Perşembe, Mart 12, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 166

Cem, Niyaz, Oruç, Zikir

0

Alevi-Bektaşi İnanç Sisteminde Ritüeller
Alevi-Bektaşi inanç sisteminin ibadet anlayışı, temelde tasavvufi bir karakter gösterir. İbadeti yalnızca dinî hayatın bir parçası olarak görmeyen Alevi-Bektaşiler için ideal toplum hayatını tesis etmeye dönük her türlü yapıp etme, olumlu davranış olarak kabul görülür ve ibadet olarak değerlendirilir. Alevi-Bektaşi inancının temel yazılı kaynakları arasında yer alan Buyruk’ta itikadî gereklilikler, üç sünnet ve yedi farz şeklinde belirtilmiştir. Sözü edilen üç sünnet: Tanrı’yı, Hz. Muhammed’i ve Hz. Ali’yi tanımak ve benimsemektir. Diğer gereklilikler ise sorgulamak, yaşama amacını belirlemek, odaklanmak, açar bulmak, kişinin içsel zenginliklerinin, öz varlığının ayrımına varması, toplumla bütünleşmek, uğraş edinmek, geçmişle barışık olmak, insana saygı duymak, toplumla uyumlu olmak, istemeyi bilmek ve yaşamı yarına ertelememek şeklinde sıralanmıştır (Bozkurt, 2015: 87-88). Bu bağlamda Alevi-Bektaşi inanç dairesinde ibadet anlayışının maneviyatın inşasına dönük olduğunu ifade etmek mümkündür. Dolayısıyla nefsin terbiyesine çabalamak, kul hakkı yememek, adil olmak, yardımlaşmak gibi için günlük hayat içerisindeki erdemli davranış örnekleri de Alevi- Bektaşilerce ibadet olarak kabul görür.
Alevi dindarlığı, büyük ölçüde sosyal gerçekliğe uyum sağlamaya yönelik olup pratikler odaklı bir yapı arz eder. Kendini dış dünyadan izole etme, korunma ve var olma çabasının Alevilerin günlük yaşamın ahlakî içerikle donatılmasına biçimsel dinî kaidelerden daha fazla önem vermesine neden olduğu ifade edilebilir (Kehl-Bodrogi, 2017: 117). Bu noktada, Alevi-Bektaşi sözlü kültür geleneği içerisinde yaşatılan Hacı Bektaş Veli’ye ait “Eline, diline, beline sahip ol!” şiarı , söz konusu inanç dairesinin ahlaki yükümlülüklerinin özeti niteliğinde olduğu söylenebilir. Eline sahip olmak ile hırsızlık yapmamak, diline sahip olmak ile yalan söylememek, beline sahip olmak ile de ahlaklı olmak kast edilmiştir. Bu düstura uygun bir yaşantı sürdürmek de Alevi- Bektaşiler tarafından ibadet statüsünde kabul görüp ibadet yaşantısının bâtıni ayağını teşkil eder.
Alevi-Bektaşi inancında kişisel ibadetin yeri, zamanı ve sabit bir şekli yoktur. Uygun zemin ve zamanda olduktan sonra Tanrı’yı anmak için her an, her şekil, her mekân uygundur. Burada önemli olan ibadet edecek kişinin ahlaki sorumluluklarını yerine getiren, doğruluktan, güzel ahlaktan yana bir kimse olmasıdır. Alevi-Bektaşiliğin toplu halde yapılan ibadeti ise cem ibadetidir. Cem, dinî bir içerik taşımasının yanında, sorunların tartışıldığı, sosyal barışın sağlandığı toplumsal bir dayanışma zeminidir (Doğan, 2013: 69, 70).

Birey Merkezli Ritüeller
Alevi-Bektaşi inanç dairesinin ibadet yaşantısını “birey merkezli ritüeller” ve “topluluk halinde yapılan ritüeller” şeklinde iki ayrı başlık altında ele almamız mümkündür. Bu noktada, bireysel olarak gerçekleştirilebilen ibadetlerin toplu biçimde de gerçekleştirilebilen formları varken toplu halde icra edilen ibadetlerin bireysel olarak yerine getirilemediği bilgisine yer verilmesi gerekmektedir. Alevi-Bektaşi ibadet yaşantısında bireysel olarak gerçekleştirilebilen ritüelleri: oruç, niyaz ve zikir şeklinde sıralamamız mümkündür.

Oruç
Oruç, Alevi-Bektaşi inancında da nefsin terbiyesinin amaçlandığı bir ritüelistik yapıdır. Buyruk’ta orucun doyumsuzluğu sorgulama, kendinde olanla yetinme bilinci olduğu kaydedilir. Alevi-Bektaşiler arasında oruç tutmak noktasında farklı uygulamaların olduğu görülmektedir. Özellikle tarihleri ve sürelerine ilişkin farklı uygulamalar bulunmakla birlikte Alevi-Bektaşilerce tutulan oruçlar: Muharrem, Medet- Mürüvvet, Hızır, Kırk Sekiz Perşembe, adak oruçları ve farklı sayılarda tutulan Ramazan orucu (1-3-9-30) olarak sıralanabilir. Bütün Alevilerin üzerinde ittifak ettikleri tek oruç, on iki gün süren Muharrem orucudur. Bunun dışında, çeşitli ocak ve yörelerde Muharrem’den önce de üç yahut iki gün oruç tutulabilir. Aynı uygulama farklılıkları, Hızır orucunda da kendini gösterir. Hızır orucu da çeşitli yöre ve ocaklarda üç yahut yedi gün tutulur (Turan-Üçer, 2005: 59). Oruç bahsindeki uygulama farklılıklarına dikkat çeken Orhan Türkdoğan da Muharrem orucunun süresi konusunda Alevi-Bektaşi gruplar arasında uygulama farklılıkları olduğuna işaret eder. Çepnilerin ve Tahtacıların Muharrem orucunu 11 gün tutup 12. gün bozdukları bilgisine yer veren Türkdoğan, Çubuk Havzası Alevilerinin ise dokuz gün oruç tutup onuncu gün aşure pişirip kurban kestiklerine işaret eder (Türkdoğan, 1995).
Alevi-Bektaşi inancında oruç tutma süreci, Muharrem olayının yaşandığı acı günlerin anısına dayanan toplu bir yas töreni gibi vuku bulur. Muharrem Orucu süresince eğlenceli konulardan uzak durulur. Şölene dönüşen iftar sofralarından ve gösterişli etkinliklerden kaçınmak suretiyle Kerbela olayının sembolik bir biçimde yasının tutulması söz konusudur. On İki İmamların sayısına paralel biçimde on iki gün tutulan Muharrem orucu, Kerbela kıyımının gerçekleştiği On Muharrem günü son bulur (Buyruk, 2015: 54). Muharrem orucunun tutulduğu Muharrem ayında Alevi- Bektaşilerin sosyal hayatını etkileyen çok sayıda inanma ve kaçınma mevcuttur. Sembolik bir yas süreci olarak geçirilen bu dönemde, haz duygusundan uzak durarak nefsi eğitmek esastır. Her türlü eğlenceden uzak durulan bu dönemde, et kesilmez ve tüketilmez. Büyük ve şenlikli iftar sofraları kurulmaz. Kesici aletlerin, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in başının kesilmesi hadisesini anımsatması dolayısıyla bıçak ve kesici aletler, Muharrem orucu süresince tabu nesnesi olarak görülür ve bu dönemde bıçakla kesilmesi gereken sert gıdalar tüketilmez, bıçak ele alınmaz. Aynı gerekçelerle, sakal tıraşı da olunmaz (Erdem, 2016: 439).
Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisinde, uygulanma şekli ve içeriği, yöre ve ocaklara göre farklılıklar arz etmekle birlikte Muharrem orucu dışında tutulan bir diğer oruç ise Hızır orucudur. Miladi takvime göre ocak ayının 14’ünde başlayıp şubat ayının 17’sine kadar devam eden zaman dilimi, Alevi- Bektaşiler tarafından Hızır günleri olarak kabul edilir. Bu tarihler arasında, haftada üç gün Hızır’a şükranlarını sunmak için oruç tutan Alevi-Bektaşiler, orucun arkasından perşembeyi cumaya bağlayan akşam Hızır Cemi bağlarlar.

Niyaz
Niyaz, diğer ibadet pratiklerinde olduğu gibi inanca bağlılığı ifade etme, söz ve davranışlarla gösterme yöntemlerinden bir tanesidir. Alevi-Bektaşi inanç dairesi çerçevesinde niyaz, birden çok anlamda kullanılan ritüelik bir terim olma özelliği gösterir. Niyaz teriminin karşıladığı anlamlardan ilki, saygı içerikli bir selamlaşma pratiğidir. Bu selam, ritüelik bağlam içerisinde posta, postun temsil ettiği makama verileceği gibi, posta oturan hizmet sahibine de verilebilir. Cem ritüeli bağlamında niyaz edilen noktalardan ilki cem bağlanacak mekânın eşiğidir. Eşiğe saygı göstermenin bir yolu olarak eşik üç kere öpülür ve “Allah, Muhammed, ya Ali” denilerek niyaz edilir. Daha sonra dede postuna gelinerek secdeye varılır ve posta üç kere dudakların değdirilmesi suretiyle niyaz edilir.
Alevi-Bektaşi inancında, bir çeşit “insana secde” olarak değerlendirilen bir inanç pratiği olarak niyaz kavramı yer alır. Buradaki secdeden kastın kula secde olmayıp insanda tecelli eden Hakk’a saygı gösterisi olduğunu ifade etmek mümkündür. Bu ibadet pratiğinin temelinin Tanrı’nın meleklerden yarattığı ilk insan olan Âdem’e secde etmelerini istemesine dayandığı görüşü hâkimdir (Soyyer, 1996: 143). Niyaz teriminin karşıladığı bir diğer anlam, dede-talip, talip-talip arasında bir selamlaşma pratiğine işaret eder. Bu selamlaşma, omuzlara, dizlere, yüze yahut avuç içlerine dudakların değdirilmesi esasına dayanır. Bu şekilde icra edilen niyazlaşma pratiği; bir çeşit helalleşme, eşitlenme ve teslim olma kavramlarını içeren bir pratik olma özelliği gösterir. Cem ritüelinin genellikle başlangıç aşamasında dede, canların birbirleri ile niyazlaşmasını buyurur. Bunu üzerine her talip, yanındaki talibin omzuna niyaz eder. Bu, bir çeşit tanışma ve bir olma uygulaması olarak değerlendirilebilir.
Niyaz terimi, Alevi-Bektaşiler tarafından dua ve gülbankların sonunda yahut inanç dairesi içerisinde kut taşıdığına inanılan şahsiyetlerin ismi anıldığında, sağ elin başparmağının hafifçe dudağa götürülmesi pratiğini de karşılayan bir terimdir. Yedi ulu ozanın isimleri anıldığında nefes, deyiş ve düvaz imamların son dörtlüğünde âşığın mahlası zikredildiğinde de Alevi-Bektaşiler niyaz alırlar .
Alevi-Bektaşi inancı çerçevesinde niyaz teriminin karşıladığı bir diğer anlam alanı kurban/lokmadır. Yalnızca kesilen kurbanlar değil; talipler tarafından cem ritüeline gelirken paylaşılması, sunulması için getirilen her türlü yiyecek niyaz olarak anılır. Niyazlar, parçalara ayrılarak cem erenlerine dağıtıldıklarında ise “lokma” olarak kabul görürler. Cem ritüeline katılım gösterecek taliplerin hiçbiri eli boş gelmez. Sembolik de olsa cem erenleriyle paylaşmak üzere getirilen niyazlar, lokma olarak lokmacı tarafından dağıtılır. Ritüelik bağlam içerisinde dağıtılan her türlü yiyecek ve içecek maddesi, aslında kutsala sunulduğu, kutsalın onayını alma ihtiyacı kaynaklı olduğu için lokma olarak kabul edilir. Getirilen niyazlar, dede tarafından dualanmalarının ardından lokma olarak dağıtılmaya hazırdır. Lokma dağıtılmasının temelinde, ikramda bulunma, hediyeleşme, paylaşma gibi kavramlar yer almakta ve bu sayede Tanrı’nın rızasını almak amaçlanmaktadır.
Niyaz kavramı etrafında gelişen ritüel pratikleri içerisinde “naz/niyaz hizmeti” yahut “lokma hizmeti” şeklinde de isimlendirilen “niyaz hizmeti” de yer alır. On iki hizmetten biri olarak cem ritüelinde yer alan bu hizmet, çoğunlukla “erkân/tarik” hizmetinden yahut “görgü” hizmetinden sonra gerçekleşir. “Dilek, istek, bereket ya da adak için verilen yiyecek, içecek, eşya ya da para” şeklinde bir anlamı da olan niyaz, birçok ocak ve yörede “kansız kurban” olarak karşımıza çıkar (Akın, 2020b: 105-106). Niyaz hizmetinin ritüel içerisindeki temel amacı lokmaların paylaşılmasıdır. Cem ritüeline iştirak eden herkesin lokmasının birbirine nasip olması, paylaşılması için ceme gelen her birey yiyecek (meyve, kuruyemiş, börek çörek, tavuk vb.) ve içecek (meyve suyu, meşrubat, içki vb.) ya da cemevi için gerekli olabilecek yastık, kapkacak, minder vb. gibi ihtiyaçları yanında getirir (Ersal, 2016: 303).

Zikir
Tasavvuf terimi olarak zikir, müridin sesli yahut sessiz, toplu ya da tek başına Tanrı’yı anmasıdır. Zikir kavramının mahiyeti zaman içerisinde farklı boyutlar kazanmıştır. İlk yüzyıllarda yapılan ferdî ve toplu zikirler ile 12. yüzyılda tarikatların oluşmasından sonra icra edilen zikir meclisleri arasında büyük farklar vardır (Kara, 1995: 34-35).
Vecd hali oluşturma noktasında mükemmel bir aracı olma özelliği gösteren zikir, “dil ile zikir” ve “kalp ile zikir” olmak üzere iki türlüdür ve şüphesiz ki kalp ile yapılan zikir, dil ile yapılandan daha makbuldür (Schimmel, 2012: 191). Zikir; inanç pratikleri çerçevesinde, kutsalların isimlerinin sözlü olarak tekrar edilmesi esasına dayanan bir ibadettir. Belirli bir zaman ve mekânın dışında da günlük hayatın içerisindeki yapıp etmelerde de zikrederek inanca bağlılığı dile getirmek ve adı anılan kutsalın yardımını istemek mümkündür. Zikir, Alevi-Bektaşi ibadetlerinin de bir parçası konumundadır. Cem ritüeli bağlamında kutsalların isimlerinin sıralanması ile yakarmayı içeren zikir, Alevi-Bektaşilerce kutsal kabul edilen türbe ve ziyaretgâhlarda da bireysel olarak gerçekleştirilen bir ibadet formudur.
Zikir çekmenin, sözlü olarak kutsal kabullerin sıralanması ve tekrar edilmesi esasına dayalı bir inanç pratiği olmasından hareketle, ritüel bağlamında sarf edilen ve dua mahiyeti taşıyan her kelamın bir çeşit zikir olduğunu ifade etmek mümkündür. Özellikle Alevi-Bektaşi dualarının tekrara dayalı yapıları, anılan isimlere birden fazla defa yer verilmesi, zikretme mantığına uygun tanzim edildiklerinin göstergesidir. Dolayısıyla Alevi-Bektaşilikte kelamın zikre malzeme teşkil ettiğini ifade etmek mümkündür. Alevi-Bektaşi inancında zikir, duanın tamamlayıcısı durumunda olup cem ritüelinin önemli bir parçası niteliğindedir. Cemin hemen her aşamasında edilen dualara “Allah Allah!” nidaları ile cevap verilir. Ritüelik bağlamlarda zikretmenin işlevi, coşkuyu sağlayıp vecd hâline ulaşmayı kolay kılmaktır.

