Cumartesi, Mart 14, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 164

KAYGUSUZ ABDAL

0

Doğum tarihi ve yeri ile ölüm tarihi ve yeri kesin olarak bilinmiyor. Asıl adının Alâeddin Gaybî olduğu söylenir. Padisah II. Murat döneminde 1341-1444 arasında yaşadığı sanılıyor. Babasının adı Alanyalı Hüsameddin Mahmud. İyi bir eğitim gördü. Edirne, Yanbolu, Filibe, Manastır’ı gezdi. Ve Bektaşi şeyhi Abdal Musa’nın dergahına girdi. 40 yıl burada hizmet etti. Şeyhinden izin alarak, Mekke ve Mısır’a gitti. Mısır’da öldüğü ve Mukattam Dağı’nda bir mağaraya gömüldüğü söylenir. Bir başka söylentiye göre de Antalya Elmalı’da gömülü. Şeyhi Abdal Musa gibi halifesi Kaygusuz Abdal da Bektaşi-Alevi edebiyatının kurucularından sayılır. Yunus Emre’nin yolundan gitti. Hem aruz, hem hece ölçüleriyle yazılmış şiirleri var. Şiirlerini ana teması tanrı, insan ve doğa sevgisidir. Kaygusuz Abdal, alaycıdır. Yobazlık ve ham softalığı eleştirir. Yalın bir dili ve kıvrak söyleyişi vardır. Serâyi, Miskin Serâyi, Kul Kaygusuz ya da Miskin Kaygusuz mahlaslarını da kullandı. Düzyazı alanında da örnekler verdi. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinin çoğu “şathiye” türündedir. Divan’ının yanısıra, Sarây-Nâme, Minber-Nâme, Dil-Güsâ, Gevher-Nâme, Budala-Nâme, Mesnevi, Muglâta-Nâme, Esrâr-i Hurûf, Vücûd-Nâme adlı eserleri var. Eserleri ve hayatını Abdurrahman Güzel araştırdı ve yazdı.

KOCA TANRI

Yücelerden yüce gördüm
Erbapsın sen koca Tanrı
Alem okur kelam ile
Sen okursun hece Tanrı

Adem erliği ile anılır
Filan oğlu filan deyü
Anan yoktur atan yoktur
Sen benzersin piçe Tanrı

Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsin kulum geçsün deyü
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç e Tanrı

Garib kulun yaratmışsın
Derde mihnete katmışsın
Ani aleme atmışsın
Sen çıkmışsın uca Tanrı

Kaygusuz Abdal yaradan
Gel içegör şu cür’adan
Kaldır perdeyi aradan
Gezelim bilece Tanrı

ADEMİ BALÇIKTAN YOĞURDUN YAPTIN

Ademi balçıktan yoğurdun yaptın
Yapıp da neylersin, bundan sana ne
Halk ettin insanı saldın cihana
Salıp da neylersin bundan sana ne

Bakkal mısın teraziyi neylersin
İşin gücün yoktur gönül eğlersin
Kulun günahını tartıp neylersin
Geçiver suçundan bundan sana ne

Katran kazanını döküver gitsin
Mümin olan kullar didara yetsin
Emreyle yılana tamuyu yutsun
Söndür şu ateşi bundan sana ne

Sefil düştüm bu alemde naçarım
Kıldan köprü yaratmışsın geçerim
Şol köprüden geçemezsem uçarım
Geçir kullarını bundan sana ne

Kaygusuz Abdal der cennet yarattın
Cehenneme nice kulları attın
Nicesin ateş-i aşk ile yaktın
Yakıp da neylersin bundan sana ne

YUNUS EMRE

0

Yaşamına ilişkin bilgiler sınırlı. Doğum yeri bilinmiyor. 13’üncü yüzyılın ortalarına doğru Moğal istilası ve Selçuklu Devleti’nin yıkıldığı dönemde yaşadığı sanılıyor. Bu dönemin sarsıntı ve acıları Yunus’un eserlerinde derin izler bıraktı. Babasının adı İsmail. Medrese eğitimi gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. İran ve Yunan mitolojisiyle, tasavvuf tarihini inceledi. Hacı Bektaş ya da Sinan Ata’nın halifesi Taptuk Emre’nin dergahında hizmet etti. Taptuk Emre’nin düşüncelerini yaymak için Anadolu’yu dolaştı. Eskişehir Sarıköy, Manisa Buna ve Emreköy, Erzurum Dutçu Köyü, Isparta Keçiborlu ve Karaman’da adına yapılmış mezarlar var. Ama nerede öldüğü ve gömüldüğü kesin belli değil. Tasavvuf yorumunu benimseyen Yunus Emre’nin keskin bir gözlem gücü, derin bir hoşgörü anlayışı var. Şiirlerini hece ölçüyle yazdı. Ama aruz denemelerine de yer verdi. Hece ölçüseyle yazdığı dörtlüklerin yanısıra yine hece ile beyitler ve gazeller de yazdı. Dili arı Türkçe değil. Yer yer Arapça ve Farsça tamlamalar kullandı. Sağlığında düzenlediği divanı bulunamadı. Günümüzdeki divanları derlemedir. 1904’te birinci, 1924’te ikinci basımları yapılan Divan-ı Aşık Yunus Emre’nin yanısıra Burhan Toprak ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın derleyip yayınladığı Yunus Emre divanları var.
İLİM KENDİN BİLMEKTİR

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir

Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere yelmektir

Dört kitabın ma’nisi
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Ma’nisi ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir

AŞKIN ALDI BENDEN BENİ

Aşkın aldı benden beni bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar öldürür aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur bana seni gerek seni
Aşkın şarabından içem Mecnun olup yola düşem
Sensin dün ü gün endişem bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek bana seni gerek seni
Eğer beni öldüreler kulum göğe savuralar
Toprağım anda çağırır bana seni gerek seni

Cennet dedikleri ne ki bir kaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları bana seni gerek seni
Yunus-durur benim adım gün geçtikce artar ödüm
İki cihanda maksudum bana seni gerek seni

AŞKIN ALDI BENDEN BENİ

Aşkın aldı benden beni / bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü / bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim / ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum / bana seni gerek seni
Aşkın aşıklar öldürür / aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur / bana seni gerek seni
Aşkın şarabından içem / Mecnun olup dağa düşem
Sensin dün ü gün endişem / bana seni gerek seni
Yunus’durur benim adım / gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum / bana seni gerek seni

DERVİŞLİK BAŞTADIR TACDA DEĞİLDİR
Dervişlik baştadır, tacda değildir
Kızdırmak oddadır, sacda değildir
Eğer bir müminin kalbin yıkarsan
Hakka eylediğin secde değildir
Ararsan Allah’ı kalbinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir
Kabul et Yunus’un ergen sözünü
Tezcek gelir başa, geçte değildir.

EVVEL BENEM AHIR BENEM

Evvel benem ahır benem / canlara can olan benem
Azıp yolda kalmışlara / Hızır meded eren benem
Düz döşedim bu yerleri / baskı kodum bu dağları
Sayvan gerdim bu gökleri / geru sonra düren benem
Bir niceye verdim emir / devlet ile sürdü ömür
Yanan kömür kızan demir / örse çekiç salan benem
Yunus değil bunu diyen / kendiliğidir söyleyen
Mutlak kafir inanmayan / evvel ahır heman benem

YA İLAHİ GER SUAL ETSEN BANA
Ya ilahi ger sual etsen bana
Cevabım işbudurur anda sana
Ben bana zulmeyledim ettim günah
Neyledim nettim sana ey padişahım
Nesne eksildi mi mülkünden senin
Geçti mi hükmüm ya hükmünden senin
Rızkını yeyip seni aç mı kodum
Ya yeyip öynünü muhtaç mı kodum
Hiç Yunus’tan değdi mi sana ziyan
Sen bilirsin aşikare vü nihan
Bir avuç toprağa bunca kıyl ü kal
Neye gerek ey kerim ü zül-celal

GELDİ GEÇTİ ÖMRÜM BENİM


Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir
Şol göz yumup açmış gibi

İş bu söze Hak tanıktır
Bu can gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide
Kafesten kuş uçmuş gibi

Miskin adem-oğlanını
Benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yiter
Yere tohum saçmış gibi

Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi

Bir hastaya vardın ise
Bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele
Hak şarabın içmiş gibi

Bir miskini gördün ise
Bir eskice verdin ise
Yarın anda sana gele
Hulle donun biçmiş gibi

Yunus Emre bu dünyada
İki kişi kalır derler
Meger Hızır, İlyas ola
Ãb-i hayat içmiş gibi

Yunus Emre

İftira çetesiyle girmiş kolkola

0

İftira çetesiyle girmiş kolkola
Ağustos böceği gibi geçirir yazı
Irkçılık Şeriat uzaktır Alevi Yola
Her telde oynarsın dernek cambazı

Yaptıklarını kimse bilmez sanıyor
Kendi söylediğine kendi kanıyor
Senin yüreğinde zerdüşt yanıyor
Yolda hiç sönmedi Ali nin Közü

Hubyar sebeb oldu meydan açıldı
Kirli ilişkiler yere saçıldı
Şeyhin para hırsı hedef şeçildi
Acep sende yokmu suçun birazı

Rüzgarın yönüne döner durursun
Gahi yolda gahi solda olursun
Yola iftiraya ortak olursun
Sıratın önünde vardır terazi

Türkücüyüm der türküyü bilmez
Aleviyim der Dedeyi görmez
Bir erkan önünde ikrarın vermez
Kör cahile kaldı Turna Avazı

Yol Sefili Yolda insan ol
Nefsine sahip ol, yola kurban ol
Diline sahip ol her dem meydan ol
Ozanın dili deyiş elinde sazı

Sâkiyâ camında nedir bu esrar?

0

Sâkiyâ camında nedir bu esrar?
Kıldı bir katresi mestâne beni,
Şarâb-ı lâlinde ne keyfiyet var.
Söyletir efsâne efsâne beni.

Ref’et nikâbını ey vech-i enver,
Zulmette gönlümüz olsun münevver,
Şarâb-ı lâlinin lezzeti dilber,
Gezdirir meyhâne meyhâne beni.

Âşıkın çok belâ gelir başına,
Tahammül gerektir adû taşına,
Şem-i ruhsârına, aşk ateşine,
Yanmakta seyretsin pervâne beni.

Bakmazlar Dertli’ye algındır deyi,
Hakikat bahrine dalgındır deyi,
Bir saçı Leylâ’ya Mecnun’dur deyi,
Yazmışlar defter-i dîvâne beni.

Davetini duydum kabul eyledim

0

Davetini duydum kabul eyledim
Gelirim sultanım Yolun aşkına
Bülbül oldum gülşende figan eyledım
Öterim sultanım gülün aşkına

Dedeler talipler otursun sual eylesin
Yolun erkanını bilen gelsin söylesin
Hak aşkına yanmayan yolu neylesin
Yanarım Sultanım narın aşkına

Pirimden öğrendim yolun ilmini
Dilsizdim sessizdim söyletti beni
Daldıkça deryaya buldum kendimi
Ser verip vermediğim sırrın aşkına

Hariciler yine çıktı türedi
Yezidimiz içimizde üredi
Hor görülür oldu Ali Evladı
Veririm canım şah Hüseyin aşkına

Bir Yol Sefili Ali ye Hayran
Muhabbette birdir can ile canan
Sıvas ta Gazide Maraş ta yanan yakılan
Ehli beyte olan ahü zarın aşkına

Cem Ahmet Demir

0
  1. Cem’in Başlaması

Rehber, peyiki dedeyi getirmeye gönderir. Dede içeri girerken Gözcü: “Hü Erenler! Pirimiz geliyor” der. Cemat kıyama kalkar. Dede meydanın ortasına kadar gelir. Gözcü sağında, peyik solunda dar’a durup: “Hü Erenler! Cemlerimiz Kırklar Cemi, görevimiz Hz. Hüseyin’in yeri, yardımcımız Hakk-Muhammed-Ali ola. Hayır, himmet Pirim” der; dar’da rehberin duasını bekler. Rehber:
“Bismişah, Allah Allah. Hizmetin mübarek olsun. Yardımcın Hakk-Muhammed-Ali olsun. Bu pir postunda Hakk-Muhammed-Ali seni doğruluktan ayırmasın. Adaletin Hz. Ali’nin adaleti olsun. Haksız görüp gözetmiyesin. Doğrudan yana olasın. Zengini, fakiri ayırtmıyasın. Bu evreni var eden yüce Allah seni saşırıp düşürmesin. Doğru oturup, doğru karar veresin. Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Oniki İmamların, 14 Masum-u Pakların, Onyedi Kemerbestlerin ve kırkların katarına, didarına nail olasın. Üzerine aldığın hizmetinde şefaat bulasın. Dil bizden himmet Hünkâr Bektaş Veli’den ola. Gerçeğe Hüüü, mümine ya Ali.”
Dede: “Allah-Muhammed ya Ali” diyerek yere secde eder, gelir. Pir postunda tekrar: Allah- Muhammed ya Ali” diyerek üç defa secde eder ve geçer postun üzerinde dar’da yüksek sesle salavat getirir: “Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ Ali seyyidina Muhammed” der; dar’da bekleyen cemaata şu gülbankı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Vakitler hair ola. Darlar divanlar nur ola. İstekler ibadetler kabul ola. Cemlerimiz Kırklar Cemi ola. Meclisimiz erenler meclisi ola. Ey yücelerin yücesi ulu Tanrım, gönüllerimizi o ilahi nurunla nurlandır, bilerek bilmeyerek yaptığımız günahlarımızı af eyle. Yapacağımız günahlarda fırsat verme. Şu an huzuruna gelmiş, senden af dileyen, tövbe istiğfar eden bu mümin Müslim canları, Hz. Muhammed Mustafa ve Aliy’el Murtaza’nın yüzü suyu hürmetine, dualarını kabul eyle ya Rab. Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Oniki İmamların, Ondört Masum-u Pakların, Onyedi Kemerbestlerin ve Kırkların hayır himmetleri, sefayı nazarları üzerimizde hazır ve nazır ola. Dar çeken didar göre, didar gören çehennem narı görmeye. Dil bizden, hayır himmet Hakk’tan ola. Gerçek erenlerin demine Hüüü, mümine ya Ali. Dar çeken bacılar didar göre, Fatima Ana muradını vere, Erenler sefaya ere.”
der, herkes olduğu yerde secde eder ve yere oturur.

1.1 Dedenin Bazı Önemli Açıklamaları

Alevilikte kadın ve erkek eşitliği
Alevilikte abdes almak
Alevilikte cemde Allah ile kulun arasında ilişki
Alevilikte cem anlayışı

  1. Dargınları Barıştırmak

Cem kul, köle efendi, bey, farkının olmadığı eşitlik meydanıdır; medet mürvet kapısıdır. Cem af ve şefaat, rıza; ikrar, iman; ölçü ve hüküm meydanıdır. Cem ulu divandır. Hakk’a temenna, Hakk’ın tecelli ettiği yerdir. Cemin en büyük özeliği, yargı ve karar organı da olmasıdır. Dede ibadete başlamadan, Kuranıkerim’deki Hucurât suresi 10. ayet, Şura suresi 26. ve 40. ayetleri geregi dargınları barıştırır:
“Mümin, müslim bacı kardeşler, şimdi ibadete başlayacağız. Kuranıkerim’in emri, Alevi inanç ve felsefesi gereği, bu cemde biri birinde alacağı olan, kalp kırmış, dargın ve küskün olanlar varsa, birlikte ibadet etmemiz mümkün değildir. Çünkü kul kuldan razı olmazsa, Tanrı kuldan razı olmaz. Tanrı’yla ilişkiye girmek için kişiliğimizle, ruhumuzla, düşüncelerimizle bir can bir vücut olmamız gerekiyor. Bu Hakk erenler meydanında, haklının hakkı haksızdan alınır, dargınlıklar ortada kaldırılır. Burası Hakk meydanıdır, kin ve husumet yeri değildir. Barış ve adalet burada sergilenir. Halkın af etiğini, Hakk da af eder. Dilinizdeki bizim, gönlünüzdeki sizindir. Bu gibi canlar ileri gelsinler, isteklerini dile getirsinler, birlikte sorgulayalım, barıştıralım. Kapıcı baba , gözcü baba, siz burada, bu Hakk meydanında küsülü veya dargın olan ve bu ulu divana bildirmeyeni tanıyor musunuz? Siz, cem erenleri, siz bu Hakk meydanında dargın olan ve bu ulu divana bildirmiyeni tanıyor musunuz? Tanıyıp da söylemeyenin günahları bu Hakk divanda kendilerinde sorulsun.”
Meydana gelenleri, dede barıştırır. Buna razı olmayanlar, barışmak istemeyenler, gözcü tarafından cemevinden çıkarılır.

  1. Rızalık Almak ve Kemerbestleri Bağlamak
    3.1 Hizmet Sahiplerinin Meydana Çağrılması ve Onlara Dua Verilmesi

Zakir aşağıdaki deyişle oniki hizmeti tek tek pir meydanına çağırır. Her gelen hizmet sahibi önce “Allah- Muhammed-Ali “diyerek, yere niyaz eder ve sıralı bir şekilde dar’a dururlar:
Hakk’tan bize name geldi
Pirim sana beyhan olsun
Şahdan bize name geldi
Rehber sana haber olsun
Hakk kuluna nazar eder
Dört kapıdan name süzer
Zeval gelmis cemi bozar
Gözcü sana haber olsun
Müminin zikri saz ile
Kuran okur avaz ile
Mümin Müslim niyaz ile
Zakirlere haber olsun
Hakk kuluna nazar eyler
Hakk’ın kelamını söyler
Mümin Müslim mürvet diler
Peyik sana haber olsun
Mümini çektil meydana
Münkiri sürdü zindana
Hizmet verdiler Selman’a
Süpürgeciye haber olsun
Mümin yolu yakın ister
Münkirlerden sakin ister
Delil yanmaz yağın ister
Çerağcıya haber olsun
Bu yola giden Nacidir
Mümin müslim kardeş bacıdır
Cem kilidi kapıcıdır
Kapıcıya haber olsun
Gel gidelim hakikata
Kulak verelim tarikata
Canlar girdi itikata
Tezekâra haber olsun
Gel varalım reyhaneye
Niyaz edelim erkâna
Hizmet verildi kurbana
Lokmacıya haber olsun
Yola giden haslar hası
Mümin giyer Hakk libası
Doldur ver engürün tası
Sakkacıya haber olsun
Şah Hatayım var olalı
Müminlere yar olalı
Hakk’tan bize yol kalalı
İznikciye haber olsun
Dede:
“Bismişah, Allah Allah. Gönlü yerde, özü dar’da, Yüzü yerde, Muhammed-Ali’nin tevella, teberrasına inanarak, hizmet için bu irfan meydanına gelen canların, yerleri, gökleri var eden yüce Allah, dilden dileklerini, gönülden muratlarını versin. Dileklerinizi Hakk-Muhammed-Ali versin. Emekleriniz boşa gitmesin. Erenlerin aydın yüzlerine aşk olsun. Onsekizbin âlemle birlikte, cümle mümin kardeşlarimizi Hakk-Muhammed-Ali yolundan mahrum eylemesin. Görünür, görünmez kazadan beladan korusun. Hizmetini gördüğünüz pirlerin himmetleri üzerinizde olsun. Bozatlı Hızır cümlenizin yardımcısı olsun, saklasın, beklesin. Sizler bu toplumun ibadetini hizmetini ediyorsunuz; Hakk-Muhammed-Ali de sizlere yardımcı olsun. Bu cemde, bu erkânda, Ehlibeyt’in katarından didarından ayırmasın. Geldiğiniz yerden, durduğunuz dar’dan iyilikler göresiniz. Dil bizden, himmet Hakk’tan, yardım pirden ola. Gerçeğe Hüü, Mümine ya Ali.”
Hizmet sahipleri yere secde edip, dizlerinin üzerine otururlar.

3.2 Hizmet Sahiplerinin Birbirlerinden ve Cem Erenlerinden Rızalık Alması

Hizmet sahipleri hizmetlerini yerine getirmek için önce birbirinden razı olmaları; sonra da cem erenlerinin hizmet gören canlardan razı olması gerekiyor. Onun için dede, hizmet sahiplerine sorur: “Siz hizmet sahipleri birbirinizden razı mısınız?” Hizmet sahiplerinden cevap bekler ve iki kez daha bu soruyu tekrarlar, cevap bekler. Hizmet sahipleri birbirinden razı iseler, birbirlerinin omuzlarına sağdan sola niyaz ederler ve en sonundaki divana doğru eline niyaz eder ve tekrar soldan sağa birbirinin omuzlarına niyaz edip, sonundaki pir divanına doğru eline niyaz eder. Ardından dede cemde bulunan mümin ve müslim erenlerin de rızalığını alacaktır. Dede: “Siz cem erenleri bu Hakk meydanda bulunan ve sizlere hizmet vermek isteyen görevlilerden razı mısınız?” der; cemde bulunan canlardan cevap bekler ve iki kez daha bu soruyu tekrarlar, cevap bekler. Hizmet sahipleri cem erenlerden rızalık aldıktan sonra, toplu halde yere secde edip, ayağa kalkar ve dara dururlar. Dede tecella duası verir: Tecellâ, Tevellâ Hakk’a yazıla. Tecellânız temiz, yüzünüz ak ola. Tecellâ gören cehennem narı görmeye. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”
Hizmet sahipleri toplu halde tekrar yere secde edip dar’da dururlar.

