Ana Sayfa Blog Sayfa 162

KALENDER ÇELEBİ GÜLAĞ ÖZ

0

Zulmün karşısında bir Hacı Bektaş Çelebisi
KALENDER ÇELEBİ
GÜLAĞ ÖZ

Alevi ve Bektaşiliğin şanlı sayfalarından bir tanesi de hiç kuşkusuz 1526 yılı başkaldırısıdır. Bir toplum bir felsefe düşünün ki,onca baskıya,onca asimilasyona,onca katliama ve dahası onca yok etmeye karşın beşyüz yıldır yok olmadan bu günlere gelebilmiştir. Dünya tarihinde onca topluluk,onca dini ve sosyal inanç aynı koşullar içinde yaşamıştır. Ancak bir zaman sonra sadece tarih kitaplarının arasında bir ad olarak kalabilmiştir. Yalnız Alevi felsefesinin gücü,inancı ve direnci bu toplumu bugünlere getirmiştir.
Tarihimizdeki güzellikleri geçmişin izlerinde yaşıyor,görüyoruz.Her yıl 15-16-17 Ağustos günlerinde Hacı Bektaş’tan buruk ayrılırım.Bunun tek nedeni Hacı Bektaşlıların en büyük bir pirden söz etmemeleri ve adeta tanımamalarıdır.
Hacı Bektaş’da Pirin türbesinin sağ tarafında yaklaşık 50 m.uzaklıkta tarihi bir dut ağacı vardır.Bu dut ağacının yaşının kaç asırlık olduğu ağacın gövdesinden anlaşılmaktadır.O gövde arkasında sakladığı Balım Sultan türbesiyle birlikte yetiştirildiği anlaşılıyor. Balım Sultan Hacı Bektaş’tan sonra Bektaşiliğin kuramcısı olarak tanıtılır.Geniş bir avludan sonra küçük bir ikinci avlu sonrası türbeye girilir. Balım Sultan türbesinin görkemi ve çevresindeki tarihi kalıntılar ve şamdanlar buranuın önemini gözler önüne getirmektedir.Bu güzel,gösterişli türbenin sol köşesinde karanlık köşede ikinci bir mezar göze çarpar.Kimse bunu merak edip sormadan,Balım sultan çevresinden birisi olduğunu anımsar.Ancak görevliler de pek bilemezler.Ancak müze çevresinden sorunca burada yatan zatın Kalender Çelebinin adını ortaya çıkartır.İşte bu kısa yazımızın konusunu bu Kalender Çelebi oluşturmaktadır.Bu büyük zatın ne kişiliği ne ortaya koyduğu değerler ne de gösterdiği kahramanlık bu makaleye sığdırılabilir.Dostum Ulaş Dinçer’in bana verdiği sayfada Kalender Çelebi’yi özetlemeye çaşlışacağım.

Osmanlı tarihçileri onu her ne kadar eşkiyabaşı gibi göstermiş olsalar da 1526 yılında Osmanlı padişahı muhteşem Süleyman saltanatına karşı baş kaldırmış ve rahat ve ihtişamlı yaşamı yerine kellesini vermekten çekinmemiştir.Balım Sultan sorası Hacı Bektaş tekke postnişinliğine gelen ve burada toplumun önderi olma yerine neden Osmanlı saltanatına karşı başkaldırmıştır?
Osmanlı devleti bu sıralarda en güçlü dönemini yaşamaktadır.Kanuni Sultan Sülayman sürekli fetih peşinde olup ayaklanma sırasında Macaristan seferinde bulunmaktadır.Kalender’in durup dururken derdi neydi,neden onca insanı peşine takıp kocaman sultana karşı ayaklanmıştı.
Çeşitli kaynaklarda Balım Sultan dönemi en güçlü yapılanmanın yapıldığını söylemesine karşın Süreyya Faruki tam tersi bir tesbit yaparak”Kalender Çelebi zamanına kadar durgun bir yapısı olan Hacı Bektaş Tekkesi Kelenderle birlikte durgun yapısından sıyrılarak atak,etkileyici,yönlendirici bir tutum izlemeye başladı” [1] demektedir.
Bu ataklık,bu duyarlılık Anadolu insanının sesine kulak vermeyi ve halkı ciddiye almayı öne çıkarttı.Osmanlı devlet yapısı büyüdükçe,sarayın ve devşirme paşaların ihtişamlı yaşamı ve sürekli savaşlar,Fransayla imzalanan imtiyazlı kapütülasyonlar halkı yoksulluğa,sefalete iterken vergi yükünün köylüler üzerinde uygulanan etkileri köylü ve zanatkarlar üzerinde korkunç bir tahribat yapmaktaydı.Bunun yanında Türkmen kökenli timarlı sıpahilerin tımarlarının ellerinden alınmaları, [2]Yine sancak beylerinin soygunculuğ,kadıların adaletsizliği,yargı sistemini alt üst edip adam kayırmalar,haksız idam ve sürgünler [3] Selim sorası aleviler üzerinde uygulanan asimilasyon politikaları,buna göre tüm aleviler sünnileştirilecek,alevi köylerine cami yapılıp kerkes ehli sünnete göre yetişecek [4] Buna göre uygulamaları en şiddetli ve en sert şekilde yapılması direnenleri dağlara kaçırdı,direnmeyen boyun eğenler ise zaman içerisinde sünnileşip gitti.
Çaresiz kalan Anadolu halkı alevisi,sünnisi,yahudi,Ermenisi,hatta ordudan bazı paşalar,yöre beylerinin önemli bir kısmı Osmanlı’da bu gidişe dur demenin zamanı geldiğine karar vermişti.Osmanlı yöneticilerine bir ders vermek gerekiyordu.Yoksullaşan,çaresizlik içerisindeki Anadolu köylüsü Hacı Bektaş Tekke merkezinden medet umuyordu.Kalender Çelebi’nin dergahı gelen gidenden geçilmiyor ve Hacı Bektaş kapısı bir umut kapısı olmuştu.Kensisini ziyaret edip birliktelik öneren aşiret beyleri ve paşaların önerileri Kelender Şah’ı ilgisiz bırakmadı.Artık isyan bayrağı açılıyordu.Bu bir ya ölüm ya kurtuluş olacaktı.
Kalender Çelebi Kimdir?
Çeşitli kaynaklar Kalender Çelebi’yı Balım Sultan’ın kardeşi olarak gösterirler.1516 tarihinde Balım Sultan’ın ölmesiyle yerine kardeşi Kalender Çelebi Hacı Bektaş tekkesinin başına geçer.Yani Anadolu alevilerinin öncüsü konumundadır.Osmanlı sultanlarında ilgi ve itibar görürler.Balım Sultan Istanbul’a’giderek bizzat 2.Bayazıt’tan kuşak kuşandığı kaynaklarda kayıtlıdır.
Nasıl ki Bayazıt’tan sonra Yavuzla birlikte laik aleviler Osmanlı’dan kopuyor.Osmanlı yönetimiyle yakın ilişki içerisinde bulunan Balım Sultan sonrası Hacı Bektaş postnişini olan Kalender Çelebi ile de Osmanlı yönetimi arasında ipler kopuyor.
Osmanlı vakanuvisti Solakzade’nin verdiği bilgiler ışığında Kalender Çelebi Hacı Bektaş postmürşitliğinin 6.sırasında yer almaktadır.Buna göre Kadıncın Ana’nın oğlu Habip Efendi,Habip Efendi’nin oğlu Resul Çelebi,Resul Çelebi’nin oğlu Balım Sultan,Balım Sultan oğlu İskender Çelebi,İskender Çelebi’nin oğlu Kalender Çelebi [5]Günümüz Çelebileri’nden Celalettin Ulusoy’un sıralaması da şöyledir.Seyyit Ali Sultan,Resul Balı,Mürsel Bali,Balım Sultan,Kalender Çelebi” [6]Kaynakların kimi kardeşi,kimi,torunu göstermiş olsa da sonuç peş peşe posnişin olmaları ve akrabalık ilişkileridir.
Kalender Çelebi çok kültürlü,etkili ve çevresinde çok sevilen,sözü dinlenir bir kişiliğe sahiptir.Aynı zamanda ozan yönüyle de öne çıkmaktadır.Şiirlerinden de anlaşılacağı gibi Kalender Sultan gözü pek toplum için canını fede edecek bir mizaca sahipti. Bir şiirinin girişine şöyle başlıyor;
Her cana kalan serseriye er demesinler
Ser vermeyenin ismine server demesinler
Bir kimesnede olmasa ol aşk_ı Ali’den
Pes nice ona Kafir-i Hayber demesinler [7]

Böylesine bir kişi neden,hangi koşullarda rahatlığını,saltanatını bırakıp,”cihan padişahı”na karşı isyan önderliği yapmıştır.Biz yine bunların yanıtını Osmanlı kaynaklarından aktaralım.”Kalender Çelebi,Hacı Bektaş soyundandır.Gerek yoksul halkı gözeten sözleri,gerekse kişiliği nedeniyle halk arasında büyük bir etkinliği bulunan Kalender Çelebi,isyan bayrağını açar açmaz çevresine kısa sürede 30.000 kişi topladı Kalender Çelebi ayaklanması o zamana kadar Osmanlı’ya karşı girişlilen en büyük eylemdi.Türkmenler’in hemen hemen tümü Kalender Çelebi’nin yanında yer almıştı” [8]Kalender Sultan’ın kişiliğini ve gücünü anlatması bakımından Osmanlı tarihçilerinin sözleri dönemin yorumunu da en güzel şekilde yapmaktadır.Zamanın iktidarının zalimliği öylesine korkunç boyutlara varmıştı ki çoğu beylikler başlarındaki beylerle birilkte Osmanlı’yı terk edip bu başkaldırıya katılıyordu Osmanlı sultanını bu kadar telaşa düşüren neden bütün Anadolu halkının Kalendere katılacağı kuşkusuydu.Padişha bu kuşkusunda da haklıydı.Çünki bu bir alevi ya da başka bir mezhep başkaldırısı değil,yoksulluğun başkaldırısıydı.Tarihçi Faruk Sümer’in şu yargısı bu görüşü pekiştiriyor. “Bu ayaklanma mezhebi mahiyette görünüyorsa da,hadiselerden anlaşılacağı gibi,gerçekte iktisadi sebeplerle ilgilidir.” [9]
Bu yargıdan da anlaşıldığına göre Kalender Çelebi’yi bu harekete sürükleyen olay halkın yoğun ilgisi ve tüm Anadolu halkının bu işe katılmasıdır.Döneminin en güçlü beylerinden olan Dulkadiroğulları beyliği tümüyle bu harekete katılmış olup,Veli Bey sonuna kadar Kalender Sultanı terk etmemiş onunla ölüme gitmiştir.Yine Osmanlı tarihçisi Peçevi’nin görüşlerini başvuralım”Bu mertebeden sonra Dulkadir taifesinin şerileri ve eşkiyası da bunlara karışmakla,askerlerin sayısı hesaba gelmez oldu.Her bir aşık kendi zannınca,başlı başına sultan oldu” [10]
Kalender Çelebi olayı öylesine büyümüş,öylesine güçlenmiştir ki tüm Osmanlı yönetimini büyük bir korku almıştır.Korkudan ziyade Kalender güçlerine karşı savaşacak asker bulmada bile zorlanan Kanuni yönetimi aciz duruma düşmüştü.Konuyu Müneccim Paşa tarihi yazarı şu sözlerele anlatmaktadır.”Kalenderin çevresinde toplananların sayısı gün geçtikçe arttı.Bir ara otuz bini buldu.İbrahim Paşa Elbistana doğru yürüdü.Yanında yalnızca on bin askeri vardı”
Kanuni’ye ulaşan haberler sultanı mutsuzluğa sürüklüyordu. Kurmaylarını toplayıp bunun çarelerini araştırıyordu.Çaresiz kalan padişah Macaristan seferini yarıda kesip Istanbul’a dönüyordu.Kalender’in üzerine gönderilen güçler birer birer yanilgiye uğratılıyor,padişah çevresinde aylar süren toplantılar bir karara ortaya koymuştu. sonuç;Kalender’in çevresindeki güçleri bölmek ve böylece asi güçleri yalnız bırakmaktı.Öncelikle dirlikleri elinden alınanların dirlikleri iade edilecek.Ordu ve saray çevresinden uzaklştırılan kimseleri yeniden kazanmak ilk hedefti.Bu konuda padişah kazançlı çıktı.Menfaat güçleri bir paşalık.bir beylik ve birkaç akçe için padişahın yanını seçtiler.
Anadolu Beyler Beyi Behram Paşa’nın Sıvas-Banaz yakınlarında Karaçayır denilen yerde güçlü ordusunun Kalender Çelebi tarafından yenilmesi bu işin Osmanlı ‘nın itibarını iyice sarsmıştı.Bu olayı yine Peçevi’den okuyalım.”İsyanı bastırmakla Sadrazam İbrahim Paşa görevlendirildi.Anadolu Beylerbeyi ile Aksaray Beyler Beyi de İbrahim Paşa’ya katıldılar.Ancak Kazova’daki çarpışmada Kalender’e yenildiler.Bu çarpışmada eşkıya hep üstün geldi.Karaman Beylerbeyi Mahmut Paşa,Alai Beyi Sinan Paşa,Amasya Beyi Koçi Bey,Birecik Beyi Mustafa Bey,Anadolu ve Karaman Defterdarları şehit düştüler” [11]Bu karşılaşmada Osmanlının aldığı yenilgi büyüktü. Bütün erzak ve mühümat Kalender ordusunun eline geçti Osmanlı yazarları bunu “ Kalender Abdal ve Torlakları üryan püryan iken giyinip kuşandılar”sözleriyle ifade etmektedir.
Ne olursa olsun sonuç imparatorluğun lehine bitmeliydi. Padişah divanı toplayıp ne pahasına olursa olsun bu sonun hemen getirilmesini istiyordu.Taşova yenilgisi çok büyüktü.Bu kez bütün güçler birleştirilmeli,Taşova yenilgisine katılanlar bile bu savaşa alınmamalıydı.İbrahim Paşa bu işin üstesinden geleceğini padişaha iletiyordu.Kalender ordusunda bulunan eski paşalarla,eski beylerle,önde gelen bazı kişilerle gizli görüşmeler yapılıyor ve bunlara yüksek mevkiler,yüklü paralar,topraklar vaadediliyordu. Bu görüşmelerin sonuçları ortaya çıktıkça sarayda bir umut ve bir sevinç doğuyordu.Kalender asisinin sonunun geldiği ışığını görmeye başlamışlardı bile.Bu ışığın belirmesi Osmanlı ordusunu harekete geçirmeye başlamıştı. Çünki menfaat güçleri bölük bölük Kalenderi terk ediyordu.Bu hareket Kalender ordusunda morel çöküntüsü yaratıyordu.Bu morelle Kalender Nurhak taraflarına doğru yönelmişti.Nurhak’ın çetin dağlarında yapılan çarpışmalar Kalender’in aleyhine gelişti.Üç aylık bir çarpışma Kalender’i yenilgiye götürüyordu.Sonuna kadar kendisini terk etmeyen Dulkadiroğlu Veli Bey’le birlikte 22 Haziran 1527 tarihinde kellelerini Osmanlı’ya teslim ediyorlardı.Kalender’in başını gövdesinden ayıran İbrahim Paşa gövdeyi Nurhak’ta bırakarak Kalender’in kesik başını Kanuni Sultan Süleyman’a götürmüştü.
Kaynaklar Kalenderin kesik başı konusunda bilgi vermezken.Gövdesinin Hacı Bektaş Tekke binasında bulunan Balım Sultan türbesinin içine ıssız bir köşeye,bugün bile ne olduğu,kim olduğu bilinmeyen bir şekilde defnediyordu.

Kalender Çelebi’nin Osmanlı’ya karşı giriştiği bu haklı kavgasının sonuçları gerek Anadolu insanı,gerekse Alevi-Bektaşileri açısından bir dönemin de sonunu getiriyordu.Zaten Yavuz’la başlayan Kanuni,2.Selim’le devam eden alevi kırım,yoketme,düşünce değiştirme politikaları zaman zaman etkili olsa bile bu düşünceyi değiştirmeye hiçbir zaman başarı sağlayamamıştır.
Kalender’in yenilgisinin ardından Osmanlı devletinin kuruluş sürecinde büyük katkıları olan Hacı Bektaş Pir Ocağı’nın söndürülmesini Kanuni bile uzun süre karar verememişti.Ancak buranın düşüncesini,gelenek,görenek ve adetlerini değiştirmek ve şeri kurallara göre biçimlemek istemiştir.O nedenle de 1527 yılından 1551 yılına kadar bu ocağı unutturmaya yönelik olarak başsız bırakıp kapatmıştır.1551 yılına kadar bacası tütmeyen bu ocağa 1551 yılında kendi eniştesi Ali Paşa’yı Hacı Bektaş postnişinliğine tayin ederek ilk defa Dedebaba’lık ünvanını getirmiştir.Ali paşa her ne kadar şeri kurallara göre biçimlemek için Hacı Bektaş’a tayin edilmiş olsa da oradaki Alevi-Bektaşi mistizmi karşısında büğülenmiştir.Ve bu felsefenin geçmişini inceleme fırsatı bulmuş,deyişleri okumuş,gelenekleri incelemiş ve bunun karşısında kendisi de Bektaşi olmuş ve bundan sonra gelecekle ilgili kurallar koyarak Dedebabalığın kurumlaşmasını sağlamıştır.Sersem Ali Baba ile devam eden Babağan kolunun iktidarı 1925 yılına kadar devam etmiştir.Son Dedebaba Salih Niyazi,Çelebi Cemalettin Efendi ile birlikte Hacı Bektaş’ta kurtuluş öncesi Mustafa Kemal’i ağırlamış ve kurtuluş savaşına tüm alevi bektaşilerin destek vermelerini sağlamışlardır.
Her yıl yapılan Hacı Bektaş şenliklerinde çeşitli kültürel proğramlar yapılmaktadır.Bunca seminer-kongre-panel toplantılarının hiç birisinde Kalender Çelebi’den söz edilmemiştir.Hiçbir Belediye Baişkanı,hiçbir komite üyesi,hiçbir dernek başkanı Kalender Çelebi konusunda bir panel yapmayı aklına getirmemiştir.Dileğimiz değerli Belediye Başkanı Sayın Mustafa Özcivan bu konuda duyarlı davranarak Kalender Çelebi’y, önce Hacı Bektaşlılara,sonra da Türkiye halkına tanıştırma görevini yerine getirir.

Kalender Çelebi’den bir şiir

Dün gece seyrimde batın yüzünde
Aslı imam nesli Ali’yi gördüm
Elif tac başında nikap yüzünde
Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi gördüm

Geçti seccadeye oturdu kendi
Cemali nurundan çerağlar yandı
İşaret eyledi sakiler sundu
Bize haktan gelen doluyu gördüm

İçtim ol doluyu aklım yitirdim
Menzil gösterdiler geçtim oturdum
İndirdim kisveti ikrar getirdim
Kemend ile bağlı belimi gördüm

Mürşit eteğinden tutmuşum destim
Bu idi muradım erişdi kastım
Ben beni yitirdim sarhoş mestim
İsmini vird eden dilimi gördüm

Kalender yoluna koymuştur seri
Şükür kurban olup gördüm didarı
Erenler serveri Horasan piri
Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi gördüm [12]

24.01.2001

Hüseyin Demirtaş Alevi Kimliğinin Tanımında Kafalar Karışık

0

Son yıllarda Alevi toplumu büyük bir uyanış içinde. Ancak gerek Aleviler gerekse Alevi olmayanlar arasında kafa karışıklığı ve kavram kargaşası giderek artıyor. Aleviliğin inanç ve felsefesine tam olarak vakıf olmayanlar zaman zaman ortaya çıkıp, Türkiye’de yaşayan 20 milyona yakın Alevinin okullarda İslam dini öğretilerek, Müslümanlaştırıldığını iddia ediyor. “Aleviler acaba zaten Müslüman değiller mi de Müslümanlaştırılıyorlar?”
Bu tür görüş sahiplerine şu söylenebilir: Evet, Aleviler Müslümandırlar. Ancak bunun bir “ama”sı vardır. Aleviler okulda, camide, radyoda, televizyonda öğretildiği biçimde ve Sünni-Hanefi bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) anladığı, anlattığı Müslüman değildirler. Herkesin bildiği gibi İslamın şartı beştir. Bunları inceleyerek bir karar verelim:

  1. Şahadet Kelimesi Getirmek: Aleviler Şahadet kelimesi getirirler. Ama bunun sonuna “Aliyyül veliyullah” yani Hz. Ali Allah’ın velisidir, şeklinde bir eklemede bulunurlar.
  2. Namaz Kılmak: Alevilerin büyük çoğunluğu namaz kılmaz ve yerIeşim yerlerinde camii yoktur. Olanlar da ya sonradan yapılmış veya zorla yaptırılmıştır. Alevilikte Sünnilikteki anlamıyla namaz yoktur. Cemler, niyaz ve yüz yüze kılınan halka namazı vardır. Sünnilikteki gibi namaz kılan ve camiye giden bazı Aleviler varsa da, bunlar ya Sünnileşmiş veya elma ile armudu karıştıran kişilerdir.
  3. Oruç Tutmak: Burada oruçtan kasıt Ramazan orucudur ve farzdır. Halbuki Alevilerde bu oruç yoktur ve tutulmaz. Biçim ve içerik olarak farklı olan Muharrem ve Hızır oruçları tutulur. Hz. Hüseyin’in şehit edilmesini anmak ve matem amacıyla tutulan Muharrem Orucu boyunca kesinlikle gece ve gündüz su içilmez.
  4. Zekat Vermek: Aleviler bir çeşit dinsel vergi olarak tanımlanabilecek zekatı vermezler. Kendi fakirlerini koruyup kollasalar da, bunu zekat veriyorum ve İslamın bir şartını yerine getiriyorum saikiyle değil; bir yardımlaşma anlayışı çerçevesinde, kendilerinin belirlediği zaman ve ölçütlere göre yaparlar.
  5. Hacca Gitmek: Aleviler, hali vakti yerinde olan her Müslümanın ömründe bir kez de olsa yapması farz kılınan hac ödevini de yerine getirmezler. Ancak bazıları Mekke ve Medine yerine ya Hacı Bektaş’taki Hacı Bektaş Veli türbesini veya Kerbelâ’da Hz. Hüseyin, Necef’te ise Hz. Ali’nin mezarlarını ziyaret etmekte ise de, Aleviler arasında bu bile pek yaygın değildir.
    Alevilerin İslamın şartlarına ilişkin tutumları bu şekilde. Yaygın olan bir diğer yanlış iddia ve önyargı da: “Aleviler Hz. Ali yolunda yürümektedir. O ise bizim peygamberimiz olan Hz. Muhammed’in damadıdır ve ikisi de tabiiki Müslümandır. Hz. Ali namaz kıldı, oruç tuttu ise, Aleviler de onun yolundan gittiklerini iddia ettiklerine göre bu ibadetleri yapmalıdırlar.”
    Bu teze kendisi de bir Sünni olan, ancak Türkiye’de Alevi gerçeğini en iyi anlayan ve yorumlayan ender insanlardan biri olan; geçen yıllarda İletişim Yayınları arasında “Türk Sûfiğine Bakışlar” adlı bu konu ile ilgili çok faydalı bir kitabı yayımlanan değerli tarihçi Ahmet Yaşar Ocak’ın cümleleri ile karşılık vermek istiyorum:
    “Alevilik yalnız ve basit olarak Hz. Ali’yi sevmek ve onun gibi yaşamaktır, spekülasyonundan çok farklı bir şeydir. Alevilerin Hz. Ali’yi Sünniler gibi anlamadıkları ve değerlendirmedikleri gerçeğini görmezlikten gelen bir ifadedir. Alevilikte Hz. Ali, Sünnilikteki Hz. Ali’den çok daha başka bir anlam ifade eder. O bir ‚kült’ konusudur. İlk bakışta Sünnilik açısından doğru olan bu tezin, Aleviler için hiç bir anlamı yoktur. Ayrıca Aleviliği basit bir şekilde halifelik sorununda, ‘Hz. Ali taraftarlığı’ şeklinde anlamak, bununla bağlantılı olarak da Aleviliğin başlangıcını o döneme götürmek; eğer belli bir amaca yönelik spekülatif bir gaye taşımıyorsa, tamamen tarih dışı (ahistorik) ve zamandışı (anokronik), dolayısıyla gerçek dışı bir anlayıştır ve yanlıştır. Sünni kesimin Aleviği bir türlü anlayamamasının altında bu yanlış tezler yatıyor.”
    Hocam Ahmet Yaşar Ocak’ın da belirttiği gibi sorun sırf, Hz. AIi taraftarlığı yahut da Hz. Ali’yi sevmek ve onun gibi yaşayıp yaşamamak değildir. Nitekim AIeviler bu isim ve kavramları çok farklı anlar ve yorumlarlar. Tıpkı Alevilerin Kuranıkerim’i de Sünniler gibi anlamadıkları gibi. Hatta Aleviler Kuranıkerim’i Sünniler gibi Kuranıkerim değil de Kuran-ı Hakim diye adlandırırlar. Kuranıkerim’e bakış da Sünnilerden çok farklıdır. Aleviler şu anda elimizde bulunan Kuranıkerim metninin gerçek metin olduğuna pek dillendirmeseler de inanmazlar. Kuranıkerim’den üçüncü Halife Osman’ın eklemeler ve çıkarmalar yaptığını savunurlar. Sünnilikte ise tam aksine Kuranıkerim metninin bir tek harfinin bile değiştirilmediğine ve eksiksizliğinin bir Hadis-i Kudsi ile bizzat Tanrı tarafından garanti edildiğine inanç tamdır.
    Aleviler Müslüman mıdır? sorusuna bu açıklamalardan sonra; evet Müslümandırlar, diye cevap verebiliriz. Ama heteredoks (Ehl-i Sünnet dışı) Müslümandırlar. Sünni-Müslüman (ortodoks) değildirler. Alevilik, eski Türk ve Kürt dinleri (Şamanizm ve Zerdüştlük), Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Manicilik ve Anadolu’nun antik çağdaki pagan geleneklerinin hepsinden etkilenmiş; bunları harmanlayarak bir sentez oluşturmuş, kendine özgü ve özgün bir yapıdır.
    Nasıl ki su, hidrojen ve oksijen atomlarının bileşiminden oluşmuş; orijinal bir yapı sergileyen oksijen ve hidrojeni artık göremediğimiz bir madde ise, Alevilik de tıpkı böyledir. Onda yukarıda saydığımız etki kaynaklarının her birini tek tek görmemiz mümkün değildir. Olsa olsa su gibi kendini oluşturan elementlerin artık seçilemediği, ayrıştırılamadığı özgün bir yapı çıkar karşımıza. Bu nedenle Aleviliği tanımlamak için tek başına Müslüman sözcüğü yetersiz kalır. Alevilik tek başına İslam içine hapsedilemeyeceği gibi sadece İslam elbisesi Aleviliğe çok dar gelir. Alevilik eşittir İslam dersek, Aleviliği kısırlaştırmış ve dar bir çerçeveye hapsetmiş oluruz. Müslüman diyelim ama yukarıdaki türden açılımları da yapalım. Yoksa bugün yaşanan sorunları ve kafa karışıklığını aşamayız. Kısaca Alevilere, kavramlandırmanın yetersizliğinin farkında olarak, Alevi-Müslüman denilebilir.
    Bazıları da kavram kargaşasını o kadar ileri götürüyor ki, “Türkiye’de yaşayan Alevilerin İslam dinini okullarda zorla din dersi olarak okuduklarına inanmıyorum. Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir. Din ve mezhep özgürlüğü vardır” gibi kendi içinde çelişkili görüşler öne sürebiliyor. Doğal olarak bu tür çelişkili görüşlerin ele alınır bir yanı yok. Halbuki böyle düşünenler, Alevi çocuklarına Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi kapsamında tamamen Sünni içerikli zorunlu din dersi okutulduğunu unutuyor. Çünkü bu ders seçmeli değil zorunlu. Derslerde ve ders kitaplarında tek kelime ile Alevilikten söz edilmiyor. Kendim bir Alevi çocuğu olarak, ilkokuldan üniversiteye kadar din dersini zorunlu olarak okudum. Bunun adına İslamlaştırma değil, Sünnileştirme denir. Çünkü zorunlu din dersleri Alevi köylerinin zaman içinde Sünnileşmesine katkıda bulunuyor. Örneğin Kütahya ve çevresinde öyle Alevi köy ve kasabaları var ki, Alevi kimliğinden her geçen gün uzaklaşıyorlar. Yüzde yüz Alevi olan bu yerleşimlerin birinde çevresindeki Sünni köylerde bile olmayan, iki şerefeli minaresi bulunan, kubbeli iki camii ve bakımsızlıktan harap olmaya başlayan iki tane de cemevi binası var. Türkiye’deki okullardaki zorunlu din dersleri, imam-hatip okulları ve Diyanet İşleri kanalıyla yapılan Sünni-İslam propagandasının etkisiyle, burası ve çevresindeki Alevi köyleri artık asimile olmaya yüz tutmuş durumda. Söz konusu Alevi yerleşiminde namaz, oruç ve hac gibi bundan 50 sene önce pek yapılmayan ibadetler yapılır olmuş; bunlar zamanla bir Alevinin de yerine getirmesi icap eden dini görevler olarak algılanmaya başlanmıştır. Hatta bu ibadetleri yapmayan Alevilere kötü gözle bakılır olmuştur. Bu çevrenin Alevileri son 50 yıl içinde Alevi kimliğinden fersah fersah uzaklaştıkları halde bugün bile kendilerini çok iyi Alevi sanmaktadırlar. Otantik Alevi kimliğini sürdüren Orta ve Doğu Anadolu Alevilerini de kendilerinden saymamakta; onları namaz kılmadıkları ve köylerinde cami olmadığı için ayıplamaktadırlar. Bunlar da gösteriyor ki, Sünnileştirme çalışmaları batı bölgelerinde oldukça başarılı olmuşa benziyor.
    Aslında öyle sanıldığı gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti laik değildir. Laiklik cilası altında yapılan, ülkeyi tamamen Sünnileştirme operasyonudur. Nitekim Şeyhülislamlık gitmiş, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) gelmiş; medreselerin yerini de sayıları 20 civarında olan ilahiyat fakülteleri, binlerle ifade edilebilecek imam-hatip okulları, Kuran kursları ve zorunlu din dersleri gibi Osmanlı’dakinden daha katmerlileri almıştır. Alevilerin vergileriyle bu devlet, hem kendi temellerinin hem de Aleviler dahil Türkiye’de yaşayan farklı inançtan olan her insan ve topluluğunun inancını yaşama garantisinin altını oyacak, bu hakkı dinamitleyecek oluşumlara çanak tutmuştur. Kendini paramparça edecek bombayı bizzat kendisi hazırlamıştır. Devletimiz bu haliyle kendi kendini yiyen dev örneği bir konumdadır. Laiklik karşıtı ve radikal İslamcı akımlar bizzat devlet desteği ile zamanla o kadar gelişmiş ve büyümüştür ki, iktidara bile gelmeyi başarmışlardır. Türkiye’nin kuruluş felsefesine aykırı akımların bizzat devlet eliyle palazlandırılması ve beslenmesi dönemine noktayı koyma zamanı gelmiştir. Bunun için de, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalı, vergi verenlerin sırtına beş bakanlığın bütçesinden daha fazla bir yük getiren Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalı ve din işleri cemaatlere bırakılmalıdır. Yani dini hizmet talep eden her topluluk, bu hizmetlerin karşılığını bizzat kendisi ödemelidir. Bu konuda belki devlet Avrupa ülkelerinde olduğu gibi çalışanlardan din hizmetleri vergisi kesilmesinde ve toplanan kaynağın ilgili dini topluluklara ulaştırılmasında aracı olabilir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilen devasa kaynak ise zaten krizlerle boğuşan ülkemizde yatırımlara ve yeni iş sahalarının açılmasına ayrılmalıdır.
    Özetle söylersek, Türkiye Cumhuriyeti bugünkü haliyle laik olmadığı gibi, mevcut laiklik anlayışı da toplumu daha fazla bölmeye zemin hazırlar bir yapı sergiliyor. Hali hazırdaki laiklik anlayışından Sünnilerin büyük çoğunluğu da memnun değil. Onlar da, devletin dinin kendi işlerine karışmasına şiddetle engel olmasına rağmen dine devletin aşırı müdahaleciliğinden şikayetçi. Bu keşmekeş devletin din işlerinden tamamen elini çekmesiyle aşılır. İlk başta kargaşa yaşansa da kısa zaman içinde herşey yerine oturur.
    Biz Alevilerin de bir yanlışı var. Ne zaman ağzımızı açsak, “Türkiye laiktir. Laik kalacaktır. Laik devletin bekçileriyiz“ şeklindeki anlamsız sloganları tekrarlıyoruz. Bilen biri varsa çıkıp söylesin, bu devletin neresi laik? Keşke Türkiye’de laik ve sekular bir sistem mevcut olsa da gönüllü olarak korusak. Aleviler statükocu ve şu andaki çarpık laiklik anlayışı ve uygulamalarının bekçisi, garatörü olamaz. Bizler Alevilerin, Sünnilerin, diğer din ve inançların her yönden eşit olduğu laik bir sistemin kurulması çabası içinde olmalıyız. Aksine davranmak var olan eşitsiz yapının daha da güçlenmesine katkıda bulunmaktan öteye gitmez…
    Aleviyol, 25.1.2003

Kursla Alevi Dedesi olmaz tartışması’ başladı

0

Öte yandan yeni bir polemik de başladı. Dedeliğin ancak babadan oğula geçtiğini ve sonradan alınacak bir eğitimle Alevi Dedesi olunamayacağını savunanlarla, bunun önemli olmadığını savunanlar karşı karşıya geldi. Alevi-Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Kurucu Başkanı Lütfi Kaleli, üniversitelerde yetişen gençlere ve yaşanan bilim çağına karşı dedelerin bilgili olması, bunun da eğitimle olabileceğini söyledi. Kursun var olan ihtiyaca öncülük ettiğini belirten Lütfi Kaleli, Alevi Dedeliği’nin bir kurum olduğunu, çağın koşullarına uyarak ayakta kalabilmesi ve çevresine ışık tutabilmesi için eğitimin esas olduğuna dikkat çekti. İsmini vermek istemeyen bir gazeteci ise şöyle konuştu: “Dedenin soydan olması önemli ancak artık Dede kalmadı. Bu kısır döngüyü kırmak zorunda olduğumuz için bu kurslara ihtiyaç duyuluyor. Dede çocuğu diye, Dede olabilecek diye bir şey yok.” Dört ay önce de bünyelerinde bir Dedelik kursuna başlayan ve sadece ‘Dede’ soyundan gelenlere ders verilen Cem Vakfı Alevi İslam Din İşleri Başkanı Ali Rıza Uğurlu ise Dedeliğin soydan, mezhepten olduğunu belirterek, “Dedenin ‘Dede’ çocuğu olması gerek. Bu donanım da Dede çocuğuna verilerek, eğitilmesi gerekir. Günümüz şartlarını bunu etkilemez, değiştirmez” dedi. Göztepe Şahkulu Dergâhı’nın Veli Dedesi 67 yaşındaki Veli Akkol da dedeliğinin soyundan geldiğini belirterek, tartışmaya şu sözlerle katıldı: “Dedelik; insanı eğitip, kemale erişmesi için dürüstlük, güzellik, sevgi, barış ve insana saygı, diğer bir deyişle hümanizmi öğretir. Dedelik yaşla değil akıl, zeka ve toplum kabulüyle ilgilidir. Sıradan dedelik olmaz. Dedeliğini ölçüsü bilgidir.”
Kadın dedeler geliyor

Göztepe’deki Şahkulu Dergâhı’nda verilen ‘Dedelik Kursu’, Alevi camiasında 2 ilke birden imza attı. Kadın dede adaylarının katıldığı kursun kapıları, dede soyundan gelmeyen Aleviler’e de açıldı.

‘ÖNEMLİ OLAN BİLGİDİR’
Alevilikte manevi değeri yüksek, toplumu yönlendiren, ibadeti yürüten ve aydınlatan önder olarak görülen ‘dedelik’ öğretisinin eğitimine başlandı. Babadan oğula geçerek işleyen dedelik bilgilerini vermek için 4 ay önce Cem Vakfı’nda açılan kursun ardından, Göztepe’deki Şahkulu Dergâhı’nda da ‘Alevilik Temel Eğitim Kursu’ başlatıldı. Bir ay önce açılan ve ilk kez kadın öğrencilerin de katıldığı kursun eğitmenleri, kadınların da dede olabileceğini belirterek “Alevilikte kadın erkek ayırımı yoktur. Cemlerde de kadın erkek bir aradadır. Önemli olan bilgi ve aydınlatmadır” dedi.

EĞİTİM İKİ YIL SÜRECEK
Toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek bilgili dedeler yetiştirmek amacıyla açılan kursa Alevi gençler yoğun ilgi gösterdi. Kursun verildiği Şahkulu Dergâhı’nın Eğitim ve Araştırma Müdürü Esat Korkmaz, adayların dedelik soyundan gelmesinin tercih nedeni olabileceğini ancak bunun şart olmadığını söyledi. Korkmaz, “Dedeliğin soydan geçmesi yaygındır ancak, önemli olan herkesin bu bilgilerle güçlenmesidir. İsteyen Alevi bu kurslara katılabilir” dedi. Öğrenciler, 2 yıl sürecek ücretsiz eğitimin ardından “Dedelik yeterlilik belgesi” alacak ve cem törenlerine önderlik edebilecek.

AMAÇ, ÇAĞI YAKALAMAK
Dede soyundan gelmeyen Aleviler’in de katıldığı Şahkulu Dergahı’ndaki kursta ‘Alevi-Bektaşi Felsefesi’ dersi veren Esat Korkmaz, kursun amacının çağın bilgisine, gereklerine cevap verecek eğitimli dedeler yetiştirmek olduğunu vurguladı. Kurs eğitmenlerinden Veli Akkol ise “Dedeliğin ölçüsü bilgidir” diyerek şunları söyledi:”İnternet çağında yaşayan bir dede, bilgiyle birlikte temiz ahlaka da sahip olmalı. Bilgisini cemaatine aktarmalı. Halkın onayından geçmeli.”
Ünlü araştırmacılardan ders alıyorlar

Göztepe Şahkulu Dergâhı’nda açılan ‘Dedelik kursu’ ile Aleviler’e Dedelik bilgileri öğretiliyor. Bayan kursiyerlerin sayısının fazla olduğu 20 kişilik kursta Alevi camiasının en önemli isimleri dersler veriyor.

Göztepe Şahkulu Dergâhı’nda yaklaşık bir ay önce başlayan ‘Alevi Dedeliği’ kursları ile yaklaşık 20 kişi; ‘babadan oğula’ geçtiği bilinen dedelik sıfatını, aldıkları eğitimle kazanabilecek. Böylelikle toplumu yönlendiren ve ibadeti yürüten kurs bitirmiş ‘Dedeler’ kazanılmış olacak. Bu kursla aynı zamanda bayan dedelik dönemi de başlamış olacak çünkü çok sayıda bayan kursiyer var. Bayanların da ‘Dede’ olabileceğini belirten kurs eğitmenleri, “Alevilik’te kadın erkek ayırımı yoktur. Önemli olan bilgi ve aydınlatmadır, toplumun kabullenmesidir” diyor.

SORULARA YANIT VERMELİ
Şahkulu Dergâhı’nın Eğitim- Araştırma Müdürü Esat Korkmaz, amaçlarının çağın bilgisi ve gereklerine cevap verecek eğitimli dedeler yetiştirmek olduğunu söylüyor: “Gelenekte ‘Dede’ soyundan olması yaygın ancak önemli olan isteyen kişinin bu bilgi ve donanımlarla güçlendirilmesi. Gençlerin sorularına, toplum taleplerine günümüz şartlarına uyan cevaplar verebilmesi.” Korkmaz, kursiyerlerin yaşlarının 25 ile 70 arasında değiştiğini belirterek, “Önemli olan yaş değil, bilgi ve bilgeliktir. Yaşamıyla, bilgisiyle, davranışıyla topluma kendini kabul ettirmesidir. 25-30 yaşlarında çok sayıda ‘Dede’ var” diye konuşuyor. Ücretsiz verilen ‘Dedelik’ kursu 2 yıl sürecek ve kurs sonunda ‘Dedelik yeterlilik belgesi’ verilecek. Kursiyerlerden İstanbul Üniversitesi Biyoloji mezunu Pınar Akdemir, “Kültürümü öğrenmek ve öğretmek amacıyla geliyorum. Bu kültüre aşığım” diyor. 27 yaşındaki Songül Ada ise şöyle konuşuyor: “Ben özümü öğrenmek için geliyorum. Hatta benden sonrakilere de bunları aktarmak istiyorum.”

HAFTADA İKİ GÜN
Kursta kadın ve erkek öğrenciler birlikte ders görüyor. Cumartesi ve pazar günleri saat 11.00 ile 18.00 arasında düzenlenen kurstaki dersler ve hocalarının isimleri şöyle:

  • Alevilik-Bektaşilik Felsefesi, Araştırmacı-Yazar Esat Korkmaz.
  • Alevilik-Bektaşilik Edebiyatı, Gazeteci-Yazar Rıza Zelyut.
  • Bektaşi Nefesleri, Yazar Dursun Gümüşoğlu.
  • Tasavvuf, Araştırmacı-Yazar Şakir Keçeli.
  • Alevi-Bektaşi Tarihi, Burhan Kocadağ.
  • Semâh, Yazar-Çevirmen Nasuf Barın.
  • Yaşayan Alevilik, Araştırmacı- Yazar Lütfi Kaleli.
  • İnan Erkânı, Ozan-Dede Dertli Divani ile Dergâhın Dedesi Veli Akkol.
  • Bağlama, Mehmet Polattaş.
    NEBAHAT KOÇ
    14.08.2004

Akçaeniş Tahtacılarında Yerleşik Düzene Geçiş ve Günlük Yaşamdaki Dinî Davranış Kalıpları*

0

Dr. İsmail Engin

Akçaeniş, genel olarak Tahtacı köyü olmasına karşın, kısmen Bektaşîlerin de bulunduğu; bu niteliğiyle, Alevîlerin ve Bektaşîlerin birlikte “yan yana” yaşadığı, nüfusu yaklaşık 1500 kişiden ibaret bir yerleşim birimidir. Bu makale, Akçaeniş Tahtacılarının yerleşik düzene geçişlerine kısaca değinmek; günlük yaşamdaki dinî davranış kalıplarını betimlemek ve Tahtacılar üzerine çalışacak araştırmacılara, bu davranış kalıplarının içerdiği sembolik anlamları sergilemek amacıyla kaleme alınmış bir derlemedir.

Köy Üzerine Genel Bilgiler (Köyün Coğrafyası)

Akçaeniş, Akdeniz Bölgesi’nde Antalya’nın güneybatısında kalan ve ona 129 km. uzaklıkta olan Elmalı ilçesinin Akçay bucağına bağlı bir köydür. Elmalı’ya 18 km. uzaklıkta ve onun güneybatısında, Akçay’ın da 9 km. kuzeydoğusundadır. Denizden yüksekliği 1050 m. olan Elmalı Ovası’nın güneyinde ve onun bir bölümünü oluşturan Zümrüt Ovada kurulmuş ova köyü ve toplu bir yerleşim birimidir. Yerleşim yerinin etrafında, tarım alanları ile elma bahçeleri vardır. Güneybatısında, Muğla il sınırına paralel olarak uzanan sivri ve keskin sırtlı tepelerin yer aldığı Akdağ; güneydoğusunda Bey Dağları ve Avlan Gölü bulunmaktadır.

Yerleşik Düzene Geçiş (Köyün Tarihi)

Köy, 1929 yılında kurulmuş. Ondan önce, köyün bulunduğu yer, 7-8 haneden ibaret olan Bektaşîlerin yaşadığı ve tarımla uğraştıkları “çiftlik”miş. Bektaşîlerin burada bulunmasının nedeni, “Abdal Musa Tekkesi ve Türbesi”nin Tekke Köyü’nde -ki köy Tekke Köyü’ne 3 km. dir- olmasıymış.
1929 yılında Fethiye yöresinde yaşayan Tahtacı oymaklarından kimi haneler, yerleşik düzene geçip, tarımla uğraşmak istemişler. Kara çadırla konup-göçen bu oymaklar, hem hayvancılık yapıyorlarmış, hem de ormanda çalışıyorlarmış. Cumhuriyetin ilânından sonra, ormanlarda tüccarların işletmecilik yapmaya başlamaları, Tahtacı oymaklarının hareket yeteneklerini ve iş alanlarını kısıtlamış. Buna, tarımla geçinen köylerin, göçebelik yapan ve hayvancılık ekonomisine sahip oymaklardan, tarım alanlarına zarar vermeleri nedeniyle artan bir şekilde, şikâyetçi olmaları ve merkezi hükümetin baskısı eklenince, oymaklardan bir kısım haneler, toprağa dayalı yerleşmeler kurmak istemişler. Böylece, Fethiye yöresindeki Tahtacılardan “Gökçeli Oymağı”na bağlı 7 hane, bu “çiftliği” satın almış ve buraya yerleşmişler. “Kazan kazan, ver katıra; artırırsan ve bakıra, bakır da bir kıymettir” anlayışındaki katır ve bakır yerini toprağa bırakmış. Zamanla, ilk yerleşen hanelerin toprak sahibi olmak ve tarımla uğraşmak isteyen akrabaları, onların yanına yerleşmiş, köy oluşmuş. “Çiftlik” adı da kullanılmaz olmuş. Köy yolunun, biraz eğimli bir yerde bulunan yıkık bir değirmenden geçmesi ve toprağın da beyaz gibi gözükmesi nedeniyle adına “Akçainiş” denmiş. Köyün adı, daha sonra “Akçaeniş” olarak kullanılmaya başlanmış.

Günlük Yaşamla İlgili Dinî Davranış Kalıpları

Akçaeniş Tahtacılarında günlük yaşamla ilgili belirleyebildiğimiz dinî davranış kalıplarını, aşağıda yer alan sekiz genel başlık altında toplayabiliriz.

a) Suyla İlgili: Su içilmesi belirli kurallara bağlanmıştır. Buna göre, su, kutsal kabul edilmektedir ve sol elle ayakta içilmemektedir. Suyun, sağ elle oturarak içilmesi, genel kuraldır. Aynı zamanda, su içmeden önce, kişinin “Yezit’e lanet, Hüseyin’e rahmet” demesi gerekmektedir. “Hz. Hüseyin” taraftarlarının Kerbelâ’da susuzluktan “kırılırken”, “Yezitlerin sol elleriyle ve ayakta” su içtiğine inanılmaktadır.

b) “Eşik”le İlgili: “Eşik”, kutsallık taşımaktadır. Eşik, evi kötü ruhlardan korumaktadır. Bu nedenle, eşiğe basmamak gerekmektedir. Eşiğe basan kişi, o haneye kötülük etmiş sayılır. Eşiğin üzerinden geçen kişi, kötülüklerden arınarak eve girmiştir. Türbe ve yatır ziyaretlerinde eşik, kutsallığını daha da artmış bir şekilde korumaktadır. Bu durumda eşik, yere diz çökerek üç kez öpülür ya da ona niyaz edilir. Eşik, ilk öpülen yerin sağı ve solu sırasıyla üç kez öpülürken ya da ona niyaz edilirken, “ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” denilir. Burada Allah eşikte ilk öpülen yerdir; Muhammed ilk öpülen yerin sağ tarafı, Ali ise sol tarafıdır. Ali sol tarafta olarak kalbe daha yakındır. Türbe ve yatır ziyaretlerinden çıkarken de eşik yine üç kez öpülmektedir ya da eşiğe niyaz edilmektedir.

c) El Öpmeyle İlgili: El öpme, son derece önemli bir davranış kalıbıdır. Dedenin sağ eli, kaç yaşında olursa olsun, kendisinden küçük ve büyük herkes tarafından öpülmektedir. Öte yandan büyüklerin eli öpülürken, sadece elin dudakla öpülmesine dikkat edilmektedir. Eli öptükten sonra alna götürmek söz konusu değildir. Bu davranış kalıbı, bir “Alevî el öpme biçimi” olarak değerlendirilmektedir. Akçaeniş Tahtacıları için, karşılaşılan kişinin Sünnî olup olmadığı, el öpme tarzıyla da ölçülebilmektedir. Onlara göre, Sünnî bir kişi, eli dudakla öpmeden onu önce çenesine koymakta ve sonra alna götürmektedir. Sünnî ile Alevi arasındaki farklı davranış kalıpları, bu şekilde de ortaya çıkmaktadır. Köyde elin öpülürken alna götürülmesi, ikiyüzlülük olarak kabul edilmektedir.

ç) Üçleme (Yanakla İlgili): Büyüklerin elleri, Alevî el öpme biçimine göre, öpüldükten sonra, yanak yanağa değecek şekilde mutlaka yanaklardan da öpülmesi gerekmektedir. Bu davranış kalıbı, aynı yaştaki kişiler için, tokalaştıktan sonra geçerlidir. Yanaklardan öpülürken, önce sol, sonra sağ yanaktan, bir kez daha sol yanaktan öpülmelidir. Burada bir “üçleme” söz konusudur. Yanaktan öperken, kişi içinden önce Allah, sonra Muhammed ve Ali demektedir. Allah ve Ali sol yanağı öperken anılmakta, Muhammed ise, sağ yanağı öperken söylenmektedir. Bu durum, eşik örneğindeki üçlemeye benzemektedir.

d) Yemek Yemekle İlgili: Her öğün yemekten sonra, yemek duası yapılmakta ve başparmaklar sofranın üzerine konarak herkes “Bismi Şah” demektedir. Sofradan kalkarken dua etmek ve başparmakları sofranın üzerine koymak, bereketi artıran bir davranış olarak kabul edilmektedir. Yemekte sofranın üzerine kaşık ve çatal sürekli olarak açık olarak konulmaktadır. Kaşığın ve çatalın kapalı konulması, bereketi sınırlayan bir davranış biçiminde değerlendirilmektedir.

e) Hayvanlarla İlgili: Tavşan, uğursuz bir hayvandır ve eti asla yenmemektedir. Yolda bir kimsenin önünden tavşan geçmesi, onun için uğursuzluktur.

f) Adlarla İlgili: Doğan çocuğa Osman, Ömer ve Bekir adları konulmamaktadır. Akçaeniş Tahtacılarında, söz konusu adlara sahip hiç kimse bulunmamaktadır. Bunun nedeni olarak da İslâmiyetteki “Dört Halifeler Dönemi”nde, bu adlardaki üç halifenin Ali’nin hakkını aldığı söylenmektedir. Köyde, Ali, Hasan, Hüseyin, Hamza ve İsmail gibi erkek adları ve Elif, Fatma, Gül gibi kadın adları çoğunluktadır.

g) Hastalıkla İlgili: Kişi hastalandığında, yatırdan yardım ummaktadır. İlk olarak, köyde bulunan “Keramettin Yatırı”na başvurulmakta ve dilek tutulmaktadır. Dilek, hastalığın iyileşmesi içindir ve hastalığın iyi olma durumunda yatıra adak adanmaktadır. Yatırın kutsal kişi olarak hastaya yardım edeceği düşüncesi vardır. Yatır adağı, genellikle kurban tığlatmadır. “Keramettin Yatırı”ndan çare istenmiş, ancak, hastalık herşeye karşın iyileşmemişse, bu kez “Abdal Musa Yatırı” ziyaret edilerek ondan yardım istenmektedir.

