Ana Sayfa Blog Sayfa 163

Yaşar Nuri ÖztürkKutsal metinler nasıl okunmalı?

0

Kutsal metinlerden, peygamberler eliyle insanlığa ulaştırılmış vahiy ürünlerini kastediyorum. Bu ürünler, hangi peygamber tarafından tebliğ edilmiş olurlarsa olsunlar, tahrif edilmedikleri sürece gerçeği katıksız ve pürüzsüz bildiren pasajlardır. Çünkü bunlar, mutlak gerçeğin insana ilettiği kozmik kullanım kılavuzlarıdır. Hayatın, insanın, varlık ve oluşun nasıl izlenmesi ve nasıl değerlendirilmesi gerektiğini bizzat Yaratıcı’nın ışığıyla önümüze koyarlar.
Kutsal metinler, hayatı elinde tutan Kudret’in insana en büyük lütfudur. Bu lütuftan yararlanmanın üç temel koşulu var:

  1. İman (iyi niyet, sabır ve ciddiyet),
  2. Metinleri tahriften (bozma, artırma veya eksiltme) uzak tutmak,
  3. Metinleri, onlara yaraşır biçimde okumak.
    Kutsal metinler, bu üç nokta üzerinde ısrarla durmaktadır. Çünkü bu üç noktanın birinin veya hepsinin ihmali halinde kutsal metinlerden sonuç almak mümkün olmaktan çıkar.
    Kutsal metinler, kendilerinin nasıl okunacağına ilişkin çok ince ve ısrarlı bilgiler de verirler. Kur’an bu bilgilerin omurgasına ‘tedebbür’ (anlamı gereğince kavramak için beyin ve ruh güçlerini iyice seferber etmek) kavramını oturtur.
    Kustal metinler, insanlığa en eski zamanlardan başlayarak bilgi vermekte, ışık tutmaktadır. Bu ışık, insanın bulunduğu yerin daima ilerisinden yani insanın sahip bulunduğu bilgilerin daha üstünden bilgiler verir. İnsan, özellikle ilk dönemlerde, sahip bulunmadığı bu bilgileri kavrayamadığı için kutsal metinler sürekli olarak semboller-mecazlar kullanmıştır.
    Kutsal metinler dilinin, daha doğrusu tanrısal kelam faaliyetinin temel niteliklerinden biri de sembolik oluşudur. Kur’an bu kullanımı, sadece kendisi adına değil, tüm kutsal metinler adına tanıtır ve onu ‘müteşábih’ olarak anar:
    ‘Allah, kelamın en güzelini birbirine benzer iç içe ikili anlamlar ifade eden/müteşábih bir kitap halinde indirmiştir.’ (Zümer, 23)
    Kitap, genelde tüm vahyin, özel olarak da Kur’an’ın adıdır. Müteşábih ise bilim ve düşünce faaliyetine hareket imkánı veren çok boyutlu söz, benim kullandığım tábirle, ufuk-sözdür.
    Kur’an’ın ahkám ayetleri (muhkemát) denen kural-ayetleri dışındaki tüm ayetleri müteşábihtir. (bk. Áli İmran, 7) Áhkam ayetleri, en ileri rakam iki yüz, Kur’an’ın toplam ayet sayısı ise yaklaşık altı bin üç yüzdür. Yani Kur’an’ın yaklaşık yüzde doksanı müteşábih ayetlerden oluşmaktadır.
    Müteşábih ayetlerin ne demek istediği bir Allah bilir, bir de ‘ilimde derinleşmiş olanlar.’ (Áli İmran, 7)
    Bu söylediklerimizi birlikte düşünür, değerlendirirsek şu sonuca varabiliriz: Kutsal metinlerden, özellikle Kur’an’dan gerekli reçeteleri çıkarmak için ilim faaliyeti kaçınılmazdır. Bu ‘ilim’, yine Kur’an’a göre, tüm varlığı incelemeye yönelik uğraşın sonuçlarının toplamıdır.
    Kutsal metinlerden gereğince yararlanmanın temel koşullarından biri de, büyük ilahiyatçı düşünür Paul Tillich (ölm. 1965)in söylediği gibi, dinin sembolik diliyle bilim dilini barıştırmak, başka bir deyişle dinin dilini bilimin diline tercüme edebilmektir. Bu yapılmadan kutsal metinlerin taşıdıkları bilgi-ışık değerlerinin tümünü hayatımıza sokamayız.
    Bunun yapılmasının önünde en büyük engel, dini kendi bakış açısının dar kalıpları içine sokan ve kutsal metinleri o kalıplar içinde hapsedip tabulaştıran din taassubu yani yobazlıktır.
    Yobazlığın, siyasal çıkarlar uğruna destek görmesi ise kayıpları büyüterek felaket boyutuna ulaştırmaktadır. Böylece siyaset destekli yobazlığın musallat olduğu din, insanın hayrına işleyen bir rahmet kurumu olmaktan çıkıp insanın yıkım ve sapıklığına araç yapılan bir fesat kurumuna dönüşmektedir.
    Bunun içindir ki biz, dinin en büyük sıkıntısının dinsizlik değil, din yobazlığı olduğu gerçeğini sürekli dile getiriyoruz. Gerçek dindarların uğraşacakları bir numaralı bela da işte bu yobazlıktır. Çünkü dindarın dini de kendisi de bu bela tarafından perişan ediliyor.
    Şu gerçeği asla ve asla unutmayalım: Dine karşı olanların zararı dine değil, kendilerinedir. Dine zarar veren şer unsur, dini içinden çürüten ve insanlığı dinden tiksinir hale getiren din yobazlığıdır. Özellikle politik çıkarların beslediği yobazlık…
    Kutsal metinleri, onlara yaraşır bir yaklaşımla okuyunca ne olacak?
    Kutsal metinlerdeki ‘çok boyutlu anlam’ yakalanacak.
    Kutsal metinlerin temel amacı insan ile Allah arası ilişkiyi kurmaktır. Ne var ki kutsal metinlerde söz mutlak kaynaktan o şekilde çıkarılmıştır ki temel amaca yürürken ikincil, üçüncül, döndüncül… amaçlara ilişkin ışık-değerleri de içinde taşır. Örneğin, ahlaksal bir düzenleme yaparken, varlıktaki ahenk yasasına da değinir. Kötülerin cezalandırılmasını anlatırken mikropların varlığını ve işlevini gösterir. Allah’ın evren ve oluştaki kudretini anlatırken astronominin, astrofiziğin kanunlarına değinir. Varlığın Allah’ın emirlerine boyun eğdiğini anlatırken rüzgarların dölleme yaptığını, yağmurun nasıl yağdığını, atom çekirdeğindeki hareketi, yerin bağrındaki çeşitli faaliyetleri ifadeye koyar.
    Ve sonunda insana şunu söyler: Tüm bunlar Allah’ın ayetleridir, bunları inceden inceye tetkik et ve gerekli sonuçları çıkar…
    Deyim yerindeyse, kutsal metinler, onlarca yan ürünü bulunan bir ham cevhere benzer. Bu cevher, bilim ve hermenötik (yorum sanatı) paleti üzerine konup iyi niyet, sabır ve bilgiyle izlendikçe değişik aşamalarda değişik ürünler ortaya çıkar.
    Deprem felaketi münasebetiyle, İncil ve Kur’an’da geçen ortak bir örneği ele almak istiyorum. Matta İncili 7. babın 24-27. ayetleri Hz. İsa’nın şu tebliğinden oluşuyor:
    ‘Benim bu sözlerimi kim işitir ve onları yaparsa evini kaya üzerine kuran akıllı adama benzer. Yağmur yağdı, seller geldi, yeller esti ve eve çarptılar; ev yıkılmadı; çünkü kaya üzerine kurulmuştu. Ve benim bu sözlerimi işiten ve yapmayan herkes, evini kum üzerine kuran budala adama benzer. Yağmur yağdı, seller geldi, yeller esti ve o eve saldırdılar; ev yıkıldı; ve onun yıkılması büyük oldu.’
    Hz. İsa’nın bu tebliği, Luka İncili’nin 6. babında 46-49. ayetler halinde yer almaktadır.
    Bu kelamda temel amaç, peygamberi dinlemenin, onun sözlerindeki ve kişiliğindeki değerleri kılavuz edinmenin gereğini anlatmaktır. Ancak söz bunu yaparken, bugün sismolojinin, jeodezinin, jeolojinin, bayındırlık mühendisliğinin üzerinde ısrarla durduğu bir gerçeğin altını da çizmektedir:
    Yerleşim bölgelerini seçerken, bina yaparken kayalık alanları seçin, kumsal, alüvyonlu alanlardan uzak durun. Yoksa, doğal áfetler binalarınızı yıkar, ahmaklığınızın faturası çok ağır olur.
    Şimdi Kur’an’daki kelama bakalım. Tevbe Suresi 109-110. ayetler şöyle diyor:
    ‘Binasını, Allah’tan gelen bir sakınma duygusu ve hoşnutluk üzerine kuran mı hayırlıdır yoksa binasını sel artıklarının ucundaki yarın kenarına kurup da onunla birlikte cehenneme yuvarlanan mı? Allah, zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez. Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar yüreklerinde bir kuşku olmaya devam edecektir.’
    Ayetin temel amacı, insanı Allah’ın rızasını unutmamaya, takvadan (tanrısal iradeye ters düşen şeylerden sakınmak) uzaklaşmamaya çağırmaktır. Ama söz, yerleşim bölgeleri oluştururken dikkat edilecek temel noktaları da değişik bilimlere ufuk açacak bir biçimde vermektedir.
    İncil’deki ‘kaya’ yerine Kur’an’da ‘Allah’tan gelen bir sakınma duygusu’ konarak, değişik tedbirlerin işlerlik alanı açık tutulmuştur. Bu tedbirlere dikkat etmeyenlerin zalimler topluluğu olarak adlandırılması ise ürpertici bir ibret dersidir.
    Bütün mesele, kutsal metni, üflemeyi bırakıp okumaktır. Ve ‘tedebbür’ üzere okumaktır, papağan gevelemesi üzere değil…
    Onlarca örnek verebilirim ama işe yaramaz. Çünkü muhatabım olan kitle, kutsal metinleri henüz ‘okuma’ bilincine ulaşmış değil. Onları üflemekle meşguldür.
    Hem de ölüler üzerine.
    Ruhu ve beyni dirilerin, ruhu ve beyni dirilere okumaları için gönderilen kelamı, aklı ve gönlü ölmüşlerin mezarlara okumasını din haline getirmiş bir kitleye şu anlatılanlar acaba bir şey söylüyor mu?
    Doğrusu çok merak ediyorum!
    MÜMİNÛN SURESİ (74/23. sure)
    Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla…
  4. Toplumu içinden inkárcı kodaman grup şöyle dedi. ‘Bu adam, sizin gibi bir insandan başka bir şey değil; size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, melekler indirirdi. Biz ilk atalarımız arasında böyle bir şey duymadık.’
  5. ‘Cinnet getirmiş bir adamdan başkası değildir o. Belli bir süreye kadar göz altında tutun onu.’
  6. Nûh şöyle yakardı: ‘Rabbim, beni yalanlamaları karşısında yardım et bana!’
  7. Bunun üzerine biz, nûh’a şöyle vahyetik: ‘Gözlerimizin önünde ve vahyimize uygun olarak gemiyi yap. Emrimiz gelip tandır kaynayınca, ailenle birlikte her türden iki çifti gemiye sok. İçlerinden, haklarında daha önce hüküm verilmiş olanları dışta bırak. Zulmetmiş olanlar hakkında bana yakarıp durma. Onlar kesinlikle boğulacaklardır.’
  8. Sen, yanındakilerle birlikte geminin üzerine çıktığında şöyle de: ‘Zalimler topluluğundan bizi kurtaran Allah’a hamd olsun!’
  9. Şunu da söyle: ‘Rabbim, beni bereketli bir yere indir. Sen, konuk ağırlayanların en hayırlısısın.’
  10. Biz onları imtihan ediyor idiysek de bunda elbette ibretler vardır.
  11. Sonra onların ardından başka bir nesil oluşturduk.
  12. Onlara da içlerinden şu yolda tebliğde bulunan bir resul gönderdik: Allah’a kulluk/ibadet edin. O’ndan başka tanrınız yok sizin. Hálá ürpermiyor musunuz?
  13. Toplumunun, dünya hayatında servet ve refaha ulaştırdığımız halde inkára sapıp áhiretteki buluşmayı yalanlayan kodaman takımı şöyle dedi: ‘Bu adam, sadece sizin gibi bir insan; yemekte olduğunuzdan yiyor, içmekte olduğunuzdan içiyor.’
  14. ‘Kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz, o takdirde mutlaka hüsrana uğrayanlar olursunuz.’
  15. ‘Size, ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra tekrar meydana çıkarılacağınızı mı vaat ediyor?’
  16. ‘Heyhat! Size vaat edilen o şey ne kadar uzak!’
  17. ‘Hayat, şu dünya hayatımızdan başkası değildir. Ölürüz, yaşarız ama biz tekrar diriltecek değiliz.’ SÜRECEK
    SORUN SÖYLEYELİM
    SORU: Tespih denen álet İslam álemine Budistlerden mi geçmiştir?
    CEVAP: Peygamberimizin hayatında álet-edevat anlamında bir tespih yoktur. Bu álet, meditasyonlarında sayıyı tutturmak çok önemli olan Budistlerde kullanılır. Bize de oradan geçmiştir.
    İslamın tespihi, Allah’ı sözlü veya gönülden anmak, yüceltmektir. Bunun sayısı ve áleti olmaz.
    Camilerdeki yığın yığın tespih áletleri tartışmasız bid’attır; camiden atılmalıdır. ‘Bunlar camiden atılsın!’ dediğinizde buna karşı çıkılıyorsa o camide namaz kılmamak gerekir. Bid’ata karşı çıkmak için bir ibadeti terk etmek, bid’ati ihya için ibadet etmekten daha kıymetli ve erdiricidir. Çünkü birincide Allah’a teslimiyet, ikincide ise dine ekleme yapmak vardır.
    SORU: Camilerde yakılan elektiriğin faturası diğer abonelere yükleniyor. Bu dinen doğru mudur?
    CEVAP: Doğru değildir. Hiç kimsenin ibadetinin giderlerini başkalarına yükleme hakkı yoktur. İsteyen kendi isteğiyle elbette ki ödeyebilir ama haberi olmayan insanlara ödetmek açıkça haramdır. Bu tür haram tavırlar ibadetleri taat (Allah’a niyaz) olmaktan çıkarıp ma’sıyete (günaha) dönüştürür.
    Ağzı soğan-sarımsak kokanların, insanları rahatsız ediyorlar diye camiye gelmemesini isteyen bir din, insanların alın terlerini onların haberi olmadan aşırıp bunu ibadet vesilesi yapanların yakasını elbette bırakmaz.
    Star 1.09.2003

