Cuma, Mart 20, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 156

OSMANLI DÖNEMİNDE ALEVİ BAŞKALDIRILARI

0

RIZA ZELYUT

Türkiye’de aydınlar arasında, genellikle Aleviliğin başkaldırı geleneği üzerinde durulmuştur. Halk katmanlarının alt kesimlerinden oluşan Alevi toplulukları, tarih boyunca, bulundukları ülkelerdeki iktidarlarla mücadele etmişlerdir. Bu konuda elde yeterince kaynak bulunmaktadır.
Şimdiye kadar Alevilik hareketlerini değerlendiren üniversite kaynaklı yazarlar, tıpkı sarıklı müderrisler gibi davranarak, Alevileri bir tür beşinci kol ve vatan hain gibi göstermeye çalıştılar. Osmanlı devleti bütün gücüyle savunmasız halkın üzerine gelirken, bu kesimlerin, kendilerini koruyabilmek için, diğer bölgelerden destek almaları, başka devletlerden yardım istemeleri onların yaşayabilmeleri için kaçınılmazdı. İran’da kurulan Safevi Devleti, Osmanlı’dan bin kez daha Türk’tü… Ayrıca bu bir Alevi devleti idi. Bugün nasıl yabancı ülkelerdeki Türkler, Türkiye’den destek bekliyorlarsa, Anadolu Alevileri de doğal olarak İran Alevi yönetiminden destek beklemiştir. Alevilerin, İran’daki Alevi yönetimine sempatileri olduğu kesindir. Fakat, bu iş tersten de olmuştur. İran’daki Sünni kesimlerder de Osmanlı’dan destek ve yardım görmüşlerdir. Bunun böyle olduğunu, Osmanlı sarayından yazılan fermanlar açıkça gösteriyor.
Başbakanlık Arşivleri’nde bulunan 30 Numaralı Mühimme Defteri’nde 186 numara ile yer alan 1577 tarihli padişah fermanına bakıldığında bu saptamanın doğruluğu görülecektir. Özetle şunları söylüyor ferman:
“Şehrizol Beylerbeyi’ne Hüküm:
Şah tarafından Solak Hüseyin, Pelangan aşireti üzerine gönderilmiş, malları yağma ettirilmiş. Pelangan Aşireti Sünni olup bu tarafa muhabbeti olduğu bildirilmektedir. Şimdi sulh zamanıdır. O taraftan sulha aykırı bir hareket olmayınca, bu tarafta da bir şey yapılamaz. Pelangan beylerine mektup yaz ve barış bozulursa, kendilerinin bu tarafa alınacaklarını bildir.”
İran’da Sünni kesim üzerinde oluşan baskı karşısında, buradaki Sünni boyların Osmanlıdan yardım istediği anlaşılıyor. Yaşayabilmek için buna zorunlu olan Pelangan aşiretini nasıl vatan haini veya beşinci kol sayamazsak, Anadolu Alevilerini de sayamayız. İnsanın yaşama hakkının üzerinde hiçbir değer bulunamaz.