AABF:İslamı reddetmiyoruz

0

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) yöneticileri, CHP Mılletvekılı Gülcicek’in ‘ İslamı reddediyorlar’ sözlerine yanıt verdi
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) yöneticileri Milliyet’e yaptıkları açıklamada, islami reddetmediklerini belirttiler. AABF yöneticileri, CHP İstanbul milletvekili Ali Rıza Gülçicekin “Alevilik İslam’ın dışında diyenler, nasıl din dersi verecekler merak ediyorum. Bence Aleviliği islam dışı görenler din dersi veremez” sözlerine yanit getirdiler. AABF programda belirtilen Alevilik tanımınin kendilerini bağladığını ve İslam’ı reddetmediklerini belirterek şöyle konuştular:
Turgut Öker (AABF Başkanı): Sayın Ali Riza Gülcicek in bir gazetede cikan açıklamayı AABF’ nu kast ederek ifade verdiğine inanmiyorum.Programımizda belirtildigi gibi, Aleviligi Sünni inancin dışında islam’ı kendimize göre yorumluyoruz. Runun dışındaki görüşler kişisel görüşlerdir.Ayrıca biz islam dersi vermiyoruz.Alevilik dersi veriyoruz.
Hasan Öğütçü (AABF Genel Sekreteri AABF ın 1998’deki programında yazılanların örgütümüz için AABF için geçerlidir. Alevilik İslam çerçevesi içinde görülen, Sünniliğin ve Şiili ğin dışında Allah – Muhammet – Ali yolunda yürü yen bir inançtır. İslam’ı reddetmemiz mümkün değil. İslam’ı reddetme diye bir sorunumuz yok. AABF’nin görüşü Aleviliğin İslam içinde olduğu dur. Programda ifade ettiğimiz İslam’ı reddetmiyoruz. Alevilik İslam içerisinde, Sünnilikten farklı yorumlayan bir inançtır. Aleviliği İslam dışı görmüyo ruz. AABF yönetimini söylediği de benim görüşle rimle özdeştir.”
Şeydi Koparan (AABF 2. Başkanı): Aleviliğin İs lam içi dışı spekülasyonları dışardan olan yakış tırmalardır. AABF’nin 1998 yılındaki genel kuru lunda yapılan Alevilik tanımlaması vardır. Bu ta nımlama AABF’ye bağlı olan kurum ve kuruluşlar için geçerlidir. Alevilik İslam dünyasının içerisinde varolmuştur. Böyle bakıldığında bile Aleviliği İsla miyet’in dışına taşımak mümkün değildir.
Şeriatm olmadığı yerde Alevilik var olamaz, Ale vilik şeriatla zıtlaşması karşısında durması ile zıtlıkla varolmuştur. Alevilik İslam bahçesi içerisin de görülmektedir ve tasavvuf boyutuyla da İslam bahçesinden çıkarmak mümkün değildir.
Bu arada AABF Genel Başkanı Turgut Öker’in imzasıyla dün AABF’ye bağlı Alevi Kültür Merkezlerine, Alevi Kadınlar Birliği ve Alevi Gençler Birliği’ne gönderilen yazı da, Aleviliğin İslam dinini kendine göre yorumladığı belirtildi. Yazıda, AABF Yönetim Kurulu’nun 18.12.2004 tarihinde toplandığı, bu toplantıda gerek AABF içinde gerekse AABF dışmda Aleviliğin tanımı ile ilgili tartışmaların ele alındığı, AABF’nin 1998 tarihli programında Alevilik tanımının geçerli olduğu vurgulandı ve tüm organlarının, herhangi bir spekülasyon olmaksızın Alevilikle ilgili bu tarifi ölçü almalarının ve bunun dışında belirtilen görüşlerin, inanç ve düşünce özgürlüğü bağlamında kişisel görüş olarak değerlendirileceğini belirtildi.
(RECAİAKSU Köln) Milliyet 23.12.2004

Hüseyin Demirtaş İslamın içi de dışı da Alevi’yi yakıyor…

0

Aleviler son dönemde gerek kendi içlerinde gerekse dıştan gelen baskılarla, inançlarının İslam’ın içinde mi dışında mı olduğu konusunda tavır belirlemeye zorlanıyorlar. İşin aslına bakılırsa, Aleviler tarihlerinde bugün olduğu gibi hiçbir zaman saflarını belirlemeye bu derece yoğun baskıyla zorlanmadılar. Eskinin kapalı toplumunda saf ve tavır belirlemeye gerek yoktu. Saflar zaten belliydi. Renkler siyah ve beyazdan ibaretti. Alevi, Osmanlı’nın gözünde, 600 yıllık tarihinin her döneminde olmamakla birlikte, kimi zaman sapık, kimi zaman zındık kimi zaman da Rafızi idi ve görüldüğü yerde başının ezilmesi vacipten de öte farzdı.
Lakin son dönem Alevisini gerek içsel gerekse dışsal şartlar bakımından toptan veya kısmen yok etmenin imkanı neredeyse sıfıra indi. Çünkü ne Aleviler Osmanlı döneminin sadece ormanlık ve dağlık kesimlerde yaşayan kapalı köylü toplumu, ne de devlet ve Sünni halk yüzde yüz Alevi düşmanı artık. Hem Aleviler hem de devlet ve Sünni halk çok parçalı ve Alevilere karşı her biri farklı bakış açılarını temsil ediyor. Bu temsil dostluktan düşmanlığa iki uç arasında seyrediyor.
Siyah-beyaz anlayış
O nedenle yüzlerce yıldır kimseyi pek ilgilendirmeyen “Aleviliğin İslam’ın içinde mi dışında mı” olduğu sorusu bugün daha sık sorulur olmaya başladı. Toplumsal değişim belki bu sorunun artık cevabının bulunmasını gerekli bir hale getirdi. Bir de malum Türkiye’de herkesi tek tipleştirme, kendine benzemeye zorlama gibi ulusal bir hastalık mevcut. Yani bir Alevi, “Müslümanım. Benim inancım İslam içinde” diyorsa, o zaman diğer Müslümanlar gibi olması gerekiyor. Yani Sünni Müslümanlar, İslam’ı nasıl algılayıp yorumluyor ve uyguluyorsa; Alevilerden de aynı şey bekleniyor ve hatta Sünni İslam’ı onlarca kuşaktır Sünni olanlardan daha özenli ve sofuca sahiplenmeleri isteniyor. Aksi takdirde, Alevinin karşısına klasik siyah-beyaz anlayış; ya benim tarafımda ya da karşımdasın bağnazlığı tüm acımasızlığıyla karşısına dikilir. İnat eder ve yolundan dönmezsen de, “Ya sev ya terket” bile denir.

327, 224, 209, 0, 1, 476


Sonuç değişmiyor
Bence Alevilerin artık İslam’ın neresinde olduklarına karar vermelerinin zamanı geldi gelmesine de, verilecek kararın şekli ne olursa olsun bundan zararlı çıkacaklar yine Aleviler olacağa benziyor. O nedenle hesaplı ve dikkatli hareket etmek gerekiyor.
Ayrıca gerek Alevilerin bölgelere göre farklılık göstermesi, gerek Alevilik anlayışlarındaki çeşitlilik gerekse de karar alıcıların temsil kabiliyeti; bir pozisyon belirlendiğinde de var olan kaosu gidermeye yetmeyeceği gibi daha da artıracaktır.
“Sizin cemevi dediğiniz yerler var. Buraları sakın camiyle bir tutmayın. Müslümanların ibadethanesi camidir. Boş zamanlarınızda semah gibi cem gibi folklorik faaliyetler için oraya gitmenize bir şey
demeyiz ama namaz vakitlerinde de sizleri camide bekleriz ha! Diyanet’ten de masa, sandalye kapma hayallerinden vazgeçiniz. Zaten siz de İslam içindeyiz dediğinize ve Diyanet de ayrımsız tüm Müslümanları temsil ettiğine göre böyle bir ayrımcılığa gerek yok” cümleleri arka arkaya sıralanacaktır.
Bu iki açıdan yeni bir kaosa yol açacaktır. Birincisi, Aleviliğin İslam’ın neresinde olduğuna karar verilince, bu Aleviler arasında kesinlikle büyük ayrışma ve neticesinde kamplaşma yaratacak; bugün zaten var olan ama belirgin olmayan İslam’ın içinde Alevilik ve ayrı bir inanç olarak Alevilik kavgası başlayacak ve de Aleviler bu ayrışmayla birlikte iki büyük cepheye bölünücektir. Böylesine büyük bir bölünme Alevilerde tarihlerinde yaşamadıkları ağırlıkta bir darbeye yol açabileceği gibi, bundan çok düşük bir olasılıkta olsa Aleviler kârlı da çıkabilir. Aralarında nihai denebilecek olumlu anlamda bir kırılma yaşanabilir ve çıkacak iki ayrı kutup sen yoluna ben yoluma diyebilir. Bu sonuçla birlikte Aleviler arasından kimin kafası nereye yatıyorsa oraya gitme başlar ve herkesin yeri açıkça ortaya çıktığı gibi “İslam’ın dışında mı içinde mi?” spekülasyonları da sona erer.
Yaşanacak diğer kaos halini ise Alevilerin yerlerini belirlemesine devlet ve Sünni halktan gelecek tepkiler şekillendirecektir. Şöyle ki, eğer Aleviler kalkıp “Biz İslam’dan belli ölçülerde etkilensek de içinde değiliz. Alevilik apayrı bir inançtır” derse, o zaman Aleviler şiddeti şimdiden tahmin edilemeyecek dolaylı ve dolaysız saldırı ve tehditlere maruz kalacaklardır. Bunun anlamı, Türkiye’nin yeni Sivaslara, Maraşlara, Gazi Olaylarına hatta Osmanlı dönemindeki toplu kıyımlara gebe olması demektir. Çünkü Türkiye toplumu, az da olsa içinde hüküm süren hoşgörü ve farklılıklara tahammülü en az yüz yıl önce terketti.
Alevilerin, “Biz İslam’ın dışındayız” demesi Türk vatandaşı gayri müslimlerin yıllardır yaşadığı dışlama ve baskıların yön değiştirmesine neden olabileceği gibi, şimdi ılımlı olan milliyetçi ve İslamcı gruplar bile radikalleşerek Alevilere dönüp, “Yüz yıllarca koynumuzda yılan beslemişiz. Sizleri ne de olsa kendimizden sayardık. Ama siz düşmandan ve kâfirden de betermişsiniz” diyeceklerdir. Ondan sonra da gelsin provokasyonlar, Alevi avına çıkmalar, “Maraş’ta, Sivas’ta iyi ki bunları katletmişiz. O puslu ortamda köklerine kibrit suyu dökmek varmış ya!” söylemleri…
Gelenekten yeterince
nasiplenmemiş Aleviller
Burada devletten gelecek tepkileri ölçmenin ise imkanı yok. Zira devletin Sünni ağırlıklı mevcut düzeni korumayacağı ve Alevilerden böyle bir durumda gelecek hak talepleri karşısında pek de hayra soluk almayacağı bellidir. Diğer taraftan Alevilerin, “Biz İslam’ın içindeyiz” seçeneğini işaretlemeleriyle de ortalık birden süt liman kesilmeyecektir. Belki asıl gümbürtü böyle bir tercihin açığa vurulmasıyla başlayacaktır. Bir yandan Alevilerin cahil ve gelenekten yeterince nasiplenmemişleri arasından zaten şimdi de olduğu gibi, “Madem ki İslam’ın içindeyiz. Öyleyse namaz kılmak, oruç tutmak ve hacca gitmek de İslam’ın şartları olduğuna göre, bunları bir Müslüman olarak yerine getirmeliyiz. Pirimiz Hz. Ali de bunları yapmıştı” gibi garip akıllara kul olanların sayısı bir hayli kabaracaktır. Nitekim halihazırda Aleviler yukardaki türden söylemlerle zaten bir kimlik kayması ve erime sürecindeler.
Ayrıca İslam içinde bir tercih Aleviler dışı cepheyi daha da hareketlendirecektir. Bu cepheden hemen, “Bakın sonunda kendiniz bir karara vardınız ve İslam içinde olduğunuzu açıkladınız. Böyle bir beyanı olumlu karşılıyoruz, ancak bir Alevinin inancının İslam’ın içinde olduğunu bildirmesi yetmez. Samimi olduğunuzu kanıtlamanız lazım. Bunun için de İslam’ın şartlarının hepsini yerine getirmenizi bekliyoruz” denilecektir. Ama bununla bitse iyi. Arkasından, “Sizin cemevi dediğiniz yerler var. Buraları sakın camiyle bir tutmayın. Müslümanların ibadethanesi camidir. Boş zamanlarınızda semah gibi cem gibi folklorik faaliyetler için oraya gitmenize bir şey demeyiz ama namaz vakitlerinde de sizleri camide bekleriz ha! Diyanet’ten de masa, sandalye kapma hayallerinden vazgeçiniz. Zaten siz de İslam içindeyiz dediğinize ve Diyanet de ayrımsız tüm Müslümanları temsil ettiğine göre böyle bir ayrımcılığa gerek yok” cümleleri arka arkaya sıralanacaktır.


Devleti rahatlatan yönelim
Bu durumda devlet de geri adım atmayacağı gibi, “Hakkı olana hakkını verme” gibi bir geleneğe sahip olmadığından, “Ben zaten Müslümanların dini ihtiyaçlarını karşılamak için elimden gelenden fazlasını yapıyorum. Alevi vatandaşlarımız da inançlarını İslam’ın içinde tanımladıklarına göre, buyursunlar herkese sağladığımız imkanlardan yararlansınlar” kolaycılığına ve mevcut düzeni koruma yoluna gidecektir. Hatta Aleviliğin İslam içinde olduğu tercihi, bir yerde devleti en çok rahatlatan bir yönelim olacaktır. Çünkü böylelikle devlet yeni her türlü talebi, “İnancınız İslam içinde. Öyleyse oturun oturduğunuz yerde. Türkiye’de İslam’a ve Müslümanlara sağlanan imkan şeriatla yönetilen İran ve Suudi Arabistan’da bile yok” diye savuşturma imkanı bulacaktır.
Yukarıda ortaya koyduğumuz gibi Aleviliğin İslam’daki yeri gibi teolojik (din bilimsel) tartışmaların, bizzat Alevilere olumlu bir getirisi yok. Zaten şu aşamada İslam, Aleviliği içine alacak kadar esnek ve kapsamlı olmadığı gibi, Sünni Müslümanlar da Alevilik ve Alevileri oldukları gibi kabul etmeye hazır değil. Onlar istiyor ki, Aleviler bizim istediğimiz gibi Müslüman olsun. Bu da eşyanın tabiatına aykırı olduğundan ve karşı taraf asimilasyoncu bir anlayış taşıdığından, Aleviler uzak durmakta ısrarcı davranıyorlar.
Alevilik adına birşey kalmaz
Ne var ki, Ehli Sünnet veya Sünni İslam’ın bu dışlayıcı tutumuna karşılık Alevilik de, tek başına İslam’ın içine sıkıştırılamayacak kadar kapsamlı bir inanç. Biz kabul edelim veya etmeyelim, Sünni İslam Ahmet’e Mehmet’e göre değişmeyen belli ibadetlere ve uzun bir yazılı geçmişe sahip. Ayrıca tarihi boyunca hep iktidarların himayesinde yaşadığından, süreç içinde biraz esnek olmakla birlikte kesin çerçevesi oluştuğu gibi, dünyanın hemen her Müslüman toplumunda da geçerli standartlara ulaşmış. Bu nedenle Sünni İslam’ın şu anki ulaştığı seviye baz alınıp, Alevilik bu yapı içine sokulmaya çalışılırsa ortada Alevilik adına bir şey kalmaz. Örneğin cem ayinlerine, kadın-erkek toplu ibadete, semaha, bazı ayinlerde kullanılan alkollü içkiye ve inancın ayrılmaz bir parçası olan saz ve müziğe Sünni İslam şemsiyesi altında bir yer bulmak, aşırı zorlama yorumlara gitmeden mümkün değil. Aleviler tam da bu gerekçelerle inançları adına ne varsa terkederek, Sünni İslam içinde bir temsile onay vermiyor ve tek tip bir İslam anlayışı içine hapsolmak istemiyorlar.
Ayrıca Alevilerin, “Biz Müslümanız” demesi karşı tarafın tarihsel önyargılarını gidermediği gibi, Müslüman olarak kabul görmelerine de imkan tanımıyor. Kimse Aleviyi olduğu gibi bağrına basmaya yanaşmıyor. Diğer yandan, “Alevilik İslam’ın dışında ayrı bir inançtır” deseler, o zaman da bir başka sorun karşılarına çıkıyor; “Bunları içimize almamakla ve Müslüman kabul etmemekle haklıymışız. Bak gördünüz mü kendileri itiraf ettiler Müslüman olmadıklarını” homurtuları ortalığı kaplıyor. Kısaca Alevinin işi gerçekten zor. Zira aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık…
Sonuçta Alevilik ve Bektaşiliğin İslam’ın neresinde durduğu tartışmalarının belki ‘şimdilik’ kaydıyla anlamsızlığı her iki durumda da tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarken, Aleviler, “Siz İslam’ın neresindesiniz?” sorusu karşısında bir ikileme, yer yer de bir kısır döngü içine sokuluyor. Bu durum belki de hem Alevi hem de Sünni kanadın, Aleviliğin İslam’ın neresinde durduğu sorusuna verilecek cevabın sonuçlarına katlanmaya hazır olmamalarından kaynaklanıyor olabilir.
Tabii ki, Alevilerin kendi aralarında İslam’ın içindeki yerlerini tartışmalarında kamuoyuna pek yansıtmamak kaydıyla bir sakınca yok. Çünkü Alevilik, Sünnilik gibi kesin normları olan bir yapıda olmadığından, İslam’ın neresinde olduğu konusunda ileri sürülecek her iki iddiayı da haklı çıkaracak yeterli argümanı bulmak o kadar zor değil. Ancak şu aşamada Alevilere düşen görev, dışa karşı bu türden anlamsız tartışmalardan uzaklaşarak, inançlarını orijinal ve tarihsel çerçevesini bozmadan; demokrasi, laiklik ve insan hakları gibi çağdaş değerlerle bağdaştırarak yaşamak, yaşatmak ve bu mirasın gelecek kuşaklara aktarılmasının zemin ve araçlarını hazır hale getirmektir. Böyle bir sürecin şekillenmesi, Alevilerin büyük bölümünün bilinçli bir şekilde örgütlenmesinden ve bu doğrultuda harekete geçip taleplerini meşru bütün baskı mekanizmalarını kullanarak ortaya koymasından geçiyor.
Cevap yetiştirme yarışına girmek
Aksine hareket ederek öncelikli bir takım gereklilikleri yerine getirmeden, genel kamuoyu önünde olumlu bir sonuca götürmeyeceği önceden kestirilebilen tartışmalara girmek, Alevilerin varmak istedikleri hedefe ulaşmasında geciktirici hatta zararlı etki yapar. Nitekim de yapıyor. Alevi örgütleri ve aydınları bu kısır tartışmalara cevap yetiştirme yarışına girerek zaman ve enerji kaybediyor.
Devasa sorun ve engellerin Alevilerin önünde beklediği bir dönemde, emekli bir memur edasıyla hareket ederek ayrıntılarla ve belki gelecekte rahat bir ortamda yapılabilecek tartışmalarla zaman ve enerji kaybından, henüz emekleme aşamasında olan Alevi hareketinin uzak durması gerektiği kanısındayım.
Yoksa yanılıyor muyum?
Hüseyin Demirtas
Yorum
Aleviyol 21.04.2004