3.3 Kemerbest Bağlanması

Alevi inancına göre, Hz. Muhammed Kırklar’la beraber semah dönerken, imamesi yere düşer ve kırk parça olur. Kırklar da bu parçaları bellerine bağlamakla, Hz. Muhammed’e saygı ve bağlılıklarını ifade anlamıyla, Kemerbest olurlar. Allah-Muhammed- Ali diyerek, rehber pirin, pir de rehberin ve rehber diğer hizmet sahiplerinin (ve semah dönenlerin) belini tülbentle bağlar. Dar’da duran rehber gidip “Allah- Muhammed ya Ali” diyerek pirin beline tülbendi üç düğümle bağlar. Dede: “Kırklar’dan bize yol kaldı. Güzel Şah’dan hizmet kaldı. Yol erenler yoludur. Hâl erenler hâlidir. Gafil olma ey sofu, Kemerbest ikrar bendidir. Destur ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” diyerek tülbendi rehberin beline bağlar. Rehber de hizmet görevlilerine ve semah dönmek isteyenlere tülbendi teker teker verir, hizmetçiler Allah-Muhammed, ya Ali diyerek tülbendi üç düğüm atarak beline bağlarr ve dar’a dururlar. Dede dua okur:
“Bismişah, Allah Allah. Tevella Teberanız Hakk’a yazıla, tevellanız temiz, yüzünüz ak ola. Belinize bağlanan tevella nişanesi olan kemerleriniz, Cebrail Aleyhiselam’ın Hz. Muhammed’in beline bağladığı ikrâr kemeri ola. Hz. Muhammed’in Kırklar Cemi’nde, kırk parçaya bölünen imamesinden bağlanan kemerler ola. Hizmetiniz boşa gitmesin, hizmetinizden şefaat bulasınız. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”
Btün hizmet sahiperi yere secde edip, görevlerin başına giderler. Dede devam eder: “La ilâhe illallâh Hakk birsin Muhammed’e Resullullah. Ali’yun Veliyullah. Eyvallah pirim eyvallah.” Salavat getirir: “Allahumme salli alâ Seyidine Muhammed ve alâ Ali seyidine Muhammed.”

  1. Bazı Hizmetlerin Duaları
    4.1 Süpürgeci

Süpürgeci, süpürgesi sol kolunun altında Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’a durur; “Hüü Erenler Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelir. “Hayır, himmet pirim” der; üç defa “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek, post serilecek meydanı temizce süpürür ve süpürgesini tekrar sol kolun altında dar’a durup, duasını söyler. Hizmetli erkekse, şu duayı söyler: “Şehidi Kerbela için gözlerim dolu yaştır. Lanet olsun Yezid’e, Yezid’in bağrı taştır. Erenler yolunda Aliy-el Murtaza baştır. Kırklar Meydanı’nda ustadımız Seyyid-i Ferraş’tır. Allah eyvallah, nefes pirdendir.” Süpürge hizmetini bacı yapıyorsa: “Üç bacı idik; guruh-u Naci idik, Kırklar Cemi’nde süpürgeci idik. Süpürgeci Selman; kör olsun Mervan, zuhur edecek Mehdi sahib-i zaman, Allah eyvallah nefes pirdedir.” Dede onlara şu duayı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Sahibi Selman, mülkü Süleyman, kör olsun Mervan, zuhur edecek Mehdi sahib-i zaman, şad olsun Oniki İmam. Erenler meydanında hizmetin olsun tamam. Hizmetinde şefaat bulasın. İnandığımız o yüce Allah dilden dileğini, gönülden muradını versin. Hakk-Muhammed-Ali yardımcın olsun. Gerçek erenlerin demine Hüü, mümine ya Ali.”
Süpürgeci “Allah-Muhammed, Ya Ali” diyerek yere secde edip geri çekilir.

4.2 Post Hizmeti (İznikci)

Post görevlisi meydan postunu kollarının üzerine alarak, Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da durur; “Hüü erenler Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelir. Post hizmetlisi, şu nefesi söyler:
“Destur Pirim.
Kırklar meydanında Muhammed, Ali
Erkâna düşerken serdi bu postu
Hatice Kibriya Fatime Zöhre
Birlik meydanına serdi bu postu
İmam Hasan ahu içip göçmeden
Hüseyin’i Kerbela serden geçmeden
İmam Zeynel ahu figan etmeden
Muhammed Bakır serdi bu postu
İmam Cafer alimlerin ışığı
Musa’yı Kazım Hakk’ın âşığı
İmam Rıza süzdü tenden zehiri
Muhammed Taki serdi bu postu
Aliy-el Naki costu söyledi
Hasan Ali Askeri ikrar eyledi
Mehdi sahib-i zaman hâlâ gelmedi
Hünkâr Hacı Bektaş serdi bu Postu
Kemter Derviş aşk oduna yanmışım
Hizmet için divanına durmuşum
Sermek için meydanına gelmişim
Destur eyle pirim serem bu postu
“Allah eyvallah, nefes pirdedir”
Dede şu duayı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Hakk-Muhammed yolunda, erenler meydanında, pir divanında serilen bu Hakk postunun üzerinde hizmet görenler, hizmetlerinde şefaat bulsunlar. Bu meydanda yargılanıp sorgulananları, yüce Allah tekrar yargılayıp sorgulamasın. İnandığımız o yüce Allah dilden dileklerini gönülden muratlarını versin. Hakk-Muhammed-Ali yardımcıları olsun. Dil bizden, himmet Hakk’tan, yardım pirden olsun. Gerçek erenlerin demine Hüü, mümine ya Ali.”
Duadan sonra iznikçi, dedenin gösterdiği yerde dize gelir ve postu serip “Allah-Muhammed, ya Ali” der, postun üç yanında niyaz edip, geri geri yerine çekilir.

4.3 Delil Hizmeti (Çerağcı)

Delilci, Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da duruyor şekilde (ayakları mühürlü, sağ eli kalbinin üzerinde, sol eli yana sarkık, baş hafif öne eğik, kıyamda durarak) “Hüü erenler Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımı atarak, postun sağ tarafına konan delilin yanına gelir: “Hayır, himmet pirim” der, delinin önünde diz çöker: “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek, sağına, soluna ve önüne niyaz eder ve dualarını okumaya başlar.
Delilci şu duayı okur:
“Bismişah, Allah Allah. Rahman ve rahim olan Allah’ın ismiyle başlıyorum. Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan kandile benzer. O ışık bir cam içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu ne yalnız doğuda, ne de yalnız batıda bulunan, bereketli zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile, neredeyse yağın kendisi aydınlatacak. Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara örnekler verir. O her şeyi bilendir. (Nur suresi 35. ayet) Bu ışık Allah’ın yüksek ve kutsal bilinen, içlerinde Allah’ın adının anılmasına izin verilen, akşamdan sabaha kadar içinde Tanrı ismi anılan evlerde yakılır. (Nur suresi, 36. ayet) “Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ Ali seyyidina Muhammed. Bismişah, Allah, Allah” “Bismillahirahmanirrahim: Çeraği Ruhşan, Fahri Dervişan Zuhuri İman, Kursadi Meydan, Kanuni Evliya, Kuvvet-i Abdalan, Himmet-i Piran, Pir-i Horasan, Bismişah Allah Allah. Çerağı evliya nuru semavat. Bu menzildir ol turi müracaat. Rusan kıl niyaz ol çirağ-ı embiyaya. Bu menzildir ol turi müracaat. Çerağ uyanınca ver niyazı Muhammed Mustafa’ya candan salavat. Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ Ali seydine Muhammed.”
der, delili uyartır (yakar) ve devam eder:
“Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed Mustafa,
Allahumme salli alâ seydina Aliy-el Murteza,
Allahumme salli alâ seyyidina Hasan-u’l Mücteba,
Allahumme salli alâ seyyidina Hüseyin-i Kerbela,
Allahumme salli alâ seyyidina Zeyne’l Aba,
Allahumme salli alâ seyyidina Bakır Baha,
Allahumme salli alâ seyyidina Cafer Rehnuma,
Allahumme salli alâ seyyidina Kazım Musa,
Allahumme salli alâ seyyidina Ali Sultan Rıza,
Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed Taki,
Allahumme salli alâ seyyidina Ali Naki,
Allahumme salli alâ seyyidina Hasan Askeri,
Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed Mehdi.”
Dede hemen şu duvazı yüksek sesle okur:
Çün çerağ-ı fahr uyandırdık Hüda’nın aşkına
Seyyidi-el Kevneyn Muhammed Mustafa’nın aşkına
Saki-i Kevser Aliy-el Murteza’nın aşkına
Hem Hatice, Fatma Hayru nisanın aşkına
Şah Hasan Hulk-i Rıza hem Şah Hüseyin-i Kerbela
Ol İmamlar soyu Zeyne’l Aba’nın aşkına
Ol Muhammed Bakır ki nesli paki Murtaza
İmam’i Cafer’ül Sadık ilmi arifanın aşkına
İmam Musa’yı Kazım Rızayı ehl-i Hakk
İmam Rıza zehri süzen sabir ehli aşkına
Şah Taki ya Naki hem Hasan’ül Askeri
Ol Muhammed Mehdi sahib-i zaman aşkına
Pirimiz ustadımız Hünkâr Bektaş Veli aşkına
Bu nur sönmeden yana evliyanın, embiyanın aşkına
Oh sırada delilci dar’a durur ve dede ona şu duayı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Hizmetin kabul ola. Hakk-Muhammed-Ali yardımcıları ola. Hızır yardımcın ola. Emeklerin boşa gitmesin, hizmetinden şefaat bulasın. Sen bu Nur-i Muhammed’in hizmet olan, temsili ışığı aydınlattın. Hz. Muhammed de şefaatıyla senin dünyanı ve ahretini aydınlatsın. Dilden dileğin, gönülden muradın versin. Dil bizden, nefes Hz. Hünkâr’dan olsun. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”
Delilci “Allah Muhammed Ya Ali” diyerek yere secde edip geri geri yerine çekilir. Zakir, delilci hizmetine şu duvazı söyler:
Hata ettim Hüda yaktı delili
Muhammed Mustafa yaktı delili
Ol Ali Abadan Haydar-ı Kerrar
Aliy-el Murtaza yaktı bu delili
Hatice’tül Kübra Fatima Zehra
Ol hayri nisa yaktı delili
İmam Hasan için girdim meydana
Hüseyin-i Kerbela yaktı delili
İmam Zeynel İmam Bakır’ı Cafer
Kazım Musa Rıza yaktı delili
Muhammed Taki’den hem Ali Naki
Hasan-ul Asker’i yaktı delili
Muhammed Mehdi sahib-i zaman
Gayip erenlerdir dertlere derman
Bu yola sığmaz şüpheyle güman
Hünkâr Bektaş yaktı delili
Hatayı’yım onikiye bağlıyım
Hakk’tan gelir ışık ondan nurluyum
Sırr-ı yezdan köklü Ali soyluyum
Kırkların Cemi’nde yandı bu delil

4.4 Gözcü Hizmeti

Gözcü, Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da duruyor şekilde (ayakları mühürlü, sağ eli kalbinin üzerinde, sol eli yana sarkık, baş hafif öne eğik, kıyamda durarak) “Hüü erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelir, şu duayı söyler: “Destur pirim, Allah’tan ola hidayet , Muhammed Mustafa`dan ola şefaat, Aliy-el Murtaza’dan ola himmet, pirimiz, üstadımız, gözcü Karaca Ahmed, Allah eyvallah, nefes pirdedir.” Dede gözcüye şu duayı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Hizmetin kabul, yüzün ak ola. İstediğin dileği Hakk-Muhammed-Ali vere. Durduğun dar’dan, divandan hayır ihsan göresin. Gözcü Karaca Ahmet Sultan’ın hüsnü himmeti üzerinde ola. Dil bizden, nefes Hz. Hünkâr’dan olsun. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”
Gözcü “Allah-Muhammed, Ya Ali” diyerek, yere eğilmeden sağda tuttuğu sopasına secde edip geri geri yerine çekilir.

4.5 Kapıcı Hizmeti

Kapıcı, Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da duruyor şekilde (ayakları mühürlü, sağ eli kalbinin üzerinde, sol eli yana sarkık, baş hafif öne eğik, kıyamda durarak) “Hüü erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelir, şu duayı söyler:
“Hayır, himmet pirim. Bismişah diyelim, evvel Allah diyelim, açalım cemevini, canları mihman edelim. Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Oniki İmamların, Onyedi Kemerbestlerin, Kırkların, aşkına gönül kapısını teslim alalım erkâna. Allah eyvallah nefes pirdedir.”
Dede kapıcıya şu duayı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Hizmetin kabul ola. Hakk-Muhammed-Ali yardımcın ola. Hızır yardımcın ola. Emeklerin boşa gitmesin, hizmetinden şefaat bulasın. Dilden dileğin, gönülden muradın versin. Dil bizden, Nefes Hz. Hünkâr’dan olsun. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”
Kapıcı “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek yere secde edip, geri geri yerine çekilir.

4.6 Kurbancı ve Lokmacı Hizmeti

Belirttiğimiz cemler Abdal Musa, Hızır, Lokma veya İbadet Cemi olduğu için, bu cemlerde adak kurbanları kesilir. Bu kurbanlar, gündüz ya bir dede tarafından veya bir bilen muhib tarafından tekbirlenerek kesilir. Cemevi müsaitse, cemevinde, cemevi müsait değilse herkes evinde pişirip, ceme getirir. O anda etler orada pişmiş hazır olur. Gelen diğer lokmalar da tek tek dua verilmemişse, hizmet alan hizmet sahipleri, bir tepsiye kurban etlerinde koyarlar. Diğer bir tepsiye de lokmalardan karıştırarak koyarlar. Kurbancı ve lokmacı bu tepsileri elinin üzerinde tutarak Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da duruyor şekilde (ayakları mühürlü, sağ eli kalbinin üzerinde, sol eli yana sarkık, baş hafif öne eğik, kıyamda durarak) “Hüü erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atarlar. İki defa aynen tekrarlarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelirler. Kurbancı şu duayı okur:
“Hayır, himmet pirim. Bismillahi Muhammed-Ali’nin hürmeti için, Halil İbrahim’in ahdı ezel hakkı için, Tanrım bu kurbanı adadık Hakk yoluna. Ferman-i Celil, Kurban-i Halil, Delil-i Cebrail tekbiri İsmail Allahu ekber Allahu ekber la ilâhe illallâhu vallahu ekber ve lillahil hamd. Allah eyvellah nefes pirdedir.”
Dede, kurban kesen sahiplerini de Kırklar Meydanı’na çağırır ve hepsi lokmacıyla, kurbancıyla beraber dar’a durur. Dede onlara Kuranıkkerim’in Sâffât suresinin 103’den 107’ye kadar olan ayetlerinin, insanlar için kurban kesmelerinin, Allah’ın emri olduğu doğrultusunda, kesilen kurbanlara şu tekbiri verir:
“Kurban-i Halil, Ferman-i Celil, Delil-i Cebrail, tekbir-i İsmail, Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber; la ilâhe illallâhu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillahil hamd. Kurban-i Halil, Ferman-i Celil, Delil-i Cebrail, tekbir-i İsmail, Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber; la ilâhe illallâhu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillahil hamd. Kurban-i Halil, Ferman-i Celil, Delil-i Cebrail, tekbir-i İsmail, Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber; la ilâhe illallâhu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillahil hamd. La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar. Allah Allah.”
Dede şu duaya devam eder:
“Bismişah, Allah Allah. Akşamlar hayır, ibadetler kabul ola, Kurbanlar makbul ola. Dergâh-ı İzzet’e kayd ola. Muratlar hasıl ola. Kurbanları her ne niyetle kesmişlerse, lokmaları her ne niyetle pişirmişlerse, yeri göğü yaratan, bu evrene hüküm eden, yüce Allah, emeklerini boşa vermesin, Dilden dileklerini, gönülden muratlarını versin. Kazanıp getirenlerin, emek yiyip pişirenlerin, malları kabul olsun. Görünür görünmez kazadan belâdan korusun. Hizmetlerinden şefaat bulsunlar. Bozatlı Hızır cümlenizin yardımcısı olsun, saklasın, beklesin. Bu cemde, bu erkânda, Ehlibeyt’in katarından didarından ayırmasın. Geldiğiniz yerden, durduğunuz dar’dan iyilikler göresiniz. Dil bizden, şefaat Hakk-Muhammed-Ali’den olsun. Nur-i Nebi, Kerem-i Ali, Gülbankı Seyyit Mahmud-i Hayrani. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”
Kurbancı ve lokmacı elindeki tepsiye, diğer kurban sahipleri “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek yere niyaz edip, yerlerine çekilirler. Lokmacı ve kurbancı, dua alan lokmaları diğer lokmaların içine; dua alan kurban etlerini de diğer etlerin içine katarak, lokma dağıtma zamanı gelince, cem sakinlerine dağıtırlar. Zakir ondan sonra şu duvazı söyler:
Akıl ermez yaradanın sırrına
Muhammed Ali’ye indi bu kurban
Kurban olam kudretinin nuruna
Hasan Hüseyin’e indi bu kurban
Ol İmam Zeynel’in destinde idim
Muhammed Bakır’ın dostunda idim
Cafer’i Sadık’ın postunda idim
Musa’yı Kazım Rıza’ya indi bu kurban
Muhammed Taki’nin nurunda idim
Aliy’un el-Naki’nin sırrında idim
Hasan’ul Asker’in dar’ında idim
Muhammed Mehdi’ye indi bu kurban
Aslı Şah’ı merdan güruh-u Naci
Gerçeğe bağlıdır bu yolun ucu
Senede bir kurban talibin borcu
İsmail Peygamber’e indi bu kurban
Tarikat’tan hakikata ereler
Cennet-i âlâya hülle süreler
Muhammed Ali’nin yüzün göreler
Erenler askına indi bu kurban
Şah Hatayım der bilir mi her can
Kurbanın üstüne yürüdü erkân
Tırnağı tesbih kanı da mercan
Mümin Müslüman’a indi bu kurban
Duvazlar bitince, dede zakire şu gülbankı verir:
“Bismişah, Allah Allah, Hizmetiniz kabul ola, Muradınız hasıl ola. Ağzınız dert, gönlünüz keder görmesin. Zikir ettiğiniz erenlerin evliyaların üzerinizde himmetleri hazır ve nazır ola. Hakk-Muhammed-Ali, Ehlibeyt’in katarından, didarından ayırmaya. Hizmet ettiğiniz bu yolun sahibi, dilden dileğinizi gönülden muradınızı versin. Dil bizden, nefes Hz. Hünkâr’dan olsun. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”
Zakir, sazın üzerine hafifçe eğilmiş vaziyette “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek sazına niyaz edip, sazını kenara bırakır.

4.7 Tezekar Hizmeti

Görevi alan bacı ve kardeş. Kardeş canın elinde leğen ve ibrik, bacının omuzunda havlu, beraberce Kırklar Meydanı’nın kenarına gelirler. Dar’da duruyor şekilde (ayakları mühürlü, sağ eli kalbinin üzerinde, sol eli yana sarkık, baş hafif öne eğik, kıyamda durarak) “Hüü erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atarlar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelir: “Hayır, himmet pirim” der, yere niyaz ederler ve karşılıklı diz çöküp otururlar. Evvela kardeş can, bacının eline “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek su döker ve bacı canın ellerini havlu ile kurular ve havluya niyaz eder. Kardeş can önce havluyu sonra ibriği bacıya teslim eder ve bacı canımız kardeşin eline “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek su döker, havlu ile kurutur. Leğen ve ibrik, kardeş canın elinde ve havlu, bacı canın omuzunda, kalkıp önce delilin yanına gelip, kardeş can “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek delilin altında bulunan tepsiye üç damla su damlatır ve dedenin yanına gider. Bacı can, delilin yanında niyaz eder, kardeş canın peşine gider. Kardeş can, dedeyle başlıyarak, rehberin, zakirin ve halkada oturan canların bazılarına (dede söyler hangisine) sembolik olarak “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek, ellerine su döker. Bacı can, erkek canın peşinde giderek, havluyla, elleri yıkanan canların ellerini kurutur; her seferinde havluya niyaz eder. Canların ellerine su dökdükten sonra, teszakar hizmeti gelip, meydanda dar’a durur ve teszakar şu duayı okur:
“Bismişah, Allah Allah. Ben Gülam-i Haydariyem adudan etmem hayufu pak. Bu hizmetin sahibi Selman-ı Pak, Gönlümüzü bağlayıp, yuduk olduk pak. Bercemali Muhammed, kemal İmam Hasan, İmam Hüseyin Aliy-ün Muhammed’e salavat. Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ Ali seyyidina Muhammed. Allah eyvallah nefes pirdedir.”
Dede tezekara şu duayı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Hizmetin kabul ola. Hakk-Muhammed-Ali yardımcın ola. Hızır kılavuzun ola. Emeklerin boşa gitmesin, hizmetinden şefaat bulasın. Bizleri var eden o yüce Allah, dilden dileklerinizi, gönülden muratlarınızı versin. Vücutlarınıza dert, gönlünüze keder vermesin. Siz bizleri arındırdınız, Allah’da sizin gönlünüzü kötü huylardan arındırsın. Dil bizden, yardım pirden olsun. Gerçeğe, erenlerin demine Hüü, mümine ya Ali.”
Tezekar “Allah, Muhammed, ya Ali” diyerek, yere secde edip, geri geri yerine çekilir.

  1. Cem Birlemesi (Mühürleme => Cem’in Kilitlenmesi)

Asıl ibadet burada başlar. Cemin asıl ibadet bölümünü oluşturan “cemin mühürlenmesi” şu sıraya göre yapılır:
Dede: “Edep, erkân; mümine nişan” der, yanındaki ile görüşür ve cem erenleri de aynı görüşmeyi yanındakilerle yaparlar. Bu görüşme, toplumun birbiriyle rızalık alması anlamındadır. Herkes dizde edep, erkân oturur. Cem başlamıştır. Dede artık yüksek sesle salavattan başlıyarak Nadi Ali’yle, hutbelerle, tevbe-estağfurullah’la, bağışlamalarla devam eder.
Salavat: Dede: “Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ Ali seyyidina Muhammed.”
Nadi Ali: Dede:
“Nâdi Aliyyen mazhar-ül-acâib
Tecidühü avnen leke fin-nevâib
La illallâhi haceten külli hemmin ve gammin seyenceli
Bi-nuri azametike yâ Allah, ya Allah, ya Allah
Ve bi-nuri nübüvvetike ya Muhammed, ya Muhammed, ya Muhammed
Ve bi-nuri sırr-ı Velayetike ya Ali, ya Ali, ya Ali
Edriknî, edriknî, edriknî
Ve aleyhâ muhavvelî
Yetiş ya Ali
La feta illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikar
Her bir kazayı, belayı defeder perverdigar
La feta illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikar
Yezid’in boynundan gitmesin tığ ile teber
La feta illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikar
Müminin gönlünden gitmesin leyl-ü ve’nnehar
La feta illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikar
İmam Câfer Buyruğu’nda budur muteber
La feta illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikar
Nasrun minallahi ve fethün karîb ve beşşir-il-mü’minine ya Muhammed, ya Ali
Ber cemali Muhammed kemâl-i İmam Hasan Şah Hüseyin Ali’yi pir bilene verelim candan salevat”
der, salavat getirilir.
“Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ Ali seyyidina Muhammed.”

