Pazar, Mart 22, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 154

Osmanlı da Yeniçeri Ocağı

0

On binlerce yıl topraklarında çeşitli kavimleri barındırmış olan Anadolu, bin yıldır da Türk kimliğiyle bir halka ev sahipliği yapmaktadır. Türk kimliğiyle dedim, çünkü Türkler ‘in Anadolu’yu yurt edinmelerinin ardından gelenek ve göreneklerine, kültürüne derinden etki etmiş Arap ve Fars kültürü; bu kimliği yöneticiler desteğiyle, devletin eğitim imkânıyla, devletin yardımıyla unutturmaya, küçültmeye öncülük etmiştir. Arap islamını Türk insanına benimsetmek uğruna İslam’a sahiplenildiği sanılmıştır. Oysa bir din” akım, o ulusun kendi dilini ve kendi kimliğiyle de yürütülebilirdi.
İşte bu süreçlerde Horasan’dan Anadolu’ya Moğol baskısı sonucu kovulan, batın” zümre denilen Horasan Türk okulunun aydınları, hocaları bu topraklarda kendi dilleriyle, kendi kültürleriyle, kendi halkının yönetileceğini gösterdiler. Gerek Selçuklu gerek Osmanlı dönemlerinde Anadolu Erenleri adıyla var olan bu aydın öncüler, geliştirmiş oldukları felsefeyle hem devlet yönetimine hem Anadolu insanına çok şeyler vermişlerdir. Başta savaşsız, barış içinde kardeşçe yaşanabileceğini, insanı sevmenin özünün Tanrıyı sevmek olduğunu, üretim ve paylaşımın eşitlik temeline göre yürütülebileceğini ilke haline getirmişlerdir.
Osmanlı devletinin oluşumuna da büyük katkılar sağlayan Anadolu Erenleri, Anadolu’da bin yıldır yaşayan bugünkü kültürün hem savunucuları, koruyucuları hem de sahipleri olmuşlardır. Osmanlı devletinin kuruluş sürecinde devlet ordusunun kurulmasında Yeniçeri’ye “hayır dua” ile öncülük yapmışlardır. İlerleyen yıllarda Osmanlı devleti içerisinde gelişen feodal toprak ağaları, mollalar siyasetinin ağırlık kazanması sonucu, devlet içindeki bu gruplarla felsefi görüşleri uyuşmayan Bektaşi tarikatı halkla bütünleşirken Osmanlı devlet yönetimi de yabancı uyruklu vezirler, paşalar ile feodal toprak beyleriyle birleşmiştir.
Bu çelişki zamanla Alevi Bektaşi felsefesinin yok sayılması, ortadan kaldırılması, yok edilmesi, karalanması noktasına getirilmiştir. Alevi ve Bektaşiler uzun yıllar devletten kopuk, kendi iç bünyelerinde toplumlarını yönlendirip, yönetecek durumda kalmışlardır. Birinci ve en büyük darbeyi Yavuz Sultan Selim’den yiyerek Anadolu’da kimi kaynaklara göre doksan bin, kimi kaynaklara göre de kırk bin Türkmen sırf Alevi Bektaşi diye katledilmiştir. İkinci ve en büyük kültürel darbeyi de 1826’da Sultan II. Mahmut’tan yemişlerdir. II. Mahmut, Yeniçeri Ocağını kaldırmak uğruna bu ocağa başlangıçta “hayır dua” eden Bektaşiliğe de darbe vurmadan onun ocağını dağıtmadan, post dedelerinin bir kısmını idam edip, bir bölümünü de sürgün etmeden rahat edememiştir. Bektaşi tekke postnişinliklerine Nakşi Şeyhlerini tayin ederek Bektaşileri eritmek, asimile etmek yoluna gitmiştir.
Biz bu kitabımızda çok fazla iddialı olmamakla birlikte karanlıkta kalmış bu konuların gün yüzüne çıkartılması yönünden bir adım atmış sayıyoruz kendimizi. Yıllarca Yeniçeriler Bektaşi olarak tanıtıldı insanlarımıza. Oysa Bektaşilik, zorbalık, başıbozuklukla birlikte olamazdı. Yeniçeriler her padişah döneminde cinayet işlemiş, istediği yöneticiyi yukarıya, istediği yöneticiyi de mezara göndermekten haz almışlardır. Böyle bir anlayışla Bektaşilik-Alevilik uzlaşabilir miydi?
Bektaşiliğin II. Mahmut dönemine ilişkin, fazla kaynak bulunmamaktadır. Bu konuda yapılan çalışmalar doyurucu değildir. Aynı dönemden sonra da ozanlarımızın söylediği sözel şiirler yok denecek kadar azdır. Devletin Arşiv belgeleri incelendiğinde bu kültüre yapılan katliam ve kıyım, Yavuz’un insanları katletmesinden de ağır ve iz bırakıcı olduğu görülecektir. Araştırmacılar konu üzerinde çok fazla çalışmamışlardır. Bir amacımız da konunun tarihi gerçeğinin bilinmesi ve Alevi kültürünün başına gelenleri neden ve kimler, hangi kesimler tarafından ve niçin yok edilmek istendiğinin bilinmesidir. Karanlıkta kalmış noktaların aydınlatılması ülkemizde insanlarımızın barış ve kardeşlik içinde yaşamalarına mutlak katkı sağlayacaktır. Amacımız, geçmişte yaşanılan

HORASAN ERENLERİ ANADOLU’DA

Horasanlı Erenlerin Anadolu’ya gelmeleriyle Selçuklu ülkesinde bir hareketlilik başlamıştı. Çeşitli tarikat örgütleri kendi okullarını kurmak, taraftarlarını çoğaltmak peşindeydiler. Çünkü Anadolu’da kurulmuş bulunan Anadolu Selçuklu devlet yapısı içerisinde oluşan kültürel ve eğitsel ortam bazı tarikatların ilkelerine ters gelmekteydi. Hem bu devletin yapısı hem de devletin eğitim politikasında Türk kültürünün izlerini bulmak oldukça zordu. Selçuklu vezirleri ve yöneticileri Büyük Selçuklu devletinde olduğu gibi yönetici olarak tümüyle Fars kökenlileri alıyorlardı. Bu nedenle de Türk kimliği küçümsenir olmuş, tabanı oluşturan Türkmenler dışlanmıştı. Anadolu’da güçlü olan tarikat akımı ise Vefailiğin devamı niteliğindeki Babailer örgütüydü. Bunun ardından Anadolu’ya Moğol baskısından kaçarak gelen Horasan Okulu’nun yöneticileri olan Yeseviler, Kalenderiler, Haydariler gibi özünde Alevi kökenli örgütler henüz Anadolu’ya alışmadan Ç9 Babailer İsyanı içinde buldular kendilerini.
Anadolu’da ayaklanmış bulunan Türkmenlere Baba İlyas ve Baba İshak öncülük yapmaktaydı. Horasan’dan yeni gelmiş bulunan tarikat babaları doğal olarak Baba İlyas’ın öncülük yaptığı Babailer hareketini desteklediler. Bu hareketin başlardaki başarısı, paralı Frenk askerlerince bastırılınca Babai başkaldırısı yenilgiyle sonuçlandı. Bu ara tarikat örgütleri de dağılma noktasına gelip uzun bir süre gizlenerek örgütlülüğünü sürdürdüler. Kösedağ savaşının ardından zayıflayan Selçuklu devleti içerisinde yeniden güç kazanan örgütler yavaş yavaş toparlanmaya, birlikte olmaya özlem duydular
Dağılan Selçuklu devleti yerine Anadolu’da var olan uç beylikleri devlet olma, yönetime gelme savaşı vermeye başladılar. Bu beyliklerden hangisi sırtını güçlü bir tarikata dayarsa onun büyüyeceği, gelişeceği gerçeği gözlerden kaçmıyordu. Alevi Şeyhi Edebali’nin kızıyla evlenen Osmanlı beyliğinin kurucusu Osman Gazi, sırtını Alevi tarikatlarına dayadı. Başlangıçta Müslümanlığı bile bilmeyen Sultan Osman’ın her şeyi kayın pederi Edebali’den öğrendiğini kaynaklar vermektedir.
Osmanlı beyliğinin güçlenip devlet olma aşamasanda bu küçük beyliğin kısa sürede büyük bir imparatorluk aşamasına gelmesine katkı veren Anadolu Erenleri’ne, Osmanlı yöneticilerince vakıf arazileri verilmiş, tekke türbe yapılmasında gerekli destek sağlanmıştır. Bunlardan Geyikli Baba, Abdal Murat, Abdal Musa, Doğulu Baba gibi Erenler Osmanlı fetih savaşlarına da katılarak büyük yararlıklar göstermişlerdir.
İlk Osmanlı Sultanları Bektaşi geleneklerine göre hareket etmiş, onların felsefesini benimsemişlerdir. Bunun sayısız örnek ve belgeleri vardır. Sultan Orhan ve Sultan I. Murat Anadolu Erenleri ile sıkı işbirliği yaparak onlardan hem savaşlarda komutanlık yapmaları hem asker toplamalarında, hem devlet idareciliğinde yararlanmışlardır.
Osmanlı beyliği ve devletinin desteklemiş olduğu Haydari, Yesevi ve Kalenderi tarikatları Anadolu’da bütünleşerek yeni bir tarikatın da temellerini birlikte atıyorlardı. Bu tarikat Hacı Bektaş adına kurulmuş olan Bektaşilikti. Ahilik örgütü de Hacı Bektaş ile Ahi Evren’in yakın ilişki ve dostluklarından dolayı zaten Bektaşilikle iç içeydi. İlk Anadolu Erenleri Osmanlı devleti ve sultanlarının yakın ilgi ve desteğiyle kurmuş oldukları tekke ve zaviyeler zamanla Alevi-Bektaşiliğin birer okulu durumuna dönüşmüştür. Tekkeler aracılığıyla Anadolu Aleviliğinin şekillenmesi, kurumlaşması başlamıştır. Bu tekkelerden mezun olan dervişler, babalar, dedeler aracılığıyla Anadolu’nun her yanına yayılan tarikat fikirleri, Balkanları da içine alan büyük bir örgütlülük alanına yayılmıştı.
Sultan Osman zamanında Osmanlı beyliği tam bir devlet olamamış, çalışma ve kurallarıyla, uygulamalarıyla bir beylik niteliğindeydi. Ama sürekli büyüyor gücüne güç katıyordu.Düzenli bir ordusu da yoktu. Nerede bir savaş olacak, bir yere baskın yapılacak, atına atlayan bu savaşa katılıyordu.
Ancak Sultan Orhan’ın son zamanlarında bunun böyle gitmeyeceği ortaya çıktı. Artık bir ordu kurulmalıydı. Düzenli bir ordu olmalıydı. Bu fikir Sultan Orhan’ın kardeşi Süleyman Paşa’dan geldi. Çandarlı Halil Paşa düzenli bir ordunun kurulmasında hem padişahı hem de kurmaylarını ikna etmişti. Yeniçeri adıyla kurulacak yeni orduya alınacak askerlerin devşirmelerden olması düşünülmüştü.
Ancak kurulacak yeni ordunun arkasında manevi bir güç gerekmekteydi. O zamanın geleneklerine göre bir tarikata bağlanmak zorunluluk olarak görülüyordu. İşte 13. yy. Anadolu’sunda insan sevgisi ve hoşgörüye dayanan bir tarikat henüz gelişme aşamasındaydı. Ama hızla gelişiyor, kitleyi peşinden sürüklüyordu. Yeni ordunun manevi gücü ancak bu ocaktan alınmalıydı. Osmanlı yöneticileri Hacı Bektaş Ocağı ve tekkesinde karar kıldı. Yeni ordunun ardındaki keramet Hacı Bektaş düşüncesi olacaktı.

BEKTAŞİLİK VE YENİÇERİ OCAĞI

Kimi kaynaklar Hacı Bektaş ile Sultan Orhan’ın görüştüğünü, hatta Sultan Orhan’ın Sulucakarahöyük’e kadar pirin ayağına giderek yeni orduyu kutsamasını istediğini yazarlarsa da bu fikre katılmak biraz çelişkilere ortak olmamıza neden olacaktır. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin ölüm tarihi 1271, Sultan Orhan’ın padişah oluşu ise 1324 yılıdır. Hatta kimi kaynaklar Yeniçeriocağı’nın kuruluşunu I. Murat’a kadar götürürlerse de ağırlıklı olarak Sultan Orhan zamanı kaynakların birleştikleri kanıdır.
Sultan Orhan’ın annesi Mal Hatun, Alevi pirlerinden Ahi Ocaklarından tekke babası olan Edebali’nin kızıdır. Dolayısıyla ilk Osmanlı padişahlarının hem fikirsel olarak hem de ilişkiler yönünden Alevi yandaşı olmaları normal bir durumdur. Hatta Ertuğrul oğulları her ne kadar müslüman olmuş olsalar da, savaşçı bir karakter taşıdıklarından müslümanlığın kurallarını yerine getirmek ya da öğrenmek diye bir sorunları olmamıştır. Bazı kaynaklar bunu açık şekilde anlatmaktadır. Sultan Osman’ın Kur’an’ı ilk kez kayın pederi Edebali’de gördüğü, Edebali’nin okuduğu Kur’an’ın Osman’ı etkilediği söylenir.
Hacı Bektaş Veli’yi, doğrudan “Yeniçeri Ocağı’nı kutsadı” diyerek onu yüceltmek ya da bu fikrin Hacı Bektaş’tan geldiğini söylemek kendisine bir kazanç sağlamaz. Hacı Bektaş’ı küçültmez, büyütmez. Elbette en büyük kanı Hacı Bektaş Ocağı’nın Yeniçeri ordusunu kutsadığı yönündeki sağlıklı bilgilerdir. Çünkü bütün kaynaklar bu noktada birleşmektedir. Tarih boyunca Yeniçeriler’in oynadıkları rol bilinmektedir. Yeniçeriler’in savaşa giderken ya da ortaya bir eylem koyarken Bektaşi Gülbank’i okumaları bu bağın olduğuna işaret ediyor.
“Onun, Osmanoğulları’nın gelecekteki saltanatını tepşir ettiği ve Osman Gazi’ye kılıç kuşattığı veya taç giydirdiği hakkında rivayetlerin de XV. asırda teşekkül etmiş olup, tarihi bir hakikat sayılmaz. XV. asırın ilk yarısında, Bektaşiliğin imparatorluk içinde kuvvetli bir mevki kazanmasından sonra, meydana çıktığı anlaşılıyor.”1
Fuat Köprülü’nün yargısı bu yönde. Ancak onun takipçisi olan yeni kuşağın bilim adamlarından Alevi tarihi araştırmacısı A. Yaşar Ocak şu yargıyı getiriyor: “Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşundaki rolü dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca nüfuzunu koruyan Bektaşilik, gerek oynadığı siyasi roller ve arzettiği farklı dini inanç ve telakkileri birleştirici yaptı”2
Ahmet Yaşar Ocak, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda Bektaşiliğin rolünü açık bir biçimde vurguluyor. Ancak Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca böyle gittiğini de söylemeden geçemiyor. Bu yargıya katılmamız olanaksız. Çünkü Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında hatta Fatih dönemine kadar, daha da ileri gidersek, II. Bayezit dönemini de içine alarak Osmanlı devletinin Bektaşi düşüncesini dışlamadığı, bu düşüncenin ocağıyla ilişkilerinin iyi yürütüldüğü bir gerçektir. Ne var ki, Yavuz Sultan Selim’le başlayan Alevi-Bektaşi düşmanlığı, devletin resmi ideolojisi durumuna gelmiştir. Bununla birlikte Yeniçeriler’in Bektaşi Ocağına bağlılığı ancak bir gülbank söylemeden öteye gidememiştir.
Bu ocağın kuruluşunda gerek Sultan Orhan, gerekse kardeşi Ali Paşa’nın rollerinin büyük olduğu görülüyor. Oruç Bey Tarihi, Ali Paşa’nın derviş kılığına girerek şeyhlerin arasına katıldığını, bütün yönetim kademelerinden feragat ettiğini yazmaktadır. Melikof da Oruç Bey’den şöyle bir bilgi aktarıyor: “Ali Bey, kardeşlerince kurulmakta olan Yeniçeri ordu birliklerini Hacı Bektaş’ın koruyuculuğuna bağlaması öğüdünde bulunmuştur”3
Bektaşilik, barışçıl ve insan sevgisi ve hoşgörüye dayanan görüşleriyle, padişahın birisini tahtan indirip, diğer birisini yerine getirerek Osmanlı yöneticilerinin görüşleri doğrultusunda savaştığı, kelleler götürdüğü, kelleler uçurduğu, muhbirlik yaptığı, bütün kötülüklerin içinde yeraldığı görüşleriyle Bektaşiliğin hangi noktalarda etkilediği mantığını anlamak zor
Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda ve belki de ilk zamanlarında Bektaşi düşüncesinin Yeniçeri Ocağı üzerinde etkileri olmuş olsa da bu artık Osmanlı devletinin genişlemesi, fethedilen toprakların, ganimetlerin paylaşımının sonuçlarında veya Osmanlı devletinin gelişerek, feodal toprak ağalarının palazlanması, sosyal adaletin bozulması süreçlerinde Bektaşi Ocağı’nın Yeniçeri’yle bir ilişkisinin kalmayacağı bir gerçektir. Araştırmamızın ileriki aşamalarında bunları belgelerle ortaya koyacağız.
Bektaşiliğin Yeniçeri Ocağı kuruluşundaki rolünü anlatan bir başka görüş şöyledir: “Sultan Orhan, sürekli olarak işi askerlik olan orduyu kurduğu zaman, bir söylentiye göre bizzat kendisi Sulucakarahöyük’e gelmiş ve Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret ederek, teşkil ettiği bu asker ocağına dua etmesini istemiştir”5
Bu görüşler iyi niyetle söylenmiş görüşler olsa da Sultan Orhan zamanında Hacı Bektaş’ın yaşamadığı gerçek bir olaydır.
Sultan Orhan’ın kardeşi Ali Paşa, Bektaşi geleneklerine bağlı, onlarla yakın ilişkileri olan bir zattır. Sultan’ı bu yönden ikna edip, yeni kurulacak askeri sistemi Hacı Bektaş Ocağı’na bağlatması mantığa en uygun olanıdır. Ancak kaynaklar o zaman Bektaşi postunda kimin oturduğu yönünde kesin bir bilgi vermemektedir. Bu sırada postta oturanın Hacı Bektaş’ın kendisinin olmadığı kesindir. Ali Paşa’nın Sultan Orhan’ı ikna etmesinde en büyük rol Sultan Orhan’ın dedesi Şeyh Edebali’nin bir Alevi Şeyhi olması ve Aleviliğin bir kolu olan Ahi teşkilatı ile yakın ilişkiler içerisinde bulunmasıdır. Yeni kurulmuş olan bir devletin gelişip, genişlemesi, büyümesi gereklidir. Bu nedenle de devlet yöneticilerinin sırtını yakın bulduğu tarikatlara ve kurumlara dayamasının zorunluluğunu görüyorlardı. Osmanlı devlet kurucuları bunun bilincindedirler.
İlk Osmanlı padişahlarının Alevi felsefesine bağlı çeşitli tarikat üyesi olan Kalendederiler , Haydariler, Vefailer, Ahiler, Yeseviler ve sonradan adı Bektaşiliğe dönüşecek olan tarikat üyeleri ve pirleriyle iyi ilişki kurmaşlardır. Tarikat önderlerinin Öldüklerinde de tekkelerini, türbelerini bu Sultanlar yaptırmışlar, hatta tekke ve zaviye yapılması yönünden araziler verilmiş, vakıf kurdurulmuştur. Bunlardan bir kaçı hiç şüphesiz Edebali, Geyikli Baba, Doğulu Baba, Abdal Murad, Abdal Musa vs.dir.
Zaten Osmanlı devletinin kuruluş dönemlerinde ve ilk ikiyüz yılında Alevilerin devletle bir problemleri olmamıştır. Buna karşın Osmanlı ülkesinde bu dönem dinsel bir hoşgörü ortamı oluşmuştur. Alevilik, Sünnilik sözleri hep havada kalmıştır. Bu kavramlar toplum içerisinde ilgi görmemiştir. Zaten Anadolu’da Türk halkının hiç bir zaman, buna Yavuz Selim ve II. Mahmut dönemleri de dahil Alevi-Sünni meselesi olmamıştır. Alevi Sünniyi, Sünni de Aleviyi her zaman hoşgörüyle karşılamış, sevmiş, saymış, ilişki kurmuştur. Devlet içerisindeki çıkarcı çevrelerin işine geldiği zamanlar bu gruplar üzerinde istediği oyunları oynamış, baskıyı kıyımı yapmış olmasına karşın halk, hiç bir zaman çatışma noktasına gelecek durum yaratmamıştır.

FARKLI YORUMLAR

Yeniçeri ordusunun kuruluşuna bakarsak, Batılı ve Doğulu tarihçilerin farklı yorumlarını görürüz: “Birgün Orhan beraberinde bu yeni islamlığa dönmüş olanlardan (burada Yeniçeri Ocağına alınan devşirmelerden bahsediliyor) bir kaç kişi bulunduğu halde Amasya dolaylarında Suluca Kenaryun köyünde oturmakta olan Hacı Bektaş’ın yanına giderek yeni asker için dua etmesini ve bir sancak ile bir de ad vermesini istedi. Şeyh abasının kolunu askerlerden birisinin başına öyle bir suratte koydu ki, kolun ucu askerin sırtına kadar sarktı. Sonra ilhamlı bir sözle şu kerametli sözleri söyledi: Bu kurduğunuz askere yeniçeri denilecektir. Yüzü ak ve parlak, bazusu zorlu, kılıcı keskin, oku tiz dokunaklı olacaktır”6

Yeniçeri Ocağının bağlı bulunduğu kurum ve askerlerin nereden nasıl temin edildiğine Melikof şöyle yaklaşıyor: “Türkleşmek ve İslamlaşmakla görevli kolonizatör dervişler olan Bektaşiler’in tarikatı XIV. yüzyılda Yeniçeriler ordusuna bağlandı. Osmanlı gücünün kolu ve seçkin ordusu Yeniçeriler İslamı kabul etmiş, Hıristiyan çocuklar arasından devşirilmekte ve Türk çevrelerde yetiştirilmekte idiler”7
Yeniçeri Ocağının kuruluşuyla ilgili bilgiler yine 13. yy. pirlerinin yaşamlarında olduğu gibi çelişkilerle doludur. Sultan Orhan ve oğlu Murat, hangisi tarafından kurulduğu konusu tartışılıp durur. Bu konu kesin olarak aydınlığa kavuşmuş değildir. Bizim kanımız Sultan Orhan zamanında kurulsa bile, Şehzade Murat bu olayın içinde görev almış olabilir. Yine bir tarihçimiz bu konuda şu görüşleri öne sürüyor: “Acemi Ocağı on dördüncü asrın son yarısı içinde ve Çandarlı Kara Halil ile Molla Rüstem’in himayesi ile Gazi Hünkar Murat Bey zamanında Gelibolu’da tesis edilmiştir. Ondan evvel yani Gazi Süleyman Paşa’nın ilk Rumeli fütühatında harpte alınan esirleri pek kısa bir müddet terbiyeden sonra iki akçe yevmiye ile Yeniçeri yapıp sefere gönderilirdi”8
Yeniçerilerin Bektaşi bağlantısını bir başka araştırmacı şu sözlerle aktarmaktadır: “Pirleri Hacı Bektaş Veli idi. Bu asker ocağının kurucuları tarafından Yeniçerilerin dini terbiyesi, islamiyeti gayet pratik yollardan telkin etmesini bilen ve her türlü hatayı, kusuru rindane felsefeyle örten Bektaşi dervişlerinin eline bırakılmıştı. Tarih kaynak ve vesikalarında “zümrei Bektaşiyan” veya “Düdamani Bektaşiyan” diye anılan Yeniçeriler yüz çizgileriyle ve beden yapıları ile seçilmiş insanlardı”9

YENİÇERİLERİN BEKTAŞİ GÖLBANKİ

Yeniçeri ordusu savaşa giderken, savaşırken, zaferden dönerken şu gülbanki okumaktadır:

Allah Allah eyvallah
Baş uryan, sine puryan, kılıç al kan
Bu meydanda nica başlar kesilir hiç olmaz soran
Eyvallah… Eyvallah
Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan
Kulluğumuz padişaha ayan
Üçler, yediler, kırklar
Gülbankı Muhammed, Nuri Nebi, Keremi Ali
Pirimiz Hünkarımız Hacı Bektaş Veli
Demine devranına hu diyelim
Huuuuuuuuuuuuu…

Yüz yıllarca Osmanlı devleti içerisinde Bektaşiliğin bu gülbanki ile savaşa katılan, onların dualarını alan, Osmanlı devleti adına savaşan bu ordunun niteliği neydi? Neden niçin kuruldu? Konumu, koşulları neydi? Bütün bunları yanıtlamak için tarihi kaynaklara sağlıklı bir biçimde yaklaşmak gerekli.
Tarih öylesine karmaşalarla dolu, içinde öylesine nankörlükler, ihanetlikler yaşanmıştır ki, bunu engellemek kolay değildir. Akışı yönünde devam edip giden zamana uymak, zamanı da koşullarına göre değerlendirmek gereklidir.
Gerçekten de Hacı Bektaş tekke duası alınarak kurulduğu, her kayıtta yer alan bu ocağın süreçleri içerisinde Bektaşi tekkesi ile ilişkisi karanlıkta kalmıştır. Bu konuda kaynaklar yetersizdir. Elde bulunan kaynaklar yanlı yazılmış, hiç bir zaman bu konu sağlıklı bir biçimde irdelenmemiştir. Görülen bilgiler ışığında Yeniçeri Bektaşi ilişkisi, Yeniçeri Ocağı kurulurken ve kapatılırken varolmuştur. Bunun içinde Yeniçeri’nin felsefesi ile Bektaşiliğin felsefesi arasında bir benzerlik görülmemektedir.

YENİÇERİ OCA1219 KURULUYOR

Yeniçeri Ocağı neden ve nasıl kuruldu?
“Kulluğumuz Padişaha ayan” sözleri gösteriyor ki, Osmanlı hanedanı iktidarını iç ve dış düşmanlara karşı koruyacak ve kendisine kulluk düzeyinde bağlı bir kuvvete gereksinim duymuştu. Hanedan bu görevi yerine getirdikten sonra, ocak her zaman ayrıcalıklı bir kurum olmuş, iyi hizmetlerde padişahın takdirini ve armağanlarını almıştır. Özellikle iç ve dış kalelerin, sınırların muhafazası bu ocağın güvenirliğine bağlanmıştır. Her padişah değişiminde yeni sultanın adı bu ocağın birinci sırasına, 1. nefer olarak yazılmaktadır.
Yeniçeriler süresiz askerdiler. Devşirme olduklarından aile bağları yoktu. Görebilecekleri her güzelliği, her iltifatı padişahtan görecekleri için gözlerini kırpmadan padişah için canlarını verirlerdi. Zaman bu askerleri Türk dili konuşan, Türk kültürü ile beslenen ve devleti yönetenlerin savunucusu yapmıştır. Yeniçeri Ocağının Osmanlı devlet yapısı içerisinde gerçekten de ayrıcalıklı bir durumu vardı. Bu durum nedeniyle de padişaha sadık kullar olarak yaşamlarını sürdürmekteydiler.
Bu ocak nasıl oluştu?
Ocağın ilk önericileri Molla Rüstem’dir. Rüstem, Çandarlı Karahalil’e bu öneriye bir dini gereklilik olarak götürür. Esirlerin Tanrı katında padişahın malı olduğu önerisi, Çandarlı Halil tarafından Sultan’a sunulur. Sultan da “Tanrı buyruğu ne ise onu yerine getirin” sözüyle bu fikri benimser.
Padişaha önerildiği gibi esir çocukları bu ocağın ilk neferleri olacaktı.
Esirlerden Pençikoğlanı diye ayrılan 8-18 yaş gruplarından gençler eli yüzü güzel, sağlıklı, iri yapılı olanlar tercih konusudur. Öncelikle çocukların aile ilişkileri kesilecek, Türk-Müslüman yapılacaktı. Her türlü gereksinimleri yok demeden karşılanacak, arkalarında hiç bir özlem bırakmadan bütün olanaklar sağlanacaktı. İşleri, güçleri askerlik olacaktı. Sonuna kadar eğitim yaptırılacak, her alanda geliştirilecek, gerektiğinde ordu komutanlığına kadar yükselme hakları vardı. Padişaha sadakatla bağlanması ise ön planda tutulurdu.
Daha bunlar olmadan önce, esir alınan gençler sünnet edilir. Geldikleri yerler bütün tefaruatına kadar defterlere yazılır. Ancak baba adları kesinlikle yazılmazdı. Yetiştirilmiş gençler öncelikle yüz güzelleri, vücut yapıları mükemmel olanlar içoğlan adıyla saraya, diğerleri Acemoğlanlar olarak askeri kışlaya gönderilirdi. İleriki aşamalarda Yeniçeri Ocağı yasalara ve hükümlere bağlanmış, bir de kanunname çıkartılmıştır. Önceleri Yeniçeri yapılan kimseler, evlendirilmez, eve bağlanmaz, çoluk çocuk sahibi yapılmazken, 16. yy.dan sonra bu durum ortadan kalkmış, onlar da aile kurma hakkı kazanmıştır.

AHİLER – BEKTAŞİLER ve İLK PADİŞAHLAR

Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı da ilk üç padişahın Osmanlı devleti kuruluşundaki Ahi babalarıyla ilişkilerini verirken, Hacı Bektaş ve Ahi Evren dönemlerinde bu iki kuruluşun kardeş kuruluş olduğunu, birlikte hareket ettiğini, her iki kuruluşun da Aleviliğin kolları olduğu noktasında yaklaşır. Bu bağlamda Yeniçeri Ocağı sorununu Ahi-Bektaşi ilişkilerine bağlamamız daha mantıklı olur.
Ahiler ve Bektaşiler Anadolu topraklarına kendi kültürlerini ekmiş, varolan Anadolu kültürüyle Türk kültürünün kaynaşmasını, kendi gelenek ve göreneklerini zedelemeden yürütülmesine özen göstermişlerdir. Geniş tabanları olan bu tarikatların Anadolu’da yayılma sahaları vardı. Örgütlü bir güçtüler. Beyliklerle yönetilmeye başlayan Selçuklu devlet yapısının çökmesiyle birlikte elbette bu beyliklerin rekabetleri söz konusu olacaktır. Güçlü tarikatlarla işbirliği yapan, onların görüşlerini paylaşan beyliğin daha da güçleneceği bir gerçektir. Ahi-Bektaşi tarikatı ile ilişkilerine önem veren Osmanoğulları Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi’nin görüşlerinin haklılığını ortaya çıkartmıştır. Bu nedenle de Sultan Orhan ve oğlu I. Murat Ahi-Bektaşi felsefesini benimsemiş içiçe olmaktan da büyük fayda sağlamışlardır.
“Osmanlıların ilk zamanlarında Edebali, Ahi Hasan, Çandarlı Karahalil, Şeyh Mahmud gibi nüfuzlu Ahi tarikatı ricali Osmanlı beyliğinin kuruluşunda pek önemli rol oynamışlardır. Orhan Bey tarafnıdan İznik müdersisliğine tayin edilen Kayseri’li Davut da vahdeti vücutçu yüksek mutasavvıflardan ve iki vasıta ile Sadrettin Konevi ve Muhyiddin Arabi mensuplarındandı. Bizzat Ahi reisi olan Osmanlı hükümdarı I. Murad beyin bu riyaseti hangi vasıta ile elde ettiği bilinmemekle beraber Osmanlı Devleti’nin Ahilik üzerine müessir olduğunu vazih surette görmekteyiz… Ahi reisi olan Murad Bey de Yeniçeri Ocağını kurduğu zaman bu yeni askere de beyaz börkü serpüş olarak giydirmişti”10
Kaynaklar, her ne kadar birbirlerine zıtlık teşkil ediyor olsa da durum şunu göstermektedir: Ahi-Bektaşilerin Yeniçeri Ocağı kuruluşunda büyük umarları olmuş, hatta ilk Osmanlı sultanları bizzat bu tarikatın mensupları ile her alanda birlik olmaktan mutlu olmuşlardır.
Hacı Bektaş Veli’yi Babai Şeyhi olarak tanımlayan Fuat Köprülü ise zamanla Ahilik sisteminin Babailikle birlikte Bektaşiliğin içinde kaynaşarak ortadan kalktığını rahatlıkla söylemektedir. Dolayısıyla Yeniçeri Ocağının kuruluşunda görev alan Ahi Pirleri ile Osmanlı’nın ilk üç padişahı doğrudan doğruya Bektaşi düşüncesini benimsiyor. “Babai Şeyhlerinden olan Hacı Bektaş Veli’nin ismini alıp, Bektaşilik ismi altında yayılmağa başlarken Ahilik de artık eski kuvvetini kaybetmiş bulunuyordu. İşte yeni teşekkül etmiş olan Yeniçeri Ocağı da iptidaları Ahilik üzerine kurulduğu halde bir müddet sonra Babailiğin galabesinden mütessir olarak Bektaşilik cerayanlarına tabi olmuş ve evvelden beri mevcut ananeye ve her sınıf ve sanatın bir piri olmak akidesine istinaden Bektaşilikle alaka ve münasebet tesis eylemiştir”11
Bütün bu bilgiler bize Yeniçeri Ocağı kuruluş aşamalarında ve kuruluş sonrası Bektaşi Ocağıyla ilişkilerini göstermektedir. Bizzat Hacı Bektaş Veli’nin Yeniçeri Ocağını kutsaması önemli değildir. Durum ne olursa olsun Yeniçeri Ocağı doğrudan doğruya Hacı Bektaş tekkesine manevi yönden bağlanmış bulunmaktadır. Zaten 13. yy. ve daha sonraki yüzyıllarda bile bazı kurum ve kuruluşlar doğrudan doğruya belli bir tarikatla ilgili duruma getiriliyordu. Sistem o tarikatın gücünü arkasına almak için yapıyordu.
Bu bilgiler ışığında Baba İlyas’ın torunlarından olan aşıkpaşaoğlu, Yeniçeri Ocağıyla Hacı Bektaş’ın bir ilgisi olmadığını, Yeniçeri’de bulunan beyaz börkün Hacı Bektaş’la ilgili olmadığını söylemektedir. Ancak Amcazadesi Elvan Çelebi’nin yazdıklarıyla aşıkpaşaoğlu’nun bilgileri de çelişmektedir. Hacı Bektaş ve Bektaşiliğe karşı husumetle yaklaşan aşıkpaşaoğlu yine de bazı kayıtlarda kendi kendisiyle çelişen ifadeler de kullanmaktadır.
Tarihçi İ. Hakkı Uzunçarşılı, aşıkpaşaoğlu’nun Yeniçeri ve Bektaşiliğin kurulduğu dönemlerde yaşamadığını olaylara kendi mantığıyla baktığına işaret etmektedir: aşıkpaşazade çok yaşamış ve 1415’den itibaren birçok vakaya şahit olmuş ve onaltıncı asrın ilk senesi içinde hayatta bulunmuştur. Eğer Ocağın Bektaşilikle, Hacı Bektaş ile değil münasebeti bunun tarihini yazdığı seneler içinde olsaydı bundan bahseylemesi icap ederdi”

ZAMAN İÇİNDE

Yeniçeri Bektaşi ilişkisi Sultan Orhan ve I. Murat dönemine rastlarsa da ortadan kaldırılışı II. Mahmut dönemidir. Bu döneme kadar Yeniçeri ordusu görünürde manevi yönden Bektaşi tekkesine bağlı olarak kalmıştır. Kuruluş dönemlerinde başlayan yakın ilişki zamanla ortadan kalkmış, ancak bazı ayrıntılar, soyut ilişkiler 1826 tarihine kadar devam etmiştir. Yeniçerilerin Bektaşiliğe bağlı olması Bektaşi ocağına hiç bir itibar kazandırmamış, maddi manevi yönden hiç bir faydası olmamıştır. Göstermelik bir bağlılık Bektaşi tekkelerine zarar vermeden öteye gidememiştir.
Yıldırım Bayazıt’ın oğullarından Musa-Mehmet Çelebiler döneminden sonra olaylar sürekli Bektaşiliğin, Aleviliğin aleyhinde gelişmiştir. Mehmet Çelebi zamanında halkı uğruna ayaklanan Bedrettin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal isyanlarında ve ardından Şah Kulu başkaldırısında, Alevi-Bektaşi kıyımcısı padişah Yavuz Sultan Selim’in padişahlık koltuğunda oturtulmasında Yeniçerilerin büyük payı olmuştur. Şehzade Ahmet- Yavuz kavgasında Yeniçeri ocağı Alevi-bektaşi ocağına yakınlığı bulunan Şehzade Ahmet yerine mollalar, feodal toprak ağaları ve zengin zümrenin temsilcisi Yavuz Selim’in yanında yer alan , ne yazık ki Yavuz’u padişah yapan en büyük dayanaktı.

DERGAH POSTNİŞİN’İ-YENİÇERİ-PADİŞAH

Yeniçerilerin devşirme çocuklardan oluşturulduğu, kökeni Hıristiyan olması nedeniyle de islam dinine uymaları zor olmaktaydı. O nedenle daha ılımlı bir dini yol izleyen Bektaşilik bu devşirme çocuklarına daha sıcak geliyordu. Devşirme çoçuklara Bektaşilik öğretilmiş, o kurallara göre yetiştirilmişti. O nedenle Bektaşiliğe ilgi duymuşlar, ilerleyen yıllarda da Yeniçeri ocağı’nın gerçek amacından uzaklaşması, dini hoşgörü yerine kendilerine verilen haraç ve bahşişlerle geçinen yağcı bir takım oluşturmuşlardır. Yeniçeri ocağı’nın gerçek anlamda Bektaşi olmadıkları bir gerçektir. Onların Bektaşi gibi gösterilmeleri gerçekten göstermelik bir Bektaşiliktir. Yalnız Osmanlı ordusunun biraz rahat, özgür olması yeniçeri ocağının Bektaşi felsefesine olan inançları sağlamıştır.
“Bektaşilik Yeniçeri ocağına din taasubu sokmamıştı, namlı ocak ağaları arasında koyu sofular pek azdır. İhtilallerde Yeniçeri ağzından yükselen”şeriat isteriz”lafı başlarındaki ağaların dini siyasete alet için talim ettirdikleri bir yavedir. “12
Yeniçeri Bektaşi ilişkilerinde Bektaşilerin lehine gelişmeler olmamasına karşın, bu ilişkileri kanıtlayan göstermelik bağlar bulunmaktadır. Bu ilişkileri iktidardaki hükümdar ve çevresi istidiği gibi kullanmakta, isterse hiçe saymaktadır.
Yeniçeri Ocağı’nın 94. cemaat ortasında oturan Bektaşi babası öldüğünde, yerine geçecek yeni postnişin İstanbul’a gelerek padişahın huzuruna çıkar, Yeniçeri ağasından da Yeniçeri duasını alırdı.
Bu tür ilişkilerde de, devletin Bektaşilere iyi davrandığını göstermesi beklenemez. İstanbul sultan,ı Bektaşi tekkelerini menfaatleri yönünden rahatlıkla kullanmıştır. Bütçeden Bektaşi tekkelerine para vermesi kayıtlarda rastlanmaz.Tekkeleri ve tekke postnişinlerini, isyan eden Celalilerin bastırılmasında aracı olarak kullanmak isterlerdi. İsyancılar üzerinde Bektaşi tekke postnişinlerinin etkilerinin ortaya konulması istenirdi. Padişahların zaman zaman Bektaşi post temsilcisiyle aralarınnın iyi olduğu da bilinir. Örneğin II. Bayezit Bektaşi felsefesine sıcak ilgi duyan bir padişahtı. Bu padişah yaradılışı icabı sertliği olmayan, kavgayı, baskıyı sevmeyen yumuşak huylu, bilimle ve sanatla yakından ilgiliydi. Balım Sultan ‘ın Hacı Bektaş postuna postnişin olduğu zaman kendisini İstanbul’a davet ederek yakın ilgi göstermiş, Bektaşi tekke çalışmaları konusunda da bilgi almıştı.
Yeniçeri Bektaşi ilişkileri sanıldığı gibi maddi ya da manevi bir bağ ile bağlı bulunması söz konusu olamaz. Yeniçerilik, her ne kadar Bektaşi tekkesinden icazet alarak kurulmuş olsa da kuruluş aşamalarından başlayarak olayların gelişim süreçlerinde de pek fazla bir yakınlık doğmamıştır. Yeniçeri Ocağı sultanları korumak amacıyla varlığını sürdürmüştür. Ancak padişaha ve onun çevresinin haksız uygulamalarına karşı ayaklanan Anadolu Alevileri elbette Yeniçeri ile birlikte olamayacaktı. Eğer isyancılarla birlikte hareket ediyorsa padişahın yakın korumasında ilişkisi nedir? Yaşar Nuri Öztürk bu ilişkinin sonradan uydurulmuş ve yakıştırılmış bir ilişki olduğunu belirtiyor: “Yeniçeriler’in Türk ülke ve toprağının bu esas ve mükemmel gazileriyle sırdaş ve dost olma ihtiyaç ve eğilimleri, Bektaşi-Yeniçeri beraberliği yolunda bir kabulün yayılmasını zorunlu kılmış olabilir. Ve elbette bu uydurma kabul zamanla gerçek gibi görülür hale gelmiştir ki, beklenen de buydu”13
Osmanlı devleti kuruluş aşamalarında Yeniçeri Ocağı kurulurken mutlaka bu iki kurum bir biriyle ilişkilendirilmiş, Yeniçeri Ocağı, Bektaşilikçe kutsatılmıştır. İlişkiler kurulurken gerek Sultan Orhan olsun, gerekse oğlu Sultan I. Murat olsun işin ciddiyetinde idiler. Art niyetsiz oluşturulan bu ilişki ne yazık ki sonraları bozulmuş, dikiş tutturulmamıştır.

Sürekli genişleyen, gelişen Osmanlı devlet yapısı ekonomik gücünü kazandıkça, devlet içerisinde ağırlıklı bir sınıf doğdukça, feodal toprak ağaları devlete ağırlığını koymaya başladığı anda Alevi tekkeleri ile devletin ilişkisi de yavaş yavaş kopmağa başlamıştır. Çünkü insan sevgisi ve hoşgörüye, barışa dayalı Alevi kültürü devletin bu yeni yapısıyla çelişmiştir. Tekkeler artık yönetimle ilişkilerini adım adım koparmış, kendi gücünü kendisi kurmaya, kendi eğitim ve toplumsal yapısını bağımsız geliştirmeye çalışmıştır.
Özellikle Yıldırım Bayazıt sonrası iki oğlu arasında iktidar kavgasında sınıf kavgası su yüzüne çıkmıştır. Alevi Bektaşiler tümüyle Musa Çelebi’yi desteklemişlerdir. Musa Çelebi Şeyh Bedrettin’i Kazaskerliğe getirerek feodal beylerle ters düşmüştür. Yine de bütün uyarı ve tehditlere karşın bu görüşünden ödün vermemiştir. Şeyh Bedrettin’in görüşleri Alevi Bektaşi felsefesi görüşlerini içermekteydi. Hatta Şeyh Bedrettin Bektaşi görüşlerinin de ötesinde fikirler savunarak ülkedeki tüm yoksulları, ezilen, vergi ödemekten, ürettiği malların büyük bir bölümünü devlete ve devlet içerisindeki palazlanmış toprak sahiplerine haraç vermekten yoksul düşmüş köylüleri ve değişik milliyetten insanları savunan bir yol izliyordu. “Yarin yanağından gayrı her şey ortak”tı, bu fikirlerle Musa Çelebi’ye yönetici olmuştu. Musa Çelebi her alanda Bedrettin’e çok güveniyordu.
Çelebi Mehmet’le birlikte Alevi-Bektaşi devlet ilişkileri zayıflamıştı. Bu koşullarda devlet başkanına, padişaha koruma görevi yapan Yeniçeri elbette Bektaşi tekkesiyle birlikte olamayacakı. İlişkiler soyut kavramların dışında olamazdı. Zaman zaman sıcak ilişkiler kurulmuş olsa bile bu kuvvetli bağların olduğunu göstermez.
Yeniçeriler her zaman şu sözlerle öğünmüşlerdir: “Biz Hacı Bektaş’ın köçeğiyiz”. Buna karşılık toplum içinde Yeniçeriler’e Zümre-i Bektaşiyan, Güruh-i Bektaşiyan denilmektedir. Yeniçeri ağaları Ocaklarına şöyle seslenirdi: Düdeman-ı Bektaşiyan, Ağayan-ı Bektaşiyan.
“Yeniçeri Ocağı’nın 94’üncü cemaat ortasında Hacı Bektaş Babalarından birisi Hacı Bektaş vekili olarak otururdu. Hacı Bektaş türbesindeki baba (pir evindeki baba) vefat ettiği zaman yerine geçen yeni baba İstanbul’a gelir ve ocaklı onu alıp alay ile ağa kapusuna götürülür ve tacını yeniçeri ağasına giydirip alay ile Bab-ı Aliye gider ve Sadrazam tarafından kendisine ferece giydirilirdi. Bu yeni Bektaşi babasının pir evine avdetine kadar ocaklı tarafından misafir edilmesi usuldendi”14

EĞİTİM-ÖĞRETİM

Gerek Selçuklu gerek Osmanlı dönemlerinde medreseler dışında eğitim ve öğretim, cemaatlar aracılığıyla yapılmaktadır. Ancak asker alanında ve yönetici yetiştirilmesi amacıyla oluşturulan Enderun mektepleri adıyla devletin kurmuş oldukları okullar da vardı. Enderun okullarında yetiştirilecek yöneticiler ve geleceğin devlet adamlarının çoğunluğu devşirmelerden oluşan acemioğlan denilen Hıristiyan çocuklarından toplanmaktaydı.
Devşirilen çocukların güzel olanları saray içinde bırakılır. İri, gürbüz, güçlü, kuvvetli olanları ise Bostancı Ocağı da denilen Yeniçeri Ocağı’na verilirdi. Bunun dışında olanlar ise ayıklanır, Türk ailelerine geçici olarak satılırdı. Bu çocukların yetiştirilmesinde aileye verilen para çiftçilerden toplanırdı. “Türk çiftçilerine verilen bu oğlanlar ilk öğrenim devresini burada görerek islam dininin şartlarını ve Türkçe öğrenirlerdi”15 Anadolu köylerine dağıtılan çocuklar aile arasında yedi sekiz yıl kadar kalıp Türk ve müslümanlaştırıldıktan sonra Acemi Ocağı’na alınırdı.
Yönetici sınıfı yetiştiren Enderun Mektepleri çeşitli bölgelerde kurulmuştur. Birincisi Edirne’de I. Murat zamanında 1365 yılında yaptırılmıştır. Bu okullarda öğrenciler küçük yaşlarda belirli sınıflamalara ayrıldıktan sonra Devşirme kanunu gereğince okuma yazma öğreniminin ardından Türkçeyi anadili gibi kullanma durumuna getiriliyordu. Edirne’de kurulan saraya bağlı olarak bazı bölümlerinde eğitim görülmek amacıyla saray çevresine yeni binalar inşaa ettirilmiştir.
İkinci ve en büyük okul ise İstanbul’da Galata Sarayı adıyla kurulmuş olan okuldur. Bu sarayda yaptırılan ek bina aracılığıyla eğitime yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Bugün Tekkesi Macaristan’da bulunan büyük Alevi dedelerinden Gül Baba’nın isteği üzerine Sultan II. Bayezit döneminde ve onun talimatıyla yaptırılmıştır. “II. Bayazıt Galatasarayı’nı Gül Baba diye tanınan bir velinin işareti ve öğüdü üzerine 1481 yılında yaptırdığı söylenir”16
Galata Sarayı’nda ciddi eğitim verildiği göze çarpmaktadır. Burada öğretmenlik yapan ve okuldan mezun olan birçok tanınmış simaya rastlamaktayız. Demekki bu okulun vermiş olduğu eğitim devşirmelerin en sıkı disiplinle yetiştirilip devletin başına getirildiklerini göstermesi bakımından önemle izlenmektedir. Alevi Babası Gül Baba bile Galata Saray mektebinin ilk öğretmenleri arasında adı geçmektedir. Sözü edilen eserde öğretmenler sıralanırken Gül Baba özellikle birinci sıraya konulmuştur. Bu da bize şunu göstermektedir ki, II. Bayezit’ın derviş ve velilere, baba ve dedelere vermiş olduğu önemi göstermektedir. Galata Saray mektebinden mezun olan tanınmış ünlü Osmanlı paşalarının adları sıralanmıştır. Konumuzu çok fazla ilgilendirmediği için buraya almıyoruz.
Biz zaman zaman Osmanlı devlet ilişkilerinde Bektaşi dedelerinin ne derece rollerinin olduğu, bu ilişkilerin nasıl kopmuş olduğu yönüyle ilgilenmekteyiz.
Enderun okulları arasında Galata Saray mektebinden daha büyük olduğu Evliya Çelebi tarafından anlatılan bir başka saray da İbrahim Paşa Sarayı’dır. Bu saray Osmanlı vezirlerinin yetiştirilmesi amacıyla İstanbul’da yaptırılmış bir başka okuldur. Bu okulun bugün hangi yerde ne amaçla kullanıldığı tartışma konusu olmuştur. Yeri kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü burası zamanla başka amaçlarda kullanılmıştır. İbrahim Paşa Sarayı mektebinin dışında Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaptırılmış Küçükçekmece civarındaki İskender Paşa Sarayı vardır. “İskender Çelebi altı bin köleyi beslemiştir. Bunların altısı vezir olmuştur. Aralarında Sokullu Mehmet Paşa Sadrazamlık Mevkiine kadar çıkmıştır”17
Yeniçeri Ocağı için Acemioğlanı adıyla devşirilen kişiler Enderün mekteplerinde eğitilip Osmanlı devletine vezir ve diğer devlet adamları yetiştirilmiştir. Bunların da Anadolu Türk halkına nasıl davrandıkları Osmanlı tarihlerinde açık şekilde ortaya konulmaktadır.
Osmanlı devletinin ilerleyen, genişleyen, büyüyen yıllarında Yeniçeri Bektaşi ilişkileri çok zayıftır. Çünkü Bektaşi-Alevi felsefesi her zaman barış ve insan sevgisine dayanmaktadır. Savaşan ve zorbalık peşinde koşan bir yönetimle, paylaşım ve ganimet için devleti her zaman savaşa zorlayan toprak ağaları ve zorba beylerin görüşleriyle Bektaşi ve Alevilik düşünceleri çelişki yaratmaktadır.
Zaman zaman kopma noktasına gelen zaman zaman da devletle yakınlaşan Bektaşilik her zaman bir ikilem içerisinde kalmıştır. Tekke ile devlet ilişkileri iyi bir düzeyde tutulması karşısında, Anadolu taşrasında yaşayan Türkmenler’e zulmeden beylerin baskısı kesilmemektedir. Yoksul kesime yapılan baskılar ve soymalar tekkeleri de rahatsız etmektedir. Bu durum karşısında halk, önderini bulduğu anda isyan etmekten de çekinmemiştir. Yapılan ayaklanma, beylerin ve zorbaların tahakkümüne karşı bir başkaldırıdır. Zorbaların halka karşı yaptıklarından rahatsızlık duyan tekke postnişinleri, durumu zaman zaman padişahlara iletmesine karşın, sorunlarının yanıtını alamamaktadır.
Özellikle II. Bayazıt’ın Dobruca’dan getirterek Hacı Bektaş postnişinliğine oturttuğu Balım Sultan’ı İstanbul’a çağırarak Bektaşilik tarikatına girmesi bile durumu değiştirmemiştir. Tekke ilinde peşine takılan yığınlar ile başkaldıran Şah Kulu isyanı, Osmanlı yönetimine bir uyarı olması, kargaşa yanlısı çıkarcı kesime bir şeyler anlatmaya yetmemiştir.

BAYEZİT SONRASI

Bu ilişkiler devlet içerisinde saflaşan sınıflar arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmadığı sürece de durmayacağa benzemektedir. Çünkü ülkenin gelecekteki yönetimi, Bayeazit sonrası yönetimi de bu kutuplaşmaları ortadan kaldırmadığı gibi ortalığı bir soğuk savaş havasında tutmuştur. II. Bayezit’ın üç oğlundan ikisi bu kutuplaşmaların taraftarları durumundadırlar. Birincisi Şehzade Ahmet ki, Bayezit’ın kendisine halef olarak yetiştirdiği kişidir. Amasya valisi iken ilişki kurduğu kesim, Anadolu nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Türkmenler, özellikle de Bektaşi-Alevi olan kesimdir. Oğlu Şehzade Murat da aynı yolu izlemektedir. Kendisi Kızılbaşlığı bir tarikat, bir mezhep olarak seçmiştir. Şehzade Selim ise iktidara en uzak olması karşısında, hırsı, gözü pekliği ve acımasızlığı sayesinde arkasında sünni ulema ve toprak beylerinin yardımı sayesinde güçlü bir iktidar mücadelesi vermektedir. Bu mücadelede kendisini destekleyen önemli bir kesim ise ne yazık ki, Bektaşi tekkesine bağlı bulunan, manevi gücünü oradan aldığı iddiasında bulunulan Yeniçeri ordusudur. Bu Yeniçeri ordusu Yavuz Selim’i iktidara taşıyan yegane güç olmuştur.
Sultan II. Bayezit her ne kadar “benim büyük oğlum Ahmet Padişah olacak” deyiversin, bu para etmeyecekti. Yine Bektaşi postnişininden icazet alarak Bektaşiliğe girse de bu bile Şehzade Ahmet’i padişah yapmaya yetmeyecekti.

SELİM’İN KURNAZLIĞI VE ÖCÜ

Taht için ilk önce ortanca oğlu Korkut mücadelenin bayrağını çekti. Ancak erken davranışları kendisini safdışı etmeye yetti. “Öte yandan Selim Kırım’dan topladığı askerlerle Edirne üzerine yürüdü. Sultan Bayezit da Yeniçerilerle bu asi oğluna karşı gitti ise de baba oğul arasına kılıç girmedi”18
Aynı yazar olayları biraz alt üst ederek bazı yanıltıcı yargılarda bulunuyor. Şehzade Ahmet’in ortadan kaldırılması, istenmemesi konusunda da emrin Bektaşi tekkesinden geldiğini söylüyor: “Sultan Bayezit Uğraş Deresi muharebesinde eli kılıçlı asi Selim’i tamamen sahne dışı ettiğini zannederek büyük oğlu ve veliahtı Ahmed’i Osmanlı tahtına eliyle oturtmak üzere Amasya’dan İstanbul’a çağırdı. Şehzade Ahmed İstanbul civarında Maltepe’ye kadar gelmişti ki o ana kadar padişahlarına sadakat üzere olan Yeniçeriler, Hacı Bektaş Ocağı’nda verilen bir karar ile birden ayaklandılar, açık ve kesin: Biz Şehzade Ahmet’i padişahlığa kabul etmeyiz”19 dediler.
Tarihin yazılış biçiminde öylesine yanıltıcı bilgiler karşımıza çıkıyor ki, anlamakta insan zorlanıyor. Bektaşi-Yeniçeri ilişkilerinde somut bir birlik arandığında, ya da olayı Yeniçerilerin Bektaşi olduğunu söylediğimizde kendi kendimizle çelişmiş olmaktayız. Tarih ve yaşam sürekli değişim içerisindedir. Buna kimsenin gücü yetmez. Olaylar belki başlangıçta Hacı Bektaş tekkesi – Yeniçeri ilişkilerinin sıcaklığını sağlamış olsa da sonuçta durumu bir kopukluğa ve bir zıtlığa itmiştir. Osmanlı devlet yapısında oluşan baskıcı tutum Alevi felsefesiyle çelişmiştir. Bektaşilik hem II. Bayezit’la ilişkilerini iyi yürütecek, hem bu ilişkiler dışında Şehzade Ahmet Kızılbaşlarla iyi ilişkiler içerisinde olacak, Şah İsmail’le ezeli düşman olan Selim, üstelik Alevi ileri gelenlerin ve toplu yaşadıkları yerlerin “defterlerini tutacak” katletmek için ve de Bektaşiliğe bağlı olduğu söylenen Yeniçeriler, Selim’den yana olacak. Bu durum mantıklı gelmemektedir. Ancak Yeniçeriler’in menfaatları neredeyse kendilerinin de orada oldukları gerçeği vardır. Alevi-Bektaşi tekkesi ile ilişkileri maddi anlamda yoktur. Selim’i istemelerinin nedeni ise kendilerine ekonomik olarak rüşvet veren beyler aracılığıyladır. Bu nedenle de Selim yanlısı olmaları mantığa daha yakındır.
“Zamanla daha da genişleyen ocak ve Bektaşiliğin, karşılıklı bozulmaları Osmanlı devletini sık sık yenilgiyle sonuçlanan savaşlar ve toprak kaybı ile küçültmeye ve sarsıntıya sürüklemiştir” 20
Bir başka bozulmayı da başka bir yorumla getiren adı geçen yazar, Bektaşi ve Yeniçeri Ocağı arasına giren bozguncu güçlerin bu ikiliği yarattıklarını ileri sürmektedir ki, bu mantıklı olmasa gerek. Çünkü sonucun ekonomik çıkarlardan kaynaklandığı bir gerçektir. Yeniçeri ordusu güçlendikçe, devlet içerisinde söz sahibi oldukça, padişahı tahtından indirip, istediği şehzadeyi tahta oturtma konumuna geldikçe, elbette Bektaşilikle pek de arası iyi gitmeyecekti. Elbette Şehzade Ahmet gibi sırtını yoksul halka dayayarak iktidar olmak için umar harcayan bir kişi yerine sırtını toprak ağaları ve mollalara dayayan Selim’in padişah olmasını isteyeceklerdir. Bu gerçekler gözlerden kaçmasa gerek. “Şehzade Ahmet’i Maltepe’den çeviren de padişahı sarayına kapayan da Yeniçeriler’in kılıcı idi… Yeniçeriler, bizim padişahımız Sultan Selim’dir dediler” 21
Kızılbaş-Safavi devleti padişahının tahtını yıkmaya giden Sultan Selim, sırtını yine Yeniçeri ordusuna dayamıştı. En güvendiği ordusu Yeniçeriler idi. Eğer Yeniçeriler gerçekten Bektaşi olsalardı, ya da Bektaşilerle ilişkisi olsaydı, Çaldıran meydanındaki savaşta, savaştan kaçan Türkler gibi bu savaşı Şah İsmail’in lehine çevirirlerdi. Oysa her iki taraf Türk tabanına dayalı halk, bu savaşın olmasını, Türklerin birbirlerini kırmasını hiç de istemiyorlardı. Yeniçeri ordusu Türk tabanına dayanan bir kurum olsa idi yine böylesine kardeş savaşları içinde yer almazdı.
Alevi araştırmacısı Rıza Zelyut’un şu yargısı yerinde bir saptama olarak karşımıza çıkıyor: “Zaman içinde yalnız adı Bektaşi kalan Yeniçeri Ocağı, Osmanlı’nın silahlı gücü olarak Anadolu Alevileri’nin tepelenmesinde önemli bir rol oynadı. Yeniçerilerin tarih içerisinde Bektaşiliği savunmak için bir eylem koyduğunu bulmak olanağı yok.”22
Yeniçeri Bektaşi ilişkilerini bu saptamalar çok güzel anlatmaktadır. Kaynaklar geçmişte Yeniçeri-Bektaşi ilişkileri konusunda ısrarlıdırlar. Her kaynak, başlangıçta bu ilişkiyi üstüne basarak işlemektedir. Fakat zaman içerisinde ilişkiler alt düzeye inmiş, Yeniçeriler Bektaşi düşüncesini savunmaz, takmaz olmuşlardır. Maaşını az bulan Yeniçeri, durumlarının düzeltilmesi uğruna, istediklerinin yapılması için, bazan da keyfi düşünceleri karşısında padişaha kazan kaldırmışlardır. Bu durumda Yeniçeri kışlasında oturtulan Bektaşi Babası, göstermelik olmaktan öteye gidemezdi.
Önemli bir saptama da Yeniçeri-Bektaşi ilişkileri konusunda bir araştırma yapan Reha Çamuroğlu tarafından yapılmıştır: “1527’de Hacı Bektaş Postnişini olan Kalender Çelebi bin İskender’in 20, 30 bin canıyla başlattığı ayaklanma, aşiretlere ve yerli halka güvenilmemesi, sipahilerin isteksiz davranışları karşısında ancak çoğunluğu Yeniçeri olan Kapukulu askerlerine dayanılarak bastırılabilmişti”23
Çamuroğlu’nun bu saptaması çok anlamlıdır. Çünkü Yeniçeri ordusu gerçekten Bektaşi tarikatı ile iyi ilişkiler içerisinde olmuş olsaydı, Bektaşi postunun lideri Kalender Çelebi’nin Osmanlı zalim ağa ve beylerine karşı başlattığı eylemde Kalender Çelebi’ye yardım ederdi. Bu isyan, Kanuni Sultan Süleyman döneminde olmaktadır. Sultan Süleyman Anadolu’da meydana gelen bu büyük halk ayaklanması karşısında Macaristan seferini yarıda keserek Anadolu’ya dönmüştür. Kalender Çelebi bu ayaklanmayı durup dururken yapmamıştır. Osmanlı devleti ile Bektaşi tekkesinin ilişkileri çok iyi gidiyordu, her zaman da bozulmamıştı da neden Balım Sultan’ın kardeşi Kalender Çelebi Osmanlı devletiyle böylesine ölümcül bir savaşa girmişti. Bunu biraz düşünmek gerekir.
Bektaşilik konusunda yeteri kadar belge olmaması yüzünden her kalemi eline alan bir başka cepheden yorumlamaktadır konuyu. Herkes işine nasıl gelirse öyle düşünmektedir. Kimileri çürümüşlüğü Yeniçerilerin aymazlıklarına, esrarkeşliğine bağlarken, kimileri de Bektaşiliği de öylesine bir kategoriye sokmaktadır. Aslında Alevilik Bektaşilik kurumları her geçen zamanlarda gerileri aratmayacak denli örgütsel ve tecrübelerden yararlanarak yeni sentezler oluşturup, Bektaşi kurumu geliştirerek, toplumunun mutluluğuna sunmuştur.
“Eğer mümkün olsaydı, yere serilen Bektaşilik ve Yeniçerilik’in ardından her şey düzelirdi her taraf güllük gülistanlık olurdu. Olmamıştır. Askeri yönden devam eden çöküş, dinsel yönden de devam etmiştir, ve imparatorluk silinirken, tekke ve tarikatları da beraberinde götürmüştür.O halde Bektaşilik-Yeniçerilik diye neden tutturuldu. Konunun Yeniçerilikle ilgili kısmı bizim alanımızın dışındadır. Bektaşilikle ilgili kısmına gelince şunu söyleyebiliriz: Bektaşilik başlangıcından beri, Türk toplumunda soluk almanın zorlaştığı her yerde bir pencere görevi yapmış, herkes her söylemek istediğini Bektaşi’ye söyletmiştir. O adeta Türk toplumunun günah keçisidir.”24
Yazar bazı yapıtlarında bu konuda zaman zaman çelişkili yanılgılar getirmiş olmasına karşın bu yozlaşmayı da yerinde vurgulmaktadır. Örneğin Bektaşiliğin iki bölümde incelenmesi yanlış bir saptamadır. Hacı Bektaş dönemini başlangıç olarak göklere çıkartıp, diğer Balım Sultan sonrasını Bektaşiliğin bozulması süreci diye tanımlamaktadır. Yaşar Nuri, konuyu bilinçli olarak saptırmaktadır.

OSMANLI PADİŞAHLARININ TARİKATLARI

Eğer gerçekten Osmanlı padişahları kendilerini birinci dercede korumaya alan, koruyan ve en güvendikleri Yeniçeriler, Bektaşi geleneklerine bağlı olsalardı, ya da gerçek anlamda Bektaşiliğe bağlı bulunsalardı bir kaçı hiç olmazsa Bektaşi tarikatını benimserdi. Dikkatten kaçmayan bir durum varsa o da padişahların bağlı bulundukları tarikatlardır. Onlar gerçekten Bektaşiliğe yakın ve bağlı olsalardı, bu kurumu da kendi tarikatları çerçevesinde götürürlerdi. Padişahların bağlı bulundukları tarikatlar konusunda bir çalışma yapan Enver Behnan Şapolyo onların bağlı bulundukları tarikatları saptamıştır. Bir başka kaynakta bu konu yer almamaktadır. Bu çalışmanın aksi de iddia edilmemiştir. Yaşar Nuri Öztürk de bu listeyi aksi ispat edilinceye kadar gerçekliğini koruyacağını söylüyor. Biz de bu görüşe katılarak listeyi aşağıya alıyoruz.

  1. Sultan Osman Gazi (ölm:1324): Ahilik
  2. Sultan Orhan Gazi (ölm: 1362): Ahilik
  3. Sultan Murat Hüdavendigar veya I. Murat (ölm:1389):Ahilik
    4.Çelebi Mehmet (ölm:1421): Zeyniye
  4. Sultan II.Murat (ölm:1451): Bayramiye
  5. Fatih Sultan Mehmet (ölm:1481): Bayramiye
  6. II.Beyazit veya Bayezid-i veli (ölm:1512):Halvetiye-i Cemaliyye
  7. Yavuz Sultan Selim (ölm. 1520: Halvetiyye-i Sünbüliye
  8. Kanžn” Sultan Süleyman (ölm. 1566): Gülşeniyye
  9. Sarı Selim veya II. Selim (ölm. 1574): Halvetiye
  10. Sultan III. Murat (ölm. 1595): Uşşakiye
  11. Sultan I. Ahmet (ölm. 1617): Celvetiye
  12. Sultan I. Mustafa (ölm. 1623): Celvetiye
  13. Genç Osman veya II. Osman (ölm.) 1622): Celvetiye
  14. Sultan IV. Murat (ölm. 1640): Celvetiye
  15. Sultan I. İbrahim (ölm. 1648): Halvetiye
  16. Sultan Avcı Mehmet (ölm. 1687): Halvetiye
  17. Sultan II. Süleyman (ölm. 1691): Halvetiye
  18. Sultan II. Ahmet (ölm. 1695): Halvetiye
  19. Sultan II. Mustafa (ölm. 1703): Halvetiye
  20. Sultan III. Ahmet (ölm. 1730): Halvetiye-i Cerrahiye
  21. Sultan I. Mahmut (ölm. 1745): Halvetiye
  22. Sultan III. Osman (ölm. 1757): Halvetiye-i Ražfiye
  23. Sultan III. Mustafa (ölm. 1774): Halvetiye-i Cerrahiye
  24. I. Abdülhamit (ölüm. 1807): Nakşbendiye
  25. III. Selim (ölm. 1807): Mevleviye
  26. IV. Mustafa (ölm. 1808): Nakşbendiye
  27. Sultan II. Mahmut (ölm. 1839): Halvetiye-i Cerrahiye ve Mevleviye
  28. Sultan Abdülmecit (ölm. 1861): Halvetiye-i Cerrahiye
  29. Sultan Abdülaziz (ölm. 1876): Bektaşiye
  30. Sultan V. Murat (ölm. 1904): Bahaiye tarikatı ve Masonluk
  31. Sultan II. Abdülhamit (ölm. 1909): Şazeliye
  32. Sultan Mehmet Reşad (ölm. 1918): Mevleviye
  33. Sultan Mehmet Vahdettin (ölm. 1922): ? 25

Listede ilginç nokta Bektaşiliğin yok denecek kadar az benimsenmesidir. Ancak ilk üç padişah Aleviliğin Ahilik kolundan olup, Bektaşilik ile de ilgilidir. Zaten Sultan Osman, Orhan, I. Murat’ın yakın çevresi ve arkadaşları Alevilik tarikatına mensup, Haydari, Kalenderi, Bektaşi ve Ahilerle yakın ilişki içerisindedirler.

YENİÇERİ NE DERECE BEKTAŞİDİR?

Bektaşilikle ilişkilendirilmiş olan Yeniçerilik Bektaşi imajından kurtulamamıştır. Herkesin işine geldiği oranda Bektaşi, işine geldiği oranda da başka misyonlar yüklemekteler bu kuruma. Bektaşilik, Yeniçeri konusunda çeşitli görüşleriyle bilinen Birge, Bektaşilik Tarihi adlı kitabında bu konuda bazı belgeler de vermektedir. Örneğin Yeniçeri askeri ocağından terhis olan bir askerin 1822 tarihli bir belgesini yayımlamıştır. Bu belgede sıkça Hz. Hüseyin, Kerbela, üçler, yediler adları geçmektedir. Bu asker gönülden Hacı Bektaş’a veya Bekktaşi-Aleviliğe bağlı olabilir, ancak Yeniçeriler’in tümüyle, ya da kurum olarak böyle bir bağlılık içinde olduklarını düşünmüyoruz. Adı geçen yazar, şöyle bir bilgi de vermektedir: “1682 Viyana kuşatmasında Türk ordusunda esir olarak bulunan Kont Marsigli, Yeniçeri ağasının divanında Hacı Bektaş’ın adı geçtiğinde hep ayağa kalktığını söylüyor”26
Hacı Bektaş adının geçtiğinde ayağa kalkmak bir gelenekse, insanlar alışkanlıklarından dolayı bunu yapmıştır diye düşünüyorum. Çünkü ocağın geçmişten gelen bir alışkanlığıdır. Aynı Yeniçeri Ağası’na Bektaşi misin diye sormak gerektiğinde bunu bilemeyeceği, ya da bazı müstesnaların olabileceği bir gerçektir. Çeşitli tarihlerde Bektaşi-Alevileri tümüyle dağlarda taşlarda yaşamakta, devletin kırımına uğramaktalar, bu kırımlarda da Yeniçeri ordusu kullanılmaktadır. Hatta Birge, “III. Selim saltanatın ikinci yılında, 1789, Yeniçerilere sadakat ve cesaretini dilerken onlara Hacı Bektaş Köçekleri şeklinde hitap etti” yollu sözünü anımsatmaktadır. Yeniçeri sayıları konusunda da bilgiler koyan Birge, Kanuni döneminden sonra Yeniçerilerin sayısının artırıldığını da söylemeden geçmemektedir. Süleyman zamanında (1520-1516) 12.000, III. Murat saltanatı döneminde (1574-1595) 27.000, III. Mehmet (1595-1603) 45.000, I. Ahmet (1603-1617) 47.000 kişi olarak tesbit edilmektedir. Yeniçeri ordusunun sayılarının her zaman artırılması devlete ekonomik ve sosyal yük getirmesi yanında bir de devletin başına bela olarak kazan kaldırmaktalar, üstelik vezirler indirip, padişahlar da değiştirmekteler. Bütün bu olanlara karşın Anadolu’da meydana gelen Alevi-Bektaşi isyanları ve başkaldırılarında kullanılmak amacıyla bu sayılar artırılmaktadır.
Yeniçeriler’in ülke yönetiminde sultanlara bile yaranmadıkları kuşku götürmez bir gerçektir. Östelik devlet çıkarlarıyla beslenen, ayakta tutulan bu kurum taraftarları, kendilerini besleyen bir düzene karşı kanlı eylemler düzenlerken, sırf manevi bağlarıyla bağlı olduğunu söyledikleri Bektaşiliğe karşı iyi tutum beslemeleri hiç beklenemezdi. Çünkü Bektaşilikten hiç bir maddi çıkarları yoktu. Onlarla ilişkileri özellikle 16. yy.dan sonra başlarına bela almaktan başka bir şey olamazdı. O nedenle ben Yeniçeriler’in Bektaşi felsefesine bağlılıkları konusunda pek de iyimser değilim. Yine Birge’nın çalışmalarından aktarma yapalım: “1512’de I. Selim’in zamanında başlayarak her sultandan tahta çıkışında hediyeler istediler. Kazanlarını kaldırmaları bir isyan işaretiydi. Sultan huzuru ancak onların taleplerini karşılayarak bulurdu. II. Mehmet’in 1451’de tahta, ikinci çıkışında mesele çıkardılar. I. Süleyman yönetimine başkaldırdılar, fakat sonra onun sadık destekçisi oldular. II. Osman’a karşı ayaklandılar onu tahttan indirdiler. IV. Murat saltanatında, defalarca ayaklandılar. III. Selim’in düzenli ordu kurma isteği onları öfkelendirdi ki, sadece ona karşı mücadele etmekle kalmayıp hükümdarlarını önce hapsedip, sonra öldürdüler”27
Yeniçeriler, hem Osmanlı devletinin başına bela olarak kaldı, hem de Anadolu’da birçok kirli işlere karıştı. Osmanlı devleti ile bağları zayıflayan Aleviler, Osmanlının silahlı bir gücüne güvenmek, ondan destek almak, ona dua etmek, onun ocağında temsilci olarak postnişin bulundurmak tarihi gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bizim itirazımız Yeniçeri-Bektaşi birlikteliğinin devamı konusundadır. Buna katılmamız sözkonusu olamaz. Zaten Osmanlı devleti kurulurken Alevi dedelerinin devlet kuruluşundaki rollerini iyi bilen Aleviler böyle bir duruma pek ilgi duymazlar. Bir noktaya kadar Osmanlı devletiyle birlikte oldular, ona destek oldular. Ne zaman ki, devletin çıkarlarıyla halkın çıkarları çelişmeye, birbirine ters gelmeye başladı o zaman ilişkiler de yavaş yavaş ortadan kalktı, Yeniçeri Bektaşi ilişkileri de buna paralel olarak koptu. Osmanlı devletinin ilk iki yüz yılına gelene kadar Anadolu’da yaşanan dinsel hoşgörünün altında yatan bu sıcak ilişkiydi zaten.
Bazı yazarlar ve araştırmacılar Yeniçeri-Bektaşi ilişkilerinin olmayacağı görüşünde birleşirken bunun kökenlerini eskilere, eski tarihi gerçeklere dayandırmaktalar. Bunlardan bir tanesi de Yaşar Nuri Öztürk’tür. Öztürk, ısrarla bu ilişkiyi saf dışı yapmaya umar harcıyor. Bazı noktalarda yazara katılmasak da katıldığımız yönler vardır. “Böyle bir gaziler kümesinin, kendilerinden olmayan unsurlardan vücuda gelen bir ocağa iyi gözle bakacaklarını sanmıyorum. Ve bakmadıkları içindir ki, Bektaşi gazileri ile, devşirme Yeniçeri mensuplarının kaynaşmasını sağlamak üzere ünlü uydurma vücuda getirilmiştir. Yeniçerilerin Türk ülke ve toprağının bu esas ve mükemmel gazileriyle sırdaş ve dost olma ihtiyaç ve eğilimleri Bektaşi-Yeniçeri beraberliği yolunda bir kabulün yayılmasını zorunlu kılmış olabilir”28
Bektaşilerin bir ayırım noktası getirmedikleri, bütün dinleri ve insanları bir gördükleri, 13.yy.ın başlarından beri vardır. Çünkü onların ulu velilerinin kurmuş oldukları tekke ve zaviyelerde, Türkler’den başka yabancı kimseler de çoğunluğu oluşturuyordu. Çünkü Hacı Bektaş’ın “yetmiş iki millete bir nazarla bakma” sözü bazı görüşlerinin netliğini ortaya koymaktadır. Çünkü Bektaşiler devşirmelere ve esirlere hor bakma gibi bir eğilim sergilemiş olamazlar. Yine yazar devam ediyor: “Biz şuna inanıyoruz ki, Yeniçeri ocağı, Bektaşiliğin bağlı olduğu şuur ve ruh halinin daha eski zamanlardan beri zıttı, hatta düşmanı olan bir anlayış ve uygulamanın Osmanlı dönemindeki devamını ifade etmekte ve bu ocağın Bektaşilerce sevilip takdir edilmesi akla hiç de uygun düşmemektedir”29
Nedenlerimizi iyi saptamak durumundayız. Bu konuda elde yeteri kadar belge olmaması da ayrı bir eksikliği göstermektedir. Yorumların birçoğu varsayımlara dayandırılarak yapılmaktadır. Ancak yapılması gerekli olan şey, iyi araştırmak, tahlilleri zamana, koşullara uygun ve yansız bir biçimde yapmak gereklidir. Zaten 13. yy.da elde yazılı kaynakların olmayışı bizi bu tür yanılgıların içine götürmektedir. Zamanın yazılmış kaynaklarının bir çoğu, ya da geneli yanlış yazılmış kaynaklardır. Hacı Bektaş’ın piri Baba İlyas’ın torunlarından aşıkpaşaoğlu adıyla tanınmış Ahmet Aşık”, tarihi çarpıtırcasına olaylara yanlış yaklaşmıştır. Nedense Hacı Bektaş konusunda sağlıklı bilgiler vermekten kaçınmıştır. O sadece Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’a vardığını ondan el aldığını, savaştan sonra gelerek Sulucakarahöyük’e yerleştiğini söylemesine karşın, bundan sonraki olaylarda Hacı Bektaş’ı karalama gibi bir yol izlemektedir. Yine de aşıkpaşaoğlu Tarihi, döneminin önemli bir yapıtı olma özelliğini korumaktadır. Mevlana’nın yakınlarından Ahmet Eflaki’nin yazmış olduğu eserde de Mevlana göklere çıkartılırken, diğerleri hakkında yazar kendi yorum ve duygusallığını kullanmıştır.
Biz yine tarihe ve Yeniçeriler’in halk üzerinde, daha doğru bir söylemle Aleviler üzerinde yaptıklarına bakalım: “Kuyucu Murat Paşa’nın çadırının önünde Celalilerin kafalarından üç tane piramit yaptıklarını (20.000 kafa olduğu ileri sürülüyor)”30
Yazar bu bilgileri çeşitli kaynaklara dayandırarak vermiştir. Gerçekten de yabancı devşirmelerden yetiştirilmiş bir acemioğlu olan Kuyucu Murat Paşa Enderun’da okumuş eski bir yeniçeridir. Kuyucu Murat Paşa adıyla ün yapmış, bu zalimin sadistçe yaptıkları zulüm ve katliamı tek başına mı yapmıştır? Elbette Osmanlı askerleri olan Yeniçerilerle birlikte bu katliamları gerçekleştirmiştir.
Osmanlı yönetimi ve devşirme paşalar, Anadolu’da meydana gelen Kızılbaş ayaklanmalarının bastırılmasında hep Yeniçerileri kullanmışlardır. 16. yy.ın başında Anadolu’da meydana gelen en büyük Alevi-Bektaşi ayaklanması olan Şah Kulu ayaklanmasının bastırılmasında ve yenilgi sonrasında Şah Kulu taraftarlarının katledilmesinde Yeniçeri askerleri kullanılmıştır.
Hatta 1527’de Kanunu döneminde meydana gelen en büyük Alevi-Bektaşi ayaklanmasında Hacı Bektaş tekkesinin postnişini Balım Sultan’ın kardeşi Kalender Çelebi’ye karşı yapılan baskın, yine Yeniçeri ordusuna güvenilerek bastırılmıştır.

