Pazartesi, Mart 16, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 159

MİRAÇLAMA Hamdullah Çelebi

0

Amasya içindeki Hamdullah Efendi türbesi de, hem yöredeki hem de çevre illerden gelen
Alevî/Bektaşî çevrelerin çok sık ziyaret ettiği inanç merkezlerinden biridir. Alevî/Bektaşî çevreler
arasında ismi saygı ile anılan Hamdullah Efendi, Hace Bektaş Velî dergâhının 23. postnişîni olup 1824 yılında Feyzullah Çelebi’nin Hakk’a yürümesi üzerine Hacı Bektaş Velî Dergâhı’na postnişîn olmuş bir Bektaşî şeyhidir. Önce yeniçeri ocakları, ardından Bektaşî tekkelerinin kapatılması sonucunda 1827 yılında II. Mahmut tarafından çıkarılan bir fermanla Amasya’ya sürgün edilmiştir. Asıl adı Mehmet Hamdi olan Hamdullah Çelebi, burada mecburi ikamete tabi olduğu için Alevî/Bektaşî geleneğine göre,1836 yılındaki ölümüne kadar, yaşamını burada geçirmiştir.

Bu süreçte, Amasya’da halk arasında dinî sohbetler yapmıştır. Yine onun pek çok keramet gösterdiği anlatılır. Aynı zamanda iyi bir şair olan Hamdullah Çelebi’nin Hakk’a yürümesinden sonra bu çevrede
yaşayan Alevîler, 1847 yılında mezarının üzerine bir türbe yaptırmışlardır. Sürgüne giderken beraberinde
çok sayıda kitap ve belge götürdüğü bilinen Hamdullah Çelebi’nin erkek evladı olmadığı, soyu belki de kız tarafından devam ettiği için götürmüş olduğu kitap ve belgeler zamanımıza kadar korunamamıştır

Halk arasında anlatılan söylentilere göre Hamdullah Çelebi, “öldüğümde benim türbemi yapın,eğer yaptırmazsanız Amasya’yı sel alır” demişti. Ancak Amasya halkı ile vali, bunu önemsemedikleri için
türbeyi yapmamışlardı. Bunun üzerine Hamdullah Çelebi’nin ölümünden sonra Amasya’yı büyük bir sel
almış ve bu olaydan sonra şimdiki türbe yapılmıştır
Yine Hamdullah Çelebi, bir Ramazan ayında bir grup insanla dinî sohbet yaparken “ben size kısa
şeyleri öyle uzun anlatırımki şaşarsınız” demiş, ancak çevresindekiler buna inanmamışlar. Bunun üzerine Hamdullah Çelebi, besmele konusunu üç buçuk gün boyunca anlatmış ve buna rağmen konuyu bitirememiştir
Hamdullah Çelebi, duygu yüklü bir dünyaya sahip olduğundan dolayı, yüreği ve kalemi güçlü
olan şair ruhlu bir Hak aşığıdır. Onun şiirlerinde insan sevgisi başta olmak üzere, Tevhid, Kur’an,

Ehl-i Beyt ve on iki imamlar ön planda yer almaktadır. Amasya’ya sürgüne gelinceye kadar “Hamdullah” mahlasını; sürgünden sonra ise, “Hasretî” mahlasını kullanmıştır. Bu da, memleketi olan Hacı Bektaş ’a hasretinden dolayı olsa gerektir. şiirlerinden onun iç dünyasının çok geniş ve zengin olduğu anlaşılmaktadır. Hamdullah Çelebi’nin özellikle miraçlama ve tevhid türündeki deyişleri, Alevî/Bektaş îcemlerinde söylenmektedir
Amasya ili Mehmet Paşa mahallesinde bulunan Hamdullah Efendi türbesine Bektaş Baba türbesi
diyenlerde vardır. Ancak Bektaş Baba, Hamdullah Çelebi’nin dedesidir. Önceleri sade bir mezar iken
1868 yılında burası türbeye dönüştürülmüştür. Kare planlı tek kubbeli olan türbe, bir avlu duvarıyla
çevrili olup kuruluk, ocak ve kesim yeri gibi bölümlere de sahiptir. Türbe içinde üzeri yeşil örtülerle örtülmüş iki tane ahşap sanduka bulunmakta olup bu sandukalardan önde olanın Hamdullah Çelebi’ye; diğerinin ise, eşi Güleser Hanım’a ait olduğu söylenir. Türbe içerisinde dikkati çeken ilk şey, duvarlardaki kalem işi bezemeler olup bu bezemeler, türbenin beden duvarları ve kubbeye geçişi sağ layan tromplarla kubbe içerisine işlenmiştir. Kubbe içerisinde en ortada bir yıldız ve bu yıldızın etrafında dört tane
yuvarlak madalyon vardır. Bu madalyonlar içerisinde on iki imamlara ait isimler göze çarpar. Bunlarla
birlikte ilk üç halifenin adlarının da bulunması, dikkat çekicidir. Sanat tarihçisi Muzaffer Doğanbay’a
göre Alevî/Bektaşî geleneğine uygun olmayan bu durum, daha sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü
tarafından gerçekle ştirilen onarımlardan dolayı ortaya çıkmış olmalıdır.

Bu istenmeyen bir görüntüdür. Zaman içerisinde bu provakatif uygulamalar bütün Alevi Erenlerinin türbelerine, tekkelere yapılmış mimari dokusu bozulmuş içlerine camiler inşa edilmiş ve algı operasyonu yapılmış asimilasyona yönelik çalışmalar gerçekleştirilmiştir.
Türbe, gerçekten de değişik zamanlarda orijinal biçiminden uzaklaşacak şekilde tadilata uğramıştır.
Örnek olarak daha önce kuzeydoğu yönünde olan giri kapısı, tadilatlar sırasında anlaşılmayan bir
nedenle türbe içindeki mihrap yıkılarak güneybatı yönüne alınmıştır
Hamdullah Efendi türbesi, Amasya’da hem Alevî hem de Sünnîler tarafından ziyaret edilmektedir. Türbede tüm kalbiyle inanan ve samimi bir şekilde dua eden insanların duası ile dileğinin kabul olacağı inancı, halk arasında yaygındır. Burada her tür dilek ve sıkıntı için dua edilir ve adak kurbanları kesilir.

Birol Yıldız Hatipoğlu Dede


Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa’nın miraç yolculuğu ve dönüşte kırklar meclisine uğramasını anlatan şiirlere miraçlama denilmektedir. Miraçlama cem törenlerinde âşıklar tarafından saz eşliğinde okunur. Anadoluda bazı yörelerde Şah Hatayi’nin yazmış olduğu miraçlama okunur. Bazı yörelerde de Feyzullah Çelebi veya Mehmet Hamdullah Çelebi’nin miraçlaması okunur. Amasya, Çorum, Sivas ve Tokat yörelerinde daha çok Hamdullah Çelebi’nin miraçlaması okunmaktadır
Asıl adı Mehmet Hamdi olan Hamdullah Çelebi ( 1767–1846) Feyzullah Çelebi’nin büyük oğludur.1824 yılında babasının ölümü üzerine Hacı Bektaş Veli Dergâhına postnişin olmuştur. Osmanlı padişahı ll. Mahmut, Yeniçeri teşkilatını lağvedince, 23 Cemaziülaher 1243 (20 Aralık 1827) tarihli fermanla Hamdullah Çelebi’yi Amasya’ya sürgün etmiştir.
Hamdullah Çelebi Amasya’ya sürgün edildikten sonra Hasreti mahlasını kullanmıştır. Miraçlamayı da sürgünde olduğu yıllarda yazmıştır.

“Kün” dedi karar eyledi
Yeri göğü arşullahı
Çar anasırdan yarattı
Âdem Safiyullah’ı

Evvel Âdem Hakk’ı bildi
Başına çok haller geldi
Alnına bir top nur indi
Âdem bildi Nurullah’ı

“Velekad keremnâ” dedi
Melekler secdeye indi
İblis lâin etmem dedi
Takındı lanetullahı

Âdem’den zürriyet geldi
Hak emri dört güruh oldu
Dördüne dört ta’at verdi
Evvel zikri Zikrullah’ı

Bir katre nutfeden oldu
Âdem’den nur Şit’e geldi
Ehl-i Hakk tahkik kıldı
Ve hem Şit Nebiyullah’ı

Açıldı Haşimi necli
Mustafa Murtaza nesli
Yüz yirmidörtbin nebi
İbrahim Halilullah’ı

Halil’in evladı gelip
Abdül Muttalip Ebu Talip
Ol zaman nur iki olup
Bilen bildi Beytullah’ı

Abdullah’tan nebi zuhur
Dü cihanda oldu fahir
Ebu Talip’den etti zahir
Ali’yy-ün Veliyullah’ı

Dü cihan güneşi Ahmed
Vahiy geldi oldu irşâd
Münkir ne bilsün Ahâd
Ol bir nur’u Nurullahi

Hak emretti Cebrail’e
“Habibim Mi’raca gele”
Önünce delili bile
Cebrail Emirullah’ı

Dostunun selâmın aldı
Gönülleri şâdi kıldı
Cebrail rehberi oldu
Seyr eyledi Arşullah’ı

Sidret-ül-müntehaya vardı
Anda Cebrail durdu
Bundan öte sana dedi
Sen görürsün ol Allah’ı

Yetmiş iki perde geçti,
Hakk’ın emri ile aştı.
Birinci perdeye ulaştı,
Gördü Hikmetullahî

Arş-ı muazzam’a vardı
Anda çok hâller gördiü
Orda bir nişan verdi
Hâtem-i Nebiyullahı

Nalinin çıkarmak ister
Hatiften nida dost der
Arş-ı Azim’i göster
Nalini Habibullahi

Uçmak babına vardı
“Destur Ya Rabbim” dedi
“Gel dedi Rab virdeyledi
Uzattı desd-i Yedullah’ı

Azizullah el uzattı
Nûrı-u âlemi bezetti
Âlem bu anı gözetti
Gördü Hatemin Vallahi

Âşık maşuğunu gördü
Habib maksuduna erdi
Doksan bin kelâm sordu
Danışdı Kelâmullah’ı

Otuz bini şeriatta
Otuz bini tarikatta
Otuz bini hakikatte
Bilenler bildi vallahi

Olanları bilir bilen
Hakikate âşık olan
Gördü bir mahbup civan
Habib bildi Sırrullahı

Kudret lokması geldi
Süt elma baldan aldı
İkisi de bile tattı
Yediler nimetullahı

Gelmek için destur aldı
Muhammed ayağa kalktı
Mü’min’e tevhîd verdi
Tutmak için îllallahi

Kudret hazinesin buldu
Üzümü ikiye böldü
Engürü bergüzar aldı
Secde edip Babullah’ı

Kırklar yolunu gözetti
Vardı kırkları bezm etti
Oturuben niyaz etti
Selman sundu keşküllahı

Selman’a bir üzüm verdi
Yar yari ol demde gördü
Cümlesi pervane girdi
Tutundular arşullahı

Kırklar muradını aldı.
Esrar-ı Hak galip oldu
Muhammed evine geldi
Gördü Ali Keremullah’ı

Ali anda tevaf etti
Doksan bin kelâmı vasfetti
Hatemi nümayan etti
Verdi Şah Emrullahi

Çâr emânet fahri geldi
Muhammed Ali’ye verdi
Ahir sahibi var dedi
Bektaş Kaddesallah’ı

Şah Hasan Hüseyin geldi
İmam Zeynel parelendi
İmam Bakır şehid oldu
Ol sırr-ı Kutbullah’ı

İmam Ca’fer din rehberi
Musa Kazım din serveri
Olalım Rıza’nın çekeri
Veririm canı billahi

Takî Nakî Şâh Askerî
Onlar birbirinin yari
Mehdi mü’min intizârı
Tez gele Zamanullahi

Kutb-u Âlem Hünkâr geldi
Emanet sahibini buldu
Cümle erler nasîb aldı
Bağlandı rızaullahi

Bendesin almış araya
Varınca baki saraya
Bu HASRETİ bî-çareye
Şef’aat eder inşallahi

Mezemiz Kurbandan raki demimiz

0

Mezemiz Kurbandan raki demimiz
Gösterişe döndü kırklar cemimiz
Ezberi defterden dedelerimiz
Yetiş Şah ı Merdan Car Günün geldi

Bekçimiz artık kapı beklemez
Gözcü baba cemaati gözlemez
Talip can kulağıyla piri dinlemez
Yetiş Şah ı Merdan Car Günün geldi

Koçumuz melemez gelir kasaptan
Kırk pare bölündük ince hesaptan
Dedem ne bilirse hepsi kulaktan
Yetiş Şah ı Merdan Car Günün geldi

Duvazi imamlar türküye döndü
Gönüllerde aşkın ateşi söndü
Semahımız oyun gibi göründü
Yetiş Şah ı Merdan Car Günün geldi

Telli Kuran Sazım oldu bir keman
Yolda ki yezidin halleri yaman
Çıksa gelse artık ol sahip zaman
Yetiş Şah ı Merdan Car Günün geldi

Yol Sefili gösteriden yoruldu
Her gelen cemlere alınır oldu
Ne dargın ne de küskün soruldu
Yetiş Şah ı Merdan Car Günün geldi