ANADOLU İSLAM GİZEMCİLİĞİNİN ORTA ASYA KÖKENLERİ

0

Irene Melikoff

Anadolu gizemciliği (sufiliği), geniş bir sufi tarikatlar yelpazesini içeren büyük bir araştırma alanını kapsamaktadır. Eldeki araştırmanın, aydın sınıfların bildiği İslam Gizemciliği ile ilgisi yoktur. Bu araştırma, Uygur Budizmi’nin etkisi ya da İslam öncesi Şamanizm’in kalıntılarından dolayı, aralarında Ahmet Yesevi okulu da (1) olduğu halde, Orta Asya kalıntılarını taşıyan halk sufizmi ile sınırlı kalacaktır.
Bilim adamlarının çoğu, Türk halkları arasında İslam’ı yayan ata ve babaların, varlıklarını ve İslam öncesi geleneklerini uzun süre koruduklarını biliyorlardı. Fuat Köprülü de bunu açıkça ortaya koymuştur2.
Böylece Anadolu’nun kırsal ve göçebe halkı arasında yayılmış olan İslam, eskil (arkaik) karakterini hep korumuştur. Kırsal ve aşiret yaşamı sürdüren halklar, kendilerini eski inançlarına yeniden bağlayan göbek bağının kesmediler. Çünkü yeni liderleri, baba ve dedeler, sadece eski kam-ozan soyundan gelmeydiler. Hala cahil ve batıl inancın etkisinde kalmış halk, medresenin manevi ve kültürel etkisi altına girmeye henüz hazır değildi ve yaşamlarını Orta Asya gelenek ve göreneklerine göre sürdürüyorlardı.
Ayrıca, bu göbek bağı hiç kesildi mi? Hayır. Keyfi olarak “Alevi” diye adlandırılanların gelenek ve görenekleri araştırıldığında, bundan kuşku duyulacaktır. Bunlarda, günümüze dek gelmiş, zamana meydan okuyan eski gelenek ve görenekleri yeniden buluruz. Bunlara örnek olarak cenaze törenlerine verebiliriz; Ölüm, ne zaman gelirse gelsin, hatta ölü, yörenin koşullarına göre gereken zamanda toprağa verilmiş olsun, cenaze törenleri İslam öncesi Türk halklarının geleneklerine uygun olarak, İlkbahar başlarında yeniden yerine getirilir.3 Bir örnek de,yeni doğan çocuğun ve doğum sonrası günlerde annesinin yaşamını tehdit eden, insan eti yiyen cin, A (Alkarısı) inancıdır.4 Bir başka örnek, Şubat ayının sonuna doğru yapılan ve Çin takvimine göre eski Türklerin Yeni Yılı olan ve Marco Polo’nun anlattığı “Ak Bayram”la denk düşen, “Hızır” adıyla anılan bayram geleneğidir.5
Hatta bu sıralamaya, çeşitli yorumlara yol açan “Öte dünya kardeşi”, yani Ahiret kardeşi ya da Musahip6 geleneğini de ekleyebiliriz. Buna benzer bir geleneği, Kaşgarlı Mahmud kitabında anlatmıştır.7
Biz yine, 1239-1240 tarihleri arasında, Babalılar Ayaklanması ile imparatorluklarının dengesi tehlikeye giren Anadolu Selçukluları dönemine dönelim. Bu ayaklanmacıların liderleri, tarihçi Aşıkpaşazade’nin atası olan “Baba Resul” ya da “Baba İlyas” adıyla da bilinen Baba İshak, sadece eski kamozanların takipçileriydi.8 Onların inançları daha sonraki manevi liderleri Şeyh Cüneyd ya da Şeyh Haydar yandaşlarından farklı değildi.
Bunlar da, şeyhleri gibi tenasuha (ruh göçüne) ve insan suretinde Tanrının zuhur ettiğine inanıyorlardı. (9) Baba İshak, “Baba Resullah” diye anılıyordu. Daha sonra, Şeyh Cüneyd ve soyundan gelenler, aşırı Şii öğeler aracılığıyla Tanrısallık belirtilerini simgeleyen şeyin, Ali’nin zuhuru olduklarını söyleyeceklerdir. Fakat burada bir güneş kültürünün (ya da göksel bir din de denebilir) tüm kalıntılarını önceden görmek gerekir: Ali burada İslami bir parlaklık altında, bir güneş tanrısallığını (“Kutsal gök” inancını), eski Türklerin “Gök rengi” inancını temsil etmektedir.10
Bektaşi tarikatına adı verilen Bektaş Veli de “Ali’nin sırrı” olarak görünür. Avucunun içinde, yeşil rengin güzel bir tonu olan ve Ali’nin işareti sayılan “yeşil ben” vardır. Hatta Ali’nin alnını süsleyen bu işaret, parlayan bir yıldız gibi Hacı Bektaş Veli’nin alnında da parlamaktadır. Bütün bu olaylar, Hacı Bektaş Veli “Velayetname”sinin en başında anlatılmaktadır.11
Anadolu’da halk dini, başlıca Bektaşilik ve Mehmet Fuat Köprülü’nün “Köy Bektaşileri” diye bahsettiği ve küçültücü anlamda “Alevi” diye çağrılanlar tarafından temsil edilmiştir.12 Başka bir deyişle Türk halk İslamlığı, menkıbe geleneğinin Ahmed Yesevi’ye bağladığı Hacı Bektaş Veli’den sorulur.13
Tarihsel açıdan en önemli bilgi kaynağımız olan Aşıkpaşazede Tarihi’ne göre Hacı Bektaş Veli, Babalılar Ayaklanması’nın ortasına düşer ve Ayaklanmanın önderlerinden biri olan Baba İlyas Horasani’nin çevresinde yer alır.14 Bu olay, 14. yüzyılın ilk yarısında Aşıkpaşazade’nin dedesi, Baba İlyas’ın torunu Elvan Çelebi tarafından yazılmış en eski metin olan, manzum biçiminde yazılan “Baba İlyas-i Horasani Menakıbnamesi” adlı yapıtında yer almaktadır.15 Bu metinde Hacı Bektaş, Baba İlyas’ın müritleri arasında anılmaktadır. Bektaşi tarikatına adını veren Velinin,inançsal düşüncelerinin Babalılar’ınkinden farklı olmayacağı konusunda bazı nedenlerimiz var.
Bununla birlikte, 1240 yılında Babalılar’ın Selçuklular tarafından kılıçtan geçirildiği dönemle 1449’da Şeyh Cüneyd’in dinsel -politik hareketini başlattığı dönem arasında iki yüz yıllık bir zaman vardır. Yabancı öğeler, bu halk dinine karışmıştır. Ne Babalılar zamanında, ne de bozgundan sonra Suluca Karahüyük’e gelmiş bulunan Hacı Bektaş’ın, inzivaya çekilmiş bir derviş yaşamı sürdürdüğü zamanki öğeler bulunmaktadır.
Bu öğeler arasında, Azerbaycan’da vaazlar veren Astarabad’lı Fazullah’ın hurufi düşünceleri16, İranlı kalenderlerin17 kuşkusuz bir Türk biçimi olan Abdalan-i Rum18 ve hatta Ahiler’in zenaat Loncaları gibi heterodoks düşünce eylemlerinin gelişmemiş Bektaşilik içinde eriyip kaynaşması vardır. Safavi propaganda döneminde, aşırı Şii düşünceler, halk Bektaşiliğini kendi cilalarıyla kapatacaklardır. Daha önce Babalılar’da var olan, insan suretinde Tanrının zuhur etmesi ve tenasuh (ruh göçü) inancına, Ali’nin tanrısallığı düşüncesi zorla gelip katılacaktır. Dede, artık az çok, İslami motiflerle donanmış eski kam-ozanlar olan Baba İlyas ya da Baba İshak’ta olduğu gibi, sadece kutsal görev ve yetkilerle donatılmış olmayacak, aynı zamanda insan suretinde Tanrının tecellisi olan Ali’nin bir tenasuhu olacaktır.
Selçuklu Anadolu’su, daha sonra Akkoyunlu İmparatorluğu’nda olduğu gibi resmi mezhepler olarak Sünni idi. Bu, Selçuklu yönetimi altındaki medrese eğitiminden dolayı biçimlenmiş ve Acem (İran) kültürü etkisinde kalmış kent merkezinde oturanlar içindi. Fakat bu durum, henüz bilgisiz kırsal kesim ve aşiret halkı için başkaydı
İbn-i Batuta, 14. yüzyılda Alanya’ya geldiğinde, Rum bölgesi kadınlarının kapanmadıklarını not etmektedir.19 “Bu ülkenin insanlarının Sünni olduklarını, fakat buna karşın haşhaş (esrar) aldıklarını” yazar.20 Açıktır ki, temelde Müslümanlığı ve Sünniliği kabul eden halkın tümü, geçmişte atalarının yaptıkları gibi dünyayı tüm doğallığıyla yaşamayı sürdürüyorlardı. Onlar, kadınlarının örtünmelerini ve Şaman törenleri sırasında kendinden geçmenin temel aracı olan haşhaşı kullanmayı doğal karşılıyorlardı.
Aşıkpaşazade, Hacı Bektaş’ı atası Baba İlyas’a bağlarken, İslamlığın temel kurallarını harfiyen yerine getirmediğini bilmesine karşın, yine de onu yoldan sapmış biri olarak görmüyordu. Onu Şeyh Cüneyd ve Haydar ile bağdaştırmaz.21
“Sultan Beyazıd Han döneminde, Erdebil sufileri Rum diyarına nasıl geldikleri ve sonrası”22 başlıklı vakayinüvisi’nde Şeyh Cüneyd’den söz ederken, Sadrettin Konevi’ye, “Bu şeyh Cüneyd’in muradı sofuluk değil, o Şeriattan uzaklaşmıştır” dedirtir.23 Şeyh Cüneyd’e bağlı olanlar arasında Simavna Kadısıoğlu diye anılan tarihçi, yani Şeyh Bedrettin’in oğlu ve yandaşları bulunmaktadır.24
Sonuç olarak, Aşıkpaşazade Tarihi’nin yazıldığı dönemde, Anadolu halk İslamlığı, başkaldıran Safavi şeyhlerinin propagandası sonucu kuşatılmış ve yayılmış aşırı Şii düşüncelerin henüz akınına uğramamıştı. Hacı Bektaş adı etrafında kristalleşen bu halk dini, gelecekteki Kızılbaşların çıkış yolu olan Babalılar’ın inançlarına kuşkusuz daha yakındı. Bu da, gelenek ve efsanenin, Hacı Bektaş’ın ve öğretisi hiç heterodoks özellik taşımayan Ahmet Yesevi’ye neden bağlanabileceğini açıklamaktadır.25
Moğol istilası, Orta Asya üzerinde Harzem ve Maveraünnehir’deki kültür kentlerini yakıp yıkarak böylesi bir felaketi doğurduğu zaman, dervişler Rum Selçuklu sultanlarının yanına sığındılar. Göç edenlerin izledikleri yol, Azerbaycan ve Horasan’dan geçiyordu.
Horasan’dan gelen dervişlere Horasan erenleri deniliyordu. Hatta Hacı Bektaş da, Baba ilyas gibi Horasani olarak anılıyordu. Sonra bir gelenek haline gelen bu adlandırma, istila önünden kaçan yığınların izlediği yolu anımsattığı gibi, dervişleri zorlayan toplu göçüde anımsatmaktadır.26 Bu dervişleri Küçük Asya ile Orta Asya arasında bir bağ oluşturan Ahmet Yesevi kültürünü birlikte getirdiler.27 Bu bağ, XX. yüzyıl başlarında Türkistan’dan gelen ziyaretçiler (hacılar), Anadolu’da Seyit Gazi Bektaşi dergahını ziyaret edene dek canlıydı.28 Bektaşiler, gerçekte, Ahmed Yesevi’nin manevi kalıtçıları idiler. Bu arada, Fuat Köprülü’nün de, Hacı Bektaş’ı Anadolu’ya göç etmiş bir Yesevi dervişi olarak gördüğünü belirtelim. Ona göre, iki tarikat, Nakşibendilik ve Bektaşilik, Yesevilik’ten kaynaklanmış bulunmaktadır.29
Hacı Bektaş’ın ölüm tarihini tam olarak bilmiyoruz. İnanca göre, 1270’lerde ölmüştür.30 Fakat biz, 1239-40’larda kardeşi Menteş ve kendisinin Baba İlyas-i Horasani’nin müritleri olduklarını ve Menteş’in bu ayaklanma sırasında öldürüldüğünü biliyoruz. (31) Bunların, Baba İlyas’la birlikte Horasan’dan geldikleri ve Baba İlyas’ın da Yesevi tarikatına girmiş olabileceği düşünülebilir. Fakat bu, hiç bir şeyin bilgilerimizin bugünkü durumuna göre henüz kanıtlanmamış bir varsayım olduğunu değiştirmez.
Şimdi’de, Velayetname’de anlatılan söylencesel (menkıbevi) verilere bakalım: İnanca göre, Hacı Bektaş, Horasan’da Nişapur kentinde doğmuştur. Sekizinci İmam Ali Er-Rıza soyundan gelmektedir ve soyu, sonuç olarak Hüseyin’den dolayı Ali’ye çıkmaktadır. Aynı biçimde Ahmed Yesevi de Muhammedî el-hanefi’den dolayı Ali’ye bağlanır.
Velayetname’ye göre o, Ahmet Yesevi’nin bir müridi olan Lokman Perende adında bir pir’e bağlıdır.32 Abdülbaki Gölpınarlı, Lokman Perende adını taşıyan 3 kişiden söz eder: Birincisi Şeyh Lokman-i Serasi’dir ve 1048’de ölmüştür. ikincisi, Hüseyin Baykara zamanında Herat’ta yaşamış bir şeyhtir, 1492-93’de ölmüş ve buraya gömülmüştür. İkisi arasında 14. yüzyılda Erdebil’de yaşamış olan ve Safaviler’in Anıtkabri sayılan türbe’ye gömülmüş olan bir başka Lokman Perende bulunmaktadır. Gömütü, Şeyh Safiyuddin İshak’ın (ölümü: 1334) oğlu Şeyh Sadreddin Musa (1334-1392) tarafından yaptırılmıştır.33 Eğer üçünden birini seçmek gerekseydi, Bektaşileri Kızılbaşlara bağlayan bağ nedeniyle daha çok sonuncusuna eğilim duyardım. Fakat Perende (Uçan) sözcüğü üzerinde de durmak gerek. Bu isim gezginci dervişler olan Kalenderi tarikatına bağlı başka bir sufi ulu kişiye de verilmiştir ki, bu da ünlü Şems-i Tebrizi’dir.
Eflaki, bize, onun değişik mekanlara bi ser ü pa (başsız ayaksız) olma gücüne sahip olduğunu, bu nedenle kendisine Şems-i Perende (Uçan Şems) denildiğini anlatır.34 Burdan da, Şems’in hazır ve nazır, yani aynı anda ayrı mekanlarda bulunabilen, ermiş ve ulukişilere özgü olan güce sahip birisi olduğu sonucu çıkmaktadır. Hacı Bektaş da aynı güce sahip olacak ve bu görünüm (don), diğer bir çok Bektaşi ulularına, özellikle ölümünden sonra aynı anda birçok yerlerde görülmüş olan ünlü Pir Sultan Abdal’a da mal edilecektir. Buna benzer bir başka görünüm, Baba İshak diye de bilinen Baba Resul için de söz konusudur ve bu nedenle, yandaşları (müritleri) öldüğüne inanmamışlardır.35
Bütün bunlar bizi, Şaman Türklerin bilinen bir gününden, kuş donuna giren ve uçan kişiden söz etmeye götürmektedir. Ahmet Yesevi, turna kuşu donuna girebiliyordu.36 Turna kuşu (allı turna), Alevi-Bektaşi folklorunda çok büyük bir rol oynar ve Ali’nin simgesidir. Pir Sultan Abdal, bunu en güzel biçimde dizelerinde şöyle ölümsüzleştirmiştir.
Hazreti Şah’ın avazı,
Turna derler bir kuştadır 37
Velayetname’de Horasan dervişlerinin (Horasan erenleri), meclislerine Ahmet Yesevi’yi davet etmek için turna donunda derviş gönderdikleri ve bunların Türkistan’a doğru uçtukları anlatılır. Haberi alan Ahmet Yesevi ve Halifeleri de turna donuna girerler ve onlara doğru uçarlar.38 Hacı Bektaş’ın kendisine gelince, o da Rum ülkesine ulaşmak için güvercin donuna girecektir.39
Kuşlarla ilgili motif, Şamanlıkta çok yaygındır.40
Şaman olmadan önce, Şaman ya da kam-ozan, kuş görünümünü olabildiğince taklit eden tüylerden bir giysi giyer ve bu kılığa bürünüce kendisini bir kuş olarak görür. O, artık başka dünyaya doğru uçabilecektir.41
Bu gelenek, Şaman türü bir inanışı uygulayan tüm topluluklarda büyücü ve hekim – adamlara özgü olabilecek büyüsel bir uçmayla ilişkilidir. Mircea Eliade, “Uçma yetisi, mitik dünyanını parçası olna herkesi kaplar. Bu, ruhun kuş biçimindekimistik algılanmasından ve ruh taşıma gibi özellikten dolayı kuşların kavrama gücünden kaynaklanmaktadır”der.42
Kuş-ruh düşüncesi, İslam öncesi Türklerce çok iyi bilinmekteydi. Bu düşünce, İslamlığı kabul edişlerinden sonra bir anda yok olup bitmemiş, fakat halk inancında yaşamasını sürdürmüştür. Büyüsel uçuş, Şamanın, kam-ozan’ın,sonra halkın dinsel lideri Dede’nin saygınlığı açısından önemli öğeler olan kendinden geçiş (trans hali) ve esrimenin ifadesi olur. Esrik dans (ritüel), daha önce örnek alınmış davranışların (eylemler) bir bölümünü yerine getirir. Alevi-Bektaşilerin ayinsel (ritüel) dansları kuşlara özgün bir karakter gösterir. Öyleki, turna kuşunun (Allı Turna’nın) uçuşunu andırırlar.43
Bir aydınlığın (parıltının) boşluğunda uçsuz bucaksız uzaklıkları aşmak ve bulutlar içinde yükselmek, istediği an bir görünüp bir yok olma yetisi, Hintli azizlerin de özelliğidir.44
Şu halde, bu perende sözcüğünün, Hacı Bektaş’ın müşidi (inanışa göre) Lokman’dan dolayı uçma gücüne karşılık olduğu gerektiğini düşünüyorum. Velayetname’de belirtildiği gibi, Lokman Perende, perendelik (uçma yeteneği) yeteneğini Türkistan’ın Pir’i, müşidi Ahmed Yesevi’den almıştır. Abdülbaki Gölpınarlı, Bektaşi ayininde, Ayin-i Cem töreni sırasında yapılan 12 Hizmet’ten birinin bu adı taşımasından dolayı 45, kandilin (çerağ) yöresinde uçuşan Pervane’nin (gece kelebeği) bir değişkesini (Varyantını) perende sözcüğünde görmek gerektiğini öne sürer. Fakat daha belirgin bir anlamı olan ve Eflaki tarafından Şems-i Tebrizi’ye de verilmiş bulunan perende adını öne çıkarmak, bana daha mantıklı görünüyor. Bunlar, Ahmet Yesevi’nin Hacı Bektaş’ın ve diğer Türk evliyalarının kuşlara özgü yetenekleriyle ilişkili görünmektedir.
Şimdi, benim için önemli olan başka bir konuyu irdelemek istiyorum: Bu da, Türkistan Erenleri, Horasan Erenleri ve Rum Erenleri sözcüklerinin kullanılmasıdır. Velayetname’de bu üçünün adı da geçer. Bunları irdeleyelim: Ahmed Yesevi, “Türkistan’ın doksandokuzbin pirinin piri” diye anılmaktadır.46 Hacı Bektaş’a da, Horasan Erenlerinin Piri denilmektedir. Sayıları yetmişyedibin kadar olan bu erenler, Türkistan Piri’ne bağlı görünmektedir. Öyleki Horasan Erenleri bir toplantı yapmak isterler. Toplantıya Türkistan Piri’ni ve Halifelerini davet ederler. Bunlar, turna donuna girerek Türkistan’dan ayrılırlar ve “Semerkand sınırında Amü-Derya denen taşkın akan suyun üstüne” konarlar. Burası, Ahmed Yesevi’nin ayaklarına niyaz eden Horasan Erenleri’ni karşıladığı yerdir.47 Toplantıdan sonra, Ahmed Yesevi ve Halifeleri Türkistan’a Horasan erenleri de ırmağı gerçerek Horasan’a geri dönerler.
Ahmed Yesevi kutsal özel emanetlerini tekkesinde saklıyordu. Bu emanetler taç, hırka, çerağ (kandil), sofra, alem (sancak) ve seccade idi. Tanrı tarafından Peygamber’e, ondan da Ali Murtaza’ya ve Ali’den sonra da bunları Ahmet Yesevi’ye vasiyet üzerine bırakan 8. İmam Ali Er-Rıza’ya kadar tüm İmam’lara devredilmişti. Ahmed Yesevi de bunları Horasanlı Hacı Bektaş’a devredecektir. Hacı Bektaş, göz açıp kapayıncaya kadar, mürşidinin çağrısı üzerine Horasan’dan Türkistan’a Ahmed Yesevi tekkesine ulaşır. Hacı Bektaş Veli, bundan böyle gücünün simgesi olacak bu emanetleri devraldığında Ahmed Yesevi kendisine şöyle der: “Var, seni Rum’a saldık. Suluca Karahüyük’ü sana yurt verdik. Rum Abdallarına seni baş yaptık. Rum’da gerçekler, budalalar, sarhoşlar çoktur. Artık hiçbir yerde eğlenme, hemen yürü”.48 Hacı Bektaş, hemen Ahmed Yesevi’den destur alır, bir güvercin donuna girer ve Türkistan pirlerinden biri (Lokman Perende-Çev. notu) tarafından havaya fırlatılmış ucu yanık odun parçasının düştüğü yer olan Rum ülkesine varır. (49)
Oysa, Rum ülkesinde 57 bin Rum erenleri vardı. Rum dervişlerinin gözcüsü (Rum gözcüsü) Karaca Ahmed idi. (50) Demek ki, Rum devrişlerinin sayısı, Türkisten-Horasan-Rumülkesi biçiminde bir hiyerarşik düzene göre elli yedi bine inmiştir.
Rum erenleri, Horasan’dan gelen elçinin yolunu kesmek isterler. Onlar halifelerinden birini, Irak’tan gelip Rum ülkesine yerleşmiş olan Hacı Doğrul’u karşı gönderirler. Bu ayrıntı, bu dervişler için, farklı bir kökeni içeriyor görünmektedir ve bu, yeni gelene karşı gösterecekleri tepkiyi açıklamaktadır. Hacı Doğrul, şahin kılığına girer51 ve güvercini yakalamak üzere uçar. Ama, Suluca Karahüyük’te bir kayanın üzerine konmuş güvercin, yeniden insan suretini alır, şahini üzerine konmuş güvercin, yeniden insan suretini alır, şahini yakalar ve boğazını sıkar. Hacı Doğrul pes ederek, Hacı Bektaş’ın önünde diz çöker. Hacı Bektaş ona şöyle der: “Ben bir güvercin donunda size geldim. Eğer daha masum bir hayvan bilseydim, o dona girerdim. Ama siz beni zalim bir şekilde karşıladınız.”52
Hacı Bektaş, Hacı Doğrul’u kendisi önünde sırayla elpençe divan duracak olan Rum erenlerine geri gönderir. Rum erenlerine şöyle der: “Ben Horasan erenlerindenim. Türkistan’dan geliyorum. Mürşidim Türkistan piri, 90 bin erenlerinin başı Ahmet Yesevi’dir. Meşrebim Muhammed Ali’dendir, nasibim Tanrı’dan.” Karaca Ahmet, kendisine doğru gelen Rum erenlerine dönerek, “Sultan Hacı Ahmed Yesevi, bize bir deha gönderdi”der.53
Velayetname’de sözü edilen dervişler 3 grupta toplanır:
-Türkistan erenleri,
-Horasan erenleri,
-Rum erenleri.
Bu, Türkistan Piri’nin en üstte bulunduğu manevi yerleşik bir hiyerarşiyi göstermektedir. Türkistan ve Rum erenleri arasında bir bağ oluşturan Horasan erenleri, Ahmed Yesevi’nin öğretilerini ve kültürünü Anadolu’ya taşımış ve farklı bir soydan gelmiş olan Rum erenlerinden bazılarının bir kaç düşmanlıklarıyla karşılaşmışa benziyorlar.
Aşıkpaşazade, Rum ülkesinin sosyo-kültürel yaşamına yön veren zümreden de söz eder:
-Gaziyan-i Rum
-Abdalan-i Rum,
-Ahiyan-i Rum ve kadınlardan oluşan Bacıyan-i Rum.54 Velayetname’ye göre Hacı Bektaş, Rum Abdallarının başıydı.55 Daha sonra, Abdallar ve Ahiler bütünleşmek ve Bektaşilik içinde belirginleşmek zorunda kaldılar. Fakat Bektaşilik, diğer unsurları ve özellikle Safavi yanlısı göçer zümrelerden oluşan Kızılbaşları da içine alacaktır. 56
Timurlenk Anadolu Seferi’nden dönüşünde Erdebil’e geçer. Sultan Ali (1392-1427) ya da Şeyh Hacı Ali’nin isteği üzerine, Küçük Asya’da esir aldığı mahkumları serbest bırakır. Şeyhin, Anadolu müritlerine artık zulüm etmemelerini ve aynı zamanda Erdebil’i ziyaret edecek olan Şeyh’in engellenmemesi için Rum ülkesinin yöneticilerine emirler verir. 57
Şeyh, Anadolu aşiretlerine daha yakın özel halife ve Pir’lerini gönderir. Şeyhin isteği üzerine serbest bırakılan mahkumların soyundan gelenler, Sofiyan-i Rum adını alırlar. Bunlar XV. yüzyıl sonlarında Erdebil’in Mahalle-i Rumiyan adıyla anılan bir mahallesinde oturuyorlardı.58 Kuşkusuz Timurlenk, Erdebil şeyhinin müridlerini bağışladığında beriki heterodoks değildi. Üstelik, Türkiye Sultanının, O’na hediyeler göndermesi gelenektendi. Şiilik, sadece Cüneyd ve soyundan gelenlerle Safaviler’in arasına sızacaktır. 1449’da Erdebil’den kovulan Cüneyd, Anadolu Türk aşiretleri arasında etkin bir propagandaya girişir ve öyleki aşarı Şii düşünceler, halk dindarlığının İslam öncesi kalıntısıyla karışacaktır. Özellikle zemin buna uygundu.
XV. ve XVI. yüzyıllarda Venedikli gezgincilere göre, Küçük Asya (Anadolu) halkının büyük bir kısmı, o sırada Şii idi.59 Bununla birlikte, bu gezgincilerin verdikleri rakamlar abartılmış gibi gözükse bile Küçük Asya’nın beşte dördünden söz etmektedirler bu aşiretlerin, Safaviler’i zafere ulaştırmaya ve iktidar olmaya götürecek kadar yeterli güce sahip oldukları kesindir.
Sayıları, her an bunları (Aleviler’i) yok etme savaşına giren Yavuz Sultan Selim’de bile korku yaratmak için yeterli olmuştur. Kurban verdikleri savaşların anısı, Alevi-Bektaşilerin belleğinde her zaman var olacaktır.60
Safavi devletinin kuruluşunda Türk aşiretlerinin rolü kesindir. Faruk Sümer ve Oktay Efendiev’in belirttikleri gibi, eğer Safavi hareketinin başı İran’da ise, gövdesi de Anadolu ve Azerbaycan’da idi.61
Bu andan itibaren, Kızılbaş öğelerle dolu Bektaşilik, hederodoks yapı içine kaydı ve böylece Ahmet Yesevi okulundan çıkıp gelen ve kökleri Orta-Asya’ya dek uzanan bu akım, Anadolu topraklarında sadece heterodoks olarak değil, aynı zamanda açıkca yoldan sapmış görünecek derecede yozlaşmıştır.

DİPNOTLAR:
1- Taslak niteliğindeki çalışmamıza bakınız: “Ahmet Yesevi ve Türk İslamlığı” Utrecht Papers on Central Asia, Utreche Turkological Series, No:2, Utrecht, 1987, sf:83-94
2- Müslüman Mistik Dervişlerinde Türk-Moğol Şamanlığının Etkileri, İ.Ö Türkoloji Enstitüsü Yıllığı, yeni seri I, İstanbıl, 1929
-Fuat Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvuflar”, Ankara 1966, (2. baskı)
3- İ. Melikoff, “Alevi Bektaşi Bağdaştırmacılığını Oluşturan Öğeler Özerine Araştırmalar”, Studie, Turcologica Memoriae Alexii Bombaci Dicata, Instituto Universitario Orientale, Seminario di Studi Asiatici, küçük dizi: 19, Naples 1982,sf:388
4- Agy, sf: 387-388
5- Agy, sf:388, İ. Melikoff, “Alevi Gelenekleri Özerine Notlar: Orta Anadolu’da Bazı Törenler Hakkında”, Kalbur Saman İçinde… P.N. BORATAV’ın Anısına, Paris, 1978, sf. 275-276
6- İ. Melikoff, “Alevi Bektaşi Bağdaştırmacılığını…” sf: 385-386
-Agy, “Kızılbaş Sorunu”, Turcica, cilt: 6, sf:62, 1975, No: 4
(Bu makalenin çevirisi tarafımdan yapılıp Alevilik İçin Ne Dediler adlı kitapta yayınlandı. Bkz. ANT Yayınları, İstanbul, 1991)
7- Kaşgarlı MAHMUD, buna benzer bir geleneği yapıtında açıklar. Divan-i Lügat-it Türk, (yayınlayan: Besim Atalay), III, sf: 71 biste (erkek kardeş,birader) başlığı altında bu konuyu, bir toplantıda “Alevi-Bektaşi Sorunu: Musahiplik Geleneği” adlı bildirimizde açıkladık. 2. Uluslararası Türk Araştırmaları Konferansı, İndiana Üniversitesi, 14-26 Mayıs 1987. Bu bildiri TURCİCA’da yayınlandı.
8- AŞIKPAŞAZADE, Tevarih-i Al-i Osman, yayınlayan: Ali, İstanbul 1332, sf: 199-205, Agy yayınlayan: Nihal Atsız ÇİFTÇİOĞLU, Osmanlı Tarihleri-I, İstanbul 1949, sf:234-239. Babalılar Ayaklanması hakkında, Bkz: Elvan Çelebi, Menakıb’al Kudsiye fi menasib’I Unsiye Baba İlyas-i Horasani ve Sülalesinin Menkaba-vi Tarihi, yayınlayan: İsmail E. Erünsal ve Ahmet Yaşar Ocak, İstanbul 1984, sf: XLVII-LIV. Bu iki Baba ve ayaklanmadaki ayrı ayrı rolleri hakkında, bkz: Claude CAHEN, Türkiye İlk Osmanlıları, Londra, 1988, sf:136-137
9- Kızılbaş inançlarına çeşitli makalelerde değindik. Bkz: “Kızılbaş Sorunu” ve “Alevi-Bektaşi Bağdaştırmacılığını…” adlı inceleme yazılarımız.
10- Bkz: “Alevi-Bektaşi Bağdaştırmacılığını…”
11- Abdülbaki GÖLPINARLI, Menakıb-i Bektaş-i Veli: Velayetname, İstanbul, 1958, sf:7
12- Bu terminolojiyi (terimleri) Kızılbaş Sorunu adlı makalemizde açıkladık. Ayrıca bkz: F. KÖPRÜLÜ, “Müslüman Mistik Dervişlerinde Türk-Moğol Şamanlığının Etkileri” adlı inceleme yazısı.
13- Velayetname, sf:9-10
-F. Köprülü, İlk Mutasavvıflar, sf: 92 ve devamı
14- Bkz: Dipnot 8
15- 733/1332-33’de kopyası bulunan bu şiirin tek elyazması, Mevlana Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. İsmail E. ERÜNSAL ve A. Yaşar OCAK tarafından yayınlandı. Bkz: Dipnot 8’deki açıklamalar.
16- John Kingsley BİRGE, Bektaşi Tarikatı, Londra ve Harlford, 1937, sf:58-62 ve 148-158;
-Abdülbaki GÖLPINARLI, Hurufilik Metinleri Kataloğu, Ankara, 1973. sf:27-28. Fazullah ve Nesimi’yi de içine alan yeni veriler, Azerbaycanlı bilginler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Bkz: Z. Kuli-zade, Xurufism i ego predstaviteli Azerbajdzane, Bakü, 1970, İmadeddin Nesimi, Magaleler Mecmuası, Bakü, 1973
17- John K. BİRGE, agy, sf: 32 No:2
-V.A GÖRDLEVSKİJ, “Gosudarstvo Seldzukidov Aloj Azii”, İzbrannye Socinenija, I, Moskova 1960, sf:205-507
18- F.KÖPRÜLÜ, “Abdal” maddesi, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, cilt: I, İstanbul, 1935, sf:23-56
19- İbn-i BATUTA, Gezi Notları-II, Çev: C. Defremery ve B.R. Sanguinettin, Paris, 1982, sf:136-137
20- Agy, sf: 137
21- AŞIKPAŞAZADE, ALİ Yayını, agy, sf:204-205, ve ayrıca N. Atsız ÇİFTÇİOĞLU’nun yayınladığı ağy, sf:237-238
22- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını, sf:264-266; ÇİFTÇİOĞLU yayını, sf:249-251
23- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını, sf:265-266 ÇİFTÇİOĞLU yayını, sf:250
24- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını, sf:266; ÇİFTÇİOĞLU yayını, sf:250
25- Bkz: “Ahmet Yesevi ve Türk Halk İslamlığı”adlı yazımız.
26- V.A GORDLEVSKİJ, a.g. yazı, sf:204
27- Agy, sf: 204-205; “Ahmed Yesevi ve Türk Halk İslamlığı” adlı yazımız
28- Th. MENZEL, Seyit Gazi Bektaşi Tekkesi, Berlin, 1925, sf:93
29- F. KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvuflar ag. yazı, sf:39-44 ve 93-96
30- GÖLPINARLI, Velayetname, ag. yazı, sf:XXV
31- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını, sf:204-205; agy, ÇİFTÇİOĞLU yayını, sf:237-238
32- A. GÖLPINARLI, Velayetname, ag. yazı, sf:5-7
33- A. GÖLPINARLI, Velayetname, ag. yazı: 40-42
34- Şems el-bin Ahmet el-EFLAKİ, Menakib al-Arifin (Ariflerin Menkıbeleri), I, yayınlayan: Tahsin Yazıcı, Ankara, 1959, sf:85 satır:6-8
-Les Saints des Derviches tourneurs, çev: Clement Huart, I (İslami Gelenekler-5) Paris, 1987, sf:69
35- Claude CAHEN, “Baba İshak, Baba İlyas, Hacı Bektaş Veli ve Diğerleri”, Turcica, 1, 1969. sf:53-64 Bu makalede, başlıca bilgi kaynakları olarak İbn-i Bibi, Sibt b. al Djazi ve Simon de saint,Quentin’e başvurulmasını salık veririm.
36- Örneğin Pir Sultan Abdal, Hayatı ve Şiirleri, derleyen: S.Y, İstanbul, 1972, sf:25
Turna kuşu, Alevi-Bektaşi nefeslerinde sık sık geçer. Bu, Ali’nin sembollerinden biridir. Ali’nin sembolü olarak turna adını anan Pir Sultan Abdal’ın diğer ünlü nefesleri arasında şunu örnek olarak gösterebiliriz: Yemen ellerinden beri gelirken, / Turnalar Ali’mi görmediniz mi?
Cahit Öztelli, Pir Sultan Abdal, İstanbul, 1971, sf:95
Seversen Ali’yi Şah’ı imam’ı
Ötme turnam ötme gönül şen değil.
Pir Sultan Abdal, Hayatı, Sanatı ve Eserleri, yayınlayan: A. Gölpınarlı, İstanbul 1953, sf:118 ve diğerleri.
38- Bkz: dipnot 8
39- Velayetname, ag. yazı, sf:18-19
40- Mircea ELİADE, Şamanizm ve Esrinen’in Eskil Teknikleri, Paris, 1968 (2. baskı) sf: 136-137.
41- Bkz: sf: 350-352 ve 358-359; Jean BİES, “Şamanizm ve Edebiyatı” ag. yazı sf: 255-260.
42- Mircea ELİADE, agy, sf: 372-375
43- Bkz: dipnot. 37
44- Mircea ELİADE, Şamanizm ve esrimenin, ag. yazı sf: 350 ve devamı; hatta Le Yoga, sf: 274-275
45- John K. BİRGE, The Bektashi Order, Ag. yazı, sf: 178-180
46- Velayetname, ag. yazı, sf:5, 14 ve 19
47- Agy, sf:14-15
48- Agy, sf:16
49- Agy, sf:18-19
50- Agy, sf:18
51- Agy, sf:18-19
52- Agy, sf:19
53- Agy, sf:19
53- Agy, sf:19-20
54- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını sf: 204-205; ÇİFÇİOĞLU yayını, sf:237
55- VELAYETNAME, sf:16
54- V.A Gordlevskij, Gosudarstvo Seldzukidov Maloj Azii, sf:203 ve devamı
-Faruk SÜMER, Safavi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, 1976, sf:8-9
57- Oktay EFENDİEV, Azerbajdzanskoe Gosudarstvo Sefevidov, Bakü, 1981, sf:42
58- O. EFENDİEV, agy, sf:44
59- F. BABİNGER, Marino Sanudo Tagebücher als Quelle zo Geschicte der Safawiyya, Cambridge 1922, sf:34-35
60- Selahattin TANSEL, Yavuz Sultan Selim, Ankara 1969, sf:34 ve devamı. Ayrıca kitabın sonundaki Şeyhülislam Hamza’nın Kızılbaşlar aleyhine verdiği fetva’sının tıpkı basımına (belge:14) bakınız.
61- F. SÜMER, Safavi Devletinin Kuruluşu…, sf:2-14, özellikle sf:12.
-Oktay EFENDİEV, agy, sf: 57-58 ayrıca “Safavi Devletinin Kuruluşunda Türk Aşiretlerinin Rolü” adlı yazısı, Turcica, cilt: VN, 1975, sf:24-33

İrticaya Göz Kırpanlar

0

Doç. Dr. Tonguç GÖRKER

TV’de büyük haber programının yönetmeni, iki milletvekilini konuşturuyor. ANAP’lı olanı ılımlı görünme çabasıyla, imam-hatip okullarında başörtünün kullanılması gerektiğini, laik Batı ülkelerinin ruhban okullarında rahibelik öğrencilerinin örtündüğünü söylüyor. DSP’li milletvekili yanıt olarak bu okulların imam yetiştirmediğini, mezunlarının mühendislik, hekimlik, hukukçuluk vb. mesleklere yöneldiğini belirtiyor. Büyük haber programının büyük yönetmeni, kendisinin tarafsız olduğunu belirterek, gerçekten de laik Batı ülkelerinin ruhban okullarında rahibelik öğrencilerinin örtündüklerini doğruluyor ve başörtücü milletvekiline (tarafsızca!) destek veriyor.