OSMANLI TARİHÇİLERİ
EN DOĞRUSUNU YAZDILAR

Osmanlı tarih yazıcıları, vakanüvistler bu konularda en kapsamlı bilgileri aktarmaktalar. Bilgileri verirken de karşı tarafa küfretmekten, kötülemekten çekinmemekteler. Bu tavırda yazılan yazılar, yapılan tarihler Alevilere-Bektaşilere ne kadar zalimce davranıldığının en büyük delillerini de oluşturmaktadır. Tarih yazarken, hemen saflaşmalara girmekten rahatsızlık duymuyorlar. Karalamaların ötesinde de ilginç ifadeler de kullanmaktalar. Solakzade, Neşri, Peçevi, Hoca Saadettin Efendiler’in kullandıkları kelimeler Osmanlı aleyhinde birer kanıt olarak karşılarına çıkmaktadır. Tarih-i Cevdet’de Ahmet Cevdet Paşa şu bilgileri yazmaktadır. “Bektaşiler çoğu defa, Peygamberin büyük sahabelerine, özellikle Hz. Ebubekir-is Sıddık radıyullaha anhum hazretleri hakkında açıkça küfüre cesaret ederlerdi.
Alevilik ilişkileriyle rafizilere temayüllü olduklarından geçen günlerde Anadolu diyarında Şah kılıcı sallayıp Süleyman Kanuni devrinde Hacı Bektaş Veli Tekkesinde postnişin olan Kalender adlı derbeder “Hacı Bektaş evladındanım” diye ortaya çıkıp başına otuz binden fazla sapıkları toplamış karışıklık çıkartılmıştı. Serdar-ı Ekrem İbrahim Paşa, mükemmel bir orduyla üzerine hareket ederek birkaç yerde bunlardan birçoğunu öldürmüştü. Sonunda Kalender yakalanıp idam edilmişti. Fakat bu yolda epeyce sünni yokoldu”31
İşte Osmanlı tarihçisinin Kalender Çelebi hakkındaki yargısı. O her ne kadar Hacı Bektaş postnişini olursa da yine de bir sapkındı. Çünkü bir isyancıydı. Canı sıkılmış isyan etmişti. Ya da macera arayan bir deliydi. Bütün yaşanan olaylarda nedenler, niçinler araştırılmaz. Hemen falan sapkın isyan etti denilir. Kalender Çelebi’nin otuz bin Türkmenini Osmanlı paşası hangi güçle yok etti dersiniz? Elbette Bektaşi tekkesine bağlı olduğu her ortamda söylenen Yeniçerilerce.
Yine Yeniçeri ordusunun Çaldıran’da Hacı Bektaş felsefesine canı gönülden bağlı bulunan Şah İsmail ve Türk’tebaa’sına karşı Yeniçeriler’in yaptıklarını bir alıntıyla izleyelim.
“Yeniçerilerin Çaldıran Meydan Muharebesindeki döğüşü yaman olmuştu. “Şah Şah” diye saldıran Safavi kıtalarına “Allah Allah” diye kükreyerek ezen, yorgun ayaklarının altına seren Yeniçeriler o asrın hakikaten güzide askeri olduklarını bir kere daha gösterdiler. Tarihimizde bu meydan muharebesinin bir adı da “Sofu kıran cengi”dir”32
Her kaynakta yeralan “Bektaşi postnişin temsilcisi Yeniçeri kışlasının 94. kıtasında oturur” sözlerinin anlamı nedir? Anadolu’da yüzbinlerce Alevi Bektaşi’nin katledildiğinde, asılıp, kesildiğinde, Alevilere Osmanlı vakanuvislerinin ve ulemanın küfürler yağdırdıklarında nerededir 94. kıtada oturan Bektaşi? Bütün bu olan olayları gözü mü görmüyordu ya da işbirlikçi miydi? İnsan bütün bunları düşünüyor. Gerçi Bektaşiliği-Aleviliği az çok bilenler bunların sahte ve göstermelik olduklarından şüphe edemezler. Çünkü Bektaşi Postnişin adına Yeniçeri kışlasında bulunan kişi, Osmanlı ulemasından birisidir, ya da Hacı Bektaş adına kendileri sahte bir temsilci koymuş olmaları akla en yatkın olanıdır.
Eğer gerçekten Yeniçeri ocağı Bektaşiliğe ve Bektaşi felsefesine bu derece bağlı ve bağımlı olmuş olsaydı, bu Ocak, 1826 yılında değil de taa Şah Kulu İsyanı dönemi olan 1500’lerin başında kaldırılırdı. Binlerce Alevinin katledildiği, kuyulara doldurulduğu, yerinden yurdundan edildiği bir dönemde Yeniçerilerin Osmanlı devletinin gözde ordusu olmasında hiç bir sakınca görülmemektedir. Bu zıtlık akıl ve mantığın alacağı şey değildir.
Osmanlı kuruluş dönemleri Bektaşi geleneğine uyumluluk göstermektedir. Çünkü Osmanlı devletinin ilk harcında emeği olan Aleviler devletin kuruluş kademelerinde görev almışlar, savaşlara katılmış, komutanlıklar yapmışlardır. Dini yönden Bektaşiliğe danışılmış, onlara zaviyeler ve tekkeler yapımında ilk Osmanlı padişahları yardım etmişlerdir. İlerleyen yıllarda bu ilişki adım adım gerilemiş, ne zaman ki 16. yy.a gelinmiş bu ilişki tümüyle ortadan kalkmıştır. Yeniçeri-Bektaşi ilişkileri de bu paraleldedir. İlk kuruluş yıllarında Hacı Bektaş postnişinlerinin bu ocağı kutsadığı, adını verdiği bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Başlangıçta ilişkisi olan bu grupların sürekliliği olması düşünülemez. Giderek değişik dini tarikatların etkisi altına da girmiş olan ocak daha ziyade sonlara doğru Osmanlının da başına bela olmuştur. Yeniçerilik kurulurken el almış olduğu Bektaşilikten nasiplenmiş ancak, yıkılırken de Bektaşi tekkelerinin kapatılmasına neden olmuştur.
Osmanlı yönetiminin, Yeniçeri ordusuna dayanarak Alevileri-Bektaşileri katletmeleri daha çok 16. yy.dan sonra hız kazanmıştır. Eğer Bektaşilere yapılan bu katliamlar Yeniçeriler kullanılarak yapılıyorsa ki durum farklı değildir, o zaman Bektaşilerle ilişkilerinin kopmuş olması fikri daha mantıklıdır. Hem Bektaşi tekkesine bağlı ve oradan manevi feyz aldığını söyleyeceğiz, hem de bu katliam içinde yeralmasını hoş karşılayacağız. Bunun mantığını anlamada zorlanıyor insan. 16. asırdan sonra Alevi-Bektaşilere yapılan katliamlara bir göz atacak olursak durumun pek iç açıcı olmadığı sonucuna daha net ulaşabiliriz. Osmanlı tarihçilerinden Müneccimbaşı Ahmet Dede, 1511 tarihinde Osmanlı’nın baskıcı yönetimine ve yöre beylerine karşı başkaldıran Alevi Dedesi Şah Kulu İsyanı konusunda şu bilgileri vermektedir:
“Ali Paşa 1511 rebiülahirinde, Gökçay denilen yerde Kızılbaşlara yetişti. Kemal-i gazabından askerin bakiyyesinin gelmesini beklemeyip savaşa başladı. Birçok Kızılbaş öldürüldü. Defalarca düşman safları arasına giren Ali Paşa, sonunda göğsüne bir ok isabetiyle şehid oldu. Adamlarından pek azı kurtulabildi. Kızılbaşların da ekserisi katledildi. Reisleri olan Şeytan Kulu Savaş sırasında kayboldu. Ölü ya da diri olduğuna dair bir haber alınamadı.”33
Tarihçinin Kızılbaş diye adlandırdığı kimseler, Anadolu Alevi Türkmenlerinden başkası değildir. Peki öldüren, çarpışan askerler kimlerdir? Onlar da Türkmenlerden ya da Yeniçeri mensuplarıdır. Karşılıklı ölümcül bir savaşa girenler birbilerinden manevi bir bağlılık bekleyebilirler mi?
1426 tarihinde Tokat dolaylarında Kızılkocaoğulları adıyla bilinen Türkmenlerin üzerine gönderilen Yörgüç Paşa emrindeki ordu, 400 kişilik Türkmeni Amasya kalesinde kıstırıp yaktırdığı ateşin dumanları arasında boğdurmuştur. “Bu Yörgüç Paşa ise Enderun mektebinde yetişen bir acemioğlandır”34
Yörgüç Paşa bununla da kalmayıp, yöre halkının mallarına el koyup, halkın ne ürettiyse hepsini ellerinden almış, büyük ve küçük baş hayvanlarını da beraberinde götürmüştür.
Yine, 1470 yılında Karaman ve Konya dolaylarında halka büyük çapta kırım yapıldı.
1473 tarihinde Otlukbeli savaşında Hoca Saadettin Efendi’nin deyimiyle “sıra sıra cellatlar, sürü sürü Türkmen doğradı” burada doğranan Türkmenlerin kimler olduğu belli. Ya Türkmen doğrayan cellatlar kimlerdir? Elbetteki Yeniçeri ordusu ve başlarında bulunan bir Osmanlı Enderun Mektepli paşadır.
Daha Sultan Yavuz zamanında Şehzade Murat aracılığıyla 600 kadar suçsuz insanın birgün isyan edecekleri düşüncesiyle öldürülmesi ilginç bir olaydır. Solakzade Tarihi bu olayın bir bölümünü şöyle anlatıyor: Vezir Ferhat Paşa merhum, Sultan Selim Han devrinde bazı eşkiyayı ve Türkmen şerirlerinin define gönderildiğinde bir miktar askere serdar tayin olunmuştu. Gaddar bir serdar olan Ferhat paşa nice günahsız kimselerin kanına girerek bu bahane ile fazla mal tahsil eylemişti”35
1601 tarihinde Hadım Cafer adlı bir muhafızın entrikaları yüzünden Tebriz yöresi baskı ve kıyımdan geçilmiyordu. Bu muhafız Askerlerine verdiği talimatlarla her tarafı yakıp, yıkmalarını ve insanları acımadan öldürmelerini söyleyecek kadar gözü dönmüştü. Bu nedenle burada öldürülen insanların sayısı 30 ila 40 bin civarındaydı. Bunları yapan askerler elbette Bektaşiyle bağlantısı ileri sürülen askerlerdi. Yine Yeniçeriydi. Katledilenlerse Alevi Türkmenlerden başkası değildi.
Osmanlı devleti yöneticilerinin gözünde kahraman, yiğit tanımlamasıyla anlatılan Hırvat kökenli Kuyucu Murat Paşa’nın zalimlikleri herkesçe bilinen bir gerçekti. “Kuyucu Murat Paşa konakladığı bütün yerlerde önceleri kuyular kazdırır ve bütün Celalileri, halkın şikayet ettiği muzır adamları öldürüp, bu kuyulara attırır, oraya indirilen birkaç adam da atılanları üst üste yığardı”36
IV. Murat’ın ise yaptıkları yanına kaldı. Memlekette ne Kızılbaş ne Sünni demeden bütün halkı zalimce Yeniçerilere katlettirdi. Yaptıkları kitle kırımları sayesinde adından çokça sözettirmişti. Bu döneme ait Kızılbaş kırımı ile ilgili olarak Solakzade şunları yazmakta “Kızılbaşlar bu ahvali görünce şaşırdılar. Bu sırada yüce Allah’ın hikmeti ile pazar sabahı muhasaranın 7. günü beş taraftan muhasaraya memur olan vezirleri İslam padişahı davet eyledi. Bu kaleyi yarın almak gerekir. Aksi halde siz bilirsiniz deyince; hep bir ağızdan canımız din ve devlet uğruna feda olsun, dediler. O zaman sair zamandan çok top atıldı. Kalede mahsur kalan Kızılbaşlar saklanacak yer bulamadılar”37
IV. Murat’ın bizzat bu Kızılbaş kıyımının başında olması, yüzlerce insanı acımasızca kaleye kıstırarak yok etmesi savunulacak bir durum değildir. Osmanlı tarihi bunca kıyım ve isyanlarla dolu bir tarihtir. Ama en çok kıyım ve katliamların olduğu dönemler, 16. yy.dan başlayarak, tarihçilerin ve tarihlerin bu dönemi Osmanlının yükseliş dönemi olarak gösterdikleri zamana denk gelmektedir. Elbetteki baskı ve şiddetle yükselen bir yönetim anlayışı sonuçta bunun bedeli olan yıkılış ve çökülüşü de yaşayacaktı.

IV. MURAT ve AHMET DEDE’NİN
BAŞINA GETİRDİKLERİ

Zalim ve acımasız bir padişah olan IV. Murat’ın birçok Alevi kırımı içinde olduğu bilinmektedir. Bunların önemlilerinden birisi de Sakarya Şeyhi Ahmet Dede ile ilgilidir. Sakarya kenarında sakin bir hayat süren Ahmet Dede’nin tekkesi çevresinde oluşan ilgi giderek artmaktaydı. Zamanla beş bin, on bin civarlarına ulaşan bu kalabalık Osmanlı yöneticilerini korkutmuş olup, Eskişehir Kadısı korkusundan bu çoğalmayı padişaha jurnallamıştı. Padişah bu ocağın hemen söndürülmesi için en güvendiği adamlarından Anadolu Beyler beyi Vardar Ali Paşa’yı 8 bin silahlı askeriyle birlikte Şeyh’in üzerine gönderir. Fakat bu baskını haber alan Şeyhin adamları bir saldırı ile olaya karşı koyarlar. Beylerbeyi bu savaşta yenilir. Ardından olaya çok sinirlenen padişah yeniden Şeyh’in eski müritlerinden Osman Ağa’ya Şeyh’ini yoketme görevi verir. Osman Ağa, Rumeli kökenli beş bin akserle birlikte olayın içine karışır. Şeyh’e yeniden mürit olmak istediğini, yaptıklarından pişmanlık duyduğunu söyler, Ahmet Dede inanır. Ancak ani bir gece baskınıyla birlikte Şeyh ve adamları yakalanırlar. “Sakarya Şeyhi 12 adamıyla birlikte Konya Ovasındaki Padişah IV. Murat’a götürüldü. 12 adamı Şeyh’in önünde Padişah fermanıyla işkence edilerek öldürüldü. Sakarya Şeyhi’nin ise tüm kemikleri kırıldı ve derisi yüzülerek öldürüldü. Şeyh Ahmet’in bu işkenceye karşı direnç göstermesi ünlüdür. Kendisini yüzen cellat Kara Ali’ye “Acele etme… zevkini alayım” diyerek boyun eğmeyeceğini işkenceyi önemsemediğini belirtmesi izleyenleri hayrete düşürmüştü. Büyük bir direnç ve inanç örneği ortaya koymuştu. Onun direnci padişahı bile şaşırtmıştı”38
Şeyh’in öldürülmesiyle tatmin olamayan padişah IV. Murat, Şeyh’e bağlı bulunan 40 kadar Alevi köyünü temellerinden ateşe vererek insanları ve mallarıyla birlikte ortadan kaldırmıştır.

YAVUZ ve SULTAN SÖLEYMAN

Yeniçerilerin canıgönülden bağlı bulundukları önemli bir hükümdar hiç kuşku yok ki, Kanuni Sultan Süleyman’dır. Sultan Süleyman da babası Yavuz Selim gibi bir Alevi-Bektaşi düşmanıdır. Çünkü yaşadığı ortam onu da babası gibi Alevilere karşı düşman yapmıştır. Yavuz’un Şehzadeliği sırasında Trabzon’da Alevileri “deftere eder”ken, Süleyman da Kırım’da şehzade olarak bulunmaktaydı. Selim’in saltanat savaşına katılıp, babası Bayezit karşısında birinci yenilgisi ardından Süleyman’a sığınmış, ondan yardım almıştı. Hiç kuşkumuz yok ki, babasının her türlü olayı içinde Süleyman da bulunmaktaydı. Yavuz Sultan Selim’in ölümü ardından hükümdar olan Sultan Süleyman’a Alevilerle ilgili görüşlerini sorduklarında “bu dinsizlerin pisliklere bulaşmış vücutlarını zaman sahifesinden ne vakit izale eyleriz”39 dediğini solakzade kaydeder.
Bu mantıktaki bir sultanın siz ülke yönetimindeki tutumunu düşünün. Hele dinsiz diye adlandırdığı Bektaşiler-Yeniçeriler ilişkisinin devamını görünüz. Olaylar insan mantığını zorluyor.
Özellikle II. Bayezit sonrası bütün padişahların II. Mahmut dönemine gelene kadar olanlar Kızılbaş, Rafizi, Alevi, Bektaşi diye adlandırılan Alevi Türkmen toplumuna hiç de iyi bakmadıkları, her fırsatta onlardan nefret ettikleri, yeri geldikçe kellelerini kestikleri, mallarını gasbettikleri fetvalarla belgelenmiştir.
II. Bayezit’ten sonra padişah olan Yavuz Sultan selim Han’ın Kızılbaş katliamı konusunda başı çektiğini, eli kanlı bir diktatör olduğunu bilmeyen yoktur. Kimi kaynaklara göre doksan bin, kimi kaynaklara göre de kırk bin Alevi-Bektaşi-Kızılbaş-Rafizi öldürttüğü yazılıdır. Yavuz öldüreceği Alevi toplumunu ister kitle imhasıyla, ister bireysel olarak yapsın mutlaka altında bir dayanak bulunduracaktı. Kendi suçuna zamanın Şehyülislamlarını alet olarak kullanıp, onların fetvalarıyla yapmaktaydı. Yavuz’un fetvacı Şeyhülislamları’ndan İbni Kemal’le ilgili Ali Yıldırım şu tümceleri kullanmakta “Tahrikçi ve Kızılbaş düşmanı Şeyhülislamlardan biri olan Kemal Paşazade de Kızılbaşlığı mahkum etmek için topyekun seferber olduklarını dile getirmekten sakınmıyordu”40
Yine Yavuz’un ruh halini anlatan Yıldırım şu sözleri önümüze koyuyor: “Yavuz Selim’in kitlesel Kızılbaş katliamında Osmanlı engizisyonunun tüm kurallarını, çalışma şeklini, yargılama anlayışını olduğu gibi görüyor, öğreniyoruz. Birincisi din adamlarından ve medrese ulemasından oluşan ‘divan’ göstermelik de olsa bir engizisyon mahkemesidir. Selim ise başyargıç sıfatını taşımaktadır. İkincisi yargılanan sanıklara isnat edilen suç dinsel kurallara aykırı hareket etmektedir”41
Sultanların yaptıkları hayal mahsulu değil, bizzat kendi tarihçilerinin öğünerek, onur meselesi yaparak kaleme aldıkları gerçeklerdir. Yavuz’un çok önem verdiği ünlü bir tarihçisi şu sözlerle öğünüyor, öğünürken de Yavuz’un yaptıklarının haklılığını da örnek gösteriyor: “Fetvaların kaleme alınmalarını müteakip Kızılbaşlara karşı şiddetle harekete geçmek zamanının geldiğine kani olan Selim, müfritlerin tesbit edilerek bir deftere kayıt edilmesini emretmek suretiyle Kızılbaş katliamına girişmişti”42
Selim, bütün bunca katliamı yaparken, bunca Alevi adıyla ortaya çıkan Türkleri, Türkmenleri öldürtürken acaba ordusunu, cellatlarını nereden getirdi, diye bir soru geliyor insanın usuna. Ancak Selim’in cellatlarının Yeniçeri oldukları şüphesizdir.
Yavuz Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman Hazretleri Nahçivan seferine çıkmadan önce Diyarbakır Beylerbeyi Ayas Paşa’ya gönderdiği emirlerle, gözünün arkada kalmaması yönünden tedbirleri almaktan da geri durmuyordu. Bu Ayas Paşa ki, Yeniçeri ordusuna alınmış, Acemioğlan okulundan Enderun mektebine gönderilmiş bir devşirmedir “Kızılbaş lekesi olanlar hapis ile iktifa edilmemeli, bu gibiler isabetli tedbirlerle elde edilerek habis vücutları ortadan kaldırılmalıdır. Kızılbaşlığa meyledenlere gecikmeden fırsat ve mecal vermeyesin”43
Yorum gerektirmeyecek kadar açıkça gözler önüne serilen bu belgedeki sözler Sultan Süleyman’ın gerçekten de Osmanlı devletini zirveye nasıl çıkarttığının bir göstergesidir. Bu nedenle de tarihin karanlıkta kalmış nice belgeleri günyüzüne çıkartılmayı beklemektedir.

II. SELİM ve DİĞER FETVALAR

Alevilerin öldürülmesi, ortadan kaldırılması, ya da dine döndürülmesi; yönünden en çok ferman veren, fetva verdiren padişah olarak Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri’nin oğlu Sultan II. Selim’dir. Selim de tıpkı babası Süleyman ve dedesi Yavuz gibi, bu devletin geleceğini, şeriatın selametini, paşaların ve beylerin mutluluğunu herşeyin üstünde tutan bir anlayış içinde bulunmuştur. Niksar Kadısı’na gönderdiği bir fetvada şunlar yazılıdır:
“Niksar Kadısı’na hüküm ki,
Mektup gönderip Seyyit Mustafa Efendi’nin sana bildirdiğine göre ilçenizde bulunan Matay zaviseyinde Şeyh olan Erdivan, Çırak ve Ali ile diğerlerinin Kızılbaş ve Rafizi olduklarını bildirmişsin. Soruşturma yapılıp durum gerçek ise zaviyedarlığın efendiye verilmesini buyurmamı istemişsin. Adam gönderip adı geçenlerin kutsal şeriata uymağa çağrıldığında, itaat etmeyip kaçtıklarını, geçmişte de sabıkalı olan Erzan kardeşlerin Kızılbaş defterinde kayıtlı olduğunu, bunların beylerbeyini katlettiğini, tarafsız müslümanların haber verdiklerini arz eylediğini kadı askerini yüce katıma bildirmekle adı geçenlerin görevlilerce bulunup, getirip dahi küreğe gönderilmesini emredip buyurdum ki … 1 Temmuz 1572” 44
Selim sonrası saltanat koltuğuna oturan padişahlar aynı yolu izlemeden geri durmadılar. Selim sonrası III. Murat seks uğruna Yeniçerilere nice canlar aldırdı. Geceleri yatağına aldığı kadınların sayısının kırk adet olduğu tarihçi Peçevi İbrahim Efendi yazmaktadır. Şehveti öylesine ayuka çıkmıştır ki, yatağına aldığı kadınlarla ilişkilerini bir komediye döndürmüş, sonuçta da kadınlar suçlu bulunarak birçoğu olduğu yerde ölüme gönderilmiştir.
Bektaşilerle içli-dışlı olan Yeniçeriler, Yeniçeri Ağaları, ya da 94. kışlada oturan Bektaşi temsilcisi bütün bu katliamlar, gereksiz öldürmeler yapılırken neredeler? Neden sesleri çıkmaz? Neden zalimlerin zalimliklerine göz yumarlar? Yeniçerileri Bektaşiler’le içiçe gösteren yazarlar-araştırmacılar bu katliamlar konusunda neler söyleyeceksiniz. Bu fermanlar Bektaşiliğin etkisi olduğu bir alanda yazılabilir mi? Uygulanabilir mi?
Artık belgesi, bilgisi bulunmayan bu tür varyasımlardan kurtulmalıyız.Yeniçerileri Bektaşi gösterme komleksi hiç kimseye yaramaz. Aksine bir takım gerçeklerin gizlenmesine, karanlıkta kalmasına yarar. Ben Bektaşi düşüncesi içerisine Yeniçeri mantığının sığmayacağını, sığdıramayacağını düşünüyorum. İnsan sevgisi-hoşgürü, barış ve demokrat düşünceleri taşıyan Alevi felsefesi içerisinde Yeniçerinin mantığını göstermek zordur. Eğer öyle bir mantık Bektaşi tekkelerinin içine girmişse mutlaka hastalık taşırdı. Bu hastalık ise teslimiyeti, dönekliği, boyun eğmeyi, düşünceyi terketmeyi yeniden Araplaşmayı beraberinde getirirdi. Oysa görülen odur ki, Alevi Bektaşi felsefesi, zalim ve zulüm düşüncesiyle çelişmiş, onurunu kaybetmemek için de kellelerini vermekten kaçınılmamıştır. Bugün eğer Alevi-Bektaşi tarihinde bir onur varsa, paylaşıma dayalı, hele hele -yol kardeşliği- gibi bir kurum hala ayakta kalıyorsa bütün bunlara neden olan Bektaşiliğin derin felsefesidir. Bu felsefeye gönülden bağlı, ödünsüz Alevi-Bektaşilerdir, onun felsefesidir.
Yine Reha Çamuroğlu şu yargıyı koyuyor: “Alevi-Bektaşi-Hurufi-Kalenderi-Torlak-ve Işıklar kesimlerine Yeniçeriler tarafından saldırı ve katliamları böyle bir dönemleme açıklayamayacaktı.”45

YENİÇERİ OSMANLI’NIN AYRICALIKLI ÖRGÜTÜDÜR

Yeniçeriler Osmanlı devletinin gözde askerleri olduklarından önemli seferlere yine onlara dayanılarak gidilir, başkaldırılar onlarla bastırılır, idamlar onlarla yaptırılır, sultanlar onlara güvenliklerini emanet eder, ülkede yapılan herşeyin altında Yeniçeriler vardı. Savaşlarda kazanılan ganimetlerin bir bölümünü sultan Yeniçerilere -ulufe- olarak dağıtırdı. Hele yerli isyanların bastırılması sonrasında Yeniçerilerin keyiflerine diyecek yoktu. Padişahların değişmesinde yine onlar keyiflenirler, yerler, içerler, ihsanlar, ikramiyeler alarak yaşamlarının tadını çıkartırlardı.
Yeniçeriler, Osmanlı’da ayrıcalıklı bir sınıfı olma vasfını Sultan II. Mahmut dönemine kadar sürdürmüşlerdir. Başlangıçlarda görmedikleri ilgiyi ilerleyen asırlarda daha da çok görmüşler, evlenmişler, ev bark, çoluk çocuk sahibi olma hakkını da elde etmişlerdi. Osmanlı devletinin yükselme dönemlerinde Yeniçeriler palazlanıp, zenginleşip, zevk sefa sürerken Bektaşiler aileleri, çocukları ve mallarıyla birlikte katlediliyor, yok edilmeye çalışılıyorlardı.
Yeniçeriler öylesine aymazlaşmışlar, öylesine devlet içerisinde söz sahibi olmuşlar ki, artık istemediği şehzadeyi padişah yapmamağa, istediği şehzadeyi padiah yapmağa başlamışlardır. Bunu bir darbe ile yapmaktalar, başarılı olurlarsa ne ala, istedikleri şehzadeyi padişah yapar, istemediği şehzadeyi koyun boğazlarcasına ortadan kaldırırlardı. Onlara kimse söz geçiremez olmuştu. Her şeyde her ortamda kazan kaldırmağa alışmışlardır.

YENİÇERİLER KIZILBAŞ TARAFTARI ŞEHZADE
AHMET’E KARŞI SELİM’İ PADİŞAH YAPTILAR

Yine Osmanlı’nın Alevi kırımında görevlendirdikleri şehzadeler Yeniçerilerce sınavdan geçirilmekte, işlerine gelirse ona destek de vermekteler. Yavuz Selim ile Sultan Ahmet’in iktidar çekişmesinde yaşanan olaylar Yeniçerilerin etkisi yüksek olmuştur. Şehzade Ahmet iktidara çok yakınken, hatta babası tarafından tahta davet edilmişken İstanbul’a doğru yola çıkmış “Meydana gelen değişmelerden habersiz olan Sultan Ahmet sabah olup denizi geçmeyi ve saltanat merkezine varıp tahta oturmayı gafil bir şekilde bekliyordu. Halbuki Yeniçeriler toplanmış Sultan Ahmet’in tahta geçmesine mani olmaya karar vermişlerdi. Yeniçerilere göre Sultan Ahmet bir Türkmen eşkiyasının (Kızılbaşların) hakkından gelemeyip kaçmış ve saltanatın şanu şerefine halel getirmişti. Saltanat böyle birisine nasıl teslim edilebilirdi. Sultan olmaya laik olan kimse Selim Han’dı. Yeniçeri taifesi Sultan Ahmet’in padişahlığını redde, Sultan Selim’in tahta geçmesini talebe karar verdiler”46
Osmanlı tarihçisinin sözlerinde durum çok açık şekilde görülmektedir. Alevi-Bektaşilerle işbirliği yapmış bulunan Şehzade Ahmet’e karşı Alevi-Bektaşi kırımcısı olan Yavuz Selim’i tahta oturtuyorlar.
Yeniçeriler Selim’i padişah yapma girişiminin mükafatını fazlasıyla aldılar. Selim’den elde ettiklerini Sultan Ahmet’ten alamayacaklardı. Onların gönlü eli açık olan, kimden yardım, para ve bahşiş gelirse en iyisi oydu. Ve onu tutacaklardı. Yavuz Sultan Selim Han Çaldıran Savaşı sonrası Yeniçerilere verdiği haracı Osmanlı tarihçisinden okuyalım: “Kızılbaşlar tam bir hezimete uğrayıp da içlerinden pek azı kurtulduktan sonra, Osmanlı askeri Kızılbaş ordugahını sabaha kadar yağmaladı. Aldıkları ganimetin haddü hesabı yoktu. Değerli ganimetlerin bir kısmı sultan için ayrıldıktan sonra kalanı askerlere dağıtıldı. Atlı askere ikişer, piyadeye birer akçe terakki ihsan olundu”47
I. Murat (1328-1398) zamanında kurumlaşan, Osmanlı devleti içerisinde önem kazanarak, iktidara ortak olacak kadar başarı sağlayan, göze giren ve Sultan II. Mahmut (1784-1838) tarafından ortadan kaldırılan Yeniçeri Ocağı konumuzun ağırlık noktasını oluşturmaktadır. Çünkü Bektaşilerin manevi desteğiyle kurulup, onlarla hiçbir bağı olmadığı halde, Bektaşilerin maneviyetini ve maddiyatını ortadan kaldırmaya neden olan Yeniçerileri ortadan kaldıran II. Mahmut kimdi? Neden bu ocağı kaldırdı? Bu konu üzerinde durmak konumuzu biraz daha aydınlatacaktır. Çalışmalarımızı mümkün olduğu kadar kaynaklara dayandırmağa çalıştık. Bu kaynaklar genellikle Osmanlı kaynaklarıdır.

II. MAHMUT VE UYGULAMALARI

II. Mahmut, 1808 tarihinde Osmanlı padişahı olmuştur. Osmanlı devletinin 30. padişahıdır. Babasının adı I. Abdülhamit, Annesi Nakşidil Valide Sultan’dır. “Annesinin Fransız kökenli olduğu söylenmektedir” 48
Sultan I. Abdülhamit öldüğünde Mahmut henüz beş yaşındadır. Kendisinden 22 yaş büyük olan amcaoğlu III. Selim padişah oldu. III. Selim’in erkek evladı olmadığından Mahmut’u kendi öz oğlu gibi yetiştirdi, onu en iyi okullarda en iyi hocalarda yetişmesini sağladı. Aynı zamanda Avrupa yanlısı ve reformist bir padişah olan III. Selim, Mahmut’u da kendisi gibi yetiştirmeyi, aynı görüşleri almasını sağlıyordu. Kabakçı Mustafa İsyanında III. Selim’in öldürülmesinin ardından Mahmut padişah oldu. Sultan Mahmut padişah olduğunda 24 yaşlarında bulunmaktadır.
Mahmut, III. Selim döneminde kendisini her zaman padişahın yanında buldu. Selim’in tüm uğraşlarını yakından izlemekteydi. Padişah Selim’in yaptığı askeri islahat hareketlerine yakın ilgi duydu. Topçuluğa özel ilgisi vardı. Amcasının tahttan indirilip, kendisinin padişah olmasıyla da amcasından önemli konularda yararlandı. III. Selim’in yeniden tahta geçirilmesi uğraşları içinde bulunmadı. Ancak Alemdar Mustafa Paşa buna öncülük yapıyordu. Bu teşebbüs de boşa gidince Yeniçeri asileri III. Selim’i öldürdüler. Ardından IV. Mustafa’nın da tahta talip olması üzerine o da aynı akibet içinde buldu kendisini. Mahmut II. 1808 tarihinde Osmanlı tahtına rahatlıkla oturdu. Alemdar Mustafa Paşa’yı reformcu Selim’in yanında yaptıklarını bildiğinden onu yeniden sadrazam yaptı. Yapacağı önemli işlerin başında III. Selim’in yaptığı veya yapmağa zamanı elvermediği islahatlara devam etmekti. Anadolu ve Rumeli ayanlarını İstanbul’a davet ederek onlarla ittifak konusunda bir senet imzaladı. Bu anlaşma gereğince devlete bir çeki düzen verilmeliydi. Yeniçeriler’in disiplini üzerinde de durmak gerekliydi. Bu konu Yeniçeri’lerin pek hoşuna gitmemişti. Alemdar Mustafa Paşa üzerine yürüyüp, bu paşayı feci şekilde öldürdüler. Ardından eylemleri durmak bilmiyordu. Sultan Mahmut da tahtından olmalıydı, onu sıkıştırmaktaydılar. Ulemadan çeşitli kişilerin araya girmesiyle bu eylemlerinden ancak yüklü imtiyazlar koparmak koşuluyla vazgeçtiler.
Sultan Mahmut 1808 tarihinde padişah oldu. Ancak Yeniçeri Ocağını 1826 tarihinde kaldırdı. Bu süreçler içerisinde neden bu ocağa dokunmadı da aradan 22 sene geçmesiyle Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırıldı? Bu konu üzerinde durmak gerekir.
II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağını kaldırması Bektaşi ve Aleviler için problem değildir. Kaldırabilir. Onlar açısından Sultan Mahmut’un yenilikçi bir padişah olması da sorun değildir. Belki bu duruma Aleviler destek de verebilirler. O halde nedir problem?
İşte problemin ana noktası burada düğümleniyor.
Eğer din ya da tarikatlar reformların önünde bir engelse buna da Alevilerin bir diyeceği yoktur. Kaldırılsın, hepsi kaldırılsın.
Ancak Yeniçerilerin devlete vermiş olduğu zararlar, ya da bu ocağın bozulmasının sonuçları Ocağı ilgilendirir. Bu ocağın Bektaşilerle bir sorunu yoktur. Hele hele bozulma dönemlerinde hiç yoktur. 16. yy.dan sonra hiç de olmamıştır. Alevi katliamlarının yapılması sırasında Yeniçeriler’in Alevi ve Türkmen halkı üzerine giderken Bektaşilikle-Alevilikle hiç ilgisi yoktur.
Tek sorun Yeniçeriler’in savaşlarda yaptıklar gülbankta adı geçen Hacı Bektaş adı, Ali adı mı sorun?
Sanırım bir neden de buna dayandırılsa gerek. Çünkü eğer böyle olmasaydı, olay objektif değerlendirilseydi, konumuz akışı içerisinde de göreceğimiz gibi Bektaşi dergahlarının yerine Nakşi ve Mevlevi Şeyhler atanmazlardı.
Biz yeniden II. Mahmut’u tanımaya devam edelim.
II. Mahmut hemen Yeniçeri Ocağını kaldırmadı. 22 yıl bekledi. Bekleyişin nedenleri neydi?
Bu sıralarda balkanlar yavaş yavaş kaynamağa başlamıştı. Orada bulunan Osmanlı devletine bağımlı devletler, Fransız ihtilalinin sonuçlarını yakalamağa başlamıştı bile. Sırbistan isyan halindeydi. Batı da daha başka problemler varken, doğuda Hicaz’da Vehhabilik adlı bir dini mezhep ortaya çıkmış, sürekli gelişiyor, taraftar topluyordu. Osmanlı devletini baş tehlike olarak gören bu akımın önemli hedefleri arasında Osmanlı imparatorluğu ve halifelik vardı.
Rusya, Osmanlı devletine diş biliyor, fırsat kolluyordu. Napolyan’a göz kırparak bazı paylaşımları birlikte götürmek istiyordu. Kanuni döneminde çeşitli anlaşmaları Osmanlı devletiyle yapıp, birçok imtiyaz elde eden Fransa, artık kazandığı bu imtiyazlarla doymuş, yeni yeni imkanlar peşindeydi. Napolyon gibi büyük bir savaşçı vardı Fransa’nın başında. Eflak ve Bağdan’a yerleşen Napolyon’a sesini çıkartmayan Çar’ın amacı Osmanlıydı. Fakat ani bir kararla Rusya’ya saldıran Napolyon karşısında Rus Çar’ı, Osmanlı devletiyle barış imzalamak durumunda kaldı. Sırplar ise Osmanlı’dan çeşitli imtiyazlar karşılığı kargaşadan çekilmişti. Vehhabiler konusunu Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa halletmişti. Tarih 1813.
Bu kargaşa ortamında Yeniçeri ordusunu küstürmemek gerekliydi. Sultan Mahmut bunu yaptı. Östelik onların çeşitli başkaldırılarını da tavizle durdurdu.
Sultan Mahmut kafasında bulunan reformlara devam etmeliydi.
Hemen reform arifesinde yeni isyanlar çıktı. İstanbullu Rumlar iç kargaşa çıkarttılar. 1821’de Mora isyan etti. Bu isyan çok büyüktü, Sultan’ı telaşa düşürdü. Rum patriği ile birçok metropolü de astırarak durumu kurtarmaya çalıştı ise de Mora isyanı bastırılmakta zorlandı. Burada bulunan isyancılar Yunanistan’ın bağımsızlığını ilan ettiler. Avrupa devletleri bağımsızlığını ilan eden isyancılar tarafını tutarak Osmanlı’ya zor günler yaşattı. Sultan Mahmut, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istedi. Ancak Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa’yı bu konuda görevlendirdi. 1824 ile 1826 tarihleri arasında iki yıllık zorlu bir vuruşmadan sonra İbrahim Paşa, Mora’ya asker çıkartıp her tarafı yakıp yıkmağa başladı. Avrupa devletlerinin araya girmesiyle, zaten II. Mahmut Mora konusunun devletlerarası bir duruma gelmesini kesinlikle istemiyordu. Yunanistan’ın muhtar bir eyalet olması ve Osmanlı’ya vergi ödemesi koşuluyla bir anlaşma yapıldı. Sultan Mahmut, bu konunun böyle gitmesini istemiyordu. Başarı elde edememesinin nedenini Yeniçeri ordusunun başıbozukluğuna bağlıyordu. Bu Ocağa yeniden çeki düzen vermek isterken Ocak birkaç kez yeniden kazan kaldırdı.
Artık II. Mahmut için öncelikle hallolunması gereken konu Yeniçeri Ocağı’nın yokedilmesiydi. Aksi takdirde ne savaşlar, ne de reformlar yapılabilirdi.

YENİÇERİ OCA12İ9 KONUSU HALLEDİLMELİYDİ

“II. Sultan Mahmut Han, Kapukulu Ocaklarına karşı harekete geçirmek için tam 17 yıldan beri bekliyorlardı”49
Haziran’ın onaltısı 1826 gecesidir. Bütün Yeniçeriler ağalarıyla birlikte Atmeydanında toplanmış eskisi gibi yapacaklarının karşısında yine zaferle çıkacaklarının hesabını yapmaktaydılar. Zaten ne olduysa o gece olmuştu. İkinci Mahmut ve kurmayları kafalarından geçeni çok sert ve acımasız biçimde uygulamışlardı.
Bu kazan kaldırmanın altında yatan neden ise II. Mahmut’un bu ocağı getireceği çeki düzen olmuştu. Yeniçeriler bu kararlılık karşısında kendilerine dokunacak bir hareketi şimdiden bertaraf etmeliydi. O nedenle örgütlü bir biçimde toplanılmıştı. Bu büyük bir gösterişti. Hüsranla bitirilecek bir sonucu beklemek akıllarından bile geçmiyordu.
“15-16 Haziran’da Yeniçeriler, kısa süren fakat şiddetli sokak muharebelerinden sonra, kışlaları top ateşine tutmak suretiyle perişan edildiler. Bu suretle bir vakitler Osmanlı imparatorluğunun en kuvvetli müesesesi tarihe vakai hayriye diye geçti” 50
Ne garip bir gelişme ki, bir zamanın gerçekten de o muhteşem Osmanlı yükselişinin gözde bir ordusu, gözde bir ocağı, padişahlar deviren, vezirler götüren kocaman kurum bir gecede ortadan kaldırılacaktı.
Kendi iplerini kendileri çekiyorlardı. Artık çok şımarmışlardı. Sonlarının ne olacağını bilmiyorlardı. Onlar talimden, düzene gelmekten, uyumdan kaçıyorlardı. Sultan III. Selim’in 1807’de kurmak istediği Nizam-ı Cedit’i ile Sultan Mahmut’un Sekban-ı Cedit’i de 1808’de Yeniçerilerin başkaldırılarıyla ve kanlı ihtilalleriyle yokedilmişti.
Yeniçerileri sıkıntıya sokan konu talim konusuna yanaşmak istemiyorlardı. Bu konuda her türlü baskıya, araya adamlar girmesine karşın kabul etmemekte direnmişlerdi. Bu konuda eski Yeniçeri ağalığı yapmış bulunan Rumeli yakası muhafızı Ağa Hüseyin Paşa, padişaha çeşitli öneriler götürmüş ve demiştir ki: “Padişahım, ben bu kadar yıl Yeniçeri ağalığı yaptım. Şu kadar zorbayı tepeledim, beni dinlersen önce hakkı etmeyip esafili, eşşeriyeyi isyana teşvik edecek birkaç yüz kişiyi toptan kesersin, sonra işe başlarsın, kestirme yol budur”51
İnsan doğramak ne kadar kolay, ölümler bile bazı kimselerin gözünde çok hafife alınabilecek bir konudur. Yeniçeri Ağalığı yapmasıyla öğünen Hüseyin Ağa Paşa’nın bu sözleri padişahın bile insafını sarsmıştı. O salt olayı iyilikle yapma yanlısıydı. Talim yapılması, ordunun düzene konulmasıyla ilgileniyordu. Ordu belirli bir disipline girer, Yeniçeriler gerçek görevlerini yaparlarsa yapılacak bir şey kalmazdı. Padişah Yeniçerilere söz geçirecek kişileri araya koyarak bu konuda söz almıştı bile.
Bu sözün ardından Şeyhülislam konağı ordunun yeni durumuyla ilgili bir toplantıya, ciddi bir toplantıya evsahipliği yapıyordu. Burada verilen kararlar Yeniçeriler’in 150’şer neferden 7650 nefer seçilecek ve bunlar “eşkinci” adı ile öğretmen asker olarak yetiştirilecekti. Kararlar imza ve mühür altına alındı. Hemen eşkinci yazımı başlatıldı.
Sultan Mahmut’un yeniliklerin başlangıcı olan yeni elbiseler Yeniçeri’nin eşkinci sınıfına giydirilip, yeni silahlar, yeni merasimlere başlandı.
Bütün bunlar olurken Yeniçeri Kethüdası Mustafa Ağa, Cambaz Kürt Yusuf, Habip Odabaşı’nın başlarını çektiği on kadar Yeniçeri efendisi durumdan memnun olmadıklarından yeni bir başkaldırı ile bazı şeylerden geri adım attıracaklarının hesabını yapmak için gizli toplantıları peşpeşe yapıyorlardı. Yapılan tören sırasında olay çıkartmaya karar vermişler, ancak, “Kazanlar çıkmadan isyan dudimanı Bektaşiyanın kanununa aykırı” ikazları bu yöndeki yapılacak eylemi gereksiz kılmıştı.

HAYIRLI OLAY (VAKA-İ HAYRİYE)

Yeniçeri ileri gelenlerinin bu planlarına ulema boş durur muydu? Elbette onların ajanları da çalışıyordu. Tedbirler alındı. İşte fırsat burada ele geçişordu. “Son Yeniçeri ihtilali 14-15 Haziran 1826 Çarşamba, Perşembe gecesi başladı. Ve Perşembe günü Yeniçeri Ocağı’nın kanlı bir şehir muharebesiyle kökünden kaldırılması ile sona erdi. Bu beşyüz senelik asker ocağının kaldırılmasına resmen Vaka-i Hayriye-Hayırlı Vaka adı verildi”52
İlk bakışta olay kolay gibi görünmesine karşın hiç de durum böyle olmamıştır. Onbinlerce Yeniçeri bir anda suçlu suçsuz ortadan kaldırılıyordu. Beşyüz yıllık bir gelenek kanlı bir biçimde tarihe karışmıştı. Neydi bu olayı meydana getiren, neden kocaman Yeniçeri Ocağı bir anda ortadan kaldırılmıştı? Neden şimdiye kadar bu konuya teşebbüs etmeyen Padişahlar 1826 Haziran’in bir Perşembe gecesi bu kanlı tarihi yaratıyorlardı. Evet, Yeniçeriler laçkalaşmışlar, çürümüşler, sarhoş ayyaş olmuşlar, orduyu ve devlet onurunu ayaklar altına almışlar.
Kaldırılsın, yokedilsin. Ancak bunca kanlar neyin nesidir? Hepsi II. Sultan Mahmut’un batı yanlısı reformu uğruna mı? Reformların altından kanlar akacaksa bütün bunlar niye yapılmakta? Olayların içinde ezilen salt Yeniçeriler mi?
Herkesin fikirbirliği etmişcesine “Vaka-i Hayriye” evet hayırlı olay bunun neresinde hangi din hangi mezhep binlerce ölünün, oluk oluk akan kanların altında hayırlı iş yattığını söylemektedir? Tüm vicdanlar, tüm tutumlar, bunun hayrının altında yatan neden üzerinde biraz düşünmelilerdir. Bir Ocak kuruluyor 13. yy.da. Adını da Hacı Bektaş tarikatından alıyor. Onun adına dualar, gülbanklar okunuyor. Ama beşyüz yıllık süreçte Bektaşi gülbankının sözlerinden başka tekke felsefesiyle ortak ne kalıyor? Elbette bir devlet kuruluş aşamasında sırtını bir güce dayamak durumundaydı. Ya da durumundadır. 13. yy.da Anadolu topraklarında yaşayan Türklerin daha başka bir anlatımla Alevi Türkmenleri’nin nüfusu büyük yoğunluktadır. Beyliklerden her kim sırtını büyük bir kitleye, ya da o kitlenin bağlı bulunduğu kuruma dayarsa işte başarmanın, kolay başarmanın altında yatan gerçek.
Elbette Osmanlı beyliği, sırtını Anadolulu ilk tarikatların birisine bağlamak durumundaydı. Anadolu’da hangi tarikatlar vardı? Ayrıcalığı neydi de Bektaşilik bunca tarikata rağmen Osmanlı beyliğince neden seçilmişti?
İşte bir düğüm de burada yatmaktadır.

ANADOLU’DA TARİKATLAR

Çeşitli bölgelerde kurulup Anadolu’ya gelen tarikatlar hangileridir. Anadolu’da rolleri nedir? Neden Osmanlı beyliği bu tarikatlara yaslanmaz da Rafizi, Kızılbaş denilen tarikatların peşindedir? Öncelikle Anadolu’da o dönemde var olan tarikatlara bir bakalım.
Ortadoğu ve Ortaasya’dan Anadolu’ya gelmiş bulunan tarikatlar şunlardır:

1- Kadriye: Kurucusu Abdulgani Geylani (ö.ö0 Bağdat), Anadolu’daki kurucu temsilcisi: Eşrefoğlu Rumi.
2- Nakşibendiye: Kurucusu B. Nakşibendi (ö. 1389 Buhara) Anadolu’ya girişi Molla İlahi ile başlamıştır.
3- Zeyniye: Z. Hafi tarafından kurulmuştur. (Ö.1434) Anadolu’ya Abdüllatifi Kudsi aracılığıyla girmiştir.
4- Halvetiye: Kurucusu Ö. Halveti (ö.1397 Herat).
5- Rufaiye: Kurucusu A. Rufai (ö.ü3 Vasıl).
6- Sadiye: Kurucusu S. Cibavi (ö.1300).
7- Bedeviye: Kurucusu A. Bedevi (ö.1276 Mısır). Afrika’dan Anadolu’ya gelmiştir.
8- Şazeliye: Kurucusu E.H. Şazeli (ö.Ş8 Mısır). Afrika’dan Anadolu’ya geldi.
9- Kalenderiye: Kurucusu Kudbettin Haydari (ö.ğ1).
10- Yeseviye: Kurucusu Ahmet Yesevi (ö.ö6 Yesi). Anadolu’da fazla kalmadan Alevi-Bektaşi tarikatlarıyla birleşti.

Bunlar dışında Anadolu’da kurulan tarikatlar şunlardır:

1- Bektaşilik: Kurucusu Hacı Bektaş (ö.1271).
2- Mevlevilik: Kurucusu Mevlana (ö.1273).
3) Bayramilik: Kurucusu Hacı Bayram Veli (ö.1430).

  1. yüzyıl Anadolu’sunda çok yaygın olmayan tarikatlar ve de fazlaca temsilcileri bulunmayan kuruluşlar ilerleyen zaman içerisinde gelişmiş, büyümüş, kök salmış, çıkarları devlet yöneticileriyle birleşen veya eğilimleri gereği zaman içerisinde ağırlığını koyarak devlette önemli mevkiler elde ederken, Bektaşilik zaman içerisinde devletle ilişkilerini sıfır noktasına getirmiştir.
    Ancak Osmanlı devleti kuruluş aşamasında sırtını dayayabileceği yegane gücün Bektaşilik olduğu gerçeği gözlerden kaçmamıştır. Çünkü Anadolu’da Ç9 Babailer ayaklanmasının bastırılmasının ardından Bektaşilik barışsever bir tutumla ortaya çıkmış, felsefesi diğer kurumlara hoş gelmiş olduğundan Babailik, Yesevilik, Haydarilik, Kalenderilik, Ahilik gibi kurumlar Bektaşilik içerisinde kaynaşma göstermişlerdir. Bu nedenle elbette Osmanlı devlet aşamasında önemli planda olacak olan kurum Bektaşilik’ti.
    Osmanlı devletine güç veren hem maddi hem manevi yönden her türlü katkıyı sağlayan kurumlardı bunlar. Yeniçeri ordusu kurulurken bu kurumun Bektaşiliğin manevi gücü orduyu kutsamaya gerekli görüldü. Beşyüz yıl Osmanlı’nın Yeniçeri ordusu manevi gücü bu kurumun liderinin manevi gücünden almış oldu. Ancak zaman içerisinde bu durum göstermelik olmaktan öteye geçemedi.
    Ancak Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışıyla birlikte, kuruluş aşamasında, bu devletin temellerine harcını koymuş, sevgisini vermiş, savaşmış yöneticiliğini yapmış, savaşlarda vargüçleriyle düşmana aman vermemiş, Anadolu’ya yapılan saldırı sırasında çeşitli örgütleriyle karşı koymuş bu tarikat bir anda ortadan kaldırılmak isteniyordu. Ezilip, başı kopartılmak gereği duyuluyordu. Konumuzun akışı içerisinde bu kuruma sonuçta yapılanları göreceğiz.

YENİÇERİLER ACIMASIZCA
YAKILIP YOKEDİLİYORLAR

Yeniçerilerin başkaldırılarında hiç mağlubiyetleri olmamıştır. Hele her seferinde de büyük imtiyazlarla işi kotarıyorlardı. Bu kez sonlarını hazırladıklarının bilincinde olmadıklarından, bütün kışlaları topa tutularak ateşe verilmişti. Binlerce insan ölmüş, yüzlerce insan yanmıştı. Yangınından İstanbul sokakları böylesine bir katliama tanık olmamıştı. Sanıyorum İstanbul tarihi böyle bir olayı ilk kez yaşadı.
“Sultan Ahmet camiinin sol cephesinde yer yer yakalanıp getirilen Yeniçeriler soruşturulmadan boğuluyor, leşleri çınar altına atılıyordu. O gün böylece öldürülen Yeniçeri sayısı 200’ü aşmıştı. Hüseyin Paşa’nın ağa kapısında öldürdüğü ı nefere yakındı”53
Bir kışlanın topa tutularak tüm birliğin onbinlerin yanmasının dışında gözgöre göre insan avıyla avlanan Yeniçerilerle ilgili tarihçiler açık bilgiler vermekteler. Hele canlarını kurtarmak için binlerce Yeniçeri Belgrat ormanlarına kaçarak kurtulmak istediler. Özerlerine gönderilen ordu yetersiz kalınca emir vericiler, kocaman ormanlığı ateşe vererek insanlarıyla birlikte yaktılar. Bu emir padişahtan geliyordu. Oysa bir toplu iğnesi için fetva veren Şeyhülislamlardan Yeniçeri ölümleri için, bu fetva da alınmadan kocaman bir orman da yakılmıştı. “İkinci Sultan Mahmut, bütün Yeniçerileri ölüm fermanlısı yaptı”54
Dünya tarihinde böylesine olaya rastlamak olası değildi. Roma’nın yakılmasında bu kadar insanın öldüğü söylenemez. Uçsuz bucaksız ormanlardan gelen insan eti kokusunu bütün İstanbul kokluyordu. Bu kıyımlar en az üç ay kadar devam etmişti. Yeniçeriye bulaşan kimler varsa, hepsi aynı sonu görecekti. Yeniçeri ocağında sinek bile bırakılmayacaktı.
“Başta İstanbul’a en yakın Belgrad ormanları, muhtelif istikametlerden tutuşturuldu. Civardaki tepeleri askerle doldurarak ateşten kaçanları aman vermeyip vurdular… Karadeniz’den esen rüzgar, ateşi o kadar büyüktü ki, boğazın methalindeki kayaları döven deniz pembe bir renge bürünürken ve Bahçeköy Su Kemeri beyazlığını kaybedip kızıl bakırı andırırken iri ağaç gövdeleri dehşetli gürültülerle yere devrildiler”55

BEKTAŞİLERE FERMAN PADİŞAHTAN

İş bununla da kalmıyordu.
Sırada başka unsurlar da vardı. Beşyüz yıl öncesinde bu Yeniçeri Ocağı’na dua ile destek veren Bektaşi Ocağı için tam bir fırsattı.
“Ocağın kaldırılmasından sonra Yeniçerilik ve Bektaşilik pek çok garazkar kimselerin elinde pek çok namuslu adamın adına kara çalmak için bir damga oldu. Ayak takımından ise “Yeniçeri” dediler, içtimai mevki sahibi ise “Bektaşi” dediler. Mesela devrin en seçkin bir hekimi ve muverrihi Şanizade Ataullah Efendi, kendisini hiç çekemeyen hekimbaşı Behçet Efendi’nin garazına uğradı ve Bektaşidir diye sürgüne gönderildi, perişan olup öldü gitti”56
Bu olayı yaratmak, onun üstüne gitmek için çeşitli bahaneler ileri sürmek yerine doğrudan doğruya Bektaşilik’in üzerine gitmek, onunla hesaplaşmak, reformcu padişaha daha uygun düşerdi doğrusu! Yoksa laçkalaşmış, kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, cinayetler işleyen bir örgütle eşdeğer tutularak ya da onunla bağlantısı olduğu yönde çeşitli tarikatların etkisi ile insan sevgisine, barışa, kardeşliğe, paylaşıma dayanan temellerini de bu felsefe üzerine kuran bir kurumu ortadan kaldırmak için gerekçe yaratmak olumlu bir davranış olmasa gerek.
Artık Yeniçerilik diye bir kurum yoktu ortada. Şimdi reformlara başlanmalıydı. Bu reformlardan önce büyük engeller ortadan kaldırılırsa belki daha da kolay yapılabilirdi. Neydi bu engeller? Kimilerine göre Bektaşilik ortadan kaldırılmadan yeni reformlar yapılamazdı. Kimilerine göre ise Bektaşilik varoldukça Yeniçeri Ocağı’nın görüntüsü ortalıktan silinmezdi. Onun tarihi görüntüsü, manevi destekçisi ortada kaldığı sürece ülkede ne huzur kalır, ne de sükun olurdu.
Bu engel, Bektaşilikti. Bu görüşte olanlar elbette padişahı yanlış yönlendirmekteler, elbette kamuoyunu aldatıyorlardı. Ancak vicdanlarda bulunan kıpırtılara gem vurmak ne kendi içlerini rahat bırakırdı, ne de toplumun geleceğine bir yarar sağlardı.
Zaten devletle de öyle bir diyaloğu olmayan Bektaşiler, devlet içerisinde neler olmuş, neler bitmiş pek de ilgilenecekleri bir durum yoktu. Çünkü yürütülen her şey, yapılan baskı, şiddet, adam kayırmalar, rüşvetler, kelle uçurmalar, hapishaneler, yolsuzluklar, ahlaksızlıklar, Bektaşiler’in pek de görebilecekleri durum değildi. Bektaşi Aleviler, Devletten kopuk yaşatılmak zorunda bırakılmış bir toplumdu. Onlar kendi tolumlarını kapalı bir toplum statüsünde denetlemekteydiler. Tekkeler ve tekkelerde eğitici olan dedeler ve dervişler aracılığıyla toplumuna kendi geleneklerini, kendi bilgilerini, kendi kararlarını, kendi yollarını taşımaktaydılar.
Devleti yöneten güç zaten Alevilerin katledilmesiyle ilgili fetva veren, karanlık, kirli işler çevirmekten hoşlanan bağnaz din adamlarıydı. Bunlar için kendilerinden olmayan herkes gavur ve dinsizdi. Kendileri ve kendi kafalarındaki örümcek yuvalarını tüm toplumun kafasına aşılamak ve böylece her şeye boyun eğen, herşeyin kendi deyimlerine göre Allah’tan gelen, Allah ise kendilerini ayrıcalıklı bir grup olarak tüm insanların üstünde yaratmıştı. Onlar ise Allah’ın yeryüzündeki birer gölgeleriydi. Allah adına avukatlık, Allah adına yargıçlık, Allah adına hükümleri uygulayan bir deha sayıyorlardı kendilerini. Zaten medreselerde yetiştirdikleri öğrencileri de bu doğrultuda yetiştiriyorlardı. Din onların en büyük silahlarıydı. Onu rahatlıkla kullanıyorlardı. Eğer ellerinde din gibi kullanılabilir güçlü bir silahları olmasaydı, onlar bir hiçti. Bu görüş, bu mantıkta yöneticiler, bu mantıkta vezirler, başvezirler, kadılar yetiştirilmekteydi. “Devlet; Yeniçeri, Bektaşilere ya da halkın çoğuna karşı girişeceği iç savaşa, dinsizlere karşı girişilen bir cihat olarak bakıyor, yürüttüğü hareketin tüm aşamalarını bu oyunun kurallarına göre düzenliyordu. Dualar, tekbirler, her şey ama her şey, dinsizliğe karşı, din senaryosu içinde sahneye konuluyordu”57
Devlet içerisinde kinle, garazla yetişmiş sadist yönetici paşalarsa ellerine geçirdikleri fırsatı değerlendirmesini iyi bilmekteydiler. Zalim ve zulümlüklerini her fırsatta herkese bulaştırmak istiyorlardı. Mollalarla yakın çıkar işbirliğinde karalama ve fesatlıklarla padişahı ikna yoluna gitmişlerdi. Neydi bu ikna politikası Sultan II. Mahmut’a Bektaşiliğin zararlarından, Bektaşilik yaşadıkça, Yeniçeriliğin yeniden hortlayacağını ve devleti bozacaklarını söylüyorlardı. Oysa II. Mahmut’u Batı yanlısı reformları yapmağa ikna eden reformcu aydınların yaptıkları, padişahı ikna önlemleri onlarca ilgisizmiş gibi gelmesi karşısında yine de gerçek niyetlerini belli etmiyorlardı. Batı’dan gelen Fransız İhtilali’nin insancıl dalgaları onları da tedirgin etmekteydi. Avrupa’da oluşan insan haklarına, insanı birinci sınıf sayan yeni fikirlerle insanın gerçek özünün sevgi olduğu ve barışa, insan hak ve hürriyetlerine dayanan Bektaşi-Alevi felsefesiyle Batıdan gelen yeni dalga birleşirse ne yapabilirdi bu takım? Oysa Batı bu Bektaşi felsefesini tanımamalıydı.
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması bir bahaneydi. Bu bahane içerisinde Bektaşilere de aynı doğrultuda bir darbe indirilirse hiç kimse bunun farkına bile varamazdı. Bu ortamda kaynar giderdi. İlerisi için yeni bir fırsat doğmayabilirdi. Çeşitli Sünni tarikatlara mensup tutucu kesim yakaladığı bu fırsatı değerlendirecekti. Oysa halkın büyük kesimi olan Sünni halk da bu durumdan rahatsızlık duymaktaydı. Padişahı etkilemek kolaydı fitne takımı için. Fetvalar mekanizması devredeydi. İşin kolayı dururken neden bunun tersi yapılmalıydı?
Sultan Mahmut, çevresinin de etkisiyle yeni bir fırsatı değerlendirmeye ikna olmuştu. Şeyhülislam Tahir Efendi’ye fetva hazırlatılmıştı bile. Yeni bir plan uygulanacaktı, bu planın adını da kendileri koymuştu: “Hileyi Şerriye”. Bir süre yüreklerdeki duygular bastırılacak, kimse kime nereden nasıl ne geldiğini bilmeyecekti. Osmanlı devletinin kuruluşunun manevi ve maddi gücü için yüreklerin körletilmemesi için hiç bir neden yoktu zaten.
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması Bektaşiliğe indirilmesi gerekli darbe için fırsat kollayan güçleri harekete geçirdi. Bu güçler fırsatı elden kaçırmamak için geceli gündüzlü çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Ulemayı, padişaha yakın kişi ve kurumları, Nakşi, Mevlevi ve diğer tarikatları bu konuda ne kadar grup varsa örgütlü biçimde Padişah Sultan Mahmut’u ikna yoluna gittiler.
Onca yenilikleri yapan bir sultanın aklına tek Bektaşilik-Alevilik konusu gelmezdi, gelmemeliydi diye düşünmekteyiz. Çünkü Bektaşilik yapılan yeniliklerin karşısında olamazdı, tarihin hiç bir döneminde yeniliklerin önünde engel olmamıştır, felsefesi zaten buna uygun değildir.
“1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışından sonra, onlarla sıkı ilişkileri dolayısıyla Bektaşiler Tarikatı kapatıldı ve malları satıldı”58
Osmanlı tarihinde ilk kez bir tarikat kapatılıyor, mallarına el konularak satılıyor. Osmanlı yönetimi, dolayısıyla Sultan II. Mahmut’u bu kadar sertliğe götüren neydi?
“Bektaşiler bozuk ve karanlık inanışlı, cahil ve dine aykırı düşüncede insanlardı”59
Sultan Mahmut’u iknaya bu tür davranışlar ve sözler yeterlidir. Bektaşiyi “zındık, dinsiz, kafir” diye nitelemek, böylesine kara çalmak, hele bunu bir maksatla yapmak istedin mi iş daha da kolaylaşıyor. Hele hele onları ortadan kaldırmak için kolay yollar vardı. Fetva mekanizması zaten emir bekliyor, kendisine iş arıyordu.
İşi, 19.yy. tarihçilerinden Cevdet Paşa’ya bırakalım. Yorum yine onlara ait olsun. Bir devlet yetkilisinin ağzından Yeniçeri sonrası Bektaşi tekkelerinin nasıl kapatılması gereklidir. Kimler niçin neden toplandılar? Nasıl kararlar alındı birinci ağızdan dinleyelim:

FETVA MEKANİZMASI’NIN KARARI

“Bektaşiler, peygamberlik iddiasından sonra karışıklığa yatkın olan halkın kalbini çelip kötülüklere sürüklediler. Özellikle cahil insanlara ve yeniçerilere sokulup işledikleri kötülüklerle onları da baştan çıkarıp isyan edecek duruma soktular. Osmanlı topraklarının her yerinde öncesi ve sonrası kanun yolu ile idam edilmeleri, devleti sevenlerin amacı idi. Allah’ın lütfu ile bunun zamanı gelmişti. 2 Zilhicce günü padişah sarayı içinde bulunan cami-i şerifte sadr-ı azam, eski ve yeni Şeyhülislamlar, sudur-u kiram, Nakşibendi tarikatı şeyhlerinden Beşiktaşlı Yahya efendi türbedarı Hafız efendi, İdris köşkünde tekkesi olan Balmumcu Mustafa efendi, Mevlevi şeyhlerinden Galata Şeyhi Kudretullah dede, Beşiktaş şeyhi Abdülkadir efendi, Kasımpaşa şeyhi Ali efendi, Halvetilerden Koca Mustafa şeyhi ile Zakir başı Şikarizade Şeyh Ahmet efendi. Merkez efendi şeyhi Ahmet efendi Ösküdar’da Nasuhizade şeyh Şemseddin efendi, Halveti tarikatından Hüdayi şeyhi Şahap efendizade Seyyit efendi, Bandırmalızade Galip efendi, Sa’diye’den kahveci Şeyh Emin efendi ve Şura ileri gelenleri topluca bulundukları halde Meclis kuruldu. Padişah da kafes arkasından gözetleyip dinledikleri halde görüşmelere başlandı.

PADİŞAH’IN KAFES ARKASINDAN
TOPLANTIYI İZLEMESİ

İlk önce Şeyhülislam efendi söz aldı. Şeyh efendilere: “Hacı Bektaş-ı Veli ve başkaca pirler, saygı değer kişiler, hep ehlullah olup onlara kesinlikle diyeceğimiz yoktur. Yalnız Osmanlı topraklarında bu tarikata girenler eski gelenek ve kuralları üzere gidip ilk devletin kanunlarına uymaları lazıdır. Hatta şeriatta mekruh olan nesne tarikatta haram sayılır. Bazı cahil kimseler ise Bektaşilik adiyle kendi havalarına uyarak farz olan şeyleri yerine getirmek bir yana, ibadeti bile küçümseyip kötü gözle bakmaları ve mahrumiyet tanımamaları ile kafir oldukları herkesin ağzından duyulmaktadır.
Sizler Osmanlı Devletinin yolunda şeyhlersiniz. Bu hususta duyduğunuz ve bildiğiniz nasıldır. Bu gibileri hakkında ne dersiniz?” deyince bazıları: “O tarikat adamları ile ilişkilerimiz olmadığı için durumlarını ve tutumlarını bilmeyiz…” dediler. Bazıları da: “Ösküdar’da bu gibi dini inkar edenlerin olduğu sınırı aşacak derecede duyulmaktadır” diye Bektaşilerin işledikleri kötü davranışları söylediler.
Bazı ulema tarafından bunların çoğunun şeriata aykırı harekete cesaret ettiklerini herkes bilir. Ama her birinin şahsında Kur’an’a ve sünnete zıt tutum ve davranışları sabit olmadığı takdirde hepsi hakkında genel bir şer’i hüküm hangi cihetle olur?” diye sordu. Başka ulema da Bektaşi reislerinden “Kıncı Baba dedikleri” sapığın, İstanbul ağası Ahmetzade ile Yusuf Agah efendi mühürdarlığından doğma Salih adlı yaramaz ve dine zıt davranan, namazı bırakmış, oruç yer ve buna benzer kötülüklerinden başka Ebubekir ve Ömer hazretlerine de sövdükleri de çok duyulmaktadır. “öldürülmeleri vaciptir” dediler. Ayrıca Yasincizade efendi: “Bu gibilerin öldürülerek cezaları caizdir. Kötü davranışları kendi üzerlerine sabit olmak gerektir” diye cevap verdikten sonra Ösküdar, Eyüp, Hisar ve başka taraflarda olan Bektaşi tekkelerinin altmış yıl önce mevcut olanları pek eski sayılarak içlerine başka tarikat ileri gelenlerinden ve sünnet ehlinden türbedar dikilip ve altmış yıldan sonra yapılmış olanlar sonradan yapılmış ve kurulmuş olmakla yıkılmalarına karar verildi. Gerek eski, gerek sonradan ortaya çıkan tekkelerin içlerinde bulunan babaları ile mürit adı altındaki zina çocuklarının itikatları yola getirilip düzeltilmek üzere Hadim, Birgi ve Kayseri gibi ulema birikmiş olan yerlere sürgün edilmeleri için karar verildi.

BEKTAŞİ TEKKELERİ YAKILIP YIKILIYOR
DEDELER ÖLÖM VE SÖRGÖN GÖRÖYOR

Bunun üzerine 4 Zilhicce günü gemicilerin ünlüleri sayılan Kıncı, İstanbul ağası zade ve Salih babalar idam edildiler. Rumelihisarında şehitlik, öküz limanı, Karaağaç, Yedikule, Sütlüce, Eyüp, Ösküdar, Merdivenköyü, Çamlıca adlı yerlerde bulunan Bektaşi tekkeleri yıkılıp içinde yatıp kalkanlar da götürülüp Darphane hapishanesine tıkıldı. Sonra birer birer Şeyhülislam tarafından akideleri soruldu. Şii usulü üzere sakınarak şeriat yolundayız, dediler. Sünni olduklarını söylediler. Cahil olanların inanış meseleleri ve bunların getirdiği işlemi ayırmakta cevap vermeye güçleri yetmezdi. Ancak Rafızi olup dini terketmedikleri, hak yolundan ayrılıp batıla dönmedik, dedilerse de dış görünüş, tutum ve davranışları yalan söylediklerini belli ediyordu. Ayrıca bütünü ile Bektaşiler hakkında söylenenlerin oldu bitti girişimler, ahlak ve insanlık dışı işlediklerine bakılırsa bu karışıklığın daha içinde iken yapacakları zararların ortadan kaldırılması siyaset gereği sayıldı. Şehitlikte olan Mahmut baba yedi adamı ile Kayseri’ye, öküz limanındaki Ahmet baba, Yedikule’deki Hüseyin baba ikişer adamı ile Hadim’e, Karaağaç tekkesinde Hacı Bektaş-ı Veli dedikleri şahıs ise sekiz müridi ve başkaca babalar da birer yere sürgün edildi.
Ötekiler Sünni kılığına girdi ve ortada Bektaş adında ve kıyafetinde kimse kalmadı.
İzzet Molla’nın beyti:

Ağalar eyledi cehiyme sefer
Çaldı Bektaşiler de göç borusun.”60

Ulemanın almış olduğu bu kararlar hemen yaşama geçirildi. Bir kafes arkasından gizlice bu toplantıyı izleyen padişah da bu yüce bilgilerle donatılmış altın kalpli kimselerin kararlarına aynen katıldı. 60 yaşına kadar olan tekkelerin dışındaki bütün Bektaşi tekkeleri ortadan kaldırılmaya, altmış yaşın üstünde bulunan tekkelerin, mallarının müsadere edilmesine adamlarının da sürgün edilmesine karar verildi. Anadolu ve Rumeli’de de ne kadar Bektaşi tekkesi varsa hepsi kapatıldı. Yalnız Hacı Bektaş tekkesi o büyük pirin adına sözde saygıdan dolayı açık bırakıldı. Ancak bu ulu dergahın başına Nakşi şeyhi getirildi.
Kapatılan tekkelerin mallarına el konularak ya diğer tarikatlara verildi ya da çoğunluğu İstanbul’a taşınarak bir yerlere konuldu. Binaları yıktırılmayan tekkeler ise “bir kısmının hem Anadolu’da hem de Rumeli’de cami ve mescide çevrildiği de kayıtlarda görülmektedir”61
Yine devlet arşivlerinde bulunan kayıtlara göre Şeyhülislam fetvasına dayanarak verilen bir karar hakkında “Bu kararnamede ise “Yeniçeriliğin ilgası üzerine yıktırılan tekke yerlerinin vakıf olanlarından Bayazıd Evkafı’ndan olanların varislerine verilmesi, diğerlerinin zaptına ve türbelerinin de fetvaya göre işleme tabi tutulması”62
Kapatılan tekkelerin dışında kalanlarına Nakşibendi tarikatı şeyhleri tayin edilmiş olup, o yöre halkı onların deyimiyle, “ehli sünnet” edilmeleri üzerine yol bulunmuştur. Hacı Bektaş tekkesinin başına ise Hacı Bektaş tekkesine en yakın Nakşi tekkesi şeyhi tayin edilmiştir. Bu Şeyh’in adı Mehmet Sait Efendi’dir. Abdulkadir Sezgin’in devlet arşivlerinden elde ettiği belgelerde ise bu Şeyh’in Hacı Bektaş kasabasında sıkıntı çektiği, kasabanın küçük halkının fakir olması Şeyh’i fazlasıyla üzmüştür. Şeyh de padişaha yazdığı bir mektupla bu ulu pirin tekkesinin Pirevi’nin karşısındaki küçük mescidin yıkılarak yerine cami yapılmasını istemiştir. 1827’de Hacı Bektaş tekkesine yaptırılan bu cami Nakşi Şeyhi Mehmet Sait Efendi’nin özel isteği üzerine yapılmıştır.
II. Mahmut döneminin ünlü sufilerinden Kuşadalı İbrahim Halveti de Bektaşilere yapılan bu olayları tasvip ettiğini, Bektaşilik, Şiilik, Rafizilik’in birbirleriyle sıkı ilişkileri olduğunu, hatta hepsinin de aynı olduğunu, dostlarına yazdığı bir mektupta padişahın ve ulemasının vermiş olduğu bu kararı desteklediğini bildirmiştir.
Bu olaydan nasibini salt Yeniçeriler değil, bununla birlikte Bektaşiler de almıştır. Ölkede, özellikle İstanbul’da ne kadar Bektaşi yanlısı, onlara yandaş olan varsa ya da kendilerine Bektaşiyim diyenler bile rahatlıkla susturulmuştur. Bektaşilere, Yeniçerilere acınmak suçtu.
Arnavutluk ve Mısır’a kadar geniş bir coğrafik alana yayılan Bektaşilik, kolaylıkla ortadan kaldırılamayacaktır. Çünkü beşyüz yıllık bir tarihi, Osmanlı devletinin tarihinden bile eski bir geçmişi vardır. Osmanlı devlet olurken bu tarikatı kullanmadı mı? Hem bu tarikattan hem maddi hem manevi destek görmedi mi? Hem de ilk üç padişah Bektaşi-Alevi tarikatına bağlı değil mi?
Bütün bunlara bakan kim? Kim takar geçmişi, geleceği. Önemli olan günü kurtarmak değil miydi?
İstanbul’da verilen bir fetva bütün bu geniş coğrafik alana yayılan tarikatı yok etmeye yetecek mi? Sert önlemler almak daha da önemli değil mi? Bu yapıldı.
Salt Bektaşi dedeleri, babaları, dervişleri değil, sempatizanları bile sürgünden nasibini aldı. Bazı tekke postnişinleri özellikle ehli sünnet ulemasının yoğun oldukları bölgelere gönderildi. Belki imana gelirler imajı işlendi. Bektaşi tekkelerinin dejenere oldukları, ehli inançtan çıktıkları topluma işlenerek, bu tekkelerin başlarını Nakşibendi şeyhleri tayin edildi.

BEKTAŞİLİK DİĞER TARİKAT OYLARIYLA
YOKEDİLMEK İSTENİYOR

Sultan II. Mahmut’un kafes arkasından izlediği toplantıda görev alan çeşitli tarikata bağlı Şeyhler Anadolu’nun en eski ve köklü bir tarikatının ortadan kaldırılması yönünde oy kullanmışlardır. Anadolu Türkiye’si için bunca emek harcayan, Anadolu Türk kültürünün yerleştirilip, yaşatılmasında büyük payları olan Arap kültürüne dayanmayan tek Türk tarikatının bu topraklardan silinip atılması “zındıklar”a bir ders olacaktı onlarca. Bunun için toplantıya katılan:

  • Eski ve Yeni Şeyhülislamlar
  • Nakşibendi Şeyhleri’nden Beşiktaşlı Yahya Efendi
  • Nakşi Şeyhinin Beşiktaşlı türbedarı Hafız Efendi
  • İdris Köşkü’nde tekkesi bulunan Balmumcu Mustafa Efendi
  • Mevlevi Şeyhlerinden Galata Şeyhi Kudretullah Dede
  • Beşiktaş Şeyhi Abdulkadir Efendi
  • Kasım Paşa Şeyhi Ali Efendi
  • Halveti Tarikatından Koca Mustafa Paşa Şeyhi Zakir zade Ahmet Efendi
  • Merkez Efendi Şeyhi Ahmet Efendi
  • Ösküdar’da Nasuhzade Şeyh Şemsettin Efendi
  • Halveti tarikatından Hüdayi Şeyhi Şahap Efendi
  • Bandırmalızade Galip Efendi
  • Sadiye’den Şeyh Emin Efendi

Alevi-Bektaşiliğin ortadan kaldırılacağını, Yeniçerilerin kırıma uğraması ile Bektaşiliğinin sonunun getirileceği sanıldı. Bu nedenle ilgisiz gerekçeler bulunarak bir gecede İstanbul’un tanınmış Bektaşi dedeleri idam sehpasına gönderilmiştir. Bunlardan Kıncı Baba, Salih Baba adı geçen tekke ve tarikat Şeyhleri kararıyla ölüm fermanı yazılmıştı. Rumeli Hisarı’nda Şehitlik, Sütlüce, Öküz Limanı, Karaağaç, Yedikule, Eyüp, Ösküdar, Merdivenköy, Çamlıca tekkeleri yıkılarak içinde bulunan kitap, bilgi, belgelik ne varsa hepsine el konularak götürüldü. Tekkede bulunan insanlar hapislere dolduruldu. Hapsedilenler “sünni” olduklarını, sünni kalacaklarını söylemeleri halinde serbest bırakıldılar. Direnenler her türlü baskıyı göğüsleyerek dağlara, sığınaklara kaçıyorlardı.
Peki neydi beşyüz yıllık Bektaşi tekkesini ölüme götüren ya da ölüm fermanını imzalayan fetva? İşte aşağıda fetvanın orijinalini bulacaksınız. Bu fetva yorumsuz olarak verilmektedir.

BEKTAŞİ TEKKELERİYLE BEKTAŞİLER HAKKINDA SADR-I aZAMIN TELHİSİ VE HATT-I HÖMaYUN SURETİ

Şevketlž kerametlž mehabetlž kudretlž velin”metim efendim Padişahım,

Bir müddetten beru Ösküdar ve Eyyüp ve Boğaziçi taraflarında ve sair mahallerde olan Bektaşi tekkeleri ibahiyye ve revafız misillž birtakım mülahide ile malamal olarak şürb-i hamir ve terk-i savm ve salat misillž enva-ı fısk ve fezahati b” mehaba irtikap ve ayinlerinde olan matem gecelerinde ve ayn-ı cem tabir ittikleri evkat-ı cemiyetlerinde nežzübillah-ı teala sahabe-i kiram ve belki enbiya-i izam hazaratına haşa ve kella zebandırazlık ile kailinin şer’an tevbesi na makbžl ve katli vacib küfriyyata ictisar itmekte ve kendüleri bu vechile küfr ve dalalete münhemik olduklarından başka sair avam-ı nas ve hususa Ösküdar tarafında cüheladan pek çok kimesneyi iğva ve ıdlal iderek günden güne çoğalmakta oldukları meşhur ve mütevater olup elhaletü hazihi bitevfikihi teala icra-yı ahkam-ı şer’iyye ve tanzim-i mesalih-i mülkiyye hususlarına ced ve say ile darüssaltanatüsseniyyeleri nüfus-ı şakiyye ve eşhas-ı rediyyeden tanzif ve tathir olunmakta olarak taraf taraf halen ve istikbalen ”zaz-ı din-ü-mübiyn ve hıfz-ı namus-ı şer-i metine ne derece dikkat ve himmet olunursa ol derece feyz ve tevfik-ı ilahi zuhur ideceğine şüphe olmadığından maada beherhal ol makžle münkerat-ı şenianın refi’ ve izalesine ikdam ve halkın salah-ı halini istihsale ihtimam ehem ve elzem olduğuna binaen gerek mülahidenin meşhurlarından ber mentžk-ı pusla altı neferi ahz ve hapis olanarak gerek bunların ve gerek padaşaları olan ehl-i dalalet haklarında hükm-i şer’” ne vech ile idügi bilinüp ve tefahhus ve taharri ve refi’i ve izaleleri ne vech ile olmak lazım geleceği söyleşilerek ana göre iktizasına bakılmak üzre dünkü gün cami-i şerifte (Topkapu sarayındaki cami) semahatlž Şeyhulislam Efendi ve sabık ve esbak şüyuh-ul-islam ve sudžr-ı kiram ve ders-iam efendiler daileri ve erbab-ı şžra kulları ve celb olunan Celvet” ve Nakşibend” ve sair bazı turuk-ı aliyye meşayihi 1) daileri hazır oldukları halde akd olunan mecliste Şeyhulislam daileri feth-i bab ile meşayih-ı mžmaileyhime hitaben:
Malžmunuzdur ki Hazreti-i Ali Kerremallahü veche taraf-ı den içlerinde bu misillž ehl-i sünnet itikadında ve kendü halinde oldukları tebeyyün idenlerden sarf-ınazar olunup maada rafız-ıyyül-itikad oldukları tahakkuk idenler şer’an mürted hükmünde olmalariyle anlara dahi telkin-i din olunarak nefyilleri iktiza idenler vardıkları mahalde su-i ef’allerini icraya muktedir olamamak içün Kayseriyye ve Birgi gibi makarr-ı ulema olan mahallere nefy ve def’ olunmak ve Ösküdarda Hüday-” Mahmud Efendi Kuddise sırrühu tekkesi civarında (gizlice Evliya) türbedarı olup oraya mücaeddeden türbe yapmak daiyesinde olan Bektaşi, türbedarlık-ı mezkžrı Bektaşi olmıyan ahar bir kimesneye kasr-ı yed itmek üzere kendüye tenbih olunmak ve mahallat aralarında bulunan o mak^üle erbab-ı su-ihal olanları araştırup haber vermek üzre mahallat imamlarına tenbih ve tekit eylemesi içün İstanbul Kadısı Efendi dailerine buyruldı yazılmak ve şimdilik bu taraftakiler bu vechile icra olunup Anadolu ve Rumeli tarafında olan o makžle erbab-ı (…) rafz ve ilhadın dahi inşaallahü teala bundan böyle sırası geldikte iktizasına bakılmak hususları karargir olmuş ve ”dam olunacak mezžrlar içün vazolunacak yafta müşarünileyh daileri tarafından tertip ve terkim olunarak salifüzzikr puslalar ile maan manzžr-ı hümayun-i şŒhŒneler buyrulmak içün arz ve takdim kılınmış olmakla ol vechile icrası muvak-ı irade-i seniyye-i mülkaneleri buyrulur ise emr- -ü ferman şevketlž, kerametlž, mehabetlž, kudretlž velinimetim efendim Padişahım Hazretlerinindir 1).

SULTAN MAHMUT’UN TALİMATLARI

I- BENİM VEZİRİM

Dünki gün akdolunan meclis-i şžranın kararını mutazammin işbu takririn ve pusulalar ile yafta surett manzur ve malžm-ı hümayunum olmuştur. Bunca zamandanberu ocağ-ı mülga eşkiyasının gžna gžn Devlet-i aliyyemiz hakkında mazarrat ve habesetleri vukua gelmiş ve bu güruh-ı mekruhun halleri meydanda dururken hiç bir maslahata merkez-i layıkında bakılamadığından mur-i dahiliyyemiz refte refte çığırından çıkup bayağı reayamız bile cesarete gelerek elan gailesi defolunmadı ve frenkler dahi halimizi anladıklarından ne gžne tekalif-i barideye başladıkları kaziyye-i malžmedendir. Maazallahü teala Devlet-i aliyyemizin hali ne derece fenaya varmışken mahza fazl ve kerem-i Bari ve asar-ı şeriat-i Muhammedi ile havane-i mukhurenin ne vechile ceza-yi sezalarını bulup ve bulmakta oldukları cümlenin meşhudu olmaktadır; ancak takririnde beyan olunduğu üzre Devlet-i aliyyemiz hakkında bu defa zuhura gelen Fezail-i İlah” ve inayet-i namütenahiyi bir eyüçe tefekkür ile taraf taraf halen ve istikbalen ”zaz-ı din-i mübin ve fakat namus-ı şer’i metine dikkat ve kaffe-i hal ve harekatımızı tatbik ve tevfika say ve gayret idelim ki hatta sahib-i şeriat efendim hoşnut olarak kaffe-i mesalih-i Devlet-i aliyyemizin tevfika mukarenetle ileri gitmesine sebep olsun. Bu tarik-i bektaşiyenin hal ve keyfiyetleri bu dereceye gelmişken maazallahü teala halleri üzre bırakılup tathirine bakılmasa gün begün çoğalarak ekser nasi hüsn-i itikatten dalalete düşürmege sebep olacakları zari ve aşikar olmağla bu makule gžržh-ı mulahidenin fark ve temyizi derece-i vücžbe gelmiştir.
Takririnde iş’ar eylediğin üzre şimdilik Derseadetimiz civarında olanların tahkik ve icrasına bakılup badehž Rumeli ve Anadolu tarafında olanların tathirine bakılsun. Pusulada muhdes denilen mahaller hedmolunacak ise de içinde muvcut olan şeyh ve müridleri kaçırılmağa gelmez; evvelce kaldırılup bir mahalle koymak ve kadim denilen bektaşi tekkesi ne mıktardır bilinüp fakat tekkelerine dokunulmayarak anların dahi şeyh ve müridleri kaçırılmayarak bir mohalle toplanup her birinin hal ve keyfiyetleri gereği gibi anlaşılmak badehž muktezay-ı şer’”si ne veçhile icap iderse öylece icrasına bakılmak lazımgelür. Tekkeleri kadim ise içlerinde olanlar ne maktule adamlardır bilinemez. Bunların iğva ve ıdlalleri harice sirayet ettiği gibi kendu tarikalarında olanlara sirayet itmemesi akla müsteb’ad değildir. Velhasıl efendi daimiz ile bu hususı başkaca iş güç idinüp külliyen bu makule mülahidenin def’ ve ref’ine sa’y ve gayret idesiz. Pusulada isimleri muharrer olanların üçü, zikrolunan mahallere yafta vaz’iyetle tertib-i ceza ittirilsün diğer üç neferin birine efendi daimiz acımış isede iki neferi nefyolunup raşid kaldığı gibi ilerude tutulacak tedbire mugayır görünür; o dahi bir münasip mahalle nefyolunsun ve merkumunn dahi hakkında söylenilen kelam az şey değildir: kaldı ki bu husus umur-ı diniyeden olmagla gerek eshab-ı meratipden olsun ve gerek ahad-ı nasdan olsun, cümlesi beraberce tutulup icra olunmak lazımdır. Ezcümle tarik-i ulemadan vak’a nüvis-i sabık ŞanHi zade Ata Efendi, müderrisinden Çagal zade Tahir Bey pek meşhurlarından olmağla, bunların dahi tedipleri lazimedendir. Ata Efendiyi Tireye ve Tahir Beği (Hadım)’a nefy ve iclalarını 1) işaret eylemek için işbu İrade-i Hümayunumu efendi daimize ifade ve icra ittiresin ve hususat-ı saire dahi müzakere olunup takririnde beyan olunduğu üzre icra olunsun 2)
Anadolu ve Rumeli taraflarındaki Bektaşi tekkelerinin baba ve müridlerinin ahvilini tahkik için Anadolu tarafına Esbak Cebecibaşı Ali ağa ile ulemadan Çerkeşli Mehmed efendi ve Rumeli tarafına da Sabık Mirahur-ı evvel Ali bey ile yine ulemadan Pirlepeli Ahmed efendi tayin edilmişlerdir 3).
Sadrı-azam muhdes olan tekyelerin yıktırılmıyarak cami, mescit ve medrese olmasını istizan etmiş ve Padişah hem bu Bektaşiler işinin ve hem de diğer işlerin ağır gittiğinden bahs ile Sadr-ı azama aşağıdaki ağır Hatt-ı hümayunu yazmıştır:

II- BENİM VEZİRİM

İşbu takririn ve Bektaşiler hususı içün ısdar olunacak evamirin müsveddesi manzur-ı hümayunum olmuştur. Şöyle böyle denilerek bunun icrası pek gecikti; bir kaç gün zarfında heman müsvedde mucibince evamiri ısdar ittirüp mübaşirlerini ihraç ve ”zam ittiresin, çok mevaddın suret-i nizamiyeleri tarafı hümayyunumdan istizan olunup yine hali üzre bırakılıyor. Ezcümle şerbethaneleri temhir ittirüp öylece bıraktığınız bir şeye başladıktan sonra kararına bakılmak lazımdır; her ne kadar maslahatların tekessürü varsa da birine nizam verilmeksizin ahar şeye mübaşeret olunduğundan muy-ı zengi gibi biribirine karıştığından bir kat dahi sužbete varıyor. Zecriye maddesi nasıl oldu? Darphane Nazırı başka söyler; Asakir-i Mansura nazırı başka söyler. Her biri hizmet beğendireyim diyerek maslahatı biribirine dolaştırıyorlar. Şimdiye kadar bir şey söylenmediğinden aşırıcı gitmeğe başladılar; nihayetinde infial-i şahanemi mucip olacağını düşünmiyorlar mı? Kimsenin zati mültezem değildir, doğrudan doğru hizmet itmeğe baksunlar. Saib Efendinin uhdesinde çok memuriyet olduğundan bu kadar şeyi toplayup pürüzsüzce görmek mümkün değildir, sonra şöyle oldu, böyle oldu lakırdılarını dinlemem, hemen şimdiden bu zecriyenin müstakil bir adamın uhdesine ihalesiyle tanzim ve icraya bakılsun 1).
Şeyh-ul islam kadı zadenin Bektaşi işini gevşek tutması, Padişahın da ifrat derecede geceli gündüzlü durmadan bu işleri takib eylemesi Sadrazamı sıkıyordu, nihayet Selim paşa, takdim ettiği bir telhis ile Sadr-ı azam tarafından olmayırak bizzat Padişah tarafından Şeyhulislamı harekete getirmek için bir hatt-ı hümayun gönderilmesini ve bunda İstanbul ve Ösküdarda olan bektaşilerin diğer tariket şeyhleri Ders-iam hocalar ve şer-i memurlar vasıtasile mahalle imamları vesair garazsız kimseler tarafından gereği gibi tahkik edilmesini ve bu işe şeyhulislamın bizzat bakmasının emir buyrulmasını istirham etmiş (2) ve Padişah da beyaz üzerine bir hatt-ı hümayunla şeyhulislamı harekete getirmek istemiştir.