bir kızılderili kitabesinden

0

Bir Kızılderili Kitabesinden alıntıdır…

Yalan
Tohumdur.
Bire kırk verir.
Verdiği kırkın her biri
bir tohumdur ki
o da bire kırk verir.

Bilgi de tohumdur.
Bire yüz verir.
Verdiği yüzün her biri
Bir tohumdur ki;
sana bilgelik, torunlarına da ilham verir.

Zeka
Sudur.
Tohumları yeşertir.
Yalanı da bilgiyi de.

Yetenek
Topraktır.
Ne ekersen onu biçersin.
Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter.

Emek
Güneştir.
Tohuma da suya da toprağa da hayat verir.

Kader
çadırındaki kilim gibidir.
ipliğini Ulu Manitu verir
Sen dokursun.
deseni sendendir,
renkleri Yüce ruhdan.

Kızılderili Kitabesi.

tesadüf mü, kehanet mi?

0

TESADÜF MÜ, KEHANET Mİ?
Kahramanımız Morgan Robertson (1861 – 1915) Genç bir denizci iken işleri iyi gitmeyince Newyork’ta kuyumculuk yapmaya başlar ve amatörce hikayeler yazar. Nasıl olursa yazdıkları satılır iyi para kazanır ve bunun üzerine epeydir aklında olan, eski mesleğinden aşina olduğu konularla ilgili bir roman yazmaya girişir. Roman biter, basılır ama pek ilgi görmez satılmaz.. Yıl 1898’dir.
Burada biraz duralım: Ne anlatmaktadır bu romanda Robertson ona göz atalım:
Romanda büyük bir gemi vardır. İngiltere’den yola çıkar Newyork’a gitmektedir ama yolda bir buzdağına çarparak batar.
Hemen ne düşündünüz. Elbette Titanik.. Batışından tam 14 yıl önce yazılmış bir romanda benzer bir tema. Eğer benzerlik bu kadarla sınırlı kalsaydı çok da ilgi çekmez şaşırtıcı olmazdı ama şimdi sıkı durun:

  • Robertson’un romanındaki gemi Southampton limanından yola çıkıp New York’a gidiyordu. 14 Yıl sonra Titanik’de Southampton limanından yola çıkıp New York’a gitmek üzere hareketlenmişti.
    *Romandaki gemi ile, Titanik arasında sadece birkaç metre fark vardı. Romandaki gemi 244 metre, Titanik 269 metreydi.
  • İki geminin ağırlıkları da çok yakındı. Robertson romanındaki gemi 70.000 ton ağırlığında idi; gerçek Titanik ise 66.000 tondu.
  • Her iki geminin de üç pervanesi vardı ve her ikisinde yolcu kapasitesi 3000 idi. Romanda gemi dolu olarak 3000, Titanik 2228 yolcu taşıyordu. Gerek romandaki hayali gemiye gerekse de gerçek Titanik’e Avrupa’nın sayılı zenginleri ve ünlü aileleri binmişlerdi.
    -Her iki olaydaki gemiye de asla batmaz denilmişti.
  • Robertson’un romanındaki dev gemi, New Foundland yakınında; Kuzey Atlantik’te bir buzdağına çarparak battı ve işte belki de en inanılmaz ama gerçek kısım; Titanik de 14 yıl sonra aynı koordinatta, aynen romandaki benzeri gibi bir buzdağına çarparak okyanusa gömüldü.
  • Ve her iki gemide de; yeterince can kurtaran filikası yoktu; Robertson romanındaki gemide 24 filika bulunduğunu yazıyordu; Titanik’te ise 20 filika vardı ve bu yüzden can kaybı büyük oldu.
    *Her iki geminin yolculuğu da Nisan ayında idi.
  • Darbe hızı, darbe zamanı, etki noktası gibi pek çok teknik bilgi de ya aynı ya da çok benzerdi.
    Peki geliyoruz sona.. Asıl sürpriz burada. Robertson romanındaki gemiye hangi adı vermişti dersiniz: Titan..
    Ne dersiniz, bu kadar tesadüf nasıl bir araya gelmiş olabilir. Denizcilik geçmişinden dolayı bu benzerliği normal karşılayanlar yanında daha sıklıkla yapılan yorum Robertson’un psişik yetenekleri olduğu yönünde çünkü bu kadar olmasa da kehanetlerle dolu başka kitapları da var.
    Robertson başarısız bir yazar olarak Mart 1915’de bir otel odasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Tabi bu kadar bilgiyi tesadüfi olarak nasıl birleştirdiğinin sırrı da onunla birlikte gitmiş oldu.