Bu görüntüye yakın günlerde ANAP Başkanı’nın 28 Şubat sürecini eleştirdiği söylentileri yayılıyor. Kısa zaman sonra İstanbul Üniversitesi’nin açılışında Rektör Profesör Kemal Alemdaroğlu , ”Dünyada hiçbir demokratik rejim, varlığını tehdit eden düşünce ve eylemlere özgürlük tanımaz. İnsan hakları ve özgürlük kavramı içinde demokrasi anlayışını yozlaştırmaya ve özgürlükler kaosu haline getirmeye hiç kimsenin ve hiçbir kurumun hakkı yoktur” diyor. Davetlilerden ANAP’lı genç bir bakan ısrarla söz alıp el-kol hareketleri ve artistik görünme çabaları ile rektörün konuşmasını eleştiriyor. Bu tür sözleri askerin kullanabileceğini, ancak rektörün konuşmasında aynı sözlerin yakışmadığını söylüyor. Toplantıyı izleyenler, bakanın konuşmasından, askerlerimizin kaba konuştukları, rektörün ise yuvarlak, kaypak, her anlama gelebilen belirsiz sözcükler kullanması gerektiği anlamını çıkarıyorlar.

Politikacılarımız zaman zaman sözleri ve tavırları ile bize Aziz Nesin’ i anımsatırlar. Bu art arda gelen savlar ve davranışlar, bu kez bana Aziz Nesin’i değil, Uğur Mumcu’ nun ”bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” deyimini anımsattı. Başkanıyla, bakanıyla, milletvekiliyle ANAP yetkililerinin bu tür çıkışları, bende konu hakkında yeterince bilgi sahibi olmadıkları kanısına neden oldu. Çünkü ülkemizi tehdit eden din satıcılarına ve bölücülere destek vermeleri olasılığının söz konusu olmadığını biliyorum. Konu hakkındaki gerçekleri bir kez daha anımsayalım:

1- Laik Batı ülkelerinin rahibe adaylarının örtündükleri doğru. Ama imam-hatip okullarında rahip de yetişmiyor, rahibe de. Çünkü Müslümanlıkta ruhban sınıfı yok. Müslümanlıkta ”imam” isimli bir meslek de yok. Toplu namaz sırasında topluluktan bir kişi namazı yönetiyor ve namaz kılanlar onunla aynı hareketleri yaparak düzenli görünümü sağlıyor. Toplu namazı yöneten kişiye imam deniyor. Her toplu namazda ayrı bir kişi imamlık yapabiliyor. İmamın din diploması olması gerekli değil, sadece namaz kılmayı bilmesi yeterli.

2- Arap dünyasında bazı ülkeleri yöneten kimselere de lider veya yöneten anlamında imam deniyor. Bizde ve bazı Arap ülkelerinde imam okulu varlığı, dinin gereği değil. Bu, Hıristiyan dünyasında rahip ya da rahibe unvanını almış kişilerin toplumdaki saygın yerlerine özenip, Müslümanlıkta da bunlara benzer unvanlar yaratıp geçim yolu sağlamak isteği. Ülkemizde yükseköğrenimlilerden daha yüksek düzeyde imam aylığı alan kişiler, bu aylıklarını kamu kurumlarına gerekli olmadığı halde konulmuş imam kadrolarından alırlar, camilerden değil.

3- Ülkemizde hangi hanıma imamlık yapma izni verilmiş? Hiçbirisine. Peki, imam-hatip okullarından mezun binlerce erkeğin kaçı camilerde imamlık yapıyor? Hemen hemen hiçbirisi.

4- Müslümanlıkta camiler, kiliseler gibi ibadet evleri değildir. Hıristiyanlar kilisede ibadet ederler. Müslüman için ibadetin yeri yoktur. Deve üstünde yolculuk ederken bile namaz kılabilir. Müslümanın camisi, zamanın halkevidir. O zamanlarda tatil olan cuma günleri camiye giden Müslümanlar, öğle namazı vakti geldiğinde zorunlu olarak toplu namaz kılarlar. Yoksa ayrıca cuma namazı farz olduğu için değil. Camilerin temizlik işlerini kayyum, mali ve idari işlerini mütevelli yürütür. İkisinin de imam olması gerekmez.

5- Laik yönetimde din eğitimi, cemaatin kendi konusudur. Cami, kilise ve benzeri binaları, cemaatlerin vakıfları yapar ve yürütür. Devlet, kamu düzenini bozacak eylemler yapılmadıkça din inançlarına ve işlemlerine karışmaz.

Din toplumuna ibadet yeri açmaz, toplumun açtıklarına karışmaz. Din okulu açmaz, devlet okullarında zorunlu din eğitimi vermez. Özel olarak verilen eğitimlere resmi denklik vermez. Özellikle Müslümanlıkta din eğitimi ile unvan kabul etmez.

Bir ülkede demokrasiden söz edilebilmesi için öncelikle laikliğin varlığı zorunludur. Laikliğin olmadığı bir ülkede demokrasi de yoktur. Demokrasinin var olduğu bir toplulukta, demokrasiyi yok etme özgürlüğü de yoktur, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laikliği zedeleme özgürlüğü de.

Ülkemizde demokrasi var mıdır yok mudur, bu ayrı bir tartışma konusu. Ama var olmasını istiyorsak, ılımlı laiklik gibi, yararlı tarikatlar gibi, şeriata saygılı olmak gibi demokrasiyle bağdaşmayacak sözlerden vazgeçmeliyiz. Herkese mavi boncuk dağıtma niyetiyle yuvarlak laflardan, kaypak tavırlardan, oy kaygısı ile irticaya göz kırpmaktan, bölücünün sırtını sıvazlamaktan kaçınmalıyız. Mustafa Kemal’ in kendisinden sonraki nesillere emanet ettiği laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını korumak için ülke gerçeklerini açık ve yalın biçimde her yerde ve her fırsatta dile getirmeliyiz. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaptığı gibi, İstanbul Üniversitesi Rektörü’nün yaptığı gibi.

Ülkemizde dönekliğin, kaypaklığın, yalancılığın politika olduğu şeklinde oldukça yaygın bir kanı vardır. Geçmişte ”Ben politikacıyım arkadaş, gerekli gördüğümde dönerim, dün söylediğimi inkâr ederim” diyen bakanlar görülmüştür. Ülkemizin böyle politikacıya gereksinimi yok. Dürüstlük, açık sözlülük, varlığı da yoksulluğu da paylaşmak, çalışkanlık ve özveri de bir politikadır. Ülkemizin aradığı politikacı tipi budur.

Org. Büyükanıt: İrticayla mücadeleye devam

Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Silahlı Kuvvetler’in cumhuriyete bakış açısında bir değişiklik bulunmadığını belirterek, “İrtica ile mücadele konusunda en ufak bir tutum değişikliği yok. Biz olduğumuz yerde duruyoruz” dedi.Ankara
AA

8 Ocak—  Orgeneral Büyükanıt, “28 Şubat süreci devam ediyor mu? Türkiye’de irticai tehdit devam ediyorsa, o süreç devam ediyor. Bizim için halen bölücü terör ve irtica bir iç tehdit unsurudur ve bu tehdit devam ediyor” diye konuştu.Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Basın Kokteylinde gazetecilerin çeşitli konulara ilişkin sorularını yanıtladı.
       Orgeneral Büyükanıt, irtica konusundaki bir soruyu yanıtlarken şunları kaydetti:
       “Silahlı Kuvvetler’in tutumunda bir değişiklik yok. Cumhuriyete bakış açısında bir değişiklik yok. İrtica ile mücadele konusunda en ufak bir tutum değişikliği yok. Biz olduğumuz yerde duruyoruz.
       Bana soruyorlar 28 Şubat süreci devam ediyor mu? Türkiye’de irticai tehdit devam ediyorsa, o süreç devam ediyor. Bitti diyorsanız ben bir şey demiyorum. Eğer irticai tehdit devam ediyorsa, ki bize göre devam ediyor, o zaman o süreç de devam ediyor. Tartışmasız. Onun tartışılacak yanı yok. Bizim için halen bölücü terör ve irtica bir iç tehdit unsurudur ve bu tehdit devam ediyor.
       Silahlı Kuvvetler, endişelerini yıllardır topluma iletiyor. Bunu her gün söylememize gerek yok. Silahlı Kuvvetler’in irtica konusundaki tutumunun değişmeyeceğini, hassasiyetini herkes biliyor. Bilmeyen var mı bilmiyorum. Açık bir konu. Türk Silahlı Kuvvetleri, cumhuriyetin temel ilkelerinden asla taviz veremez. Böyle bir şey olamaz.”
       “Sizin duyarlılığınız çok zorlanıyor. Nereye gidecek. Adını koyamadığımız bir süreç mi başlayacak?” şeklindeki soru üzerine Orgeneral Büyükanıt, “Devam ediyor derken, şartlı olarak…. İrticai tehdit varsa Türkiye’de, o da var. bitti derseniz bir şey diyemem” diye konuştu.
       Orgeneral Büyükanıt, bir gazetecinin “28 Şubat’ta imam hatip olayı kaşınmıyordu” sözleri üzerine, şöyle konuştu:
       “Benim inandığım bir prensip var. Tarih hiç tekerrür etmez. Ama tarihten ders almak lazım. Neden tekerrür etmez, tarihteki olaylarla bugünü farklı kılan unsurları iyi tespit etmek lazım. Daima farklılıklar vardır. Buna dikkat etmezseniz yanlış yaparsınız.”
       
YAŞ KARARLARI
        Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Büyükanıt, Yüksek Askeri Şura kararlarıyla ilgili bir soru üzerine de şunları söyledi:
        “Ben okullarda çok görev yaptım. Genç subaylar yetiştirdim. İçinde yaşıyoruz. Silahlı Kuvvetler, daima o kurumlardan itibaren irticanın hedefi olmuştur. Bunu yaşayan insan olarak söylüyorum. Onlar bizim de çocuklarımız. Biz birini Silahlı Kuvvetler’den attığımız zaman sevinmiyoruz. Yetiştirmişsiniz, okutmuşsunuz… Bunu çok sevinerek yaptığımızı söyleyemeyiz.
       Türk Silahlı Kuvvetleri’nde 127 bin subay ve astsubay var, yedek subaylar hariç. Bunun içinde 142 kişi geldi, süzgeçlerden geçerek. Çalışmalar 2 seneden daha az sürmüyor. 142 kişiden elendi, elendi, üzerinde 7 kişi kaldı. 127 bin kişi içinde 7 kişi. Büyük bir hassasiyet söz konusu.
       Siz siyasi olarak o maddeye karşı olabilirsiniz, onu değiştirmek de isteyebilirsiniz, var olduğu sürece ona uymak zorundasınız. Bu Silahlı Kuvvetler’den uzaklaştırmak zorunda kaldığımız kişiler arasında, astsubaydan emir alan üstteğmen var.” Orgeneral
       Büyükanıt, konuyla ilgili olarak, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün konuşmasındaki hükümete dönük eleştirinin dozu konusundaki soruyu da şöyle yanıtladı:
       “Eleştirilerin, ağır olduğu kanaatinde değilim. Bu son derece düşünülmüş taşınılmış, komutanımızın üslubu çok zariftir. Polemik konusu olacak konulara girmez. Ama olaylara bakış açısı tamamen gerçekleri yansıtıyor. Biz manşetlerde olmak istemiyoruz. Hoşumuza da gitmiyor. Bazen söylediğimiz şeyler oluyor. Ama bu kaçınılmaz, Türkiye’nin garip yapısı çerçevesi içinde oluyor. İrtica Türkiye cesaretlendirilmemeli, cesaretlenmemeli”
       Orgeneral Büyükanıt, “Hükümet cesaretlendirici mi davranıyor?” sorusu üzerine de, “Ben o konuda katiyen bir şey söylemek istemiyorum. Öyle suçlamada falan bulunmak istemiyorum” dedi.

Miyase İlknurİran’ın davetini kabul eden bazı Alevi derneklerinin temsilcileri Tahran’da

0

Molla gözünü Alevi’ye dikti
Dört temsilci kabul etti
*Alevilerle ilişki kurmak amacıyla yıllardan beri sürdürdüğü ”misyonerlik” faaliyetleri başarısızlıkla sonuçlanmasına karşın molla yönetimi pes etmiyor. Son olarak İran’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ataşeliği’nin Kültür Bakanlığı’nda görevli Gülağ Öz aracılığıyla Alevi örgütlerinin temsilci-lerine yaptığı davet, az sayıda cemaat önderi tarafından kabul edildi.
İran İslam Cumhuriyeti kendi içinde rejim muhaliflerinin gösterileriyle çalkalanırken rejimlerini başka ülkelere ihraç etme sevdasından da geri kalmıyor. Türkiye’de İslami kesim arasında yürüttüğü faaliyetler sonucunda ciddi bir taraftar topluluğu edinen İran İslam Cumhuriyeti, bir koldan da laik cumhuriyete bağlılıkları ile tanınan Alevileri kazanma çabalarını sürdürüyor. Yıllardan beri Aleviler arasında yürüttüğü misyonerlik faaliyetleri başarısızlıkla sonuçlanan İran yönetimi, bu kez Ankara Büyükelçiliği Kültür Ataşeliği tarafından bazı Alevi örgütlerini İran’a davet etti. Kültür Bakanlığı’nda Halk Edebiyatı ve Tiyatro Şube Müdürlüğü görevinde bulunan Gülağ Öz aracılığıyla Alevi örgütlerine yapılan davet, birçok örgüt tarafından reddedildi. Ancak Ankara’daki Hüseyin Gazi Derneği, Eskişehir’deki Hacıbektaş Veli Derneği, İstanbul’daki Kartal ve Gazi Cemevi yöneticileri bu daveti kabul edip İran’a gittiler. İran’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ataşeliği ile Hüseyin Gazi Dergâhı arasında yürütülen diyalog sonrası Gülağ Öz aracılığıyla aralarında Karacaahmet Sultan Derneği, Şahkulu Sultan Vakfı, yazar Cemal Şener ve Hacıbektaş Veli Derneği, Okmeydanı, Sarıgazi, Kartal ve Gazi cemevleri yöneticilerine İran’daki Alevilerce kutsal sayılan Erdebil, Meşhed ve Tebriz gibi bölgeleri kapsayan bir gezi daveti iletildi.
Davete gideceklerin Türkiye-İran sınırına kadar yol masraflarının kendileri tarafından, sınırdan sonra ise İran yönetimi tarafından karşılanacağı sözü verildi. Karacaahmet Sultan Derneği, Şahkulu Sultan Vakfı ve yazar Cemal Şener tarafından davet kınanarak reddedilince diğer örgütler de buna uydular.
Ancak Hüseyin Gazi Derneği’nden Cuma Kaman , Gülağ Öz, Eskişehir Hacıbektaş Derneği Başkanı İrfan Çetinkaya , Kartal Cemevi Derneği Başkanı Mehmet Boy , Kartal Cemevi dedesi Mehmet Özdurmaz , Gazi Hacıbektaş Derneği Başkanı Hıdır Elmas daveti kabul ederek İran’a gittiler.

Heyet İran’daki gezisini hâlâ sürdürüyor.

‘Bırakın biz Şiileştirelim’
İran İslam Cumhuriyeti yönetiminin, Türkiye’deki Alevilerle ilişki kurma çabası eskilere dayanıyor. 1977 yılında İslam devriminin gerçekleşmesinden sonra dönemin Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş ‘in İran’a yaptığı ziyarette Ayetullah Şeriatmedari ‘nin söylediği ”Siz Alevileri Sünnileştiremiyorsunuz bari bırakın biz Şiileştirelim” sözleri İran yönetiminin gizli niyetlerinin dışa vurumuydu. Ayetullah Şeriatmedari’nin sözlerini eyleme geçirme çabaları 80’li yılların ortalarına rastlıyor. Birçok bölgede misyonerlik çabası yürüten İran, Aleviler arasında taraftar toplayamadı. Alevi dernek ve vakıflarını ziyaret ederek hediyeler bırakan İstanbul Konsolosluğu, Alevi örgütlerinin temsilcileri tarafından sert bir dille eleştirilip hediyeleri iade edilince başka bir yol izleyip bu kez Fermani Altun ‘un kurduğu Ehlibeyt Vakfı’na sızma girişiminde bulundular. Türkiye’deki Şiilerin lideri Şeyh Selahattin Özgündüz ‘ü kullanarak Fermani Altun’la ilişki kurdular. Ancak Ehlibeyt Vakfı Aleviler tarafından dışlanınca yeniden Alevi örgütlerine yöneldiler.
Cumhuriyet’ten
Aleviyol, 21.6.2003

Rıza Zelyut Kerbela faciası

0

Zalimle mazlumun savaşı: KERBELA
Kerbela; Irak’ta bir kent…
Çölde, Fırat Nehri’nin kenarında.
Bu şehir, bugün Amerikan askerlerinin işgali altında… Burada yüzlerce insan öldürüldü…
Kerbela toprağı, kanlıdır. Kerbela kan üzerine kurulmuştur.
1325 yıl önce; burada; İslam toplumunun ileri gelenleri Emevi Padişahı Yezit tarafından topluca şehit edilmiştir.
Orası bir çöl idi… Kerbela şehri; burada can veren Peygamberimizin torunu İmam Hüseyin’in kabri çevresinde meydana çıkmıştır.
Kerbela katliamı; İslam dünyasını ikiye bölmüştür. Bir yanda Peygamberin torunu Hüseyin’i tutanlar; diğer yanda Yezit’in tarafını tutanlar…
Bu ayrılık zamanla derinleşmiş; Hüseyin yandaşları; kendilerine Hüseyni veya Hüseyin’in babası olan Hazreti Ali’ye bağlanarak Alevi demişlerdir.
Aleviler şu günlerde oruç tutuyorlar. Hüseyin’e olan saygılarını, sevgilerini göstermek; zalimlere karşı olduklarını açığa vurmak için..

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

İmam Hüseyin’i tanıyalım
İmam Hüseyin; Peygamberimizin tek çocuğu olan Fatıma Ana’nın 2 oğlundan birisidir. Peygamberimizin, ‘Yarabbi, bunlar benim Ehlibeyt’imdir.’ diye işaret ettiği 5 kişiden birisi Hazreti Hüseyin’dir. Aleviler; 12 İmam’dan birisi olduğu için Hz. Hüseyin’e İmam Hüseyin derler. İmam Hüseyin; inancı ve düşünceleri uğruna can verdiği için kendisine Şehitler Şahı da denilmiştir.
Ehlibeyt; ev halkı demektir. Bütün İslam bilginlerinin ortak kabulüne göre Ehlibeyt şu 5 kişiden oluşmuştur: Hazreti Muhammet; Fatıma, Ali, Hasan, Hüseyin.
Ehlibeyt’e ‘Al-i Muhammet’ (Muhammet Ailesi) de denilmiştir.
Ehlibeyt’in başı; Peygamberimiz Hazreti Muhammet’tir.
Peygamberimiz; ‘damadı Ali, kızı Fatıma, torunları Hasan ve Hüseyin’i abasının altına alarak bunlar için dua etmiş; ‘Yarabbi, bunlar benim Ehlibeytim’dir (Ailem’dir); bunları koru; bunları seveni sev.’ demiştir.
İmam Hüseyin’in babası Hazreti Ali; Ebu Talib’in oğludur. Ebu Talip; Peygamber’in amcasıdır. Peygamber’in amcası ve koruyucusu Hz. Hamza’nın Uhut Savaşı’nda şehit edilmesinden sonra yalnız kalan Hz. Muhammet’i Ebu Talip korumuştur. Peygamber’in babası Abdullah ile Ali’nin babası Ebu Talip kardeştir. Bunların babası da Abdülmuttalip’tir. Abdülmuttalip’in babası Haşim’dir. Bu yüzden Peygamber soyuna, Haşimiler denilmiştir. Hazreti Muhammet de Hazreti Ali de Haşimoğulları denilen bu soydan gelmiştir. Kerbela Faciası denilen 10 Muharrem 680 tarihindeki katliamda; işte Haşimoğulları’nın en önemli temsilcileri yok edilmişlerdir.
Muaviye oğlu Yezit
Peygamber torunlarını öldürten kişi; Muaviye’nin oğlu Yezit’tir.
Yezit adı; bu katliamdan sonra; bütün İslam dünyasında; kötülüğün, zulmün, hainliğin sembolü halinde kullanılmaya başlanılmıştır. Bu isim; hakaret olarak kabul edilmiştir. Türk dünyasında kimse çocuğuna Yezit adı koymamıştır. Hatta onun babası Muaviye’nin adı bile lanetle anılır olmuştur. Çünkü; Peygamber soyuna savaş açan ve onları ya tuzağa düşürerek ya da açıktan öldürten işleri Muaviye başlatmıştır.
İslam dinini Mekke’de insanlığa sunan Hazreti Muhammet’in tek çocuğu olan Fatıma; babasının Hakka yürümesinden (632) 6 ay sonra yediği dayak sonucu vefat etmiştir.

FATMA ANA KARŞI ÇIKTI
Dövülmesinin sebebi bellidir: Peygamber; kendisinden sonra Müslümanlara önder olarak Hazreti Ali’yi vasiyet etmiştir. Bu vasiyete uyulmayınca Fatıma Ana karşı çıkmıştır. Aralarında Kunfuz ve Ömer’in de bulunduğu bir grup onun evini basmışlar; hamile olan Fatıma’yı dövmüşler; bu olayın acısı ile Fatıma Ana fazla yaşamamıştır.
Hazreti Ali; Osman’dan sonra halife ilan edilmiş ama ona da önce Talha ile Zübeyr isyan etmişlerdir. Bunlara Peygamber’in eşi Ayşe eklenmiştir. Böylece Cemel Savaşı olmuş; Ali; bunları yenip dağıtmış ama İslam birliği zayıflamıştır.
Bu kargaşayı gören Şam Valisi Muaviye; devlete isyan etmiş; Hazreti Ali ile Sıffın’da savaşmış; Haricilerin baskısı ile halife Ali bu savaşı yarım bırakmıştır.
Hariciler; bundan sonra Ali’ye karşı bayrak açmışlar; onunla savaşmışlar; Nehrevan’da mağlup olmuşlar…
Gel gör ki 661 yılında, Mülcemoğlu Abdurrahman adlı bir Harici sapkın; Hazreti Ali’yi zehirli kılıçla yaralamış ve şehit etmiştir. Bundan sonra Müslümanlar; Ali’nin büyük oğlu Hasan’ı halife (önder) seçtiler. O zamana kadar Şam’da vali olan Muaviye, orduya çekip isyan etti ve yönetimi zorla Hasan’dan aldı. Hasan’ı daha sonra Muaviye zehirleterek ortadan kaldırdı.
Peygamber torunlarını yok eden bu aile; Emevi ailesi olarak bilinmektedir.
Emeviler; İslamiyet’e girmiş gibi gözükseler de bu dinin Peygamberi’ne ve onun ailesine en başından beri en büyük kötülüğü etmişlerdir.
Peygamber torunları
Hz. Muhammet, İmam Hasan ve Hüseyin’i çok severdi. ‘Onlar benim dünyada iki demet çiçeğimdir’ der, onlara ‘Oğullarım’ diye seslenir, ağlamalarından incinirdi. Her zaman, ‘Onları sevenler cennetliktir, kötülük edenlerse cehennemliktir’ derdi. Peygamber’imiz; torunları için ‘Cennet gençliğinin efendileri!’ diyerek onları sık sık yüceltmiştir. İşte Aleviler; Peygamber’imizin kanından ve ruhundan olan Hasan ve Hüseyin’i kendilerine önder kabul etmişler; onların yolunda gitmişlerdir. Alevilerin ve Şiilerin bugünlerde tuttukları oruç da İmam Hüseyin’e yapılan büyük zulme duydukları tepkiden ve Hüseyin’e olan bağlılıklarındandır.