  1. Yüzyıl’da olduğu gibi 16. Yüzyıl’da bile Anadolu nüfusunun çoğunluğu Alevi yolundadır. Bunun kanıtını, saraydan yazılan fermanlarda bulabiliyoruz. 71 Numaralı Mühimme Defteri’nde 118 numara ile yer alan bir fermanda özetle şöyle deniyor.
    “Rum vilayetinin (Anadolu’nun) halen çoğunluğu Alevidir. Bunlar İran’a sevgi duymaktadırlar. Nezirlerini İran’a yollamaktalar. İran’dan gelenler bunlar arasında propaganda yapıyor. Bunlardan üçü yakalanmıştır. Bundan sonra da böyle dikkatli olun ve asla bu tür çalışmalara fırsat vermeyin…”
    Osmanlı yönetimi, bu çoğunluğun baskı altında tutulması için gizli ve açık bütün baskı yöntemlerini kullanmıştır. Osmanlı dönemini, Türk halkının veya Anadolu insanının mutluluk dönemi gibi gösterenleri, bizzat saraydan yazılan fermanlar yalanlıyor. Osmanlı yönetiminin en muhteşem dönemi sayılan 16. Yüzyıl, Anadolu insanının, özellikle de Alevilerin kan kustuğu bir çağdır. Anadolu’ya yüzyıllar boyunca bir çivi bile çakmayan Osmanlı yönetimi, halk üzerinde korkunç bir terör estirmiştir.
    Belgelerin ortaya çıkardığı bir gerçek daha var: İran’da oluşan Alevi gücü nedeniyle Osmanlı yönetimi, Anadolu Alevileri üzerine öyle açık açık gidemiyor. Fakat, yapacağı zulmü başka bahaneler yaratarak yine yapıyor. “Gizli katliam dönemi” diye adlandırabileceğimiz bu döneme ilişkin, Osmanlı sarayından valilere yazılmış fermanlardan bazı örnekler vereceğiz.
    Başbakanlık Arşivleri’nde bulunan ve Osmanlı devletinin resmi belgesi olan bu evrakın sahte olmasına, şunun veya bunun kişisel görüşünü yansıtmasına asla olanak yoktur.
    29 Numaralı Mühimme Defteri, tarih: 1576, Belge No: 488:
    “Zülkadir Beylerbeyi’ne hüküm: İran ile ilişkisi bulunan Rafızileri (Alevileri), başka bir nedenle suçlayarak toplayıp öldürün. Yalnız Rafızi olanları ise hapsedin. Sonucu da başkente bildirin.
    (Fermanın bir sureti Halep Beylerbeyi’ne yollanmıştır)”
    Aynı defterdeki, 489 numaralı ferman özeti:
    “Bosyan ve Bozyan Beyi Behlül Beye hüküm: İran ile alakası bulunan Alevilerin gizlice araştırılması. Bunların başka bir bahane ile idam edilmesi…”
    Aynı defterdan, 490 numaralı ferman özeti:
    “Bozak Beyi Çerkes Bey’e Hüküm: Sancağınızda bulunan Rafızilerden İran ile ilişkisi bulunanların araştırılarak tespit edilmesi… Bunların, başka bir bahane ile idam edilmeleri… İran ile ilişkileri bulunmayan Alevilerin ise saptandıktan sonra Kıbrıs’a sürülmeleri… (Bir Sureti Kırşehir Beyi’ne?”
    30 Numaralı Mühimme Defteri’nde de aynı tavrı yansıtan fermanlar bulunuyor. 488 Numaralı ferman; “defterini dürmek” deyiminin ne olduğunu açık açık göstermesi bakımından öğreticidir. Belge özetle şöyle:
    “Bozok Beylerbeyi’ne hüküm: Kızılbaşlıkla suçlanan kişilerin yazıldığı defter suretleri gönderilmişti. Bu kişiler soruşturulsunlar, Kızılbaşlıkları gerçekse, idam edilsinler. Lakin, yalnız ithamla kalmışsa, (Kızılbaş oldukları kanıtlanamamışsa) bunlar Kıbrıs’a sürülsün.”
    1577 tarihli bu fermanın birçok benzeri var. Anadolu’daki bütün yöneticilere bu tür fermanlar yollanmış bulunuyor. Devlet gizlice, bütün Alevilerin katledilmeleri için karar alıyor; bunu uygulatıyor. Bulunan suçlar da, genellikle, “Hırsızlık yaptı, yol kesti, çeteci” türü şeyler. Bu Aleviler, geceleri evlerinden gizlice alınıyor, bir çuvala konulup ucuna taş bağlandıktan sonra Yeşilırmak, Kızılırmak gibi sulara atılıyorlar, boğuluyorlardı.
    Aleviler, içlerine casus dahi sokularak saptanıyor. Adları bir deftere yazılıyor. Deftere adları yazılanlar daha sonra öldürülüyorlar. Yani, “defterleri dürülüyor”. Alevilerin Anadolu’da yok edilmeleri için Osmanlı yönetimi elinden gelen bütün uygulamaları gerçekleştirmiştir. Korunaksız köylüler üzerinde oluşturulan dört yüz yıl öncesinin bu terörü karşısında, yaşama mücadelesi veren Aleviler, sıkı bir içe kapanma yolunu seçmişler; kentlerden, ulaşım noktalarından uzaklaşmışlardır.
    Osmanlı yönetiminin katliam defterlerine adları yazılmasın diye, pek çok Alevi de yolunu bırakmış, Sünni görünmüş, daha sonra da Sünnileşmiştir. Böylece, Anadolu’da çoğunluktaki Alevi nüfusu azınlığa inmiştir.
    Osmanlı yönetiminin yaptığı zulmün birinci derecede sorumluları da Osmanlı din alimleridir. Allah adına fetva ve dolayısiyle karar veren bu sarıklı cellatlardan en tanınmışı Ebussuud Efendi’dir. Bu mollanın yobazlığı o derecede ileridir ki, halk arasında bağnaz kafalılara, onun döneminden itibaren, “Ebussuut Efendi’nin torunu (erkeklere), gelini (kadınlara)” denilmeye başlanmıştır. Deyim olarak bu söz yaygınlaşmıştır. Tarih kitaplarında büyük alim diye tanıtılan bu Alevi düşmanı yobazın 16. Yüzyıl’da verdiği fetvalardan uzunca bir bölümü, bu günün diliyle, Osmanlı’da Karşı Düşünce adlı çalışmamızdan aktarıyoruz.
    Soru: Bir kişi açıktan açığa ramazan gününde yemek yese, sorgulamasa sırasında, “Özrün yokken neden yemek yiyorsun?” diye sorulduğunda yine, “Ramazan hadistir, düzme koşmadır…” diye cevap verse ve bu sözünde dirense, ona ne yapmak gerekir?…