5.1 Mühürleme ve İkrar Tazelemek

Dede:
“Cemimizi birledik. Muhammed’in nübüvet mühürü ile mühürledik. Ali’nin kilidi ile kilitledik. Ya Allah sana sığındık. Biz severiz Hakk-Muhammed-Şahı merdan Ali’yi. Erleri, pirleri onun Ehlibeyt’ini. Mümin olan bozmaz hiç bir zaman ahtını. Bu ibadetle tazelenir müminlerin ikrarı. İkrar vermiş dönmez Sultan Hatayi.” ( üç kez tekrarlanır)
“Cem dirliği ile, gönül birliği ile diyelim Allah Allah” diyerek cemaati secdeye getirir ve devam eder:
“Bismişah, Allah Allah. Gönül birliği ile, itikat bütünlüğü ile. Eli erde yüzü yerde. Hakk’ın huzurunda secde etmiş, bütün mümin müslim canların, istek ve arzularını yerine getir, günahlarını af et, ya Rab. Meydanlarımızı abad, cemlerimizi Kırklar Cemi eyle. Bizleri Ehlibeyt’in katarından didarından ayırma. Ey yerleri gökleri var eden yüce Allah; bizleri doğruluktan, doğru yoldan ayırma. Dertlerimize derman, gönüllerimize iman, nefsimize sabır, ihsan eyle. Şu anda sana amin, Allah Allah diyen dillerin, dilden dileklerini gönülden muratlarını ver ya Rab. Görünür görünmez kazadan beladan koru. Dualarımızı dergah-ı izzet’inde kabul eyle. Emeklerimizi boşa verme. Evliyaların ve embiyaların hürmetine, şefaatından mahrum eyleme, ya Rab. Nur-i Nebi, Kerem-i Ali, gülbankı Hünkâr Bektaşi Veli. Dil bizden, himmet Hakk’tan ola. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali, yatan şehitler uyansın “
der. Cem erenleri ile birlikte yere niyaz eder; salavat ve tehvidi okuyarak, ilahiye (hutbe) devam eder:
“Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ Ali seyyidina Muhammed. Hak la ilâhe illallâh Muhammed’en resulullah. Aliy’ün veliyullah, Ehlibeyt’i nurullah. Bismişah, Allah Allah.”

5.2 Hutbe

Levlake levlak bBuyurdu Muhammed’in sanına
Ey Mervan pek susadın Ali evladının kanına
Günde yüzbin kere lanet olsun senin canına
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli
Muhammed’i davet etti kendi öz hanesine
Günde bin köle azad ederdi bir Hakk’ın rızasına
Kün dedi karar kıldı yerin göğün binasına
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli
Yaratıcı tek Allah’tır ona yoktur gümanım
Senden güman edenin seksiz yoktur imanı
Sen sana getirdin ol velilik fermanı
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli
O Şeriatta ilim kapısı hakikatta iki cihan serveri
Ol Muhammed Mustafa Hakk’a yakınlıkta onunla söyleşti
Ondan başka yoktu onun nutkunu, ondan dinledi
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli
Muhammed İmam Hasan’ı aldı dizine öptü ağzını
İmam Hüseyin coşa geldi öptürdü boğazını
İmam Zeynel hakkı için kabul et niyazımızı
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli
Muhammed Bakır’a nida geldi Hakk’ta hidayet olunca
Taş kalpler erir Hakk’ın nurun görünce
Gaziler mürvet diledi Cafer yolun görünce
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli
Musa’yı Kazım razıdır Hakk’tan gelen ezaya
Mümin olan razıdır Hakk’dan gelen kazaya
Üzüm ile ağü verdiler İmam Rıza’ya
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli
Muhammed Taki’dir tarikatın binası
Aliy’el Naki’dir müminlerin aynası
Mümine ahiretin verdi münafıka dünyası
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli
Hasan al Asker’i ol Mehdi’nin atası
Nuh’u helâk eden ol tufanın deryası
Yerin göğün arşın kürsün atası
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli
Ey Hatayi sil gönlün sarayını, Sultan gelsin konmaya
Sen seni Hakk bil ki, cismin oda yanmaya
Öyle bir Sultan sevki, meyli dünyada olmaya
Ey Evliyalar madeni settarım sırrım Ali
Müminlerin yolu erkânı Hacı Bektaşi Veli

Dede yüksek sesle, hutbeden sonra bir salavat getirir: “Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ Ali seyyidina Muhammed.” Ve dede bağışlamayla devam eder.

5.3 Bağışlama

Dede:
“Ey yeri göğü yaratan, bir benzeri ve eşi olmayan yüce Tanrım: Adem’i Safuyullah, Nuh’u Naci’yullah, İbrahim’i Halilullah, İsmail’i teslimullah, Musa’yi kelamullah, İsah’i Ruh’ullah, Muhammed’i habib’ullah, Aliy’ül veliyullah, Ehlibeyit’i Resullulah, Mürşid’i Kâmilullah, bunların yüzü suyu hürmetlerine, dualarımız kabul eyleye. Günahlarımız af eyleye. Hakk la İlahe illallâh, Hakk birsin Muhammed’e resullullah Aliy’en veliyullah, Ehlibeyt’i keremullah, mürşid-i kamilullah. şefaat kıl ya resulullah. La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar.
Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed Mustafa yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Aliyye`l Murteza yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Hatice’tül Kübra yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Fatime’tül Zöhre yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Hasanu’l Mücteba yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Hüseyin-i Kerbela yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Zeyne’l Aba yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Bakır Baha yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Cafer Rehnuma yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Musa’yi Kazım yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Ali Sultan Rıza yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed Taki yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Ali’yel Naki yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Hasan al Askeri yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed Mehdi yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Hünkâr Bektaşi Veli yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina Seyyid Mahmudi Hayrani yüzü suyu hürmetine bağışla.
Allahumme salli alâ seyyidina erenler evliyalar hakkı için bağışla.
Canı gönülden el bağladık, Hakk erenler yoluna. Elhamdilüllah nasip oldu, geldik irfan meydana. El aman sığındık dar’dayız divanında. Sen bizi mahrum etme o güzel şefaatından. Cem dirliği ile; gönül birliği ile diyelim Allah Allah”
diyerek cemaati secdeye getirir ve devam eder:
“Bismişah, Allah Allah. Eli erde yüzü yerde, gönlü Hakk-Muhammed-Ali yolunda, pir divanında, sıtkı gönülle, secdeye eğilmiş Allah Allah diyenlerin, Allah her ne arzu ve istekleri varsa, arzu ve isteklerine kavuştursun. Dilden dileklerini gönülden muratlarını versin. Rahman ve rahim olan yüce Allah’ın affına sığınmaya gelmişiz. Bilerek bilmiyerek yapmış olduğumuz günahlarımızı af eylesin. Yapacağımız kötülüklere, günahlara da fırsat vermesin. Bu evrenin sahibi, rahman ve rahim olan yüce Tanrı, Ehlibeyt’in yüzü suyu hürmetine, dertlerimize derman, hastalarımıza şifa, gönüllerimize de iman versin. Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket ihsan eylesin. Merde namerde muhtaç eylemesin. Evliyaların ve embiyaların yüzü suyu hürmetine, hizmetlerimizi boşa vermiye. Dualarımızı dergâh-ı izzet’inde kabul eyle. Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Oniki İmamların, Ondört Masum-u Pakların, Onyedi Kemerbestlerin, Kırkların katarından didarından ayırmıya. Nur-i Nebi, Kerem-i Ali, gülbankı Seyyid Mahmudi Hayrani ola. Dil bizden, yardım Hakk erenlerden olsun. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali, Yatan şehitler uyansın”
der, cem erenleri ile birlikte yere niyaz eder ve tevbe-estağfurullah’ı ile devam eder.

5.4 Tevbe-Estağfurullah

Dede: “Cem dirliği ile gönül birliği ile diyelim Allah Allah” diyerek cemaati secdeye getirir ve devam eder:
“Ey cem erenleri! Hakk Tevbe suresi’nin 119 ayetinde ‘Ey müminler! Allah’dan sakının, doğrularla beraber olun’ buyuruyor. Gelin öz gönül birliği ile yargılanmamızı dileyelim: Tevbe günahlarımıza estağfurullah, estağfurullah estağfurullah. Ya Rabb, doğduğumuz günden bu ana gelinceye kadar eğer bilerek bilmeyerek işlediğimiz kov, gıybet, hata, isyan, küçük ve büyük günahların hepsine canı gönülden tevbe ettik, pişman olduk. Bir daha işlemiyeceğimize tevbe estağfurullah. Kul kusur işler, Sultan bağışlar. Tevbe estağfurullah. Evvelimiz Adem atamızdır, sonumuz bizim peygamberimiz iki cihan serveri Muhammed Mustafa’dır. Bu ikisi arasında her ne kadar peygamberler, veliler, nebiler, gerçek erenler geldi geçti ise hepsi haktır, hepsine inandık, iman getirdik. İnanıp iman ettiğimiz, huzurunda secdeye eğildiğimiz, bu evreni var eden, bir eşi ve benzeri olmayan, o yücelerin yücesi Hakk, korktuğumuza uğratmasın, istek ve arzularımıza nail eylesin. Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereketini bizlerden esirgemesin. Bütün insanlık alemine, dostluk ortamı içerisinde, kardeşçe, huzurlu bir yaşam versin. Bizleri görünür görünmez kazadan beladan korusun. Dualarımızı dergah-ı izzet’inde kabul eyle. Emeğimizi boşa vermesin, şefaatından mahrum eylemesin. Nur-i Nebi, Kerem-i Ali, Gülbankı Seyyid Mahmudi Hayrani. Dil bizden, murat Hakk-Muhammed-Ali’den ola. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali, yatan şehitler uyansın”
der , Cem Erenleri ile birlikte yere niyaz eder ve tevbe duvazını okur.
Hatalar etmişim noksandır işim
Tevbe günahlarımıza estağfurullah
Muhammed-Ali’ye bağlıdır başım
Tevbe günahlarımıza estağfurullah
Hasan, Hüseyin balkıyan nur ise
İmam Zeynel sır içinde sır ise
Özümüzde kibir, benlik var ise
Tevbe günahlarımıza estağfurullah
Muhammed Bakır’ın izinden çıkma
Yükün Câfer’den tut, gayriye bakma
Hatıra dokunup gönüller yıkma
Tevbe günahlarımıza estağfurullah
Musa-i Kazım’a daim niyazım
İmam-ı Rıza’ya bağlıdır özüm
Eksiklik, noksanlık, hep kusur bizim
Tevbe günahlarımıza estağfurullah
Taki ile Naki benziyor aya
Ali emeklerimizi vermeye zaya
Ettiğimiz kem işlere kötü bed-huya
Tevbe günahlarımıza estağfurullah
Hasan skeri’nin gülleri bite
Mehdi gönlümüzün gamını ata
Ettiğimiz yalan, koğu gıybete
Tevbe günahlarımıza estağfurullah
Can Hatayim eder Bağdat, Basıra
Böyle güne kaldık, böyle asıra
Ya Ali cömertsin kalma kusura
Tevbe günahlarımıza estağfurullah
der, cem erenleri ile birlikte yere niyaz eder ve zakir sazı alır, evvala bağışlamaya, ara vermeden tevhide devam eder.
Bağışlama:
Sabah oldu kutlu günler doğuyor
Hata ettim günahımı bağışla
İhsan ettiğine nurlar yağıyor
Hata ettim günahımı bağışla
Seksen bin Rum Erleri için
Doksan bin Horasan Pirleri için
Hasan Hüseyin’in nurları için
Hata ettim günahımı bağışla
Yağan yağmur için esen yel için
Dergâhına varan doğru yol için
Rumda yatan Hünkâr Bektaş’i Veli için
Hata ettim günahımı bağışla
Gelip geçen kayıp Erenler için
Nazar edip yarattığın yel için
Müşkülleri hal eden rehberler için
Hata ettim günahımı bağışla
Eyüp Peygamber’in göz yaşı için
İnim inim eritiği taş için
Yusuf Peygamber’in aziz başı için
Hata ettim günahımı bağışla
Musa’ya verdiğin tur’i hak için
İsa’ya verdiğin suru hak için
Ol semsi kamerin nur’u hak için
Hata ettim günahımı bağışla
Talip hiç olur mu pirsiz babasız
Harman savrulur mu yelsiz yabasız
Kul hatasız olmaz hata tövbesiz
Hata ettim günahımı bağışla
Hatayi der bizden Ene’l-hak Hakk’tır
Münkir kullardan Hakk çok uzaktır
Günahkarım başka hiç çarem yoktur
Hata ettim günahımı bağışla
Tevhid: Ol Kırkların Ceminde
Ol Kırkların ceminde
La ilâhe illallâh
Erenler meydanında
La ilâhe illallâh
El çaldılar dest-i kefe
Dediler ki cana sefa
Yetiş Muhammed Mustafa
La ilâhe illallâh
İmam Hasan meydanda
Şah Hüseyin irfanda
İmam Zeynel zindanda
La ilâhe illallâh
İmam Bakır sultanı
İmam Cafer erkânı
Yetiş keremler kânı
La ilâhe illallâh
Musa-i Kazım Şah’tır
Daim der Hakk’a şükür
İmam Rıza bin okur
La ilâhe illallâh
Taki, Naki engine
Ali Asker’in dengine
Mehdi resul cengine
La ilâhe illallâh
Kalmadı imamlar derdi
Aşkı muhabbet verdi
Derviş Veli’nin virdi
La ilâhe illallâh
Her dörtlükten sonra bu tekrar edilir:
Hak leylâhe illallâh
La ilâhe illallâh
Ali mürşid güzel Şah
Şahım eyvallah eyvallah
Tevhid: Yattım bir dalda uyudum:
Yattım bir dalda uyudum
Medet pirim Ali yetiş
Beni kimse kaldırmadı
Medet pirim Ali yetiş
Elinde kamçışı yeşil
Cümle alemi dolaşır
Medet diyene ulaşır
Aman pirim Ali yetiş
Kul Mehmedim nolamadım
Yollarından ölemedim
Kim olduğun bilemedim
Medet pirim Ali yetiş
Dede:
“Cem dirliği ile gönül birliği ile Allah’ın huzuruna inelim secdeye” diyerek cemaati secdeye getirir ve devam eder:
“Allah, Allah. Akşamlar hayır ola, gönüler nur-i imam dola. Secdemiz Adem’e yapılan secde ola. Cemlerimiz Kırklar Cemi ola. Ey yücelerin yücesi, evrenin yaratıcısı ulu Tanrım, sana hamd-ü senalar olsunki, bizi Hz. Muhammed’in ümmeti, Ehlibeyt’in bendesi kıldın. Şu an bu cemde toplanmış, huzurunda secdeye eğilmiş, tövbe estağfurullah eden, af diliyen, mümin Müslim bu canları, Ehlibeyt’in yüzü suyu hürmetine, dualarını ve tövbelerini kabul eyleye. İleride bilerek bilmeyerek yapacakları hatalarına günahlarına da fırsat verme. İnanmış iman getirmiş, gönülden inanarak dua edenlerin, Allah Allah diyenlerin, her ne arzu istekleri varsa, isteklerine kavuştur. Dilden dileklerini, gönülden muratlarını ver, ya Rabb. Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin Oniki İmamların, Ondört Masum-u Pakların, Onyedi Kemerbestlerin, Kırkların yüzü suyu hürmetine, görünür, görünmez kazadan, beladan, ateşten, afetten koru, ya Rabb. Gelmiş geçmiş erenlerin, evliyaların hürmetine, yolumuzu yolsuza, işimizi haksıza düşürme, ya Rabb. Merde namerde muhtaç eyleme. Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket ihsan eyle, ya Rabb. Pirimiz Hünkâr Bektaş’i Veli’nin yüzü suyu hürmetine, bizleri bu yoldan, bu erkândan ayırma, milletimizin, toplumuzun, birlik beraberliğini bozma. İçimize yanlış düşüncelerle girip, yolumuzu, erkânımızı, inancımızı, itikatımızı bozmaya çalışanlara sen fırsat verme, ya Rabb. Haksız nahakki uğrumuza çıkartma. Hizmet edenlerin emeklerini boşa verme, hizmetlerinde şefaat bulsunlar. Nur-i Nebi Kerem-i Ali, gülbankı Hünkâr Bektaş’i Veli, dil bizden, yardım gayıp erenlerden olsun. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali, yatan şehitler uyansın”
der , cem erenleri ile birlikte yere niyaz eder ve zakir sazı alır tevhide devam eder. Arkasından miraçlamaya ve semaha devam eder.

5.5 Miraçlama

Dede yüksek bir sesle önce bir salavat getirir: “Allahumme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ Ali seyyidina Muhammed.” Zakir saz ile Hz. Muhammed’in Mirac’a gitiğini ifade eden, miraçlamayı okumaya başlar. Miraçlamada – Muhammed ayağa durdu, ümmetini diledi – deyince, dede ve bütün cemaat ayağa kalkar, ayakta devamı dinlerler. Tekrar -Vardı Kırklar makamına oturuben oldu sakin – deyince , cemaat tekrar oturur. Önceden semah görevi alan canlar hazır beklerler. Ne zamanki -mümin Müslim üryan büryan, Hep girdiler semaha – denince, semahcılar yere niyaz eder semaha girerler.
Zakir miraçlamayı okur:
Geldi Cebrail çağırdı
Hakk Muhammed Mustafa
Hakk seni Mirac’a okur
Davetine kadir Hüdâ
Evvel emanetim budur
Bir pîr-ü rehber tutasın
Daimî erkâna yatıp
Tarîk ile müstakîme
Muhammed sükuta vardı
Yoktur senden bir aziz
Şimdi senden el tutalım
Hakk buyurdu vedduhuna
Muhammed belin bağladı
Anda hazır Cebrail
İki gönül bir ettiler
Yürüdüler dergâha
Vardı dergâh kapısına
Gördü aslan yatar orda
Aslan anda hamle kıldı
Başa da koptu bir fena
Buyurdu sırr-ı kâinat
Korkmasın Habibim dedi
Hatemi ağzına versin
Aslan istiyor nişane
Hatemi ağzına verdi
Aslan oldu anda sakin
Muhammed’e yol verildi
Aslan da gitti nihane
Vardı Hakk’ı tavaf etti
Evvela bunu söyledi
Ne çetin şîrin var imiş
Hayli cevreyledi bize
Gördü bir biçare derviş
Hemendem yutmak diledi
Ali bile olayıdı
Dayanırdı bu cevre
Ey benim sırr-ı devletim
Sana tâbidir Habîbim
Eğiliben secde kıldı
Eşiğine kıblegâh’a
Doksanbin kelam danıştı
İki gönül dost dostuna
Tevhid’i armağan verdi
Yeryüzünde insana
Kudretten üç hon geldi
Sütü elma baldan aldı
Muhammed destini sundu
Nuş eyledi emrullaha
Muhammed ayağa durdu
Ümmetini diledi
Cümlesine rahmet olsun
Dedi ağladı Kibriya
Eğiliben secde kıldı
Hoşca kal Sultanım dedi
Kalkıp evine giderken
Yolun uğrattı Kırklara
Vardı Kırklar makamına
Oturuben oldu sâkin
Eğiliben secde kıldı
Eşiğine kıblegâha
Secdeye indirdi özün
Türaplara sürdü yüzün
Cebrâil getirdi üzüm
Hasan ile Hüseyine
Anda Selman hazır idi
Şeydullahını diledi
Bir üzüm tanesi koydu
Selmanın da keşkülüne
Kuduretten bir el geldi
Ezdi engür eylediler
Hatemi ol elde gördü
Uğradı bir müşkül hale
Canım size kimler derler
Şahım bize Kırklar derler
Cümleden ulu yolumuz
Eldedir küllü varımız
Birimize neşter vursan
Bir yere akar kanımız
Cümleden ulu yolumuz
Eldedir küllü varımız
Madem size Kırklar derler
Nedendir eksik biriniz
Selman Şeydullah’a gitti
Ondandır eksik birimiz
Selman Şeydullah’tan geldi
Hü deyip içeri girdi
Muhammed esredi coştu
Tacı başından da düştü
Ol şerbetten biri içti
Cümlesi oldu hayran
Mümin Müslim üryan büryan
Hep girdiler semaha
Cümlesi de el çırpuben
Dediler Allah Allah
Muhammed de bile girdi
Kırklar ile semaha
Muhammed de coşa geldi
Tacı başından attı
Çevresin kırk pare bölüp
Sarıldılar Kırklara
Muhabbet de galip oldu
Yol-erkân yerin aldı
Muhammed’i gönderdiler
Hatırlar oldu sefa
Muhammed evine gitti
Ali Hakk’ı tavaf etti
Hatemi önüne koydu
Dedi saddaksın Murteza
Evveli sen âhiri sen
Bâtını sen zâhiri sen
Cümle işler sana bağlı
Dedi Şâh-ı Evliya
Şah Hatayim vâkıf oldu
Bu sırrın ötesine
Hakk’ı inandıramadı
Özü çürük ervaha

5.6 Semah

Gitme turnam gitme nerden gelirsin
Sen nazlı cânana benzersin turnam
Her bakışta beni mecnun edersin
Gönülde mihmana benzersin turnam
Has nenni nenni, dost nenni nenni
Kaşlarında mim duası yazılı/Haydar yazılı
Cemâline türlü benler dizili
Seni sevmeyenler Hakk’tan üzülü
Pir Balım Sultan’a benzersin turnam
Has nenni nenni, dost nenni nenni
Allah, Allah, Allah, Allah
Hüdey, Hüdey, Hüdey, Hüdey
Bugün ben pirimi gördüm
Gelir salını salını
Selamına karşı durdum
Bağrım delini delini
Hüdey, Hüdey, Hüdey, Hüdey
Bağrım delini delini
Gel dedim yanıma geldi
Gamzesi sinemi deldi
Bir izzetli selam verdi
Aldım sevini sevini
Allah, Allah, Allah, Allah
Aldım sevini sevini
Hüdey, Hüdey, Hüdey, Hüdey
Aldım sevini sevini
Pir Balım Sultan’a benzersin turnam
Yürü de dilber yürü, canana yürü
Turnam gökyüzünde pervane döner
Dertli aşıklara badeler sunar
Âşıkların senden inayet umar
Tabibe, Lokman’a benzersin turnam
Pir Balım Sultan’a benzersin turnam
Kaynadı karıştı kanım
Ezelden severdi canım
Sen benimsin, ben de senin
Dedim sevini sevini
Allah, Allah, Allah, Allah
Dedim sevini sevini
Hüdey, Hüdey, Hüdey, Hüdey,
Dedim sevini sevini
Heybeten baha biçilmez
Cemalin nurdan seçilmiş
Vakitsiz güller açmaz
Derdim gülünü gülünü
Hüdey, hüdey, hüdey, hüdey
Derdim gülünü gülünü
Hüdey, hüdey, hüdey, hüdey
Derdim gülünü gülünü
Dedemoğlu der ağlatma
Yüreğim aşka dağlatma
Varıp yadları bağlatma
Zülfün telini telini
Allah, Allah, Allah, Allah
Zülfün telini telini
Hüdey, hüdey, hüdey, hüdey
Zülfün telini telini
Dede:
“Bismişah, Allah Allah. Dar’lar divanlar nur ola, gönüler bir ola. Semahlar saf ola, günahlar af ola. Seyir için olmaya, Hakk için ola. Kırklar Cemi’ndeki semahın katarına kayıt ola. Hizmetiniz boşa gitmesin, hizmetinizde şefaat bulasınız. Hakk-Muhammed-Ali dilden dileğinizi, gönülden muradınızı versin. Dil bizden, yardım pirden olsun. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”
Darda duran semah dönen canlar “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek yere niyaz ederler ve yerlerine çekilirler.

