Pazartesi, Mart 16, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 158

30 Ağustos’u 31’e bağlayan gece…

0

30 Ağustos’u 31’e bağlayan gece…
Dumlupınar’da köy evlerinden birinin küçük ve harap bir odasında, Gazi, üşümemek için üzerine çadır bezlerini örtmüş, yatıyor.
O sırada, bütün kumanda kademelerinde görülerek gönderilmiş bir telgraf geliyor.
Bir kurmay subayın geceyarısı getirdiği bu telgrafı yattığı yerde okutup dinleyen Başkumandan, subaya, telgrafta adları geçen kumanda kademelerinin harita üzerinde işaret edilerek getirilmesini emrediyor.
Harita getiriliyor.
Yattığı yerde düzelerek haritayı önüne alıyor, inceliyor ve kurmay subaya dönerek:
“Düşman çevrilmiştir” diyor.

O dakikaya kadar kimsenin göremediği, anlayamadığı bu durum, kurmay subay dahil yanındaki herkesi şaşırtıyor.
Yattığı yerden kalkan Başkumandan, hemen otomobilin hazırlanmasını emrederek cepheye, Ordu Kumandanı Nurettin Paşa’nın karargâhına gidiyor.
Kumandandan durum hakkında bilgi alıyor.
Düşmanın ve kuvvetlerimizin durumunu soruyor.
Ordu kumandanı bu uyarı karşısında hemen durumu kavrayarak:
“Düşman kuşatmadadır” diyor.

Başkumandan, emrini veriyor:
“O halde görevinizi yapınız. Bulunduğum yer Başkumandanlık karargâhıdır!”

Hemen hemen avcı siperlerinin yakınında Başkumandanlık karargâhının kurulması, Ordu Kumandanı’nın daha ileriye atılarak düşmanı yok etme hareketine geçmesinin bir emri, bir işaretiydi.

Büyük Taarruz sırasında Gazi’nin yanında bulunan arkadaşlar, Yunan kuvvetleri kumandanı General Trikopis’in Başkumandan karargâhına nasıl getirildiğini şöyle anlattılar:

Trikopis, II. Kolordu Komutanı General Digenis ve diğe tutsak fırka kumandanlarıyla birlikte Uşak’ta karargâh olarak kullanılan bir evde (bu ev şimdi müzedir) Gazi’nin huzuruna çıkarıldığında heyecanlı ve bitkin haldeymiş.
Gazi onları oturtmuş, teselli için bu gibi yenilgilerin tarihte örnekleri olduğunu, sevk ve idarede görevlerini eksiksiz yapmış iseler vicdanen rahat olmaları gerektiğini söylemiş. Trikopis ise:
“Askeri görevimi tam olarak yaptığıma eminim. Fakat asıl görevimi maalesef yapamadım” diyerek intihar edemediğini anlatmak isteyince, Gazi sözünü kesmiş:

“O size ait bir düşüncedir.”

Sonra harita üzerinde bazı eleştiriler yapmış:

“Şurada bir fırkanız vardı. Niçin onu şuraya almadınız? Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere sürmeseydiniz daha iyi olmaz mıydı?”

Bu konuşmalar sırasında bir fırka kumandanı yanındaki subaya usulca sormuş:

“Bizimle konuşan bu general kimdir?”

“Başkumandan Mustafa Kemal!”

“Niçin yenildiğimizi şimdi anladım. Bizim Başkumandan İzmir’de vapurda oturuyordu!”

Atatürk’ün sırdaşı Kılıç Ali’nin anıları syf 157-158.
Derleyen: Hulisi Turgut.
Görsel: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Afyon 1922 Büyük Taarruz öncesi atış talimi yaparken.

Sivil Darbe, S. 184

Ben eskiden sinir Minir bilmezdim

0

Ben eskiden sinir Minir bilmezdim
Kızmayı öğrendim kırkından sonra
Ne olduysa oldu tatlı canımdan
Bezmeyi öğrendim kırkından sonra

Gel gör yurdumuzu eylerler talan
İsmini diyemem falanla filan
Borçlular gelende bende bir yalan
Dizmeyi öğrendim kırkından sonra

Bilenler söylemez gideriz nere
Nere gider isek uğrarız şerre
Vermeyeni kara kaplı deftere
Çizmeyi öğrendim kırkından sonra

Her şeyi öğrendim hayata dair
Ak değiliz dostum her yanımız kir
Halkımla dertlendim dertlere şiir
Yazmayı öğrendim kırkından sonra

Savcı hâkim karşısına dizildim
Kahpe felek imbiğinden süzüldüm
Gelmez yola bir ufaklık yazıldım
Sızmayı öğrendim kırkından sonra

Ne yalandım ne dilendim ne çaldım
Ne ramazan tuttum ne namaz kıldım
Hayat mektebinde sınıfta kaldım
Ezmeyi öğrendim kırkından sonra

Hacı hoca nifak soktu arama
Can çekiştim bakmadılar yarama
Torpilliler geldi girdi sırama
Düzmeyi öğrendim kırkından sonra

Parası olana her gün bir moda
Güneş bile görmez yattığım oda
Boğulurcasına bir kaşık suda
Yüzmeyi öğrendim kırkından sonra

Dağların ardında yine dağlar var
O dağların eteğinde bağlar var
Mal kazanmış para yemez sağlar var
Üzmeyi öğrendim kırkından sonra

Dost acı söylermiş kulağa küpe
Depresyona düşen başlarmış hapa
Ya sabır diyerek sabır ı ipe
Dizmeyi öğrendim kırkından sonra

Sarıldığım ipler koptu bir kere
Tabanvaylar oldu bana tayyare
Emekliyim iş vermezler avare
Gezmeyi öğrendim kırkından sonra

YADİGÂRIM söylemenin sırası
Hepsi tosun hepsi gözü karası
Beş yüz elli altı yüzün arası
Kazmayı öğrendim kırkından sonra

Yunus Gibi

0

Kıran vurdu memleketi
Zalimler hakan olmuştur
Yedikleri yoksul eti
İçtikleri kan olmuştur.

Kula kulluk etmeyenin
Vicdanını satmayanın
Haram lokma yutmayanın
Mekânı zindan olmuştur.

Yalan dolan yazıp çizen
Kudretliye övgü düzen
Dün dinsizim diye gezen
Bugün Müslüman olmuştu

Emeksiz zengin olanın
Kitapsız bilgin olanın
Sermayesi din olanın
Rehberi şeytan olmuştur.

Haramisi, soyguncusu
Uğursuzu, vurguncusu
Cellat ruhlusu, soysuzu
Bakan, sadrazam olmuştur.

Korkan varsa konuşmaya
Anlam yükleyip susmaya
Gerek kalmadı korkmaya
Çünkü korkulan olmuştur.

Sesime kulak ver gülüm
Tutsaklığa yeğdir ölüm
Nerde varsa böyle zulüm
Çaresi isyan olmuştur.

Ataol Behramoğlu
( 1942 – )

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

0

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol Behramoğlu

Vukuatın vardı dede döverdin

0

Vukuatın vardı dede döverdin
Yumruğuna kuvvet boksörüm Temel
Şimdi karşımıza TV yle geldin
Hoşgeldin ekrana müdürüm Temel

Önce özel tapu peşinde yeldin
Gerici güruhun içinden geldin
Hubyarlı Markayla ne ola derdin
Özel girişimci sektörüm Temel

Osmanlıdan kalma sahte Belgeyle
Bize Şeyh mi olur el insaf eyle
Sen bu zihniyetten hemen çark eyle
Bu yolda bilgisiz kötürüm Temel

Biz inancımızı şeyhten almadık
Darı Mansur olduk darda kalmadık
Bu dünyanın mallarına kanmadık
Çıkarın peşinde ömürün Temel

Masiva aldıysa bütün benliğin
Sorulurmu daha aleviliğin
Yezidden de öte olur kimliğin
Üç kuruş çıkara Sürünür Temel

Bazen dede döver düşkün durursun
Bazen şeyh Şıh olup meydan bulursun
Bazen sağcı bazen solcu olursun
Bin Bir don dan dona bürünür Temel

İnanç pazarlayıp inanç yiyorsun
Bu türbe babamın malı diyorsun
İşin iç yüzünü sen biliyorsun
Bir gün olur hesap görülür Temel

Sıratı yok sanma hesap orada
Yezid gibi kalacaksın arada
Kul Hakkını yeme gel bu dünyada
Sanma ki her pislik örtülür Temel

Hubyara Kurbanım Yol Sefiliyim
Aşk ile dönerim gönül eriyim
Yezide düşmanım ben aleviyim
Seni yermem bundan ötürü Temel

ALEVİLİĞİN İLK YAZILI KAYNAĞI: UMMU’L KİTAB

0

W. İvanow’un verdiği bilgiye göre, Ummu’l-Kitab’ın bilinen en eski versiyonu, St. Petersburg Rusya Bilimler Akademisi Asya Müzesi’ndedir. 1879 yılında Pamir İsmailileri arasında Shughnan’da bulunmuş olan kitap, küçük boyda 210 elyazması sayfalık (folios) ve eski Farsça (Pahlavi) dilinde yazılmıştır. Kitabın ilk baskısı 1914’te I. I. Zaroobin tarafından bu kopyaya dayanılarak yapılmıştır. Bombay’da bulduğu iki kopyanın da yardımıyla W.İvanow, bazı karşılaştırma ve tamamlamalarla Ummu’l-Kitab’ın metnini bütünleyerek önce Revue des Etudes Islamiques(1932, s.419-482)’de ‘Notes sur l’Ummu’l-Kitab’ başlığıyla geniş bir makale, daha sonra 1937’de ‘Der Islam’(Zeitscrift für Geschichte und Kultur des Islamischen Orients)de yorumları ve gramer düzeltmeleriyle birlikte tam metni yayınladı. Özgün kitabı 10 ve 11.yüzyıla tarihlemesine (hatasına) rağmen, içeriğinin İran körfezi çevresindeki Karmati inançlarının yansımaları olduğu ve özellikle kitapta İmam Bakır’ın hocası olarak adı geçen kişinin Abdullah İbn Saba adını taşıdığı yönünde saptamaları oldukça önemlidir. Gerçekte Ummu’l-Kitab’dan sonra dai Mansur al-Yaman tarafından 870’lerde yazılmış Risalat al Alim wa’l Ghulam adlı eserle yakınlığının belirtilmesi geçerli bir önem taşımaktadır.