ALEVİ ORUCU
Şu sıralar; İslam dünyasındaki Aleviler oruçlu… Muharrem orucu dediğimiz; yas orucundalar…
10 Muharrem 680 tarihinde Kerbela Çölü’nde susuz susuz şehit edilen Peygamberimizin torunu İmam Hüseyin’in yasını tutuyorlar.
Olay, Muharrem ayında meydana geldiği için; bu oruca Muharrem Orucu denilir. Ayrıca; İmam Hüseyin’in şehit edildiği gün, Muharrem’in 10. günü olduğundan; 10. güne de aşura denildiği için bu oruca aşura orucu da denilir.
Aşura orucu 1 Muharrem’de başlar… Bunu Şiiler 10 gün; Anadolu Alevileri 12 gün tutarlar. Oruç süresince et yenilmez. Çünkü; bir canlının kanı akıtılmış sayılır. Kerbela’da Peygamber ailesi susuz susuz şehit edildiği için bu oruç da su yerine başka sıvılar alınarak idare edilir.
İslam dünyasında aşura (aşüre) olarak yenilen aş da bugünün anısını hep belleğinde tutmak isteyen insanların yarattığı bir saygı yemeğidir.

ALEVİ KİMDİR?
Alevi; Hazreti Ali’nin Peygamber’den sonra Müslümanların önderi olduğuna Kuran’ın işaretleri ve Peygamber’in sözleri ile tanık getirerek inanan Müslüman demektir. Alevi toplumu; Hazreti Ali; Peygamber yolunu en sağlıklı biçimde temsil ettiği için Ali’nin yolunda gitmeyi ilke edinmiştir. Alevi; sözcük olarak; Ali yandaşı demektir. Şiatü Ali, de aynı anlama gelir. Şii; genelde yandaş; Ali yandaşı demektir. Anadolu Alevileri; ibadette Şiilerden farklı davrandıkları için artık kendilerine Şii dememektedirler.
Yezid’e başeğmeyeceğim!
Peygamber soyunu Kerbela’da katlettiren Yezit; Emevi ailesinden gelir. Babası, Muaviye’dir… Muaviye; Peygamber’e karşı savaşan Ebu Süfyan’ın oğludur. Muaviye’nin anası Hind; Uhut’ta Hazreti Hamza’yı Vahşi adlı Habeşli savaşçıya şehit ettirmiş ve Hamza’nın ciğerini çiğ çiğ yemiştir.
Muaviye’nin ağabeyi olan Hanzala; Bedr cenginde Müslümanlara karşı savaşırken Hazreti Ali tarafından öldürülmüştür.
Ebu Süfyan; Mekke’de Müslümanlara karşı yürütülen savaşın başyönetici konumunda bulunmuş; Mekke’nin alınmasından sonra Müslüman olmuştur.
Ebu Süfyan’ın babası Harb’dır. Harb’ın babası da Ümeyye olduğundan bu soya; Ümeyye’den dolayı Emevi soyu denilmiştir.
Aynı soydan; 3. Halife Osman da gelmektedir. Osman’ın babası Affan, Affan’ın babası Ebül Asi, onun babası da Ümeyye’dir.
Ehlibeyt’e karşı düşmanlık eden Mervan da aynı ailedendir. Mervan’ın babası Hakim’dir; Hakim’in babası Ebül Asi, onun babası da Ümeyye’dir.

ANLAŞMAYI ÇİĞNEDİ
İşte; İslam dinini getiren Hazreti Muhammet’in ailesi olan Haşimiler ile Emeviler; büyük bir mücadeleye girmişlerdir. Peygamber döneminde kısa süre gerileyen Emeviler; daha sonra valiliklere gelerek; Osman zamanında da ordu toplayarak İslam toplumuna zorla yönetici olmuşlardır.
Mısırlı ünlü İslam tarihçisi ve siyaset kuramcısı Seyyit Kutup der ki: Muaviye’yi; yeğenim diyerek koruyan ve İslam toplumunun başına bela eden Halife Osman olmuştur. Emeviler de İslam görüntülü olmalarına karşın; İslam’ın ilkelerini ayaklar altına almışlardır.
Hz. Ali’nin şehit edilmesinin ardından, Kufe’de Ali’nin oğlu İmam Hasan halife oldu. İmam Hasan, Muaviye ile savaş hazırlığına koyuldu. Fakat halk ona destek olmadı. Savaşa yolladığı ordusu, Şamlılara yenildi. Muaviye gerek para, gerek hile ile bütün önemli kişileri yanına çekmişti. Yalnız kalan İmam Hasan, Muaviye ile bir anlaşma imzaladı ve halifeliği bıraktı. Anlaşmaya göre; Muaviye’nin kendisinden sonra, yerine birisini halife yapmaması gerekiyordu.
Muaviye, anlaşma yazılıp taraflar ve tanıklar imzaladıktan sonra, ‘Ben, Hasan’la bazı şartlara uyacağımı vaat ederek anlaşmıştım ama, o şartların hepsi de ayağımın altına. Onların hiçbirini yerine getirmeyeceğim’ dedi.
Ve dediğini de yaptı. İmam Ali’ye, İmam Hasan’ın bulunduğu camilerde bile, lanetler okuttu. Muaviye; vali olarak gönderdiği kişilere; ‘Cuma namazlarında Ali’ye küfredeceksiniz!’ talimatı vermişti. Ali’nin taraftarları öldürtülüp evleri yıktırıldı. Ehlibeyt’e ve şehitlerin çocuklarına hiçbir şey verilmedi. Muaviye, yaşamının sonunda, halktan, oğlu Yezit’e zorla biat aldı ve yerine onu bırakıp gitti. Bu, babadan oğula geçen halifelik, İslamiyet’te olmayan bir şeydi.

HAREKETE GEÇİYOR
İmam Hüseyin, kardeşi İmam Hasan’ın, Muaviye ile imzaladığı anlaşmaya ses çıkarmadı ise de Muaviye’ye asla biat etmedi, baş eğmedi.
İmam Hüseyin, kardeşi İmam Hasan’ın ölümünden dokuz yıl sonra ve Muaviye’nin ölümünden iki yıl önce Mekke’ye gitmiş, Haşimoğullarıyla Ehlibeyt dostlarını toplayıp şunları söylemişti: ‘Ehlibeyt’e (Peygamber soyuna) ve yandaşlarına yapılan zulüm her yanı tuttu. zalimler her yanı kestiler; Müslümanlar, onlara, adeta kul köle oldular. Yönetimde imansız kişiler oturuyor. Bu zalimler inananlara acımıyorlar, zayıflara şiddet uyguluyorlar. Bütün bunlar olurken; Allah’ın kendilerine ululuk bağışladığı kişiler susuyorlar. Bunu nasıl kabul edebiliriz?’
Sözlerini şöyle tamamlamıştı İmam Hüseyin: ‘Allahım, bilirsin ki, bu sözlerim, hükmetmeye rağbetimden, mal mülk elde etmeyi dilediğimden değil, ancak senin dininin yollarını göstermek, şehirlerini mamur bir hale getirmek istediğimdendir. Böylece de mazlum ve çaresiz, kimsesiz kullarının esenliğe ulaşmalarını sağlamak istiyorum.
Ey halk, bize yardım etmezseniz, hakkımızda insafa gelmezseniz, zalimler size musallat olurlar. Peygamberinizin dininin nurunu söndürürler.’

YEZİT’İN YAŞAYIŞI
Yezit, putperest ataları gibi yaşıyor. İslamiyet’i hiçe sayıyordu. Kerbela’da şehit edilen Hüseyin’in başı bir tabak içinde önüne getirilince de İbn Zibari’nin, Uhut savaşından sonra söylediği şu beyitleri okumuştu:
‘Keşke Bedir’de bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hali görselerdi. Ve sonra da bana, sevinerek, elin var olsun deselerdi. İslam toplumunun ulularını öldürdük. Bedir savaşının öcünü aldık. Haşimoğulları saltanatla oynadılar. Ahmet oğullarının yaptıkları işin öcünü almazsam, ben de anamın oğlu olmayayım.’
İşte böyle bir kişi, Müslümanların başına geçmiş, ‘inananların başı’ (Emirelmüminin) diye anılmaya başlamıştı. Hz. Hüseyin, bundan dolayı Medine’de kendilerine rastlayan ve Yezit’e biat etmesini öğütleyen Mervan’ın sözlerine karşılık ‘Başımız sağ olsun. Çünkü ümmet, Yezit gibi birinin hükmü altına girmekle büyük bir belaya uğradı’ demişti.

ZORBAYA BAŞ EĞMEM
Yezit, halife olunca Medine Valisi Utbe oğlu Velid’e, İmam Hüseyin’den gerekirse zorla hemen biat almasını, direnirse öldürtmesini, bu konuda hiçbir geciktirmeye meydan vermemesini emreden bir mektup gönderdi. İmam Hüseyin, Yezid’in fasık ve içkici birisi olduğunu söyleyerek zorbaya asla biat etmeyeceğini söyledi. Bu sırada yanlarında bulunan Hakemoğlu Mervan, Vali Velit’e, ‘Hüseyin biat etmezse boynunu vurdur!’ dedi ise de Velit bu zulmü kabul etmedi. Fakat görevden alındı.
İmam Hüseyin, Medine’de baskılar artınca yanına, Muhammed Hanefi hariç kardeşlerini, yeğenlerini ve tüm aile bireylerini alarak 4 Mayıs 680 gecesi Medine’den Mekke’ye hareket etti.
Hareket’ten önce dedesi Peygamber Muhammed’in mezarını ziyaret eden İmam Hüseyin kabrin başında şunları söyledi: ‘Ya Resulallah! Senin yanından istemeyerek ayrılıyorum. Seninle aramıza girdiler. Şarap içen günahkar Yezid’e biate (baş eğmeye) zorlandım. Bunu yaparsam kafir olurum, şayet biat etmezsem beni öldürürler.’

Irak’ta Şiiler yas tutuyor
İşgal altındaki Irak’ta Aşure günü törenleri başladı. Kerbala’daki Hz. Hüseyin türbesine akın eden binlerce Şii (Irak’taki Aleviler), O’na olan bağlılıklarını dile getirmek için çeşitli etkinlikler düzenliyor. Onlardan birinde Kerbela olayını simgeleyen ışıklandırılmış 250 kiloluk bir maket omuzlarda taşındı.

YEZİT KİMDİR?
Yezit; İslamiyet’e karşı mücadele etmekle ünlü Emevi ailesinden bir padişahtır. Emevi padişahları sarhoş sarhoş camilerde imamlık yapıp o dönemdeki halka namaz kıldıracak kadar dini hafife almışlardır. Bu padişahlardan Velit; Kuran-ı Kerim’i okla parça parça etmiş; ‘Hadi bakalım, göster gücünü!’ deme küstahlığını göstermiştir. Bugün, bazı Alevi vatandaşlar; Yezit kelimesini Sünni Müslümanlar için kullanma yanlışlığı içindedir. Tarih’teki Yezit ile bugünün insanlarını ilişkilendirmek hem yanlıştır; hem haksızlıktır. Daha sonraki bölümde göreceğimiz gibi Türk Müslümanların Alevisi de Sünnisi de Ehlibeyt sevgisi ile şekillenmiştir.

Ehlibeyt’i katlettiler
Peygamberimiz Muhammet’in; ‘Bunlar benim ailemdir,’ dediği dört kişi; Müslüman geçinen sapkınlar tarafından şehit edilmiştir.

  • Hazreti Ali 661’de Kufe’de
  • Hazreti Hasan 669’da Kufe’de zehirlenerek
  • Hazreti Hüseyin 680’de Kerbela’da
  • Hazreti Fatıma 632’de çok genç yaşta Mekke’de dövülerek.

Çölde susuz can verdi!
İmam Hüseyin’in Yezid’e biat etmeyişi; bir tür başkaldırı işareti gibi algılanıyordu. Bu yüzden Kufeliler, Suradoğlu Süleyman’ın evinde toplandılar ve İmam Hüseyin’e bir davet mektubu yazdılar. Bu mektupta Emevilere karşı Haşimileri tüm güçleri ile destekleyeceklerini, Yezit yerine kendisine biat edeceklerini söylediler.
İmam Hüseyin hem Kufelilere hem de Basralılara mektup yazarak şunları söylemişti: ‘İmam (halife) ancak Kuran’la amel eden ve adaletle hükmedip hakka boyun eğen bir kişi olabilir. Halbuki Yezit döneminde Peygamberin yolu (İslam dini) öldürüldü; yerine uydurmalar geçirildi. Sözüme uyar iseniz sizleri doğru yola götürürüm.’
Görüldüğü gibi İmam Hüseyin, Hakkı ve adaleti sağlamak; İslam dininin yozlaştırılmasını engellemek için hareket etmekte idi.
İmam Hüseyin, Kufelilerin davetinin ne kadar gerçek olduğunu öğrenmek için Amcası Akil’in oğlu Müslim’i oraya gönderdi. 9 Temmuz’da Kufe’ye varan Müslim, hemen İmam Hüseyin adına biat almaya (lider kabul etmeye) başladı. Biat edenlerin 12 bin ile 20 bin arasında olduğu bildirilmiştir.
Yezid bunu öğrenince Kufe Valisi’ne, ‘İbni Akil’i yakala, öldürüp başını bana gönder. Kufe’de Ali soyundan kimseyi sağ bırakma!’ demişti. Ubeydullah Kufe’de Müslim’i yakalatıp şehit ettirdi. Müslim, şehit edilmesinden 20 gün önce İmam Hüseyin’e yazdığı mektupta, halkın kendisine biat ettiğini yazmıştı ama durumun tersine döndüğünü bildirme imkanı bulamamıştı.

YOLCULUK BAŞLIYOR
İmam Hüseyin Kufe’de ortamın uygun olduğunu sandığından 9 Eylül’de Kufe’ye doğru yola çıkmıştı. Abbasoğlu Abdullah ise Kufelilerin güvenilmez olduğunu, Mekke’de kalmasını veya Ali yandaşlarının çok olduğu Yemen’e gitmesini önermişti.
İmam Hüseyin; yolda ünlü ozan Ferezdak ile karşılaştı ve Kufe’deki durumu sordu. Ferezdak şu cevabı verdi: ‘Halkın kalbi seninle; kılıçları ise Emevilerledir.’
Yola devam eden Hüseyin ve ekibi Kufe’de Müslim’in şehit edildiğini öğrendi. Bir durum değerlendirilmesi yapıldı. Müslim’in oğulları ve kardeşleri ‘Ya intikamımızı alalım veya biz de öldürülelim.’ dediler. Bunun üzerine Kufe’ye gidiş yolculuğu sürdürüldü.

YEZİT ORDUSU GELİYOR
Kufe’deki Yezid’in valisi Ubeydullah, İmam Hüseyin’i tutup getirmesi için Peygamberin yakın dostlarından olan Ebu Vakkas’ın torunu Ömer komutasında 10 bin kişilik bir ordu ile yolladı.
İmam Hüseyin, Ömer’i çağırtıp ona şunları söyledi: ‘Sana yazıklar olsun! Senin baban, şimdi benim savunduğum İslam’ı yükseltmek için canını ortaya atanların başında geliyordu. Şimdi sense sapıkların koruyuculuğuna soyunmuşsun. Ey İbn Sad, bu sözlerim, senin yardımını istediğimden değildir. Fakat, yanlış yolda olduğunu göstermek benim için bir borçtur. Ebu Süfyan soyuna uyup Peygamber soyuna kılıç çekmenin azabını düşün. Bu suçu, dünya malı ile gidermenin olanağı yoktur…’
Ömer, bu sözlerden etkilenmedi. Askerleriyle Fırat ırmağının kıyısını tutturdu. Ehlibeyt’i susuz bırakıp teslim olmaya zorladı. On bin kişilik orduyu güçlendirmek için Ubeydullah, altı bin asker daha yolladı. Böylece, Ehlibeyt karşısında 16 bin kişilik ordu kurulmuştu.

SONUMUZ ÖLÜMDÜR
Yezit karşısında baş eğmemek kararında olan Hz. Hüseyin, bu tutumunun sonucunda kurtuluş olmadığını anlamıştı. Bunun için Ehlibeyt’i ve sevenlerini toplayarak onlara şunu söyledi: ‘Kufe halkı, sözünü unutmuş; yeminini bozmuş… Yardıma gelmeyecekleri anlaşıldı. Yezit’in askeri ise her yanı tutmuş. Kanımızı akıtmaya karar vermişler. Biz de küfre batan Yezit’e ve Ebu Süfyan soyuna baş eğmemeye karar vermişiz. Bu nedenle, bizleri bekleyen ancak ve ancak, şehitliktir. Ey Ehlibeyt! Ey yoldaşlar! Bu çetin yolun sonu ölüme gitse bile, bizim kurtuluşumuz bu yoldadır. Fakat biz, şimdiye değin hiç kimseyi zora sokmadık. Hiçbir kimseye istemediği bir işi yaptırmadık. Ayrılmak isteyen yoldaşlarımıza gönülden iznimiz vardır. ‘
16 bin kişilik Yezit ordusu (Kimi kaynaklarda 20 bin kişi, kimisinde 32 bin olduğu belirtiliyor.) Hz. Hüseyin’in 72 kişilik savaşçılarına karşı (Bazı kaynaklarda sayının 80 kişi olduğu yazılıdır) harekete geçti. İmam Hüseyin, Peygamber Muhammet Mustafa’nın abasını giydi, onun kılıcını kuşandı ve Zülcenah adlı atına binip Emevi askerlerini karşıladı… Muharrem ayının onuncu (Aşura) günü idi…
Gerek savaşçılar, gerek çocuklar ve kadınlar; susuzluktan bunalmışlardı. Çöl sıcağında günlerdir süren susuzlukları dayanılacak gibi değildi. Özellikle çocuklarla kadınlar, susuzluktan ölmek derecesine gelmişlerdi. Teke tek çarpışmalar başlamıştı. Hüseyin yandaşları birçok Yezit askerini öldürdükten sonra teker teker can verdiler.

HÜSEYİN ŞEHİT OLUYOR
Teke tek dövüşte kimse Hz. Hüseyin’le baş edemiyordu. Önüne gelen bütün ünlü savaşçıları öldürmüştü. Susuzluğun son sınırına gelince, bir ara, düşman askerlerinin arasına dalıp onları yararak Fırat ırmağına kadar ulaştı. Tam su içecekken, evlat ve arkadaşlarının susuz susuz öldüklerini anımsayınca vazgeçip geri döndü.
Ömer, İmam Hüseyin’in karşısına çıkan herkesin öldürüldüğünü görünce askerlerine toplu hücum emri verdi. Oklar, yağmur gibi yağıyor, gökyüzünde mızraklar uçuşuyordu. İmam Hüseyin dövüş esnasında kılıç, ok, mızraklarla yaralanmıştı. Yezit askeri onu çember içine almıştı. Bir bölüm asker de yalnızca kadınların ve çocukların kaldığı Ehlibeyt çadırlarına saldırmış, yağmacılığa başlamıştı.
İmam Hüseyin bu durumu görünce düşman askerlerini yarıp dışarı çıktı. Onlara şöyle seslendi: ‘Ey dinsizler! Ey Ebu Süfyan soyu! Sizde insanlıktan ve imandan bir iz yok, belli. Hiç değilse putperest atalarınız gibi davranmayı bilin; kadınlarla çocuklara ilişmeyin. Eğer amacınız beni öldürmekse, gelin, öldürün. İşte ben buradayım…’
Düşman askerleri bu sözlerden etkilenip İmam Hüseyin’e saldırdılar; ok atmaya, mızrak savurmaya başladılar. İmam Hüseyin, yaralardan akan kan yüzünden güçsüz düşmüştü. Sonunda atından çöle düştü. Emevi askerleri kılıçlarla mızraklarla vurarak onu şehit ettiler.
Şimr Zülcevşen’in emri üzerine Enesoğlu Süleyman, çölde susuz susuz can vermiş olan İmam Hüseyin’in başını kesti. Tarih, Muharrem ayının 10’u idi. (680 yılının 10 Ekim’i…) İmam Hüseyin’in vücudunda tam 33 mızrak, 34 kılıç yarası vardı. İmam Hüseyin’le birlikte Kerbela’da şehit edilen Ehlibeyt üyelerinin sayısı 72 idi. Kerbela şehitlerinin naaşları ertesi gün Beni Esad kabilesinden Gadıriyye köylüleri tarafından gömüldü.
İmam hüseyin’in gömüldüğü noktada; daha sonra onun kabri yapıldı. Hüseyin yandaşları; burada yerleşerek kısa sürede Kerbela’nın şehir haline gelmesini sağladılar. Bugünkü Kerbela Şehri; böyle ortaya çıkmıştır.
İmam Hüseyin’in ve diğer şehitlerin başı kesilerek Vali Ubeydullah’a götürüldü. Ubeydullah, İmam Hüseyin’in başı önüne konulduğunda elindeki değnekle İmam’ın dişlerine vurmuştu. Orada bulunanlardan Erkamoğlu Zeyd ağlamaya başlayıp Ubeydullah’a şöyle demişti: ‘Değneğini onun dudakları üzerinden çek. Allah’a yemin ederim ki ben Resulallah’ın iki dudağını bu dudakların üzerinde onları öperken görmüştüm.’
İslam padişahı konumundaki Yezit; İmam Hüseyin’in başı önüne getirilince, sevinmiş ve bir şiir okumuştur.


Kerbela’da uçan dertli turnalar
Bakın Hüseyin’e yarelendi mi?
Zalim Yezit’lerin kanlı eliyle
Mübarek bedeni parelendi mi


Hüseyin’e değdikçe hançerler oklar
Arşa direk oldu ah ü firaklar
Perişan oldu mu Masum-ı Pak’lar
Evlad-ı Ali’ler zarelendi mi


Derviş Kemal der ki unutma dünü
Canlar Kerbela’ya çevirmiş yönü
Muharrem ayında Aşura günü
Muhammet ümmeti karalandı mı
Kerbela faciası -4
Kerbela olayı ve Türkler
Kerbela katliamından sonra Hüseyin’e söz verdikleri halde yardım etmeyen Kufeliler derin bir üzüntü ve öfkeye kapıldılar. Bunlar; 684 yılında Muhtar adlı bir Ali yandaşının çevresinde birleşerek Kerbela’nın öcünü almak için harekete geçtiler.
Hüseyin’e yardım edemedikleri için pişman olup bu yüzden tövbe eden bu gruba tövbeciler anlamına gelen Tevvebin adı verildi.
Tevvebin güçleri; Hazreti Ali’nin ordu komutanı olan Malik’ül Eşter’in oğlu İbrahim yapıyordu. “Hüseyin’in intikamını alalım!’ parolasıyla harekete geçen İbrahim’in ordusu; Emevi ordusunu yendi. Kerbela’de Hüseyin’e karşı savaşan ordu komutanları ve ileri gelenler teker teker ele geçirilip öldürüldüler. Yok edilenlerin arasında arasında Şimr ile Ziyadoğlu Abdullah da bulunuyordu.
Tevvebin hareketi, intikamcı bir hareketti ve geniş açılı siyasal projesi yoktu. Bu yüzden; Emevilere karşı isyan eden Zübeyir oğlu Abdullah; bunlarla da savaştı ve isyancılar birbirlerini kırınca Emeviler bunları mağlup etti, yok etti.

EMEVİLER SALDIRIYOR
Uzun çatışmalardan sonra muhalefeti bastıran Emevi padişahları; bundan sonra İran üzerinden Türk ülkelerine saldırdılar.
Muaviye döneminde, Horasan üzerinden Türkistan’a giren Arap orduları Türklerle çetin savaşlar yaptılar.Türkler o zamanlar Asya’da bölünmüş durumda idiler. Daha çok şehir beylikleri halindeki bu yapıyı Araplar kolayca mağlup ediyordu.
Türk ülkelerine asıl saldırıyı Emevi padişahı Abdülmelik’in kendisine başbakan yapıp her türlü yetkiyi verdiği Haccac başlattı. Haccac, tarihte zalimliği ile ünlüydü. Öyle ki yüzbinlerce insanı bir emirle katlettirebilen bir katildi.
Bu Haccac, sapıklıkta öyle ileri gitmişti ki; Emevi padişahını (halifeyi) peygamber Hazreti Muhammet’ten bile üstün görüyordu. (Bu konu için İbni Kesir Tarihi’nin Türkçe 9. cilt, 218. sayfasına bakabilirsiniz) Padişah, İslam Sultanı adını taşıyor ama kendisini İslam Peygamberinden üstün gören adama bütün işleri bırakıyordu.

EMEVİ SAPKINLIĞI
Emevi padişahları, kendilerine emirelmüminin (müminlerin emiri, Müslümanların başı) unvanını veriyorlardı. Gel gör ki bu krallar, sarhoş sarhoş Cuma günleri camiye gidip halka namaz kıldırıyorlardı. Aralarında sevgililerine erkek kıyafeti giydirip Cuma günü onlara imamlık yaptıranlar bile vardı.
Hele bunlardan Velit, işi iyice azıtmıştı. O, Kuran’ın kutsallığına da inanmıyordu. Bu zorba, bir gün, Kuran-ı Kerim’i getirtmiş; bir duvara dayadağı kitaba, ok atarak onu paramparça etmiş ve “Hadi bakalım göster gücünü.’ diye meydan okumuştur.
Yapılanlar gösteriyor ki; Emeviler zamanında İslam dini din olmaktan çıkartılmış; Emevilerin egemenlik ve yağma ideolojisine çevrilmiştir.
Bugün İslam tarihçisi görünenler; din adamı sayılanlar; işin bu yüzünü hiç mi görmek istemiyorlar.