  1. Saka Hizmeti

Saka hizmetini alanların esas görevleri, cemaati cemevine toplanmaya başlarken, başlamış olur. Çünkü, cem başlayıncaya kadar, susayan cemaate su verirler. Cem başlayınca kimse yerinde kalkmaz ve su da dağıtılmaz. Bütün cemlerde bu hizmet çok önemlidir. Böylece, Hz. Muhammed’in soyuna düşman olan, Ebu Sufyan, oğlu Muaviye ve torunu Yezid’e ve onların taraflarına lanet; Hz. Hüseyin ve onunla Kerbela’da şehit olan 72 Kerbela şehitinin ruhuna dua ve rahmet okunur.
Sakacı evvelden hazırladığı içme suyunu temiz bir kaba koyar, bardak da yanına alarak, Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da duruyor şekilde, “Hüü Erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda dedenin yanına gelir ve “Hayır, himmet pirim” der; dedenin önünde diz çöküp, suyu dedenin önüne yere indirir ve duasını söyler:
Saka Hizmetcisi şu duayı söyler:
Lütfuna muhtacız, eyle ihsan ya Hüseyin
Derdimize senden derman, eyle derman ya Hüseyin
Gayrıya muhtac eyleme sevenleri el-aman
Sen medet kıl bizlere her dem ya Hüseyin
Yüzbin kere lanet olsun o sapıtmış güruha
Ahdı bozup şehit kıldılar, onlar seni ya Hüseyin
Güzel ismin hakkı için zikredeni darda koyma
Esenlik ver yaşlı gözle ağlayana ya Hüseyin
İznin ile su getirdim aşkına vermek için
Aşkınla içenlere kıl ab-i hayat ya Hüseyin
“Bercemali Muhammed, Kemal-i İmam Hasan, Şah Hüseyin, Ali-ra Ehlibeyitine salavat ”
der ve dededen başlıyarak rehbere ve zakire su verir. Suyu içen kişiye verirken aşağıdaki mersiyeyi devamlı okur:
Geçmisiz biz can-ü baştan erenler aşkına
Can gözü dem-be-dem Hakk’ı görenler aşkına
Kerbela’da su su diye can verenler aşkına
Gözüm yaşın sebil ettim için İmam Hüseyin aşkına
Aşk olsun içenlere, rahmet göçenlere, lanet Yezid’e
Ve dedenin gösterdiği bazı cem erenlerine de su verdikten sonra, suyu diğer sulara katarak cem sakinlerine şu şekilde dağıtır.
(Saka suyunu halka dağıtınca )
“Allahın selamı üzerine olsun ya Hüseyin…
Muhammed Mustafa aşkına,
Aliy’el Murteza aşkına.
Sakayım ya Hasan, Sakayım ya Hüseyin…
Şefaat eyle damlası düşene ya Hüseyin …
Yardım eyle Allah Allah cağrışana ya Hüseyin…”
Cem sakinlerinin hepsine yeterince dağıttıktan sonra, Sakacı gelip Kırklar Meydanı’nda tekrar dar’a durur ve dede ona şu duayı verir.
Dede ona şu duayı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Ey yücelerin yücesi, ey evreni yaratan yüce Allah. Hz. Muhammed Mustafa’nın, Aliy’el Murtaza’nın soyu, Fatime Anamızın ciğerpareleri olan, Hz. Hüseyin ile beraber Kerbela’da şehit düşen 72 şühedanın tertemiz ruhlarını, huzuru makamında ilahi nurunla nurlandır, şefaatınla mükâfatlandır, ya Rabb. Onların yüzü suyu hürmetine, bu sudan bir yudum içenin, dertlerine derman, hastalıklarına şifa eyle, ya Rabb. Bütün gelmiş geçmiş erenlerin, evliyaların hürmetine, bu sudan üzerine bir damla düşenleri, bütün sıkıntılardan kurtar, gönullerine iman ve huzur nasib eyle, ya Rabb. Dil bizden, şefaat Muhammed Mustafa’dan, Hüseyin-i Kerbela’dan olsun. Yuh münkire, lanet Yezid’e. Rahmet mümine, gerçeğe Hüü, mümine ya Ali”
Sakacı “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek, yere eğilip secde eder, geri geri yerine çekilir. Zakir ondan sonra mersiye söyler. Ardından dede: “Cem dirliği ile gönül birliği ile Allah’ın huzuruna inelim secdeye” diyerek cemaati secdeye getirir ve devam eder:
“Bismişah, Allah, Allah. İbadetlerimiz kabul ola. Secdelerimiz meleklerin yaptığı secde ola. Meydanlarımız abad ola, gönülerimiz iman ola. Cemlerimiz Kırklar Cemi ola. Evrenin yaratıcısı o yüce Hakk, Muhammed Mustafa’nın, Aliy’ül Murteza’nın şefaatlarından mahrum etmesin. Müminlerin anası Hatice’t-ül Kibriya, Fatime’t-ül Zöre, huzuru mahşerde bizlerin yardımcısı olsunlar. Yüce Allah cümlemizi ve cümle muhibbanı, resulu kibriyanın, Şahı Evliya’nın, Ehlibeyt’in hürmetine, cehennemin narından, şeytanın şerrinden, kabir azabından, zalimin zulmünden, kâfirin küfründen, haksızın nekrinden, ateş ve afetlerden, görünür görünmez kazalardan belalardan, saklasın, beklesin, korusun. Eli erde, yüzü secdede, Allah, Allah diyenlerin, Hakk alemin dilden dileklerini, gönülden muratlarını versin. Ey yüce Allah, Adem-i Safuyullah, Nuh-u Naciyullah, İbrahim-i Halilullah, İsmail-i Teslimullah, Musa-i Kelâmullah, İsa-hi Ruhullah, Muhammed-i Habibullah, Aliy’el Veliyullah yüzü suyu hürmetine, emeklerimizi boşa verme, bizi doğru yoldan ayırma, dertlerimize derman, hastalarımıza şifa eyle. Kerbela’da susuz şehit düşen erenlerin evliyaların yüzü suyu hürmetine, bilerek bilmeyerek yaptığımız günahlarımızı af eyle. Korktuğumuza uğratma, umduğumuza nail eyle. Gökte hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket ihsan eyle, ya Rabb. Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Oniki İmamların, Ondört Masum-u Pakların, Onyedi Kemerbestlerin, Kırkların katarından, didarından ayırma. Onların hürmetine, milletimizin, toplumumuzun birlik ve beraberliğini bozma, huzur ve sükûnet nasip eyle, ya Rabb. Bütün geçmişlerimize rahmet, geleceğimize selamet ihsan eyle. Emeklerimizi boşa verme, dualarımızı dergâh-ı izzet’inde kabul eyle. Nur-i Nebi, Kerem-i Ali, gülbankı Seyyid Mahmudi Hayrani. Dil bizden, şefaat Hz. Muhammed’den olsun. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali, yatan şehitler uyansın”
der. Cem erenleri ile birlikte yere niyaz eder ve delilciyi meydana cağırır.

  1. Delil’in Sır Edilmesi

Delilci Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da duruyor şekilde (ayakları mühürlü, sağ eli kalbinin üzerinde, sol eli yana sarkık, baş hafif öne eğik, kıyamda durarak) “Hüü erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelir. “Hayır, himmet pirim” dedikten sonra delilci:
Üstümüzden gezen erenlerin ruhudur
Göz yaşımız ibadetin sırrıdır
Yanan delilimiz Hakk’ın Nur’udur
Muhammed Mirac’a gitti bu Nur’dan
Muhammed Ali’nin Nur’udur bu Nur
İrfan meydanında bu Nur bulunur
Pir’in himmetiyle delil sır olur
Himmet eyle Pir’im sır olsun delil
der ve delilin yanına gidip önünde diz çöker ve dedenin duasını bekler. Dede delilciye şu duayı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Batın oldu, Çırağ-ı Nur-i Muhammed. Zahir oldu Şems-i Mah-i Muhammed. Delilimiz sır ola, gönlümüz Nur-i İman ola. Erenler evliyalar yardımcımız ola. Emeklerin boşa gitmeye. Dualarımız Hakk-Muhammed-Ali’nin dergâh-ı izzet’inde kabul ola. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”
Delilci: “Allah eyvallah Hüü dost” der ve delili sır eder. Önüne “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek, delili alır, geri geri yerine çekilir.

  1. Postun Kaldırılması

Önce süpürgeci süpürgesi sol kolunun altında Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da duruyor şekilde “Hüü erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya, postun yanına gelir ve “Hayır, himmet pirim” der, üç defa “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek, postun önünü temizce süpürür ve süpürgesini tekrar sol kolunun altına alıp, geri geri yerine çekilir.
Post görevlisi Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da duruyor şekilde “Hüü erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelir ve dedenin duasını bekler.
Dede İznikçi’ye şu duayı verir:
“Bismişah Allah Allah. Dualarımız kabul, ibadetlerimiz makbul ola. Muhammed’in himmetiyle, Ali’nin mürvetiyle, cemimizin mühürü açıla. Hakk’ın rahmeti üstümüze saçıla. Eksiklerimiz tamam yazıla. Hizmet sahipleri hizmetlerinden şefaat bula. Seccaden temiz, yüzün ak ola. Yüce Allah tekrar bu yolu, bu cemi hepimize nasip eyleye. Gerçeğe Hüü, mümine Ya Ali.”
İznikçi “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek yere secde edip postun yanına gider. Postun önünde tekrar “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek yere secde edip, postu kollarının üzerine alır. “Allah-Muhammed, ya Ali” diyerek seccadeyi alır; geri geri yerine gider. Dede:
“Dar çeken didar göre. Didar gören cehennem narı görmeye, Erenler safasına ere. Gerçeğe Hüü, herkes rahat otura; fakat hiç kimse yerinde kalkmaya, hemen lokmalar gelsin”
der ve cem mühürü kaldırılır, sıra lokma dağıtımına gelir.

  1. Lokma Dağıtımı

Lokma hizmeti alan bacı ve kardeşler, bir tepsi üzerinde, ellerinde lokmalar, Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’da duruyor şekilde “Hüü erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor” der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda meydanın ortasına gelir ve “Hayır, himmet pirim” der; duasını okur: “Evvel Allah diyelim, kadim Allah, Allah diyelim, geldi Ali sofrası, Hakk versin biz yiyelim. Allah eyvallah gerçeğe Hüü…”
Dede lokmacıya şu duayı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Lokmalarınız makbul olsun. İbadetleriniz kabul olsun. Yiyene helâl, yedirene delil olsun. Yeri göğü yaratan yüce Allah, emeklerinizi boşa vermesin. Bir lokması, bir kazaya, bir belaya karşı gelsin. Hayır, hizmetiniz kabul olsun. Hizmetinizden şefaat bulasınız. Sofranız Kamber’in sofrası olsun. Yardımcınız Hakk-Muhammed-Ali olsun. Dil bizden, himmet pirden olsun. Gerçeğe Hüü, Mümine ya Ali.”
Hizmet sahipleri “Allah- Muhammed, ya Ali” diyerek lokmalar bulunan tepsiye niyaz edip, tepsiyi dedenin önüne indirirler ve diğer hazırda bulunan lokmaları cemaata dağıtırlar. Dede yemek için destur duası vermeden kimse lokma yiyemez . Lokmacı lokmaları dağıttıktan sonra dar’a durur şekilde meydana gelir ve cemaata üç defa şunu sorar: “Bismişah Allah, Allah dağıttım bu niyazı, elimde yoktur tartı ile terazi, ey canlar, herkes oldu mu lokmasına razı?” Eğer cemaatten almayan olmuş ise veya az almış razı değilse, onlara da tekrar verip razılığını alır. Kimse yerinden kalkmaz cemaat: “Biz razıyız, Allah sizden razı olsun” diye üç defa cevap verir.
Dede lokmaları yemek için, destur duası verir: “Allah Allah! Lokma hakkına. Evliya keremine. Gerçeklerin demine. Desturu pir izniyle. Yürüyenin lokması yürüye, gerçeğe Hüü” der ve önündeki tepsiden bir lokma alıp ” Şah lokması” diyerek bir cana verir ve cemaat lokmaları yemeye başlar. Sıra gelir Selman lokmasına

9.1 Selman Lokması

Lokma hizmet sahipleri ellerine bir tepsi alarak Selman-ı Pak’ın lokmasını “Selman hasta, gözü parsta, Selman-ı Pir aşkına” diyerek toplarlar. Bazı kişiler bu tepsiye lokma bırakır. Bazıları da şifa lokması olarak tepsiden lokma alırlar. Hz. Muhammed, Kırklar Cemi’nde üzümü ezdiği zaman, Selman orada yoktu. Onun için Selman’a lokma toplama anlamındadır.
Bu lokma veya yemek yeme faslı sona erince, dede bir sofra duası verir:
“Bismiah Allah Allah. El’hamdüllah, El’hamdüllah sümme El’hamdüllah. Nimet-i Celil bereketi Halil. Şefaat kıl, ya Resul. Bu gide, yenisi gele. Hakk-Muhammed-Ali bereketini vere. Kazanıp getirenlerin, pişirip döşürenlerin, elleri ayakları dert görmesin, gönülleri keder görmesin. Yiyenlere helâl, yedirenlere delil olsun. O yüce Rabb’il Alem’in, dilden dileklerini, gönülden muratlarını versin. Her lokması bir kazaya, bir belaya karşı gelsin. Lokmalarınız dergâh-ı divana kayıd ola. Muratlarınıza nail olasınız. Lokma hakkına, sofra hürmetine, evliyalar keremine, gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.”

  1. Hizmeti Tekrar Toplu Halde Çağırmak

Bu sofra duasında sonra dede bütün hizmet sahiplerine, hizmetlerinden dolayı, hepsine toptan dua vermek için çağrıda bulunur. Sede onlara şu gülbankı verir:
“Bismişah, Allah Allah. Dergâh-ı divana kayıd ola. Hizmetinizden şefaat bulasınız. Siz bu cem sakinlerine hizmet ettiniz. Evreni var eden o yüce Allah da sizin dilden dileğiniz, gönülden muradınızı versin. Merde namerde muhtaç etmesin. Kötüleri yoldaş etmesin. Kazadan beladan korusun. Hakk erenlerin katarından didarından ayırmasın. Dil bizden, yardım Allah’dan olsun. Gerçeğe Hüü, mümine ya Ali.
Hizmet sahipleri “Allah- Muhammed, ya Ali” diyerek yere niyaz edip, yerlerine giderler.

  1. Dededen Cemi Terk Etmek İçin Son Dua

Dede bir tercüman okuyarak, cemi terk etme müsaadesi verir:
“Bismişah, Allah Allah. Oturan duran koysuz, kıybetsiz evine varıp, baş yastığa koyan, sağ yatıp selamet kalka. Kalabalık etmeden, saygı ve hürmetle cemevinde ayrılanların, Ali yardımcısı, Hızır kılavuzu ola. Görünür görünmez kazadan beladan koruya. Gerçek erenlerin demine Hüü, mümine ya Ali”
der ve şöyle devam eder:
“Her kalkan aile yerinde, cümlemizin niyazı diye bir niyaz etsin, öylece kalabalık etmeden sırayla çıkın. Yer müsaitse isteyenler, oturup muhabbet edebilirler.”
Böylece hizmet erkânı tamamlanır.

Bu senede böyle giderse devam…

0

Bu senede böyle giderse devam…
Su bekleyen hasta ölmez demeyin…
Yaman olur gizli atın tekmesi…
Umulmadık bela gelmez demeyin.

Dostluk fidanını ekip gidenler…
Öğütler yağdırıp cekip gidenler…
Toprağıma çicek ekip gidenler…
Topunu tankını salmaz demeyin.

Böyle gelir gider görünmez kaza…
Gelin inanmayin bu düzenbaza…
Camiyi hediye versen papaza…
Hatır icin namaz kılmaz demeyin.

Bir gün zalimlarin keyfi kaçarsa…
Düseceği belli yüksek uçarsa…
Uyur Memmed tek gözünü açarsa…
Herkes ettigini bulmaz demeyin.

Su doğulu bu da batılı derken…
Bu derde bir care bulunsun erken…
Biri doyup bini ahlar çekerken…
Kiyamet davulu çalmaz demeyin.

Mahzuni Tanrıdır ağası canın…
Özelligi yoktur ağanın hanın…
İster inanmayin ister inanın…
Dünyada olmadık olmaz demeyin

Birlik olamadık fikrin solunda

0

Birlik olamadık fikrin solunda
Kara çarşaf çankayanın yolunda
Aramayın bu günleri yakında
Siz tehlikenin farkındamısınız?

Gemiye trene dua odası
Cehalet irticanın temel gıdası
Aydın kalemlerin kesildi sesi
Siz tehlikenin farkındamısınız?

Uygarlık beşiği olan topraklar
Kök salar hurafe cehalet kaplar
Susturulur bilim susar kitaplar
Siz tehlikenin farkındamısınız?

Uyan cumhuriyetine sahip çık
Güneş ol ülkene cehaleti yık
Modern Türkiyeme yakışmaz sarık
Siz tehlikenin farkındamısınız?

Saygım var insana sevgi dinimdir
Bil ki en hakiki mürşid ilimdir
Softa yobaz çağdaşlığa zalimdir
Siz tehlikenin farkındamısınız?

Laik cumhuriyetin kalbi Çankaya
Hedefimiz vardı güneşe aya
Sahip ol ülkene dalma uykuya
Siz tehlikenin farkındamısınız?

Yol Sefili yolum gider kemale
Kara peçe yakıştırmam cemale
Şeriat geliyor şalvar cübbeyle
Siz tehlikenin farkındamısınız?

ATATÜRK’TEN SON MEKTUP

0

Siz beni halâ anlayamadınız .
Ve anlamayacaksınız çağlarca da…
Hep tutturmuş “Yıl 1919, Mayıs’ın 19’u” diyorsunuz.
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz .
Mustafa Kemâl’i anlamak bu değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Bırakın o altın yaprağı artık,
bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin.
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ?
Mustafa Kemâl’i anlamak yerinde saymak değil.
Mustafa Kemâl’in ülküsü, sadece söz değil.

Bana, muştular getirin bir daha,
uygar uluslara eşit yeni buluşlardan..
Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ?
Mustafa Kemâl’i anlamak avunmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Halâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda,
halâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz .
Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın !
Uluslar, fethine çıkıyor, uzak dünyaların..
Mustafa Kemâl’i anlamak gözboyamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil..

Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız ;
laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
Bilim ağartsın saçlarınızı.. Kitaplar..
Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar…
Mustafa Kemâl’i anlamak ağlamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü..
Görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş,
birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken.
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ?
Mustafa Kemâl’i anlamak itişmek değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla.
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla.
Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister,
paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter !
Mustafa Kemâl’i anlamak aldatmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil…

Halim Yağcıoğlu

Aşık Veli (doğum tarihi bilinmiyor ölüm 1853)

0

Aşık Veli Sivas’ın Şarkışla ilçesi İğdecik köylüdür. İlk önceleri sevi
kavuşamadığı Suna’ya şiirler yazan Veli, Kale köylü Aşık Kemter ile
tanışmasıyla tarikatı öğrenir ve deyişleri bu minvalde devam eder. Dönemin
Hacı Bektaş Veli dergahı postnişini Hamdullah efendiyle olan dostluğu, bu
deyişlerini zenginleştirir.
Hamdullah efendinin II. Abdülhamit tarafından Amasya’ya sürgün
edilmesinden sonra Aşık Veli, Hamdullah efendiyle anadoludaki dergahlar
arasında köprü olmuştur.
Son zamanda Hasandede tekkesinden çıkan elyazmalarında Aşık Veli’nin hiç
yayınlanmamış deyişleri ele geçmiştir.
1853 yılında İğdecik köyünde ölmüştür.