III- BENİM VEZİRİM

Bu defaki fesadın menşei Bektaşiler olmak hasebiyle gerek İstanbul ve gerek Ösküdar vesair mahallelerde olan Bektaşilerin meşayih-i tarik ve ders-iam hocaları ve memur-ı şer’i vasıtasiyle mahallat imamları taraflarından ve sair b” gaarz erbab-ı vukufdan gereği gibi taharri ve tahkikiyle yegan yegan ahval ve keyfiyetleri gadr ve himayeden ar” veçhile harice çıkarılarak ve haklarında ne veçhile ahkam-ı şer’iyye terettüp ederse öylece icra olunmak ve bu hususda bay-ü-geda müsavi olmakla her hangi sınıfdan olursa olsun seyyan üzre tutulmak lazimeden olduğundan şu Bektaşi fesadı maddesinin ehl-i sünnet arasından külliyyen tathirine efendi Daimiz bizzat nasb-ı nefs itmek üzre işbu hatt-ı hümayunumuzu müşarünileyh Daimize irae ve bu Bektaşilik mefasidinin ümmet-i Muhammed arasından kaldırılmasına bilittifak gayret ve ihtimam eyliyesiz 3).
Sultan Mahmud tam bir temizlik yapmak istiyordu; gerek Öçüncü Selim zamanında ve gerek Alemdar paşa vak’asındaki işleri de unutmuyor veya bilvasıta bunları öğreniyor ve daim” surette Sadr-ı azıamı ”kaz ediyordu bu hususa dair Sadr-ı azamın gönderdiği bir Hatt-ı hümayunda şunları yazmıştı:
İşbu takririn manzur ve meali malžm-ı hžmayunum olmuştur. Ben sana söyler iken rüzgarın şiddeti olduğundan camların vurmasından işidememişsin, Söylediğim Şeyh, takririnde işar eylediğin Dülger zade tekkesi (Beşiktaş’ta) tariki Nakşibendiyeden Hakkı Efendidir. Bunun Levend çiftliği muhterik olduğu tarihte ittiği fezahati, Gözli’de yüzbaşı Başiktaşlı Mehmed bey ala bilirmiş. İptida andan usul ile sual olunsun. Kaldı ki Humbarahanede Tulumbacı neferatından Rendeci Ahmed iki olduğundan kangisi olduğunda şüphe vaki olmuş. Tahtakale takımından ve yirmi yedi bölük yoldaşlarından Rendeci Ahmet Bayraktar demekle maruf imiş. Vakadan sonra Ocağ-ı mezkžreye tulumbacı yazılmış. Sen dahi iyüce tahkik idüp badehü cünhasına göre iktiza iden tedibi icra idesin 1)

Hulasa ettiğimiz bu Bektaşilerin nefileri meselesinde gerek Devlet ricali ve ulema ve gerek halk arasından bir hayli adamın istirkap, husumet ve serbest fikirliliğin kurbanı olarak nefy ve hatta katledildiklerinde şüphe yoktur.”64

ALEVİLİK BEKTAŞİLİK YOKEDİLEBİLDİ Mİ?

Fetva ve fermanlarla yokedilmek istenen Bektaşilik düşüncesi gerçekten de ortadan kaldırılabilecek miydi? Yoksa Bektaşi tekkelerinin başına “ehli sünnet inancına bağlı şeyhler”in tayin edilmesi meseleyi istedikleri düzeye getirecek miydi?
Beşyüz yıldır Anadolu’da çoğunluğu, daha doğru bir söylemle halkı, tabanı Türkler’e, Türkmenler’e dayanan, fakat yöneticilerin çoğunluğu ne idiğü belirsiz olan devşirmelerden olan Osmanlı uleması ne yapmağa çalışıyordu? Türkmenler’in dillerini mi kesecekti? Onları anadillerinden uzak, gelenek-göreneklerinden yoksun bırakacak bir gücün bulunmasını kendileri de bilmekteydi. Ancak günü kurtarma uğruna yapılan bu kültür kıyımı, aslında Türk kültürünün yabancılara tesliminden, büyük bir kültür emperyalizminden başka bir şey değildi. Çünkü Bektaşiler inançlarını da Türkçeyle yapıyorlardı. Onlar deyiş ve gülbanklarını de Türkçe söylüyorlardı. Sazları bile anadillerinden ötüyordu.
Çünkü Bektaşiler hiç bir zaman şekle önem vermemişlerdir. Dış görünüş onlar için gerçek ibadet olamazdı. Onlar dinin şekli yerine, batini yönünü önemsiyorlardı. Yani her şey içten, yüreğe bağlı yürütülüyordu. İç temizliği, iç saflığı, iç arınmışlığı, günahsızlığı, gelecekte vaadedilen cennet kavramından daha da öndeydi. Bektaşi inancına göre günahlar bu dünyada arıtılmalıydı. Onlar “Ölmeden önce ölmek” felsefesini uyguluyorlardı. Dede huzurunda, pir huzurunda bütün günahlarını dünyaya bırakıyorlardı, artık öbür dünyada arınmış, günahsız olacaklardı.
Ehli sünnet inancına inanmayan Bektaşiler diye suçlayan ulema bu mantığı anlayamazdı. Çünkü onlar için bu dünyada iyi ya da kötülüklerin hiç bir önemi yoktu, aslolan öbür dünya idi.

SUNNİ TARİKATLARIN BEKTAŞİLİĞE YAPTIRDIKLARI
KENDİ BAŞLARINA GELİYOR

Bektaşiliğin yasaklanmasıyla da yetinemeyen saraydaki çevreler padişahı daha başka şeylere zorlamaktaydılar. Öylesine güvensiz bir duruma gelmişlerdi ki, kendi kendilerinden bile şüphelenir durumdaydılar.
“Saray, Bektaşiliği yasakladıktan sonra bu tarikatın ordudaki fonksiyonlarını yerine getirmek üzere Mevleviliğe, halk sevyesindeki hizmetleri de Nakşiliğe devretmişti. Fakat, saray, problem çıkartabilecek olan gruplar üzerine gitme konusunda o kadar kesin tavır takınmıştı ki, olaydan iki sene sonra İstanbul’da bulunan Nakşi Halidi şeyhlerini bir gecede aniden toplatarak kayık ile Kartal’a oradan da Sivas’a sürmüştü”65
Sultan II. Mahmut’a yaptırılan bunca kültür katliamı ne kadar sürmüştü? Bu durumu, bu geleceği onlar da bilmekteydiler. Bu kıyım ve yasak ebediyete kadar devam etmeyecekti. Artık pişmanlıklar para etmiyordu. Yapılan yıkımlar halka maloluyordu. Sultanlar ve yönetici kesim için durum hiç de önemsenmeyecek bir durumdu. Öldürülen, sürülen, süründürülen insanlar onlar için önemli değildi. Kendi öz kardeşlerini, kuzenlerini, evlatlarını gözleri önünde öldürten bir kişi için bunlar birer oyuncaktı ve oyun bitmişti artık.
Sultan Abdülmecit tahta çıktığında babasının yaptıklarını yapmayacaktı. Kendi halkının, kendi kültüründen insanları, tekke ve dergahları kapatmayacaktı. Östelik Abdülmecit’in oğlu Sultan Abdülaziz’in Bektaşiliğe darbe indirmesi bir yana onun Bektaşi tarikatına girdiği çoğu kayıtlarda yeralmaktadır.
“Tekkelerin kapatılmasından bir yıl sonradan başlayarak, gizli de olsa birtakım Bektaşi tekkelerini yeniden açma girişimlerinin olduğu ve bu girişimlerin engellendiği ve hatta bunların da Nakşi tekkesine döndürülmek istendiği anlaşılmakta ise de buna izin verilmediği ortaya çıkmaktadır”66
Abdülaziz’in padişah olmasının ardından iki yıl geçmeden Bektaşi Tekkelerinin elkonulan mallarının iade edilmesi konusunda çaba harcanmış olup, padişah konuyla bizzat ilgilenmiştir. Devlet arşivlerinde bu konuda belgeler mevcuttur. “Elmalı’daki Abdal Musa zaviyesinin daha önce zaptolunan arazi, değirmen ve sairesinin iadesi gerçekleştirilmiştir”67
Devlet Arşivi belgelerinden yapılan çalışmalarda Sezgin bize tam tarih vermektedir. 1826’da kapatılan Bektaşi tekkelerinin açılış tarihi tam olarak 1862’dır. Açılmasına karar verilen tekkenin resmi işlemleri bir yılda tamamlandığı anlaşılmış olup, tam faaliyete geçişleri 1862’dir. Bektaşiliğin yasak dönemi 35-36 yıllık bir süreyi kapsamaktadır.
Sezgin bize bu yasaklı dönemde Bektaşilik aleyhtarı çok kitap ve kayıtların bulunduğunu bunların çoğunun maksatlı yazıldığını bildirmektedir.
“Gerçekten de bu tarihten sonra Bektaşilikle ilgili yazılmış kitapların çoğunda Bektaşilik hakkındaki görüşlerinde çok ciddi ve şuurlu bir Bektaşi aheytarlığı vardır”68
Bektaşilik, Rafizilik, Alevilik konusunda yazılmış kaynaklar olaylara yaklaşırken mutlak taraflı yaklaşmaktadır. Hele Osmanlı vakanuvüsleri olayların altında hiç de yansızlığını, yansıtacak bir iz bile bırakmadan birer küfürname yaparak kinlerini birlikte eserlerine yazarak işlemektedirler.
Alevi tarihi ile ilgili en ciddi, en güvenilir kaynaklar yine bu toplumun kendisinde bulunmaktadır. Her ne kadar yazılı kaynağa rastlanmasa da halk ozanlarının deyişlerine yansıyan bu tarihi gerçekler günümüze bütün sıcaklığı ile az ve özlü sözlerle aktarılmıştır. Alevi dedelerinin cemlerde cemaatlarda anlattıkları sohbetlerin birçoğunda bu olaylar anlatıla gelmiştir. Ancak, Osmanlı arşivleri de karıştırıldığında gerçeklerin çok fazla gizlenemediği, ya da rahatlıkla arşivlere girdiği gözlenmektedir.
Hatta Tanzimat’tan sonra tekkelerin yeniden açılması sırasında devletin “Bektaşilere iadei itibar ettiği” , hatta bu konuda ise “Sultan Abdülaziz’in samimi olduğunu göstermek maksadıyla ikrar verip Bektaşi tarikatına girdiği”69 bildirilmektedir.
Yasaklı dönemlerde Alevi-Bektaşiler devletle ilişkilerini tamamen kopartarak kendi okullarında kendi gelenek, görenek ve inançlarını yürütmüşlerdir. Devlete vergi verme yerine devlet olarak gördükleri, devlet organının yürütme sistemi olarak baktıkları Hacı Bektaş Tekkesi’ne dede hakkı ya da hakullah olarak tanımlanan tarikat vergisinin de bu yasaklı dönemde çıktığı bir gerçektir.
Yasaklı dönemin bitiminden sonra Sultan Abdülaziz’in Alevilere yaptığı bir kıyağı A. Kadir Sezgin devlet arşivinden aktarma yaparak şöyle anlatmaktadır: “1907’de Meşihat (Şeyhülislamlık) teşkilatı içinde bulunan ve tarikatlarla ilgili işleri düzenleyip yürüten “Mecalis-i Meşayih” (Şeyhler Meclisi” içine Bektaşileri, İstanbul Ösküdar’da bulunan Şahsultan Dergahı Şeyhi Mehmet Ebul Feyz Efendi temsil etmekteydi”70
Devlet Arşivleri kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Tanzimat’ın getirdiği ılımlı ortamda birçok kargaşa bizzat Bektaşiler arasında yaşanmıştır. Hacı Bektaş tekkesinin hala kimin kontrolünde ve yönetiminde olduğu konusunda anlaşmazlıklar devam etmiştir. Nakşiler bu hakkın kendilerinin olduğunu, Babalar ile Çelebiler birbirlerini suçlayarak, araya başkalarının girmesine sebep olmuşlardır. Bu anlaşmazlıkların il, ilçe ve köylere, köy tekkelerine kadar yayıldıklarını tesbit ediyoruz. Bu konuda kitabın sonuna bir belge koyuyoruz.
Durum padişaha kadar yansıyınca, padişah durumu “Şurayı Devlet”e sorma ihtiyacı duymuştur. Yine devlet arşivlerinden edindiğimiz bilgilere göre olay, tarafsız bir yüksek mahkemede durum tesbiti yönüne gidilmiştir.
“Aynı yıl Hacı Bektaş’ta oturmaya devam eden Nakşi Şeyhi Hamza Efendi Feyzi Baba tarafından ilçeden kovulmuştur”71
1826 darbesi Bektaşiliğin her ne kadar 35 yıllık bir yasak geçmişinin ardından yeniden faaliyete geçmiş olsa da bir daha eskisi gibi belini doğrultamamıştır. Beşyüz yıllık birikim, beşyüzyıllık örgütlülüğün yeniden toparlanması, yeniden tekkelerin birikim yapması, zaten yoksul olan Türkmenler’den ne alınabilecekti? Bu örgütlenme için oluşturulan tarikat vergisi dedelerin özel çabalarıyla toplanmaktaydı. Toplanan bu vergilerin Hacı Bektaş tekkesine ulaştırılması konusu zaten güçlüklerin başında geliyordu. Ulaşım problemi, yollarda bekleyen eşkiya kıyımı, Osmanlı eşkiyası zorba beylerin adamları buna büyük engeldi. Yine de dedeler öldürülme pahasına da olsa öylesine inanmıştı ki, mutlaka bu payı Hacı Bektaş’a ulaştıracaktı. Bir toplumun önderi durumundaki dede toplumu ayakta tutacak örgütlü gücün gerekliliğine inanıyordu. Bu koşullar altında Alevilik-Bektaşilik yaşatılmağa çalışılıyordu. Gelecek kuşaklara onurla bir felsefe bırakma umutları boşa gitmeyecekti.
Her koşul altında eski inanç ve bağlılık yolunu devam ettiren dedeler, aldıkları Hakullahları yerine ulaştırmaya devam etmekteydiler. Hacı Bektaş merkez tekkelerine toplanmış bulunan tekke hakkı Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında bu ilçede Çelebi’yi ziyaretinde kendisine birikmiş paralar Kurtuluş Savaşı günlerinde kullanlak üzere 18.000 TL. olarak veriliyor.
Büyük darbenin ardından kendisini toparlanma sürecine giren Bektaşi dergahları 1925 tarihinde Atatürk Cumhuriyeti’nin verdiği bir kararla diğer tekkelerle birlikte tarihe karışacaktı. Aleviler Cumhuriyet’in bu kararına saygı duymaları karşısında tekkelerin kapatılmasının bir şeyler ifade etmediğini bilerek köy evlerini tekke gibi kullunarak bu inanç ve sosyolojik yaşamdan kopamadılar.

EK-1

HACI BEKTAŞ POSTNİŞİNDE ANLAŞMAZLIK
ÇIKMASI ÖZERİNE KONU OSMANLI DEVLETİ YÖNETİCİLERİNE İLETİLİR VE BU KONUDA SIRRI PAŞA ARACILIK YAPARAK BİR TALİMATNAME HAZIRLAR. KONUMUZU İLGİLENDİRDİ12İ1 İÇİN BU TALİMATNAMEYİ BURAYA EK OLARAK KOYDUK

SIRRI PAŞA TALİMATNAMESİ

Azayi kiramdan Hacıbektaş Veli kuddusırrul Ali efendimiz hazretlerinin dergah-ı şeriflerinde postnişin olan faziletlü şıh Yahya efendi ile dergah-ı meskurde bulunan dervişan arasında bir müddetten berü husula gelen mübaniad ehtilafatın defi ve izalesi için iş bu 1302 (1881) seneyi hicriyesi şevvali keriminin altıncı cumaertesi gününe temennai teşkili kararlaştırılan idare kumsiyonunun suret ve harekatını mübeyyin talimatındandırki ehkamı ile maaşallahü cari olmak üzere bir sureti arifi müştereke ile huzur-u hazreti şıhıl islamiye takdim olunacağı gibi bir nüshayı musaddıkası Meydan Evinde ve diğer nüshası nezdi hükümette hıfs edilecektir.

  1. Madde: Hacıbektaş-i Veli kuddusırrul Ali efendimiz hazretleri dergah-ı şerifinin ….. hazreti hilafeti penahide matlup ve mültecim olması ile dergah-ı meskurde ba iradeyi sinesine postnişin olan faziletlü şıh Yahya efendi muhtazayi memuriyeti üzere dergah-ı meskurde aynı şerif nakşibendiyi bile mani ve mezahim icra edecek ve mevcut olan dervişana akaidi hakkayi islamiye ahadisi sakikayı nebebiyeden daima münasip birer ders okunacaktır.
  2. Madde: Etaleyi hende dergah-ı şerifte ehkami meriyeyi şeriye ve adabı tarikatı Aliyeye muhayir bir gün hal ve hareket vukui meri meşhud olmadığı gibi bundan böylede ferdai feride tarafından o misillu ehval ve harekat vukuuna meydan verilmeyecek o kemakan ezan-ı şerif Muhammedi okanarak beş vakit namaz cemaatla eda olunacaktır.
  3. Madde: Sarfı meşihkate müteallik olan umur-u ve hususata dervişan müdahale etmeyecek ve şıh efendi dahi ehkami meriyyeyi şeriye ve adabı tarikatı Aliyeye mütegair bir hal ve hareketlerini görüp kendilerini o hal ve harekettan vazgeçirmekten meyus ve naümid olmadıkça ve vilayete bildirmedikçe gatmayı dervişandan olup italeyi hezi hüsn-ü halleri müsaddah olan Babaları ve dergah-ı şeriften tart ve tebhit olan edemeyecektir.
  4. Madde: Dergah-ı şerifte mevcut gatmayı dervişanı ile şıh efendi Beyininde vukuu bulmuş olan ehtilafın cidden ve hakikata bedli hüsn-ü ehtilaf olması ve iş bu vefak ve ehtilafın ile maaşallah devamı içün şimdiye kadar asıl ve bais niza olan dergah-ı şerifin irad ve masrafı yedi vahid suretiyle idare olunmayup badel izin dergah-ı şerifin duhul ve harcına bakmak ve şıh efendinin takdiri riyasetinde olmak üzere dergah-ı şerifte kain altı evin en kıdemli Babalarından mürekkip bir kumisyon teşkil kılınarak umur-u idare iş bu kumisyon marifetiyle bir ittifak tesfiye olunacaktır.
  5. Madde: Gerek varidat-ı vakfiyeden ve gerek nezirattan hasıl olacak mebani iki anahtarlı bir sanduka vazı ile anahtarların biri şıh efendinin ve diğeri kumisyon azasından en kıdemlisinin yedinde hıfs olunarak iki anahtar bir yere gelmedikçe ve ba husus kumisyonu teşkil eden gatmayı dervişanın lakil nısfı hazır ve mevcut olmadıkça sanduk mezkur açılamayacaktır.
  6. Madde: Dergah-ı şerifin umuruyetine az ve çok akça sarfı mutlaka iş bu kumisyonun rey ve muuaffakatiyetine mütegaffit olup kumisyon azası reisleri olan şıh efendinin izin ve reyi muhkim olmadıkça yalnız kendilerinin rey ve ittifakı ile akça sarfına mezun olmayacakları gibi onayı mumaileyhinden lasıkal dört zatın rey ve muaffakatiyetini istihsal etmedikçe şıh efendi dahi hiç bir yere bir akça bile sarf edemeyecektir.
  7. Madde: Şıh efendi tarafı devletten muayyen ve muhassis olan maaşından fazla dergah-ı şerifin varidatından umur-u zatiyesi için bir akça ve bir hubbe olamayacak ve şayet olursa samin olacaktır.
  8. Madde: Akça sarfiyatı bir mümbal muharrir kumisyonu rey ve muvaffakiyeti mütegaffif olmadığı gibi dergah-ı şerifin hasılatı ayniyesinden ve hayvanatından vesairesinden bini furukatından lazım gelen şeylerin dahi komisyon inzimam rey ve muvaffakiyeti muhtaç olup komisyonun rey ve muvaffakatiyeti muhkim olmadıkça bir şey satılamayacaktır.
  9. Madde: Dergah-ı şerifte el yevm mevcut bulunan eşyanın müntahim olarak bir defteri bulunup komisyonca tasdik edildikten sonra bir nüshası dergah-ı şerifte hıfs edilecek diğer nüshası hükümete verilecektir.
  10. Madde: İş bu defterlerde eşya-yı meskürenin cinsiyle ve efsafı ile kayıt ve takrir olunacak ve hangi evlerde dervişandan kimlerin yed-i hıfzında bulunduğu gösterilecek ve dervişan mumaileyhim ba ihtiyari ile ve yahut diğer suretle dergah-ı şerifi terketmedikçe ve bedli vukuu bulmadıkça haleflerine bir mucip defter devretme ve şayet zayiat telefat vukuu bulursa tazminine mecbur olunacaktır.
  11. Madde: Bedelinin muhipman ve müşteban tarikat taraflarında dergah-ı şerife ihta olunacak eşya dahi defteri mahsusa zilen ilave edilecek ve hükümete de malžmat verilecektir.
  12. Madde: Gerek şıh efendi ve gerek dervişan iş bu talimat ehkamına tevfik muameleye mecbur olup emri ilahi ve rızayı Padişah-i menafi ve iş bu talimat ehkamının hilafı hal ve hareket vukua getirenler muhaliflerinin derecesine göre taraf-ı hükümetten tevcih ve tekdil olunacak ve salih hallerinden kat’i ümid olunursa dergah-ı şeriften tart ve tebbit edilecektir.
    Hateme: İş bu talimatın ehkamı taraf-ı samin hareketi şıhıl İslamiden fes edilmedikçe merciil icra ve desturul amel tutulacaktır. Merkez Vilayet olarak Katip Olarak
    Angara Angara Mühür Mühür
    (Sırrı) (Es Seyyid)
  • Bu metin Hacıbektaş’lı araştırmacı Ali Sümer tarafından, yine Hacı Bektaşlı yazar Yakup Gürses’e orijinali Osmanlıca’dan olduğu gibi okutturulmuştur.
    ** Başlık adı metinde yoktur, tahmini olarak bu başlık yazılmıştır.

EK II
ANADOLU’DA BULUNAN ALEVİ-BEKTAŞİ
TEKKE VE DERGAHLARI

Hacı Bektaş Tekkesi: Nevşehir Hacı Bektaş İlçesi
(Merkez Dergah)
Abdal Musa : Antalya Elmalı, Tekke Köyü
Abdal Murat: Bursa
Ahi Evren Tekkesi: Kırşehir, Merkez
Aşıkpaşa Tekkesi: Kırşehir Merkez
Akbıyık: Bursa
Ali Baba Tekkesi: Sivas, Merkez
Ali Aynı Baba: Manisa
Ahi Mahmut Keçeci Baba: Tokat, Erbağ Keçeci Köyü
Baba İlyas : Amasya, İlyas Köyü (Eski Adı: Çit)
Banun Sultan : Kırşehir
Baba Mansur: Adıyaman, Sivas, Tunceli
Ali Ekber: Sivas (İmam Bakır’ın oğlu)
Bekri Baba Tekkesi: Menemen
Celal Abbas: Sivas
Cafer Baba Tekkesi: Dumlupınar
Dede Sultan: Denizli
Dede Kargın: Antep, Malatya, Maraş
Derviş Cemal: Çorum, Sivas, Erzincan
Elvan Çelebi: Çorum, Osmancık
Erikli Baba: İstanbul Zeytinburnu
Emrem Yunus Sultan: Beypazarı, Ankara
Geyikli Baba Tekkesi: Bursa, İnegöl
Garip Musa Tekkesi: Sivas, Divriği
Gani Baba Tekkesi: Sivas, Sivrialan, Kars, Malatya
Gözcü Karaca Ahmet: İstanbul Ösküdar
Gözcü Kızıl Tekkesi: Trakya
Güvenç Abdal Tekkesi: Ordu
Gani Baba Tekkesi: Divriği
Hıdır Abdal Tekkesi: Erzincan, Kemaliye, Ocak Köyü
Hüseyin Abdal Tekkesi: Sivas
Hüseyin Gazi Tekkesi: Ankara
Horasanlı Ali Baba Tekkesi: İzmir-Tire
Hasan Dede Tekkesi: Kırıkkale, Hasandede Köyü
Haydar Sultan Tekkesi: Kırıkkale
Haydar Baba: Antalya, Elmalı
Hasan Baba Tekkesi: İzmir (Katip Aliağa Mah.)
İmam Zaferiler Tekkesi: Malatya
İmam Rızalılar Dergahı: Sivas, Tunceli
İmam Zeynel Abidin: Elazığ, Malatya
İncir Baba: Çanakkale
Karadonlu Can Baba: Sivas, Divriği
Koçu Baba Tekkesi: Kalecik
Kızıl Deli: Trakya
Koca Haydar: Divriği
Koca Abdal: Sivas
Kara Pirbat: Çorum, Sivas, Divriği
Karyağdı Dergahı: İstanbul, Eyüp
Koca Leşker: Erzincan, Sivas, Tunceli
Koca Saçlı: Sivas
Kureyşan Dergahı: Erzincan, Sivas, Tunceli
Koyun Baba: Çorum
Kilerci Baba: Antalya, Elmalı
Kolu Açık Hacım Sultan: Uşak
Mehmed Dede Dergahı: Çorum
Musa Kazım: Malatya
Mehmet Şah Dede: Çankırı, Ayrak Köyü’nde
Niyazi Baba Tekkesi: Manisa
Nurettin Baba Dergahı: Nevşehir
Pir Sultan Abdal Dergahı: Yıldızeli, Banaz Köyü
Piri Baba Tekkesi: Amasya, Merzifon
Resul Ali Sultan: Altıntaş
Ramazan Baba: Bursa
Seyyit Cemal Sultan: Balıkesir
Seyyit Battal Gazi: Eskişehir, Seyyitgazi
Seyyit Sücaattin Veli: Seyitgazi
Saru İsmail: Tavsa
Seydim Sultan: Çorum
Seyyit Mahmut Hayrani: Erzincan, Tunceli, Dersim
Söylemezoğlu Dergahı: Çorum
Sultan Sinemeli Dergahı: Kahramanmaraş
Şah Kulu Sultan: İstanbul, Göztepe, Merdiven Köy
Şah Hasan Sultan: Elazığ, Malatya
Şah Bircan: Malatya, Sivas
Şah İbrahim: Malatya
Şeyh Çoban: Erzurum, Malatya
Şeyh Samut: Trakya
Şeyh Kili: Bursa
Teslim Abdal: Elazığ, Malatya
Teslim Sultan: Denizli
Ömmi Sinan Dergahı: İstanbul, Eyüp
Öryan Baba: Eskişehir, Seyyitgazi
Öryan Hızır Ocağı: Erzurum, Erzincan, Malatya
Veli Baba Tekkesi: Isparta, Senirkent
Yatağan Baba: Aydın, Manisa, Yatağan
Yanyatır Baba: Aydın
Yunus Emre Türbe ve Tek: Eskişehir, Saray Köy

EK III
İSTANBUL TEKKELERİ *

KADİRİ TEKKELERİ

1- Büyükpiyalepaşa Tekkesi (Kasımpaşa Piyale Camii içinde)
2- Fevzipaşa Tekkesi (Eyup-Bülbülderesinde)
3- Paşmak Şerif Tekkesi (Haseki camii yanı)
4- Turab” Tekkesi (Kasımpaşa Tersane yanı)
5- Hekimoğlu Alipaşa Tekkesi (Hekimoğlu Alipaşa Camii)
6- Hak” Efendi Tekkesi (Eyupsultan)
7- Haffaf Hüseyin Efendi Tekkesi (Emirgan)
8- Resm” Efendi Tekkesi (Edirnekapı)
9- Molla Çelebi Tekkesi (Eyupsultan)
10- Şeyh Mehmet Efendi Tekkesi (Bebekte Kayalar Mahallesinde)
11- Mısırlı İbrahim Tekkesi (Sultanahmet-Güngörmez mah.)
12- Horhor Tekkesi (Aksarayda Horhor Mahallesinde)
13- Fatih Tekkesi (Fatih Camii civarında)
14- Yavedud Tekkesi (Eyup Yavedud Camii yanında)
15- Avn”zade Tekkesi (Ösküdar Divitciler Mahallesinde)
16- Gavsizade Tekkesi (Mevlevihane Kapısında)
17- Kolancı Şeyh Emin Tekkesi (Otakcılarda Çayırbaşı Mahl.)
18- Mehmet Haffaf Tekkesi (Küçükhamamda Balcı Yokuşunda)
19- Nişancı Tekkesi (Fatih Camii içinde)
20- Hindiler Tekkesi (Ösküdarda Selamsız Caddesinde)
21- Yarımca Baba Tekkesi (Ösküdarda Paşalimanında)
22- Oğlan Şeyh Tekkesi (Aksaray Karakolu yanında)
23- Erdek Baba Tekkesi (Davudpaşa Mahallesinde)
24- Haydar Dede Tekkesi (Saraçhanebaşında)
25- Halim Gülüm Dede Tekkesi (Ösküdarda)
26- Abdüsselam Tekkesi (Halıcıoğlunda)
27- Gaygusuz Baba Tekkesi (ayasofya – Toprak sokağında)
28- Kürkçüoğlu Tekkesi (Silivrikapıda)
29- Kürkcü Tekkesi (Lalezarda – Asmalı sokakta)
30- Van” Ahmet Efendi Tekkesi (Lalezarda)
31- Peyk Dede Tekkesi (Mevlevihanekapı-Karabaş mahallesi)
32- Cenezade Ziyaettin Tekkesi (Eskialipaşa-Yedi Emirler Mah.)
33- Taşçı Tekkesi (Davudpaşa iskelesinde)
34- Fıstıklı Tekkesi (Hasköyde Fıstıklı Mahallesinde)
35- Nazmizade Tekkesi (Şehremininde Baruthane yokuşunda)
36- Kadirihane Tekkesi (Tophanede)
37- Kartal Baba Tekkesi (Ösküdarda Nuhkuyusunda)
38- Kelam” Tekkesi (Mevlevihanekapısında)
39- Şeyh Hulžsi Efendi Tekkesi (Soğukçeşmede)
40- Hamdi Efendi Tekkesi (Sinanpaşada)
41- Remli Tekkesi (Şehremininde)
42- Doğramacı Tekkesi (Kasımpaşa – Zindanarkasında)
43- Ali Baba Tekkesi (Fındıklıda)
44- Kabakulak Tekkesi (Karagümrükte)
45- Kuledibi Ahmet Efendi Tekkesi (Mevlevihanekapısında)
46- Mübir Hasan Efendi Tekkesi (Kasımpaşada Yahya Kethüda Mah.)
47- Nebat” Tekkesi (Tophanede)
48- Yahya Kethuda Tekkesi (Kasımpaşada Yahya Kethüda Mah.)
49- Özbekler Tekkesi (Beylerbeyi-Havuzbaşında)
50- Hacıilyas Tekkesi (Eğrikapıda)
51- Dülgeroğlu Tekkesi (Hafafhane yanında)
52- Serbölük Ahmet Efendi Tekkesi (Ösküdarda Divitciler Mah.)
53- Şeyh Şemsettin Tekkesi (Yenibahçede)
54- Şeyh Taha Tekkesi (Hasköyde)
55- Karabaş tekkesi (Tophanede)
56- Emirefendi Tekkesi (Kasımpaşa-Kulaksız Mahallesi)
57- Biberiyye Tekkesi (Haseki Mahallesinde)
58- Cedit Hacıdede Tekkesi (Ösküdarda)
59- Şeyh Halil Efendi Tekkesi (Altımermerde)
60- Şeyh Ömer Efendi Tekkesi (Eğrikapı-Hacıilyas Mahallesi)
61- Kadiri Tekkesi (Cağalazade Sarayı arsasında)
62- İsmail Rum” Tekkesi (Tophanede)
63- Kartal Ahmet Efendi Tekkesi (üsküdarda-Pazarbaşı mah.)
64- Mahmut Efendi Tekkesi (Eyup-Debağhanede)
65- Yanık Tekkesi (Kasımpaşa-Ferhatağa Mahallesinde)

NAKŞİBENDİ TEKKELERİ

1- Emir Buhar” Tekkesi (Edirnekapısında)
2- Öksüzcebaba Tekkesi (Kocamustafapaşa civarında)
3- Ebusait Hadr” Tekkesi (Edirnekapı Kariye Camii yanında)
4- Özbekler Tekkesi (Sultanahmet-Mehmetpaşa Yokuşunda)
5- Özbek Tekkesi (Ösküdarda Bülbülderesinde)
6- Balikapı Tekkesi (Silivrikapısında Balikapısında)
7- Çolak Hasan Efendi Tekkesi (Eyupta İdris Köşkü yanında)
8- Feyzullah Efendi Tekkesi (Halıcılar Köşkünde)
9- Feyziye Tekkesi (Kocamustafapaşada)
10- Mesnevihane Tekkesi (Çarşamba Semtinde)
11- Mercimek Tekkesi (Langa civarında)
12- Şeyh Murad Tekkesi (Eyup Nişancasında)
13- Mustafa Dede Tekkesi (Büyükkaraman Semtinde)
14- Osman Tekkesi (Eğrikapıda)
15- Zebni Şerif Tekkesi (Taşkasapta)
16- Şeyh Selami Efendi Tekkesi (Eyupta Baba Haydar Mah.)
17- Şeyh Sait Efendi Tekkesi (Fındıklıda Dereiçi Mahallesinde)
18- Sarıbaba Tekkesi (Sarıyerde Hamam sokağında)
19- Kırpası Tekkesi (Eyüptu Dökmeciler Mahallesinde)
20- Şeyh Kamil Efendi Tekkesi (Edirnekapı Sarmaşık Mah.)
21- Murad Molla Tekkesi (Çarşanba Semtinde)
22- İdris Köşkü Tekkesi (Eyupta İdris Köşkü Mahallesinde)
23- Neccarzade Tekkesi (Beşiktaş Camii yanında)
24- Salmatomruk Tekkesi (Salmatomruk semtinde)
25- Şeyh Sinan Tekkesi (aşıkpaşa Semtinde)
26- Ahmet Buhar” Tekkesi (Unkapanında)
27- Emir Buhar” Tekkesi (Eğrikapı, Toklu İbrahim Dede Mah.)
28- Özbekler Tekkesi (Ösküdar, Sultantepesinde)
29- Akbaba Tekkesi (Beykozda Akbaba Mahallesinde)
30- Baba Haydar Tekkesi (Eyupta Babahaydar Mahallesinde)
31- Bademli Tekkesi (Sütlücede)
32- Beşan Baba Tekkesi (Yedikulade Kazlıçeşmede)
33- Hıfzı Efendi Tekkesi (Unkapanında)
34- Hacı Beşir Ağa Tekkesi (Babıali civarında)
35- Hüsrev Paşa Tekkesi (Eyupta Bostan İskelesinde)
36- Hakiki Osman Efendi Tekkesi (Eğrikapıda)
37- Derun” Mehmet Efendi Tekkesi (Veznecilerde)
38- Selimiye Tekkesi (Ösküdarda Selimiye Mahallesinde)
39- Şeyh Selim Efendi Tekkesi (Ösküdarda Çınar Mahallesinde)
40- Seyidbaba Tekkesi (Haseki Mahallesinde)
41- Şahkulu Sultan Tekkesi (Merdivenköyünde)
42- Şehitler Tekkesi (Rumelihisarında)
43- Şeyh Sadık Efendi Tekkesi (Ösküdar Pazarbaşı Mahallesinde)
44- Safveti Paşa Tekkesi (Hocapaşa Mahallesinde)
45- Tahirağa Tekkesi (aşıkpaşa Yenihamam civarında)
46- Tahir Baba Tekkesi (Büyükçamlıcada)
47- Şeyh Ali Efendi Tekkesi (Eyupta Oluklubayırda)
48- Afife Hatun Tekkesi (Eyupta Kızılmescit Mahallesinde)
49- Şeyh Ataullah Efendi Tekkesi (Kanlıcada)
50- Kalenderhane Tekkesi (Ösküdar Çinili Camii yanında)
51- Kalenderhane Tekkesi (Eyup Camii civarında)
52- Kırkağacı Tekkesi (Aksarayda)
53- Karaağaç Tekkesi (Karaağaç Mahallesinde)
54- Karyağdı Tekkesi (Eyupta Karyağdı Mahallesinde)
55- Kaşgar” Tekkesi (Eyupta Karyağdı Mahallesinde)
56- Paşa Tekkesi (Otakçılarda)
57- Şeyh Sait Efendi Tekkesi (Fındıklıda)
58- Eski Ali Paşa Tekkesi (Eskialipaşada)
59- Nalbant Mehmet Efendi Tekkesi (Rumelihisarında)
60- Nazif Dede Tekkesi (Anadoluhisarında)
61- Valde Sultan Tekkesi (Edirnekapı dışında)
62- Vezir İzzet Mehmet Paşa Tekkesi (Eyupsultanda)
63- Samanizade Tekkesi (Otlakçı Yokuşunda)
64- Yahya Efendi Tekkesi (Beşiktaşta)
65- Yuşa Tekkesi (Beykozda Yuşa Mahallesinde)
66- Yakupzade Tekkesi (Yayla civarında)
67- Şehislam Tekkesi (Eyupta)
68- Osman Efendi Tekkesi (Ösküdar İnadiye Mahallesinde)
69- Hindiler Tekkesi (Aksaray Horhor Mahallesinde)
70- Selami Efendi Tekkesi (Eyup Babahaydar Mahallesinde)
71- Selim Baba Tekkesi (Çınar Mahallesinde)
72- Nuri Efendi Tekkesi (Taşkasapta)
73- Van” Ahmet Efendi Tekkesi (Lalezar mahallesinde)
74- Rakım Efendi Tekkesi (Zincirlikuyu Mahallesinde)
75- Erdek Tekkesi (Davutpaşa Mahallesinde)
76- Canfeda Tekkesi (Kabataşta)
77- Hülkerzade Tekkesi (Beşiktaşta)
78- Nakşibendi Tekkesi (Kurşunlumahzen semtinde)
79- Kariler Tekkesi (İdrisköşkü Mahallesinde)
80- Keşf” Efendi Tekkesi (Kefeli Camii semtinde)
81- Salih Efendi Tekkesi (Drağman semtinde)
82- Çakırdere Tekkesi (Dolmabahçe Karabali Mahallesinde)
83- Beşikçizade Tekkesi (Bekirpaşa Camii civarında)
84- Taşlıburun Tekkesi (Eyupta)
85- Oluklubayır Tekkesi (Eyupta)
86- Sadık Efendi Tekkesi (Ösküdar Alacaminare semtinde)
87- Mudanyalızade Tekkesi (Babıhümayun civarında)
88- Ağaşeyh Tekkesi (Cebehane semtinde)
89- Seyid Baba Tekkesi (Hasekide)
90- Ata Efendi Tekkesi (Anadoluhisarında)
91- Tevfikzade İbrahim Efendi Tekkesi (Ösküdar Akyalı semti)
92- Mehmet Ataullah Tekkesi (Kanlıcada)
93- Seyidbey Tekkesi (Yüksekkaldırım)
94- Yakupzade Tekkesi (Yayla semtinde)
95- İgvanlar Tekkesi (Ösküdar Çinili Camii yanında)

RUFAİ TEKKELERİ

1- Raşid Efendi Tekkesi (!atih civarında Kadıçeşmesi Mah.)
2- Sultan Osman Tekkesi (Otakçılarda Sıraselviler Mahallesi)
3- Şerbettar Tekkesi (Molla Gürani Mahallesinde)
4- Tarsus Tekkesi (Mevlevihane kapısında)
5- Sancakdar Tekkesi (Ayasofya civarında)
6- Kubbe Tekkesi (Fatih civarında Yenihamam Mahallesinde)
7- Halim Efendi Tekkesi (Unkapanında Yeşiltulumba Mah.)
8- Bekarbey Tekkesi (Hubyar Mah.)
9- Ali Fevzi Tekkesi (Kasımpaşada)
10- Sandıkçı Şeyh Ethem Tekkesi (Ösküdarda Tabutçular içinde)
11- Şeyh Sırrı Efendi Tekkesi (Kıztaşında Sofular Mahallesinde)
12- Saraç İshak Tekkesi (Tavşantaşında)
13- Seyyah Şeyh Tekkesi (Kabasakalda)
14- Saçlı Efendi Tekkesi (Küçükmustafapaşada Çırakçıçeşmede)
15- Arabacıbaşı Tekkesi (Sultanahmette (Düğümlü Dede)
16- Kılcı Mehmet Tekkesi (Mevlevihane kapısında)
17- Cündi Hurrem Tekkesi (Altımermer Semtinde)
18- Salih Efendi Tekkesi (Karagümrükte Tahtaminarede)
19- Karasarıklı Tekkesi (Küçükmustafapaşada)
20- Maruf” Efendi Tekkesi (Kasımpaşada İbadullah Mahallesinde)
21- Yahyazade Tekkesi (Eyupsultanda)
22- Halvi Efendi Tekkesi (Şehremininde)
23- Karababa Tekkesi (Çenberlitaşta Atik Ali Paşa Mahallesinde)
24- Paşababa Tekkesi (Tophanede Firuzağa Mahallesinde)
25- Şeyh Arif Tekkesi (Husrevpaşada)
26- Şeyh Abdullah Tekkesi (Odabaşı Çarşısında)
27- Karanohut Tekkesi (Halıcılar köşkünde)
28- Şeyh Mahmut Tekkesi (Ösküdarda Ahmediye Camiinde)
29- Şeyh Nuri Tekkesi (Ösküdarda Dedebağlar Mahallesinde)
30- Alyanak Ali Tekkesi (Lalezar semtinde)
31- Şeyh Sadık Tekkesi (Ösküdarda Menzilhane Yokuşunda)
32- Sait Çavuş Tekkesi (Küçükmustafapaşada)
33- Şehislam Tekkesi (Eyupta Babahaydar civarında)
34- Kabasakal Tekkesi (Fatih Camii civarında)
35- Şerbettar Tekkesi (Haseki semtinde)
36- Şeyh Kamil Tekkesi (Avretpazarında)
37- Berberler Şeyhi Osman Efendi Tekkesi (Topkapı-Beyazıtağa mahallesi)
38- Toyğartepesi Tekkesi (Ösküdarda)
39- Eyup Şeyh Hasib Efendi Tekkesi (Eyupsultanda)
40- Şeyh Helva” Tekkesi (Bozdoğan kemerinde)

HALVETİ TEKKELERİ

1- Öçler Tekkesi (Silivrlkapıda)
2- Karaman” Tekkesi (Sütlücede)
3- Takyeci Tekkesi (Topkapı dışında Takyeci Camii içinde)
4- Kasımçelebi Tekkesi (Çenberlitaşta Atikalipaşa Camii içinde)
5- Bülbülcüzade Tekkesi (Yeninişancada)
6- Sadullah Çavuş Tekkesi (Silivrikapı Aynalıbakkal mahallesi)
7- Çizmeciler Tekkesi (Kabataşta)
8- Altunizade Tekkesi (Ekşikaradut Mahallesinde)
9- Maçka Tekkesi (Beşiktaşta Maçka semtinde)
10- Hamzazade Tekkesi (Fatih Yeninişancıda)
11- Şevki Mustafa Tekkesi (Mimar Mahallesinde)
12- Kule Meydanı Tekkesi (Yedikulade Kasap İlyes Mescidinde)
13- Şeyh Süleyman Tekkesi (Beykozda)
14- Ömmü Sinan Tekkesi (Şehremininde)
15- Çolak Hasan Tekkesi (İdris Köşkü Mahallesinde)
16- Kolancı Şeyh Emin Tekkesi (Otakcılarda)
17- Nasuhi Efendi Tekkesi (Ösküdarda Doğancılarda)
18- Aydınoğlu Tekkesi (Babıali civarında)
19- Feyzi Efendi Tekkesi (K. Mustafapaşa, Ağaçkakan mah.)
20- Saçlı Hüseyin Efendi Tekkesi (Ahmediye Mahallesinde)
21- Çalak Tekkesi (Mengene Semtinde)
22- Seyid Velayet Tekkesi (aşıkpaşa Mahallesinde)
23- Ud” Şeyhi Hafız Efendi Tekkesi (Çelebi Mehmet Ağa Hamamı Civarında)
24- Şeyh Feyzullah Tekkesi (Ösküdar Ahmediye Mahallesinde)
25- Emirler Tekkesi (Silivrikapıda)
26- Hicazlızade Tekkesi (Eğrikapı dışında)
27- Yıldız Tekkesi (Bahçekapıda)
28- Şeyh Süleyman Efendi Tekkesi mm(Sofular semtinde)
29- Hafız Efendi Tekkesi (Beykozda)
30- Şeyh Hafız Tekkesi (Ösküdar Kara Ahmet Dede)
31- Halıcılar Köşkü Tekkesi (Halıcılar Köşkü)
32- Öksüzcebaba Tekkesi (Akarca Mahallesinde)
33- Sertarikzade Tekkesi (Eyupsultanda)
34- Kosra MustafababaTekkesi (Ösküdar Çavuşdere mah.)
36- Hamzazade Tekkesi (Nışancıda)
37- Nurittin Cerrah” Tekkesi (Karagümrükte)
39- Alaeddin Tekkesi (Sofular Hamamı civarında)
40-Bazırkan Tekkesi (Kocamustafapaşa)
41- Hasan Efendi Tekkesi (Cihangir Camii içinde)
42- İshak Karaman” Tekkesi (Sütlücede)
43- Pazarlı Osman Tekkesi (Osman Efendi Mahallesi)
44- Fenayi Tekkesi (Mollagürani)
45- Mubir Hasan Efendi Tekkesi (Eskialipaşada)
46- Doğramacı Tekkesi (Tersane, Zindanarkasında)
47- İsmail Efendi Tekkesi (Yeniköyde)
48- Mimar Sinan Tekkesi (Aşıkpaşa Mahallesinde)
49- Akbıyık Tekkesi (Ahırkapıda)
50- Keşfi Tekkesi (Şehzadebaşında)
51- Durmuşdede Tekkesi (Rumelihisarında)
52- İskenderbaba Tekkesi (Ösküdar Çinili Camii civarında)
53- Ömm” Ahmet Tekkesi (Ösküdar Çinili Camii civarında)
54- İdris Efendi Tekkesi (Çavuşderesinde)
55- Yahya Kethüda Tekkesi (K.paşa Cumapazarı Mahallesinde)
56- Ali Efendi Tekkesi (Edirnekapıda)
57- Seyid Halife Tekkesi (Fenabi Mahallesinde)
58- İplikçi Mehmet Efendi Tekkesi (Otlakçı Yokuşunda)
59- Tulž” Tekkesi (Ösküdar İnadiye Mahallesinde)
60- Hakik” Osman Efendi Tekkesi (Eğrikapıda)
61- Eyup Tekkesi (Eyupsultanda)
62- Çamlıcalı Mehmet Efendi Tekkesi (Ösküdar Çavuşderesinde)
63- Rauf” Efendi Tekkesi (Ösküdar Doğancılarda)
64- Saffeti Tekkesi 5Ösküdar Doğancılarda)
65- Kuşadalı İbrahim Tekkesi (Sineklibakkal mahallesinde)
66- Şeyh Süleyman Efendi Tekkesi (Beykozda)
67- Sivas Tekkesi (Sultanselim Camii civarında)
68- Karabaş Tekkesi (Rumelihisarında)
69- Karabaş Tekkesi (Tophanede)
CELVETİYYE TEKKELERİ

1- Atpazarı Osman Tekkesi (Ösküdar Hayrettinçavuş Mah.)
2- Seyid Haşimbaba Tekkesi (Ösküdar İnadiye Mahallesinde)
3- Devatizade Tekkesi (Ösküdar Şeyh Camii civarında)
4- Küçükayasofya Tekkesi (Küçükayasofya Camii içinde)
5- Mahmut Tekkesi (Ösküdarda, Gülfemhatun Mahallesinde)
6- Acıbadem Tekkesi (Ösküdarda Selamsız caddesinde)
7- Atpazarı Şeyh Tekkesi (Fatih Atpazarı Semtinde)
8- Şeyh Selami Tekkesi (Ösküdarda Takkekapısı Mahallesinde)
9- Alaettin Efendi Tekkesi (Sofularda)
10- Bacılar Tekkesi (Ösküdarda Aziz Hüdayi civarında)
11- İskenderbaba Tekkesi (Ösküdarda Ağahamamı yanında)
12- Çakırdede Tekkesi (Dolmabahçede)
13- Şeyh Selami Efendi Tekkesi (Ösküdar Büyükçamlıcada)
14- Şeyh Fena” Ali Tekkesi (Ösküdarda Pazarbaşı Mah.)
15- Keşfi Osman Tekkesi (Şehzadebaşında Veznecilerde)
16- Tombul Hacı Mehmet Tekkesi (Ösküdar Tenbel H.M. M. de)
17- Sarmaşık Tekkesi (Edirnekapı içinde)
18- Ayşe Sultan Tekkesi (Ösküdarda Mirahör Mahallesinde)
19- Mihrimah Sultan Tekkesi (Ösküdarda Mihrimah Camiinde)
20- Burgulu Tekkesi (Ösküdarda Burgulu Mahallesinde)
21- Hüdayi Aziz Mahmut Tekkesi (Ösküdarda)
22- Akşemsettin Tekkesi (Zeyrekde)
23- Bandırmalızade Tekkesi (Ösküdar İnadiye Mahallesinde)
24- Devati Mustafa Tekkesi (Ösküdar Şeyhcamii içinde)
25- Selami Ali Tekkesi (Ösküdar Acıbademde)
26- Sertarikzade Tekkesi (Fatih Kumrulumescit yanında)
27- İbrahim Efendi Tekkesi (Bulgurlu Kızılmescit Mahallesinde)
28- Akarca Tekkesi (Tophane Akarca Mahallesinde)
29- Fenayi Tekkesi (Ösküdar Alacaminare semtinde)
30- Karabaş Ali Tekkesi (Eski Valde Camiinde)
31- Sarmaşık Tekkesi (Edirnekapıda)

ŞAZELİ TEKKELERİ

1- Ertuğrul Tekkesi (Beşiktaşta)
2- Şazeli Tekkesi (Alibeyköyünde)
3- Unkapanı Tekkesi (Unkapanında)

SÖNBÖLİYYE TEKKELERİ

1- Sinan Erdebili Tekkesi (Ayasofya civarında)
2- Sünbül Sinan Tekkesi (Kocamustafapaşa Camii içinde)
3- Ferruh Kethüda Tekkesi (Balat Camii içinde)
4- Karamehmet Paşa Tekkesi (Aksarayda)
5- Keşf” Cafer Tekkesi (Fındıklıda)
6- Mehmet Ağa Tekkesi (Çarşamba Mehmet Camii içinde)
7- Saffeti Tekkesi (Silivrikapı Ağaçbayırında)
8- Mirahör Tekkesi (Yedikulede Mirahör Mahallesinde)
9- Bazırgan Tekkesi (Kocamustafapaşada)
10- Hasan Efendi Tekkesi (Cihangir Camii içinde)
11- Yedikule Tekkesi (Yedikule içinde)
12- Saçlı Hüseyin Tekkesi (Ösküdarda Tabutçular içinde)
13- İprahim Paşa Tekkesi (Kumkapı Nişancasında)
14- Beşikçizade Tekkesi (Davutpaşa Çavuşhamamı yanında)
15- Şah Sultan Tekkesi (Eyup Şahsultan Mahallesinde)
16- Tercüman Yunus Tekkesi (Drağman Fethiye civarında)
17- Sirkeci Tekkesi (Küçükmustafapaşada)
18- Mimar Acem Tekkesi (Mevlevihanekapısı içinde)
19- Hacıkadın Tekkesi (Samatyada Hacıkadın Camiinde)
20- Sivas” Tekkesi (Sultanselimde)
21- Merkezefendi Tekkesi (Mevlevihane kapı dışında)
22- Balat Tekkesi (Balatta Balat Camii içinde)
23- Bayram Paşa Tekkesi (Haseki Camii yanında)
24- Hacı Evhad Tekkesi (Yedikulede)
25- İsazade Tekkesi (Drağmanda)
26- Mimar Tekkesi (Cad sırrı Mimar Mahallesinde)

SADİYYE TEKKELERİ

1- Çakırağa Tekkesi (Edirnekapısı Çakırağa Mahallesinde)
2- Caferpaşa Tekkesi (Eyupte Kızılmescitte)
3- İsa Efendi Tekkesi (Halıcılar Köşkü yanında)
4- Gani Efendi Tekkesi (Ösküdarda Tabutçular içinde)
5- Kantar” Baba Tekkesi (Gümüşsuyu semtinde)
6- Hamidiye Tekkesi (Kadıköy Kuşdilinde)
7- Sancaktar Hayrettin Tekkesi (Davudpaşa İskelesinde)
8- Seyfettin Efendi Tekkesi (Ösküdarda Çavuşderesinde)
9- Ciğerimdede Tekkesi (Kasımpaşada)
10- Raşit Efendi Tekkesi (Şehremininde İnadiye fırını yanında)
11- Kovacı Dede Tekkesi (koskada Hasanpaşa Karakolu civarı)
12- Fındıkzade Tekkesi (Yüksekkaldırım Kalender Mahallesinde)
13- Ejder Tekkesi (Karagümrükte)
14- Şeyh Cevher Tekkesi (Okmeydanında)
15- Hasan Kudsi Tekkesi (Mevlevihane kapısında)
16- Halil Hamit Paşa Tekkesi (Davudpaşa İskelesinde)
17- Şeyh Fethi Tekkesi (Ösküdar Ahmediye Mahallesinde)
18- Hasirizade Tekkesi (Sütlücede)
19- Etyemez Tekkesi (Etyemez Mahallesinde)
20- Taşlıburun Tekkesi (Eyup Taşlıburun Mahallesinde)
21- Abid Çelebi Tekkesi (Kadıçeşmesinde)
22- Kara Mehmet Paşa Tekkesi (Aksarayda)
23- Balçık Tekkesi (Eyup Defterdar semtinde)
24- Yağcızade Tekkesi (Ösküdarda)
25- Kirpası Mustafa Tekkesi (Eyupta)
26- Durzi Şeyh Ali Tekkesi (Otlakcılarda)
27- Arap Hasan Tekkesi (Mevlevihane Kapısında)
28- Abdülbaki Tekkesi (Kadıköyünde)
29- Bedrettinzadeler Tekkesi (Samatyada)
30- Kapıağası İsmail Ağa Tekkesi (Ösküdar Ağahamamı yanı)
31- Şeyh Cevher Tekkesi (Okmeydanında)
32- Kelami Tekkesi (Yayla çarşısında)
33- Şeyh Emin Tekkesi (Yaşmakçı çayırında)
34- Sultan Osman Tekkesi (Sıraselvilerde)

ŞABANİYYE TEKKELERİ

1- Akşemsettin Tekkesi (Zeyrek Yokuşunda)
2- Ekmel Tekkesi (Sofularda)
3- Aydınoğlu Tekkesi (Hocapaşa, Salkımsöğütte)
4- Mahmut Efendi Tekkesi (Mevlevihane kapısında)
5- Seyyid Nizam Tekkesi (Silivrikapı Balıklı tarafında)
6- Emirler Tekkesi (Silivrikapıda)
7- Feyzullah Efendi Tekkesi (Ösküdar mAhmediye Mahallesinde)
8- Beykoz Tekkesi (Beykozda)
9- Saffeti Paşa Tekkesi (Ösküdarda Doğancılarda)
10- Atik Valde Sultan Tekkesi (Ösküdar Valde Camii içinde)
11- Altunizade Tekkesi (Ağayokuşunda)
12- Müştak Efendi Tekkesi (Ağayokuşunda)
13- Şeyh İsmail Tekkesi (Yeniköyde)
14- Ömm” Ahmet Efendi Tekkesi (Ösküdar Çinili Camii civarı)
15- Durmuş Dede Tekkesi (Rumelihisarında)
16- Rafet Efendi Tekkesi (Çarşanbada)
17- Çınarlı Tekkesi (Ösküdar Çavuşderesinde)
18- Beykoz Tekkesi (Beykozda)
19- Şamiler Tekkesi (Aksarayda)
20- Fahrettin Tekkesi (Maçkada)
21- Kuşadalı Tekkesi (Aksaray, Sineklibakkal Mahallesinde)
22- Paşa Tekkesi (Küçükayasofyada)
23- Halil Efendi (Ösküdar Debağlar mahallesinde)
24- Asmail Ağa Tekkesi (Ayasofya civarında)

CERAHİYYE TEKKELERİ

1- Yeserizade Tekkesi (Sofularda Çelebi M. Ağahamamı yanı)
2- Bağcızade Tekkesi (Ösküdarda Balaban iskelesinde)
3- Sertarikzade Tekkesi (Fatih Kumrulumescitte)
4- Şeyh Ali Tekkesi (Otakcılarda)
5- Nurittin Cerrah” Tekkesi (Karagümrükte)
6- Karagöz tekkesi (Silivrikapıda)
7- Yıldız Dede Tekkesi (Bahçekapıda)
8- İkinci Mehmet Hüsamettin Tekkesi (Otlukçu Yokuşunda)
9- Dede Tekkesi (Nuruosmaniyede)
10- Tamaşvar Tekkesi (Eyup Şehislam Mahallesinde)
11- Arif Dede Tekkesi (Ösküdar Mehmet Ağa Camiinde)
12- Karabaş Tekkesi (Tophanede)

BEDEVİYYE TEKKELERİ

1- İslambey Tekkesi (Eyupta İslambey Mahallesinde)
2- Şeyh Ahmet Tekkesi (Çengelköyünde)
3- Ebürriza Tekkesi (Tatavlada)
4- Şeyh Hamil Tekkesi (Beylerbeyinde)
5- Şeyh Sadık Tekkesi (Ösküdarda Toptaşında)
6- Ağaçkakan tekkesi (K.M. P. Ağaçkakan mahallesinde)
7- Şeyh Hüseyin Tekkesi (İstavrozdere içinde)
8- Şeyh mustafa Tekkesi (Tatavla Uzunyolda)

BAYRAMİYYE TEKKELERİ

1- Emekyemez Tekkesi (Ösküdarda Salacakta)
2- Himmetzade Tekkesi (Nakkaşpaşada)
3- Tavil Mehmet Efendi Tekkesi (Altımermerde)
4- Muhyi Efendi Tekkesi (Ösküdarda Divitçilerde)
5- Abdibaba Tekkesi (Eyupta)
6- Mehmet Ağa Tekkesi (Çarşanbapazarı mahallesinde)
7- Abdussemed Tekkesi (Kağıthanede)
8- Hasem Latif Tekkesi (Aksarayda)
9- Haşim” Osman Tekkesi (Kasımpaşa Kulaksız Mahallesinde)

UŞAKë TEKKELERİ

1- Halit Efendi Tekkesi (Yedikule Mirahur Mahallesinde)
2- Şalcızade Tekkesi mm(Eğrikapı Savaklar Mahallesinde)
3- Altınzada Tekkesi (Fatih Haydar Mahallesinde)
4- Şeyh Bedrettin Tekkesi (Keçecilerde)
5- Uşak” Tekkesi (Kasımpaşada)
6- Uşak” Mahmut Tekkesi (Keçecilerde)

GÖLŞENİ TEKKELERİ

1- Şeyh Ali Tekkesi (Balat Mollaaşk” Mahallesinde)
2- Başçı Hacı Mahmut Tekkesi (Haseki Başçı Camii içinde)
3- Gülşen” Tatar Tekkesi (Tophanede)
4- Gürcü Şeyh Ali Tekkesi (Mollaaşkide)
5- Helv” Efendi Tekkesi (Şehremininde)
6- Sait Efendi Tekkesi (Haseki Başcı Camii içinde)

SİNANİ TEKKELERİ

1- Zekaizade Tekkesi (Şehremininde)
2- Şeyh Salih Tekkesi m(Topkapıda)
3- Şeyh Sinan Tekkesi (Eyup Dökmeciler mahallesinde)

MEVLEVİ TEKKELERİ

1- Galata Mevlevihanesi (Galata Kulekapısında)
2- Ösküdar Mevlevihanesi (Mirahur Mahallesinde)
3- Kasımpaşa Mevlevihanesi (Kasımpaşada)
4- Yenikapı Mevlevihanesi (Yenikapı dışında)
5- Bahariye Mevlevihanesi (Eyupta Bahariye Mahallesinde)

BEKTAŞİ TEKKELERİ

1- Şeyh Abdullah Tekkesi (Kazlıçeşmede)
2- Şeyh Abdullah Baba Tekkesi (Topkapıda)
3- Şeyh Hafız Baba Tekkesi (Eyupsultanda)
4- Şeyh Hüseyin Baba Tekkesi (Sütlücede)
5- Şeyh Teber Tekkesi (Kağıthane-Karaağaçta)
6- Şehitler Tekkesi (Rumelihisarında) – (Nafi Baba)
7- Merdivenköyü Tekkesi (Çamlıcada)
8- Öküzliman Tekkesi (Öküzlimanında)
9- Ösküdar Tekkesi (Ösküdarda) 5 tekke daha vardı.

EK IV

1810 yılında Fransa’da yayımlanan Bektaşi-Yeniçeri ilişkilerini anlatan oyun metni

KAYNAKÇA

1) Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, Kültür Bakanlığı yayınları.
2) Abdulkadir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976.
3) Ali Yıldırım, Osmanlı Engizisyonu, Öteki Yayınevi.
4) Ali Yıldırım, Alevi-Bektaşi Deyişleri, Ayyıldız Yayınları.
5) Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Nihal Adsız …..? MEB yayınları
6) Abdulbakiy Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der Yayınları, 1987.
7) Abdulbakiy Gölpınarlı, Ehlibeyt ve 12 İmamlar, Der Yayınları.
8) Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderiler, Tarih Kurumu Yayınları.
9) Ahmet Yaşar Ocak, Menakubul Kutsiyye Fi Menasihil Unsiyye, Tarih Kurumu Yayınları.
10) Ahilik Sempozyumu Bildirileri, Kültür Bakanlığı yayınları.
11) Baki Öz, Osmanlıda Alevi Ayaklanmaları, Ant Yayınları.
12) Bedri Noyan, Bektaşilik Alevilik Nedir?
13) Bedri Noyan, Veli Baba Menkıbenamesi.
14) Besim Atalay, Bektaşilik, Ant Yay.
15) Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Kültür Bak. Yay.
16) Cevdet Paşa, Tezakir, 1, 2, 3, 4. Cilt, Tarih Kurumu Yay.
17) Clauda Cahen, Anadolu’da Türkler, E yayınları
18) Dimitri Kontemir, Osmanlı İmparatorluğunun Yükselişi ve Çöküşü, Kültür Bak. Yay. I, II, III.
19) Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Tekin Yay., 1982.
20) E. XEMGİN, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yay.
21) Erdoğan Menis, Müslüman Türk Devletleri Tarihi.
22) Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi.
23) Fuat Bozkurt, Aleviliğin Toplumsal Boyutları.
24) Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet Yayınları.
25) Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, Onur Yayınları.
26) Gülağ Öz, İslamiyet Türkler ve Alevilik, Ayyıldız Yayınları.
27) Gülağ Öz, Aleviliğin Tarihi Kökleri ve Anadolu Erenleri.
28) Hikmet Tanyu, İslamiyetten önce Türkler’de Tek Tanrı İnancı.
29) İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yayınları.
30) İslam Ans. Ciltleri, MEB Yayınlarıİslam Ans. Ciltleri, Diyanet Vakfı Yayınları
31) İrfan Gürdün, Osmanlı’da Devlet-Tekke Münasebetleri.
32) İlhan Başgöz, Yunus Emre, İndiana Öniversitesi Yayınları.
33) İsmail Kaygusuz, Alevilik, İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi, Alev Yay.
34) İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devlet Teşkilatında Kapu Kulu Ocakları, Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağı, Tarih Kurumu Yayınları.
35) İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Tarih Kurumu yayınları
36) John Kingsley Birge, Bektaşilik Tarihi, Ant Yayınları.
37) Mehmet Aydın Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, Nakışlar Yayınları.
38) Hoca Sadettin Efendi, Tacüt Tevarih, 1, 2, 3, 4, 5. ciltler.
39) Hikmet Tanyu, İslamiyetten Önce Türkler’de Tek Tanrı İnancı.
40) Lütfi Kaleli, Alevilik, Edep, Erkan, İnanç.
41) Mustafa Akdağ, Türkiye’nin ….. Tarihi, I, II. cilt, Tekin yayınları
42) Mustafa Kora, Bursa’da Tekkeler ve Tükitbu, Uludağ Yay.,
43) Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Tekin Yay.ehmet Yaman, Alevilik, Edep, Erkan, İnanç.
44) Mustafa Kora, Tekkeler ve Zaviyeler, I, II. Cilt, Dergah Yayınları.
45) Mikail Bayram, Ahi Evren Tasavvufu Düşüncesinin Esasları, Diyanet Vakfı
46) Mehmet Eröz, Eski Türk Dini, Alevilik Bektaşilik, Türk Dün. Araşt. Vakfı Yayınları
47) Murat Sertoğlu, Bektaşilik, Başak Yayınları, 1969.
48) Muharrem Ergün, Dede Korkut Kitabı.
49) Melulü Divanı ve Ahiliğin, Tasavufun, Bektaşiliğin Tarihçesi.
50) Münecimbaşı Tarihi, MEB yayınları.
51) Muhibbi Divanı, Kanuni Sultan Süleyman, Kültür Bakanlığı Yayınları.
52) Naima Tarihi, MEB Yayınları.
53) Neşri Tarihi, Kültür Bakanlığı Yayınları.
54) Neteyic ül Vukuat Ciltleri, Nuri Paşa Tarihi (Çeviri: Neşet Çağatay)
55) Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşimi, Alev Yayınları.
56) Nejat Birdoğan, Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, Berfin Yayınları.
57) Nejat Birdoğan, Çelebi Cemalettin Efendi’nin Savunması.
58) Oruç Bey Tarihi (Nihal Atsız) Tercuman Yayınları.
59) Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi.
60) Oral Çalışlar, Ali-Muaviye Kavgası, Pencere Yayınları.
61) Ömer Lütfü Barkal, Kolanizatör Türk Dervişleri.
62) Solakzade Tarihi, Kültür Bakanlığı Yayınları.
63) Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Cem Yay.
64) Şakir Keçeli, Alevilik Bektaşilik Açısından Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Ardıç Yayınları.
65) Şakir Keçeli, Osmanlı Ne, Şeriat Ne, Ardıç Yayınları.
66) Türk Halk Kültürü Araştırmaları, Kültür Bakanlığı Yayınları.
67) Tarihi Cevdet (Cevdet Paşa Tarihi) Ciltler, Ugdal Neşriyat.
68) Tahcacılar Sempozyumu Bildirileri, Kültür Bak. Yay.
69) Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi, I, II, Ciltler, Kültür Bakanlığı Yay.
70) Reşat Ekrem Koçu, Yeniçeriler, Koçu Yay.
71) Reha Çamuroğlu, Yeniçerinin Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriye, Ant Yayınları.
72) Yaşar Nuri Öztürk, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, Yeni Boyut Yayınları.
73) Yaşar Nuri Öztürk, Tarih Boyunca Bektaşilik.
74) Yaşar Nuri Öztürk, Kuşadalı İbrahim Halveti, Yeni Boyut Yayınları.
75) Yaşar Yücel, Ali Sevim, Klasik Dönemin Öç Hükümdarı: Fatih, Yavuz, Kanuni, Tarih Kurumu Yayınları.
76) Yörükler Sempozyumu Bildirileri, Kültür Bak. Yay.
77) Yılmaz Öztuna, Osmanlı Padişahlarının Hayat Hikayeleri, Ötüken Yay.

DİPNOTLAR

1 Fuat Köprülü, İslam Ans. 2. C. s.461 M.E.B. Yay.
2 İslam Ans. Bektaşilik Mad., C.5, s.373, Diyanet Vakfı Yay.
3 Melikof, Uyur İdik Uyardılar, s.219.
4 Yaşar Nuri Öztürk, Tarihi Boıyunca Bektaşilik, s.87
5 Abdülkadir Sezgin, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik, s.197.
6 Josoph Van Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, C.1, s.9, Çeviri: Mehmed Ata, Bugünkü dile özetleyen Abdulkadir Karahan..

7 Irıne Melikof, Uyur İdik Uyardılar, s.108.
8 İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapu Kulu Ocakları, I. Cilt, s.5
9 Reşad Ekrem Koçu, Yeniçeriler, s.7, Koçu Yayınları, 1964.

10 İ. Hakkı Uzunçarşılı, Kapukulu Ocakları, s.148.
11 Fuat Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, Edebiyat Fakültesi Mecmuası
12 Reşat Ekrem Kocu, Yeniçeriler, s.91.
13 Yaşar Nuri Öztürk, Tarih Boyunca Bektaşilik, s.89.
14 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kapu Kulu Ocakları, s.150.
15 Abdullah Cevdet, Tarihi Askeri Osmani, s.176
16 Ölker Akutay, Enderün Mektebi, s.74. Aktardığı Kaynaklar: 1) F. İsfendiyaroğlu, Galata Saray Tarihi, 2) A.A. Teyyare zade, Tarihi Ata 1. Cilt, 3) Hızır İlyas Letaifi Vekayif Enderun, 4) M. Ziya, Mekteb-i Sultani
17 F. İsfendiyaroğlu, Galatasaray Tarihi, s.88.
18 Reşat Ekrem Koçu, Yeniçeriler, s.148
19 Age. s.148
20 İrfan Gündüz, Osmanlı’da Devlet-Tekke Münasebetleri, s.134.
21 Age, s.149.
22 Rıza Zelyut, Öz Kaynaklarına Göre Alevilik, s.216, İstanbul, 1990.
23 Reha Çamuroğlu, Yeniçerilerin bektaşiliği ve Vaka-i Şerriye, s.44.
24 Yaşar Nuri Öztürk, tasavvufun ruhu ve tarikatlar,s.190.
25 Enver Bahnan Şapolya, Mezhepler ve Tarikatlar, s. 448-449.
26 John Kıngsey Bırge, Bektaşilik Tarihi, s.85, Çev. R. Çamuroğlu
27 Birge, age. Aktarma: 1) Creasy’nın Hıstory of the Ottoman Kurks, 2) Encycl, of İslam, Yeniçeriler maddesi.
28 Y. Nuri Öztürk, Tarih Boyunca Bektaşilik, s.88-89.
29 age, s.89
30 Reha Çamuroğlu, Yeniçerilerin Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriye, s.42.
31 Ahmet Cevdet Paşa Tarihi, s.2967.
32 Reşat Ekrem Koçu, Yeniçeriler, s.151.
33 Müneccimbaşı Tarihi, 11. Cilt, s.431.
34 Bu konudaki bilgiler için bkz. Tacüt Tevarih, 11. Cilt, Neşri Tarihi II. Cilt, Solakzade Tarihi I. cilt.
35 Solakzade Tarihi, II. Cilt, s.137
36 Peçevi Tarihi, II. cilt, s.316.
37 Solakzade Tarihi, II. Cilt, s.541
38 Naima Tarihi, III. Cilt, 1382, Aktaran: Baki Öz, Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, s.206
39 Solakzade Tarihi, Cilt II, s.213
40 Ali Yıldırım, Osmanlı Engizisyonu, s.71
41 Age, s.71.
42 Hoca Saadetin Efendi, Tacüt Tevarih, IV. Cilt, s.176

43 Nazmi Sevgen, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, s,9, Haziran 1968

44 Gülağ Öz, İslamiyet Türkler ve Alevilik, S. 367, Ayyıldız Yay.
45 Reha Çamuroğlu, Yeniçerilerin Bektaşiliği ve Vaka-i Şeriye, s.45, Ant yayınları.
46 Müneccimbaşı Tarihi, II. Cilt, s.434, Tercuman Yayınları.
47 Age, s.446
48 Enver Ziya Karal, İslam Ans., MEB yay. II. Mahmut maddesi, Cilt 7, s.166.
49 Yılmaz Öztuna, Osmanlı Padişahlarının Hayat Hikayeleri, s.419
50 Enver Ziya Karal, İslam Ansiklopedisi, MEB Yayınları, Cilt 7, s.166.
51 Reşat Ekrem Koçu, Yeniçeriler, s.323
52 Age, s.324.
53 Cevdet Paşa Tarihi, Cilt 6, s.2954.
54 Age, s.329
55 Age, s.331
56 Age, s.331
57 Reha Çamuroğlu, Yeniçeriler’in Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriye, s.86.
58 İrene Melikof, Uyur İken Uyardılar, s.227.
59 Osmanlı Vakanuvüstü Esat Efendi’den aktaran: Cevdet Paşa, 6. Cilt, s.2967.
60 Tarihi Cevdet, Cilt 6, s.2967-2968
61 Abdulkadir Sezgin, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik Özerine Sosyolojik Bir Araştırma (Yayınlanmadık Tez), Devlet Arşivi, H.H.17386/ç1..
62 A. Sezgin, Age, Devlet Arşivi, H.H.17453/ç1

  • Hacegandan Fatih Efendi, Bektaşilerin, Ç6 Mora isyanında Rumlara, sizinle ittifak ile bu yezidleri katledelim dediklerini ve bu sırada İranla olan muharebede ehl-i sünneti vurmak içün Şahı beklediklerini yazmaktadır. Bu gibi sözlerin işaasiyle Bektaşiler aleyhinde propaganda yapılmış olduğu anlaşılıyor. Alemdar Mustafa Paşa isimli eserimizde, Yeniçerilerin saraya hücumlarında Bektaşilerin rolleri bir ruznameden nakil idilmiş olup Öss-i zaferde de Esat Efendi bunların hallerinden bahs etmektedir. (s.203 ila 207).
    1) İçtimada bulunan şeyhler Beşiktaşda Yahya Efendi türbedarı Nakşibend”yyeden Hafız Efendi, Eyüpda Kaşgar” tekkesi şeyhi Balmumcu Mustafa Efendi, Galata mevlevihanesi şeyhi Kudretullah Efendi, Beşiktaş mevlevihanesi şeyhi Abdülkadir Efendi, Koca Mustafa Paşada Sünbüliyye şeyhi, Merkezefendi şeyhi Ahmed Efendi, Kasımpaşa şeyhi Ali Efendi, Ösküdarda Nasuh” şeyhi Şemseddin Efendi, Hüda” Mahmud Efendi şeyhi Seyyid Efendi, Bandırmalı zade Galip Efendi, Zakirbaşı Şikar” zade Şeyh Ahmed Efendi, Kovacı Şeyhi Emin Efendi.
    1) Benim, vesikalar arasında bularak naklettiğim bu telhisin hülasasını Öss-i Zafer yazmış ve Cevdet Paşa da oradan nakletmiştir. Her iki eserde de Hatt-ı hümayun sureti yoktur.
    1) Cevdet Paşa merhum o zamanı idrak etmiş zevattan naklen _Şan” zade Ataullah Efendinin Hekimbaşı Behcet Efendi ile münaferetlerine mebni, Hekimbaşının tesiriyle nefy edildiğini beyan etmiştir. Bu hatt-ı hümayunda ise bunun bizzat Padişahın emriyle olduğu görülüyorsa da Yeniçeri Ocağının kaldırılmasında ve Eşkinci talimi işinde Behcet Efendinin hizmeti olup Hekimbaşı olması münasebetiyle Padişahın yakınında bulunarak bundan bilistifade rakibi Şan” zadenin nefyine muvaffak olduğu anlaşılır. Şan” zade zamanının mütefekkirlerinden olup tıp ve riyaziyede mahir ve ve hususiyle tıpda kıymetli bir şahsiyet olup Reis-i Etıbba Behcet Efendinin kat kat fevkinde idi, Şani zade Ortaköyde Ferruh Efendi yalısında toplanan Cemiyyet-i İlmiyye azasından olup bu cemiyet bu cemiyet bu iki zattan başka Kethüda zade Arif Efendi, meşhur Hoca Fehim Efendi, Melek Paşa zade Abdülkadir Bey gibi zevattan mürekkep idi; bunlar ilme heveskar olanları okutmağı ve yetiştirmeği vazife bilen münevver bir zümre idiler. Şair Keçeci zade İzzet Molla, Behcet Efendinin Hekimbaşı ve Şan” zadenin vaka-nüvis olmalarına taaccüp ederek (erkan-ı devletin haline bak, bir müverihi Hekimbaşı ve Başhekimi Vaka-nüvis ettiler) diye alay edermiş (Cevdet, c.12, s.184) ve (Lžtfi Tarihi, c.1, s.168).
    2) Dolap 2, sandık 16, Hatt-ı hümayun No: 59.
    3) Bu memurların tayini münasebetiyle Şeyhulislamın, Şadr-ı azama tezkiresi sureti:
    Maruz-ı da”-i devlet-i aliyyeleridir ki
    Anadolu ve Rumeli caniplerinde olan Bektaşi tekkeleri içün ba irade-i aliyye-i hazret-i zıllullahi Anadolu tarikine Ser bevvabiyn-i dergah-i ali Cebeşibaşı esbak Ali Ağa kulları ve maiyyetine müderrisinden Çerkeşli Mehmed Efendi da”leri ve Rumeli canibine dahi kezalik Mirahur-ı evvel-i sabık Ali Beyefendi ve maiyyetine müderrisinden Pirlepeli Ahmed Efendi da”leri müvella tayin buyrulmuş olmağla memuriyetlerini havi iktiza iden ferman-ı alileli mercždur. (…)
    1) Dolap2, sandık 61. Hatt-ı hümayun No: 57.
    1) Dolap2, sandık 61. Hatt-ı hümayun No: 57.
    2) Sandık 40 Hatt-ı hümayun numarası 61.
    3) Sandık 61 Hatt-ı hümayun numarası 24. Bu hatt-ı hümayunun bir sureti Lütfi Tarihi’nde de (c. 1, s.17) vardır. Padişah ifrata gittiğinden, gerek Şeyhulislahm ve gerek Sadr-ı azam bu husustaki mes’uliyetten kaçmak istemişler ve işi birbirlerine yükletmeğe başlamışlardır. Lütfi Efendi, fukara-yı bektaşiye hakkındaki şiddete Şeyhulislamın deruni reyi olmadığını (s169) ve Selim Paşanın da tarikat-i bektaşiye ikrar bendelerinden olduğundan yükü şeyhulislama yükletmek istediğini (s171) yazıyor.
    1 Dolap 2, sandık 61 Hatt-ı hümayun numarası 22
    64 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatında Kapukulu Ocakları.
    65 Doğuşundan Günümüze Büyük İslam Tarihi, 12. Cilt, s.385, Çağ Yayınları.
    66 Sezgin, Devlet Arşivi, H.H. 17351/ç2.
    67 Sezgin, Devlet Arşivi A.MKT.MVL/133/64/1278.R.3
    68 Abdulkadir Sezgin, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik Özerine Sosyolojik Bir Araştırma (Yayınlanmamış Tez) s.51, 1996.
    69 Age, s.50.
    70 Sezgin, age, s.51, Ayrıca Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Cilt 10, s.243.
    71 Sezgin, Devlet Arşivleri, D.H.MU1/127/25/1328.Ş.29

LAİK TÜRKİYE İÇİN YÜKSELEN ALEVİLİK

0

LAİK TÜRKİYE İÇİN YÜKSELEN ALEVİLİK ( TEOLOJİK SAVUNMA VE SOSYO KÜLTÜREL TAHLİL )

Din ve mezhep farklılığı tarih boyunca insanlar için çoğunlukla bir çatışma ve kavga sebebi olmuştur. İnsanlık tarihi bu türden olayların acı hatıralarıyla doludur. İnsanlık için çok hazin olan bu durum onun ezeli diyebileceğimiz bir parçası olan halk / ulus / millet gibi etnik ve sosyo kültürel yapıların iç bünyesinde daha hazin boyutlarda cereyan edebilmiştir. Ne üzücü ki bu kara talihten en çok nasiplenen halklardan biri de Türklerdir. Türkler tarihleri boyunca pekçok kez din değiştirmişler ve bir dinin farklı mezheplerine mensup olagalemişlerdir.

Türk tarihindeki en büyük dinsel değişim hiç kuşkusuz İslam’ın kabulüdür. Türklerin İslamlaşması uzun zaman almıştır. Bu uzun zaman zarfında çok büyük olaylar yaşanmış, Türklerin gelecekteki kaderinin oluşumu noktasında doğrudan etkiye sahip bölünmeler meydana gelmiştir.

İslamlaşma, İslam tarihindeki sosyopolitik olayları Türk tarihinin de bir parçası haline getirmiştir. Türklerin İslamlaşmasından asırlar evvel cereyan eden ve özünde siyasal kaygıların yattığı hilafet kavgaları sonradan Türklerin de taraf haline geldiği hadiseler hüviyetine sahip olmuştur. Bu bağlamda hilafet sorununun etrafında şekillenen mezhepleşme, zamanla inançsal özellikler de kazanarak Türk tarihinin, İslamlaşma süreci ve sonrasındaki dönemine damgasını vurmuştur.

Türklerin İslamlaşma süreci, önce temel bir ayrılığa zemin oluşturmuştur. Bu ayrılık eski inançları terketmek istemeyen geniş halk yığınları ile İslamlaşmayı hararetle isteyen elit / aristokrat kesim arasında cereyan eden ayrılıktır. Bu sürecin ardından İslam’ı kabulde tercih edilen kanat / mezhep hususunda yeni bir ayrılık zuhur etmiştir. Sonuçta, başlangıçta İslam’a direnen kitleler, İslam’ı kabul noktasına geldiklerinde direnişlerini yeni dinin muhalif kanadını tercih etmek suretiyle devam ettirmek istemişlerdir.

Nihayetinde Türklerin ezici çoğunluğu İslam’ı kabul etmiş fakat farklı yorumlar etrafında şekillenen farklı mezheplere / ekollere dahil olmuşlardır. Bilindiği gibi bu mezhepsel ayrılık Alevilik ( Ya da Şiilik ) ve Sünnilik adıyla anılagelmiştir. Alevilik başlangıçta Şiilik şeklinde tezahür etse de sonradan Anadolu’da yepyeni bir veche ve içerik kazanarak bugünkü özgün kimliğini oluşturmuştur.

Alevilik özellikle göçebe halk yığınları arasında taraftar edinirken Sünnilik yerleşik / şehirli ve elit kesim arasında yayılmıştır. Aleviliği benimseyen kitlelerin İslam öncesi özgün Türk kültürüne daha yakın ve aşina topluluklar olduğu Sünniliği benimseyenlerin ise bunun zıddına Arap ve Fars kültüründen yoğun şekilde etkilendiği bilinmektedir. Bu durum bugün dahi çok canlı bir şekilde geçerliliğini sürdürmektedir.

