri kazanda kaynar
Hakikat kânısın, çırağın yanar
Ver benim muradım Şah Hızır Baba

Derviş Ali diler özüne himmet
Mahrum etme bizi nesli Muhammed
Pirim Ali sensin, senden mürüvvet
Ver benim muradım Şah Hızır Baba.

YA MUHAMMED ALİ HIZIR GEL YETİŞ
Her yıl sevenlerin cemini yapar
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş
Kusurlu, özürlü bir seviciler
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Bilirim ki tüm canlara yetersin
Mazlumun, düşkünün elin tutarsın
Hastaya, dertliye derman katarsın
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Hamd olsun sıhhatle o güne erdik
Mekanınız gönül iyice bildik
Gece gündüz size mürvete geldik
Ya Muhamme Ali Hızır gel yetiş

Dardaki sevenin halin bilensin
Fakirin düşkünün elin alansın
Aşkla çağırana yoldaş olansın
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Yetişin darlıkta darda kalana
Borçluya yetime hasta olana
Dostunla dost olup Hakk’la dolana
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Ne güzel gün bugün Hızır’ın günü
Dilerim ki aça gönlümün gülü
Çok şükürler yolumuz Ehli Beyt yolu
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Vaktidolu Hızır diye çağırır
Zikir ile tevhid unun yoğurup
Uyuyan Şah ise belki uyarıp
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş.

YÜRÜ SULTAN HIZIR CAR GÜNÜN GELDİ
Sabahın sehrinde erde ezende
Gözüm korktu hızan oğlu hızanda
Kör olmuş kahyası düşmüş izanda
Yürü Sultan Hızır car günün geldi

Yetiş Merdan Ali car senden kaldı
Atlar dizim dizim kardan çıkmıyor
Kamber cevap etmiş daha gitmiyor
Çağırdım Pirime gelip yetmiyor

Yetiş Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Şahı Merdan car senden kaldı
Dağların başı da yavuzdur yavuz
Er odur ki daim geze yalavuz

Sultan Hızır bize oldu kılavuz
Yürü Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Merdan Ali car senden kaldı
Yolumuz’ şaşırdık biz bir dereye

Çağırdım köçeğe bu yol nereye
Önüm sıra güzel Pir’im yürüye
Yürü Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Şahı Merdan car senden kaldı

Avşar çayırında sökülmüyor kar
İlerisi çetin haylıca yol var
Çağırdım köçeğe Hızır’a yalvar
Yetiş Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Merdan Ali car senden kaldı

Gediğin başında baktım geriye
Biri binmiş kıra, biri doruya
Birini benzettim Merdan Ali’ye
Yürü Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Şahı Merdan car senden kaldı

Deli Derviş çok ağladım çok güldüm
Sultan Hızır bize kılavuz oldu
Car diyen dillerin carına erdi
Yürü Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Şahım Ali car senden kaldı.[21]


[1] TAŞLIOVA, Ş. 1969: 12.
[2] İMER, A. 1957: 1523-1524.
[3] BALIKÇI, G. (y.t.?).
[4] SEYİDOV, M. 1982: 12-13.; ÇAY, A. M. 1997:16-17.
[5] EFENDİYEV, P. 1981: 80.
[6] ÇAY, A. M. 1997: 17.
[7] BAHADIROĞLU, O. 1931.
[8] HAFIZ, N. 1982: 237-242.
[9] ŞAHİN, E. C. 2000: 63-74.
[10] SARAR, İ. A. 1988: 242-250.
[11] SADİ, R. 1930: 181.
[12] DÜLGER, M. 1940.
[13] BORATAV, P. N. İslâm Ansiklopedisi, 5. C.: 469 v.d.
[14] ÜLKÜTAŞIR, M. Ş. 1977: 307.
[15] BORATAV, P. N. İslâm Ansiklopedisi, 5. C.: 468.
[16] BORATAV, P. N. İslâm Ansiklopedisi, 5. C.: 466-467.
[17] WENSINCK, A.J. İslâm Ansiklopedisi, 5. C.: 458.
[18] EYUBOĞLU, İ. Z. 1981: 829.
[19] SEVENGİL, R. A.1944:16.
[20] Hızır veya Hıdır adında birçok Alevi-Bektaşi ulusuna ve ocak mensuplarına da rastlanır. Merkezi Tunceli’nin Pertek ilçesine bağlı Zeve (Doğrutay) köyünde bulunan Üryan Hızır Ocağı, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Ocak köyünde bulunan Hıdır Abdal Ocağı, ayrıca Hızır Samut Ocağı bunlardan bazılarıdır.
Yukardaki nefeste adı geçen Şah Hızır Baba da bir Alevi azizidir. Cahit Öztelli’ nin verdiği bilgilere göre, Hızır Baba, Arapkir’in Ocak köyünde yatmaktadır. Adı Ali. Alevi azizlerindendir. Türbesi vardır. 15. yüzyılda yaşamış. Hızır Şah, Hızır Sultan diye anılır ve çok saygı görür. Bir Hızır Dede de Narlıdere (İzmir) de yatmaktadır. Hızır Dede, Tahtacı Oymaklarının ziyaret yeridir. Yukarıdaki nefeste bunlardan hangisi olduğu anlaşılmıyor. (ÖZTELLİ, C. 1985: 126-127).
[21] Bu nefesin, Er Mustafa adlı bir halk ozanına, kimi kaynaklara göre, Âşık Daimi’nin büyük dedesi İmam Rıza Ocağı’ndan Kul Ahmet’e ait olduğu söylenir.