    Cevap: Elbette öldürülmesi gerekir…
    Soru: Hazreti Hüseyin soyundan gelen bazıları (seyyidler), “İbadetle ilgili kurallar bizi bağlamaz. Biz öbür dünyada ahiret kurallarından sorumlu tutulmayız. Biz cennete gireceklerdeniz…” deseler, bunlara ne yapılmalıdır?…
    Cevap: Bu inanç üzerinde direnir de Müslümanlığa (şeriat yoluna) gelmezlerse dinsizlikleri anlaşılmış olur, bu nedenle de öldürülmeleri gereker…
    Soru: Bazı sufiler, “Bize şeyhimiz böyle buyurdu…” diye sürekli olarak zikretseler, onlara ne yapmak gerekir?
    Cevap: Şeyhleri olan dinsizin buyruğunu Tanrı peygamberinin buyruğuna yeğledikleri için (Diğer ibadetleri yapmayarak…) tümünün öldürülmesi gerekir…
    Soru: Kızılbaş topluluğunun, dine göre topluca öldürülmesi helal midir? Bunları öldürenler gazi, bu öldürme sırasında ölenler de şehit olur mu?
    Cevap: Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu, en büyük, en kutsal savaştır… Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur.
    Soru: Kızılbaşların öldürülmesi, İslam Sultanına (Osmanlı padişahına) düşmanlık besledikleri için mi şarttır, yoksa başka nedenleri de var mıdır?…
    Cevap: Bunlar hem sultana isyan ederler, hem de dinsizdirler…
    Soru: Kızılbaşların önderinin Tanrı Peygamberinin (Muhammet’in) soyundan olduğu söyleniyor. Bu durumda, Kızılbaşların öldürülmelerinin helal olduğundan biraz kuşku duyulamaz mı?…
    Cevap: Hâşâ, en küçük kuşku duyulmaz. Kızılbaşların yaptıkları kötü işler, o temiz peygamber soyuyla bir ilgilerinin olmadığını göstermeye yeter. Ayrıca babası İsmail (söz konusu Şah İsmail’dir) ortaya çıktığında, İmam Ali er-Rıza ibni Musa el-Kazım’ın mezarının bulunduğu ve diğer yerlerdeki büyük seyyidleri zorlayarak kendi soyunu da onlarınkinden göstermek istedi. Direnenleri öldürttü. Bazı seyyitleri kıyımdan kurtulmak için bu isteğe boyun eğmişler, fakat dikkat edenlerin anlayabilmesi için de onun soyunu kısır bir seyyide bağlamışlardır.
    Ayrıca, soyunun peygambere dayandığı doğru olsa bile, dinsiz olunca diğer kâfilerden ayrımı kalmaz. Ancak ve ancak doğruluğu tartışılmayacak olan kutsal şeriat töresine uyanlar ve onun sağlam kurallarını koruyanlar peygamber soyundan olabilir. Örneğin, Kenan, Nuh Peygamberin oğluydu ama onun yolundan çıkmıştı. Nuh Peygamber, Kenan’ın kurtulması için yalvardığında, Tanrı, “O senin soyundan sayılmaz…” demiş, Kenan da, öbür kâfirlerle birlikte boğulup cezalandırılmıştı…
    Eğer büyük peygamber soyundan gelmek azabdan kurtulmaya yetseydi, Âdem Peygamber soyundan geldikleri için, bütün kâfirler bu dünyada ve öbür dünyada asla azaba düşmezlerdi…
    Soru: Kızılbaşlar, Şii olduklarını söylüyorlar, “Lailahe illallah” diyorlar. Kendilerine karşı uygulanan bu ölçüde sıkılığın nedeni nedir? Ayrıntılı ve geniş geniş açıklar mısınız?..
    Cevap: Onlar Şii de değildir. Zaten, “Yetmiş üç yoldan ehli sünnet dışındakiler yanacaktır…” diyen peygamberimiz durumu aydınlatmıştır. (Aleviler, bu hadisi kendileri için söylemiş sayarlar ve kendilerini “tarik’ün necat” kurtulmuş topluluk sayarlar. (R. Zelyut) Kızılbaşlar, yetmiş üç yolun tam olarak birinden değildirler. Her birinden bir parça kötülük ve bozgunculuk alıp kendi isteklerine göre yarattıkları sapıklık ve küfürlerine katarak bir sapıklık ve dinsizlik mezhebi kurmuşlardır. Bu kötü durumlarını gün gün artırmaktadırlar. Bunların sürüp giden, bilinen suçlarına bakarak kutsal din yasalarına (şeriate) göre şu yargılara varırız:
    O zalimler, ulu Kuran’ı, kutsal şeriatı ve İslam dinini hafife almakta, dinsel kitaplara söverek ateşe atmaktalar. Gerçek din bilgilerini (şeriat âlimlerini) bu bilgileri yüzünden kırmakta, önderleri olan sapık haini Tanrı yerine koyarak ona secde etmekteler. Ayrıca haram olduğu sağlam ayetlerle saptanmış olan bütün yasakları da helal sayıyorlar. Ayrıca Ebi Bekr ile Ömer’e lanet ettiklerinden dolayı da kâfirdirler. Ayrıca, doğruluğu tartışılamayacak olan Ayşe’nin (Peygamberin ailesi) erdemine ilişkin birçok ulu ayet inmişken, bunlar Ayşe anamıza dil uzatarak Kuran’ı yalanlamakta ve böylece de kâfir olmaktalar. Ve yine Ayşe’ye yönelik suçlamaları ile peygamberimizin kutsal büyüklüğüne leke sürerek bu yolla peygambere sövmüş sayılırlar. Bu yüzden bütün Kızılbaşların, büyüğü küçüğü ile, kentleri ve eserleriyle yok edilmeleri şarttır. Bunların kâfir olduğundan kuşku duyanlar da kâfir olur…
    Kızılbaşlar, İmam-ı Âzam ve İmam Süfyan-ı Servi’ye göre, eğer tam anlamıyla tevbe eder de İslamiyete dönerlerse ölümden kurtulurlar. Fakat İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed bin Hambel, İmam Leys bin Sad, İmam İshak bin Rahuya ve öteki din bilginlerine göre bunların tevbeleri de kabul edilmez. Elbette boyunlarının kesilmesi gerekir.