Alevilik ve Sünnilik ayrışması doğal olarak sadece kültürel ve inançsal düzeyde kalmamış aynı zamanda siyasal kavgalara da zemin oluşturmuştur. Bu bağlamda Aleviliğin siyasallaşması ile Kızılbaşlık hareketi doğmuştur. Türk tarihinin son bin yıllık dilimi dinsel / mezhepsel argümanların sıkça kullanıldığı siyasal ve sosyal çatışmalarla hatta savaşlarla geçmiştir. Anadolu ve İran’da Türk toplulukları son bin yıldır mezhepsel / dinsel farklılıklar zemininde bir iç çatışma yaşamış ve bu çatışmanın etkileri keskinliğini yitirmeksizin günümüze değin sürmüştür.

Ancak modernizm çağında artık en azından ulus içi mezhepsel ve dinsel kavgalar sona ermelidir. Bu da ancak uluslaşma sürecini tamamlayabilmiş olmakla mümkündür. Türk toplumu henüz bu süreci tamamlayabilmiş değildir. Mezhepsel / dinsel farklılıklar halen toplumumuzu yönelendirebilmektedir. Her türlü dinsel, mezhepsel ve diğer alt kültürel özelliklerin üstünde bir ulus kimliği oluşturmayı maalesef başarabilmiş değiliz. Bizce bunu başarabilmek için Türkiye’de aşmamız gereken en önemli sorun Alevi – Sünni sorunudur. Sorunun aşılabilmesi için her yönüyle kavranması, tanınması ve teşhisin doğru yapılması gerekmektedir. Ne hazin ki ülkemizde ne Alevilik ne de Sünnilik tam anlamıyla ve doğru bir biçimde bilinememektedir. Her iki kesim birbirleri hakkında ve birbirlerinin inançları konusunda doğru ve yeterli bilgiye sahip değildir. Dahası pekçok yanlış, yalan ve hurafeler etrafında oluşmuş geleneksel önyargılara dayalı sosyo kültürel ortam tüm ağırlığı ve tüm soğukluğuyla mevcudiyetini halen sürdürmektedir.

Bu çalışmanın birincil amacı Alevi / Bektaşi inancını ideolojik saptırmaların zararlı etkilerinden arındırarak insanımıza tanıtabilmektir. Günümüze değin çeşitli siyasal maksatların yanında bu amaçla da pekçok çalışmanın yapıldığı malumdur. Fakat yapılan çalışmaların bir kısmının Alevi / Bektaşi kimliğini asimile etmeye yönelik olduğu da malumdur. Bu çalışma, gerek yetkinlik bakımından gerekse Alevi / Bektaşi bir gelenekten gelmediği halde Alevi / Bektaşi inancını ve felsefesini benimseyen, Sünni İslam anlayışına göre verilen dinsel eğitimin tüm evrelerini ( Kur’an Kursu, İmam Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi ve Din Sosyolojisi Masteri ) tamamlamış olan bir kişinin Alevi / Bektaşi inancını teolojik açıdan savunması anlamında bir ilktir. Dolayısıyla bu çalışmanın amaçlarından biri de başka inançlara saygı çerçevesini muhafaza ederek Alevi / Bektaşi inancının yayılmasına katkı sağlamaktır.

Bilindiği üzere Türklerin büyük çoğunluğu başlangıçta İslam’ın muhalif kanadı olan Şii / Alevi inancını tercih etmişlerdi. Zaman ilerledikçe bu durum tersine dönmeye başlamış dolayısıyla Aleviler sürekli asimile olmuşlardır. Yaklaşık 100 – 150 yıl önce Anadolu nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Alevi / Bektaşi toplumu bugün nüfusun sadece üçte birlik bir kısmından müteşekkildir. Bu durum asimilasyonun ne denli şiddetli yaşandığını gözler önüne sermeye kafidir. Artık bu süreç durmalıdır. Durdurulmalıdır.

Alevi / Bektaşilerin asimilasyonu büyük bir cinayettir. Diliyle, nefesiyle, deyişiyle, bağlamasıyla, dede / babalarıyla, cemleri ve semahlarıyla hemen hemen tüm dinsel ritüelleriyle Türk ulusunun ve 300 milyonluk Türk dünyasının en nadide topluluklarından birini oluşturan Alevi / Bektaşi toplumunu ulusal birliği tehdit unsuru olarak görmek ve bu nedenle asimile olmalarını sağlamaya çalışmak Türk kimliğini katletmeye çalışmakla müsavidir.

Alevi / Bektaşilerin asimilasyonuyla eş zamanlı olarak yaşanan bir diğer süreç de geleneksel Türk Sünniliğinin dejenerasyonudur. İslamcı / şeriatçı devinimler aslında Anadolu Aleviliğine çok da uzak olmayan ve daha ziyade kırsal kesimde yaşanan geleneksel Türk sünniliğini de asimile edip yerine Vahhabilik tarzı bir sünnilik anlayışını ikame etmeye çalışmaktadırlar. İlerlemekte olan bu süreç laik cumhuriyetimizi ve ulus / devlet yapımızı da sarsmaya adaydır. Öyle ki, siyasal İslam’ın etkili olmaya başladığı yıllardan beri köylere dek inen İslamcı propaganda Türk sünniliğini milliyet kaşıtı ve anti laik bir kalkışma için lazım gelen evrime tabi tutarak ritüel ve inanç merkezli din anlayışını fundemantalist ve ihtilalci dinciliğe çevirmek noktasında çok büyük bir ilerleme sağlamış durumdadır. Bu gidişe karşı oluşan / oluşması gereken cephenin temeli, tarihsel olarak daima Türk kültürünün en tabii uzantısı olma kimliğine sahip Alevi / Bektaşi inanç ve felsefesidir. Alevi / Bektaşi inanç ve felsefesi laik / seküler toplum projesi için Türkiye koşullarında kesinlikle birincil planda değerlendirilmesi gereken bir olgudur. Alevi / Bektaşilerin şeriat karşıtı duruşları dinci akımların önünde bir set oluşturmaktadır. Türkiye’deki laik sistemin tüm eksikliklerine rağmen hala yaşıyor olabilmesi Alevi / Bektaşilerin varlığıyla doğrudan ilintilidir.Bu cümleden olarak belirtelim ki, güçlenen Alevi / Bektaşi kimliği laikliğin ve ulus / devlet yapımızın da güçlenmesi anlamına gelmektedir.

Bu gerçeği keşfeden dinci çevreler Alevi / Bektaşi toplumuna yönelik olarak çok yoğun bir asimilasyon politikası izlemektedir. Bu politikayla mücadele edebilmek için dinci argümanların tam yetkinlikle öğrenilmesi ve bu sayede mücadelenin muvaffakiyeti için lazım gelen isabetli tedbirlerin alınması şarttır. Ne var ki Alevi / Bektaşi inancına yönelik dinci saldırılara karşı, teolojik açıdan yetkinliği bulunmayan kişilerin ürettiği, zayıf ve yanlış veriler üzerine kurulu savunmalar, Alevi / Bektaşi inancının teolojik zeminini zayıflatmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır.

Yüzyıllar boyunca geleneksel olarak yaşanan Alevi / Bektaşi inancı, kurumlaşmış ve otoriteleşmiş Sünni İslam inancı karşısında teolojik paradigmasını henüz tam anlamıyla sistematize edebilmiş / oluşturabilmiş değildir. Bundan dolayıdır ki, bizce teolojik yapının sağlam bir biçimde ortaya konulabilmesine yönelik çalışmalar, Alevi / Bektaşi kimliğinin korunması noktasında en yaşamsal alanı meydana getirmektedir. Nitekim, bu çalışmanın temel hedeflerinden biri de budur.

Alevi / Bektaşi toplumu üzerinde sürdürülen asimilasyoncu politikalar sadece teolojik saldırılarla kalmamaktadır. Zira Alevi / Bektaşi kimliği sadece dinsel / mezhepsel bir kimlik değildir. Her yönüyle kavranmaya çalışıldığında görülecektir ki bu kimlik aynı zamanda Türk etnisitesinin binlerce yıllık özünü de muhafaza eden etnosantrik bir kimliktir. İlk bakışta dinsel / mezhepsel yön öne çıksa da bu kimliğin sosyo kültürel derinliklerinde etnolojik unsurların çok güçlü bir biçimde mevcudiyet içerdiği görülmektedir. Fakat Alevi / Bektaşi toplumu, kendi kimliğinin etnolojik unsurlarının yeteri düzeyde bilincinde değildir. Bu bilinç zayıflığı teolojik alanın dışında uygulanagelen asimilasyoncu saldırıların doğal sonucudur. Sözkonusu saldırları ve asimilasyoncu politikaları etnik kimlik dejenerasyonu olarak adlandırabiliriz. Alevi / Bektaşi inanç ve felsefesindeki kadim Türk inançlarına ve topyekün Türk kültürüne ait izleri reddedip Aleviliği başka etnik kimliklerle ilintilendirmeye çalışmak etnik kimlik dejenerasyonunun temel stratejisini oluşturmaktadır. Alevi / Bektaşiliği, mezepotamya kökenli din ve inançlarla irtibatlandırmak nihai aşamada Alevi / Bektaşi toplumunun o bölgenin kadim halklarının devamı olduğu fikrini kabul ettirme amacını haizdir.

Ne üzücü ki Alevilik üzerine yapılan kimi çalışmalar öz be öz Türk / Türkmen kökenli olan bu toplumun gençlerine Kürtlük veya Zazalık bilinci aşılama amacına hizmet için yapılmaktadır. Bu bağlamda etnik dejenerasyonun / asimilasyonun varacağı nokta tabiatıyla Kürtleşme veya Zazalaşma olacaktır. Teolojik dejenerasyon / asimilasyon, sünnileşme veya şiileşmeye ya da ateistleşmeye yol açarken etnik dejenerasyon da bölücü akımlara zemin kazandırmaktadır. Oysa ki Alevi / Bektaşilerin ezici çoğunluğu etnik anlamda Türk / Türkmen kökenlidir. Türklük / Türkmenlik bilinci Alevi / Bektaşi kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Nasıl ki İslamiyet Arap kültüründen müstakil değilse Alevi / Bektaşi kimliği de Türk / Türkmen kültüründen ayrı düşünülemez. Bu hususiyet, Alevi / Bektaşiliğin Türklere özgü olduğu / yerel / milli olduğu anlamına da gelmez. Alevi / Bektaşilik her şeyden önce bir inanç olması keyfiyetinden ötürü evrenseldir. Bununla birlikte Türk kültürü içinde oluştuğu için Türklere özgü nitelikler içerdiği de aşikardır.

Alevi / Bektaşiliğe dair yapılan tanımlamalarda kullanılmak istenen İslam dışı olup olmama keyfiyeti aslında teolojik saldırıların hangi boyuta vardığının da bir göstergesidir. Alevilik / Bektaşilik, Sünni İslam’ın elbetteki dışındadır. Sünnilik de Alevi İslam’ın dışındadır. Alevilerin, İslam olmayı sadece Sünnilere veya Şiilere bırakmaları asla doğru bir tutum olamaz. Nitekim bu tanımlama Alevi / Bektaşi toplumunun ezici çoğunluğu tarafından itibar görmemektedir. Aleviliğin İslamiyetle ilişkisi Sünniliğin veya Şiiliğin İslamiyetle ilişkisiyle kıyaslanamayacak derece nettir. Alevilik İslam’ın özüdür. Sadece islam’ın değil, İslam’dan önce gelen ilahi dinlerin de özüdür. Ard niyetten arınmış, nesnel ve yüzyılların getirdiği Sünnici ve Şiici önyargılardan kurtulmuş bir bakışla bakıldığında bunu görmek mümkündür. Bu tartışmalar teolojik çalışmaların ne denli önem arzettiğinin de kanıt olmaktadır. Bu nedenle Alevi / Bektaşi inancına yapılabilecek en büyük hizmet onu teolojik açıdan güçlü bir biçimde savunabilmektir. Tekraren ifade edelim ki, bu çalışma bu hizmeti görme amacındadır.

“ Laik Türkiye İçin Yükselen Alevilik, Teolojik Savunma ve Sosyo Kültürel Tahlil “ adını verdiğimiz bu çalışma, beş bölümden müteşekkildir. Birinci bölümde ana hatlarıyla Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisi tanıtılmaktadır. İkinci bölümde Alevi / Bektaşi İnanç ve öğretisinin önderleri ele alınmakta, Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisine olan hizmetleri işlenmektedir. Aynı zamanda bu önderlerin inanç ve öğretinin oluşumundaki yerleri ve konumları yine ana çizgilerle irdelenmektedir. Üçüncü bölümde Alevi / Bektaşiliğin Türk kültürü ile olan derin ve sarsılmaz bağları ele alınmaktadır. Özellikle kadim Türk inançlarının Alevi / Bektaşilikle nasıl devam ettiği gözler önüne serilmeye çalışılmaktadır. Dördüncü bölümde ise, Alevi / Bektaşiliğin siyasal vechesi ve geçmişi irdelenerek bugüne ve yarına ilişkin bir perspektif çalışması yapılmaktadır. Çalışmanın son bölümünü oluşturan “ Alevilerin Asimilasyona Direnişi “ başlığı altında ise, Alevi / Bektaşi toplumunun yaşadığı asimilasyon süreci geçmişi ve bugünüyle değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmenin ardından değişen koşullarda değişmesi ve yenilenmesi gereken direniş yöntemleri irdelenmektedir. Alevi / Bektaşi kimliğinin sadece yaşatılması değil, yayılarak güçlenmesi için takip edilmesi gereken yollara dair fikirler sergilenmektedir. Alevi / Bektaşi kimliğini yaşatma ve korumanın en doğru yolunun bu kimliği taşıyan insanların sayısını çoğaltmaya çalışmak olduğu savunulmaktadır. Bunun için de tabiatıyla sadece savunmaya dayalı değil aynı zamanda tebliğci ve misyonerce bir politika izlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Henüz Alevi / Bektaşilerin en doğal insanlık hakları noktasında dahi mahrumiyetler yaşadığı ortadayken böylesi bir çalışmanın lüzumsuzluğu veya yararsızlığına kanaat getirenler olabilir. Oysa bu tarz çalışmalar aslında doğal hakların temini için de yapılması gereken en etkili mücadele olacaktır.

Bu çalışma boyunca pek çok kez başvurduğumuz Kur’an ayetlerinin çevirileri şahsıma aittir. Bilindiği üzere Kur’an çevirileri konusunda tam bir netlik bulunmamaktadır. Çeviriler, çevirmenlerin din anlayışlarının izlerini taşımaktadır. Kur’an‘ın batıni / içsel anlamlarla yüklü bir kitap olduğu gerçeği de anımsandığında çevirmenlerin kişisel yorumlarının ne denli etkiye sahip bulunduğu anlaşılacaktır. Bu gerçekten dolayı Sünni İslam veya Şii İslam anlayışına sahip kimselerin Kur’an çevirilerinin Alevi / Bektaşi teolojisini açıklamada isabetli sonuçlar doğurmayacağı aşikardır. O halde bu çeviriler Alevi / Bektaşi inancını incelemede referans olarak kullanılamaz. Alevi / Bektaşilerin Sünniliğe göre yapılmış Kur’an çevirilerine bakarak kendi inançlarını sorgulamaları elbetteki yanlış kanıların ve düşüncelerin oluşumuna sebebiyet verecektir. Nitekim vermektedir de… Alevilik / Bektaşilik, Sünni veya Şii bakış açısıyla ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulamaz. Zira; Alevilik / Bektaşilik, tamamen özgün bir teolojik çerçeveye sahiptir. Bu nedenle başka inançların teolojik kalıplarına hapsedilmiş bir Alevi / Bektaşi inancı gerçek Alevi / Bektaşiliğin anlaşılmasına imkan vermeyecektir. Nitekim bugün pekçok kimse bu yanlış metedoloji nedeniyle Aleviliği yanlış tanımlamaktadır. Bu yanlış tanımlamaların en feci türü de Aleviliği İslam dışı bir inanç olarak tanımlama çabasıdır. Oysaki ortada tek bir İslam yoktur. Mezhepler bağlamında teşekkül etmiş “ İslamlar “ vardır. Yani hangi İslam ? şeklinde bir soru tek bir İslam vardır, biçiminde bir inkarcılıkla yanıtlanamayacak derece bir realite haline gelmiştir.

Bu yeni bakış açısının zamanla taraftar bulacağından kuşku duymuyorum. Bahsi bağlarken bir kez daha önemine binaen tekrar edelim; Alevilik yükselmelidir. Alevi nüfus çoğalmalıdır. Bizce Türkiye’nin aydınlık geleceği ve kadim Türk kültürünün ilelebet yaşayabilmesi için buna şiddetle gereksinim vardır. Bu cümleden olarak, laik ve ulusal cumhuriyetimizi daha sağlam bir sosyal zemine oturtabilmek için güçlü ve nüfusça daha kalabalık bir Alevi / Bektaşi toplumu inşa edilmelidir. Umarız bu çalışma bu yolda üzerine düşen görevi liyakatle yerine getirir.

Hiç kuşku yok ki, başarı Tanrı’dandır.

  1. BÖLÜM

ANA HATLARIYLA ALEVİLİK / BEKTAŞİLİK

Alevi Sözünün Sözcüksel Anlamı

Alevi; Ali yanlısı, Alici gibi anlamlara gelmektedir. Ali’ den kastedilen, Ali adında her hangi bir kişi değil, Hz. Muhammed’in damadı ve amcaoğlu olan imam Ali’dir. Alevi sözü aynı zamanda Ali’ yi seven, ona bağlı olan veya onun soyundan gelen kimse demektir.

Alevi Söznün Terim Anlamı

Alevilik başlangıçta sadece siyasal bir devinimdi. Ancak buradaki siyasallık salt bir siyasalıktan öte inanç temelli ve inançtan güç alan bir siyasallıktır. İslam’ ın tanrı elçisi Hz. Muhammed ‘ in ölümünün ardından onun işaret ve telkinine karşın İmam Ali yerine Ebubekir ‘ in halife seçilmesi olayı, Aleviliğin doğuşudur. İmam Ali’nin halifeliğini isteyenlerin başlattıkları siyasal bir devinim olarak Alevilik, İmam Ali’ nin ve onun soyundan gelenlerin halifeliğini inançsal / imani bir zorunluluk kabul etmektedir. Tarihsel süreçte Alevi sözü yerine daha çok Şİİ ve Alevilik yerine de ŞİA tabirleri kullanılmıştır. Emeviler ve Abbasiler zamanında bir dönem Alevi sözü doğrudan doğruya Hz. Ali’nin soyundan gelenleri anlatmak için de kullanılmıştır. Ancak, Alevi sözü gerçekte Türk kültürünün ürettiği ve yön verdiği bir adlandırmadır. Nitekim günümüzdeki anlama gelmek üzere Alevi sözünü ilk olarak Türkler kullanmıştır. Bu kullanım Orta Asya Türklüğüne aittir. Ehlibeyt soyuna mensup pek çok kimse Orta Asya’ya göç ederek Türklere sığınmış ve Türkler onlara büyük saygı göstermişlerdir. Uygur devleti döneminde Alevilik devletçe tanınan ve korunan bir inançtır. Alevilik, Samaniler döneminde ( 874 – 999) Orta Asya’da hızla yayılır. Bu dönemde Alevi sufiler, İslam’ı Türk kültürü ile sentezleyerek Türklerin arasında müslümanlığı yayarlar. Orta Asya’ya göç eden ehlibeyt soyuna mensup kişilerle Türkler arasında evlilikler yapılır. Böylece seyyidlik olgusu Türklere de geçer. Yani Türk soyu ile ehlibeyt evlilik yoluyla akraba haline gelir.

Tüm veriler göstermektedir ki, Aleviliğin kaynağı Orta Asya’dır. Nitekim bu gerçeği doğrulayan en önemli kanıtlardan biri de Hoca Ahmet Yesevi’nin hikmetler’inde geçen terimlerdir. Sema, pir, hak rızası, hü hü, pir rızası, miraç, kul gibi terimler bugün Anadolu Aleviliğinin aynı içerikte kullandığı terimlerdir. Alevi sözünün bugünkü anlamda ilk kez Türkler tarafından kullanıldığını 941 – 942 yıllarında bölgeyi gezen gezgin Abu Dulaf nakletmektedir.

Türklerin İslamlaşmasıyla birlikte gerçek Aleviliğin oluşmaya başladığını görmekteyiz. Burada gerçek Alevilikten kastettiğimiz şey Anadolu Aleviliğidir. Bu çalışmanın temel konusunu da Anadolu Aleviliği oluşturmaktadır.

Türkler, İslam’a girerken onun muhalif kanadını yeğlemişlerdir. İslam’ ın muhalif kanadı ise Ali yandaşlığıdır. Fakat Türkler, Ali yandaşlığını da kendilerine özgü bir biçime büründürmüşler, Şia’ dan farklı olarak Türk kültür ve inancının ağır bastığı yeni bir bireşim yaratmışlardır. Bu bireşimde eski Türk dininin ( Gök Tanrı İnancı ve Şamancılık / kamcılık ) inançsal özelliklerinin ve tarihsel süreç içerisinde etkilendikleri Zerdüştlük, Maniheizm ve Budizm gibi dinlerin çok istisnai ve zayıf kimi izlerinin baskın öğe olduğunu da görmekteyiz. Bu bağlamda Anadolu Aleviliği dünyanın en büyük ve en etkili dinlerinin ahlak ilkeleriyle yoğrulmuş, evrensel değerlerle örülmüş bir inanç olmakla birlikte özünde ve merkezinde yüce Tanrı’ nın gönderdiği son din olan İSLAMLIĞIN yer aldığı bir iman yoludur. Alevilikteki başat öğelerden olan Ali sevgisi ve ehlibeyte bağlılık, Aleviliğin “ İslam’ın özü “ biçiminde nitelenmesinin en temel nedenlerindendir. Çünkü; Hz. Muhammed, Veda Haccında, ümmetine iki emanet bıraktığını, bunların Kur’an – ı kerim ve ehlibeyt olduğunu belirtmiş ve inananların bunlara sımsıkı sarılmaları halinde doğru yoldan ayrılmamış olacaklarını bildirmiştir.(1) Aleviler, hem ehlibeyet’ e olan bağlılıkları ile hem de Kur’ an’ ı doğru ve gerçek amacına uygun bir biçimde yorumlayıp uygulamaları nedeniyle bütün tarihsel süreç içerisinde İslam’ ın çağdaş yüzünün temsilcileri olarak Hz. Muhammed’ in vasiyetini yerine getirmişlerdir.

Aleviler, Hz. Ali’ yi sevmenin, Hz. Muhammed’ i sevmek demek olduğunu bilmekte ve peygamberin soyuna gösterdikleri sevgi ve bağlılığın temeline Hz. Muhammed’e olan sadakatlerini koymaktadırlar. Çünkü, Hz. Muhammed, “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Ona dost olana dost, düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et. Onu horlayanı horla. Nerede olursa olsun gerçeği onunla birlikte kıl. “ (2) şeklinde dua etmiştir.

Hz. Muhammed, Hz. Ali için; “ Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır. Şehri dileyen kapıya gelsin ”, “ Ali insanların hayırlısıdır. Kim bunu kabul etmezse, gerçekten kafir olmuştur. “ , “ Ümmetimin en ileri geleni ve gerçek hüküm vereni Ali’ dir. “ şeklinde hadisler söylemiştir.(3)

Alevilerin kendilerini tanımlarken söyledikleri şekilde Alevi; Allah’a kul, Muhammed’de ümmet, Ali’ye talip olan kimsedir.

Bektaşi Sözünün Anlamı

Anadolu Aleviliği, 13. Yüzyılda yaşamış olan Hacı Bektaş Veli tarafından sistemleştirilmiş bir inanç ve kültür iklimidir. Hacı Bektaş Veli’ ye ithafen şehirli Alevilere “Bektaşi” denilmiştir. Sonradan Alevi sözü kırsaldakileri ifade için kullanılmaya başlanmıştır. Fakat Alevi sözü Bektaşileri de kapsamakta ve günümüzde her iki kesim de Alevi tabiriyle ifade edilmektedir.

Alevilikte, Alevi olmak için Alevi anne – babadan dünyaya gelinmesi gerektiği tarzında bir yaklaşım varken Bektaşilikte (Babağan kolunda) bu koşul ortadan kalkmıştır. Alevi / Bektaşi anne – babadan olmayanlar da Bektaşi olmaya başlamıştır. Günümüzde Alevilik ve Bektaşilik tümüyle özdeşleşmiştir. Bugün için geçmişteki, Alevi anne – babadan olma koşulunun gerekçesi ortadan kalkmıştır. Aleviler geçmişte güvenlik endişesinden kaynaklanan böyle bir yaklaşım geliştirmişler ancak bu yaklaşım artık geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü; Alevilik bir inançtır. Bundan dolayı da ırki kimliklerde gözetilen soy koşulu mantık olarak inançlar için söz konusu olamaz. Aynı zamanda, Alevilik milli bir inanç değil, evrensel bir inançtır. Evrenselliğin zorunlu bir sonucu olarak da Alevi olmak için Alevi bir anne – babadan dünyaya gelme koşulu anlamsızdır. Tekrar ifade edelim ki; geçmişte bu koşulun kabulü tamamen güvenlikle ilgilidir. Alevi tarihi bir mazlumiyet tarihidir. Aleviler yüzyıllar boyu dışlanmış, horlanmış, sürülmüş ve haklarında ölüm fetvaları verilmiş bir topluluk olarak mümkün olduğunca gizlenerek yaşamayı ve ibadetlerini gizlice yapmayı tercih etmişlerdir. Bu gizliliğin ve içe kapanık bir topluluk olmanın getirdiği tedirginlikle dışarıdan sızmalara karşı böyle bir soy koşulu ihdas edilmiştir. Fakat artık bu koşul ortadan kalkmalı ve Aleviliğin tebliği ve yayılması için Alevi anne – babadan olmayanları da kuşatan bir açılım geliştirilmelidir.

Alevilikte dedelik soydan geçerken, Bektaşilerde ( Babağan kolunda ) soy şartı yoktur. Alevi / Bektaşilerde dede kavramının yanı sıra çelebi, dede, dedebaba gibi adlandırmalar da kullanılmaktadır.

Alevi ve Bektaşiler arasında yöntem farklılıkları bulunmakla birlikte inanç, düşünce ve anlayışta bir fark yoktur. Alevi / Bektaşilerin sıkça kullandığı bir tabirle “ yol bir, sürek binbir “ anlayışı bütün Alevi / Bektaşi kitleyi “ yol “ da birleştirmektedir.

Bektaşiliğin gelişimi, Balım Sultan etkeni ve Hacı Bektaş Veli’nin yaşam öyküsünü başka bir başlık altında daha sonra tekrar ele alacağız. Çelebiler ve Babalar şeklindeki ayrıma da daha ayrıntılı bir biçimde değineceğiz.

Hacı Bektaş Veli, geliştirdiği ; “ dört kapı, kırk makam “ kavramıyla Aleviliği sistemleştirmiştir. ( Kırk makam kavramı Hoca Ahmet Yesevi’ nin kurduğu Yesevilik’te de vardır. ) Alevi – Bektaşi düşünce ve inancında yer alan dört kapı, sırasıyla;

Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapılarıdır.

Şeriat kapısı diğer kapılar gibi 10 makamdan oluşmaktadır. Bu kapı İslam’ın başlangıç yerini ve zahiri yönünü anlatır. Kur’ an – ı Kerim’ in biçimsel / zahiri anlamıyla eş değerdedir. Şeriat kavramı, dünyaya ve akla ait bütün bilgileri içine alır. Şeriat kapısında bulunan 10 makam şunlardır:

Tanrı’ ya inanmak,

Tanrı elçisi ( peygamber ) ni tanımak,

Bilim öğrenmek,

Bağışlayıcı olmak ( ihsan),

Evlenmek,

Helal yemek ve giyinmek,

Toplumdan kopmamak,

Sevme ve acıma duygularına sahip olmak,

Haksız kazançtan sakınmak,

İnsanları iyiliğe yönlendirmek, kötülükten sakındırmak.

İkinci kapı tarikat kapısıdır. Tarikat kapısı, Kur’ an’ ın asıl anlamına / batıni manasına ulaşmak için tutulan özel yolun adıdır. Şeriat kapısında yer alan kitlesellik, Tarikat kapısında bireyselliğe dönüşür. Kişinin dürüst yaşaması, hatalarından arınması ve kendini yenilemesi bu aşamada başlar. Tarikat kapısında bulunan 10 makam da şunlardır:

Her işi aşkla ve kanaatkarlıkla yapmak,

Toplumdan kopmamak,

Tutum ve davranışlarında ölçülü olmak,

Yalnızca Tanrı’ ya bağlı olmak,

Nefsle savaşmak,

Karşılıksız hizmet etmek,

Korku ile umut arasında bir noktada durmak,

Giyimine özen göstermek,

Bir yol göstericiye bağlanmak,

Yola girmek.

Üçüncü kapı marifet kapısıdır. Bu kapıda kişi bilgisinin ürününü almaya başlar. Yurduna ve insanlığa yararlı bir birey haline gelir. Bu kapı aynı zamanda bireysel olgunlaşmayı ifade eder. Marifet kapısının on makamı da şunlardır:

Edep sahibi olmak,

Başkalarının hakkını yemek ve adaletsizlik gibi işlerden korkmak,

Tok gönüllü olmak,

Doğru gördüğü her şeyin doğruluğunu her yerde söyleyebilmek,

Utanmak,

Cömert olmak,

Bilim sahibi olmak,

Hemen karar vermekten sakınıp sakin olmak,

Kalp ve gönül gözüyle görmeye çalışmak,

Kendini bilip tanımak.

Dördüncü ve son kapı olan hakikat kapısında ise dinin gerçek anlamına ulaşılması söz konusudur. Burada amaç kişinin mükemmelleştirilmesidir. Tanrı’ya ulaşmak ve “ insan-ı kamil / olgun insan “ düzeyine yükselmek bu kapıda mümkün olur. Bu aşamaya ulaşan insan artık evrenin gizemini bilen ve hiçbir canlıya elinden ,dilinden ve belinden zarar gelmeyen bir kimliğe bürünür. Böyle bir insan “ yaratılmışların en seçkini / eşref-i mahlukat “ tır. Bu kapıdaki on makam da şunlardır:

Alçak gönüllü olmak,

İnsanları iyilik ve kötülükleriyle yargılamamak,

Yiyecek ve içeceğini başkalarıyla paylaşmak,

Nefsi tümüyle yok etmek,

Yaratılmışların hiçbirine zarar vermemek,

Gerçekleri söylemek ve gerçeklere göre davranmak,

Doğru insanları örnek almak,

Keramet veya mucize göstermemek,

Sabretmek,

Gönül gözüyle gözlem yapmak

Hacı Bektaş Veli’nin “ Makalat “ adlı eserinde bugün Sünni İslam bilginlerince dikkat çekilen hususlar; beş vakit namazın, Ramazan orucunun, Hacca gitmenin buyrulmuş olmasıdır. Bunlardan hareketle Hacı Bektaş Veli’nin aslında Sünni bir sufi olduğu, bugünkü Alevi / Bektaşiler gibi bir inanç ve ibadet anlayışına sahip olmadığı iddia edilmektedir. Yine aynı eserde geçen süci / alkollü içki yasağına yapılan gönderme ve sücinin murdar olduğu yönündeki sözler de Alevi / Bektaşi cemlerinin çoğunun temel özelliklerinden biri olarak öne çıkan dem / dolu alma geleneğinin ya da ritüelinin terkedilmesi için dayanak yapılmaya çalışılmaktadır. Bu türden yaklaşımlara vereceğimiz yanıt şudur:

Hacı Bektaş Veli, Alevi / Bektaşilerin serçeşmesidir. Ancak; Alevilik / Bektaşilik sadece onun görüşleri çerçevesinde oluşumunu tamamlamış bir yol değildir. Alevi / Bektaşi yolu dinamiktir, statik değil. Asli kimliğini bozmadan yeni unsurlarla zenginleşerek büyüyen ve sürekli gelişen bir yoldur. Temlinde insan sevgisi ve insan merkezli bir Tanrı anlayışı vardır. Beş vakit namaz kılınması gerektiğini söyleyen Hacı Bektaş Veli aynı zamanda “ Ellerin kabesi var. Benim kabem insandır. Kuran da kurtaran da insanoğlu insandır.” da demektedir. Hacca gitmeyi de buyurmaktadır. Ama yanısıra şöyle demektedir:

“Hararet nardadır, sacda değil.

Keramet baştadır, tacda değil.

Her ne ararsan kendinde ara,

Mekke’de,Kudus’te Hacda değil.”

Makalat’taki Sünni izleri dönemin koşullarına bağlamak gerekir. O dönemde Sünni bir tarikat olarak Mevleviliğin, ya da bu tarikatın ulusu olarak Mevlana’nın mevcudiyetini de bilmekteyiz. Hacı Bektaş ile Mevlana arsında bir rekabetin olması büyük bir olasılıktır. Ne varki bu rekabette Sünni yönü daha belirgin olan tarafın egemen çevreler nezdinde ağırlık kazanması ve üstelik Bektaşilerin batıni / şamani özellikleri dolayısıyla kimi Sünni İslam ritüellerini terk etmeleri veya onlara kayıtsız kalmaları nedeniyle tenkide uğradıkları anlaşılmaktadır. Bu tenkidleri göğüsleyebilmek için Makalat’ta Sünni ritüellere vurgu yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu tenkidin veya hücumun ne denli etkili olabileceğini anlayabilmek için Babailer İsyanını anımsamak gerekir. Bilindiği gibi Babailer isyanı bastırıldıktan sonra Babailerin büyük çoğunluğu Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye intisap etmiştir. Batıni / Alevi / şamani özellikleri tartışma götürmez olan Babailerin bir anlamda Bektaş Veli’ye sığınmaları karşısında egemen Sünni otoriteyi ve çevreleri ürkütmemek ve onlardan gelebilecek saldırıları önleyebilmek için egemen Sünni anlayışın hoşuna gidecek söylemlerde bulunmak bir kaçınılmazlık olarak ortaya çıkmaktadır.

Eğer Bektaş Veli bu sözlerinde samimi olsaydı onun ölümünün ardından çok kısa bir zaman geçmemiş olmasına karşın izleyicileri / müridleri hemen sözde onun yolunu, yani Sünni ritüelleri terkettiklerini ima eden tarzda şiirler yazmazlardı. İşte önceleri Bektaş Veli’ye müntesip değilken sonran ona intisap etmiş olan Molla Sadeddin / Said Emre’ye ( Maklat’ı Türkçe’ye çevirmiştir.) ait bir şiir:

“( … )

Unuttum namazımı, dosta tutdum yüzümü,

Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi.

Ne taat var ne salat, ne zikir var ne tesbih,

Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi.

( …)

Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş Veli,

Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi.”

Ayrıca Hacı Bektaş Veli ve ona intisap edenlerin maruz kaldıkları hücumu göstermesi bakımından aşağıya aldığımız şiir de anlamlıdır:

“Kılarız namazı kılmayız değil.

Biz Hakk’ın emrini bilmeyiz değil.

Kur’an kitabımız, İslâm dinimiz.

Hadisten, âyetten almayız değil.

Bildik rumuzunu savm ve salâtın.

İsteyip ıssını bulmayız değil.

( …)

Sidle ile mihraba tuttuk yüzümüz.

Yönümüz Kıble’ye salmayız değil.

Muhittin ağlarız bir dost için biz.

Bir zaman güleriz, gülmeyiz değil.” ( 4 )

Şiirde geçen “ Bildik rumuzunu savm ve salatın. “ sözü de gerçekten çok manidardır. Savm ve salat yani oruç ve namazın, Bektaşi anlayışına uygun bir biçimde bir rumuz / simge olduğu vurgulanmaktadır. Makalat’ta Sücinin / şarabın murdar olduğunun söylenmesi de tamamen Sünni anlayışın etkisiyle ve egemen Sünni paradigma çerçevesinde verilen bir örnekten ibarettir. Bir Alevi / Bektaşi ozan olan Edip Harabi’nin şu şiiri gerçekten çok dikkat çekicidir:

“Ey zahid şaraba eyle ihtiram

Müslüman ol terk et bu kıy-lü kali

Ehline helaldir, na ehle haram

Biz içeriz bize yoktur vebali.

Sevaba girmekçün içeriz şarab

İçmezsek oluruz düçar – I azab

Aklın ermez senin, bu başka hesab

Meyhanede bulduk biz bu kemali.”

Edip Harabi’nin bu şiiri aslında katı dinciliğe ve zahiriliğe bir tepkiden başka bir şey değildir. Yani burada alkollü içkiye cevaz verme çabası yoktur. Zaten, “ Aklın ermez senin, bu başka hesap “ demekle sözlerinin aslında tepkisel olduğunu da ortaya koymaktadır.

Kur’an’da alkollü içki ile ilgili ayetler bir arada düşünüldüğünde alkollü içkinin, ibadetlere engel olacak, bilinç dağınıklığına yol açacak şekilde içilmesi nedeniyle yasaklandığı anlaşılmaktadır.

“ Ey inananlar! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan çirkinliklerdendir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah’ı anmaktan ve salat / namaz kılmaktan alıkoymak ister. “ ( 5 )

“ Ey inananlar, sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye değin salat / namaza yaklaşmayın…” ( 6 )

Görüldüğü gibi iki ayet birlikte ele alındığında alkollü içkinin yasaklanma nedeninin bilinç dağınıklığı olduğu ortaya çıkmaktadır. Sarhoşluk, bilinç dağınıklığı olduğundan ibadetlere manidir. Buradan da anlaşıldığı gibi alkollü içki ibadetlere mani olacak derecede içildiğinde yasaktır. Oysa Alevi / Bektaşi cemlerinde / muhabbetlerinde dem / dolu almak zaten ibadetin bir parçasıdır. Dem / dolu alma olayı sarhoş olma dercesine varmamaktadır. Kırklar Ceminde içilen üzüm suyunu / şarabı simgelemektedir.

Günümüz radikal İslamcı Sünnilerinin Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ını ve Hoca Ahmet Yesevi’nin Divan – ı Hikmet’ini esas alarak onları Sünni ilan etmeye çalışmaları, aslında yüzyıllardır süren Alevi / Bektaşileri asimile etme çabalarının vardığı yeni bir noktadır. Bu nedenle Alevi / Bektaşilerin çok uyanık olmaları, yüzyıllar boyunca ozanlarımız ve velilerimiz tarafından işlene işlene zenginleşen, büyüyen ve gelişen Alevi / Bektaşi erkanına sahip çıkmaları yaşamsaldır. Bu asimilasyoncuların çabalarına ve iddialarına karşılık olarak şunu söylemek lazımdır: Eğer Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli’nin pratikleri / yaşamları sünnilikse bütün Alevi / Bektaşiler Sünnidir. Ama o zaman siz sünni değilsiniz demektir. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin de manen bağlı olduğu Ahmet Yesevi Hazretlerinin meclislerinde kadınlarla erkeklerin bir arada oldukları, müzik eşliğinde raks ( semah ) ettikleri, dem / dolu aldıkları ve şamani gelenekleri yaşattıkları, bütün ciddi bilimsel kaynaklarda belirtilmektedir. Bugünkü sünniler de eğer Ahmet Yesevi gibi sünni olmak istiyorlarsa, onun meclislerinde icra edilen ritüelleri icra etmelidirler.

Tüm zorlama yorumlara karşın şurası bir gerçek ki, Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli, bugünkü radikal İslamcı sünniler gibi bir yaşam sürmemişlerdir. Eski Türk inançlarını yani kamcılığı İslami bir vecheye büründürerek devam ettirmişlerdir. Onların yaşamı İslam ile kamcılığın bir bireşimidir. Batıni / mistik / tasavvufi bir yaşamdır.

Kızılbaş Sözünün Anlamı

Tarih boyunca Kızılbaş sözü Alevileri aşağılamak için kullanılmıştır. Bu söz çerçevesinde Alevilere çeşitli iftiralar atılmıştır. Hatta öyle ki, Kızılbaş sözü küfür / sövme sözü olarak dahi kullanılmıştır. Ahlaksız, edepsiz, asi gibi anlamlar yüklenilen bu söz aslında Aleviliğin Şah İsmail Hatai ile birlikte başlayan siyasal devinimini ifade etmektedir. Başka bir deyişle Kızılbaşlık Aleviliğin siyasal alandaki adıdır. Anadolu Türkmenlerinin başlarına kızıl

börk giymeleri zamanla onlar için siyasal bir simge haline gelmiştir. Anadolu’ da Baba İlyas ve Baba İshak ‘ tan beri bütün Türkmen ayaklanmalarını “ kara libaslı, kızıl börklü “ Türkmen önderleri gerçekleştirmişlerdir. Bu ayaklanmalar, sadece dinsel değil, siyasal talepleri olan toplumsal başkaldırı devinimleri olarak, Anadolu Türkmenlerinin, zalim yöneticilere, haksız ve ağır vergilere ve Türkmenlerin yönetimden uzaklaştırılmalarına karşı Kızılbaşlık hareketini doğuran ve sonradan “ KIZILBAŞ SAFEVİ TÜRKMEN DEVLETİNİ “ kurulmasına zemin hazırlayan destansı olaylardır.

Nitekim ŞAH İSMAİL HATAİ ‘ nin askerleri ve Anadolu’ ya gönderdiği tebliğcileri / propagandacıları kırmızı renkli börk giymişlerdir.

Kızılbaş sözü sonradan siyasal anlamının yanısıra dinsel anlam da kazanarak Alevilik / Bektaşilik ile özdeş hale gelmiştir. Süreç içerisinde bu söz Türkmen Aleviliğinin özel adı olmuştur. Yani Türk Aleviliği eşittir Kızılbaşlıktır.(7) Kızılbaşları, Alevi / Bektaşilerden ayrı bir toplulukmuş gibi sunanlar da olmuştur. Ancak bu savların hiçbir bilimsel ve tarihsel geçerliliği yoktur. Kızılbaşlık, Aleviliktir, Bektaşiliktir.

Ayrıca Pir Sultan Abdal’ ın bir nefesinde belirtildiğine göre H.z. Ali’ nin başına kırmızı bir bez bağlaması nedeniyle onun izinden gidenlere Kızılbaş denmiştir.(8)

Kızılbaş sözünü bir aşağılama olarak kullananlara karşı Derviş Mehmed’ in şu dizeleri gerçekten ilgi çekicidir:

“GİDİ YEZİT BİZE KIZILBAŞ DEMİŞ,

BAHÇEDE AÇILAN GÜL DE KIRMIZI.

İNCİNME EY GÖNÜL NE DERSE DESİN,

KUR’AN’I DERC EDEN DİL DE KIRMIZI.”

Kızılbaşlık, Türkmen Aleviliğinin özel adı olmakla birlikte artık Alevi / Bektaşiler için bir şeref ifadesidir. Ben Aleviyim, diyen herkes aynı zamanda büyük bir şerefle “ Ben Kızılbaşım ! “ demektedir, demelidir.

Ancak şunu da hemen belirtelim ki, büyük Kızılbaş önder Şah İsmail Hatai; “ Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir. “ demektedir. Elbette bu söz o dönemin siyasal koşullarının doğurduğu zorluğu ifade etmektedir. Çünkü o dönemde bu söz Alevi / Bektaşi inancının siyasal öğreti haline taşınması sürecinde doğmuştur. Yani bir anlamda Kızılbaşlık bir ideolojidir. Zulme, haksızlığa ve adaletsizliğe başkaldırma ideolojisidir. Bir ideolojiyi savunmak ve yaşama geçirmek, bir inancı savunmaktan daha tehlikelidir. Bu tehlikenin yol açtığı güçlük Kızılbaş olmayı ve Kızılbaşım demeyi son derece zorlaştırmaktadır. Bu gün için öylesi zorluklar yoktur. Artık her Alevi / Bektaşi büyük bir övünçle “ BEN KIZILBAŞIM ! “ demelidir.

Günümüzde Anadolu dışında Balkanlarda, İran’ da, Afganistan’ da ve Orta Asya’ da kendini Kızılbaş olarak tanımlayan milyonlarca insan mevcuttur. Bu insanların hemen hemen tamamına yakını soyca Türk / Türkmen kökenlidir. Genel kitle ile karşılaştırıldığında az sayıda da olsa Arnavut, Kürt, Zaza ( ki Alevi Zazaların ve Alevi Kürtlerin büyük bölümü aslen Türkmendir.) Boşnak orjinli Alevi / Bektaşiler de mevcuttur.

Kızılbaşlık, günümüzde de ( özellikle de Türkiye’ de ) siyasal bir anlama sahiptir. Geçmişteki siyasal / inançsal Türkmen ayaklanmalarının doğurduğu Kızılbaşlık deviniminin bugünkü devamı; laiklik yanlısı, cumhuriyetçi, Atatürkçü, devrimci Türk ulusçuluğudur. Bu konuyu ayrı bir başlık altında daha sonra tekrar ele alacağız.

  1. ALEVİLİKTE TEMEL KAVRAMLAR

Ehlibeyt

Sözcük olarak “ ev halkı “ anlamına gelen bu Arapça tabir, Alevi / Bektaşi inanç sistemindeki en temel kavramlardan biridir. Ehlibeyt’ e “ Al – i Aba” ve” Pençe – i Al – i Aba” da denmektedir.

Hz. Muhammed’ in soyundan gelenleri ifade eden ehlibeyt kavramının içine; başta Hz. Ali olmak üzere Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve bunların neslinden gelenler girmektedir. Sünniler, Ehlibeyt’in kimlerden oluştuğu konusunda da Alevi ve Şiilerden farklı düşünmektedirler. Onlara göre Hz. Hatice ve Hz. Muhammed’in bir başka eşi olan ve Sünnilerce “ Hz.“ diye nitelenen Ayşe de ehlibeyt’tendir. Oysa Aleviler ve Şiiler Ayşe’ nin ehlibeyt’ten sayılmasına şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Çünkü Ayşe, Hz. Ali’ ye karşı savaşmıştır. ( Cemel Olayı’nı anımsayalım.)

Bir gün, Hz. Muhammed, abasının altına Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i alarak ” Bunlar benim ehlibeytimdir. ” demiştir. Bu sırada : “ Ey Ehlibeyt ! Tanrı sizden Kuşkuyu gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.”(9) Şeklindeki Ahzab Suresi 33. Ayeti gelmiştir. Bu olaya istinaden ehlibeyt kavramına sadece, o gün peygamberin abasının altında bulunanlar dahil edilmektedir.

Ehlibeyt’ e sevgi ve bağlılık Alevi / Bektaşi inancında en başat öğelerdendir. Peygamber Muhammed’ in soyuna olan bu bağlılık Alevi / Bektaşileri diğer İslam kökenli topluluklardan ayıran en önemli özelliklerden olup Şiilerle ortak bir nokta oluşturmaktadır.

Ancak ehlibeyt’ e yönelik sevgi ve bağlılığın içeriğinde Aleviler, Şiilerden de ayrılmaktadır. Şiiler, ehlibeyt’i masum ( günahsız ) addederken Aleviler masumiyetten öte bir olağanüstülük ve kutsiyetle ehlibeyt’ e mensup olanları ululamaktadır. Hatta onları çoğu kez insanüstü kişilikler olarak görmektedir.

Başkaları tarafından aşırı kabul edilen bu bağlılık ve sevgi nedeniyle de Aleviler kimi ithamlara maruz kalmışlardır. Sözgelimi; onları putlaştırma ve ilahlaştırma gibi. Aslında bu sevgi ve bağlılığın aşırılık olarak nitelenmesi yanlıştır. Çünkü; güzel ve doğru olan bir şeyin aşırılığı olmaz. Alevilerdeki, ehlibeyt’ e olan bu candan ve samimi bağlılığın temelinde yatan gerçek etken Ali soyunun yüzyıllarca maruz kaldığı haksızlık ve uğradıkları zulümdür. Ehlibeyt, hep zulme, haksızlığa, katliama uğramış ve yurtlarından sürülmüştür. Bu hazin olayların yoğurduğu tarihsel süreç yoğun ve ödünsüz bir ehlibeyt yandaşlığı üretmiştir. Ehlibeyt’ e ve Ali soyuna yapılan zulümler arttıkça onlara olan bağlılık ve sevgi de artmıştır.

Tevelle ve Teberra

Tevella, Ehlibeyti ( H.z. Muhammed ve 12 İmam, 14 masum ve 17 kemerbest ) ve onları sevenleri sevmektir. Teberra ise Ehlibeyt’ e düşman olanlara düşman olmak ve onları lanetle anmaktır. Tevella ve Teberra kavramları Alevilikte son derece önemli kavramlardır. Alevi / Bektaşi inancının omurgasını oluşturan kavramlardandır.

Oniki İmamlar

Ali yanlıları, H.z. Muhammed’ in ölümünün ardından onun vasiyeti gereği, onun en yakını olan H.z. Ali’nin halife olması gerektiğini savunmuşlardır. H.z. Muhammed Veda Haccında Gadir-i Hum’ da verdiği hutbede açıkça H.z. Ali’ yi kendisinden sonra halife olması için işaret etmiştir. H.z. peygamber şöyle demiştir: “ Benden sonra imam olarak halka doğru yolu göstermek üzere seni seçtim, senden razı oldum, ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Özünüz doğru olarak uyun ona. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.”(10)

Alevi / Bektaşi inancında H.z. Ali’ den sonra imam olma hakkı bulunanlar onun soyundan gelenlerdir. H.z. Ali ile birlikte bu kişiler ONİKİ İMAMLAR’ ı oluşturmaktadır. Sırasıyla ONİKİ İMAMLAR şunlardır:

İmam Ali,

İmam Hasan,

İmam Hüseyin,

İmam Zeynelabidin,

İmam Muhammed Bakır,

İmam Cafer Sadık,

İmam Musa Kazım,

İmam Ali Rıza,

İmam Muhammed Taki,

İmam Ali Naki,

İmam Hasan Askeri,

İmam Muhammed Mehdi.

İmam Muhammed Mehdi, gizlenmiştir. Alevi / Bektaşi inancına göre o ölmemiştir. Şiiler de aynı inançtadır. İmam Muhammed Mehdi bir gün ortaya çıkacak ve yeryüzünden zulmü ve haksızlığı kaldıracak, adaleti egemen kılacaktır. Mehdi inancı, İslam dünyasında ezilenlerin ve sömürülenlerin yaşam kaynağı ve umudu olmuştur. Müslümanlar ve özellikle Şii ve Alevi Müslümanlar yüzyıllarca MEHDİ’ yi beklemişlerdir. Maruz kaldıkları zulüm ve haksızlıklara karşı direnme gücünü Mehdi İnancından almışlardır.

Ondört Masum – u Pak

Masum – u pak sözünün Türkçe anlamı günahtan arınmış ve duru demektir. Alevi / Bektaşiler 14 çocuğu günahsız addederek onları hürmetle anarlar. On dört masum – u pak, Alevi / Bektaşi nefes ve deyiş ( deme ) lerinde sıkça geçer. Çocuk yaşta şehit edilen on dört masum – u pak’ ın adları şöyledir:

Muhammed Ekber: İmam Ali’ nin oğludur. Kırk günlük çocuk iken üzerine kapı devrilmiş ve şehit olmuştur.

Abdullah: İmam Hasan’ ın oğludur. Yedi yaşında iken Talha bin Amir tarafından şehit edilmiştir.

Abdullah: İmam Hüseyin’ in oğludur. Kerbela’ da Utbe bin Ezrak tarafından şehit edilmiştir.

Kasım: İmam Hüseyin’ in oğludur. Üç yaşında iken Kerbela’ da şehit edilmiştir.

Hüseyin: İmam Zeynelabidin ‘in oğludur. Altı yaşında iken şehit edilmiştir.

Kasım: İmam Zeynelabidin’in oğludur. Üç yaşında iken şehit edilmiştir.

Abdullah – ı Asgar: İmam Cafer Sadık’ ın oğludur. Üç yaşında iken şehit edilmiştir.

  1. Yahya – i Hadi: İmam Cafer – i Sadık’ ın oğludur. Üç yaşında iken halifenin önünde şehit edilmiştir.

Salih: İmam Musa Kazım’ ın oğludur. Üç yaşında iken şehit edilmiştir.

Tayyib: İmam Musa Kazım’ın oğludur. Yedi yaşında iken şehit edilmiştir.

Cafer – i Tahir : İmam Muhammed Taki’ nin oğludur. Dört yaşında iken şehit edilmiştir.

Cafer: İmam Ali Naki’nin oğludur. Bir yaşında iken şehit edilmiştir.

Kasım: İmam Ali Naki’ nin oğludur. Üç yaşında iken şehit edilmiştir.

Zeynelaba: 14 Masum – u pak’tandır. Küçük yaşta şehit edilmiştir.

On dört masum – u pak H.z. Muhammed’ in torunlarıdır. Onlara duyulan sevgi ve bağlılık yüce peygambere duyulan bağlılıktır. Alevi / Bektaşilerin on dört masum – u pak’ a duydukları sevgi ve bağlılık onların İslam’ ın yüce peygamberi H.z. Muhammed’ in soyuna gösterdikleri saygının ne derece büyük olduğunun kanıtlarındandır. Aleviliği İslam’ ın dışında göstermeye çalışanları bu gerçekleri görmeye çağırırız.

Onyedi Kemerbest

Alevi / Bektaşilerce ululanan on yedi kişidir. Adları şöyledir:

Selman – ı Farisi: 150 yaşında iken eceliyle ölmüştür.

Muhammed Bin Ebu Bekir: Muaviye Bin Medih tarafından şehit edilmiştir.

Malik – i Ejder: Muaviye’ nin gönderdiği zehirli bal ile konuk olduğu evin sahibi tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.

Ammar Bin Yaser: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Veys’el – Karani: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Ebu Zer Gıfari: Halife Osman tarafından sürgün edilmiştir. Sürgünde ölmüştür.

Huzeyme Bin Haris: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Abdullah Bin Bedi – i Hazai: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Abdullah Bin Adil Haris: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Ebu Heyşemu’t – Tihani: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Haşim Bin Utbe Bin Ebi Vakkas: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Muhammed Bin Ebi Huzeyfe: H.z. Ali tarafından Mısır’ a görevlendirilmiştir. Şam’ da bir ihbar üzerine yakalanmış ve şehit edilmiştir.

Kanber Ali Sultan: Haccac – ı Zalim tarafından şehit edilmiştir.

Mürtefi Bin Vezza: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Sa’d Bin Kays – ı Hamedani: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Abdullah Bin Abbas: Din yorumcularının piri olduğuna inanılır. Nerede ve nasıl öldüğü bilinmemektedir.

Haris – i Şeybani: Sıffın savaşında şehit olmuştur.

Yedi Ulu Ozan

Yedi ulu ozan, Alevi / Bektaşilerin ululadığı TÜRKMEN / TÜRK şairleridir. Bütün Alevi / Bektaşi cemlerinde bu ozanların nefesleri / deyişleri ( demeleri ) söylenir. Bu yapıtlarda Alevi / Bektaşi inancının ve dolayısıyla KIZILBAŞLIK davasının öğretileri, ilkeleri, inançları işlenmektedir. Gerçekte bu şiirler adeta Alevi / Bektaşi İslam’ının kutsal kitabı ( Kur’ an ile birlikte ) hükmündedir. Alevi / Bektaşi cemlerinde bu ozanların muhteşem bir Türkçe ile yazılmış / söylenmiş şiirleri ana unsurdur. Bu eserler cemlerin dilini de belirleyen Türklük değeridir. Ve büyük bir kararlılıkla söyleyelim ki, bu yapıtlar ve onların yaratıcıları olan ulu ozanların yaşam ve mücadeleleri Türklük duygusunun yön verdiği KIZILBAŞLIĞIN doktrinini meydana getirmektedir.

İşte bakın, SEYYİD NESİMİ ne diyor?

Gel gel hey dost kamu müddeinin körlüğünü

Sana asan kılayım bunca bu düşvar nedir?

TÜRK evine gelesin, hem çü Nesimi olasın

Bir gün ola diyesin cübbe vü destar nedir?

Bugünün Türkçesiyle söyleyecek olursak;

Gel gel hey dost bütün iddiacıların ( şeriatçıları kastediyor ) körlüğünü

Sana kolay kılayım ( açıklayayım ) , bunca güçlük ( şeriat kaynaklı dinsel zorlukları kastediyor ) nedir?

TÜRK evine gel ve Nesimi gibi ol. İşte o zaman dersin ki bu sarık, bu cübbe de neymiş?

Diğer bir ifadeyle; TÜRK gibi ol, Türk gibi yaşa, Türk gibi giyin, diyor Nesimi. İşte KIZILBAŞLIK budur. Yani bir anlamda Emevi / Arap emperyalizmine karşı Türk kimliğinin direnişidir, varlık mücadelesidir.

Şimdi yedi ulu ozanı kısaca tanıtalım:

SEYYİD NESİM: Bağdat’ ın Nesim kasabasında yetişmiş, Diyarbakır yöresine yerleşen Türkmenlerdendir. Halep’ te Hallac – Mansur’ un düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılmış ve derisi yüzülerek öldürülmüştür. Nesimi Azeri asıllı TÜRKMENLERDENDİR. Türkçe ve Farsça divanları vardır. Vahdet- i Vücud ( Tanrı ile varlığın birliği ) ilkesinin savunucularındandır.

ŞAH İSMAİL HATAİ: 1487 yılında Güney Azerbaycan’ ın Erdebil kentinde doğmuştur. Anadolu Alevilerinin cemlerinde nefesleri en sık yer alan ululardandır. Azeri asıllı TÜRKMENDİR. Babası Şeyh Haydar, anası Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ ın kızı Alemşah Halime Begüm Sultan’ dır. Şah İsmail Hatai, 1500 yılında Erzincan’nın Sarıkaya Yaylasında Seyyid ocakları mensubu dedeler ile Türkmen aşiret ve oba beylerinin katıldığı büyük Türkmen kurultayına başkanlık etmiş ve 9 Eylül 1502 tarihinde de Tebriz’de “ SAFEVİ TÜRK KIZILBAŞ DEVLETİ” ni kurmuştur. Osmanlı padişahı Yavuz’ la 19 Mart 1514’ te yaptığı Çaldıran Savaşını kaybetmiş, 1524 ‘ te 37 yaşında iken Azebaycan’ da Hakk’a yürümüştür. Cenazesi Erdebil’ de toprağa verilmiştir.

FUZULİ: Asıl adı Mehmet olan FUZULİ, 1504’ te KERKÜK’ te doğdu. KERKÜK’ te Bayat Türkmen boyunun Karyağdı soyundan gelmektedir. Kitaplar, Fuzuli’ nin en büyük dileğinin Kerbela’ da ölmek olduğunu yazar. Fuzuli, yakın çevresine en büyük dileğinin H.z. Hüseyin’ in türbesinin yanında toprağa verilmeyi vasiyet etmiştir. Kendisi veba hastalığı salgını sırasında Hakk’ a yürümüş ve vasiyeti yerine getirilmiştir. Fuzuli’ nin en önemli yapıtı Kerbela olayını anlatan “ Hadikat’ üs – Süeda “ ( Mutluların Bahçesi ) adını taşıyan çalışmasıdır.

YEMİNİ: 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın ilk yarısında Tuna Irmağı bölgesinde yaşadı. Hz. Ali’ nin mitolojik yaşamını konu edinen “ Faziletname “ adlı kitabı 7300 beyitten oluşmaktadır. Bir erdem kitabı olan bu kitap, Hz. Ali’ nin yaşamının, ehlibeyt ve Ali sevgisinin yoğun bir biçimde işlendiği temel yapıtlarından biridir.

VİRANİ: 16. yüzyılda Eğriboz adasında doğmuştur. Hurufiliği benimsemiş bir Bektaşi ozanıdır. Bir süre Necef’ te Hz. ALİ’nin türbesinde türbedarlık yapmıştır. Virani, Balkanlarda Demir Babadan babalık icazeti almış, Hz. Ali’ ye olan aşkını dile getiren çok sayıda şiir yazmıştır. Virani’ ye göre, evrende ve bütün nesnel varlıklarda görünen Hz. Ali’ dir.

PİR SULTAN ABDAL: 1500 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor. Asıl adı Haydar olan Pir Sultan Abdal’ın Sivas’ ın Yıldızeli ilçesine bağlı Banaz köyünden olduğu söylenir. Pir Sultan Abdal’ ın yaşam öyküsü Alevi / Bektaşi toplumun söylencelerine dayanır. Pir Sultan, döneminin toplumsal sorunlarına eğilerek bunları kendisine konu edinmiş, çıkış yolları aramış ve şiirlerini bu uğurda aracı yapmıştır. Osmanlı imparatorluğuna karşı SAFEVİ TÜRK KIZILBAŞ DEVLETİ’ ni savunmuştur.

KUL HİMMET: Tokat’ a bağlı Almus ilçesinin Varsıl köyündendir. 16. Yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. Bütün nefeslerinde H.z. Ali, 12 imamlar ve Hacı Bektaş Veli’ yi büyük bir içtenlikle anlatır. Kul Himmet’ in nefesleri Alevi cemlerinin vazgeçilmez nefesleri arasındadır. İyi bir tekke eğitimi gören Kul Himmet’ in, Pir Sultan Abdal’ a bağlı olduğu, onun çevresinde yetiştiği, onun müridi olup onu izlediği şiirlerinden açıkça anlaşılmaktadır.

Kırklar Meclisi

Alevi / Bektaşi inancında kırk ulu kişiden oluştuğuna inanılan meclistir. Bu kırk kişinin arasında H.z. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Selman Farisi gibi önder kişilikler vardır. Sünni İslam anlayışında hiç söz edilmeyen Kırklar Meclisi, Alevi / Bektaşi inancında çok önemlidir. Kırklar Meclisinin başkanı H.z. Ali’dir. Anlaşıldığı kadarıyla “Ashab – ı Suffa “ nın temelini oluşturduğu bu meclis, İslam öğretisinin öğrenildiği bir kutsal kurumdur.

Alevi / Bektaşi inancındaki temel ibadet biçimi olan cem ayininin ve bu ayinin en önemli unsuru olan semahın kaynağı Kırklar Meclisidir. Diğer bir ifadeyle ilk cem ayini Kırklar Meclisini oluşturan bu kırk ulu kişi ve Hz. Muhammed tarafından icra edilmiş, ilk semah da bu cemde dönülmüştür. Hz. Muhammed’in bu meclise miraç dönüşü katılması Alevi / Bektaşi nefeslerinde / deyişlerinde sıkça işlenmiştir. Bu nefeslere “ Miraçname “ ya da “ Miraçlama “ denilmektedir. Alevi / Bektaşi inancının teolojik kökenini oluşturan Kırklar Meclisi inacına dair geliştirilen eleştirel yaklaşımlara; İslami kaynaklarda ( Kur’an ve Hadisler kastediliyor. ) kendisinden hiçbir şekilde bahsedilmemiş olduğu yönündeki savlara çalışmamızın ileriki bölümlerinde yanıt vereceğiz.

Şimdi Aşık Geda Feyzi’nin uzun miraçnamesinden bazı bölümleri örnek olarak sunalım:

Miraç okudu Cebrail,

Muhammed Mustafa mahi.

Hak emrine oldu kail,

Eyledi hem azm-i rahi.

Gaipten yandı bir çerağ,

Çünkü yakın oldu ırak,

Cebrail getirdi Burak,

Bindi ol habibullahi.

Burak kadem bastı arşa,

Erişti fevk ile Ferş’e,

Hak kadirdir cümle işe,

Eyledi gez nigahi.

(…)

Yolda irast geldi bir şir,

Ya nedir bu işe tedbir,

Hatemini ağzına vir,

Sundu iki cihan şahi.

(…)

Anda gördü bir nevcivan,

Yüzü şems-i mah-i taban,

Cemaline oldu hayran,

Nazar kıldı ol Allahi.

(…)

Vardı Kırkların cemine,

Oturdu hak makamına,

Hüü dedi gerçek demine,

Dem be dem Resulullahi.

(…)

Kırklar bir şerbet içtiler,

Can ile baştan geçtiler,

Cezbe- i aşka düştüler,

Ettiler Kırklar Semahi.

(…)

Musahiplik

Musahiplik, Alevi / Bektaşi toplumunun toplumsal yaşamının temel taşlarından biridir. Kısaca iki insanın ya da iki ailenin kıyamete dek kardeşlik bağlarıyla bağlanması demektir. Musahiplik, Bektaşilerde iki kişi arasında olurken Alevilerde iki aile arasında olmaktadır. Alevi / Bektaşi inancına göre musahiplik her türlü karşılıklı sorumluluk bağıdır. Bir insan kendi davranışlarından topluma karşı nasıl sorumlu ise, aynı ölçüde musahibinin davranışından da sorumludur. Yanlış davranışta bulunan, bir suç işleyen kimse nasıl toplum tarafından kınanır ve ayıplanırsa, aynı şekilde musahibi için de bu hata bir utanç sebebidir.

Bir kardeşin çocuğu diğer kardeşin çocuğu ile evlenirken, musahiplerin çocuklarının birbirleriyle evlenmesi yasaktır. Yine kişinin, ölen musahibinin eşiyle evlenmesi de yasaktır. Musahiplik bağı aile bağından daha sıkıdır. Çünkü musahip olan insanlar kendi istekleriyle ve özgürce birbirlerini seçerler. Birbirlerine kefil olurlar. Bu nedenle musahiplik üstlenilmesi çok zor bir yükümlülüktür. Musahip olmak için belli bir tören düzenlenir. Tören başlarken musahip olacak kişilere musahipliğin zorlukları anımsatılır. Tekrar düşünmeleri için süre verilir. Kişiler bu düşünmenin sonunda da ısrarlı olurlarsa tören devam eder. Musahiplik kurumunun kaynağı Türkmenlerdeki “ anda “ olma geleneği ve H.z. Muhammed’in Mekke’den Medine’ ye göçten sonra muhacir ile ensardan kimi aileleri kardeş ilan etmesidir.

Düşkünlük

Alevi / Bektaşi inancının yasaklarını yapan, edebin, ahlakın dışına çıkan insana düşkün denir. Bu suçlu olma durumuna da düşkünlük denir. Düşkün insan çeşitli cezalara çarptırılır. Kişi önce düşkün ilan edilmeden dede, rehber veya mürşid tarafından uyarılır. Uyarılara karşın kabahatten dönülmüyorsa düşkün ilan edilir.

Düşkünlere verilen cezalar yöreden yöreye farklılık arzetmektedir. Suçun ağırlığına göre ceza süresiz olabileceği gibi belli bir süre dahilinde de olabilir. Düşkünlere verilen cezaların en ağırı toplum tarafından dışlanmaktır. Düşküne selam verilmez, onunla konuşulup görüşülmez, alış veriş yapılmaz, kız alıp kız verilmez ve törenlere alınmaz.

Düşkünlük cezasının ağırlığı nedeniyle Alevi / Bektaşi toplumunda çok yüksek bir ahlaki yaşam egemendir. Adli vakalar yok denecek kadar azdır. Düşkünlük utanç verici bir durum olduğu için suç oranı çok düşüktür.

Dar

Dar, bir Alevinin canlara ve dedeye saygısının açıklanmasını anlatan bir duruş biçimidir. Alevilik, insanı Allah’ ın Kabesi saydığından, dar insana ve insanın kişiliğinde Tanrıya gösterilen bir saygıdır. Dar, cem ayini sırasında icra edilir. Dört çeşit dar vardır. Bunlar sırasıyla; Mansur Darı, Nesimi Darı, Fazlı Darı, Fatma Darıdır.

Talip

Alevi / Bektaşi yoluna giren kişiye ( cana ) talip denilir. Talip, Arapça bir sözcüktür. Arapçadaki anlamı öğrenci demektir. Bu anlamı dikkate alındığında talip sözcüğü, Alevi / Bektaşi inancını öğrenmeye çalışan, bu inancın gereklerini yerine getirmek için uğraşan ve bunu yaparken bir dede / babaya bağlanan yani ikrar veren kişiyi anlatmaktadır. Aslında her Alevi / Bektaşi Hazreti Ali’nin talibidir. Dede / babalar, Alevi / Bektaşi toplumunun en aydın, en bilgili,en kültürlü kişileri olarak geçmişte toplumun yol göstericileri olmuşlar, her anlamıyla Alevi / Bektaşilere önderlik etmişlerdir. Bugün dede / babaların geçmişteki kadar bilgili olmadıkları ve eğitim düzeylerinin düşük olduğu gerçeği de ortadadır. Üniversite okuyan ve dolayısıyla yüksek bir kültür düzeyine erişen Alevi / Bektaşi gençlerinin dede / babalara bu nedenle bağlanmadıkları ve itaat etmedikleri bilinmektedir. Bu gençlerin büyük bir bölümü maalesef kendi inançlarını öğrenme olanaklarının yok denecek kadar az olması nedeniyle ateizme sürüklenmektedir. Yani diğer bir deyişle bugün neredeyse talip konumunda bulunan kişiler mürşid konumunda bulunan kişilere göre daha bilgili durumdadır. Bu da işaret ettiğimiz sorunlara yol açmaktadır. Bugün aydınlanmış yani kültür ve bilgi düzeyi son derece ilerlemiş bir bireyin bir dede / babaya gidip talip olması ve ikrar vermesi pek mantıklı değildir. Dede / babalar artık ruhsal / manevi bir yol gösterici ve öğreticilikten ziyade cemlerin yöneticileri ve ayinlerin nasıl yapılacağını öğreten kılavuz kişiler olmalıdırlar. İkrar verme olayı da artık simgesel bir anlama bürünmelidir. Yani mürşide bağlılıktan ziyade yola bağlılık bakımından önem arzetmelidir.

Alevi / Bektaşi dede / babaları son yıllardaki hızlı kentleşme ve bilgi kaynaklarının belli tekellerin denetiminden çıkmış olmasının yarattığı elverişli ortamdan yararlanarak süratle bilgi ve kültür düzeyleri artan kişiler olmaya başlamışlardır. Bu, yeni ve Alevi / Bektaşi toplumu açısından gerçekten sevindirici bir durumdur.

İkrar

Alevi / Bektaşi yoluna girecek kişinin veya kişilerin dede / babaya söz vermeleri, bağlanmaları ve böylece Alevi / Bektaşi inancının gereklerinden yükümlü olmaları anlamına gelir. İkrar vermek için belli bir yaş sınırlaması olmamakla birlikte kişinin reşit olması koşulu vardır. Yani kişi, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırtedebilecek bir yaşta ve zekada olmalıdır.

Evli olan bacılar, kocalarının izni olmadan, bekar olanlar ise velilerinin izni olmadan ikrar veremezler. Bektaşilerde karının ayrı, kocanın ayrı ikrarı alınabilir. Ama Alevilerde karı koca birlikte ikrar vermek zorundadır.(11)

Gülbank / Gülbenk

Alevi / Bektaşi dede / babalarının cem ayini sırasında veya dğer zamanlarda taliplere verdiği dualara bu ad verilir. Örnek olarak bir gülbenk verelim:

“ Bismişah ! Allah, Allah!.. Akşamlar hayrola ! Hayırlar fethola ! Şerler defola ! Oniki İmamın himmeti üzerimizde hazır ve nazır ola ! Erenler bizi Oniki İmam katarından ayırmaya ! Nefsimiz ruh, nutkumuz can bula ! Hak erenler iftiradan saklayıp gözcümüz, bekçimiz ola ! Muratlarımız hasıl, niyazlarımız kabul ola ! Nur – u Nebi, Kerem – i Ali, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli ! Hazır ve gaib, zahir ve batın gerçekler demine hu ! diyelim huu !… “

Oniki Hizmet

On iki hizmet, Alevi / Bektaşi inancının temel ibadet biçimi olan cem ayinlerinin en önemli unsurlarındandır. Cem Ayininde icra edilen görevleri ve bu görevleri yapan kimseleri ifade etmektedir. Bunlar sırasıyla şöyledir:

Dede / Baba: Bektaşilerin bir kolunda ( Babağan kolu ) cemi Baba yönetir. Bu kolun dışında kalan Alevilerde ( Ocaklı, Musahipli, Hacı Bektaş Veli’ ye bağlı Alevilerde ) dede yönetir. Dede veya Baba sadece birer cem yöneticisi değil aynı zamanda topluluğun önderidir. Ancak günümüzde şehirleşmeyle birlikte dede / babaların konumu sadece cem yöneticiliği ve Alevi / Bektaşi inancının yalın ve yüzeysel öğreticiliği düzeyine inmektedir. Yani bir anlamda Sünni Müslümanlarda cami imamlarının konumuyla aynı mertebededir. Artık Alevi / Bektaşi toplumunun toplumsal önderleri daha ileri düzeyde eğitim almış ve toplumda çokça tanınıp sevilen akademisyenler v.b. kişilerdir. Bir dede / baba da bu özelliklere sahip olabilir ( ki aslında olmalıdır ) ve bu anlamda tarihsel bağlamda gerçek bir dede / baba yani her açıdan topluluğun önderi olma özelliğini bugün de sürdürebilir.

Rehber: Dede / Babanın yardımcısıdır. Dede / babanın olmadığı yerde vekilidir. Rehber talibi yola hazırlar. Ayrıca dedenin olmadığı yerlerde cem törenini yönetir.

Gözcü: Cem ayininin genel düzeninden sorumludur. Törene uygun davranmayanları uyarır.

Çerağcı: Çerağ ( ateş ) yakılması ve meydanın aydınlatılması ile görevlidir. Çerağ yakılmasına, çerağ ( delil) uyandırma da denilmektedir. Çerağcı, çerağı uyandırdıktan sonra dara durur ve duasını okur.

Zakir: Deyiş, düvaz ve miraçlamaları söyler.

Ferraş: Süpürgeci anlamına gelmektedir. Bu hizmet Selman – i Farisi’ nin hizmeti kabul edilir. Semahtan sonra koltuğunda küçük, simgesel bir süpürge ile meydana gelir. Süpürgeyi simgesel olarak yere sürer. Cemin sona erişinin ilk işaretidir. Cem sırasında ise car ( süpürge) çalar. Bu işlem gönülleri de her türlü kötülükten arındırmayı simgeler.

Tezekkar ( İbriktar): El yıkama, tarikat abdestinin alınmasında hizmet yapandır. Bu da sembolik bir işlemdir. Simgesel olarak elinde leğen ve ibrik omzunda havlu ile hizmet eder.

Sofracı: Kurban kesme ve yemek işlerinden sorumlu kişidir.

Peyk / Peyik ( haberci ): Cemin yapılacağını canlara haber veren kişidir.

Pervane: Semah dönenlere( semahçılara ) yol gösteren kişidir.

Meydancı ( İznikçi ): Cemde meydan görevlerini yapan, meydanın düzeninden, araç gereçlerin hazırlanmasından, ısıtılmasından v.b. sorumlu kişidir.

Saka ( saki ): Cemde su dağıtandır. Cem esnasında canlara su dağıtır. Kimi Alevi / Bektaşi toplulukların cemlerinde dem veya diğer bir tabirle dolu vardır. Dem veya dolu, alkollü içecek ya da şerbettir. Kırklar Ceminde içilen üzüm suyunu simgeler. Saki dolu dağıtandır. Cemlerde dem almak / dolu içmek dinsel bir ritüeldir. Kur’an’da alkollü içkinin içilmesinin yasak olmasından hareketle Sünnilerce Alevi / Bektaşiler cemlerinde dem almalarından dolayı ağır biçimde eleştirilmektedir. Ancak Kur’an’da içkinin yasaklanma nedeni ile Alevi / Bektaşilerin dem almaları / dolu içmeleri arasında bir bağ yoktur. İçkinin yasaklanmasındaki neden sarhoşluktur. Oysa Alevi / Bektaşiler dolu içtiklerinde sarhoş olmamaktadırlar. Sadece bir yudum içilmektedir ki bu da tamamen simgeseldir.Kırklar Ceminde içilen engür / üzüm suyunu simgelemektedir.Ancak hemen belirtelim ki, dem / dolu alma ritüeli tüm Alevi / Bektaşilerce kabul gören / uygulanan bir ritüel değildir. Ayrıca bu ritüel git gide terkedilmektedir. Bu geleneğin yavaş yavaş terkediliyor olması, dem alma ritüelinin teolojik kökeni dikkate alındığında Alevi / Bektaşi kimliğinin önemli bir unsurunun erimekte olduğunu göstermektedir.

Oniki Post

Alevi / Bektaşilerin tek ibadet yeri olan cemevinde oniki post bulunmaktadır. Bunları sırasıyla yazalım:

Mürşid postu: Bu post , Ahmed – i muhtar makamıdır.Bazen da H.z. Muhammed postu olarak da bilinir.

Pir postu: Buna Horasan postu da denir.

Rehber postu: Hz. Ali makamıdır. Ali postu diye de anılır.

Aşçı postu: Seyit Ali Sultan makamıdır.

Ekmekçi postu: Balım sultan makamıdır.

Nakib postu: Kaygusuz Abdal makamıdır.

Atacı postu: Kamber Ali sultan makamıdır.

Meydancı postu: Sarı İsmail Sultan makamıdır.

Türbedar postu: Kurudonlu Can Baba makamıdır.

Kurbancı postu: Hz. İbrahim makamıdır.

Ayakçı postu: Abdal Sultan makamıdır.

Mihmandar postu: Hızır aleyhisselam makamıdır.

Bu oniki post daha ziyade Bektaşilerde mevcuttur. Oniki post unsurunun Balım Sultan tarafından ihdas edildiği ileri sürülmektedir. Ancak bugün bir çok cemevinde / meydanevinde sadece pirin önüne serilen postu görüyoruz. Zaman içerisinde her düşünce, her kültür ve her inancın uğradığı değişimden Alevi / Bektaşi yolu da nasibini almaktadır.

Bozatlı Hızır İnancı

Hızır, Alevi / Bektaşi topluluklarında darda kalanlara yardım ettiğine, sıkıntıya düşenlerin sıkıntısını giderdiğine, çağırıldığında yardıma koştuğuna inanılan ulu bir kişiliktir. “H.z. Hızır” olarak adlandırılır. Ancak Türkmen topluluklarında genellikle “ Boz Atlı Hızır “ olarak isimlendirilir. Boz renk ve boz at figürü Türk kültürünün en önemli parçalarından biridir. Türk destanlarında boz renk ve boz at unsuru sıkça yer alır. Söz gelimi eski Türklerde Şamanların Gök Tanrı ile görüşmek üzere boz bir atın üstünde göğe yükseldiğine inanılır. Yine Baba İlyas’ın, öldüğünde boz bir atla göğe yükseldiğine inanılmaktadır. Prof. Dr A. Yaşar Ocak, Baba İlyas için: “Hiç tereddüt etmeden Baba İlyas’ ın İslami kimliğinin altında, çok derinlerde kalmış tipik bir ŞAMAN olma hüvviyetini kaybetmemiş bir ‘Türkmen Baba’sı olduğunu söyleyebiliriz”(12) diyor.

Anadolu Alevilerinde Hızır inancı çok güçlüdür. Boz atlı Hızır için üç gün oruç tutulur. Bu orucun kaynağını ve vaktini ibadetlerle ilgili bölümde ele alacağız.

Semah

Alevi / Bektaşi inancının temel ibadet biçimi olan cem törenlerinde ( ayin- i cem ) icra edilen bir ritüeldir. Semah, cemin ayrılmaz bir parçasıdır. On iki hizmetten biridir. Cemin belli bir aşamasında dedenin işareti ile kadın erkek birlikte bağlama veya saz eşliğinde söylenen nefeslerle vecd halinde dönülür.

Semahın kaynağı tıpkı cem gibi Kırklar Meclisidir. Aleviler ilk semahın Kırklar Meclisinde dönüldüğüne inanılır. Semah, yüce Tanrı’nın zikredilmesidir. Bu zikir sadece dille yapılan bir zikir değil, tüm bedenle, ruh ve gönülle, olağan üstü bir coşku ve aşkla yapılan bir zikirdir. Semah, Alevi / Bektaşi toplumunun en ayırt edici ritüelidir. Hatta Alevilik / Bektaşilik dendiğinde herkesin aklına gelen ilk hususiyet semahtır.

Türkmenlerin Horasan’ dan Anadolu’ ya doğru süren yolculuğunda semahın pirliğini yapan Hünkar Hacı Bektaş Veli; “ Semah, ariflerin aleti, muhiplerin ibadeti, taliplerin maksududur. Hakka ki, semahımz oyun değildir. Tanrısal bir sırdır. Mecazi değildir.” Demektedir.

Alevi / Bektaşi inanışına göre; Hz. Muhammed, Miraç dönüşü Kırklar Meclisine uğrar. Hz. Selman Farisi, Hz. Muhammed’ e bir üzüm tanesi getirir ve “ Ey yoksulların hizmetçisi ! Bu üzüm tanesini bize paylaştır.” Der. Cebrail bir çanak getirir ve Hz. Muhammed, onun içinde üzüm tanesini ezip şerbet yapar. Bu şerbet orada bulunan Kırk ulu kişiden birinin dudağına değdiğinde tümü kendinden geçer, Tanrısal bir aşkla esrir. Hep birden ayağa kalkıp “ Ya Allah ! “ diyerek semah dönmeye başlarlar. İşte semah o gün bugündür erenler meclisinde ilahi bir aşkla dönülür. Semah, yüce Allah’ ın en güzel, en görkemli ve en coşkun bir biçimde zikredilişidir. Adeta Tanrıya doğru yapılan tinsel bir yolculuktur.

Bilmekteyiz ki, evrende atomdan güneş sistemine dek her şey dönmektedir. Yani semah bütün evrenin yaptığı bir ibadettir. Başka bir deyişle varlıkların ibadeti semahtır.

Bütün evren semah döner,

Aşkından güneşler yanar,

Aslına ermektir hüner,

Beş vakitle avunmayın…

Yüce Tanrı’nın kutsal kitap Kur’an – I Kerim’ deki şu sözleri semah dönenleri anımsatmaktadır:

“Andolsun o saf bağlayıp dizilenlere / kanatlarını açıp toplayarak uçanlara,

O haykırarak sevk edenlere,

O zikir okuyanlara !” (13)

Semah sırasında ayaklar çıplaktır. Kadınların başları eşarplıdır. Erkeklerin başı açık, ayakları çıplaktır.

Dede makamı kutsal olduğundan semah sırasında o makama sırt dönülmez.

Semahlardaki çeşitlilik ve zenginlik Türk ulusunun ve Anadolu’nun kültürel zenginliğinin bir yansımasıdır. Bu zenginliğin içerisinde Kerbela’da haksızlığa boyun eğmeyen Hz. Hüseyin’İ , Türkmen kocası Dede Korkut’ u , Pir Sultan Abdal’ I ve son ata olan büyük Atatürk’ü bulmak ve duyumsamak mümkündür.

Semahlar arasında yöreden yöreye bazı farklılıklar vardır. Alevi / Bektaşilerce dönülen semahların bazıları şu adlarla anılır:

  1. Kırklar Semahı,
  2. Turnalar Semahı,
  3. Kırat Semahı,
  4. Tahtacı Semahı,
  5. Trakya Semahı,
  6. Urfa Semahı,
  7. Afyon Semahı,
  8. Rodos Semahı,
  9. Ladik Semahı,

10 .Hacı Bektaş Semahı,

  1. Hubyar Semahı,
  2. Erzincan Semahı,
  3. Çoban Baba Semahı,
  4. Muhammed Ali Semahı,
  5. Tahtacı – Fethiye Semahı ve diğerleri.

Açıkça ifade edelim ki, insanoğlunun Tanrıya ibadet için bütün yeryüzünde icra ettiği bin bir türlü ritüellerin arasında en görkemlisi ve en coşkulusu semahtır. Ondaki ritm, birliktelik, vecd hali, yüceliş ve etkileyicilik başka hiçbir ritüelde yoktur. Semah Türkmen yaşamının doğurduğu ihtişamlı figürler olarak Türk kültürünün övünç kaynaklarından biri olmakla birlikte aynı zamanda bütün insanlığın da ortak kültür mirasıdır. Bu nedenle semah sadece Alevi / Bektaşilerin değil, başta Sünnisi, Alevisi ile bütün Türklerin malı ve daha sonra topyekün bütün insanlığın zenginliğidir.