Topluluk Halinde İcra Edilen Ritüeller
Alevi-Bektaşi ibadet yaşantısının topluluk halinde icra edilen ritüelleri, cem ritüelleridir. İcra edildikleri tarihe, icra edilme gerekçelerine ve içeriklerine bağlı olarak çeşitli sınıflandırmalara tabi tutulan cem ritüellerinin tamamı temelde aynı işleve karşılık gelmekte, söz konusu inanç zümresinin temel ibadet biçimini teşkil etmektedir. Ritüelik aşamalarında “birey merkezli ritüelleri” de barındıran cem ritüelleri, toplu halde icra edilme özelliği gösteren yapılardır. Ritüelik düzen içerisinde toplu halde gerçekleştirilen ibadetlerin tamamında olduğu gibi cem

Cem Ritüelleri
Cem kavramı, Alevi-Bektaşi ibadet yaşantısının odağını teşkil eden bir kavramdır. Arapça kökenli bir sözcük olan cemin sözlük anlamı Türkçe Sözlük içerisinde: “toplama, bir araya getirme.” (2009: 356) şeklinde verilmiştir. Ferit Develioğlu tarafından hazırlanan Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat’ta ise cem sözcüğünün anlamına ilişkin: “toplama, yığma, birden fazla insanı gösteren isim” ifadelerine yer verilmiştir (2004). Tasavvufi anlamda cem ritüeli, insanın Allah’ta eriyerek kendisi kaybetmesi ve onunla bir olduğu ritüelik bir yapı olma özelliği gösterir (Cebecioğlu, 1997: 195). Cem ritüelinin amacı ibadettir. Tanrı’nın varlığını ve birliğini zikretme, O’na tabi olunduğunu ifade etme, O’nun gücü karşısında eğilme, kulluğunu hatırlama gibi amaçlar, cem erkânındaki birincil gayelerdir. İkincil gayeler ise, ibadet kapsamında, bir araya gelme, sorgulama, arınma, adaleti tesis etme, birlikte doyma olarak sıralanabilir.
Cem ritüeli, Alevi-Bektaşi inancının temel ibadet biçimi olma özelliği gösterir. Söz konusu inanç dairesinin ritüelik çekirdeğini teşkil eden cem ibadetinin dinî-mitik temeli, Kırklar Cemine dayandırılır. Kırklar Cemi, Alevi-Bektaşilerce idealize edilmiş bir dinî toplantı mahiyeti taşır. Bu sebeple, içeriği her ne olursa olsun her türlü cem ritüelinde amaçlanan, o ilk ideal toplanma tecrübesinin yeniden yaşanmasını mümkün kılmaktır. Cem ritüelleri süresince her türlü yapıp etme, cem ritüelinin varlık sebebi olan Kırklar Ceminin görkemini tecrübe edebilmeye ve dinî manasını idrak etmeye yöneliktir. İcra edilen her cem, Kırklar Ceminin yeniden tecrübe edilmesi arzusuna dayanır. Alevi-Bektaşi inancında cem ritüeli, birliğin, arınmanın, Hakk’a varmanın anahtarıdır. Kutsalın bilgisine temas etme deneyiminin birlikte tecrübe edildiği cem ritüelinin dokusal örüntüsü de yaşanan tecrübeye uygun olarak tasavvufi bir yapıda inşa edilir. Ritüel süresince kullanılan dil; günlük dilden farklı, mecazlı ve estetik bir dildir.
Cem ritüellerini kendi içerisinde düzenlenme sıklıkları ve nedenlerine göre bir sınıflandırmaya tabi tutmak mümkündür. Bu tür bir sınıflandırma: Yola Giriş Ritüelleri, Takvime Bağlı Oluşan Ritüeller ve Kriz Ritüelleri şeklinde yapılabilir.

Yola Giriş Ritüelleri
“Yola girme” kavramı, Alevi-Bektaşi inanç dairesi çerçevesinde, geleneksel yapı içerisinde sistemli hâle gelmiş olan dinî, ahlaki ve sosyal kaidelere uygun bir yaşantı sürdürüleceğine ilişkin söz vermek anlamında kullanılan bir kavramdır. Ritüelik yapılar içerisinde, belirli aşamalardan geçilerek yola girilmekte ve yola giren talip, birtakım sorumluluklar üstlenmektedir. Alevi-Bektaşi inancında, yola girecek talip-talipler için gerçekleştirilen ritüel yapıları: İkrâr Cemi, Musahip Kurbanı Cemi ve Düşkün Kurbanı Cemi olarak sıralanabilir. Bu ritüelik yapıların her birinin içeriği birbirinden farklı olduğu gibi işlevsel olarak hepsi, talibin inanç önderi ve cemaat önünde “yol” kavramından haberdar olmasının, yolun kaidelerini öğrenmesinin ve ikrâr vermesinin sağlayıcısı niteliğindedir.

İkrâr Cemi
İkrâr kavramı; Alevi-Bektaşi inanç dairesi bağlamında, yolun gerekliklerini yerine getirmek, kural ve kaidelere uygun yaşamak noktasında talip tarafından verilen sözü ifade eden bir kavramdır. Alevi bir anne babadan doğmuş olmak, Alevi olmak için yeter şart değildir. Bunun için inanç önderi ve cemaat huzurunda belirli ritüelistik yükümlülükleri yerine getirmek, ikrâr vererek yola girmek gerekir. İkrâr verme, yöre ve ocaklar arası ritüelik uygulama farklılıklarının en belirgin olduğu erkânlar arasında yer alır. Kimi ocaklarda bireysel ikrâr, musahiplik ikrârından önce alınan bir ikrârken ve kişinin kendisini ilgilendiren bir kararken, kimi ocaklarda bireysel ikrârın yerini aile ikrârı alır ve doğrudan bir ikrâr verme biçimi olarak nitelendirebileceğimiz musahiplik ikrârı verilir.
Talip, ikrâr vererek doğal grup üyeliğinden, dinî grup üyeliğine adım atmış olur (Soyyer, 1996: 124). İkrâr veren talip, artık yolun gerekliliklerini yerine getirmekle yükümlüdür. Nihai amaç doğrultusunda takip edeceği yolun kaideleri, inanç sistemi tarafından tayin edilmiş durumdadır. Alevi-Bektaşi inancında her türlü bâtıni ibadetin temel amacı insan-ı kâmil olmaktır. Kamil insan olma yolunda atılan ilk adımın ikrâr vermek olduğunu ifade etmek mümkündür. Yalnızca bir inanç dairesine değil, yaşam pratiklerini de ilgilendiren ahlaki önermeler toplamına işaret eden Alevi-Bektaşi öğretisi, ikrâr veren Alevi-Bektaşi bireyden bu önermelere uygun bir yaşam sürdürmesini bekler. İkrâr Cemi de dede ve cemaat huzurunda talibin Alevi-Bektaşi yol ve erkânına riayet edeceğine dair söz vermesi üzerine kuruludur.
İkrâr cemlerinin merkezinde de Alevi-Bektaşi ritüellerinin tamamına yakınında olduğu gibi kurban yer alır. Kurbanın sahibi ikrâr verip talip olacak kişidir. İkrâr Ceminde koç tığlanır. Genellikle tığlanan bu koçun yününden, ikrâr verecek talibin boynuna bağlanmak üzere bir tığbent hazırlanır. Bu tığbent, çeşitli ritüelik aşamalarla talibin boynuna geçirilir. Manen teslim olmak, yola girmek gibi anlamları sembolize eden bu ritüelik uygulama, “tığbent bağlama” şeklinde anılır. Daha sonra Musahip Kurbanı Ceminde aynı tığbent talibin beline bağlanır ve bu defa “kemerbest” adını alır. Bu kuşağın talip tarafından hayatı boyunca saklanması beklenir.

Musahip Kurbanı Cemi
Musahip Kurbanı Cemi, Alevi-Bektaşi ibadet pratikleri içerisinde yer alan inisiyasyon ritüellerinden bir tanesidir. İkrâr verip yola tabi olmuş olan talibin bir çeşit yol kardeşliği olarak tarif edebileceğimiz musahiplik kurumu için de ikrâr vermesi, yolun gereklikleri arasında yer alır. Musahiplik kurumundan, yaptırımlarından ve anlam alanından yukarıda söz ettiğimiz için burada Musahip Kurbanı Ceminin ritüelik bağlamına ilişkin bilgilendirme yapmayı yeterli görüyoruz.
Musahip Cemi ritüeline evli iki çift, dolayısıyla da dört talip ve varsa onların çocukları katılım gösterir. Bu ritüel, iki Alevi ailenin birbirleriyle inanç önderinin huzurunda belirli ritüelik ve sembolik aşamalardan geçerek kardeş olduğu ritüeldir. Musahip Cemi ritüelinin ardından iki ailenin birbirlerine karşı yerine getirmek durumunda oldukları yükümlülükler mevcuttur. Maddi-manevi çok sayıda kaideyi içerisinde barındıran bu sistem, bir çeşit sosyal dayanışma ve yardımlaşma sistemidir. Dedenin önünde ikrâr verilmesinin ardından artık çiftler ve varsa onların çocukları, birbirlerine bir çeşit kardeşlik bağı ile bağlanmış olurlar. Her iki ailenin çocukları ve hatta torunları dahi birbirleriyle evlenemezler.
Musahip Kurbanı Cemi, ismini odağında yer alan kurban ritüelinden alır. “Musahiplik Erkânı” yürütülmeden önce musahip olma isteklerini dedeye iletmiş olan talipler rehber tarafından, dedenin talimatı ile çevrelerinde araştırılır. Eğer aralarında dargınlık, kırgınlık olan bir kimse varsa dede ve rehber aracılığı ile sorunlar çözüme kavuşturulur. Daha sonra, musahip adayı taliplerin çevresinden yine musahipli taliplere, “Musahiplik Erkânı” yürütüleceğine dair bilgilendirme yapılır ve dedenin taliplere danışarak uygunluğuna karar verdiği bir tarihte “Musahiplik Erkânı”nı yürütmek üzere cem olunur. Musahip olacak çiftler, dedenin huzurunda isteklerini beyan ederler ve özlerini dâra çekerler. Dede çiftlere musahipliğin içeriğini anlatır. Musahiplik Ceminde içerik, dede tarafından cemin birlenip birinci münacatın verilmesinin ardından değişiklik göstermeye başlar.
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde Musahip Cemi, Kur’an hizmeti olarak kabul edilir. Bu sebeple, ritüeldeki hizmetlerin tamamında buna vurgu yapılır Âşıklık hizmetinde yalnızca düvaz okunur zira düvaz, inanç evreninde “Kur’an” olarak kabul edilir ve her bağlamda okunmaz. Musahip Ceminde bütün hizmetler musahipli taliplere göre şekillendirilir. Diğer cemlerde gençleri yola alıştırmak için yapılan Turnalar Semahı, Musahip Ceminde dönülmez. Tarikat namazı normalde iki secdeli bir yapıda icra ediliyorken Musahip Ceminde secde ve tecellâ dolanılmadan icra edilir (Ersal, 2016a: 389).
Alevi-Bektaşi inancına göre ikrâr vermemiş ve musahibi olmayan herhangi bir kimse, Alevi-Bektaşi bir anne ve babanın evladı olsa dahi, Öğreti Cemi dışındaki ritüellere katılımı mümkün değildir. Musahiplik Cemi, ikrâr kavramı üzerine inşa edilen bir cem niteliğindedir ve Şeriat kapısından Tarikat kapısına geçişin sembolüdür. Musahiplik Kurbanı Ceminin ritüelik içeriği de bu geçiş sürecini sembolize eden söz, hareket ve ifadelerle kurulur. Cem süresince okunan dua ve gülbankların içeriğinde mutlaka musahiplik, kardeşlik kavramlarına yer verilir. Musahiplik Kurbanı Ceminde on iki erkânda söylenen gülbank ve dualara ek olarak “Kemerbest Gülbangı”, “Musahiplik Gülbangı” gibi gülbanklar verilir.
Musahiplik kavramı, Anadolu ve Balkanlardaki çeşitli Alevi-Bektaşi ocaklarında farklı sözcüklerle karşılanır. Çubuk Havzası Alevi ocaklarında “musahip” ve “kardaşlık”; Çorum’da Alevi yerleşiminin olduğu bazı köylerde “gaham”; Karadeniz Bölgesi’nde Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı Alevilerde “hısım”; Bulgaristan ve Trakya Bölgesinde yaşayan Babaîlerde “kafadar” ve “bilazer”; Yunanistan Dimetoka bölgesinde Seyyid Ali Sultan’a bağlı topluluklarda “ahretlik” şeklinde karşılanmaktadır. Musahibi olmayan kişi için Çubuk Havzasında “yalkı”, Beypazarı Karaşar’da “yekte”, Tahtacı Alevilerinde ise “Bacağı ayrık” tabirleri kullanılır (Ersal, 2016a: 380).

Düşkün Kurbanı Cemi
Düşkün Kurbanı Cemi, “Düşkün Kaldırma Cemi” ismi ile de bilinir. Düşkün Kurbanı Ceminin tertip edilme amacı, Alevi-Bektaşi inanç yapısının iman ve ahlak kaidelerini içeren yaptırımlarına uygun davranmayan tutum ve davranışlar içerisine girmesi hasebiyle bağlı olduğu ocak tarafından düşkün ilan edilen kişinin düşkünlüğünün ortadan kaldırılmasıdır. Düşkünlüğün ortadan kaldırılması ile talip yeniden cem halkasına dâhil olur. Düşkünlük kurumunun Alevi-Bektaşi teolojisinin temel kurumsal dinamikleri arasında yer aldığından ve bir çeşit hukuk sistemine işaret ettiğinden yukarıda söz etmiştik. Bu noktada ise düşkünlük hukukunu biçimlendiren kaideler ile Düşkün Kurbanı Ceminin ritüelik içeriğinden söz etmeyi yeterli görmekteyiz.
Düşkünlük hukuku çerçevesinde yolun akaidine uygun olmayan tutum ve davranışların neler olduğu ve bunların ne şekilde cezalandırılacağı tayin edilmiştir. Örfi bir hukuk sistemine tekabül eden düşkünlük hukukunda “düşkün” ve “yol düşkünü” şeklinde iki ayrı suç tanımı yer almaktadır. Düşkünlük hukuku, sistemli yapısını, yazılı kaynaklardan da takip edilebiliyor olmasına borçludur. Bu noktada, Buyruk başta olmak üzere çeşitli ocaklara ait ahitnameler ve erkânnameler temel referans kaynakları niteliğindedir.
Düşkünlük hukuku çerçevesinde tayin edilen kural ve kaidelerin “eline, diline ve beline sahip olmak” anlayışı üzerine bina edildiği ifade edilebilir. Alevi-Bektaşi inancının ahlaki yapılanmasının da belirleyicisi olan anlayış, sembolik göndermeler içerir. Eline sahip olunması ile kast edilen; hırsızlık yapmamak, adam öldürmemek, canlılara zarar vermemek gibi el ile işlenebilecek suçlardır. Diline sahip olmak ile yalan söylememek, iftira etmemek, dedikodu yapmamak, kötü söz söylememek, kimseyi kırıp incitmemek gibi ahlaki gerekliliklere işaret edilmektedir. Kişinin beline sahip olması ise zina yapmamak, namus kavramı etrafında oluşan etik kurallara uygun davranmak gibi kaideleri içerir.
Buyruk’ta üç sünnet ve yedi farz şeklinde, düşkünlük hukukunun içeriğini tayin eden unsurlar sıralanmıştır. Söz konusu sünnet ve farzlara riayet edilmemesi hâlinde uygulanması gereken cezalar şu şekilde ifade edilmiştir:
“Evvelki sünnetten düşene sitem edip ihtiyaç ile kabul edeler. İkinci sünnetten düşene, üç sitem tarik urup üç akçe tercüman alalar. Üçüncü sünnetten düşene üç tarik çalıp üç akçe gazilere ve bir akçe halifeye alalar. Geldik imdi farz beyanına: Evvelki farzdan düşene üç tarik urup üç akçe gazilere ve bir akçe halifeye ve beş akçe Hacı Bektaş’a tercüman alalar. İkinci farzdan düşene yedi tarik urup yedi akçe gezilere ve üç akçe halifeye ve on akçe Hacı Bektaş’a alalar. Üçüncü farzdan düşene dokuz tarik urup on bir akçe gazilere, yedi akçe halifeye, on altı akçe Hacı Bektaş’a alalar… Bir kimse farzdan düşse, özünü erenlere yetirip kabul ettirmezse ona derman yoktur”. (1958: 245-247)
Düşkün Kurbanı Cemi ya da Düşkün Kaldırma Cemi olarak anılan cem, düşkün durumuna düşen kimselerin cezalarını çektikten sonra tekrar yola alınmaları amacıyla düzenlenir. Bu ritüelde amaç, düşkün olan ve yoldan düşen birey ya da bireylerin cem huzurunda yargılanarak tekrar yola alınmalarıdır. Düşkün ilan edilmiş birey, kendisine uygulanan yaptırımları yerine getirmiş olsa bile bu cemde tekrar sorgudan geçirilerek ancak cemde hazır bulunan ikrârlı canların da razılıklarının alınmasıyla düşkünlüğü kaldırılır. İçeriğinden hareketle, “Düşkün Kaldırma Cemi” nin işevsel açıdan “yeniden yola giriş” ritüeli olduğu ifade edilebilir. Söz konusu işlevi dolayısıyla bu cemdeki uygulamalar, diğer cemlerden çeşitli açılardan farklılıklar içerir. Düşkün Kurbanı Cemi ritüelinde, diğer cem ritüellerinden farklı hizmet aşamaları yer alır. Bunlar: “Sitem Hizmeti”, zakir tarafından görülen “Bağışlama Düvazı” hizmeti, “Sorgu-Sual ve Kesim Hizmeti” ile “Düşkün Kaldırma Hizmeti”dir (Akın, 2020c: 354-367).
Sitem hizmeti, çeşitli ritüelik aşamaların tamamlanmasının ardından düşkün talibin meydana getirildiği hizmettir. Rehber tarafından boynuna tığbend atılan talip, eşiğe niyaz ederek dedenin huzuruna gelir. Rehber, dede ve canlar arasında, düşkünlüğün kaldırılıp kaldırılmayacağına dönük bir diyalog gerçekleşir. Ardından bağışlama düvaz imamı okunur. Ardından tüm canlar ayağa kalkar ve dede düşkün olan canın sorgusunu gerçekleştirir. Düşkün canın sorgulanmasıyla tekrar ikrârının alınmasına tüm canlar razı olursa tekrar yola girmek için ödeyeceği kefaret belirlenir. Buna “kesim” adı da verilir. Kefaretin belirlenmesinin ardından, dede ve zâkirler, düşkün olan canın düşkünlüğünün kalkması için on iki tane düvaz imam okurlar. Boynunda su dolu testi ve alnında on iki çivili keçe ile düvaz imamlar tamamlanana dek sacın üzerinde bekleyen canın düşkünlüğünün kalkması için “başı taçlı” canlardan kâmil birisi üç adım öne çıkarak rükû eder biçimde eğilip doğrularak “mürüvvet dede, mürüvvet!” diye bağıra bağıra düşkün olan canın yanına gider ve boynundaki destilerden birini kendi boynuna alarak Mansur Dârı’na durur. Böylelikle tüm canlar düşkün canın yüküne ortak olur ve on iki düvaz imamdan sonra dede bir düvaz imam daha söyleyerek düşkün canı ve yanındaki taçlı başlıyı dârdan indirir ve şu hizmet gülbangını verir:
“Allah Allah, Allah Allah. Hayır, hizmetleri kabul ola. Hizmet sahiplerinden şefaat bulalar. Müminin sorgusu-suali buradadır, burada sorulan mahşere kalmaya. Dâr, sitem çeken canların çektikleri dârlar, sitemler günahlarına karşılık gele. Divân-ı dergâhta yüzleri ak ola. Biz onların günahından geçtik, Cenab-ı Allah da günahlarından geçmiş ola. Tuttukları da Hak, Muhammed, Ali’nin eteği ola. Allah, Muhammed, Ali, On İki İmam bir daha şaşırtmaya, düşürtmeye, ikrârlarında durmak nasip eyleye! Nutuk Şah-ı Merdan Ali’nin, nüfus ceddim Ağuiçen’in ola! Gerçeğe Hü! Mümine ya Ali!” (Akın, 2020c: 357-369).