    Hazret-i İmam (Ebi Hanife) onların hangi yanın inancını benimserlerse o yandan olacaklarını söylemiştir. Bu yargı bilinir…
    Kızılbaş askerleri için ne yapılması gerektiği konusunda bir ikilik yoktur. (Öldürülmeleri gerekir.) Fakat köylerde ve kentlerde kendi hallerinde doğrulukla oturup Kızılbaşların nitelik ve davranışlarından arınmış, dışları da buna uygun kimselerin, yalanları ortaya çıkmadığı sürece, diğerlerine uygulanan uygulamalardan (katliamdan) kurtulmaları gerekir.
    Kızılbaşların öldürülmeleri, diğer kâfirlerin yok edilmelerinden daha önemlidir. Örneğin Medine çevresinde kâfir çokken ve Şam henüz ele geçirilmemişken, Ebi Bekir kâfirlere saldırmayı değil, yalancı Müseyleme’ye bağlı bu döneklere saldırmayı yeğlemiştir. Hazreti Ali zamanında
    Haricilerin kırılması da böyle olmuştur. Bu kesimin kötülükleri çok büyüktür. Bunların kötülüklerini yeryüzünden silmek için çok çaba harcamak, ne gerekirse yapmak lazımdır.
    “Kendisinden yardım istenilen ve kendisine bağlanılan Allah’tır. Ey Tanrım, günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı affet. Ayaklarımızı sağlam yere bastır. Kâfirlere karşı bize yardımcı ol.”
    “Bunu, efendimiz ve en üstünümüz, zamanın büyüğü, İslam ve zafer diyarının müftüsü Ebussuud yazdı. Sene: 955 (1548).”
    Soru: Nahcivan seferinde ele geçirilen Kızılbaş evladı kul olur mu?…
    Cevap: Olmaz…
    Soru: Padişah buyruğuyla Kızılbaş topluluğu kılıçtan geçirilip büyüğü küçüğü tutsak alındığında, yakalananlardan bazıları Ermeni olduklarını söylerse, bu durumda kurtulurlar mı?…
    Cevap: Ermeniler kurtulurlar. Eğer Ermeniler, Kızılbaş askeri ile birleşerek İslam askeri (Osmanlılar) üzerine gelmemişlerse dine göre tutsak edilemezler…
    Soru: Dört halifeye söven ve Kızılbaş olduğu bilinen birisini öldürene ne yapılır?
    Cevap: Eğer bu nedenle yapmışsa, hiçbir şey yapılmaz…
    Soru: “Peygamberin kimdir?..” denilen birisi, “Bilmem…” diye karşılık verse ne olur?…
    Cevap: O kişi, gerçek de, yalan da söylemiş olsa kâfir olmuş olur…
    Soru: Bu konuda bazı kişiler o kişiye, “Peygamber yolundan (şeriattan) çıkma, peygamberi tanı, utan…” deseler, o da öfkeyle, “Ben peygamber bilmem.” dese, dine göre kendisine ne yapmak gerekir?
    Cevap: O kişi kâfirdir, öldürülmesi gerekir…
    Soru: Müezzin ezan okurken, bir kişi, “Bin kere seslensen, bizden sana varan olmaz…” dese, ona ne yapmak gerekir?…
    Cevap: Bunu söyleyen kâfirdir, dolayısıyle öldürülmesi şarttır.
    Soru: Bir kişi, diğerine, “Bana Tanrı’yı buluver…” dese, diğeri de, “Kuran’ı kılavuz alır, peygambere uyarsan Tanrı’yı bulursun…” dese, ötekisi yine, “Onlara ne gerek var? Ben onlarsız da bulurum…” diye konuşsa, yahut da “Buldum…” deyiverse ona ne yapmak gerekir?
    Cevap: Dinsizdir, öldürülmesi şarttır…
    Soru: Bir kişi, “Bana İsa Peygamber gibi gökten sofra iner. Birçok insanı vebadan ve başka belalardan kurtardım, kurtarırım. Dilediğimi de kötü duruma düşürürüm…” dese ne yapmak gerekir?..
    Cevap: Bu kişi deli değilse dinsizdir. Derhal yakalayıp sorguladıktan sonra hakkından gelmek gerekir…
    Soru: Birisi, “Dolu cennetten, boş cehennem yeğdir…” diye şaka yollu konuşsa, ne gerekir?…
    Cevap: O kişi kâfir olur.
    Soru: Birisi haşri yadsıyıp, “Mümine haşir yoktur…” dese, ona ne yapmak gerekir?
    Cevap: Öldürmek gerekir…
    Soru: Bir bölük insan, namaz kılmayıp Ramazan ayının farz olduğunu yadsısa ve Ramazan gelince oruç tutmasalar, bunun nedeni sorulunca da, “Biz yoksul insanlarız. Bize beş altı gün tutmak yeter…” deseler ve yine “Şarabın yapıldığı bağlara bakan bizleriz. O bizim emeğimizdir, bu yüzden bize helaldir…” deseler ve kadınlarıyla birlikte şarap içseler… Ayrıca kâfirlerin toplantı günleri gelince o günlere kâfirler gibi uysalar, saygı duysalar… Bunun gibi şeriata aykırı birçok davranışları olsa, bu insanlara ve bunlara Müslüman gözüyle bakıp söz ve davranışlarını benimseyenlere ne yapmak gerekir?
    Cevap: Bunlar kâfirdirler. Öldürülmeleri gerekir.
    Soru: Birisi şarap içse ve içerken haşa, “Bu şarap güzel bir nesnedir, hoş şeydir. Bunu içmeyenlerin ağzını, avretini filanlayayım…” diye sövse, diğer birisi de, “İyi dersin…” dese, bunlara ne yapmak gerekir?
    Cevap: İkisi birlikte kâfirdir. Öldürülmeleri gerekir.
    Soru: Bir Müslüman diğer bir Müslüman’a cima kastıyla dinine, imanına, ağzına sövse ne olur?
    Cevap: Kâfirdir, katli helaldir.
    Soru: Bir kişi diğerine selam verirken, “Aşk olsun…” dese diğeri de “Ya hu…” diye karşılık verse bunlara ne yapılır?
    Cevap: Yüce Tanrı’nın saptadığı selamı beğenmeyip o şekilde selamlaşırlarsa kâfir olurlar.
    Soru: Bir kişi, diğer iki kişiyi dinsizlikle suçlarsa o iki kişiye ne yapılır?
    Cevap: Bir şey yapılmaması gerekir. Belki dinsiz değildirler…
    Soru: Ya bir tanık bulununca, o zaman ne yapılır.
    Cevap: Dinsizlikleri anlaşılmış olur ve öldürülmeleri gerekir…