Orta Asya’dan Anadolu’ya yüzyıllar süren Türkmen göçünü ve semaha duruşu, Yaşar Kemal, Binboğalar Efsanesi’nde şöyle anlatmaktadır:

“Kalktık Horasan’dan sökün eyledik.

Harran Ovası’nda binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük.

Ulu şahinler gibi. Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük…

Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu.

Anadolu’da karşımıza çıktı Kayseri Dağı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo Dağı…

Vardık, Anadolu’da da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan Suyu…

Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk.

Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan.

Düşürdüler bizi haldan hallere…

Anadolu’nun taşıyla toprağıyla, akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış, kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık.

Etle kemik gibi… Yağmurla toprak gibi…

Birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik…

Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık.

Geldik Anadolu’da da karşımıza çıktı Kayseri Dağı.

Ulu, temiz, alımlı, yakışıklı, ışığa batmış.

Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız…

Harran Ovası’nda, Mezopotamya’da yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız.

Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece-kırk gün kırk gece…”

Serçeşme

Alevi / Bektaşilerin ulu piri ve büyük Türkmen göçünün Türkistan’dan Horasan’a, ordan da Anadolu’ya akışında manevi önder olan Hünkar Hacı Bektaş Veli’ ye atfedilen bir sıfattır. Kelime anlamı olarak baş kaynak, ulu pınar, pınar başı gibi anlamlara gelmektedir.

Anadolu Aleviliğinde Hünkar Hacı Bektaş Veli serçeşme olarak görülür. Bütün Alevi / Bektaşiler / Kızılbaşlar, Hünkar Hacı Bektaş Veli’ ye bağlıdırlar. Alevi ve Bektaşileri hatta Kızılbaşları birbirinden farklı imiş gibi göstermeye çalışanlar ard niyetli kimselerdir. Bu türden iddia ve görüşlerin hiçbir bilimsel temeli ve geçerliliği yoktur. Bütün Alevi / Bektaşiler diğer bir deyişle Kızlbaşlar, Hünkar Hacı Bektaş Veli’ nin izinde birleşirler, bütünleşirler. Artık geçmişteki kimi kücük ayrımlar geride bırakılmış ve bütünleşilmiştir. Bu cümleden olarak diyelim ki, günümüzde bütün Aleviler Bektaşidir. Bütün Bektaşiler de Alevidir. Kızılbaşlık ise her iki isimlendirmeyi de kapsayacak şekilde siyasal içeriği öne çıkaran / çıkarması gereken bütünsel bir adlandırmadır.

Kızılbaşlığın doğuşundan bugüne değin ve bugün ne tür bir siyasal içeriğe sahip olduğunu / olması gerektiğini tarihin ve Alevi /Bektaşi inancının yol göstericiliğinde, daha kapsamlı bir biçimde, sonraki bölümlerde ele alacağız.

Serçeşmenin verdiği manevi besinden beslenen Kızılbaşlar Anadolu’ da, Balkanlarda, tüm Türklük coğrafyasında ve hatta tüm dünyada ideal bir ahlak ve erdem toplumu yaratmak için uğraş vermektedirler, vermelidirler. Bu ideal ahlak ve erdem toplumu tüm insanlık için de örnek oluşturmaktadır, oluşturmalıdır.

  1. ALEVİLİKTE İBADET

İbadet Kavramı

İbadet, Tanrıya yapılan kulluktur. Ona bağlılığı, boyun eğmeyi, onu yüceltmeyi, ululamayı ifade eder. Bu maksatla tarih boyu tüm dinler belli ritüeller geliştirmişlerdir. Ancak bu ritüeller zamanla içeriğinden ve anlamından uzaklaşıp kuru ve kalıplaşmış şekilselliklere hapsolabilmektedirler. İnsanlar, ibadetteki ana özü kavrayıp onu her türlü şekilsellikten ve kuru kalıplardan kurtarmak için uğraş vermeli, Tanrıya, onun şanına yakışır tarzda kulluk etmelidirler. İbadetler şekil, kalıp, mekan, zaman gibi sınırların ötesine taşınarak zahiri / dışsal kabukları kırıp deruni / batini / içsel zenginlik ve anlamlarla yoğrulmalıdırlar.İşte Alevi / Bektaşiler bu amaca en çok yaklaşan topluluklardandır. Alevi / Bektaşiler ibadetlerini mümkün olduğunca kalıplardan ve şekilsellikten kurtarmışlar ve zaman, mekan gibi sınırların daraltıcı etkilerinden sıyırarak tüm yaşamlarına egemen kılmaya çalışmışlardır. Bu cümleden olarak söyleyelim ki, gerçek bir Alevi / Bektaşinin bütün günü ibadetle geçmektedir. O çalışırken, uyurken, yatarken, gezerken, ayakta iken, otururken kısacası yaşamının her anında ibadettedir. Nitekim, kutsal kitap Kur’an – I Kerim’ de şöyle denilmektedir:

“ O sağduyu sahibi kişiler öyle kimselerdirki; ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken hep Tanrı’ yı anarlar / ona ibadet ederler…”(14)

Alevi / Bektaşiler ibadetlerinde kadın erkek ayrımı yapmazlar. Kadın ve erkekler cinsiyetleriyle değil, insan olma özellikleriyle saygındırlar. Sünni ve Şii İslam anlayışında kadın ve erkekler gerek ibadetler sırasında gerekse toplumsal yaşamın pek çok alanında ayrıdırlar. Oysa Alevi / Bektaşi yolunda kadın erkek birlikteliği olmazsa olmaz koşullardandır. Bütün cemlerde ve cemlerin en önemli dinsel ritüelleri olan semahlarda Tanrı’ nın kulu olmak bakımından tam anlamıyla eşit olan kadın ve erkek yanyanadır, bir aradadır. Kadın erkek birlikteliğinin kaynağı Hoca Ahmet Yesevi’nin zikir meclislerine dayanır. Bilindiği gibi Hoca Ahmet Yesevi, Alevi / Bektaşi yolunun ve inacının ilk banilerinden biridir. Yesevi’nin döneminde de, sonraki dönemlerde de pek çok bağnaz Sünni tarafından bu birlikteliğe itirazlar yükselmiş, böylesi bir birlikteliğin sözüm ona fitneye neden olacağı ileri sürülmüştür. Hatta bu bağlamda sonraki dönemlerde çeşitli iftiralar üretilmiş ve bu iftiralar “ mum söndü “ denilen iğrençlik noktasına kadar taşınmıştır. İşin ilginç tarafı Alevi / Bektaşi cemlerinde kadın erkek birlikteliğine karşı çıkan ve yadırgayan Sünni ve Şii müslümanlar Hacca gittiklerinde kabe’nin etrafında kadın erkek birlikte tavaf etmekte ve namaz kılmaktadırlar. Kabe’nin etrafındaki birliktelik diğer ibadet yerlerinde ve yaşamın başka alanlarında sürdürülmemektedir. Bunun bir çelişki olduğunu söylemeye gerek bile yoktur.

Alevi / Bektaşi cemlerinin en önemli ögelerinden biri de müzik olgusudur. Müzik Türklerin orta Asya’ dan Anadolu’ ya ve ordan da balkanlara taşıdığı adeta kutsal bir ezgi olarak Alevi / Bektaşi cemlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Eski Türk kültüründeki kopuz çalgısı bugün saz ve bağlama halini almış ve bu çalgılar Alevilerin kutsal nesnelerinden biri durumuma gelmiştir. Saza ve bağlamaya atfedilen kutsallık o denli güçlüdür ki, pek çok Alevi / Bektaşi için saz ve bağlama “ Telli Kur’an “ dır. Saz ve bağlamanın Alevi / Bektaşi yolundaki bu görkemli yerinden dolayıdır ki, bugün hemen hemen her Alevi / Bektaşinin evinde bir Telli Kur’an bulunmaktadır. Yine bir hakkı teslim etmek anlamında söyleyelim ki, bugün ve geçmişte binlerce yıllık Türk kültürünün en önemli unsurlarından biri olan, Türküleri ve onları söylemek için kullanılan milli çalgılarımızın başında gelen saz ve bağlamayı yaşatanlar Türk kültürünün bekçileri olan Alevi / Bektaşi kökenli sanatçılarımızdır.

Alevi / Bektaşi ibadetleri denilince üzerinde durmamız gereken en önemli konulardan biri de ibadetlerin dilidir. Bilindiği gibi Sünni ve Şii müslümanlar ibadet dili olarak Arapça’ yı kullanmaktadırlar. Kur’an’ın Arapça olması ve onun başka dillere tam olarak çevrilemeyeceğine ilişkin bilimdışı görüşün etkisiyle Sünni ve Şii müslümanlar Tanrı’ ya ana dillerinde değil ( Sadece Arap milletinden olanlar ana dillerinde ibadet edebilmekteler.) de anlamadıkları ve bir başka ulusa ait bir dille yakarmakta ve ona tapınmaktadırlar. Bu, aslında gerçek İslamla da hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Gerçekte kimi Sünni din bilginleri de Arap olmayan Müslümanların Ku’an’ın ana dillerindeki çevirisiyle ibadet edebileceklerine dair fetva vermişlerdir. ( 15 ) Bunların arasında en ünlü Sünni din bilgini İmam – I Azam Ebu Hanife’ dir. Ebu Hanife ( Asıl adı Numan Bin Sabit’tir. ) dünyada en çok taraftarı olan İslam mezhebinin kurucusudur. Ancak onun mezhebine mensup olduklarını söyleyen Hanefiler onun fetvesı doğrultusunda hareket etmeyip ibadetlerini Arapça olarak yapmaktalar. Bunun nedeni de Hanefi mezhebinin diğer imamları olan imam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in aynı zamanda hocaları olan Ebu Hanife’nin fetvasını reddedip kendi görüşlerini mezhebin geçerli görüşü haline getirmiş olmalarıdır. Günümüzde Sünni din bilginlerinden bazıları ( ülkemizde Yaşar Nuri Öztürk, Hasan Elik, Zekeriya Beyaz v.b.) tekrar Ebu Hanife’ nin görüşüne dönmek istemekteler ve bu yönde fetva vermekteler. Ancak bu tür çalışmalar kimi bağnaz Sünni din bilginleri tarafından tepkiyle karşılanmakta, insanların ana dillerinde ibadet edebilmeleri gibi en doğal hakları gaspedilmektedir. Oysa Alevi / Bektaşiler İslam’ın çağdaş yüzü oldukalarını kanıtlayarak tüm ibadetlerini ana dilleri olan Türkçe ile yapmaktadırlar. Ana dili Türkçe olmayan az sayıda da olsa Alevi / Bektaşi bulunmaktadır. Fakat onların da büyük çoğunluğu zaten Türkçe bilmektedir. Sadece Arnavut Bektaşilerin çok az bir kısmı Türkçe bilmemekte fakat bu durum genel kitle açısından bir sorun oluşturmamaktadır. Kaldı ki, dilerlerse onlar da kendi ana dillerinde ibadet özgürlüğünü kullanabilirler. Alevi / Bektaşi felsefi bunun önünde asla bir engel değildir. (Yeri gelmişken belirtelim. Türkiye sınırları içerisinde “ Nusayri “ adı verilen ve kendilerini Alevi / Alavi olarak adlandıran Arap topluluk da bulunmaktadır. Ancak onlar H.z. Ali ve ehlibeyt sevgisi dışında Anadolu Alevilerinden çok farklı özelliklere sahip özgün bir topluluktur. Nusayriler, bu çalışmanın kapsamı dışındadır.) Anadolu Alevi / Bektaşileri bütün cemlerini Türk dilinde yaparlar. Tüm nefesler / deyişler / demeler ve tüm gülbanklar Türkçedir. Cemlerde okunan Kur’an ayetlerinin de tamamen Türkçe çevirileri okunmaktadır. Alevi / Bektaşi cemlerinde özellikle Nur Suresi’nden kimi ayetler, Fatiha Suresi’nin tamamı ve yer yer başka ayetler de okunmaktadır. Bunların tümünün Türkçeleri okunmakta, tüm dua ve yakarışlar Türk dilinde gerçekleştirilmektedir. Kaldı ki, tarihsel olarak Alevi / Bektaşi nefeslerinin tümü Türk dilinde söylenmiştir.Çünkü Alevi / Bektaşi felsefesinin yedi ulu ozanının tamamı Türk soyundandır. Cemlerde de zaten sadece onların nefesleri / deyişleri / demeleri saz eşliğinde söylenmektedir.Kürtçe va zazaca konuşan Alevi / Bektaşiler de bu nefesler eşliğinde cem yapmakta ve semah dönmektedir. Yani onlar da Türk dilini kullanmaktadır. Çünkü tümü Türkçe’ yi bilmekte ve ibadet dili olarak Türk dilini benimsemektedir. Zaten yapılan araştırmalar şunu göstermektedir ki, Kürtçe ev Zazaca konuşan Alevilerin büyük çoğunluğu ırken Türktür, Türkmendir. ( Bu konuda ünlü Alevi araştırmacı yazar Cemal ŞENER’in kapsamlı bir çalışması bulunmaktadır.) Çeşitli nedenlerden dolayı asimile olarak Kürtleşmişler ve Zazalaşmışlardır.

Görüldüğü gibi Alevi / Bektaşiler hemen her alanda olduğu gibi gerek müzik gerekse ibadet dili açısından Türk kültünün taşıyıcıları ve savunucuları olmuşlar ve Alevilik Anadolu ve Balkanlarda Türklüğün korunduğu bir manevi kale işlevi görmüştür. Bu işlev halen devam etmektedir.

Alevi / Bektaşilerin temel ibadet yeri cemevleri / meydanevleridir. Temiz olan heryerde ibadet etmek mümkündür. Ancak cemevleri ibadet için özel olarak belirlenmiş yerler olarak tarihsel süreç içinde kendiliğinden oluşmuştur. Cemevlerinin ibadet yeri olmasına karşı çıkan bağnaz Sünni çevreler ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı Alevi / Bektaşilerin kutsal mekanlarına “ cümbüş yeri “ demek suretiyle suç işlemekte ve günaha girmektedirler. Onlara, cemevlerinde uyandırılan / yakılan çerağ / mum / ışıkları temel alarak Nur Suresi’ndeki 35. ve 36. ayetleri anımsatmak suretiyle yanıt vermek isteriz.

“ Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali içinde ÇERAĞ bulunan bir kandil gibidir…Allah kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir… Bu nur / ışık, Allah’ın, onların yüceltilmesine ve adının anılmasına izin verdiği EVLERDEDİR. Onların içinde sabah akşam / sürekli Onu tesbih edereler / yüceltirler. “

Namaz / Cem Ayini ve Semah

İslam’ın temel ibadetlerinden biri hatta birincisi namazdır. Namaz Kur’an’ da “ salat “ olarak geçmektedir. Türkçe karşılığı yalvarma / yakarma / duadır. Namazın belli bir şekli yoktur. Ancak İslam öncesi dönemden gelen ve o bölgenin ( ortadoğu ) toplumsal / kültürel yapısından kaynaklanan kimi geleneksel hareketlerle ritüelleştirilmiştir. Namazın şekilsel yapısının geleneksel olduğunun kanıtı Kur’andır. Çünkü Kur’an, namaz için belli bir şekil ortaya koymamış, namazın nasıl kılınacağını açıklamamış dolayısıyla onu insanlara bırakmıştır. Bununla birlikte Kur’an’da insanların Tanrı için rüku etmeleri ( öne doğru eğilmeleri ), secde etmeleri ( yere kapanmaları ) ve kıyam etmeleri ( ayakta dimdik durmaları ) buyurulmaktadır. Alevi / Bektaşiler Kur’an’ın bu buyrukları gereği cem ayinlerinde kıyam ederler, rüku ve secde ederler. Yani Kur’an’ın şekille ilgili bağlayıcı olmayan koşullarını da yerine getirirler.

Sünniler her gün 5 vakit namaz kılınması gerektiğini, Şiiler ise bunun üç vakit ( beş vakit namazı üç vakte cem ederler.) olduğunu iddia ederler. Ayrıca namazı, bilinen ve yaygın olan şekilselliği temel alarak gerçekleştirirler. Sünnilerin 5 vakit namaz konusunda kendilerine dayanak olarak kullandıkları ayetler incelendiğinde bunun zorlama bir yorum olduğu apaçık ortadadır. Şimdi söz konusu ayetleri inceleyelim:

“ Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar namaz ( salat ) kıl ! Bir de sabah Kur’an’ını gözet. Çünkü sabah Kur’an’I tanıklıdır. Gecenin bir bölümünde uyanıp sana özgü bir ibadet olarak Ku’an’la meşgul ol…” (16)

Görüldüğü gibi bu ayetlerde bir açıklık yoktur. Asla belli bir vakitten bahsedilmemektedir. Ayetin ilk bölümünden anlaşıldığı kadarıyla öğlenden akaşama dek namaz ( salat ) kılınması buyurulmaktadır. Bu, Sünnilerin anladığı şekildeki bir namaz için fiilen mümkün değildir.Çünkü hiç kimse Öğlenden akşama dek namaz kılamaz. Zaten kılan da yoktur. Ama Alevilerin anladığı gibi bir namaz ( niyaz ) açısından baktığımızda ise öğlenden akşama dek namaz kılmak son derece mümkündür. Çünkü Alevi müslümanlar zaten her an Allah’I anmakta ve niyaz etmekte ( namaz kılmakta ) dir. Ayetin ikinci bölümünde ve takip eden diğer ayette ise namaz kılma değil, Kur’an okuma söz konusudur ve bu ibadetin Hz. Muhammed’ e özgü olduğu ortadadır. Ancak Sünniler, burada da, sabah namazının kasdedildiğine inanmaktadırlar. Bu da tamamen zorlama bir yorumdur. Eğer Tanrı gerçekten sünnilerin anladığı gibi ve onların uyguladığı vakitlerde kılınan bir namaz isteseydi bunu kasdederek değil, apaçık bir biçimde ve hiçbir yoruma gereksinim duyulmadan söylerdi.

Bir diğer ayete geçelim:

“ O halde tesbih ( yüceleme ) Allah için. Akşama erdiğinizde de sabaha erdiğinizde de. Göklerde ve yerde övgü ( hamd ) de ona, gün sonunda da öğleye erdiğinizde de.” (17)

Burada ilginç olan en önemli yön namaz ( salat ) sözcüğünün kullanılmamış olmasıdır. Sünni müslümanlar Kur’ an’dan kendi anladıkları namaza kanıt ararken daima “ salat “ sözcüğünü temel alırlar. Fakat bazen böylesi ayetlerde birden bu yaklaşımdan vazgeçip başka sözcükleri de salat sözcüğü gibi anlamlandırmaya çalışırlar. Bu ayetlerde “ tesbih ” sözcüğü kullanılmıştır ki, bu sözcük yüceleme, ululama,büyükleme gibi anlamlara gelmektedir. Bunun için ( tesbih için ) belli bir şekil yoktur. Ve yine bu ayetlerde de belli bir vakit sınırlaması bulunmamaktadır. Ayetin akışından da apaçık anlaşıldığı gibi yaşamın her anında, günün tümünde Tanrı’ nın yüceltilmesi ve ululanması istenmektedir. Anlaşıldığı gibi Sünni müslümanlar, bu ayetleri de zorlama yorumlara tabi tutmuşlardır.

Alevi / Bektaşilerin yaklaşımını doğrulayan çarpıcı ve ibret verici bir diğer ayet de şöyledir:

“ Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver. Kuşkusuz ki, ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka tapacak ( ilah ) yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz ( salat ) kıl. “ (18 )

Namazdan anlaşılması gereken şeyin Tanrı’yı anmak olduğu bu ayette apaçık bir biçimde ortaya konmaktadır.

Namazın belli vakitlerinin olduğunu ısrarla söyleyen Sünni din bilginlerinin savlarına en güçlü dayanak olarak gördükleri Nisa Suresi 103. ayete bakalım:

“…Namaz ( salat ), inananlar üzerine vakitlendirilmiş bir farzdır.” (19)

Bu ayeti yukarıya aldığımız ayetlerle birlikte değerlendirdiğimizde görmekteyiz ki, Tanrı insanlardan tüm yaşamları boyunca ve günün tümünde kendisini anmalarını istemektedir. Anacak insanlar dilerlerse ( ki dilemelidirler çünkü son ayetten anlaşılan budur. ) Tanrı’yı anmak ve onu yücelemek için belli bir zaman da ayırmalıdırlar. Burada ” vakitlendirilmiş “ sözüyle anlatılmak istenen budur. Fakat Tanrı bu vakti de insanlara bırakmıştır. Kendisi belli bir vakit vaz etmemiştir.

İşte Alevi / Bektaşiler bu söz konusu vakti Tanrı’ın buyruğuna uygun bir biçimde kendileri belirleyerek cem ayinleri düzenleyip orada semah dönerek, rüku ederek, secde ederek ve kıyam ederek halka namazı ( niyaz ) kılmaktadırlar.

Nitekim, Yüce Tanrı Al – i İmran suresinde ( 113. ve 114. ayetler ) Alevi / Bektaşilerin ibadetlerini anımsatırcasına şöyle buyurmaktadır:

“ … Kitap ehlinden öyle bir topluluk vardır ki, gece vakti ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe inanır, iyiliği emreder, kötü olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar doğru yol üzere olanlar ( salihler ) dır. “

Namazı illa Arapların ve Ortadoğu halklarının anladığı gibi anlamak zorunda değiliz. Nitekim İslam’I kabul eden göçebe Türk / Türkmen toplulukları namazı kendi toplumsal yaşamlarına ve kültürel yapılarına uyarlamışlar cem ayinleriyle ve semahlarıyla namazı eda etmişler ve namaz buyruğuna uymuşlardır.

Ancak kimi baskıcı Sünni bilginlerin ve onlardan güç alan Sünni devlet otoritesinin zorlamalarıyla Araplar gibi namaz kılmaya mecbur edilmek istenen Türkmenler bu haksız muameleye karşı çıkmışlardır. Bu karşı çıkış, Pir Sultan Abdal’ın şu dizelerinde apaçık bir şekilde görülmektedir:

“Alınmış abdestim aldırırlarsa,

Kılınmış namazım kıldırırlarsa,

Siz de şah diyeni öldürülerse,

Ben de bu yayladan şaha giderim.”

Büyük Kızılbaş ozanı Pir Sultan Abdal’ın bu nefesi pek çok Alevi / Bektaşi tarafından namazlarının Hazreti Ali tarafından kılınmış, oruçlarının ( Ramazan orucu ) tutulmuş olduğuna dair bir işaret olarak görülmektedir. Gerçekten Alevi / Bektaşilerin büyük çoğunluğu Sünni ve Şiiler tarafından kendilerine yöneltilen; “ Hazreti Ali, bizim anladığımız anlamda namaz kılmış, oruç tutumuştur, siz madem onun yolunda olduğunuzu söylüyorsunuz, o halde niçin onun gibi namaz kılmıyor ve oruç tutumuyorsunuz ? “ şeklindeki mütecaviz sorularına karşı, namazlarının kılınmış, Ramazan oruçlarının da tutulmuş olduğuna inanırlar. Evet bu bir inançtır. Bu inanca saygı gösterilmesi gerekmektedir. Zira hiç kimsenin başka bir kimseye “ Neden böyle inanıyorsun ? “ diye hücum etmeye hakkı yoktur.

Alevi / Bektaşileri sünni ve şiiler gibi namaz kılmaya yöneltmek ve bu yolla asimile etmek için pek çok kitap ve makale yazıldığı ve yazılmakta olduğu bilinen bir gerçektir. Bunlardan biri de prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın “ Alevi – Bektaşi Kimliği “ adlı çalışmasıdır. Bu çalışmanın amacını Alevi – Sünni bütünleşmesi olarak açıklayan Türkdoğan, kitabının 319- 320. sayfasında namaza dair Sünni düşünce ve yorumları Kur’an’daki ayetlere dayanarak Alevilere dayatmaya çalışmaktadır. Kitaba alınan ayetler sadece zahiri açıdan yorumlanmış, Alevi / Bektaşilerin batıni yorumları cahillik biçiminde sunularak Alevi / Bektaşi yolu Kur’an ve İslam dışı olmakla itham edilmiştir. Hatta Alevi / Bektaşilerin dinsel önderlerinin bu ayetlerden habersiz oldukları iddia edilmiştir. Sünni ilahiyat eğitimi almış pek çok Alevi / Bektaşi araştırmacı ve bilim adamı da Alevi / Bektaşi yolunun bu konudaki tutumunu destekleyen ve doğrulayan görüşlere sahiptir. Alevi / Bektaşiler Sünnilerin ibadet konusundaki tutumlarına ve yorumlarına saygılıdırlar. Ancak aynı saygıyı karşı taraftan görememekte, asimilasyoncu saldırılara maruz kalmaktadırlar. Alevi – Sünni kardeşliği ve barışı için öncelikle Sünni bilginlerin, Sünnilere ait dinsel kurumların ve Sünni kitlenin Alevi kimliğine her türlü unsuruyla saygı göstermeleri ve asimilasyoncu tavırlardan vaz geçmeleri temel koşuldur. Aksi takdirde Alevi / Bektaşilerin tarihsel direnişi, gücünden hiçbir şey yitirmeden sürecektir. Arzu edilen barış ve kardeşlik de kurulamayacaktır.

Cemlerin çeşitleri vardır. İkrar Cemi, Görgü Cemi, Bayram Cemi ( Ramazan ve Kurban bayramlarında bayram namazı adıyla icra edilir. ) Musahip Ayini v.b. Ancak burada cemlerin icra edilişini ayrıntılandırmayacağız.

Oruç

Alevi / Bektaşiler Tanrı’nın insanlara orucu emrettiğine inanırlar. Ancak bu konuda da Sünni ve Şiilerden farklı düşünürler. Kur’an’da Bakara Suresi’nin 183. ayetinde;

“ Ey inananlar! Oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin de üzerinize yazılmıştır. Bu sayede korunmanız umulmaktadır.” ( 20 ) deniliyor.

Anlaşıldığı gibi oruçtan amaç kötülüklerden korunmak, nefsi terbiye etmek, iyi ahlaklı olmaktır. Yoksa Tanrı boş yere kullarının aç kalmasını isteyecek değildir. Alevi / Bektaşiler işte bu nedenle gerçek orucun kötülüklerden uzak durmak ve iyi ahlaklı olmak, böylece Tanrı’nın buyruğunu yerine getirip iyi insan / olgun insan / insan – ı kamil kimliğini kazanmak olduğuna inanırlar. Bu yaklaşım dolayısıyla aynı surenin 185. ayetinde Ramazan ayında oruç tutulması buyrulmuş olmasına karşın genelde Ramazan ayında sünnilerin anladığı anlamda oruç tutmazlar. Yani yemeden, içmeden kesilmezler. Fakat çok istisnai olmak üzere bazı Aleviler bu ayda 3 gün kimileri de 9 gün oruç tutmaktadırlar. Ancak bunların sayısı oldukça azdır ve bu orucu da Ramazan münasebetiyle değil, Ramazan’ın 21. günü Hz. Ali’nin şehit edilmesinden dolayı yas olarak tutarlar.

Alevi / Bektaşiler Kur’an’daki pek çok hükmün ve buyruğun oruçta olduğu gibi Arap toplumuna özgü ve, zaman ve mekana kayıtlı olduğuna inanırlar. Alevi / Bektaşi toplumunun kökenini oluşturan göçebe Türkmen boylarının sosyal yaşamı dikkate alındığında görülecektir ki, bir ay boyunca yemeden, içmeden kesilip sünnilerin anladığı anlamda oruç tutmak olanaksızdır. Çünkü sürekli göç eden ve hayvanlarını otlatmak için yeni otlaklar arayan yoksul Türkmenlerin bir ay boyunca aç, susuz kalmaları onlar açısından gerçekten dayanılması güç bir durumdu. ( Göçebe Türkmenlerde hapis cezalarının bile en fazla on gün olduğu gerçeğini de yeri gelmişken anımsatmak isteriz. ) Tanrı’nın böylesi bir ibadeti kullarına yüklemesi, onun adil, merhametli ve şefkat dolu olma özellikleri bağlamında düşünüldüğünde söz konusu olamaz. İşte bu nedenle İslamı kabul eden Türk / Türkmen boyları orucu da kendi yaşamlarının zorunlu gereklerine uyarlamışlar ve oruç konusunda da son derece gerekli ve özgün bir yorum geliştirmişlerdir.

Bir Alevi / Bektaşi, “ eline, diline, beline sahip ol! “ düsturuyla hareket ettiği için zaten daima oruçludur. Aslolan yemeden, içmeden kesilmek değil, ahlaklı ve erdemli olup kötülüklerden uzak durmak ve nefsi terbiye etmektir.

Muharrem Orucu / Matemi

Muharrem ayı Alevi / Bektaşilerde yas ayıdır. Hz. Hüseyin’in ve yoldaşlarının Kerbela’da Yezit’in adamları tarafından şehit edilmelerinin yası tutulur. Yas için susuzluk orucu tutulur. Ancak kimi Alevi / Bektaşiler sadece susuzluk orucuyla yetinmeyip her türlü yemeden ve içmeden kesilirler. Fakat bu tamamen kişinin kendi seçimine kalmıştır. Burada aslolan sünnilerdeki gibi bir oruçtan ziyade Hz. Hüseyin ve arkadaşları için matem tutmaktır.

Tarihsel süreçte görmekteyiz ki, bu oruç sadece bir susuzluk orucuydu. Zamanla her türlü yeme ve içmeden kesilme şeklini almıştır.

Muharrem orucu gerçekte kişinin Hz. Hüseyin’e ve ehlibeyte bağlılığının bir ifadesidir. Kişi kendi gücü oranında sussuz kalarak veya daha da ileri düzeyde her türlü yeme ve içmeden uzak durarak onlara bağlılığını gösterir.

Muharrem orucu süresince tıraş olunmaz, eğlence ve düğün yapılmaz, müzikle uğraşılmaz, yıkanılmaz, cinsel ilişkiye girilmez, hiçbir canlıya zarar verilmez. Yani yerdeki ot bile koparılmaz.

Kentlileşen Alevi / Bektaşiler kent yaşamının gereklerine uyarak bugün Muharrem orucu ile ilgili bazı kuralları uygulamazlar. Sözgelimi; tıraş olmamak ve yıkanmamak gibi…

Alevi / Bektaşiler, şartların değişmesiyle bağlı bulundukları kimi kuralları da değiştirmekte bir beis görmezler. Çünkü, son derece çağdaştırlar. Bağnazlık ve yobazlık onlardan uzaktır. Aydınlanma taraftarıdırlar. Bu nedenledir ki, Türkiye’deki laik ve çağdaş sistemin en önemli güvencelerinden biri de Alevi / Bektaşilerdir.

Muharrem orucunda sahur yoktur. Oruca niyet yatarken edilir. İftar için belli bir vakit yoktur. Güneş battığında oruç açılır. Oruca Muharremden üç gün önce başlanır. 12 gün tam oruç tutulur. 13. gün yani Muharrem’in 10. günü öğle vakti aşure pişirilip yenilerek ve dağıtılarak oruca son verilir. Yine aynı gün kurban tığlanır. ( Muharrem orucunun süresi konusunda farklı uygulamalar da vardır. 9 gün tutanlar olduğu gibi 15 gün tutanlar da bulunmaktadır. Başlangıcı konusunda da tam bir netlik yoktur. Kimi Alevi / Bektaşi toplulukları 1 Muharrem’de başlarken kimileri Muharrem’den 2 veya 3 gün önce oruca başlamaktadırlar. Aslında bu ve benzeri konularda Alevi / Bektaşi toplumundaki farklı uygulamaların en önemli nedeni Alevilerin hemen hemen tarihin hiçbir devrinde özgürce kurumlaşamamış olmalarıdır. Bu bağlamda Alevi / Bektaşi toplulukları arasında zamanla kimi farklılıklar meydana gelmiştir. Aslında özde bir farklılık yoktur. Yani “ yol bir sürek bin bir “ dir. Yine de son dönemdeki özgürleşmeyle birlikte değişik Alevi / Bektaşi toplulukları arasındaki uygulama farklılıklarını asgariye indirmek için Dede / babaların öncülüğünde çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmaların bir sonucu olarak son dönemde Muharrem orucunun başlama ve bitiş günleri konusunda netleşme sağlanmaya çalışılmakta ve orucun 1 Muharrem’de başlayıp 12 Muharrem’de bitmesi ve aşure günü olarak da 13 Muharrem’in kutlanması kararlaştırılmaya çalışılmaktadır. Kimi dede / babaların bu konudaki içtihadları henüz tam bir kabul görmemekle birlikte bu yönde gayretler devam etmektedir. Bilindiği gibi Şiiler, 10 Muharrem’de Kerbela olaylarını anma törenleri ( aşure günü ) düzenlemektedirler. Ayrıca yeri gelmişken belirtelim, bazı Alevi topluluklarında Muharrem’den önce üçgün “ masum – u pak orucu “ da tutulmaktadır. )

Muharrem orucu sonrası aşure pişirip yemekteki neden İmam Zeynelabidin’in kurtuluşuna şükretmektir. İmam Zeynelabidin kurtularak ehlibeytin soyunun devamını sağlamıştır. Onun kurtuluşu öğle vakti olduğu için oruca da öğle vakti son verilir. Aşure pişirme geleneğinin kökeninin Nuh peygambere kadar dayandığı bilinmektedir. Nuh’a inananlar tufan sırasında veya sonrasında ellerinde kalan son yiyeceklerle bir çorba pişirmişlerdir. Bu çorbada on değişik çeşit yiyecek bulunduğu için “ aşure “ adı verilmiştir. Aşure sözcüğü Arapça’daki “aşar” / “ on “ sözcüğünden gelmektedir.

Hızır Orucu

Alevi / Bektaşiler Hızır için de üç gün oruç tutarlar. Hızır orucunun zamanı konusunda Alevi / Bektaşiler arasında tam bir kesinlik ve uzlaşı yoktur. Fakat genellikle Şubat Ayı içerisinde tutulmaktadır. Hızır orucu Muharrem orucu kadar güçlü bir ibadet değildir. Bu oruç daha ziyade doğu bölgelerindeki Aleviler tarafından tutulur. Ege, Akdeniz , Trakya gibi bölgelerde yaşayan Aleviler arasında pek bilinmemektedir. Büyük kentlere göçten sonra Alevi dernek ve vakıflarının etkisiyle bu oruç daha sistemli ve yaygın hale getirilmeye çalışılmaktadır. Deyim yerindeyse herkes için zorunlu olmayan, nafile bir ibadettir. Bir de her Perşembe tutulan fakat mecburi olmayan Perşembe orucu vardır.

Kurban ve Kurban Bayramı

Alevi / Bektaşiler, Sünni ve Şii müslümanlarla birlikte Kurban bayramını kutlarlar ve kurban keserler. Sadece kurban bayramında değil pek çok vesliyleyle kurban kesilir. Kurban kesme ibadeti Alevi / Bektaşilerde en yaygın ibadet biçimlerinden ve ritüellerden biridir. Sözgelimi, Muharrem orucu sonunda ve diğer pek çok vesiyleyle kurban kesilir.

Ramazan Bayramı

Alevi / Bektaşilerin bir bölümü bu bayrama soğuk bakmaktadırlar. Bundaki neden Hz. Ali’ nin Ramazan ayının 21. günü gecesi şehit edilmesi olayıdır. Ancak bu yaklaşım Alevi / Bektaşilerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmemektedir. Hz. Ali’nin şehit edilmesiyle bayram arasında gerçekte hiçbir bağ yoktur. Hz. Ali şehit edilmeden önce de bu bayram müslümanlar tarafından kutlanmaktaydı. Ramazan bayramının asıl nedeni sünni ve şii müslümanların Ramazan orucunu bitirmeleridir. Orucun bitişi yani ibadetin tamamlanışı dolayısıyla bayram yapılmaktadır. Alevi / Bektaşiler Ramazan ayında oruç tutmamalarına karşın bu bayramı kutlamaktadırlar. İslam dünyasının iki kutsal bayramı olan Kurban ve Ramazan bayramları birlik ve toplumsal dayanışma açısından önemlidir. Alevi / Bektaşi felsefesinde toplumsal dayanışma ve birliğe büyük önem verilmekte ulusal barışın ve kardeşliğin güçlenmesi önemsenmektedir.

Bilindiği gibi Türk sünniler, İslam dünyasındaki diğer Sünni gruplardan bazı bakımlardan farklıdırlar. Sözgelimi, Muharrem ayına Türk Sünniler de önem vermekte, 12 gün olmasa bile bir kaç gün oruç tutmaktadırlar / tutmaktaydılar. Fakat son dönemde bu geleneğin de unutulmaya yüz tuttuğu görülmektedir. Hatta aşure geleneği, Hıdırellez bayramı ve Nevruz bayramı Türk sünnilerinin ve Alevilerin ortak değerleridir. Çünkü Türk Sünnileri de tıpkı Aleviler gibi aşure geleneğine, Hıdırellez bayramına ve Nevruz bayramına iştirak etmektedirler. Bu durum, aslında ulusal birliğimiz ve ortak paydalarımız açısından son derece önemlidir. Aynı zamanda geçmişte halk bazında Sünni ve Alevilerin ne denli birbirlerine yakın olduklarının da göstergesidir. Kaldı ki, tüm tarihsel belgeler geçmişte Anadolu Türk nüfusunun büyük bölümünün Alevi / Bektaşi olduğunu zamanla asimile olarak Sünnileştiğini ortaya koyuyor. Sözgelimi, Karadeniz bölgesindeki Çepni Türkmenlerinin tamamının Alevi olduğunu ve son iki yüzyıl içinde Sünnileştiklerini bilmekteyiz. Ege bölgesinin pek çok yöresinde Çepni ve Türkmen sözü Alevi anlamında kullanılmaktadır.Bugün kültürel ve inançsal açıdan dünyanın diğer bölgelerindeki gayri Türk Sünnilere göre Anadolu ve Türkistan Sünnilerinin Alevi / Bektaşilere bu denli yakın olmalarındaki biricik neden geçmişte Anadolu Türk nüfusunun büyük bölümünün Alevi olmasıdır.Türkistan’ daki durumun sebebi ise, Alevisi Sünnisi ile bütün Türklerin İslamı Pir Hoca Ahmet YESEVİ aracılığıyla öğrenmiş olmalarıdır.

İşte bu nedenlerden dolayı Alevi / Bektaşiler Türk ulusunun ulusal birliği ve bütünlüğü açısından Ramazan bayramına önem vermeli ve bu bayramı kutlamalıdırlar. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi Alevi / Bektaşilerin büyük çoğunluğu zaten Ramazan bayramına Sünni kardeşleriyle birlikte katılmaktadırlar.

Ramazan ve Ramazan bayramı konusunda Alevi halk arasında dolaşan maalesef kimi hurafeler de bulunmaktadır. Sözgelimi, bu bayrama kimi çevrelerce şeker bayramı denilmesini yorumlarken bazı Aleviler, Hz. Ali’ nin şehit edilmesi üzerine bir sevinç belirtisi olarak Muaviye’nin şeker dağıttığını, bu nedenle bu bayrama şeker bayramı dendiğini söylemektedirler. Bu söylentinin hiçbir ciddi kaynağı yoktur. Alevilerin hiçbir yazılı kaynağında böylesi bir konu yoktur. Tamamen hurafeden ibarettir.

Bir diğer hurafe de Ramazan ayı içerisinde bulunan ve genellikle Ramazan’ın 27. gecesi kutlanan Kadir gecesi ile ilgilidir.Bilindiği gibi Kadir Gecesine bin aydan daha hayırlı gece denilmektedir. Bu ifade doğrudan doğruya Kur’ an’ da geçmektedir. Kadr Suresi’nin 3. ayetinde şöyle denilmektedir:

“ Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” (21)

Bazı Aleviler Hz. Ali’ nin Ramazan aynın 21. günü gecesi şehit edilmesi dolayısıyla bu gecenin kutlandığını ve bu nedenle o geceye bin aydan daha hayırlı dendiğini söylemektedirler. Bu söylenti de sadece maalesef cahil halk arasında dolaşmakta ve hiçbir ciddi Alevi kaynakta geçmemektedir. Kadr Suresi’ndeki ifade Hz. Ali’ nin şehit edilmesinden önce de vardı. Kadir Gecesinin bin aydan daha hayırlı gece olarak nitelenmesinin nedeni Kur’an’ın o gece indirilmeye başlanmış olmasıdır. Kur’an, Hz. Ali’ nin şehit edilmesinden yıllar önce kitap haline getirilmiştir. Ve o ilk kitaplaştırılmış hali yani halife Ebu Bekir ve Halife Osman’ın mushafı bugüne kadar gelmiştir. Hz. Ali’ nin şehit edilmesinden sonra Kur’an’a böyle bir ifadenin konulması mümkün değildir. Çünkü Kur’an’ın değiştirildiği yönündeki iddiaların tümü Hz. Ali öncesine aittir. Yani Kur’an iddia edildiği gibi değiştirilmiş olsa bile bu değiştirme olayı Hz. Ali’ nin şehit edilmesinden önce gerçekleşmiştir. Hz. Ali sonrasına ait hiç bir değiştirme iddiası yoktur. Kur’ an’ın değiştirildiğini iddia edenler bunu halife Ömer ve halife Osman’ın yaptığını öne sürmektedirler.Bu iki kişi de bilindiği gibi Hz. Ali’ den önce öldürülmüştür. Yeri gelmişken belirtelim ki, Kur’an’ın değiştirildiği yönündeki iddiaların hiçbir ciddi dayanağı yoktur. Bununla birlikte, Kur’an’ın lafzan değişmemiş olmasının da hiç bir önemi yoktur. Çünkü bugün ve geçmişte tek bir Kur’an olmakla birlikte bin bir türlü İslami yorum ve görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerin birbirlerine olan uzaklıkları tali ve ayrıntısal olmanın çok ötesindedir. Öyleki taban tabana zıt görüş ve yorumlar Müslümanlar arasında her devirde taraftara sahip olmuştur. Hepsi de kendisine kaynak olarak Kur’an’I almaktadırlar. Böyleyken Kur’an’ın değiştirilip değiştirilmediği konusunda tartışmanın kılgısal / pratik olarak hiç bir anlamı yoktur. Bu konuya İkinci Bölümde tekrar değineceğiz.

Hac ve Zekat

Alevi / Bektaşi inancında hac ibadeti Hünkar Hacı Bektaş Veli’ nin Hacıbektaş’taki türbesinin ziyaret edilmesiyle gerçekleştirilir. Sadece Hünkar’ın değil, Anadolu, balkanlar ve Türk dünyasının değişik bölgelerindeki pek çok Alevi / Bektaşi ulularına ait yatır ve türbeler ( Buna Kerbela da dahildir.) hac amacıyla ziyaret edilir. Ancak bu ziyaretlerin hiçbiri zorunlu bir ibadet olarak görülmez. Tamamen isteğe bağlıdır. Alevi / Bektaşiler Sünni ve Şii müslümanlar gibi Kabe’ yi ziyarete gitmezler. Kabe ve Medine’ deki Hz. Muhammed’ in kabrini kutsal mekanlar olarak kabul ederler. Ancak Sünni ve Şii İslam anlayışındaki gibi bir Hac ibadetini kabul etmezler. Hac ibadeti konusunda Kur’ an’da şöyle denilmektedir:

“ İnsanlar içinde haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerekse derin vadilerden gelerek, yorgunluktan incelmiş binitler üzerinde sana ulaşsınlar.” ( 22 )

“ Hac, bilinen aylardadır…” ( 23 )

Kur’an’ da haccın yapılış biçimiyle ilgili daha pek çok ayet bulunmaktadır. Ancak burada bu iki ayeti vermekle yetinelim. Alevi / Bektaşiler, Hac konusunda da batıni / içsel anlamı keşfetmeye çalışmışlardır. Bu bağlamda Alevi / Bektaşilerin serçeşmesi, büyük Türkmen düşünürü ve Alevi / Bektaşi yolunun ulu piri Hünkar Hacı Bektaş Veli şöyle demektedir:

Hararet nardadır, sacda değil.

Keramet baştadır, tacda değil.

Her ne ararsan kendinde ara,

Mekke’ de, Kudüs’te, Hac’da değil…

Sünni ve Şii müslümanlar Kabe’ yi Tanrı’nın evi olarak adlandırmakta ve orayı ziyaret etmeyi dinsel bir zorunluluk olarak görmektedirler. Ancak bu dinsel zorunluluk maddi açıdan zengin olanlar içindir. Yoksullar için böyle bir zorunluluk yoktur. Alevi / Bektaşiler ise Tanrı’nın evi olarak doğrudan doğruya insanın kendisini ve onun kalbini görürler. Bu nedenledir ki, Alevi / Bektaşi cemlerinde insanlar halka biçiminde saf tutarak birbirlerine secde ederler. Çünkü Alevi / Bekataşi inancına göre Tanrı, insanın içindedir. İnsana secde etmek Tanrı’ya secde etmek demektir. Hallac – I Mansur’ un “ ene’l – hak ” deyişindeki gerçek de budur. Alevi / Bektaşi inancında Tanrı anlayışı “ vahdet – I Vücud “ ilkesine dayanır. Bu, felsefi anlamda panteizm / tümtanrıcılık düşüncesidir. Buna göre, evrendeki herşey Tanrı’dan bir parçadır. Tanrı ile evren arasında bir farklılık yoktur. Evrenin en değerli ve en üstün varlığı olan insan da Tanrı’dandır. Tanrı insanda tecelli etmiştir.

Alevi / Bektaşi edebiyatında “ vahdetname “ veya “ devriye “ denilen nefes / deyiş / demelerde Vahdet – I vücud ilkesi temelinde Tanrı inancı işlenmekte ve Tanrı – Evren / Tanrı – İnsan bütünleşmesi anlatılmaktadır. Bu vahdetname veya devriyeler görgü cemlerinde zakirler tarafından saz çalınarak söylenmektedir. Alevi ozan Daimi bir Vahdetnamesinde şöyle demektedir:

Tüm vadiler gibi sahralar gibi,

Sıra dağlar gibi yaylalar gibi,

Akan sular gibi deryalar gibi,

Cümle alem bir can imiş bilmedim.

Ben beni bilmezdim hatır kırardım,

Meğer ilmim noksan imiş bilmedim.

Ben insandan başka ilah arardım,

Meğer insan ilah imiş bilmedim.

Kur’an’da Tanrı – insan bütünleşmesi ve birliği inancı şu şekilde ifade edilmektedir:

“… Onlar derler ki; Biz Allah içiniz ve sonunda ona dönüp gideceğiz. “ ( 24 )

“… Biz ona ( insana ) şah damarından daha yakınız” ( 25 )

İşte bu gibi ayetlerin batıni / içsel anlamlarından hareketle Alevi / Bektaşiler cemlerinde Kabe’ye değil, Tanrı’ının gerçek evi olan insan kalbine, yani doğrudan doğruya insana yönelirler. Bu bağlamda aslında en büyük ve gerçek hac da insana yönelip, insanların kalbini kazanmaktır.

Nitekim Hünkar Hacı Bektaş Veli şöyle demektedir:

Ellerin Kabesi var,

Benim Kabem insandır.

Kuran da, kurtaran da

Insanoğlu insandır.

Yine büyük Türkmen ozanı Yunus Emre Alevi / Bektaşi inancına uygun olarak insana verdiği değeri dile getirirken şöyle demektedir:

Bir kez gönül yıktın ise,

Bu kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi,

Elin yüzün yumaz değil.

Zekat konusunda da durum Sünni ve Şii İslam anlayışından farklıdır. Alevi / Bektaşiler toplumsal yardımlaşma ve dayanışma konusunda tüm insanlığa örnek oluşturabilecek düzeyde ileri bir ahlaki özelliğe sahiptirler. Gerek cemevlerine yapılan bağışlar ve dağıtılan lokmalar gerekse musahiplik kurumu dolayısıyla gerçekleştirilen sosyal dayanışma Alevi / Bektaşi toplumunda yoksulluğu yok denecek kadar azaltan uygulamalardır. Alevi / bektaşi felsefesinde veya inancında canı cana malı mala katmak anlayışı vardır. Bu anlayışın bir ürünü olarak karşımıza efsanevi bir ülkü çıkmaktadır. Bu ülkü, her türlü yoksulluğun ve eşitsizliğin ortadan kalktığı, tüm insanların maddi anlamda bile eşit olduğu “Rıza Şehri “ söylencesidir. Rıza Şehri söylencesi, Alevi / Bektaşi toplumunun zenginlik ve yoksulluk gibi ayrımların ortadan kalktığı ideal bir toplum özleminin yansımasıdır. Böyle bir toplumda zekat gibi kurumlara olan gereksinim kendiliğinden yok olacaktır. Rıza Şehri bir söylencedir ama Alevi / Bektaşiler, bu yolun gereklerine tam olarak uyduklarında veya uymalarını sağlayacak siyasal ve toplumsal düzen kurulduğunda söylence gerçeğe dönüşecektir. Şimdi bu söylenceyi İmam Cafer Buyruğu’ndan aktaralım:

“ Bir zamanlar bir sofu dünyayı gezmeye çıktı. Bir gün yolu bir şehre düştü. Bu şehir şimdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu. Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardı. Sofu şehrin bu düzenini görünce şaşakaldı. Öyle ki birisine yaklaşıp bir şey sormaya cesaret edemedi. Karnı acıkmıştı. Şehri gezerken bir fırın gördü. Ekmek almak için içeri girdi. Fırıncıya para uzatarak ekmek istedi. Ama fırıncı hayretle paraya baktı:

“Bu ne bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen Rıza Şehrinden değilsin, dünyalı olmalısın” dedi.

Sofu; “Evet bu şehirden değilim” diye cevap verdi.

Fırıncı: “Halinden belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim şehrimizde para pul geçmez” dedi. Fırıncı bu sofuyu görevlilere teslim etti. Görevliler önce kendi aralarında bu sofuyu ne yapacaklarını tartıştılar. İçlerinden biri:

“Meclise götürelim, ulular karar versin” dedi.

Öbürleri de bu görüşe katıldılar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yol boyu sofu düşünüyordu. İçinden “Paranın geçmediği bir şehir. Görevliler, ulular meclisi…” diyordu.

Neyse bir süre yürüdükten sonra divana vardılar. Ama sofu bu kez de şaşakaldı. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve göz kamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi. Yerlere basit kilimler serilmişti. Ak sakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı. Görevliler uluları selamladıktan sonra:

“Bu dünyalı şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti. Ne yapalım?” diye sordular.

Ulular; “Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. O konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün, gerekeni yapın” diye buyurdular.

Bunun üzerine görevliler sofu ile birlikte geri döndüler. Önce bir aşevine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler. Bir odaya yerleştirdiler:

“Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın” diye uyardılar.

Sofu konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstediğini alıp her istediği yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse “Ne arıyorsun?” diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu. Görevliler:

“Gidemezsin!” dediler. “Bu şehir Rıza şehridir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Bizde sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?”

Sofu; “kuşkusuz razı kaldım, sağolun!” diye karşılık verdi.

Görevliler: “Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip, içip yattığın günler için çalışmalısın.”

Sofu; “O ki töreniz böyle çalışayım” diye kabul etti.

Görevliler sofuya yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp daha büyük bir eve yerleştirdiler. Artık o da Rıza şehrinden bir adam olmuştu. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan “sen dünyalı mısın?” oluyordu. Bu şehrin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti, ay geçti. Sofu şehri iyiden iyiye sever oldu. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti. Bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hâlâ yalnızdı. Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açıldı:

“Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?” diye sordu. Arkadaşı:

“Şehrin ortasındaki bahçe var ya, işte orada her cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes orada beğendiği, anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar. Orda tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler” dedi.

Sofu cuma günü söylenilen bahçeye gitti. Kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar kelebek gibi dolaşıyorlardı. Genç kızlar, oğlanlar sohbet ediyorlardı. Birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşıyorlardı. Anlaşmayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Sofu olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi. Sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaştı. Ama o bacının ilk sorusu:

“Sen dünyalı mısın?”oldu.

Sofu aylardan beri hep bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştı.

“Evet, dünyalıyım ne olacak?” diye karşılık verdi.

Bacı: “Davranışlarından hemen belli oluyor. Ama alınma, zararı yok. O ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda ben de sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin” dedi.

Bacı ile sofu anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı. Sofu bir keresinde bacı ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi ne koruyucusu vardı. Hemen bahçeye daldı. Kimse görmeden bahçeden bir kaç nar kopardı. Yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırdı. Ama ne kimse geldi, ne de sordu. Sofu narları toplayıp bacı ile buluşacakları yere gitti. Henüz bacı gelmemişti. Narları bir tabağa koydu. Masanın üzerine yerleştirdi. Bacının gelmesini bekledi. Nitekim bir süre sonra bacı geldi. Ne var ki narları görmesine karşın hiç ilgilenmedi. Oysa sofu bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu. Bacı her zamanki gibi yerine oturdu. O zaman sofu dayanamadı. Bacıya narları gösterdi.

Bacı; “bunları nerden aldın?” diye sordu.

Sofu narları nerden kopardığını söyledi.

Bunun üzerine bacı: “Beni düşündüğün için sağol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi, gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüs olacağız. Gelirken ögrendim. Narları koparırken bahçeye zarar vermeyebilirdin. Burada kimse senden bir şey kaçırmıyor ki… Bunca süredir Rıza şehrinde yaşıyorsun. Bu şehirde rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin. Şimdi anlıyorum, sen bu şehre layık değilsin.”

Bunları söyledikten sonra bacı sofuyu bırakıp gitti. Görevlilere söylemiş olacak ki, görevliler sofunun yaptıklarını divana bildirdiler. Divan sofunun durumunu tartıştı. Sonunda sofunun Rıza şehrine uyamayacağına karar verdi. Bunun üzerine görevliler dünyalı sofuyu şehirden attılar.”

İşte Alevi / Bektaşi inancının sunduğu erdem ve yücelik böylesi insancıl, eşitlikçi ve barışçıdır. Bu inancın insanlığın özlem duyduğu barışı ve kardeşliği sağlayacak biricik yol olduğu gerçeğini ilan etmekten kıvanç duyarız. Gerek inanç esasları gerek ahlak esasları gerekse ibadet esasları bakımından Alevi / Bektaşi yolu dünyanın en görkemli, en özgün, en insancıl kültürlerindendir. Bu cümleden olarak ifade edelim ki, Alevi / Bektaşilere tahammül edememek, onları asimile etmeye çalışmak ve onlara karşı düşmanca hisler beslemek günahların en büyüklerindendir.

  1. ALEVİLİKTE OCAK KAVRAMI

Türkmen beylerinin ehlibeyte mensup kişilerle evlenmeleri sonucu Hazreti Ali soyu ile Türkler arasında akrabalık oluşmuştur. Alevi dede / babaları da bu olayın sonucu olarak seyyid kabul edilmektedir. Bu dede / babaların kurdukları inanç merkezlerine de ocak denilmektedir.

Emevi ve Abbasi zulmünden kaçan Hz. Ali soyluları Türk Beylerine sığınırlar. Türkler ile evlenen seyyid ve seyidelerden olan çocuklardan yetkin olanlar kendi adları ve haneleri etrafında, Türklerdeki ocak kültünün bir yansıması ve devamı olarak; şeyh, baba ve dede sanıyla, ‘seyyid ocağı’ ekolünü yaratmışlardır.

Eski Türklerde ruhani ve kutsal kabul edilen kişilerin (Kam / Şaman / Baksı) ve onların mensup olduğu ailelerin oturduğu mekana “ocak” denirdi. Türkler İslamlaştıktan sonra, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma ve Hz. Ali soyundan gelenleri kutsal kabul ederek, onları eski inançlarının merkezlerine oturtmuşlar, bir şaman / kam / baksı gibi algılamışlardır. Hz.Ali soyundan gelen dinsel önderlerin evlerine de “Ocak” denilmiştir. Ocak kavramını da yine ilk kez 12.İmam Muhammed Mehdi’nin büyük gaybından sonra; mürşid Ali soylu kişiler için Türkler, ekol / mektep / irşad evi anlamında kullanmışlardır. Orta Asya’daki ilk Ocaklardan biri de Ahmet Yesevi’nin mürşidi olan Arslan Baba’nındır. Yine Anadolu’da ilk Ocak, Seyyid Battal Gazi Ocağıdır.

Tarihsel ve toplumsal veriler ya da dönemin yetkililerince verilen belgeler ile ocakzâde ailelerin ellerinde bulunan, tarihlerine ve soylarına ilişkin belgeler farklılıklar arzetmektedir. Bu nedenle kimin ocakzade olup olmadığı konusunda tam bir netlik bulunmamaktadır. Bazı dede soylarının aslında ocakzadelikle ilgisi yoktur. Ehlibeyt soyundan değildirler. Ehlibeyt ile hiçbir akrabalık ilişkisi olmayan tamamen Oğuz / Türkmen kökenli ailelerdir. Ancak zamanla halkın vicdanında böyle bir yer edinmişlerdir.

Türkiye’de bir ocakzade dede olmanın geçmişte ve günümüzde ne anlama geldiğini anlamamız, siyasi ve sosyal etkinliğini baz alınca daha iyi anlaşılacaktır. Ocaklar, Alevi Türkmen topluluklarını birarada tutarak güvence altına alıp, törelerini yaşama geçirmeleri için toplumsal zemin oluşturmuşlardır. Alevi Türkmenlerin ocak geleneği, Oğuz Boy yapılanmasına benzemektedir. Bir soy ağacıyla başlar ve toplumsal konum sıralamasıyla, çeşitli görevlerin belirlenmesini düzenler. Alevi adab ve erkânının kurumlaşması Alevi dede ocaklarna göre şekillenmiştir.

Anadolu Alevi ocaklarının merkezi Hacı Bektaş Dergahı / Pirevidir. Bu dergaha bağlı olarak çevresindeki Alevi toplulukları irşat eden çok sayıda ocak / tekke / dergah bulunmaktadır. Anadolu’ya gelen Türkmen dervişleri ocaklarını kurmuşlar ve ondan bağımsız bir şekilde çevrelerini irşat etmeye başlamışlardır. Ancak günümüzde bütün Alevi / Bektaşi ocakları / dergahları Hacı Bektaş Dergahı’na bağlıdırlar. Ancak bu bağlılık simgesel bir bağlılık noktasındadır. Anadolu ve Balkanlarda 100’den fazla sayıda ocak / dergah / tekke bulunduğu bilinmektedir.

  1. ALEVİLİĞİN KAYNAKLARI VE KURAN’A YAKLAŞIM

Alevi / Bektaşi yolunun en önemli kaynakları ozanların nefesleri / deyişleridir. Alevi / Bektaşiler yazılı kaynak bırakmamak hususunda hassas davranmaya çalışmışlardır. Çünkü bunlar bir zamanlar suç unsuru olarak Alevilerin aleyhinde kullanılmak istenmiştir. İşte bu nedenle Alevi / Bektaşi yolu daha ziyade sözlü kaynaklara sahiptir. Ancak yine de özenle saklanıp korunan az sayıda da olsa yazılı kaynak mevcuttur. Bu kaynaklar Alevi / Bektaşi yolunun doğru öğrenilmesi bakımından yaşamsal öneme sahiptir. Alevi / Bektaşi inancı üzerine yazı yazan, araştırma yapan herkes bu kaynakları yeterince incelemelidir. Aksi takdirde yanlış görüş ve yaklaşım sergilemek kaçınılmaz olacaktır. Son dönemde Alevilik üzerine kaleme alınan pek çok yazıda bilerek veya bilmeyerek bilim dışı ve gerçekleri yansıtmaktan uzak bir sürü sav ileri sürülmektedir. Bunun nedenleri arasında Aleviliği kendi ideolojik çıkarları doğrultusunda yeniden inşa etmeye kalkmak olduğu gibi kaynaklara inmeden yüzeysel ve yanıltıcı bir araştırmayla fikir sahibi olmaya çalışmak da vardır. Aleviliği İslam dışı göstermeye çalışmak, belli bir etnik grubun ayrılıkçı tezlerine payanda yapmaya çabalamak ve Alevileri yeni bir etnik topluluk gibi sunmaya gayret sarf etmek hep bu türden kötü niyetli uğraşlardır.

Alevilik hakkında gerçekten bilimsel ve nesnel bir fikir sahibi olunmak isteniyorsa bunun biricik yolu vardır. O da Alevi / Bektaşi yolunun kaynaklarına inmektir. Pek çok araştırmacının bu kaynaklardan haberinin olmadığı ortadadır. Çünkü yazılanlar bunu tüm çıplaklığıyla teyit ediyor. Alevi / Bektaşi inancı hakkında bilgi sahibi olmak isteyen ve bu inancı öğrenme arzusunu duyan herkesin başvurması gereken kaynaklar şunlardır.

  1. Şeyh Safi ve İmam Cafer buyrukları,
  2. Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin Makalat, Makalat -ı Gaybiyye, Besmele Şerhi gibi yapıtları,
  3. Velayetname ve Menakıbnameler,
  4. Alevi / Bektaşi yolunun en temel ibadet biçimi olan cemlerde okunan ve kutsal sözler olarak kabul edilen nutuk, nefes ve gülbanklar,
  5. Alevi / Bektaşilerin ulu kabul ettiği ozanların yazdıkları / söyledikleri şiirler,
  6. İslam ve Türk tarihi ile ilgili bilimsel ve nesnel yapıtlar,
  7. Hz. Muhammed ve ehlibeyt’in kimi sözleri.

Bilindiği üzere Buyrukların ilk kez 16. yüzyılda Şah İsmail Hatai tarafından derlendiğine inanılmaktadır. “ Menakıb’ul – Esrar, Behcet’ül- Ahrar “ / “ Gizemlerin Öyküleri, Özgürlerin Sevinci “ diye anılan Şeyh Safi Buyruğu ile Küçük Buyruk olarak da adlandırılan İmam Cafer Buyruğu Alevilerin başat kaynaklarıdır. Ancak İmam Cafer’in, 12 İmamların 6. sı olan İmam Cafer – i Sadık olup olmadığı tartışma konusudur.

Buyruklar ve velayetnameler konusunda her hangi bir yoruma gerek olmadığı kanısındayız. Çünkü bunlar, her samimi Alevi / Bektaşi için zaten tartışılmaz kaynaklardır. Bu eserlerin kaynak olup olmadığı konusunda ve onlardan ne anlaşılması gerektiği hususunda çok ciddi bir ayrışma söz konusu değildir. Deyim yerindeyse bu buyruklar ve velayetnameler Aleviliğin özel kaynaklarıdır. Lakin bütün dünya müslümanlarının ortak ve genel kaynağı olan kutsal kitap konusunda ve ondan ne anlaşılması gerektiği hususunda tüm müslümanlar için söz konusu olan tarihsel bir tartışma ve ayrışım vardır.

Kuşkusuz Aleviliğin en temel kaynağı elbette ki İslam dininin birincil kaynağı olan Kur’ an’dır. Kur’ an, dünya Müslümanlarının tümünün birincil kaynağıdır. Tüm İslam mezhepleri, tarikatleri, meşrepleri, cemaatleri ve İslam kökenli tüm dinsel ve kültürel oluşumların kaynağı hiç kuşku yoktur ki, kur’ an’dır. Bahsi geçen tüm oluşumların ve yapıların birincil çıkış nedenleri arasında Kur’ an’ a dair geliştirdikleri farklı yaklaşımlar vardır.

ALEVİLERİN KUR’AN’A YAKLAŞIMI

Alevilerin Kur’an’a yaklaşımı konusuna geçmeden önce şu hususu belirtelim ki, Kur’an’ın dünyanın her yerinde tek bir versiyonunu vardır; farklı Kur’anlar ya da aralarında küçük de olsa kimi farklılıkların bulunduğu birden fazla Kur’an çeşitleri yoktur. Ancak bu duruma rağmen yine de Kur’an’ın aslının değiştirildiği yönünde iddialar bulunmaktadır.

Kur’an’ın Korunmuşluğuna Dair

Hicr Suresi’nin 9. ayetinde şöyle denilmektedir:

“ Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette yine onu biz koruyacağız.”

Bu ayete dayanarak müslümanlar Kur’an’ın Tanrı tarafından korunduğuna dolayısıyla onu değiştirmeye / tahrif etmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğine inanmaktadırlar. Kur’an’ın değiştirilme ve tahrif edilme tehlikesinin bulunmadığı, çünkü Allah’ın onu koruduğu yönündeki inanca rağmen ilk müslümanların Kur’an’ı koruma altına almak için harekete geçtikleri ve böylece Kur’an’ın bir komisyon tarafından önce toplanıp mushaf haline getirildiğini, Halife Osman döneminde de kitaplaştırılıp çoğaltıldığını bilmekteyiz. Burada teorik olarak iki soru gündeme gelmektedir.

Birincisi; madem Kur’an’ı Tanrı korumaktadır, niçin insanlar onun tahrif edilebileceği, unutulabileceği kaygısıyla onu mushaflaştırmış ve sonra da kitaplaştırmışlardır ? Tanrı’nın vaadine rağmen niçin böyle davranmışlardır ? Tanrı’ya güvenmemiş olacak değildirler ya …

İkincisi; Kur’an’ın lafzının değişmemiş olmasının pratikte ne yararı vardır ? Ortada tek bir Kur’an olmasına karşın birbirine çok uzak görüşlere sahip müslümanların mevcudiyeti, onlarca mezhep, tarikat, cemaat, meşrep vb. lerinin varlığı hiç değişmemiş Kur’an’a rağmen nasıl açıklanabilir ? Hemen hemen okuyan herkesin farklı şeyler anladığı, farklı görüşler edindiği ve hatta biribirine zıt hükümler çıkardığı Kur’an’ın lafzan değişmemiş olmasının kılgısal / pratik değeri nedir ? Aynı kitaba bakıp birbirlerini kafirlikle itham edecek kadar farklı şeyler anlayan insanlar için Kur’an’ın hiç değişmemiş / tahrif edilmemiş olmasının ne anlamı vardır?

Bu sorular başta müslüman araştırmacılar olmak üzere konu ile ilgilenen tüm bilimadamları tarafından olumlu veya olumsuz, daha doğrusu İslam teolojisinin lehinde veya aleyhinde yanıtlanmaya çalışılmaktadır. Bu konudaki tartışmaların sürgit devam edeceği muhakkaktır. Ancak bizce birinci soruya / sorular öbeğine verilecek yanıt şu olmalıdır:

Tanrı’ nın Kur’an’ı koruma vaadi, müslümanların onu korumaları yoluyla gerçekleşmiştir. Müslümanlar bir anlamda Tanrı’nın vaadinin gerçekleşmesinde vesile rolü oynamışlardır. Tanrı’nın vaadine güvenmemek bir tarafa onun vaadinin gerçekleşmesini sağlamışlardır.

Yine bizce ikinci soruya, ya da sorular öbeğine verilebilecek yanıt da şu olabilir:

Kur’an’dan herkesin farklı şeyler anlaması, bu farklılıklar aşırı düzeyde dahi olsa, Tanrı’ının insanları ve insanlığı tekdüzeleştirmemek, farklı yorumların oluşumuna imkan sağlamak için Kur’an’ı deyim yerindeyse bilinçli olarak / isteyerek elastiki / batıni anlamları mündemiç kılmasıdır. Bu, Tanrı’nın insanlara rahmetidir. Yani Tanrı, bizzat kendisi insanların / müslümanların farklı fikirlere / farklı din anlayışlarına sahip olmalarını murad etmektedir.

Tüm bu tartışmalara karşın Alevi / Bektaşiler, Kur’ an’ı, Allah’ın Hz. Muhammed’e gönderdiği son ilahi kitap olarak kabul ederler. Bu konuda Sünni ve Şii Müslümanlarla aralarında bir fark yoktur. Kur’an’ın değiştirildiği yolunda kimi iddiaları dillendiren marjinal kişiler bulunsa da Alevi / Bektaşiler, Kur’an’ın Tanrı tarafından korunduğu belirtilen ayetini temel alarak onun değiştirilmediğine ve değiştirilemeyeceğine inanmaktadırlar.

Kur’an’ın değiştirildiği yönündeki iddaların hiçbir ciddi ve bilimsel dayanağı yoktur. Kaldı ki Kur’an değiştirilmek istenseydi bile İmam Ali’nin buna karşı çıkması ve bu karşı çıkışın tarihen işaretlerinin bulunması gerekirdi. Bu bağlamda yani İmam Ali’nin karşı çıkması anlamında bir olayın kaydedilmediği ve üstelik Ebubekir tarafından bir araya toplanıp Osman tarafından kitaplaştırılarak çoğaltılan Kur’an’a Hazreti Ali’nin bir itirazının vaki olmadığı bilinmektedir. Ancak yine de Kur’an’ın değiştirildiği, Kur’an’dan özellikle Hazreti Ali’nin imameti ile ilgili ayetlerin çıkarıldığı tarzında iddialar bulunmaktadır. Bu iddiaların, tarihin hiçbir döneminde ciddi sayıda taraftarı olmamıştır.

Bununla birlikte Alevi / Bektaşilerin Kur’ an’a yaklaşımları son derece farklıdır. Alevi / Bektaşiler, Kur’an’ın yüzeysel anlamından ziyade içsel anlamının önemli olduğunu savunurlar. Kur’an’ın pek çok ayetinin Sünni ve Şiilerce yanlış anlaşılmakta olduğuna inanırlar. Onların, sadece yüzeysel / zahiri / dışsal anlamlarla yetindiklerini, içsel / batıni anlamlara ulaşamadıklarını ileri sürerler. Nitekim Kur’ an’ın yüzeysel / zahiri anlamlarının yanında içsel / batıni anlamlarının da olduğunu bizzat Kur’an’ın kendisi söylemektedir.

( Sünni ve Şii Müslümanlar, Kur’an’ın her hükmünün ve her ayetinin her çağda ve her coğrafyada geçerli olduğunu yani Kur’an’ın tümüyle evrensel ve zaman üstü olduğunu ileri sürerler. Ancak yine de Kur’an’daki pek çok hükmü uygulamazlar. Uygulamadıkları hükümlerin aslında uygulanamaz hükümler olduğunu görmek istemezler. Üstelik bu gerçeği asırlardır söyleyen Alevi / Bektaşi / Batıni kitlelere karşı da geçmişte olduğu gibi bugün de mütecaviz bir tutum sergilerler. )

Yine Alevi / Bektaşiler, Kur’an’daki pek çok ayetin yerel anlamlı ve kimi ayetlerin de zamana kayıtlı olduğunu / hükümlerinin geçersiz hale geldiğini savunurlar. Şimdi bu savları teker teker ele alalım.

Kur’an’ın Batıni Anlamları Vardır

Kur’an’ın batıni / içsel anlamlarının olduğu savı Kur’an kaynaklıdır. Nitekim Ali İmran Suresinde şöyle denilmektedir:

“…Onun ayetlerinin bir bölümü muhkem ( anlamı açık ) dir. Onlar kitabın anasıdır. Öbür ayetlerse müteşabih ( içsel anlamı olan ) tir… Onun yorumunu ise ancak Tanrı ve bilimde derinleşenler bilir…” ( 26 )

Ayrıca yine Zümer Suresi’nde şöyle denilmektedir:

“ Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer iç içe anlamlar içeren ( mesani ) / batıni anlamları olan bir kitap halinde indirmiştir…” ( 27 )

Bu ve bunun gibi pek çok ayet Alevi / Bektaşilerin savlarının dayanağıdır. Aleviler, Kur’an’ın gerçek yorumunun ve içsel anlamının başta Hz. Ali olmak üzere tasavvufi derinliği olan kişilerce keşfedildiğini / keşfedilebileceğini savunurlar. Nitekim Hz. Muhammed, Hz. Ali’yi ilim şehrinin kapısı olarak nitelemiş ve ona Kur’an’ı anlamak noktasında en yüksek payeyi vermiştir. Onu kendi yerine vasi tayin etmesi de bu nedenledir. Kuşkusuz Kur’an’ı, Hz. Muhammed’in yerine vasi tayin ettiği bir kişiden daha iyi hiç kimse yorumlayamaz. Bu nedenledir ki, Hz. Ali, “ene Kur’an – u natık “ yani “ Ben konuşan Kur’an’ım.” Demiştir. Hz. Ali bu sözü Sıffın Savaşı sırasında askerlerinin mızraklarının uçlarına Kur’an sayfaları taktıran Muaviye’nin hilesine kanıp savaşmaktan vazgeçen ve “ Biz Kur’an’a saldıramayız “ diyen kendi askerlerini ikna için söylemiştir. Fakat bir kısım askerler, Hz. Ali’nin bu sözüne rağmen savaşmaktan vazgeçip Muaviye’nin savaşı kazanmasına neden olmuşlardır. Bu olay Kur’an’ın siyasete alet edilmesinin ilk örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Hz. Ali de bu tavrıyla dinin ve kutsal değerlerin siyasete alet edilmesine ilk karşı çıkanlardan olarak tarihçe kaydedilmiştir. Alevi / Bektaşi inancına göre Hz. Ali, Kur’an’ın ta kendisidir. Bugün Kur’an’dan anlaşılan yazılı bir belgedir. Ancak Hz. Ali o yazılı belgenin konuşan, cisimleşmiş ve muşahhas halidir. Alevi / Bektaşilerin Hz. Ali’yi gerçek Kur’an / mücessem ve müşahhas Kur’an olarak gördüklerinin en edebi ifadelerinden biri Virani Baba’ya aittir: ( 28 )

“ Ali İncil, Ali Tevrat,

Ali Zebur, Ali Kur’an,

Ali Fazl’ur – Rahman,

Ali’dir sümme vech’ul-lah.”

Hz. Ali’nin bu üstün niteliğinin bir yansıması olarak Alevi / Bektaşiler, onu övmek, yüceltmek konusunda görkemli ve edebi anlamda olağanüstü sözler söylemişlerdir. Onun, Kur’an’ın batıni yorumuna olan hakimiyetini ve böylece dinin gerçek boyutunu keşfetmesini anlatan, edebi olarak bu gerçeklere dikkat çeken görkem yüklü şiirlerden biri de Şahkulu Sultan Dergahı post sahibi Hilmi Dedebabaya aittir: (29)

“Ali evvel, Ali ahir,

Ali Tayyib, Ali Tahir,

Ali batın, Ali zahir,

Ali göründü gözüme.

Ali candır, Ali canan,

Ali rahim, Ali rahman,

Ali dindir, Ali iman,

Ali göründü gözüme.”

Kur’an’ın batıni anlamlarının olduğunun kanıtlarından biri de bazı surelerin başlarında yer alan harflerdir. Elif, Lam, Mim; Elif Lam, Ra; Ha, Mim; Ta, Ha. V.b. kimi harflerin ne anlama geldiği hususunda Kur’an yorumcularının bir sürü savı bulunmakta ve bunların hiçbiri birbiriyle uyuşmamaktadır.

Kur’an’ın içsel anlamları olduğunu yani müteşabih olduğunu kabul eden ve bu yönde çok ciddi ve bilimsel araştırmalar yapan çağdaş / yaşayan Sünni din bilginleri de bulunmaktadır. Özellikle Fazlur Rahman, Yaşar Nuri Öztürk ve Hasan Elik bu konuda öne çıkmaktadır. Hatta Yaşar Nuri’ye göre Kur’an’ın yüzde doksanı müteşabih, başka bir ifadeyle içsel anlamlıdır. (30) Bugün modernist tabir edilen Sünni din bilginleri tarafından yeni yeni ortaya atılan görüşleri Alevi / Bektaşi önderleri yüzyıllardır dile getirmektedir. Kur’an’ın zahiri / dışsal anlam ve yorumlarının günümüz dünyasına yanıt veremediği artık apaçık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Zahiri / dışsal anlam ve yorumların sadece bu çağda değil geçmiş dönemlerde de toplumsal yaşam bağlamında pek çok sorunlara yol açtığı tarihsel olarak sabittir. Yüzyıllar sonra da olsa Sünni ve Şii din bilginleri Alevi / Bektaşi yaklaşımının doğruluğunu kabul etmek zorunda kalacaklardır. Fazlur Rahman, Yaşar Nuri Öztürk vb. din bilginlerinin çabaları ( Bu bilginlerin çalışmaları genelde Kur’an’ın hukuksal ve sosyal alanlarla ilgili ayetleriyle sınırlı kalsa da son derece önemli bir gelişmedir. Bilindiği gibi Alevi / Bektaşiler, sadece hukuksal ve sosyal anlamda değil ibadetler ve akaid ile ilgili ayetlere de batıni / içsel yorumlar geliştirmişlerdir.) Alevi / Bektaşileri haklı çıkarmaktadır. Gerçi Alevi / Bektaşiler Sünni din bilginlerinden kendilerinin haklı olduğunu kabul etmelerini beklememekte ve buna gereksinim duymamaktadırlar. Onlar zaten tarihsel ve bilimsel olarak haklı olduklarını bilmektedirler. Bu biliş sadece bilme düzeyinde değil, bir iman mertebesindedir.

Alevi / Bektaşiler Kur’an’ın Batıni / içsel anlamlarına uymayı ilke edinmişler ve zahiri anlamlara boğulan ve dini dar kalıplara hapsedip her türlü gelişmenin önüne engel olarak koyan kimi bağnaz din bilginlerine yüzyıllar boyu karşı çıkmışlardır. Bilindiği gibi bu karşı çıkışlarının bedelini de çok ağır bir biçimde ödemişlerdir ve hala da ödemeye devam etmektedirler. Hallac – ı Mansur’un asılarak idamı, Seyyid Nesimi’nin derisinin yüzülmesi gibi olaylar milyonlarca elim olaydan sadece ikisini teşkil etmektedir.

Kur’an’ın Tarihsel Ayetleri Vardır

Kur’an’ın pek çok ayeti tarihseldir. İndiği dönemle ilgili ve günümüze dair hiçbir işlevselliği bulunmayan ayetlerin toplamı Kur’an’ın önemli bir bölümünü meydana getirmektedir. Hz. Muhammed ve ashabının yaşadığı ve bir daha benzerlerinin dahi yaşanmasına olanak bulunmayan bir sürü tarihsel olay Kur’an’ da uzun uzadıya anlatılmaktadır. Kur’an’ın yorumlanması ve açıklanması çalışmalarında tarihsellikten kastedilen hükümlerinin geçersiz hale gelmesi durumudur. Böylesi ayetlerin varlığı modernist yorumcular tarafından kabul edilmekle birlikte geleneksel Sünni din bilginlerinin tümü bunu reddetmekte ve Kur’an’da bulunan bütün ayetlerin geçerliliğini sürdürdüğü, kıyamete değin de sürdüreceği inancını savunmaktadır.

Oysa Kur’an’ın kendisi zamanla kimi hükümlerinin geçersiz hale gelebileceğini öngörmektedir. Nitekim Bakara Suresi’nde şöyle denilmektedir:

“ Biz bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye güç yetirendir.” ( 31 )

“ Biz bir ayetin hükmünü başka bir ayetle değiştirdiğimiz zaman – ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir – sen ancak bir iftiracısın dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler.” ( 32 )

Kuramsal olarak Kur’an, kendi ayetlerinin bazılarının zamanla geçersiz hale gelebileceğini söyleyerek ( ki bu duruma Tefsir literatüründe nesh denmektedir. ) tarihselliği kabul etmektedir. Günümüzde kimi modernist Sünni din bilginleri artık bunu kabul edip bu bağlamda yeni yorumlar geliştirmeye çalışmaktadırlar. Bu cümleden olarak söyleyelim ki; Kur’an’daki hukuksal ve sosyal anlam ve hüküm içeren pek çok ayetin hükmü kalkmıştır. Özellikle miras, kadının statüsü, ceza hukuku, cariye hukuku vb. konulardaki ayetlerin uygulanabilirliği kalmamıştır.

Alevi / Bektaşiler bu gerçeği yüzyıllardır söylemektedir. Onlar, Kur’an’ın bir öğüt kitabı olduğunu kabul etmişler ve onu bir dogma şeklinde görme yanlışına düşmemişlerdir. Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlaki ve kimi inançsal esaslar, evrensel ve zaman üstü olmakla birlikte hukuksal ve sosyal alanlardaki ayetlerin, indiği dönemde geçerli olduğunu, sonraki zamanlarda yeni koşullarla birlikte yeni hükümlere ulaşılması gerektiğini ve bunun da ancak akılla yapılabileceğini ısrarla savunmuşlardır. İşte seyyid Nesimi’nin sözleri:

( … )

“ Din-ü iman- ü namaz- ü hacc-ü erkan – ı zekat

Bahs ü da’vi ŞERİAT kamu güftar nedir ?

İlm – ü Kur’an u hadis ü va’z ile ders

Cümle bir mani imiş bunca bu tekrar nedir ?

İlm – i tevhid okuyan medrese ilmin okumaz

Gör ki bu ravzada ol sırrı ile esrar nedir ?

( … )

Sözlerim cümle hakikattır sözüm anlayana

Özünü bilmeyene cümle bu güftar nedir ? “

Bu başlığı sadece iki örnek vererek kapatalım. Kur’an’da kadınların tanıklığı o dönem Arap toplumun koşulları gereği erkeklerin tanıklığının yarısı kabul edilmektedir. Oysa Kur’an ‘dan evvel kadınların hiçbir biçimde tanıklıkları kabul edilmiyordu.

“ Ey inananlar, belirlenmiş bir süre için borçlandığınız vakit onu yazın… Erkeklerinizden de iki tanık bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz tanıklardan bir erkek ile biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için iki kadın olsun…” ( 33 )

Çağımızda hiçbir entelektüel Müslüman kadın kendi tanıklığının yarım kabul edilmesine razı olamaz. Görüldüğü gibi bu ayet o dönemin toplumsal koşullarına göre hüküm vermiştir. Kadın o dönemde Arap toplumunda, sosyal yaşamda erkeğe oranla asla kıyas edilemeyecek derecede geri planda, hatta hiç yok hükmünde idi. Böyle olunca da sosyal olaylarda -ki burada ticari bir durum söz konusudur- tanıklığı erkek kadar muteber olamıyordu. Ne var ki sonraki dönem din bilginleri bu ayetten yola çıkarak kadınları her türlü hukuksal olayda yarım tanık kabul etmeyi kurallaştırmışlardır. Ancak zaman denilen olgu bu sakat anlayışı geçersiz hale getirmiştir. Gerçi hala günümüzde bile kimi şeriatçı çevreler bu hükmü savunmaktadır ama bu yaklaşımın gerçek yaşamda hiçbir uygulanabilirliği kalmamıştır. Erkeklerin birden fazla kadınla evlenebilmelerine ilişkin durum da aynıdır. Kur’an’ın bu konudaki hükmü de artık geçersizdir. Hiçbir Müslüman kadın bir erkeğin ikinci, üçüncü veya dördüncü karısı olmayı sindiremez. Bunu hiçbir çağdaş kadına İslam’ın hükmü diye kabul ettiremezsiniz.

Kur’an’daki bir diğer çarpıcı örnek de kadının boşanma sonrası beklemesi gereken süre ile ilgilidir.