Ummu’l Kitab’ın yazılış tarihini yukarıda söylendiği gibi İvanow 11.yy.ın başlarına koymakta. Madelung kitabın son biçiminin 12.yy.ın başlarında alındığına inanmaktadır. Henry Corbin ise 8.yy.ın ortalarına kadar indirerek son noktayı koyuyor. Bunları anımsattıktan sonra F.Daftary şunları söylemektedir:
“Gnostik efsane biçiminde düzenlenmiş Ummu’l-Kitab’ın terminolojisi ve kozmogonyasını (Evreninin yaratılış kuramını) inceleyen son bilimsel araştırmalar, (E.F. Tijdens, ‘Der Mythologisch-gnostisch Hintergrund des Ummu’l-Kitab’ Acta Iranica, 16(1977) s.241-526 ve H.Halm, Kosmologie und Heilslehre der Frühen İsmailiyya, Wiesbaden, 1978, s.142-168) Mukhammisa adını taşıyan eski bir aşırı Şii grup tarafından yaratıldığı sonucuna varmaktadır. Bu sonuncuyu, ruhun bir bedenden diğerine geçmesi gibi inancın kuramsal özelliği ve ayrıca kitapta gnostik adı Salsal olan Salman al-Farisi desteklemektedir. Gerçekten Salman ve Abul Hattab birlikte, metinde kutsal bir formül içinde tekrar tekrar zikredilmektedir. Mukhammisa ya da Pendatistler, 8.yüzyılın ikinci yarısında Küfe’de ortaya çıkmış ve Al Kummi’ye göre bir Hattabi gruplardan biriydi. Onların inancında Muhammed, beş farklı kişide, yani Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’de gözüken tanrının kendisiydi. Ayrıca onun Adem, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa olarak ortaya çıkmış olduğuna, Salman’ın da daima Bab (kapı) olarak yanında bulunduğuna inanıyorlardı…” (F.Daftary, agy.s.100-101)

Aslında Daftary’nin iddia ettiği gibi yeni araştırmalar, Henry Corbin’in Ummu’l-Kitab üzerindeki saptamalarından fazla ve değişik birşey getirmemiştir. Onun bu kitap hakkında verdiği bilgiler ve birkaç yapıtından derlediklerimizi yazmadan önce, W. İvanow’un Ummu’l Kitab’ın anlaşılmasına kolaylık olsun diye hazırlamış olduğu ‘sorular tablosunu’ vermek yerinde olacak. Bunlar, özgün metindeki sayfa numaralarıyla (ayraç içinde) birlikte, kitabın yanıtlarını verdiği, açıklamalarını yaptığı bir çeşit konu başlıkları niteliğindedir:

“Ummu’l-Kitab, giriş söylencesi olarak değerlendirilebilecek kısım ile müritlerinin yanıtlaması için İmam Muhammed Bakır’a yönelttikleri farklı soruların yeraldığı bölümden oluşmaktadır. Yapıtın başındaki bu soruların bazıları, onları ayırtetmeğe gereksinim duyulmayacak kadar birbiriyle yakından ilgilidir. Bunlar evrenin yaratılışıyla ilgili konuları anlatır. Fakat yapıtın ikinci yarısında sorular daha gelişigüzel yeralmıştır. Birinin nerede sona erdiğini ve diğerinin nerede başladığını bulmak daha kolaydır. Böylece referansları kolaylaştırmak için aşağıdaki biçimde bir sorular tablosu düzenlenebilir:
1) Tanrının insan biçiminde görünüm alanlarına çıktığına inanma zorunluluğu (53)
2) Besmele tertibinin simgesel anlamı ve onun Evreni ve Tanrılığı ilgilendiren dolaylı anlatımları (60)
3) Yaratıcı Kişi ve onun sıfatları (77)
4) Tanrılığı aşma kuramının reddi (kabul edilmezliği) ve onun sıfatlarını bilmenin olanaksızlığı (91?)
5) Divanlar, ya da küreler (yıldızlar) arası kozmik ‘saraylar’(96)
6) Evrenin yaratılışı (119)
7) Maddesel dünyanın ve insanın yaratılışı; Tanrının insan (cinsiyle) ile sözleşmesi (167)
8) Maddi dünyadaki zevk-lezzet alanı (225)
9) İnsanın fiziksel yaşamının doğası(233)
10) İrade özgürlüğü (238)
11) ‘Aşure’nin ve 10 rakamının simgeselliği (247)
12) Kuran (250) (ayrıca 27.soru)
13) Düşlerin doğası(256)
14) Ruhların yeniden doğuşu (268) (ve 32.soru)
15) Baytu’l-Mamur (265) (ve 19.soru)
16) Nuh’un gemisi ve peygamberlerin simgeleri (268)
17) Muhammed’in Miracı, Ali’nin Zülfikar’ı ve Kaim(279)
18) Tanrının kaç tane tahtı vardır? (288)
19) Kabe, Baytu’I-Mamur (291 ve 15.soru)
20) Dünya neyin üzerinde durmaktadır?(302)
21) Adem cennetten kovulduğunda düştüğü dünya (yer) hangisiydi?(306)
22) İnsan kalbinden çıkıp yükselen ruhlar (308)
23) Günah ve Necat-kurtuluş (323),
24) Sırat (393)
25) Kıyamet (345)
26) İnsan vücudunda saklı yedi ışık (350)
27) Kuran’ın Sureleri (355) (ve 12.soru)
28) Astronomiye ait düşüncelerin simgeciliği (363)
29) Namazın açıklanması (367)
30) Oruç vb.(370)
31) Ölüm Melekleri (376)
32) Ruhların yeniden doğuşu (386) (ve 14.soru)
33) Hangi ruhlar kurtulur? (388)
34) Ölümden sonra bedenin kendisi nereye gider?(395)
35) Farklı Ademler ya da insan doğasının farklı görünüşleri (406)
36) Adem’in başı gökyüzüne nasıl değer?(410)
37) Bilgin insanlar niçin bazan basit şeyleri anlamazlar?(411)
38) Adem’in elbiseleri (415-419) (Ummu’l-Kitab, ed. W.Ivanow, printed off ‘Der Islam’…Berlin and Leibzig-1937, s.7-9)

IV.5. j) Henry Corbin’in Ummu’l-Kitab Üzerinde Görüşleri, Yorumları ve Kitabın Özeti

  1. yüzyılın ruhsal mayalanmasından günümüze pek az metin kalmıştır. Ancak bunlar, antik gnostisizm ile İsmaili inancı arasındaki bağı yeteri kadar duyumsatır. Bu metinlerden en eskisi “Örnek ya da Ana Kitap” anlamına gelen Ummu’l-Kitab’tır. Eski Pers diliyle zamanımıza ulaşmıştır. Bu özgün metin olabileceği gibi, Arapça orijinalinden çevrilmiş de olabilir. Heterodoks İslam olarak proto-Aleviliğin, ya da Corbin’in deyimiyle ilk Şii gnostisizminin ( tasavvuf bilgeciliği, marifetçilik) ilk aldığı biçimi ve bu yöndeki inanç ve düşünceleri katıksız yansıtmaktadır. Kitap İmam Muhammed Bakır ile üç müridi (Abdullah al-Ansari, Cafer al-Jufi ve Muhammed b. al-Mufaddal) arasında geçen bir sohbet olarak sunulur. Egemen ögelerden mistik harfler (Jafr) öğretisi, Gnostik Markos okulundan esinlenmiştir. Bu Hristiyanlık gnostisizmi ile İmamolojinin benzerliğine götürür bizi. (Henry Corbin, Histoire de la Philosophie Islamique, 4.baskı, Paris-1986, s.116)

Ummu’l-Kitab’ın giriş bölümü (Prologos), kutsal İmamın (Muhammed Bakır) çocukluğunu sergiler. Öğretmeni Abdullah ibn Saba (1), ona aritmetik biliminin erdemlerini ve harflerin, yani felsefe alfabesi jafr’ın simgesel değerlerini öğretmek üzere derse başlar. Fakat daha birinci harf olan Elif’de roller tersyüz olur. Bilgisi kısa zavallı öğretmen öğrenci olur, çocuk İmam da onun öğretmeni…Böylece sahnede, Thomas İncil’inde belirtilen ve aynı zamanda Epistula Apostolorum’dan bilinenler yinelenir. Çocuk İmam açıkça ve sade bir biçimde İsa’nın yerine konulmuştur. Onlar arasında, daha önce biçimlendirilmiş gözlemi onaylayan bir olay vardır. Fakat burada zikredilen artık, İncil yasasının gnostik versiyonu değil, bir proto-İsmaili yazarının değerlendirmesi, apocryphes (yazarları belli olmayan kutsal metinler) denilen metinlerdeki içeriğin alınarak işe yarar hale getirilmesidir. (Henry Corbin, Temps Cyclique et Gnose İsmailienne, Paris-1982, s.184)