On bir aydır ben yarime hasiret
Göreyidim Şahı Merdan aşkına
Gide idi gönlümüzden keşiret
Sileyidim Şahı Merdan aşkına.

Kırk gün oldu göremedim düşümde
O yarin sevdası vardır başımda
Ceylan köprüsünden Ferhat taşından
Geçeyidim Şahı Merdan aşkına.

Gönülde karıştı hublar göçüne
Kalmasın efendim kulun suçuna
Saat dörtte Amasya’nın içine
Gireyidim Şahı Merdan aşkına.

Efendim doldurup verince demi
Orda hazır idi kırkların cemi
Yine senden ola yaremin emi
Çalayıdım Şahı Merdan aşkına.

VELİM eydir bu sevdanın adı ne?
Aşık maşukunun yanar oduna
Cümle muradıma hem maksuduma
Ereyidim Şahı Merdan aşkına.

dört bindörtyüz dört İsmin sahibi
Hecesini yazmış Kuran Allahtır
Yüzyirmibin elin doksanbin kelam
Fetahna suresini salan Allahtır

Şöyle bil ki kitap yüzbin nokta bir
Elif oku be altında nokta gör
Başında bismillahirahmanım var
İrakip iblisi süren Allahtır

Kuran-ı azimde iklası şerif
Hem elhamda bulduk ulema arif
Doksanbin okunan musay-ı şerif
Aşıklar dersini veren Allahtır

Velim eydir bir üstada hizmet et
Hizmet edem dersen sen emrini tut
Onsekiz bin alemi halketmiştir ahat

Adem Nebiyyullah dünyaya geldi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar
Ol yetmiş üç anda zuhura geldi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Küfr içinde kaldı yetmiş ikisi
Birine inanmıştır nurun hepisi
Yirmi dört bin peygamber Hak tapusu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

İsa Musa Davut gittikten sonra
Altı yüz yıl devir ettikten sonra
Talip le Muttalip gittikten sonra
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Muhammet Ali kandilde nur idi
Onlardan ezeli Fatma var idi
İsim verilmezden gizli sır idi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Muhammet Ali zahir olunca
Ay gün secde etti onlar doğunca
Nice bin kilise battı o gece
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kâbenin içinde puta tapmışlar
Allah budur diye ikrar etmişler
İncilde görüp kavgaya düşmüşler
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ali üç yaşında putları kırdı
Başta olan kafirler bunu duydu
Hepsi Muhammed’e şevkaya geldi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Bu dünya üç kıral elinde idi
İstanbul da Yemen elinde idi
Acem tahtı Perviz elinde idi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Peygamber üçüne üç name yazdı
Yemen namesini Selman’a sundu
Kayseri o demde çok tazim kıldı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Perviz’e varan elçi şehit oldu
Ali ile Hint kazasına gitti
Ali gitti (diye) kafirler sefer etti
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ol on iki bin askeri götürdü
Her birini bir tarafa yetirdi
Üç bin de Muhammet asker getirdi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Asker alay alay etrafa durdu
Ol demde de Abbas meydana girdi
Başta olan pehlivanları kırdı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafir beylerine kasavet düştü
Ali gelmiş diye tedbiri şaştı
Haber alın diye elçi ulaştı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Elçi gördü bildi Ali abbası
En küçüğüdür bâzların bâzı
Kafir kıral nakledince bu sözü
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafir yeniden adamların saldı
Üç yüz otuz altı bin asker geldi
Her birini bir tarafa ayırdı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafir çoğaldı da yürüyüş etti
Hamza pehlivanı hem şehit etti
Hak Cebrail’e Ali’yi emretti
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Cebrail nameyi habibe verdi
Muhammet yönünü kıbleye döndü
Hint içinde Ali’ye malum oldu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ali hemen ismi azam okudu
Yer gök titredi şimşekler şakıdı
Muhammet der bizden yana hakkoldu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ali celallendi gayrette coştu
Yer ile gök birbirine kavuştu
Orada askerlerin cümlesi şaştı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafirler şaştı da perişan oldu
Müminler sevindi de ruşen oldu
Dünya kurulalı bir nişan oldu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kelleler kesildi kanlar saçıldı
Erler kanda yüzdü kandan geçildi
Çok vakit sonra ortalık açıldı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafirler avreti ileri sürdü
Ali de görünce boynun çevirdi
Muhammet der ki ya Ali elverdi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Muhammet Ali’ye secdeye geldi
Gaziler yüzünü düldüle sürdü
Ol zaman Muhammet miraca gitti
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ali islam dinin aşikar etti
Medayin tahtını Selman’a verdi
Yüz yirmi bin kelam Ali şehretti
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

VELİM eydir nice alamet oldu
Devri ahır zaman Mehdi’ye kaldı
Dosta rahmet düşmana lanet oldu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ağlatırsan beni yoluna ağlat
Beni nagah yere ağlatma Ali.
Didemin yaşını deryaya çağlat
Kuru çaylarına çağlatma Ali.

Giriftar eyledin beni bu derde
Bu aylarda bu sahrada bu yerde
Bin derman verseler vermem bu derde
Yarem açıp kanım çağlatma Ali.

Cevrin bana mıdır yoksa yare mi?
Hançer vurup sızılatma yaremi
Hasan Hüseyin için sar bu yaremi
Yaremi rakibe bağlatma Ali.

Bağlarsa yaremi efendim bağlar
Eşiğine düşmüş bir geda ağlar
Ahımdan tutuştu dereler dağlar
Yolum yüce bele uğratma Ali.

Bir derde düşürdün derman et yeter
İman bülbülleri çağrışıp öter
Bunca ağlattığın VELİ’ye yeter
Ya öldür ya güldür cevretme Ali.

Akdeniz yalısı aydın yakası
Aşar gider pirim Abdal Musa’ya
Cemalin görünce dağlar eridi
Taşlar gider pirim Abdal Musa’ya

Baba Kaygusuzdan almış cahdini
Bilir misin İbrahim Ethem vaktini?
Padişahlar tacı ile tahtını
Boşlar gider pirim Abdal Musa’ya

Sürüden ayrılmış böşek mozular
Her andıkça yarelerim sızılar
İrili ufaklı emlik kuzular
Koçlar gider pirim Abdal Musa’ya

Seyyit Ali Abdal Emir Seyidde
Üçü bir kardeştir Ehlibeyitte
Cümlemizi defter etmiş kayıtta
Başlar gider pirim Abdal Musa’ya

VELİM eydir dört dergahtır evveli
Seyit Ali Abdal Musa Bektaşi Veli
Hüseyin aşkına didemin seli
Çağlar gider pirim Abdal Musa’ya

Aklımı başımdan alan
Mustafa’dır Murtaza’dır
Beni bu dertlere salan
Mustafa’dır Murtaza’dır

Ay’ı ayağına indiren
Güneşi başta döndüren
Türlü müşkülü kandıran
Mustafa’dır Murtaza’dır

Elifi taç başlarında
Mim duası kaşlarında
Bunca alem peşlerinde
Mustafa’dır Murtaza’dır

Seb’ül mesan cem ile taş
Vere hizmet cümleye baş
Kızıl Deli Hacı Bektaş
Mustafa’dır Murtaza’dır

Fatma Ana’mızın yari
Muhammed’in gonca gülü
Hasan Hüseyin’in yolu
Mustafa’dır Murtaza’dır

İmam Zeynel’in dedesi
İmam Bakır’ın sadası
İmam Cafer’in nidası
Mustafa’dır Murtaza’dır

Kazım Musa Ali Rıza
Taki Naki imdat bize
Askeri’ye asker dize
Mustafa’dır Murtaza’dır

Veli’m eyder Mehdi şahtır
Yerde gökte padişahtır
Bundan öte alem yoktur
Mustafa’dır Murtaza’dır

Akşamdan sabaha sabrım yok iken
Yine kaldık gelen ayın başına
Hiç kimse kimsenin halından bilmez
Herkes düşmüş telaşına işine

Yari olmayanın yarası m’olur
Arifler deminde sırası m’olur
Pare pare kılsam çaresi m’olur
Gönül düşmüş bir güzelin peşine

Ayak ayak dosta doğru varayım
Bir vech ile muradıma ereyim
Ela gözlü ben yarimi göreyim
Ay gibi doğunca yatam döşüne

Cemal-i vecdullah ay ile gündür
Rakiplerim derki sevdiğin kimdir
Saat bu saattir bugünkü gündür
Dost birgün oturur nizam başına

Sağ olanlar sevdiğini arzular
Dertli sinem derunumdan sızılar
Ahvalimiz size malum gaziler
Merhamet ediniz didem yaşına

Kaşlar mizam olmuş gözleri tartar
Yari olmayana dünya olur dar
Hak bilir ki şu dünyada yarim var
Böyle yazın mezarımın taşına

Aka aka çeşmim yaşı sel oldu
Sene bin iki yüz tamam ell’oldu
Velim eyder yaralarım bell’oldu
Gayrı cerrah el katmasın boşuna

Alıcı kuş cücesini uçursa
Cüce yurtta kalır evvel baz gider
Bir yiğit ah etse göğsün geçirse
Vardır hasireti ömrü tez gider.

Sineme vurdular türlü düğümler
Yücesine çıkmış yar bizi ünler
Yar ile dem devran sürdüğüm günler
Edalı şifalı cilve naz gider.

VELİM eydir garip başa ne gele
Dostlarım ağlaya düşmanlar güle
Dünya ne güle kaldı ne de bülbüle
Al baharlı mor çiçekli yaz gider

Arapça Farsice sual sorarsın
Bildin de mi söylen bilmedin de mi
Bilmediğim pazarlığı edersin
Aldın da mı söylen almadın da mı

Pazarlık şarına ulu şar derler
Ölümden ileri ölüm var derler
Bir yönünden ölmesini yeğ derler
Öldün de mi söylen ölmedin de mi

Er olamaz pir önünde ölmeyen
Hatm edemez yed’ayeti bilmeyen
Evvel sultan m’olur talip olmayan
Oldun da mı söylen olmadın da mı

Gene arif bilir talip olanı
Aşıklar söylemez bunda yalanı
Nerde gördün cenazesin kılanı
Kıldın da mı söylen kılmadın da mı

Velim eyder cenazesin kılmayan
Derya nedir deniz nedir bilmeyen
Bahri gibi Ummanlara dalmayan
Daldın da mı söylen dalmadın da mıAşık Veli (doğum tarihi bilinmiyor ölüm 1853)
Aşık Veli Sivas’ın Şarkışla ilçesi İğdecik köylüdür. İlk önceleri sevip
kavuşamadığı Suna’ya şiirler yazan Veli, Kale köylü Aşık Kemter ile
tanışmasıyla tarikatı öğrenir ve deyişleri bu minvalde devam eder. Dönemin
Hacı Bektaş Veli dergahı postnişini Hamdullah efendiyle olan dostluğu, bu
deyişlerini zenginleştirir.
Hamdullah efendinin II. Abdülhamit tarafından Amasya’ya sürgün
edilmesinden sonra Aşık Veli, Hamdullah efendiyle anadoludaki dergahlar
arasında köprü olmuştur.
Son zamanda Hasandede tekkesinden çıkan elyazmalarında Aşık Veli’nin hiç
yayınlanmamış deyişleri ele geçmiştir.
1853 yılında İğdecik köyünde ölmüştür.

On bir aydır ben yarime hasiret
Göreyidim Şahı Merdan aşkına
Gide idi gönlümüzden keşiret
Sileyidim Şahı Merdan aşkına.

Kırk gün oldu göremedim düşümde
O yarin sevdası vardır başımda
Ceylan köprüsünden Ferhat taşından
Geçeyidim Şahı Merdan aşkına.

Gönülde karıştı hublar göçüne
Kalmasın efendim kulun suçuna
Saat dörtte Amasya’nın içine
Gireyidim Şahı Merdan aşkına.

Efendim doldurup verince demi
Orda hazır idi kırkların cemi
Yine senden ola yaremin emi
Çalayıdım Şahı Merdan aşkına.

VELİM eydir bu sevdanın adı ne?
Aşık maşukunun yanar oduna
Cümle muradıma hem maksuduma
Ereyidim Şahı Merdan aşkına.

dört bindörtyüz dört İsmin sahibi
Hecesini yazmış Kuran Allahtır
Yüzyirmibin elin doksanbin kelam
Fetahna suresini salan Allahtır

Şöyle bil ki kitap yüzbin nokta bir
Elif oku be altında nokta gör
Başında bismillahirahmanım var
İrakip iblisi süren Allahtır

Kuran-ı azimde iklası şerif
Hem elhamda bulduk ulema arif
Doksanbin okunan musay-ı şerif
Aşıklar dersini veren Allahtır

Velim eydir bir üstada hizmet et
Hizmet edem dersen sen emrini tut
Onsekiz bin alemi halketmiştir ahat

Adem Nebiyyullah dünyaya geldi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar
Ol yetmiş üç anda zuhura geldi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Küfr içinde kaldı yetmiş ikisi
Birine inanmıştır nurun hepisi
Yirmi dört bin peygamber Hak tapusu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

İsa Musa Davut gittikten sonra
Altı yüz yıl devir ettikten sonra
Talip le Muttalip gittikten sonra
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Muhammet Ali kandilde nur idi
Onlardan ezeli Fatma var idi
İsim verilmezden gizli sır idi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Muhammet Ali zahir olunca
Ay gün secde etti onlar doğunca
Nice bin kilise battı o gece
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kâbenin içinde puta tapmışlar
Allah budur diye ikrar etmişler
İncilde görüp kavgaya düşmüşler
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ali üç yaşında putları kırdı
Başta olan kafirler bunu duydu
Hepsi Muhammed’e şevkaya geldi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Bu dünya üç kıral elinde idi
İstanbul da Yemen elinde idi
Acem tahtı Perviz elinde idi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Peygamber üçüne üç name yazdı
Yemen namesini Selman’a sundu
Kayseri o demde çok tazim kıldı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Perviz’e varan elçi şehit oldu
Ali ile Hint kazasına gitti
Ali gitti (diye) kafirler sefer etti
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ol on iki bin askeri götürdü
Her birini bir tarafa yetirdi
Üç bin de Muhammet asker getirdi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Asker alay alay etrafa durdu
Ol demde de Abbas meydana girdi
Başta olan pehlivanları kırdı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafir beylerine kasavet düştü
Ali gelmiş diye tedbiri şaştı
Haber alın diye elçi ulaştı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Elçi gördü bildi Ali abbası
En küçüğüdür bâzların bâzı
Kafir kıral nakledince bu sözü
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafir yeniden adamların saldı
Üç yüz otuz altı bin asker geldi
Her birini bir tarafa ayırdı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafir çoğaldı da yürüyüş etti
Hamza pehlivanı hem şehit etti
Hak Cebrail’e Ali’yi emretti
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Cebrail nameyi habibe verdi
Muhammet yönünü kıbleye döndü
Hint içinde Ali’ye malum oldu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ali hemen ismi azam okudu
Yer gök titredi şimşekler şakıdı
Muhammet der bizden yana hakkoldu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ali celallendi gayrette coştu
Yer ile gök birbirine kavuştu
Orada askerlerin cümlesi şaştı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafirler şaştı da perişan oldu
Müminler sevindi de ruşen oldu
Dünya kurulalı bir nişan oldu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kelleler kesildi kanlar saçıldı
Erler kanda yüzdü kandan geçildi
Çok vakit sonra ortalık açıldı
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Kafirler avreti ileri sürdü
Ali de görünce boynun çevirdi
Muhammet der ki ya Ali elverdi
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Muhammet Ali’ye secdeye geldi
Gaziler yüzünü düldüle sürdü
Ol zaman Muhammet miraca gitti
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ali islam dinin aşikar etti
Medayin tahtını Selman’a verdi
Yüz yirmi bin kelam Ali şehretti
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

VELİM eydir nice alamet oldu
Devri ahır zaman Mehdi’ye kaldı
Dosta rahmet düşmana lanet oldu
Görelim ki Şahı Merdan ne yapar

Ağlatırsan beni yoluna ağlat
Beni nagah yere ağlatma Ali.
Didemin yaşını deryaya çağlat
Kuru çaylarına çağlatma Ali.

Giriftar eyledin beni bu derde
Bu aylarda bu sahrada bu yerde
Bin derman verseler vermem bu derde
Yarem açıp kanım çağlatma Ali.

Cevrin bana mıdır yoksa yare mi?
Hançer vurup sızılatma yaremi
Hasan Hüseyin için sar bu yaremi
Yaremi rakibe bağlatma Ali.

Bağlarsa yaremi efendim bağlar
Eşiğine düşmüş bir geda ağlar
Ahımdan tutuştu dereler dağlar
Yolum yüce bele uğratma Ali.

Bir derde düşürdün derman et yeter
İman bülbülleri çağrışıp öter
Bunca ağlattığın VELİ’ye yeter
Ya öldür ya güldür cevretme Ali.

Akdeniz yalısı aydın yakası
Aşar gider pirim Abdal Musa’ya
Cemalin görünce dağlar eridi
Taşlar gider pirim Abdal Musa’ya

Baba Kaygusuzdan almış cahdini
Bilir misin İbrahim Ethem vaktini?
Padişahlar tacı ile tahtını
Boşlar gider pirim Abdal Musa’ya

Sürüden ayrılmış böşek mozular
Her andıkça yarelerim sızılar
İrili ufaklı emlik kuzular
Koçlar gider pirim Abdal Musa’ya

Seyyit Ali Abdal Emir Seyidde
Üçü bir kardeştir Ehlibeyitte
Cümlemizi defter etmiş kayıtta
Başlar gider pirim Abdal Musa’ya

VELİM eydir dört dergahtır evveli
Seyit Ali Abdal Musa Bektaşi Veli
Hüseyin aşkına didemin seli
Çağlar gider pirim Abdal Musa’ya

Aklımı başımdan alan
Mustafa’dır Murtaza’dır
Beni bu dertlere salan
Mustafa’dır Murtaza’dır

Ay’ı ayağına indiren
Güneşi başta döndüren
Türlü müşkülü kandıran
Mustafa’dır Murtaza’dır

Elifi taç başlarında
Mim duası kaşlarında
Bunca alem peşlerinde
Mustafa’dır Murtaza’dır

Seb’ül mesan cem ile taş
Vere hizmet cümleye baş
Kızıl Deli Hacı Bektaş
Mustafa’dır Murtaza’dır

Fatma Ana’mızın yari
Muhammed’in gonca gülü
Hasan Hüseyin’in yolu
Mustafa’dır Murtaza’dır

İmam Zeynel’in dedesi
İmam Bakır’ın sadası
İmam Cafer’in nidası
Mustafa’dır Murtaza’dır

Kazım Musa Ali Rıza
Taki Naki imdat bize
Askeri’ye asker dize
Mustafa’dır Murtaza’dır

Veli’m eyder Mehdi şahtır
Yerde gökte padişahtır
Bundan öte alem yoktur
Mustafa’dır Murtaza’dır

Akşamdan sabaha sabrım yok iken
Yine kaldık gelen ayın başına
Hiç kimse kimsenin halından bilmez
Herkes düşmüş telaşına işine

Yari olmayanın yarası m’olur
Arifler deminde sırası m’olur
Pare pare kılsam çaresi m’olur
Gönül düşmüş bir güzelin peşine

Ayak ayak dosta doğru varayım
Bir vech ile muradıma ereyim
Ela gözlü ben yarimi göreyim
Ay gibi doğunca yatam döşüne

Cemal-i vecdullah ay ile gündür
Rakiplerim derki sevdiğin kimdir
Saat bu saattir bugünkü gündür
Dost birgün oturur nizam başına

Sağ olanlar sevdiğini arzular
Dertli sinem derunumdan sızılar
Ahvalimiz size malum gaziler
Merhamet ediniz didem yaşına

Kaşlar mizam olmuş gözleri tartar
Yari olmayana dünya olur dar
Hak bilir ki şu dünyada yarim var
Böyle yazın mezarımın taşına

Aka aka çeşmim yaşı sel oldu
Sene bin iki yüz tamam ell’oldu
Velim eyder yaralarım bell’oldu
Gayrı cerrah el katmasın boşuna

Alıcı kuş cücesini uçursa
Cüce yurtta kalır evvel baz gider
Bir yiğit ah etse göğsün geçirse
Vardır hasireti ömrü tez gider.

Sineme vurdular türlü düğümler
Yücesine çıkmış yar bizi ünler
Yar ile dem devran sürdüğüm günler
Edalı şifalı cilve naz gider.

VELİM eydir garip başa ne gele
Dostlarım ağlaya düşmanlar güle
Dünya ne güle kaldı ne de bülbüle
Al baharlı mor çiçekli yaz gider

Arapça Farsice sual sorarsın
Bildin de mi söylen bilmedin de mi
Bilmediğim pazarlığı edersin
Aldın da mı söylen almadın da mı

Pazarlık şarına ulu şar derler
Ölümden ileri ölüm var derler
Bir yönünden ölmesini yeğ derler
Öldün de mi söylen ölmedin de mi

Er olamaz pir önünde ölmeyen
Hatm edemez yed’ayeti bilmeyen
Evvel sultan m’olur talip olmayan
Oldun da mı söylen olmadın da mı

Gene arif bilir talip olanı
Aşıklar söylemez bunda yalanı
Nerde gördün cenazesin kılanı
Kıldın da mı söylen kılmadın da mı

Velim eyder cenazesin kılmayan
Derya nedir deniz nedir bilmeyen
Bahri gibi Ummanlara dalmayan
Daldın da mı söylen dalmadın da mı

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,

0

ANLAR

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…

    Jorge Luis BORGES 

Abdal Musa’dan

0

İmdi ol Sultanın sırrını sakla
Az söyle.
Mü’min ol.
Kavgalı yerden kaç.
Düşmanlığı sebkat etmiş ise dost olma.
Kimsenin uğradığı kötü duruma gülme.
Kendinden ulu kimse ile mücadele etme.
Doğru ol.
Musibete sabret.
Sözü düşün sonra söyle.
İbadete, malına güvenme.
Halim selim ol.
Kimseye hoşhuy deme.
Bir kimseye bir şey için dervişlik satma.
Mevki sahibi kimselere yüzsuyu dökme.
Yalan söyleme.
Maslahat içün vezir ve ricâlin kapısına varma.
Bana eyi desinler diye sofuluk satma.
Tarikat pirdaşını ve karındaşını ayrı görme.
Evliyaullahtan ve mürşidden gönlünü ayırma.
Hak divanından ayrılma.
Ahde vefa et.
Vaktini zayi etme.
Ve kendine ziynet verme, gönlüne ziynet ver.
Kallaş pirsiz adamlar ile yoldaş olma. Zira yol erkân bozulur.
Baki gerçekler demine Hû, Dost Allah, eyvallah.