ben işkence görmedim

0

ben işkence görmedim…
gözlerim bağlıydı…
kulaklarım duyuyordu sadece
bir de gözbandımın kokusu geliyordu burnuma…

ben işkence görmedim
işkencecilerden başka tanığı da yoktu zaten…
ve onlar
sadece sorguluyorlardı…
kulaklarım gördü…
tenim acırken…

ben işkence görmedim…
kanatırken etimi zulmün pençeleri
sarsarken beynimi uzuvlarıma verilen elektrik
zamanı unuttuğum ve acısından bayıldığım o askıda yaşarken dirençle
acılarım yoğunlaşırken her darbesinde ve tekmesinde işkencecilerimin
ve tepelerlerken ellerimi bir daha sazı elime alamayayım
ve eylem alanlarında özgürlük şarkıları söylerken
zafer işareti yapamayayım diye
ben sadece sükunet ve huşu içinde çocukluğumun
o karanlığının ardında gözbantlarımın
kulaklarımla seyrediyordum…

ben işkence görmedim…
bedenim gördü…
ne korktum ne kızdım ne öfkelendim ne bir haykırdım
ne de konuştum…

sanki ben değildim oradaki
isa gibi de yakarmadım Tanrı’ya
asılırken bir çarmıha gerilir gibi askıya…

ben işkence görmedim…
siz gördünüz…
benim tenim idi dağlanan
sizlerin ise yüreği…
bir kavganın orta yerinde
vazgeçtiğim canımın diyetinde
ben tenimi sizin yüreğiniz özgürce çarpsın diye
işkence tezgahlarında ölüme yatırırken
işkencecilerim
sizlerin o yabancılaşıp lisanını unuttuğunuz
ve sesini duymaktan ölesiye korktuğunuz
yüreğinizdeki isyanı,
anlam arayışını,
özgürlük çığlığını susturmakla meşguldüler…

ben işkence görmedim…
siz gördünüz…
neyse ki ben canımı ve tenimi acılara hazırlamıştım
ve neyse ki sizler uyuşmuş bir bilinçle
susturmuştunuz yüreğinizi…

ne siz duydunuz o acıyı
ne de ben…
ve aslında yaşanmadı bir işkence…
bir gözbağının ardında idim
işkence edilirken
tanımadaydım göremesem de suratlarını
sizler de bilmede idiniz zaten
ardına saklandığınız korkularınızda bir karanlıkta iken
habersiz ve uzak kaldığınız o canlar
işkencede can verirken
beklemedik hiçbir karşılık
sizin yüreklerinizde bizlerin ise teninde umursamadığı o acılar
bir bedeldi yalnızca özgürlüğe dair
ödenmesi gereken…

oktay çaparoğlu
07.06.2011

beddua

0

-İKRÂRİ’YE BEDDUA​-

En kötü sıfatı kirletmem ama
Ne deyim çaresiz derde kalasın
Görmesin kursağın bir kaşık mama
İki üç az gelir dörde kalasın

Madem ki hep bildin namusu arı
Dinmesin didenden yaş zarı zarı
Eriyip kalasın bir kemik deri
Eyüpten besbeter zorda kalasın

Ah ile vah ile dökülsün yaşın
Bitmesin dört mevsim boranın kışın
Olmasın mekânın bir mezar taşın
Yabanda aç gezen kurda kalasın

O çeyrek aklını yitirenden ol
Ömrünü acıyla bitirenden ol
Varını yoğunu batırandan ol
Gurbette hasretli zarda kalasın

Din Allah diyenler çaldı sana ne
Yandaşlar yükünü aldı sana ne
Memleket kötüye kaldı sana ne
Dilenip daha da darda kalasın

Eyvahlar çekesin hep yana yana
Ölünce ardından yaksınlar kına
İkrâri bedduam sanadır sana
Alevler içinde korda kalasın

Refet Bele

0

2 Ekim 1963’de Refet Bele, İstanbul’da hayatını kaybetti.

Refet Bele 1881 yılında Selânik’te doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra İstanbul’da Harp Okulu’na girdi; 26 Aralık 1898’de piyade teğmen rütbesiyle mezun oldu. İlk askerî görevi olarak Makedonya’da Üçüncü Ordu emrine verildi; burada 67. ve 65. Alay’larda görev yaptı. 29 Aralık 1903’te üsteğmen, 10 Şubat 1906’da yüzbaşı oldu. Ekim 1909’da Harp Akademisi’ne girdi; bir süre devam ettikten sonra öğrenimine ara vererek Haziran 1912’de Trablusgarp’a geçti. Burada üç ay kadar İtalyanlara karşı savaştıktan sonra Balkan Savaşı’nın başlamasıyla bu cephede görev aldı. 1 Kasım 1912’de kurmaylığı onandı. 7 Ocak 1913’te binbaşı oldu. 5 Eylül 1913’ te Edirne Jandarma Alay Komutanlığına getirildi. Üç ay kadar bu görevi yürüttükten sonra 20 Aralık 1913’te “Alman Askerî Islah Heyeti Kurmayı”nda görevlendirildi, kısa süre burada çalıştıktan sonra 18 Şubat 1914’de 2. Ordu Müfettişliği Kurmayı’na nakledildi. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girişinden bir ay sonra 29 Kasım 1914’te 4. Ordu Karargâhı Haber Alma Şube Müdürlüğü’ne atandı. 28 Şubat 1915’de yarbay oldu; bu rütbe ile 7 Mart 1915’te 10. Tümen Komutanlığına nakledildi. 13 Aralık 1916’da 11. Tümen Komutanlığına getirildi. 14 Aralık 1916’ da rütbesi albaylığa yükseltildi. Bu rütbe ile bir süre sonra 53. Tümen Komutan Vekilliğine atandı; bu görevi 9 Ekim 1917’den itibaren asaleten yürüttü. 17 Ekim 1918’de İstanbul’da Jandarma Genel Komutanlığına getirildi. Refet Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın, 9. Ordu Karargâhı’yla Anadolu’ya geçişi sırasında, yine onun isteği ile 3. Kolordu Komutanlığı görevine atanarak Bandırma vapuru yolcuları arasında 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a ayak bastı. Samsun’a gelişiyle 3. Kolordu Komutanlığı görevine başlayan Albay Refet Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından çağrıldığı, Amasya’da bir kısım arkadaşlarıyla beraber 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi’ne imza attı. Millî Mücadele taraftarı faaliyetleri nedeniyle 13 Temmuz 1919’da İstanbul Hükümeti tarafından, üzerinde bulunan 3. Kolordu Komutanlığı görevine son verildi. Sivas Kongresi arifesinde Ankara’ya gitmiş iken- Mustafa Kemal Paşa’nın direktifiyle Sivas’a çağrıldı. 7 Eylül 1919 günü Sivas’a dönerek, Sivas Kongresi Umumi Heyeti’ne, “Heyet-i Temsiliye Üyesi” olarak takdim edildi. Refet Bey, 23 Ekim 1919’da Heyet-i Temsiliye kararı ile “Batı Anadolu’daki durumu yerinde görmek ve bölgede komuta birliğini sağlamakla” görevlendirildi. Bu amaçla Batı Anadolu’ya giderek cephe vaziyetini gözden geçirdi. 10 Aralık 1919’da Nazilli’de “Aydın Kuva-yi Millîye Komutanlığı” görevini üstlendi. 13 Nisan 1920’de başlayan Düzce isyanının bastırılması amacıyla Nazilli cephesinden Mudurnu bölgesine geldi; ayaklanmanın ortadan kaldırılmasında etkin rol oynadı. 1. ve 2. Yozgat isyanlarını bastırma amacıyla yine Nazilli’den bir süvari birliği ile isyan bölgesine ulaştı. İsyanın bastırılmasında diğer kuvvetlerle beraber önemli rol oynadıktan sonra 18 Ağustos 1920’de Ankara’ya geldi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarına İzmir milletvekili olarak katıldı. 6 Ekim 1920’de Meclis’te Dahiliye Vekilliği’ne seçildi. Bu görevde iken Ekim 1920’de başlayan Konya isyanını bastırmakla görevlendirilerek emrindeki kuvvetlerle isyan bölgesine hareket etti. İsyanı tamamen bastırarak 23 Ekim 1920’de Ankara’ya döndü. Batı Cephesi’nin 9 Kasım 1920’de Batı ve Güney Cephesi olmak üzere ikiye ayrılması üzerine Albay İsmet (İnönü) Bey Batı Cephesi Komutanlığına, Albay Refet (Bele) Bey Güney Cephesi Komutanlığına atandı. Aralık 1920 başlarında isyan etmiş bulunan Demirci Mehmet Efe kuvvetlerini 15/16 Aralık 1920 gecesi baskınla Dinar bölgesinde İğdecik köyünde dağıttı. Çerkes Ethem isyanının bastırılmasında ve I. İnönü Savaşı’nın kazanılmasında da etkin rol oynadı. Bu başarıları nedeniyle rütbesi 10 Ocak 1921’ de mirliva (tuğgeneral)’lığa yükseltildi. 18 Mart 1921’de Dahiliye Vekilliği görevinden istifa etti. II. İnönü Zaferi’nin kazanılmasında ve zaferden sonra düşmanı takipte, yönettiği süvari birlikleri önemli rol oynadı. Bu başarısı nedeniyle 12 Nisan 1921’de Mustafa Kemal Paşa’dan tebrik telgrafı aldı. 3 Mayıs 1921’de Batı ve Güney Cepheleri’nin tekrar birleştirilerek Komutanlığının İsmet Paşa’ya verilmesi üzerine 5 Mayıs 1921’de Güney Cephesi Komutanlığından ayrılarak Ankara’ya geldi. 30 Haziran 1921’de tekrar Dahiliye Vekilliği’ne seçildi. Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlığı üstlendiği 5 Ağustos 1921 günü, o da Millî Müdafaa Vekilliği’ne seçildi. Üzerinde bulunan bu görevinin yanı sıra Dahiliye Vekilliği’ni de 10 Ekim 1921’e kadar vekâleten sürdürdü. Sakarya Muharebesi devam ederken, 29 Ağustos 1921 günü Millî Müdafaa Vekili olarak, milletçe yapılan fedakârlık ve yardımlara bir bildiri ile teşekkür etti. 10 Ocak 1922’de Millî Müdafaa Vekilliği’nden istifa etti. Verimli çalışmaları nedeniyle 12 Ocak 1922’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla takdirname ile ödüllendirildi. Refet Paşa, Mudanya Mütarekesi görüşmeleri devam ederken 9 Ekim 1922’de Ankara Hükümeti tarafından “İstanbul Mümessilliği’ni yürütmek, aynı zamanda Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirildi. Bu amaçla 19 Ekim 1922 günü Mudanya’dan Gülnihal vapuruyla İstanbul’a geldi; büyük törenle, sevgi gösterileri ve coşkuyla karşılandı. 23 Ekim 1922’de İstanbul’da İtilâf Devletleri generalleriyle Doğu Trakya’nın devir ve teslim tarihlerini belirledi; bu belirleme sonucu 31 Ekim 1922’den itibaren Doğu Trakya’nın Türk mülkî memurlarına devir ve teslimine başlandı. Hilafet ve Saltanat’ın birbirinden ayrılarak Saltanat’ın lağvı hakkındaki 1 Kasım 1922 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi Kararı, aynı günün akşamı Refet Paşa tarafından Yıldız Sarayı’nda Vahdettin’e bildirildi; 4 Kasım 1922’de son sadrazam Tevfik Paşa Kabinesi’nin istifası üzerine, aynı gün öğle vaktinden itibaren İstanbul’un yönetimine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti adına el koydu. Refet Paşa, Vahdettin’in Malaya adlı İngiliz harp gemisiyle 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan Malta’ya kaçışı üzerine, Mustafa Kemal Paşa’nın talimatı ile aynı gün İstanbul’da Abdülmecit Efendi ile görüştü ve ondan “Hilâfet ve Saltanat hakkında T.B.M.M.’ nin aldığı ve alacağı kararları tamamen onaylayacağına dair bir yazı aldı. 18 Kasım 1922’de TBMM kararıyla Abdülmecit Efendi halife seçildi. Refet Paşa,
20 Kasım 1922’de İstanbul’da İtilaf Devletleri Yüksek Komiserleri’ne –bir nota ile- Vahdettin’in halifelikten uzaklaştırıldığını ve Abdülmecit Efendi’nin yeni halife seçildiğini bildirdi.