Medet senden şu alemi yaradan

0

Medet senden şu alemi yaradan
Mahluğun önünden gecilmez oldu
Dört kapı kırık makam kalktı aradan
Hallolup müşküller seçilmez oldu

Döndü şu devran döndü döndü
Nice süleymanlar tahtından indi
Şimdi beyhudalar himara bindi
Gahilana kiymet bicilmez oldu

Gahilanlar himar ile yarıştı
Bülbüller gül ile dostluk barıştı
Tatlı suya acı sular karıştı
Bozuldu lezzeti içilmez oldu

Uthaya kalmadı gelinde kızda
Şimdi beyhudalar gönülde gözde
Beyhudalar menzile erışti sözde
Ata binip önünden geçilmez oldu

Katibim der aktıda gözümün yaşı
çıktı evden çıktı mahlükün başı
uğradı vahdete kesretin kışı
muhabbet gülleri açılmaz oldu

TÜRK KÜLTÜRÜNDE ALEVİLİK Mustafa Aksoy

0

Saha araştırmaları özellikle folklorcu ve sosyologlar için çok önemlidir. Çünkü milletlerin ve küçük sosyal gnıpların kültürel kalıplarının bakiyeleri ve temelleri önemli ölçüde bu tür çalışmalar sonucu ortaya konulur. Dolayısıyla bu çalışmalarla elde edilen veriler milli birliğin perçinlenmesinde çok önemli fonkisyonlara sahiptir. Ancak hemen ifade edelim ki art niyetli ve ilmi temellere dayanmayan çalışmalar da milli birliği yıkıcı fonksiyonlara sahiptir. Bu nedenle her şeyden önce bir “milli kültür politikamız” olmalı ve insanlarımıza ilmi çalışmaların ışıgında kültürel kodlarını tanıtmayı bir milli vazife telakki etmeliyiz.
İnsanları, “sosyal grup”, sosyal grupları da “kültürel grup” ve “millet” yapan bazı değerler vardır. Işte bu değerlere genel tabiri ile kültür kodları veya kültür kalıplan denir. Kültür kodları tarihi bir süreç içinde geçmişten kaynaklanan ve toplumun tümüne mal olarak sosyal kurumlar yoluyla günümüze damgasını vuran bir “kültür ve zihniyet birikimidir”(1). Başka deyişle eski bir kültürün unsurlarından kaynalanan, her zaman degişmeyle beraber tarihi temelden kopmadan, çeşitli kurumlar yoluyla belirgin bir şekilde var olan ve sosyal hayatımızı belirleyen sembolleşmiş kültür kalıplarına “kültür kodu” diyoruz (2).
Bugün sosyal hayatımızdaki bir takım kalıplar işte bu kültür kodlarının varyantlarıdır. Bu değerlerin ortaya çıkarılması kültürümüzde ayrılığı değil farklılıklar içinde bir olduğumuzu ifadeye yarar. Diğer taraftan eğer, milli kültürümüzde bizleri ayırıcı kültür kalıplan var ise (biz olduğuna inanmıyoruz) bunları saklamaya çalışmakla bir yere varamayız. Hatta bu nedenle bazı tahrikci gruplara fırsat vermiş oluruz. Dolayısıyla içinde yaşadığımız ve bizleri şekillerinden kültürel degerlerimizi başkalarından; yani batılı sosyal bilimcilerden degil, kendi bilim adamlanmızdan ögrenmeliyiz ve onların ilmi kriterlerle ortaya koydugu sonuçları, ister hoşumuza gitsin, isterse gitmesin, kabul etmek zorundayız. Aksi halde “hakikatten kötülük çıkacağını düşünmek için ya sahtekâr ya da geri zakalı olmak gerekir” (3).
Gelişmiş ülkelerin toplum bilimcileri çagımızda millet tanımlarını genelde “ırk”,”din”ve “dil” gibi bir takıın “tekçi” kalıplara göre değil “kültür” kavramı çerçevesinde yani çeşitli faktörleri dikkate alarak yapmaya özen göstermektedirler. Çünkü “sosyal hayatın ve tarihin çok karmaşık dinamik açıklanmasını, tek bir faktörden istemek, budalılıktan başka bir şey anlamına gelmez” (4). Bu nedenle sosyal bilimlerde “tekçi” yaklaşımlar ilmi açıdan kabul görmemektedir.
Ülkemizde ise hâlâ bazı sosyal biliınciler “tekçi” yaklaşımlarla sosyal yapımıza baktıkları için ülkemizdeki bazı insanları dilleri, bazılarını da dini insanışları farklı oldukları için ayrı bir sosyal grup ya da millet gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bu tür bir yaklaşım tamamen mesnetsiz temellere dayanmaktadır. Meselâ, Kanada, halkı İngilizce konuşur, ancak kimse onları İngiliz milleti olarak kabul etmez. Fransızlarda Katolik mezhebine sahip İspanyollarda yine kimse bunları aynı bir millet olarak kabul etmez. Bu örnekleri okuyucularımız istedikleri kadar çoğaltabilirler.
Ülkemizde bu tür “tekçi” yaklaşımların soncu milli birliğimiz önemli diyebilecebimiz bazı saldırılara maruz kalmaktadır. Diğer yandan bu tür yaklaşımların sonucu, Batılı politikacılar tarafından dünyada siyasi bir silah olarak bizi karşı kullanılmaktadır. Bunun yanında Avrupa Birliğine girmeye alışan ülkemizin kuvvetli kültürel değerlere sahip olması gerekir. Çünkü, sınırların kaldırıldığı bir AB’den Türkiye’ye yönelik yıkıcı enstitüler gelip ülkemizde rahatlıkla araştırma yapacakları için ellerindeki istismar vasıtaları biraz daha çoğalacıktır. Bu tehlikeye ragmen ne yazık ki hâlâ “batılı anlamında olduğu gibi ülkemizde henüz milli kültürün, sosyolojik anlamda, bir degerlendirilmesi yapılmış değildir”(5).
Sosyal hayat, bazı farklılıklar olsada, genelde bir bütünlük arz eder. Dolayısıyla bazı sosyal olaylar birbirinden farklı birer gerçeklik gibi, görünmekte ise de bunları birbirinden soyutlayamayız. Çünkü sosyal yapı içinde cereyan eden herşey az veya çok o yapıdan kaynaklanmaktadır. Diğer yandan tamamen dışardan kaynaklansa da sosyal yapı içinde o yeni unsur eski yapısına nazaran önemli farklılıklar arz eder. Meselâ, biz Latin alfabesini kullanıyoruz ama onlarda olmayan bazı harfler bizim alfabemizde var. Dinimizde öyle, bilindiği gibi dinimiz Arabistan’dan kaynaklanmış ve adı İslamiyettir ve tek bir İslamiyet olmasına rağmen her İslam ülkesinin dini anlayışı ve yorumlayışı farklılık gösterir. Bunun nedeni ise her ülkenin sosyal yapısının birbirinden farklı olduğundandır.
Kısaca Türk sosyal yapısını hakkında araştırma ve inceleme yapan bir araştırıcı herşeyden önce Türk milletinin tarihi gelişmini ve sosyal değişme sürecini dikkate almak zorundadır (6). Bu nedenle biz, Alevilik konusunu yukarıdaki esasları dikkate alarak ve meşgul olduğumuz sosyoloji bilim dalı çerçevesinde incelemeye çalıştık. Bu konuya şüphesiz dinî ve tarihî açılarda da yaklaşılabilir. Ancak o konular bizim esas ilgi alanımız olmadığı için aşağıda mümkün olduju ölçüde Alevilik konusunu sosyolojik ve folklorik bir bakış açısıyla tahlil etmeye çalıştık.

Niçin Alevilik
Sosyolojide bir kural vardır. Bu kurala göre “olanı istendiği gibi değil, olduğu gibi göstermek” esastır. Ancak ülkemizde Alevilik bir sosyal gerçeklik oldugu halde, genelde ne tarfsız bilim adamları ne de bizzat Alevi ve Alevi bilim adamları bu gerçekliği olduğu gibi ortaya koyamamışlardr. Çünkü genelde herkes gerçekliği istedikleri gibi görmek istediklerinden Alevilerin sosyal hayatındaki bazı gerçeklikleri görmezlikten gelmişlerdir. Özellikle dinî ve siyasî açıdan yaklaşımda bulunanlar, Alevileri ya dışlamışlar ya da bir siyasi potansiyel olarak görmüşlerdir. Bu kısır döngü nedeniyle “Alevilikle ilgili bilimsel çalışmalar yapılamamış, bilimsel eserler yazılamamıştır. Yıllardır çeşitli aralıklarla Alevilikle ilgili yazı diziler hazırlanmış, ancak bunlar sönük kalmış, toplumun gereksinmelerini karşılayacak düzeyde olmamışlardır” (7). Konuya dinî açıdan yaklaşımların bir kısmı neredeyse Alevileri gayri müslimlerden daha çok dışlama egilimi göstermişlerdir. Meselâ, bir müslüman erkeğinin bir hiristiyanla evlenmesi kabul edilmekte hatta leşvik edilmektedir. Ancak, bazı dinî gruplar Alevilerle evlenmeyi gündeme dahi getirmekten korkmaktadırlar. Siyasi açıdan yaklaşanlar ise ifade ettigimiz gibi Alevileri bir oy potasiyeli olarak görmektedirler. Çünkü onlara göre; Aleviler “devrimci” ve “ilerici”dir. Daha açık tabirle “Aleviler solcu”dur. Dîni ve sosyal bir hayat tarzıyla siyasi parti arasında böyle bir bağlantı kurmak hiçbir ilmi anlayışla bagdaşmaz. Çünkü siyasi partiler birer menfaat birliğidir. Dolayısıyla insalar o partilere “kalıtım”la ya da dinî anlayışla değil menfaatlerinin gereği icabı bağlanırlar.
Alevi konusuna tarihi açıdan yaklaşanlardan bir kısmı da sünni-alevi tartışmasına Yavuz Sultan Selimle bir bağlantı kurarak yaklaşmaya çalışmaktadırlar. Bunların yanılgısına da Şah İsmail, Yavuz Sultan çatışması neden olmaktadır. Oysa bu çatışma görünürde dinî bir yapı arz etsede temelinde siyasi nedenler yatmaktadır. Eğer bu çatışmanın temelinde dinî bir neden olsa idi Osmanlı devleti Dulkadiroğulları, Bayatlar, Beydili, Afşar. Karakeçili gibi bir çok Türk boylarını kılıçtan geçirmesi gerekirdi. Kaldıki Yuvuz Selim, Şah İsmail çatışmasında Elazığ, Malatya, Maraş, Diyarbakır bölgesi Alevi Dulkadiroğullarının yönetimi altında olup, bu beylik askerleri ile Yavuz’un yanında Şah İsmaile karşı savaşmış ve bu bölgeler Dulkadiroğulların yönetiminde 14-16 yy’ları arasında kalmıştır. Bugün Adana’nın Kadirli ilçesi adını bu Türk boyundan aldıgı gibi, halkı da bu beyliğin torunlarından müteşekkil olup bugün hiç biri de Alevi değildir.
Diğer taraftan meşhur hukukçularımızdan Velidedeoğlu’na göre “Osmanlı döneminde etnik sorun diye bir kurum yoktur…” öyleyse ne olduda 20. yy. başında yani Osmanlıların son dönemlerinde ve günümüzde bir Alevi meselesi meydana getirilmiştir? Bu sorunun cevabı hepimizi yakından ilgilendirmektedir; ve bu soruya 1926`da Tük Yurdu Dergisinde yazdığı bir yazıda Baha Said, şöyle cevap verir: “Türkiye’deki çeşitli mezheplere sahip sosyal grupların hayatlarını incelemek milli bir vazifedir. Ülkemiz sınırları dahilinde öyle cemiyetler vardır ki Ortodoks Rumlar Türkleştirilmiş gruplar olarak telakki ediyor”. O bu görüşünü Sultan Reşat devrinde Amerika Kolejinde tutulan bir vesikaya dayanarak isbat etmeye çalışır. Ancak ne gariptir ki Baha Said devrin yetkilileri ve bir dergi tarafında “Yıkılan Türk Ocaklarının dinsiz çocukları şimdi de Kızılbaşlık propagandası yapıyor” diye suçlanmıştır. Görüldüğü gibi Türk birliğine gönül verenlerlerin Alevilere sahip çıkması Türkiye Cumhuriyetinin “resmi ideolojisi”nden değil sosyal gerçeklikten ve milli birliğin zaruretinden kaynaklanmaktadır.