10 MUHAREM (ÂŞÛRÂ) TARİHTEKİ ANLAMI

0

“Allah bana haber verse
Yezid’de suç yoktur dese
Ben böyle istedim dese
Ona lahnet ona lahnet”
Feyzullah ÇINAR. Kalan Müzik arşiv serisi

10 MUHAREM (ÂŞÛRÂ) TARİHTEKİ ANLAMI

Anadolu’da Kızılbaş – Alevi diye adlandırılan toplumlarca, Muharrem ayının ilk 12 günü yası- matem günleridir; bu on iki gün boyunca cem olup (bir araya gelip)[1] muhabbet eden canlar Hüseyin’in Kerbela’daki direncini, Yezit’in bunlara yaptığı vahşeti anarak bu vesile ile tarihsel bilinçlerini tazelerler.
Bizim yörede, çeşitli zamanlarda çeşitli amaçlar için cem yapılırdı, o zamanlar buna yol diliyle cem birlemek denirdi [2]. Bunlara yapılış amaçlarına uygun adlar verilirdi ya da verilirmiş. Bunlar Abdal Musa cemi, Hızır cemi, adak cemleri, görgü cemleri, Sultan Navruz cemi, Aşura cemi ile muhabbet cemleridir[3].
Her yıl, zamanı gelince mutlaka olan cemler, Abdal Musa cemi ile Hızır cemidir; bunlar her yıl yaklaşık olarak aynı mevsimlerde yapılırdı. Hızır cemi kışın bitip, karların kalkmasının istendiği sıralarda yapılırdı, bu cemde kurban edilmez mihmanlara çörek, börek ikram edilir, birde gavut topu yapılırdı, cemde “garba yelinin” esmesi için dualar edilirdi; buna gavut cemi de dediğimiz olurdu. “Garba Yeli” esince karları eriten bir yeldi. Mevsimi gelince bu yelin eseceği sırada Hıdır Ellez cemi olur gavut yoğrulurdu. Abdal Musa cemi Kış ayına denk gelirdi. Muhabbet cemleri ile görgü cemleri (müsahiplik cemleri) ihtiyaç hâsıl olduğunda her an yapılabilinirdi.
Bunun dışında görgü olup (görülüp) yola girecek kişiler için görgü cemi yapılır, düşkünler, dargınlar burada görülürdü, buda ihtiyaca göre yapılırdı. Adak kurbanları da böyle ihtiyaca göre adak adayan kişinin isteğine göre yapılırdı. “İhtiyaç hâsıl oldukça” yapılan birde muhabbet cemleri, muhabbet için yapılan toplantılar vardı. Muhabbet erbabı bir aşığın ya da bir dedenin mihman olarak geldiğinde, onunla konuşmak için köylü toplanıp cem olurdu. Böylesi bir konuk geldiğinde, o konuğun bir konak evi, yani misafir kaldığı bir evi olurdu, o mihman, konuk olduğu o hanede kalırdı ama o konuğu her hane evine davet ederek, bir muhabbet sofrası kurar o mihman vesilesiyle köylüyü toplayarak (Cem olup) birlikte yemek yenir muhabbetler edilirdi. Öyle konuklar olurdu ki geldikleri köyde bir ay, iki ay, bazen daha da fazla o köyde kalır, bu süre içinde de her hanede bir gün muhabbet ceminin olmasına vesile olurdu. Bu muhabbet cemleri de -babamın tabiriyle söylersem – “ihtiyaç hâsıl oldukça olurdu.” Bizim yörede canların bir araya gelip muhabbet etmesine üç can bir cem diye özel bir anlam verilirdi. Bu muhabbet cemlerinin Alevi kültürünün taşınıp gelişmesinde çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu cemlerde ozanların nefesleri üzerinde bile muhabbet dilip onların sözlerinin nasıl anlaşılması gerektiği konuşulurdu. Bir deyişteki sözlerin onarıldığına bile tanık olmuşumdur.
Bugün geriye baktığımda, bu muhabbet cemleri sayesinde Nesimi’nin “Gerçek aslımız sorarsan /biz muhabbetten geliriz / Kabdan kaba süzülerek aşk ile hâsıl oluruz” dediği gibi, bu kültürün, yöreden yöreye, kuşaktan kuşağa süzüle süzüle yetkinleşerek bu günlere gelmesi sağlanmıştır diyorum. Bu muhabbet cemleri bize oturmamızı, kalkmamızı, söze nasıl kadir olunup nasıl konuşmamız gerektiğini, bir kişinin gönlünün nasıl alınacağını, yememizi, içmemizi, gelen bir dostu, evimize konuk olan bir mihmanı nasıl ağırlamamız gerektiğini bize gösterirdi; kısacası bunlar farkında olunmadan geleneğin gücüyle yaşamın içinde bizlere öğretilirdi. Burada destursuz[4] yenilip içilmez, destursuz konuşulmazdı, oturmadan kalkmaya her işin bir adabı vardı. Şemi Baba’nın “Aşığın derdi çok amma / Sırrın ishar eylemez / Söylemesi terki edep / Çünkü destur olmadan[5]” dediği gibi, bu cemlerde insana dair – Aleviliğe dair aklınıza gelebilecek her şey muhabbete konu olur, usulünce üzerinde muhabbetler edilip tartışılırdı.
Muhabbette sınır yoktu. Öyle olurdu ki bu muhabbetlerde aşığın söylediği deyişin bir sözü konuşulur, burada murat edilenin ne olduğu hatta bunun şöyle dense daha uygun olmaz mıydı diye, o deyiş üzerine iyileştirmeler, onarmalar yapılırdı. Bu sayede söyleniş daha da olgunlaşırdı. Bu yüzden deyişlerimiz bu tarihsel yolculuğumuz sırasında her geçen gün olgunlaşarak bu günlere gelmişlerdir. Anadolu’daki oluşan bu kültürel söylem birliği ile ortak dilin oluşmasında, ortaklaştığımız bu duyguların gelişmesinde bu muhabbet cemlerimizin, bu muhabbet cemlerinde bulunan gezici ozanların, Dedelerin büyük katkısı olmuştur. Dergahlarda, Tekkelerde, ocaklarda yetkinleşen muhabbet erbabı Dedeler – Âşıklar buradan aldıkları ışığı bütün cem-i cümleye yaymak için, bu muhabbetin asaletini yeniden bu âleme hâkim kılmak için “baş açık, ayak yalın” diyardan diyara dolaşarak bu kültür elçiliğini, bu kültürün taşınmasını hakkıyla yerine getirmişlerdir. İrşad edilen kişinin işi, oradan aldığı o ışığı başka bir cana da iletip onu da irşad etmesidir. Yunus Ermenin “Taptuk manasını saçtık Elham dülüllah” demesi bunun içindir. Bunu yapmak için o kişi, ruhunun bütün güzelliklerinden yararlanarak onu ortaya koyardı; güzel giyinir, güzel – güzel konuşur, bunun için sazlardan, semahlardan, ozanların dizelerinden, bu yolun yolcusu olup bu topluma mal olmuş bu yolla ismi özdeşleşmiş kişilerin sözlerinden yararlanırdı. Örneğin, Emlek bölgesinin Kızılbaş köylerinde muhabbet cemlerinde bulunan bu muhabbet erbabı kişiler dedeler- âşıklar buradan kalkıp Kaz dağlarındaki Kızılbaş köylerine de konuk olur buralardan topladığı bilgiyi, görgüyü dili, edebiyatı oralara da taşırlardı. Alevilerdeki bu ortak duyuşun, ortak düşünüşün nedeni budur. Bu yüzden, Nesimi o dizelerinde dile getirdiği hakikatten dolayı yerden göğe kadar haklıdır. Bizim gerçek aslımızı sorup merak edenler olursa, işte bu muhabbet cemlerine baksınlar; her şey burada gizli.
Muharrem “yası matemi” her yıl değişik zamanlarda olurdu ama mutlaka yapılırdı. Bu ayda yapılan muhabbetlerin ağırlıklı konusu Muharrem ayında olan ÂŞÛRÂ günü idi. Şehirlerde “Demokratik Alevi Hareketini” oluşturan dernekler süreci başladığından buyana, bu muharrem sohbetlerini derneklerimizde ya da derneklerimizin düzenlediği ev ortamlarımızda yapıyoruz. Bu muhabbetlerimizde, insanlığa ait, bizlere ait her şey gündeme gelip, üzerine muhabbet edilse de ağırlıklı gündem konumuz Âsûra oluyor. Burada maksat Hüseyin’i anlamak, bunun için empati (duygudaşlık) yaparak onu hissetmektir. Bunun için O’nun gibi aç susuz kalınır. Bu asla Ramazan orucuyla karıştırılmamalıdır. Bu klasik bir oruç değildir, Nesimi’nin “biz bir oruç tutarız ramazana benzemez” dediği gibi, bu ona hiç mi hiç benzemez. Burada önemli olan Hüseyin’i hissetmek, O’nun gibi aç susuz kalıp onun gibi haksızın, arsızın karşısında eğilmemeyi bükülmemeyi haksıza boyun eğmemeyi öğrenmektir. Hüseyni direnişin özü budur[6]. Kızılbaş, Hüseyin gibi tek başına olup, darda kaldığı zaman, Hüseyin’in düşünür, aklına hemen Pir Sultan gelir. O güçsüzde olsa, esirde düşse, ipe de çekilse doğru yolundan sapmaz, haksızın karşısında eğilmez, bükülmez onuruyla yaşamak için gerekirse canını yoluna koyar; Hüseyin’den Pir Sultana, Pir Sultandan Nesimiye, Nesimiden Seyit Rıza’ya, Seyit Rızadan Hüseyin İnana; ondan ona, ondan buna, onlardan da günümüzün Kızılbaşlarına uzanan onurlu çizginin özü budur. Bu yüzden Pir Sultan “Şimdi bizim aramıza / Yola boyun veren gelsin / Sevdasıyla dalgasıyla hakikati bilen gelsin / Kişi halden anlayınca Hakikati dinleyince / Üstüne yol uğrayınca ayrılmayıp duran gelsin / Pir Sultanım Çelebiye[7] / Eyvallahım var Veliye / Yoldaşına yol diliyle / Yolun sırrın soran gelsin” diyor. Bu muhabbet cemlerinde işlenilen öz budur.

Muharrem ayı boyunca, ele bıçak alınmaz, bir canlının canı incitilmez, su içilmez. O ayda köylünün bir malı hastalansa onu kesmez ölürse mundar ölür, ağaç bile budanmaz[8]. Hatta toprağa düşünce yeşerecek olan, nohut fasulye, soğan gibi canlı yiyeceklerin bile yenmediği yerler vardır.
Aşura Muharrem ayının onuncu günü demektir, Aşur Arap dilinde on, onuncu demektir; bu deyim, bu söyleniş buradan geliyor. Bizim 12 Eylül, 12 Mart dediğimiz gibi, o gün onlarda yaşanılan bu olayı anmak için bu adı verilmişler, kısaca “Âşûrâ”, ONUNCU GÜN demişler. Peki, ne olmuş bu Muharremin onuncu gününde, şu olmuş: aynı zamanda Sünnilerin Halifesi de olan, bu göreve yani Emevi Tahtına babası Muaviye’den sonra gecen Halife Yezit (Yani 6. Halife) iktidarının önünde bir engel olarak gördüğü Hz. Muhammed’in torunu, İmam Ali ile Fatima’nın oğlu İmam Hüseyin’in kellesini Kerbela’da kestirmiş. Hüseynin kellesini bir sancağa takarak Kerbela’dan Başkentleri olan Şam’ görüp Şam sokaklarında Hüseynin kellesiyle top oynar gibi oynayıp eğlenmişler[9]. Bu ziynetin sonunda Hüseynin kesik başı, aynı zamanda devlet başkanı da olan, Halife Yezidin sarayına getirilip bir tepsi içinde Halifelik makamında oturan Yezid’e sunulmuş. Orada “Elindeki değnekle Hüseynin dişerine vurduklarını, sonrada Halife Yezid’in şu şiiri söylediği” bilinir: “Keşke Bedirde bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hâli görselerdi ve sonrada bana, sevinerek, elin vâr olsun diye seslenselerdi. Toplumun ulularını öldürdük, toplumun öcünü aldık; Hâşimoğulları saltanatla oynadılar; yoksa ne gelen bir haber var, ne inen bir vahiy. Bende anamın oğlu olmayayım Ahmed oğullarından yaptıkları işlerin öcünü almazsam.” [10] Bu tarihten sonra, Halife Yezidin önderliğindeki Emeviler, bunu (Hz. Hüseyin’in başının kesilmesini) bir zafer olarak görüp, o günü (Âsurâ gününü) bayram günü diye ilan ederek bu günü her yıl bayram diye kutlamışlardır. İşte bu vahşetin yaşandığı gün, kameri takvime göre, Muharrem ayının onuncu günüymüş; on muharrem yani âşûrâ tabiri oradan kalmış; bu anın yaşandığı o anki tarihi zaman dilimi ise, İsa’nın doğumundan 680 yıl sonra, Muhammed’in Mekke’den Medine göçtüğündense 61 yıl sonra yaşanmış. Miladi ya da hicri takvimlerinin farkı buradan geliyor. Bu tarihi, bugünkü kullandığımız güneş yılını esas alan miladi denilen takvim ile anlamak ya da öyle kavramak istersek, bu vahşet İsa’nın Doğumundan 680 yıl sonra 10 Ekim’de yaşanmış[11]. Araplar ay takvimi kullanırlar, Kameri denilen bu ay takviminde bir yıl 354 gün olduğundan dolayı bu ay her yıl 11 gün önce gelir; yani Hicri de denilen Kameri ay takvimine göre hesaplanan Âşûrâ – On Muharrem günü bu yüzden her yılın değişik zaman dilimlerinde gelmektedir[12].

Bir ara, Âşura gününde Hüseynin anılmasını, miladi takvime göre, her yıl onun tam olarak şehit edildiği 10 Ekimde yapalım diye önerilmişti[13]; ama bu öneri sonraları gündemden düştü, niye gündemden düştü onu bilmiyorum. Bunu başka bir yazıda tartışmak gerekebilir burada şu kadarını söyleyeyim sanırım gelenekleşmiş anlayıştan kop ulunamadı. Bu konu ilerde belki yine gündeme gelip tartışılır, biz burada kafamızdaki şu bilmeceyi (sorunu) söylemden geçmeyelim: Tarih kayıtları tutulurken, İncil, miladi denilen takvimi esas alarak tarihi belirliyor, Kur’an’a –eskiden beri Arapların kullandığı- kameri denilen ay takvimini esas alarak tarihlerini belirliyor bunlar açık ama, Allah’ın esas aldığı takvimin nasıl bir şey olduğunu yâda bunlardan hangisine bağlı kaldığını henüz bilmiyoruz; en azından benim ciddi kuşkularım var.
Bu önemli an, bu olaydan sonra Şeriatla yönetilen Emevi devletinin resmi güçleri ile Emevi hanedanlığına karşı olanlarca kendi çıkarlarına, kendi duyuş kendi düşünüş şekillerine göre, yani onların kendi anlayışlarına, kendi kavrayışlarına uygun olarak anılmış. Bu iki kutbun, bu olayı tarihi zaman dilimi içinde nasıl görüp, bunu nasıl andığına kısaca bakalım.
Bu olay, Emevi Hükümdarı olan 6. Halife Yezit[14] ile onun taraftarları tarafından hayırlı bir olay olarak anılıp, Âşûrâ günü bayram günü olarak ilan edilmiş. Çünkü bu olayla Halife Yezit’in Emevi imparatorluğunu kurmasının önünde hiçbir engel kalmamış, Yezidin dolayısıyla da Emevi iktidarının önü açılmıştı. Emevi devleti resmi olarak 661 yılında kurulmuş 750 yılında yıkılmıştır ama etkileri onun mantığı daha uzun bir süre bilinçlerde yer etmiştir. Yaklaşık olarak bir asır süren Emevi iktidarı boyunca topluma empoze edilen bu zihniyetin etkileri insanlık tarihinin bilincinde derin izler bırakmıştır, bunlar kolay kolayda silinecek gibi değildir. Çünkü bu süre İnsanlığın bilinci açısından çok uzun bir süredir bu yüzden insanlığın bilincinde söküp atmak kolay değildir. Bunların koyduğu kurallar, yaptıkları propagandalarının etkileri günümüzde de hala sürmektedir. Bu etkiyi birçok yerde görmek mümkündür.
Emeviler iktidarları boyunca bayram günü olarak kutladıkları Âşûrâ gününün, dünyadaki hayırlara vesile olan en önemli gün olduğunun propagandasını yapmışlardır. Emevi Propagandasına göre, bu Âşûrâ günü öyle hayırlı, öyle kutsal bir gündür ki, bu gün gözlerine sürme çekerlerin gözleri bir daha ağrı görmeyecektir, o gün evine, eşine dostuna çoluğuna çocuğuna bir şeyler alanın evine darlık girmeyecektir, çünkü bugün yapılan her iş hayırlı, her iş kutsal olduğu için Yüce Allah’ın bu zaferi, (Hüseyini Kerbela’da yenilmesini) Halife Yazit’in ordularına bugün nasip ettiğini söyleye gelmişlerdir. Emevi devletinin taraftarlarına göre on Muharrem (yani Âşûrâ) öyle bir kutsal gündür ki bu güne kadarki bütün iyiliklere vesile olan gelişmeler, insanlığa faydalı olan bütün kutsal günler, örneğin bütün peygamberlerin doğum günleri bu güne denk gelmiştir; insanlığa faydalı olan her şey bu gün başlamıştır. Bu yüzden Yüce Allah bu zaferi Yezit’ın ordularına kutsal Âşûrâ günü nasip etmiştir; çünkü bu gün hayırlara vesile olmuş hayırlı bir gündür. Emevi propagandistleri bir asır’a yakın iktidarları boyunca 10 Muharremde (Âşûra gününde) olan hayırlı günleri şöyle anlatırlarmış:

“KUTSAL KİTAPLARDA VE TARİHTE 10 MUHARREM:
Arapça’da 10 “Aşr” demektir, Aşura’da 10 Muharremdir. Kutsal kabul edilen kitaplarda, Mısır, Sümer ve Hitit tabletlerinde tarihin önemli olaylarına yapılan atıflar hep muharrem ayına
özellikle de 10 Muharrem’e verilen önemi, kutsallığı anlatır. Bu günde şunlar olmuştur:
1- Adem’in Havva ile buluştuğu gün.
2- Nuh’un tufandan kurtulduğu ve gemisinde kalan yiyeceklerden”AŞURA” pişirdiği gün.
3- Hz.İbrahim’in Nemrud’un attığı ateşten kurtulduğu gün.
4- İshak veya İsmail Peygamberin kurban olmaktan kurtulduğu gün.
5- Yakup’un oğlu Yusuf’a kavuştuğ ve gözlerinin tekrar görmeye başladığı gün.
6- Eyyüb’ün ağır dertlerinden kurtulduğu gün.
7- Yunus’un balığın karnından kurtulduğu gün.
8- Musa’nın Firavun’un gazabından kaçarken Kızıldeniz’in yarılıp kendisine yol verdiği gün.
9- İsa’nın semaya (Göğe) çekildiği kabul edilen gün.
10- Hz. Muhammed’in Mekkelilerin zulmünden kurtulmak için Mekke’den Medine’ye Hicret ettiği (göçtüğü) gün.

Saydığımız bütün bu önemli olaylar Muharrem ayı içerisinde, özellikle 10 Muharrem “AŞURA” günü meydana geldiği, eski kadim toplumların kitabelerinde, tabletlerinde ve kutsal kabul edilen kitaplarda (Zebur,Tevrat, İncil ve Kur’an) geçmektedir.
Rivayete göre Hz. Muhammed Mekke’den Medine’ye 10 Muharrem günü Hicret etmişti. Medine’ye vardığında Yahudi’lerin “AŞURA” orucu tuttuğunu[15] görünce nedenini sordu. Yahudiler Tanrı’nın bu günde Hz.Musa’yı ve “Ben’i İsrail’i” Firavun’un zulmünden koruduğu gündür. Hz. Musa şükür için oruç tutardı, bizde tutarız dediler. Bunun üzerine Hz. Muhammed ” Biz Musa’ya sizlerden daha yakınız diyerek O’da oruç tuttu, ashabına da tutturdu ve “AŞURA” pişirip dağıttı. (Sahih-i Buhari Hadis no:945.DİB yayınları)”.

Bu alıntıyı, 10 Muharremi (yani Âşûrâ gününü) anlatan Alevi bir dostumuzun yazısından aldım. Ama ne acıdır ki bazı alevi arkadaşlar gibi oda bu Emevi propagandasının doğruluğuna inanmış. Hem bu dostumuz rencide olmasın hem de boşu boşuna bir tartışma yaratmayım diye bu dostumuzun adını anmıyorum. Ama bilinmeli ki bu kuyruklu yalanların kaynağı Buhari. Tarihin hiçbir döneminde yalan söyleyenden vergi alınmadığı gibi Buhari’de bu hizmetlerinden dolayı ödüllendirilmiş. Tarihi sorgulamadan olduğu gibi kabul edersek bu tür kazalar ne yazık ki hep başımıza gelecek. Bu tarihi olaylar hangi takvime göre aynı günde olmuş diye düşünsek bile bunları doğru olmadığı anlaşılır. Çünkü kameri takvim her yıl 11 gün önce geliyor, bu yüzden Muharrem ayı her yıl mevsimin bir başka anına denk geliyor; bu olayların bir biriyle örtüşmesi aynı güne den gelmesi mümkün değil. Buhari’nin söylediklerinin gerçekle bir akrabalığı olsaydı, bu söz en azında Kur’an’da bir kez bari anılırdı, Kur’an’da âşûrâ diye bir sözcük geçmiyor, merak eden her hangi bir Kur’an’ı açıp sonundaki indekslere baksın.