Takvime Bağlı Oluşan Ritüeller
Takvime bağlı gerçekleştirilen ritüeller ile dönemler halinde ortaya çıkan, topluluk tarafından organize edilen ve sosyo-ekonomik mevsimlerin genellikle başında yahut sonunda yapılan ritler ifade edilir. Takvim odaklı tertip edilen ritüeller, sosyal hayatın ritmini oluştururlar. Öncelikli amaçların ne olduğunu, hangi normların yürürlükte olduğu gibi birtakım sorulara yanıt vermek sureti ile toplumun kolektif ve önceden belirlenmiş değerlerini ön plana çıkartan bu ritüeller, sosyal hayatta bazı zaman aralıkları oluşturarak toplumun zaman algısını biçimlendirir. Grup odaklı olma özelliği gösteren takvime bağlı ritler, tekrarlanan nitelikte olup kişiyi, sosyal ve sosyo-ekonomik çevresine, defalarca tekrarlanan fakat aynı zamanda yaratıcı özellik gösteren bir yolla bağlar (Honko, 2009: 207-208).
Alevi-Bektaşi inanç dairesi çerçevesinde periyodik olarak bir araya gelip toplu bir biçimde ibadet edilen ritüeller mevcuttur. Belirli bir zamansal döngünün esas alındığı bu ritüeller temelde ekonomik yaşantıya göre tanzim edilmektedir. Alevi- Bektaşi nüfusunun büyük çoğunluğunun köyden kente göç öncesi dönemde tarım ve hayvancılığa bağlı bir yaşam sürdürüyor olması, ritüel takvimlerinin bu yaşantıya uygun biçimlendirilmesini zorunlu kılmıştır.
Senelik ibadet takviminin ilk ritüeli olma özelliği gösteren Görgü Cemleri, yöre ve ocak uygulamalarına göre küçük farklar gösteriyor olmakla birlikte genellikle ekim- kasım aylarında başlar ve talip sayısının yoğunluğuna göre altı aya kadar devam edebilir. Alevi-Bektaşi ibadet takviminin yıllık periyodu genellikle mayıs ayında son bulur. Yola giriş ritüellerinin takvimleri de geleneksel erkânlar dışında kalan zamanlara göre ayarlanır. Dolayısıyla yola giriş ritüellerinde döngüsel bir takvim takip edilmez (Akın, 2020c: 380).
Alevi-Bektaşi ibadet yaşantısının belirli periyotlarla tekrar edilen ritüelik yapılarını, Görgü Cemi, Birlik Cemi, Muharrem Cemi, Kurban Bayramı Cemi, Nevruz Cemi, Hızır Cemi ve Öğreti Cemi olmak üzere yedi başlık şeklinde sıralamamız mümkündür.

Görgü Cemi
Görgü Cemleri, ikrâr vermiş olan talip ve dede topluluklarının yılda bir kere yola uygun bir yaşantı sürdürüp sürdürmediğinin denetlendiği, ikrârının tazelendiği ritüelik yapılardır. Takvime bağlı tanzim edilen Alevi-Bektaşi ibadet pratiklerinin genellikle ilk aşamadaki ritüeli Görgü Cemidir. Kendi içerisinde sistemli bir ritüelik akışa sahip olan Görgü Ceminde ikrârın tazelenmesi, manevi arınmanın sağlanması söz konusudur. Alevi-Bektaşi inancı çerçevesinde, ikrâr vererek yola giren herkes yılda bir defa dedenin ve cemaatin huzurunda sorgulanmalı; eksik ve yanlışları ile yüzleşmelidir.
Görgü Cemi, değişik yöre ve ocaklarda “Baş Okutma”, “Hizmet Görme Cemi” gibi farklı isimlerle de anılır. Özellikle kış aylarında düzenlenen Görgü Cemi, senelik ikrârın tazelendiği ritüel olma özelliği gösterir (Rençber, 2013: 198). Görgü Cemi, Alevi-Bektaşilerce “tercüman kurbanı” ve “meydandan geçme” şeklinde de anılmaktadır. Görgü Cemine de yalnızca ikrâr vermiş olanlar yahut musahibi olanlar girebilir. Görgü Cemi ritüelinde görgüden geçenler, eğer yıl boyunca herhangi bir kusur ettilerse bu hatanın tekrarlanmayacağına dair tövbe edip ikrâr tazelerler. Bu şekilde manevi arınma sağlanması amaçlanır. Herkesin görgüsünün görülmesinin ardından ritüelin hizmet kısmına geçilir ve on iki hizmet tamamlanır. Görgüden geçen canların kurbanları ancak onların tövbe etmelerinin ardından dağıtılır ve kurbanlar yenilir (Yaman, 1994: 154; Çıblak, 2005: 95-96).
İkrâr veren talip, Görgü Cemine katılmadan önce borcu varsa ödemiş, kırdığı kimse varsa gönlünü almış olmalıdır. Talibin inanç önderinin ve cem erenlerinin huzuruna kul hakkı yemiş, borçlu yahut gönül kırmış bir şekilde çıkması doğru bulunmaz. Görgü Cemine başlarken cem erenlerine görgüsü görülecek olan talipten razı olup olmadıkları sorulur. Eğer aralarından razı olmayan biri çıkarsa aradaki sorun çözüme kavuşturulmaya çalışılır.

Birlik Cemi
Birlik Cemi, “Abdal Musa Cemi” yahut “perşembelik” olarak da anılır. Perşembe akşamları yapılan, çocuktan yaşlıya her Alevi-Bektaşi’nin katıldığı, dedenin güncel meselelere dair konuşmalar da yapabildiği cemdir. Birlikte sorunlar tartışılıp çözüm önerileri getirilir. Birlik Ceminde, kurbanı olan taliplerin “adak kurbanı” yahut “yıl kurbanı” şeklinde adlandırılan kurbanları tığlanarak dağıtılır. Kurban ritüeli etrafında biçimlenen bir cem olması dolayısıyla Birlik Cemi, “Abdal Musa Kurbanı Cemi” olarak da anılır. Geleneksel yapıda köy yahut kasabanın en büyük hanesinde yahut dedenin/babanın evinde Birlik Cemi için toplanılırken günümüzde toplanma genellikle cem evlerinde olmaktadır. Akşam saatlerinde gerçekleşen Birlik Cemi için hazırlıklar gün içerisinde tamamlanır.

Muharrem Cemi
Alevi-Bektaşi inancında her yıl, hicri takvime göre Muharrem ayının ilk on iki günü Muharrem orucu tutulur. Geleneksel halk takvimine göre Kurban Bayramı’nın başlangıcından itibaren yirmi gün sayılarak Muharrem orucuna niyet edilir. Muharrem orucu, Kerbela olayının sembolik bir biçimde yâd edilmesi ve içselleştirilmesi esasına dayanır. On iki gün boyunca, Kerbela’da susuz can veren Hz. Ali taraftarları ile özdeşim kurmak için su içilmez, neşe ve eğlenceden kaçınılır. Çok sayıda kaçınma ve uygulamanın da eşlik ettiği Muharrem orucu günlerinde, sembolik bir yas süreci geçirilir.
Muharrem orucunun tutulduğu süre boyunca, her akşam oruç açıldıktan sonra cem bağlanır. “Muharrem Cemi” şeklinde adlandırılan bu cemlerde, her akşam On İki İmamlardan bir tanesi ile ilgili bilgi verilir, Kerbela hadisesi anlatılır ve Hz. Hüseyin ile Kerbela’da can veren diğer mazlumlar için gözyaşı dökülür. On iki günün sonunda, aşure pişirilerek dağıtılır. Yine on iki günlük süreç sona erdikten sonra, İmam Zeynel Abidin’in Kerbela olayından sağ olarak çıkmış olmasına şükreder mahiyette “şükür kurbanı” kesilerek dağıtılır. Kurbanın kesildiği akşam, daha büyük ölçekli bir Muharrem Cemi yapılır.

Kurban Bayramı Cemi
Kurban Bayramı Cemi, Alevi-Bektaşi ritüelleri içerisinde, yıllık döngü esasına göre tanzim edilen ritüelik yapılar içerisinde yer alır. Öğreti cemleri gibi Kurban Bayramı Cemi de katılacak kişide ikrârın aranmadığı, gönül rızası olan, dileyen bütün canların bulunabileceği cemlerdir. Kurban Bayramı Cemi bağlamında, ritüelik hizmetlerin tamamı gerçekleştirilmez, çerağ ve süpürge hizmetleri görülmez.
Kurban Bayramı Cemleri; genellikle bayramdan bir gün önce, arife gününü bayram sabahına bağlayan gece ve bayramın birinci gününün sabahı olmak üzere iki defa toplanılarak gerçekleştirilir. Kurban tığlanacaksa yöre ve ocaklara göre değişiklik göstermekle birlikte arife günleri tercih edilir. Ağuiçen ve Kureyşan ocaklarında Kurban Bayramı Cemi, bayramın birinci gününün sabahında yahut akşam bağlanır.

Nevruz Cemi
Alevi-Bektaşi inancında, Nevruz Bayramı ‘nın denk geldiği tarihin birden fazla anlamı vardır. “Yeni gün” anlamına gelen Nevruz, baharın müjdecisidir. Bunun yanında, Alevi-Bektaşiler için Nevruz Bayramı olarak kutlanan 21 Mart tarihi, Hz. Ali’nin doğum günü ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evlendiklerin gün olması dolayısı ile de anlamlıdır. Nevruz, Alevi-Bektaşi çevrelerde “Sultan Nevruz” olarak adlandırılmakta ve 21 Mart günü bağlanan cem de “Sultan Nevruz Cemi” olarak anılmaktadır. Yaptığımız alan araştırmasında, Anadolu’da kimi yerlerde Alevi-Bektaşilerin dokuz gün Nevruz orucu tuttuğu bilgisine ulaşılmıştır. 21 Mart günü mezar ziyaretlerine gidildiğine, lokma dağıtıldığına, duaların okunduğuna da rastlanmıştır. Nevruz günü, özenli giyinilerek yemekler pişirilir. Nevruz orucunun sona ermesiyle 21 Mart’ı 22 Mart’a bağlayan akşam, Nevruz Cemi yapılır.
Nevruz Cemi erkânında, on iki hizmet mevcuttur. On iki hizmetin hizmet sahipleri de cemde hazır bulunmalıdır. Dede, usulüne uygun olarak cem bağlanacak yere gelir. Ayağa kalkmış canlara öncelikle dâr gülbangı verir. Postuna oturduktan sonra günün anlam ve önemine ilişkin konuşmalar yapan dede, Nevruz’ a dair huzurda bulunanlardan gelen soru olursa, bu sorulara cevap verir. Rızalıkların alınması ile cem başlar. Hizmet sahiplerinin çağırılması ve hizmet akışı, Abdal Musa Cemi ile aynıdır. Fakat söylenen deyişlerde ve okunan dua ve gülbanklarda, Nevruz teması hâkimdir. Ceme başlarken Fatiha ve İhlas sureleri genellikle Türkçe okunur. On İki İmamların isimleri zikredildikten sonra tekbir getirilir. Ardından tövbe duası okunur. Tövbe duasından sonra Nad-ı Ali duası okunur. Ardından secdeye varılır ve dede bu noktada secde gülbangı verir. Ardından tevhit okunur. Bir kez daha secdeye varılır ve dede tarafından secde gülbangı verilir. İkinci secdeden sonra, zâkir tarafından düvaz imamlar ile Hz. Ali’yi ve Nevruz’u anlatan deyişler söylenir. Üçüncü kez secdeye varılır ve dede tarafından secde gülbangı verilir. Ardından miraçlama okunur. Secdeye son kez varılır. Ardından semah hizmetine başlanır. Mersiyelerin okunmasının ardından münacat duası yapılır. Getirilen lokmalar dualanarak dağıtılır. Hizmet sahiplerine toplu gülbank verilmesinin ardından, “Oturan-Duran gülbangı” verilerek cem sır edilir.

Hızır Cemi
Alevi-Bektaşilikte Hz. Hızır’ın peygamber oluşuyla “nebi”, Allah’ın bütün sırlarına vâkıf olması ile de “veli” olduğu inancının hâkim olduğu ve Hızır’ın inanç sistemi bağlamında bir kült olma özelliği gösterdiğine daha önce işaret etmiştik.
Özellikle çetin kış şartları karşısında dua ederken Hızır’dan yardım isteyen Alevi- Bektaşiler, maddi-manevi her türlü güçlükte, Hızır’ı yardıma çağırmaları durumunda müşkül vaziyetin ortadan kalkacağına inanırlar (Tur, 2002: 550). Alevi-Bektaşi geleneği içerisinde, Hızır kültünün kültürel belleklerinde geniş yer tuttuğunun kanıtı niteliğinde çok sayıda ifade mevcuttur. Hızır kültü, ulu ozanların şiirlerinde de önemli bir yer tutar. Alevi-Bektaşilikte, Hızır kültü etrafında gelişen çok sayıda inanış mevcuttur. Hızır’ın yoksul ve yetimlerin evlerini ziyaret ettiği, girdiği rüyanın gerçekleşeceği, insan şeklinde dolaşabileceği inançları bunlardan bazılarıdır.
Hızır orucunun çıkış noktası ile ilgili çok sayıda rivayet mevcuttur. Bu rivayetlerden biri, Nuh Peygamber ile ilgilidir. İnanışa göre, Nuh Peygamber’in gemisinin fırtınadan kurtulmasının ardından şükretmek için gemide bulunanlar, üç günlük şükür orucu tutmuşlardır. Bir diğer rivayet, Hz. Ali ve Hz. Fatma ile ilgili olarak anlatılmaktadır. Rivayete göre, Hz. Ali ve Hz. Fatma, çocuklarının hastalanmaları üzerine üç gün oruç tutarlar ve her üç günde de oruçlarını açacakları sırada kapıları çalınır, her seferinde biri gelir ve onlardan yardım ister. Onlar da oruçlarını açacakları yiyecekleri yardıma ihtiyacı olan bu kişiyle paylaşırlar. İnanışa göre farklı görünümlerde gelerek Hz. Ali ve Hz. Fatma’yı sınayan, Hızır’ın kendisidir (Odabaş, 2016: 60). Alevi-Bektaşiler üç gün oruç tutarak bu orucu yaşatmakta, üç günün sonunda da bir araya gelerek Hızır Cemi bağlamaktadırlar.
Miladi takvime göre, Ocak ayının 14’ünde başlayıp Şubat ayının 17’sine kadar devam eden zaman dilimi, ocaklara ve bölgelere göre değişiklik arz etmekle birlikte, Hızır günleri olarak kabul edilir. Bu tarihler arasında, haftada üç gün Hızır’a şükranlarını sunmak için oruç tutan Alevi-Bektaşiler, orucun arkasından perşembeyi cumaya bağlayan akşamlarda Hızır Cemi bağlarlar. Hızır Ceminde edilen dualarda mutlaka Hızır’ın adı geçer.