Alevilik ve Bektaşilik
Aleviliğin kaynağı hakkında genelde tam bir birlik olmasada Bektaşilikten kaynaklandığını savunan görüşler ağırlıktadır. Bilindiği gibi Bektaşi bir Türk tasavvufçusu olup Horasar’dan gelip Anadolunun Türkleşmesini sağlamıştır. Osmanlı devletinin kurucusu olan Osman Bey’in hocası Şehy Edebali’de iyi bir Bektaşi tasavvufçusudur. Temelde Bektaşilik islama uygun olarak Türk geleneğini yaşatmaya çalışan bir felsefe olmasına rağmen, zamanla bu anlayış yerini Türk geleneklerinin ağır bastığı bir yapıya bürünmüştür. Böylece de Bektaşilikten, Alevilik, Kızılbaşlık gibi yeni anlayışların temsil edildiği felsefi gruplar ortaya çıkmıştır. Burada ifade etmekte fayda var bazıları bu grupları tarikat veya mezhep kabul eder; bazıları da ne mezhep ne de tarikat olarak kabul etmek istemez. Bu nedenle ve ihtisas sahamızın dışında olduğu için biz “felsefi grup” tabirini kullanmak zorunda kaldık.
Bazı araştırıcılar Bektaşi-Alevi tabirini bir kullanırken bazıları da bunları ayrı olarak kullanırlar. Bu iki tabiri bir kullananlar kelimerin aynı şeyi ifade ettiğini, ayrı kullananlar ise nüans boyutlarını ortaya koyma gayretinden hareket ederler. Meselâ, Şapolya ve Eröz, köy Bektaşilerine Alevi derken şehirlilere sadece Bektaşi der. Başka bir araştırmacı Gülşan’a göre ise Bektaşi Alevi ayrılığı Hacı Bektaşı’ın yerine geçecek pir yüzünden ortaya çıkmıştır. “Mücerref-Babağan” kolundakiler soy’a değil yol’a Çelebi-Ulusoy kolundakiler ise soy’a önem verdiklerinden ilk ayrılık tohumlan atılmıştır (8). Eski Türk dinî anlayışına göre de “herkes kam olamaz kamlık bazı ailelerde batından batına intikal eden, bir ırsî ruhanî kuvvettir“ (9).
Bu günde Alevilikte “Dede”lik soydan gelir. Ancak bu görüş pek çok alevi tarafından kabul edilmez. Bu hususla ilgili özel bir görüşmemizde ünlü halk ozanımız Erzincanlı Yavuz Top bize alevilik haklanda şu bilgileri verdi: “Alevilik Türkler arasında yayılan gelişen ve artaya çıkan bir hayat felsefesidir. Dolayısıyla babadan gelmez”. Aynı konuda Avukat Hasan Gülşan’da dedeliğin babadan geldiğine inanmanın bir hata olduğunu ifade etti (10). Çünkü en kısa tabiriyle Alevilik dini esaslarda Hz. Ali ye bağlılık demektir. Dolayısıyla Hz. Ali’nin şu sözleri ile dedelik geleneği bağdaşmaz: “Belimden düşen değil de, yolumu süren evla ve evladımdır”. “Kötü gidişi ile kendisini düşüreni soydan gelen soyluluk yükseltmez”. Hacı Bektaşi’de Hz. Ali nin esaslarından hareketle “bel evladı olunması değil, manevi yani yol evaldı” olunması ister ve “kemalet, belden gelmez, elden ve yoldan gelir” der (11).
Özel bir görüşmemizde* de Gülşan, “Hacı Bektaşiye bağlı Alevililere, Bektaşî ; Erdebil’e bağlı Alevilere de Kızılbaş” denir demişti.

Anadolu Aleviliği
Bilindiği gibi, Alevilik İran’dan Yugoslavya’ya kadar olan bir coğrafyaya yayılmıştır. Bu coğrafya parçası üzerinde ise Anadolu Aleviliği ayrı bir sosyal yapıyı arz eder. Meselâ Şapolya’ya göre, Anadolu Aleviliği İran Şiliğinden tamamen ayrıdır; yalnız Hz. Ali sevgisinde birleşirler, Türk Aleviliği Emevilerin Türklere baskısından doğmuştur ve “müslümanlığın haram ettiği bir çok kaideler, Türkmen ananesine ve töresine aykırı olduğundan müslümanlıkta bir reform yapmışlardır” der. Fığlalı’da alevileri Ehl-i Sünnet içinde mütala eder ve Şia ile yakınlıklarını sadece Hz. Ali’ye olan muhabbetlerine bağlar (I2). Bunun sonucu olarak Anadolu Türklüğüne has bir Alevilik anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu anlayış Anadolunun Türkleşmesinde ve vatan olmasında, özellikle Türk dilinin korunmasında çok önemli fonkisyonları yerine getirmiştir. Bu anlayışa bağlı olarak “Türk soyundan olmayan Bektaşiler dahi, inancın etkisiyle ayin ve erkanlarını, nefes„ duvaz, ve deyişlerini Türkçe olarak dile getirmişler ve Türkçe yazmışlar. Türk dili Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi Bektaşi ve Alevi Türk ozanlar sayesinde öz benliğini korumuş ve gelişmiştir. O halde Aleviliği mezhep açısından değil, Türklük açısından değerlendirmek, hem milliyetçilik, hem laiklik ilkeleri bakımından zorunludur (3). Dolayısıyla milli birliğimiz açısından Alevilik birleştirici ve bütünleştirici önemli fonksiyona sahiptir. Sosyal bilimciler özellikle sosyolog ve folklorcular bu fonksiyonun sağlıklı ifadesi için, Anadolu Alevi kültürünün kültür kalıplarını ortaya çıkarmak zorundadır. Bu kültürel kalıplarının bazılarına Nejat Birdoğan şöyle işaret ederek:
1- Anadolu Aleviliğinin törenlerinde içki vardır. Müzik ve raks (semah) vardır. Törenlere kadınlarda katılır. Müzik ve raks Türk aleviligi dışında yoktur.
2- Anadolu Aleviliğinin büyük bir kesiminde, örneğin: Tunceli, Pazarcık, Samandağ vb. Alevilerinde aile büyüklerinin sabah erkenden güneşin doguşuna dua edip, secdeye varıp kutsamaları var.
3- Alevilikte belli olgunluğa erişmeyip belli sınavlardan geçmeyen ne evlendiriliyor ne de Cem törenlerine alınıyor. Bu kuralları yerine getirenler ise kendi isteği ile Cem’den çıkamıyor ya da eşinden ayrılamıyor. Yazar bu kurulların Anadolu Aleviliğinin sadece Ali sevgisinden doğmadığını milli bir kültürün ifadesi olduğunu ve “Göçebe Oğuz, Batı’ya Anadolu’ ya kendi tüzesini ve töresini de getirdi” (14)der.
Üçüncü maddede ifade edildiği gibi, Alevilik’te sosyal statü ve sosyal gruba üyelik verilmeyip kazanılmaktadır. Bu anlayış tamamen eski Türk geleneğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bilindiği gibi eski Türk geleneğinde isim almak dahi belirli kurullara bağlıdır. Herkes isim alamaz ve herkes istediği gruba üye olamaz. Eski Tüklerdeki ve Anadolu Aleviliğindeki bu anlayışı sosyoloji ilmine göre ifade edersek; insanlar statüye bir doguştan bir de kazanarak sahip olurlar. Diğer yanden gruba bir doğuştan (mesalâ aileye) bir de isteğe bağlı olarak üye olunur. Bunlardan ikinciler yani kazanılan statü ve isteğe bağlı gruba üyelik tamamen çağdaş sosyolojinin ifade ettiği ilmi bir anlayıştır.
Bilindigi gibi, çağdaş toplumlarda statüler doğuştan değil kazanılarak elde edilmekte, diger yandan günümüzde insanlar aile grubu hariç diğer gruplara doğuştan üye olmamaktadırlar. Sosyal gruba üyeliğin çeşitli şartlarını yerine getiremeyen insanlar istediği gruba üye olamaz.
Yusuf Has Hacib’de ünlü eseri Kutatgu Biliğ’de toplumdaki üç tabakadan bahsederek münevverlerin oluşturduğu tabakada beş sınıfı sayar; bunlar sıraya göre: Aleviler, Ulema, Otacılar, Yıldızcılar ve Şairler’dir.

Alevilerde Kadın
Kadın bütün toplumlarda aileyi meydana betiren iki kişiden biri olmasına rağmen her toplumda ayrı ayrı özelliklere sahiptir. Özellikle Türk geneksel yapısında kadının toptulumda ayrı bir konumu vardır.
Kadın ailenin direği olduğu gibi eşi ile birlikte sosyal hayata katılır; hatun, hakanın yanında oturur, kurultaylarda söz alarak fikrini beyan ederdi. Eski Türklerde kadının konumu hakkında Arap Seyyahı Ibni Fazlan’ın görüşlerini bilmeyen yoktur. Meselâ, Fazlan’ın ifadesine göre, Türkler “zina diye birşey bilmez, böyle bir suç işleyen birini ortaya çıkarırlarsa onu iki parçaya bölerler. Nehirde birlikte yıkanırlar. Zina onlara göre en büyük suçtur”.
Ancak, Türklerin islamiyete girmesi ile özellikle şehirlerde kadının konumu bazı yanlış anlayışlar yüzünden geri plana atılmıştır. Ancak, köylerimizde kadın önemli ölçüde eski Türk geleneğinden kaynaklanan hukuki durumunu az veya çok korumuştur. Özellikle bu durum Tatatacı Alevi-Kızılbaşlarda görülmektedir. Eröz, yapmış oldugu araştırmalara dayanarak, Aleviler’de zina yapanların yakılarak ya da silahla öldürüldüğünü ifade ederek “…eski Türkler’de ahlak nasıl sağlam ise, Kızılbaş Türkmenlerde ve Yörükler’de de öyledir” (15) der. Şimdi il eskiden Ankara’nın ilçesi olan Kırıkkale’nin Hasan Dede köyünde (Alevi köyü) 1945’li yıllarda araştırmlaryapmış olan Benakay’da köyün dedesi olan Abdullah Demirhan’dan şu bilğileri aktarır: “Cemiyet, evle; evlililkte eşlere saygı ile kaimdir ve Kızılbaşlarda boşanma yoktur… Evlenmeyeni yol’a almazlar. Aralarında kaç-göç yoktur” (16).
Alevi ailelerde kadınların konumlarını biz de çocukluğumuzda köyümüze (Yusufizzettin/Kadirli) çeşitli yerlerden gelerek yerleşen Alevi ailelerde ve yüksek öğrenimimizi yaptığımız Elazığ’nın bazı mahallelerinde yapmış olduğumuz sohbetler ile bir süre görev yaptığımız Elazığ’nın Karakoçan ilçesinde tesbit ettik. Alevi kadınların birbirine karşı en çok kullandıkları hitap şekli “bacı” dır. Bu kelime bir hitap şekli olduğu gibi aynı zamanda bir de manevi anlam taşır. Çünkü dedelerin eşlerine de “bacı” denir. Bu yüzden Alevi kadınlar herkese değil saygı duydukları ve sevdikleri kadınlara “bacı” derler. “Bacı” kelimesi bütün Türk boylarında kızkardeş anlamında kullanılır. Meselâ, Kadirli ve Kozan’ın köylerinde “kardeş” “erkek kardeş”: “bacı” ise “kız kardeş” anlamında kullanılır.
Alevi ailelerde esas olan tek evliliktir. Biz gözlemlerimizde çok eşle evliliğe rastlamadık. Diğer yandan Aleviler’de kadın mirastan eşit olarak hakkını alır . Oysa ülkemizin özellikle Doğusunda kadınlar hâlâ miras pay almadıkları gibi, bazende hiç alamamaktadırlar. Mesela Karakoçan’ın aynı köyünde yaşayan Alevi kız mirastan eşit olarak hakkını alırken Sünni bir kız ya hiç olmamakta ya da çok az almaktadır. Aleviler’de “başlık” parası da sünnilere nazaran çok esnek olup, kadın eşini seçmekte hürdür. Diğer yandan “Aleviler sünnilerle evlenmezler” anlayışı da yanlıştır. Mesela Karakoçan’da Alevi kızların sünni erkeklerle sünni kızlarında Alevi erkeklerle evlendiğini araştırmamız sırasında müşahâde ettik.
Aleviler de mazaretsiz yere her iki tarafın da boşanması çok büyük suçtur. Boşanan kişi onlara göre “düşkün” sayılır ve Cem toplantılarına katılamazlar, dolayısıyla dışlanırlar, hatta bazıları köy kıdışına dahi çıkarılabilir.

Alevilerin Amacı ve Türklük
Günümüzde Alevilik bazı gruplar tarafından kullanılmaya çalışılmaktadırlar. Ancak aklı başında ve kültürel birikime sahip Aleviler bu konuda gayet dikkatlidirler. Mesela görüşme yaptıgımız Avukat Hasan Gülşan “Aleviliğin Türkçülük yönü ağır basar“ dedi. Zikrettiğimiz kitabında 135. sayfada da amaçlarını şöyle ifade eder: “Vatana hizmet, Türk birliğine ve töresine sadakat, ileri, medeni, insanca yaşamaktır”. Diğer yandan zikrettiğimiz tarihte görüşme yaptığımz Erzincanlı halk aşığı Yavuz Top’ta bu husustaki görüşlerini şöyle ifade etti: “Alevilik Türkler arasında yayılan; gelişen ve ortaya çıkan bir hayat felsefesidir. Dolayısıyla babadan gelmez. Alevilerin menfaatleri Türk milletinin menfaatlerinden ayrı düşünülemez; diğer yandan Kürtlerin menfaatleri de aynı değerlendirmeye dahildir ve Türk-İslam sentezini Hacı Bektaş yani Aleviler gerekleştimişlerdir”.
Yavuz Top, yayınlanan bir yazısında (17) da Alevilikdeki “aşıklık” gelenegini eski Türlerden yani “şaman” geleneğinden geldiğini; Aleviliğin göçebe Türkmenler arasında yayıldığını ifade eder. Bir başka araştırıcıya göre de Aleviler “milliyetçi, Türkçü ve demokrat” (18) tır.