Refet Paşa, üzerinde bulunan Ankara Hükümeti’nin “İstanbul Mümessilliği” görevini 16 Aralık 1922’ye kadar sürdürdü.
Bu tarihte görevi Dr. Adnan (Adıvar) Bey’e devretti. 16 Aralık 1922’den başlamak üzere 8 Ekim 1923’e kadar “Trakya Komutanı” olarak görev yaptı.

1923 yılı Temmuz ayında yapılan 2. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinde İstanbul Milletvekilliği’ne seçildi. Millî Mücadele ve İstiklâl Savaşı’ndaki hizmetleri nedeniyle..
21 Kasım 1923 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla kırmızı-yeşil şeritli İstiklâl Madalyası ile ödüllendirildi.
9 Kasım 1924’te Halk Fırkası’ndan istifa ederek..
17 Kasım 1924’te kurulan Terakkiperver

Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları arasına katıldı.
Partinin 3 Haziran 1925’te Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılması üzerine bir süre bağımsız milletvekili olarak meclis çalışmalarına katıldı.
1 Kasım 1926’da İstanbul Milletvekilliği’nden istifa etti.
Bir ay sonra da 8 Aralık 1926’da askerlik mesleğinden emekliye ayrıldı.
Uzun süre siyaset dışı kalan Refet Paşa,
1935 yılı seçimlerinde V. Dönem İstanbul Milletvekili olarak seçildi.
Meclisin VI. VII. ve VIII. Dönemlerinde de İstanbul Milletvekili olarak yasama görevini sürdürdü.
2 Ekim 1963’te İstanbul’da öldü.
Cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi
Rahmetle anıyoruz.

Sıtkı Baba

0


Sıdkı Baba

16 Nisan 2020

Bugün, o kadar gürültünün, dedikodunun, söylentinin, kasvetin arasından sizleri uzaklaştırıp bir tarihi kişiliği tanıtıp sizlere biraz nefes aldırayım istedim…

Bu tanıtacağım tarihi şahsiyet; 18. yüzyıl sonu, 19. yüzyıl başında yaşamış bir Bektaşi babası olan ’’Sıdkı Baba’’dır…

Sıdkı Baba’nın torunu Muhsin Gül’ün hazırladığı “Şeyh Cemaleddin Efendinin Aşığı Halk Ozanı Sıdkı Baba Hayatı ve Şiirleri 1865-1928’’ (Kadıoğlu Matbaası, 1984) isimli kitapta Sıdkı Baba’nın hayatı özetle şöyle anlatılır…

Sıdkı Baba’nın hayatı

Sıdkı Baba’nın gerçek adı Zeynelabidin’dir. Sıdkı Baba’nın soyu Oğuz Türkleri’nin Bozok kolundan bağlı Dedekargın aşiretinden gelir. Dedekargın aşireti Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılırken bir grup da Malatya’da Tohma Çayı kenarında Çerme adında bir köye yerleşirler… Sıdkı Baba’nın soyu bu köye yerleşen Hacı Ahmetler diye tanınan bir aileden gelir.

Hacı Ahmetler, bu köyde uzun yıllar yaşar… Daha sonra bölgedeki aşiretler arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucunda aile önce Silifke’ye, daha sonra da Tarsus’un Yenice bucağına yerleşir…

Zeynelabidin, bu köyde doğar, okuma yazmayı bu köyde öğrenir… Saz çalmayı da bu köyde daha küçük yaşlarda iken öğrenir… 12-13 yaşlarını geldiğinde “Pervâne” mahlasıyla şiirler yazar…

Zeynelabidin, bu yaşlarda ününü duyduğu Hacı Bektaş’ın dergâhına gitmeyi ister… Ailesi izin vermeyince de ailesinden izinsiz kaçarak Hacı Bektaş’a gelir ve burada Bektaşi şeyhi Feyzullah Efendi’nin dergâhına girer… Zeynelabidin burada iyi bir medrese eğitimi alır.

1879’da Şeyh Feyzullah Efendi vefat edince yerine oğlu Cemaleddin Efendi şeyh olur. Zeynelabidin, Şeyh Feyzullah Efendiye gösterdiği bağlılığı oğlu Şeyh Cemaleddin Efendiye de gösterir… Cemaleddin Efendi, Pervâne’ye “Sıdkı” mahlasını verir… Ondan sonar o ana kadar şiirlerinde kullandığı ‘’Pervâne’’ mahlasını bırakır ve ‘’Sıdkı’’ mahlasını kullanmaya başlar…

Hepimizin severek dinlediği Ali Ekber Çiçek’in ‘’Haydar Haydar’’ türküsüne kaynaklık eden şiir Sıdkı Baba’nın dokuz kıtalık ‘’Nura Düş Oldum’’ adlı devriye şiiridir… İşte Âşık Pervâne ‘’Nura Düş Oldum’’ şiirinin girişinde ”Pervâne” mahlasını bırakıp da nasıl ‘’Sıdkı’’ mahlasını kullanmaya başladığını anlatır:

‘’On dört yıl dolandım Pervânelikte
Sıdkı ismin duydum divanelikte
içtim şarabını mestanelikte
kırkların ceminde dara düş oldum.’’

Burada araya girip bir bilgi aktarmak durumundayım. Türküyü Ali Ekber Çiçek’ten dinlediğimizde şiirin bu birinci kıtasını ‘’On dört bin yıl gezdim Pervânelikte” diye söyler… Ali Ekber Çiçek babasından öğrendiğini söylediği bu birinci kıtayı yanlış söyler. Doğrusu verdiğim şekildedir.  

Sıdkı Baba, tarikattaki hizmetleri dolayısıyla “Baba’’lık sıfatını da alır. Sıdkı Baba artık şeyhinin vekilidir.  Sıdkı Baba, şeyhi adına ve onun vekili sıfatıyla tarikat hizmetlerini yürütmek amacıyla bütün Anadolu’yu adım adım gezer… Bu amaçla Sivas, Malatya, Tunceli, Erzurum ve Kars’ta bulunur… Sıdkı Baba,1893 yılında Hatice adlı bir kızla evlenip 1894’te Merzifon’un Harız Köyü’ne (Köyün şimdiki adı Gümüştepe’dir.) yerleşir…

1915 yılında Şeyh Cemaleddin Efendi bir gönüllü alayı teşkil ederek Ruslarla savaşmak için Erzurum’a giderken yolda yanına Sıdkı Baba’yı da alır. Şeyh Cemalleddin bu gönüllü alayın alay komutanı, Sıdkı Baba da bu alayın yüzbaşısı olarak Doğu cephesinde Ruslarla savaşırlar…

Savaştan sonra köyüne dönen Sıdkı baba ömrünün geri kalanını bu köyde (Harız / Gümüştepe) geçirir. Sıdkı Baba 1928’de vefat eder…  Mezarı bu köydedir… Her yıl bu köyde “Âşık Sıdkı Baba kültür ve tanıtım şenliği” yapılır… Ayrıca Mersin Büyükşehir Belediyesi tarafından da belli yıllarda ‘’Yeniceli Âşık Sıdkî Baba’yı anma etkinlikleri’’ düzenlenir…

Sıdkı Baba’nın eserleri

Sıdkı Baba’nın şiirleri girişte bahsettiğim torunu tarafından yazılan kitap dışında ayrıca araştırmacı Hayrettin İvgin tarafından ‘’Âşık Sıdkı Pervâne’’ (Emel Matbaacılık, 1976) ve Baki Yaşa Altınok’un ‘’Sıdkı Baba Divanı’’ (Ahi Kitap, 2013) isimli kitaplarda toplanır… .

Sıdkı Baba’nın şiirlerinin yanında “Nasîhatnâme-i Sıdkı” adıyla bilinen mesnevi şeklinde bir eseri daha vardır. Sıdkı Baba’nın bu eserini de akademisyen Halil Sercan Koşik tarafından ‘’Nasihat-nâme-i Sıdkî’’ (Kömen Yayınları, 2016) ismiyle yayınlanır. Bu konuda ayrıca Celal Bayar Üniversitesi araştırma görevlisi Tuğba Aydoğan tarafından yapılan ‘’Bektaşi Şairi Âşık Sıdkı Baba’nın Nasihatnamesi’’ (CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 2011, Cilt 9, sayı 2) isimli bir çalışma da vardır.

Sıdkı Baba’nın çok şiiri vardır. Bunlardan birisini yazım içinde bahsettiğim Sıdkı Baba’nın ‘’Nura Düş Oldum’’ adlı şiirinden Ali Ekber Çiçek’in besteleyip bize tanıttığı ‘’Haydar Haydar’’ isimli türküsüdür.

Ancak burada da araya yine bir bilgi daha sıkıştırmam gerekiyor. Ali Ekber Çiçek’in söylediği Sıdkı Baba’ya ait bu ‘’Haydar Haydar’’ türküsü dışında Kul Nesimî’nin ‘’Ben Melamet Hırkasını’’ diye başlayan şiiri söylenirken de başta Ali Ekber Çiçek olmak üzere çoğu müzisyenler türküye şiirde olmayan ‘’Haydar Haydar’’ ifadelerini de eklemişlerdir. Kul Nesimî’nin ‘’Ben Melamet Hırkasını’’ diye başlayan şiirinde de ‘’Haydar Haydar’’ ifadeleri geçmemektedir…

Sıdkı Baba’nın türkülere konu olmuş bir diğer şiiri ‘’Siyah perçemlerin hatem yüzlerin’’ diye başlayan şiiridir. Bu bahsettiği iki şiir de ayrı birer yazı konusudur. Bugün Sıdkı Baba’nın ’’Siyah perçemlerin hatem yüzlerin’’ diye başlayan şiirini anlatacağım. 