Bu proto-İsmaili kitabının bir başka karateristik çizgisi, beşler kümesine verdiği üstünlükte görülür. Yani, Evrenini oluşumunu Pentadism’e (Beşler, beşçilik) bağlamaktadır. Büyük sonsuzluktan (doğan) beş ışık, hudutların hududunda göksel Saray(ın bulunduğu) Beyazlık Denizi (Bahr al-bayza) içinde beş renk oluşturuyor. Bu ışıklar(nurlar), aynı ışıktan bir kişinin (şahs-e nurani) görünüşleri (zuhuratı) ve üyeleridir. Dünya insanlığı (bashariya=beşeriyet) planında insan biçimine bürünmüş olan bunlar, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olarak gözükürler; yani ‘hırkanın altındakiler (ashab al-kisa)’. Bunların tanrısal görünüm alanına çıkma (theophanique) işlevi, aynı zamanda onikimamcı Şiiliğin marifetçiliğinde (dans la gnose) de öncel plandadır. (Kuran’ın 33.suresinin 33.ayetine dayandırılarak Ehlibeyt’in kutsallaştırılması sözkonusudur: Cebrail gözüküp, ‘Ben de siz beşlerin altıncısıyım’ demiştir) Beyazlık Denizi’nin altında herbirinin kendisini farkettirici (krizalit, ateş, kırmızı, zümrüt, viyolet, güneş, ay, lacivert (lapislazuli) ve su gibi) renkleriyle 9 gök (kubba yahut diwan)sıralanmıştır. Herbiri içinde, Beş Kişi (shakhs e-nurani) sırayla, Beyazlık Denizi’nin beş meleği (önce Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail ve Suriel; sonra Akıl, Nefis,Jadd, Fath, Hayal vb.) olarak görünür. Bu theophanique grup, hepsini birleştirici yahut onların Efendisi ve ‘Altıncısı’ gerçek inananın düşünen Ruh’unda (ruh natıqa) beş nurun birleştiği Kalb dünyası (zemin-i Dil) olan bu Küçük Evrene (mikrokosmos) ulaşıncaya kadar tanrısal zuhuru sürdürürler. Bu mikrokozmik gerigelmenin içine kadar beş Işıklar, ‘Üyelerinin’ tanrılaşması üzerine meşhur tartışmaların bir diğer İsmaili örneklemesiyle benzeşim oluşturur. (Manicheizm’de: Beş ruhsal üye ya da beş Shekhina; Işık cenneti Kralının kendini göstermeleri ve konutları; Yaşayan Ruh’un (Spiritus vivens) beş oğlu; Işığın beş elemanı; ilk insan, Hürmüz’ün zırhı ve oğlu; her insanın içindeki beş ruhsal eleman yahut erdem; bütün beşli gruplar birbilerini simgelerler. Pistis Sophia (İnanç bilgeliği) gnostiğinde: Birinci emredici ve ışığın beş sektörü, büyük peygember ve onun beş yardımcısı. Basilid sisteminde:beş hypostases, beş belirgin ve öndegelen kişi..) Aynı şekilde İslami ortamda da beşli tanrısallığın inananları özel bir ad altında kendilerini gösterdiler: Mukhammisa, yani Pentadistler (Beşleri, yani Ehlibeyti tanrılaştıranlar) (H.Corbin, Temps Cyclique.s.185)

Bundan başka bu beş kişiden herbiri, diğerleriyle birlikte kendi bireyselliğinde tamamlanarak ortaya çıkıyordu. Çocuk İmamın öğretmeni Abdullah İbn Saba, başta anlatılan, bu beş tanrısal kişinin peşpeşe vecd halinde zuhurunun tamamlanması olayıyla altüst olur. Herbiri kendi sırasında, tekil olarak birinci kişiyi açıklayarak, diğerleriyle Unio Mystika (mistik birlik) halinde ve her kere aynı zamanda kendi bireysel özelliği içinde konuşur; diğer hepsi de aynı şekilde. Burada belirleyici kategori, tanrısal görünüm alanına çıkışın, tıpkı bir kathenothéisme (tanrısal giysiye bürünme?) gibi işlev yapmasıdır. Bütünün bireyin içinde varolması, özellikle Fatima’nın varlığı ve ayrıcalıklarını görünüme sunduğu terimlerle açıklanır. Bu terimlerin ifade ettiği bir başka plastik illüsrasyon (heykel betimlemesi) vardır ki, bu sahnede vahiy meleği Cebrail, nurdan kubbelere sürgün edilmiş olanlara bir cennet imajı gösterir. Bu imaj Fatima’nın kişiliğidir. Fatima cennette bir taht üstünde oturmaktadır. Kolyesi, kılıcı ve kulağındaki küpeleri Muhammed’i, Ali’yi ve Hasan ile Hüseyin’i simgelemektedir. Bir başka ‘hakim temayı’ burada belirtmek gerekiyor: Salman’ın Salsal (2) adıyla karşıt inançtaki, doğrusu inançsız (antagonist) Azazil ve askerlerine karşı yedi kez verdiği mücadele, ya da yaptığı savaşlar (3). Salman al-Farisi’nin ilk melek figüründe Tanrıya yaklaştırılması, proto-İsmailik gnostik inancının karakteristik bir görünüşünü vermektedir.

İnançsızın adı (Azazil) bile, Henoch kitaplarında geçen Hermon dağı üzerinde toplanan meleklerin başkaldırısını yöneten kimseyi açık bir biçimde bize anımsatır. Buna rağmen, büyük melek Mikail’i birleşmeye ve ihtilale katılmaya çağıran, tanrısal buyuruculuğundan başka merhametten etkilenmiş büyük melekten bir yansıtmayı öbüründen ayırdığı gibi, Henoch (İnclinden) farklı olarak burada mücadelelerin aşama aşama dramasını görmekteyiz. Bu dramanın öncesinde ‘Gökyüzündeki prologos’ vardır. Belirtmek önemlidir ki, bütün kutsal tarih fikri olarak, daha sonraları İsmaili tanrısal felsefesinin (Theosophie) büyük Risalelerini geliştirecektir. ‘Çok Yüce Kralı’ yeniden tanıma ve aynı zamanda Salman’a tapma çifte çağrısına Azazil, aynı meydan okuma ve aynı yadsımayla girişilmiş yedi saldırıyla yanıt verir. Bu yadsımaların herbiri, her ışıktan kubbenin saygıdeğer betimi ve özelliği olan şahane renklerin birine hesabını verir. (H.Corbin, agy. s.186)

Eğer burada Salman’ın, büyük Kıyamet Meleği Mikail’in rolünü üstlendiği söylenebilirse, o zaman kesin bir biçimde belirtmek gerekir ki, Bogomil inancında sunulduğu gibi, Melek Mikail ‘Tanrının oğlu’ olacaktır. Burada Salman gerçekten, bazan örtülü veya açık mutlak Tanrılığı temsil eden büyük göksel prenstir; onun Kapı’sı (Bab) ve Örtü’südür (Hicab). Ama bu deuteros Theos ‘u (ikinci Tanrı), iyi ve yabancı Tanrının karşıtı olan Marcion’nun demiourgosu yasa Tanrısıyla karşılaştırmak da uygun düşmez. Belki sadece, Salman’ın tanrısal açınımı (mazharı) ile bir ilişki kurulabilir. Onun da ötesinde, buradaki Salman’dan bir ‘Anthropos céleste’, yani ‘Göksel İnsan’ yaratma olayı vardır. Tanrı Salman’a hitabeder: “Ey Salman sen benim kapım-eşiğim ve kitabımsın…Sen benim adaletimsin… Sen benim resulum-elçim ve tahtımsın…Sen benim ve ben senin koruman altındayım…Benim ruhum senin örtünle (hicab) görünüm alanına çıkar (Mon Esprit s’epiphanise par ton Voile)…Ben senin Efendi’nim ve sen inananların Efendi’sisin…Sen bütün göklerin ve yerlerin Efendisi, Sultanısın…Ummu’l Kitab, s.172)” Meleklere Adem’e secde etmelerini emreden sadece melek Mikail değildir. Aynı zamanda melekler, bizzat onun (Salman’nın) önünde de secdeye kapanmaları buyruğunu almışlardır. (Ummu’l Kitab, s.143; Kur’an, 7/11) Olay, dönüşümden dönüşüme (devri daimden devri daime) yankısının yeryüzüne çarpttığı (aksettiği) bir dramaya, ‘Gökyüzündeki prologos’ olarak yazılır. Peygamberliğin bütün devrini düzenleyen Yedi Devir (dönüşüm) ile Salman’ın Yedi Savaşımı arasında aynı biçimde zaman birlikteliği ve ilk örnek (archétypique et synchronisme) ilişkisi vardır. Devrimizin şafağında, İblis-Ahriman yersel Adem’e karşı, Azazil’in göksel Adem Salman’a karşı saldırısını tekrar ettirir. Küçük dönüşümlerin herbiri, tam dönüşüm içine kaydolur; herbiri kendi sırasında Azazil-İblis ve onun lanetli takımının varlığını ispatlar (H.Corbin, agy.s.187).

İslamdaki bu esotérisme’in (batıni) hakim figürü Salman kimdir? Ufukların ötesinden gelen, yurdundan uzak bir sürgün; bir yetim ve İmam’ın manevi çocuğu, evlatlık. Tarihsel olarak bir İranlı, Fars ülkesinden Mazda (Zerdüşt) dinine mensup bir atlı savaşçının oğlu; bir dinsel törene katıldıktan ve arkasından sonra hristiyan olan, arkasından gerçek Peygamberin merhametine sığınan biri. Böylece Muhammed’in çevresine gelir ve burada olağanüstü düzeyde (sırada) yerini alır. Muhammed’i eğitip yetiştiren, onun ilk vahiy kayıtlarını (yazılarını) anlamasına yardım eden Salman’dır. O melek Cebrail’in ‘görünüm alanına çıkmış biçimi (forme épihanique), yani Cebrailin yeryüzü insanı biçimi. (Böylece Peygamber Cebrailin özgün biçiminin ışığını üstünde tutabiliyor) Demekki Salman, Muhammed’i yetiştiren sahabesidir. Melek tarafından dikte ettirilen (yazdırılan) yazıların içeriğinin ésoterique (batıni) anlamlarının özel yorumunu (yapacak) bilgi (gücü) sınırlıdır; yani bu durum, Melek tarafından getirilen vahiylerin bildirimini ve geri alma-ricatları? (les récurrences) göstermekle ilgilidir. ‘Beş manto kişisi, Ehlibeyt’in yanında ‘altıncı’sının yerine, melek Cebrail’e alternatif olarak da Salman geçer. (agy. s.138-140)

Ummu’l Kitab’ın yazarı, sonuçta tevhid’in (birlik) batıni anlamını karıştırdığı terimlerle açıkladığı bu dramaturgie’sinden çıkan mükemmel bir bilince sahip: Azazil, Salman’a karşı, bütün göklerin ötesindeki, ne sıfatı ve ne de niteliği olan şekilsiz bir Tanrıyı yardıma çağırıyor. Bu öyle bir Tanrı ki, kendini hiçbir kişide görünüm alanına çıkarmaz. (Ummu’l- Kitab, s.147) Fakat, İmam Muhammed Bakır’ın “Hu Allah” demenin, Tanrıyı göstermek olduğunu söyleyerek öğrettiği gibi, Salman’ın ışıktan kişiliğinde beş kez tanrısal açınımda (mazharın) özetlenen başka bir pozitif içeriğe sahip olabiliyor. Salman ‘yaratılmadan varolan (incrée)’ yüce tanrısal mazhardır (na-aferida, na-mahluk:Ummu’l Kitab, s.252) .