Sonuç
Millet, çeşitli kültürel unsurlarla biraraya gelen sosyal kurumların, grupların ve işkiler ağının milli örüntüsüdür. Dolayısıyla bu ilişkiler ağındaki her kültürel unsur milletin can damarlarından birisini teşkil eder. Bu nedenle Türk milletini meydana getiren sosyal grupların hayatındaki her sosyal gerçeklik “kültür sosyoloji” ve “değişim sosyolojisi” çerçeveside ele alınarak analiz edilmelidir. Ancak Orhan Türkdoğan’ın deyişiyle bunu beceremediğimiz için hâlâ “sosyolojik anlamda millet olma sürecini tamamlayamadık”. Bu ifadenin geçerliliği belki tartışılabilir. Fakat bugün ülkemizdeki kültür unsurlarının sosyal bilimler çerçevesinde yeterince ele alındıgı ifade edilemez.
Mesela, sosyal hayatımızın önemli bir parçası olan Alevilik konusunda bazı sınırlı çalışmalar hariç yeterli çalışmalar yapılmadığı için yüzlerce Alevilik anlayışı yazılı basinda çeşitli yazarlar tarafından ifade edilmektedir. Diğer yandan bizzat Alevi olup ve konuda çalışanlar bile temel meselelerde çok farklı görüşlere sahiptirler. Bunlardan bazıları Aleviliği bir tarikat, bazılan mezhep, bazılan da Anadolu Türklüğünün bir yaşama biçimi yani felsefesi olrak ele almaktadır. “Dedelik kurmu” ve Aleviliğin “soydan”mı yoksa “yoldan”mı oluştuğu konusundaki tartışmalar ise yüzlerce yıldan beri sürmektedir ve bu anlayışla gittiğimiz sürece de biteceğe benzemiyor.
Kısaca Alevilik bir sosyal gerçeklik ve ülkemizin önemli sosyal meselerinden biri olduguna göre, bu meselenini çözümünde “kültür sosyolojisi” ve “değişim sosyolojisi” ne dayalı çalışmalar bizlerin en büyük yardımcısı olacaktır.


KAYNAKÇA

  • Bu Makale, Sosyoloji Konferansları, Yirmi Dördüncü Kitapda 1993’de yayınlanmıştır.
    1- Mardin, Ş., İdeoloji, Ankara, 1982, s.114.
    -Türkdoğan, O, Milli Kültür Merdernleşme ve İslam, İstanbul, 1983, s.159. 2
    • Aksoy, M., “Bir Kültür Kodu Olarak Yemlik”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, 49. sayı 1987, s.90.
      3- Güngör, E., “Tarih Tartışması”, Türk Edebiyatı Dergisi, 106. sayı, 1982, s.19.
      4- Sorakin, P., Çağdaş Sosyoloji Teorileri (Çev. M.M.R. Öymen) 1. cilt, Ankara, 1975, s.37.
      5- Türkdoğan, O., “Milli Kültürün Kaynakları,” Türk Edebiyatı Dergisi, 106. sayı, 1982, 37.
      6- Türkdoğan, O., Türk Tarihinin Sosyolojisi, (Tarihsiz), Ankara, s.354.
      7- Yaman, A.H., “Alevilik Tartışması-Çuvaldız Kendimize” 18 Mayıs 1990 Cumhuriyet Gazetesi.
      8- Gülşan, H., Alevi-Bektaşiliğin Esaslan, İstanbul, 1975, s.28-29.
      9- Arsal, S.M., Türk Tarihi ve Hukuku, İstanbul, 1947, s.49.
      10- Gülşan, H., a.g.e., s.105-106.
    • Top, Y., 16 Mayıs 1990’da yaptığımız görüşme.
      11- Gülşan, H., a.g.e, s.28.
  • Gülşan, H., 16 Mayıs 1990’da yaptığınuz görüşme.
    12- Şapolya, E.B., Mezhepler ve Tahrikatlar Tarihi, İstanbul, 1964, s.254-253. -Fığlalı, E.R., İmamiye Şiası, Ankara, 1984, s.3.
    13- Gülşan, H., a.g.e., s.4.
    -Velidedeoğlu, N.V., “Alevi Kürtler ve Sünni Baskısı”, 6 Nisan 1990, Cumhuriyet Gazetesi.
    14- Birdoğan, N., “Alevilik ve Anadolu’daki Gerçekleri”, 14 Ağustos 1990, Cumhuriyet Gazetesi.
    15- Eröz, M., Türkiye’de Alevilik-Bektaşilik, İstanbııl, 1977, s.288.
    16- Benekay, Y., Yaşayan Alevilil:, İstanlbul, 1967, s.108-109.
    17- Top, Y., “Alevi Kültürünü Günümüze Dede’ler Getirdi”, 12 Mayıs 1990 Cumhuriyet Gazetesi.
    18- Öz. B., Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler, İstanbul, 1990, s.38.

Akşamlar oldu gülbenk çekildi

0

Akşamlar oldu gülbenk çekildi
Çerağlar uyandı, niyaza geldim
Erenler erkanı meydan açıldi
Ayni cem kuruldu ihsana geldim

Hakikat abdestin birden aldılar
Mürşidin emrine beli dediler
Dar-ı mansur olup şunda durdular
Talip- i hak olup meydana geldim

Ol demde halinden sordular canın
Var mıdır kusuru? dediler onun
Ayni cem gösterdi yere nişanın
Üryan püryan olup didara geldim

Sofralar kuruldu hizmet görüldü
Hakikat nurundan cemaller güldü
Mü´min olanlar, ölmeden öldü
Geçip kıyl ü kalden divana geldim

Seyredüp cümlede bu güzel hali
Şükür gördük anda nur-i cemali
Zakirler okuyup bülbül misali
Terk edip riyayi merdane geldim

Koç kuzu kurbanlar meydana geldi
Nefesler, düvazlar ayana geldi
Ağlarken bu çeşmim şad olup güldü
Can, baş feda edüp seyrane geldim

(Sehaküm) şerbetin ezip içtiler
Mest olup cümlesi serden geçtiler
(Şah Hüseyin) deyüp hep ağlaştılar
içip ol şerbeti mestane geldim

Güruh Güruh geldi anda bacılar
Saf be saf geldi durdu hacılar
Allah Allah der de öter Naci´ler
Meydan-ı aşk içre irfana geldim

Tığlandı kurbanlar, semahlar oldu
Kalb nasibini alanlar, aldı
Onda nasibini alanlar, aldı
inanıp sıtkile imana geldim

Edep, erkan tamam oldu sürüldü
Pervaneler geldi nasip verildi
Hatmoldu hizmetler destur verildi
(Şükrüya) men de sultana geldim

Kudret kandilinde parlayıp duran

0

Kudret kandilinde parlayıp duran
Muhammed Ali’nin nurudur vallah
Zuhur edip küffar askerin kıran
Elinde zülfikar Ali’dir Billah

Elinde zülfikar altinda düldül
Önünde Kanber’i dilleri bülbül
Hazreti Fatima cennette bir gül
Ona sırrım dedi hak habibullah

Zuhur etti imam Hasan Hüseyin
Onların nurundan ziyalandi din
Kırk pare bölündü Zeynelabidin
Tutarız yasını Hasbeten-lillah

Muhammed Bakırla Caferi Sadık
Şahım Musa Kazim hem Riza dedik
Tarikat abıyle cismimiz yuduk
Hak dedi müminin kalbi beytullah

Taki Naki imamlarin civani
Hasalnül-askeri cismin Sultanı
Elinde hücceti Mehti devranı
Vakit tamam oldu gönderir Allah

Virani yem niyazim var üstaza
Elinde Zülfikar hem ehli Gaza
Bin bir dondan baş gösterdi Mürteza
Biz bir bildik dedik allah Eyvallah

KIRKLARIN CEMI-SOHBETI

0

Hz. Muhammed olvakitkim MİRACA gitti Ansızın yoluna bir aslan çıktı. Aslan kükreyerek Hz. Muhammede hücum etti. Aslan’ın durumunu gören Resul o anda ne yapacağını bilemedi. Kayıptan bir ses duydu.
“Ey Muhammed! Aslan senden bir nişan ister. Yüzüğünü ağzına ver.” Hz. Muhammed yüzüğünü çıkardı, aslan’ın ağzına verdi. Orda yüzük aslanda nişan kaldı. Ol zaman aslan sakinleşti

Peygamberi MIRACA okudu Çalap,
Önüne bir aslan geldi ne acep?
Cebrail der bunda üşenme Habip!
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali!

Onda aslana baç verdiler hatemi,
Ali’nin sırrına kimse yete mi?
Münkirlere sürdürürler sltemi,
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali!

Ondan aslan sakin oldu gittiler.
Orda iki gönülü bir ettiler.
Varuben arşı Alftya yettller.
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali!

Hz. Muhammed yoluna devam etti. Sidret’ül Münteha’ya erişti. Orada dost, dostuna kavuştu. Doksanbin kelam söyledi Otuz bini şeriat’a ait idi ki tüm ümmete ait oldu. Geri kalan altmış bini Hz. Ali’de mefhar-ı sır oldu. 0 dem Hz. Muhammede, bal, süt ve elma verdiler. Bunlar seçilmiş yiyeceklerdendi İnsan’a sütün yüz yararı, babn yüz yararı vardır. Elma da katılınca binbir yararı olur. Balın peteği insanın mayası, sütün memesi ana rahmi, elmanın kabuğu insanın derisi sayılır. Tanrı süte sevgiyi, bala aşkı, elmaya dostluğu bağışladı. Uçünü de insanlara cennet nimeti olarak verdi

Peygambere süt getirdi hediye,
Perd-altından bir el geldi, “ye” diye
Bu Allah’ın elleridir dedi ya,
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali!

Perd-altından gelen eli tanıdı.
Ta Ezelden ikisi bir can ıdı.
“Lahmike lahm” idi iki nur idi
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali!

MİRAC’dan dönerken Hz. Muhammed bir kubbe gördü. Safayı Safa denilen kubbe ilgisini çekti, ilgiyle kapısına vardı. Kırklar anda sohbet ederler idi. Ol Hz. Resul dahi dakk-ı bab (Kapıyı tıklattı) eyledi. Kapıyı kaktı. (şiddetle vurdu) İçerden Kırklar işitip:
“Kimsin dediler, nedir hacetin?”
Hz. Resul eyitti, (söyledi)
“Peygamberim, açın kapıyı, içeri gireyim, siz erenler ile demi didar göreyim,” dedi.

Orda şad oluben güldüydü Resul
Kırkların cemine vardı usul usul
Kapı açın peygamberim ben asıl
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali
Eyittiler: (Cevap verdiler)
“Bizim aramıza peygamber sığmaz, peygamberliğin, var ümmetine eyle” dediler.

Ümmetine peygambersen bilesin
Benlik ile bizi nerde bulasın
Elfakiri fukaradan olasın
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali

Hz. Muhammed bu sözleri duydu geri döndü, tam gidiyordu. Hak Taala Hazretlerinden ol vakit tekrar nida geldi ki:
“Ya Muhammed ol kapıya var.”
Resul Hazretleri ol nidayı işitip filhal geri döndü. Yine geldi, ol kapının halkasına el urup dakkı bab (kapıyı tıkılattı) eyledi
“Kim 0?” diye sordular.
Hz. Muhammed:
“Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Mübarek yüzlerinizi göreyim” dedi.
“Bizim mabeynimize Resul sığmaz ve hem bize hacet değildir” dediler.
Tanrının elçisi bu söz üzerine gene geri döndü, diledi ki ferağat gele. Kendi makamına geri sakin ola. Hazreti izzetten Seyyidin kulağına, hitabı müstetap erişti ki:
“Ya Habibim! Var yine o kapıya ol meclise dahil ol. Kande gidersin dön geri dedi Seyyid geri döndü. Geldi ol kapının halkasına el vurdu. İşaret eyledi ve tekrar geri dönüp geldiğini bildirmedi:
Eyittiler ki: (söylediler) Kimsiniz?
Resul eyitti (seslendi)
“Sırrıl kayyum, hadimül fıkarayım, bir yoksulum,” dedi.
Bir dahi: “Ene biatihim, ene miskinim, ene fıkarayım.”
O anda kapı açıldı içeriden kırklar:
“Merhaba; ehlen ve sehlen, dediler. Yani hoş geldin, kadem getirdin, gelmekliğin mübarek olsun ey kapılar açan!” Dediler. Kapıyı açtılar karşılayarak içeriye aldılar, miftahül ebuab deyü ol kapıyı açtılar.