Zülf-ü kâküllerin amber misali

Ancak benim bu yazıda Sıdkı Baba’yı tanıtarak vermek istediğim şiiri ‘’Zülf-ü kâküllerin amber misali’’ dizesiyle başlayan şiiridir… Bu şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum… Sıdkı Baba’nın bu şiiri bir ‘’naat’’dır. Yani Hz. Muhammet’i (sav) övmek için kaleme alınmıştır. (Bazı kaynaklar şiirin Hz. Ali için yazıldığını iddia ederler.) Yoksa başka kime bu kadar güzel şiir yazılabilir ki?

Ve bu şiirin bir gazel haline getirilip bir nasıl okunduğunu da görelim, dinleyelim diye Erkan Oğur’un ve diğer sanatçıların sesinden aşağıda bu gazelin bağlantılarını veriyorum…

Bırakın şimdi gündemin bütün konularını… Her şeyi bırakın bu sesi dinleyin… İster usul usul, ister yüksek yüksek dinleyin… Gün boyu dinleyin, gece boyu dinleyin… Dinleyebildiğiniz kadar dinleyin:

‘’Yüzünde yeşil ben aşikar olmuş
Çekilmiş kaşların zülfikâr olmuş
Gözlerin âleme hükümdar olmuş
Mühr-ü Süleyman’dan güzelsin güzel’’

Osman AYDOĞAN

Erkan Oğur: ‘’Zülf-ü kâküllerin amber misali’’
https://www.youtube.com/watch?v=8cB7wb001Eo

Özgü Özman ve Ahmet Ihvani: Zülf-ü kâküllerin amber misali
https://www.youtube.com/watch?v=txwP_39wqKc

Nazlı Öksüz: ”Zülf-ü kâküllerin amber misali’’
https://www.youtube.com/watch?v=oSrLUdVQFcw

Ferat Üngür: ”Zülfü Kaküllerin Amber Misali” 
https://www.youtube.com/watch?v=YARfGiPmWvk

Emre Sertkaya: ”Zülfü Kâküllerin Amber Misali”
https://www.youtube.com/watch?v=ONuzq5LVOy4

Erkan Oğur-İsmail Hakkı Demircioğlu -Sasa: ”Zülfü Kâküllerin Amber Misali”
https://www.youtube.com/watch?v=EbXd9EhGs2I

Zülf-ü kâküllerin amber misali

Zülf-ü kâküllerin amber misali
Buy-u erguvandan güzelsin güzel
Kızarmış gonca gül gibi yüzlerin
Şah-ı gülistandan güzelsin güzel

Yüzünde yeşil ben aşikar olmuş
Çekilmiş kaşların zülfikâr olmuş
Gözlerin âleme hükümdar olmuş
Mühr-ü Süleyman’dan güzelsin güzel

Kurulmuş göğsünde bahçe-i vahdet
Hatmolmuş kadrinle tûbayı hikmet
Cemalin seyreden istemez cennet
Sen huri gılmandan güzelsin güzel

Gözlerin velfecri benzer imrân’e
Seni seven âşık olur divane
Yanakların şûle, vermiş cihane
Yüz mahı tabandan güzelsin güzel

Çiğ düşmüş çayıra benzer yüzlerin
Âşıkın öldürür şirin sözlerin
Mısrın hazinesi değer gözlerin
Zühre-i rahşandan güzelsin güzel

Sıdkı der suretim hattın secdegâh
Cümle güzellere oldum pişegâh
Güzeller tacısın yüzün padişah
Yusuf-u kenan’dan güzelsin güzel

Sıdkı Baba

Çatılmadan yerin göğün binası
Muallakta iki nur’a düş oldum
Birisi Muhammed, birisi Ali
Lahmike lahmi de bire düş oldum.

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cüş etti
La’l ü mercan inci dür’e düş oldum.

O derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el’aman
Erişti car’ıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum.

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü nişan
Kaf ü nun suresin okudum o an
Arş kürs binasında yare düş oldum.

Ben Ademden evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağ’dım ot olup bittim
Bülbül olup firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için har’a düş oldum.

Adem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Ademe calı olup Şit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kara düş oldum.

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inanıp kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nar’a düş oldum.

On dört yıl dolandım Pervanelikte
Sıdkî ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum.

Sıdkı’yam çok şükür didara erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek ariflere çok meta verdim
Şimdi Hacıbektaş Pire düş oldum

Atatürk ne yapmadı ki

0

Dikkat edin kurduğu fabrikalar, bağımsızlık ve kalkınma mücadelesi veren bir ülkenin olmazsa olmazlarıdır…

  1. Ankara Fişek Fabrikası (1924)
  2. Gölcük Tersanesi (1924)
  3. Şakir Zümre Fabrikası (1925)
  4. Eskişehir Hava Tamirhanesi (1925)
  5. Alpullu Şeker Fabrikası (1926)
  6. Uşak Şeker Fabrikası (1926)
  7. Kırıkkale Mühimmat Fabrikası (1926)
  8. Bünyan Dokuma Fabrikası (1927)
  9. Eskişehir Kiremit Fabrikası (1927)
  10. Kırıkkale Elekt. Santrali ve Çelik Fab (1928)
  11. Ankara Çimento Fabrikası (1928)
  12. Ankara Havagazı Fabrikası (1929)
  13. İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası (1929)
  14. Kayaş Kapsül Fabrikası (1930)
  15. Nuri Killigil Tabanca Havan Müh Fab (1930)
  16. Eskişehir Şeker Fabrikası (1934)
  17. Turhal Şeker Fabrikaları (1934)
  18. Konya Ereğli Bez Fabrikası (1934)
  19. Bakırköy Bez Fabrikası (1934)
  20. İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabr. (1934)
  21. Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934)
  22. Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934)
  23. Isparta Gül Yağı Fabrikası (1934)
  24. Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1935)
  25. Kayseri Bez Fabrikası (1934)
  26. İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası (1934)
  27. Nazilli Basma Fabrikası (1935)
  28. Bursa Merinos Fabrikası (1935)
  29. Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935)
  30. Ankara Çubuk Barajı (1936)
  31. Nuri Demirağ Uçak Fabrikası (1936)
  32. Malatya Sigara Fabrikası (1936)
  33. Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937)
  34. Divriği Demir Ocakları (1938)
  35. Sivas Çimento Fabrikası (1938)

Bunların yanı sıra fotoğraflarına ulaşılamayan Bursa Süt Fabrikası, Zonguldak Taş Kömür Fabrikası, Barut, Tüfek ve Top Fabrikası, Bitlis Sigara Fabrikası, Malatya Bez Fabrikası ve İzmir Klor Fabrikası da Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ileri görüşlülüğü ve dehasıyla kurulmuştur…

Yaz hesaba bre Apostol

0

HESABI ÖDEMEDEN NEREYE MUSTAFA?
Ankara’da havanın kapalı…
Sıkıntılı olduğu bir eylül akşamı…
Avrupa’nın üstünde savaş rüzgârları esiyor…
Çankaya Köşkü’nün havası hüzünlü…
Atatürk hasta ama…
Memleket meselelerinden ayrı kalmak mümkün mü?
Sanki yolun sonuna geldiğini hisseder gibi…
Akşamüstü saatleri…
Yanında…
Nuri Conker var…
Selanik’ten hem mahalle hem okul arkadaşı…
Albaylıktan emekli ve…
Paşalık dahil…
Hiç bir makam/mevkii kabul etmemiş gerçek dost ve sırdaş…


Kadim dost Nuri Conker, o gün…
Arkadaşının havasını dağıtmak ister…
Çocukluk günlerinden söz eder…
Bal gibi sohbet, uzayıp gider…
İstanbul’a ve gençlik günlerine gelir…
Harbiye ve sonra akademideki günleri anarlar…
Yedi Tepeli kentte yaşadıkları akıllarına gelir…
Tünel’deki Apostol’un yerinden bahsederler…
O ufacık ama ünlü meyhanede…
Yaşadıkları unutulmaz akşamlar gelir akıllarına…
Hatta…
Paraları olmadığı zaman…
Nasıl meyhaneciye “yaz hesaba” dediklerini hatırlarlar…
Bazen o küçük piste fırlayıp…
Rumeli havaları eşliğinde…
Zeybek oynadıkları bile gelir gözlerinin önüne…
Atatürk keyiflenir…
Sanki hastalığını unutmuş gibidir…
Kısa bir sessizlik olur…
Nuri Conker, aklına geleni hemen söyler:
“İster misin Mustafa, atlayıp trene gizlice İstanbul’a gidelim, önce Boğaz’da gezeriz, sonra ver elini Beyoğlu, Apostol’a uğrarız… Kimse görmeden döner geliriz…”
Gazi, çok sevinir…
Gözleri ışıldar; “Nasıl yaparız ki Nuri?” der…


Nuri Conker kararını vermiştir; her şeyi ayarlar…
İstiklal Savaşı’nda orduya cesaret vererek…
Conk Bayırı’nın alınmasının mimarı bu kahraman asker için…
İstanbul operasyonu, çocuk oyuncağıdır…


Nitekim…
İstanbul ekspresinden üç kompartıman alınır…
Gece trene binilir; kimsenin ruhu bile duymaz…
Hafiften de olsa…
Tanınmamak için kıyafetler değiştirilir…
Kaçakları(!) Haydarpaşa’da Conker’in bir arkadaşı karşılar…
Sonra?
Ver elini Boğaziçi…
Gezerler, yürürler, denizi seyrederler…
Boğaz havasını ciğerlerine çekerler…
Sonra istikamet Beyoğlu…
Tünel’e gelince de doğrudan Apostol’un yerine giderler…
Akşamüstünün tüm güzelliği örtmüştür İstanbul’u…
Saat 17.00 olmuştur, bile…
Meyhanenin müdavimleri yavaştan gelmeye başlar…
(Bi’parantez açalım, sözün burasında…)
İstanbul’da eğlence yerlerini işletenler işlerini iyi bilirler…
Özellikle Rumlar…
Osmanlı’dan kalma gelenek ve görenekleriyle hizmetin piridirler…
Meyhane’nin sahibi Apostol…
Bi’ara Nuri Conker ile göz göze gelir…
Şimşek çakar kafasında…
Tanımıştır, gelenleri…
Eski müşterisi Atatürk’ü ve dostunu…
Çok sevinir ama…
Nuri Conker hemen uyarır; “Sakın bozma” der ve ekler:
“Eskisi gibi davran, gelenleri de çevirme, sadece bizimle garsonlar hariç, kimse fazla ilgilenmesin, hafifçe demlenelim…”
Akşam ilerlemekte, keyif ise artmaktadır…
Mustafa Kemal ise gençlik günlerine döndüğü için çok mutludur…
Bi’ara merak edip, Nuri Conker’e de sorar:
“Galiba bizi hiç kimse tanımadı!”
Nuri Bey’in tek endişesi içeriye girip çıkan birilerinin dışarıda bu olaydan söz etmeleridir… Apostol güvence verir, “Sen merak etme Paşam…”


Artık sıra Rumeli türkülerine, çalmaya / oynamaya gelmiştir…
Tavernanın her köşesi…
Şarkı ve türkülerle çınlamaya başlar…
Hatta…
Atatürk bile dans edip, türkülere eşlik eder…


Kuşkusuz…
Gazi Mustafa Kemal, oyunu sezmiş ama…
Artık o da bozmayıp, eğlenmeye devam eder…
Aslında…
Kadim dostu Conker’in kıyağının farkındadır…
Dostluk da…
Zaten bu değil midir?