Tanrı görünüm alanına çıkmaksızın, kendisine hiçbir tapınma buyuramıyacak kadar saf bir belirsizlikten ibarettir. Eğer tanrısal görünüm olarak varlık alanına çıkmak kaçınılmazsa, nesnel bir yeniden doğuş (incarnation materielle) planında değil, Salman’ın büyük meleklik planında zihinsel görüşe (la vision mentale) sunulmuş insanbiçimli (anthropomorphose) biri olarak tamamlanır. Eğer Tanrının varlık alanına çıktığı kişiye (tanrısal mazhara) tapınmak isteniyorsa, bu kişi tanrılığı reddettiği içindir. Azazil’in başvurusu, sadece bir bilinmezliğin soyut bir tanrısallığa başvurmasıdır. Ki bu tanrısallık, onu saydamlaştıran bütün örtünün özelleşmesidir. Bunu, genel inanca aykırılık olarak(paradoxe) algılayan bağnaz ortodoks din inancı Allahsızlık inkarcılığıyla birleştirir. Zira tek tanrıcı dogma, tanrısal açınımı (mazharı) redderek, bu örtünün saydamlığını kaldırır. Onunla, örtüsüne uygun gelen söylemlerin-vaızların Tanrı’ya ulaştığına inanarak, epifanize edilen (görünüm alanına çıkartılan) tanrısallığı karıştırır. Tanrısal mazharların anlam ve gereksinimi, İsmaili gnostisizminde bu ‘Göksel prologos’ tarafından yükseltildi…

Son olarak Ummu’l Kitab risalesinin sonuna doğru verilen bir görüşü daha belirtmek uygun görünüyor. Böylelikle yeniden ‘Henoch’un kitabı’ ile birleştirmemize izin veriliyor. Bu sonlama, daha önce belirttiğimiz mikrokosmik ilişkiyle gösterilir; yani, kurtarıcıyla kurtarılan ruhlar arasındaki özün kimliğiyle. Aynı zamanda İmam’a atfedilen Roshanian, yani ışıktan varlıklar aynı kökenden ve onun ‘Üyeleri’dirler.

Müritler-talipler, yola giriş töreni sırasında, her gnostique (arif kişi) sırayla, büyük melek Mikail ve Göksel insan görünüşlerini üstlenmiş olan Salman olmaya çağırıldıklarını (4) öğrenirler. Çünkü onun beş nurlu ve ‘Bin isimli Melek’ olan Ruhu Natıka’sı, sadece Misrokosmos (Küçük Evren) Salman’dır (Salman-i alam-i kucak-sagir: Ummu’l Kitab, s.392-393). Kuşkusuz bu onlar için, Henoch’un ‘İnsanoğlu, bu sensin!’ (I Henoch, 71,74) diye öğrendiği kadar sarsıcı bir vahiydir. (Henry Corbin, temps Cyclique, s.189)


(1) Henry Corbin’in, Ummu’l- Kitab’ın nüshalarından bazılarında geçen Abdullah Sabbah adını benimsemesi, kitabın tarihlemesi üzerindeki tutarlığıyla çelişmektedir.Yukarıda değindiğimiz W. İvanow’un, başka bir nüshada İmam Bakır’ın öğretmeni olarak Abdullah İbn Saba adını okuyup, doğrusunun bu olduğunu saptaması bizce önemli bir gerçekliktir. Nizari İsmailileri arasında kuşaktan kuşağa aktarılarak zamanımıza ulaşmış olan bu nüshalarda Abdullah ibn Saba’nın, 12.yy. Alamud İsmaililerinin büyük önderi Hasan Sabbah adına benzetilerek, Abdullah Sabbah’a dönüştürüldüğü açıktır. Özgün metnin Abul Hattab çevresinin yazmış olduğu Ummu’l-Kitab’da, Heterodoks İslamın, yani Alevilik inanç ve düşüncesinin atası sayılan Abdullah İbn Saba’nın öğretmen olarak adının geçmesi kadar doğal bir olay olamaz. Zaten 8.yy.da İmam Bakır, İmam Cafer ve oğulları (İmam İsmail ve arkasından İmam Musa Kazım) çevresinde çeşitli adlar altında yükselen ve İslam dışı inanç ögeleriyle geniş felsefi açınımlar kazanmış bu proto Alevi hareketleri, Sabailiğin devamı ve ilerlemiş biçimlenmeleriydi.

(2) Şah İsmail Hatayi’nin, Oniki İmamları, özellikle Ali’nin çok sayıda kerametleri ve Salman’la ilişkilerini anlattığı 36 kıtalık nefesinde Salsal adı da geçmektedir. (İbrahim Arslanoğlu, Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayi’leri, İstanbul-1992, s.348-352) Bu şiir, Yemini’nin 1519 yılında yazmış oldu Faziletname ‘nin bir çeşit özeti durumunda. Eline verilen gürz ile savaşçı özellikleri tanımlanan kıtada, Salsal’ın arkasında Ali’nin bulunduğu ve ondan buyruk aldığını görüyoruz:

Cebbar’ı Ensar’ı koydu furuna
Hiçbir zarar getirmedi serine
Salsal’ın gürzünü verdi eline
Allah medet ya Muhammed ya Ali

Ayrıca Salsal’ın çok değişik bir yorumuyla karşılaşıyoruz. Aynı kaynaktan olduğu anlaşılmasına rağmen, çok farklı inanç ve anlayışın yorumu gibi gözüküyor. Bilginin İmam Bakır’dan aktarılmış ve yaratılışla ilgili olmasından bu kanıya varıyoruz. “İmam Bakır’a göre, insanlığın babası olan Hz.Adem’den önce binlerce insan dünyaya gelmiştir” biçiminde nesnel olduğu kadar bilimsel bir yaklaşımı, “Bu rivayet ve açıklama Adem’in sonradan yaratıldığına engel teşkil etmez’ diye yorumlanıyor. Sonra Elmalılı Hamdi Yazır’dan (Hak Dini Kuran Dili C.5, İstanbul-1960, s.3058-3059) aşağıdaki yaratılış öyküsü anlatılıyor: “Yeryüzünde eşref-i mahlukat olarak bilinen insan, önce Salsal denilen sonra da özel şekle sokulup, insan mayasını teşkil eden Hame-i Mesnun yapılmış, bunu müteakıben insan yaratılmıştır. Salsal su ile karıştırıldıktan sonra süzülüp, kara çamur haline gelen toprağın kupkuru halini gösterir ki, özelliği itibariyle bu maddede canlılık düşünülmez. Salsal deyiminin kullanılması, insanın arzdan bir tabiat eseri olarak dünyaya gelmesinin mümkün olamıyacağını tam bir açıklıkla anlatmak içindir. Çünkü tamtakır ve kuru bir çamurun özelliği, hayata tam anlamıyla zıttır. Hame-i Mesnun, insan tohumu olan nufte’nin kendisidir” ( Ali Divanı, Tercüme ve şerheden Müstakimzade Süleyman Saadeddin Efendi-Günümüz Türkçesi: Şakir Diclehan, İstanbul-1982, s.3 vd.)

(3)Salsal’ın Azazil (Şeytan) ile yaptığı kavgalardan Kaygusuz Abdal’ın esinlendiğini görüyoruz. Kaygusuz Abdal’ın Kitab-ı Miglate (Hedefini bulan okun kitabı) adlı yapıtının 1501 tarihli Marburg nüshasında, çeşitli kötülük gösterileri içinde, Şeyh kılığıyla mana aleminde karşısına çıkan Azazil-Şeytan’la dokuz kez savaşım verdiğini görmekteyiz. Ummu’l Kitab’daki ‘Göksel Adem, yersel Cebrail’ Salsal’ın (Salman) yerini Rum dervişi Kaygusuz almıştır. Onun ikinci ve üçüncü savaşımdan iki kısa betimleme geçelim:
“ … ‘Ya Şeyh! yine mi geldün bunda?’ dir. Şeytan kakıdı. Tiz asasun çeküb dervişün üstüne yüridi…Peygamberler tuş tuş söyleşirler ki ol miskin derviş zaif ve naiftir. Koman anı şeytan şimdi öldürür dirler. Bunlar bu sözde iken derviş heman gayretlendi. Arkasından kepenegün çıkardı. Şöyle kodı. Heman ilerü yürüyüp hamle kıldı, el sundı. Şeytanı muhkem tutdı. Ol galebe divan içinde şeytanı basdı. Peygamberler şad oldılar. Dervişe divan kıldılar. Hazeran aferin dediler. Şeytan feryad eyledi. Derviş anı salıverdi. Kepenegün arkasına giyüb geldi oturdı.. Muhammed Mustafa dervişe eydür: ‘Eyü urdın derviş, sen anun hakundan geldün’. Derviş eyitdi: ‘Ya Resula’lah kimesnem yokdur. Garibem, karnum dahı aç. Resul Hazretleri buyurdı. Derviş’e ta’am getürdiler. Yidi karnun toyırdı. Ol demde uykudan benilledi. Uyanıgeldi…Düşidir. Yalnız kendünden gayri kimesne yok. Bu beyti didi:

Cümle aleme sultan ben oldum
Saadet gevherine kan ben oldum

Ben ol bahr-i muhitem her gönüle
Veli bu suret-i insan ben oldum

Suretümi gören dir ki ademdür
Surette sıfat-ı Rahman ben oldum”

“…Derviş’e yine uyku havale oldı yatdı. Yine meclis yine yerlü yerünce…Derviş şah Ali’yi gördi. Elin öpüp eyitdi: ‘Ya Şah! Ol şeyh benümle katı savaşdı. Kanı ol şimdi, kanda gitdi?’ dir. Nagah ol demde Şeytan çıkageldi. Derviş gördü ki ol herifdür…Şeyh dahi gördi. Derviş gelür, eyitdi: ‘Bu ne beladur ki ugradum’ dir. Derviş kepenegün çıkardu, şöyle kodı. Şeytanın üzerine hamle kıldu. Şeytan dahı buna karşu geldi. Birbiriyle cenge durdılar. Cümle peygamberler turup bakarlardı…”
Derviş Şeytan’ı kaçırdıktan sonra Şah Ali ile Uçmag’ı(Cennet) dolaşırlar. Sonra şu beyitleri okur:

Hak’a minnet canum külli nur oldu
İçüm taşım nur ile mamur oldu

Uyandı devletüm gaflet habından
Bir ile külli varlıgum bir oldu
“Bunu didi. Derviş gözün açub baktı. Gördü ki, yerde gökde her ne mahluk ve cemi eşya ki var, cümle fasih kelam ile (açık sözle) söyler. Derviş bu kez bunı böyle söyledi:

Hak’a minnet ki Hak cümlede mevcud
Kamu şeyde görinen nuru Mab’ud

Ne kim vardur heman nur-ı tecelli
Ticaretde kamusu buldılar sud (kazanç)” ( “Kitab-ı Miglate”, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri, Hazırlayan: Doç.Dr. Abdurrahman Güzel, Ankara-1983, s.75-129; 89-91)

(4) Alamut İsmaililiğinde II. Hasan el-Zikr üs-Selam’ın (Ö.1166) ilan ettiği Büyük Kıyamet (Yeniden Diriliş) döneminin ilkelerini içeren Haft bab-i Baba Sayyidina kitabında Kaim el-Kıyamet, Zülkarneyn ve Hızır ile özdeşleştirilen İmam Ali’dir. Bir başka deyimle, Ali ile zamanın İmamı özdeşleştirilmiş ve inananları kendisine bağlı olanları, gerçekten Ali’nin ruhunu onda, kendilerini de Salman ruhu içinde görüyorlardı. ( Farhad Daftary, “The Ismailis: their History and Doctrines” (London, 1990, s.394) Görgü Cemlerinde çalınıp okunan Şah Hatayi’nin nefeslerinden bir Düvaz İmam’da, talibi ‘Salman olmaya’ çağırması da Ummu’l Kitab ve Haft bab-i Baba Sayyidina’daki ve inanç ve anlayışın onaylayıcı bir kanıtıdır:

Muhammed’i candan sevki
Ali’ye Salman olasın
Ehlibeyt’e gönül verki
Ali’ye Salman olasın

Muhammed’i hazır bilki
Canı Hak’ta hazır bilki
Her gördüğün Hızır bilki
Ali’ye Salman olasın

Muhammed’e gönül katki
Cahd edip rehbere yetki
Bir gerçekten (mürşid) etek tutki
Ali’ye Salman olasın

Hasan ile girdim Cem’e
Hüseyin sırrını deme
Musahibsiz lokma yeme
Ali’ye Salman olasın
….
Hatay’im özünü ırma
Bir gerçekten sözün ırma (ayırma)
Her ademe sırrın verme
Ali’ye Salman olasın

SEYYİD BATTAL GAZİ OCAĞI İsmail ONARLI

0

Halkın “Kemal Dede” dediği Amasya-Merzifon ilçesi Oymaağaç Köyü’ndeki Kemal Gazi Dede Türbesi ve Cemevi’ni 21 Ağustos 2001 Salı günü; Karatepe Köyü’nden Kemal Erikçi’nin minibüsü ile bizi götürmesiyle ziyaret olanağı bulduk, kendisine bu hizmetinden dolayı “Hakk Erenleri”nin yardımcı olmasını niyaz ederim.
Oymaağaç Cami duvarında bulunan Mezartaşı’daki yazıyı okuması için Arkrolog Dr.İsmail Kaygusuz’a gönderdim, özetle O’da şöyle demektedir: “Metin geç Bizans Grekcesiyle yazılmıs. Ölen Karos adli kardeşleri için, iki kardeşe bir mezar yaptılmıs. Karos kardesler; Magnos ve Roteilos anisi nedeniyle bu mezar taşını dikmişler. Sonundaki tahmini olarak tamamladığımız tarihleme formülü doğruysa 15.yüz yıla ait bir Osmanlı Rum vatandaşın mezar yazıtı…” Oymaağaç Köyü Çeşmesi’nin başında da kocaman bir taşa hac yapılmış. Bu taş muhtemelen Rumlardan kalmadır. Balgöze (Emert) Köyü’deki kaya arasındaki Su Gözesi de bir ziyaret mekanıdır.

Atatürk’ün Kızılkoca Ocağı’nından olduğunu Gümüşhacıköy ilçesi merkezinde bir dede tarafından bize söylenmiştir ki bu durum çok ilginçtir.
Daha önce yaptığımız. Merzifon-Gümüşhacıköy ve çevresindeki köylerdeki “tekke, zaviye, cemevi, ziyaret ve adak yerler” ile ilgili araştırmalarımın bazılarını Cem, Karacaahmet Sultan ve Yol dergilerinde yayınlandı. (1,2,3, 4, 5,) Merzifonlu Piri Baba Tekkesi ile Kemal Gazi Dede’nin ilişkilerini ve de “Piri Baba’nın Ahilik ve Bektaşilikle ilişkisini” yazımda irdelemiştim.(6)

Burhan OĞUZ’da Kemal Gazi Dede’nin kerametleri için şunları yazmaktadır: “Kemal Baba; Merzifon – Sarıbuğday (Türnük) Bucağı Oyma Ağaç Köyündeki yatırına, sarası olanlar ve bir şey kaybetmiş olanlar adak adamaya giderler… Bu yatırdan cevher (toprak) alma ve suya konularak içme ve hastalık iyi etme gibi davranışları görüyoruz…”(7)
Battal Gazi Ocağı; Alevlik ile ilgili bilgiye sahip olanların bildiği üzere, Seyyid Battal Gazi’nin Eskişehir’de türbesi ve dergahı bulunmaktadır. Battal Gazi Ocağı’ndan Dedeler hem Eskişehir’de hem de Amasya’da bulunmaktadırlar. Amasya Merzifon, Sarı, Oymaağaç, Balgöze (Emert) Köyü ve Merzifon – Nusratiye (Tekke) mahallesinde bu soydan gelen dedeler bulunmaktadır. Bizde bu yörelerde incelemelerde bulunduk.

Baki Öz(8,9,), Murat Küçük(10), AÜEF.Öğr.Gör.Yağmur Say(11) “Seyyid Battal Gazi Külliyesi, Dedesi, Söylencesi, Kimliği ve Edebiyattaki Yeri” hakkında makaleler yazmışlardır.

ANADOLU’DAKİ İLK ALEVİ OCAĞI; SEYYİD BATTAL GAZİ OCAĞI:
Sultan Seyyid Battal Gazi’nin yaşam serüvenini Battaname denilen menkıbevi romanların değişik tarihlerde yirmi civarında müellifin, manzur ve mensur destansal yazdıkları eserlerden öğrenmekteyiz. “Battalnamelerde Tip ve Motif Yapısı” üzerine doktoro tezi veren, Dr. Hasan Köksal; Battal Gazi Destanı’nın bölgesel çerçevesini şöyle çizmektedir:
“Her destan, çekirdeğini meydana getiren tarihi olaylar zincirinin teşekkülünden en az 500 yıl sonra ortaya çıkar. Malatya Emiri Ömer’in ölümüne kadar (863) süren, Malatya Emirliğinin en parlak devirlerine ait Arap-Bizans çatışmalarının akisleri, Battal Gazi destanınındaki tarihi olayların en önemlilerini temsil etmektedir. Destanın coğrafyası; Malatya merkez olmak üzere, Amasya, Kayseri, Anakara, İstanbul, Fırat Boyları, Tarsus, İskenderun, Suriye, Kıbrıs ve tam mevkileri üzerinde kesin bir tayine varamadığımız birçok yer adlarını içine alan yakın doğudur. Destanın son kısmına doğru, Çin, Maçin, Kaf Dağ ve masal alemini dolduran harkülade yerler büyük bir epizodu meydana getirmektedir.”(12)

Seyyid Battal Gazi, Pavlikianlar döneminde yaşadığı kaynaklardan bilmekteyiz. Avasım bölgesi denen Bizans-Arap sınır hattında; “özellikle Malatya ve Sivas arasındaki dağlarda göçebe olarak yaşayan ve hayvanlarının ürünü ile geçimlerini sağlayan, çoğu zaman müslümanların yanında, hıristiyanlara karşı savaşan Pavlikienler yaşamaktaydılar.”(13 )

Seyyid Battal Gazi’nin 740 yılında Emevilerle Bizanslıların Akroinon (Seyyid Gazi İlçesi) şehid düştüğünü destanlardan öğrenmekteyiz ki, ölüm tarihi gerçekçi değildir. Elliyi aşkın Battal Gazi Yaşam öyküsün de doğum ve ölüm tarihleri çelişkilidir. Anlatılan tarihsel olaylara denk düşmemektedir. Bu nedenle destan ve efsanelerde geçen tarihler, bilimsel tarih metodolojisine uymamaktadır. Malatya tarihçileri Mevlüt Oğuz’da Battal Gazi’nin ölüm tarihini 740 olarak kabul ederek yanılgıya düşmektedir. (14)

Dr. Hasan köksal ise, Malatya (Meliten)’de geçen tarihsel kişi tahlillerinden sonra şu kanaate varıyor: “Seyyid Battal’ın yaşadığı çağ, henüz kesinlik kazanmamıştır.”(15)

Halbuki, Dr. İsmail Kaygusuz, “Seyyid Battal Gazi, Abbasi Halifesi adına Malatya Valisi Ömer bin Abdullah’ın da katıldığı Sozopetra (837), Amorion (838) ve daha birçok sınıf savaşlarının kahramanıdır.” demektedir.(16)

Battalnamelerden çıkaracağımız tarihsel kesit ile Veli Baba Menakibnamesi (17) şeceresinden, Battal Gazi’nin yaşadığı çağ belirlenmektedir. Tahmini olarak 8. yy. Ile 9. yy. Arasındaki 150 yıllık bir dönemi kapsamaktadır ki; Battal Gazi’nin 150 yıllık bir ömrüde olasıdır. Bu bölgede uzun ömürlü insanların yaşadığını bilmekteyiz.
Seyyid Battal Gazi’nin efsanevi bir kişilik olduğunu iddia eden ve bunun yanında Türk kahramanı Danişment Gazi olduğunu da ileri sürenlere karşılık; Dr. Köksal ve Dr. Kaygusuz, O’nun yaşamış, Ehlibeyt soylu bir şahsiyet, kahraman, Alperen, gazi, seyyid olduğunu belirtmektedirler.(18)