    Soru: Kâfir düğününe, “Mübarek olsun.” diyene ne yapılır?
    Cevap: Eğer “Mübarek” dediyse kâfirdir.
    Soru: Bir kişi, “Şarap içersem peygambere sövmüş olayım.” dese ve daha sonra da şarap içse, ona ne yapılır?
    Cevap: Kâfirdir, katli helaldir.
    Soru: Şeyh Bedrettin Simavi ki “Varidat” sahibidir “Bedrettin yandaşlarına küfür ve lanet etmeyen kâfirdir.” diyen birisine ne yapmak gerekir?
    Cevap: Aslında, Bedreddin yandaşı olanlar kâfirdir, demek doğrudur. Diğer kâfirleri olduğu gibi bunların adını da anmayıp lanet etmeyen kendi halindeki Müslümanlar kâfir olamaz.
    Soru: Simavilerden bir bölük insan şarap içip izinle birbirlerinin eşlerine tasarruf etseler, bunlara ne yapmak gerekir?
    Cevap: Öldürülmeleri gerekir…
    Soru: Bir kişi, “Kim Şeyh Bedreddin dervişlerini evine konuk alırsa onu cezalandırıp ayrıca suç parası almak gerekir.” dese bu uygulama dine uyar mı?
    Cevap: Konuk alan kötü şöhretli Simavi yandaşıysa uyar.
    Soru: Birisi, “Hallacı Mansur şeriate göre kâfir olduysa, gerçeğe göre de en yüce mümindir. Gerçekten de Hallac’ın davası doğrudur.” dese ve inancı da bu yönde olsa bu kişiye ne yapılır?
    Cevap: Hallacı Mansur’a yapılan yapılır… (Öldürülür.)
    Soru: Hakim İshak’ın yandaşlarından olan üç kişi, “Kuran’ı, önce gelen kitabı tasdiken ve ona şahit olarak, hak ile sana indirdik…” ayetinden yola çıkıp “ona şahit olarak…” ibaresinin anlamını saptırarak “Halen Yahudilerin ve Nasturilerin ellerindeki Tevrat ve İncil, indirildiği gibidir. Asla değiştirilmemiştir.” diye konuşsalar ve buna da inansalar… Tevrat adına halen Yahudiler elinde bulunan kitapta Lut Peygamber hakkında, haşa, “Sarhoş olup kendini bilmez haldeyken kızlarıyla zina eyledi.” diye yazılı olduğu ve yine yüce Kuran’a muhalif ve zıt birçok şeyler bulunduğu halde, bu kişiler yine bu kitaplara yukarıdaki açıklamaya bağlı olarak inanıp bu inançlarında direnseler kendilerine ne yapmak gerekir.
    Cevap: Bu durum çirkin bir bilgisizlik ve açıkça sövgüdür. Bunlar gerçek anlamda tevbe ederlerse bizim imamlara göre ölümden kurtulurlar ama diğer imamlara göre boyunları vurulur
    Azınlığa dayanan, bir azınlık iktidarı olan Osmanlı yönetimi; bir yandan gericilere, bir yandan Hıristiyan dönmelere dayanarak Anadolu’yu kasıp kavurmuştur. Bunu en iyi saptayanlardan birisi de Mustafa Kemal olmuş, Osmanlı’ya karşı, Alevilerin tutumuna benzeyen amansız bir öfke duymuştur.
    Bu nedendendir ki, günümüz gericileri, Atatürk’ü birinci düşman sayarlar. Bu nedenledir ki, günümüz Alevileri, kendilerine beş yüz sene kan kusturan Osmanlı’yı yere seren Atatürk’ü candan severler.
    Bu baskı ve zulüm karşısında Anadolu Alevilerinin önemli bir kitle halinde Cumhuriyet Devri’ne kadar ulaşmaları da tam bir mucizedir.
    Bu mucize, onların, gerçekçi tavırlarından, insan sevgilerinden, öğretilerinin sağlamlığından kaynaklanmıştır.
    Bu kitlenin bir arada tutulmasında, geliştirilen özel ibadet biçimi cemin ve dedelerin aktardığı geleneksel Alevi kültürünün de büyük etkisi olmuştur.
    İsyanların Özellikleri
  2. Yüzyıl’daki Alevi isyanlarının en büyük özelliği, yerel olmasıdır. Bulunduğu bölgede güçlenen Alevi liderleri, devletin yoğun baskısına uğruyorlar, bu da onları başkaldırmaya itiyordu. Bu isyancı güçlerin arasında, Sünni kesimden yoksul insanlar, timarları alınan toprak sahipleri de görülüyordu. Bu toprak sahipleri, Osmanlı devleti ile anlaşır anlaşmaz, isyancıları arkadan vuruyorlardı.
  3. Yüzyıl kır isyanlarının hemen hemen tümünde asıl güç Alevilerdir.
    İsyancı güçler ve liderleri, başkaldırı işinde, can derdine düşmüş bir tavır sergiliyorlar. Bir an önce kurtulmak çizgisiyle, artık başka çare kalmadı çizgisi arasında gidip gelen bu tavır, yeterli bağlantılardan yoksun olduğu için belli bölgelerle sınırlı kalıyordu.
    Bunun en somut örneği de 1527 yılında çıkan isyanlardır. Baba Zünnun, Yozgat dolayları Alevilerinin başında devlete karşı bayrak açıyor. Sert savaşlardan sonra öldürülüyor. Aynı yıl içinde güney bölgelerindeki güçlere dayanarak Hacı Bektaş evlatlarından Kalender Çelebi ayaklanıyor. O da, toprak beylerinin ihanetine uğruyor ve savaş meydanında can veriyor.
    Bu ayrı baş çekmelerde, Alevi ocakları arasındaki çekişmenin de etkisi olmuştur.
    Alevi güçlerin, devlet karşısında sürekli bozguna uğramaları, 17. Yüzyıl’da, onların derebeyi isyanlarının içine girmelerine neden oluyor. Devlete kafa tutan yöneticiler; önemli ölçüde Alevi kitleden destek alıyorlar. Kuyucu Murat Paşa’nın katliam yaptığı bölgelerin çoğunluğu Alevi yerleşim alanlarıdır.
    Osmanlı devletinin yoğun baskısı ve bir türlü yenilmemesi, Alevilerin sürekli kırılmaları 18. Yüzyıl’dan itibaren Alevi isyanlarının sonunu getiriyor. Alevilerin yoğunluğunun azalması ve birbirlerinden bile koparak küçük birimler halinde içe kapanmaları, Alevi başkaldırılarını yok ediyor.