Özden fahri attı açıldı kapı
Birayağa durdu oturdu hepi
Muhammed der taptığınız ne tapı
Medet Allah, ya Muhammed ya ali

Resul Hazretleri:
“İftehlena hayrel bab, (kutsal kapı, hayırlar kapısı açıldı) bismillahirrahmanirrahim dedi.
Ol kapıdan içeri girdi. Evveli sağ ayağın bastı. Baktı gördü ki, otuz dokuz sahabe otururlar. Meğer birisi taşraya çıkıp pars’a gitmiş idi Selman Farisi derler idi ona. Meğer ki, Şah-ı Merdan Ali dahi ol muhabbette hazır idi. Bunlar, Resul hazietlerini görüncek kıyama durdular. Yer gösterdiler. Seyyid geçip Ali’nin yanına oturdu.
Lakin, Ali olduğunu bilmedi. Andan sonra baktı; yirmi ikisi müzekker, on yedisi müennestir. Haber sorup eyitti: (sordu)
“Sizler kimlersiniz, size kim derler. Eyittiler: (Söylediler)
“Biz kırklarız.” Deyi cevap verdiler. Hz. Muhammed Mustafa dedi ki:
“Ben müşkilde kaldım. Sizin küçüğünüz ve ulunuz kimdir ve hanginizdir, dedi
“Bizim ulumuz da uludur ve hem küçüğümüz de uludur kırklar: Bizim kırkımız birdir, birimiz kırktır. Deyü cevap verdiler.

Kırklar der ki taptığımız Ali’dir
Kırkımızın biri cömert velidir
Şah’ı Merdan cümlemizden uludur
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali

Hz. Muhammed Mustafa eyitti: (söyledi)
— Ya hanı biriniz eksik noldu biriniz, dedi.
Kırklar eyittiler: (cevap verdiler)
— Şeydullaha gitti, deyü buyurdular. Ve hem dediler ki, niçün sordunuz. Selman da bunda hazırdır, hazır bil, dediler.
Hazreti Resul onlardan nişan istedi:

Muhammed der sizden nişan isterim
Kırkınız da bir nişanı gösterin
İbrevan koluna vurdu neşteri
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali

Ol demde Şah’ı Merdan Ali mübarek kolunu uzattı; ve birisi “Destur” deyü o’na neşter (bıçak) urdu. Kan revan oldu, cümlesinin bileğinden aktı. Bir damla kan dahi pencereden gelip meydana döküldü. Meğer ki, taşra parsına çıkan Selman Fanisi’nin kolundan idi. Murtaza Ali’nin kolunu bağladılar, cümlesinin kanı durdu.
Kırkından kan geldi birisi sail
Ondan da kan geldi oldular kail
Keşkürün ortaya koydu tufah
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali

Oldem O’nu gördüler kim, parstan Selman Farisi geldi. Bir tane engür yani bir üzüm tanesi getirip Seyyidin önüne koydular, eyittiler: (Söylediler)
-Ey hadimül fukara, hadimlik edip, bu üzüm tanesini kısmet eyle, kırk kişiye pay et, dediler.
Seyyid, dura bakıp fikre düştü: “Bunlar kırk kişi, bu bir üzümü nice kısmet edeyim” dedi. Derhal, Hazreti İzzetten Cebrail Aleyhisselama emroldu ki, “Habibim fikirde kaldı: Tez yetiş cennetten bir nur tabak al, Habibim Muhammede ilet. Ol engürü bu tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırlaara bahşedip içirsin” dedi.

Keşkürde var idi bir tane üzüm
Bunu bize bahş eylemeli gözüm
Muhammed der bunu bir engür ezin
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali

Cebrail Aleyhisselam, cennetten bir nur tabak alıp Resul Aleyhisselamın huzuruna geldi. Hak Taala hazretlerinin selamını farz kıldı. Ol tabağı önüne koydu.
“Şerbet eyle, ya Hz. Muhammed, dedi.

Kuduretten bir el geldi engüre
Hatemin nişanın hep cümle göre
Birisi içüben cümle mest ola
Medet Allah ya, Muhammed ya Ali
Pes, Kırklar da, üzümü nasıl ede görelim deyü bakıp dururken anı gördüler kim, Seyyidin önünde, bir nurdan tabak zahir oldu, aşikare. Gün gibi şule verdi. Seyyid ol tabak içine su koyup şakkul kamer parmaklanıyla üzümü şerbet eyledi. Kırkların önüne koydu. Hak Taala hazretinin bunda hikmeti var idi. Kudret zahir olsa gerek idi. Kırklar ol şerbetten içtiler. Cümlesi mesti elest oldular. Kendilerini yavi kıldılar. Bunlara bir halet oldu ki, oturdukları yerden ayağa durdular. Bir kerre “Ya Allah” deyip dest (el), verdiler. Üryan ve büryan semaa girdiler. Seyyid dahi bunlarla sema ederken mübarek başından imamesi yere düştü. Ol imameyi aldılar, kırk pare kıldılar. Bellenine bağlayıp tennure (etek) ettiler.

Semaha girdiler peygamber coştu
Ser tacın ortaya serini açtı
Mümin kullarına ırahmet saçtı
Medet Allah, ya Mahammed ya Ali

Anda kırk pare ettiler Şemle’yi
Irahmete bandırdılar cümleyi
AŞIKI’nin yaresini emleyi
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali

Hz. Muhammed kırklara pirlerini ve rehberlerini sordu.
Kırlar:
“Pirimiz Şah’ı Merdan Ali’dir, rehberimiz Cebrail Aleyhisselam” dediler.
Sadık olan kişiye gerektir ki, canı gönülden, derunu dilden hizmet eyleye. Ol sohbette orada tamam oldu.
Bunun üzerine Muhammed Ali’nin orada olduğunu anladı. Hz. Ali Hz. Muhammed’in yanına doğru yürüdü. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin geldiğini görünce tecella ve temenna ile Hz. Ali’ye yer gösterdi. Kırklar da Hz. Muhahımed’e katılarak Hz. Ali’ye saygı ile eğilip yol açıp yer gösterdiler. Bu sırada Hz. Muhammed Hz. Ali’nin parmağında Mirac’a giderken aslanın ağzına verdiği yüzüğü gördü.
Dönüp ashaplar dediler ki: “Ya Resulullah, Hüda aşkına, bize Hak süphane ve taala hazretlerinin sizlere beyan eylediği ne ise beyan eyle ki bizler de işitelim dediler.
Andan peygamber Aleyhisselam, anlara buyurdu. “Ya ashaplar hakkın size hakikattır. Hakikat dahi haklıyanındır” dedi.
Gene peygamber buyurdu:
“Gelin hakikata talip olun ki, Hakkın sırrına agah olasınız” dedi.
Ondan sonra ashaplar eyittiler: (sordular)
“Hakikat nedir. Ya Resulullah!” dediler.
Peygamber Hazretleri eyitti: (buyurdu)
“Hakikat oldur ki evvel özünü bile, kendine yar edesin. Andan ehlini (eşini) kendine yar edesin, andan sonra kendini bir pire teslim edesin, onun emrine giresin hakikatı kabul etmiş olasın. Yani dil ile ikrar kalp ile tastik edip inanıp iman getirmek,” dedi.
Pes ashaplar, Hazreti Resule eyittiler: (sordular)
“Biz dahi biat kılmağa iradet getirmeğe geldik,” dediler.
İkrar edip talip oldular. Resul hazretleri buyurdu ki:
“Ya ashaplar, hakikat Ali hakkındadır. Varın, Hazreti Ali’ye iradet getirin,” dedi.
Pes öyle malüm olsun ki, cümle ashaplar vardılar, Hazreti Aliye biat kıldılar. Talip olup iradet getirdiler. Hazreti Resul buyurdu; iki adamı birbirleriyle müsahip ettiler. Peygamber Aleyhisselam, Ali ile müsahip ve kardeş oldu. Birlik manasını gösterdiler. Peygamber Sallalla-hu aleyhi yesellem kendi mübarek eliyle kuşağmı açtı. Ali’yi bağrına bastı. İkisi bir gömleğe girdiler. Baş iki, gövde bir oldu, gördüler. Peygamber, Hazreti Ali hakkında bu hadisi okudu. «LAhmike lAhmi demmi ke demmi, ruhike ruhi, cismike cismi» dedi. «Senin kanın benim ka-nım, senin etin benim etim, senin vücudun benim vücudum, senin ruhun benim ruhum, senin canın benim canımdır.»
Bazı Ashaplar eyittiler. «Bak imdi, hem kızını verdi ve hem karındaşım dedi.» Bazıları ikrarmı zayi eyledi. Murtad oldular. Akibet Al-i abaya zarar yetiştirdiler. Lanetli oldular. Lanet Abi aba düşmanına.
(İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Hazırlayan Adil Ali Atalay, Can yayınları,İst. Ağustos 1994, sf.13-22)

Alevi toplu tapınması Cem’in kökeni olan Kırklar Meclisi

0

Alevi toplu tapınması Cem’in kökeni olan Kırklar Meclisi ve bağlı olarak Müsahipliğin Tarihsel Gerçekliği

Bilindiği gibi Görgü Ceminin bir diğer adı da Kırklar Cemi’dir. Alevi inanç geleneği, Görgü Cemi’nin kökenini Muhammed Peygamberin Miraç’tan döndüğünde Kırklar Cemi’ne alınışına bağlamaktadır.
Sünni ve Şii geleneğinde Mirac olgusunun , biçimi ve sayısı üzerinde çok sayıda rivayet vardır. Biri Mekke, diğeri Medine’de olmak üzere en az iki kez Muhammed’in Miraca çıktığından tutunuz da, Peygamberin, “ikisi Mekke’de, 118’i Medine’de” olmak üzere tam 120 kez Mirac yaşadığına dair bir hadisten bile sözedilmektedir.
Kuran‘ın XVII. ve LIII. surelerinin sadece iki ayetinde geçen Miraç olayının Alevi-Bektaşiler tarafından anlatılışı da yapılan yorumu da Sünni ve Şiilerinkinden çok farklıdır.
Cebrail Tanrının kendisine görünmek istediği haberini getirir. Yıldırım gibi hızlı uçan kanatlı at, Burak’a binerek göğe yükselir. Muhammed kendisini Kudüs’de Süleyman Peygamberin tapınağı (Kuran’da Mescid-ül Aksa adı geçmektedir) üzerinde uçarken bulur ve nurdan bir merdiven görür. Ve merdivene tırmanarak Tanrıyla buluşmaya çıkar. Yedinci kata çıktığında, Tanrı katına varmadan önüne heybetli bir arslan dikilir, bu Ali’dir. Kükrer bırakmaz onu. (İmamlardan rivayet edilen Şii Mirac anlatılarında da Peygamberin çeşitli biçimlerde Ali ile karşılaşması vardır; ama sadece Anadolu Alevi geleneğinde Ali’yi arslan donunda gördüğü anlatılır) Peygamber arslandan çekinir; mühür yüzüğünü (hatem) ağzına vermesini fısıldar kulağına Cebrail. İmam Cafer Sadık Buyruğu’nda ve birçok ozanın “miraçname” adı verilen nefeslerinde ayrıntılarını bulabiliriz.

Muhammed Miraç dönüşünde Kırklar sohbetteyken kapılarını çalar. Burada geçtiği anlatılan konuşmaları ve arş-ı ala’da, yani göğün en yüksek katında geçen bu metafiziksel olayları Dede’lerden dinlememiş, ya da Buyruk’tan okumamış Alevi can yoktur. Kırklar Meclis’inde Ali çıkarıp yüzüğünü (hatem) geri verince, Muhammed onun büyüklüğünü tasdik edip “Ey ashaplar, gerçek Ali’dedir; Ali’ye varın, ondan isteyin dileklerinizi” der. Kırklar ikrar verip ikişer ikişer musahib tutarak, Ali’ye talip olurlar. Muhammed de Cebrail’in rehberliğiyle Ali ile müsahip olur. Yer gökle, Cebrail Adem peygamberle, Muhammed Ali ile musahiptir artık.

Alevi inanç söylenceleri arasında çok önemli bir yeri olan bu göksel Kırklar Meclisi olgusu, Peygamberin İslamı yaymaya ve yaşatmaya çalıştığı Mekke dönemindeki kendisine bağlı ilk kırk inananla yaptığı gizli toplantı ve tapınmaların, toplum bilincinde kutsanıp mitoslaştırılmasıdır. Bunun İlk örneğini 8.yüzyılın ortalarında İmam Muhammed Bakır ve Cafer Sadık döneminde yazılmış Ummu’l Kitab’da görüyoruz; Adem yaratılmadan önce (yaratılış ötesinde) Tanrı’nın kendi nurundan yaptığı ve kendi tahtının en yakınındaki kubbeye yerleştirdiği Ehlibeyt beşlisi dışında, onlara bağlı ve 12 nakib, 28 necib tanımlamasıyla(kırklar), 1000 renkli Beyazlık denizinde yaşayan, farklı renklerde nurdan ruhsal varlıklar olarak burada geçen Salman, Mikdad, Abu Zer, Ammar vb. verilen adlar göstermektedir ki bunlar, Peygambere ilk inanan gerçek Kırklardan başkası değildir.