Seyyid Bettel Gazi’nin soyşeceresini, değişik yazılı kaynakları dikkate alarak şu şekilde düzenleyebiliriz:

1.Hz.Muhammed (570-632) / Hz. Hatice (?-619)

  1. Hz. Ali (598-661) / Hz. Fatima (608-632)
  2. İmam Hüseyin (626-680)
  3. İmam Zeyn-el Abidin (658-714)
  4. Zeyd eş şehid (?-740’da Küfede ayaklanmada şehid edilir.)
  5. Hüseyin Züd-Dema (?-?) (diğer adı Hüseyin Zül Ebra) (Kardeşi Yahya 743-4 yıllarında Horasan’da ayaklanır.)
  6. Yahya el-Ardeşir (762-3 yıllarında İmam Hasan’ın torunlarıyla ayaklanır.)
  7. Muhammed-ül Asgar el-Ardeşiri V’el-Aksasi (?-?)
  8. Ali’yyüz Zahid-Medeni (Rebi İbni Seyyid Ali el’Medeni’l-Ekber) (8. yüzyılın son çeyreğinde Malatya’ya yerleşir. Battal Gazi’nin Dedesi’nin Dedesi olup, Anadolu’daki eski Seyyid Ocaklarının kurucusudur.) (Cami Hatibidir.) 10. Seyyid Zeyd-i Rabi (?-?) (30 yıl Malatya şehir hatipliği yapar.)
  9. Seyyid Ali (?-?) (Malatya Kadılığı yapar.)
  10. Seyyid Hüseyin Gazi (Malatya Emiri Ömer’in (863/69 ?)ölümü üzerine, Malatya ve civarı Halkının isteğiyle, Malatya Valisi ve Komutanı olur.)
  11. Seyyid el-Battal Gazi (Cafer bin Hüseyin) .

Isparta-Semirkent-Uluğbey kasabasında türbesi bulunan Veli Baba, Battal Gazi’nin amcası Hasan Gazi’nin soyundan gelmektedir. Veli Baba ile ilgili araştırma yapan Mustafa Karartürk ise, Battal Gazi’nin doğum tarihini 832 olarak belirtmektedir. (19) bu tarihte savaşlara katılan Battal Gazi’nin en az 15-20 yıl önce doğması gerekir.

Yaklaşık olarak Dr. Kaygusuz’la Karatürk tarihsel olarak aynı kesitte buluşmaktadırlar. M. Karatürk yine bu tarihle ilgili olarak şunları söylemektedir: “Battal Gazi’nin Babası Serdar Hüseyin Gazi 832 yıllarında tamamen bir müslüman şehri olan Malatya’da Saraskerlik yaparken… (kardeşi Hasan Gazi’nin de), Eğridir, Uluborlu, Eğridere’de bulunan İtgar şehri, Sakviran şehri Eşşek Hisarı Kalelerinin Rumlardan alınarak Türkleştirilmesinde çok büyük fedakarlıklarda bulunup şehid düşüp, bugünkü türbenin bulunduğu yere defnedildiğine göre, köyün (İlegüp, Uluğbey) o zamanlarda kurulmuş bir Türk köyü olduğu ve bir Türk kahramanı olan Hasan Gazi’yi bağrına bastığı kesindir.”(20)

Emeviler devrinde, “Mevali” denen Arap olmayan kölelerden bir ordu teşkil ettirilir.. Emevi Devleti yıkıldıktan ve onların yerine kanlı bir ihtilal ile Abbasiler iktidara geldikten sonra durum süratle Türk’lerin lehine olarak değişmeye başlar.. Abbasi devletinin gerçek kurucusu Halife El-Mansur (754-775)’dan itibaren durum tedrieci bir şekilde Türk’lerin lehine olarak değişmeye başlamış ve Türk nüfusu kısa zamanda büyük mesafeler katetmiştir. Türk asıllı komutan ve askerlerin sayıları yükselirken, diğer taraftan da hükümet ve idari kademelerde, hatta edebi sahalarda boy gösteren Türkler kendilerini kısa zamanda kabul ettirerek bir varlık haline gelmişlerdir.. Genellikle yazarlar Türklerden müteşekkil ilk ordu birliklerinin Abbasi’ler devrinde El-Mu’tasım (833-842)’ın büyük himmet ve gayretiyle kurulduğunu yazmaktadırlar. Halbuki, ……Türk’lerin gerek Hilafet merkezlerinde muhafız, gerek Arap ordularında bir takviye gücü olarak istihdam edilmeleri, Emevilerin ilk devirlerine kadar uzanmaktadır.(21)

Mu’tasım’ın muazzam ordusu 837 yılında Amadolu’nun önemli merkezlerine büyük seferler düzenler. Bizans İmparatoru’nun komuta ettiği orduyu yenerek, Ankara’yı işgal eder.(22)
Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi’nin Mamuriye (Ankara) kalesi ve şehrini işgal eden Arap ordusuyla birlikte (837) yılında savaşmış olabilir, ama bu savaşta şehid düşmediği kesindir. Çünkü Malatya Valisi Ömer’in şehid edilmesinden (863/69 ?) sonra halkın isteğiyle Hüseyin Gazi Vali olur. Demek ki, Hüseyin Gazi bu tarihlerden sonra Ankara’ya düzenlediği bir akında şehit olur. Destana göre Hüseyin Gazi’nin bu taarruzda başı kesilir, kesilen başını koltuğunun altına alarak Ankara’nın 1,5 saat doğusundaki bir tepeye götürmüş ve orda ölmüştür. (Mamak) daha sonra burayı türbe ve tekke yapılarak ziyaretgah olur.
Gerek Hasan Gazi’nin Isparta yöresine düzenlediği akın, gerekse Hüseyin Gazi’nin Anakara kalesine taarruzu; Pavlikian ordularıyla birlikte yapılmış olasıdır. Bu savaşlarda yenik düşerek ikisi de şehit olmuşlardır.

Daha önceki Bizans’a yönelik Malatya merkezli saldırı hareketlerini Halife Mutasım adına Türk komutan Afşin yönetmiştir. Bizans İmparatoru Theophilos (829-842)’un ordularını yenen Türk komutan Afşin’le birlikte Battal Gazi ve babası ile amcasınında savaşta komutan olarak görev aldıkları kanaatindeyiz. Çünkü Battalnamelerde, 20 yıl boyunca iki Abbasi Halifesinin ordularını yenen ve Bağdat’ı tehdid eden BABEK’i, Battal Gazi’nin öldürdüğünü belirtmektedir. Şeyh Hasanlı Ozan Kul Hüseyin, “Battal Gazi Destanı” adlı altı dörtlük şiirinde “Babik’in gözünü oydu çıkardı” demektedir ki, destan ve şiirde anlatılan Babek Olayı ile Battal Gazi’nin bir ilgisi yoktur. Türk komutan Afşin, Babek’ı yakalayarak 837 yılında astırmıştır. Abbasi ordusu içinde güçlenen Afşin’ide Halife kendisine rakip gördüğünden 838’de ortadan kaldırmıştır. Babek ordusunda çok sayıda Türk’ün olması ayrıca halife ordusundan Noktay Komutasında yirmibin Türk’ün katılması ve bu Türk askerler bir bölümünün, Bizans ordusuyla birlikte, Sozopetra savaşında Arap ordusundaki Türk’lere ve Battal Gazi’ye karşı savaşmaları, Battalname’ye ve şiire Babek olayı girmiş olabilir. Çünkü iki tarafda da çarpışan Türk’lerdir ki söylencelerin çoğu birbirine karıştırılmıştır. Bu TÜrk’lerin çoğunluğu Malatya bölgesine yerleşerek Pavlikianlarla karışarak, İslamın Heterodoksi yanını seçerek, Battal Gazi’yide Veli bilip Pir kabul ederek Cem eylemişlerdir.

ABDÜLVEHHAB GAZİ: Taberi ve İbn Kesir, Battal Gazi’nin silah arkadaşı Abdülvehhab bin Buhd’ın yapılan bir muharebede 113 (731) yılında öldüğünü belirtmektedirler. Sivas ve Malatya’da mezarının bulunduğunu kaynaklar belirtmektedir. Efsaneye göreyse Abdulvehhab, Hz. Muhammed’in ölümünden 200 sene sonra (832) peygamberin mektubunu ve ağız barını (tükürüğü), Battal (Cafer) Rumlara karşı savaşlarda kahramanlık ve secead gösterdikten sonra verir ve Gazi ünvanını da alır. Söylenceden şu sonuçları çıkarabiliriz:

Birincisi, Abdulvehhab Gazi’nin ölüm tarihi 831/2 olabilir. Aynı zamanda Battal Gazi’nin de doğumu ya da önemli bir savaştan Malatya’ya dönüş tarihidir.
Ikincisi, Battal Gazi’nin soyunun 200 sene öncesinde Hz. Muhammed’e eriştiğini ifade etmektedir.
Üçüncüsü, Battal Gazi’nin ölüm ve doğum tarihleri kesin olarak belli olmadığından; Malatya ve çevresindeki 200 yıllık halk hareketlerine Battal Gazi’nin kişiliğinde ifade edilmektedir. Battalname’de anlatılanlar daha geniş tarihi kesiti ifade etmektedir. Bir başka deyişle Battal Gazi’nin mücadelesinde Pavlikian Hareketinin savaşlarını, direnişlerini ve destanlarını görmekteyiz.