ALEVİ OLUNABİLİNİR Mİ?

0
OLYMPUS DIGITAL CAMERA

ALEVİ OLUNABİLİNİR Mİ?
Ali Rıza UĞURLU – Dede
Telefondaki ses serzenişliydi. Tıp doktoru olduğunu söylüyordu. Tüm yaşamını insanların derdine derman olmaya adamıştı. Doçent olarak emekli olmuş günlerini araştırmaya vermiş, Aleviliği incelemişti. Bunca haksızlığa rağmen yüzyıllarca nasıl ayakta kalabilmişti. Onun merakıyla araştırmıştı. Sonunda bize ulaşarak yüreğinde yanan ateşi anlattı:

  • Ben Alevi olmak istiyorum, dedi telefondaki ses.
  • Alevi olabilirsin, dedim.
  • Alevi olmak için Alevi ana – babadan doğmak gerekiyormuş, kayıtlarınız öyle yazıyor, dedi.
  • Bu Aleviliğin söylemi değil, tam aksine Sünniliğin söylemidir. Aleviliğin önünü kesmek için aslı olmayan propagandadır. Yetmiş iki milleti kucaklama sevdasında olan inanç; nasıl olur da, Alevi olmak isteyenlerin önüne set oluşturur. Bu Aleviliğin inanç yapısına terstir.
  • Ama bu savı sizin kaynaklarınız yazıyor.
  • Sayın Hocam, bu güçlü propagandaya Aleviler bile inandırılmıştır.
  • Öyle ise?
  • İzniniz olursa sorunuza yanıt vereyim: Alevi: Hz İmam Ali’nin soyundan gelip de onun tasavvuf yolunu izleyenler ile onun soyundan gelen (Seyitlere) bir mürşide ikrar verip bağlananlara denir. Alevi sözcüğü bir soyun adıdır. Hz İmam Ali’nin ev halkı olarak kabul edilenler anlamındadır. Sonradan o yola ikrar verip bağlananlar da bu tanıma dâhil olmuşlardır. İslam’ın kutsal kitabı Kur’an der ki:
    “Ey Muhammed! De ki: Size getirmiş olduğum kurtuluşa karşılık bir ücret istemiyorum. Yalnızca Ehl-i Beyt’ime meveddetdinizi istiyorum” (Şura, 23)
    Ayette de ki meveddet sözcüğü mutlak sevgi ve bağlılık anlamındadır.
    Bu sevgi ve bağlılık kimin tekelinde olabilir ki?
    Alevi ana baba dan doğmayıp da sonradan Alevi olunabilecek ayete gelince:
    “Nuh Rabbine seslendi: Rabbim! Oğlum benim ailemdendi, doğrusu senin vaadin elbette haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.
    Allah: Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz, çünkü kötü bir iş işlemiştir. Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme. İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma.” (Hud, 45 46)
    Bir Peygambere (Hz. Nuh) evlat olmak bile kurtuluşa ermeye yetmiyor. Hz. Nuh’un eşi ve çocuğu ona inanmadılar ve helak olanlardan oldular. Ama kurtuluşa ermek için o gemiye binenler kurtuluşa erdiler. O kurtuluş gemisine binenlerde Hz. Nuh’un akrabası değildiler. Soy ve ırk orada sorulmadı…
    Yüce Allah, evlat olmayı salt aile bağı ile yükümlü kılmamıştır. Ona teslim olmayı, ona bağlanmayı da evlat saymıştır. Başka bir ayeti kerime de:
    “Ey inananlar! Allah’ın gazabından sakının. Ona ulaşmak için vesileye (Mürşid’e) bağlanın ve onun yolunda çok gayret sarf edin ki kurtuluşa eresiniz.” ( Maide 35)
    Ayette geçen vesile Allah’a ulaşmak için kullanılan tanımdır. Örnek verecek olursak: Ağacın çiçek açması meyve vermeye vesiledir. Bulutlar yağmura vesiledir. Bunun gibi…
    Başka bir ayeti kerimede de:
    “O seninle el tutuşup sözleşenler var ya, onlar gerçekte Allah ile bey’atleşiyorlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Kim ahdi bozar, döneklik ederse kendi aleyhine döneklik etmiş olur. Ve kim Allah’a verdiği sözde vefalı davranırsa Allah ona büyük bir ödül verecektir.” (Fetih, 10)
    Ayette de görüldüğü gibi o gün Hz Muhammed Mustafa’ya el verenler, bugün Allah resulünün soyundan gelenlere el (ikrar) verilerek Alevi olunabiliyor.
    Olunduğunu örneklendirecek olursak:
    Hür şehit: Yezid’in ordusun da subay olan, Yezid’in tarafı iken Hz İmam Hüseyin’in safına geçip hürlüğü ve şehitliği seçmiştir. Hür şehidin Aleviliği tartışılabilir mi?
    Edip Harabi: Sünni iken ikrar verip Alevi olmuş, tarihe damgasını vuracak deyişler yazıp Aleviliğini yaşamıştır. İnancını ne güzel tanımlamıştır:
    Berzahtan kurtuldum çıktım aradan
    On yedi yasında doğdum anadan
    Muhammed Hilmi Dede Babadan
    Çok şükür hamdolsun geldim imkâna
    Çok genç yasında, Merdiven Köyü dergâhında M. A. Hilmi Dede Baba’ya ikrar verip tarikata giren Harabi, hayatinin sonuna kadar bu ikrara sadik kalmış, şiir ve nefesleri ile Alevi edebiyatının en kudretli üstatlarından biri olmuştur.
    Alevi olmadan önceki halini söyle anlatır:
    “Abdestimi alır, taştan duvara karşı bir kalkar bir yatardım. Savmi salâtı bırakmazdım. Cennetle huri – gılman sevdası vardı gönülde. Beş vakte beş katardım, çok namaz kılardım, camileri gezerdim. Allaha vasıl olmak böyle olur sanırdım.”
    Yeniden doğuş ona yeni düşünceler yeni inançlar getirir ve ona su mısraları yazdırır:

Allah idi muradım
Gece gündüz onu aradım
Derlerdi hiç bulunmaz
Çünkü o lâmekândır

Miraca nail oldum
Bir haylice zamandır
Hariç değildir Allah
Me’vasidir o dergâh

Âşık Dertli: Sünni iken Aleviliği seçmiş, nice deyişler yazmış, yola bağlılığını canını ortaya koyarak ispat etmiştir. Aşk ehli olup şu dizeler gönülden saçılmıştır:

Âşık-ı sadık muhibbi Mustafa derler bize,
Dert ile gayretkeşi Ali Aba derler bize,
Biz güruha sorsalar ey kavim siz kimlersiniz?
Tabii Şah-ı Velayet-i Ali Aba derler bize.

Aşk ile tığlar çeküp münkire karşı durmuşuz
Ol sebepten kavmi Süfyan eşkiya derler bize.
Can-ü Başı terk eyledik bizler imameyn Aşkına
Bende i Şahı Şehidi Kerbela derler bize.

Gerçi ben bir (DERT)” liyim derdim yetimler derdidir,
Çek elin bizden Tabiba bi deva derler bize.

Kaygusuz Abdal: Abdal Musa Sultan Hazretlerine ikrar vererek Alevi olmuş ve sonradan da velilik makamına yükselmiş, adı anıldığında niyazlar edilmiştir.

Aşık olsam adım tenbel Alayi
Eğer sofi isem derler mürai
Ha bir cenkdir biri birin beğenmez
Arifler Hak’dan özge nesne bilmez
….
Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal
Ki sözden açılur cümle kil ü kal