Ayrılma zamanı gelmiştir…
Haydarpaşa’dan trene binilecektir, erken kalkmak gerekir…
Ayağa kalkar Mustafa Kemal…
Madem (!) kimse onu tanımamıştır, o da kapıya yönelir…
Arkasından bağırır Apostol:
“Mustafa hesabı ödemeden nereye gidiyorsun?”
Gazi, döner ve şöyle der:
“Yaz hesaba bre Apostol!”
Birbirlerine sarılıp ağlamaya başlarlar…
Bu arada bütün taverna ayağa kalkar ve dinmeyen alkışlar…
Tavernadakiler hep bir ağızdan bağırırlar:
“Bizim Mustafa, seni bırakmayacağız ama sen de bizi bırakma, daha sık gel…”


Cumhuriyeti kuranların önce insan olduklarını…
Hiç ama hiç unutmayalım…
Şükranla, rahmetle…
Nokta…
Sonsöz:
“Ben kalpleri kırarak değil, kazanarak hükmetmek isterim… “
Gazi Mustafa Kemal Atatürk…

dünden Bugüne

0

İmamlar okula girerse

0

Hayata Sevdalı

0

Hayata Sevdalı.

Bu akşam içim dışım hasret;
Dilimde pimi çekilmiş, bütün imgelerin
Tüm zamanın saatlerini, yarınlara kurdum
Bana öyle ölümü anlatıp durma,
Yüreğim param parca sanayi kollarında.!

Bir sen bir ben kaldık;
Birbiriyle bütünleşmesi gereken
Ki yelkovanı kovalayan akrep gibi
Ardında koşturup durma beni
Yılma yıkılma sakın ey hayata sevdalı
Ben kavgayı
Senin çelik gibi bükülmez yüreğinde buldum.

Doğada ayaklanır iken yağmur suları
Kuytulardan koşarak gelen sel baskınları
Yıkar kıyılardaki tüm barikatları,
Ümit sürüklenir sularda pul pul,
Yüzleri toprağa düşenlere benzerdi,
Birbirinin gözlerine bakan insanların korkuları..

Yaşamakda çok güzeldi,
Artı ve, eksilerin denklemlerinde!
Bazen kör bir nokta gibi ayrışarak
Kendi içimizde çözülüp dağılsak da,
Saklanıp kalma kavganın orta yerinde
Yine senin adını haykırırım sokaklara
Al ömrümün yarısını, ey hayata sevdalı
Öbür yarısı, zaten bende saklı özgürlüğün..

Abdullah Oral….

Veysel Kaymak Madımak’ta yanan benim

0

Veysel Kaymak
Madımak’ta yanan benim: Bir şiirin yazılış öyküsü
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanan olaylar, Ortaçağ Avrupa’sında bile görülmedik bir şekilde cereyan etmiş, Türkiye ve dünya kamuoyunun gözleri önünde semahçı gençler, yazarlar, sanatçılar; yakılmıştı.
Olaylar herkes gibi beni de çok etkilemişti.
Bunun üzerine “Madımak’ta Yanan Benim” adlı bir şiir yazdım. Adından ve açıklamalardan anlaşılacağı gibi, şiirin yazılış nedeni belli idi. Ben bu yazımda şiirin yazılış öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim.
O günlerde bir yakınımın Hacıbektaş ilçesinde kestiği kurbana katıldım. Kurban, Deliklitaş’ın alt kısmında bulunan kurban kesim yerinde kesildi. Oradaki çeşmenin hemen yanında saz çalıp türkü söyleyen âmâ bir kadın vardı. Mahlası sonradan öğrendiğime göre Mah Turna imiş.
Mah Turna, çeşme başında bir takım türküler, deyişler çalıp söylüyordu. Deliklitaş’a gelen ziyaretçiler çoğaldıkça daha çok coşuyordu.
O günlerde sık sık çalıp söylenen “Ben Aliyim Ali Benim” deyişi de söyledikleri arasında yer almaktaydı. Bu deyişin müziğinden oldukça etkilenmiştim.
Akşam otobüsle Ankara’ya dönerken o müzikle bir şeyler mırıldanmaya başladım. Akşam eve gelince de birkaç mısra ekledim. Böylece şiir tamamlanmış oldu.
O yaz Ağustos’ta yine Hacı Bektaş İlçesine etkinliklere gittim. Akşam bazı arkadaşlarla spor salonundaki konsere katıldım. Programda birçok sanatçı vardı. programı genç bir bayanla bir bay sunuyordu. Şiirimi bir çocukla sunuculara gönderdim. Sunucu bayan, bir ara şiiri duygulu – lirik bir şekilde okudu.
O yıllarda Aşık Veysel Kültür Derneği başkanlığı yapıyordum. Sivas olayları nedeniyle köyde yapacağımız etkinliğe izin verilmemişti. Bizler de yaptığımız basın açıklamasıyla Sivas olaylarını kınamış ve İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin gibi büyük kentlerde tepki konserleri düzenleyeceğimizi açıklamıştık.
O yıl ekim ayı ortalarında Mersin’de bir konser düzenledik. Konserde, geçtiğimiz yıl Hakk’a yürüyen rahmetli Aşık Mahzuni Şerif, ayrıca Musa Eroğlu, Ekrem Ataer ve daha başka ozanlar-sanatçılar vardı.
Konser hazırlığı için, bir hafta önceden Mersin’e gittik. Mersin’de Aşık Veysel’in öğretmen olan torunu (Bahri Şatıroğlunun kızı) Gündüz Şatıroğlu ile birlikte, konserle ilgili çalışmalar yaptık.
Mersin’de yayın yapan bazı radyo ve TV programlarına katıldık.
Ekrem Ataer, konser için Mersin’e geldiğinde “Madımak’ta Yanan Benim” şiirimi kendisine verdim. İleride uygun bir düzenleme yaparak okumasını istedim. Ekrem:
”Hacı Bektaş’ta, gecede okunduğunda çok hoşuma gitmişti. Bu şiiri nasıl temin edebilirim diye düşünüyordum. İsabet oldu” dedi. Teşekkür etti.
Şiirin düzenlemesini yaparak, o yıllarda çıkardığı kasete okudu. Aynı şiiri mahalli bazı sanatçılar da, farklı düzenlemelerle radyolarda, dost sohbetlerinde çalıp söylediler.
Burada bir noktanın altını çizmek istiyorum. Bu ve benzer etkinlikler, katılan insanlar açısından bir takım etkileşimlere de kaynaklık etmektedir.
Bazen bir şiir yazma nedeni, bazen yeni insanlar, yeni yerler görme, tanıma olanağı gibi…
Bizi bu işlerin peşinden koşturan nedenler de işte bütün bunlar.
Diğer bazı insanlar; ozanlar, sanatçılar, özetle gönüllü kültür elçileri gibi…


İşte bir şiirin yazılış öyküsü ve şiir:
Madımak’ta yanan benim
Yazar Asım Bezirci’yim
Yanık sesli Nesimi’yim
Tarihten beri gelirim
Madımak’ta yanan benim
Yarınlara kalan benim
Doktor Behçet Aysan benim
Resim çizen Asaf benim
Şiir yazan ozan benim
Madımak’ta yanan benim
Yarınlara kalan benim
Akarsu’yum Hasret’im ben
Hem sılayım, gurbetim ben
Cihan tutuşur derdimden
Madımak’ta yanan benim
Yarınlara kalan benim
Semah dönen gençler benim
Murat benim, Özlem benim
Gelir diye yol beklerim
Madımak’ta yanan benim
Yarınlara kalan benim
Ben ölmedim, anla softa
Sen boğuldun karanlıkta
Savaşımız yobazlıkla
Madımak’ta yanan benim
Yarınlara kalan benim
Veysel der ki yalnız kaldım
Dört bir yana haber saldım
Canlarla birlikte yandım
Madımak’ta yanan benim
Yarınlara kalan benim.
(Temmuz-1993)
Aleviyol, 24.6.2003
Yorum

Türküler Mahzuni Şerif için ağlıyor

0

Türküler Mahzuni Şerif için ağlıyor

Türk halk müziğinin en büyük ustalarından Aşık Mahsuni Şerif, Köln’de damar tıkanıklığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede yaşama veda etti

Bektaşi kültürünün ve Anadolu ezgilerinin dünyaya tanıtılmasında önemli bir yeri olan Aşık Mahzuni Şerif, dün Almanya’nın Köln kentinde yaşamını yitirdi. Yaklaşık 5 yıldır kalp rahatsızlığı çeken Aşık Mahzuni 1997 yılında beyin kanaması geçirmişti.
Ölümü büyük üzüntüye neden olan Aşık Mahsuni Şerif, 5 gün önce damarlarındaki tıkanıklık nedeniyle Köln-Porz Hastanesi’nde tedavi altına alınmıştı. Ünlü ozan dün sabaha karşı saat 05.00’te son nefesini verdi. Aşık Mahzuni Şerif için bugün saat 09.30’da Köln Porz-Eil’deki bir okulun bahçesinde tören düzenlenecek. “Helallık” istenecek bu törenden sonra Mahzuni’nin cenazesi Köln Havalimanı’ndan THY’na ait 140 kişilik uçakla Ankara’ya gönderilecek. Aşık Manzuni Şerif’in cenazesi Pazar günü Ankara’da yapılacak törenden sonra, “Beni pirimin yanına gömün” diyerek vasiyet ettiği Hacıbektaş’ta toprağa verilecek.
Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan, Aşık Mahsuni Şerif’in yarın Hacıbektaş’ta toprağa verileceğini söyledi. Özcivan “Aşık Mahsuni, daha önce öldüğü zaman Hacıbektaş’a gömülmesini vasiyet etmişti. Mahsuni’nin ailesiyle görüştük. Aşık Mahsuni’nin cenazesi yarın (bugün) Ankara’ya getirilecek ve Pazar günü öğleden sonra ilçemizde Hacı Bektaşı Veli’nin mezarının da bulunduğu Çilehane Mezarlığı’nda toprağa verilecek.”