İsmail Kaygusuz Alevilikte Cemevi

0

İsmail Kaygusuz
Alevilikte Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır
Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve “toplanma yeri” demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak “Tanrı’nın evi”, “Tanrı’ya dua etme (namaz kılma) mekânı”, “Müslümanların tapınağı” biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Kuran ayetlerinden hiçbirinde ve Muhammed’in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrı’nın adının anılması (Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.) ve ona dua edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını,bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini…Rabbin biliyor); yatarken, otururken, at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrı’ya dua edilebilir (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı anarlar…Kuran 2, 239: Eğer -herhangi birşeyden- korkarsanız, salatınızı yürüyerek yahut binmiş olarak yerine getirin…) Bir Müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde, yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami-mescid yapısı türünden bir İslami tapınak yoktur. Eğer öyle olsaydı Ali şu sözleri söyler miydi:
” Duydum ki bir cami yaptırıyormuşsun devlet hazinesinden, inşallah başaramıyacaksın.Alıp dağıttığı narların karşılığını fuhuş ile ödeyen bir kadına benzetiyorum senin şu cami yaptırma işini.

Bunu anlayan insanlar ona dediler ki; bela onun üstüne olsun, ne zina işle ne de sadaka dağıt!” (Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib, Çev. Vedat Atil:, Hazreti Ali Divanı.İstanbul 1990, s. 125)
Nasıl ki Tanrı’ya dua etme-yakarma (Arapça salat, Farsça namaz), Muhammed’den sonra biçim ve kurallara bağlanmış ise, camiler de, özellikle Sünni (Hanedan) İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer ihtişam simgesi olmuştur.
Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı, Heterodoks İslam’da yoktur. Abbasi dönemi heresiograflarının (din sapkınlığı yazarları) verdikleri bilgilere göre; Babek-Hurremiler dinsel törenlerini belirli gecelerde kırsalda, açık alanlarda kadın erkek toplu halde yapıyorlar. Orta yerde yakılmış bir ateşin çevresinde hep birlikte raksederek şarkılar söylüyorlardı. Ayrıca Babekilerin, egemen oldukları bölgelerde yaşayan Ortodoks Müslümanların köylerine -kendileri içine hiç ayak basmadıkları halde- camiler yaptırdıklarını şaşkınlık içinde yazmaktadırlar.
Nuvayri’nin Nihayat al-Arab adlı yapıtında anlattığına göre Karmatiler 891 yılında ilk kez Küfe yakınlarında ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44 m. olan surların çevresinde geniş hendek kazdılar. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina yaptılar. Her yandan gelen kadın ve erkekleri ayırım yapmaksızın buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmen Evi) diyorlardı. Daha sonra yaklaşık iki yüzyıl boyunca Karmatiler, tapınmalarını ve topluluğun sorunlarını görüştükleri toplantılarını kale ve kentlerindeki bu Dar al-Hicra’larda yaptılar.
1051 yılı kışında başkent al-Ahsa’yı ziyaret eden Nasr al-Husrev, İslam şeriatını tümüyle yadsıyan Karmatilerin, kentte yaşayan Ortodoks Müslümanların (Sünni ve Şiiler) toplu dua etmeleri için bir İranlı tüccarın Cuma camisi yaptırmasına izin verdiklerini anlatmaktadır. Görülüyor ki Heterodoks İslam, yani bu proto-Alevi toplulukları, kendileriyle birlikte yaşayan Sünnilerin inanç ve ibadetlerine engel olup, kendi düşünce ve inançlarını zorla dayatmıyorlar. Ancak propaganda ve aydınlatma yoluyla Dai’ler zaman içinde başarabilirlerse onları kendi inançlarına çeviriyorlardı.
Alevi konar-göçer Türkmenler’in Anadolu’dan bir Cem betimlemesi vardır: 13. yüzyılın ilk çeyreğinde, Baba İlyas’ın Piri Dede Garkın’ın Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının dörtyüz şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün kırk gece Cem sürdürdüklerini, Elvan Çelebi Menakıbu’l Kudsiyye’sinde (s.16-17) anlatmaktadır. Cem süresince katılımcı şeyhler, Dar’a durarak yol içindeki eksiklikleri-noksanlıklarını dile getirip mürüvvet dilemekte. “Sürünerek huzuruna geldik, suçluyuz suçumuzu kabulettik!” demektedirler. Cem toplu tapınmasının sonunda, büyük bir keramet göstermiş bulunan Baba İlyas halife ve büyük Şeyh seçilmiştir…
Büyük İsmaili Hind ve Sind baş dai’lerinden Pir Sadruddin’in (ölm. 1416) İmam İslam Şah’ın isteği üzerine 1396 yılı içerisinde Pencap ve Kaşmir’de Gat Ganga’lar yaptırdığını biliyoruz. Hind diyalektlerindeki Gat Ganga’nın tam Türkçe karşılığı Cem Evi’dir. İsmaili Aleviler de toplu tapınmalarını camilerde değil ve Cemevi’nde yapıyorlardı. (Muhammad Umar: Islam in Northern India. Aligarh 1993: 370 vd.)
Daha sonraki yüzyıllar içinde Alevi inançlı halk toplulukları yerleşik düzene geçmiş. Bu ekonomik ve toplumsal düzenin daha alt yerleşim birimleri olan köy ve kasabalarda kurulmuş zaviye ve dergâhların Meydanevi ya da Cemevinde toplu tapınmalarını, baskıcı yönetimler yüzünden gizli olarak sürdüregelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli Dergahı külliyesindeki Meydanevi bunun en önemli kanıtıdır.
Alevi-Bektaşilerin Heterodoks İslam olarak bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi’dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid’imiz, Dar’ımız, Semah’ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, Kuran’ın buyurduğu gibi her yerde yaparız. Tarihsel örnekleri yukarıda verdik, meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini. Başbakan, Alevileri camiye çağırıyormuş: Açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye…camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem’imizi yapmazsak, bize Alevi demesinler! Başbakan İslam dinini Sünnilik, daha doğrusu sadece Hanefi şeriatı olarak algılamaktadır. Çünkü İmamhatip Okulu ders kitaplarından öyle öğrenmiş. Daha fazlası da beklenmez…
Aleviyol, 10.9.2003
Yorum