Mekke’de ilk İslam topluluğunun tapınma yeri yoktu. İbn Hişam’ın (ö.828) Siyar-ı Nebi’’sine (s. 159, 190) göre, İslam Peygamberi yaklaşık 13 yıllık Mekke döneminde, ancak yarısında tamamladığı kadınlı erkekli kırk kişilik inananlarıyla kendi evinde, Mekke’nin en dar ve gizli sokaklarında bulabildiği uygun bir mekanda ya da bir mağarada tapınma düzenlemeye başlamıştır. Miraçla birlikte geldiği bildirilen akşam, gece ve sabah olarak Tanrıya dua etmeyi, (salatı) anlaşılıyor ki, putperest Mekkelilerin ağır baskıları yüzünden, kendilerini güvenceye aldıkları zamanlarda akşamdan başlayarak sabaha kadar toplu tapınma biçiminde yerine getiriyorlardı.

Bilginler Miraç olgusu ya da mucizesi tarihinin, Muhammed’in peygamberliğinin 6.yılı ya da Hicret’ten 4 yıl önce olması gerektiği üzerinde anlaşırlar. Birincisi, 616 yılı Kırkların, yani ilk İslamların sayısının katılan bir kişi ile kırka tamamlandığı tarihtir. Artık Kırklar Meclisi kurulmuştur. Yukarıda söylenen gizli yerlerde geceleri cem olup, hem gizlice ibadetlerini yapıyor hem de gündüz bulabildikleri, çeşitli biçimlerde sağlayabildikleri günlük yiyecek ve içeceklerini paylaşıyor. Kuşkusuz yarınki yaşamları ve İslamı yayma hizmetlerinin planları da konuşulup tartışılıyordu. Bu kırkı tamamlayan kişi Khattab oğlu Ömer idi. İbn Hişam’ın kitabından başka, İkhvan as-Safa ‘da (IV.Risale 16.kısım) dahi şu kısa açıklama vardır:

“Peygamber ilk kez misyonu ve propaganda eylemine Hatice ile başladı, sonra vasisi Ali, dostu Ebubekir, Malik, Abuzer Şuayp, Bilal, Salman, Mikdad, Cubeyr, Ammar, Basir ve diğerleriyle, bir kadın 39 erkekten oluşan bir topluluk (Alevi inanç geleneğinde bu sayı 19 kadın 21 erkek olarak gösterilmektedir) oluncaya kadar sürdürdü. Peygamber, ya Abu Cehil’in ya da Ömer’in din değiştirerek İslamın güçlendirilmesi için Tanrıya yalvardı ve kırk kişi oldular: o zaman yüce davayı açığa vurdular (izharu d-dava)…”

İlk Kırklar arasında adı geçen sahabilerden Ebubekir ile Ömer’in Ummu’l Kitab’taki 12 Nakib ve 28 Necib arasında adları bulunmamaktadır. Ayrıca Kolayni Usul-i Kafi’ eserinde, İmam Bakır’ın Salman, Mikdad, Abu Zer, Ammar Yesari gibi birkaçı dışında, diğer sahabilerin dinin kurucusu Dede’sine ihanet ettiklerini söylediğini yazmaktadır. Ömer bin Khattab, aşağıda göreceğimiz gibi, Medine’de ilk toplu tapınmada, -isterseniz ilk Cem’de diyebilirsinz-, ikrar verip Ensar’dan biriyle yol kardeşi (musahip) olmuştu. Ancak Ebubekir ve Ömer, ikisi de Peygamber’in cenazesini bile kaldırmadan verdikleri ikrarlarından döndüler.

Kırklar Meclisi, etkinliklerini ve toplantılarını gizli yürüterek Yesriblilerle ilişkiler geliştirmişti. Mekke gibi zengin ticaret toplumunun, kutsal inançları ve tüm değerler sistemini altüst eden İslam dininin bu ilk mensupları, elbetteki gizli bir örgüt gibi çalışacaktı. Bu bağlamda araştırmacı ve tarihçilerin, olayın bu yönünü görmek istemeyip, Kırklar Meclisi’ni ya toptan yadsımaları, ya da hayali “göksel meclis” gibi değerlendirmelerini doğrusu yadırgıyoruz. Bu gizli meclis, özellikle Mekke ticaret aristokrasisi dışındaki yoksul kabile mensuplarını, Bedevileri ve yerli-yabancı emekçi köleleri İslama çekebilmeleri için, yeni ve eşitlikçi, paylaşımcı bir sistemi öngören inanç ve toplu tapınma kuralları yaratmışlardır; İslami söylemle Peygambere vahiy yoluyla inen ayetlerin istedikleri ve öngördükleri düşünce ve eylemleriydi. Bu bir avuç insan, din kurucusunun önderliğinde ve kendilerini güvencede tutacak bir hizmet dağılımı çerçevesinde, gizlice toplanıp, tapınıyor; konuşup, tartışıyor ve kendi kendilerini eğitiyorlardı.

Öbür yandan Hicret (göç) etmeye karar verdikleri, Yesrib (Medine) tarımla uğraşan bir kabileler konfederasyonuydu ve toprağı ortak kullanıyorlardı. Ayrıca bazı kabileler Musevi olduğu gibi aralarında yaşayan Hırıstiyanlar da bulunuyordu. Bu nedenlerden dolayı, sığınma durumunda kalacakları bu topluma uygun değerler de geliştirmeliydiler. Böylece “Kırklar” söylencelerinde günümüze kadar ulaşan (simgesel) bir üzüm tanesini kırka bölmek ya da ezip şerbet yaparak, kırk kişinin tatmasını sağlayacak bir bölüşümcülük ve birine neşter vurulunca hepsinde aynı acıyı duyuracak, kan çıkartacak kardeşlik ortamı oluşmuş olan bu meclis Medine’ye taşınıp, daha da geliştirildi.

Medine’ye göç, tapınma yeri ve Kardeşlik tutma

Muhammed peygamber 622 yılında Medine’ye, 12’sini nakib (vekil) olarak orada dini yayma hizmeti için gönderdiğinden Kırklar’dan 28’ine ek olarak son birkaç yılda İslam’a yeni kazandırdklarıyla birlikte 70’in az üzerinde Mekkeliyle göç etmişti. Burada ilk iş olarak tapınmalarını yapmak ve her türlü toplumsal, ekonomik ve güvenlik sorunlarını konuşmak için geniş bir avlu yaptırdı. Muhammed Mekke’den gelen tüm müslümanlarla (muhacir), bir yıl önce gönderdiği 12 kişinin Medine’de İslama çevirdiği yerlileri (ensar) burada kardeşleştirdi. Ünlü “Medine Vesikası”nın ikinci maddesiyle, tarihe mal olmuştur. Demekki asıl zorunlu, yani farz olan, yazıya geçirilmiş bulunan tapınma “kardeşlik” tutmaktı. Bu kardeşlik, Medine toplumunun sosyo-ekonomik koşullarında, tapınma törenlerinin bir parçası olarak, ortak çalışıp, kazancı ortaklaşa kullanmak temelinde ömür boyu ailecek sürdürülecek yol ve inanç kardeşliğiydi. Ortodoks tarihçilerin “Muahat Akdi” (Kardeşlik Anlaşması) adını verdikleri bu tören, Alevi toplu tapınması Görgü Cemi’nin en önemli kurumu Müsahipliğin kökenidir ve kesintisiz aynı ilkeler bağlamında “ikrar verme, yola girme ya da yolkardeşi olma” ritüelleriyle günümüze değin sürmüştür.

Muhammed Hamidullah kardeşlik uygulamasını şöyle anlatıyor:
“Mekkeli muhacirler için Hz. Peygamber bir genel toplantı tertipledi. Bu toplantıda her çalışan, eli iş tutan Medineli Müslümanın (Ensar), bir Mekkeli Müslümanı (Muhacir) ‘kardeş edinmesi’ teklifinde bulundu (Muahat Anlaşması). Buna göre iki tarafın aile mensupları, bu suretle ortaklaşa çalışacak, kazanacaklar ve hatta öz kardeşler, ye ğenler ve başka akrabalar bertaraf etmek suretiyle birbirlerinin mirasçısı olacaklardı. Bulunan bu çare, bu usül senelerce devam etmiş…”

Profesör olayı sadece bir “ekonomik çare” gibi gösterip, kardeşlik tutmayı ilk Islam cemaatının toplu tapınmasının bir ögesi olduğunu görmek istemiyor. Her ne hikmetse ortodoks İslam bilginleri, Muhammed Peygamberin her önemli kararı ve eylemini Tanrı’dan aldığı ayetlere bağlarken bu çok önemli ritüeli bir andlaşma maddesi olarak değerlendiriyorlar. Neyse ki yazar, kardeşlik uygulamasının yıllarca sürdüğü gerçeğini saklayamıyor. Bu ritüeller İslama giriş, aydınlatıcı din kurucusunun huzurunda, ikrar verme/bağlanma/andiçme töreniydi ve de biçim ve öz olarak Alevi-Bektaşi inancında uygulanan Musahipliğin ilk örneğidir. Aynı zamanda bir çeşit mal ve can ortaklığında güvenceye alınmış, toplumsal ve ekonomik bağlamda kurumlaştırılmış olduğu kadar inanç ve yol kardeşliğidir. Örnek olarak verilen Mekkeli ticaret adamı Abdurrahman Avf ve Hattap oğlu Ömer ile kardeşleşen iki Medinelinin içtenlikle benimseyip herşeylerini bölüşmeye hazır olduklarını görmekteyiz.

Bazı kaynaklarda farklı sayılar verilmesine rağmen, bilinen odur ki, Muhammed Peygamber 13 yıllık Mekke döneminde İslama çevirebildiği 70’in biraz üzerinde Mekkeli müslüman ile Medine’ye göçetmişti. Yine heriki tarafta baba, oğul kardeş ve akrabaların bulunduğu Bedr savaşına katılan müslüman erkek sayısının yetmiş olduğu bilinmektedir. Böyle olunca ilk kardeşlik tutan muhacir ve ensar’dan müslüman sayısı 150 civarındaydı.

Bu ilk toplanma, “cem”olma (toplanma) yerinin adı cami değil, mescid (secde edilen, niyaz yapılan yer) idi. Bu sırada küçük Kuba mescidinden sonra daha geniş bir avluya sahip Medine mescidini yaptırmış ve ilk geniş toplu tapınma kardeşlik ritüellerini, yani musahipliği burada gerçekleştirmiş bulunuyor. Alevilerin tapınma yeri olan Cemevi, bu ilk mescidin işlevlerini hala sürdürmektedir.
Muhammed’in Hakka yürümesiyle birlikte ikrarlarını bozan ve kendilerini halife ilan edenler tarafından meclis dağıtıldı. Üyelerinin bir kısmı gaspçı yönetimin yanına geçti, Salman, Abu Zer, Kamber, Mikdad, Bilal vb. sadık kalanlar ise sürgünden sürgüne uğrayarak yaşadılar. Fatima’yı aynı yıl kaybeden Ali’ye ise 24 yıl boyunca tam bir gözaltı yaşatılmıştı.

Gerek Kırklar Meclisini ve gerekse Muhammed’in Medine’de gerçekleştirdiği inanç ve yol kardeşleri topluluğu uygulaması 9.yy. ortalarına doğru ilk kez Basra’da “Temizlik Kardeşleri”(İkhvan-as Safa) adıyla örneklendi. İmam Cafer’in oğlu İmam İsmail soyundan bir gizli İmama bağlıydı bu gizli topluluk. Bir giriş töreniyle güvenilir, sınanmış adaylar kardeşler topluluğuna kabul ediliyordu. Yaklaşık iki kuşak boyunca süren bu topluluk, birisi geniş bir özet olmak üzere 53 Risale’den oluşturulmuş ve dönemin dünyasında bilinen tüm bilim ve felsefeleri, din ve inançları hakkında ayrıntılı bilgiler içeren dünyanın ilk ansiklopedisini hazırlayıp yayınlayarak kendikendini feshetti.

Temizlik Kardeşleri’nin öngördüğü toplum tasarımı, ruhsal yaşamın, cennette ölümsüzleşen sonsuzluk hedefi üzerine kurulmuş mükemmelliğe ulaşması için tüm özellikleriyle cennetin nesnelleşmesi, dünyaya taşınmasıdır. “Bunun için Dünyayı ve insanlığı bozulmaktan ve bozan kuşaklardan (baş hedef Abbasiler olmak üzere tüm baskıcı yönemtimlerden)kurtarmak gerekir”. Ancak bu alanda başarılı olmak için de “din ve inançlar konusunda bilinçli ve gerçek bilimleri özümsemiş bu alanlarda yetişmiş eğitimli, deneyim sahibi kardeşlere (İkhvan) gereksinim vardır ve dinler, ancak mensubu topluluklarla karşılıklı konuşup tartışmak ve yardımlaşmakla yüceltilebilir”(Ris. I.100, 140; Ris. IV.126) “Devleti Maneviyya” adı verilen bu toplum tasarımı Karmatiler tarafından 200 yıla yakın uygulanmış ve “eşitlik, özgürlük ve paylaşımcı ve rızalık düzen içinde insanların birbirlerini incitmeden yaşadıkları Rıza Kenti (Ütopyası)” biçiminde Buyruk’ta yansıtılmıştır…

Ve ikrar verip musahip tutanlar, yol oğlu-yol evladı olurlar. Bu bağlamda “Yola Giriş” ya da “İkinci Doğuş” Olarak Musahipliği tanımlayan İlk yazılı kaynak ise erken (proto) İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında Güney Arabistan’a gönderilmiş ilk İsmaili daisi Mansur el Yemen (ölm. 914) olarak bilinen İbn Havşab’ın, “Kitab al-alim wa’l-Ghulam (Bilgin ve Öğrencisinin Kitabı)” adı altında yazdığı, İsmaili Aleviliğine girişin ilkelerini belirleyen yapıtta yola girişi, “yeni bir isimle, ikinci ya da yeniden doğuş” olarak tanımlandığını görüyoruz

Peygamberin Hakka yürümesiyle (Kırklar) Meclis düzeni ve kardeşlik/Musahiplik esasına dayanan İslamın toplumcu yönetimi, bu düzeni sürdürebilecek tek kişi Kırklar’ın başı olan Ali uzaklaştırılınca toptan yıkıldı. İslam özünden koparılarak iktidardaki kabile ve kişilerin çıkarlarına hizmet eden din niteliğine sokuldu. Arkasından baskıcı Hanedan imparatorluklarının yönetim dini oldu…

İslam tarihi boyunca tüm (heterodoks) Alevi inançlı halk hareketleri, büyük başkaldırıların çoğu (görünüşteki çıkışları ne olursa olsun) bu ilk ve gerçek İslamın yarattığı (sınıfsız)
toplumcu düzeninin özlemi ve uygulanması girişimleridir…

Geldi çağırdı Cebrail
Hak Muhammed Mustafa’ya
Hak seni Mirac’a okur
Dâvete Kadir Hüdaya.