“ Boşanmış kadınlar kendi başlarına üç ay hali beklerler. Eğer onlar gerçekten Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal olmaz…” ( 34 )

Görüldüğü üzere Kur’an indiği dönemin koşulları gereği kadınların boşanma sonrası üç adet dönemi ( üç ay ) beklemeleri ve hamile olup olmadıklarını net bir biçimde anlamalarını, hamile iseler çocuğun babasının kesin bir şekilde açığa çıkmasını sağlamaları yani gizlememelerini söylemektedir. Yeni bir evlilikten önce bu, koşuldur. Eğer bu koşula uyulmazsa çocuğun nesebinin tesbiti olanaksızlaşacaktır. Ancak bilindiği üzere bu durum tamamen o dönemin şartlarını yansıtmaktadır. Bugün teknoloji son derece ilerlemiş ve bir kadının hamile olup olmadığını anlamak için üç ay beklemeye gerek kalmamıştır. Dolayısıyla Kur’an’ın bu hükmü ve hükme temel teşkil eden bu ayeti zaman tarafından nesh edilmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler Kur’an’ın kimi ayetlerini bu şekilde geçersiz kılmaktadır. Ancak yüce Allah’ın vahyi sadece Kur’an’dan ibaret değildir. Yani Kur’an’la son bulmuş değildir. Bunu bizzat Kur’an’ın kendisi ilan etmektedir:

“ De ki; Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa, rabbimin sözleri tükenmeden önce deniz mutlaka biter. Bir o kadarını daha getirsek de yetmez. “ ( 35 )

“ Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak ( mürekkep olsa ) yine Allah’ın sözleri bitmez. Kuşku yok ki, Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir. ( 36 )

Demek ki Yüce Allah’ın vahyi yani sözleri Kur’an’la bitmemiştir. Kur’an vahyin sonu değildir. Allah’ın vahyi sonsuzdur ve süreklidir. Anlaşıldığı üzere vahiy devam etmektedir. Peki bu vahyin içeriği nedir? Artık yeni bir peygamber gelmeyeceğine göre – ki Kur’an böyle söylemektedir – devam etmekte olan vahiy, peygamberi / nebevi bir vahiy değil, başka türde bir vahiydir. Bizce bu, Tanrının insanoğluna ihsan ettiği en büyük nimet olan akılla alınan bir vahiydir. Ancak bu akıl her bireyde bulunan akıl değil, evrensel akıldır, ortak akıldır. İnsanoğlu bu akılla, Allah’ın dilediği kadar ve dilediği sürede yeni bilgilere ulaşmakta, yeni keşifler yapmakta ve Tanrının en büyük kutsal kitabı olan evreni / evrendeki yaşamı okumaktadır. Bu okuma edimi Allah’ın izniyle olmakta, dolayısıyla bu okuyuş, Tanrısal vahyin sürekliliğini ifade etmektedir. İnsanın, evreni ve ondaki yaşamı okumasından bilim ve bilgi açığa çıkmaktadır. Bilim ve bilgi ise ayette işaret edilen “ Allah’ın tükenmeyen sözleri ”dir. Yani sona ermeyen vahyidir. O halde bilime uymak Allah’ın sonsuz ve sınırsız vahyinden nasiplenmektir. Bu noktada Kur’an’ın , “ Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? “ (37) şeklindeki ayeti hatırlanmalıdır. Yine Alevi / Bektaşilerin serçeşmesi Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin; “ Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” buyruğu unutulmamalıdır.

Kur’an’ın Yerel / Mekana Kayıtlı Ayetleri Vardır

Kur’an, yüce Allah’ın insanlara öğüt olmak üzere gönderdiği son tanrısal bildirgedir. İçeriği itibariyle bütün kutsal bildirgeler gibi evrenseldir. Ahlak ve inanç esasları bütün insanlığı ilgilendiren özelliktedir. Kimi hukuki ilkeler de evrenseldir. Suçun şahsiliği ve suçla orantılı ceza verme ilkesi gibi. Ancak kabul etmek gerekir ki, Kur’an’da mekana kayıtlı yani yerel ayetler de vardır. Kur’an’ın tümünün evrensel olduğunu iddia etmek her türlü ciddiyetten uzaktır. Kur’an’da çağlar üstü gerçeklere işaret eden ayetler bulunduğu gibi sadece Arapları, hatta indiği dönemdeki Arapları ilgilendiren ve diğer topluluklar için hiçbir kuramsal ve kılgısal ( pratik ) anlamı olmayan ayetler de vardır.

Bu düşüncemizin kaynağı da Kur’andır. Nitekim Kur’an’da yüce Allah şöyle seslenmektedir:

“ Kentlerin anası ( Mekke ) ve onun çevresinde bulunanları / yaşayanları uyarman ve asla kuşku olmayan toplanma günüyle onları korkutman için sana böyle Arapça bir Kur’an vahyettik / açımladık.” ( 38 )

Bir başka ayette ise şöyle buyrulmaktadır:

“ Bu, kentlerin anası ( Mekke ) ve çevresinde bulunanları / yaşayanları uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı kutlu bir kitaptır…” ( 39 )

Açıkça görülmektedir ki, Kur’an’ın asli ve birincil muhatabı Mekke ve çevresinde bulunanlardır. Mekke ve çevresinde bulunanlardan kastedilen ise doğrudan doğruya Araplardır. Bu savı destekleyen önemli işaretlerden biri de Kur’an’ın dilinin Arapça olmasıdır. Kur’an’ın Arapça bir kitap olarak indirilmesinin nedeni açıklanırken asli ve birincil muhataplarının Araplar olduğu meydana çıkmaktadır. İşte Kur’an’ın diliyle ilgili açıklamanın bulunduğu bir ayet:

“ Eğer biz onu yabancı dilde bir kur’an yapsaydık, elbette şöyle diyeceklerdi: Ayetleri ayrıntılandırılmalı değil miydi? Arap’a yabancı dilde kitap olur mu ?…” ( 40 )

Kur’an’ın dilinin Arapça olmasının nedeni daha pek çok ayette anlatılmaktadır. Ancak verdiğimiz örnekler göstermektedir ki, Kur’an’ın dilinin Arapça olması boşuna değildir. İlk, asli ve birincil muhatap olan Arapların dilinin Kur’an’ın dili olması gerçeği bizi şu noktaya götürmektedir:

Gayet doğal olarak Kur’an’da sadece asli ve birincil muhatapları ilgilendiren ve onlardan başkası için hiçbir kuramsal ve kılgısal anlamı bulunmayan ayetler vardır. Bu durum, onun evrensel bir kitap olması özelliği ile asla çelişmemektedir. Çünkü evrensel olan onun mesajıdır, ruhudur, özüdür, ortaya koyduğu genel hükümlerdir. Her bir ayeti, her bir hükmü evrensel olamaz. Bu, toplumsal açıdan olanaksızdır. Kur’an, ilk muhatapları olan Arapların yaşamından somut olayları örnek alarak kimi sosyal düzenlemeler ortaya koymuştur. Bu sosyal olayların birebir karşılığının bütün dünya toplumlarında mevcut olması olanaksızdır. Kur’an’ın tüm ayetlerinde Arap kültürünün, Arap anlayışının derin izleri bulunmaktadır ki, bu durum yadırganacak bir şey olmayıp son derece doğal bir özelliktir. Arapların günlük yaşamlarında cereyan eden olaylar temelinde ihdas edilen sosyal ve dinsel kurallar bütün insanlık için birebir geçerli ve her coğrafyada tatbiki zorunlu ilkeler olamaz. Nitekim tarihsel olarak da görmekteyiz ki, İslam’ı kabul eden pek çok gayri Arap topluluk, kimi İslami kuralları kendi toplumsal yapılarına uyarlamaya çalışmışlardır. Bunun en büyük ve en çarpıcı örneği ise İslam’ın Türk kültürü ile yoğrulmasından doğan Alevi / Bektaşi yoludur.

Kur’an’da sadece Arapları ilgilendiren ayetlerden çok çarpıcı ve hiçbir tevile olanak bırakmayacak kadar net birkaç ayetle bu konuyu sonlandıralım:

“ İçinizden zıhar yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Kuşkusuz onlar çirkin bir söz ve yalan söylüyorlar. Kuşkusuz Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi özgürlüğe kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır. Bulamayan kimse / buna gücü yetmeyen kimse eşiyle temas etmeden önce ardı ardına iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen altmış yoksulu doyurur. Bu, Allah ve elçisine inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah’ın hükümlerdir. İnanmayanlar için acı bir azap vardır.” ( 41 )

Öncelikle bu ayetlerin iniş nedenini açıklayalım. Araplarda, başka bir toplulukta bulunmayan bir gelenek vardı: Zıhar geleneği. Bu geleneğe göre bir adam karısına “ sen bana anamın sırtı gibisin” deyince kadın o erkeğe haram sayılır ve ebediyen kocası tarafından terk edilmiş olurdu. Hazreti Muhammed’in arkadaşlarından Evs bin Sabit de karısına kızıp bu sözü söylemişti. Karısı Havle, Hazreti Muhammed’ e gidip genç yaşında kocasına hizmetler ettiğini, çocukları olduğunu, şimdi bu ihtiyarlık zamanında kocasının bu sözü söyleyerek kendisini perişan ettiğini anlattı ve Hazreti Muhammed’den tekrar kocasına dönmesi için hüküm istedi. Hazreti Muhammed ise “ sen ona haramsın.” Dedi. Kadın, küçük çocuklarına üzüldüğünü söylüyor ve kendi lehinde bir hüküm vermesini Tanrı elçisinden tekrar tekrar istiyordu. Sonunda Hazreti Muhammed’de vahiy hali belirdi ve bu ayetler indi. Böylece Tanrı, Araplara özgü eski bir geleneğin yanlış bir kanıdan ibaret olduğunu, bu tür sözlerle kadının kocasının anası olamayacağını bildirdi.

Görüldüğü gibi zıhar geleneği Araplara özgüdür. Dolayısıyla Kur’an’ın bu ayetleri de Araplara özgüdür. Türkler veya diğer Müslüman halklar için bu ayetlerin kuramsal ve kılgısal olarak hiçbir anlamı yoktur. Çünkü Türklerde ve diğer Müslüman halklarda böylesi bir gelenek yoktur. Kur’an’da daha pek çok konuda böylesi ayetler vardır. Kız çocuklarının utanç nedeni sayılıp diri diri gömülmesi, başı açık olmanın cariye ( köle kadın ) ve hayat kadını olmaya işaret addedilmesi gibi durumlar başka topluluklarda, sözgelimi Türklerde yoktur. Dolayısıyla Türkler için başa örtü almak özgür olmaya da işaret sayılamaz. Gerçi artık günümüz Arapları için de böyle durum söz konusu değildir. Dolayısıyla başı örtme diye bir buyruğa artık gerek yoktur. Kaldı ki bugün pek çok Sünni din bilgini başı örtme ile ilgili ayetlerin bir buyruk değil, bir öğüt / tavsiye olduğunu ve başı örtmemenin dinsel anlamda hiçbir cezasının bulunmadığını dile getirmektedir. Kız çocuklarının diri diri gömülmesi geleneğinin yasaklanması da, bu gelenek sadece Araplarda olduğu için Araplara özgüdür. Türkler veya diğer Müslüman topluluklar için bu türden ayetlerin kılgısal karşılığı yoktur.

Yine kur’an’da insanoğlunun bilemeyeceği sadece Tanrı’nın bilebileceği kimi konuların olduğu – ki bunlara Kur’an literatüründe gayb denmektedir. – bildirilmektedir.

Bu konular; kıyametin ne zaman kopacağı, yağmurun yağması, ne zaman ölüneceği, nerede ölüneceği, rahimlerde bulunanların mahiyeti ( Burada kastedilen çocukların cinsiyetidir. ) vb. dir.

Söz konusu ayetler şöyledir:

“ Kıyamet vakti hakkında bilgi Tanrı’nın katındadır. Yağmuru o yağdırır. Rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Kuşkusuz Tanrı her şeyi bilendir, her şeyden haberi olandır.” ( 42 )

“ Her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin neyi eksiltip neyi artıracağını Tanrı bilir. Onun katında her şey bir ölçüye bağlıdır.” ( 43 )

İşte görüldüğü gibi bu iki ayette belirtilen olaylar artık insanoğlu için gayb / bilinemeyen şeyler değildir. Ancak Kur’an’ın indiği dönemdeki insanlar bunların hiçbirini gerçekten bilmiyorlardı. Fakat insanoğlu Tanrı’nın izni ile ve onun bitip tükenmeyen vahyinin / sonsuz ve sürekli vahyinin ( Bilim ve teknoloji ) yol göstericiliği ile geçmişte bilinemeyen kimi konuları artık tüm çıplaklığı ile bilmektedir. Yağmurun ne zaman yağacağı insanlar için artık meçhul değildir. Hamile kadınların neye gebe olduğu da meçhul değildir. Gelişen bilim ve teknoloji sayesinde hava tahmin raporları ile hava durumu ve iklimsel özellikler yüzde yüze yakın bir oranla bilinmekte ve bu bilgi ile tarımsal, sınai ve sosyal planlar yapılmaktadır. Hatta insanoğlu geliştirdiği teknoloji ile artık yapay yağmur bile yağdırabilmektedir. Artık insanoğlu, ana rahmindeki çocuğun sadece cinsiyetini değil, yaşamı boyunca hangi hastalıklara yakalanacağını, saçının rengini, sakat doğup doğmayacağını, kaç kilogram ağırlıkta olacağını vb. bilmektedir.

Sıraladığımız bu özellikler inancı zayıf kimseler için inkara zemin oluşturabilir. Ancak Kur’an’ın gerçek işlevini ve Tanrı’nın onu indirmekle neyi amaçladığını, yine yüce Allah’ın kendilerine ihsan ettiği anlama gücü ve sezgi yeteneği ile keşfedip bilenler böylesi bir inkar çukuruna düşmek bir tarafa Tanrı’ya ve onun dinine olan imanlarını güçlendirirler. (Biz burada sadece birkaç örnek vermekle yetindik. Bu konu başlı başına bir çalışma gerektirecek kadar boyutludur. Nitekim bu konu ile ilgili “ KUR’AN’DA GEÇERLİLİĞİNİ YİTİREN AYETLER “ adlı çalışmamız devam etmekte olup en kısa sürede kitaplaştırılacaktır.)

İşte, Alevi / Bektaşi yoluna intisab eden gerçek müminler, zahiri / dışsal sığlıktan kurtulup batıni derinliğe ulaşarak Kur’an’ın ne amaçla indirildiğini ve Tanrı’nın insanlardan ne istediğini gerçek boyutlarıyla keşfetmiş, yüce Allah’ın bitip tükenmeyen vahyine teslim olup hakiki Müslüman olma mertebesine ulaşmış kimselerdir. Onlar, büyük Hünkar’ın, “ Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” Buyruğuna boyun eğerek bilimin aydınlatıcı ikliminde yaşamaktadırlar.

Alevi / Bektaşiler, İnsanın yeryüzünde Tanrı’nın tecellisi olduğuna inanmakta dolayısıyla insanı okumanın, onu anlamaya çalışmanın ve insanı insan yapan en önemli değer olan akla teslim olmanın gerçek mümin olmak demek olduğuna iman etmektedirler.

Sözlerimizi yine Alevi / Bektaşilerin serçeşmesi Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin bir sözü ile bitirelim: “ OKUNACAK EN BÜYÜK KİTAP İNSANDIR. “

  1. PEYGAMBERİN HADİSLERİNE DAİR BİR KAÇ SÖZ

İslam’ın kutsal kitabı ve en temel kaynağı olan Kur’an konusunda bile müslümanlar arasında bu denli derin görüş ayrılıkları bulunurken peygamberin hadisleri ile ilgili çok daha derin ayrılıkların bulunması yadsınacak bir şey olmasa gerek. Bilindiği gibi peygamberin hadisleri onun ölümünden yaklaşık iki yüzyıl sonra derlenmeye başlanmıştır. ( 44) O zamana değin hadislerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı ve çoğunlukla sözlü olarak muhafaza edildiği ileri sürülmektedir. Burada ilginç olan husus müslümanların, Kur’an ayetlerinin yazımı, derlenmesi ve korunması konusunda gösterdikleri titizliğin hadisler konusunda gösterilmemiş olmasıdır. Tam tersine İslam’ın ilk dönemleri ve peygamberin ölümünün ardından başlayan halifeler devresinde ( Özellikle Ebubekir ve Ömer devrinde ) hadis yazımının ve rivayetinin engellendiği, bundaki amacın da bu hadislerin Kur’an’la karışmasının önüne geçmek olduğu belirtilmektedir. ( 45 ) Ne varki sonraki dönemlerde bu tavır değişmiştir. Özellikle Emeviler ve Abbasiler döneminde kimi siyasal kaygılarla uydurma hadisler üretildiği nakledilmektedir.

Peygambere ait olup olmadığı konusunda hiçbir ciddi delile sahip olmayan bir sürü sözün bugün bile pek çok müslümanın, özellikle de ortodoks müslümanların yaşamına yön vermesi ve İslam’ın Kur’an sonraki ikinci temel kaynağı olarak kabul edilmesi daima tartışma konusu olagelmiştir. Buna karşın Alevi / Bektaşiler de kimi hadisleri ( ki bunlar daha ziyade Hazreti Ali’nin imametini işaret eden ve onu yüceltici hadislerdir. ) sahip oldukları inançları kaynaklandırmak bağlamında kullanmaktadırlar. Bu hadislerin bizzat peygamber tarafından söylenip söylenmediği konusunda elbetteki kesinlik yoktur. Ancak anlam itibariyle bu hadislerin peygambere ait olması konusu hadisler dışında diğer tarihsel kaynaklarla da desteklenmektedir. Kaldı ki, hadislerde itiraz edilen husus İslami konularda Kur’an’dan ayrı ve ona ortak ikinci bir hüküm kaynağı olması noktasıdır. Kur’an’da işaret edilmeyen her hangi bir konuda hadislerin dogmatik bir hüküm ihdas edemeyeceği savunulmaktadır. Fakat Kur’an’ın genel yapısına aykırı olmayan ve ahlaki bir takım öğütler ve tarihsel bilgiler içeren hadislerin elbetteki İslam kültürü ve tarihi açısından çok önemli bir yeri vardır. Bu bağlamda Hazreti Ali’nin hilafeti veya imameti konusunda sıradan bir hadis olmanın ötesinde tarihsel bir belge olarak nakledilen çok net olaylar vardır. Bunların en başında da Gadirhum olayı gelmektedir. Gadirhum’un tarihen sabit bir olay olması, bu olayın ruhuna aykırı olmayan, tam tersine onu destekleyen kimi sözlerin peygamberden nakledilmiş olması ve Alevi / Bektaşilerin bu sözlere dayanması hiçbir çelişki oluşturmamaktadır. Yani, Alevilere, “ Siz Hazreti Ali ile ilgili hadislere inanıyor fakat diğer konulardaki hadislere itibar etmiyorsunuz ? “ demenin tutarlılığı yoktur. Hadislerde, namaz kılmaya, Ramazan orucu tutumaya, hacca gitmeye dair telkinler bulunmakta fakat Aleviler bu hadislere itibar etmemektedirler. Çünkü bunların peygamberin ölümünün ardından iki asır sonra derlendiğini bilmekte ve bundan dolayı da güvenmemektedirler. Gerçi bu gibi ibadetler konusunda Kur’an’da yer alan kimi ayetleri de farklı şekillerde yorumlamakta, dolayısıyla hadislerin söyledikleri ile ilgili ayrıca yeni bir yorum geliştirmeye gerek duymamaktadırlar. Aslında Hazreti Ali’nin imameti / velayeti ve ehlibeytin masumiyeti konusu hadislere ihtiyaç duyulmadan Kur’an’daki kimi ayetlerle gerek apaçık, gerekse dolaylı olarak veya imaen tesbit edilmiştir. Ahzab Suresi’nde Hazreti Ali’nin de mensup olduğu ehlibeytin günahsızlığına / masumiyetine ilişkin apaçık bir ifade vardır.( 46) Bu ayetin mevcudiyeti peygamberin başta Hazreti Ali olmak üzere ehlibeyti övmek için söylediği rivayet edilen hadisleri doğrulamaktadır. Bu nedenle Alevi / Bektaşilerin Hazreti Ali’yi öven ve yücelten hadislere büyük önem ve değer vermesi son derece tutarlı bir davranıştır.

Alevi / Bektaşiler, Kur’an’ın kimi ayetlerinin bugüne yanıt veremediğini / zamanla nesholduğunu, batıni anlamlara sahip olduğunu, Araplara ve Ortadoğuya özgü ayetlerin bulunduğunu söylerlerken, hadislere ilişkin yukarıda ortaya koyduğumuzdan farklı bir görüşü zaten savunamazlar. Yani Alevi / Bektaşi anlayışı hadisler konusunda da son derce tutarlı bir tavra sahiptir. Kaldı ki büyük çoğunluğu Sünni ve Şii muhaddisler tarafından derlenen hadislerin Alevi / Bektaşiler için tarihsel bilgi olmanın ötesinde hüküm / kural koyucu ve itikadi esas tayin edici bir işlevi yoktur.

DİPNOTLAR :

  1. Sahih – I Müslim, “ Fedail’üs- sahabe “ Ali Bin E. Talib’in Faziletleri Bölümünden Aktaran Seyyid Murtaza / Aktaran Cemal Şener, Alevilik Olayı, s. 19.
  2. Ahmet Hilmi, Tarih-I İslam, C.1, s.170.
  3. Cemal Şener, Alevilik Olayı, s. 22.
  4. Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, Sadeleştiren Vedat Atilla, s.111 – 112.
  5. Kur’an – I Kerim, Maide Suresi, 90 – 91. ayetler.
  6. Kur’an – I Kerim, Nisa Suresi, 43. ayet.
  7. Kürşat Karacabey, “ Kızılbaşlık ( Türk Aleviliği ) üzerine “ 1-2 , Yenihayat Dergisi, Sayı: 30, 31, 33.
  8. Sorularla Alevilik – Bektaşilik, Hacıbektaş Belediyesi Yayınları, Nu.1, s. 24, yıl 2004.
  9. Kur’an – I Kerim, Ahzab Suresi, 33. ayet.
  10. Ahmet Hilmi, Tarih – I İslam, C.1, s. 170.
  11. Alevilik – Bektaşilik Açısından Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Ardıç Yayınları, s.188.
  12. A. Yaşar Ocak, Babailer İsyanı, s. 96.
  13. Kur’an – I Kerim, Saffat Suresi, 1 – 2 – 3. ayetler.
  14. Kur’an – Kerim, Al – I İmran Suresi, 191. ayet.
  15. Fahruddin Razi, E’ t – Tefsiru’l – Kebir, c.1, s. 209.
  16. Kur’an – I Kerim, İsra Suresi, 78 – 79. ayetler.
  17. Kur’an – I Kerim, Rum Suresi, 17 – 18.ayetler.
  18. Kur’an – I Kerim, Ta – Ha Suresi, 13 – 14. ayetler.
  19. Kur’an – I Kerim, Nisa Suresi, 103. ayet.
  20. Kur’an – I Kerim, Bakara Suresi, 183. ayet.
  21. Kur’an – I Kerim, Kadr Suresi, 3. ayet.
  22. Kur’an – I Kerim, Hac Suresi, 27. ayet.
  23. Kur’an – I Kerim, Bakara Suresi, 197. ayet.
  24. Kur’an – I Kerim, Bakara Suresi, 156. ayet.
  25. Kur’an – I Kerim, Kaf Suresi, 16. ayet.
  26. Kur’an -ı kerim, Al – i İmran suresi, 7. ayet.
  27. Kur’an – ı kerim, Zumer suresi, 23. ayet.
  28. İsmail Onarlı, Alevilik’te Nevruz Nedir?, s. 11.
  29. Hüseyin Bal, Alevi İslam Yolu, s.132.
  30. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, s. 486.
  31. Kur’an – ı kerim, Bakara Suresi, 106. ayet.
  32. Kur’an – ı kerim, Nahl suresi 101. ayet.
  33. Kur’an – ı kerim, Bakara suresi, 282. ayet.
  34. Kur’an – ı kerim, Bakara suresi, 228. ayet.
  35. Kur’an – ı kerim, Kehf suresi, 109. ayet.
  36. Kur’an – ı kerim, Lokman suresi, 27. ayet.
  37. Kur’an – ı kerim, Zumer suresi 9. ayet.
  38. Kur’an – ı kerim, Şura suresi 7. ayet.
  39. Kur’an – ı kerim, En’am suresi, 92. ayet.
  40. Kur’an – ı kerim, Fussilet suresi, 44. ayet.
  41. Kur’an – ı kerim, Mücadele suresi, 2 – 3 – 4 ayetler.
  42. Kur’an – ı kerim, Lokman suresi, 34. ayet.
  43. Kur’an – ı kerim, Rad suresi, 8. ayet.
  44. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, s. 52.
  45. Yaşar Nuri Öztürk, age, s. 51 – 52.
  46. Kur’an – ı Kerim, Ahzab Suresi, 33. ayet.
  47. BÖLÜM

ALEVİ / BEKTAŞİ YOLUNUN ÖNDERLERİ

Alevi / Bektaşi yolunun baş önderi kuşkusuz Hz. Ali ‘ dir. Onun soyundan gelen İmamlar, Hoca Ahmet Yesevi, Lokman Perende, Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Balım Sultan, Şah İsmail, Pir Sultan Abdal, Karacaahmet Sultan, Şah Kulu Sultan vb. ulu kişilikler yolu sürdürmüş ve yola hizmet etmiş olan önderlerdir. Biz bu bölümde doğrudan Alevi / Bektaşi olmasa da Alevi / Bektaşi yolunun oluşumuna dolaylı dolaysız katkıda bulunan Baba İlyas, Baba İshak ve Şeyh Bedrettin gibi Anadolu Türkmen halkının efsanevi, tarihsel yolbaşçılarından da bahsedeceğiz.

HAZRETİ ALİ

Hazreti Ali, yolun kurucusu ve baş önderidir. Alevi / Bektaşiler ona tarifsiz bir sevgiyle bağlıdırlar. Onu sevmek, dindir, imandır. Nitekim Hazreti Muhammed, “ Ali’yi seven beni sever, beni Seven Allah’ı sever.” Demek suretiyle Hazreti Ali sevgisinin İslam’daki yerini ve önemini çok açık bir biçimde dile getirmiştir.

Hazreti Ali, zulme karşı başkaldırmanın tarihsel simgelerinden biridir. O mazlumların en büyük lideridir. Kendisi de büyük haksızlıklara uğramış, büyük acılar yaşamıştır. O, Tanrı’nın en sevgili kullarındandır. Onda üstün nitelikler vardır. Bu üstün nitelikler ona Tanrı tarafından verilmiştir. O, seçilmişlerdendir. O, Tanrının rızasını kazanmış / murtaza olanlardandır. O, evveldir. O,ahirdir. O, batındır. O, zahirdir. O, candır. O, canandır. O, dindir. O, imandır.

Alevi / Bektaşiler ona duydukları tarifsiz sevgi ve bağlılığın bir yansıması olarak onu çeşitli adlarla anmaktadırlar.

O, Şah – ı Merdan’dır. Yani yiğitlerin şahıdır.

O, Şah – ı Evliya’dır. Yani velilerin şahıdır.

O, Şir – i Yezdan’dır. Yani Tanrı’nın arslanıdır.

O, Nihan’dır. Yani sırdır.

O, Şah – ı Velayet’tir. Yani veliliğin şahıdır.

O, Ebu Turab’tır. Yani toprağın babasıdır.

O, Bab’ül – İlm’ dir. Yani bilimin kapısıdır.

O, Emir’ül – Mü’minin’ dir. Yani İnananların önderidir.

O, Haydar’dır. Yani arslandır.

O, Vechullah’tır. Yani Tanrı’nın yüzüdür, tecellisidir.

HAZRETİ ALİ’NİN SOYU ve ONA DUYULAN EŞSİZ SEVGİNİN KAYNAĞI

Yiğitlerin Şahı olan Hazreti Ali, 598 yılında Mekke’de doğmuştur. Ölüm tarihi ise 661’dir. Kureyş kabilesine mensuptur. Babası Ebu Talib, annesi Fatıma’dır. Hazreti Ali, peygamberimiz Hazreti Muhammed’in amcaoğludur. Kızı Fatıma ile evlenerek damadı olmuştur. Bu evlilikten Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin dünyaya gelmiştir. Hazreti Fatıma, Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Hazreti Muhammed’in ehlibeytidir.

Hazreti Ali, İslam’ın kuruluş döneminde Hazreti Muhammed’in yanında olmuş, yiğitliği ve yürekliliği ile onu korumuştur. Hazreti Ali, İslam’ı kabul eden ilk erkektir. Çocuk yaşta İslam dinine girerek hiç günah işlemeden, putperest bir geçmişe sahip olmadan Allah’ın dinine hizmet etmiştir. Bu özellik onu öbür sahaben / peygamberin arkadaşlarından ayıran önemli bir unsurdur. Hazreti Ali, Hazreti Muhammed için ölümü göze almış, Mekke’den Medine’ye göç sırasında yatağına yatarak peygamberin düşmanlarına karşı kalkan olmuştur.

Hazreti Ali, halife Osman’ın ardından dört yıl dokuz ay süreyle halifelik yapmıştır. Bilindiği gibi Hazreti Muhammed’in ölümünü ardından İslam toplumu arasında halife seçimi noktasında anlaşmazlıklar yaşanmıştır. Bu anlaşmazlıkların İslam öncesi döneme kadar uzanan nedenleri bulunmakla birlikte, temel ayrılık Hazreti Muhammed’in hastalığı sırasında vefatından kısa bir süre önce Müslümanlar için bir vasiyet yazma isteğinin başta Ömer olmak üzere sahabeden kimilerince engellendiği, oysa peygamberin Hazreti Ali’yi yerine halife tayin etmek istediği yolundaki iddialara dayanmaktadır. Alevi ve Şiilere göre; zaten Hazreti Muhammed, Gadirhum’daki söyleviyle Hazreti Ali’yi vasi tayin etmiştir. Ancak; Ebubekir, Ömer, Osman vd. kişilerce peygamberin bu isteği göz ardı edilmiştir. Hazreti Ali, peygamberin cenaze işleriyle uğraşırken, Ömer’in etkisiyle Ebubekir halife seçilmiştir.

Hazreti Ali, ancak Osman’ın öldürülmesinin ardından halife olabilmiş ve hilafeti dört yıl dokuz ay kadar sürmüştür. Emevilerin bütün yıkıcı muhalefetine karşın Hazreti Ali hilafeti sırasında İslami ilkelere uygun, adil bir yönetim sergilemiş ve İslam toplumunun büyük sevgisini kazanmıştır. İslam toplumunda ilk bilimsel çalışmalar onun döneminde başlamıştır. Bu amaçla Hazreti Ali’nin bir bilim bakanlığı kurduğu belirtilmektedir. ( 1)

Türklerin Hazreti Ali’ye büyük bir sevgi duydukları malumdur. Bu sevginin oluşumundaki etkenlerden biri olarak da Onun halifeliği döneminde İslam ordularının Türkistan’daki harekatını durdurmuş, hatta Horasan’ı tahliye etmiş olması gösterilmektedir. (2)

Hazreti Ali’nin döneminde yeni hukuki düzenlemelerin yapıldığı, el kesme cezasının Hazreti Ali tarafından yasaklandığı da belirtilmektedir. (3)

Ali sözcüğünün anlamı “ yüce” dir. Adının anlamındaki yücelik onun özel olduğunun da göstergelerinden biridir. Ondaki yücelik Tanrı’dandır. Nitekim Alevi / Bektaşiler, Onda İlahi / Tanrısal özellikler olduğuna inanırlar. Bu inanış, Alevi karşıtları tarafından Hazreti Ali’nin Tanrılaştırıldığı ve putlaştırıldığı suçlamasına zemin teşkil etmiştir. Oysa bu suçlama yersizdir. Çünkü Alevi / Bektaşi inanışının omurgasını oluşturan “ vahdet – i vücud “ anlayışı ve Tanrı’nın insanda tecelli ettiği düşüncesi, bu inanışın yani Hazreti Ali’nin Tanrısallığı inancının temelini oluşturmaktadır. İnsan Tanrı’dan bir parçadır. Nitekim Tanrı, “ Biz insana ruhumuzdan üfledik.” Buyurmaktadır. Hazreti Ali’deki Tanrısallık da böyle anlaşılmalıdır.

Aleviler, Hazreti Ali ve Hazreti Muhammed’in yol kardeşi / Musahip / anda / yoldaş olduğuna inanırlar. Nitekim Buyruk’ta bu durum açıklanmaktadır. Dolayısıyla bu inanışın kaynağı da Buyruk’tur. Bilindiği gibi Buyruk, Alevi / Bektaşi yolunun temel kaynaklarındandır.

Hazreti Muhammed’in Hazreti Ali için söylediği kimi sözler onların yol kardeşi olduğunu ortaya koymaktadır. Peygamberimiz Hazreti Ali için şöyle buyurmaktadır:

“ Sen bendensin, ben sendenim.”

“ Ali ve ben aynı ağaçtanız. “

“ Ali’ye eza eden bana eza eder. “

“ Bir kimse Ali’yi severse beni sevmiş olur ve Ali’ye buğz ederse bana buğz etmiş olur.”

Alevi / Bektaşi ozanları şiirlerinde Ali sevgisini en yüksek edebi güzelliklerle işlemişlerdir. Bektaşi ozan Muhittin bir şiirinde Hazreti Ali’yi şöyle anlatmaktadır:

“ Dinle imdi bu sözümü,

Delil ve burhandır Ali.

Gel eşiğe sür yüzünü,

Kıble – i imandır Ali.

Hakikattir, marifettir,

Tarikattir, şeriattir,

Nübüvvettir, velayettir,

Küllide yeksandır Ali. “

Hazreti Ali’ deki Tanrısal nitelikleri, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre’yi anımsatır bir biçimde şöyle dile getirmektedir:

“ Yer yoğiken, gök yoğiken var olan,

Arş yüzünde kandildeki nur olan,

Gahi merkez olup, gahi yer olan,

Ali’dir ki, şah – ı Merdan Ali’dir. “

Büyük veli ve büyük Türkmen ozanı Pir Sultan Abdal bir başka nefesinde ise şöyle demektedir:

“ Bu dünyanın evvelini sorarsan,

Allah bir, Muhammed Ali’dir, Ali.

Sen bu yolun sahibini ararsan,

Allah bir, Muhammed Ali’dir, Ali. “

Kızılbaş Safevi Türkmen Devleti ‘nin kurucusu büyük ozan Şah İsmail Hatai ise Hazreti Ali ve Hazreti Muhammed’e olan sevgisini şöyle dile getirmektedir:

“ Daim fikrimde zikrin, ya Muhammed , Ya Ali.

Gönlümün evinde şükrün, ya Muhammed, ya Ali.

Tanıyamaz kendi özün seni yakın bilmeyen

Alemin ayinesisin, ya Muhammed ya Ali.”

Hazreti Ali’ye duyulan sevgi ve bağlılık, Alevi / Bektaşi yolunun özüdür, temelidir. Hazreti Ali ile birlikte onun çocukları olan Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’e de büyük bir sevgi beslenmektedir. Ancak Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin konusuna geçmeden önce Hazreti Ali ile ilgili bir tartışmaya değinmek istiyorum.

ALEVİLERİN ALİ’Sİ AHİSTORİK Mİ ?

Alevilik üzerine yazı yazan, fikir üreten kimi çevreler ve kimi bağnaz Sünni ve Şii araştırmacılar tarafından sıkça gündeme getirilen konulardan biri de Alevilerin inancının odağında yer alan Hazreti Ali’nin İslam tarihindeki “ dördüncü halife” , Hazreti Muhammed’in kuzeni ve damadı olan Ali olmadığı; tarihteki gerçek Ali’ de olmayan özelliklere sahip olduğu, dolayısıyla ahistorik / tarih dışı, üretilmiş ve menkıbesel bir kişilik olduğu yönündeki tartışmalardır.

Bu tartışmaların iki amacı vardır: Birincisi; Alevilere; “ Hazreti Ali, Sünni ve Şii müslümanlar gibi namaz kılan, Ramazan orucu tutan, Hac ibadeti yapan vb. bir İslam ulusudur, o halde siz de onun gibi olun, Sünni ve Şiiler gibi namaz kılıp Ramazan Orucu tutun.” şeklinde propaganda yapıp onları asimile etmektir. Bu yaklaşımda olanlara göre, Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi bir uydurmadan ibarettir. Dolayısıyla cem ve semah diye bir ibadet yoktur. Asıl farz olan Muharrem orucu değil, Ramazan Orucudur. Yani yüzyıllardır Alevi / Bektaşi ozanları tarafından anlatılan miraç ve Kırklar Cemi ve Kırklar Meclisi yalandır. Yüzyıllardır tutulan Muharrem oruçları boşunadır. O halde tüm Alevi / Bektaşi ozanları, tüm dede ve babalar yalancıdır. Sadece Sünni ve Şii hadis kitapları ve diğer Sünni ve Şii kaynaklar doğrudur.

İkincisi; “Alevilik İslam dışı bir inançtır. Başlı başına bir dindir. Ya da Zerdüştiliğin, Yezidiliğin vb. devamıdır. Alevilerin Ali’si aslında Sümer metinlerinde geçen ve ateş ruhu anlamına gelen “ Al “ veya “Alu” ya da ateşperestlerin ilahının Harran bölgesindeki adlandırması olan “ Alla “ veya “ Al “ dır.(4) Alevilik bir Kürt dinidir. Kökeni mezopotamya’dır. O halde Aleviler, İslam dışı olduklarını kabul etsinler. Kürtleşsinler. Hatta ateistleşsinler.” Diye propaganda yaparak, Alevileri kendi siyasal hedeflerine ve inançsızlıklarına payanda yapmaya çalışmaktır.

Birinci amaç için çalışanlar zaten yüzyıllar boyu Alevi Müslümanları ezen, katleden, onları kafir gören, zındık sayan, düşman belleyen geleneğin devamıdırlar. Bunlara göre Aleviler, Alevi gibi yaşadıkları sürece kafirdirler, zındıktırlar; Müslüman sayılabilmeleri için Sünni veya Şii olmaları gerekmektedir. Bu bağnazlara kızıp “ Evet biz Müslüman değiliz demek. “ deyim yerindeyse onların ekmeğine yağ sürmektir. Eğer İslam’ı sadece Sünnilik veya Şiilik olarak görecek olursak Aleviliği İslam dışı saymak kabil olacaktır. Ancak bu doğru değildir. Aleviliğin tarihsel arka plan anlamında gerçek İslam’a sahip çıkma ve onu yaşama egemen kılma hareketi olduğu düşünülecek olursa bu tutum Aleviliğe zarar vermekten başka bir işe yaramayacaktır. Ebussuudların, İbni Kemallerin, İdris – i Bitlisilerin süreği olan bağnazlara rağmen ve onlara inat tüm Alevi / Bektaşiler müslüman ve mümin olduklarını haykırmaya devam etmelidirler. Çünkü bu, hakikatin ta kendisidir. Hazreti Ali efendimizin Sünni ve Şii müslümanlar gibi namaz kılıp kılmadığı ve Ramazan orucu tutup tutmadığının Aleviler için hiçbir önemi yoktur. Tıpkı onun Arap olmasının, Arapça konuşmasının, entari giymesinin, kefiye takmasının, birden çok kadınla evlenmesinin, sakallı olmasının vb. önemi olmadığı gibi. Çünkü Alevilik, Ali’yi körü körüne taklit etmek değildir. Alevilik, Sünni ve Şii müslümanların çoğunun yaptığı gibi Ali’yi ve İslam’ı şekilciliğe boğmak, zahirde takılıp kalmak değildir. Onu örnek almak, ona sınırsız bir sevgiyle bağlanmak, ondan medet dilemek, Tanrının onda tecelli ettiğine inanmak, zulme ve zalimlere karşı direnişinden güç almaktır. Alevilerin Ali’si doğrudan doğruya historik / tarihseldir. Hazreti Muhammed’in kuzeni ve damadı olan İmam Ali’dir. Ancak Alevi / Bektaşiler, tarihsel süreçte ona olan sınırsız ve eşsiz sevgilerinin bir sonucu olarak Hazreti Ali’yi historik kimlik ve kişiliği ile asla çelişmeyecek şekilde yüceltmişler, uğradıkları her zulüm ve katliam sonrası direniş kaynağı ve yeniden ayağa kalkmada tükenmez bir güç menbaı olarak görmüşler, Sünni ve Şiilerin silmeye çalıştıkları uluhiyetine vurgu yapmışlardır. Zaten, “ Ali’yi seven, beni sever. Beni seven Allah’ı sever. “ diyen Hazreti Muhammed onu sevmeyi Allah’ı sevmekle bir tutarak ondaki uluhiyete işaret etmiyor mu ?

“Ali, camiye gitti, namaz kıldı, Ramazan Orucu tuttu. Eğer onu seviyorsanız siz de namaz kılın, Ramazan orucu tutun.”, diye baskı yapan zalimlere Pir Sultan’ın verdiği yanıtı yineleyelim:

“Alınmış abdestim aldırırlarsa,

Kılınmış namazım kıldırırlarsa,

Siz de Şah diyeni öldürürlerse,

Ben de bu yayladan şaha giderim.”

Yine Alevi / Bektaşileri Kabe’ye yönelip secde etmeye ve onu ziyarete yani Hacca çağıranlara da Yunus’un dilinden yanıt vermek gerek:

“ Çalış, kazan, ye, yedir.

Bir gönül ele getir.

Yüz Kabe’den yeğrektir.

Bir gönül ziyareti.”

İkinci amaç için çalışanlar, tıpkı birinci amaçta olduğu gibi Hazreti Ali’yi sadece 7. asırda yaşan Ali olarak düşünmekte ve ona ilişkin yazılan Seyyid Radıy’a ait “ Nehc’ül – Belaga “ adlı kitapta Hazreti Ali’ye atfedilen söz / hadisleri temel alarak, ona şeriatçı, cihatçı vb. yakıştırmalar yapmaktadırlar. Buradan hareketle de günümüz Alevilerinin şeriata, cihatçılığa karşı oluşunu temel alarak Ali’siz yeni bir Alevilik inşa etmeye çalışmaktadırlar. Oysa Hazreti Ali pek çok kez dünyaya gelmiştir. Hünkar Hacı Bektaş Veli, Şah Hatai, Pir Sultan Abdal, Ali’den başkası değildir. Dolayısıyla, Ali denildiğinde sadece 7. asırda yaşayan Ali anlaşılamaz. Kaldı ki şeriatçı, cihatçı oluşu da onların anladığı anlamda değildir.

İkinci amaç için çalışanlara verilecek yanıt da şudur:

Biz Allah’a kul, Muhammed’e ümmet, Ali’ye talip olanlarız. Ya siz kimsiniz ? Zerdüşti mi ? Yezidi mi ? Yoksa ateist mi? Ya da din düşmanı mı ? Yahut Kürtçü, bölücü mü ? Türklük ve müslümanlık kimliğinden rahatsızlık duyan bir soy özürlü mü ?

(Aleviliği İslam dışı gösterme çalışmalarındaki amaçlardan biri de eski Türk inançları ve kimi kültler ve inançlar ile olan bağını temel alarak onu İslam dairesinin dışına taşımaktır. Bu bağlamda dikkat çekici analizlerden biri de Nejat Birdoğan’a aittir:

“ … Tanrısal köklerine bakıldığında, yani Alevi tapınmalarında ve inanmalarındaki ritüellerine bakıldığında, hiçbir özelliklerinin İslam dairesinden gelmediğini görüyoruz…cemlerdeki müzik, şiir ve semahın İslam kaynaklarında reddedildiğini bilmekteyiz. Ruh göçü, tanrının insanda tecelli etmesi, halka namazı, Kıbleye değil insana secde vb.davranmalar da bizi İslam dairesinin dışına taşımaktadır. Ehl- i Beyt yandaşlığı ise Şah İsmail Hatayi’den sonra, yani 16. yy. başlarından sonra bir takıyye, yani kimlik saklama… çabasından ileri gelmektedir.” (Aktaran: Burhan Oğuz, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, 3. cilt, s. 24 )

Bu konuya daha sonra tekrar ve daha ayrıntılı bir biçimde değineceğiz. Ancak şimdilik şu kadarıyla yetinelim. Arapların yaşadığı biçimiyle ( ortodoks İslam ) İslam dini tam anlamda özgün bir din midir ki , Türklerin İslam’ı yaşayış biçimlerinden olan Alevilik tümüyle özgün olsun ? İslam’da, Arap toplumunun İslam öncesi gelenekleri, inançları ve diğer kültürel birikimi yok mudur ? Elbette ki vardır. Arap / Emevi / Abbasi İslam’ı ya da diğer bir ifadeyle ortodoks İslam, Hazreti Muhammed’in tanrıdan aldığı vahiyden ibaret olmayıp Tanrısal vahiy ile kadim Arap kültürünün tabii bir sentezidir. Bu sentezin kadim Arap kültürü ile ilgili kısmını Aleviliğin Eski Türk İnançları ile ilişkisini ele alacağımız bölümde ayrıntılı bir biçimde inceleyeceğiz.)

Ali’ye şeriatçı diyorsunuz. Ali’nin şeriatı her Alevinin de şeriatıdır. Alevilerin karşı çıktığı şeriat, egemen Emevi / Abbasi İslam’ının ürettiği ve gerçek İslam’da bulunmayan bir sürü çağ dışı unsurların oluşturduğu şeriattır. Ali’nin, dolayısıyla gerçek İslam’ın şeriatı; eşitlikçilik, adalet, özgürlük, ahlak, erdem, zulme karşı çıkış, iyilikten yana olup kötülüğü önlemek, insanları sevmek, Tanrı’yı bir bilip ona itaat etmek ve ona kul olmaktır. Büyük Alevi ozanı Yunus Emre’nin dediği gibi;

“ Bu, bildiğin şeriat değil,

Şeriat var şeriat içinde.

Gittiğin yol tarikat değil,

Tarikat var, tarikat içinde.”

Ali’ye cihatçı diyorsunuz. Hazreti Ali gerçek İslam şeriatını yaymak için; yani ahlakı, erdemi, iyiliği, sevgiyi, adaleti yaymak için mücadele etmiştir. İşte gerçek cihat budur. Bu anlamda elbetteki cihatçıdır. Hazreti Ali yaşadığı dönemin koşulları ve mensup olduğu toplumun gelenekleri çerçevesinde davranmıştır. Ancak Alevi / Bektaşilere göre Hazreti Ali, sadece İslam’ın ilk yıllarında yaşayıp gitmiş bir kişi değildir. O, Bektaş Veli donunda, Şah Hatai donunda, Pir Sultan donunda tekrar gelmiştir. Her gelişinde de geldiği dönemin koşullarına göre davranıp müminlerin yol göstericisi olmuş, zulme karşı direnişin simgesi olmaya devam etmiştir.

Münkirlere sözün kar etmeyeceği bellidir. İnançsızların, müminleri / Alevileri, Ali’den ayırmaya güçleri yetmeyecektir. Onların Ali’ye duyulan sevgi ve bağlılığı idrak edecek güçleri de yoktur. Kişi idrak edemediği şeyleri inkar edermiş. Bu nedenledir ki, onların Ali yolunu anlamlarını ve benimsemelerini beklemek boşunadır. Bu bilinç ve duyguyla sözlerimizi Kaygusuz Abdal’ın Ali sırrını açıkladığı bir nefesiyle bağlayalım:

“Ali’ ye ismullah derler

Yüzüne secde ederler

Taş yerine koyarlar

Koyamazsın demedim mi ?

Bu Kaygusuz ezeliden

Himmet almış ol veliden

Oku ilmini Ali’den

Doyamazsın demedim mi ? “

Şah – ı Merdan Ali’nin Sözlerinden Kesitler

“ Sen ey İnsan, apaçık bir kitapsın. Öyle bir kitap ki, harfleriyle yüreğin okunur.”

“ İki şey vardır ki, sonu bulunmaz: Bilgi ve akıl. “

“ Bilgin ölü olsa da diridir. Cahil diri olsa da ölü. “

“ Sana karşı kusurlu davranan kişi bağışlamanı dilerse bağışla. Çünkü Allah’ın iyilikleri onun kötülüklerinden çok daha büyük olacaktır. “

“ Eğer yoksullaşırsan, yoksulluğunu gönül varsıllığı ile tedavi et.”

“ Sırrı erdemli insanlardan başkasına verme. Zira o sır yalnızca erdemli insanlarda sır olarak kalabilir.”

“ Başkalarının sırrı sana emanet edilirse onlara sahip çık. Dostlarının ayıplarını görürsen, üstünü ört ve sakla. “

“ Yerilen aşağılık kişiler, saygınlık döşeklerine oturacak olursa biz ayağa kalkarız.”

“ Zulme ve zalime boğun eğen kimse hem hakkından olur hem de şerefini yitirir. “

“ Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref bulunmaz. “

“ Dert ve sıkıntının şiddetine sabır göster. Zira onun da sonu gelecektir. Bil ki sabır, asalet derecesidir. “

“ özgür insan tarafından yapıldığında iyilik, bir Nisan yağmuru damlasının sedef kabuğunda inciye dönüşmesi gibidir. Tutsaklığı babadan devralanlar içinse yılanın ağzındaki zehir gibidir. “

“ Emrin altında bulunanlar için yüreğinde muhabbet, merhamet duyguları ve lutuf eğilimleri besle. Sakın çaresizlerin başında, kendilerini yutmayı ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme. Çünkü onlar iki sınıftır: Ya dinden kardeşin, ya da yaradılıştan eştir sana…”

“ Ne kötüdür haram yemek; zulmün en kötüsüyse zayıfa zulmetmek…”

“ Sana sert davranana karşı yumuşak ol. Belki o da yumuşar. Düşmanına üstünlükle muamele et ve onu bağışla. “

“ Konuğuna gücün yettiğince ikramda bulun. Öyle ki, ona saygıdan seni mirasçı saysınlar. “

“ İki tür insan vardır: Bilen ve dinleyen. Diğerleri işe yaramaz çökeltilerdir. “

“ Bilim insanın güzelliğidir. Onu kazanmak için gayret göster. Onu kazan ki, kahrıyla yaşayan bir insan olma. “

HAZRETİ HASAN VE HÜSEYİN

İslam tarihinin en önemli olaylarından olan hilafet ve imamet meselesinin haklı ve fakat mazlum tarafını teşkil eden ehlibeytin önde gelen kişileri olarak Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Alevi / Bektaşi yolunun önderlerindendir. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Hazreti Ali’nin oğulları ve Hazreti Muhammed’in torunlarıdır. İkisinin de halifeliği Emevi sülalesi tarafından engellenmiş ve ikisi de şehit edilmiştir.

Hazreti Hasan, hilafet için mücadele etmiş fakat başarılı olamamıştır. Muaviye, çeşitli hilelerle Hazreti Hasan’ı engellemiş ve yaşamını yitirmesi için uğraşmıştır.

Hazreti Hasan, karısı tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Muaviye, Hazreti Hasan’ın karısı Cude’yi oğlu Yezid’le evlilik vaadiyle kandırmış, kiralık adamı Mervan’ın suç ortaklığı ile Hazreti Hasan’ı zehirletmiştir. ( 5 )

Hazreti Hüseyin’e gelince…

İmam Hüseyin, Hicretin üçüncü, başka bir rivayete göre ise dördüncü yılı Şaban ayının 3. günü Medine’de doğmuştur. Yine rivayete göre altı aylık doğmasına karşın yaşamıştır. İslam inancına göre Hazreti Hüseyin dışında altı aylık olup da yaşayan tek kişi Hazreti İsa’dır. ( 6 )

Muaviye’nin ölümünün ardından onun isteği üzerine yerine Yezid geçmek istedi. Fakat Hazreti Hüseyin buna karşı çıktı. Onun şöyle dediği rivayet edilmektedir:

“ Şu dünyanın gidişatına bak ey Velid, haksızlık da ağaçlar gibi büyüyüp dal budak salar oldu. Muaviye zaten halifeliği binbir hile ile ele geçirmişti. Bu da yetmezmiş gibi şimdi de oğlu halifeyim diye ortaya çıkıp hak iddia ediyor. “ ( 7 )

Hazreti Hüseyin beraberindeki 70 – 80 kişi ile Kufe’ye doğru yola çıkar. Kufe halkı halife olarak ona biat etmiştir. Ne var ki Yezid ondan önce davranıp şehre kendine yandaş bir vali atamış ve bu vali bir ordu hazırlayarak Hazreti Hüseyin’in şehre girişini engellemiştir. Kufe valisi İbni Ziyad, Hazreti Hüseyin ve arkadaşlarının teslim olmasını ve Yezid’e biat etmesini istemiştir. Hazreti Hüseyin bunu reddetmiş ve beraberindekilerle Kerbela denilen yerde günlerce susuz bırakılmış, ardından başı kesilerek şehit edilmiştir.

Hazreti Hüseyin ve yanındakiler bu davranışlarıyla canları pahasına zulme ve haksızlığa boyun eğmediklerini göstermişler ve tarihin en şerefli, en asil ve en kahramanca duruşlarından birini sergilemişlerdir. İmam Hüseyin ve yanındakiler, zulme ve haksızlığa karşı çağlar boyu direnen mazlumların ölümsüz simgeleri olmuşlardır. Onların direnişi değişik ad ve şekillerde halen sürmektedir. İmam Hüseyin, adaletsizliğe, haksızlığa ve zulme karşı yükselen bir direniş bayrağıdır. O, bütün mazlumların güç ve inanç kaynağıdır.

İmam Hüseyin şehit edildiğinde tarih, Hicretin 61. yılı, Muharrem ayının onuncu günü, ikindi vaktini gösteriyordu. Şehit olduğunda 56 yaşındaydı. Bu olaydan sonra Yezid iki yıl saltanat sürdü. Ölümünün ardından yerine oğlu ikinci Muaviye geçti. Ancak o, hilafetinin kırkıncı günü şöyle bir konuşma yaparak hilafetten çekildi:

“ Ey nas ! Biliniz ki ben, bu zulmün devamına tahammül edemem. Hilafet makamı Ali’ye ve evladına ait bir makamdır. Ben bu hakkı gasbetmekten Allah’a sığınırım. Kendimi bu makamdan geri alıyorum.” ( 8 )

İkinci Muaviye’nin annesi ile birleşen Mervan o gece ikinci Muaviye’yi zehirleterek öldürtür. Yerine de kendisini Halife ilan eder.

Alevi / Bektaşi yolunun diğer İmamlarının adları ise şöyledir:

İmam Zeynelabidin,

İmam Muhammed Bakır,

İmam Cafer Sadık,

İmam Musa Kazım,

İmam Ali Rıza,

İmam Muhammed Taki,

İmam Ali Naki,

İmam Hasan Askeri,

İmam Muhammed Mehdi.

  1. HOCA AHMET YESEVİ

Pir – i Türkistan olarak da bilinen Hoca Ahmet Yesevi ilk Türk mutasavvıflardandır. Doğu Türkistan’ ın Seyran ( sayram ) Kasabasında doğmuştur. Annesi Ayşe Hatun, babası Şeyh İbrahim’dir.1093 – 1166 yılları arasında yaşadığı sanılan Ahmet Yesevi, Türk tarihinin en önemli kişiliklerinden biridir. 12. yüzyılda Orta Asya bölgesinde büyük dinsel etkileri olmuş, Türklerin Müslümanlaşmasındaki önemli etmenlerden biri olarak tarihe geçmiştir. Ahmet Yesevi İlk Türk tarikatı olan Yeseviliğin kurucusudur. Yesevilik, Anadolu Aleviliğinin nüvesini oluşturur. Nitekim Anadolu Aleviliğinin temel kavram ve terimlerini ilk kez Hoca Ahmet Yesevi’nin Divan – ı Hikmet ‘inde görmekteyiz. Ahmet YESEVİ Hazretleri soyca Türk’tür. Türk diline çok büyük hizmetler etmiş, din dilinin Türkçeleşmesi için çaba sarfetmiştir. Ayet ve hadislerin Türkçelerini okuyarak Türkleri İslam’a çağırmıştır. Yesevi Hazretleri şöyle seslenmiştir:

“ Sevmiyorlar bilginler sizin Türk dilini

Erenlerden işitsen açar gönül ilini

Ayet, hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar

Anlamına erenler başlarını eğip uyarlar…”

Hikmet adı verilen şiirlerinde kullandığı duru Türkçe ile Türk dilinin ve kültürünün başyapıtlarından birini oluşturmuştur. Anadolu’yu Türkleştiren 99 bin Horasan ereninin piri olan Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri, Hünkar Hacı Bektaş Veli’ nin düşünce ve inanç dünyasının da mimarlarındandır. Hacı Bektaş Veli, Hoca Ahmet Yesevi’nin kurduğu Yeseviliği Anadolu’ya taşımış, ona yeni bir biçim ve öz vererek Anadolu Aleviliğinin / Türk Aleviliğinin oluşmasını sağlamıştır. Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi Hazretlerinin doğrudan öğrencisi değildir. Ancak onun öğrencisi olan Lokman perende’nin öğrencisidir.

Ahmet Yesevi ile Hünkar Hacı Bektaş Veli, dolayısıyla Yesevilik ile Alevilik ve Bektaşilik arasındaki manevi bağ ve ilişki, “ Velayetname – i Hacı Bektaş Veli “ de anlatılmaktadır.

Anadolu Türkmenlerinin yetiştirdiği büyük direniş ve mücadele ozanı Pir Sultan Abdal Ahmet Yesevi ile Hünkar Hacı Bektaş Veli arasındaki ilişkiye bir şiirinde şöyle yer vermektedir:

“ Hoca Ahmet Yesevi anın piridir.

Velayet, dağları taşları yürüdür.

Hazret – i Hakk’ın bu gizli sırrıdır.

Hacı Bektaş Veli, Sultan Balım var. “ ( 9 )

  1. HACI BEKTAŞ VELİ

Anadolu’da Aleviliğin en büyük piri olan Hacı Bektaş Veli Hazretleri, Nişabur’da doğmuştur. Asıl adı Mehmet’tir. Bektaş, mahlasıdır. Net bir tarih olmamakla birlikte hem Velayetname’ye, hem Ariflerin Menkıbeleri’ne hem de Aşık Paşa Tarihi’ ne göre 1270 – 71’de ( Bu konuda başka bir görüş daha vardır. Buna göre Hünkar, 1337’de dünyadan göçmüştür.) eski adı Sulucakarahöyük olan Hacı Bektaş’ ta Hakk’a yürümüştür. ( 10 )

Hacı Bektaş Veli, Alevi / Bektaşilerin serçeşmesidir. Yani yolun beslendiği kaynaktır. O, ilim, irfan, sevgi, barış ve direniş pınarıdır. Ondan alınan güç ve esinle yüzyıllar boyu zulme, eritime / asimilasyona karşı direniş bayrağı yükselmiş, Alevi / Bektaşi kimliği yaşamıştır.

Hacı Bektaş Veli, 99 bin Horasan ereninden biridir. Onu Anadolu’ya Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisi olan Lokman Perende göndermiştir. Anadolu’ya geldiği zaman, kardeşi Menteş ile birlikte Baba İlyas’ın yanına gittiği, onunla görüştüğü bazı tarihsel kaynaklarda ( Aşık Paşa’ nın Tevarih -i Ali Osman’ında ) belirtilmektedir. Baba İlyas / Baba Resul ve Baba İshak’ın Türkmenlerin hakları için başlattıkları toplumcu ayaklanma Farslaşmış Selçuklular tarafından 1240 yılında kanlı bir biçimde bastırılmıştır. Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in kalkışmaya / isyana katıldığı ve bu sırada Hakk’a yürüdüğü kabul edilir. Hünkar’ın bu kalkışmaya katılıp katılmadığı net değildir. Ancak katılmasa bile desteklemiş olma olasılığı büyüktür. Nitekim, onun kalkışmalarda etkin bir eylemci olmadığı fakat Baba İshak’ın halifesi olduğu belirtilmektedir. ( 11 ) Hünkar, kalkışmadan sonra Sulucakarahöyük’e gelmiş ve burayı mekan tutmuştur.

Hünkar’ın Anadolu’ya geldiği yıllarda Türkmenler, Arap ve Acem / Fars etkisindeki Anadolu Selçuklu Devleti’nin ağır zulmü ve baskısı altında eziliyor, Türklere insanlık dışı muameleler yapılıyordu. İşte Babai kalkışması bu nedenle çıkmış ve Baba Resul, Türkmenleri Selçuklu zulmünden kurtarmak için ayaklanmaya öncülük etmişti. Türkmen ayaklanması Fransız paralı askerlerinin yardımıyla bastırılmış ve kalkışmanın önderleri idam edilmiştir.

Hünkar Hacı Bektaş Veli ile ilgili en önemli konulardan biri de onun evlenip evlenmediği konusudur. Onun evlendiğini iddia edenler, Hünkar’ın İdris Hoca’nın eşi Kadıncık Ana’dan doğma kızı Fatma Nuriye Hatun ( Kutlu Melek ) ile evlendiğini ileri sürerler. Bu görüşte olanlara Çelebiler denilmektedir. Çelebilere göre Hacı Bektaş Veli evlenmiş ve çocukları olmuştur. Çelebiler kendilerinin Hünkar’ın soyundan geldiğini iddia etmektedirler ki bu nedenle onlara “ Beloğlu “ denilmektedir.

Hacı Bektaş Veli’nin hiç evlenmediğini iddia edenlere ise Babalar / Babağan denilmektedir. Babalar kendilerini “ Yoloğlu “ olarak adlandırırlar.

Alevilik’te Hünkar’ın soy ağacı konusu da önemlidir. Birçok Alevi onun Hazreti Ali’nin soyundan geldiğini, dolayısıyla seyyid olduğunu savunur. Ancak Hacı Bektaş Veli’nin soy kütüğünün Hazreti Ali’ye dayandırılması tarihsel ve kronolojik olarak mümkün değildir. Bektaş Veli’nin soy kütüğü şöyle belirleniyor:

Hacı Bektaş Veli, Seyyid Muhammed İbrahim Sani, Seyyid Musa Sani, İbrahim Mükerrem Al Mücab, İmam Musa Kazım, İmam Cafer Sadık, İmam Muhammed Bakır, İmam Zeynelabidin, İmam Hüseyin, İmam Ali.

Görüldüğü gibi Hazreti Ali ile Hacı Bektaş Veli arasında sekiz kişi var. İmam Ali, Hicretin 40. yılı RAMAZAN AYININ 21. GECESİ vefat eder. İmam HASAN 670’te, İmam Hüseyin 680’de şehit edilir. İmam Hüseyin’in oğlu İmam Zeynelabidin 712’de, onun oğlu Muhammed Bakır 732’de, Cafer -i Sadık, Hicri 148’de, İmam Musa Kazım miladi 799’da Hakk’a yürümüştür. Hacı Bektaş Veli ise, 1270 – 1271’de vefat etmiştir. Bu tarih ile İmam Musa Kazım’ın Hakk’a yürümesi arasında 500 yılı aşkın bir zaman var. Bu kadar yıl içinde Hacı Bektaş Veli arasında üç kişi bulunuyor. Bu ise bilimsel olarak hiç olanaklı değildir. ( 12 )

Bu nedenle Hacı Bektaş Veli’nin seyyid olması ve soyca Arap olması imkan dahilinde değildir. Hünkar soy itibariyle kesinlikle Türk’tür. Ancak onun soyunun Hazreti Muhammed’e dek dayandırılması anlayışı ona duyulan yoğun sevginin bir yansıması olarak yine çok sevilen Ehlibeyte olan bağlılıkla birleştirilmiş ve tümüyle efsanevi bir yapıya büründürülmüştür. Ancak onun büyüklüğünü ve yüceliğini kan bağında değil, düşünce ve inancında aramak gerekir. Aslolan soy değil, inanç ve düşüncedir. Eğer soy önemli olsaydı Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali ile aynı soydan olup da onlara düşmanlık edenlere öfke duymamızın bir anlamı olmazdı. Ayrıca unutmamalıyız ki, Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin; “ Benim gerçek evladım, soyumdan gelen değil, yolumdan gelendir.” Dediği rivayet edilmektedir.

Hünkar Hacı Bektaş Veli, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşması hareketinin öncülerindendir. O, büyük Türkmen dervişi olarak söylediği özlü sözlerle ve yetiştirdiği binlerce öğrencisiyle yüzyıllardır Anadolu adlı Türkmen yaylasını aydınlatmaya devam etmektedir. Onun ışığı sadece Anadolu’yu değil, bütün dünyayı aydınlatmaktadır. İşte yüzyıllar boyunca yolumuzu aydınlatan Hünkar’a ait veya ona atfedilen ışıklı sözlerden kimileri:

“Eline, Diline, Beline sahip ol!”

“Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”

“İncinsen de incitme!”

“Emeği ile geçinmeyen bizden değildir.”

“Rengimiz güldür bizim, gül gibi açacağız.

Gönüllere aşk ile sevgiler saçacağız.

Hak hakikat yolunda bir yüzümüz var bizim.

Olduğumuz gibiyiz ve öyle kalacağız.

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok

Noksanlık,eksiklik senin görüşlerinde”

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin en ünlü yapıtı “ Makalat “ ve “ Velayetname” dir. Makaleler anlamına gelen “ Makalat” ve “ Velayetname” adlı yapıtların Hünkar’a ait olduğu konusunda bir ihtilaf yoktur. Ancak her iki yapıt da Hünkar’ın Hakk’a yürümesinden sonra ortalama 1480 – 1500 yıllarında kaleme alınmıştır. Hünkar ise 1270 – 1271 ‘de dünyadan göçmüştür. Bu yapıtların dışında kimi yapıtların ona ait olup olmadığı tartışmalıdır. Bu yapıtlar; Şathiyye, Fevaid, Fatiha Tefsiri, Besmele Tefsiri vb. dir.

Şah – ı Merdan Ali’nin yolunu sürdüren büyük Türkmen piri Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye ithafen Alevi / Bektaşi ozanları büyük bir sevgi ve bağlılıkla şiirler söylemişlerdir. Bu şiirlerde Alevi / Bektaşi yolunun en belirgin inançlarından olan don değiştirme / yeniden başka bir kılıkta dünyaya gelme ( Bu inanç sadece ulu kişiler için geçerlidir ) inancının yansıması olarak Hünkar Hacı Bektaş Veli, Hazreti Ali’den başkası değildir. Hazreti Ali, aslında Hünkar Hacı Bektaş Veli donunda tekrar gelmiştir. İşte Pir Sultan Abdal’ın sözleri:

“Muhammed Miraç’ta davet gününde

Arslan hamle kıldı rahı önünde

Kim idi görünen arslan donunda

Var mı Hacı Bektaş Veli’den gayrı

Size niyaz eder Güruh – u Naci

Arkasında hırka, başında tacı

Onulmaz yaranın merhem ilacı

Var mı Hacı Bektaş Veli’den gayrı “ ( 13 )

Bir başka şiirde ise şöyle demektedir:

“ Balım Sultan er köçeği

Keser kılıncı bıçağı

Cümle erenler gerçeği

Hünkar Hacı Bektaş Veli.

Pir Sultan’ım gerçek veli

Erenlerden çekmem eli

On iki imam’ın yolu

Hünkar Hacı Bektaş Veli.” ( 14 )

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin don değiştirmiş Ali olduğu inancı başka bir Alevi / Bektaşi nefesinde şöyle dile getirilmektedir:

(…)

“Evvel gelip Ali olan,

Sonra gelip Veli olan,

Ebed hem ezeli olan,

Hakk Muhammed Ali haktır,

Hacı Bektaş Veli Haktır. “ ( 15 )

Alevi / Bektaşi inancına göre Hünkar Hacı Bektaş Veli, Türk / Türkmen yurdu Horasan’dan yine Türkleşmekte olan Anadolu’ya ( o zamanlar Anadolu’ya Rum diyarı denilmektedir.) güvercin donunda gelmiştir. Bu durum bir nefeste şöyle dile getirilmektedir.

“ Horasan şehrinde zuhur eyleyen,

Hünkar Hacı Bektaş Veli pirimdir.

Gelip Rum diyarın pirnur eyleyen,

Hünkar Hacı Bektaş veli pirimdir.

Güvercin donunda pervaz eyledi,

Rum erleri gelip niyaz eyledi

Tevella sırrına avaz eyledi

Hünkar Hacı Bektaş Veli pirimdir.” ( 16 )

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin aydınlık ve ışıltılı yolunda yürüyen milyonlarca Alevi / Bektaşi, ondan aldıkları güç ve esinle insanlığı, örnek erdem ve ahlak toplumunu kurmaya çağırmaktadırlar. Ele dile ve bele sahip olma ilkesinin biçimlendirdiği bu erdem ve ahlak toplumunun özünde insan sevgisi vardır. Alevi / Bektaşi yolunun insan sevgisini en görkemli ve özlü biçimde anlatan söz de yine büyük Türkmen dervişi Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye aittir. Sözlerimizi onun o görkem dolu sözleriyle sürdürelim:

“ Ellerin kabesi var,

Benim kabem insandır.

Kuran da kurtaran da

İnsanoğlu insandır. “

Her yıl ülkemizde, 16 Ağustos tarihinde Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde büyük Türkmen dervişi Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi anma törenleri düzenlenmektedir. Bu ve bunun gibi törenler Türkiye’de Alevi / Bektaşi kimliğini taşıyan insanların gücünü gösteren ve Alevi / Bektaşi nüfusu hakkında bir gösterge olan etkinliklerdendir. Ancak törenlere katılım ne üzücü ki, Alevi / Bektaşi nüfusu dikkate alındığında çok düşük düzeyde cereyan etmektedir. Aleviliğin yükselen bir inanç olarak Türkiye’nin toplumsal yaşamında daha fazla yer alabilmesi için bu törenlere katılımın mutlaka yükselmesi ve her yıl milyonlarca insanın mahşeri kalabalıklar halinde Hacıbektaş’ta buluşması gerekmektedir. Hünkar’ın çağrısına uymak ve onu ziyaret edip bir anlamda hac görevini ifa etmek, durumu uygun olan her Alevi / Bektaşi’nin birincil ve vazgeçilmez görevlerindendir. Bu görevi yerine getirmek yola bağlılığın da bir göstergesidir. Hünkar’ın kutlu çağrısına uyanlara ne mutlu!

Yüzyıllar önce o bize şöyle seslenmişti:

“ Dostlarım,

Kardeşlerim,

Canlarım…

Kaldırın başlarınızı

Suçlular gibi, yüzümüz yerde

Özümüz darda durup dururuz.

Kaldırın başlarınızı yukarı

Bize göz verildi, gözleyin diye!

Dil verildi söyleyin diye!

El gövdede kaşınan yeri bilir.

Dert bizde, derman ellerimizdedir.

Ararsan bulursun, verirsen alırsın.

İnanmazsan gelir görürüsün. ( 17 )

  1. ABDAL MUSA
  2. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Abdal Musa da Alevi / Bektaşi yolunun önderlerindendir. Abdal Musa, Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin halifesi olarak yola hizmeti sürdürmüştür. Onun yol içinde oynadığı rol nedeniyle cem ayinlerinde meydanda bulunan on iki posttan biri Abdal Musa postu ( Ayakçı Postu ) olarak kabul edilir. Ayakçı, abdallık mertebesidir. Tekkelerde temizlik işlerini yapan dervişe verilen isimdir. Ayakçı postu, Abdal Sultan makamı olarak bu hizmete verilen değeri anlatmaktadır. Ayrıca Abdal Musa Sultan adına düzenlenen Abdal Musa Cemi ve Abdal Musa Kurbanı bulunmaktadır.

Baba İlyas’ın beş kuşak sonra torunu olan tarihçi Aşık paşa, Abdal Musa’nın Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Orhan Bey ( 1326 – 1362 ) ile birlikte Bursa’nın fethine katıldığını, Yeniçerilerin Hacı Bektaş Veli’yi pir tanımalarında etkili olduğunu ve bir süre Pir evi’nde kaldığını belirtir.

  1. yüzyılda yazıldığı belirtilen Abdal Musa Velayetnamesi bulunmaktadır. Bu velayetname Abdal Musa’nın Antalya Teke yöresine gelişini, halifelerine icazet vererek onları hizmete göndermesini ve kerametlerini anlatır. Şimdi Abdal Musa’ya ait olduğu kabul edilen bir nefesi sunalım:

Kim ne bilür bizi nice soydanuz

Ne zerrece oddan ne de sudanuz

Bizim meftunumuz marifet söyler

Biz Horsan mülkündeki boydanuz

Yedi deniz bizim keşkülümüzde

Hacım umman ise biz de göldenüz

Hızır u İlyas bizim yoldaşımızdır

Ne zerrece günden ne hod aydanuz

Yedi tamu bize nevbahar oldu

Sekiz uçmak içindeki köydenüz

Bizim zahmımıza merhem bulunmaz

Biz kader okunda gizli yaydanuz

Tur’da Musa durup münacat eyler

Neslimizi sorar isen Hoy’danuz

Abdal Musa oldum geldim cihana

Arif anlar bizi nice soydanuz ( 18 )

KAYGUSUZ ABDAL

Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan’ın mürididir. Antalya Beyliğine bağlı Alaiye Sancağı beyinin oğlu olan Kaygusuz Abdal Gaybi olarak da bilinir. Abdal Musa Sultan’a mürid olduktan sonra Kaygusuz adını almıştır. Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi Gaybi ile Abdal Musa’nın karşılaşmasını ve bundan sonraki olayları aktarır. Gaybi Abdal Musa’nın kerameti karşısında onun tarikatına girer. Kaygusuz, dergahta 40 yıl hizmet eder. Kaygusuz Abdal cem ayininde on iki posttan biri olan Nakib Postu ile temsil edilir. Nakib Postu Kaygusuz Sultan Makamıdır. Nakib, tekkede mürşide yardım eden, onun buyruğu üzerine yerine geçen, onun adına iş gören derviş veya dede anlamına gelir.

Kayugusuz Abdal’ın nefesleri Alevi / Bektaşi yolunun felsefesini ve inancını anlatan yazınsal / edebi başyapıtlardandır. Cem ayinlerinde sıkça okunmaktadır. Şimdi onun nefeslerinden ikisini sunalım:

Dervişlik hırkada tacda değildir.

Isılık oddadır, sacda değildir.

Var bir gerçek erden kuşan kuşağı

Anları kurt yemez, ucda değildir.

Hakkı ister isen ademde iste

Irak’ta, Mekke’de, Hac’da değildir.

Döğüp bir kardeşin hatırın yıkma

Eğilip kıldığın secde değildir.

Aşk ile öle gör Kaygusuz Abdal

Aşk ile ölmezsen güçte değildir. ( 19 )

Kaygusuz Abdal’ın Tanrı – insan birlikteliğini vurgulayan bir nefesi:

Alem külli vücuddur can ben oldum

Vücuda can ile canan ben oldum

Suretimi göründür ki ademdür

Ma’nide sıfat – ı rahman ben oldum. ( 20 )

  1. BALIM SULTAN

Bektaşiler, Balım Sultan’ı İkinci Pir olarak kabul ederler. Bektaşiliğin tarikat olarak yeniden yapılanmasında onun etkili olduğuna inanılır. Cem ayinlerinde Meydandaki Ekmekçi Postu Balım Sultan Makamıdır. Balım Sultan’ın Bektaşiliğe mücerredliği getirdiğine inanılır. Balım Sultan, Pir’in ( Hacı Bektaş Veli ) hiç evlenmediğini, Hızır Lala olarak bilinen Timurtaş’ın Hünkar’ın manevi oğlu olduğunu ileri sürerek hem mücerredliği meşrulaştırmış hem de bel evladı yerine yol evladının önemli olduğunu savunmuştur. Böylece Bektaşilikte iki kol oluşmuştur. Bir yanda Çelebiler / Çelebiyan / Sofiyan kolu, öbür yanda Babalar / Babağan kolu.

Balım Sultan hakkında belgelere dayalı kesin bilgiler yoktur. Doğum ve vefat tarihleri kesin değildir. Müdafaa adlı yapıtta Hicri 878 – 927 tarihleri verilirken Mısır baskılı Arapça bir yapıtta Hicri 862 – 922 yılları arasında yaşadığı bildirilmektedir. Babasının Seyyid Ali Sultan ( Kızıl Deli Sultan ) ile birlikte Rumeli’ne geçen Mürsel Bali olduğu kanısı yaygındır. Posta oturduktan sonra İstanbul’a geldiği ve sultana nasip verdiği söylenmektedir. Balım Sultan’ın Bektaşiliği Caferi Mezhebi üzere ve Hacı Bektaş Veli’nin güttüğü amaç dahilinde erkan ve kurallara bağladığı kabul edilmektedir. ( 21 )

Bir nefese göre Abdal Musa ve Kızıl Deli Sultan çağdaştırlar.

Balım Sultan arkadaşı yoldaşı,

Kızıl Deli Sultandürür hem eşi,

Abdal Musa Sultan dersen ne kişi,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? ( 22 )

Kazak Abdal’a ait bir nefese göre Balım Sultan Pir’in ocağını uyaran, Mürsel Baba’nın oğlu, Kızıl Deli Sultan’ın uyandırdığı / yetiştirdiği kişidir.

Kızıl Deli ocağından uyanan

Baştanbaşa yeşillere boyanan

Varıp pirin eşiğine dayanan

Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır.

Mekan tutmuş Hanbağı’nda bucağın

Bulutlara ağıp tutan sancağın

Uyandırdı pirimizin ocağın

Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır. ( 23 )

  1. PİR SULTAN ABDAL

Pir Sultan Abdal, Alevi / Bektaşi yolunun yedi ulu ozanından biridir. Onun deyişleri tüm Anadolu halkının dilinde çağlar boyu söylenmiş ve halen de söylenmektedir. Sadece Alevi / Bektaşi / Kızılbaş Türkmenlerce değil, Sünni, Şii Türkmenler / Türkler ve hatta gayri Türk topluluklarca da çok sevilen Pir Sultan Abdal, Türk / Türkmen halkının haksızlıklara, adaletsizliğe ve zulme karşı direnişinin, ayağa kalkışının, isyanının, haykırışının tecessüm etmiş, kişileşmiş halidir. Kendisi aslen Türkmendir, Türk soyludur. Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte 16. yüzyılda yaşadığı kabul edilmektedir. Halkın içinden çıkmış biri olarak daima halkın yanında yer almış ve hiçbir zaman zulme boyun eğmemiştir. Onun düşünceleri yüzlerce yıl Türkmen halkının yol göstericisi olmuştur. Bu nedenle deyişlerinin çoğu halkça ezbere bilinmekte ve büyük bir huşu ve coşku ile ibadet telakki edilerek söylenmektedir.

Pir Sultan Abdal, Osmanlı ile Kızılbaş Türkmen Safevi Devleti arasındaki mücadele ve siyasal olaylarda taraf olmuştur. Bu özelliği dolayısıyla bazı Osmanlıcı çevrelerce ağır eleştirilere maruz bırakılsa da çağdaş, ilerici ve laik Türk ulusçuları tarafından Türk dilinin ve kültürünün büyük ozanlarından biri olarak daima derin bir saygı ve engin bir sevgi ile anılmaktadır. Pir Sultan Abdal, büyük bir Türkmen ozanı olarak Türk dilini kullanışındaki büyük ustalığı, şiirlerindeki derinlik ve insan sevgisi onun çok büyük bir düşünür ve sanatçı olduğunun kanıtlarındandır. Zulme karşı başkaldırması, isyan etmesi, baskılara boyun eğmemesi ve her koşulda halkın yanında yer alması Alevi / Bektaşi öğretisinin vazgeçilmez gereklerindendir. Çünkü Alevi / Bektaşi öğretisi, nereden gelirse gelsin haksızlıklara karşı durmayı, zulme boyun eğmemeyi gerektirmektedir. Pir Sultan Abdal bu geleneğin devamı olarak Türk / Türkmen kültürünün en önemli öğelerinden biridir. Şiirlerinin Alevi / Bektaşiler yanında Sünni Türk / Türkmenler tarafından da sevilip söyleniyor oluşu bunun göstergesidir.

Şimdi Pir Sultan Abdal’ın kişiliğini en çıplak bir biçimde yansıtan bir şiirini sunalım:

Şu milletin hak sancağını,

Çekelim bakalım nic’olursa olsun.

Teber çekip zalımların kanını,

Dökelim bakalım nic’olursa olsun.

Şu milleti güruh güruh gezelim,

Mazlumları bir katara dizelim,

Zalımların sarayın bozalım,

Yıkalım bakalım nic’olursa olsun.

Mahluk deccal oldu insan haşarı,

Asla bilen yoktur hayırı şerri,

Teber çekip şu mağaradan dışarı,

Çıkalım bakalım nic’olursa olsun.

Pir Sultan’ım dostlar yardım etmez mi?

Erenler bağında bülbül ötmez mi?

Bunca yattığımız gayri yetmez mi?

Kalkalım bakalım nic’olursa olsun.

Pir Sultan Abdal dönemin padişahının Sivas’taki uzantısı olan Hızır Paşa tarafından idam edilmiştir. İdam edileceği zaman Hızır Paşa tarafından ona son bir fırsat verilir. Kendisine içinde şah sözcüğünün geçmediği bir deyiş söylerse yaşamının bağışlanacağı söylenir. Fakat o, asla ödün vermez ve yolundan dönmez. İçinde şah sözcüğü geçen üç uzun şiir okur ve darağacına çıkar. Pir Sultan Abdal, idam sehpasına yürürken bile şöyle söyler:

Alınmış abdestim aldırırlarsa

Kılınmış namazım kıldırırlarsa

Sizde şah diyeni öldürürlerse

Ben de bu yayladan Şah’a giderim.

Pir Sultan’ın kendi kimliğini ilan ederken söylediği şu şiir aynı zamanda kimi çevrelerin iddia ettiği gibi Alevi adlandırmasının son bir iki asrın ürünü olmadığının da kanıtıdır:

“ (…)

İmam – ı Ali’dir aynı bekadır.

Pir elinden zehir içsem şifadır

Yardımcımız Muhammed Mustafa’dır.

Hüseyniyim, Aleviyim ne dersin ?

(…)

İmam Rıza’nın ben envarıyım

Şah – ı Kerbela’da doğan Ali’yim

Münkirin, Yezid’in Azrail’iyim

Hüseyniyim, Aleviyim ne dersin ?

(…)

Pir Sultan’ım çağırır Hint’te, Yemen’de

Dolaştırsam seni sahib zamanda

İradet getirdim ikrar imanda

Hüseyniyim, Aleviyim ne dersin ? “

  1. SİMAVNA KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTİN MAHMUT

Şeyh Bedrettin, Alevi / Bektaşilerin büyük önderlerindendir. Anadolu Aleviliğinin oluşumuna katkıda bulunan büyük bir Türkmen dervişidir. Öğrenimine Sünni İslam anlayışına göre başlamış ve devam etmiştir. Sünni İslam hukuk eğitimi almıştır. Ancak eğitiminin sonunda vardığı yer Batıni / Alevi öğretisidir. Şeyh Bedrettin düşünceleri ile bu öğretiye çok büyük katkılarda bulunmuş, yolun çağın gereklerine göre yeni unsurlar kazanarak sürmesini ve zenginleşmesini sağlamıştır. İslam ve Anadolu Türk tarihinde Bedrettinilik adı verilen bir akımın kurucusu olmuştur. Bedrettinilik, Alevi / Bektaşi yoluyla bütünleşmiş ve bu adla sürmüştür.

Şeyh Bedrettin hazretlerinin doğum ve ölüm tarihleri konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte onun 1358 – 1420 tarihleri arasında yaşadığı kabul edilmektedir. İdam tarihi 18 Aralık’tır. Şeyh Bedrettin’in babası Edirne’nin Simavna diye bilinen bölgesinde kadılık yapan bir askerdir. Anası ise Müslümanlığı kabul edip “ Melek “ adını alan bir Hristiyandır. Kur’an ve İslam ile ilgili ilk bilgileri babasından alan Şeyh Bedrettin, daha sonra Konya’ya giderek Molla Yusuf olarak tanınan bir bilginden İslami ilimler alanında dersler almıştır. Yine burada Fazlullah adlı birinden tasavvufi bilgiler edinmiştir. Şeyh Bedrettin, astronomi ve tıp bilimi ile de ilgilenmiştir. Ama yoğunlaştığı alanlar Tefsir / Kur’an yorumu, Hadis / Hazreti Muhammed’in sözleri, Fıkıh / Sünni İslam Hukuku ve Arapça dil bilgisidir. Yaşadığı dönemde İslam dünyasında bir eğitim ve öğretim merkezi olan Mısır’ın gözde kenti Kahire’de bulunmuş ve orada pek çok bilginle tanışıp onlarla hoca – öğrenci ilişkisi çerçevesinde münasebet kurmuştur. Şeyh Bedrettin hazretleri, ünlü Türk tasavvuf bilgini Şeyh Hüseyin Ahlatlı ile tanışmış ve bu tanışma onun düşünce ve inanç yaşamında büyük değişimlere yol açmıştır. Şeyh Hüseyin Ahlatlı’ya mürid olan Şeyh Bedrettin hazretleri, onun Hristiyan kökenli olup Müslümanlığa geçerek Meryem adını alan baldızı Maria ile evlenmiştir. Daha sonra şeyhinin isteği üzerine İran’a, Tebriz ve Kazvin’e giderek o dönemde yaygınlaşan Şii / Batıni devinimler hakkında gözlemlerde bulunmuştur. Bu devinimleri yakından incelemiştir. Şeyh Bedrettin hazretleri Safevilerle de tanışmış ve temasa geçmiştir. Tebriz ve Kazvin ziyaretinden sonra Safevi halifesi Hamid ile tanışmıştır. İran’dan sonara Kahire’ye dönen Şeyh Bedrettin, şeyhi tarafından yerine geçecek kişi olarak atanmıştır. Ancak şeyhinin ölümünün ardından diğer müridlerin kıskançlığı nedeniyle Kahire’den ayrılmış ve Halep’e gitmiştir. Orada onu Babai Türkmenler karşılamıştır. Babai Türkmenler ondan kendilerine önder olmasını istemişler fakat o yine İran’a yönelmiş ve Timur’la karşılaşmıştır. Timur bir imparatorluk kurmuş, önceleri Sünni eğilimliyken sonradan Ali evladına, Şii kesime ve hatta Şamanist eğilimli Türkmen şeyhlerine yakın ilgi göstermiştir. (24)

Şeyh Bedrettin, Timur’un ordugahından ayrılıp Aksaray ve Konya’ya gelir. Yol boyunca heteredoks Türkmen topluluklarıyla ilişkiye geçer. Bunlar Babai, Abdal, Işık, Bektaşi vb. adlar alan Sünnilik karşıtı Türkmenlerdir. Şeyh Bedrettin bunları kendisine bağlamayı başarır. Gezileri sırasında Hu Kemal adıyla anılan Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa ile karşılaşır. Şeyh Bedrettin hazretlerinin yolu en sonunda Musa Çelebi ( 1376 – 1413 ) ile kesişmiştir. (Yeri gelmişken ifade edelim; bazı tarihçiler Şeyhin İran’a bir kez gittiğini bazıları ise iki kez gittiğini ileri sürerler.)