CİHAT ADLI YAĞMA
Emevi yönetimi, İslam dinini yayma amacıyla Türk bölgelerine cihat saldırıları başlatmıştı. İran’ı ele geçiren Arap ordularının sonraki hedefi geniş Asya topraklarında hakim olan Türkleri ezmekti.
Araplar; cihadı Allah adına yapıyor görünseler de bu işteki temel amaçları kadın ve erkek köle elde etmek; sığır, davar, at gibi sürüleri ele geçirmek; fethettikleri yerlerdeki altın ve gümüşleri yağmalamaktı.
Kuteybe adlı Arap komutanı büyük ordular kurarak Türkmenistan’dan Türkistan’a kadar geniş bölgeleri ele geçirmiştir. Kuteybe öyle zalimdi ki, kendisine direnen Türkleri yakalatmış; Sayram şehrine giden 20 kilometrelik yolun sağındaki solundaki ağaçlara bunları astırarak gözdağı vermişti.
Sadece Semerkand şehrinden 150 bin kadın-erkek Türk köle olarak yakalanmış ve Arabistan’a gönderilmişti. Türk illerinden ardı arkası gelmeyen deve kervanları ile altınlar, gümüşler Suriye’deki Şam’a, Emevilerin başkentine ve Arabistan’a taşınıyordu.
Dönemin Arap ozanlarından Kab el Eşari, bu yağma hareketini şöyle anlatıyor:
Kuteybe her gün bir talan yapıyor
Servetlere yeni servetler katıyor
Halbuki Emeviler, dışarıya karşı yaptıklarını bir cihat hareketi gibi gösteriyorlardı.
Arap derebeyleri hızla zenginleşiyor; Arapların sömürgeleştirdiği İran ve Türkistan bölgeleri yoksullaşıyordu.
Emeviler dünyanın ilk ırkçıları olarak sivrilmişlerdir. Emeviler; Arapları en üstün millet olarak ilan etmişler, diğer milletlere ise “mevali’ yani köle demişlerdir. Bir Arap kadını; başka hiçbir milletin erkeği ile evlenemezdi. Çünkü; üstün Arap ırkının bir kadınının aşağı ırktan birisine eş olması kabul edilemezdi.
Emeviler, Arap örfünü ve geleneklerini Hazreti Muhammet’in İslam adı altında getirdiği kuralların yerine geçirdiler. Böylece, İslam gitti; yerine Arabizm geldi.
Hazreti Ali, daha hükümet başkanı iken bu ailenin durumunu biliyordu ve şöyle demişti: Emeviler de İslam elbisesini giydiler ama tersten giydiler.
Emevi ailesi; İslam dinini engellemek için elinden geleni yapmıştır. Müslümanlar Medine’de güçlenip Mekke’yi ele geçirince bunlar kılıç korkusundan Müslüman olmak zorunda kalmışlardır. Zoraki Müslüman olan Emeviler; halife Osman’ın da yardımıyla ordu sahibi olmuş; iktidarı zorla ele geçirmiş; gerçek Müslüman önderleri yok etmişler; Arap derebeylerinin iktidarını İslam adı altında yeniden kurmuşlardır. Bu iktidarın amacı dini yaymak değil; mal ve köle elde etmektir.
Bunun en açık örneğini Horasan’da görüyoruz. Burada daha önce Müslüman olmayan ve bu yüzden cizye adlı fazla vergi veren insanlar yaşıyordu. Bunlar; “Biz Müslüman olduk, artık vergi almayın!’ diye Vali Cerrah’a başvurmuşlardır. Vali; vergiden vazgeçmemek için onların Müslüman olmasını istememiştir.
İşte Emeviler; zenginliklerine daha çok zenginlik katmak için yaptıkları bu yağma savaşlarına cihat adı vermişlerdi. Arap ırkçılığı ile iç içe geçen Emevi cihadı; Türk illerini yakıp yıkmıştır. Kuteybe’den sonra da Arap saldırıları devam etmiştir. Semarkand Türk padişahı, eski düşmanı Çin İmparatoru’na yazdığı bir mektupta; “35 yıldır Arap eşkiyası ile savaşıyoruz!’ demiştir.
Türklerle Arapların kanlı savaşları, 750 yılında Emevilerin yıkılmasına kadar devam etmiştir.

NEDEN SEVİLİYORLAR?
Hazreti Ali ve oğlu İmam Hüseyin, Türk ve İran ülkelerinde Arap ülkelerinden çok çok daha fazla sevilmektedir. Bunun nedenini, yukarıdaki açıklamalarda bulabiliriz.
Hazreti Ali, yağmacı ve zorba Muaviye ile mücadele etmiştir. İmam Hüseyin ise Muaviye’nin oğlu Yezit’in zulmüne başkaldırmış, bu uğurda canını vermiştir.
Ali ile Hüseyin’e savaş açanlar, onları şehit edenler; daha sonra Türk topraklarına girip buradaki insanları katletmişler; zenginliklerini yağmalamışlar genç erkekleri ve kadınları da köle haline getirip Araplara sunmuşlardır. Yani Ali ile Hüseyin’e kıyanlar; Türklere de kıyanlardır.
Türkler; bu zulmü yapan Emevi emperyalizmine düşman olmuştur. Emevilere direnmek isteyen Türk halkı; daha önce Emevilere karşı mücadele eden Hz Ali ile oğlu Hüseyin’i kendileri için örnek kişi kabul etmişlerdir. Bu yüzden Ali ile Hüseyin; Türkler için Arap emperyalizmine direnişin sembolleri olmuştur.
Türklerle Ali soyunun kaderi birleşmiştir.
Böyle olunca; İslam dünyasına adım atan Türkler; kendilerine Ali anlayışını temel almışlardır. Ali yandaşlığı Türklerin zorunlu tercihi olmuştur. Türkler, daha sonraları girdikleri Müslümanlığı Alevi nitelikli bir anlayışla kabul etmişlerdir.
Açıkça şunu söyleyebiliriz: Türk İslamı, Alevi nitelikli bir İslam olmuştur. Bu yüzden Türklerin Sünni kesimi de Alevi diyebileceğimiz Ehlibeyt sevgisine dayanan bir Sünniliği kabul etmişlerdir.

Yaşar Nuri Öztürk Sşyasal dinciliğin kök ve marş sorunu

0

RTE, CHP için kökleri bereketsiz diyor. CHP’nin kökleri Atatürk’e çıkıyor. Demek o kökler bereketsiz…

Gerçeğe hiç uymuyor. Tam aksine, o kökler öylesine bereketli ki, tüm siyasal kariyerini Atatürk’e sataşarak yapan RTE’yi bu ülkenin başbakanı yaptı… Böyle bir kök, nasıl olur da bereketsiz olur? Ayıp ve günah…

O köklerin üstüne yükselen bereket ve devletin nimetleri içindesiniz… Allah’tan korkun!

Kara yürek yobazlardan biri şu mega edepsizliği sergiliyor. Kendi içlerinden, adını ‘dönek’ koydukları birine diyor ki:

‘Sen bu gidişle yakında Onuncu Yıl Marşı’nı da okursun!’

Yani Onuncu Yıl Marşı’nı okumak, en ileri kötülük ve yozlaşmalardan biri. Döneklikten daha beter bir cürüm, öyle mi?…

Sen kimin neyisin, be adam? Sen utanmaz, arlanmaz bir adamsın. Yazık sana! O marştan canı sıkılanlara bu ülkenin ekmeği, suyu haram olsun!

Biz, basının şurasına burasına çöreklenmiş bu çağdışı beslemelerin açtığı sıkıntıyı nasıl aşacağız diye düşünürken bir de bakıyorsunuz, bir kahır tufanı gibi yeni bir facianın sesleriyle ürperiyoruz:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başbakanı olan zat, artık tevil ve mazerete kapı bırakmayacak bir biçimde Cumhuriyet’e sataşıyor. Neymiş efendim! 10. Yıl Marşı’nda ‘Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan’ deniyormuş.

Cumhuriyet devletinin başbakan koltuğuna oturan zatın Cumhuriyet Marşı’ndaki bu ifadeyle ilgili sözlerine bakın:

‘Demir ağlarla ördük dediler. Ne ördünüz laftan başka, ama bak biz örüyoruz.’

Kimle kavga ediyorsun, beyefendi? Neden o marş sizi böylesine rahatsız ediyor? Bu nasıl bir zihniyettir, nasıl bir iştir! Böylesi bir marazî psikolojiden siz rahatsız olmuyor musunuz?

Siz, Cumhuriyet Türkiyesi’nin hükûmeti misiniz, Cumhuriyet devletine karşı muhalefet mi? Siz ve meddahlarınız CHP muhalefet yapamıyor derken her halde bu anlamda bir muhalefet kastediyorsunuz?

O sözlerle sataşılan, Cumhuriyet ve Cumhuriyet dönemidir. Zaten RTE’nin yıllardan beri yaptığı budur. Kariyeri budur. Bu kariyeri yüzünden ABD ve AB ile onların içteki uzantıları tarafından ‘en iyi adam’ ilan edilmiştir.

RTE’den beklenen, eski takıntılarından sıyrılıp yepyeni bir psikoloji ile şunu söylemesiydi:

‘1923-1950 arasında 3 bin 500 kilometre demiryolu yapılmış. 1950-1980 arası yapılan demiryolu ise sadece 30 kilometredir. Bir kuruş borç almadan, Haçlı kodamanların kucağına oturma tenezzülünde bulunmadan, Atatürk’ün onca uyarısına, dünyanın demiryolu ulaşımında onca mesafe almasına, karayolu trafiğinin canımıza ve malımıza verdiği onca zarara rağmen demiryolu inşasını katleden paragöz kapitalistlere karşı çıkamadık. 10. Yıl Marşı’nda söylenenlere layık bir tavır içine neden girmiyoruz?’

İşte RTE böyle deseydi hepimizin gönlünü fetheder, müstahak olanlara da ders vermiş olurdu. Ama o ne yapıyor? 10. Yıl Marşı’na saldırarak Cumhuriyet dönemine ve Cumhuriyet’in öncülerine tekme atıyor.

Demir ağlarla örmedeki aksama veya sapmanın hıncını neden Cumhuriyet Marşı’ndan alıyorsunuz? Mantık mıdır bu? İslam’ın ilkelerine ters düyerek dünyanın önünde rezil olanları eleştirirken Kur’an’a mı sataşıyoruz, rezilliğin faillerine mi?

Siyasal İslamcıların, İslam adına yıllardır sergiledikleri yüzlerce kötülüğü eleştirirken İslam’ın ilkelerine, buyruklarına sataşıyor muyuz? Hayır! Çünkü bu insanca, akıllıca, vicdanî bir tavır olmaz.

Marşın ne kabahati var?

Ama sizin derdiniz, ülke adına yapıcı bir eleştiri getirmek değil, Cumhuriyet ve Atatürk nefretini bir biçimde dile getirmek… Böylece hem içteki destekçilerinize mesaj veriyor hem dıştaki destekçilerinizi memnun etmeye çalışıyorsunuz. Çünkü onların nefret odakları da aynı..

Şimdi, söyler misiniz, bu garabet nasıl bir garabettir. Böyle bir garabeti tarih ne kadar daha taşıyabilir?

Sahip olduklarınızın tümünü size veren devlet ve sistemle dinmek bilmez bir savaşın içinde bulunduğunuz kanaatini belgeleyen bir seyir içinde olduğunuzu size hiç söyleyen olmuyor mu? Nefret ve kin onların gözlerini de mi perdelemiş?

Bütün bunlardan sonra hiç değilse kendi kulvarınızda tutarlı olmanızı ve örneğin, ha bire sataştığınız Atatürk’ün posterlerini miting meydanlarına asmamanızı beklerdim. Kullanmayın o posterleri. Gülünç oluyor. Kimse inanmıyor. Sadece takıyeyi din yapanlar tatmin oluyor.

Star 08.04.2004

İsmail Engin Savaş, kolektif bellek ve kültür mirası

0

Geçtiğimiz günlerde Berlin’de bulunan Alevi Belleği adlı bir kurum tarafından Irak Savaşı’yla ilgili yapılan açıklama, dikkatleri değişik bir noktaya çekti. Alevi Belleği, Irak’ta bulunan ve kimi yörelerde Şabaklar, Kakailer olarak da adlandırılan Alevilerin, Aleviler ve Alevilik için kutsal kabul edilen mekanların korunmasını talep ediyor ve özetle şöyle diyordu:
“Savaşlar beraberinde yıkımı, ölümleri, yaralanmaları ve dolayısıyla acıları beraberinde getirirken, aynı zamanda insanlığın malı olan kültürel mirası da yok ediyor. Alevi Belleği olarak, Irak Savaşı’na ilişkin endişe ve üzüntü verici haberleri peş peşe alırken, bizleri yakından ilgilen kültür miraslarının yanı sıra bu mirasın taşıyıcılarının da (ki Irak’ta kimi yörelerde Şabaklar ve Kakailer olarak da adlandırılmaktadırlar) Irak Savaşı’nda savaş alanı içerisinde yer almasını büyük bir endişeyle izlemekteyiz.
Konuyla ilgili uluslararası haber ajanslarının geçtiği son haberlerde, Irak’ta yaklaşık 1 – 1,5 milyon olduğu belirtilen Alevi nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Musul, Tilafar ve kısmen Kerkük’ün bazı yöreleriyle birlikte Necef ve Kerbela’nın şiddetli muharebelerin yaşandığı yerler olduğunu ve hava bombardımanına tabi tutulduğunu öğrenmekteyiz.
Alevi nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Musul, Tilafar ve kısmen Kerkük’ün bazı yöreleriyle, Necef ve Kerbela’nın bizler açısından ve temsil ettiğimiz inancı içeren kültür ve kültür taşıyıcıları açısından oldukça önem taşıdığına dikkat çekmek istiyoruz. Hz. Ali’nin türbesinin bulunduğu Necef-i Eşref’in ve Kerbela’da yer alan Hz. Hüseyin’in türbesinin tüm insanlığın kültür mirası içerisinde yer aldığını ifade ederek, bu yerleşim yerlerindeki tarihsel dokunun ve kutsal mekanların korunmasını talep ediyoruz.”


Necef ve Kerbela kentindeki “kutsal mekanlar”la ilgili “Alevi kolektif belleğinin hassasiyetini” içeren açıklamalar, Türkiye’de de değisik Alevi kurumları tarafından ardı ardına yayınlandı ve kamuoyunun gündemine getirildi. Bugün kültür mirasına sahip çıkmayanın, yarın sahip çıkabilecek neyi kalabilirdiki?
Bu açıklamalar, geçtiğimiz günlerde de üyesi olduğum ve Türkiye antropolojisiyle ilgilenen akademisyenlerin yer aldığı bir grupta da enine boyuna tartışıldı. Bunun yanı sıra, yine geçtiğimiz pazar günü Türkiye’de yayın yapan NTV’deki “Kültür ve Kimlik” adlı programında da savaşın yer aldığı bölgedeki tarihsel dokuya yönelik tahribatı arkeoloji, sosyoloji ve psikiyatri alanında Türkiye çapında tanınmış simalarla değişik perspektiflerden ele alındı.
Burada yapılan analizler de Alevi kolektif belleğinde başat rol oynayan tarihsel doku ve kutsal mekanlara ilişkin değişik Alevi kurumlarınca yapılan açıklamalarla ilintilendirirldiğinde, bu açıklamaların son derece isabetli olduğunu ortaya koydu.
Her ne kadar Koalisyon Güçleri tarafından başlatılan 2. Irak Savaşı’nın planlanmasında 21 Mart’tan hemen öncesindeki Çarşamba günü, Çarşembe-i Sûri (Kızıl Çarşamba) olarak adlandırılır – Çarşembe-i Sûri’de, iyi ve kötü ben / biz ve sen / siz bağlamında sembolize edilir-, bir fonksiyon da oynamış olsa da,
yine savaşla ilgili açıklamalarda dikkatlerden kaçan bir husus 31.3.2003 günü Suriye Dışişleri Bakanı’nın yaptığı “ABD bölgenin [yani Irak vb. (Suriye, İran, Ürdün, Mısır…) ülkelerin] kültüründen ve tarihinden bihaber olduğunu vurgulayan açıklamasıyla gündeme geldi; ama tartışılmadı. Bu bağlamda:
· Bizler [veya Türkiye, Balkan veya Ortadoğu antropolojisiyle, sosyolojisiyle, tarihiyle, ekonomisiyle, arkeolojisiyle, teolojisiyle, florası, faunası vb. ilgilenenler] sözü edilen bölgenin kültürüyle ne kadar haşır-neşiriz? Veya “komşularımızı” ne derece tanıyoruz?
Alevi Belleği’nin yaptığı açıklama doğrultusunda bu soruyu şöyle çevirebiliriz:
· Bizi biz yapan kültürel kimliklerimizin vazgeçilemez parçalarını oluşturan kültür elemanlarıyla ne derece “tanışığız”? Ya da “kendimizi” ne derece tanıyoruz?
Öte yandan savaşlar canlıların yaşamına kastederken ve kültür unsurlarını yok ederken, insan [yani kültür unsurunun taşıyıcısı ve yaratıcısı (günümüzde bu tartışılabilir: Bugün kültür mü insanı yaratıyor, insan mı kültürü?)] ve kültür nasıl birbirinden ayırd edilebilip biri diğerinden bağımsız bir şekilde ele alınıyor, uygarlıkların da yok edildiği görmezden geliniyor?
“Bizim” açımızdan bu soruyu şöyle çevirebiliriz:
· Bölgedeki savaş sadece canlıları deği, bizi biz yapan kolektif kimliğin parçalarını da yok etmekle “tehdit” ediyor. “Özel olarak” kimliğimizi oluşturan kültür elemanlarının göz göre göre yok olmasına karşı çıkmak “da” sorumluluğumuz gereği değil mi? Gelecek kuşaklara bırakacağımız kültür elemanları / veya objeleri taşıyıcılarıyla birlikte yok olurken sessiz mi kalmak gerekiyor? Ki dünyanın birçok yöresinde o kültür objelerini taşıyan taşıyıcılar, değisik ülkelerin vatandaşları olarak da yaşıyorlar. Bizi biz yapan kolektif kimliğin parçaları yok edilirken bizi biz yapan unsurlar aşınmaz mı?
Bunun yanı sıra,
· Kutsal olan, yani inançla ilgili alanın bölge üzerinde ve bölgedeki halklar üzerine etkisi ne? Veya kutsal olan, bölge halklarını ve onların yaşamlarını nasıl etkiliyor?
“Bizim” toplumumuzun farklı kesimleri açısından bu soruyu şöyle formüle edebiliriz:
· Alevilikle ilgili temel çıkış noktası olan tarihsel ayrışmada dinsel ritüellerin odak noktası olan Kerbela ve Hz. Hüseyin, Hz. Ali motiflerinin olmadığı Alevilik bir Alevilik olarak değerlendirilebilir mi? Ya da diğer bir deyişle “Alisiz ve Kerbelasız Alevilik” olabilir mi? Olabilir diyenler var, ama “Alevi cemaati nezdinde” ne derece kabul görüp görmediği ortada!
Diğer taraftan,
· Aleviler icin “türbe” ve onun etrafında oluşan “dergah” ziyaretleri, günlük yaşamın önemli bir parçası. Yani Aleviyi Alevi yapan önemli hususlardan birisi. Kimliğini bulduğu, aynı kimlikteki insanlarla karşılaştığı, tanıştığı çok fonksiyonlu ve önemli bir mekan. Doğrudan “bina” değil, kültür-inanç ilişkisini ortaya koyan önemli bir fonksiyona sahip manzumeler bütünü. “Dede Düşekleri”ni bile inanç merkezi ve ziyaret yeri haline getiren Aleviler için Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in “türbeleri”nin bulundugu mekanların, inanç unsuru soyutlanmış birer “bina” olarak algılanılabilmesi mümkün mü? Necef ve Kerbela’daki kutsal mekanlara ve tarihsel dokunun tahrip olmasının sayıları 15-20 milyon olduğu söylenen Alevilerin kolektif belleğinde yaratacağı “şiddeti ölçülemez tahribat”ın sonuçları konusunda bilgi sahibi olan ve bunun üzerine düşünen var mı?
Psikolojiyle yakından ilgilenenler, kutsal olanın “seçilmiş travmalar” veya “zamanaşımına uğramayan acılar” ve bunun topluma yansımaları üzerinde az çok bilgi sahibidirler. Üzerimizdeki ölü toprağının atılıp konunun zaman yitirilmeden tartışılması Türkiye için çok önemlidir.
Aleviyol, 9.4.2003

Hüseyin Demirtaş Türkiye’deki laiklik örnek gösterilecek konumda değil

0

Merkezi Almanya’nın Essen kentinde bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi’nin (TAM) Berlin’de düzenlediği “Euro-İslam” konulu toplantıda konuşan Almanya Federal Meclis Başkanı Wolfgang Thierse (SPD), Türkiye’deki laiklik uygulamasının örnek alınacak bir tarafının olmadığını söylemiş. Anadolu Ajansı’nın geçtiği habere göre Thierse, dinleyici olarak katıldığı toplantı sonrasında Türk gazetecilerin sorularını cevaplandırırken, Avrupa’da yaşayan Müslüman ve Hıristiyanların hoşgörü içinde birlikte yaşamalarının önemli olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’deki laiklik, henüz Avrupa’da yaşayan Müslümanlar için örnek gösterilebilecek durumda değil. Ama bu modeli destekliyoruz” diye konuşmuş.
Thierse’nin yaptığı tespit, Türkiye’deki laiklik modelinin 11 Eylül saldırılarının ardından önem kazandığını ve bu modelin tüm İslam dünyası için örnek gösterildiğini öne sürenleri yalanlıyor. Çünkü Türk tipi laiklik uygulaması henüz diğer Müslüman ülkelere örnek gösterilecek bir konumdan çok uzak.
Bunun nedeni ise gayet açık. Laiklik ilkesi anayasaya 5 Şubat 1937 yılında girdi. Devlet 66 yıldır bu anlayış çerçevesinde yönetiliyor. Ancak bugün geldiğimiz noktada laiklik, gerek onu savunanların gerekse karşı çıkanların çabalarıyla ve yer yer yanlış tanımlamalar nedeniyle yerli yerine oturtulabilmiş; net bir tarifi yapılabilmiş değil.
Nasıl bir tanım yapılabilsin ki? Türkiye’de hemen her kesim laikliği körlerin fili tarif ettiği gibi farklı farklı tanımlamış ve anlamış. Hatta aynı kaynaktan beslendikleri halde Kemalistler bile zaman içinde laikliği farklı farklı tanımlamış ve bu çerçevede uygulamalara girişmiş. Nitekim 27 Mayıs Darbesi’ni yapan Kemalistlerle 12 Eylül Darbesi’ne imza atan Atatürkçü generallerin laikliği anlamaları farklı olurken, 28 Şubat Süreci’nde ise önceki darbedekinin aksine bir tutum takınılmış. 12 Eylül darbecileri laiklik adına okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini zorunlu hale getirip, Alevi köylerine zorla cami yaptırmakta bir sakınca görmemişlerdir. Aynı generaller, imam-hatip okullarının sayılarının çığ gibi artmasına da göz yummuşlar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) hızla büyümesine ve bazı din görevlilerinin Suudi Arabistan kaynaklı Rabıta gibi örgütlerden maaş almasına seslerini çıkarmamışlardı. Kemalist zincirin son halkasını oluşturan 28 Şubatçılar ise imam-hatiplerinin orta bölümlerinin kapatılması, zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması ve siyasal İslamcıların devlet içindeki ağırlıklarını azaltmak için post modern bir darbeye imza attılar.
Oysa laikliğin evrensel tanımı yanlış anlamalara meydan vermeyecek kadar açık. Vatan Gazetesi’nde yazan Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum’a göre laiklik, “Devletin, devlete egemen olan kuralların, din kuralları olmaması; dinin etki ve egemenliğinde olmaması, kısaca devletin dine dayalı olmaması anlamını taşır. Başka hiçbir anlama da gelmez” şeklindedir.
Ama 66 yılda geldiğimiz yer laik zihniyetin devlet ve topluma egemen olması noktasından çok uzaktır. Adeta devlet ve topluma din kurallarının hükmettiği bir manzara ile karşı karşıyayız. Zira din-devlet ilişkilerinde kilit bir konumda olan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) resmen olmasa da fiili olarak Başbakanlığa bağlı bir kurum olmaktan çoktan çıktı. İnanan inanmayan her vatandaştan toplanan vergilerden beş bakanlığın bütçesini aşan bir oranda pay almaya başlayan ve Diyanet Vakfı aracılığıyla kurduğu şirketlerle neredeyse dev bir holding gücüne erişen Diyanet, devletin bir kurumu olduğunu ve laiklik ilkesini unutup, verdiği fetvalarla toplumu Sünni-Hanefi İslam anlayışı çerçevesinde yönlendirmeye ve tek tipleştirmeye başladı. Diyanet’in karışmadığı alan neredeyse kalmadı. Saç ektirmenin dini sakıncalarını anlatan ve Atatürk Havaalanı’ndaki reklam panolarına asılan mayolu kadın resimlerinin hacca giden vatandaşları rahatsız ettiğini ileri sürerek indirilmelerini bile tavsiye eden fetvalar çıkarmaya başladı. Diyanet’in temsil ettiği Sünni-Hanefi yorum, toplumu da adeta bir ahtapot gibi sarmalamış durumda. Çağdaş ve laik bir devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı kurumlarının üyeleri bile artık, “İcraatlarımıza Diyanet ne der, hayata geçirmeyi düşündüğümüz ve imza attığımız uygulamalar dine uygun mu?” diye düşünür hale gelmişlerdir. Halbuki laiklik bunun aksini düşünmeyi gerektirir.
Gelinen noktada din-devlet ilişkileri ve laiklik bağlamında Sünni vatandaşları bile tam anlamıyla temsil ve memnun etmekten yoksun olan Diyanet’in bir devlet aygıtı olarak kalmasının savunulacak bir tarafı kalmamıştır. Kamunun sırtında bir KİT, çok ağır ekonomik bir yük haline gelen Diyanet’te Alevilerin de temsilini savunmak ve bütçesinden pay koparmaya çalışmak eski deyimle abesle iştigalden başka bir şey değildir. Bu anlayış Türkiye’de çarpık uygulandığı halde laiklik ilkesinin yaşama geçirilmesi ile birlikte görece bir rahatlığa kavuşan Alevileri çelişkili bir konuma getirir. Aleviler götürebildiği kadar kendi imkanlarıyla inançlarını yürütmeli, cemevlerini kendi parasıyla yaptırmalı ve dedelerini kendi yetiştirmeye devam etmelidir.
Alevilerin tek kalıptan çıkmış memur ve bürokrat dede, rehber ve âşıklarla, her hafta Diyanet’in camilere gönderdiği aynı kalemden çıkmış hutbe benzeri söylevleri dinlemeye ihtiyacı yoktur.
Din İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ı bile rahatsız eden anlayış ve yapısıyla Diyanet’in kaldırılması veya özerkleştirilmesinin zamanı geçmektedir. Diyanet, Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kaldırılmalı, camilerin, Kuran kurslarının yönetimi ve ihtiyaçlarının karşılanması her caminin bulunduğu bölgenin cemaatine bırakılmalıdır. Devlet içinde neredeyse Osmanlı’daki Şeyhülislamlık’tan daha ağırlıklı bir konuma gelen Diyanet kesinlikle devletten bağımsız hale getirilmeli, resmi ve tek tip bir İslam anlayışı oluşturma tekeli elinden alınmalıdır. Böylelikle İslam’ın değişik yorumlarının önü açılırken, cemaatlere devredilen din işleri sayesinde İslam’a kimin samimi şekilde inandığı; kimin onu siyaset ve ticarete alet ettiği de ortaya çıkar.
Bunun kaosa yol açacağını ve radikal İslamcı grupların kontrolden çıkacağını düşünerek engellemeye çalışanlar elbette olacaktır. Ama tüm dini mekan ve kurumları kontrol etmekle görevli Diyanet’in, Güneydoğu’da kendine bağlı yüzlerce camide Hizbullah militanlarının rahatlıkla eğitildiği ve örgütlendiğinden haberi bile olmadığını unutmayalım.
Kaldı ki din işlerinin cemaatlere devredilmesiyle yasadışı İslamcı oluşumların güçlenmesinden korkarak adım atmaktan geri kalmamak gerekiyor. Zira bu tür militanları camilerden uzak tutmak ve takip etmek zaten Diyanet’in işi değil. Onları kontrol edecek ve faaliyetlerini engelleyecek olan devletin başka kurum ve güçleri mevcut.
Çoğu Avrupa ülkesinde Müslümanlar, dini ihtiyaçlarını kendi imkanlarıyla oluşturdukları kurumlar aracılığıyla karşılıyor. Örneğin Almanya’da Diyanet’e bağlı camiler dışında örgütlenen tarikat ve cemaatler camilerini kendi yaparken, buraların tüm giderlerini ve camide görev alan imamın maaşını topladığı üyelik aidatlarıyla ödüyor. Böyle bir uygulamanın Türkiye’de ne sakıncası olabilir? Bence ortada hiçbir engel ve bahane yok. Bu çarpık durumun devamı, sadece devlet içindeki laiklik konusunda aşırı hassas çevrelerin, dini ticari ve siyasi çıkar kapısı haline getirenlerin ve toplum içindeki dinsel çeşitliliğin ortaya çıkmasından korkanların işine yarıyor.
Kim ne derse desin, Almanya Federal Meclis Başkanı Wolfgang Thierse haklı. Bugünkü haliyle Türk tipi laiklik anlayışı örnek gösterilme ve başkalarınca model olarak kabul edilme konumunun çok gerisinde. Türkiye’nin laik uygulamalarıyla model ülke olarak genel kabul görmesi Diyanet’in kaldırılması, okullardaki zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Dersi’nin seçmeli hale getirilmesi, ders kitaplarındaki dinsel bakış açısının terkedilmesi, imam-hatiplerin ve ilahiyat fakültelerinin eğim içindeki ağırlıklarının azaltılmasından geçiyor. Aksi takdirde siz kendinizi İslam dünyasının örnek ülkesiyiz diye ne kadar kandırsanız da buna inanmayacak Alman Meclis Başkanı Thierse gibiler her zaman çıkacak; Türkiye de çarpık ve tanım dışı laiklik uygulamalarıyla ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamayan görünümünden kurtulamayacaktır
Aleviyol, 7.2.2003

MUSTAFA SARIGÜL KÖSTEBEK Mİ? **

0
ISTANBUL, TURKEY - MARCH 30: Mustafa Sarigul, candidate of the Republican Peoples Party (CHP) running for the Istanbul city hall, talks to the Media after he has cast his ballots in the Sisli district of Istanbul, during the first round of the local elections on March 30, 2014 in Istanbul, Turkey. The nationwide municipal elections held today are seen as a referendum on Prime Minister Recep Tayyip Erdogan's tenure as he struggles to survive recent scandals. The candidate who wins the city hall vote could be a leading candidate into the presidential vote in six months and parliamentary polls next year. (Photo by Alexander Koerner/Getty Images)

SIVIL ORUMCEKLERIN AĞINDA YINE NE OYUNLAR OYNANIYOR?