Öğreti Cemi
Öğreti Cemi, İrşat Cemi olarak da bilinir. İrşat; tasavvufi anlamda, mürşit tarafından yolu sürdürmeye karar vermiş talibe yol gösterilmesi manasına gelir. Yola talip olan kişiye tasavvufi görgü, inanç önderleri tarafından edindirilir. Öğreti cemleri, daha ziyade yetişme çağında olan genç kız ve erkeklere dede tarafından Alevi- Bektaşiliğin temel inanç yapısının ve ibadet pratiklerinin aktarıldığı cemlerdir. Öğreti Cemlerinde, gençlerin ahlaki olarak da eğitilmesi, yolun edep ve erkânından haberdar olmaları amaçlanır. Dede, inanç ve ahlâk yapısına ilişkin çeşitli hususlarda bilgilendirici konuşmalar yaparak nasihatler verir. Katılım gösteren taliplerin sorunları, sıkıntıları da öğreti cemi bağlamında konuşulan konular arasındadır. Öğreti Cemi ritüeli için genellikle perşembe akşamları toplanıldığı gibi yaşam koşullarının daha güç olduğu büyükşehirlerde haftaiçi bir araya gelinememesi dolayısıyla cumartesi ya da pazar günleri de toplanılabilmektedir.

Dârdan İndirme Cemi
Alevi-Bektaşi inanç ve kültür yapısı içerisinde, ölüm ve ölümden sonraki yaşamla ilgili inanç ve pratiklerin kaynağı tasavvuf düşüncesinin yanı sıra eski Türk inançları ve yurt tutulan Anadolu’nun kadim kültürlerinin birleşiminde aranmalıdır. Farklı inanç ve kültürel kaynaklardan beslenerek kendine özgü bir yapı kazanan ölüm düşüncesi, ölen kişinin biçimden kurtulup öze ulaşacağı, Hakk’a kavuşacağı görüşü üzerine inşa edilmiştir. Alevi-Bektaşilikte, ruhun ölümsüzlüğüne inanılır; ölümle birlikte kişinin don ya da kalıp değiştirmek sureti ile ruhun bir bedenden başka bir bedene geçebileceği düşüncesi hâkimdir (Çıblak, 2013: 273). Bu düşüncenin somutlaşmış şekli, “Dâr Erkânı” adı ile de bilinen “Dârdan İndirme Cemi”dir. Ölen ikrârlı talibin musahibi aracılığıyla geride kalanlarla hesabının görüldüğü, rızalığının alındığı bu ritüel, Alevi-Bektaşi inancındaki ölümden sonraki hayat düşüncesi ile temellendirilmiştir. Dârdan İndirme Ceminde ölen kişinin ardında bıraktığı borçların, dargınlıkların, kapanmamış hesapların olup olmadığı sorgulanır ve eğer varsa bunlar, bağlı bulunduğu ocağın dedesi tarafından çözüme ulaştırılır, bu sayede ölen kişinin ruhunun Hak katında huzura ereceğine inanılır.
Dâr kurbanı, musahiplerden birinin Hakk’a yürümesi durumunda, rızalık için tığlanan kurbanın adlandırılmasıdır. Dâr kurbanının yapılmasındaki amaç, ölen Alevi bireyin geride bıraktığı dünya ile olan hesabının kapatılmasıdır. “Dâr Kurbanı Cemi”, ölen musahipli bir Alevi bireyin ölümünün üzerine yol kardeşleri ile helalleştirilmesi amacıyla icra edilir. Eğer ölen kişi musahibi olmayan bir bireyse yahut ölümünden önce düşkün ilan edildiyse Dâr Kurbanı Cemi yapılmaz. Bu cem ritüeli, ölen ikrârlı birey için icra edilen son cem ritüeli olma özelliği gösterir. Dâr Kurbanı Cemi de on iki erkân ve on sekiz hizmet üzerine icra edilir. Cem ritüelindeki hizmetlerde seccade üzerinde kurban sahiplerinin sorgu anı ve dâra durmaları dışında icra edilen bütün inanç pratikleri, Dâr Kurbanı Ceminde de aynıdır. Dâr Kurbanı Ceminde ölen kişinin Dâr Kurbanı hizmetini kim görecekse o seccadeye çıkar. Genel olarak ölen kişinin yaşıyorsa dârına musahibi, hayatta değilse de çocukları çıkar (Ersal, 2016a: 449, 451).

İnsan-ı Kâmil Anlayışı

0

“İnsan-ı Kâmil”, kâmil, tamamlanmış, bilgili, yetkin insan anlamına gelen, tasavvufî bir terimdir. İnsanın özünü eğiterek nefsini yenmesi, yüceltilen tutum ve davranışlarla donanması sürecinin sonunda ulaşabileceği bir mertebe olan kemalet mertebesi, Alevi-Bektaşi inancında, ulaşılabilecek son aşamadır. İbadet yaşantısının tasavvufî bir içerik arz ettiği Alevi-Bektaşi inanç sisteminde icra edilen tüm ibadetler, insanın kendini, özünü bilmesine yöneliktir ve temelde hepsi insanın kâmil insan olmasını amaçlar.
Alevi-Bektaşi inancına göre, insanın Tanrı’yı bilmesinin yolu kendini bilmesinden geçer; ancak kendini bilen kişi Tanrı’yı bilebilir. Kendini bilmek, sabırla olgunlaşılması, edeb ile yaşanması ile mümkündür. Kin, kibir gibi nefsin marazlarından uzak, toprak gibi alçakgönüllü olan insan, kâmil insan olmak için gerekli olgunluk seviyesine ulaşmış demektir. Kendini bilen insan, insan-ı kâmildir ve bu özelliğiyle Tanrı katında muteber bir kimsedir. Tanrı’nın insandan ulaşmasını istediği mertebe de insan-ı kâmil mertebesidir ve tüm peygamberler, velîler, erenler insan-ı kâmildir (Bal, 2014: 260).
İnsan-ı kâmil anlayışı ve öğreti bağlamındaki değeri, Alevi-Bektaşi şiirinde de sık işlenen temler arasında yer alır. Kaygusuz Abdal’ın şu dizeleri, yaratıcıyı kendi özünde bulan kâmil insanın Tanrı katındaki değerinin altını çizer niteliktedir:
“Hakk’ı ol buldu bildi cân içinde
Kâmil insan odur insan içinde
Ol insandur hemân Hakk’un emîni
Dâyim Hak iledür anun yakîni” (2009: 111)

Güruh-u Naci Anlayışı

0

“Güruh-u Naci”, kurtarılmış, seçilmiş topluluk anlamlarına gelen bir terkiptir. “Fırka-yı naciye” olarak da bilinen “Güruh-u Naci”, İslamî akideyi doğru bir biçimde kabul eden ve yaşayan topluluğa işaret eder. Güruh-u Naci, “kurtuluşa eren, ahiretteki her türlü azabtan beraat ederek, necatını, kurtuluşunu eline alan, diğer bir ifade ile Kur’an-ı Kerîm’in hükümlerini kabul ve tasdik etmekle onlara uyan, Hz. Peygamberin ve ashabının yolunu aynen takip eden büyük topluluk, cemaat demektir.” (Gökbel, 2019: 301). Doğru yaşantı biçimi, Güruh-u Naci mensuplarının “kurtarılmış topluluk” olarak anılmasının sağlayıcısıdır.
Hz. Muhammed’in Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadisinde, . Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, kurtuluşa eren fırka (Fırka-yı Naciye) dışında kalan yetmiş iki fırka Cehenneme gidecektir.” demiş, kendisine fırka-yı naciyenin kimler olduğu sorulduğunda ise “Benim yürüdüğüm yola ve bu yolda beni takip eden ashabımın yoluna uyanlardır.” (Gökbel, 2019: 301) şeklinde tarif etmiştir. Alevi-Bektaşiler, işaret edilen Güruh-u Nacinin kendileri olduğuna inanırlar. Alevi-Bektaşi inancında, Tanrı’nın razı olduğu, hidayete erişmiş bir topluluk olarak görülen Kırklar ile olan münasebetleri ve yollarının Hz. Muhammed ile ashabının yolu olduğuna ilişkin kabulleri dolayısıyla “kurtuluşun” Tanrı tarafından kendilerine müjdelendiği görüşü hâkimdir. Bu inanışın izlerine Alevi-Bektaşi dua, gülbank ve tercüman metinleri ile Alevi-Bektaşi şiirinde de rastlanır. Alıntılayacağımız car hizmeti tercümanı, Güruh-u Naci anlayışının yansıdığı metinlere örnek olarak gösterilebilir.
“Güruh-u Naciyim, Kırklar Meydanı’nda süpürgeciyim. Süpürgeci Selman, kör olsun Mervan, carımıza yetişsin Mehdi-i Sahib-i Zaman. Allah, eyvallah. Nefes pirdedir!” (KK9)

Dört Kapı Kırk Makam Anlayışı

0

Alevi-Bektaşiliğin felsefi ve ahlaki boyutlarının biçimlenmesi noktasında, “Dört Kapı Kırk Makam” şeklinde anılan tasavvufi anlayışın büyük payı vardır. Bir çeşit ahlak felsefesi olarak değerlendirebileceğimiz bu anlayış, kendi içinde sistemli bir yapı arz eder. Bu yapı, ahlaki önermeleri olan bir yapıdır ve Alevî Bektaşi inancının etik boyutunun biçimlenmesi noktasında son derece etkilidir. Dört kapı, sırasıyla: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikattir (Coşan (haz.): 1990). Bu dört kapı, insan-ı kâmil olmak ve Tanrı’ya ulaşmak için tarikat mensubunun sırasıyla geçmesi gereken aşamalara işaret eder. Ancak bu dört kapıdan layıkıyla geçebilen kişi tarikat ehli olabilir. Dört kapı kırk makam anlayışı uyarınca her kapı on makamdan oluşur. Her makamda tasavvuf ehlinin yerine getirmekle yükümlü olduğu hususiyetler vardır. Bir kapıdan diğerine geçiş ancak makamların tamamının gerekliliklerini yerine getirmekle mümkündür.
Hacı Bektaş Veli, Makâlât adlı eserinde kapıları ve makamlarını tek tek sıralayarak bilgi verir. Şeriat kapısının birinci makamı iman etmektir. İkinci makam: ilim öğrenmek; üçüncü makam: namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, gücün yetiyorsa hacca gitmek, seferberlik zamanı düşmana karşı gelmek ve cenabetten temizlenmektir. Dördüncü makam: helal kazanmak ve faizi haram bilmektir. Beşinci makam: nikâh kılmaktır. Altıncı makam: hayz ve loğusalıkta cinsi münasebeti haram bilmektir. Yedinci makam: sünnet ve cemaat ehillerinden olmaktır. Sekizinci makam: şefkattir. Dokuzuncu makam: temiz yemek, temiz giyinmektir. Onuncu makam: iyilikten yana olup yaramaz işlerden sakınmaktır.
İkinci kapı, tarikat kapısıdır. Tarikat kapısının ilk makamı, pirden el alarak tövbe etmektir. İkinci makam: mürit olmak; üçüncü makam: saç kesip sakal tıraşı olmak ve elbise değiştirmektir. Dördüncü makam: nefis ile savaşarak olgunlaşmak ve pişmektir. Beşinci makam: hizmet etmek; altıncı makam: korkudur. Yedinci makam: ümit etmektir. Sekizinci makam: hırka, zenbil, makas, seccade, subha, ibrat ve asadır. Dokuzuncu makam: sahip-makam, sahip-cemiyet, sahip-nasihat ve sahip-muhabbet olmaktır. Onuncu makam ise aşk, şevk, sefa ve fakirliktir.
Üçüncü kapı, marifet kapısıdır. Marifet kapısının birinci makamı, ilimdir. İkinci makam: cömertlik; üçüncü makam: hayâ; dördüncü makam: sabır; beşinci makam: perhizkârlık; altıncı makam: korku; yedinci makam: edep; sekizinci makam: miskinlik; dokuzuncu makam: marifet; onuncu makam: kendini bilmektir.
Dördüncü kapı, hakikat kapısıdır. Hakikat kapısının ilk makamı, toprak olmaktır. İkinci makam: yetmiş iki millete bir nazarla bakmak, kimseyi ayıplamamaktır. Üçüncü makam: elinden geleni esirgememektir. Dördüncü makam: dünyada yaratılmış olan bütün nesnelerin kendisinden emin olmasıdır. Beşinci makam: mülk sahibine yüzünü sürüp yüzsuyunu (yaratılış sebebi olan Muhammed nurunu) bulmaktır. Altıncı makam: sohbette hakikat sırlarını söylemektir. Yedinci makam: seyr-i sülüktür. Sekizinci makam: sır; dokuzuncu makam: münacat; onuncu ve son makam: Çalap Tanrı’ya ulaşmaktır (Coşan (haz.), 1990: 10-20).
Hoca Ahmet Yesevî’nin Fakrname adlı eserinde yer verdiği Dört Kapı Kırk Makam anlayışı ile Hacı Bektaş Veli’nin Makalat eserinde sıraladığı kırk makamdan otuzu, aynı denilecek kadar birbirine yakındır. Diğer on tanesinin farklılığı ise ifade değişikliklerinden kaynaklanmaktadır (Güzel, 2002: 51). Alevi-Bektaşi inancının felsefi ve kültürel içeriğinin biçimlenmesi noktasında belirleyici olan dört kapı kavramı, erdemli bir yaşamın nasıl yaşanacağına yönelik ahlaki önermeler içerir. Birinci kapı olan Şeriat kapısı; insanın kendisini ve evreni tanıdığı, kendisinin ve yaratıcının farkına vardığı bir deneyimleme sürecine işaret eder. İkinci kapı Tarikat kapısıdır ve bu kapıya geçiş ancak Şeriat kapısının doğru idraki ile mümkündür. Tarikat mertebesinde ikrâr vererek edep erkân öğrenmek, yola talip olmak esastır. İkinci kapıdan yola girerek geçen talibin üçüncü kapı olan Marifet kapısında nefsini eğitmesi, insani zaaflarından sıyrılması beklenir. Dördüncü ve son kapı olan Hakikat kapısına ancak üç kapıdan layıkıyla geçen talipler ulaşabilir. Bu kapı artık insan-ı kâmil olma yolunda atılan adıma işaret eder. Talibin Hak ile bütünleştiği, tasavvuf görgüsünü tamamladığı, tenden geçip tine vardığı bu kapıya ulaşan kişi, artık yol göstermeli, irşat vazifesinde bulunmalı, bildiklerini aktarmalıdır. Dört kapı kırk makam anlayışı belirli anahtar sözcükler ile özetleyecek olursak: Şeriat Kapısı: iman; Târikat Kapısı: ibadet, Marifet Kapısı: irade ve Hakikat Kapısı: İrşat kavramları ile karşılanabilir.