    Ali Yakar Alevilikte ayrışıma doğru

    0

    Ali Yakar
    Alevilikte ayrışıma doğru

    Babamdan hep duymusumdur; “Yol bir sürek bin birdir”diye. Nedir burada soylenmek istenen; Aleviligin temel kurallari vardir, Allah Muhammed Ali inanci, Ehl- Beyt sevgisi, Oniki Imam’lar, Kerbela, Muharrem orucu, Cem,Musahib’lik, Buyruk, Kirvelik, Dort kapi kirk makam, Ikrar verme ikrar alma, semahlar vs… daha cogaltilabilinir. Bunlar Alevilerin olmazsa olmaz degerleridir. Haa, bunu hayata geciriste bazı farkliliklar olabilir buda Anadolu Aleviliginin renkliligi, zenginligidir. Iste bu yuzden “yol bir surek binbir” denilmistir.
    .
    Alevilerin en cok birlige ihtiyac duydugu bir donemde toplumumuz yeni yeni tanimlamalarla yeni yeni Alevilik anlayislariyla karsi karsiya kaliyor. Adam her ne hikmetse bir taraftan Alman gazetesine “Ben Kurt ve Musluman olarak taninmak istiyorum” görüsüyle yan yana geliyor (Hasan Kilavuz.- Deutsches allegenines Sonntagsblatt) diger taraftan “Alevilik islam disidir” diyerek Alevi toplumunu bir baska sekilde bolmeye calisiyor. Yani zikir ve fikir ayri .
    Uyanin ey Aleviler!
    Hasan Kilavuz ve onun arkasindakiler ince bir oyunla Alevilerin karsinda, Hasan Kilavuzu dinleyen onun büyük bir yenilikci oldugu kanisina varir. Bir cok dernek yoneticilerimiz onun yenilik adina soylediklerine kanarak esas demek istedigini goz ardi ediyorlar. Biz H. Kilavuz’la cemlerin yerdemi, sandalyedemi yapilsin, veya kadinlar kurban kesermi kesmezmi veya kadinlar posta otururmu oturmazmi gibi konulari tartismiyoruz.. Sehirlesen Alevi insaninin gunumuz kosularina uygun bir Alevilik anlayisi gelistirmesi dogal ve kacinilmazdir. Ve zaten yenilige ve caga acik olan Alevi insani bunu kendi yasaminda ve ibadetinde gereken yenilikleri kendi dogalligi icersinde gerceklestiriyor

    Sorun yenilik tartismasi degil. Sorun Alevileri bir arada tutan temel degerlerin tartisma konusu yapilmasi ve bu temel degerlerden vaz gecmemiz tartismasidir. Nedir bu temel degerler; Hak Muhammed Ali inanci, oniki Imam sevgisi, Ehli beyit, Kerbela, Muharrem
    orucu vs yani 1400 yillik tarihin 1000 yilla sinirlandirilmasi, Aleviligin damarlarinin kesilmesi tartismasidir. Malesef bir cok yoneticinin bu
    tartismayi H. Kilavuz’un yenilikciligi biciminde algilamasi buyuk bir gaflettir!

    Neden boyle bir tartisma?

    “Alevilik Islam disidir” tartismasinin iki ayagi vardir. Birisi Avrupa digeri Turkiye.

    Avrupa’da 11 eylul olayi ile birlikte Islam’a karsi gelisen antipatiyi arkasina almak isteyen kurnaz Aleviler(!), Islam’dan soyutlanmis., uzaklastirlmis bir Aleviligi ayri bir dinmis gibi Avrupalilarin begenisine sunmaya calismaktalar. Bunuda yaparken, mazlum ve magdur(!) Kurt kimligine burunmus, “Anadolu Kizilbas Alevileri” yaklasimiyla, Dersim Kurt Aleviligi ekseninde, Zerdus diniyle butunlestirilerek Avrupalilarin begenecegi bir Alevilik yaratilmak istenilmekte. Ve bu konuda Aleviligin Islam’dan cok Hristiyan’liga daha yakin oldugunu “Avrupa birligine EVET” burosurunde belirtmekteler.

    Bu tartismanin Turkiye ayagi Aleviligi ayri bir din olarak ilan etme hazirliginda, Safi Kurt yazar Faik Bulut’un baslatmis oldugu “Ali’siz Alevilik” sureci,Kurt’cu yazar Ismail Besikci’nin “Aleviler ayri birdin’dir” tespiti ve “Aleviler ancak ayri bir din olarak kimlik kazanabilirler” fikri (Alevileri azinlik statusune sokma fikri) bizim kimi Alevilere rehber olmus durumdadir. Bu tespitlerin bir amaci vardir; o’da devletle yeni catisma ortamlarinin yaratilmasi ve Alevilerin ayrilikci hareketlerin yaninda yer almasidir!

    Eski Marksist’lerin ve Kurt’culerin evliligi!