Soru : Kemal Derviş, DSP lideri Ecevit tarafından Türkiye’ye ilk
davet edildiğinde kimin evinde kalmıştı ? En yakın ilişki içinde olduğu
kişi kimdi ?
Yanıt : Asaf Savaş Akat !.
.
Soru : Başka ?
Yanıt : Hurşit Güneş…

Soru: Asaf Savaş Akat, hangi üniversitenin eski rektörlerindendir ?
Halen hangi üniversitenin Mütevelli Heyeti üyesidir? Ve şu anda da orada öğretim üyesidir ?
Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI…

Soru : Asaf Savaş Akat hangi gazetede yazmaktadır?
Yanıt : VATAN gazetesi..

Soru : Vatan gazetesi sahibi kimdir ?
Yanıt : Serdar Mutlu…

Soru : Serdar Mutlu hangi üniversitenin Mütevelli Heyeti üyesidir ?
Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI…

Soru : Mustafa Sarıgül hangi üniversitenin Mütevelli Heyeti üyesidir ?
Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI…

Soru : Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Oğuz Özerdem, başka hangi “sivil” toplum örgütünün (!) yönetiminde görevlidir ?
Yanıt : AÇIK TOPLUM ENSTITÜSÜ…

Soru : Açık Toplum Enstitüsü’nün arkasında kim vardır ?
Yanıt : George SOROS

Soru : Soros Türkiye’ye geldiğinde hangi üniversitede konferans vermişti ?
Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI

Soru : Sorosun desteklediği ve bağlantılı olduğu Ünivesite hangi Üniversitedir?
Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI

Soru : George Soros ve Açık toplum Üniversitesi Türkiye’de nereye
maddi destek sağlar?
Yanıt : Bilgi Universitesi, Sabancı Üniversitesi, TESEV.

Soru : George Soros ve Açık Toplum Universitesi başka nereye yardım
sağlar?

Yanıt : Kadın Derneklerine (Uçan Süpürge,Kadın Girişimciler Derneği,
Kadın Yurttaş ağı gibi), Sözde Demokrasi derneklerine.

Soru : TESEV (Türkiye ve Ekonomik ve Sosyal Etudler Vakfı)
yurtdışında başka hangi kurumlarla ilişki içindedir?

Yanıt : CFR (Council on Foreign Relations), Bilderberg ve Trilateral
Komisyon.

Soru : Nerden biliyorsunuz CFR ilişkisini?

Yanıt : Çünkü CFR Uyeleri 2003 Temmuz ayında TESEV’e gelip, MGK’nin
TSK etkisinden arındırılması ve MGK ile TSK’nın zayıflatılması için
TESEV’de toplantı yapmışlardır.

Soru : Kimle?

Yanıt : TESEV başkanı Can Peker, Cengiz Çandar ve diğer Amerikancı
başka vakıf üyeleriyle.

Soru : Sonra ne olmuştur?

Yanıt : MGK Etkisizleştirilmiş ve TSK’ya karşı bir psikolojik savaş
zinciri başlamıştır.

Soru : Siz paranoyak mısınız?

Yanıt : Hayır, gazeteleri ve çıkan kitapları takip ediyorum.

Soru : Bilderberg ve CFR nereye bağlıdır?

Yanıt : Amerikan National Security Council’a, ya da ABD Derin
Devletine. Tüm CIA ve istihbarat örgütleri yoneticileri CFR üyesidir.

Soru : Yok canım, abarttınız!

Yanıt : Sadece soruları yanıtlıyorum.

Soru : Peki Sorosla bağlantılı başka vakıflar var mıdır?

Yanıt : Neden olmasın. Democracy Project isimli Sivil Demokrasi
Projesinin finansörü NATIONAL ENDOWMENT FOR DEMOCRACY (NED), ki
demokrasilerin içindeki bir truva atıdır, bu ilişkileri ve projeleri
finansal olarak desteklemektedir.

Soru : Aklım karıştı, şu TESEV’in INSAN HAKLARI raporunu ve Liberal
Düsünce Topluluğunun yaptığı TSK aleyhindeki anketi de NED finanse
etmemiş miydi?

Yanıt : Evet. Tam üstüne bastınız. TSK aleyhindeki her hareketin
finansörü NED’dir, kendi demokrasilerine göre TSK işlerini bozuyor ya!
Liberal Düşünce Topluluğu ve TESEV tamamen Amerikan Vakıfları gibi
çalışmaktadır ve SOROS VAKFI VE AÇIK TOPLUM ENSTITÜSÜ VAKFI ile
ilişkilidir.

Soru : Sorosun AÇIK TOPLUM ENSTITUSÜ, TÜSIAD, TÜSEV, AÇEV,
Uluslarası Basın Derneği vb. Sivil Örümcek Kuruluşlarını da
desteklemiyor mu?

Yanıt : Evet. Bu kadar da değil. Tablo çok daha büyük. Türkiye
içinde NED’in ve SOROS’un artık devlet içinde devlet olduğunu
söyleyebiliriz.

Soru : Yani Mustafa Sarigül Amerikan Vakıfları ve istihbarat
yapılanmaları tarafından mı destekleniyor?
Yanıt : Bravo, BILGI Üniversitesi de bu eylemler için merkez
Üniversite.

Soru : Mustafa Sarıgül, Şişli Belediye Başkanı seçildikten sonra
eski Şişli Belediye Başkanı (ve tabii yine Bilgi Üniversitesi Mütevelli
Heyeti üyesi !) kanun kaçağı Gülay (Atığ) Aslıtürk zamanında yapılan
Bilgi Üniversitesi ile ilgili usulsüzlüklerin üzerine gitmiş midir ?

** Yanıt :** ??? Gitmiştir canım, niye gitmesin !..

Soru : Hurşit Güneş’in öncülerinden olduğu Yeniden CHP Hareketi
Kemal Derviş’i ve Mustafa Sarıgül’ü destekliyor mu ?

Yanıt : Buna şüphe var mı?

Soru : Yeniden CHP Hareketi’nin çıkardığı derginin adı nedir ?

Yanıt : AÇILIM…

Soru : Taner Berksoy, Serhat Güvenç, Erol Katırcıoğlu, Ayhan Kaya,
Şule Kut, Pınar Uyan, Boğaç Erozan gibi AÇILIM dergisi yazı kurulu
üyeleri hangi üniversitede öğretim üyesidirler?
Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI…

Soru : BILGI ÜNIVERSITESI aslinda bir Amerikan Üniversitesi mi acaba?

Yanıt : GÜNAYDIN!

Ferhat Sarıkaya Serbestgörüs,com

Ali Kılıç Kur’ân-ı Kerim’de Hızır

0

Hızır veya Hızır-İlyas hakkında sağlam bilgiler edinebilmek için, geçmişe uzanmakta fayda var. Günümüze değin gelen Hızır’ın hangi tarihlerde yaşadığı ve geçtiği yerler hakkında kısaca bilgi edinmek, konuyu anlamak açısından önem taşımaktadır. Bu nedenledir ki, günümüzde Anadolu’da yaşayan Hızır’ın öncesine yani Kur’ân-ı Kerim’de Hızır ile ilgili ayetlere göz atalım.
El-Kehf Suresi
Bunun için Kur’ân-ı Kerim’deki “el-Kehf” (Mağara) sûresinin bazı özelliklerini aktarmakta fayda vardır. Bu özellikleri aktardıktan sonra, konumuza dönerek, el-Kehf sûresindeki ayetleri olduğu gibi aktaracağız.
El-Kehf süresi, Kur’an-ı Kerim’de 83 sûreyi içermektedir. 110 ayetten oluşan el-Keyf sürelerinin 28. ayeti dışındakilerinin (28. ayet Medine’de yazılmıştır) tamamı Mekke’de yazılmıştır. Bu sûreyi diğerlerinden ayıran en önemli özelliği, asırlar boyunca tüm Müslümanlar tarafından ilgi gören ve süreli olarak tartışılan üç önemli olayı içermesidir.
Anlatılan her üç olay da tasavvuf çevrelerinde geniş yankı bulmuş ve konularla ilgili olarak çeşitli yorumlara neden olmuştur.
El-Kehf sûresinde anlatılan üç olay şöyle geçmektedir:
a) Ashab-ı Keyf adıyla tanınan kişilerin başından geçenler (9.-26. ayetler)
b) Asıl konumuzla ilgili olarak Hz. Musa ile Hızır’ın buluşmasını anlatan (60.-82. ayetler)
c) Zü’l-Karneyn ve Ye’cuc Me’cuc olayıdır. (83.-98. ayetler)
İşte bu üç önemli ve ilgi uyandıran konular nedeniyledir ki, el-Keyf sûresi, Müslümanlar arasında Yasin sûresinden sonra en çok okunan sûre olmuştur.
İslam tarihi ile ilgili olarak özellikle de Hallac-ı Mansur (857 yılında Tur’da doğmuştur. “Enel Hak” yani “Ben Tanrı’yım” dediği için uzun yıllar hapis yattıktan sonra 922 yılında verilen fetva ile önce kolları ve bacakları ardından kafası kesilerek derisi yüzülen Hallac-ı Mansur, Bağdat’ta idam edilerek halka teşhir edilir) –üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan ve 1962 yılında ölen dünyaca ünlü Fransız araştırmacı Louis Massignon, Hallac-ı Mansur ile ilgili ilk kitabını 1914 yılında yayınlar. Massignon, uzun yıllar emek verdiği çalışmasını “Hallac’ın tutkusu; Mistik İslam Şehidi” adı altında 2000 sayfalık eserinde toplamıştır.
Yine Buhari’nin Ubey İbn Ka’b’tan aktardığı bir hadiste Peygamber şöyle demiştir:
“Hz. Musa’ya, insanların en bilgini kimdir diye soruldu? O da, ‘benim’ karşılığını verdi. Tanrı, ‘Allah bilir’ demediği için Musa’ya vahyedip şöyle azarladı: ‘Denizlerin birleştiği yerde bir kulum vardır ki o senden bilgilidir.’
Yorumcular bu kulun Hızır olduğu görüşündeler.
İslam tarihi ile oldukça içli dışlı olan Massignon, Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu üç olayın çok önemli olduğunun da altını çizmektedir. Massignon’a göre, bu üç olay, İslam dininin en önemli ip ucunu vermektedir. Buna göre, birinci olayda, bütün kalpleriyle kendilerini Allah’ın iradesine teslim eden iman sahiplerinin üstünlüğü; ikinci olayda, Hz. Musa’nın karşısına çıkarılan manevi kılavuz durumundaki bilge, dervişin (Hızır’ın) esrarengiz kişiliğidir. Üçüncü olayda ise, buna rağmen, insanın kendini buna karşı koymaya çalışmaktan alıkoyamamasıdır.
El-Kehf sûresinin bu bölümüne kısaca değindikten sonra, Hz. Musa ile, ona kılavuzluk eden esrarengiz (yani Hızır) şâhsiyet arasında geçtiği belirtilen olay ve konuşmaları A. Yaşar Ocak’ın araştırmasından aktarıyoruz. Kur’an-ı Kerim’in 60. ayetinden itibaren 80. ayete kadar olan bölüm şöyledir:

  1. Bir zamanlar Musa, genç bir adamına (bazı kaynaklara göre uşağına) şöyle demişti: “Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayıp gideceğim, yahut maksadıma erinceye kadar uzun zamanlar geçireceğim.
  2. Bunun üzerine onlar, bu iki deniz arasının birleşik yerine ulaşınca balıklarını unuttular. Balık bir denize doğru yolunu tutmuştu.
  3. Vaktaki oradan geçip gittiler. Musa genç adamına dedi ki, “Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzda andolsun ki yorgun düştük”
  4. Genç adam, “Gördün mü kayaya sığındığımız vakit ben balığı unutmuşum. Ona söylememmi Şeytan’dan başkası unutturmadı; o, şaşılacak bir suretde denize atıldı, yolunu tutup gitti”.
  5. Musa “İşte, dedi, bizim arayacağımız bu idi” Şimdi izlerinin üzerine gerisin geri döndüler.
  6. Derken, kullarımızdan öyle bir kul buldularki, biz ona tarafımızdan bir rahmet vermiş, nezdimizden has bir ilim öğretmişdik.
  7. Musa ona (yani Hızır’a) “Sana öğretilen ilimden banada öğretmen için sana tabi olayım mı?” dedi.
  8. O (Hızır) da Musa’ya “Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin”.
  9. “İç yüzünü kavrayamadığın bir bilgeye nasıl sabredebilirsin?”
  10. O (Musa) da: “Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana hiç bir işte karşı gelmiyeceğim” dedi.
  11. O (Hızır) da: “Eğer bu suretle bana tabi olacaksan ben sana kendisini anıp söyleyinceye kadar, bana hiç birşey sorma” dedi.
  12. Bunun üzerine kalkıp gittiler. Nihayet bir gemiye bindikleri zaman o (Hızır), gemiyi deliverdi. Musa dedi ki, “İçindekileri suda boğasın diyemi onu deldin? Andolsunki büyük bir iş yaptın.”
  13. O (Hızır) dedi ki: “Sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?”
  14. Musa: “Unuttuğumuzdan dolayı, dedi. Beni muaheze etme. Şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme.
  15. Yine gittiler. Nihayet bir oğlan çocuğuna rast geldileri zaman o, hemen bunu öldürdü. Musa dedi ki: “Tertemiz masum bir canı, diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha! Andolsun ki sen kötü bir iş yaptın!”
  16. O (Hızır) dedi: “Ben sana beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?”
  17. Musa, “Eğer, dedi, bundan sonra sana birşey sorarsam benimle arkadaşlık etme!”
    O taktirde tarafımdan muhakkak bir özre ulaşmışımdır. Benden ayrılmakta mazur sayılırsın.
  18. Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına vardılar ki, orada ahalisinden yemek istedikleri halde kendilerini misafir etmekten imtina etmişlerdi. Derken yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. O (Hızır) bunu hemen doğrultu verdi. Musa dedi ki: “Dileseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın.”
  19. O (Hızır) “İşte, bu benimle senin ayrılışımızdır. Sana, üzerinde asla sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.
  20. “Gemi denizde iş yapan yoksullarındı. Onun için ben onu kusurlu yapmak istedim ki, arkalarında her sağlam gemiyi zorla almakda olan bir hükümdar vardı.
  21. Oğlana gelince, onun anası da babası da iman etmiş kimselerdi. Bunun için onları azgınlık ve kafirlik bürümesinden endişe ettik.
  22. “İstedik ki onların Rabb’i bunun yerine temizlikçe daha hayırlısını, merhametce daha yakınını versin.
  23. “Duvara gelince, bu o şehirde iki yetim oğlanındı. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları iyi bir adamdı. Binaenaleyh Rabb’in diledi ki, ikiside rüştlerine ersinler. Definelerini çıkarsınlar.
    Bu Rabb’inden bir merhametti. Ben bunları kendi re’yimle yapmadım. İşte üzerine sabredemediğin şeylerin içyüzü”.
    Yukarıdaki ayetlerin içeriğini incelediğimizde karşımıza şunlar çıkmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim 60.- 80. ayetlerinde görüşme ile ilgili olarak bahsedilen iki denizin birleştiği yerler hakkında çeşitli rivayetlerde anlatılmaktadır. Bunlara göre;
  24. Karadeniz ve Hazar denizi arası (Azerbaycan).
  25. Ermenistan’da Kur ve Res (Aras) nehirleri arası.
  26. Akdeniz’le Kızıldeniz arası.
  27. Ürdün ile Kuzum nehirleri arası.
  28. Antakya.
  29. Eyle.
  30. Atlas Okyanusu kıyısındaki Endülüste bir şehir.
  31. Afrika’da Tanca şehri olduğuna dair görüşler de ileri sürülmektedir.
    Kaynaklar bize, İsrailoğullarının peygamberi Hz. Musa, bir adamı ile birlikte, kendisiyle buluşması emredilen yere – iki denizin birleştiği yere yani Mecmau’l Bahryn’e – gittiğini göstermektedir. Hz. Musa gideceği yeri tanıyabilmek için, yanına azık olarak aldığı balıktan yararlanacaktır. Çünkü, balığın canlanıp denize kaçması halinde, bu Hz. Musa için buluşma yerine geldiğine dair bir işarettir. Ancak, Hz. Musa’nın genç adamı, deniz sahilinde uğradıkları bir kayanın yanında balığın canlanıp denize kaçtığını ona haber vermeyi unutmuştur. Yolda acıkıp balığı yemek istediklerinde genç adam olayı hatırlar ve Hz. Musa’ya anlatır. Hz. Musa hemen gerisin geri kayalığa geri döner.
    Geri döndüğünde aradığı kişinin gerçekten kayalıkta beklediğini görür. Bekleyen kişi kendisine Allah tarafında rahmet, ve ilim verilen bir “kul“dur. Hz. Musa hemen yanında kalmak ister. Bilge Kul, önce bunu kabul etmez. Hz. Musa’nın ısrarı sonrasınada ayetlerde anlatılan olaylar gelişir ve sonunda Bilge Kul, Hz. Musa’dan ayrılmadan önce yaptığı tüm olayların, Allah’ın emri olduğunu, bunları bu nedenle, gerçekleştirdiğini söyler. Ve böylece Hızır olduğu bir çok ilim adamı tarafından kabul edilen Bilge Kul ile Hz. Musa’nın beraberlikleri sona erer.
    Bir çok kaynak, Hz. Musa’nın beraberindeki genç adamının uşağı olduğunu yazar. Hz. Musa’nın uşağının adı Yuşa ibn Nün, Bilgin ve Kul olarak ayetlerde ifade edilen kişinin ise Hızır (Arapça telafuzu Hard)’dır.
    Hızır’ın peygamberliği ve ebedi yaşadığı konusunda çeşitli rivayetler vardır. Kimilerine göre Hızır, (Al – Hazir yeşillik anlamına gelmektedir) Hz. Âdem’in kendi oğludur. (İslam ve Yahudi inançlarına göre ilk insan Adem’dir. Kumlu toprak ve çamurdan yaratıldığı kutsal kitaplarda yazılıdır. İlk Peygamber’dir. İslam yorumcularına göre, Tanrı tüm Meleklerine Adem önünde secde etmelerini buyurmuş. Şeytan buna uymamış ve bu olay Adem ile Şeytan’ın cennetten kovulmasına neden olmuştur. Tanrı tarafından kendisine verilen 1000 yıllık ömrünün 40 yılını Hz. Davud’a bağışlaması nedeniyle 960 yıl yaşamış. Ömrünün 200 yılını tövbe ederek geçiren Adem, Cebrail tarafından Arafat’a götürülerek Hava ile buluşturulmuş. Süryani ve Hiristiyan kaynaklarına göre ise, Tufan’dan sonra Kudüs’e gömülmüştür.)
    Bazılarına göre de Hızır, Kabil veya El Yasa’nın oğludur. Bazı önemli kaynaklar ise Hızır’ı peygamber mertebesine koyarken, kimileri de; o’nun Velî veya Nebî olduğunu yazarlar.
    Hz. Muhammed bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Hızır’a bu adın verilmesinin nedeni, kuru bir yerde post üstünde otururken hemen arkasında yeşil otlar belirmesindendir” Kimi anlatımlara göre ise, Hz. İlyas ile kardeştir. Biri karada diğeride denizde insanların yardımcısı olmaktadır.
    Yine Buhari’nin Ubey İbn Ka’b’tan aktardığı bir hadiste Peygamber şöyle demiştir:
    “Hz.Musa’ya, insanların en bilgini kimdir diye soruldu? O da, ‘benim’ karşılığını verdi. Tanrı, ‘Allah bilir’ demediği için Musa’ya vahyedip şöyle azarladı: Denizlerin birleştiği yerde bir kulum vardır ki o senden bilgilidir. Yorumcular bu kul’un Hızır olduğu görüşündedirler.
    Ünlü bilim adamı Hazin’e göre Hızır diridir. Yine Hazen’i, Delaliu – Hayat Şerhi Kara Davud adlı eserinde Hızır’ın Hz. Muhammed’e biat etmediğinden yola çıkarak öldüğünü iddia etseler de, hak inancında ve efsanelerde yaşatılan Hızır yaşıyor olsaydı, o halde mutlaka Hz. Muhammed’e biat etmesi ve birlikte savaşması gerekiyordu. Hızır Biat etmediğine ve savaşmadığına göre yaşamıyor.
    Ne var ki, Hz. Musa ile gezip dolaşan ona deyim yerindeyse akıl veren Hızır, kimi zaman peygamberlik mertebesine yükselerek Nebî olmuş, kimi zaman da Hz. Ali’nin kendisi olarak kabul görmüş ve nesilden nesile yaşatılarak günümüze kadar gelebilmiştir.
    Hızır’ın ebedileştiğini iddia eden bazı kaynaklar ise, Hızır’ın Zu’l –Karneyn’in veziri olduğunu savunarak, şunu ileri sürerler. Zu’l – Karneyn Ab-ı Hayatı bulmak için yola düştükten sonra, Ab-ı Hayatı ilk bulan, ilk içen ve onunla ilk yıkanan Hızır olduğunu savunurlar. Hâttâ bu arada Zu’l – Karneyn’in yolunu kaybederek geri döndüğü de iddialar arasında yer almaktadır. Hızır’ın yaşadığını iddia eden kaynaklar, Ab-ı Hayat suyunu ilk içenin Hızır olduğundan yola çıkarak, Hızır’ın ebedileştiğini savunmaktadırlar.
    Ab-ı Hayatı içtiği anlatılan Hızır’ın Mürşid-i Kâmil olduğunu Şah Hatayi’nin bir kaç nefesinden aktaralım:
    Azattır fenadan geçen
    Ab-ı Hayat’tan içen
    Zulmetin kapısun açan
    Hızır sıfat veli gerek
    Hayati sözünün manisin verdi
    Yar ile ettiği ahdinde durdu
    Cebrail Musa’ya Hızır’a var dedi
    Mürşid-i Kâmile varmadan olamaz
    Öte yandan 17.yy.’da yaşamış olan Teslim Abdal şöyle söyler:
    Bülbüller gülşende efgana durdu
    Hüseyin Hakk’ içün serini verdi
    Doldurdu doldurdu bir dolu verdi
    Ol Hızır’ın yeşil eli sabakan
    Yine 17.yy.’da yaşamış olan Bektaşi şairlerinden Miskini şöyle yakarır:
    Alçaklı yüksekli gaip erenler
    Alıver gönlümü zalim elinden
    Hızır Nebî isen gerçek er isen
    Alıver gönlümü zalim elinden
    19.yy.’da yaşamış olan Harabi ise, Hz. Musa ile Hızır’ın görüşmesine şöyle atıfta bulunmaktadır:
    Mecmau’l – Bahreyn’e vardığım zaman
    Hızır’ı Buldum candan gulam oldum
    Ledün ilmin bana eyledi ihsan
    Sırr-ı sırru’llah’ın tamamı oldum
    Ne var ki, bu iddiaların dışında gözden ırak tutulmaması gereken en önemi bir konu da, Hızır’ın bir koruyucu ve iyilik meleği olduğudur. Bunun için bazı kaynakların “neden savaşa katılmadı” şeklindeki söylemleri, barış, dostluk ve sevgiden yana olan bilge Hızır için doğal karşılanabilir.
    Aleviyol, 6.2.2003