Düşkünlük Kurumu

0

Düşkünlük kavramı, terim anlamını tasavvufî bağlamda kazanan bir kavramdır. Tasavvuf öğretisinde, şeriata yahut tarikata uymayan herhangi bir şeyi yapan kişi mürşidi tarafından yoldan düşkün olmuş sayılarak “düşkün” ilan edilir. Düşküne “yolsuz”; düşmeye ise “düşkün olmak”, “yolsuzluk etmek”, “yolsuz olmak” denilir (Gölpınarlı, 2017: 101). Alevi-Bektaşi inancında sosyal yaşantıyı düzenlemeye dönük uygulamalar da mevcuttur. İnanç sisteminin ahlaki boyutuna paralel olarak geliştirilen bu uygulamalar, insanlar arasındaki ilişkileri tanzim edip toplum hayatına biçim vermeye yöneliktir. Belirli kural ve kaideleri olması, sürdürülebilirliği ve kendi içerisindeki tutarlılığı dolayısıyla kurumsal bir yapı arz eden düşkünlük hukuku da Alevi- Bektaşi inanç ve kültür dairesi içerisinde inşa edilen, suç, kabahat ve adalet kavramlarının neliği üzerine sistemli önermeleri ve hükümleri bulunan, yaptırım gücü olan, teolojik ve sosyal bir yargı sistemidir.
Alevi-Bektaşilikte, dedelik kurumunun en önemli işlevlerinden biri, toplum içerisinde adaleti sağlamaktır. Adaletin toplum içerisinde tesisi için, suçlular tespit edilerek inanç önderleri tarafından yargılanır ve cezalandırılır. Böylelikle düzenin bozulması engellenmiş olur. Bir çeşit hukuksal kurum şeklinde ifade edilebilecek düşkünlük, toplumsal bir yaptırım ve kontrol unsurudur (Yaman, 2009: 203). Düşkünlük kurumu, “değerler sisteminin, normların korunması için gerekli olan yaptırımları belirlemekte ve bu yaptırımların uygulanışını düzenlemektedir. Etik değerler toplumsal yaşamın içinden çıkar. Toplum onları anlamlandırır ve yüceltir. Bu değerlerin yıpratılması, çiğnenmesi hoşgörü ile karşılanmaz. Alt kültür grupları, “büyük toplum”a karşı direnebilmek için güçlü hiyerarşi, sağlam norm sistemi oluşturmak zorundadırlar. Alevi-Bektaşiler de bu yolu seçmişler, kendilerine özgü, “büyük toplum”un sistemine alternatif olan sistemlerini kurmuşlardır.” (Bal, 1997: 64).
Düşkünlük hukuku çerçevesinde tayin edilen kural ve kaideler, Alevi-Bektaşi toplumunun güçlü ahlak yapılanmasının kanıtı niteliğindedir. Alevi-Bektaşi inancında kul hakkı kavramı son derece önemlidir. İslam dininin “Tanrı’nın kul hakkı hariç insanın diğer eksikliklerini affedebileceği” prensibine uygun olarak Alevi-Bektaşilikte, üzerinde kul hakkı olan kimseler ibadetlere katılamaz, toplumdan dışlanırlar. Ancak dede tarafından toplumun huzurunda o sorun çözülüp “düşkün kaldırma”, “yuğma” gerçekleştirildikten sonra tekrar katılmaları mümkündür. Cem başlamadan topluluk içerisinde sorunlar konuşulup halledilir. Dede ceme başlarken cemaate herkesin birbirinden razı olup olmadığını sorar. Yıllık görgüden geçen talipler, yapılan hatanın tekrarlanmayacağına dönük yemin ederler ve görgülerinin görülmesi ile manevi temizliğe ulaşmış olurlar. Böylelikle ceme katılabilir ve kurban lokması yiyebilirler (Yaman, 2009: 204).
Alevi-Bektaşi inancına mensup bir kimsenin düşkün ilan edilmesine sebebiyet veren durumlar şunlardır: haksız yere eşini boşamak, haram kazanç sağlamak, yalancı şahitlik yapmak, nefsine hâkim olmamak, hırsızlık yapmak, cinayet işlemek, vergi ve askerlik borcu gibi vatan borcunu ödememek, evlatlık görevlerini yerine getirmemek, insanlara zarar vermek, komşuyu incitmek, işçi ve yetim hakkı yemek. Bu suçlardan herhangi birini işleyen kişi “yol düşkünü” ilan edilir ve bu, Alevi-Bektaşilerce son derece küçük düşürücü bir durum olarak kabul edilir. Düşkün kişi, toplum tarafından dışlanır ve ailesi dahi ona sahip çıkamaz. Düşkün ilan edilen kişinin musahibi de manevi açıdan topluluk önünde, musahibinin işlediği suçtan dolayı sorumlu kabul edilir (Yaman, 2009: 205).

İkrâr ve Musahiplik Kurumu

0

Toplumsal Hayatı Düzenlemeye Yönelik Unsurlar
Alevi-Bektaşi inanç dairesi çerçevesinde, kapalı toplum yapısı özelliği göstermesinin bir sonucu olarak günlük yaşamın düzenlenmesi ile ilgili kendi içlerinde çözümler üretmek üzere sosyal kurumlar ortaya konulmuştur. İnanç öğretisinin kendi etik normları üzerine inşa edilen bu yapılar sosyal yaşantıyı düzenlemeye, insanlar arasındaki ilişkileri tanzim etmeye ve denetlemeye dönük olup kurumsal özellik göstermektedir. Alevi- Bektaşi inancına mensup toplulukların genellikle merkezi yapılanmalardan uzak yapı birimlerinde ikamet etme eğilimi gösterdiği dönem ve koşulları altında etkisi çok daha yoğun ve yaptırımları çok daha güçlü olan bu kurumların günümüz dünyasında etki alanları daralmıştır.
İçeriği, kural ve kaideleri geleneksel yapı içerisinde biçimlenen bu yapılar, kendi içerisinde tutarlık gösteren sistemli yapılardır. Teolojik boyutun sosyal yaşantıya dönük uygulamalarını içerdiğini ifade edebileceğimiz bu kurumlar, verdikleri yanıtlarla söz konusu inanç dairesinin ahlâki içeriğini de sistematize etmektedir. Alevi-Bektaşi inanç sistemi bağlamında ortaya konulan ve toplumsal hayatı düzenlemeye dönük yaptırımları olan bu yapılar: ikrâr ve musahiplik kurumu ile düşkünlük kurumudur.

İkrâr ve Musahiplik Kurumu
İkrâr olgusu, Alevi-Bektaşi inanç evreninde musahiplik kurumunu da içerisine alan ve yola girişi ifade eden bir kavramdır. Söz vermek anlamına gelen “ikrâr verme” ritüeli, söz konusu inanç dairesi bağlamında son derece önem arz eder. İkrâr olgusu altında, ikrâr alma ritüelini ve ikrâr alma ritüeli ile dâhil olunan musahiplik kurumunu ele almamız mümkündür. İkrâr alma ritüeli, Alevi anne babadan dünyaya gelen erkek çocuğuna uygulanan bir inanç pratiği olup hizmetlerini musahiplik kurumu üzerine icra eden Alevi ocaklarında görülür . Ocaklara göre ikrâr alma yaşı değişmekle birlikte, genellikle evlilik öncesi yahut on sekiz yaşından sonra ikrâr alınır. Musahiplik üzerine erkânlarını yapan ocaklarda, talip pir huzurunda iki kez ikrâr verir. Bunlardan ilki evlenmeden önce olandır. Bu ikrârın amacı, evlenecek bireyin dünyaya gelecek çocuğunun ikrârsız bir babadan dünyaya gelmemesi ve musahiplik ikrârının kapısının açılmasıdır. Evlenmeden önce verilen bu ikrâr, “tarikata aşılama” şeklinde anılır. İkrâr veren talip bu sözü verdikten sonra musahip olup yola gireceğini de belirtmiş olur. Bu ikrâr “bel ikrârı” şeklinde de isimlendirilir ve ele, dile, bele sahip olunacağına dair söz verilmesi esasına dayanır (Ersal, 2016a: 481).
Sözlük anlamıyla musahiplik, Arapça kökenli bir sözcük olup “sohbet, arkadaşlık eden kimse” ve “tatlı konuşmaları ile büyüklerin, özellikle padişahların güzel zaman geçirmelerini sağlamakla görevli kimselere verilen unvan” (2009: 1422) gibi anlamlar taşımaktadır. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’nde musahibin anlamını: “Tarikat arkadaşı, yoldaş, birlikte nasip alan canlar, tarikata yeni giren müride yol gösteren ve erkân öğreten tecrübeli ve kıdemli mürit” (2012: 256) olarak verir. Alevi-Bektaşi geleneğinde musahiplik, birbirlerine yaşam boyu maddi- manevi yardımda bulunacaklarına, birbirlerini koruyup kollayacaklarına ve çeşitli sorumluluklarla birbirlerine bağlı kalacaklarına dair iki kişinin dinî bir temsilcinin önünde akit yaparak oluşturdukları, ikrâr kavramı etrafında biçimlenen kuruma işaret eder.
Musahiplik, Alevi-Bektaşi geleneği içerisinde yer alan ve pratiğe dönük düzenlemeleri barındıran önemli bir kurumdur. Hayat boyu sürdürülen yol kardeşliğine işaret eden kurumsal yapı, Alevi-Bektaşi çevrelerde günümüze dek yaşatılmış olup inanç sistematiğinin temeline oturtulmuştur. Etrafında gelişen çeşitli ritüelik uygulamalarla kültürel bir yanıt olma özelliği gösteren musahiplik, sistematik önermeler bütününü de içermesi bakımından ahlaka ilişkin bir yapıya işaret eder. Musahiplerin birbirlerine karşı görev ve sorumlulukları, ahlaki bir içeriğin varlığının göstergesidir. Musahipliğin gereklerini yerine getirme ve kuruma itaat, bireyin otonom bir varlık olarak iyiyi arzulamasından kaynaklanır.
Musahiplik, kişilerin cem ritüelinde dedenin önünde görgüsünün yapılarak ikrâr verip hayatının sonuna dek bu ikrâra bağlı ve kardeş kalacaklarına, birlik içerisinde yaşayarak birbirlerine yardım edeceklerine ve birbirlerinden yüz çevirmeyeceklerine dair etmiş oldukları büyük bir ant sonucunda kurulur. Musahiplik kurumu, Alevi- Bektaşi geleneğinin sürekliliğini sağlayan başat unsurlar arasında yer alır. Sosyal dayanışmayı perçinlemek açısından önemli bir işleve sahip olan musahiplik, “verili kutsal yasa hükmünce birbirine kardeş ilan edilmiş Alevîlerin birbirlerinden haberdar olmalarını, birbirlerinin tanımlanmış yanlışlarına engel olmayı, cemaatin sürekliliğini, birlik ve beraberlik içinde Dede merkezli olarak yürütmeyi mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda oluşabilecek sınır ihlalleri, öğretiden (yol) sapma olarak değerlendirilmektedir.” (Subaşı, 2005: 29, 71). Söz konusu yaptırımlar ve düzenlemeler, musahiplik kurumunun salt etrafında oluşan ritüelistik uygulamalarla kültürel bir yanıt olma özelliği göstermediğini, aynı zamanda ahlak düşüncesine ilişkin önermeler taşıdığının göstergesidir.
Musahip olma yükümlülüğü, İmam Cafer Sadık’ın buyurduğuna göre yedi farzdan, yerine getirilmesi gereken yedi yükümlülükten birisidir. Talipler, üç sünnet ve yedi farzı bilmek ve tanımakla yükümlüdür. Farzların ilki ise bir musahibe sahip olmaktır. Farzlar, tarikat yapısının yedi temelini oluşturur ve onlara riayet etmeksizin cem ritüeline katılım sağlanmaz. Buyruk’ta musahiplik, Şeriat kapısından Tarikat kapısına geçişin simgesi olarak ifade edilir. Bireysellikten çıkarak toplumsallığa geçişi sembolize eden Tarikat kapısı, on makamdan oluşur. Buyruk’ta söz konusu on makam şöyle sıralanmıştır: “Kişiliğini bulmak, dayanışma, soy bilinci, toplumsal bellek, umut, seçim, uyum, eli açıklık, sevgi, dostluk ve hoşgörü.” (Bozkurt, 2015: 72-78). Makamların isimlerinden de anlaşılacağı üzere, tarikata girişin sağlayıcısı olan musahiplik kurumu, bireyin sosyal hayat içerisindeki konumlanışını tayin etmeyi amaçlar.
Musahip sahibi olmanın Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin yolundan gitmek olarak ifade edildiği Buyruk’ta, Tarikat kapısından geçişin bireysel olamayacağının, kardeşlik andı ile iki aile olarak girileceğinin ve yol kardeşliği andının yaşam boyu bağlayıcılığı olan kutsal bir ant olduğunun altı çizilir. Dış dünyaya karşı toparlayıcı bir değerler bütününe işaret eden musahipliğin ilkelerinin bozulması, anda riayet etmeyen kişinin toplum dışına itilmesine ve düşkün ilan edilmesine sebebiyet verir. Geleneğe göre her Alevi, Hak yoluna girmeden önce musahip tutmak durumundadır. Ekonomik yardımlaşmayı da içeren musahiplik, bir dayanışma kurumudur. Buyruk’ta musahipliğin iktisadi yaptırımına ilişkin: “Yolkardaşları birbirine paralarını alıp verirken paralarını saymayacaklardır. Biri yoksul düşerse öteki elinden tutacaktır. Birinin işi bozulsa öteki yardıma koşacaktır. Biri anaparasını kaybetse öteki öz parasını onunla bölüşecektir. İnancın ilkelerine göre, kardeşler malı mana canı cana katacaklardır.” (Bozkurt, 2015: 73) ifadeleri yer alır. Söz konusu ifadelerden de anlaşıldığı üzere musahiplerin birbirlerine karşı yükümlülükleri, bir çeşit sosyal dayanışma ağı oluşturur.
Buyruk’ta musahiplerin çocuklarını birbirlerinden ayırmamaları gerektiği vurgulanır ve bu gereklilik verilen örnekle somutlaştırılır. Sözgelimi, ırmaktan geçerken kendi çocuğu ile musahibinin çocuğu boğulma tehlikesiyle karşılaşırsa kişi kendi çocuğundan önce musahibinin çocuğunu kurtarmalıdır. Musahiplerin yaptıkları, hatta onların ergin olmamış çocuklarının yaptıkları dahi birbirleri için bağlayıcıdır. Musahipler birbirlerini yanlış yapmaktan alıkoymakla yükümlüdür (Bozkurt, 2015: 73, 74).

Kurban Kültü

0

Kurban, Alevi-Bektaşi inanç sisteminin merkezinde yer alan ve kökleri, İslamiyet öncesine dayanan bir kült ve ritüel olma özelliği gösterir. Jean-Paul Roux, eski Türklere ait ilk dönem metinlerinde dahi “adak adama” kavramına rastlandığına dikkat çeker. Roux’nun ifadesi ile adak, gerçekleşmesi istenen dilek ve isteklerin olması durumunda yahut himaye altına alınmış olmak karşılığında edilen bir çeşit teşekkür mahiyetindedir. Kurban merasimini genellikle hükümdar, özel olarak yetkilendirilmiş bir devlet büyüğü yahut deneyimli bir şaman yönetir (2011: 88).
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde “kanlı” ve “kansız” olmak üzere iki türlü kurban anlayışı mevcuttur. Kanlı kurban, hayvanın kesilmesi, kan akıtılmasına verilen isimdir. Kansız kurban ise kan akıtmadan çeşitli yiyecek ve içeceklerin dağıtılması, sunulmasıdır. Alevi-Bektaşi inanç sisteminde “kanlı kurban” kozmosu, düzeni sembolize eder. Alevi inancında ocaklararası farklılıklar olmakla birlikte, genellikle Musahip Kurbanı Cemi ritüelinde kurbana ait yürek ve ciğer, dede ve musahip olan kişiler tarafından yenilir. Yine Keçeci Baba gibi kimi ocaklarda kurbanın “döş” adı verilen kısmının dedeye, kürek kemiğinin olduğu kısmınsa zâkire verildiği bilinmektedir. Kurban derisinin ve kafasının âşığa verildiği ocaklar da mevcuttur (Köse, 2017: 162). Kurban ritüelinin bu denli sistemli gerçekleştirilmesi, hangi parçasının hangi hizmet sorumlusuna verileceğinin belli olması, özel bir yöntemle gömülmesi gibi detaylar, kurban kültünün Alevi-Bektaşi inanç sistemi bağlamındaki yerinin genişliğini kanıtlar niteliktedir.
Alevi-Bektaşi inancında, kurban kavramı etrafında geniş bir ritüelik anlam alanı geliştirilmiştir. Kurban, Alevi-Bektaşi inancında “lokma” ve “tercüman” isimleri ile de karşılanır. Cem ibadetinin de merkezinde yer alan kurban ritüeli, tığlanma zamanına yahut nedenine uygun olarak “ikrâr kurbanı, dâr kurbanı, yıl kurbanı, musahip kurbanı, yol kurbanı” gibi isimlerle anılır. Alevi-Bektaşi ibadetlerinde kurban ritüeli, cemdeki diğer ritüelik uygulamaların önüne geçer ve cem ritüelinin adlandırılmasında da kullanılır. Yapılan alan araştırmasında, “Musahip Cemi” yerine “Musahip Kurbanı Cemi”; “İkrâr Cemi” yerine “İkrâr Kurbanı Cemi” gibi kullanımlara rastlanmıştır.
Alevi-Bektaşilikte kurbanın tığlanıp dağıtıldığı ritüelik bağlamların farklılığını ifade etmek için kullanılan, içeri kurbanları ve dışarı kurbanları şeklinde iki ayrı adlandırma söz konusudur. İçeri kurbanları ila kast edilen, lokmanın dışarı çıkmadığı, kurbanın cem bağlanan yerde tığlanarak yalnızca cem erenleri arasında dağıtıldığı kurbanlardır. Bu bağlamda; Görgü Kurbanı, Muharrem Orucu Kurbanı, Düşkün Kaldırma Kurbanı, Abdal Musa Kurbanı, Dârdan İndirme Kurbanı ve Musahip Kurbanı içeri kurbanları olarak sıralanabilir. Dışarı kurbanları ise tığlanan kurbanın cem ritüeli bağlamının dışında da dağıtıldığı kurbanlardır. Bunlar: adak kurbanı, Hızır kurbanı, Nevruz kurbanı, Hıdırellez kurbanı, Kurban Bayramı kurbanı şeklindedir.
Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisinde kurban ve cem ritüelleri arasında semantik bir ilişki mevcuttur. Kurban, cem ritüelinin odağını teşkil eden bir kavramdır. Cem ritüeline bağlı olarak sunulan kurbanlar, diğer zaman ve mekânlarda sunulan kurbanlara göre farklı algılanır. Ceme bağlı sunulan kurbanlar ile ceme bağlı olmadan sunulan kurbanlar, müstakil yapı ve işlevleri ile anlamlı hale gelir ve bu yapısal- işlevsel durum, inanç yapısının dinamizminin sağlayıcısıdır (Köse, 2019: 171-172). Alevi-Bektaşi inanç sisteminde ritüelik yapıların merkezinde kurban olgusu yer alır; kurbansız cem bağlanmaz.