Evvel emânet budur ki
Piri, rehberi tutasın
Kadim erkâna yatasın
Tariki müstakiyme.

Muhamed sükuta vardı
Vardı Hakk’ı zikreyledi
Şimdi senden el tutayım
Hak buyurdu vedduha.

Muhammedin belin bağladı
Anda ahir Cebrail
İki gönül bir oluben
Hep yürüdüler dergâha.

Vardı dergâh kapısına
Gördü orda bir arslan yatar
Arslan anda hamle kıldı
Korktu Muhammed Mustafa.

Buyurdu Sırr-ı Kâinat
Korkma Yâ Habibim dedi
Hatemi ağzına ver ki
Arslan ister bir nişane.

Hatemi ağzına verdi
Arslan orda oldu sakin
Muhammed’e yol veruben
Arslan gitti nihaneye.

Vardı Hakk’ı tavaf etti
Evvela bunu söyledi
Ne heybetli şirin varmış
Hayli cevreyledi bize.

Gördü bir biçare derviş
Hemen yutmak diledi
Ali yanımda olaydı
Dayanırdım ol Şahıma.

Gel benim sırr-ı devletlim
Sana tabiyim ey habibim
Eğiliben secde kıldı
Eşiği kıblegâhına.

Kudretten üç hon geldi
Sütü elma baldan aldı
Muhammed destini sundu
Nuş Etti Azametullaha.

Doksan bin kelam danıştı
İki cihan dostu dostuna
Tevhidi armağan verdi
Yeryüzündeki insana.

Muhammed ayağa kalktı
Hep ümmetini diledi
Ümmetine rahmet olsun>
Anda dedi kibriya.

Eğiliben secde kıldı
Hoşkal sultanım dedi
Kalkıp evine giderken
Yol uğrattı kırklara.

Vardı kırklar makamına
Oturuben oldu sakin
Cümleside secde kıldı
Hazreti Emrullaha.

Muhammed sürdü yüzünü
Hakka teslim etti özünü
Cebrail getirdi üzümü
Hasan Hüseyin ol Şaha.

Canım size kimler derler
Şahım bize Kırklar derler
Cümleden ulu yolumuz
Eldedir külli varımız.

Madem size Kırklar derler
Niçin noksandır biriniz
Selman şeydullaha gitti
Ondandır eksik birimiz.

Cümleden ulu yolumuz
Eldedir külli varımız
Birimize neşter vursan
Bir yere akar kanımız.

Selman şeydullahtan geldi
Hü deyip içeri girdi
Bir üzüm tanesini koydu
Selmanın keşkullahına.

Kudretten bir el geldi
Ezdi bir engür eyledi
Hatemi parmakta gördü
Uğradı bir müşkül hale.

Ol şerbetten biri içti
Cümlesi de oldu hayran
Mümin müslüm üryan büryan
Hep girdiler semaha.

Cümlesi de el çırpıben
Dediler ki Allah Allah
Muhammed bile girdi
Kırklar ile semaha.

Muhammed’im coşa geldi
Tacı başından düştü
Kemeri kırk pare oldu
Hepsi Sardı Kırklara.

Muhabbetler galip oldu
Yol erkân yerini aldı
Muhammed’e yol göründü
Hatırları oldu sefa.

Muhammed evine gitti
Ali Hakkı tavaf etti
Hatemi önüne koydu
Dedi saddaksın Yâ Ali!

Evveli sen ahiri sen
Zahiri sen bâtını sen
Cümle sırlar sana ayan
Dedi Şah-ı Evliya

Şah Hatayi ’m vakıf oldum
Ben bu sırrın ötesine
Hakkı inandıramadım
Özü çürük ervaha

Keşkeleri Çıkardım Hayatımdan

0

Keşkeleri çıkardım hayatımdan
eyvallahlar bana göre değil artık
bana göre değil pişmanlıklar
keşkeleri çıkardım hayatımdan.

ben seni unuturum sevdiğim
ela gözlerini bir bardak rakıya gömerim
anıları içime
yıllar önce bir temmuz gecesinde
zamansız bir yağmur altında başlayan
o zamansız aşkımızı unuturum
ben seni unuturum sevdiğim
zaten hayat bir yalan.

gece ağır ağır sırtını vermekte sabaha
üzerimde eskiden kalma bir sevdanın yorgunluğu
yüreğimin kara kaplı defterinde
sararmış sayfaların arasında
bir adamın yıllar arkasında kalmış
suskunluğu var
ve küskünlüğü hayata
o ki kapanmış bir kapı umutlarıma
çaresizliğe bir geçit
durma hadi gözlerimden de çekip git
çek git gecelerimden
bir daha girme düşlerime
kanıma girme artık
yeter git.

kimseler bilmez geceden başka yine yalnızım
sokaklar dolusu insan içinde
bir ben bir ben yalnızım.
gece ağır ağır sırtını vermekte sabaha
ne fırtınalar kopar yine içimde
bu sevda yakar yüreğimi
yıkar derinden
susar içimdeki ağıtlar
geceler inadına susar
ben susarım.

an gelir
zamanlar dolusu ağlarım
ağlarım çocuk gibi
ihanet karası gecelerde
kıvrandırır bir sancı
kahpe bir kurşun gibi
arkadan vurur yalnızlık
sabahlara kadar ağlarım
ağlarım ölesiye.

neden içi karanlıktı bu kadar gecelerin
neden geceler umut taşımaz sabaha
ve neden ağlatır beni bu uzun yolculuklar
yeter artık yeter
buraya kadar
keşkeleri çıkardım hayatımdan
eyvallahlar bana göre değil
bana göre değil yerli yersiz ağlamak
madem ki bir kez yaşanıyor bu hayat
kılıcımı çektim kınından
kuşandım cesareti
ve bitirdim esareti
gömdüm denizlere.
keşkeleri çıkardım hayatımdan
eyvallahlar bana göre değil artık
anladım ki insan her an sevebilir
mevsimsiz açan bir çiçek gibi
dirilir yeniden
keşkeleri çıkardım hayatımdan.
geleceksen bugün gel
yarın çok geç olabilir.

Şebnem Kısaparmak

Şebnem Kısaparmak

Kerbela cölünden zakirmi geldin

0

Kerbela cölünden zakirmi geldin
Ne yaman fırgatlı ötersin turnam
İmam Ali katarına uyuban
Kırkların semahın tutarsın turnam

Kırklar senin ile dine girdiler
Dediler hizmetin ol mail ola
O hızır nebide yardımcın ola
Güruhu naciye yetesin turna

Evvel bahar yaz ayları doğanda
Semah tutup gökyüzüne ağanda
Yavru şahin tellerine değende
Alim dost dost diye ötesin turnam

Dedemoğlu durmus katrini yazar
Oturmuş vahdetin bendini çözer
Mecnun leyla icin cölleri gezer
Can verki canana yetesin turnam

KIRKLAR CEMİ İSMAİL KAYGUSUZ

0

Hz.Muhammed ol vakit kim miraca gidiyordu. Ansızın yoluna bir aslan çıktı.Aslan üzerine kükremeye başladı. Aslanın durumunu gören Muhammed o anda ne yapacağını bilemedi, şaşırdı. Gaipten bir ses duydu:
“Ey Muhammed aslan senden bir nişan ister. Yüzüğünü aslanın ağzına ver.” Muhammed söyleneni yaptı. Yüzüğünü çıkarıp aslanın ağzına verdi. Orda yüzük aslanda nişan kaldı. Aslan nişanı alınca sakinleşti.

Peygamberi Miraca okudu Calap
Önüne bir aslan geldi ne acep
Cebrail der bunda üşenme Habip
Medet Allah ya Muhammed ya Ali

Onda aslana bac verdiler hatemi
Ali’nin sırrına kimse yete mi
Münkirlere sürdürürler sitemi
Medet Allah ya Muhammed ya Ali

Ondan aslan sakin oldu gittiler
Orda iki gönülü bir ettiler
Varuben arşı alaya yettiler
Medet Allah ya Muhammed ya Ali

Muhammed yoluna devam etti. Göğün en yüksek katına erişti.Orada dost, dostuna kavuştu.Onunla doksan bin söz konuştu.Bunun otuz bini şeriat üzerine idi ki tüm insanlara indi. Geri kalan altmış bini ise Ali’de sıroldu.

KUL HİMMET’TEN PARÇA
Bir üzüm danesi ol şah elinde
Kırklara sunardı kısmet gününde
Ol Habibullah’a mirac yolunda
Şey’ullah eyledi Selman hu deyü

Bir üzüm danesi getirdi Selman
Kırklar da ol demde oldular üryan
Muhammed şerbetin içince iy can
Saki kadeh sundu mestan hu deyü

Kırklar ol şerbetten içti mest oldu
Cümle evliyaya Ali üst oldu
Setir-puş bağlandı kemer-best oldu
Semaa girdiler üryan hu deyü

Kırkların birine neşter uruldu
Aktı kan varlığı ısbat olundu
Anda hak mevcutta mevcut görüldü
Huvallah çağırdı irfan hu deyü
(Gölpınarlı, Alevi Bektaşi Nefesleri, sf.166)

Alevi toplu ibadetine Hak Cemi denildiği gibi, Zaten Cem’i de, büyüğün küçüğün, güzelin çirkinin birbirine eşit sayıldığı, kimsenin kimseden üstün olmadığı cennet olarak tanımlamaktadır Buyruk.
Toplu ibadetin (Cem’in) müminleri melek, müslimleri (bacılar) huridirler. Böyle bir ortama giren Musahib çiftler, benliğini öldürmüş, bireysel çıkarlarından, kendi nefsinden uzaklaşmış bir can bir vücut olarak bu tanrısal ortamda yeniden doğmuşlardır. Bu ortamda ben-sen, biz-siz kalkmış; herkes var, hepimiz vardır. Mürşid veya pir ve hanımı (Anabacı) ana-baba, Cem’deki herkes bacı-kardeştir. Eşler olsun, evlat baba olsun, herkes birbirini eşit bir biçimde sorgulayabilir. Bu bağlamda, Dede diye tanımlanan Cem yürütücü Mürşid veya Pir de sorgulanmaktan sıyrılamaz. Hak katında da oturmuş olsa, böyle bir dokunulmazlığı yoktur: “Eşikte oturan da, döşekte (postta, makamda) oturan da birdir!”
benliğini öldürerek hiçbirşeyi nefsine çekmeme, eliyle beliyle ve diliyle kimseye zarar vermeme ve ‘yetmiş iki millete aynı gözle bakma’ ahlaksal formasyonlar kazanmaktır.

İkrar verip musahib tutma, farklı bir toplum yaratma destanıdır. İnanç ve tapınmayla atılan temel üzerinde yükselen yapısıyla, soyuttan somuta giden yol izlenerek herşey havadan yere indirilmiş ve ahiretten dünyaya taşınarak nesnelleştirilmiştir. Sadece şu birkaç alıntıda bile, Alevi toplumunun bin yılı aşkın zamandır varlığını sürdürebilmiş olmanın gizi yatıyor. Düşününüz ki, kanbağı kardeşlikten çok üstün tutulan ‘Yol kardeşliği olan musahiblik’ ile tüm yerleşim biriminin bireyleri birbirine bağlanmıştır. Şeriattaki “bu senin, şu benim ya da seniniki senin, benimki benim” düşünce ve anlayışından uzaklaşılmış. Tarikat yolunda “hem senin, hem benim” denilerek, ortak kazan kaynatılıp, ortak üretilip payı olarak eşitçe yararlanma düzeni yaratılmıştır. Asıl amaç, “ne senin var ne benim herşey toplumundur” ilkesinin uygulandığı Hakikat aşamasına varmaktır. Hacı Bektaş Veli’nin sistemleştirdiği bu ilkeler, musahiblik kurumunun inanç yaptırımlarıyla, Alevi toplumunun maddi yapısına uyarlanarak, eşitlikçi-ortakçı-üleşimci bir düzenin yaratılmasına bir tarih boyu mücadele edilmiştir.