Genç Abdal: Çağına damgasını vuran bu şairde sonradan Alevi olmuştur. Ve bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Anadolu’nun yüce piri Hacı Bektaş Veli Balkanları irşad edip, kılıçsız, topsuz, tüfeksiz gönüllere cihat ederek, Hz İmam Ali’nin yolu olan Aleviliğe dâhil etmiştir.
Alevilik soyun ve ırkın adı değil, inancın adıdır. Allah dostlarına dost edinmeyi (Tevella) Allah düşmanlarından beri olmayı (Teberra) ve bir mürşide ikrar verip el almayı, eline, diline, beline (EDEB) sahip olmayı becerebilen her insan Alevidir, Bektaşi’dir.
Bu topraklar 9. Yüzyıldan itibaren Aleviliğin dergâhında okumuş Erenler, evliyalar, velilerin nefesleriyle hayat buldu. Alevilik İslam’ın irfan yoludur. O irfan yolundan şekilsiz, şölensiz gitmek isteyenlerin uçsuz bucaksız varacağı yolun adıdır.
Kişi kendi hakikatini arıyor ise kendini bilmelidir. Kendini bilen vicdan sahibidir. Kendini bilene insan denir. Varlığın bilincinde olana Alevilikte insan denilmiştir. ”Ünsiyeti Hak” insandır. Hakkın muradı da budur. Çünkü inanç barıştır, huzurdur, felaha ulaşmaktır. İnsanın iç dünyasıyla barışması gerçek müminliktir. Alevilik bunu arar. “Cebiri, şiddeti, kin ve nefreti” reddeder. “İncinsen de incitme” der.
Alevi kavramı ulviyetten gelir. Ulviyetin kaynağı da haktır. Onun için İslam’ın kendisi Aleviliktir. Böylesi uçsuz bucaksız kâinatın tamamını kuşatıp Cem eden bir inanç dar kalıplara büründürülemez, O cehaletin işidir. İmam Ali sevgisi kimsenin tekelinde değildir. Kendi içimizdeki kandilimizi uyandırarak aydınlanmayı kendi içimizde yakmalıyız.
Bir ayeti kerimede: “Batıl üzere kurulan sevgi yaşamaz, Hak üzere kurulan sevgi yaşar” der.
Konuyu toparlayacak olursak: Alevilik bir inançtır. Ucu, bucu olmayan kutlu bir yolun adıdır. Kabesi insandır. Yani insan merkezlidir. “Ete kemiğe büründüm yunus diye göründüm” deyip insanlığın son aşamasına erebilmektir. İnsanlar nasıl özgür iradeleriyle Sünni, Şafi, Hıristiyan olabiliyorsa, bu inançta olanlar da Alevi olabilirler. Senin annen baban Alevi değildir, sen Alevi olamazsın demeye kimsenin hakkı ve haddi yoktur. Bunu söyleyen kişi bilinmelidir ki Aleviliğin inancından habersizdir, yolun cahilidir.
Bir Alevi; Aleviliğin gereğini yerine getiriyorsa Alevidir. Yerine getiremeyenler anası ve babası Alevi de olsa Alevilikten nasipleri yoktur.
Yukarıda örneklerini verdiğimiz nice gönül insanları Alevi değilken, “Hak Muhammed Ali” kutlu yoluna nail olmuş ve ölümsüz eserler bırakarak dünyamızdan ayrılmışlardır. Bir Alevinin hiçbir zaman, “Şekil eleğinde takılı kalması beklenmez.” Buradaki amaç, ondan, şekillerin ve kelimelerin ardındaki manayı keşfetmesidir. Bu manayı keşfedip “Hak Muhammed Ali” yoluna talip olmak isteyenlerin önünde hiçbir engel yoktur. Bu engeli koyanların Hz: imam Ali’den nasipsizlerdir. Akın akın Aleviliğin gül bahçesinden nasiplenmek isteyenler gelmektedirler. Hayırlı olsun Hocam” dedim ve telefonumu kapadım.
Yaşanmış bir olayla konumuza son verelim:
“İsmini sürekli duyuyordum. Köyüme gidince kendisini de tanıdım. Çok tutucu bir köyde oturuyordu. Bir ara cami hocalığı da yapmıştı. Dini iyi okumuştu. Arayışı bitmemiş Alevi kitaplarını da okumuştu. Onun arayışı babamı bulmakla noktalanmıştı. Hüseyin amca babamın ikizi olmuş, Şemsi Tebriz, Mevlana misali ondan ayrılmaz olmuştu. O kadar turaptı ki insan laf söylemeye çekiniyordu. Köyünden uzaklaştırmışlardı. Bir gece uyanınca 50 yıllık eşinin elinde bıçakla beklediğini görür ve bir kulübe yaparak köy dışında yaşamaya başlamıştı. Sakallarını uzatmıştı. Alevi olmuştu. Babamı müsahip olmak için zorluyordu. Ailesinin rızasızlığı nedeniyle babam müsahipliğini erteliyordu. İbrahim dedenin türbesinde son olarak gördüm Hüseyin amcayı. Herkes kurbanı paylaşma peşindeyken o türbenin başında gözyaşlarıyla dua ediyordu. Bir sabah kulübesinden kalkıp evine gidiyor ve eşine banyo yapacağını söylüyor. Banyosunu yapıyor, eşinden razılık istiyor. Köyün tamamını dolanıyor rızalık alıyor. Köylüler delirdi diyorlar. Ertesi gün kulübeden çıkmayınca kapıyı kırıp içeri giriyorlar, Hüseyin amcanın sağ eli başının altında teslim olmuş.
Köylüler “ahh Hüseyin amca! Deli değil veliymiş bilmedik,” diyorlar …
Ruhun şad olsun Hüseyin amca. Niyazım odur ki sevdiklerine, Ehl-i Beyt’ine ulaşmışsındır.
Son söz: Hüseyin amca Sünni kökenliydi onun Aleviliği seçmesine ve olmasına karşı duracak aklı başında kimse var mı acaba?

Alevi köyde doğan Alevi olmaz
Alevilik ırktan soydan yürümez
İki kez doğmazsa bir can
Demezler o kişiye kâmil insan… (Kusuri)

Pirimiz Hacı Bektaş Veli’nin nefesiyle Yolumuza davet edelim canlarımızı, dostlarımızı, kardeşlerimizi …

Dostlarım, kardeşlerim, canlarım.
Kaldırın başlarınızı,
Suçlular gibi yüzümüz yerde,
Özümüz darda durup dururuz.
Kaldırın başlarınızı yukarı,
Bize göz verildi, gözleyin diye,
Dil verildi, söyleyin diye,
Kulak verildi, dinleyin diye,
El, gövdede kaşınan yeri bilir,
Dert bizde, derman ellerimizdedir,
Ararsan bulursun, Verirsen alırsın,
İnanmazsan, gelir görürsün.

Herkes Alevi olabilir mi? nasıl Alevi olunur? Kimler Alevi olur.