    Avrupa Alevi orgutlulugu eski “donek” Marksist’lerin ve Kurt’culerin eline gecmis durumda!
    Bu evliligin ilk balosu ve kutlamasi “Kadinlari Turkusu” etkinliginde gorunume cikmistir. Ozenle secilmis kirmizi, sari ve yesil renkler bu evliligin ilk isaretleriydi. Ve tabiki “yolumuz Mahir’lerin, Deniz’lerin yoludur” diye surdurulen soylevlerde bu evliligin ilk yeminleriydi.

    Bugun bazı kesimler tarafindan Alevilik ozunden koparilarak bir takim siyasal oyunlara alet edilmeye calisilmakta. Bu konuda eski Marksist’ler ve Kurt’ler isbirligi yapmis durumda. Bu durumu gorup gormemek siz yoneticilerin elinde. Bu yasanilan tartismalar H.Kilavuz’un cemlerin sandalyade mi yapilsin, yerde mi yapilsin masumuyetinden cok uzaginda cereyan eden tartismalardir..

    Söylemesi bizden, dinleyip dinlememesi sizden!
    8.8.2004

    Kimlikler ve inançlar: Sol ve Alevilik polemiği

    0

    Kazım Balaban

    Kimlikler ve inançlar: Sol ve Alevilik polemiği

    Zaman zaman çeşitli platformlarda karşılastığımız Alevilik ve Sol (Marksizm kavramları karşısında, grubumuzda da aktüel olduğundan dolayı kısaca değinmek istiyorum.

    Esas konuya girmeden önce buna benzer başka kavramı da gene kısaca irdelemek istiyorum. Bu kavram da Alevilik ve Kürt kavramı. Bazı Aleviler kendilerine etnik kökenleri soruldugunda biz Aleviyiz diyorlar. Bu kavramı kullananların genellikle eğitim düzeylerinin pek yüksek olmadığını, sosyolojik bilgilerinin yeterli olmadığını, PKK veya Kürt sorununa pek sıcak bakmadıklarını hemen eklemek gerekir. Şiddeti ve ona bağımlı çözümleri kabul etmedikleri için böyle söylerler. Ancak bu doğru bir deyim degildir. Her insanin bir etnik kökeni vardır. İnanç ayrı bir kavram, etnik köken ise başka bir kavramdır. Bunu pek çok Alevi canımız ayırt edememektedir.

    Diğer bir konu ise gurubumuzda da gündeme gelen ve yukarıda değindiğim kavram. Bazı dostlarımız Aleviliği izah ederken adeta Marsizmi anlatırlar. Yorumlarına adeta Marksist olmayan Alevinin Alevi olamayacağı bir tümce yüklerler. Bu da diğeri gibi yanlış bir izah tarzıdır. Marksizm yeni bir kavramdır. Sonuçta şurada 150 yıllık bilimsel bir geçmişi vardır.

    Alevilik ise “Kalu beladan beri” vardır. Yani taa ezelden beri. Ögretimiz bunu anlatır. Alan olarak ta İslamın içindedir. Onun bir yorumu ve İslamın özüdür.

    Alevilik öğreti gereği 72 Millete aynı nazarla baktığı için Milliyetçiliği red eder. Kadın erkek eşitliğini savundugu için sosyaldir. Mazlumun ve haklının yanında yer aldığı için yeni deyimlerle ifade edilirse elbette “Sol” görüşe yakındır. Sol onun öğretisinin bir parçasıdır. İnancın bir yanı Mazlumun ve haklının yanında yer almaktır. Ve bu kavramlar Aleviliğin olmazsa olmazlarıdır.

    Ancak insanoğlunun tanımı sosyolojik bir kavramdır. Alevilik bir çok yanı ile evrensel iken Marksizm sadece Proleteryanın çıkarlarını savunur. Hedefi proleterya diktatörlügü kurarak bu ideolojiyi dünyaya egemen kılmayı hedefler. Marksizmin çıkış yeri emek – sermaye çelişkisidir. Hedef aldığı değer artı değerdir. Bu vesile ile Artı-değeri red eden, onunla çelişen her şeyi kendine hedef sayar. Onun yok edilmesini, giderilmesini, en iyimser yorumla kontrol altında tutulmasını savunur.

    Aleviler de sonuçta bu evrende yaşıyorlar. Onların da içinden toprak ağaları, iş adamları çıkmaktadır. İçlerinden cok doğal olarak serbest piyasa ekonomisini, dolayısı ile Kapitalizmi savunan insanlar da çıkmaktadır. Ve çok doğal olarak bu insanlar artı-değer oluştururlar. Bu vesile ile çıkarları o insanları Kapitalizmin Artı- değerini savunmaya, ona sahiplenme durumuna getirmiştir. Ama bu insanlar inanç olarak Alevidir. Hepimizin tanıdığı örneğin bol sayıda iş adamı vardır. Bu insanlar (veya etkiledikleri geniş bir taban) Marksizme sıcak bakmazlar. Hatta bir kısmı Marksizme adeta düşmandır. Ama bu insanlar dediğim gibi inanç olarak Alevidir.

    Diğer bir noktaya da kısaca değinmek istiyorum. Bazı dostlar bilerek veya bilmeyerek Sosyalizm (Marksizm) ile Aleviliği kıyaslama yanlışlığına düşerler. Hatta farkında olmadan Sol ideolojinin başka bir deyim ile Marksizmin Alevilikten çok daha iyi bir ideoloji olduğunu izah etmeye çalışırlar. Birinci yanlışlık Aleviliğin inanç, Sosyalizmin ise ideoloji olduğu noktasıdır. Bu biraz Elmalarla Armutları birlikte saymaya benzer. Birinin diğeri ile kıyaslanması yanlıştır.