Hızır Kültü

0

Hızır, Arapça “yeşil” anlamına gelen “el-Hadr” kelimesinden türemiş bir sözcüktür ve çoğu kaynaklarda isimden çok lakap olarak kullanıldığı bilinmektedir. Hızır hakkındaki inanç ve görüşler çeşitli olup Hızır’ın bir peygamber, bir veli, bir melek olduğu yönünde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hakkında çok sayıda rivayetin dolaşımda olduğu Hızır, Türklerde “Hızır” ve “Hıdır” isimleri ile bilinir (Ocak, 1999: 39-44). Hızır, Türk kavimleri arasında en yaygın olan inanç motifidir. İslamiyetten önce “Gök Sakallı”, “Ak Sakallı”, “Kocalar” şeklinde anılan eski Türk Kocaları, ad değiştirerek Hızır olarak ortaya çıkmış, İslami çerçevede yeniden düzenlenerek kültürel bağlamdaki yerini almıştır. “Kıdır” ve “Kısır” adları ile de anılan Hızır, asâsı ve atları ile birlikte tasavvur edilmiştir. Hızır’ın en belirgin özelliği, ihtiyaç sahiplerine yardım etmesidir. Yoldaş ve kılavuz olarak görülen Hızır’a dualarda sıkça yer verilmiştir (Ögel, 2014: 113-120).
Hızır, sürekli halk arasında gezen, kalbi temiz insanlara yardım ederek onları kötülüklerden koruyan “kut iyesi”dir. Hızır tarafından sevilen insanın kutlu kılınacağına, şansının artacağına ve işlerinin rast gideceğine inanılır. Kazak Türkleri arasında yaygın olan, “Tanrı koldasın, Kıdır ondasın.”, “Kuday jarılgasın, Kıdır esirgesin.”, “Kıdır darısın, bak kalasın.” şeklindeki alkışlar, Hızır’ın kültürel öneminin kanıtı niteliğindedir (Çetin, 2011: 33).
Hızır kültü, Alevi-Bektaşi inancında son derece önemli bir yer tutar. Hızır’ın hem nebilik, hem de velilik misyonuna işaret eden manevi bir karşılığı vardır. Hızır’ın darda ve zorda kalan, sıkıntıya düşen herkesin yardımına koşan ve insanları sıkıntılardan kurtaran, “Hak’la Hak olmuş veliyullah” olduğuna inanılır. Sıkıntılarda, ibadetlerde yardıma çağrılan Hızır, inanışa göre, Tanrı’nın evrende insan sıfatında yansımasıdır. Tanrı’nın bütün vasıflarının onda işaret olduğuna inanılmaktadır. Her gittiği yere mutluluk, sağlık, bolluk götüren Hızır; zor durumda kalanların yardımına koşar, hastalara şifa verir, bitkilerin yaşamasına ve yeşermesine vesile olur (Çelepi, 2009: 535). Alevi-Bektaşi şiirinde Hızır’a sıkça yer verilerek ondan genellikle darda kalanın imdadına yetişen bir figür olarak söz edilir. Pir Sultan Abdal’a ait şu dörtlük, örnek olarak gösterilebilir:
“Binbir adı vardır, bir adı Hızır
Her nerede çağırırsan orada hazır
Ali padişahtır, Muhammed vezir
Bu fermanı yazan Ali değil mi?” (1994: 201-202)
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde, efsanevi ve mitolojik bir şahsiyete sahip olan Hızır’a yüklenen temel misyon, zor durumda olanın yardımına yetişmesidir. Bu misyona paralel olarak inanç sistemi bağlamında, “Yetiş ya Boz Atlı Hızır!”, “Hızır yardımcınız olsun!”, gibi alkış ifadeleri, ritüel yapıları dışında da kullanılmakta, gündelik hayat pratiklerinde karşılaşılan güçlüklerde de Hızır’dan yardım talep edilmektedir. Günümüzde, Hızır kültü, Orta ve Doğu Anadolu Alevilerinde daha güçlü bir biçimde yaşarken, Batı Anadolu Alevilerinde ve Babagan Bektaşiliğinde Hızır kültünün etrafında oluşan anlam alanının daraldığı, onun yerine Hıdırellez olgusunun etki alanının geniş olduğu tespit edilmiştir.

Kültler Ocak ve Ata Kültü

0

Alevi-Bektaşi inanç sisteminin biçimlenmesinde, mitolojik kökenli kültlerin önemli bir payı vardır. Eski Türk inançları kaynaklı bu kültler, insanın kendini tabiatın bir parçası olarak gördüğü animist dünya görüşünün bakiyesi olarak değerlendirilebilir. Kültler, mitolojik göstergeler üzerinden okunmaları halinde anlamlı olan ve kültürel belleğin temel yapı taşlarını oluşturan sembolik yapılardır. Kutsal kabul edilen varlıklara karşı gösterilen saygının (Artun 2014: 328) isimlendirmesi olarak değerlendirebileceğimiz kült kavramı, inanç sistemlerinin biçimlenmesinde önemli rol oynar. Teolojik yapının biçimlenmesinde son derece önemli rol oynayan bu kültler, Alevi-Bektaşi edebiyatından ritüel içeriklerine dek, inanç dairesinin her şubesinde karşımıza çıkmaktadır. Kült kavramının Alevi-Bektaşi inanç sistemindeki varlığına işaret ettiğimiz noktada, Ahmet Yaşar Ocak’ın kültün mevcudiyetinden söz edilebilmesi için sıraladığı şartlara bakmakta fayda vardır:
“a) Külte konu olabilecek bir nesne veya şahsın mevcudiyeti,
b) Bu nesne veya şahıstan insanlara fayda yahut zarar gelebileceği inancının bulunması,
c) Bu inancın sonucu olarak faydayı celb, zararı defedecek ziyaretler, adaklar, kurbanlar ve benzeri uygulamaların varlığı.” (2002: 113)
Ocak tarafından sıralanan koşullar ışığında değerlendirdiğimizde, Alevi-Bektaşi inanç sisteminin biçimlenmesi noktasında pay sahibi olan temel kültlerin ocak, atalar, Hızır kültleri ile ağaç, su, güneş ve ay kültleri gibi diğer kültler olduğunu ifade etmemiz mümkündür.

Ocak Kültü

Ateş kültü ile iç içe geçmiş bir kült olarak Alevi-Bektaşi inancında yer alan “ocak kültü”, sistemli bir hale gelerek inanç sisteminin merkezini teşkil eden ocak yapılanmasının temelinde yer alır. Araştırmacılar tarafından başlıca mitolojik kategorilerden biri olduğuna dikkat çekilen ateş kültü ise şamanizmde ateşin temizleme ve kötü ruhları kovma gücü barındırdığına olan inanç kaynaklı gelişmiştir. Ateşin ruhuna yönelik tertip edilen alkış ve dualar, eski Türklerde ateş kültü ile ocak kültünün birbirlerinden ayrılmadığının göstergesidir. Ocak kültünün bağlantılı olduğu bir diğer kült atalar kültüdür. Şaman dualarında “atamızın yaktığı ocak” şeklinde ifadelerin yer alması, iki kült arasındaki bağlantıya işarettir (İnan, 1986: 66-68).
Zaman içerisinde farklı şekillerde varlığını sürdüren ocak kültü kaynaklı üç farklı anlam alanı mevcuttur. Bunlardan ilki, ateşin yakıldığı yer olan ocaktır. İkincisi, halk tababeti bağlamında, geleneksel yöntemlerle tedavi eden kişi yahut ailedir. Üçüncüsü ise dede soylu aileleri ifade eden ocak kavramıdır (Ekici-Öger, 2007: 1366). Ateş kültü ile iç içe geçmiş bir kült olarak Alevi-Bektaşi inancında yer alan “ocak kültü”, sistemli bir hale gelerek inanç sisteminin merkezini teşkil eden ocak yapılanmasının temelini teşkil etmiştir.
Alevi inanç sisteminin teolojik bileşenleri arasında yer alan ocak sistemi, kutsal soydan geldiğine inanılan karizmatik inanç önderleri etrafında şekillenen bir yapı arz eder. Ocak geleneği, Alevi inancının biçimlenmesinde ve sürdürülmesinde en büyük pay sahibidir. Keramet sahibi olduğuna inanılan erenlerin adlarını taşıyan ocakların her birinin silsile içerisinde bir yeri vardır. Söz konusu erenin gösterdiğine inanılan keramet ölçüsünde tayin edilen bu yer, ocaklar arasında hiyerarşik bir yapılanma oluşmasının sebebidir. Bu hiyerarşik düzen içerisinde bağlı bulunulan ocağa göre kimin dede, kimin talip soyundan geldiği ve bunun sürdürücüsü olacağı da belirlidir. Ocak geleneği, birbirini tamamlayan iki inanan kategorisinin varlığı ile ilişkilidir. Bu kategoriler: dedelik ve talipliktir.
Ocak kavramının merkezinde, karizmatik inanç önderleri yer alır. Söz konusu karizmatik inanç önderleri, Alevilerin dinî yaşantılarında olduğu kadar sosyal hayatlarında da yeri olan kimselerdir. Dedesi oldukları ocağın adını aldığı erenin soyundan geldiklerine inanılan dedelerin birincil misyonu cem ritüellerini yönetmeleridir. İnanç yapısı ile sosyal hayatın kesişim alanında yer alan, taliplerin görgülerini görme, suçluyu yargılayıp gerekirse düşkün ilan etme, düşkünlüğü kaldırma, nikâh kıyma, ölen kişiyi dârdan indirme gibi ritüeller de, yine dede tarafından görülen hizmetler arasında yer alır.
Alevi toplumunda dedeler, Hz. Muhammed’in soyundan geldiklerine inanılması dolayısıyla yüksek statü temsilcisi olarak kabul görürler. Denilebilir ki Alevi kültüründe, “cemaati yönlendiren bir siyasal önder yerine, dini çizgide yükselen bir din törecisi vardır.” Düşkünlüğün kaldırılması, cemlerin yönlendirilmesi, kurbanın niyazlanması gibi dinî sorumluluklar, dedenin sorumluluk alanına girer (Türkdoğan, 2013: 411). Dedelerin dinî bir otorite figürü olarak kendilerine yüklenen misyonları Ali Yaman toplu olarak şu şekilde sıralamaktadır: sosyal ve dinî açıdan topluma önderlik etme ve davranışlarıyla, yaşantılarıyla örnek teşkil etme; toplumu aydınlatma ve bilgilendirme; toplumda birliği ve dayanışmayı sağlama; sosyal ve dinî törenleri (cem, cenaze, evlenme gibi) yönetme; adaleti sağlama, suçluları düşkün ilan etme; inancı, gelenek görenekleri uygulama ve aktarma; kutsal güçleri dolayısıyla maddi-manevi sorunu olanların, hastaların başvuru merkezi olma (2004: 83-84).

Atalar/Veli Kültü

Atalar/veli kültü, en eski Türk topluluklarında dahi varlığına rastlanan köklü bir kült olma özelliği gösterir. Hemen hemen bütün Kuzey ve Orta Asya kavimlerinde yer alan bu kült, ataerkil aile yapısının sonucu olarak yorumlanabilir. Hunlarda yılda bir kere toplanılarak ata ruhlarına kurban kesilmesi, atalar kültünün etkisinden söz edebileceğimiz en eski ritüel olarak kayıtlara geçmiştir. Ölmüş atalara duyulan saygı, onların hatıralarının ve hatta eşyalarının dahi takdis edilmesine neden olmuştur. Eski Türklerin ölülerini eşyalarıyla birlikte gömmelerinin sebeplerinden biri de budur. Budizm ve Maniheizm dinlerinin Türkler arasında yayılmasından sonra da etkisini sürdüren atalar kültü, tenasüh inancına da kaynaklık eder (Ocak, 2002: 62, 63). Ataların öldükten sonra da ruhları vasıtasıyla aile efradını koruyacağına yönelik inanç , onlara karşı duyulan minnet hissinin türlü biçimlerde ifade edilmesinin sebebidir (Kafesoğlu, 1980: 46).
Atalar/veli kültü, köken ile ilgili önemli bir mitolojik kategoridir. Türkler, kendilerine ata bildikleri şahıslar için büyük mezarlar yapmışlardır. Menşe mitinin bir alt tabakası olan ecdat kültü, ecdat olarak bilinen insana dünyevî birtakım görevler yüklenmesi esasına dayanır (Bayat, 2015: 187). Atalar/veli kültü, ölmüş ataları hatırlamak ve onlara kurbanlar sunmak gibi ritüellere kaynaklık eden ve özellikle ataerkil aile tipinin hüküm sürdüğü toplumların inanç sistemlerinde görülen bir külttür. Ölmüş ataların yaşayan nesle iyilik ve kötülüklerinin dokunabileceği inancı, atalara korku ile karışık bir saygı duyulmasının sebebidir. Atalara duyulan minnet borcunu ödeme arzusu dolayısıyla onlar için kurbanlar kesilmiş ve onlara hediyeler sunulmuştur. Ölmüş Atalarının da bir “özü-ruhu” olduğuna inanan Türkler, bu ruhu isimlendirmişlerdir. Bu ruha Altaylılar, “töz”; Yakutlar, “tangara”; Moğollar ise “ongon” adını vermişlerdir. Anlam olarak “köken-menşe-kök” anlamına gelen bu sözcüklerin tasvirleri genellikle kutsal sayılan hayvan ve nesnelerdi (Güzel, 2014: 122).
Atalar/veli kültü, İslamiyet öncesi Türk dininin en kesin inanışlarından birini teşkil etmesi dolayısıyla İslamiyet’in kabulünden sonra da yeni dinin elbisesini giyerek yaşamaya devam etmiş; İslamiyet öncesi dönemdeki atanın, kahramanın, din adamının yerini İslamiyet sonrasında keramet sahibi veliler almıştır. Halkı Müslüman olan ülkeler içerisinde en güçlü veli-evliya inancı Türk devletlerinde varlığını sürdürmekte olup Türklerin yaşadığı yerlerde yoğun bir biçimde kahramanlık yahut keramet gösteren veli mezarlarına rastlanmaktadır. Atalar/veli kültü, başta ölü ve mezar kültleri olmak üzere pek çok kült ile iç içe geçmiş bir külttür. Köken ile ilişkilendirilen ataların canlı olduklarına, olağanüstü özellikler barındırdıklarına, kendilerine inananları mükâfatlandırıp olumsuz davranışları cezalandırdıklarına, şifa dağıttıklarına, iyi birer savaşçı olduklarına ve genellikle birbirleriyle akraba yahut arkadaş olduklarına inanılır (Peker, 2015: 126-127, 130). Atalar kültü, türbelerin varlığının ve bugün bile önemlerini kaybetmemelerinin temel sebebi olarak gösterilebilir. Ölmüş kimselerin ruhlarının dünyadaki ihtiyaç sahiplerine yardım edeceğine yönelik inanç etrafında gelişen bu kült, kadim Türk kültüründe inanç pratiklerinin biçimlenmesinde önemli rol oynamıştır. İslamiyet’in kabulünden sonra da İslamî motiflerin eklenmesi ile yeni inanç ve kültür dairesine uygun hâle getirilen atalar kültünün çevresinde çok sayıda inanış teşekkül etmiştir (Erdem, 2020: 344).