Bu Emevi anlayışının bir etkisi olarak, bugün hala, ÂŞÛRÂ denilince aklına tatlı çorbayı getirenler var. Geçtiğimiz yıllardan birinde Türk Hava Yollarının çıkardığı dergide AŞURA başlığı altında sadece Aşura aşı tanıtılıyordu. O zamanlar bunu ibreti alem için eşe dosta göstermiştik. İşte bu, bu Emevi anlayışının bir kalıntısıdır.
Bu Emevi propagandasının yalan olduğunu ben her yıl lisanî münasiple anlatırım; bunun içinde aşağıda aktaracağım Abdülbâki Gölpınarlının yazısını internette yayınlarım, eşe dosta gönderirim. Geçen yıl âşûre güne denk gelen, SÜREK DERGİSİ’nin o ayki sayısında da bu yayınlandı ama ne acıdır ki bunu en yakınımızda olan dostlarımıza bile anlatamamışız. Hala bu kuyruklu yalanları, adi propagandayı bize yapıyorlar.
Bakın, bu konularda derin bilgisi olduğuna inandığım A. Gölpınarlı şöyle diyor:
“Âşûrâ, Arapça onuncu gün anlamına gelir; (Arap takvimine göre düzenlenen), Hicri yılının ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu gününe bu ad verilir. Hicretin 61. yılı Muharremin onuncu günü ( Miladi:10 Ekim 680), İmam Hüseyin, Muâviye’nin oğlu Yezîd’in emriyle Kerbelâ’da Kufe ve Şam ehlinin büyük bir ordusu tarafından, kendisine uyanlarla (yanında bulunan 72 kişiyle) beraber şehîd edilmiştir. Bunu unutmayan, her yıl, bu yası tazeleyerek Ümeyye oğullarına düşmanlığı güçlendiren Ehlibeyt taraftarlarına karşı, o günü bir bayram günü -olarak- tanıtma gayretine düşen karşı taraf da, Âdem Peygamber’in o gün yaratıldığına, yerlerin, göklerin, Cebrâil’in, meleklerin o gün halk edildiğine, Nuh Peygamber’in o gün tufandan kurtulduğuna, Yusuf’un o gün zindandan çıktığına, Yakub’un gözlerinin –o gün- açıldığına, Yunus’un balık karnından –o gün- halâs olduğuna, bütün peygamberlerin, dertlerden, belâlardan o gün halâs olduğuna, o gün sürme çekenin göz ağrısı görmeyeceğine, ehline – ayâline bir şeyler, evine yiyecek – içecek alanın, darlık çekmeyeceğine… hâsılı o günün bir bayram günü olduğuna, hattâ Hazreti Peygamber’in o gün doğduğuna dair hadisler uydurmuşlar, o günü bir bayram günü gibi kutlamışlardır ( Süyûti: El Leâl’il- Masnûa Fi’l- Ahâdis’il Mevzûa: Kahire 1317.c. s.61-64). Aliyy’ul – Kaari de bu yalan hadislerin bir kısmını “ Mevzûâtu Kebir” inde nakleder ve bunların, İmâm Hüseyin’in katilleri tarafından uydurulduğunu da bildirir. …
Bütün bunlara rağmen gene de Ehlisünnet arasında, o gün Nuh Peygamberin gemisinin karaya oturduğu, gemide kalan hubûbâtı karıştırarak bir “Selamet Çorbası” yaptığı inancı yayılmış, aşure yapmak, eşe dosta dağıtmak, bir adet olup kalmıştır.” [16]
“Hangi nedenle olursa olsun, Emevi iktidarına karşı olanlar, Hüseyni sevenler, Şiiler, Kızılbaşlar – Aleviler Muharrem ayını hep yas ayı, Hüseynin matem ayı olarak anıp bu vahşetinden dolayı hem Yezit’i hem de Emevi iktidarına lanetleyip kınamışlardır. Önceleri bu anmalar Kerbela’da yapılır, bunun için oraya gidilirmiş, Hüseynin torunu İmam Bakır “Her gün Âşûrâ, her yer Kerbala” diyerek bu anmanın her gün her yerde yapılabileceğini söyleyerek önemli bir çığır açmıştır”[17].
Kızılbaşların bu konuya nasıl baktığına gelince: Kızılbaşlar hayır ile şerrin Hak’tan geldiğine inanmazlar. Bu tartışma, adı dillere destan HÜSNİYE adlı kitabın “Hayır ve Şer Hakkında Tartışma” adlı bölümünde uzun uzadıya yapılır. Uzunca tartışılan bu bölümün bir yerinde Hüsniye, şöyle diyor: “Peygambere kadere inananların kimler olduğunu sorduklarında, ondan şu cevabı aldılar: “Hem kötülük yapıp hem de bu fillerinin sorumlusu olarak Allah’ı gösterenlerdir. Allah, yapacağımız kötülükleri ezelden yazmış, çizmiş diyenlerdir.” Hüsniye kitabı Harun Reşid’in Sarayında Sünni ulama ile Hüsniye’nin yapmış olduğu tartışmayı nakleden bir kitaptır. Bu tartışmada şöyle diyor Hüsniye, “Allah kâfiri kâfir, küfrü küfür olarak yaratmış olsa, kâfirin iman getirmeye gücü ve imkânı olmaz. Buna rağmen, kendisinin yaratıp taktir ettiği küfr için kâfire işkence eder ve azap çektirirse, bu açık bir zulüm olur. … Bir çocuğun elini bağlayıp suya attıktan sonra, çıkarıp, niçin elbiseni ıslattın diye dövmek zulüm ve gaddarlık değil de nedir? … Allah küfrü kâfirde, zulmü zalimde ve kötülüğü kötüde yaratmış olsaydı, insanları peygamberler aracılığıyla doğru yola davet etmek saçma bir davranış olmaz mıydı? … Eğer Allah kâfirin küfrünü kâfirde yaratmış olsaydı, kâfirler bu davranışlarıyla Allah’a kayıtsız şartsız itaat etmiş olurlardı. Çünkü madem onların öyle olmasını Allah istemiştir, küfürleri Alah’ın emrini yerine getirmekten başka bir şey değildir.”[18] Lütfi Kaleli bu konuda “Şah Hatayi ve Pir Sultan” adılı kitabında: “İnsanları iyiliğin ve kötülüğün Tanrıdan geldiğine inandırmak kötülük yapanları korumak demektir[19]” diyor. Sayfa: 112.
Hacı Bektaş Postişini, Hamdüllah Çelebi’ye, yargılanması sırasında, Kadılar bu konuyu da soruyorlar, o mahkemedeki bu tartışmanın o bölümünü olduğu gibi buraya alıyorum:
Kadı: “Şeyh Efendi, hem Allah’a inanıyoruz diyorsun, hem hayr-ı şerik-i min Allah-ı teâlaya inanmıyorsunuz. Hayrın, şerrin Allah’tan geldiğine niçin inanmıyorsun? Bu sapıklık değil mi? Bu küfür değil mi?”
Hamdüllah Çelebi’nin cevabı: “Efendi Kadı Hazretleri, Allah hayır yaratır, çünkü bizim yaradılışımız fitrat-ı ilahi hayırdır. Görmemiz, duymamız, söylememiz, yememiz, içmemiz, gözümüz, kulağımız, hayırdır. Elimiz, ayağımız hayır için yaratılmıştır. Kişi bunlarla yaptığı kötülükten mesuldür. Allah’ın adı ve sıfatları içinde acıyan, bağışlayan, esirgeyen, seven, af eden, nimet veren adları olduğu halde şer veren şeyler, kötü, kötülük, şer adı yoktur.
Kötü olayın faili fiildir. Suçlu o fiili işleyendir. Mücrim mahkemeye geldiğinde kadı cezayı mücrime verir. Allah’tan geldi şeytandan geldi diye başka fail aramaz.

Niğde’den Gelen Müftü: “Şeyh Efendi, Allah’tan kork, Peygamberden utan! Her şeyi yaratan Allah’ın kuvvet ve kudretine küfrü kafirlik yapıyorsun. Hayrı şerri, kazayı kaderi yaratan Allah’tır. Küllü şeyin halikin ayetine inkârın var senin.”
Hamdüllah Çelebi’nin cevabı: “ Efendi Müftü Hazretleri, insan hayra da şerre de bizzat kendisi vesiledir. Hayrı da kendi yaratır. Şerri de kendi yaratır.
Hayrı yaratıp hayırlı hayır iş yapana Allah ecri lütüf verir, hayırdan faydalanan kullardan dua alır. Mükâfat, devlet maaşı, taltif alır. Şerri yaratan şer iş yapar. Şerri işleyen Allah’tan günah cezası alır. Kullardan beddua ve hapis cezası alır.
Kişi kazayı da kendi yaratır. Mesul kendisi tutulur. Biz Müslümanlar[20] kadere inanmayız. Eskiden beri kaderci değiliz. Bize böyle yerleşmiş böyle devam eder.
Biz Müslümanlar her işimizde Allah adını anarak, Allah adına hayır işleri yaparız. Şer iş ise Allah adına Allah namı hesabına yapılmaz. Bu da böyle biline.”[21]

Eğer hayır ile şer Allah’tan gelseydi, Hüseynin büyüklüğünün de sebebi Allah olacaktı, Kerbela’daki vahşeti yaşatan Yezidin vahşetinin sorumlusu da yine Allah olacaktı. Burada hiç biride ne kahraman nede suçlu diye nitelenemeyecekti. Çünkü bu – o zaman- bir tiyatro sahnesinden farksız olacaktı; bir tiyatroda sahnede oyun oynayanlar değil o oyunda o eserin yazarı – senaristi sorumludur. Her oyunda, rol alan herkes senaryodaki kendilerine verilen role göre rollerinin gereğini yaparlar, bunda bir sorumlulukları olmaz; bu rollerinden dolayı suçlanamazlar.
İşte bu tartışmalara bir nefesiyle (bir şiirle) yanıt veren Feyzullah Çınar şöyle diyor:

“Allah bana haber verse
Yezid’de suç yoktur dese
Ben böyle istedim dese
Ona lahnet ona lahnet.”

Feyzullah Çınar’ın Arşiv kaseti, Kalan müzik.

Bütün bu yüzden, Âşûrâ bir yazgı değil tarihi süreçlerin sonucu yaşanılan bir dramın, bir vahşetin yıl dönümüdür. Aleviler bu olayın yasını tutup bunu anarak hem bilinçlerini tazelerler, hem uğradıkları travmaya karşı ruhlarını rahatlatırlar hem de bu vesileyle insanlığın böyle bir şeyi bir daha yaşamaması için çalışırlar. Konu birçok açıdan değerlendirilebilinir, ama biz bu günlük konun bu yanını aydınlatmakla yetineceğiz. Çünkü hem bu yazının yayınlanacağı derginin sayfalarındaki yerimiz bu kadar hem de okurumuz şimdilik uzun uzadıya yazılmış yazıları okumaya alışkın değil. Sözü köyümüzden derlediğim iki nefesle bağlıyorum.
Aşk ola.

Bugün mahi muharrem yası matem Ali evlattır

Bugün mahi muharrem yası matem Ali evlattır
Hüseynin matemidir ağlayacak vakti sahattir
Tutar matemini bizle şahidanı diri etmez
Hüseynin matemini tutmak mühip bana ibadettir

Derildi kerbelaya ehli Küffe askeri Şamlar
Hüseyin Ali eshabın şehit eylediler cümle
Suzuz koydu nihayette o şaha kıldılar hamle
Nazar kıl ya Muhammet gör bu ümmetler ne ümmettir

Şimil melun çekip hançer hüseynin başını kesti
O mundar payını (ayağını) şahın mübarek başına bastı
Hicap eylemedi haktan o nazik başını kesti
Nasıl kıydı behey zalim bu evladı Muhammettir

Hüseynin başını alıp ehli beytin yanına vardı
Bakıp çün hazreti Zeynep Hüseynin başını gördü
Dizinin üstüne alıp yüzünü yüzüne sürdü
Dediki vvaaahh ciğer köşem bu haletler ne halettir

Ümmül Gülsüm kapanıp yerlere hem bağrı tutuştu
Gelip feryada Şehriban gözünden kanlı yaş saçtı
Anı görüp ehli beytin içine bir velvele düştü
Nazar kıl ya Muhammet gör bu ümmetler ne ümmettir

Figan etti İmam Zeynel yetim kaldım dedi yarap
Anı gördü hemen katletmeye vardı o Şimil kelp
İmamın üstüne düştü o demde hazreti Zeynep
Dedi zalim gel insaf et elin çek gayri mürvettir

Agahi eyle efkarı Hüseynin derdine ağla
Gece gündüz hemen durma yana yana yana ağla
Tefekkür eyle ol şaha uyu ağla uyan ağla
Çihanda dert çok amma Hüseynin derdi kat katır.

     Not Âşık bunu cemde söylerken her kıtanın sonuna nakarat gibi kendinden şu dizeleri eklemiş:

Ya niçin ağlamayım inlemeyim ah
Ya niçin ben bağrımı dövmeyeyim vah bana vah

Kaynak: Âşık Hasan Aydın

Yezid’e biyat vermedim bumudur benim suçum

Yezid’e biyat vermedim bumudur benim suçum
Toza toprağa gark oldu işte sahalım saçım
Ehli beytimle beraber hem susuzum hem acım
Dönerde geri giderim ben garibe kıymayın

Kufeliler mektup saldı ya Hüseyin gel deyi
Cettine ikrar vermişiz bunu böyle bil deyi
Bütün biyata hazırız bize imam ol deyi
Gel diyerek getirdiniz ben garibim kıymayın

Atların ayağı altında şehitlerin her biri
Göğdeki melekler ağlaşır zarı zaı
Pare pare eylediniz oğlum Ali Ekberi
Hemdikestim hem yetimim hem garibim kıymayın

Şehribanu Zülcanah ile durmayıp avdet eyle
Revzayı Resulullahta dedeme selam söyle
Hangi peygamber ümmeti cefalar kıldı böyle
Ben Muhammedin torunu Şah Hüseynim kıymayın

Dedem Muhammet Mustafa anam Fatime bilin
Atam Aliyel Murtaza doğru Iraka gelin
Susuzluktan bitap oldum bana merhamet kılın
Ben Muhammedin Torunu Şah Hüseynim kıymayın

Bana haram eylediniz akıp giden Fıratı
Şehitlerin başlarında gezdirirsiniz atı
Kararmış Yezid’in kalbi şol kara taştan katı
Ben Muhammed’in torunu Şah Hüseynim kıymayın

Söylen nazlı Sakinemi ne haldedir göreyim
Belalı bacım Zeynebin ahvalini sorayım
Son olarak şu meydana yek başıma gireyim
Ehli eyalim perişan ben garibim kıymayın

AŞİK HÜSEYİN dergâhına yüz sürüp durdu agah
Nası ağlamasın gözüm çünkü şehit oldu şah
Bu sözümde hilafım yok ancak şahidim Allah
Ben Muhammedin torunu şah Hüseynim kıymayın

Kalender Abdal Dün gece seyrimde

0

XVI ncı asır Bektâşîlerindendir.. Tezkirelerde hayatı hak­kında malûmata tesadüf edemedim. Fakat bu zatin, Kanunî devrinde bir isyan töhmetiyle öldürülen Hacı Bektaş hânikahı postnişini Kalender olması ihtimal dahilindedir.

XVI ncı asırda yazılan müteaddit mecmularda şiirlerine tesadüf edilmesi ise, onun bu asır Bektaşîlerinden olduğuna kuvvetli bir delildir. Hece vezniyle yazılmış «Kalender Abdal» mahlâslı nefeslerin de bu şaire âid olduğu tahmin olunabilir. Kalender ve Kalender Abdal namına eski mecmularda kayıdlı bulunan şiirlerden bir kaçını dercediyorum:
—1—

Dün gece seyranda[1] bâtın yüzünde
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi gördüm
Elfi taç başında nikap yüzünde
Aslı imam nesli Ali’yi gördüm

Geçti seccadeye oturdu kendi
Cemali nurundan çırağ uyandı
İşâret eyledi sâkiler sundu[2]
Bize Hak’tan gelen doluyu gördüm

İçtim ol doludan aklım yetirdim
Çıkardım kisvetim ikrar getirdim
Menzil gösterdiler geçtim oturdum
Kemend ile bağlı belimi gördüm[3]

Mürşid eteğinden tutmuşum destim
Bu idi muradım irişti kastım
Bilmem sarhoş muyum neyim, ben mestim
Erenler verdiği dilimi gördüm

Kalender Abdal’ım koymuşum seri
Şükür kurban kestim gördüm dizarı
Erenler serveri, gerçekler eri
Sultan Hacı Bektaş Veli’yi gördüm[4]

—2—

Bilmeyen insan değil billâh bu cânın kadrini
Gitmeden bilmek gerek rûh-i revânın kadrini
Lûtf u ihsân eyleyen dâr-ı fenâ içre müdâm
Lâcerem oldur bilen dâr-ül-hakanın kadrini
Serbeser cismini vîrân etmeyen tâ aşk ile
Bilmemiştir gevher-i genc-i nihânın kadrini
Çekmeyen derd ü belâ vü mihnet ü hicran gamin
Ol ne bilsün derdmend-i nâtüvânın kadrini
İsteme her şûm-i nâmerd ile nâdandan kerem
Hem yine merdan bilür merd-i Hudâ’nın kadrini
Bunca devran geldi geçti bilmedi münkir henûz
Derviş-i bîçâre-i ehl-i duâanın kadrini
Ey Kalender râzını keşf etme her nâmahreme
Değme can bilmez, bilirsin bu beyânın kadrini
— 3 —

Her câna kalan serseriye er demesinler
Ser vermeyenin ismine server demesinler
Bir kimsenede olmasa ol aşk-ı Ali’den
Pes nice ana kâfir-i Hayber demesinler
Her can ki Şehi bilmese bu kişver içinde
Şah kulu değil çâker-i Kanber demesinler
Güzel görünür işbu gönül her kimi sevse
Tahkik budur özge haberler demesinler

Efsâne sözün söyleme ey zâhid-i hodbin
Sakın ki sana câhil-i ebter demesinler
Katlanmaz isen sabr idüben cevrine yârin
Ol bî hünere aşk eri rehber demesinler
Ser vermez isen yoluna sen Şâh-ı kadîmin
Âlemde bana dahi Kalender demesinler

—4—

Ey gönül şâd ol Muhammed Mustafa devrânıdır
Meşreb-i Şâh-ı velâyet Murtezâ devrânıdır
Her tarafdan hikmetullah sır-rı Şâh oldu zuhûr
Şah Hasen ü Şah Hüseyin’im Kerbelâ devrânıdır
Tâlib ol Zeynelabâya Bâkır’e ihlâs ile
Ca’fer ü Kâzim Ali Mûsâ Rızâ devrânıdır
Şah Takî sultân-ı âlem Şah Nakî Şah Askerî
Mehdi hem din esrveri Âl-i abâ devrânıdır
Sohbet-i irfâna ermez her hasîs-i bi haber
Bunda sığmaz nâşiler bu âşinâ devrânıdır
Zâhidin ref’ oldu zühdü kalmadı ayruk demi
Lâcerem sıdk u safâ mihr ü vefâ devrânıdır
Geçti hükm-i tohm-i Mervan geldi îman askerî
Ey Kalender secde kıl Âl-i abâ devrânıdır[5]

—5—

Dilberin vechine Bismillâh oku
Gör bu hüsn-i hulku sun’ullah oku
Çehre-i ruhsâresin Seb’ulmesan
Allemelesmâ Kelâmullah oku
Ver salevat görse aynın aynını
Kaşların hem kudret-i Allah oku
Ol beyân-ı beyyinât-ı zât-ı Hak
Sûret-i insandır eyvallah oku

Ger dilersen ehl-i nâcî olmağa
Geç bu kesretten Kitâbullah oku
Harf-ı nutka Câvidan’dan al sebak
Asl u fer’i nakş-ı Arşullah oku
Fâ ü dâd ü lâmdan iste Rabbini
Ey Kalender ilm-i ehlullah oku

—6—

— Müseddes —

Hôr bakma fukarâya sakın ey ehl-i hüner
Sûrete etme nazar sîrete bakub ekser
Kadir olmazsa da bir habbeye dünyâda eğer
Düşer erbâb-ı fenâ lûtf-i Hudâ’ya mazhar
Etme dervîş-i abâpûşa hakaretle nazar
O da hâlince fenâ mülketinin şâhı geçer

Âdemi fıtrat-ı evvelde Hudâ-yi mutaâl
Kimisin şâh-ı cihân etti kimisin abdâl
Kimine sadr nasîb etti kime saff-ı niâl
Bu nasihatleri gûş et sakın ey nîk hisâl
Etme dervîş-i abâpûşa hakaretle nazar
O da hâlince fenâ mülketinin şâhı geçer

Hünerine nazar et aybını pinhân eyle
Kibri ko yanına al âlemi seyrân eyle
Def’-i gam kıl güle bak yüzüne handân eyle
Hâtırını ele al lûtf edüb ihsân eyle
Etme dervîş-i abâpûşa hakaretle nazar
O da hâlince fenâ mülketinin şâhı geçer

Sâf dil ol yere ko yüzünü çün âb-ı revan
Kaynayub tekye-i aşk içre varub niçe zaman
Bir bilür şâh u gedâ kadrini ehl-i irfan
Yedi iklime olursan da eğer şâh-ı cihan
Etme dervîş-i abâpûşa hakaretle nazar
O da hâlince fenâ mülketinin şâhı geçer