“Ölmeden önce ölünüz. Mahşer olmadan hesabınızı görünüz. Ama nasıl olmalı dersen; yani sizler hırsınızı, nefsinizi öldürün. Yani musahib tutup, onunla sırat-i mustakim (Hak yolu, doğru yol İ.K.) üzere yola gidip MALI MALA CANI CANA katıp, birbirine teslim olup yılda bir kez Peygamber vekili, Cebrail Hak vekili Pir’in yamacına geçtiğinde, kabirde-mahşerde olacak sualleri Pir ona sual ede. Ol talip, fiili her ne ise Pir’e ilam ede, bildire!”

Iréne Melikoff Musahibliğin kökeni konusunda, İmam Cafer Buyruğu’nda anlatılan Kırklar Cemi’nin, Miraç olayıyla ilişkisinden ötürü:

“Nasıl ki Ayin-i Cem, ‘Kırkların Cemi’ olan Arş’ta yapılmış bir merasimin yerde tekrarlanışı ise, Musahib merasimi de, zaman ve mekan ötesinde yapılan bir merasimin yeryüzündeki izdüşümüdür.” diyor.(Iréne Melikoff, Çev. Turan Alptekin, Uyur İdik Uyardılar, İstanbul-1993, s.93-94) Geleneksel din ve inanç bağlamında ve tamamıyla idealist bir yargı bu. Biz, ne Kırklar Meclisi’nin göksel bir meclis olduğunu ve ne de Musahib töreninin, zaman ve mekan ötesinde yapılmış bir merasimin izdüşümü gibi gösterilmesini kabul edebiliriz.

Görüldüğü gibi ne bu tarihsel olayın ve ne de Miraç ile ilişkili gösterilen Kırklar Meclisi’nin göksel, yani metafizik bir yanı yoktur. Akılcı düşündüğümüzde, o dönemin sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarını gözönünde tutarak baktığımızda, Kırklar Meclisi’nin ya da en azından gizli bir meclisin varolduğu gerçeği yadsınamaz. Muhammed’in Miracı, İslam tarihçilerine göre 618 ile 620 arasına tarihlenebiliyor. Bu yıllar Peygamber ve kabilesinin, İslama ilk inananların en sıkıntılı ve baskı gördüğü yıllardır. Ekonomik boykot içinde olduklarından, büyük yoksulluk ve açlık çekiyorlardı. Çünkü birkaç yıl önce varlıklı karısı Hatice ve hemen arkasından, müslüman olmamasına rağmen, kabile yasalarına göre kendisini koruma altına almış olan amcası Abu Talip de ölmüş bulunuyordu. Yine kabile geleneklerine göre talep ettiği “Aman Hakkını” Mekke’de hiçbir aileden alamayınca, Taif’e göçetme girişiminde bulunmuş ama taş ve sopalarla karşılanmıştı. Muhammed buradan, ölen karısı Hatice’nin akrabalarının verdiği “Aman Hakkı” ile Mekke’ye geri dönebilmiş ve işte onların korumalığı altında bulunurken Miraç olayı yaşanmıştır.

Son üç yıl içinde Yesrip’li (Medine) hacılar aracılığıyla, “3 Akabe Biatı” anlaşma ve konuşmaları sonunda 622 yılında Medine’ye göç etti Muhammed Peygamber. Büyük olasılıklı Kırklar Meclisi, bu baskı ve sıkıntılı yıllarda, çok gizli çalışmalar gerektiren yıllar kurulmuş ve görev yapmıştır. Başlarında 20-22 yaşlarındaki Ali’nin bulunduğu, hem peygamberi koruyan (Ali’nin, Peygamberin evini basarak öldürmeye gelenlere, onun yatağında yatıp, hayatını ortaya koyarak karşı durduğunu anımsayalım.), hem çeşitli yollarla abluka altındaki müslümanlara yiyecek içecek sağlayan ve Yesriplilerle ilişkileri geliştiren; etkinliklerini ve toplantılarını gizli yürüten bir örgüttü. Muhammed’in Miraç dönüşünde ilk kez bu meclise uğrayıp, yaşamış olduğu göksel vision’u onlara anlatması ve onlardan Tanrıyı gördüğünü herkese yaymalarını istemesi de misyonun bir parçasıdır. Bunların arasından 12 kişinin tebliğci olarak Hicret olayından önce Medine’ye gönderilip, onlara İslamı öğrettikleri, orada bir müslümanlar kolonisi kurdukları biliniyor.

Mekke gibi zengin ticaret toplumunun kutsal inançları ve tüm değerler sistemini altüst eden İslam dininin ilk mensupları, elbetteki gizli bir örgüt gibi çalışacaktı. Bu bağlamda araştırmacı ve tarihçilerin, olayın bu yönünü görmek istemeyip, Kırklar Meclisi’ni ya toptan yadsımaları, ya da hayali ‘göksel meclis’ gibi değerlendirmelerini doğrusu yadırgıyoruz. Bu gizli meclis, özellikle Mekke ticaret aristokrasisi dışındaki yoksul kabile mensuplarını, bedevileri ve yerli-yabancı emekçi köleleri İslam’a çekebilmeleri için yeni ve eşitlikçi, paylaşımcı bir sistemi öngören inanç ve toplu tapınma kuralları yaratmışlardır. Bu bir avuç insan din kurucusunun önderliği ve kendilerini güvencede tutacak bir hizmet dağılımında, gizlice toplanıp tapınıyor, konuşup tartışıyor ve kendi kendilerini eğitiyorlardı. Öbür yandan Hicret (göç) etmeğe karar verdikleri, Yesrib (Medine) tarımla uğraşan bir kabileler konfederasyonuydu ve toprağı ortak kullanıyorlardı. Ayrıca bazı kabileler Musevi olduğu gibi aralarında yaşayan Hrıstiyanlar da bulunuyordu. Bu nedenlerden sığınma durumunda kalacakları bu topluma uygun değerler de geliştirmeliydiler. Böylece Kırklar söylencelerinde günümüze kadar ulaşan (o simgesel) bir üzüm danesini kırka bölmek ya da ezip şerbet yaparak kırk kişinin tatmasını sağlayacak bir bölüşümcülük ve birine neşter vurulunca hepsinde aynı acıyı duyuracak, kan çıkartacak kardeşlik ortamı oluştu bu mecliste. İçlerinde Salman-ı Farisi gibi Zerdüşlüğü-Mazdekizmi, Manicheism,Musevilik ve Hristiyanlığı çok iyi bilen, bu dinlerin bir kısmına girip çıkmış bilge öğretmen ve annesi Bizanslı bir köle olan Musab bin Umeyr gibi bir başka tebliğci öğretmen vardı. Bu sonuncusu, Peygamberden önce Medine’ye gidip, orada bir İslam cemaatı kurarak ortamı hazırlayanların başında geliyordu. Demekki, Kırklar Meclisi’ni gökten yere indirip, tarihsel nesnelliğe kavuşturduğumuzda ancak, Görgü Cemi ve Musahiblikle köken ilişkisi akılcı bir taban bulur.

Sözünü ettiğimiz Mekke ortamı içerisinde, Miraç olayıyla birlikte gizlice yeni değerler geliştirmiş olan bu Meclis, düşünce, birikim ve deneyimlerini Medine’de Muhammed Peygamber’in yönetiminde uyguladı. Ünlü “Medine Vesikası”nın 2.maddesiyle tarihe maloldu. Böyle bir meclisin Mekke denemelerinden, etkinliklerinden hiç söz etmeyen- ki zaten Sünni İslam araştırıcılarının Kırklar Meclisinden sözedenlerine şimdiye kadar rastlamış değiliz. Peki Alevi inanç geleneğine neden girmiş ve nasıl bugüne kadar gelebilmiştir? Bu hiç sorgulanmadan yadsınmıştır. Çünkü Heterodoks İslam (Alevilik) tarihine hep ortodoks açıdan bakılmıştır. Ortodoksizmin (Sünniliğin) inanmadıkları kurumlar yoksayılagelmiştir.– Prof. Dr. Muhammed Hamidullah bu uygulamayı şöyle anlatıyor:

“Mekkeli muhacirler için Hz. Peygamber bir genel toplantı tertipledi. Bu toplantıda her çalışan, eli iş tutan Medineli Müslümanın (Ensar), bir Mekkeli Müslümanı (Muhacir) ‘kardeş edinmesi’ teklifinde bulundu(Muahat Anlaşması). Buna göre iki tarafın aile mensupları, bu suretle ortaklaşa çalışacak, kazanacaklar ve hatta öz kardeşler, yeğenler ve başka akrabalar bertaraf etmek suretiyle birbirlerinin mirasçısı olacaklardı. Herkes gönül rızasıyla teklifi kabul etti. Peygamber çeşitli yeteneklerin dengeli bir biçimde eşleştirilmesi için, bu kardeşleştirme hareketini bizzat idare etmiştir. Bulunan bu çare, bu usül senelerce devam etmiş…” (Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İgilizceden çeviren: Prof. Dr. Salih Tuğ, Resulullah Muhammed, İstanbul-1992, s.102-3)

Bu çok büyük olasılıkla Mekke’de de yapılmış olan yeni dine, İslama giriş töreni olabilir. Aynı zamanda bir çeşit mal ve can ortaklığında güvenceye alınmış, kurumlaştırılmış toplumsal ve ekonomik kardeşlik, akrabalıktır. Mekkeli ticaret adamı Abdurrahman Avf’a, onunla kardeş olmak isteyen Medineli tarafından yapılan, ancak onun kabul etmediği ve günümüze ulaşmış teklif oldukça ilginç görülmektedir: “Benim arazim şudur; yarısı senin, yarısı benim. İki zevcem var birini seç, boşayayım sen onunla nikahlan. Hattap oğlu Ömer ise kardeşleştiği Medinelinin tarlasına çalışmaya giderek, onu Muhammed’in hizmetine ve onun tebliğlerini dinlemeye gönderimştir. ” (Asghar A. Engineer, The Origine and Development of Islam, New Delhi-1980, s.97, 99-105)

Gönül serden geçer yardan geçemez

0

Gönül serden geçer yardan geçemez
Bağlanmış ikrara kavi özlüyüm
Her sözüm dinleyen özüm seçemez
Sırat köprüsünden ince sözlüyüm

Benim sözüm çürük değil sağ gibi
Çürük sözler erir akar yağ gibi
Üzerinden kervan geçer dağ gibi
Yokuşluyum sanma beni düzlüyüm

Yolcu ateş yanmak ile yol yanmaz
Erenlerin dokuduğu çul yanmaz
Cehennemde günah yanar kul yanmaz
Ben günahtan sürmelenmiş gözlüyüm

Seyrani aradım onu her yerde
Aşk-ı hakikatle düştüm bu derde
Tuttum günahımdan yüzüme perde
Rabbim divanında kara yüzlüyü

KABE ILE PUTHANE

0

Sofi nefret mi verir meclis-i rindane sana
Yoksa siklet mi verir sohbet-i mestane sana

Mese-i hamr-i Hudadan haberin yok zira
Saki-i bezm-i ezel sunmadı peymane sana

Cura-i cam-i ilahiden eğer içse idin
Bir olurdu o zaman mescid ü meyhane sana

Sana göstermeyecek sahid-i maksud-u cemal
Çünkü ta kalû belide dedi bigane sana

Eyleme gebr ü müsülmanı Harabi tefrik
Çünkü birdir bilürüz kabe vü puthane sana

Harabi

insanoğlu doğru yoldan şaşmazdı

0

insanoğlu doğru yoldan şaşmazdı
işde hile, sözde yalan olmasa
Türlü türlü felakete düşmezdi
işde hile, sözde yalan olmasa

istemezdi alış verişte senet
Kafalara yerleşmezdi ihanet
Ne zina olurdu ne çapkın evlat
işde hile, sözde yalan olmasa

Ne bir yetim hakkı ne de bir rüşvet
Yanmazdı gönüller olurdu hep şad
Derdim anlatırken denmezdi kapat
işde hile, sözde yalan olmasa

Bu güzel sohbette olmazdi fis fis
Çirkin ise meyyal olmazdı nefis
Ne cinayet ne hırsız ne hapis
işde hile, sözde yalan olmasa

Ortadan kalkardı günah musibet
Aşıklar olurdu hak ve hakikat
Herkes için açık olurdu cennet
işde hile, sözde yalan olmasa

Tamuda olmazdı kullara ceza
Olsa temiz ahlak ve hüsni-i riza
Hiç şüphe girmezdi gönüle göze
işde hile, sözde yalan olmasa

Yalancılar belki kızar bu işe
Yalan ayaktadır çıkamaz başa
Kemlik düşünür mü kardeş kardeşe
işde hile, sözde yalan olmasa

VEYSEL bu yollarda sarfeder nefes
Herkesin elinde gezer bir kafes
Binbir türlü derdi çeker mi herkes
işde hile, sözde yalan olmasa

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

0

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline
Güldün Mahzuninin berbat haline
Mervanın elinde parelense de