AŞIK MAHSUNİ KİMDİR?
Türk halk müziği sanatçılarının başvuru kaynağı, söz ve beste deposu olan Aşık Mahzuni birçok dinleyicisi açısından günümüzün çağdaş Karacaoğlanı’ydı. Dom Dom kurşunu, Yuh Yuh, Fadimem, Gül Yüzlüm, Ciğerparem ve Ekmek Kölesi gibi eserleriyle tanınan Aşık Mahzuni’nin Türkülerini İbrahim Tatlıses’ten Mahsun Kırmızıgül’e kadar bir çok türkücü ile bazı pop müzik sanatçıları da okudu. Halk şiirine gönül veren ve konuşma dilini şiirleştiren Aşık Mahzuni’nin 400’e yakın plağı, 50 kasedi ve yayınlanmış 9 adet kitabı bulunuyor.
Aşık Mahsuni Şerif, 1939 yılında Kahramanmaraş’ın Afşin İlçesi’ne bağlı eski ismi Berçenek olan Tarlacık Köyü’nde dünyaya geldi. 1955 yılında, daha sonra Ankara’ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu’na kaydoldu. 1960’da eşi Suna’yı kaçırdı ve 6 ay köyünde kaldı. Bu sırada okulu bu kez Balıkesir’e nakledildi. Okul komutanının çabası ile yeniden okuluna dönen Aşık Mahsuni, 6 ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan atılınca yeniden köyüne döndü. 1967 yılında ilk plağı ile müzik piyasasına girdi.
Bir süre Gaziantep’te ikamet ettikten sonra Ankara’ya taşındı. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Derneği Genel Başkanlığı’nı yürütten Aşık Mahsuni Şerif, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığı, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu üyeliği ve Ozan-Der Onur Kurulu Başkanlığı’nı da yaptı. Evli ve 8 çocuk babası Aşık Mahsuni uzun süredir yaşamını Almanya’da sürdürüyordu.
ÖLÜR İSE TEN ÖLÜR CANLAR ÖLESİ DEĞİL
O SAZLARIN PERDESINDE HALKIMIZIN GÖNLÜNDE VE GELECEK KUŞAKLARIN DİLLERİNDE HEP YAŞAYACAKTIR PİR SULTANLAR NESİMİLER MANSURLAR HATAYİLER ,,,,,,,,GİBİ
Ben Mehdi değilim amma erenler
Bugün ölür yarın yine gelirim
Ya bir ceylan canda ya bir çiçekte
Değişerek başka sene yine gelirim

Bedenim toprağa girer devrilir
kemiklerim yuvarlanır sivrilir
Katı maddem toz toz olur çevrilir
Rüzgarlara bine bine gelirim

Böyle emreyledi beni yaradan
Hep ondayım bin yıl geçse aradan
Tüm canlı geçecek böyle sıradan
Geleceğe gider düne gelirim

Mahzuni elbette bu handa kalmam
Gelip gitmeklikten usanmam yılmam
Kimseye bilinen misafir olmam
Kalırsam bilimle fene gelirim


Yine bahar geldi nedir yaradan
Bilmem niye yaprak açmaz güller oy
Karlı dağlar kalkmadıkça aradan
Korkarım ki dosta ermez yollar oy

Ne dağı var ne ormanı çınarı
Ne bağı var ne bostanı pınarı
Kimse bilmez gizli gizli yananı
Ah derdini dökemeyen kullar oy

Kimi murat almıs, gezer salınır
Kimi yaralanmıs, bağrı delinir
Bir gün dünyadan adım silinir
Hani bizim Mahzuni’ miz derler oy


İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline
Güldün Mahzuninin berbat haline
Mervanın elinde parelense de


Güvenme dünyada malım var diye
Acap insanmıyım sorarlar beni
Halımdan anlamaz nadanlar niye
Her biri bir yandan yorarlar beni

Hoşlar meclisine girdim hoşlandım
Aşkın ataşına girdim haşlandım
Dallarımda meyva verdim taşlandım
Ya neden gövdemden kırarlar beni

Döndü gitti Hakk yolunu övenler
Bir lokmaya yüzbinkere sövenler
Pişman olup dizlerini dövenler
Nerdesin MAHZUNİ diye ararlar beni.


NEDİR
Biz bu aşkın belasına, nimet-i hak demişiz
Biz yanarız nar-ı aşka, ya cenneti ala nedir ?
Aşık olmak için cennette, ol buğdayı yemişiz
Sorun hele bir softaya Mecnun’u Leyla nedir ?

.Cennet’in derdü belasın Hazreti Adem bilir
Cavidan-ı kâmil anlar ya cahil nerden bilir
Mustafa’nın kim olduğun mi’rac’a giden bilir
Ben bugün doğdum bugün varım ya Kalu bela nedir?

Kaşlarında okumuşum sıdret-ül münteha’yı
Gözlerinde yazılıdır Yasin-i veduha’yı Doğdu,
Âdem nida etti çağırdı ki ya ahi Havva’yı
ruhu zemindir bilmem bu bela nedir?

Gel ey zahit ver benim şu gıyasımın cavabın
Pençe-i ruhu alada kim giydi Ali libasın
Azmi küfe olmak her cana kolaydır bil hunin
Sorarım bir softaya Hüseyin kim Kerbela nedir?

Ben nice alim görmüşüm kalemine Hak diyor
Nice arifan seyrettim benden gayri yok diyor
Sorun hele Nesimi ‘ye neden “enelhak”diyor
Neden yüzdüler derisin bu zalim bela nedir ?

Ali boşa okumadı “la feta”suresini
Bir kağıt yaprağı sanma o surey-i Yasin’i
Ahmak sofu diz çöker de okuyup ihlas’ını
Secde etmez çölü dilaraya Mecnun’u Leyla nedir ?

Ey MAHZUNİ Mustafa’nın sırrı sübhan olduğun
Bilmezsin bu dünyaya çeşit çeşit geldiğin
Valllahi ben gibi yüzbin olsa bilemez aşıkların bildiğin
Sorun hele birgün sübhayı ala nedir, vücutu aksa nedir?
14-06-2022

RUHİ SU:Sazın Vuruşu Yüreğimizde, Sesin Belleğimizde Tutku !

0

İSMAİL ONARLI

      Ruhi Su’yu yad etmek; O’nu sesiyle, sazıyla ve insani sıcaklığıyla hissetmekten geçmektedir. İşitsel bir toplum olduğumuzdan toplumsal bilincimizin gelişmesinde O’nun sesinin, sazının ve sözünün rolü oldukça fazladır. O’nun türküleriyle büyüdük, serpildik bir kuşak olarak... Ve hala o içimizde bir kor tutku... 
     Ruhi Su yaşam öyküsünü söyleşisinde şöyle anlatmaktadır: 
   “Doğum yerim Van. (1912) Ama Adana’da büyüdüm. Çocukluğum ve gençliğim, Adana’da, Çukurova’da ve Toroslar’da geçti. Memleket kültürümü Adana ve çevresi oluşturuyor. Bunun için anılarımla yaşamımla Adana’lıyım.  İlk öğrenimimi Adana’da, Orta öğrenimimi  (1935-1936) Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu’nda tamamladım. Daha sonra yüksek öğrenimimi Ankara Devlet Konservatuarı Opera Bölümü’nde yaptım. (1942) 10 sene kadar Müzik Öğretmeni, 10 sene kadar da Devlet Operası’nda opera sanatçısı olarak çalıştım. 1952’de resmi görevlerimin hepsi bitti. O zamandan beri de bildiğiniz gibi tüm uğraşımı halk türküleri üzerine yönettim.” (1) 

    1943-1945 yıllarında “Basbariton Ruh Su” davudi sesi ile Ankara Radyosu’nda türküler söyler.  14 Temmuz 1944’de Ankara Halkevi’nde ilk “Türkü Resitali” verir ve 6 Şubat 1983 “Abdi İpekçi  Barış ve Dostluk Haftası” gecesindeki dinletiye kadar geçen süreçte hep türkü dinletilerini sürdürür. 
   1952’de siyasi nedenle tutuklanan Ruhi Su 1957’ye dek 5 yıl hapis yatar. Mahpusta Sıdıka Su ile nişanlanır ve evlenir. Çıktıktan sonra, halk türküleri üzerine araştırmalar yapar ve özgün yorumlar. Anadolu’nun çeşitli yörelerinin türküleri derler ve söyler. Pir Sultan’ın “uyur idik uyardılar” deyişini notaya döker ve söyler. Bizler onun biçimlendirdiği bilmeden anonim olarak hep söyleye geldik. O bu durumdan haz duyardı. Nazım Hikmet ve diğer şairlerin şiirlerinden özgün besteler yapar.         