Battalname’de geçen tiplerin çoğu Hıristiyan iken müslüman olup Battal Gazi’nin arkadaşı olurlar. Malatya’da türbesi bulunan Ahmet Turan, Rum asilzadesidir. Şemmas Pir, Mamuriye (Ankara) yakında bir manastırda ruhbandır. Eflahun, Ankara Beyinin saray erkânındandır. Rabi, Kayser Arakilin oğludur. Kaytur Sasani, Feliycan adlı hıristiyan şehrin Padişahıdır; Müslüman olur. Fırat kenarında bir şehri imar ederek Kayturabat koyar. Ve kavmini buraya yerleştirir. Amasya Kayserin kızı Mah Piruz’da Müslüman olur. Gülendam, Harcın kalesi komutanının kızıdır. Aden Banu, Hıristiyan beyinin alp ruhlu kızıdır. Ketayun, bir başka Kayserin kızıdır. Battal Gazi böylesi asil yüzlerce Hıristiyanı Müslüman etmiştir. Malatya merkezleri Battalname’lerde Fırat boyları kaleleride geçmektedir ki Battal Gazi’nin yaşam öyküsü, Pavlikian’ların serüvenleridir. Battal Gazi’nin Rumca bilmesi, İncil’i ezbere okuması, yüksek dini bilgiye sahip olması, yerel halkların törelerini bilmesi onun kılıktan kılığa girmesine neden olur. Bunun diğer anlamı da şudur; Kapadokya’dan Dersim’e kadar olan bölgedeki köylü halkla iyi ilişkide olup onları beylere ve aristokratlara ve kiliseye karşı ayaklandırmasıdır. Arguvan köylerinde 1968-80’li yıllarda Ketayun adlı yaşlı kadınlara rastlardık.

Battal Gazi destanında geçen erkek adlarına Malatya bölgesinde Alevi ve Sünni’lerde çokca rastlanmaktadır. Hamile kadınların türbe ziyaretlerine gidildikten sonra, doğan oğlan çocuklarına da bu adlar verilmektedir. Abdulvehhab Gazi Türbesine yaptığım ziyarette, kadınların ovuktan aldıkları kemiklerden doğacak çocuklarının cinsiyetini belirlediklerine müşahade ettim. Darendeli olupta, Malatya Söğütlü Cami çarşısı dükkanlarından birinde konfeksiyonla işitigal eden Babek Kılıç ismi 1980 öncesi dikkatimi çekti; kendisine sorduğumda dedesinin koyduğunu; ne anlama geldiğini bilmediğini söylemiştir. Muhtemelen tarihsel olarak Darende yöresine yerleşen Türklerin Babek isyanıyla ilişkileri olabilir.

Battal Gazi, Sarı Saltuk’un mitolojik ilişkisi; Aşkar adlı attan gelmektedir. Battal Gazi’nin atı “Div-zade Aşkar”ın “Ab-ı Hayat” suyundan içtiğinden ölümsüzleşir. Adem aleyhisselamdan beri yaşayan atı, Allah önce Hz. Hamza’ya daha sonra Battal Gazi’ye gönderir, bilahire Sarı Saltuk binicisi olur.(23)

Bazı tarihçiler Sarı Saltuk’un asıl adının Muhammed (Mehmet) Buhari olduğunu, Ahmet Yesevi’nin Halifesi ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin Pirdaşı olduğunu, 1264 yılında hakka yürüdüğünü belirtmektedirler. 1250’li yıllarında Sarı Saltuk Balkanlara giderek tasavvufi görüşlerini hıristiyanlar arasında yayar ve azizleşir. Tatar ve Türkler arasında da İslami/Bektaşi düşüncesi kabul edilir. 1263 yılında Sarı Saltuk, Türk kolonisiyle Romanya’nın Dobruca bölgesine yerleşir. Dersim bölgesinde Sarı Saltuk ocağı vardır ki muhtemelen Sarı Saltuk bu yöreden Rumeliye gitmektedir. Pavlikianlar’ın yukarı Fırat bölgesinden Bizanslılarca zorla Balkanlara iskanı bu tarihsel bağı güçlendirmektedir. Balkan Pavlikianları Bogomillik adıyla devam etmiştir ki, Heterodoks olan bu cemaat Sarı Saltuk’un müridleri olarak Heterodoksi İslamiyet olan Bektaşiliği seçmişlerdir. Sarı Saltuk Anadolu’ya gelişinde Dede Garkın veya Baba İlyas’a intisap etmiş olabilir. Bir süre Dersim yöresinde kalıp, daha sonra Trakya’ya gitmiş olabilir.

Vilayetname’de(24) Sarı Saltuk’un sık sık Hacı Bektaşı ziyaret ettiği anlatılmaktadır. Sarı Saltuk’un Malatya’ya gelerek Battal Gazi’nin torunlarından Seyyid Ali’yide ziyaret ettiği belirtilmektedir ki, Battalnamelerde geçen At olayı (Aşkar’a binmesi) bu nedenden olabilir. Esas önemli neden bizce; Pavlikian halkının Malatya ile Balkan bağlantısının devam ettiğini, iletişimi ise Sarı Saltuk gibi dedelerin kurduğudur. Gerek Fırat Havzası ile Peri Çayı yöresi (Dersim) ve Balkan coğrafyasındaki Alevi ve Bektaşilerin Ataları; Pavlikian ve Bogomillerdir. 1420’lerdeki Şeyh Bedreddin hareketinin ana kaynağını yeni müslüman olan Bogomil köylüler teşkil etmiştir. Günümüze gelirsek, Atatürk’ün laiklik esin kaynağı Makedonya Bektaşileri olmuştur.Balkanlardaki Alevilerle ilişkiler kesintisiz devam eder. Sarı Saltuk’tan sonra büyük bir Mürşid olan ve Battal Gazi’yle aynı soydan gelen, Macaristan’ın Budin kentinde Gül Baba’nın irşadına ve günümüze kadar gelen tekkesine tarihsel olarak tanık olmaktayız. Yesi’den Budi’ne uzanan, aynı zamanda Malatya merkezli büyük bir Alevi hareketi görüyoruz. Alevi/Bektaşi olgusunu yaratan ve yönlendiren temel etken; Pavlikian ve Bogomil hareketleridir ki, Babai ve Bedreddin isyanlarının da dinamiklerini oluşturmuşlardır.

SONSÖZ:
Seyyid Hüseyin Gazi, Seyyid Battal Gazi’nin babasıdır, Kemal Gazi ise torunlarındandır. Kul Hüseyin “Battal Gaz Destanı”nda şöyle demektedir (25):

“Kaltı Malatya’dan huruç eyledi,
Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.
Ben atamın kanını alırım dedi,
Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.

Şemmas seyrde gördü idi düşünü,
Dua kıldı Hakk onarsın işini,
İndi kesti Muhribal’ın başını,
Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.

Battal da haykırdı meydana geldi,
Naranın sesi asumana erdi,
Babik’in gözünü oydu çıkardı, (Babik:Babek olacak.)
Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.

Otuz altı arşın kadd ü kameti, (boyu bosu)
Gören kafirler de alır heybeti,
Tevabil Lalası Aşğar’dır atı,
Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.

Hakk nazar kılmıştır Seyyid Gazi’ye,
Kaf Dağı’nda koparır tak bazıya
Gör ki ne işledi Akabe cazuya
Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.

Hüseyin’im eydür dileğim budur,
Öğmüş de yaratmış ol gani kadir,
Urum’u İslam’a getiren odur,
Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.

Seyyid Battal Gazi’nin tarihsel kişiliği ve kahranlığı ile hayat hikayesinden ziyade, Alevi Ozanlarının dediklerine bir bakalım: Abdal Musa şöyle demektedir:

“Kim ne bilir bizi nice soydanız,
Ne zerrece oddan,ne de sudanız.

Bize meftun olan marifet söyler,
Biz Horasan Ellerinden boydanız.
……………………………………………………………………………………………………..

17.üz yılda ise Dadaloğlu şöyle seslenir:

“Çıktık Horasan’dan sökün eyledik,
Düşürdüler bizi tozlu yollara,
Omuzda parlayan kargı cidalar,
Aşırdılar bizi karlı dağlara…
……………………………………………………………………………………………….(26)

DİPNOTLARI VE KAYNAKÇA :

  1. İsmail ONARLI: “Selçuklu Dönemi Sosyo-Ekonomik Yerleşim Birimi: Merzifon’da Piri Baba Tekkesi” I, II, III Cem Dergisi Sayı: 71-72-73, Ekim-Kasım 1997 ve Ocak 1998
  2. İsmail ONARLI: “Cemevlerinin Tarihsel Kökenleri ve Mimarı” I, II, III, IV: Cem Dergisi Sayı: 81, 82, 83, 84; Ağustos,Eylül,Ekim,Kasım 1998 İst.
  3. İsmail ONARLI: “RUMİ HÂCE (Rumi Hoca) DEDE SULTAN” Cem dergisi Sayı:114;
    Kasım-Aralık 2001; Yol Dergisi say:14 s.46-49
  4. İsmail ONARLI: “ALİ PİR CİVAN OCAĞI” Karacaahmet Sultan Dergisi Sayı; 68, Eylül-Ekim 2001; Yol dergisi sayı:13 s.60-65
  5. İsmail ONARLI: “Koyun Baba” GS.Karacaahmet Sultan Dergisi Sayı:60, Ocak-Şubat 1999 s. 26-29
  6. . İsmail ONARLI: “ Merzifon’da Piri Baba Tekkesi – III” Cem Dergisi Sayı:73, Ocak 1998 s.43 İst.
  7. Burhan OĞUZ: “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri” Cilt:2, Doğu-Bati Yay.İst.1980 bakınız.
    8.Baki Öz: “Dünyada ve Türkiye’de Alevi-Bektaşi Dergâhları”, Can yayınları, İst. 2001
    s.79 – 96
    9.Baki Öz: “SEYYİD BATTAL GAZİ” , Cem Dergisi Sayı:106, KASIM 2000, S.52-53, İst“BATTAL GAZİ’NİN SÖYLENCESİ, KİMLİĞİ VE EDEBİYATTAKİ YERİ” , Cem Dergisi Sayı:107, ARALIK 2000-MART200, S.13 – 16, İst
  8. Murat Küçük: “Roma döneminden Bektaşilere uzanan görkemli tarih SEYYİD BATTAL GAZİ” , Cem Dergisi Sayı:103, TEMMUZ 2000, S.28-32, İst
    . Murat Küçük: “Babailikten Bektaşiliğe ŞÜCEATTİN VELİ” , Cem Dergisi Sayı:104, AĞUSTOS 2000 – İst., S.14-19, İst
    11.a) AÜEF.Öğr.Gör.Yağmur Say: “Seyyid Battal Gazi ”, Alevilik AraştırmalarıAAA Derğisi, Yıl:1 say:1, 1999 S.45 – 83.
    b)Yağmur Say: “Seyyid Battal Gazi Külliyesinin Son Postnişini Hakkı Dede İle; Külliye, Battal Gazi, Alevilik-Bektaşilik ve Atatürk Türkiyesi Üzerine Bir Söyleşi”, YOL bilim/kültür/araştırma/Derğisi say:1, Ağusyos 1999 S.73 – 83 Ank.
  9. Dr. Hasan KÖKSAL: “Battalnamelerde Tip ve Motif Yapısı” Tur. ve Kül. Bak. Yay. Ank.1984. s.8
  10. Mevllut OĞUZ: “Malatya Tarihi”, İst.1985, s.34
  11. Mevllut OĞUZ: age.s.13-19
  12. Dr. Hasan KÖKSAL: Age.s.47
  13. Dr.İsmail Kaygusuz: “Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi” 1.Cilt, Alev Yay. İst.1995, s.48
  14. Haz.Doç.Dr.Bedri Noyan (Dedebaba): “Veli Baba Menakıbnamesi”, Can yayınları,
    İst.995
  15. Dr. Hasan KÖKSAL: Age.s.: 39 ve 46. Dr.İsmail Kaygusuz: Age. s.49/53
  16. Mustafa Karatürk: “İki Cihan Haznedarı Seyyid Vel Baba Sultan ve Türbesi”, Onur Yay.Ank.
  17. Mustafa Karatürk: Age., s.8
  18. Prof.Dr.Zekeriya Kitapçı: “Ortadoğu’da Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru”, TDAV. Yay. 1987 İst., s.22/45 – 45
  19. Georg Ostrogorski: Bizans Devleti Tarihi, Çev.: Prof. Dr. F. Işıtan, TTK. Yay. 4. Bas.
    Ank. l995 s.195
  20. Cahit Öztelli: “Seyyid Battal Gazi’nin Atı Aşkar Üzerine”, Foklora Doğru Dergisi. Şubat l970 sayısından Aktaran Dr. Hasan KÖKSAL: Age.s.:136
  21. Hacı Bektaş Veli: “Vilayetname”, Haz.: Esat Korkmaz, 1005 İst.. s.89-92
  22. Dr.İsmail Kaygusuz: “Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi” 1.Cilt, Alev Yay. İst.1995, s.45/46
  23. Nejat Birdoğan, Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik. Hamburg – Almanya 1990.
    S.111 ve 409-410