Osmanlı ile Timur devleti arasında cereyan eden ünlü Ankara savaşında Yıldırım Beyazıd yenilince Osmanlı ülkesinde bir iç karışıklık ve padişah çocukları arasında da iktidar kavgası başlar. Süleyman, İsa, Musa ve Mehmet Çelebilerin her biri bir bölgede hükümdarlıklarını ilan ederler. Bir mücadele döneminin ardından kardeşlerden Mehmet Çelebi ve Musa Çelebi baş başa kalmıştır. Musa Çelebi, Şeyh Bedrettin’i kadıasker atar. Yoksullardan yana ve toplumcu / sosyalist bir politika izleyen Musa Çelebi’nin babası Sultan Beyazıd, Sünni inançta iken kendisi Batıni dervişlere yakınlık göstermiştir. Alevilerin çok sevdiği Batıni bir derviş olan Şeyh Bedrettin hazretlerini kadıasker olarak ataması da bu nedene dayanmaktadır. Musa Çelebi kardeşiyle sürdürdüğü iktidar savaşını yitirince Şeyh Bedrettin hazretleri için de zor günler başlar. Sultan 1. Mehmet onu İznik’e sürer. Şeyh daha sonra Kastamonu’da hüküm süren İsfendiyar Beyi’nin yanına sığınır. Şeyh, sonunda her şeyi göze alarak Edirne’ye dönmeye karar verir. Deliorman ve Dobruca’da Sarı Saltuk yanlısı Babai, Bektaşi, Oğuz Türkleri Şeyhin etrafında toplanır. Bu arada Şeyhin müridlerinden ve en sadık adamlarından Börklüce Mustafa ve Toklak Kemal, Aydın ve Manisa dolaylarında halkı örgütlemeye çalışırlar. Börklüce Mustafa, yaptığı çalışmalarla Türkmen köylüleri örgütler ve bir bölüm topraklardan ağa – bey takımını atarak toprağı hep birlikte işlemeye ve toplumsal adaleti uygulamaya başlar. Durumdan kaygılanan Sultan Mehmet, Saruhan Valisini üzerlerine gönderir. Örgütlenmiş Türk / Türkmen köylüler, yöredeki Rum halkının da desteğiyle valinin kuvvetlerini Karaburun’un dar geçitlerinde yenilgiye uğratırlar. Börklüce Mustafa’nın çok güçlü olduğunu öğrenen Sultan Mehmet, bu kez de Şehzade Murad’ı büyük bir kuvvetle Börklüce’nin üzerine gönderir. İki ordu arasında cereyan savaşta sekiz bin devrimci Türkmen savaşçı şehit olur. Kalanları da tutsak düşer. Büyük toplumcu Türk şairi Nazım Hikmet, bu olayı “ Şeyh Bedrettin Destanı “ adlı şiirinde şöyle anlatmaktadır:

( … )

“ Hep bir ağızdan Türkü söyleyip

Hep beraber sulardan çekmek ağı,

Demiri oya gibi işleyip hep beraber

Hep beraber sürebilmek toprağı,

Ballı incirleri yiyebilmek hep beraber

Yarin yanağından gayri her şeyde

Her yerde

Hep beraber

Diyebilmek için

On binler verdi sekiz binini…”

Tutsak düşen Türkmen devrimcileri Ayasluğ şehrine götürüp boyunlarını vurdururlar. Börklüce Mustafa’yı da kollarından bir direğe bağlayarak çarmıha gererler. Manisa dolaylarındaki Torlak Kemal de aynı sona uğrar. Sultan Mehmet, Deliorman’daki Şeyh Bedrettin hazretlerinin hızla güçlendiğini haber alınca adamlarından kimilerini Şeyh’in yanına göndererek onun müridi olmalarını sağlar. Bu sözde Mürid ajanlar fırsatını kollayıp çadırında bastırarak Şeyh’i bağlarlar. Serez Şehrindeki Sultan Mehmet’in yanına götürürler. Büyük Türkmen devrimci Şeyh Bedrettin hazretlerinin öldürülmesine fetva verilir. Şeyh’i Serez çarşısında bir ağaca asarak idam ederler. Şey Bedrettin hazretleri, başta Alevi / Bektaşiler olmak üzere bütün Türklüğün ve bütün Türk dünyasının en büyük övünç kaynaklarından biridir. Onun zulme ve zalime karşı başkaldırışı bir efsane olarak bütün Türk nesillerini kıyama çağıran kutlu bir destandır. Bu destan yeni kuşaklara bir ulusal marş gibi belletilmelidir. Tarihin en büyük devrimcilerinden olan Şeyh Bedrettin, Sünni bir ailedendi ve eğitimini de Sünni İslam’a göre almıştı. Ancak sonuçta vardığı nokta Alevi / Kızılbaş ( Batıni / Hurufi / Kalenderi ) öğretisi olmuş ve o, Kızılbaş Türkmenlerin zulme karşı savaşında yolbaşçılık görevi üstlenmiştir. Onun en büyük müridlerinden birinin bir Osmanlı şehzadesi olduğunu hiçbir Alevi Türkmen unutmamalıdır. Şeyh’in destekçilerinin çoğunluğunun gayri Türk, yerli Hristiyan halk olduğu yolundaki iddialar tümüyle saçma ve gerçek dışıdır. Üstelik gülünçtür. Türk kimliğinden, Türkmenlikten rahatsızlık duyan ve soyunu inkar edip haramzadelik yapanlar, Şeyh Bedrettin hazretlerinin ve onun yoldaşlarının Türkmenlik kimliğini ve Türk soylu oluşlarını gölgeleyemezler. Elbette ki onun destekçilerinin bir bölümü yerli halktandı. Ancak onların sayısının çok küçük olduğu da tarihsel olarak sabittir. Şeyh Bedrettin hazretlerinin kıyamı, Hazreti Hüseyin’in kıyamı gibidir. Zulme, zalime, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı insanlık onurunun ayağa kalkmasıdır. Şeyh Bedrettin hazretlerinin yolu bütün Alevi / Bektaşi Türkmenlerin yolu olmalıdır. Onun bütün düşünceleri aydınlanmacı, toplumcu ve insancıldır.

Şeyh Bedrettin’in görüşlerinden kesitler:

Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar.

İnsanların pek çoğu birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere, yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, Allah’a ibadet ediyoruz sanıyorlar.

Bütün namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için, iç yüzün arındırılması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiçbir vakit kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının dileğine uygun olur. İbadetin temeli maksudun Hak olmasıdır. Bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de kaybolur. Yalnız kötü toplantılar kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.

Kötü ve Çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır.

İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hak’la buluşmuşlardır.

İnsanlar Müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda ise hayali bir puta tapıyorlar. Belki bir gün Hak kendisini gösterir de Hak olarak ona taparlar.

Gerçek tasavvufçu, hiçbir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği, gönlünün sezmediği şeyleri bilir. Onları halka, kafalarının alabileceği şekilde anlatır. Ama aslını içinde gizler.

Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.

Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.

İbadet etmekten amaç; ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiçbir sevap ve mükâfat kazanamazsın.

Ölmeden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz yaşam ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılamadıkları için buna gönül vermezler.

Kutsal kitap Kur’an, açık ve gizli anlamlar taşır. Gizli anlamlar yorumlanmalıdır. Bunu bir Mürşid – i Kamil ( Burada Kur’an’daki “ er- Rasihune fi’l – ilm “ / Bilimde derinleşenler deyimini anımsayalım.) yapabilir.”

Şeyh Bedrettin hazretlerinin kemikleri taraftarlarınca mübadele yıllarında, Yunanistan’dan getirilmiş, çeşitli yerlerde saklandıktan sonra, yirmi yıl Topkapı Sarayı Müzesi’nin depolarında bir çinko kutu içinde korunmuştur. 23. 10. 1961 – 5 / 1849 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Sultan Mahmut Türbesi Haziresine gömülmüştür.( 25 ) Şeyh’in adına bir anıt mezar yapılması Alevi / Bektaşi toplumunun yerine getirmek zorunda olduğu bir görevdir. Günümüzde Şeyh Bedrettin hazretlerinin erkanını yürütmeye çalışan ve kendilerine Amuca ve Bedrettini ( Arapça aslı düşünülerek Bedreddini olarak da yazılmaktadır.) adını veren bir Türkmen topluluk bulunmaktadır. Bu topluluk Trakya’da Kırklareli’nin bazı köylerinde ve İstanbul’un kimi semtlerinde yaşamaktadır. ( 26 ) Amucalar düşünce olarak Alevi / Bektaşi toplumunun bir parçası haline gelmiştir.

Konumuzu, bir Bedrettini olan sayın Refik Engin’in Toplumsal Barış Dergisi’nde yayımlanan bir şiiriyle bağlayalım.

“Bize de diyorlar Gülşeni,

Gülşeni değil, BEDREDDİNİ.

Tutmayız gönülde kini,

Bedreddiniyiz, BEDREDDİNİ.

Aşk ile döner BEDREDDİNİ,

Severler Ehlibeyt seveni,

Semah eder, içerler demi,

Bedreddiniyiz, BEDREDDİNİ.

Ayırt etmeyiz hiçbir dini,

Sever canlar hep birbirini,

Kabul eyleyin bu ENGİN’İ,

Bedreddiniyiz, BEDREDDİNİ.”

ŞAH İSMAİL HATAİ

ŞAH İSMAİL HATAİ, 1487 yılında Güney Azerbaycan’ ın Erdebil kentinde doğmuştur. Anadolu Alevilerinin cemlerinde nefesleri en sık yer alan ululardandır. Azeri asıllı TÜRKMENDİR. Babası Şeyh Haydar, anası Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ ın kızı Alemşah Halime Begüm Sultan’ dır. Şah İsmail Hatai, 1500 yılında Erzincan’nın Sarıkaya Yaylasında Seyyid ocakları mensubu dedeler ile Türkmen aşiret ve oba beylerinin katıldığı büyük Türkmen kurultayına başkanlık etmiş ve 9 Eylül 1502 tarihinde de Tebriz’de “ SAFEVİ TÜRK KIZILBAŞ DEVLETİ” ni kurmuştur. Osmanlı padişahı Yavuz’la 19 Mart 1514’te yaptığı Çaldıran Savaşını kaybetmiş, 1524 ‘ te 37 yaşında iken Azebaycan’da Hakk’a yürümüştür. Cenazesi Erdebil’ de toprağa verilmiştir. Şah İsmail, Türk tarihinin en büyük kahramanlarından biridir. Sadece siyasal olarak değil, inanç ve kültür olarak da dünya Türklüğünün övünç kaynaklarından biridir. Kurduğu devlet ile Anadolu Türkmenlerinin koruyucusu ve kollayıcısı olmuş, Türkmenlik kültürüne hizmet etmiştir. Yazdığı / söylediği şiirleri ile Türk dilinin gelişimine unutulmaz katkılarda bulunmuştur. Şah İsmail Hatai’nin “ Nasihatname “ adlı yapıtından bir bölümü aktaralım:

“ Tanrı birdir ve ortağı yoktur. Her işin nedeni ve yapanı odur. Ona varmak tarikat yoluyla olur. Görünen, gören, götüren ve getiren odur. Bu yolun pirleri şeker sözlüdür. O pirlerde gerçek ve görüntü birdir. Bu dünya Tanrı’nın denizi yanında bir damladır. Ancak bu damla denizden ayrı değildir. O gerçeğe aşkla varılır. Aşkı bulmak için de toprak gibi / alçak gönüllü olunmalıdır. Muhammed’in miracı, orada Ali’yi görmesi gerçektir. Ancak bu bir sırdır. Her yerde söylenmez. Yol isteklisi olan Talip, bunları ve on iki imamları bilmelidir. Bozulan dünyada Mehdi’nin çıkması yakındır. Onun için gerçeğe ermeliyiz. Gerçeğe ermek de Piri bulmakla olur. Piri bulan ise Hakk’ı bulur. Öyle ise her şey; yedi tamu / cehennem, sekiz uçmak / cennet hep insandadır. Bu insan yücedir, ona kin tutulmaz.”( 27 )

İşte bu ve benzeri görüşleriyle Anadolu Alevi Türkmenlerinin yedi ulu ozanından biri olan Şah İsmail Hatai, Kırklar Meclisi’ni konu alan bir şiirinde ise şöyle demektedir:

Kırklar meydanına vardım,

Gel beri ey can dediler.

İzzet ile selam verdim,

Gel işte meydan dediler.

Kırklar bir yerde durdular,

Otur diye yer verdiler,

Önüme sofra serdiler,

Al lokmayı sun dediler.

Gir semaha aşkla oyna,

Silinsin açılsın ayna,

Kırk yıl kazanda dur, kayna,

Daha çiğ bu ten dediler.

Gördüğünü gözün ile,

Söyleme sen sözün ile,

Ondan sonra bizim ile,

Olasın mihman dediler.

Düşme dünya mihnetine,

Talip ol Hak hizmetine,

Ab – ı zemzem şerbetine,

Parmağını ban dediler.

Şah Hatayi’m, nedir halin?

Hakk’a şükret kaldır elin!

Gıybetten kese gör dilin,

Her kula yeksan dediler. ( 28 )

KARACA AHMET SULTAN

Karaca Ahmet Sultan, Horasanlı bir Türkmen beyinin oğludur. 13. Yüzyıl ortalarına doğru büyük Türkmen kafileleriyle birlikte Anadolu’ya göç etmiştir. Babasının adı, Süleyman, anasının adı ise Sultan Ana’dır. Kan Abdal ve Kamber Abdal, Hıdır Abdal ve Eşref Sultan adında oğullarının olduğu belirtilmektedir. Karaca Ahmet Sultan akıl hastalarını tedavi eden bir hekimdir. Bu konuda gençliğinde eğitim aldığı nakledilmektedir.

Kaynaklarda Karaca Ahmet Sultan’ın Türkistan’dan Anadolu’ya gelen alperenlerden olduğu ve 13. 14. Yüzyıllarda yaşadığı belirtilmektedir.

Kaynaklar ;Karaca Ahmet Sultan’ın, Hacı Bektaş Veli’nin yanında dervişlik hizmeti yaptığı, O’nun tarafından yetişitirildiği, Alevilik ‘te 12 Hizmetten biri olan “Gözcü”lük görevinin bizzat Pir Hacı Bektaş Veli tarafından verildiği o günden beri kendisinin “Gözcü Karaca Ahmet Sultan” diye anıldığını, bugün Alevi cemlerindeki “Gözcü”lük hizmetinin hala O’nun ismi ile yapıldığını kaydetmektedir.

Hacı Bektaş Veli’nin Vilayetnamesinde Hacı Veli’nin Karaca Ahmet Sultan’a ; “Karaca’m ,Karaca’m…..bir yerde mekanın olsun, kırk yerde çerağın yansın ! “ dediği yazılıdır.

Buradan anlaşılan; O’nun bir yerde yerleşip oturması ama sayısız yerde çerağının yanması, çevresini aydınlatılması ,çevresindeki insanları irşat etmesidir.

Anadolu’da Hacı Bektaş Veli’nin görevlendirmesi ile; Manisa’ya yerleştiği, Saruhan Türkmen Beyliği’nin yöneticisi Saruhan Bey’e yardımcı olduğu, onun ordusunda hem doktor hem akıncı olarak yer aldığı, Afyon‘un alınmasında bulunduğu belirtilmektedir.Tahminen 1397‘de Hakk’a yürüdüğü vakfiye belgelerinden anlaşılmaktadır. Manisa, Sivrihisar, Akhisar ve Afyon’dan sonra Osmanlı, Batı’ya; Bizans’a, İznik’e doğru uzandıkça biz Karaca Ahmet Sultan Gibi, bazı alperenlerin, İstanbul-İzmit-Bursa yönüne gittiğini görüyoruz. Geyikli Baba, Gözcü Baba, Kartal Baba vb. den sonra Gözcü Karaca Ahmet Sultan da o yıllarda İstanbul’da Kadıköy-Üsküdar bölgesinde bir yere yerleşir.

Dergahı’nın kapısını ardına kadar açarak “yedi kıta, dört iklim, on sekiz bin alem”e seslenmeye başlar.

Üsküdar, Karaca Ahmet Sultan’ın yerleştiği son yer olmuştur. Daha sonra da bu makamı ile anılmıştır. Karaca Ahmet Sultan’ın türbesi de Üsküdar’dadır. Kendisini Türkistan‘dan Anadolu’ya getirdiğine inanılan atının mezarı da türbe yakınında bulunmaktadır. Sultan’ın türbesini ziyaret edenler aynı zamanda atının mezarını da ziyaret etmektediler. Bu durum onun atının da kutsandığını göstermektedir. Bu kutsama aslında Türkler’in ata verdikleri önemin de bir ifadesidir.

Karaca Ahmet Sultan’ın yatırına yaklaşık 700 yıldır Anadolu’nun dört bir yanından derdine derman arayan ziyaretçiler gelmektedir. Atını ziyaret edenler ise daha çok; yürüyemeyen veya geç yürüyen çocuklarının çabuk yürümesi için dilekte bulunurlar. Çocuklarını orada yürütürken ayakları arasına arpa serperler. Burayı ziyaretle çocuklarının daha çabuk yürüyeceğine inanırlar.

Karacahmet Sultan Dergahı, Osmanlı döneminde İstanbul’da bulunan yaklaşık 20 civarında Alevi-Bektaşi dergahının 2. Mahmut döneminde “Vaka-i Hayriye” nedeni ile uğradığı akıbete uğrar. Sadece dedeleri ve yöneticileri değil bina ve içindeki tarihi değeri olan tüm eşyalar, kitaplar yakılır, yıkılır. Dedeler sürgün edilir. Direnenler ise anında öldürülür. Bu sonucu kabullenmek istemeyenler, Üsküdar Meydanı‘nda kurulan darağacını boylarlar.

Dergahın tekrar açılıp, sevenleri ile buluşması, II.Meşrutiyet dönemine denk düşer. Dergah, Osmanlı’nın İstanbul’a gelişini olduğu gibi Osmanlı’nın yıkılışını da görür. Bu yıllarda işgalci güçlere karşı Mustafa Kemal’in önderliğindeki ulusal direniş hareketi için tüm olanaklarını seferber eder. Ulusal direnişe; para, silah ve asker sağlar. Dergahın tüm sevenleri Kuvayi Milliye saflarında yer alırlar ve Cumhuriyet kurulana dek bu görevi sürdürürler.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması sırasında Karacaahmet Sultan Dergahı sevenleri ve dedeleri “Baba Ocaklarını” gönüllü olarak tıpkı Hacı Bektaş Dergahı gibi kapatırlar ve anahtarlarını bizzat TBMM’ne kendi elleriyle teslim ederler.

1969’da kurulan “ Karacaahmet Sultan Türbesini Onarma ve Yaşatma Derneği “ ile dergah ve cemevi günümüze değin hizmet vermiştir. Bu hizmetin bundan sonra da süreceği muhakkaktır. (29)

ŞAHKULU SULTAN

Horasan erenlerinden kabul edilen Şahkulu Sultan Bizans’ın son dönemlerinde; yaklaşık 1370-1380 yıllarında İstanbul’a gelip dergahını kuran ve kapısını 72 millete, 18 bin aleme açıp, çevresini aydınlatan bilge bir yol eridir.

Şahkulu Sultan ile birlikte aynı yılda dergahlarını kurup halkı; barış, kardeşlik, insanseverlik ve hakça bölüşüm düşüncesi ile eğiten diğer gönül erleri ise; Karacaahmet Sultan, Gözcü Baba, Eren Baba, Sancaktar Baba, Kartal Baba gibi isimlerdir. Bu ‘yol erenleri’ kurdukları dergahlarda, halkı aydınlığa yönelten çalışmaları ile ölümsüzleşmişlerdir. Bu ‘gönül erleri’, dünyamızdan göçüp gittikten sonra da kurdukları dergahlarda ve isimlerini verdikleri semt adları ile yaşamaktadırlar.

Eren Baba’dan Erenköy, Kartal Baba’dan Kartal, Gözcü Baba’dan Göztepe, Karacaahmet Sultan’dan Karacaahmet semti adını almıştır.

Şahkulu Sultan dergahı’nın tarihi; Osmanlı’nın ilk dönemlerine dek uzanır. Bizans’ı sanıldığı gibi sadece Osmanlı Orduları değil, esas olarak Anadolu’ya gelen Horasan Erenleri’nin Anadolu ve Rumeli yakasında açtıkları dergahlardan halka ulaşan; barış, kardeşlik ve hakça bölüşüm fikirleri de fethetmiştir.

İşte İstanbul, Göztepe – Merdivenköy’deki Şahkulu Sultan’ın kurduğu dergahlar da bunlardan biridir.

Şahkulu Sultan buraya gelmeden önce; bir süre Hacı Bektaş Dergahı’nda kalmış, oradaki hizmet döneminden sonra yaklaşık, 1380’lı yıllarda bir Ahi Dergahı olan Merdivenköy’deki dergaha görevli olarak gelmiştir. Şahkulu Sultan burada yaklaşık 15 yıl postnişinlik yapmıştır.

Bizanslılara karşı girişilen savaşta Şahkulu Sultan 1402 yılında şehit olur. Ve Dergah’ın bahçesine defnedilir. O günden beri Dergah, onun adıyla anılır. Alevi Dergahları, bu dünya ve öte dünyaya ilişkin, felsefi, dinsel, tarihsel, sosyal meselelerin tartışıldığı, dergaha gelen canların eğitildiği birer okuldur. Oralarda toplumcu bir yaşam sürülür. Olan olmayana hem bilgi, hem de emek dağarcığını ardına dek açar.

Şahkulu Sultan Dergahı, ilk kez Sultan Orhan zamanında Osmanlı Ordusu ile tanışır. İznik’e akın eden Osmanlı kuvvetleri ile Bizans İmparatoru Genç Andranikes kuvvetleri arasındaki barış görüşmeleri önceleri av sarayı olan bu Külliye’de gerçekleşir.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u kuşatmasında; Anadolu ve Rumeli Hisarları’nın inşaası sırasında ve fethinde diğer Alevi Dergahları gibi Şahkulu Sultan Dergahı’nın da maddi ve manevi yararları olmuştur.

O yıllarda Avrupa’yı Engizisyon mahkemeleri denen tutucu dini mahkemeler yakıp kavururken Şahkulu Dergahı, Hacı Bektaş Veli’nin açtığı aydınlık yolda her türlü dinsel gericiliğe karşı mücadele vererek Osmanlı İstanbul’unda halkı aydınlatan ’Işık Yuvası’ olmuştur.

Şahkulu Dergah’ında gün olmuş 500’ü aşkın derviş ve bacı barınmış, eğitilmiş ve onlara hizmet verilmiş. ‘İnsan-ı Kamil’ olmanın merdivenleri çıkılmaya çalışılmıştır. Bir zamanlar Anadolu ve Rumeli’de altı saatte bir yol boyu dergahlar bulunurmuş. Bu mekanlar yolcuların güvenilir konaklama yerleriymiş.

Şahkulu Sultan Dergahı da bu tahrihsel geleneğin İstanbul Göztepe’deki tahrihsel mirasının bir parçasıdır. Bu dergah, Alevi – Bektaşi yoluna onlarca, yüzlerce isimsiz muhip yetiştirmiştir.

Bugün düşünce ve kültür hayatımızda adlarından olağanüstü övgü ile söz edilen; Edip Harabi, Neyzen Tevfik, Hilmi Dedebaba gibi ‘batın’ ve ‘zahir’ biliminde yetkin kişiler bu dergahta yetişenlerden birkaçıdır.

Dergah, II. Mahmut döneminde ‘Yeniçeri Olayı’ bahane edilerek yerle bir edilmiş ve içindeki Kütüphane ile arşiv İstanbul ve Anadolu’daki diğer dergahlar gibi yakılmış, yıkılmıştır.

Yönetimine getirilen Nakşibendi şeyhleri ise Dergahı geleneğinden uzaklaştırarak Sünnileştirmeye çalışmıştır.

Bu gidişe Dergahın son postnişinlerinden olan Hilmi Dedebaba (1842-1907) dur, demiştir. Hilmi Dedebaba , bir vakıf kurarak Dergahı yeniden inşa etmiş ve muhipleri irşat etmeye çalışmıştır.

Kurtuluş Savaş’ında İstanbul’da Kuvva-i Milliye’cilerin baba ocağı olan dergah, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğindeki Ulusal Kurtuluşun yanında yer almıştır.

Laikliği ve Cumhuriyeti canla başla desteklemiştir. (30)

BABA İLYAS VE BABA İSHAK

Tarihe babai ayaklanması olarak geçen büyük Türkmen kalkışmasının önderleri olan bu Türkmen dervişlerinin hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Ancak babailerin Alevi / Batıni / Şamani Türkmen dervişleri olduğu ve ekonomik ve dinsel içerikli bir ayaklanma gerçekleştirdikleri bilinmektedir. Baba İlyas’ın, şeyhi Dede Garkın gibi birçok kerametlerin sahibi olduğu, büyü yoluyla sayrıları / hastaları otadığı, muska yazarak dargın veya ayrılmış evlileri birleştirdiği nakledilmektedir. Baba İlyas’ın öldüğü gün “ boz bir atın üstünde göğe çıkıp yittiği “ inancı da tam anlamıyla eski Türk şaman / kam inançlarını anımsatmaktadır.

Ahmet Yaşar Ocak, Baba İlyas için şöyle demektedir: “ Hiç tereddüt etmeden Baba İlyas’ın, İslami kimliğinin altında, çok derinlerde kalmış tipik bir şaman olma hüviyetini henüz kaybetmemiş bir Türkmen babası olduğunu söyleyebiliriz. “ ( 31)

Osman Turan da, Baba İshak için, onun eski Türk inançları ve 12 imamcı Şii inancını taşıyan eski bir Türk kamı / şamanı olduğunu söyler.(32)

Baba İlyas’ın başlattığı kalkışmanın dinsel nedenlerle birlikte toplumsal, ekonomik sebeplere dayandığı nakledilmektedir. Bununla birlikte Baba İlyas’ın inançsal anlamda Sünni İslam çizgisinde olmadığı bilinmektedir. Onun meclislerinde Elvan Çelebi’ye göre, Yesevilikte ve şaman geleneğinde olduğu gibi kadın erkek bir arada bulunur ve kadınlar Sünni İslam’daki gibi kapanma gereği duymazlarmış.

Babailerin bugünkü Alevi / Bektaşi / Kızılbaşlar gibi Sünni İslam anlayışındaki gibi saf namazı değil halka namazı kıldıkları, Ramazan orucu tutmadıkları, dem içtikleri vb. bildirilmektedir. ( 33 )

Asıl Babai kalkışması Baba İlyas’ın halifesi Baba İshak tarafından başlatılır. İsyanın görünür nedeni sultanın vergi memurunun Baba İshak’a yaptığı haksızlıklar ve hakaretlerdir. Kalkışmanın başladığı tarih, 10 Muharrem 637 ( 12 Ağustos 1239 ) dir. Kalkışmanın başlama tarihi olarak 1240 tarihi de verilmektedir.( 34 ) İlk tarih, Elvan çelebi’nin ebced hesabıyla verdiği tarihtir.

Babai kalkışması yukarıda da söylediğimiz gibi toplumsal, ekonomik ve dinsel nedenlere dayanan bir Türkmen ayaklanmasıdır. Babai kalkışması halkına yabancılaşan, ağır vergilerle halkı ezen, Farsça’yı resmi dil kabul ederek kendi kültüründen uzaklaşan, Sünni İslam anlayışını benimsemiş olan selçuklu sultanlarına karşı gerçekleştirilen büyük bir Türkmen ayaklanmasıdır. Ayaklanmaya katılan kitlelerin inançsal yapısı batıni / Alevi / şamani bir özellik taşır.

Bu Türkmen ayaklanması, Baba İlyas ve Baba İshak’ın ölümü ile beraber çok kanlı çatışmalara sebep olmuştur. Alevi / batıni / kamcı Türkmenler bu kalkışmada Selçuklu ordusunu 12 defa mağlup etmiştir.

Babai ayaklanması ile ilgili çok farklı düşünce ve görüşler ileri sürülmektedir. Bu düşünce ve görüşlerin hemen hepsi de kimi ideolojik yaklaşımlardan neşet etmektedir. Ancak burada, en gerçekçi ve bilimsel olduğuna inandığımız için Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerine yer vermek istiyoruz:

“ Muhtelif görüşleri hareket noktası alan değişik araştırıcı ve yazarlar, bu isyana, kendi inanış ve ideolojileri açısından yaklaşmış ve “ideolojik ağırlıklı” açıklamalar getirmişlerdir. İsyanın insan unsuru olarak kullandığı kitle, göçebe Türkmenlerdir. Bunlar, daha alt ayrıma girildiğinde, Ahnet Yaşar Ocak’ın da işaret ettiği gibi, Kalenderiler, Haydariler, Yeseviler vs. olarak sıralanabilir. Alt ayrımda adları ve çeşitleri ne olursa olsun, bu kitle, Selçuklu yönetiminden şu veya bu nedenle şikayetçi, şu veya bu nedenle horlanıp ezilen, şu veya bu nedenle haklarının ihlal edildiğine inanan bir kitleydi. Bu halis Türk kitle ayrıca, Selçuklu yönetim kadrolarının ve tabiiki buna bağlı olarak bir yığın devlet imkanının İran uyruklu kişilere teslim edilişinden de çok rahatsızdı. Ocak’ın da söylediği gibi, bu kitle, kurdukları devletin kadro ve imkanlarının yabancı unsurlara peşkeş çekilmesine asla tahammül edemiyordu. Selçuklu yönetimi ise, Türkmen unsurları, üçüncü sınıf adam olarak görmeye devamla, üst kademe görev ve hizmetleri İran asıllı veya tandanslı unsurlara vermeye devam ediyordu. İyice bunalan göçebe Türkmen unsurlar, fitilleri ateşlenmeye hazır halde bekliyorlardı. Bu fitili ateşlemede, derin bir hürmetle bağlı oldukları Babalara yani tasavvuf büyüklerine ümit bağladılar. Toplumsal patlama noktasına gelindiğinde, kitlenin harekete geçmesi, kitle ruhunda ve şuurunda en hakim değere “yöneticilik rolü”nü vermektedir. Babai isyanında bu rol, Türkmen kitlenin bağrına bastığı Babalara verilmiştir. Eğer Babalar olmasaydı, patlama, başka bir değerin bayraktarlığı altında ortaya çıkacaktı. Önemli olan, patlamayı hazırlayan şartların, bir isyanı gerekli kılmış bulunmalarının kabulüdür.

“ Bu isyanda, elbette ki daha bazı sebeplerden, daha bazı yan etkilerden söz edebiliriz. ( …) Fakat bizim için, üzerinde fikir imal edilecek nokta esas etkendir. Bu esas etken, Babailer isyanı için konuştuğumuzda, göçebe – Türkmen kitlenin perişanlığı ve huzursuzluğudur.” ( 35 )

HUBYAR SULTAN

Hubyar Sultan, Ahmet Yesevi ekolü mensubu Horasan alperenlerinden ulu bir batınî babası olup, Türkmen Alevi dede ocağı kurucusudur. Halk arasında Hubyar, Hubyar Sultan, Hubyar Devletlü, Hızır Hubyar, Hubyar Baba, Hubyar Derviş olarak adlandırılmaktadır.

Birleşik bir kelime olan Hûbyâr’ın iki anlamı vardır. Hû; Allah anlamındadır. Hûb; güzel, hoş, iyi demektir. Yâr; yârân, dost, sevgili, ahbab, mahbûb, muhib anlamlarını ifade etmektedir. Hûbyâr ise birincisi dünyevi anlamda “Güzel Dost” demektir. Türkmence; Huday (Hudaay); Allah, Hüda. Hudayyolı (Hudayyoolı); Allah için kesilen kurban, demektir ki, eski Orta Asya Türkçesinde ve lehçelerinde aynı anlamlara gelen benzer sözcükler vardır. İkincisi ise manevi anlamda “Allah’ın sevgilisi”, “Allah’ın Güzel Dostu” ya da “Hakk Ereni”ni, Allah yolunda başını (serini) kurban etmeye hazır, kamil insanı ifade eder ki; Aleviler de “Hubyar Sultan”ı bu anlamda telakki etmişlerdir.

Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli ile çağdaş olan Hubyar Sultan’ın Türkistan’da evli olduğuna dair bir rivayete rastlamadık. Bu durum Alevilik’teki tek eşlilik anlayışından kaynaklanmış olabilir. Ortak görüş; Hubyar Sultan, Anadolu’ya gelip yerleştikten sonra evlenmiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey (Ö.1277) yöreyi irşat amacıyla Yalıncak Sultan adlı bir zatı gönderir. Bu zat da bugünkü Sivas’ın Hafik İlçesinin Yalıncak Köyü’ne yerleşerek dergahını kurar. Hubyar Sultan da Yalıncak Sultan (Ö. 1283 )’ın kızı Gönül Ana ile evlenir ve soyu bu hatundan devam ederek bugünlere gelir. Bu evlikten de anlaşılacağı gibi Hubyar Sultan ile Karamanoğlu Mehmet Bey arasında sıkı bir siyasi ilişki mevcuttur. Varolan bu ilişki bölgedeki halk hareketlerine de yansımıştır.

Bugünkü Kazakistan’ın Türkistan bölgesinden Oğuz-Beydili boyu oymakları ile Anadolu (Rum)’ya göçerek; Tokat bölgesine yerleşen Hubyar Sultan da Hoca Ahmet Yesevi halifelerindendir. Hubyar Köyü’nde tarihsel olarak Beydili Sıraç topluluklarına ve Hubyar Dede Ocağı’na damgasını vuran Hubyar adında iki zat vardır. I.Hubyar Sultan, 13.yüzyılda, II.Hubyar Abdal 16.yüzyılda yaşamıştır. İki Hubyar’ın yaşam öyküsü, rivayetleri, menkıbeleri, kerametleri, ozanların deyişlerinde birbirine karışmıştır. I. Hubyar Sultan’ın konar – göçer bir şekilde zaman zaman geldiği Ormanlık yöresi kutsal kabul edilmektedir. Kendi adıyla anılan bugünkü Hubyar Köyü’nü kuran II.Hubyar Abdal ise Horasan’dan gelen Hubyar Sultan’ın torunlarındandır.

I.Hubyar diye de bildiğimiz ve 13. yüzyılda yaşayan Hubyar Sultan’ın tam olarak ne zaman ve nerede öldüğü bilinmemektedir.

16.yüzyılda yaşayan Hubyar‘ın ise eldeki belgelere göre 1570’li yıllarda öldüğü düşünülmektedir. Hubyar Abdal diye de adlandırdığımız II.Hubyar‘ın türbesi Tokat Almus Hubyar Köyündedir. Bu türbenin nezdinde her iki Hubyar bir kabul edilmekte ve dua ve kurbanlar buraya sunulmaktadır.

Hubyar Abdal, 1527 yılında Tokat bölgesinde yapılan Celali İsyanlarından Zünnünoğlu Halil ayaklanmasına katılmış hatta bu ayaklanmanın organizesini sağlamıştır. Bu isyanın kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra bugünkü Hubyar Köyü sınırları içerisinde bulunan Tekeli Dağı eteklerinde bulunan Gürgençukuru diye de bilinen Ormanlık alana yerleşmiş ve hayatını burada tamamlamıştır.Hubyar Abdal, Hubyar Köyüne bir Tekke kurarak taliplerine ve gelip geçenlere aş imkanı sağlamıştır. Buraya kurduğu dergahta yetişen dedelerle Kızılbaş Beydili Sıraç Türkmenlerine hizmet etmiş, onların birliğini ve dirliğini temin etmiştir.(36)

Dipnotlar:

Anton Jozef Dıerl, Anadolu Aleviliği, s. 94.

Gibb, Orta Asya’da Arap Fütühatı, Çev.: M. Hakkı, s. 14.

Anton Jozef Dıerl, age, s. 119

Faik Bulut, Alisiz Alevilik, s. 480.

Cemal Şener,Alevilik Olayı, s. 35.

Cemal Şener, age. s.37.

Cemal Şener, age. s.39.

M. Tevfik Oytan, Bektaşiliğin İçyüzü, c.2, s. 250.

Hüseyin Bal, Alevi İslam Yolu, s. 135 -136.

Abdülbaki Gölpınarlı, Velayetname, s. 99.

Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, s.271.

Abdülbaki Gölpınarlı, Velayetname, s. 99.

Pir Sultan Abdal Divanı, Ant Yayınları, s. 331.

Pir Sultan Abdal Divanı, Ant Yayınları, s. 15.

Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, s. 115.

Besim Atalay, age. s. 117.

Cemal Şener, age, s. 160.

Hüseyin Bal, age. s. 150 – 151.

Aziz Yalçın, Makalat – ı Hacı Bektaş Veli, s. 400.

Hüseyin Bal, age. s. 153.

M. Tevfik Oytan, age, c.2, s. 29.

Hüseyin Bal, age. s.155.

Hüseyin Bal, age. s. 155 – 156.

Erdal Zeki Aslan, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 3, s. 53.

İsmail Onarlı, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 8, s. 47.

Refik Engin, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 8, s. 48.

Lütfi Kaleli, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 8, s. 44 – 45.

Lütfi Kaleli, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 8, s. 45.

www.karacaahmet.com

www.karacaahmet.com

Ahnet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı, s. 96.

Osman Turan, Selçuklular Zamanı Türkiye, s. 425.

Cemal Şener, age, s. 99.

İsmail Kayaoğlu, Anadolu’da 13. Yüzyıl Derviş Tarikatleri ve Sosyal Zümreler, Uluslar arası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, s. 21.

Yaşar Nuri Öztürk, Tarih Boyunca Bektaşilik, s. 68.

www.hubyar.org

Güçlü Kamcı / Şamani İzlere Rağmen Alevilik Nasıl İslam’ın Özü Olabiliyor ?

Samimi Alevi müslümanlar Aleviliği, “ İslam’ın Özü “ olarak görürler. Fakat bu tabir Aleviler üzerinde hesabı olan inançsız, ateist kişi ve çevreleri rahatsız etmektedir. Onların rahatsızlığının doğrudan doğruya İslam’dan kaynaklandığı bes bellidir. İslam’ın en güzel ve Türk’e has yorumu olan Alevilikten de rahatsız olmaları pek tabiidir. Bu çevreler, İslam’ı eşittir Sünni ve Şii İslam biçiminde gördükleri veya görmek istedikleri için Aleviliği İslam dışı saymaya gayret göstermektedirler. Oysa İslam, Sünnilik veya Şiilik demek değildir. Aynı şekilde İslam eşittir Alevilik demek de değildir. Alevilik, İslam’ın Türklere özgü bir yorumudur. Her ne kadar gayri Türk Alevi / Bektaşi topluluklar olsa da Alevilik Türklerce üretilmiş ve geliştirilmiş tabii bir İslam yorumudur. Bundan dolayıdır ki, Aleviliğin içinde İslam öncesi Türk İnançlarına dair çok güçlü ve derin izler bulunmaktadır. Bu izlerin varlığı Aleviliği, İslam’ın dışına taşımaz ve onun “ İslam’ın Özü “ olma vasfına aykırılık teşkil etmez. İslam denilince akla gelen bir sürü farklı yorumdan sadece birini veya bir kaçını kabul edip kalanları reddetmekle İslam’ı tanımlamış ve tanımış olamayız. Bu cümleden olarak, İslamlığı sadece Sünniliğe veya Şiiliğe indirgemek tarihsel ve sosyalojik gerçeklere ayrkırıdır. Sünnilik, Şiilik, Alevilik / Bektaşilik, İsamililik, Zeydilik, Vahhabilik, Dürzilik, Nusayrilik vb. hepsi İslam dairesi içindedir. Hepsinin kullandığı literatür büyük ölçüde ortaktır. Hepsi de İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an karşısında geliştirdikleri tavır ve Kur’an’a dair ortaya koydukları özgün yorumlar çerçevesinde şekillenmişlerdir. Dolayısıyla herkesçe üzerinde ittifak edilen bir İslam anlayışı ve yorumu yoktur. Kaldı ki, Sünnilik ve Şiilik için de durum aynıdır. Tek bir Sünni anlayış, tek bir Şii anlayış yoktur. Sünniler ve Şiiler de kendi aralarında sayısız alt mezhepsel oluşum, tarikat , cemaat vb. yapılara sahiptir. Bu da pek tabii bir durumdur. Çünkü İslam’dan veya onun her hangi bir yorumu olan mezheplerden herkesin aynı şeyi anlamasını beklemek olanak dışıdır. Hal böyleyken İslam’ın bir yorumu olan her hangi bir ekolü temel alarak Aleviliği İslam dışı addetmek insafsızlık olduğu kadar aynı zamanda cahilliktir.

O halde Aleviliği tanımlarken kullanılan tabirlerden biri olan “ İslam’ın Özü “ ifadesiyle ne kastedilmektedir ? Nedir İslam’ın özünü oluşturan inanç ve değerler?

İslam’ın özü tanrısal vahyin temelini teşkil eden “tevhid İnancı” dır. Yani Tanrı’nın Birliği İnancıdır. Tanrı’ya kul olmak ve ona tapınmak / ibadet etmektir. Hazreti Muhammed’i peygamber, Kur’an’ı kutsal kitap, Hazreti Ali’yi vasi – yi Resulullah kabul etmektir. Bununla ilintili olarak da barış ve esenlik, eşitlik ve kardeşlik, toplumsal dayanışma ve hoşgörü, kul hakkına riayet, iyiliği emredip kötülükten sakındırma, yalandan ve yalancı tanıklıktan uzak durma, zina, fuhuş vb. çirkinliklerden kaçınma, emeği ile geçinme, haksız kazancı gayri meşru görme, zulme rıza göstermeme gibi ahlaksal ilkeleri yaşama egemen kılmaya çalışma savaşımıdır. İşte İslam’ın özü olarak sıraladığımız tüm değerlerin hepsi Alevilik’te mevcuttur. Bundan dolayıdır ki Alevilik İslam’ın özüdür. İslam ise kendinden önce gelen bütün dinlerin özüdür. Dolayısıyla Alevilik İslam öncesi dinlerin de özüdür. Alevi Müslümanlarca yaşatılan İslam öncesi Türk inançlarına ait değerler ve kültürel özellikler Aleviliğin İslam dışı sayılmasına hiçbir biçimde neden teşkil edemez. Çünkü İslam’ın ortodoks yorumu biçiminde adlandırlan Sünni ve Şii İslam anlayışında da İslam öncesi kadim Arap, Fars ve diğer orta doğu kültürlerine ait değerler, inançsal özellikler mevcuttur. Nasıl ki bu değerler ve kültürel özellikler Sünniliği veya Şiiliği İslam dairesi dışına çıkarmıyorsa Alevilikteki kamcı / şamani değerler ve kültürel özellikler onu gayri İslami kılmaz, kılamaz.

Sünni ve Şii İslam anlayışlarında mevcut olan kadim inanç ve kültürlere ait özellikleri örneklerle açıklayalım.

Kur’an’ın indiği toplum olan 7. asır Arap toplumunun yaşamındaki sosyo kültürel değer ve özelliklerin tanrısal vahyin yazıya aktarılmış hali olan Kur’an’da yer alış biçimine Alevilerin Kur’an’a Yaklaşımı başlıklı konuda kısmen değinmiştik. Burada da birkaç çarpıcı örnek daha verelim. Ancak şunu tekrar söyleyelim ki, Kur’an’daki İslam, Arap toplumunun temel kültürel özellikleri çerçevesinde şekillenmiş bir dindir. Bu nedenle Kur’an, Araplara özgü hükümler, kurallar ve açıklamalar içermektedir. Kur’an’ın yerel unsurları diyebileceğimiz bu hüküm, kural ve açıklamalar, Sünni ve Şiilerin büyük bölümü tarafından evrensel addedilmiş, Araplara özgü kimi İslami unsurlar Arap olmayan diğer Müslüman halklara da dayatılmıştır. Bunun sonucunda İslamlaşma adı altında bir Araplaşma hareketi yaşanmıştır. Fakat Türkler Araplaşmayı reddettikleri için Araplara özgü pek çok İslami unsuru kabul etmeyip İslam’ın evrensel hükümleri temelinde bir Müslümanlık anlayışı geliştirmişlerdir. Yakın zamana değin Türklerin büyük bölümünün batıni / Alevi / tasavvufi / mistik bir İslam anlayışına sahip olduğu tarihen sabittir. Sünnileşme veya Şiileşme, yakın zamanların, yaklaşık olarak son iki asrın ürünüdür. 17. ve 18. yüzyıllara değin Anadolu nüfusunun bile büyük çoğunluğunun Alevi / Bektaşi olduğu göz önüne alınacak olursa ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Türklerin arasında Sünni veya Şii İslam’ı benimseyenler daha ziyade aristokrat / elit kesimdir. Yine belirtelim ki, halktan Sünniliği benimseyen kitleler de Sünniliği zahiren kabul etmişlerdir. Sünnilik örtüsü altında yaşayan Batıni / Alevi / Şamani / Mistik gelenek, inanış ve ritüeller hala Anadolu’da ve Türkistan’da, özellikle de kırsal kesimde çok canlı bir şekilde gözlemlenebilmektedir.

Şimdi gelelim Sünni İslam’daki kadim Arap ve Ortadoğu kültürlerine ait kimi özelliklere…

Bugün Sünni ve Şii müslümanlarca uygulanan namaz, hac gibi ibadetlerin şekli esasları kadim Arap ve Ortadoğu kültürlerine aittir. Bu şekil ve esaslar o denli yaygın biçimde bilinmektedir ki Kur’an, bunları yinelemeye gerek görmemekte ve sadece “ Namaz kılın, Hacc edin…” demekle iktifa etmektedir. Zira bölge insanı namaz kılın, denildiğinde zaten bunun nasıl bir şey olduğunu bilmektedir. İslam öncesi dönemde de namaz kılma, bir ibadet biçimi olarak bölge insanı tarafından uygulanmaktaydı. Nitekim bugün Süryani Hrıstiyanlar, Sünni Müslümanların kıldığı namazı andırır tarzda kiliselerde ibadet etmektedirler. Yine bilmekteyiz ki, İslam öncesi dönemde Arap yarımadasında bulunduğu bildirilen ve kendilerine “ Hanif “ adı verilen topluluk da bugün Sünni ve Şii Müslümanların kıldığı gibi namaz kılmaktaydılar. Bunlar da göstermektedir ki, namazın şekli yerel kültüre aittir. Ortadoğu İnsanı Tanrı’ya namaz adı verilen hareketleri uygulayarak tapınmaktaydı. İslam dini bunu değiştirip yepyeni bir tapınma biçimi vaz etmemiştir. Bu cümleden olarak söyleyelim ki, Ortadoğulu olmayan ve İslam’ı benimseyen halkların da aynı Ortadoğu halkları gibi Tanrı’ya tapınma zorunlulukları yoktur. Onlar kendi kültürel geçmişlerinden gelen tapınma biçimleri ile ibadet edebilmelidirler. Nitekim Alevi / Bektaşilerin uyguladığı cem ayini ve semah da Türk halklarının kültürel geçmişlerinden gelen bir tapınma biçimidir. Bundan dolayıdır ki, İslam‘da cem ayini ve semah yoktur, demek abestir. Abes olduğu gibi aynı zamanda İslam’ın sadece Ortadoğu’ya has bir din olduğu iddiasına güç kazandırmaktır.

( Yeri gelmişken hemen ifade edelim. Cem ayininin ve semahın teolojik kökeni Kırklar Meclisi ve Kırklar cemidir. Kırklar Meclisi’nin hiçbir İslami kaynakta ( Kur’an ve Peygamberin hadisleri kastediliyor.) yer almadığını iddia eden çevrelere yanıt olmak üzere bir açıklama yapalım. Kur’an’da ve peygamberin hadislerinde miraç olayından da çok yüzeysel olarak bahsedilmektedir. Miraçla ilgili olarak Kur’an’da İsra Suresi’nde şöyle denilmektedir:

“ Bir bölüm kanıtlarımızı / ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid – i Haram’ dan, çevresini kutlu kıldığımız Mescdi – i Aksa’ ya götüren ne yücedir. Gerçekten o, işitendir, görendir. “(17)

Miracın metafizik bir olay olması nedeniyle Kur’an’da ayrıntılandırılmadığını görmekteyiz. Fizik alemde yaşayan insanların miraç hadisesini anlamaları ve algılamaları zaten olanak dışıdır. İnsanlara düşen inanmaktır / iman etmektir. Miraç sırasında Hazreti Muhammed’in neler yaşadığı Kur’an’da açıklıkla anlatılmamaktadır. Ancak kimi ayetlerin imaen miraçtan bahsettiğine dair yorumlar bulunmaktadır. Burada çok net bir biçimde belirtelim ki, Miraç’taki Muhammed, Mekke’de, Medine’de halkın arasında dolaşan yani fizik alemde yaşayan Muhammed değildir. Miraç’taki Muhammed, fizik alemdeki Muhammed’in metafizik boyutudur. Miraç sırasında yaşanan diğer olaylar da öyledir. Yolda arslan donunda Ali’ye rastlaması, ona yüzüğünü vermesi, sonra dönüşte Kırklar Meclisi’ne uğraması vb. hepsi metafizik olaylardır. Kırklar Meclisi’ndeki Ali de Mekke’de, Medine’de yani halkın arasında dolaşan, fizik alemde yaşayan Ali değildir. Kırklar Meclisi’ndeki Ali, fizik alemdeki Ali’nin metafizik boyutudur. Dolayısıyla Kırklar Meclisi aslında pek çoklarının sandığı gibi fiziki dünyada mevcut olan bir meclis değil, manevi alemde var olan bir meclistir. Yani Alevi / Bektaşi yolunun literatürüne göre bu bir sırdır. Bu sırra da ancak erenler / ermişler / veliler erebilir. Bu sırra ermenin yolu da tasavvufi / mistik bir eğitimden geçmektedir. Nitekim Alevi / Bektaşi yolunun erenleri, yüzyıllardır bu sırrı yolun taliplerine anlatmaktadırlar. Alevi / Bektaşilerin Kırklar Meclisi konusundaki kaynakları da yolun uluları olan erenlerin anlattıklarıdır. Müminler için bu hususta kuşkuya yer yoktur. Zahiriler ve inkarcılar ise buna inanmak noktasında zaten nasipsiz ve kısmetsizdirler. Manevi dünyadaki Kırklar Meclisi’nin üyelerinin maddi alemdeki karşılıkları olan kişiler ise “ Ashab – ı Suffa “ adı verilen topluluğun kimi mensuplarıdır. Metafiziğe inanmayan yani ateist olan kimselerin kalkıp Kırklar Meclisi’ni, Kırklar’ın Cemi’ni, oradan miras kalan semahı, cem ayinini kendi maddeci / materyalist paradigmaları çerçevesinde sorgulamaları kelimenin en hafifiyle dürüstlük değildir.)

Hac ve oruç için de durum aynıdır. İslam’dan önce kadim Arap ve orta doğu kültürünün bir öğesi olarak hac geleneğinin mevcut olduğunu bilmekteyiz. Mekke’de ve Kabe’nin çevresinde her yıl belli aylarda panayırlar düzenlendiğini, bu panayırlara Arap yarımadasının ve Ortadoğunun çeşitli bölgelerinden insanların geldiğini, Kabe’yi tavaf ederek ibadet ettiklerini, bu sırada şiir yarışmaları düzenlendiğini hatta bu şiirlerin en güzellerinin “ muallaka – i seb’a “ adıyla Kabe’nin duvarlarına asıldığını da bilmekteyiz.

Sonradan İslam’la birlikte bu hac olayının daha düzenli ve kurallı hale getirildiğini görüyoruz. Yine İslam öncesi Arap toplumunca kendilerinde savaşın yasak olduğu “haram aylar” adıyla anılan ayların, İslam sonrası dönemde de aynı konum ve işlevini sürdürdüğü dahası onlara ilaveten kutsal üç ayların / Recep, Şaban ve Ramazan’ın ihdas edildiğini de bilmekteyiz. Ayrıca Oruç ibadetinin kadim Ortadoğu ve Arap kültüründe de yer aldığı bilinmektedir. (Gerçi değişik biçimlerde de olsa dünyanın farklı bölgelerinde de oruç benzeri ibadetler vardır.) Nitekim Kur’an’da ;

“ Ey inananlar ! Oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı / farz kılındığı gibi sizin de üzerinize yazılmıştır. Umulur ki, korunursunuz. “(18) denilmektedir. Bu ayette sadece oruç tutulması gerektiği belirtilmiş fakat esaslarına ilişkin bir bilgi verilmemiştir. Bunun nedeni de oruç ibadetinin bölge insanı tarafından biliniyor olmasıdır. Ancak daha sonra orucun tutulma esasları konusunda çeşitli ihtilaflar belirince ayrıntılandırıcı bilgiler içeren diğer ayetler de nazil olmuştur.

Domuz eti yasağı ve sünnet olma geleneği de bu kabildendir. Bilindiği gibi domuz eti yasağı ve sünnet olma geleneği Araplarla aynı orjinden gelen dolayısıyla aynı kültürel iklimi paylaşan yahudilerce de uygulanmaktadır. Yahudilerden gelen pek çok inanç ve geleneğin İslam tarafından miras alındığı bilinmektedir. Hatta ibadet sırasında Yahudi kadınlarının başlarına örtü almaları da İslam’da uygulanan örtü geleneğinin kökenlerinden birini oluşturmaktadır.

İslam’ın kadim Arap ve Ortadoğu kültürlerinin tanrısal vahiyle birlikte doğal bir sentez oluşturduğunu kanıtlayan veriler başlı başına bir çalışma gerektirmektedir. Biz burada bu verilerden sadece bir kaçını sunmakla yetiniyoruz. Bu bağlamda son olarak Kabe’ de bulunan / Kabe’nin bitişiğinde yer alan “ Karataş “ / “ Hacer’ül – Esved “ ile ilgili birkaç şey söyleyelim.

Karataş, İslam öncesi dönemde de Araplarca ihtiram gösterilen nesnelerdendir. Kabe’nin bir onarımının ardından ( Kabe, yapımından sonra pek çok kez onarılmıştır. Bu onarımlar İslam sonrası dönemde de devam etmiştir. Hatta Kabe, karşıt müslüman ordularca bir çok kez yıkılmış ve baskına uğramıştır.) Karataş’ın yerine konulması sırasında bu işlem, Arap kabileler tarafından saygınlık ve nüfuz sebebi sayıldığından tartışma yaşanmıştır. Hazreti Muhammed efendimiz zekası ve feraseti sayesinde bu tartışmanın bir savaşa dönüşmesine engel olmuştur. Sonuçta her bir Arap kabilesinden bir temsilcinin katılımıyla peygamberin hırkasının üzerine konulan Karataş, hırkanın uçlarından tutmak suretiyle hep birlikte yerine yerleştirilmiştir. Karataş, Kabe’nin tavaf edilmesi sırasında tavafa başlangıç noktası olarak kullanılmaktaydı. İslam’dan sonra da aynı şekilde bir işlevle Kabe’deki mevcudiyetini sürdürmüştür. Ne var ki zamanla bu konumunun ve işlevinin ötesinde bir ihtirama kavuşmuştur. Zamanla kutsallaşmış, kendisine el ve yüz sürülen, öpülen, karşısında ağlanılan bir nesne haline gelmiştir. Dahası bu taşın cennetten geldiğine inanılmaya başlanmıştır. Yine bilindiği gibi İslam tarihindeki en ilginç oluşumlardan biri olan Karmatiler, Karataş’a gösterilen ihtiramı putçuluk olarak değerlendirip, bir Hac ibadeti sırasında Mescid – i Haram’ı basmış, pek çok hacıyı kılıçtan geçirmiş ve bu taşı alarak götürmüşlerdir. Yirmi yıl boyunca Karataş, Karmatilerin elinde deyim yerindeyse tutsak kalmıştır. Hatta Karmatilerin liderinin bu taşı tuvalet taşı olarak bile kullandığı rivayet edilmektedir. Daha sonra Fatımi halifesinin ricası üzerine Karataş, tekrar yerine konulmuştur.

Burada anlatmaya çalıştığımız olay şudur: İslam öncesi dönemde Kabe’de bulunan tüm putlar Mekke’nin fethinin ardından yıkılmışken, bu taşa dokunulmamış ve bu taş put olarak değerlendirilmemiştir. İslam öncesi dönemin çok önemli ve güçlü bir kültürel, dinsel öğesi olan Karataş, İslam sonrası dönemde de aynı şekilde muhafaza edilmiştir. Karataş, bugün de Hacca giden Sünni ve Şii Müslümanlar tarafından büyük bir ihtiramla selamlanmakta, öpülmekte, kendisine el ve yüz sürülmekte, karşısında ağlanılmaktadır. Başlangıçta bölge insanın, sonradan da bütün Sünni ve Şii Müslümanların değer verdiği Karataş ve ona gösterilen ihtirama saygı duyuyoruz. Ancak, Alevi / Bektaşi Müslümanların türbe ziyaretleri sırasında Alevi / Bektaşi yolunun erenlerinin sandukalarını öpmesini, yatırlara mum dikmesini, Hazreti Ali’ye ve dolayısıyla onun don değiştirmiş hali olduğuna inanılan Hükar Hacı Bektaş Veli ve Şah İsmail Hatai’ye uluhiyet atfetmesini, Ay ve Güneş’e ihtiram etmesini şirk yani Tanrı’ya ortak koşma olarak gören Sünni ve Şii din bilginlerine ve özellikle de Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı’na sormak isteriz :

Eğer Alevi / Bektaşilerin yukarıda sıraladığımız inanç ve ritüelleri şirkse Karataş ve ona gösterilen ihtiram şirk değil midir ?

Yine Türkiye’de özellikle Ramazan ayı içerisinde cami cami dolaştırılan ve “ sakal – ı şerif “ diye anılan Hazreti Muhammed’in sakalının öpülmesi, koklanması, el ve yüz sürülmesi ve yine Hırka – i Şerif Camii’nde bulunan peygamberin hırkasına gösterilen ihtiram ve saygı şirk değil midir ?

Alevi / Bektaşilere göre bunların hiçbiri şirk değildir. Bir sevginin ve bağlılığın yansımasıdır, dışa vurumudur. Alevi / Bektaşi Müslümanlar, Sünni Müslümanların bu ritüellerine saygı duymaktadırlar. Ancak aynı saygının kendi inanç ve ritüellerine de gösterilmesini gayet tabii olarak beklemektedirler.

Görüleceği ve gayet net bir biçimde anlaşılacağı üzere Alevi / Bektaşilerce yaşatılmakta olan sayısız kamcı / şamani gelnek, inanç ve ritüeller, Aleviliği asla İslam dışı kılmaz, kılamaz.

  1. ALEVİLİK VE TÜRK DİLİ

Türklerin İslam’a girşiyle birlikte Türk kültüründe çok büyük değişimler yaşanmaya başlamıştır. Kültürün en önemli öğesi ve taşıyıcısı olan dildeki değişimler ise bu değişimlerin en bariz olanlarındandır. İslamlaşmadan kısa bir süre sonra Türkler, Arap alfabesini kullanmaya başlamışlardır. Uygur ve Gök Türk alfabeleri terkedilmiştir. Arap alfabesiyle birlikte Türk diline öncelikle dinsel alanda olmak üzere pek çok Arapça ve Farsça sözcükler girmeye başlamıştır. Zamanla Türk dili tanınamayacak dereceye gelmiş, Arap ve Fars diline ait söz ve dilbilgisi kurallarıyla boğulmuştur. Özellikle Arap dilinin kutsal, tanrısal bir dil olduğu teması bağnaz din bilginleri tarafından işlenmiş, bu bağlamda bir sürü uydurma hadislerle, bu kültürel cinayete İslam’ın peygamberi Hazreti Muhammed de ortak edilmek istenmiştir. Peygambere mal edilen hadislerle cennet dilinin Arapça olduğu, Allah’ın son kutsal kitabını Arap dilinde indirmek suretiyle Arap diline kutsiyet verdiği fikri Türkler arasında yayılmaya başlamıştır. Dolayısıyla İslamlaşma adı altında tam bir Arap ırkçılığı yayılmış ve bunun tabii bir yansıması olarak da Arap kültür emperyalizmi yaşanmıştır. Bu süreçte Gazneliler Devleti, Seçuklu İmparatorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti vb. Türklerce kurulan kimi devletlerin resmi dil olarak Arapça ve Farsçayı kullandıkları malumdur. Dolayısıyla Türk dilinin devlet erkinden dışlandığı, aşağılandığı hazin bir dönem Türklüğün kaderi haline gelmiştir. ( İranlı yazar ve bir dönem Türkiye’de kültür ateşeliği yapan Muhammed Emin Riyahi, “Osmanlı Topraklarında Fars Dili ve Edebiyatı” adında bir kitap kaleme almış, Seçukluların kültürel anlamda Fars olduklarını, dolayısıyla kurdukları devletin Fars devleti sayılması gerektiğini ileri sürmüştür. Ayrıca kitapta Osmanlı padişahlarının önemli bir kısmının ve diğer elitlerin Farsça hayranı olduklarından, Farsça şiirlerle dolu divanları bulunduğundan övgüyle bahsedilmektedir. Sözkonusu kitap, İnsan Yayınları tarafından, Mehmet Kanar’ın çevirisiyle 1995 yılında yayımlanmıştır. )

Egemen Sünni İslam anlayışını benimseyen Türk seçkinlerinin bu dönemde halklarına iyice yabancılaştıkları; Türk isimlerini bırakıp Arap ve Fars isimleri aldıkları, Türklüğü ve Türkçeyi hakir gördükleri bilinmektedir. Ancak bu ağır zulüm karşısında ayağa kalkıp Türk dilini ve Türklüğün öz saygısını korumaya çalışan Türk bilginleri, Türk ozanları da tarih sahnesine çıkmaya başlamıştır. Ahmet Yesevi, Kaşgarlı Mahmud, Edip Ahmet Yükneki, Yusuf Has Hacib, Ali Şir Nevai vb. Türk bilgin ve uluları yarattıları yapıtlarla Türk dilinin Arap ve Fars dili karşısında yok olup gitmesine ve Türklerin İslamlaşmayla birlikte asimile olup Araplaşmasına ve Farslaşmasına engel olmaya çalışmışlardır. Nitekim Anadolu Alevi / Bektaşilerinin pirlerinden ve ilk Türk mutasavvıflardan olan Hoca Ahmet Yesevi / Pir – i Türkistan şöyle demiştir:

“ Sevmiyorlar bilginler sizin Türk dilini

Erenlerden işitsen açar gönül ilini

Ayet, hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar

Anlamına erenler başlarını eğip uyarlar…” ( 19 )

İşte tarihin bu devresinde büyük göçebe Türkmen kitleleri kendilerine önderlik eden batıni / Alevi / şamani Türkmen derviş ve ozanlarıyla Araplaşma ve Farslaşmaya karşı doğal bir direniş kalesi inşa etmişlerdir. Bu direniş doğal olarak gelişen, refleksif ve reaksiyoner bir hareket biçiminde yayılan ve sosyo ekonomik taleplerle de güçlenen ihtilalci / devrimci bir karakter kazanmıştır. Bu bağlamda Emevi / Abbasi / Arap İslam anlayışını benimseyen ve Türklüğe yabancılaşan egemenlere karşı binlerce ayaklanma gerçekleştirilmiştir. Bu ihtilalci / devrimci ayaklanmaların en ünlüsü ve en etkileyici olanı Karamanoğlu Mehmet Beğ öncülüğünde yapılan ve onbinlerce kişiden oluşan Alevi / batıni / şamani göçebe Türkmen kitleleri tarafından büyük bir katılımla desteklenen görkemli ihtilaldir. 13 Mayıs 1277’ de gerçekleşen bu ihtilalin Türk tarihine geçen en büyük sonucu Anadolu topraklarında Türk dilinin ilk kez resmi devlet dili olarak ilan edilmesidir. Karamanoğlu Mehmet Beğ, ihtilal sonrası duyurduğu yarlık / fermanla Arap ve Fars dilinin kullanımını yasaklayıp Türk dilinin kullanımını zorunlu kılmıştır. Anadolu Türk / Türkmen tarihinin en aydınlık sayfası olan o görkemli yarlıkta şöyle denilmektedir:

“ Şimdiden girü, hiç kimesne kapuda ve divanda, mecalis ve seyranda Türk dilinden gayrı dil kullanmaya ! “

İhtilal sonrası yaşanan önemli olaylardan biri de halka zulmeden, yabancılaşan, Arap ve Fars hayranı yönetici kesime mensup pek çok kimsenin idam edilmek suratiyle cezalandırılmış olmasıdır. Bu cezalandırma büyük Türkmen kitlelerinin deyim yerindeyse milli bir intikamıdır.

Ne varki seçkinlerin yabancılaşma sürecini bu ihtilal de sona erdirememiştir. İhtilaci Türkmenler yaklaşık bir ay kadar başta kalabilmişlerdir. Bir ay sonunda ihtilal bastırılmış ve Farslaşmış Selçuklu egemenleri tekrar yönetime gelmişlerdir. Bu ayaklanmaya ve ihtilale katılanların kimliğini ortaya koyarken Ebubekr – i Konyevi’nin Ravzat’ül Küttab adlı çalışmasında şöyle denilmektedir:

“ …Türkmen topluluğu ile dinsiz isyancılar..”

Kitapta, Ebubekr – i Konyevi ‘nin ihtilalin bastırılmasından sonra Şemseddin Cüveyni’yi kutlayan Arapça bir kasidesi de bulunmaktadır.( 20 ) Buradaki Türkmen ve dinsiz sözcüğü ile Sünni İslam’ı benimsemeyen Alevi / Batıni / şamani Türkmenlerin kastedildiğini söylemeye gerek bile yoktur.

Anadolu Selçuklularından sonra yaşanan beylikler döneminin ardından sivrilen Osmanlı Beyliği başlangıçta Alevi / Batıni Türkmen dervişlerin desteği ile kurulmuş ve güçlenmişken git gide kendi kurucu unsuruna yabancılaşmış, bu yabancılaşma Yavuz Sultan Selim döneminde doruğa ulaşmıştır. Siyasal yabancılaşma bir tarafa, yabancılaşmanın en ağır biçimde yaşandığı alan yine dil olmuştur. Türk dili bir sürü Arapça ve Farsça sözcüklerle doldurulmuş, dahası pek çok Arap ve Fars dilbilgisi / gramer kuralı Türk diline ithal edilmiş, Türk dili tanınamaz hale getirilmiştir. Türk dilinin içinde bulunduğu bunalımı / buhranı 14. yüzyıl ozanlarından Aşık Paşa şöyle anlatmaktadır:

“ Türk diline kimseler bakmaz idi

Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi bu dilleri

İnce yolu, ol ulu menzilleri…” ( 21 )

İşte Türk dili bu çeşit bunalımlara, dışlanmalara, horlanmalara karşın sahip olduğu gücü ve kendisine sahip çıkan Türk / Türkmen ozanları sayesinde büyüyerek bugünlere değin gelebilmiştir. Osmanlı seçkinlerinin uydurduğu ve içinde Türkçe sözcüklerin sayılabilecek derecede az olduğu “ Lisan – ı Osmani “ / “ Osmanlıca “ ile Türk dili Arap ve Fars kültürünün yoğun saldırısına Alevi / Bektaşi / Batıni ozanların ( Bu arada kimi Osmanlı şairlerinin ve kimi şair padişahların genel manzaraya rağmen sade Türkçe ile yazdıkları şiirleri de söz konusu etmeliyiz. ) şiirleriyle direnmiştir.

Başta Alevi / Bektaşilerin yedi ulu ozanı olmak üzere Türk / Türkmen ozanları, söyledikleri deyişlerle, yazdıkları şiirlerle sadece Türk halkının tercümanı olmakla kalmamış, dünya tarihinin en köklü halklarından olan Türklerin dilini de yok olmaktan kurtarmışlardır. Bu nedenle Yunusların, Pir Sultanların, Fuzulilerin, Kul Himmetlerin, Seyyid Nesimilerin, Şah Hatailerin deyişlerini, nefeslerini bir ibadet vecdi içerisinde bağlama eşliğinde söyleyen, haykıran Anadolu Alevileri, Türk dilinin doğal savunucuları olarak bugün bütün Anadolu ve Balkan Türklüğünün ihtiramına layık seçkin bir Türk topluluğudur.

Bilindiği gibi Sünni ve Şii müslümanlar, ibadetlerini Arap dilinde yapmaktadırlar. Oysa Anadolu Alevi / Bektaşileri ibadet dili olarak Türkçeyi kullanmakta, bütün cemlerini Türkçe yapmakta, nefeslerini / deyişlerini Türkçe okumaktadırlar. Cemlerde okunan Kur’an ayetlerinin de Türkçeleri okunmaktadır. Bu nedenledir ki, Alevilik ile Türk dili arasında dolayısıyla Türklük ile Alevilik arasında inkarı olanaksız olan sarsılmaz bir bağ vardır.

Dünyanın hızla küreselleştiği çağımızda pek çok dilin unutulup gideceğine ilişkin kimi öngörülerin yapıldığı malumdur. Fütürologların / gelecekbilimcilerin öngörülerine göre İngilizce ve birkaç dilin dışında diğer tüm diller unutulacaktır. Türkçe de bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bizce bu unutulma yazgısından kurtulabilecek dillerin başında din dili / ibadet dili olabilmiş diller gelmektedir. Din dili / ibadet dili olabilen diller, o din veya inanç yaşadığı müddetçe yaşayacaktır. Türk dili de Alevilik / Bektaşilik sayesinde din dili / ibadet dili olabilmiştir. İslam dünyasında müslümanların, Arapça dışında din dili / ibadet dili olarak kullandıkları yegane dil, Türk dilidir. Alevi / Bektaşi inancı var olduğu müddetçe Türk dili de varlığını sürdürecektir. Alevilerin dışındaki diğer Türk toplulukları maalesef ibadet dili / din dili olarak Türkçeyi kullanmamaktadırlar. Az sayıdaki kamcı / şamanist Türkleri saymazsak Alevilerin dışında Türkçenin ibadet dili olarak kullanıldığı ciddi bir nüfusa sahip Türk topluluğu bulunmamaktadır. Sanıyorum bu sözlerimizin ardından Alevilik ile Türk dili ve Türklük arasındaki bağ daha iyi anlaşılacaktır. (Son dönemde Hrıstiyan Gagavuz Türklerinin bu yönde yani Türkçeyi ibadet dili olarak kullanma yönünde çalışmalar yaptıkları bilinmektedir. Gagavuz Türkleri, aynı mezhebe mensup oldukları ortodoks Rus Kilisesinin ve Rus din adamlarının etkisiyle ayinlerini Rusça yapmaktaydılar.)

Geçmişte ve bugün Türk / Türkmen kökenli olmayan Alevi / Bektaşi topluluklarının varlığı malumdur. Ancak onlar dahi cemlerinde çoğunlukla Türk dilini kullanmaktadırlar. Çünkü Alevi / Bektaşi yolunun hemen hemen bütün uluları, Türk / Türkmen kökenlidir ve Türk dilinde deyiş ve nefesler söylemişlerdir. Bu nefes ve deyişler ise hangi etnik kökenden olursa olsun bütün Alevi / Bektaşilerin kutsal metinleri hüviyetindedir. Son dönemde özellikle Arnavut dilinde ve Kürt dilinde kimi nefesler söylenmeye başladıysa da bunlar son derece lokaldir. Çünkü Alevi / Bektaşi toplumunun ezici çoğunluğu, yaklaşık yüzde doksan beşi Türk / Türkmen kökenlidir. Türk kökenli olmayan ya da kendilerine bu yönde telkinler yapılan kimi Alevi toplulukları da yapılan tüm telkinlere karşın büyük çoğunluk itibariyle kendilerini Türk kabul etmektedirler. Alevilerin etnik kimliği başlıklı bölümde bu konuya daha geniş bir biçimde değineceğiz.

Alevi / Bektaşi inancı, Türk orjinli olmakla birlikte Türklere özgü değildir. Evrensel bir inançtır. Her ulustan insanın mensup olabileceği bir yol olan Alevi / Bektaşi yolu, özünde insan sevgisinin bulunduğu barışçıl bir felsefeye de sahiptir.

  1. ALEVİLİK VE NEVRUZ BAYRAMI

Nevruz, binlerce yıldır kutlanan bir Türk bayramıdır. Sözcük anlamı olarak, yeni gün demek olan Nevruz, baharın gelişini müjdeleyen bir bayramdır. Gece ile gündüzün eşit olduğu 21 mart günü kutlanır. Gerçi bazı bölgelerde ve topluluklarda 20 – 21 – 22 Mart günlerine de yayılacak şekilde bayram kutlaması yapılır. Nevruz bayramı her ne kadar bir Türk bayramı olsa da, belki de Türklerin yüzyıllar süren siyasal egemenliklerinin bir sonucu olarak Fars, Arap, Afgan, Urdu, Kürt vb. kimi halklarca da benimsenmiştir. Nevruz bayramının kökenini Türklerin dışında başka bir halka veya kültüre bağlama çabalarının ciddi bir yanı yoktur. Bu konuda özellikle İran ve Mezopotamya unsuru öne çıkmaktadır. Ancak bayramın kökeninin İran’a veya Mezopotamya’ya bağlanması hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bu bayram, İran ve Mezopotamya dışında çok büyük bir coğrafi alanda kutlanmakta ve bu coğrafi alanın büyük çoğunluğu Türklerce meskundur. İrani veya Mezopotamyalı halkların Türk coğrafyasında her hangi bir siyasal egemenlikleri mevcut olmamıştır. Dolayısıyla Türk halklarının onlardan bu bayramı öğrenmeleri olanak dışıdır. Ama Türklerin İran’da ve Mezopotamya’da yüzyıllar süren egemenlikleri vardır. Bu hususta mümkün olan bir diğer ihtimal de Nevruz’un her halk tarafından başka nedenlerle fakat tesadüfen aynı tarihlerde kutlanmasıdır. Yani aynı tarihlerde değişik halkların değişik nedenlerle bir bayram kutluyor olmasıdır. Eğer bu ihtimal, ihtimalden öte gerçek bir durum ise, o zaman tarih veya isimlendirme aynıdır diye bayramın kökenini de tek bir halka bağlama ve diğer halkların sonradan etkilenme suretiyle bu bayramı öğrendiklerini iddia etme pek sağlıklı bir yaklaşım olarak görünmemektedir. Mezopotamya, İran ve komşu bölgelerdeki halkların hemen hemen hepsi bu bayrama aynı ismi vermektedirler. Oysa Türk dünyasının farklı yerlerinde bu bayramın başka adlarla da anıldığını bilmekteyiz. Bu da, zannımızca Nevruz’un Türklere ait bir bayram olduğunun göstergelerinden biridir.

Türk dünyasında bu bayrama Nevruz sözcüğünün yanısıra “ Ulusun Ulu Günü “, “ Yengi Kün “, “ Bozkurt Bayramı “ , “ Ergenekon Bayramı “, “ İlkyaz Yortusu “ gibi adlar da verilmektedir. ( 22 )

Nevruz Bayramı, bugün Azerbaycan ve Orta Asya Türk devletlerinin tümünde resmi bayram olarak kutlanmaktadır. Ülkemizde ise sadece halkımız tarafından kutlanmaktadır. Özellikle seksenli yıllarla birlikte bu bayramın bir Kürt bayramı olduğu telkin edilmiş, bölücü örgüt tarafından her yıl 21 mart günü ayaklanma provalarına dönüştürülmüştür.

Ancak özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığına kavuşan Türk devletleri ve yeniden kaşfedilen Türk dünyası gerçeği sayesinde bu bayramın bütün Türk dünyasında kutlanan milli bir bayram olduğu daha net ortaya çıkmıştır. Anadolu’da Nevruz’un Türklerce nerdeyse unutulmaya yüz tutmuş bir bayram olması onu Kürt bayramı olarak sunmaya çalışanların tezlerine güç vermiştir. Ne varki Türk dünyası gerçeği ortaya çıkınca durum birden değişmiştir. Anadolu’da özellikle sünni Türk / Türkmenlerin arasında unutulmaya yüz tutan bu bayramın Alevi / Bektaşi / Kızılbaş Türkler arasında canlılığını sürdürdüğü bilinmektedir. Alevi / Bektaşi / Kızılbaş Türklerin bu bayramı tüm canlılığıyla yaşatmalarındaki nedenlerden biri de bayrama dinsel bir çerçeve kazandırmış olmalarıdır. Bu bayramın kutlanmasının pek çok nedeni vardır. Bunlardan kimileri Alevilere göre dinseldir.

Baharın / ilkyazın gelişi.

Türklerin Ergenekon’dan çıkış günü olması.

  1. Hazreti Ali’nin doğum günü olduğuna inanılması.
  2. Hazreti Ali ile Hazreti Fatıma’nın evlendiği gün olduğuna inanılması.
  3. Kırklar Meclisi’nin toplandığı gün olduğuna inanılması.
  4. Bugün, Hazreti Hüseyin’nin öcünü almak için Muhtar Sakafi önderliğinde gizli bir örgütün kurulması ve ihtilal işareti olarak mahallelerde büyük ateşlerin yakılması. Nitekim bu nedenle 21 mart günü Aleviler zulme başkaldırı işareti olarak ateş yakarlar.( 23 )

Nevruz Bayramının Osmanlı’dan beri ( Osmanlı sarayında da kutlanmıştır.) Cumhuriyetin ilk yıllarına değin Anadolu’da Türklerce çok canlı bir biçimde kutlandığı bilinmektedir.

Hatta Mustafa Kemal Paşa tarafından 22 Mart 1922 tarihinde Ankara’nın Keçiören semtinde Nevruz şenlikleri düzenlemiştir.( 24 )

Alevi / Bektaşiler bu bayrama büyük önem vermektedirler. Bu bağlamda 21 mart günü gün ağarırken taze su ile yıkanılır. Boy abdesti alınır. Toplu olarak sabah yemeği yenecekse, önce dede bir dua okur ve herkese süt ikram edilir, kahvaltı yapılır. Daha sonra dargınlar barıştırılır. Hasta ve yoksullar ziyaret edilir. Yeni ölmüşlerin evlerine başsağlığına gidilir. Türbe ve mezarlıklar ziyaret edilir. Nevruz şenliklerinin yapılacağı ev ve kır yerleri önceden saptandığı için, bu yerlerde tüm hazırlıklar tamamlanır. Yaşlılar ve gençler için ayrı ayrı mekanlarda muhabbet sofraları kurulur. Gençler kırlarda şenlikler yaparlar; halaylar çeker, ateş üstünden atlayarak dilek tutarlar. Genç kızlar ve oğlanlar karşılıklı mani söylerler. ( 25 )

Nevruz Bayramı akşamı, “ Hakk Muhammed Ali Meydanı “ açılır. Canlar, bacılar toplanır ve Cem ayini yapılır. Kentlileşmeyle birlikte büyük kentlere göç eden Alevi kitle artık bu bayramı kent koşullarında cemevlerinde kısıtlı olanaklarla kutlamaya çalışmaktadır. Türkiye’de Sünni Türk / Türkmenlerin neredeyse unuttukları bu tarihsel Türk bayramını dinsel kimliklerinin yanısıra taşımaktan büyük kıvanç duydukları Türklük / Türkmenlik kimliklerinin bir gereği olarak kutlayan Alevi / Bektaşiler, Türk kültürünün destansı ve efsanevi taşıyıcıları olduklarını diğer pekçok olayda olduğu gibi bu olayda da göstermektedirler.

  1. ALEVİLERİN ETNİK KİMLİĞİ

Türkiye’de çoğu kez etnik kimlikle dinsel kimliğin karşıtırıldığına tanık olmaktayız. Bu cümleden olarak Aleviliğin, çoğu kez apayrı bir etnik kimlik gibi düşünüldüğü de görülmektedir. Aleviliği, büyük çoğunluğu Türkçe konuşan insanların mensup olduğu ayrı bir etnik kimlik olarak gösterme yönünde bilinçli çabaların varlığı da söz konusudur. Bu çabaların amacı Türkiye’de büyük çoğunluğu oluşturan Türk / Türkmen toplumundan ayrı Türkçe konuşan ikinci bir topluluk meydana getirmek, böylece ulusal birliği parçalamak adına yapay fakat kalıcı sınırlar oluşturmaktır. Alevilere dinsel kimlikleriyle birlikte etnik bir kimlik dayatma çabalarının varmak istediği noktalardan biri de Türkiye’deki bölücü devinimlere güç kazandırmaktır. Türklük duygu ve bilincini zayıflatıp Ulusal devlet sistemini tasfiye etme ve Türkiye’yi “ Türkiye” olmaktan çıkarıp Anadolu, daha sonra da “ Anatolia “ haline getirmek için sergilenen çalışmaların birincil hedef kitlesi olarak da maalesef Alevi toplumu seçilmektedir. Bu nedenle Alevilerin etnik kimliğinin saptanması ve bu etnik kimlik doğrultusunda Alevilerin ulusal birliğe sarılmalarının sağlanması Türkiye’nin ve Türklüğün geleceği açısından yaşamsal bir öneme sahiptir.