    Diğeri ise Aleviliğin kendi içinde son derece tutarlı bir inanç olduğunun inkarıdır. Bazı Marksist arkadaşlara şöyle bir örnek veririm. “Siz 12 Eylül darbesine karşı mısınız?” “Elbette” diyorlar. Peki bu darbeyi nasıl protesto ediyorsunuz? Söyle cevap veriyorlar. Efendim biz yıllardır her 12 Eylülde sokağa çıkar mitinglerle, yürüyüşlerle, bildirilerle, çeşitli sempozyumlarla bu Faşist darbeyi protesto ederiz” “Peki diyorum o zaman bana makul bir cevap verin” 12 Eylül darbesi olduğunda neden aileleriniz, yakınlarınız yanınızda değildi? Avrupa`da 12 Eylül 1981 de bu darbe 40 veya 50 bin kişilik guruplarla protesto edilirken geçen 25 yıl içinde bu sayı her geçen yıl giderek azalmakta ve son birkaç yıldır miting veya yürüyüşlerle protesto edilmek yerine “bildiri dağıtma” düzeyine düştü. Marksistler 12 Eylülü protestoda artık istekli değiller. Olayın güncelliğini yitirdiğini söyleyerek avunmaya çalışıyorlar. Halbuki Aleviler Kerbela Zulmünü 1350 yıldır kesintisiz sürdürüyorlar. Aleviler genci, yaşlısı ile Ah-vah ederek , günlerce Matem yası tutarak feryat ve figan içinde bunu sürdürüyorlar. Hz. Hüseyin mazlum oldugu için yüzyıllardır onun yanındalar.

    Keza Aleviler yüzyıllardır Zalim Osmanlı’ya karşı mazlum Pir Sultan`ın deyişlerini sürekli aktüel tutarak aile boyu söylüyor ve dinliyorlar. Siz (veya biz) Marksistler olarak Faşist 12 Eylül dabesine karşı ailelerinizi /ailelerimizi bile yanınıza /yanımıza alamadığınız /alamadığımız gibi 20 küsür yıl sonra 12 Eylül darbesini bile neredeyse unuttunuz/unuttuk. El – insaf, bir de Alevileri küçümsemek veya gerici görmek, eleştirmek yanılgısına düşmeyelim.

    28. ‎März ‎2006

    Hasan Kaya Alevilik Nerede?