        Anadolu’nun M.Ö.10.500 yıllarına değin giden tarihini türkülerde dillendirerek, tarih bilincimizin yoğunlaşmasını sağladı. Kendine özgü sesi ve sazıyla kahramanlık, dostluk ve yiğitlik, dramatik ve ihanet, lirik türküleri ve tasavvufi deyişleri  icra eden büyük ozan; 1984 yılında hastalanır. Parkinson  teşhisi konur. 12 Eylül Askeri Yönetimi  tedavi için yurt dışına gidiş izni vermez. Türkiye’deki tedavi imkansızlıklardan dolayı, 20 Eylül 1985 günü 73 yaşında vefat eder.... 
      Ruhi Su’nun 22 Eylül 1985 Pazar günü cenaze törenine arkadaşlarla birlikte katılmıştık. O akşamda Üstadın ruhu şad etmek için bir şölen verdik; Balık yedik kırmızı şarap içtik. Turan Paksoy sazıyla “Hasan Dağı” türküsünü çalıp söyledi. Ruhi Su mahpusta iken nakil  sırasında Hasan Dağı’na bakarak bu şiiri yazmış. Kitabında olmayan şu kıtasını da ilave ederek 4 kıta halinde söyledik;

“Bir ay doğdu bir ay doğdu,
Işıdı yarama değdi,
Kelepçe deriyi soydu,
Jandarma da din iman yok”

Ve bir başka türküyle devam ettik. Sofradakiler hep birlikte koro halinde katıldı.
“Döne döne yane yane geliriz,
Biz dostu da düşmanı da biliriz,
Gelir günler gelir günler,
Silah çeker ölürüz ….”

 Ve “Beyaz gelinlik giydireceğiz / Senin ellerinle cennet vatana” türküsüyle şöleni noktalamıştık.
     Duygulanmıştım, ertesi gün  “Yitirdiğimiz halk ozanı; Ruhi Su” adıyla bir makale yazdım. 24.9.1985 günü götürerek o günlerde çıkan birkaç dergiye ve mahalli bir gazeteye yayınlanması için verdim. Bu makalem “fazla Alevilik koktuğu için” demokrat ve devrimci geçinen dostlarım tarafından uygun görülmedi. Aşağıda yazacağım yazının ana gövdesini o gün yazdığım makalem teşkil edecektir.
    “Ruhi Su... yüreği titreten ve bilinci bileyen her şeyi damıtarak dile getirmeyi başarmış bir ustadır.” (2) O’nun için şair 1941’de şöyle der;

“Bir destan mı söyleniyor bir zafer akşamından ?
Kim çalıyor, hangi Oğuz bu kopuzu ?
Dinleyin, bir seste bin Alp-eren, bin Alp-ozan !
Susun fırtınalar, susun, Ruhi Su !

Bir yakarış, bir dua gibi uzak çağlardan:
Sanki toplamış kutsal bir âyine ulusu,
Dinleyin, neler diyor bir seste kaç bin Şaman !
Susun ulu sular, Ruhi Su.” (3)

    Ruhi Su; kopuzuyla Orta-Asya’dan Anadolu’ya huruç etmiş bir “Bahşi”, tarihsel bir kopuşla çağdaş bir Horasan erendir. Dede Korkut’tan Aşık Veysel’e uzanan Türk kültür tarihinin derinliklerinden yankılanan sesiydi O...
    Ruhi Su; 20.Yüz yılın Spartaküsleşmiş Pir Sultan Abdalıdır. O’nu 1970 öncesi bir dinletide tanımıştım. İ.Ü. Sosyoloji öğrencisi Nevzat Yıldırım ile yanına gitmiştik. Nevzat üstadım demişti; “bizim Arguvan Türkülerini ne zaman derleyip  söyleyeceksiniz ?” O’da; “özgün bir ağız olan Arguvan ezgi ve ağıtlarını, dinlediğini ve ileride söyleyebileceğini” belirtmişti. Sevgi dolu candan bir insandı. Genç bir üniversiteli olmamıza karşın, bizi can kulağı ile dinlemişti. Daha sonra; Cerrahpaşa TIP’tan arkadaşlarla yine bir dinletisine gitmiştim, orda görüşmüştüm. Dostlar Korosu’nda olan ve birlikte çalıştığı Aytolun hemşire vesile olmuştu...
    14 Kasım 1976 günü Türkiye İşçi Partisi; İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’nda “Şili Halkıyla Dayanışma Gecesi” düzenlemişti. Ruhi Su bizi salonda coşturdu. Şili’li sanatçılar İ.Parra, A.Parra, P.Castillo ve Rahmi Saltuk birlikte “Venceremos” (yeneceğiz)’i seslendirdiklerinde salon yankılanıyordu. Ruhi Su ile yine orada alt katta ayak üstü kısa bir sohbette bulunmuştum. Bu tarihten sonra görmedim. Bir çok “eski tüfekten” ortak anılarını dinledim, çilingir masalarında. 1952 yılında tutuklanan hemşehrim Çimen’li Av.Fazlı’dan Enver Gökçe ve Ruhi Su’nun kısa tutukluluk anılarını da dinlemiştim, 70’lı yıllarda...          
   Ruhi Su; özgün bestelerini, halk türkülerini, deyiş ve ilahileri, 16 küçük 45’lik plak ve 11 uzunçalarda toplar, sonradan kaset haline getirilir: Yunus Emre, El Kapıları, Beydağı’nın Başı, Seferberlik Türküleri, Kuva-yi Milliye Destanı, Zeybekler, Semahlar, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Köroğlu gibi...

    *  Hakk’a yürüyen Sümeyra Çakır ile Ruhi Su’yu bir türkü dinletilerinde birlikte izlemiştim. Yemen Türküsü’nü söylerken; Yemen ellerinde 7 yıl askerlik yapan dedem “Hacı Musa”yı anımsamıştım.  O, Celaliydi; Köroğlu ile Çamlıbel’de, Pir Sultan’la Banaz’da, Seferberlik türküsüyle Yemen’de, Kuva-yi Milliye ile Kocatepe’de, Zeybeklerle Eğe’de, El-Kapıları’da İşçilerle Almanya’da....

    * O; Turnalar ve Ali Nur Semahı’nı  “coşkulu vecd” içinde söyleyişiyle ve gülbankı ile “Meydan evinde Ayn-i Cem” zakirdi. O; Kaygusuz Abdal’la nefes söyler; Abdal Musa dergâhında pirini çağırarak, Elmalı’da...

     * O; Kadiri, Rufai, Halveti “tevhid” ritimiyle Yunus Emre’in “Şol Cenetin ırmakları” ilahisini çalıp söylerken bir dervişti, Hak divanında...
      * Ve şöyle derdi tasavvufla ilgili; “Çağdaş Türk bestecilerinin de, Türk kareograflarının da, kökleri İslamlık öncesi inançlara kadar giden, şiirin, müziğin ve dansın oluşturduğu bu törenleri tanımalarını isterdim.”
       * O,Tasavvuf müziğini, Halk türkülerini çağdaş ölçütlerle yorumlayarak; 13. yüzyıldan 20. yüz yılına değin, 700 seneyi özümseyerek sentezini yapmıştır. 

        * Alevilerin ibadeti olan Cem tevhidini ve ayakta Semah döngüsel ritim müziğini  farklı bir biçimde işleyip; sazı ile çalıp söyleyen Ruhi Su: “Benim Kâbem insandır”da ki “tevhid”de: 

“Ellerin kâbesi var,
Benim kâbem insandır,
Kuran da kurtaran da,
İnsanoğlu insandır”

    Demektedir ki, Alevilerin yüz yüze kıldıkları “halka namazı”nın tevhidini tanımlamaktadır.(4) Bağlamaya (saza) Aleviler “Telli Kuran” demektedirler, ki bu görevi de Ali Yücel’in  şiirsel ifadesiyle  Ruhi Su’ya tevdi etmişlerdir; Telli Kuran’ı dillendirmek ( konuşturmak) için...( 5)  O’da tüm özgün renk cümbüşüyle bu görevini ömrünün sonuna dek hakkıyla yerine getirmiştir. 

   * O; nefesleriyle ve ilahileriyle “İnsan-Tanrı” tümlüğünü dile getirerek; “vahdet-i vücud” nazariyesini işlemiştir. Bundan dolayı O, Enel-Hak diyen günümüzün Hallaç-ı Mansur’udur.    
    * O, yöresellikten ulusallığa, ulusallıktan evrenselliğe evrilmiş bir ozandı. Çok sesli evrensel müziğe ulaşmamız için bağnazlıktan kurtulmamızı salık veriyordu söyleşilerinde ve yazılarında. Türk halkını en iyi anlatan müzik  donuk ve durağan olmayan, çağlayarak akan; Halk Müziği olduğunu her vesile ile vurgulamıştır.  
    * O’nun sesi için Sabahattin Eyüpoğlu: “Yalın bir söyleyiş ve saygılı bir anlayışla halk türkülerimize bir başka tazelik, bir başka renklilik kazandırıverdi birden. Kabukları kırıp öze giden, özle sözü bir eden bu ses Ruhi Su’yun sesiydi. Ve gücünü halk sevgisinden, bilgili ve sabırlı çabalarından alıyordu. O gün bu gündür bir köşeden tek başına sürekli bir çağrı gibi yükselir durmadan bu Türkçe ve insanca ses.” (6)               

     Tan ağarırken  20 Eylül günü saat 04.00 sularında  Veysel karşılar sazına mızrapsız vura vura, “benim sadık yarim kara topraktır” diyerek ve Enver Gökçe martinini sıkar, Broy  Broy !... Ve yürekleri türküleriyle yanan on binler uğurlar, Şişli Meydanı’ndan Zincirlikuyu’ya 22 Eylül Pazar günü... 
    “Sesi güzel, işi güzel, kendi güzel, içi güzel” (7)  Ulu Ozanı...

      Yaşar Miraç gibi bende yanar yakınırım kendi kendime, “Hacı Bektaş Ereni”nden:

     “Bir saz alıp çalamadım,
      O’na çırak olamadım,
      Düşündükçe döğünürüm,
      Deliceydim bilemedim,                   
      Öylesiydi en doğrusu.” (8)

KAYNAKÇA :

  1. Ruhi Su “Ezgili Yürek” Adam Yay. İst.1985 (s.117, Konuşan: Seçkin Sümer, Politika,4 Kasım 1976 s.6) ve (s.158, Konuşan: Onat Kutlar, Gösteri, 16 Mart 1982)
  2. Cevat Çapan; (Birlikte Yaşamak) Age.s.7
  3. Zeki Ömer Defne; (Varlık, 1 Haziran 1941) Age.s.31
  4. Age.s.135
  5. Age.s.39
  6. Age.s.165
  7. Aziz Nesin’in 22 Eylül 1985 Pazar günü mezar başında ki konuşmasından.
  8. Age.s.41, Yaşar Miraç, (Gösteri, Nisan 1984)

İSMAİL ONARLI – AVCILAR – İSTANBUL – 20 EYLÜL 2001