■Nejat Birdoğan, “Anadolu ve Balkanlarda Alevi yerleşmesi”. İst. 1992 Alev Yay.
■Honigman: “Bizans Devletinin Doğu Sınırı”, Çev.:Prof.Dr.F.Işıtan İÜ. Ed.Fak. Yay.
İst.1970
■V.Barthold: “Moğol İstilasına Kadar Türkistan”, Haz.: Hakkı Dursun Yıldız,
TTK.yay.Ank.1990
■Wilhelm Barthold: “Türklerde ve Moğollarda Defin Merasimi Meselesine Dair”, Çev.Abdülkadir İnan, TTK.Yay.Ank.1947
■W.Bartholt “İslam Medeniyeti Tarihi”, (Düz.:Fuat Köprülü) DİB.Yay.Ank.1977
■W.Barthold: “Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler” İst.1927, 2.Bas.1975
■Greory Abû’l-Farac (Bar Hebraeus): “Abû’l-Farac Tarihi”,Cilt: I – II Çev.: Ömer Rıza Doğrul, TTK. yay.Ank.1987, 2.Bas.

son*

Ezelden divane etti aşk beni

0

«Ezelden divane etti aşk beni
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin
Niçin dahledersin tarık düşmanı
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

İmam-i Ali’dir aynı bekadır
Pir elinden zehir içsem şifadır
Yardımcımız Muhammed Mustafa’dır
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

İmam Rıza’nın ben envarıyım
Şah-ı Kerbela’da doğan Ali’yim
Münkirin yezidin Azrail’iyim
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

Pir Sultan’ım çağrır Hint’te Yemen’de
Dolaştırsam seni Sahib zamanda
İradet getirdim ikrar imanda
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin»

Muhammet devrini ihya eylemiş

0

Muhammet devrini ihya eylemiş
Çünkü Mustafa’nın Kemali haktır
İlim Çin’de olsa ara bul demiş
Hayvanlara akıl Çin’den uzaktır

Zalim softa güya Mustafa sever
Atasın bırakır toprağı över
Gider Medine de bağrını döver
Ali der arslandan haberi yoktur

İster putperest ol ister Musevi
Huzuru Hüda’da haklar İsevi
Bizim peygamberin gözleri mavi
Ne aladır ne araptır ne aktır

Evvelki nüvvüyet şimdi ülküdür
İster küfür et softa ister kudur
Hazrete gitmenin esrarı şudur
El ele bel bele birlik tutmaktır

Cehennemler haykırırken dünyada
Kan içinde inleşirken şüheda
İnkar etme kim yetişti imdada
Zülfükar’lı kemalınan buraktır

Kimden aldı sana bıraktı seni
Soya sulbe koşma, mürşidi tanı
Binbir oda sahip madem ki gani
Cenabı kemalin kudreti çoktur

Zamanın üstadı geçmişin hasmı
Kanda münehzehtir mekanı cismi
ahir zaman idi Mustafa ismi
Bana inanmazsan kitaba baktır.

Mahzuni şükreder kemal ehline
Payımal olsam da şerrin cehline
Eyvah olsun softa kardeş zihnine
Cemalden bihaber cana yazıktır.

Sabah sabah dertli dertli öterim

0

Sabah sabah dertli dertli öterim
Kuşlar şikayetim ol Şahıma iletin
Diken oldum gül dalında biterim
Aşk lar şikayetim ol Şahıma iletin

Dolu iken rakı diye sunuldum
Semah iken gösteriyle duyuldum
Ateist eliyle bir duvara konuldum
Taşlar şikayetim ol Şahıma iletin

Mansur oldum hak yolunda asılsım
Bu yol için ben derimden yüzüldüm
İnancsıza kurban diye kesildim
Koçlar şikayetim ol Şahıma iletin

Yağmur oldum yağdım indim düzlere
Damla oldum aksın diye gözlere
Serpilince düşer damlam inancsızlara
Yaşlar şikayetim ol Şahıma iletin

İnancsız Başkanla bu devran sürmüş
Sorgulanır Ehlibeyt ateşler sönmüş
Cemler sade pilav yemeye dönmüş
Aş lar şikayetim ol Şahıma iletin

Bir gün olur gelir yolun sahibi
Kerbelada ölen Hüseyin gibi
Bu yol bir deryadır bulunmaz dibi
Baş lar şikayetim ol Şahıma iletin

Bana sual sorma, cevap müşküldür,

0

Bana sual sorma, cevap müşküldür,
Her sırrı ben sana açamam hocam,
Hakkın hazinesi darı değildir,
Cami avlusunda saçamam hocam,

Kaydi âhiretle düşmem mihnete,
Ben burada memurum şimdi hizmete,
Hayvan otlatırken gidip cennete,
Sana hülle donu biçemem hocam,

Miracı anlatma, eşek değilim,
Bildiğin kadar da melek değilim,
Günahkâr insanım, ördek değilim,
Bu ağır gövdeyle uçamam hocam,

Halka korku verme velvele salıp,
Dünya ve âhiret bu köhne kalıp,
Ben softa değilim cübbemi alıp,
Imaret imaret göçemem hocam,

Ölümden ürker mi tez ölen kimse,
Çoktan mazhar oldum ben hak nefese,
Bu demi sürerken ecel gelirse,
Işimi bırakıp kaçamam hocam,

Şarabı menetme, o değil hüner,
Âşıkım bâdesiz pek başım döner,
Gönülde muhabbet ateşi söner,
Özrüm var, sade su içemem hocam,

Narı cehennemi önüme serme,
Günahımı döküp kaygular verme,
Kitapta yerini bana gösterme,
Ben pek o yazıyı seçemem hocam,

Feylosof Rızayım dinsiz anlama,
Dini ben öğrettim kendi babama,
Her ipte oynadım canbazım amma,
Sırat köprüsünü geçemem hocam.

Feylosof Rıza
(Tevfik Bölükbaşı)

Pervaneyi aşk oduna düşüren

0

Pervaneyi aşk oduna düşüren
Mürüvvet Şah-ı Merdan sana sığındım
Dalga vurup deryaları coşturan
Mürüvvet Şah-ı Merdan sana sığındım

Mansur‟u berdar eyleyip astıran
Çekip Zülfikar‟ı taşı kestiren
Miraç‟ta habibe nişan gösteren
Mürüvvet Şah-ı Merdan sana sığındım.

Fani imiş şu dünyanın ötesi
Söylerim sözümün var mı hatası
Hasan ile Hüseyin‟in atası
Mürüvvet Şah-ı Merdan sana sığındım.

Zindanda Zeynel‟in paçını veren
Muhammed Bakır‟ın gönlüne giren
Mahrum kalmaz dergâhına yüz süren
Mürüvvet Şah-ı Merdan sana sığındım.

Cafer-i Sadıksın, Musa-i Rızasın
Mümine ikrar münafığa cezasın
Sahibü‟l evliya setri Huda‟sın
Mürüvvet Şah-ı Merdan sana sığındım.

Taki, Naki her dertlere devasın
Hasan‟ ül Askeri şerif likasın
Muhammed Mehdisin Şah evliyasın
Mürüvvet Şah-ı Merdan sana sığındım.

Pir Hatayım ziyan etmez kârından
Her kula bir sevda vermiş serinden
Sırattan, mizandan, mahşer yerinden
Mürüvvet Şah-ı Merdan sana sığındım.

Pazarlık Edelim Alim Seninle

0

Pazarlık Edelim Alim Seninle
İki Cihan Senin Haydar Olsun Sen Benim
Hayrını Gör İmanınla Dininle
Hatmin Kur’an Senin Olsun Sen Benim

Ayıp Değilmidir Ademe Minnet
Başına Çalınsın Haydar Hurili Cennet
Dostluk Pazarında Olma Muhannet
Huri Kılman Senin Olsun Sen Benim

Akarsuyum Böyle Vereyim Dursun
Senin Aşkın Onu Yaksın Kavursun
Anladım Alimsin Canımsın Nursun
Kanber Selman Senin Olsun Sen Benim