    0

    Hasan Kaya
    Alevilik Nerede?
    Alevilik üzerine çok uzun zamandır okumaya çalışıyorum. Üstelik bu okumalar sırasında aldığım notlardan kalkarak Alevilik üzerine bir de kitap yazdım ( Bir Başka Gözle Alevilik – Kızılbaşlık)
    Alevilik üzerine okuduğum her kitapta şaşırdığım bir çok noktayla karşılaştım. Abartmalardan tutun da farkında olmadan yermelere kadar bir çok hata yapılırken, Aleviliğin özü ile yakından uzaktan ilgisi olmayan kimi zaman kişisel, kimi zaman siyasal çıkarlar için Alevilik yorumlanıp anlatılmakta. Okuduklarımın bir çoğunu, yaşadığım bildiğim Alevilik ile kıyasaladığımda şaşırmadım dersem yalan olur.
    Bunun bir yere kadar doğal olduğunu kabul etiğimi hemen söylemeliyim. Benim bildiğim ve yaşadığım Aleviliğin sadece bir parçasıydı. Geniş bir coğrafyaya yayılmış Alevilerin yaşadıkları ülke veya yöreden kaynaklanan farklılıklarının olması son derece doğal.
    Kimi yerde etnik unsurlar, dil veya yörenin geçmiş kültür ve uygarlıklarından gelen farklılıklardır bunlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu farklılıklara rastlamak kadar doğal bir olgu olmaz. Çünkü hiç bir düşünce, inanç kendisinden önce var olan kültürler ve uygarlıklardan soyutlanamaz. Geçmişin mirasını hepten yadsımış bir inanç veya dünya görüşü yoktur. Bir adım daha ileri gidip, aynı etnik köken aynı kültür ve yörede dahi farklılıklar olması doğaldır diyebiliriz.
    Toplumun homojen bir yapı içermediği, toplumda değişik sınıf ve katmanların olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda her sınıfın veya katmanın Alevilik anlayışında da bir farklılık olması doğaldır. Ancak Anadolu’nun her yerinde bir birine çok da uzak olmayan farklılıkların olduğu da bir gerçek.
    Benim bildiğim ve yaşadığım Aleviliğin, İslamın içinde olup olmama diye bir kaygısı yoktu. Şimdi ise böyle bir kaygı herşeyin önüne geçmiş gibi. Ne yalan söyleyeyim bu manzara hiç hoşuma gitmediği gibi beni rahatsız da ediyor. Çünkü bu kaygı bana pek anlamlı gelmiyor.
    Bir inancın iyi olup olmadığının, doğruluğunun, güzelliğinin tartışılması kadar saçma bir düşünce olamaz. Ve bu, o inancın hangi inanca yakın olup olmadığı veya hangi inancın içinde görülmesine hiç bağlı değildir. Birilerinin Alevileri İslamın içinde görmesi veya görmemesi ise hiç mi hiç önemli değil. Bunu düşünmek ve bu türden söylemlere değer vermek saçma olduğu gibi onları memnun etmek için de inadına bir yerlerde olduğumuzu ispatlamaya ihtiyacımız yok. Kaldı ki içinde görülmemiz istenen İslamın kendisi de değil İslamın Sunni versiyonudur.
    Alevilik İslamın içinde değil de bir başka dinin içinde olsa ne olur ? Örneğin; Alevilik İslamın içinde değil de Hiristiyanlığın içinde olsa Aleviliğimizden mi vazgeçeceğiz… Kaldı ki Aleviliği Hiristiyanlığın içinde görmek eğliminde olanlar da yok değil.
    Peki ne yapmak gerekiyor ?
    Herşeyden önce bir yere bağlanma veya bir inancın içinde olma çabasından vazgeçmeliyiz. Çünkü; bu bir yere ait olma çabası doğal olarak o ait olmak istediğimize uygun olma zorlamasını beraberinde getiriyor. “Cami de bizim, oruç da, namaz da bizim” gibi söylemler tam da buradan kaynaklanıyor. Bunlar bir kere dillendirilince ardından Diyanet içinde köşe kapmaca sevdası da gündeme gelebiliyor.
    Hemen burada bir parantez açıp Alevilik içinde kabul gören bazı guruplar için bu doğru olabilir saptamasını yapıp devam edelim. Namaz kılan, oruç tutan Aleviler de mutlaka vardır. Ancak söz konusu olan Anadolu Aleviliği ise bu saydığımız unsurlar pek yoktur.
    Bunu bilmek için çok okumak gerekmiyor. Yaşadıklarımızı anımsamak yeterli. Köylerimizde yaşadığımız biçimi belki de inancımızın temeli olarak alınmalı. Bu yapıldığında görülecektir ki bu gün söylediğimiz ve doğruluğuna inandığımız bir çok şey, sonradan Aleviliğin içine girmiştir. Hatta sokulmuştur.
    Bugün “oruç da bizim, namaz da bizim” diyenler çok değil otuz kırk sene önce ramazanın gelip geçtiğinden haberdar bile olmazdı. Köylerimizde cami olmadığı da ortada. Bazı köylerimizde caminin var oluşunun tarihide çok eski değildir. Bu camilerin varlığı son yirmi, otuz senenin marifetidir. Hangi amaçla kuruldukları üzerine uzun uzun bir şeyler yazmanın anlamı da yok. Bunlar hepimiz tarafından biliniyor. Şimdi hal böyleyken bütün yaşanmışlığı yadsıyarak inançlarımıza yeni anlamlar vermeye çalışmak ne kadar mantıklıdır diye sorabiliriz.
    Okuduğumuzu veya bize söylenen bir şeyi unutmak bir yere kadar anlaşılabilir. Ancak yıllarca yaşanmış ve hatta yaşamın anlamı olmuş değerleri unutmak pek kolay anlaşılan bir olgu değil.
    Burada; köysel bir toplumun şehirlere göçü ve oradan Avrupa’nın büyük metropollerine uzanan yolculuğunda, inançlarda değişimler olmaz mı sorusu aklımıza gelebilir…
    Elbette değişimler olacak ve günün yeni değerleri gibi yeni yaşamın inanca katacağı şeylerde mutlaka olacaktır. Ancak bu yeni unsurların inancın özü ile bir çelişmesi söz konusu olmaz. Doğal süreç içinde gelişecek etkilenmelerde, bu öz ve biçim çatışması yaşanmaz. Sorun burada değil. Örneğin demokrasi kadın ve insan hakları bağlamında çağın inancımıza kattığı katacağı değerler mutlaka olacaktır. Bu yeni değerlere kapımızı açarken geçmişten getirdiğimiz ve inancın özünü oluşturan değerlere de kapımızı kapatma hakkımız olmaz. Olmamlıdır.
    Geçmişi ile bağlarını kopartan toplumların çürümesi, kökleri topraktan çıkartılmış ağacın çürümesi kadar hızlı ve geriye döndürülemez boyutta olur.
    Aleviyol, 21.01.2004
    Yorum

    Alevilik – Müslümanlık Tartışmaları Üzerine

    0

    İsmail Onarlı
    Alevilik – Müslümanlık Tartışmaları Üzerine
    AB 2004 İlerleme Raporu’ndan dolayı; Alevilik – Müslümanlık tartışmaları üzerine, süratle gündem oluşarak tartışmalar yoğunlaşmıştır. Bizde tartışmalarda taraf olarak şunları söylemek gerektiği üzerinde duruyoruz:

    1. Alevilik eşittir = Müslümanlıktır demek ve tartışmalara takılıp kalmamak gerekir. Kavram karışıklıklarına yol açıp, kafa bulandırmamak zorundayız. Alevi terimi, Alevilik öğretisi, Alevilikte kelime-i şahâdet gibi temel kavramlarda dahi birlik yoktur ki, bu konuda olsun. Bir kaşık suda fırtına koparmamak gerekir. Çeşitli Buyruk veresiyonlarında (ben 10’u aşkın buyruk gördüm ve farklılıkları saptadım) dahi İslam içinde görülmesine karşın, konu ile ilgili olarak farklı kavramlar kullanılmıştır.
    2. Mümin-Sofu; yola her şeyiyle bağlı temiz erkekler için, Mümine-Bacı; yola her şeyiyle bağlı temiz-pak kadın ve kızlar için tekil olarak kullanılmakta ve hitap edilmektedir. Yine Alevi bireylere can-gözüm, çoğul tüm insanlara da canlar denilmektedir. Hata bazı yörelerde insanlara “yoluna kurban olduğum”; Dede ve dedezade ise “soyuna kurban olduğum” denilmektedir. Seyyid Nesimi (1369-1417), Pir Sultan Abdal (1475/80-1548/50), Şah İsmail Hatayî (1487-1523/4), Fuzuli (1504 – 1556 ), Virani, Kul Himmet, Teslim Abdal, Kaygusuz Abdal, Anadolu’nun gönüller sultanı, sevgi ve hoşgörü abidesi Yunus Emre (1238 -1320) gibi ulu ozanlar ve Hallaç-ı Mansur (857-922), Fazlullah Hurufi, Abdülvehhab Gazi, Battal Gazi, Hasan Sabbah (?D.1044-1124), Ahmet Yesevi (1103?- 1228?), Baba Mansur, Karaca Ahmed, Ahî Evren, Tâc-ül-Ârif’in Seyyid Ebu’l Vefa, Hamza Baba, Barak Baba, Baba İlyas, Şems-i Tebrizî, Mevlâna Celaleddin Rumi (1207-1273), Şeyh Bedreddin (1357-1420), Balım Sultan (1473-1519/20), Hasan Dede, Hacı Bayram Veli, Hamdullah Çelebi (1767-1836) gibi binlerce pirler, dedeler ve babalar mümindir. “Alevilik, İslamın özüdür”, fakat her Alevi mümin değildir, hatta oldukça çok, münafık ve kişiliksiz insan vardır…
    3. Kuran-ı Kerim’e göre, her kavime bir peygamber tayın edilmiştir / gönderilmiştir. Dünya’ya efsaneye göre, 124 bin peygamber gelmiştir. Alevilik bu peygamberin tebliğ ettiği “vahy”lerin toplamıdır ve bundan dolayı da barış anlamına gelen İslam demektir.
    4. Allah’ın bütün buyruklarının mevcut toplamı Alevilik öğretisi içinde olduğundan, Pir Sultan; ”Biz Müminiz, Mürşidimiz Ali’dir” diyor. Alevi Kuramcısı ve ilahi ozanı, Virani Baba’da şöyle demektedir:
      Ali İncil, Ali Tevrat
      Ali Zebur, Ali Kuran
      Ali fazl-ü Rahman
      Ali’dir sümme vecullah

      Aleviler ötekilere göre kendilerini; 10 yüzyıldan itibaren “İmamiye Mezhebinden” olduklarını söylenmektedirler. 17. yüzyıldan itibaren ise “Caferi olduklarını resmen belirtirler. 19. yüzyıl başında Bektaşi tekkeleri kapatılınca kırsal yöredeki Kızılbaşlar ile birlikte tüm Heterodoks zümreler kendilerini Alevi olarak adlandırarak bugünlere değin gelirler: İran’dakinden farklı olarak; mezhepte Caferi, tarikatte Bektaşiz derler…
      … Musevilik, İsavilik, Muhammedilik (Müslümanlık) birbirini takip eden dinler olduğundan: Kanımca biz yukarıda ki ulunun da tanımladığı gibi, ortak bir zemin olan; “İslamız” dememiz daha doğru olur…
    5. “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyor; H.B.V., ama olay ve olgulara hangi bilimsel yöntem ile yaklaşacağımız belli değil. İnsanlar da kendi zaviyelerinden, bilgi dağarcıklarına göre bakıyor. Bu nedenle de; hoşgörü içinde olmamız gerekir kanısındayım. Eleştirel bakış açısıyla olaylara bakacağız, tartışacağız; ama ortak bir zeminde buluşarak uzlaşacağız. Yapmamız gereken gerek acil işte budur; böylesi bir tartışma ve uzlaşı kültürüne sahip olmak zorunluluğundayız…

    28. ‎März ‎2006

    Ilyas ÜzümAlevilik Islam ilişkisi

    0

    Ilyas Üzüm
    Alevilik Islam ilişkisi
    Sevgili gurup üyeleri,
    “Alevilik Islam ilişkisi” tartışmalarını belli ölçüde basından ve guruptan gelen maillerden takip ettim. Konuyla ilgili birkaç noktaya değinmek istiyorum:

    1. Aleviler tarih boyunca kendilerini Islam üst kimliği içerisinde görmüşlerdir. Alevi kaynağı niteliği taşıyan eserlerin hiçbirisinde Alevilik, o dönemlerde ismi ne olursa olsun, ne ayrı bir din olarak ifadelendirilmiş ne de Islam’ın dışında bir dine aidiyetten söz edilmiştir.
    2. Hacı Bektaş Veli, Otman Baba, Demir Baba, Yemini gibi “yol”un ileri gelenleri Anadolu ve Balkanlar’ın Islamlaşmasında önemli katkılar yapmışlardır. “Gaziyân-ı Rûm” içinde mütalaa edilen dervişlerin dini pratikler bakımından yer yer farklı tutumları olmakla birlikte sonuçta bunların kendilerini “Muhammed dini” içinde gördükleri muhakkaktır.
    3. Alevi ve Bektaşi menakıbnamelerinde birtakım dinlere ait inanç unsurları bulunmakla beraber Islam dinine ait inanç ve inanç unsurları diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar fazladır.
    4. “Yol”un yedi büyük ozanının deyişlerinde aynı şekilde bazı dinlere ait inanç motifleri yer almakla birlikte Islam’a mensubiyet vurgusu göz ardı edilemeyeck kadar açık ve nettir.
    5. Buyruk’un bütün versiyonları Islam’a ait inanç ve inanç motifleri ile örülüdür.
    6. Günümüzde Alevi dedelerinin tamamına yakını Alevilik’i Islam’la ilişkilendirmektedir (Bu konuda bilgi için “Anadolu Inanç Önderleri II. Toplantısı’na bakılabilir).
    7. Bugün gerek Anadolu’da gerekse Balkanlar’da yaşayan Alevi halkın tamamına yakınının kendilerini Islam dini içinde mütalaa ettikleri kesindir. Farklı görüş ileri sürenler oldukça sınırlıdır.
    8. Her din gibi “Islam” dini de tarih boyunca çeşitli dönem ve coğrafyalarda farklı biçimlerde algılanmıştır. Felsefî, kelâmî, fıkhî, tasavvufi ekoller esas itibariyle bunun sonucudur. Söz gelimi, Islam hicaz bölgesinde dinî dogmaların öne çıktığı bir yorum biçimiyle (Selefilik, Ehl-i hadis) algılanırken Maveraünnehir’de dogmalar göz ardı edilmeksizin aklî ve fikrî temellendirmelerin de belirleyici olduğu bir biçimde (Matüridilik) algılanmıştır. Diğer taraftan bazı sufi ekoller Islam’ın ontoloji görüşü etrafında vahdet-i vücutçu bir anlayışı benimserken kimi kelami ekoller (müteahhir selefilik’te olduğu gibi) bu anlayışı küfür olarak yorumlamışlardır.
    9. Aleviliğin ilk dönemlerindeki kalıpları olan Yesevilik, Kalenderilik, Vefailik, Haydarilik tasavvufi nitelik taşıyan yapılardır. Bu yapılar tarihi süreç içinde Safevilik, Hurufilik, Şiilik (başlangıçta Ismailiyye Şiiliği Safevilik’ten sonra ise Oniki Imam Şiiliği) ile temasa geçmiş, bunlardan birtakım öğeler alarak varlığnı sürdürmüş, daha sonra da içe kapanmıştır.
    10. Alevilik temel karakteri itibariyle batınî bir tasavvufi anlayıştır. Ne var ki Aleviliğin XVII. yüzyıldan itibaren içe kapanmasından sonra batinilik de çok iyi işlenememiş, batınî semboller anlamını belli ölçüde kaybetmiş, beltilen dönemden sonra Bektaşilik hariç Kızılbaş Alevi geleneğinde Nesimî, Hatayî ve Pir Sultan gibi şairler yetişememiştir. Hatta adı geçen kişilerin deyişleri de kimi zaman iyi anlaşılamamıştır. Nesimi, Virani, Hatayî ve Pir Sultan’da bulunan çok önemli ve çok anlamlı birçok deyiş “uluhiyet, nübüvvet, velayet” bağlantıları hesaba katılmadığı için anlaşılabilir olma özelliğini yitirmiştir.
    11. Islam felsefi, fıkhî, kelamı ve mistik ekollerce nasıl yorumlanırsa yorumlansın, bu yorumları aşan “olmazsa olmaz”lara sahiptir. Inanç bağlamında bunlar “Aşkın bir yaratıcının varlığı birliği, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve ahiret hayatı; pratikler bakımından ise farz namazlar, ramazan orucu, hac, zekat gibi hususlardır. Bu açıdan bakıldığında Alevi ve Bektaşiler arasında Islam’ın olmazsa olmazlarına sahip kimseler bulunageldiği gibi daha ağırlıklı olarak bunlardan kimilerine sahip kimilerine karşı daha az ilgili kimseler de olagelmiştir.
    12. Sonuç olarak,”Islam’ın olmazsa olmazları” bakımından yer yer farklı algılama ve uygulamaları bulunmakla birlikte, Aleviliği kaynakları, inanç önderlerinin görüşü, halkın genel yaklaşımı bakımından Islam dışı görmek hiçbir şekilde mümkün değildir.

    Doç. Dr. Ilyas Üzüm

    ‎28. ‎März ‎2006

    Alevilik:İslamın kökünden gelen

    0

    Essim Cengizeroğlu

    Sevgili Ali Sehepli,

    Alevilik:
    İslamın kökünden gelen
    Dini siyasete alet etmek isteyenlere tepki olarak doğan
    Hasan ve Hüseyin le filizlenen
    Kerbelada gözyaşlarıyla sulanan
    Mehdiye kadar kök salan ulu bir ağaçtır.

    Bu ağacın yanık bir dalı
    irandan fırlatılmış
    Anadolu bozkırında kök salmış
    Rumeli ve Anadolu erenleri tarafından sısteme sokulmuş
    Anadolu kültür ve inançlarıyla harmanlanmıştır.

    Yalnız ve sadece Anadoluya özgü olan bu olgu:
    İnsandan giderek sırları çözen bir felsefe,
    Korkuyla değil, sevgiyle tanrıyı kabul eden bir inanç,
    İbadette, zaman ve şekilden arınmış,
    Kamil insanı amaçlayan
    bir dünya görüşü
    bir yaşam biçimi
    ve bunların hepsini kapsayan bir ÖĞRETİ dir.

    Dünyaya, hiç bir inanç veya ideoloji gökten zembil ile
    ciltlenmiş kitaplar halinde inmemiştir.
    Bir inanç sistemi veya ideoloji,
    herhangi bir zamanda
    herhangi bir yerde,
    ve herhangi bir şekilde doğar,
    değişime uğrayıp kendini yenileyenler çok yaşar
    bunu yapamayanlar zamanla koybolur giderler.
    Alevilik, beşyüz yıllık osmanlı baskısında
    tüm zorluklara rağmen yaşayabilmiş
    birçok toplum tarafından kabul edilmiş
    ender öğretilerden biridir

    Şu an yaşanan:
    Bu iş daha başlarken belli bir yer kapmak,
    Pastadan büyük pay almak,
    Kariyer yapmak,
    gibi çabalar boşa çıkacak
    taşlar zamanla yerine oturacaktır

    Alevilik bu gün, Avrupa ve Anadoluda sağlıklı doğum sancıları çekmektedir.
    Zaman geriye gitmez.
    Enseyi boşa karartmayalım.

    Sağlık başarı ve mutluluk dileklerimle.

    Augsburg 28.11.2003
    Essim Cengizeroğlu