Devriye İnancı

0

Devriye, evrenin ve insanın Tanrı’dan çıkıp tekrar Tanrı’ya döneceği inancına dayanan tasavvufî bir ilkedir. Evrenin oluşumu ve insanın geçirdiği yetkinlik aşamalarını gösteren bu kavram, dünyaya önce cansız bir biçimde gelen varlığın, sonra bitki, daha sonra hayvan ve sonra da insan şekillerinde tecelli ederek sonunda insan-ı kâmile dönüşerek Hakk’a ulaşacağı inancına dayanır. İnsan-ı kâmile kadarki çizgiye kavs-i nüzul, insan-ı kâmil mertebesine ulaşmakla başlayan Tanrı’ya dönüş çizgisine de kavs-i urûc denir. Tek bir kaynaktan gelen çokluğun tekrar aynı kaynağa dönmesini ifade eden bu süreç “devir” olarak adlandırılır. İnsan ruhunun Hak’tan ayrılıp tekrar Hakk’a dönünceye kadar geçirdiği serüveni açıklayan görüşe “devir nazariyesi” adı verilir. Aslına dönüş olarak değerlendirilen bu yolculuğun seyri daireye benzetilir (Gökbel, 2019: 222-223).
Tasavvuftaki “devir” düşüncesi, insan ruhunun ve evrenin yaratıcıdan çıkıp yine ona varacağı inancı kaynaklıdır. Bir’den gelen, tek bir kaynaktan zuhur eden çok’un aslına rücu ederek tekrar esas kaynağa dönüşü olarak özetlenebilecek devir düşüncesi, manevî âlemden maddi âleme gelen ruhların ilk ve asli mekânlarına geri gitmelerini açıklayan tasavvufî bir görüştür. Maddî âleme inen ruhların izledikleri yola “kavs-ı nüzul” yahut “devre-i ferşiye”, dönüşte izledikleri çizgiyeyse “kavs-ı uruç” yahut “devre-i arşiye” isimleri verilir (Uludağ, 2012: 106).
Köprülü, tasavvuftaki devir düşüncesine ilişkin şu ifadeleri kaydeder: “Mevcûd âlemlerin en süflisi olan bu maddî âleme düşen bir varlık, önce cemâd, sonra nebât, sonra hayvan, sonra hayvan, sonra insan şekillerinde tecelli ederek, ondan da insân-ı kâmil şekline girer ve Hakk’a vasıl olur. Yani, Vücud-u Mutlak’tan çıkıp bu hâkdâne indi ise, tekrar oradan çıkarak aslına rücu eder (1976: 322). Köprülü’nün devir düşüncesine ilişkin ifadeleri, Alevi-Bektaşi inanç sisteminin tasavvuf kaynaklı teolojik bileşenlerinin birbirleriyle olan ilişkisine dikkat çeker niteliktedir. Köprülü’nün de işaret ettiği gibi, vahdet-i vücut, tenasüh, devir ve insan-ı kâmil inançları, birbirleri ile doğrudan bağlantılı olan ve aynı kaynaktan beslenen sistemli görüşlerdir.
Varlığın, tekvin, sudur yahut tecelli biçiminde tanrısal başlangıçtan başlayarak ortaya çıkışı ve çeşitli aşamalardan geçerek yeniden Tanrı’ya dönüşü olarak (Korkmaz, 2005: 186) özetleyebileceğimiz devir nazariyesinin Alevi-Bektaşi inanç sisteminin biçimlenmesinde önemli bir yeri vardır. Söz konusu inanç zümresi tarafından ortaya konulan edebi toplamda, devir inancına ilişkin ifadelere sıklıkla yer verildiği gibi, “devriye” adını taşıyan ve devir düşüncesi üzerine inşa edilmiş olan müstakil bir şiir türü dahi mevcuttur.

Tenasüh İnancı Reankarnasyon

0

Tenasüh , ruhun öldükten sonra başka bir varlıkta tekrar var olacağına dair inancın isimlendirmesidir. Yeniden can bulunan varlık, bitki, hayvan yahut insan olabilir. Alevi-Bektaşi inanç sisteminin teolojik bileşenleri arasında tenasüh inancı da yer alır. Alevi-Bektaşi şiirinde tenasüh düşüncesi yoğun bir biçimde işlenmiştir. Alevi- Bektaşilerce ölen kişinin ardından sarf edilen “devri daim olsun!” ifadesi de, tenasüh inancını yansıtan, ölen kişinin ruhunun başka bir varlıkta yeniden dirilmesi dileğini iletmeye dönük bir ifadedir.
“Ruh göçü” olarak özetlenebilecek tenasüh inancı, ruhun ölümsüz ve edebî olduğu fikri üzerine inşa edilmiştir. Bu inanç çerçevesinde, ruhun bir cisimden diğerine; bir insandan başka bir insana; hayvandan hayvana yahut insandan hayvana geçerek varlığını sürdürdüğüne inanılır (Cilacı, 2001: 354). Tenasüh inancı doğrultusunda, özü temsil eden ruh, ölümsüzdür. Sonsuz bir yolculuğu sürdüren ruh, başka bedenlerde tekrar can bulur. Ölüm, sınırlı olan bedenin, cismanî varlığın yaşadığıdır.
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde ruh, tanrısal bir öz olarak algılanır. Bu tanrısal öz, evrenin içinden geldiğine inanılan; hareket eden doğanın kendisi olarak ezelî ve ebedî bir enerji biçimindedir ve eylene yönelerek doğa ya da doğa parçaları kimliğinde görünüşe taşınarak onlara dirilik ve devinim kazandırır. Tenasüh, bu ruh tasarımı üzerine inşa edilmiştir ve Tanrısal öz olarak algılanan ruhun, geçici bir süre için kaldığı bedenden ayrılarak, yine geçici bir süre için kalacağı yeni bir bedene, varlığa geçeceği inancıdır (Korkmaz, 2005: 578). Bu inanca göre, fenafillah mertebesine ulaşan insan bu âleme tekrar dönmez; Ali’nin nuruna intikal eder. Tenasüh inancı, Alevi-Bektaşi inanç sistemine hastır; diğer tasavvuf ekollerinde yer almaz (Ergun, 2017: 463).

Vahdet-i Vücut Anlayışı

0

Didem Gülçin Erdem Kük
Vahdet-i vücut kavramı, varlıkların birliği fikri üzerine oturtulan tasavvufî bir bakış açısıdır. “Dünyada gerçek varlık sadece Allah’tır; Allah’ın dışındaki varlıklar gerçek varlıklar değildir. Çünkü onlar, bağımsız bir varlık değil; bir başka varlığın var etmesiyle vücut bulmuş varlıklardır” tezi üzerine kurulu olan bu sistemin izlerini, ilk sufilerde görmek mümkünse de, kavramı biçimlendiren ve olgunlaştıran mutasavvıf, Muhyiddin-i Arabî’dir (Şam, 638/1240). İnsan, eşya ve Tanrı ilişkisi üzerine kurulu olan vahdet-i vucûd anlayışı, İslami esasların mistik yorumudur. Felsefi derinliği olan bu sistemin Muhyiddin-i Arabî dışındaki iki önemli temsilcisi: Gazali ile Mevlana’dır (Kara, 2016: 249-270).
Araştırmacıların Alevi-Bektaşi inanç sistemi bağlamında vahdet-i vücut anlayışının doğru anlaşılması hususunda dikkat çektikleri ilk nokta, bu kavramı felsefedeki “panteism”den ve Hind mistisizminden ayırmak gerekliliğidir. Mehmet Eröz de bu noktaya dikkat çekerek vahdet-i vücut anlayışının mutlak varlığın anlaşılmasında başvurulan bir yol olduğunu kaydeder. Eröz’e göre Tanrı, zarurî olarak değil, istek ve irade ile yaratma eylemini gerçekleştirmiş, bunu da: “Gizli bir hazine idim; lakin bilinmek istiyordum; bunun için dünyayı yarattım.” şeklindeki “Kudsî Hadis” vasıtasıyla belirtmiştir. Burada geçen “gizli bir hazine idim” ifadesinin Arapçası “Küntu Kenz” şeklinde olup Alevi-Bektaşi edebiyatında “Küntu Kenz Sırrı” olarak anılmakta ve bu sırra ulaşmanın yolu, benlik ve ikilik duygusunu yenerek bir olmak şeklinde tarif edilmektedir (Eröz, 1990: 192). Bu noktada, bir tür birlik tasarımı modeli olarak özetleyebileceğimiz vahdet-i vücut anlayışının yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkiyi anlama çaba ve yöntemi olarak değerlendirilmesi mümkündür.
Eyüboğlu, Alevi-Bektaşi inancının vahdet-i vücut felsefesi ile tanışmasının tasavvuf kanalı ile 16. yüzyılda gerçekleştiğini ifade eder. Eyüboğlu’na göre Alevi- Bektaşilerce söz konusu felsefi kavrayış daha da somutlaştırarak “en olgun insan”, “insan-ı kâmil” olarak gördükleri Hz. Ali’nin varlığında Tanrı’nın görülebileceğine, somutlaşabileceğine inanmışlardır Vahdet-i vücut inancına göre yalnızca Tanrı vardır. Diğer varlık türlerinin tamamı onun özündedir ve onun görünme, bilinme isteğinin sonucudur. Dolayısıyla vahdet-i vücut felsefesi, “bütün varlıkların Tanrı’da” olduğunu söyler. Vahdet-i mevcut inancının temel savı ise vahdet-i vücut anlayışının zıttını söyler: “Tanrı bütün varlıklardadır.” Bu anlayışa göre ayrı ayrı görünen bütün varlıklar birdir ve Tanrı kaynaklıdır. Söz konusu tasavvufî görüş, yalnızca ve bir tek Tanrı’nın var olduğunu savunur. Vahdet-i vücut felsefesinde var olandan yola çıkarak Tanrı’ya ulaşılıyorken vahdet-i mevcut felsefesinde Tanrı’dan yola çıkarak var olana ulaşılır; ancak ikisinde de sonuç değişmez: Varlık, Tanrı üzerinden açıklanır. Her iki anlayışta da gerçek olan Tanrı’dır ve onun dışında kalan her şey geçici bir görünüşten ibarettir. Söz konusu iki felsefi düşüncenin kaynağını Yenieflatunculuk ve eski Hindî inançları teşkil eder. İslam tasavvufunda bu görüşler gözden geçirilerek yeniden yorumlanmış ve tasavvuf kanalı ile Alevi-Bektaşi inancına temas etmiştir (Eyüboğlu, 2010: 256, 263).

Neuen Beitrag erstellen

Ehlibeyt’e ve On İki İmamlara Bağlılık

0

Didem Gülçin Erdem Kük
Ehlibeyt, Âl-i Abâ olarak da anılan, Hz. Muhammed ile ailesinden Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i içerisine alan beş kişilik bir grubun adlandırılmasıdır. Ehlibeyt yerine, “ehl-i kisd, penç-i âl-i abâ, penç-ten-i âl-i abâ, hemse-i âl-i abâ ve beşler” gibi isimler de kullanımda olup bu kavram özellikle Alevi- Bektaşiler ve Mevleviler için son derece önemlidir (Uludağ, 2012: 36). Alevi-Bektaşi ritüellerinde Ehlibeyt’i yâd etmek ve övmek kadar onlara zulmedenleri, düşmanlarını lanetlemek de ibadetin bir parçası konumundadır. Ehlibeyt’in isimlerini anarak onlar için rahmet dilemek, ritüelik bağlam içerisinde son derece önemlidir. Alevi-Bektaşi edebiyatı içerisinde ve ritüelik metinlerde de Ehlibeyt teması sıkça işlenerek Âl-i Abâ ‘ya mensup olanlar derin bir sevgi ve bağlılıkla yâd edilir. “Beşler” şeklinde nitelendirilen Ehlibeyt mensuplarına duyulan muhabbet, Alevi-Bektaşi inancının biçimlenmesinde son derece önemli bir rol oynamıştır.
On İki İmamlar, Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın soyundan gelen ve Ehlibeyt’in soyunun devamı olan kutsal şahsiyetlere verilen isimdir. On İki İmam; Hz. Ali, oğulları İmam Hasan ve İmam Hüseyin ile onun soyundan gelen dokuz kişiden müteşekkildir. Bu isimler sırasıyla: İmam Aliyy’ül Murtaza, İmam Hasan B. Ali, İmam Hüseyin, İmam Ali, İmam Muhammed’ül Bakır, İmam Ca’fer’üs-Sadık, İmam Musa’l Kazım, İmam Aliyy’ür Rıza, İmam Muhammed’üt-Takiy, İmam Aliyy’ün- Nakiyy, İmam Hasan’ül- Askeri ve İmam Mehdi’dir (Gölpınarlı, 2016: 56). Alevi-Bektaşi inancında, On İki İmamlara derin bir sevgi ve bağlılık gösterilir. Alevi-Bektaşilerin ibadet pratiklerinde On İki İmamların isimleri sıkça anılır. Bu isimlerin sıralanmasında hiyerarşik bir sıralama söz konusudur ve sözlü kültür geleneği içerisinde devredilmesine karşın icra sırasındaki sıralamada genellikle bir aksama söz konusu olmaz. Bununla birlikte Alevi- Bektaşi edebiyatı içerisinde, On İki İmamlara sevgi ve bağlılığı ifade etmek üzere oluşturulmuş müstakil bir edebî tür mevcuttur. “Düvazdeh imam” yahut “Düvaz İmam” olarak isimlendirilen bu nazım türü , On İki İmamların isimlerinin sıralanarak meziyetlerinin anlatılması, sevgi ve bağlılıkla yâd edilmeleri üzerine kuruludur. Bununla birlikte, Alevi-Bektaşi inancında, On İki İmamların isimlerinin sıralanmasının başlı başına bir dua olduğu kabulü mevcuttur. Bu dua, “ism-i âzam” duası olarak anılır.