Alevi Hünkâr Hace Bektaş, “kimler Alevi-Bektaşi olabilir” sorusunu; “benim evladım, sulbümden (belimden) gelen değil, yolumdan gidendir” diyerek yanıtlıyor.
Yani, “oğlum-kızım da olsa eğer YOL’u sürmüyorsa (yaşamıyorsa), O kişi Alevi değildir” diyor. Dolaysıyla Alevi YOL’una intisap etmeyi kabul edip, YOL’un kurallarına uyacağına dair önce kendine, özüne ikrar vermesi, ikrarında durması daha sonra da YOL’a ikrar (söz) vermesi ve onu yaşaması gerekir. Cemevine giderek bu ikrarını cem erkânında, Mansur Darı’nda, pir (dede) huzurunda tekrarlaması gerekir.
Aleviler ibadetlerini sessizce, huşu ve dinginlik içinde yerine getirir, reklam etmezler. Günlük yaşamda herhangi birinin ibadetini yerine getiriyor olması, o kişiye üstünlük sağlamadığı gibi, yerine getirmeyen kişi bakımından da bir eksiklik söz konusu değildir. Çünkü kişi sadece vicdanına ve YOL’a karşı sorumludur ve bir eksiklik varsa bu durum sadece pir divanında, yani görüm anında ortaya çıkar, belirlenir.
Peki, kişinin Alevi olması için ‘ben Aleviyim’ demesi ve özüne (kendine) ve pirine ikrar vermesi yeter mi?
Elbette yetmez;
Herhangi bir can; ‘ben Aleviyim’ dediği andan itibaren Aleviliğe adım atmış olur ama bu ikrar, deryayı fethetmek için deryanın kıyısına gelmek gibidir; yani daha kat edecek çok menzil ve irşad makamları vardır. Dolaysıyla Cemevine salt YOL’a girmek için değil, edep-erkân içre olmak, o maneviyatı yaşamak ve‘insanlaşmak’ için gidilir.
Kişinin Cem’e girmesi ve pir (dede) darına durup niyaz olması için aşağıdaki aşamalardan mutlaka geçmesi gerekir;
1- Musahip ya da yol kardeşi edinmesi,
2- Yol’a alınması,
3- Görgüden geçmesi.
MUSAHİPLİK
Musahiplik, Alevi Kızılbaş Yolunun dedegan kolunun almazsa olmaz ritüellerinden biridir ki, hele de kent yaşamında bu ritüelin kurallarını yerine getirmek hayli zor hatta imkânsız gibidir. Ancak YOL’un Babagan Kolu Postnişin Makamı, bu geleneği reforma tabi tutarak kolaylaştırmış ve en yakın arkadaşlarınızdan biriyle, (Aleviliğe intisap etmeye niyet eden kişi kadınsa kadın, erkekse erkek arkadaşıyla) Yol Kardeşi olmayı önererek bu müşkülün aşılmasına olanak sağlamıştır.
Musahiplik, Alevilerde yol kardeşliği anlamında kullanılır. Bu kardeşlik ‘kan kardeşliği’, kan yolu ile akrabalık dışında kurulan sosyal ve toplumsal bir akrabalıktır. Kan bağına dayanan akrabalık bir anlamda zorunlu akrabalık iken, bu, tamamen gönüllülük esasına dayalı bir akrabalıktır. Musahiplik makamı; malı mala, canı cana katmaktır.
YOLA ALINMA
Kişinin Alevi-Bektaşi yoluna alınması amacı ile yapılan cemdir. Genellikle çocukluktan buyana yol içinde olan ve cemlere katılan Aleviler için yola alınma söz konusu değildir. Bu nedenle bu cem nadiren yapılmaktadır. Bazı bölgelerde gençler ve musahipli olmayanlar yola yani ceme alınmadıkları için, ilk defa musahip kavline girip, musahibi ile birlikte hem yola alınma, hem de musahip cemi birlikte yapılmaktadır. Bir de Alevilik yoluna dışarıdan girmek isteyenler uygun görüldüğü takdirde, ‘ikrar verme cemi’ ile yola alınırlar. (C. Ulusoy, 1986: 261)
SORGU, GÖRGÜ, GÖRGÜDEN GEÇME
Ceme katılan kişi, (kadın-erkek) pirin darına çıkar niyaz eder ve sorgusu başlar. Dede, cem ehline döner ve sorar; ‘bu kişiden ağrınan incinen, alacağı olan, haksızlığını gören, küs-dargın olan var mı’ der… Maruzatı (şikâyeti) olan kişi(ler) meydana çıkar, halleşilir, halleşmeyenlerin, (alacaklının hakkını vermeyen-inkâr eden, barışmayan, cem ehlinin belirlediği rızalığı reddedenler) görgüsü yapılmaz, cemden dışarı çıkarılır.
Müşküllerin hallinden sonra dede, kişiye tekrar sorar; ‘ey can; seni sana, seni Hakka havale ediyorum; döktüysen doldur, ağlattıysan güldür. Ey cem ehli canlar; tekrar ediyorum, Mansur Darında duran bu candan ağrınan incinen varsa ya şimdi söylesin ya da ebediyen sussun; şimdi söyleyin, bu candan kan-i rıza mısınız’ diyerek üç kez tekrarlar. Kimsenin çıkmaması halinde o can, geride bırakılan yılın hesabını vermiş, görgüden geçmiş olur.
Dara duran canlar, darın, görgünün ne olduğunu, ertesi yıl katılacağı görgüye değin nasıl yaşaması gerektiğini, kolu-komşunun malına, ırzına-namusuna, ağacın, böceğin hukukuna saygılı olacağını, bundan böyle yaşamını hangi disiplin içinde süreceğini Yol içinde, Yol ehlinden öğrenmiştir. Vicdanı, her davranışını ve düşüncesini bilmekte, hata ve yanlışlarında kendisini ikaz etmekte, esirgemektedir. Yol içinde vicdan, başat konumdadır; kişi önce kendi vicdanında temize çıkmalı, sonra Pir Divanına durmalıdır. Çünkü iş ve işleğinin hesabını öbür dünyada değil bu dünyada verecek, ‘kıldan ince kılıçtan keskin köprüden’ bu dünyada geçecektir.
Yaradan her cana, hepimize, geçmişimizin hesabını verebilmeyi, kolunun, komşunun, ağacın, kuşun, deryadaki balığın, tüyü bitmedik yetimin hakkını yemeden, hukukunu gasp etmeden yaşamayı nasip eylesin…
Aşk ile,
Allah, eyvallah…
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği eski Başkanı Murtaza Demir. 20.08.2014