Münkir olma fukarâya yürü zâhid zinhâr
Rifk ile bak yüzüne lûtf ile eyle güftâr
Fukarâdan kopar erbâb-ı velâyet her bâr
Gel Kalender sözüne eyleme lûtf et inkâr
Etme dervîş-i abâpûşa hakaretle nazar
O da hâlince fenâ mülketinin şâhı geçer

Ocaklar ve Ocaklara Bağlı Gruplar

0

Alevi-Bektaşi Grupları
I. Ocaklar ve Ocaklara Bağlı Gruplar
Anadolu Aleviliğinde Hacı Bektaş Dergahı merkezdir. Dergaha bağlı olarak çevresindeki Alevi gruplarını irşat eden çok sayıda ocak, tekke, dergah faaliyetlerini sürdürerek bugünlere gelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli’nin soyunun Oniki İmamlar’a (İmam Musa Kazım’a) uzandığı, ocakların kökenlerinin Ehlibeyt”e dayandığı, dedelerin “Evlad-ı Resul” olduğu kabul edilir.
Yol’un kurucusu Şah-ı Merdan Ali’dir. Hacı Bektaş Veli, Yol’un Anadolu’daki temsilcisi, yürütücüsüdür. Anadolu’ya Hacı Bektaş Veli’den önce veya sonra gelmiş tüm erenler, dervişler, dedeler-babalar Hünkar’a bağlanmıştır. Tüm Horasan Pirleri’nin ve Rum Erenleri’nin Hacı Bektaş Veli’ye nasıl bağlandıkları Vilayetnamede (Menakıb-ı Hacı Bektaş’da) anlatılır. Kurulduğundan beri Hacı Bektaş Veli Dergahı, bu dergahın etrafında ocaklar, ocakların etrafında talipler Yol’u sürdürmüşlerdir. Dergah ocak temsilcisi dedeleri, dedeler taliplerini yuyup yıkamışlar ve kontrol etmişlerdir. Hünkar kutuptur, dergah merkezdir. Alevi Yol’unda “baş başa bağlıdır, başta da Padişaha”. “Yol cümlesinden uludur”.
Alevi Ocaklarını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Tüm ocaklar ve onların mürşidleri dün de bugün de Hakk yoluna hizmet etmektedirler. Hakk yolunda benlik, üstünlük taslamak yakışık almaz.
Burada tarihçi Baki Öz’ün ocaklarla ilgili tespitlerine yer verilecektir. Ona göre; Alevi ocaklarına ve dedelik kurumuna kaynaklık eden kişiler Emevi ve Abbasi zulmünden kaçıp Orta Asya ve Orta Doğu’nun Türklerin yaşadığı bölgelere sığınan Ehlibeyt soyundan olan kimselerdir. Özellikle Türkler tarafından saygı görmüş, korunmuş ve Türk boyları içerisinde barınma, yaşamlarını korkusuzca sürdürme olanağı bulmuşlardır. Türklerle evlenen Ehlibeyt soyundan kimselerin soyları, bu evlilik ilişkisi içerisinde sürmüştür. Bugün dede soyundan olan kimileri bu soylardan gelmekte, “Seyyid” veya “Şerif” olarak sınıflandırılmaktadırlar. Günümüzdeki dede soylarının kimilerininse bu ailelerle doğrudan veya dolaylı olarak bağı yoktur. Doğrudan Oğuz/Türkmen oymaklarından gelmektedirler. Yalnız içinde bulundukları toplumsal-kültürel ortam onların bu tür bir hüviyeti sahiplenmelerine neden olmuştur. Uzun tarihsel süreç bu tür ailelerin “Ehlibeyt’ten olmayış etkeni”ni unutturmuş, sonradan edindiği “Ehlibeyt soyu etkeni” ne sıkı sıkıya sarılmalarına sonradan kazandıkları bu nitelikleriyle toplumsal statülerini kurmalarına ve yürütmelerine neden olmuştur. Ocaklar ve dedelik tarihindeki bu gerçeği unutmamak gerekir. Dedelerin kendi toplumuna dinsel, siyasal ve toplumsal önderlik/yöneticilik konumları dede ocakları ve oymakların (aşiret) biçimlenmesinde de belirleyici olmuştur. Kimi oymaklar tümüyle dede ocağı olmasına karşın, kimileriyse Gureyşanlılar/Kureyşliler, Şadıllılar ve Şeyh Hasanlılar da olduğu gibi hem ocak hem de oymak (aşiret) tirler.
Ocak kurucusu dedeler, Horasan Erenleri sadece Hacı Bektaş’la veya onun döneminde Anadolu’ya gelmemişlerdir. Anadolu’ya Türk göçleri bu tarihten çok önceleri başladığından, ocak kurucusu dedelerin çoğu Hacı Bektaş’tan önce Anadolu’ya gelmiş ve özellikle Doğu Anadolu’da dinsel-toplumsal yapılanmaya/yapılandırmaya başlamıştır. Bu nedenle Doğu Anadolu’daki Kureyşan, Baba Mansur ve daha birçok dede ocağı Hacı Bektaş ocağından önce kurulmuştur. Bunlar kendi çevrelerinde faaliyet göstermiş ve önemli birer dinsel-kültürel çevreler kurmuşlardır. İletişim ve ulaşımın olmayışı bu tür çevrelerin Hacı Bektaş dışında ayrı Alevilik üsleri olmasına, ondan bağımsız birer kurum olarak çalışmalarına neden olmuştur. İç ve Batı Anadolu ile Balkanlar’daki dede ocakları çoğunluk Hacı Bektaş’a bağlıdırlar ve Pirevi’ni daha başından “serçeşme” olarak kabul etmişlerdir. Doğu Anadolu’daki ocaklar bağımsızdırlar. Ancak bağlılık, 19. yüzyılda başlamıştır. Bunda da 1826 Yeniçeri Bektaşiliğinin yasaklanması sonucu Çelebilerin Anadolu’ya dağılmaları, dedelik yapmaları tanışmayı ve ilişkiyi geliştirmiş, giderek Hacı Bektaş Dergahı’na bağlanma, onu “serçeşme” ve “mürşid kapısı” olarak tanıma sürecini başlatmıştır. Bundan önceki Hacı Bektaş Dergahı’nı mürşid edinme olayı sadece kimi ocak dedelerinin bireysel eğilimiyle sınırlı kalmıştır. Bu da fazla yaygın değildir. Bir de ayrıca Hacı Bektaş veya dergahının ülkenin Doğu yörelerine gönderdiği halifelerinin kurdukları ocaklar Hacı Bektaş veya Pirevi’ne bağlı bir dedelik ocağı olarak hareket etmişlerdir. Bilindiği gibi bunların sayısı fazla değildir (Baki Öz, Cem sayı 109: 29-30, 2001)
Uzun yıllardan beri Türkiye’deki inanç önderleriyle ilgili özellikle dedeler ve ocaklar konusunda ciddi çalışmalar yapan ve bu alanda 3 uluslar arası toplantı gerçekleştiren Cem Vakfı’nın arşivinde yer alan ocaklarla ilgili isim listesi aşağıdaki gibidir.
OCAKLAR LİSTESİ
AGUİÇEN
AĞLARCA İBRAHİM
ALI ABBAS
ALİ SEYDİLİ SULTAN
ASLAN BABA
BABA MANSUR
BEDRETTİN OCAĞI
BEYAZITI BESTAMİ
BOSTANCI HASAN HALİFE
BOSTANKOLU
BULGURCU DEDE
BÜKLÜ DEDE
BÜYÜK KALENDER
CELAL ABBAS
CEMAL ABDAL
CİBALİ SULTAN
ÇALAP VERDİ
ÇELEBİOĞULLARI
ÇEPNIOĞLU
DEDE GARGIN
DEMİR BABA
DERVİŞ BEYAZ (DERVİŞ GEVHER)
DERVİŞ CEMAL
DERVİŞ ÇİMLİ
DÖREÇAMI
EMİR ŞIH YAKUB
EMİROĞULLARI
ERASLAN
ERDEBİL
GARİP MANSUR
GARİP MUSA
GÖZÜ KIZIL
GÜVENÇ ABDAL
HACI BEKTAŞ-I VELİ
HACI MURAD-I VELİ
HACI TURABİ
HACIM SULTAN
HAK HALİLİ HÜSEYİNİ KOLU
HAMZA BABA
HASAN DEDE
HIDIR ABDAL
HİMMETÇİ ALİ BABA (YAĞMUR OCAĞI)
HUBYAR SULTAN
HÜSEYİN ABDAL
HÜSEYİN GAZİ
İBRAHİM SANİ
İMAM BAKIR
İMAM CAFER
İMAM RIZA
KAHVECİ/ ŞEYH ŞAHAT
KALENDER ÇELEBİ
KALENDER VELİ
KARA YAĞMURLU
KARADONLU CAN BABA
KEÇECİ BABA
KIZILDELİ (SEYİT ALİ SULTAN)
KOCA LEŞKER
KOCA SEYİT
KOÇU BABA
KÖSE SÜLEYMAN
KUL HİMMET
KUREYŞAN (SEYİT MAHMUT HAYRANİ)
KURTOĞLU
KUZU KIRAN
MAZLUM ABDAL
MİR SEYİT
MUSA-İ KAZIM
MÜRSEL BALI
NUR BAKİ
NUR CEMAL
NURDEDE
OTMAN BABA
ÖKSÜZ ALİ BABA
PİR HAMZA
PİR SULTAN ABDAL
RESUL BALİ
SARI İSMAİL
SARI MECNUN
SARI SALTUK
SARIBAL
SEYİT ABDULLAH-İ HORASANİ
SEYİT AHMET KEBİR
SEYİT BATTAL GAZİ
SEYİT CEMAL
SEYİT KERİM
SEYİT NEBİ OĞLU
SEYİT NİZAMOĞLU
SEYİT SABUR
SEYİT SELAHATTİN
SEYİT SEYFİ
SEYYİD AHMED EL-MİR
SİNEMİLLİ
SULTAN MUNZUR
SULTAN SAMUT
SULTAN SÖYLEMEZ
SULTAN YALINCAK
SÜCAATTİN VELİ
ŞAH AHMET DEDE
ŞAH AHMET YESEVİ
ŞAH İBRAHİM
ŞEYH HASAN
ŞEYH HASAN ONAR
ŞEYH SÜLEYMAN
ŞEYH ŞAZELİ
ŞEYH TURHANİ
ŞIH ÇOBAN
ŞIH DELİ BEHRİCAN
ŞIH HASAN
ŞIH MEMEDİ
TESLİM ABDAL
ÜRYAN HIZIR
VELİ BABA
VEYSEL KARANİ
YAĞMUROĞLU
YANYATIR
ZEYNEL ABİDİN
II. Alevi-Bektaşi Grupları
Anadolu Aleviliği Şah-ı Merdan Ali’nin kurduğu, Ehlibeyt soyunun yaşattığı Anadolu coğrafyasında Hacı Bektaş Veli’nin önderlik ettiği bir inanç Yoludur. Bu nedenle Alevilik ve Bektaşilik olarak iki ayrı Yol yoktur. Yol birdir sürek binbir. Geldikleri veya yaşadıkları yöreye, etnik kökene, yaptıkları işe veya kendilerinin veya başkalarının adlandırmasına göre çeşitli Alevi grupları oluşmuştur; Kızılbaşlar, Bektaşiler, Tahtacılar, Abdallar, Çepniler, Avşarlar, Nalcılar, Amucalar vb. Bu gruplar arasında Yol’un esasları konusunda hiçbir farklılık yoktur. Bu grupların hepsi Alevidir, Ali ve Ehlibeyt sevgisiyle doludur.
Bu nedenle Alevi – Bektaşi, Soydan gelenler- Yoldan gelenler, Çelebiler Kolu- Babagan Kolu, Dedeler-Babalar, Ocaklara bağlı olanlar-Olmayanlar vb. gibi gruplandırmalar yüzeyseldir, işin özüne ilişkin değildir. Adı, soyu, makamı ne olursa olsun bu Yol’un esaslarını benimsemiş olan her mürşid (uyarıcı) her talib (Yol’a istekli) Alevidir, Bektaşidir. Bunun ötesinde kendini üstün görmek, çok net olmayan geçmişten ayrıcalık elde etmek benlik göstermek olur ki, bu da Yol’un esaslarına aykırı olan bir durumdur.
Yol birdir sürek bin bir. Önemli olan Yol’un birliği, özün değişmemesidir. Sürek yani uygulamalar değişebilir. Gruplar yaşadıkları şartlara ve geçmişten gelen alışkanlıklarına göre farklı uygulamalar yapmaktadırlar. Bunun sakıncası yoktur hatta zenginlik olarak da algılanabilir.
Bazı gruplarda musahipli olmak şarttır, bazıların da değildir.
Bazı gruplarda Alevi ana-babadan gelmek gerekir, bazı gruplarda belirlenmiş şartlara uyanlar nasip alabilir.
Bazı gruplarda hiyerarşi postnişin-dede-talib şeklindedir, bazılarında dede-talib, bazılarında ise dedebaba-halifebaba-baba-derviş-muhib (talib) şeklindedir.
Bazı gruplarda dedeler görgüde talibi “pençe-i al-i aba” dan geçirirler, bazı dedeler de bu hizmeti “erkan” veya “tarik” ile yaparlar.
Bazı gruplarda dolu alınır bazılarında alınmaz.
Bazı gruplarda okunan tercümanlarda, gülbenklerde farklılıklar görülmektedir.
Bunun gibi çok sayıda farklı uygulama tespit edilebilir. Bunlar sürekle ilgilidir, Yol’un özünde farklılık yoktur. Bu nedenle Alevi grupların farklı olduğu iddia edilemez. Allah-Muhammed-Ali ve Ehlibeyt sevgisiyle dolu olan, eline -diline-beline sahip olan, bir mürşide ikrar verip Yol’a giren ve bunun gereğini yapan herkes Alevidir. Alevi Yol’a talib olandır, Yol cümlesinden uludur.
Anadolu Aleviliğinde bir başka kırılma noktası Hacı Bektaş Veli’nin evli veya mücerred olduğuna dair tartışmadır. Babagan Kolu Bektaşileri Hünkar’ın evlenmediğini kabul ederler. Bu nedenle de Bektaşiliğe Balım Sultan’dan sonra mücerred dervişlik sisteminin girdiği kabul edilir. Bedri Noyan Dedebaba Hacı Bektaş Veli’nin evlenmediğini, Kadıncık Ana (ki ona göre Kutlu Melek veya Fatıma Nuriye denilen kişiler Kadıncık Ana’dan başkası değildir) Hacı Bektaş’a intisab etmiş, onun manevi evladı olmuştur. Noyan, Hacı Bektaş’ın evli olduğunun Çelebilerden Cemaleddin Efendi’nin çok sonra ileri sürdüğünü, fermanlarda yer alan “sulbu evladı” deyiminin o belgenin yazıldığı sırada yaşayanların çocukları için kullanıldığını, “Hacı Bektaş Veli evladı” deyiminin ise Hacı Bektaş yoluna mensup olanları anlattığını iddia etmiştir (Noyan, 1995: 26)
Celebiler Hacı Bektaş Veli’nin evli olduğunu ve kendilerinin Hünkar’ın soyundan geldiğini söylerler. Celalettin Ulusoy’a göre Hacı Bektaş Veli Suluca Karahüyük’te İdris Hoca’nın kızı Fatma Nuri’ye (Kadıncık Ana) ile evlenir, bu evlilikten İbrahim Seydi (Seyyid Ali Sultan) ve Timurtaş adlı çocukları olur (Ulusoy, 1986: 29).
Dedebaba Bedri Noyan’a göre, “Hazret-i Pir’den sonra Dergahta, İdris Hoca’nın oğlu Hızır Bali posta geçmiştir. Ondan sonra sırasıyla Resul Bali, oğlu Yusuf Bali ve onun oğlu Balım Sultan geçmiştir. Balım Sultan mücerred olduğundan bu nesil burada bitmiştir. Kardeşi Kalender yolu ile bir kol gelmektedir. Balım Sultan’dan sonra Hacı İskender Dede, Emir Kasım Dedeler görev almışlarsa da, Resul Bali torunu Mahmud oğlu Hüdadad, Kalender ile geçinememiş, Kalender öldürülmüş, onun taraftarları da Hüdadad’ı öldürmüşler. Bu yüzden Pir Evi 34-35 yıl kadar post-nişinsiz kalmıştır. Sonradan Balım Sultan Halifelerinden ve eski vezirlerden Sersem Ali Baba, (Dedebaba) unvanı ile 1551-1570 yılları arasında 19 yıl post’a oturmuştur.” (Noyan, 1995: 51).
Vilayetname’de (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli’de) bu konuya ilişkin olaylar şöyle anlatılır; Hünkar Rum ülkesine yaklaşınca selamı 57 bin Rum ereni arasında sadece Fatıma Bacı’ya malum olur. Bu kadın, Sivrihisar’da Seyit Nurettin’in kızıydı; henüz evlenmemişti; sohbet meydanındaki erenlere yemek pişirmekte idi (1995: 37). İdris’in ahiret hatunu bir karısı vardı; ona Kutlu Melek derlerdi; herkes sevip sayar, Kadıncık diye seslenirdi (1995: 52). Kadıncık Ana eşiyle birlikte Hünkar’a bağlanırlar ve hizmet ederler. Hünkar hem dergahta hem de Kadıncık Ana’nın evinde kalır. Kadıncık Ana’nın çocuğu olmazmış. Bir gün abdest alırken Hünkar’ın burnu kanar. Kan leğendeki suya karışır. Kadıncık bu suyu gizlice içer. Bu durum Hünkar’a malum olur. Kadıncık Ana’ya “Bizden umduğun nasibi aldın. Senden iki oğlumuz gelecek, onlar yurdumuzun oğlu olacak” der. Kadıncık Ana’nın zaman içinde üç oğlu olur. Bunlar Hünkar’ın koyduğu isimlerle Habip, Mahmut, Hızır Lale’dir. Mahmut cezbeye kapılır, nefesi güçlü bir er olur, fakat “iki kılıç bir kına sığmayacağı için” Hakk’a yürür (1995:121). Hünkar Hakk’a yürüme vakti gelince halifesi Saru İsmail’e vasiyet eder; “Benden sonra Kadıncık oğlu Hızır Lala Cüvan yerime geçsin, o elli yıl hizmet eder, ondan sonra yerine oğlu Mürsel geçer, o da kırk sekiz yıl hizmet eder…” (1995: 161). Vilayetname’nin sonunda Hünkar Hakk’a yürüdüğü zaman Gazi Murat padişah olduğu anlatılır. Padişah Hünkar’ı ziyaret etmeyi düşünürken onun Hakk’a yürüdüğünü duyar, çok üzülür, ağlar, türbesini yaptırmaya karar verir. Hızır Lala’yı çağırıp ona niyaz eder, onun himmetini alır (1995:163).
Vilayetname’den anlaşılan şudur; Hünkar kerametler gösteren bir velidir, evlenmemiştir. İdris Hoca’nın eşi Kadıncık Ana ona talip olmuş hizmetini görmüştür. Çocuğu olmayan Kadıncık Ana’nın Hünkar’ın kerameti ile çocukları olmuştur. Hünkar’dan sonra yerine Kadıncık Ana’nın oğlu Hızır Lala ve sonra onun oğlu geçmiştir.
Velayetnameler ulu şahsiyetlere inanlar tarafından onlardan çok sonra oluşturulmuştur. Bu nedenle gerçek hangisidir, bilinmez. Hacı Bektaş Veli’nin evli veya mücerred olduğu, kendisinden sonra posta kimin geçtiği tarihi belgelerle ispat etmek mümkün değildir. Böyle bir kayıt o dönemde tutulmadığı için geriye sadece yorum yapmak veya inanmak kalıyor. Belgenin olmadığı yerde kabul edişler öne çıkar. Ancak bu Alevilerin iki kola ayrılmasını ve “Soydan gelenler”- “Yoldan gelenler” ayrımını anlamlı kılmaz. “Çelebiler Kolu”-“Babagan Kolu” sosyal bir realitedir. Fakat bu durum yani ikilik gerçeğe uygun değildir. Hünkar’ın buyurduğu “bir olalım-diri olalım” prensibine aykırıdır. En büyük hatalardan biri benlik göstermektir. Alevilikte “baş başa, baş Padişaha” bağlıdır. “El ele, el Hakk’a” gider. “Yol birdir, sürek binbir.”
Anadolu Alevileri arasında Ocaklara bağlı olanlar, Ocaklı olup Hacı Bektaş Dergahına bağlı olanlar veya sadece Dergaha bağlı olanlar Hacı Bektaş Dergahında Çelebiler Koluna bağlıydılar. Buradaki mürşidden icazet alır, hizmet yürütürlerdi. Bugün Çelebiler kolunu Hacı Bektaş’ta oturan Ulusoy ailesinin en büyüğü sürdürmektedir.
Dergahta aynı zamanda Babagan kolu postnişini (Dedebabası) bulunurdu. Dedebaba Bedri Noyan Dergahta babagan kolundan gelen Dedebabaları posta oturdukları sürelerle birlikte sırayla verir. Buna göre (1551-1570) yılları arasında postta oturan Sersem Ali Dedebaba’dan sonra 27 Dedebaba “Horasan Postunda” Hacı Bektaş Veli’yi temsilen otururlar. Son 28. Dedebaba Bedri Noyan 1960 yılında, bu hizmeti Ali Naci Baykal Dedebaba’dan alır. Bedri Noyan Dedebaba Hakk’a yürüyünce halifebabalar arasında bazı sorunlar yaşanmış ve İzmirli Mustafa Eke Baba Dedebabalığa getirilmiştir. Kendisi Hacı Bektaş’ta ikamet etmektedir.
KAYNAK: PROF. DR. HÜSEYİN BAL, ALEVİ İSLAM YOLU, CEM VAKFI YAYINLARI, 2004, İSTANBUL, SAYFA: 86-94