Hak, Muhammed, Ali Anlayışı

0

Didem Gülçin ERDEM KÜK

Alevi-Bektaşi inancında Hak, Muhammed ve Ali isimlerinin ritüelik bağlam içerisinde bir arada zikredilmesi söz konusudur. İnanç sisteminin temel felsefesi de bu üçlü birlik üzerine inşa edilmiştir. Alevi-Bektaşi dua, gülbank ve deyişlerinde “Üçler” şeklinde işaret edilen de Hak, Muhammed ve Ali’dir. Hak, Muhammed ve Ali isimleri, bu sıraya uygun olarak zikredilir. İsimlerin yerlerinde bir değişiklik olması söz konusu değildir. Bu sıralama, kutsal kabuller arasındaki hiyerarşiye uygun yapılmış bir sıralama olup Alevi-Bektaşi inanç sisteminde Hz. Ali’nin tanrısallaştırıldığı yönündeki iddiaları çürütür niteliktedir. Söz konusu üç isim, hiyerarşik olarak bir sıraya sokulmuş ve ayrı ayrı taşıdıkları teolojik anlamların dışında bir arada zikredildiklerinde de Alevi- Bektaşilerin inanç hinterlandının önemli koordinat noktalarına işaret edilmiş olur.
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde Hak, Muhammed ve Ali isimleri, yalnızca söylenirken değil; düşünce boyutunda da birbirinden ayrılmayan isimlerdir. Söylenişteki birlikteliğin yanında bu üç ismin birbirini tamamladığına inanılır. Alevi-Bektaşiler arasında Tanrı’nın Hz. Muhammed ile Hz. Ali’yi kendi nurundan yarattığına yönelik bir inanç mevcuttur (Çıblak, 2005: 54-55). Bir tür “birlik tasarımı” olarak değerlendirebileceğimiz (Çıblak Coşkun, 2010b: 77-78) Hak, Muhammed, Ali isimlerinin birlikte anılması, Alevi-Bektaşilerin ibadet pratiklerinde de karşımıza çıkmaktadır. Üçleme esasına dayalı bir sistem arz eden ibadet pratikleri genellikle “Hak, Muhammed, ya Ali!” ifadesi zikredilerek aşamalandırılır. Cem ritüelinin hizmet aşamaları arasında yer alan çerağ hizmetinde Alevi-Bektaşi teolojisinin temelini teşkil eden üç ismin zikredilmesinin ritüelik akışın sağlaması noktasındaki etkilerini görmek mümkündür. Söz konusu ritüelik aşamada, üç ayrı çerağ uyandırılır ve her bir çerağ sırasıyla “Hak/Allah”, “Muhammed”, “Ya Ali” zikirleri eşliğinde uyandırılır. Üç çerağ ayrı ayrı yakılmasına karşın toplamda uyandırılan tek bir çerağdır. Bu ritüelik yapıdaki sembolik önerme, Alevi-Bektaşi inancındaki “Hak, Muhammed, Ali” algısının birlik tasarımı ile ilişkili olmasına dayalıdır.
Alevi teolojisinde kutsal, tek bir noktaya hapsedilmeyerek varlığın tamamına yayılmıştır ancak varlığın tamamının kusalla olan ilişkileri ve taşıdıkları bilgi bakımından özdeş ve eşit kabul edilmediği ifade edilmektedir. Alevi teolojisinde kutsalı temsil eden üç kavram sırasıyla ulûhiyet, nübüvvet ve velayet kavramlarıdır. Bu kavramlardan ulûhiyet, Tanrı’ya ilişkin bir kavramdır ve kutsal alanın tepe noktasını teşkil eder. Nübüvvet ve velayet makamları ise Hz. Muhammed ve Hz. Ali tarafından temsil edilmekte; bu üçlü yapı, Alevi-Bektaşi kutsallarının çekirdeğini oluşturmaktadır (Yıldırım, 2018: 166-167).
Niyaz ederken ve herhangi bir işe başlarken “ya Allah, ya Muhammed, ya Ali!” şeklinde dua eden Alevi-Bektaşiler, bu üçlemeyi oluşturan Allah, Muhammed ve Ali’nin birbirlerinden ayrılmaması gerektiğine inanırlar. Bu sebeple üç ismin birlikte zikredilmesi gerekir. Alevi-Bektaşi teolojisinde, Allah’ın dünya var olmadan önce Hz. Muhammed ile Hz. Ali’yi kendi nurundan yarattığı inancı mevcuttur. Bu inanışa göre, Hz. Muhammed ile Hz. Ali bir ve aynı kişilerdir ve Allah’ın nurunu taşımaktadırlar. Bu sebeple Muhammed Ali diye iki ismin tek bir isim olarak zikredilmesi de söz konusudur (Selçuk, 2008: 72, 73). Bu hususta Buyruk’ta Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin musahip olduğu, Hz. Muhammed’in Miraç gecesi Cebrail tarafından kendi beline bağlanan kuşağı Hz. Ali’nin beline bağladığı ve ardından şu cümleleri sarf ettiği bilgisine yer verilir: “Biz Ali ile aynı nurdanız. Ben ilim şehriyim. Ali ise o şehrin kapısıdır. Ali dünya ahiret kardeşimdir. Ali ile aynı etten, aynı tendeniz. Zahirimiz, batınımız birdir. Ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir.” (Bozkurt, 2015: 240).
Alevi-Bektaşi inancında tevhit anlayışı mevcuttur. Bu anlayış doğrultusunda Alevi-Bektaşi dualarında, edilen duanın kabul olması talebi “âmin” yerine “Allah Allah!” şeklinde karşılık verilerek iletilir. Bu durum, yakarışın muhatabının yalnızca Tanrı olduğunun kanıtı niteliğindedir. Bununla birlikte gülbanklara “Bismişah, Allah Allah!” şeklinde başlanması da edilen duaların kabulü noktasında yalnızca Tanrı’nın muktedir olduğu inancı kaynaklıdır.
Hz. Muhammed, Alevi-Bektaşiler tarafından Allah’ın elçisi ve İslam dininin peygamberi olarak kabul görmektedir. Alevi-Bektaşilerin ibadet pratiklerinde söyledikleri her türlü duada Hz. Muhammed’in adı, Tanrı’dan sonra, Hz. Ali’den önce gelmekte ve genellikle Muhammed Mustafa şeklinde anılmaktadır. Alevi-Bektaşilerin köken anlatısı şeklinde değerlendirebileceğimiz Hz. Muhammed’in miraca yükselişinin ardından katılım gösterdiği Kırklar Ceminin ibadet pratiklerinin biçimlenmesinin sağlayıcısı olduğu yönündeki genel görüş, Hz. Muhammed’in Alevi-Bektaşi teolojisindeki yerinin ve öneminin kanıtı niteliğindedir. Hz. Muhammed, Alevi-Bektaşi deyişleri ve dualarında genellikle “nur-u nebi” olarak ifade edilir ve Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunun altı çizilir.
Alevi-Bektaşi inancında Güneş’in Hz. Muhammed’i, Ay’ın ise Hz. Ali’yi sembolize ettiğine inanılır. Bu gerekçe ile Alevi-Bektaşiler, yeni ayın doğduğu akşam yüzlerini aya doğru dönerek ya Allah, ya Muhammed, ya Ali! şeklinde niyaz ederler ve avuç içleri yukarı gelecek şekilde dua ederler. Hz. Ali’yi sembolize ettiğine inanılan Ay’a saygı göstermek için Ay tutulmasında tutulma hadisesi sona erene kadar Ay’a doğru yönelerek niyaz edilir (Selçuk, 2008: 75-76).
Hz. Ali, Hz. Muhammed’den sonra İslam dünyasının öneme haiz ikinci ismidir. Ehlibeyt’e mensup olan Hz. Ali, On İki İmamların başında yer alan imamdır. Alevi- Bektaşi inancına göre Hz. Muhammed ve Hz. Ali, bir/aynı nurdan yaratılmıştır. Alevi- Bektaşiliğe ait Hz. Ali tasavvurunda, etrafında oluşan kahramanlık temalı anlatılarla çok katmanlı bir hale gelerek Hz. Ali’nin tarihî kişiliğine mitik bir çerçeve kazandırılmıştır (Yar, 2016: 130). Gerçek Ali olan Hz. Ali, Alevilik içerisinde bir sembol niteliğindedir ve hiçbir zaman bir Alevi gibi düşünüp Alevi gibi yaşamamış; Hz. Muhammed’in sünnetine sıkı sıkıya bağlı bir kişidir. Hz. Ali’nin yaptığı düşünülen, ona isnat edilen tutum ve davranışlar ona yüklenmiş birer fonksiyon olmakla birlikte, yaratılan doğaüstü Ali’nin kişiliğinde gerçek temsilini bulmuştur. Bir başka deyişle, Anadolu Aleviliğini doğuran Hz. Ali değildir; Anadolu Aleviliği, Hz. Ali düşüncesini doğurmuştur (Er, 1998: 2). Dolayısıyla, Hz. Ali, Alevi-Bektaşilerin kolektif belleğinde, tarihî şahsiyetinin yanında, menkıbevi ve mitik şahsiyeti ile de yer alır. Bu da söz konusu inanç ve kültür evrenindeki Hz. Ali tasavvurunun çok boyutlu ve tarihî mahiyetinden çok daha geniş olmasının sebebidir.

ALEVİ-BEKTAŞİ İNANÇ DAİRESİNDE GÜLBANK

0

İşlevsel açıdan dua metni olma özelliği gösterdiğine dikkat çektiğimiz gülbanklar, Türk tasavvuf evreninin çeşitli şubelerinde iyi dilek bildirme, kut paylaşma, kutsama, Tanrı’ya istek ve dileklerin ulaştırılmasını sağlama amacıyla tanzim edilen ve ritüelik akışa yön verme özelliği gösteren metinlerdir. Oldukça geniş bir coğrafyada yayılım göstermesi, ritüel yapılarındaki sistemli inşa ve devamlılık, gülbankların ritüel evreni içerisindeki işlevselliği gibi hususiyetler dolayısıyla, gülbank sözcüğünün birlikte anıldığı temel inanç sistemi, Alevi-Bektaşiliktir. Söz konusu inanç sistemi bağlamında gülbankların yeri ve önemine temas edebilmek için öncelikle Alevi-Bektaşi inanç evreninin doğru anlaşılması gerekmektedir. Bu doğrultuda, ilk olarak inanç sistemini biçimlendiren unsurlar çeşitli boyutlarıyla ele alınacak, ardından ibadet yaşantısına temas edilerek temel dua türleri belirtilecektir. Daha sonra ele alınacak hususlar, Alevi- Bektaşi ritüelleri ve bu ritüel bağlamlarında inanç önderlerinin gülbankları hangi aşamalarda, ne tür ihtiyaçlara karşılık icra ettiği olacak; bu tespitlerden hareketle de tahlile hazır hale getirmek maksadıyla gülbanklar, ritüel odaklı tasnif edileceklerdir
2.1. Alevi-Bektaşi İnanç Sistemini Biçimlendiren Unsurlar
Alevi-Bektaşi inanç sistemi, İslam öncesi eski inançların ve kabilevî geleneklerin etkisi altında oluşan, yarı göçebe yahut konargöçer kesimin inancı olarak neşet etmiş ve Ahmet Yesevi gibi büyük halk sufilerinin etkisiyle gelişip yayılmış bir tür “halk Müslümanlığı”na tekabül eder. Bu Müslümanlık anlayışı, mitolojik ve geleneksel unsurları da bünyesinde barındıran, evliya kültü merkezli bir Müslümanlıktır. Temelinin Ahmed Yesevi ve benzeri Türk sufileri tarafından atıldığı bu inanç sistemi, zaman ve mekân içerisinde yeni etkiler ve katkılarla Anadolu’ya kadar gelmiş, Selçuklular ile Anadolu’yu İslamlaştırmış ve Anadolu’dan da Osmanlı fetihleriyle Balkanlar’a çıkmış, günümüze dek ulaşmıştır (Ocak, 2016: 72). Alevi- Bektaşi inancı, çok sayıda inanç ve kültür unsurunun harmanlanmasından müteşekkil bir yapı arz eder. Dolayısıyla, homojen bir inanç sistemi değildir. Bu da yapısının anlaşılması noktasında, birçok etkenin bir arada değerlendirilmesini zorunlu kılar. Alevi-Bektaşi inanç sistemini biçimlendiren başlıca faktörler: Parçası olduğu din olan İslamiyet’in doğuş dönemlerinden gelen faktörler, tasavvuftan gelen faktörler ve İslam öncesinden gelen faktörlerdir (Soyyer, 1996: 84).
“Alevi” adlandırması, onlarca alt grubu ifade eden şemsiye bir kavram olma özelliği gösterir. Çok geniş bir coğrafyaya yayılan ve tarihî arka plana sahip bir inanç zümresi olma özelliği gösteren Alevi-Bektaşi inanç sistemi ile ilgili çeşitli araştırmacılar tarafından ortaya konulan tanımlar daha çok, “kültür”, “gelenek” yahut “mezhep” kavramları üzerine inşa edilmiştir. “Alevi” adlandırması, 19. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmış ve Osmanlı arşiv kayıtlarında “Alevi” sözcüğünün geçtiği 2 Eylül 1826 tarihli belge, A. Yılmaz Soyyer tarafından akademik hayata tanıtılmıştır. Bu tarihten önce, Alevi terimi ile Hz. Ali’nin soyundan gelen seyyid ve şerifler yahut silsilesi Hz. Ali’ye dayanan tarikatler kastedilmiştir. Yazılı kaynaklar bağlamında yakın döneme ait bir terim olan Alevilik, sözlü gelenek bağlamındaki anlatmalara bağlı olarak 14. asır öncesine dek götürülebilir. “Alevi” adlandırması, tarihî süreçte anlam kaymasına uğramış ve bu adlandırma ile kastedilen zümre zaman içerisinde değişmiştir (Ersal, 2016a: 9-14).
Alevi-Bektaşi inancında, zahirî ve bâtıni yönü olduğuna inanılan Kur’an’ın bâtın ilminin Hz. Ali’den kendi soyu olan On İki İmamlara, oradan da bu soydan gelen velilere ve ariflere aktarıldığı görüşü hâkimdir. Hz. Ali, gayb ilminin emanetçisi olarak bilinir; bu emanetin onun nesli tarafından korunduğuna ve ilim ehlinin de belirli ölçüde bu ilme vâkıf olduğuna inanılır. Alevi-Bektaşi mürşitleri, pirleri ve ozanları, bu bâtıni yorumun sürdürücüsü konumundadır (Bal, 2014: 73, 74). Alevi-Bektaşi inancının merkezinde insan yer alır. Buna bağlı olarak teolojik yapı içerisinde, insanı merkeze alarak âlemi ve Tanrı’yı açıklamak, bu şekilde anlamlandırmak söz konusudur. Alevi- Bektaşi inancına göre, Kur’an-ı Kerim’in amacı da insanın ahlaki değerler geliştirmek suretiyle dünya hayatında mutlu olabilmesini sağlamaktır. Alevi-Bektaşi inanç sistemi uyarınca: “Kendi arşına istiva etmiş bir Tanrı, sadece bir iman nesnesi olarak var olacak; olgun insanı yaratmanın bir modeli olarak var olmayacaktır. İnsanın merkezde olduğu bir düşünce açısından ise Tanrı, eylemleri ile olgun insanın eşsiz bir modelidir. O’nun bir model olarak yeryüzüne indirilmesi, ontik anlamda bir iniş değil, ancak ve ancak ahlaki anlamda bir iniştir.” (Yar, 2016: 193).
Temelde, bir doğal grubun dinî tutumunu belirleyen iki etken vardır. Bunlar: bilinmeyenin yahut kutsalın karakteristik kolektif veya kişisel tecrübesi ile geleneğin etkisidir (Wach, 1964: 56’dan akt. Soyyer, 1996: 82). Alevi-Bektaşi inanç sistemi, biçimlenmesinde çok sayıda unsurun rol aldığı senkretik bir yapı arz eder. Bu yapının doğru anlaşılması noktasında bileşenlerinin gelenek yapısı odaklı incelenmesi elzemdir. Bu sayede, inanç odaklı kolektif deneyimlerin anlaşılması ve ritüelik evrenin kavranması mümkün olacaktır. Bu noktada, söz konusu inanç evreninin biçimlenmesinde pay sahibi olan unsurların tamamını ele almak çalışmamızın sınırlıklarını aşacağından, ortodoksi yapıdan ayrıldığı, ayırt edici temel hususiyetlerin üzerinde durmakla yetineceğiz.
Alevi-Bektaşi inanç dairesinin içeriğini tayin eden unsurlar; teolojik, sosyal ve kültürel boyutları ile ayrı ayrı ele alınması gereken kavramlardır. İnanç yapısının şekillenmesinde etkili olan teolojik unsurlar: Hak, Muhammed, Ali sevgisi, Ehlibeyt’e ve On İki İmamlara bağlılık, tenasüh inancı, devriye inancı, vahdet-i vücut anlayışı ile kültler olarak sıralanabilir. İkrâr ve musahiplik kurumu ile düşkünlük kurumları ise, Alevi-Bektaşi inanç dairesinin sosyal hayata dönük uygulamaları içeren boyutunda belirleyici olan unsurlardandır. İnancın kültürü, kültürün inancı karşılıklı olarak etkilediği ve şekillendirdiği noktada ise karşımıza “Dört Kapı Kırk Makam” anlayışı, “Güruh-u Naci” anlayışı, “İnsan-ı Kamil” anlayışı çıkmaktadır.
2.1.1. Teolojik Yapıyı Biçimlendiren Unsurlar
Teoloji, dinî grupların yahut düşünürlerin Tanrı ile ilgili inançlarından ya da öğretilerinden oluşan bir bütüne işaret eder ve “ilahiyat” kavramına karşılık gelir. Teoloji disiplini, dine ilişkin olguları konu alarak dinle ilgili geniş kapsamlı bir senteze ulaşmayı amaçlar (Cevizci, 1999: 840). Teoloji, olgusal olarak dinin kendisini değil, inanç sistemlerinin kendine ait müstakil yapısını inceler. Teolojik yapı, tek başına Tanrı inancından değil; bu inancın biçimlenmesinde payı olan inanç odaklı diğer unsurların da bir araya gelmesinden mülhem bir yapı arz eder. Kutsal kabuller üzerine biçimlenen ilahiyat sahası, teolojik bilginin içeriğini teşkil eder. Teoloji kavramı, inanç yapısına ait hinterlandı konu alan bir kavramdır.
Emile Durkheim, dinî kategorileri “inançlar” ve “ayinler” olmak üzere iki temel başlığa ayırır. Bu kategorilerden ilki düşünce ile ilgiliyken ikinci grubu oluşturan unsurlar hususi eylem biçimleri olarak tarif edilir. Birinci kategoriyi oluşturan inançlar, kutsalın tasarımına ilişkindir ve Durkheim’in ifadesiyle, “kutsal şeyler, tanrılar ya da ruhlar diye isimlendirilen kişisel varlıklardan ibaret değildir. Bir kaya, bir ağaç, bir su kaynağı, küçük bir taş, bir ağaç parçası, bir ev hâsılı herhangi bir şey kutsal olabilir.” (Durkheim, 2018: 41). Bu noktada Alevi-Bektaşi inanç sistemini biçimlendiren unsurlara temas ederken, kutsal kabullerinin tamamını göz önünde bulundurmak elzemdir.
Alevi-Bektaşiliği doğuran Türk heterodoksisi, Orta Asya’daki eski Türk inançlarıyla başlamış, Şamanizm ve Budizm ile mistik bir niteliğe bürünmüş, Zerdüşlük ve Maniheizm ile beslenmiştir. Yesevîlik ile İslam’ın ve İslam sûfiliğinin etkisinin yanında Horasan Melametiliğininin kalenderâne tavrı da Alevi-Bektaşi inancına eklenmiştir. Anadolu’ya gelinmesinin ardından neo-platonizmin eski Payen ve Hristiyanlık dönemi yerel kültürlerinin belli unsurlarıyla tanışan Alevi-Bektaşi inancı, 15. yüzyılda İran Hurufiliğinin, 16. yüzyıl başlarında ise Safevî Şîîliğinin motifleri ile buluşarak bugün bildiğimiz çehresini kazanmıştır (Ocak, 2016: 218). Buradan hareketle Alevi-Bektaşi inanç sisteminin kadim inanış biçimlerinden İslam inancına, birçok inanç ve kültür unsurunun iç içe geçmesi ile oluşmuş yeni bir terkip arz ettiğini ifade etmek mümkündür. Alevi-Bektaşiliğin çok katmanlı yapısının teolojik bağlamlı içeriğini teşkil eden unsurlar: Hak, Muhammed, Ali anlayışı, Ehlibeyt’e ve On İki İmamlara bağlılık ile kültler olarak sıralanabilir.