Son dönemde Alevi toplumunda ulusal kimliğin güçlenmesi ve ulusal bilincin yükselmesi anlamında sevindirci gelişmeler yaşanmaktadır. Türklük bilincinin mezhepsel / dinsel bilincin önüne geçmesi, ulus / devlet örgütlenmesi bakımından da son derce önemlidir. Modern toplum olmanın gereklerinden biri de ulusal kimliğin en önemli kimlik olarak kabulü gelmektedir. Büyük Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik ve Türklük esasına dayalı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yanlış bulduğumuz kimi özelliklerine karşın Türkler için mevcut en iyi sistem olduğundan kuşku duymuyoruz. Türkiye’deki Alevi / Bektaşi toplumunun geleneksel olarak Atatürkçü ve laik bir karaktere sahip olduğu malumdur. Bu bağlamda Alevi / Bektaşilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel teminatlarından biri olduğu da ortadadır. Ancak Alevi / Bektaşi toplumuna mensup olup Zazaca ve Kürtçe konuşan toplulukların etnik kimlik anlamında son derece zararlı propagandalara maruz bırakıldığı hatta bu propagandadan Türkçe konuşan Alevi / Bektaşi gençlerinin de etkilendiği görülmektedir. Bu propagandaların özneleri arasında özellikle Kürtçüler ve etnernasyonalist sosyalist akımlara mensup kişi ve çevreler öne çıkmaktadır. Alevi / Bektaşilere Kürtlük, Zazalık propagandası yapmak tarihsel ve sosyolojik gerçekleri saptırmaya çalışmaktır. Bu menfi çalışmaların failleri, sözde Türk milliyetçilerinin geçmişte ve bugün yürüttüğü yanlış politakaları da çok iyi bir biçimde kendi lehlerine kullanmaktadırlar. Türkiye’de sözde Türk milliyetçisi kimi çevrelerin yanlış politikaları yüzünden Alevi / Bektaşi toplumunun büyük bir çoğunluğunda ulusçuluğa ve Türklük kimliğine karşı bir soğukluk bulunduğu gözlemlenmektedir. Bu soğukluğa rağmen Alevi / Bektaşi toplumunun içinden gelen kimi saygın araştırmacıların son derece yaşamsal öneme sahip kimi araştırmalara imza attıklarına tanık olmaktayız. Alevi / Bektaşi toplumuna deyim yerindeyse Türklük kimliğini anımsatma, Kürtçe ve Zazaca konuşan Alevilerin de aslında Türk / Türkmen kökenli olduklarını kanıtlama uğraşları ulusal birik ve ulus / devletimiz açısından ayakta alkışlanmaya ve her türlü övgüye değer yurtseverlik örnekleridir. Bu bağlamda öne çıkan en önemli araştırma ve çalışma, Alevi toplumunun saygın simalarından Cemal Şener’e aittir. Cemal Şener’in, “ Alevilerin Etnik Kimliği / Aleviler Kürt mü ? Türk mü ? “ adını taşıyan kitabı çok önemli bir konuya açıklık getirmesi açısından son derece dikkat çekicidir. Yine Alevi toplumunun önde gelen araştırmacılarından İsmail Onarlı’nın “ Osmanlı – Türkmen İlişkisi ve Çelişkisi “ ve “ Osmanlı – Kürt İttifakı ve Türkmen Katliamı “ başlıklı makaleleri son derece aydınlatıcıdır.

Bilindiği gibi Alevi / Bektaşilerin büyük çoğunluğu Türkçe konuşan ve Türk / Türkmen etnik kimliğine sahip bir topluluktur. Yüzde olarak söyleyecek olursak bu oran yüzde doksan beş civarındadır. Türkçenin yanısıra Kürtçe veya Zazaca konuşan Alevilerin de aslında büyük çoğunluğunun Türk / Türkmen olduğu sosyolojik bir gerçektir. Bu gerçeğin açığa çıkması için yapılan çalışmalara zemin teşkil eden en önemli unsurlardan biri Kürtçe veya Zazaca konuşan Alevilerin ibadet / ritüel dili olarak Türkçe kullanmalarıdır. Nitekim araştırmacı Martin Van Bruınessen bu özelliğe dikkat çekmekte, ibadet / ritüel dili olarak neredeyse yalnızca Türkçe kullanan ve çoğu Türkçe aşiret adlarına sahip Kürtçe ve Zazaca konuşan Alevilerin varlığına işaret etmektedir.(26)

Bu toplulukların ibadet dili olarak Türkçeyi kullanmalarının ve Türkçe aşiret adlarına sahip olmalarının tarihsel ve sosylojik köklerinin bulunduğu muhakkaktır. Bu tarihsel ve sosyolojik köklerin Sünni Osmanlı ile Alevi Türkmenlerin ilişkilerinde aranması gerekmektedir. Bilindiği gibi Alevi Türkmenlerle Osmanlı sürekli bir mücadele içerisinde olmuştur. Bu mücadelenin özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde başladığı, Safevi Türk Kızılbaş Devleti ile birlikte doruğa ulaştığı nakledilmektedir. Türkmenlerin bu mücadeleden katliama uğrayan, sürgün edilen taraf olarak çok ağır bedeller ödeyerek mağlup çıktığı tarihçilerce belirtilmektedir.

Bilindiği gibi Osmanlı’nın Türkleştirme diye bir siyaseti olmamıştır. Bu bağlamda Anadolu’da Kürtlerin veya Zazaların Türkleşmesi diye bir durum tarihin hiçbir döneminde olmadığı gibi Osmanlı döneminde de olmamıştır. Osmanlı hiçbir zaman Kürtleri veya Zazaları ya da Ermenileri Türkleştirme uğraşı içerisinde olmamış fakat siyasal nedenlerden dolayı yürüttüğü Alevi Türk / Türkmen karşıtlığı politikası nedeniyle Alevi Türkmenlerin Kürtleşmesine zemin hazırlamıştır. Bu husus gerek Cemal Şener’in kitabında gerekse İsmail Onarlı’nın makalelerinde çok net bir biçimde ortaya konulmaktadır.

Özellikle Dersim / Tunceli Alevilerinin büyük çoğunluğunun Osmanlı baskı ve katliamından canını kurtarmak için kaçan ve kuş uçmaz kervan geçmez diye tabri edilen dağlık bölgelere çekilen ve böylece Kürt ve Zazalarla içiçe bir yaşam sürmek zorunda kalan, zamanla Türkçeyi unutup Kürtçe veya Zazaca konuşmaya başlayan Türkmenler olduğu yukarıda adını verdiğimiz araştırmacıların yapıtlarında kanıtlanmaktadır.

Alevi toplumu üzerine yaptıkları araştırma ve çalışmalarla tanınan Martin Van Bruınessen, İrene Melikoff ( 27 ) gibi araştırmacılar da aynı şekilde Kürtçe veya Zazaca konuşan Alevilerin büyük çoğunluğunun Türkmen kökenli olduğunu belirtmektedirler. Bu konuda yani Türkmenlerin Kürtleşmesi veya Zazalaşması konusunda Ziya Gökalp’in de çalışmaları mevcuttur. ( 28 ) Ancak Gökalp’in siyasal anlamda Türkçülük akımının ideologlarından olması dolayısıyla nesnelliğinden kuşku duyulmaktadır. Gerçi bizce bu kuşku yersizdir. Ancak koşullanmış kimi çevrelerin Kürt ve Zaza Alevilerinin büyük çoğunluğunun Türkmen olduğu gerçeğini Gökalp’i esas alarak kabul etmelerinin olanaksızlığı ortadadır. Hatta Türkiye’de Gökalp’in bu çalışmalarının yakın zamana değin özellikle Kürtçüler tarafından alay konusu bile yapıldığı düşünülecek olursa ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Ne var ki bu konuda Gökalp yalnız değildir. Çok şaşırtıcı bir destekçisi bulunmaktadır. Siyasal Kürtçülüğün öncülerinden olan ve terör örgütünün elebaşılığını yürüten Abdullah Öcalan bile Gökalp’e katılmakta; kimi Türkmen aşiretlerinin Kürtleştiğini belirtmektedir. ( 29 ) Gökalp’in savını destekleyen diğer araştırmacıların tavrı bir tarafa Abdullah Öcalan’ın söyledikleri gerçekten çok etkileyici ve şaşırtıcıdır.

Kürtçe veya Zazaca konuşan Aleviler, sadece Dersim’de / Tunceli’de değil, Sivas, Erzincan, Elazığ, Malatya ve Muş’da da bulunmaktadır. Bu illerdeki Alevi nüfus da Dersimdekiler gibi ritüel dili olarak Türkçeyi kullanmaktadırlar. Cemlerde okunan gülbanklar, deyişler / nefesler Türkçedir. Bu durum onların da büyük çoğunluğunun Türk / Türkmen orjinli olduklarının kanıtlarındandır. Cumhuriyet tarihinin önemli siyasal hareketlerinden Koçgiri ayaklanmasının özneleri olan Koçgiri aşireti veya aşiretler topluluğu da aslında Türkçenin yanısıra Kürtçe de konuşan Alevi Türkmenlerden oluşmaktadır. ( 30 ) Tarihçi Ömer Lütfi Barkan, İrene Melikoff ve yine tarihçi Baki Öz, Koçgiri aşiretinin ya da aşiretler topluluğunun Türk / Türkmen kökenli olduğunu belirtmektedirler. Yine Dersim’deki aşiretlerden Şeyh Hasan, Balaban, İzol, Hormek, Şadi, Kureyşan, Bameseran aşiretlerinin Zazaca konuşan Alevi Türkmenler olduğu, bu aşiretlerin yüzyıllar önce, bir Türkmen diyarı olan ve halen de Güney Türkmenistan diye anılan Horasan’dan geldikleri belirtilmekte ve bu görüş özellikle bölgedeki temel seyit soyları tarafından kabul edilmektedir. Bingöl, Muş, Varto’da yaşayan çoğu Hormek, Lolan ve Balaban aşiretine mensup Aleviler de kendilerini Türk kabul etmektedirler. (31)

Kürtçe veya Zazaca konuşan Alevilerin Türk / Türkmen kökenli olduklarını savunan önemli kişiliklerden biri de aslen Pülümür kökenli dikme dede Pir Ahmet Dikme’dir. “ Haykırıp Duyuramadıklarım “ adlı kitabında bu husustaki görüşlerini çok çarpıcı biçimde açıklamaktadır. Dersim bölgesindeki Alevilerin Horasan’dan gelen Türkmenler olduğunu söyleyen Pir Ahmet Dikme, söz konusu aşiretleri Harzemşahlılarla ilişkilendirmektedir. (32)

Bu konuda öne çıkan diğer araştırma ve çalışmalardan zikretmemiz gerekenler; Cevdet Türkay’ın “ Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar “ adlı kitabı ve toplumbilimci Mehmet Eröz’ün “ Doğu Anadolu’nun Türklüğü “ isimli çalışmasıdır. Yine konu ile ilgili çok önemli bir belge de Dersim Milletvekili Hasan Hayri Bey’in 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı tarihsel konuşmadır. Hasan Hayri Bey bu konuşmasında;

Harzem’den gelen ve Türkçe konuşan atalarına Selçuklu Sultanı Alaattin Keykubat’ın buralara yerleşme izni verdiğini, Yavuz Sultan Selim zamanında Harzemli Alevi Türklerin can güvenlikleri nedeniyle Dersim dağlarına çekilmek zorunda kaldıklarını ve bu tecrit sonucunda kendilerini gizlemek için Kürtçe öğrendiklerini, süreç içinde Türkçeden uzaklaşarak Kürtleştiklerini belirtmektedir. ( 33 )

Alevilerin Etnik Kimliği adlı çalışmasında Cemal Şener; Kürtçe veya Zazaca konuşan Alevilerin özellikle yaşlı kesiminin, kendilerinin Türk olduklarını, Horasan’dan geldiklerini söylediğini nakletmektedir. Fakat genç kesimin son yıllarda güçlenen Kürtçülük hareketi ve sol rüzgarlar nedeniyle kendilerini Kürt addettiklerini oysa bunun siyasal bir Kürtlükten başka bir şey olmadığını belirtmektedir. ( 34 )

Alevi / Bektaşi toplumunun büyük çoğunluğunun Türk / Türkmen olduğunu bu çalışma boyunca defalarca yineledik. Zazaca ve Kürtçe konuşan Alevilerin de gerçekte Türk / Türkmen oldukları, yapılan bilimsel araştırmalarla ortaya çıkmaktadır. Bu durum, aslında Alevilikle Türklüğün sosyolojik ve tarihsel olarak nasıl özdeşleştiğini de gözler önüne sermektedir. Ancak bu sözümüz, bizim Aleviliği, sadece Türklere özgü bir dinsel yapılanma biçiminde değerlendirdiğimiz anlamına gelmemelidir. Tekrar ifade edelim ki, Alevilik evrensel bir inançtır. Her ulustan insanın benimseyebileceği dinsel bir sistemdir.

Nitekim ülkemizde ve ülkemizin kültürel bir uzantısı olan Balkanlarda Türk kökenli olmayan az sayıda da olsa Alevi / Bektaşi topluluklar bulunmaktadır. Arnavut, Boşnak, Sırp, Bulgar, Rum gibi değişik halklara mensup Alevi / Bektaşiler, Aleviliğin Türklere özgü olmadığının bir göstergesidir. Ülkemizde, özellikle Adana, Hatay gibi illerimizde yaşayan ve kendilerini “ Alawi “ olarak niteleyen, Arapça konuşan ve Nusayri adı verilen bir topluluk da bulunmaktadır. Nüfusları yaklaşık olarak 500 bin civarında olan Nusayriler, Anadolu Alevi / Bektaşilerinden çok farklı özelliklere sahiptirler. Sözgelimi onlarda Anadolu Aleviliğinin en önemli özelliklerinden olan semah, yedi ulu ozan, Hünkar Hacı Bektaş Veli gibi dinsel, kültürel figürler bulunmamaktadır. “Kitab’ul Mecmu’” adında bir kitapları da vardır ki bu kitabın Anadolu Aleviliği açısından kaynak olma bağlamında bir işlevi yoktur. Kutsal günler bakımından da çok büyük farklılıklar bulunmaktadır. Ancak yine de Nusayriler, Anadolu Alevi / Bektaşilerine en yakın topluluklar arasında yer almaktadırlar.

Türkiye’de Alevilerin nüfusunun ne kadar olduğu konusunda elde sağlıklı bir veri yoktur. Ancak yine de kimi tahminler yapılmaktadır. Bu tahminler, 10 milyondan başlayıp 25 milyona kadar çıkarılan sayılarla ifade edilmektedir. Türkiye’ye müzakere tarihinin verildiği Avrupa Birliği belgelerinde 12 – 15 milyon şeklinde bir tahmin dile getirilmektedir. Bizce bu sayının 20 milyondan az olması olanaksızdır. Alevi / Bektaşilerin büyük çoğunluğunun hala kimliklerini gizleme ihtiyacı hissettikleri düşünülürse gerçek sayının tespitinin ne derece zor olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğu aslında asimile olarak Sünnileşmek zorunda kalan Alevilerden oluşmaktadır. Selçuklu ve Osmanlı döneminde Anadolu ahalisinin çoğunluğunun Alevilerden oluştuğu tarihçiler tarafından belirtilmektedir. Osmanlı tarih yazarı Jorga’nın yapıtında kaydettiği bir Venedik belgesinde bu konuda dikkat çekici bir bilgiye rastlamaktayız. 8 Şubat 1514 tarihli bir kayda göre Osmanlı Anadolusunda halkın yaklaşık beşte dördünün / yüzde sekseninin Şii / Alevi olduğu ortaya çıkmaktadır. ( 35)

Bu oranın 18. – 19. asra değin pek değişmediğini tahmin etmekteyiz. Ama o tarihlerden bu yana oranın hızla Alevilerin aleyhine değiştiği, asimilasyonun Osmanlı’nın son dönemlerinde; özellikle de Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından Bektaşilere karşı uygulanan baskı, sürgün ve sindirme hareketleriyle iyice hız kazandığı muhakkaktır. Asimilasyonun Cumhuriyet döneminde de sürdüğü bilinmektedir. Atatürk’ün tüm laik, çağdaş, cumhuriyetçi politikalarına karşın özellikle onun ölümünün ardından ve büyük kentlere yaşanan göçlerin sonrasında ciddi sayıda Alevinin asimile olduğu / Sünnileştiği tahmin edilmektedir. 1980 ihtilali sonrası Alevilere yönelik asimilasyoncu politikanın eşine az rastlanır biçimde hız kazandığı malumdur.

Tüm bu çabalara karşın hala Türkiye’de çok ciddi sayıda Alevi nüfus bulunmaktadır. Alevi olmadığı halde belki de Alevi bir geçmişe sahip olmalarından ötürü Aleviler gibi yaşayan Sünnileri de hesaba kattığımızda Alevilerin nüfusu ve gücünün tahmin edilenden çok daha fazla olduğu görülecektir.

Alevi / Bektaşilerin etnik kimliği bu denli apaçık bir biçimde ortadayken onları azınlık olarak nitelendirmeye çalışmak vahim bir hata değilse ihanetten başka bir şey olamaz. Türkiye Cumhuriyeti, ulusal kimlik temelinde kurulmuştur. Dinsel, mezhepsel kimlik temelinde değil. Alevi / Bektaşilerin ulusal kimliği de Türklük olduğuna göre hangi sebeple azınlıktan söz edilebilir ? Alevi / Bektaşiler, Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan Türk / Türkmen kökenli sosyal gruba mensuptur. Yani çoğunluğun bir parçasıdır. Bu devlet, sadece Sünni Türklerin değil, Alevi / Bektaşi Türklerin de devletidir. Daha doğrusu devlet, ne sünnilerin ne de Alevi / Bektaşilerin devletidir. Bu devlet Anadolu Türk ulusunun devletidir. Ayrıca belirtelim ki, hiçbir Alevi / Bektaşi kendini azınlık olarak görmemektedir.

Gelelim Alevi nüfusun yaşadığı illere…

Türkiye’de Alevi nüfusun yoğun olarak yaşadığı iller; Tokat, Çorum, Amasya, Yozgat, Nevşehir, Kırşehir, Sivas, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Adıyaman, Kahramanmaraş’tır. Bu illerin dışında Türkiye’nin hemen hemen her bölgesinde Alevi nüfus bulunmaktadır. Trakya, Ege ve Akdeniz bölgesinde ciddi oranda Alevi nüfus meskundur. Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde ise oldukça az sayıda Alevi yaşamaktadır. Kırdan kente göç nedeniyle özellikle büyük kentlere ( İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Mersin, İzmit ) Anadolu’dan büyük kitleler halinde Alevi nüfusun geldiği bilinmektedir. Yurt dışında; Avrupa, ABD ve Avustralya’da da Türkiye’den giden gurbetçi tabir edilen Alevi Türkler de bulunmaktadır. Yine ayrıca Balkan ülkelerinde ciddi sayıda Alevi / Bektaşi Türk, Arnavut, Boşnak vb. topluluklar vardır. İran’da ise Şiilerden ayrı ehlihak adı verilen Alevi bir topluluk vardır. Afganistan’da kendilerini Kızılbaş olarak niteleyen bir Türk topluluğu mevcuttur. Son olarak da Irak’ta, Kerkük ve çevresinde az sayıda da olsa Bektaşi nüfusun bulunduğunu belirtelim.

Dipnotlar:

Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman Olduk?, s. 11.

Erdoğan Aydın, age, s. 31.

Kur’an – ı Kerim, Hicr Suresi, 29. ayet, Secde Suresi 9. ayet, Sad Suresi 72. ayet.

Orhan Türkdoğan, Alevi – Bektaşi Kimliği, s. 72.

Ramazan Şeşen, Onuncu Asırda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı İbn Fadlan Seyahatnamesi Tercümesi, s.30.

Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin ABC’si, s.21 – 53.

W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s.30, Aktaran: Orhan Türkdoğan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, s. 191.

Mehmet Eröz, Eski Türk Dini ( Gök Tanrı İnancı ) ve Alevilik – Bektaşilik, s. 10.

Cemal Şener, Türklerin Müslümanlıktan Önceki Dini Şamanizm, s. 74 – 75.

Faruk Sümer,” Türkler İslamiyete Nasıl Girdiler ? “, And, sayı 7, 3 Aralık 1983, s. 5.

Cemal Şener, age, s. 75.

Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, s. 44.

Cemal Şener, age, s. 80.

Cemal Şener, age, s. 77.

Cemal Şener, age, s.79.

Cemal Şener, age, s.79.

Kur’an – ı Kerim, İsra Suresi, 1. ayet.

Kur’an – ı Kerim, Bakara Suresi, 183. ayet.

Aktaran: Namık Kemal Zeybek, Türk Olmak, s. 66.

Ali Sevim, Ravzat’ül – Küttab, s. 56 – 60,217 – 224.

Aktaran: Namık Kemal Zeybek, age, s. 68.

İsmail Onarlı, Alevilik’te Nevruz Nedir ?, s.18.

İsmail Onarlı, age, s. 11 – 14.

İsmail Onarlı, age, s. 48.

İsmail Onarlı, age, s. 63.

Martin Van Bruınessen, “ Alevi Kürtlerin Etnik Kimliği Üstüne Tartışma”, Birikim Dergisi, s. 88, s. 38, Aktaran: Cemal Şener, Aleviler’in Etnik Kimliği, s. 19.

İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, Cem Yayınları, İstanbul 1999.

Ziya Gökalp, Kürt Aşiretlerinin Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Sosyal Yayınları, 1992, Aktaran: Cemal Şener, age, s. 30.

Abdullah Öcalan, Savunma, Mem Yayınları, İstanbul 1999, Aktaran: Cemal Şener, age, s.31.

Cemal Şener, age, s. 26 – 29.

Cemal Şener, age, s. 23.

Pir Ahmet Dikme, Haykırıp Duyuramadıklarım, Ant Yayınları, İstanbul 1999, Aktaran: Cemal Şener, age, s. 22 – 23.

TBMM Gizli Celse Zabıtları, Ankara 1980, c.2, s. 252 ( 3 Teşrinievvel 1337 ), Aktaran: Cemal Şener, age, s. 34 – 35.

Cemal Şener, age, s. 36 – 38.

Turgut Akpınar, Tarih ve Toplum Dergisi, sayı 82, s. 16.

Enver Behnan Şapolyo, age, s.351.

Ümit Özdağ, Yeniden Türk Milliyetçiliği, s.16.

www.turkcutoplumcu.com

  1. BÖLÜM

ALEVİLİK VE TÜRK KÜLTÜRÜ

Alevi / Bektaşi yolunun mensupları ezici çoğunluk itibariyle Türk kökenlidir. Dolayısıyla, içinde gayri Türk unsurlar da bulunmakla birlikte Alevilik, Türk kültürünün baskın olduğu bir dinsel / kültürel / toplumsal yapılanmadır. Toplumların inançları, onların binlerce yıllık geçmişlerinden derin izler taşır. Bir toplum, tarihi boyunca pek çok kez din değiştirmiş olsa bile gerçekte inanç bağlamında asli karakterini büyük oranda korur ve sürdürür. Yeni seçilen din, kadim inançlarla ve kadim kültürel kimlikle yoğrularak ulusal bünyeye zerkedilir ve uyarlanır. Bunun böyle olduğu toplumbilimsel bir gerçektir. Hatta din ve inanç değiştirmeler, kimi zaman yüzeysel değişikliklerden öteye gitmez. Toplum, yeni dini seçerken kimi nedenlerle hareket eder. Bunlar daha ziyade siyasal ve ticaridir. Yani hiçbir toplum aslında “ hidayete ermek için” inanç değiştirmez. Ayrıca yüzyıllardır sürdürülen inançlar bir çırpıda, tam bir içtenlikle ve üstelik tüm öğeleriyle birlikte asla terk edilemez. Çünkü bu, sosyolojik gerçeklere taban tabana zıttır. Ve tarih böyle bir şeye hiçbir zaman tanık olmamıştır.

Dünyanın en eski halklarından olan Türkler de pek çok kez din değiştirmişler ve bu değişimlerin tümünde de girdikleri yeni dini kendi kültürel özellikleriyle yoğurmuşlardır; böylece kabul ettikleri her yeni din Türklere özgü bir hal almıştır. Bilindiği gibi Türkler, tarihleri boyunca, ulusal inançları olan Gök Tanrı İnancı’ ( Şamanizm olarak da adlandırılmaktadır.) ndan sonra Budizm, Maniheizm, Hristiyanlık, Musevilik gibi dinleri benimsemişlerdir. Halen bu dinlere mensup küçük Türk toplulukları bulunmaktadır. Tüm bu dinler Türklerde ulusal bir kimliğe bürünmüş ve sonuçta Türk tarzı bir Budizm ( Sözgelimi, Türk tarzı Budizme Burkancılık denmektedir.), Türk tarzı bir Maniheizm vb.meydana gelmiştir. Yine bilindiği gibi günümüzde dünya Türklerinin ezici bir çoğunluğu İslam dinine mensuptur. Türklerin yüzde doksandan fazlası Müslümandır. Türkler İslamlığı seçerken de kimi siyasal ve ticari / ekonomik nedenlerle hareket etmişler, bireysel ve lokal “ihtida / hidayete erme” örnekleri bulunmakla birlikte daha ziyade ve baskın bir biçimde hakanların, beğlerin vb. siyasal ve ticari / ekonomik kaygıları sonucu İslamlaşma başlamış, sürmüş ve tamamlanmıştır. Türklerin İslamlaşma sürecinin yaklaşık dört yüzyılık bir zamana tekabül ettiği gerçeği göz önüne alındığında İslamlaşmanın ihtidadan çok çıkarlara dayandığı savı kesinlikle güç kazanmaktadır. Ayrıca kimi Türk topluluklarının İslamlaşmaya karşı büyük bir direniş gösterdikleri, bu uğurda büyük katliamlara uğramak pahasına da olsa bu direnişi uzun bir zaman sürdürdükleri tarihsel olarak bilinen bir gerçektir. ( 1 ) İslamlaşma sırasında Türklere yönelik büyük katliamlara girişen Arap – İslam komutanı Kuteybe b. Müslim’in Horasan ve Türkistan’da ( Baykent, Buhara, Talkan vd. şehirlerde ) yaptıkları Türklerin İslam’a karşı göstermiş olduğu direnişin en çarpıcı ve ürkütücü kanıtlarındandır.( 2 ) On binlerce Türk’ün İslamlaşmayı reddettiği için katledildiğini bilmekteyiz. Türklerin büyük bir arzu ile, hiçbir zorlamaya maruz kalmadan Müslümanlaştıkları savı tam anlamıyla bir komediden ibarettir. Bu sav daha ziyade “ Türk – İslam Sentezcisi “ çevrelerce dillendirilmektedir. Ancak son yıllarda kaleme alınan eserler ve yapılan tarihsel / sosyolojik araştırmalar artık bu savı iyice geçersizleştirmiş ve gülünçleştirmiştir. Hemen ifade edelim ki, ihtida dışı İslamlaşma, ilk kuşaklar için geçerlidir. Bir zaman sonra ilk kuşakların torunları olan yeni nesiller İslam’ı gerçekten bir ihtida olayı biçiminde kabullenmişlerdir. Türkler İslamlaşırken eski inançlarını tümüyle bırakmış değillerdir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu, zaten olanak dışıdır. İslamlaşma sonucu Türkler arasında yine İslam orjinli iki temel dinsel yapılanma oluşmuştur. Türk Sünniliği ve Türk Aleviliği. Bu iki temel yapılanmanın dışında aslında kimi bakımlardan Türk Sünniliğine, kimi bakımlardan da Türk Aleviliğine ait özellikler taşıyan Türk Şiiliği de vardır ki, bu yapılanma Azerbaycan Türkmenleri / Türkleri arasında yaygındır. Günümüzde Türk Şiiliği ( ki buna Caferilik de denmektedir.) özellikle Güney Azerbaycan’da Fars Şiiliği ile iyice benzeşir bir durum almıştır. Gerçi Güneyi ve Kuzeyi ile tüm Azerbaycan’da Şiilik dışında Türk Aleviliğine benzeyen Ehli hak inancına mensup topluluklarla, Sünni inanca bağlı Türk kökenli gruplar da bulunmaktadır. Ayrıca günümüzde gerek Kuzey Azerbaycan’da gerekse Güney Azerbaycan’da Şeriatçı Şii İran rejimine karşı gelişen bir tepki sonucu laiklik yanlısı ve Türk ulusçuluğu koşutunda yükselen bir akım vardır. Bu akımın taraftarları arasında Anadolu Aleviliğine yönelik Şah İsmail figürü etrafında bir sempati hareketi de gelişmektedir.

  1. ALEVİLİĞİN ESKİ TÜRK İNANÇLARI İLE İLİŞKİSİ

Aleviliğin eski Türk inançları ile ilişkisine geçmeden önce Aleviliği İslam dışı diğer inançlarla bağlantılandırmaya çalışan savları ele almak istiyorum. Bilindiği gibi yeryüzündeki bütün inançlar az veya çok birbirlerinden etkilenmişlerdir ve bu etkileniş halen sürmektedir. İnançlar her ne kadar dogmatik / nassa dayalı olsa da değişimin ve etkileşimin sirayet etmediği hiçbir alan yoktur. Yani dogmatik dahi olsa inançlar da birbirlerinden etkilenmekte ve bu etkileşim zamanla değişimi de beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda Alevilik de yüzde yüz özgün ve statik bir inançsal yapılanma değildir. Elbette ki başka inançların izlerini taşımaktadır ve elbette ki zamanla yeni unsurlarla gelişerek inancın el verdiği ölçüde değişime uğramaktadır.

Aleviliğin Zerdüştilikle İlişkisi Nedir?

Zerdüştlük, eski İran dinidir. Binlerce yıllık bir geçmişi vardır. Özünde ateşin kutsallığı yer almaktadır. Bu din İranlıların eski, tarihsel ve etnik bir inancı olmakla birlikte Zerdüşt adlı bir düşünürün görüşleri doğrultusunda yeniden düzenlenerek bu ismi ( Zerdüştilik ) almıştır. Zerdüştilik; Musevilik, Brahmanizm ve diğer kimi Ortadoğu din ve inançlarının bileşiminden oluşmuştur.

Zerdüşt’ün babasız dünyaya gelmesi ve yaşamı ile ilgili öbür söylenceler dikkate alındığında anlaşılmaktadır ki, bu din daha ziyade Hristiyanlığa benzemektedir. Yedi kademeli eğitim anlayışı da Hint orjinli dinlere ( Brahmanizm ve Budizm ) benzemektedir. Oysa Anadolu Alevi / Bektaşi inancında dört kapı kırk makam biçiminde bir eğitim süreci vardır. Zerdüştilik ile Alevi / Bektaşi inancındaki bu eğitim süreci arasında hiçbir bağ yoktur.

Zerdüştilik dinindeki ateşin kutsallığı olgusu ile Alevi / Bektaşi inancı arasında da bir bağ bulunmamaktadır. Çünkü Alevi / Bektaşi inancında kutsal olan ateş değil, ocaktır. Yani çevresinde toplanılarak insanların kutsal yemek olan “ lokma “ pişirdikleri ve üzerinde bereketin simgesi olan “ kara kazanın “ bulunduğu bir bütünün yalnızca bir parçası olan ateş değildir kutsal olan. O bütünün tümüdür. Yine Cem ayinlerinde uyandırılan çerağı temel alarak bağ kurmaya çalışmak da tümüyle zorlama bir yorumdur. Çünkü çerağ uyandırmada esas olan ateş değil, ışıktır. Işığın aydınlatma özelliğidir. Başka bir deyişle çerağ uyandırma toplumsal aydınlığın ve aydınlanmanın bir simgesidir. Zerdüşt ateşi tapınaklarda sürekli yakılan, hiç söndürülmeyen ve kendisine tapınılan bir ateştir. Oysa Alevi / Bektaşi inancındaki çerağı, ayinin sonunda söndürmek dinsel ritüelin ayrılmaz bir parçasıdır. Ayrıca Alevi / Bektaşi inancında ışığa ve ateşe tapınılmaz.

Ateşi temel olarak iki inanç arasında bir bağ kurmaya çalışmak olanaksızdır. Ateş, pek çok din ve inançta doğrudan doğruya dinsel ritüellerin bir parçası olarak kullanıldığı gibi kimi din ve inançlarda ise kendisine tapınılan kutsal bir olgu hüviyetindedir. Söz gelimi, eski Yunan mitolojisinde ateş tam anlamıyla kutsaldır ve ateş Tanrısı adı verilen bir tanrı bulunmaktadır. Yine pek çok şaman ayininde ateşi dinsel ritüellerin bir parçası olarak görmekteyiz.

Zerdüştilik’te Tanrı’nın bir insan kimliğinde bulunması ile Alevilerin Hazreti Ali’ye uluhiyet atfetmesi arasında da bir bağ yoktur. Kaldı ki bu yaklaşım, yani insana uluhiyet atfetme hadisesi pek çok dinde vardır. Söz gelimi Hristiyanlıkta hazreti İsa’ ya atfedilen tanrısallık gibi. Ayrıca insanda ilahi bir yön bulunması, birey birey her insanda değil ama soyut insan kavramında Tanrısal bir öz olduğuna inanma olgusu İslam dışı bir inanç değildir. Çünkü Kur’an’da yüce Allah, insanı yarattıktan sonra ona yani insanın içine kendi öz ruhundan üflediğini buyurmaktadır.(3) Hallac – ı Mansur’un, “ enel hak “ deyişindeki sır da buradan kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda bakıldığında Alevi / Bektaşilerin Hazreti Ali efendimize tanrısallık atfetmelerinin kaynağı doğrudan doğruya Kur’an’ın kendisidir ve bu inanç tam anlamıyla İslami bir inançtır.

Güneş, Ay gibi doğadaki kimi varlıkları kutsal kabul etmeyi de Zerdüştiliğe bağlamaya çalışan çabalar bulunmaktadır. Oysa bu gibi varlıklar hemen hemen her dinde kutsaldır. Özellikle de İslam öncesi Türk İnancında doğadaki varlıklara kutsallık atfetmek çok güçlü bir dinsel öğedir. Bugün Anadolu Aleviliğindeki Güneşe, Aya ve diğer tabii varlıklara kutsallık atfetme olgusunun temelinde Zerdüştilik değil, tamamen Gök Tanrı İnancı yatmaktadır. Anadolu Alevileri ve Bektaşileri, Güneşin doğumu sırasında, Ayı gördüklerinde vb. dua etmektedirler. Sözgelimi; Anadolu’nun bazı yörelerinde Ay ilk görüldüğünde eller göğe doğru açılarak şöyle dua edilmektedir:

“ Ay’ı gördüm elhamdülillah,

Ay, Mübarektir, sevdiğim Allah.” ( 4 )

Zerdüştilik’teki sütkardeşliği ile Alevilik’teki musahiplik de birbiriyle ilgisizdir. Musahiplik geleneğinin kaynağı Türkmenlerdeki anda olma adeti ile Hazreti Muhammed’in Medine’de ensar ile muhacirini kardeş ilan etmesi ve kendisinin de Hazreti Ali ile Musahip olmasıdır.

Zerdüştiliğin kutsal kitabı olan Avesta’dan kimi lirik parçaların ezgisel olarak çalgılarla okunması geleneği ile Alevi / Bektaşilerin cemlerinde Türk’ün binlerce yıllık kutsal çalgısı olan kopuzun / bağlamanın eşliğinde nefes / deyiş okunmasını da birbiriyle ilintilendirmek de olanaksızdır. Çünkü Alevi / Bektaşilerin ayinlerindeki müzik olgusunun kaynağı da yine eski Türk inançlarıdır. Üstelik hemen hemen her dinde ibadet sırasında az veya çok müziğe yer verme uygulaması bulunmaktadır. Yani bu özellik Zerdüştlüğe özgü bir şey değildir. Yine ayinlerde dem almak da Kırklar Ceminde Hazreti Muhammed’in elinden engür suyu içilmesinin canlandırılmasından başka bir şey değildir. Yine anımsayalım ki, Gök Tanrı İnancında kam ayinlerinde kımız içilmesi geleneği vardır. Geçmişteki kımızın yerini bir anlamda bugün dem / dolu almıştır.

Alevilik’teki “ eline, diline, beline sahip ol” ilkesinin kaynağı olarak da Zerdüştiliği göstermek tamamen maksatlı ve gülünçtür. Eline, diline, beline sahip olma anlayışı bütün dinlerin önemle üzerinde durduğu bir ahlak ilkesidir. Bu sözün ve anlattığı ahlak ilkesinin bir dine özgü olması olanak dışıdır.

Alevilik ile Zerdüştilik arasında bağ kurmaya çalışmanın hatta Aleviliğin, Zerdüştiliğin bir devamı olduğunu ileri sürmenin amacı siyasaldır. Zerdüştiliğin, Kürtlerin sözüm ona milli dini olduğunu iddia eden ayrılıkçı Kürtçüler Alevi / Bektaşileri kendi amaçları doğrultusunda kullanabilmek için böylesi gerçek dışı bir yola başvurma gereği duymaktadırlar. Ezici çoğunluğu Türk / Türkmen olan Anadolu Alevi / Bektaşileri hiçbir zaman böyle oyunlara gelmemiştir, bundan sonra da gelmeyecektir.

Aleviliğin Maniheizm ve Budizm ile ilişkisi Nedir?

Daha evvel de söylediğimiz gibi dünyadaki bütün dinlerin ortak noktaları vardır. Bu ortak noktalar onların birbirlerinin devamı veya türevi olduğu anlamına gelmez. Bütün dinler ahlaki bir toplum ve örnek insan amacını gerçekleştirmeye çalışırlar. Fakat bu amaca giden yolda farklı yöntemler ve farklı eğitim süreçleri takip ederler. Şekli ve içeriği farklı olmakla birlikte bütün dinlerde kutsal kabul edilen soyut veya somut nesneler vardır. Bütün dinler doğaüstü / meta fizik bir arka zemine dayanırlar. Bütün dinlerde tapınma veya ibadet adını verdiğimiz ritüeller vardır. Bu ritüellerin biçimsel anlamda farklılıklar içermesi bütün dinlerin aynı öze dayandığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Alevilik ile Maniheizm ve Budizm arasında var olduğu savunulan ortak noktalar da bu bağlamda değerlendirilmesi gereken özelliklerdir. Ancak Aleviliğin özgün eğitim süreci ve dayandığı inançsal özellikler dikkate alındığında Maniheizm ve Budizm’den son derece farklı bir kimliğe sahip olduğu görülmektedir. Budizm’deki din adamlarının toplumdan soyutlanma ilkesi, çalışmamaları ve geçimlerini dilenerek veya başkalarının yardımları ile sağlamaları düşünüldüğünde onun Alevilik’ten ne derece uzak olduğu ortadadır. Alevilik’te toplumdan soyutlanma diye bir şey asla olmadığı gibi dinsel önderlerin ( dede / baba ) çalıştığı, iş sahibi olduğu ve toplumla iç içe olduğu gerçeği de herkesçe malumdur. Budizm’in bir kolunda et yenmemesi olayı da dikkati çekmektedir. Oysa Alevi / Bektaşi inancında böylesi bir durum yoktur. Tam tersine kurban kesme ve etlerini pişirip kutsal yemek olarak ( lokma ) tüketme olayı vardır. Alevilik’te çalışmak, üretmek, toplumdan kopmamak, kazandıklarını / ürettiklerini toplumla paylaşmak esasdır. Budizm temel felsefe olarak uysallığı, durgunluğu, abartılı bir sakinliği ve her koşulda savaşa karşı olmayı önerirken Alevilik, mensuplarından mücadeleci, devingen / muharrik / dinamik insanlar olmayı, zulme karşı savaşmayı, adaleti egemen kılmak için gerektiğinde baş kaldırmayı öğütlemektedir.

Budizm’deki “ Sekiz dilimli Yol “ adı verilen eğitim süreci ile Alevi / Bektaşi öğretisindeki dört kapı kırk makam adıyla anılan eğitim süreci arasında da bir benzerlik yoktur.

Maniheizm ise, temel düşünce ve felsefe olarak Alevi / Bektaşi inanç ve yolunu etkileyecek kadar büyük bir inanır kitlesine ve etkinliğine sahip olamamıştır. Ne Budizm ne de Maniheizm, hiçbir biçimde Alevi / Bektaşi inancını etkilemiş değildir. Çünkü böylesi bir güce ve tarihsel role sahip değildirler. Alevi / Bektaşi yolu Türk kültürünün ürettiği özgün bir inanç yoludur. İslam’ın özüdür. Binlerce yıllık Türk inancının yüce İslam dini ile bütünleşerek ve temeline ehlibeyt sevgisini koyup, Tanrı elçisi Hazreti Muhammed’in kutsal iletisinin / mesajının Türk ulusu nezdinde ( Her ne kadar köken itibariyle az sayıda da olsa gayri Türk Alevi / Bektaşiler bulunsa da, – ki bu toplulukların Türk kökenli büyük Alevi / Bektaşi kitle ile hiçbir sorunu yoktur – bütün Alevi / Bektaşiler hangi etnik kökenden olurlarsa olsunlar inanç kardeşidirler. ) aldığı görkemli bir tinselliktir / maneviyattır.

Aleviliğin Hristiyanlıkla İlişkisi Nedir?

Alevilik ile Hristiyanlık arasında bağ kurmaya çalışan çevrelerin hedefleri Hristiyan misyonerliği çerçevesinde Alevi / Bektaşileri Hristiyanlaştırmaya çalışmaktır. Sözüm ona Alevi / Bektaşiler, Anadolu’da Türkler gelmeden önce bulunan Hristiyan halkın devamı imişler. Yine bunlar, İslam’a direnmişler, bu direnişin sonucunda Hristiyanlık ile İslam’ın karışımından Alevilik / Bektaşilik doğmuş. Alevi / Bektaşilere yapılan bu yoğun propagandanın Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasıyla ivme kazandığı bilinmektedir. Hristiyan misyonerler, 2020 yılına değin Türkiye nüfusunun yüzde onunu Hristiyanlaştırmayı hedeflemektedirler. Hedef kitle olarak da Alevi / Bektaşileri seçmektedirler. Ancak Alevi / Bektaşilerin inançlarına olan o efsanevi bağlılıkları dikkate alındığında bu çabaların hiçbir sonuç doğurmayacağı ortadadır. Alevi / Bektaşiler yüzyıllar boyunca sayısız katliama, sürgüne ve türlü – çeşitli asimilasyon politikalarına karşı yılmadan ve hiçbir zaman boyun eğmeden direnmişler, yollarından dönmemişlerdir. Elbette ki istisnai olmak üzere kimi düşkünler çıkacaktır. Nitekim geçmişte de çıkmıştır. Ancak Alevi / Bektaşiler hiçbir zaman yollarından dönmeyecektir. Alevi / Bektaşilerin yolu “ Allah, Muhammed, Ali yolu” dur. Bu yolu Hristiyanlaştırmaya çalışanların çabası beyhudedir.

Alevi / Bektaşiler bu art niyetli kimselerin ileri sürdüğü gerçek dışı savları çok iyi bilmelidirler. Kötü amaçlar karşısında inancı ve yolu koruyabilmenin tek yolu budur. Bu cümleden olarak Hristiyanlık ile Alevi / Bektaşi yolu arasında bağ kurmaya çalışanların kullandığı unsurlar şunlardır:

Hristiyanlıktaki “ Baba, Oğul, Kutsal Ruh “ biçimindeki üçleme ile Alevi / Bektaşi inancındaki “ Allah, Muhammed, Ali “ üçlemesi arasında benzeşim olduğu savı.

Hristiyanlıktaki “ On iki Havari “ ile Alevi / Bektaşilerdeki On iki İmam inancının birbirinin benzeri olduğu yönündeki sav.

Alevi / Bektaşilerdeki dede / babalık kurumu ile Hristiyanlıktaki ruhbanlık arasında benzeşim olduğu savı.

Alevi / Bektaşilikteki “ Baş Okutma “ ile Hristiyanlıktaki “ günah çıkarma “ nın birbirine benzediği savı.

Alevi / Bektaşi cem / muhabbet ayinlerinde dem / dolu içilmesi ile Hristiyanlıkta Hazreti İsa’nın kanını simgelemek üzere şarap içilmesi ve şarabın kutsanması.

Şimdi bunları sırasıyla ele alalım:

Hristiyanlıktaki üçlemenin üç unsuru da birbiri içine geçmiş bir bütünü temsil eder. Hristiyan öğretisine göre Tanrı üç biçimde tecelli eder. Hazreti İsa Tanrı’nın oğludur. Ama aynı zamanda İsa, Tanrı’nın insan suretinde görünmesidir. Hristiyan öğretisine göre bu üç unsur, birbirinden bağımsız, farklı ve özgün varlıklar değildir. Üçü de birin içinde olan öğelerdir. Alevi / Bektaşi öğretisinde Muhammed, Allah’ın oğlu falan değildir. Muhammed, vahiy kapısını, risalet ve nübüvveti temsil eder. Hazreti Ali ise, velayet kapısını temsil eder. Allah, Muhammed ve Ali, her biri ontolojik olarak, birbirinden ayrı ve bağımsızdır. Bir’in üç ayrı görünümü ve temsili değildir. Görüldüğü gibi bu konuda Hristiyanlık ile Alevi / Bektaşi inancı arasında var olduğu ileri sürülen benzerlik şekilsel benzerlikten öte hiçbir anlama sahip değildir. Bu biçimsel benzerlikten anlamlar çıkarmaya çalışmak kötü niyetli ve kasıtlı çabalardır.

Hristiyanlıktaki, On iki Havari, Hazreti İsa’nın öğrencisidir. Hepsi aynı zamanda yaşamıştır. Hepsinin tek ortak noktası Hazreti İsa’ya olan bağlılıkları ve imanlarıdır. Aralarında soy bağı yoktur. Oysa On iki İmam’ın hepsi birbirinin devamı olan ve aralarında soy ilişkisi bulunan kişilerdir. Çoğu Hazreti Ali ile zamandaş değildir. On iki imamlar birbirinin ardından gelmişlerdir. On iki imamlık, manevi bir velayet kavramının ifadesidir. Kaynağını Kur’an’daki pek çok ayetten ve İslam tarihinde yaşanan olaylardan almaktadır. Görüldüğü gibi bu konuda da iki inanç arasında bir bağ yoktur. Benzerlik tümüyle biçimseldir.

Hristiyanlıktaki Ruhban sınıfı ile Alevi / Bektaşi yolundaki Dede / Babalık kurumu arasında da bağ aranması maksatlı ve saçmadır. Dedeler / Babalar, görevlerini yaptıktan sonra kendi işlerini yaparlar ve yaşamdan / toplumdan kopmazlar ve halkın içinde yaşarlar. Kendi geçimlerini kendileri sağlarlar. Halkın kendilerine getirdiği “ Hakkullah “ adı verilen bedeller ise bir yerde toplanarak beşe bölünür. Bu beş kısımdan birini yoksullar, birini yetimler, birini yolcular, birini de kimsesizler alır. Beşte biri ise ocağa gelen konukların ağırlanması için ve ocağın giderlerinin karşılanması için ayrılır. Bütün Alevi / Bektaşi erenlerinin yaptığı bir iş vardır. Sözgelimi, Hünkar Hacı Bektaş Veli, buğday yetiştiricisidir. Tahıl üretiminin piri kabul edilir. Hasan Dede karpuz yetiştiricisidir. Çoban Baba, ünvanından da anlaşılacağı üzere çobandır. Gül Baba ise en güzel gülleri yetiştirmekle ünlüdür. Bütün Alevi / Bektaşi dede / babaları halkın içindedir. Alevi / Bektaşilikte halktan koparak sürekli tecrit ve sürekli halvet yoktur. Oysa Hristiyanlıktaki ruhani önderler, halktan kopukturlar. Manastırlarına çekilmişlerdir. Sadece dinsel işlerle ve ibadetle meşgul olurlar. Geçimlerini ise halkın bağışlarıyla sağlarlar.

Alevi / Bektaşilikteki “ Baş Okutma “ / Birbirleriyle küsmüş, incinmiş kimselerin barıştırılması töreni ile Hristiyanlıktaki günah çıkarma olayını birbirine benzetmek de tümüyle yanlıştır. Baş okutma bir hizmet yenileme olayıdır. Hizmet yenileme olayı, toplum halinde yaşama bilincini güçlendirmek, toplumsal dayanışmayı artırmak için başvurulan bir yöntemdir. Baş okutma bütün topluluk önünde yapılan bir törendir. Bu törendeki amaç günahların affedilmesi değildir. Baş okutma, kişinin işlerinin düzgün gitmesi için deden talep ettiği manevi desteği ifade eder. Cem ayini sırasında gerekli görüldüğü zaman dede veya bir başkası herkesin önünde yaptıkları nedeniyle kişiyi dara çeker. Divan kurulur ve kişi herkesin önünde yargılanır. Günah çıkarma ise gizli bir olaydır. Günah çıkaranla din adamı arasında bir sırdır. Amaç günahların affedilmesidir. Yani Baş Okutma ile kıyaslandığında yapılışı ve amacı son derce farklıdır.

Cem ayinlerinde dem / dolu içilmesi ile Hristiyanlıkta Hazreti İsa’nın kanını simgelemek üzere ayin sırasında şarap içilmesi arasında benzerlik aramak da saçmadır. Alevi / Bektaşiler cem ayinlerinde içtikleri demi / doluyu Kırklar Ceminde içilen üzüm suyuna bağlamaktadırlar. Alevi / Bektaşi inancına göre, Hazreti Muhammed, Miraç’a çıktığında yolda bir arslanla karşılaşır. Allah’ın emriyle parmağındaki yüzüğü arslanın ağzına verir. Arslan yolundan çekilir.

Hazreti Muhammed, Miraç’tan dönüşünde yine Tanrının buyruğu ile Kırklar Meclisi’ne girer. Onu meclisin önderi olan Hazreti Ali karşılar. Hazreti Ali Miraç’a çıkışı sırasında karşısına çıkan arslana verdiği yüzüğü Hazreti Ali’nin parmağında görür. Böylece o arslanın Hazreti Ali olduğunu anlar. Hazreti Ali’nin Allah’ın arslanı olarak nitelenmesinin kaynağı da bu tinsel / manevi / metafizik olaydır. Hazreti Ali, Allah’ın resulu olan Hazreti Muhammed efendimize Kırklar Meclisi’nde bulunan kırk kişiye paylaştırması için bir üzüm tanesi sunar. Tanrı’nın verdiği esinle / ilhamla / vahiyle Hazreti Muhammed, üzüm tanesini avucunun içinde ezerek suyunu Kırklara verir. Kırklardan birinin dudağı o suya değdiğinde kırkı birden kendinden geçer ve semaha dururlar. İşte Alevi / Bektaşilerin dolu içmesinin kaynağı bu tinsel / metafizik olaydır. (Yeri gelmişken tekrar ifade edelim ki, Kur’an’da alkollü içkinin yasaklanması nedeniyle cemlerde dolu içilmesini İslam dışı sayan kimi bağnaz Sünni çevreler, Alevi / Bektaşi teolojisinden habersiz ve bu teolojiyi kavramaktan uzak oldukları için kendi kalıplarıyla başka bir inancın mensuplarını yargılamaktadırlar. Alevi / Bektaşiler, Sünnilerin tüm inançlarına saygı göstermekte ve onları yargılamamaktadırlar. Çok tabii olarak aynı medeni tavrı Sünnilerden de beklemektedirler. Kur’an’daki içki yasağının nedeni malumdur.

İbadet sırasında alkollü ve sarhoş oldukları için ayetleri yanlış okuyan kişilerin sergiledikleri; ibadetin amacıyla bağdaşmayan bilinçsiz tavırlar bu yasağın nedenidir. Oysa Alevi / Bektaşiler de Kur’an’ın içki yasağını kabul etmektedirler. Fakat dolu içmek başka bir şeydir. Dolu içmek dinsel bir ritüeldir ve simgesel bir anlamı vardır. İbadet sırasında sarhoş olunmadığı müddetçe İslam’a aykırı bir durum yoktur. Alkollü içkinin insan sağlığına zararlı olması dolayısıyla alkole karşı olmak zaten her çağdaş insanın ödevidir. )

Eğer illa dolu içme olayı sözde İslam dışı bir kaynağa bağlanacaksa bu kaynak asla Hristiyanlık olamaz. Olsa olsa eski Türk inancı olan Kamcılık / Şamanizm olabilir. Bilindiği gibi Kam ayinleri sırasında Türklerin kendilerine özgü içkileri olan kımız içilmektedir. Alevi / Bektaşilerin büyük çoğunluğunun soyca Türk oluşları göz önüne alındığında kaynağın eski Türk inançları olması kuvvetle muhtemeldir.

Aleviliğin Yezidilik ile İlişkisi Nedir?

Yezidiler, Ali’yi insan suretine bürünmüş Tanrı olarak görürler. Onlara göre, Hazreti Muhammed’i peygamber olarak gönderen Hazreti Ali’dir. Yezidiler, tanrısal varlığın iyilik ve kötülük olmak üzere ikiye ayrıldığını kabul ederler. Tanrı’nın iyiliği, Şeytan’ın kötülüğü temsil ettiğine ve Tanrı ile Şeytan arasında sürekli bir çekişme olduğuna inanırlar. Tanrı ile Şeytan arasındaki çekişmeye, Tanrı’nın başlangıçta kendisiyle eşit niteliklerde bulunan Şeytan’ı kıskandığı için onu kutsal niteliklerden ve cennetten kovmasının yol açtığını ileri sürerler. Bundan dolayı Şeytan’a aşırı bağlılık gösterir ve onun gücünün artarak Tanrı’nın gücünü alt edeceğini savunurlar. “ Melik Tavus “ adını verdikleri Şeytan’ı yüceltirler. Bu nedenle Yezidiler Şeytan’a tapanlar olarak bilinmektedir. Ancak bu topluluğun son dönemde bilinen “Satanist / Şeytancı “ akımlarla bir ilgisi yoktur. Yezidilerin kutsal kitabı “ celde “ adını taşır. Yezidiler bugün dağınık biçimde Halep, Bağdat ve Irak’ın kuzeyinde, Azerbaycan’da, Türkiye’nin Garzan, Hasankeyf, Kurtalan, Beşiri gibi yerleşim birimlerinde yaşarlar. Tahmini olarak 500 bin civarında nüfusları olduğu sanılmaktadır.

Yezidilik; orta doğudaki din ve inançlardan etkilenmiş ve karmaşık inançlarla örülmüş ancak temelde İslam’dan kopma bir dindir. Yezidilikte, Zerdüştlüğün, Şamanizmin, Sabiliğin, Maniheizmin, Museviliğin, Hristiyanlığın izleri vardır. Yezidiler etnik olarak çoğunlukla Kürt kökenlidir. Bir kısım Kürtçüler, Yezidiliği, Zerdüştlüğün bir türevi olarak görmekte ve Kürtlerin ulusal dini olarak tanıtmaya çalışmaktadır. Hazreti Ali öğesini temel alarak da Anadolu Aleviliği ile bağ kurmaya çalışmaktadırlar. Özellikle Kürt kökenli Alevi / Bektaşileri bu inanca çekmek için çaba harcamaktadırlar. Ancak görüldüğü gibi iki inanç arasında yüzeysel ve biçimsel benzerliklerin ötesinde mahiyet bakımından ciddi hiçbir ortak nokta yoktur. Yezidiliğin herhangi bir dini, inancı etkileme gücü yoktur. Gerek nüfus itibariyle, gerekse yayıldığı coğrafi alan dikkate alındığında bunun olanaksız olduğu ortadadır. Yezidilikte, gömme adetleri, dinsel bir ritüel olarak raks şamanizmi anımsatmaktadır. Sünnet olma ve domuz eti yasağı İslam’ı ve Museviliği, eski ve yeni ahdin kutsal sayılması ve İsa’nın yeniden geleceği inancı ile her yıl İsa adına kurban kesilmesi ise Hristiyanlığı anımsatmaktadır. İçerik olarak farklı olmakla birlikte; Hristiyanlıktaki “ Baba, Oğul, Kutsal Ruh “ , Alevilikteki “ Allah, Muhammed, Ali “ biçimindeki üçlemeyi anımsatır şekilde “ Tanrı, Melik Tavus, Şeyh Adi “ üçlemesi vardır. Şeyh Adi bin Misafir, Yezidiliğin kurumlaştırıcısı sayılmaktadır. Yezidilikte, doğadaki kimi varlıklara tapınma ve onları kutsal sayma özelliği de Şamanist öğeler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Görüldüğü gibi Yezidilierin ve Yezidiliğin biçimsel ve yüzeysel anlamda Alevilikten ve Alevilerden çok etkilendiği ortadadır. Yani iddia edildiği gibi Alevilik burada etkilenen değil, etkileyendir. Yezidilikteki çok önemli özelliklerden biri de misyonerliğe kapalı olmasıdır. Yani Yezidi olabilmek için mutlaka Yezidi bir anne – babadan dünyaya gelmiş olmak gerekmektedir. Bu özellik dolayısıyla Yezidilik, nüfus itibariyle hızla erimektedir. Çünkü Yezidi anne – babadan doğan herkes Yezidi inancını benimsememekte ve başka inançları benimseyenlerin sayısı artmaktadır. Gidişat onu göstermektedir ki Yezidilik, kısa zaman sonra sönecek ve yok olacaktır.

Bir kısım Alevilerde de, Alevi olabilmek için, Alevi bir anne – babadan doğmak gerektiği biçiminde ilkel bir inanç ve yaklaşım vardır. Bu yaklaşım Aleviliğin asla lehine değil, aleyhinedir. Son dönemde bu yaklaşımı reddeden Alevi kökenli aydınların ve dedelerin sayısı hızlı artmaktadır. Bu kitabın yazılış amaçlarından biri ve hatta en önemlisi Aleviliği misyonerliğe açmaktır. Aleviliğin yayılması, onun taşıdığı güzelliklerin ve üstün ahlaki niteliklerin de yayılması demektir. Hiçbir samimi Alevi buna karşı çıkamaz. Aksi takdirde kendi inancına ve inançdaşlarına kötülük etmiş olur.

Türklerin Eski İnançları ve Alevilik ile ilişkisi

Türkler dünya tarihinin en eski halklarından biridir. Türk adının bu halka ad olması daha yakın dönemlere ait bir tarihsel olgu ise de Türk dili konuşan toplulukların geçmişi yaklaşık beş bin yıl geriye kadar götürülmektedir. Türklerin sahip olduğu inançsal özellikler onların yaşayış biçimlerinin sonucu olarak doğa temellidir. Doğadaki varlıklarda ruh olduğuna inanma ve onlara tapınma biçimindedir. Başta göğün, güneşin, ayın, dağların, ırmakların vb. hepsinin kutsandığı bir inançsal yapılanma ile karşı karşıyayız. Bu inançsal yapılanma aslında eski Türklerin kendilerini doğanın bir parçası olarak gördüklerinin ve kendilerini doğadan ayrı / doğaya egemen bir topluluk biçiminde düşünmediklerinin göstergesidir. Ayrıca Türklerde atalara tapınma olgusu da son derece önemlidir. Nitekim bu konuda İbn Fadlan Şöyle demektedir:

“ Hiçbir şeye ibadet etmezler. Aksine büyüklerine rab ( Allah ) derler.” (5)

Türklerde doğadaki somut varlıkların yanında soyut tanrılara da tapınma söz konusudur. Gök Tanrı / Kayra khagan, Ülgen, Yayık, Suyla, Kutsal Yer Su, Erlik, Yağız Yer, Yo Kan, Talay Kan, Umay vd. adlarla anılan tanrılar, ruhlar / tözler / idoller / putlar vardır. ( 6 )

Ancak tüm bu özelliklere karşın öne çıkan kavram Gök Tanrı kavramıdır. Gök Tanrı, en büyük Tanrı veya Tanrılar Tanrısı gibi bir özelliğe sahiptir. Gök Tanrı’nın bu yeri dolayısıyla kimi araştırmacılar, eski Türklerin Tek Tanrı inancına sahip olduğunu, Tanrı’ya Gök Tanrı adını verdiklerini, bunun yanı sıra tanrı olmayan fakat kutsal kabul edilen kimi somut veya soyut varlıkların da bulunduğunu hatta İslami terminolojiyi esas alarak Gök Tanrı dışındaki kutsal varlıkların “ melek “ olduğunu iddia etmişlerdir. Buradaki temel amaç, İslam ile eski Türk inançları arasında benzeşim kurmaya çalışma çabasıdır. Bilimsellikten uzak bu çabaların özneleri olarak yine Türk – İslam Sentezcilerini görmekteyiz.

Ancak özellikle Gök Türkler döneminde Gök Tanrı kavramının zamanla soyut ve tek bir tanrı anlayışına doğru evrildiği de görülmektedir. Bunu Gök Türk yazıtlarında çok açık bir biçimde görmek mümkündür.

Türklerin ulusal inancı / dininden bahsedilirken Şamanizm kelimesinin kullanılması bir gelenek haline gelmiştir. Gerçekte şaman sözcüğü Türkçe değildir ve Türkçede karşılığı bulunmaktadır. Şaman kelimesi Tunguzcadır. Bilimsel literatüre Tunguzcadan geçmiştir.( 7 ) Bu sözcüğün Türkçe karşılığı “ kam “ kelimesidir. Ruhlarla temasa geçen kişi, büyücü, kahin gibi anlamlara gelen bu sözcük, Türklerin İslamdan önceki dini olan Şamanizmdeki din önderlerine verilen addır. Kam sözcüğünün yanı sıra “ baksı “ sözcüğü de kullanılmaktadır. Biz burada Şamanizm sözünden ziyade onun Türkçesi olan kamcılık tabirini kullanmaya çalışacağız.

Kamcılık inancına ve kültürüne mensup olan toplulukların başka inanç ve dinlerin yoğun etkisine maruz kaldıkları bilinmektedir. Bu nedenle saf bir kamcılık anlayışı yoktur. Ancak yine de kamcı toplulukların meydana getirdiği ürünlerden; masal, dua, efsane vb. Kamcılığa ilişkin sistematik bir fikir edinme olanağına sahip bulunmaktayız. Bu cümleden olarak Kamcı dünya görüşüne göre dünya; gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Altay Türklerinde “ Aydınlık Alemi”, yukarıdaki dünyayı yani gök yüzünü, Tanrı Ülgen ile ona bağlı iyi ruhları temsil etmektedir. Yeryüzünü ise insanlar oluşturmaktadır. Yeryüzüne “ Orta Dünya “ da denmektedir. Yeraltı dünyasını ya da başka bir deyişle “ Aşağıdaki Dünya “ yı ise Tanrı Erlik ile ona bağlı kötü ruhlar oluşturmaktadır.

Yakut Türklerinde ise bu kavramlar başka biçimde ifade edilmektedir. Yakutlara göre; görünen, görünmeyen dünyalar; “ yukarı “, “ orta “, “ aşağı “ diye üçe ayrlmaktadır.

Kamcılıktaki ritüellerin ve inançların bugün Anadolu Alevi / Bektaşileri tarafından, uygulanan tüm baskı ve eritme çabalarına karşı yaşatılmakta olduğunu görmekteyiz. Anadolu Alevi / Bektaşilerinin idrakindeki İmam Ali ile Kamcı Türklerdeki Gök Tanrı inancının birbirine benzediği, hatta Gök Tanrı inanışının İslami bir kimliğe bürünerek devam ettiği tarzında bilim çevreleri tarafından ileri sürülen bir sav vardır ki, bu savın en ünlü temsilcilerinden biri de İ. Melikoff’ tur.

Toplumbilimci Prof. Dr. Mehmet Eröz, Türk kültürünün İslamlık ile tanışmasından sonra ortaya çıkan durumu şöyle anlatıyor:

“ Göçebe Türkler, eski dinlerinde olduğu gibi şimdi de kadın erkek bir arada bulunuyor ve ayinlerini büyük bir vecd ve heyecan içinde, müzik ve raks ( sema ) ile yapıyorlardı. Bu hususu çok iyi bilen Yesevilik, Orta Asya göçebeleri arasında hızla yayılma başarısı gösterdi.”( 8 )

Türklerin İslamlaşması sonucu mistik bir yol olarak Yesevilik tarikatının ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu tarikat Türk kültürü ile İslam’ın kaynaşması ve birleşmesi sonucu oluşmuştur. Kurucusu Hoca Ahmet Yesevi’dir. Hoca Ahmet Yesevi ise, Yusuf Hemedani’nin öğrencisi, Hacı Bektaş Veli’nin hocası olan Lokman Perende’nin ise, hocası, yol göstericisi, mürşididir. Horasan erenlerinin serçeşmesidir, piridir.

İslamlığın, Türk kültürü ile yoğrulup kaynaşmasını ve milli bir kimliğe bürünmesini, arkasından da zorunlu göç nedeniyle Horasan üzerinden Anadolu’ya gelip Anadolululaşmasını toplumbilimci Mehmet Eröz şöyle anlatıyor:

“ Alevilik ve Bektaşiliğin ana kaynağı Türk kültürü ve eski Türk dinidir.” Yine Mehmet Eröz, şöyle devam ediyor:

“Anadolu’da karşımıza Alevilik ve Bektaşilik olarak ortaya çıkan oluşumun kaynağı eski Türk dini olan şamanizmdir.”

Türklerin eski inançlarının mistik yapıda olduğu bilinmektedir. Türk toplumunun karakteristik özelliği ile yakından ilgili olan mistik yönelimi İslamlaşma sırasında da görmekteyiz. İslam’ın Türkler arasında yayılması tamamen mistik yolla olmuştur. Yesevilik bunun en açık kanıtlarındandır. Türkler, Emevilerin resmi din anlayışını yaymaya çalışan misyonerlere ve ordulara karşı koymuşlardır. Emevilerin İslam’ı, şeriat ve Arap kültürünün yoğurduğu bir İslam anlayışıdır. Oysa Türkler, katı Şer’i kurallara itaat etmeyecek derecede farklı yaratılışta bir topluluktur. İşte bu nedenle İslam, Türkler arasında sufilerce yayılmıştır. Sufiler, İslam’ı şer’i katılıklardan arındırarak ve eski Türk inançlarıyla yoğurarak yaymışlardır. Göçebe ve yarı göçebe Türkmenlerin yaşadığı bölgelere gezgin sufi dervişler tekkelerini açmış ve halkı ocakları etrafında toplamışlardır. Yani Türklerin Müslümanlığı benimsemesinde esas olarak tasavvuf akımının ve onun yarattığı tarikat temsilcisi sufi dervişlerin etkili olduğunu görmekteyiz.(9)

{Ancak yukarıda bahse konu olan durum tamamen büyük göçebe halk yığınları ile ilgilidir. Türklerin elit ve aristokrak kesimi geniş halk yığınlarından daha kolay ve çabuk Müslümanlaşmıştır. Bu kesimin bu denli kolay ve çabuk Müslümanlaşmasında etken olan nedenler siyasal ve ticaridir. Nitekim tarihçi Faruk Sümer, Türkler ve Araplar arasındaki ticari ilişkilerin Türklerin İslamlaşmasındaki en önemli etkenlerden olduğunu belirtmektedir. (10) }

Araştırmacı yazar Cemal Şener, Türklerin mistik yolla İslamlaşmasıyla ilgili olarak şöyle bir saptamada bulunmaktadır:

“ 9. – 10. yüzyılda Türkistan’ı adım adım arşınlayan dedeler, babalar, atalar tıpkı şaman dedeler gibi ilahiler okuyan veya Budist din adamları gibi menkıbeler, nasihatler anlatan, halkı etkileyen ve halk üstünde sevgi ve saygıdan kaynaklanan nüfuzları olan kimselerdi.

Daha sonra bu dedeler, babalar göçlerin başında uzun ve yorucu yolculuklar sonucu Anadolu’ya ulaştılar. Bu kimseler Anadolu’da dede, baba, abdal, gazi gibi benzer ad ve unvanlarla Orta Asya’daki misyonlarını sürdürmek için dergahlarını açıp 72 millete, 18 bin aleme seslenmeye başladılar. Anadolu’da oluşan; Hacı Bektaş Veliler, Abdal Musalar, Sarı Saltuklar, Taptuk Emreler, Yunus Emreler bu coşkun ırmağın Anadolu’daki kollarıdır.” ( 11 )

İslamlaşan göçebe ve geniş halk yığınlarından oluşan Türklerin hemen hemen tamamına yakını başlangıçta tasavvufi içerikte ve aynı zamanda muhalif bir İslam ekolü olan Yesevilik – Alevilik – Bektaşilik – Kızılbaşlık çizgisindeydiler. Bunun apaçık kanıtlarından biri de Dede Korkut Öyküleridir. Dede Korkut Kitabı’ndaki Alevi inancına dair derin izler İslamlaşan ilk Türklerin Alevi / Batıni çizgide olduğunu göstermektedir. Nitekim Kazan Oğlu Uruz, ağaçla şöyle söyleşir:

“ Ağaç ağaç der isem sana, üzülme ağaç,

Erlerin şahı Ali’nin düldülünün eyeri ağaç,

Zülfikar’ın kını ile kabzası ağaç,

Şah Hasan ile Hüseyin’in beşiği ağaç.” (12)

Emevi – Abbasi – Arap İslam anlayışı çok küçük bir azınlık olan aristokrat, elit ve tüccar sınıf arasında yayılmıştır. Bu azınlık grup ellerindeki parasal, ticari ve siyasal gücü kullanarak geniş halk yığınları üzerinde egemenlik kurup onları da kendi İslam anlayışlarına çekmek için olağanüstü çaba harcamışlar, bunu gerçekleştirmek için de devlet erkini kullanarak büyük baskılar uygulamışlardır. Bu baskıların sonucunda kimi Türkmen toplulukları zahiren Sünnileşmiş ve fakat gerçekte Alevi / Batıni kimliklerini gizliden gizliye de olsa korumuşlar ve sürdürmüşlerdir. Bugün dahi Anadolu’nun kırsalında yaşayan Sünni Türkler ile Alevi Türkler arasında inanç ve gelenek açısından ciddi bir fark yoktur. Kentlileşen Sünnilerin eski Şamani izlerden hızla sıyrıldığı, özellikle Diyanet İşleri’nin ve kimi İslamcı cemaat ve tarikatlerin olağanüstü baskı ve propagandalarıyla Arap – Emevi – Abbasi / Vahhabi İslam anlayışına doğru sürüklendiği görülmektedir. 1980 sonrası hız verilen köylere cami yapılması hareketi ile Diyanet’in atadığı imamların Sünni Müslüman Türkleri “ şirk ” diyerek Şamani geleneklerden arındırma çabası ne acı ki etkili olmaktadır. Anadolu halkı yüzyıllardır sürdürdüğü şamani geleneklerini İslam’a aykırı olduğu yönündeki Diyanet telkinleri nedeniyle terk etmektedir. Anadolu halkı bin yıldır yaşattığı geleneklerini 21. yüzyıla kadar dirençle ayakta tutmuş, Alevisi Sünnisi ile Türklük değerlerine sahip çıkmıştır. Diyanet’in imamları, dilek ağacına bez bağlamanın, kurşun döktürmenin, yatırlara mum dikmenin, eşiğe oturmamanın, mezar ziyeretlerinin, mezar taşlarına ölenin resmini koymanın, büyük dağ ve taşları kutsamanın vb. İslam’a aykırı olduğunu telkin ederek Türk ulusunu binlerce yıllık köklerinden koparmaya çalışmaktadır. Bu çalışmanın varacağı yer Araplaşmaktır. Açıkça ifade edelim ki, Diyanet’in yaptığı bir kültür katliamıdır. Bu bir insanlık suçudur. Diyanet, Türklüğü katletmektedir. Diyanet imamlarının büyük çoğunluğu gönüllü Arap misyoneridir.

Diyanet İşleri’nin İslam’a aykırı dediği tüm bu kültürel unsurlar, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar bütün Türk dünyasında yaşatılan Türklüğün ulusal değerleridir. Türk ulusu bu çabalara karşı büyük bir direniş sergilemektedir. İmamların saçma sözlerine karşın dilek ağaçlarına bez bağlamaya, kurşun döktürmeye, büyük dağ ve taşları kutsamaya, ölünün ardından bir şaman geleneği olarak yedinci, kırkıncı günlerde ve yıl dönümünde anma törenleri düzenleyerek, mevlüt okutmaya, mezar ziyaretlerine önem vermeye, yatırlara mum dikmeye vb. devam etmektedir. Ancak üzülerek belirtelim ki, Sünni Türklerdeki direniş Alevi Türklere göre daha zayıftır. Aleviler direniş noktasında çok daha kararlı ve güçlü bir yapıya sahip bulunmaktadır. İşte bu yüzden Alevilik, Türklüğün Anadolu’daki yüz akıdır. Alevilik, Türklüğün sığınağı ve korunağıdır. O halde Aleviliğe sahip çıkmak Türklüğe sahip çıkmak demektir.

Şimdi Anadolu Aleviliği ile eski Türk inançları arasındaki bağları daha net bir biçimde ortaya koyalım.

Anadolu Alevilerindeki semahın kaynağı teolojik olarak Kırklar Meclisidir. Ancak kültürel olarak ibadet sırasında raks etmenin kökeni tamamen Şamanidir. Kamlar / Şamanlar ayin sırasında bugün Anadolu Alevilerinin yaptığı semah gibi raksederlerdi. Hoca Ahmet Yesevi’nin Divan -ı Hikmet’inde, Yesevi tarikatı dervişlerinin okunan şiirler ve çalınan kopuzlar eşliğinde ibadet sırasında raks / sema ettikleri belirtilmektedir. Bugün hala Altay’da kamlar, ayin sırasında semah dönmektedirler.

Anadolu Alevilerinin cem ayini sırasında mum ve ateş yakmalarının da kaynağı kamcılık inancıdır. Altay’da, Hakasya’da, Tuva’da, Yakutistan’da, Çuvaşistan’da Türk kamları ateş yakarak ve ateşin etrafında semah dönerek / raks ederek ayin yapmaktadırlar. Ateşe dua etme geleneği de kamcılıkla ilgilidir.

Alevi / Bektaşi cemlerinde içki içilmesi / dolu / dem alınmasının teolojik kökeni yine Kırklar Meclisidir. Dem almanın teolojik kökenine daha önceki bölümlerde değinmiştik. Demin kültürel kökeni elbette ki kamcılıktır. Kam ayinlerinde Türk Tanrıları için, koruyucu ruhlar için “arak / rakı ” dan veya kımızdan saçı saçılır ki bu da kansız kurban sayılırdı. Anadolu Alevi / Bektaşileri cem sırasında içilen içkiye, içki, rakı, şarap vb. adlar vermeyip doğrudan doğruya dolu / tolu veya dem adını vererek onu kutsamaktadırlar. Kam ayinlerindeki içkiler de kutsanmakta ve kurban hükmünde değerlendirilmektedir. Alevilerde her tören için kurban kesilmesi koşuldur. Bu kurban, kesilen havyan dışında kansız lokmalar da olabilmektedir. Bunlar evden getirilen yiyecekler ile bağış olarak verilen paralardır. Eski Türklerde, süt, kımız, yağ, buğday, darı, şarap, tüccar topluluklarda ise para vb. kurban ( saçı ) olarak verilirdi. Her dinsel törende eski Türlerde olduğu gibi Anadolu Alevilerinde de mutlaka kanlı veya kansız kurban koşuldur. Eski Türklerde en makbul kurban attır. Attan sonra ise koyun gelmektedir. Alevilerde ise koç kurban etmek yeğlenir. Kesilen kurbanların kanlarının yere damlatılması eski Türklerde olduğu gibi Anadolu Alevilerinde de günah kabul edilmektedir.

Kamcılık ile İslam’ın bir bireşimi olan Yesevilikte de kurbanın kemikleri kanı ile birlikte derin bir çukura gömülmekteymiş. Kurban töreninin son kısmında ise; içki sunma ve büyük bir yemek ziyafeti olurmuş. Bu sırada muazzam büyüklükteki tulumlar dolusu kımız içilirmiş.( 13 )

Anadolu Alevileri de kesilen hayvanın kemiklerini kırmayı günah saymaktadır. Çünkü hayvanın canının kemiklerinde barındığına inanılmaktadır. Eski Türklerde olduğu gibi Anadolu Alevilerinde de kurbanın kemikleri kanı ile birlikte derin bir çukura gömülmektedir.

Anadolu Alevi / Bektaşilerinde ibadet sırasında ve yaşamın her alanında kadın erkek birlikteliği esastır. Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin kurduğu Yesevilik tarikatında da egemen İslam anlayışına göre yasak olan kadın erkek birlikteliği esastır. Yesevi dervişleri kadın erkek birlikte sema ederek / raks ederek Tanrı’yı anmak için zikir törenleri yapmışlarıdır. Hatta Yesevilerin bu nedenle dönemin egemen İslam anlayışını savunan çevrelerce dışlandıkları, haklarında bugün Anadolu Alevileri için hala söylenmekte olan iğrenç iftiraya benzer iftiraların üretildiği bilinmektedir. Kadın ve erkeğin aynı anda ve mekanda birlikte bulunmalarına ve Tanrı’ya ibadet etmelerine tahammül edemeyen egemen İslam anlayışına mensup çevrelere cevap oluşturmak üzere Pir Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin bir tutam pamuğun içine bir ateş parçası / köz koyduğu ve bunu o iftiracılara gönderdiği, pamuğun içindeki ateşin / közün pamuğu yakmadığı ve bunun Pirin kerametiyle vaki olduğu anlatılmaktadır. Bilindiği gibi şeriatçı çevreler bugün hala kadın ve erkeği ateş ile baruta benzetmekte, birlikte olurlarsa mutlaka ateşin barutu yakacağını söylemektedirler. Bu benzetmeden hareketle kadın ile erkeği sadece ibadet sırasında değil, hemen hemen yaşamın her alanında mümkün olduğunca birbirinden koparmaktadırlar. Ama şuna bir türlü yanıt verememektedirler. Sünni İslam anlayışına göre gerçekleştirilen hac ibadeti sırasında Kabe’nin çevresinde kadın erkek birlikte, aynı safta namaz kılabilmektedirler. Nedense oradaki birliktelikte bir sakınca görmemektedirler. Eski Türk töresinde ve inancında kadın ve erkeğin daima birlikte olduğunu, aralarında bir ayrım olmadığını hatta kimi zaman kadınların daha ön planda bulunduğunu bilmekteyiz. İşte Anadolu Alevi / Bektaşileri atalarından devraldıkları bu Türklük özelliğini sürdürmektedirler. Ayin sırasında kadın erkek birlikte Tanrı’ya niyaz etmektedirler. Semaha durup hep bir ağızdan deyişler söylemektedirler. Anadolu Alevi / Bektaşilerinde insanlar kadın veya erkek oldukları için değil, sadece insan oldukları için, ya da bir başka deyişle can oldukları için değerlidirler. Bundan dolayıdır ki, yaşamın her alanında olduğu gibi ayin sırasında da birliktedirler. Yine Anadolu Alevi / Bektaşileri kadını kara çarşaflar veya onun özgürlüğünü kısıtlayan kimi örtüler içine hapsetmeyi de reddetmekte, Türk kültürünün gereklerine uygun bir giyim kuşamı yeğlemekte, bu giyim kuşamı günlük yaşamlarında ve ibadet sırasında kullanmaktadırlar. Kentlileşen Alevi / Bektaşiler de kente yaşamının gereği olan çağdaş giyim kuşamı benimsemektedirler.

Alevi / Bektaşiler, müziği ibadetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedirler. Alevi / Bektaşi Cemlerinde çalınan bağlama ve saz Türklüğün tarihsel ve ulusal çalgısı olan kopuzun devamıdır. Alevi / Bektaşiler, bağlama / saz / kopuz için ” telli Kur’an” tabirini kullanmakta ve onu kutsamaktadırlar. Eski Türklerin de ibadet sırasında müziğe yer verdikleri, kopuz ve davul çaldıkları bilinmektedir. Kamların davul ve kopuzlarının da kutsal addedildiği tarihen sabittir. Dede Korkut Öykülerinde gördüğümüz Türk Bilgesi elinde kopuzuyla deyişler söylemekte ve halka öğütleriyle yol göstermektedir. Telli Kur’an’ın Alevi / Bektaşilerin yaşamındaki yeri o derece büyük bir öneme sahiptir ki, hemen hemen her Alevi / Bektaşinin evinde bu telli Kur’an’dan bulunmakta ve Alevi / Bektaşiler yeni yetişen kuşaklara bağlama / saz / kopuz çalmayı özenle ve büyük bir önem atfederek öğretmektedirler. İşte bu özellik de binlerce yıllık görkemli Türk kültürünün Alevi / Bektaşilerce yaşatılmakta olduğunu gösteren eşsiz örneklerden biridir.

Alevi / Bektaşi inancı ile eski Türk inançları arsındaki derin izlere ve güçlü bağlara bir diğer örnek de cenaze / ölü gömme biçimidir. Özellikle Tahtacı Türkmen Alevileri hala eski Türk inançlarındaki gibi ölülerini kimi eşyasıyla birlikte gömmektedirler. Ege ve Akdeniz bölgesindeki Tahtacı Türkmen köylerinde cenazeler yatak ve yorganla ve kıyafetleriyle birlikte defnedilmektedir. Bilindiği gibi Kamcı Türkler de ölüyü yeniden dirileceği inancının bir gereği olarak eşyasıyla birlikte gömmekteydiler.

Alevi / Bektaşi yolunun manevi liderleri olan dede / babaların eski Türklerdeki kam / baksı / dede ( Dede Korkut’u anımsayalım.) / şamanların devamı olduğunda hiç kuşku yoktur. Tıpkı Alevi / Bektaşilerdeki ( babagan kolunda uygulama farklıdır.) dedelik gibi eski Türklerde de istisnai durumlar olmakla birlikte kamlık soydan geçmekteydi. Türk oymakları şamanlara / kamlara yaptıkları hizmetler karşılığında armağanlar verirlerdi. Kamlar ne verilirse kabul ederlerdi. Anadolu Alevi / Bektaşileri de taliplerinden tamamen gönüllülük esasına bağlı olarak “ hakkullah “ veya “ çıraklık “ adı altında mal ve para alırlar, bunları ocağın / dergahın giderleri için ve kimi hayır işlerinde kullanırlar. Tıpkı kamlar / şamanlar gibi dedeler de tümüyle hafızaya dayanarak binlerce nefes / deyiş / dua gibi Türk halk kültürüne ait sözlü birikimi kuşaktan kuşağa aktarırlar. Dedelerin cem törenlerinde kullandıkları “ asa “ veya “ tarik “ de kamların / şamanların ayin sırasında kullandıkları asayı anımsatmaktadır. Alevi cemlerinde adına; serdeste, tarik, erkan, zülfikar ve alaca değnek denilen asa bulunur. Dede bu asa ile taliplere dua eder.( 14 )

Bektaşi babalarındaki özel giysiler de kamların özel giysilerini anımsatmaktadır. Şamanlar ayinlerde kırmızı kumaştan hazırlanmış külahlar giyerler. Anadolu’da da bazı yörelerde dedeler cem törenlerinde kırmızı renkli börk, taç veya başlık giyerek cem ayinini yürütür. Taç dışında hırka da Şamanlarda ve Bektaşilerdeki ortak giysilerden biridir. Bektaşilerdeki hırkalar özel olarak hazırlanır; dikişleri ve her bir unsuru dinsel ve ahlaki bağlamda kimi simgesel anlamlara sahiptir. Şamanların giysileri de dinsel anlamı bulunan kıyafetlerdir.

Anadolu Alevi / Bektaşilerinin gülbenkleri ( dua ) de kam duaları gibidir. Aralarındaki benzerliğin görülmesi açısından bir kam duası ile bir gülbenki verelim:

“Sizden medet diliyorum. Kara bıyıklı ata evliya ! Hu … ey ! Bektav Ata, Bekata Behiç Ata yardım et ! Çakmak Ata evliya, Koçkar Ata evliya, sizden medet diliyorum. Hu…ey ! Evliya Ata Evliya… Sizden medet diliyorum. Tekdurmuş Ata evliya. Karahan Baba yardım et ! Hu… ey ! “ ( 15 )

Aradan geçen yüzyıllara karşın hala devam eden muhteşem biçimsel ve yazınsal / edebi benzerliğe dikkat edelim. İşte bir Alevi dedesinin taliplerine verdiği dua:

“ Allah.. Allah.. Hizmetleriniz kabul ola, muratlarınız hasıl ola, Muhammed Ali ehlibeyt katarından, didarından ayırmaya… Adlarını zikrettiğimiz 12 İmamların himmeti üzerinizde ola. Diliniz dert görmeye. Dil bizden, nefes Hz. Hünkar’dan ola… Gerçeğe hu…” ( 16 )

Kamcılıkta görülen; iradi olarak kendini kurban etme ve simgesel ölümler, “ Ölmeden önce ölmek” ve “ kendini manevi olarak kurban etme “ biçimine bürünerek Anadolu Aleviliğine taşınmıştır. Türk – Moğol boylarından Buryatlardaki; genç kam adayının keçe üzerine oturtulup havaya kaldırılması ve bu tören sonucu kam adayının kam kabul edilmesi geleneği benzer biçimde Antalya – Isparta Tahtacı Alevilerinde “ mürebbi ” seçilmesi töreniyle yaşatılmaktadır. Mürebbi seçilen kişi “ ak keçe “ üzerine oturtulup üç kez havaya kaldırılır. Bu sırada “ Allah, Muhammed, Ali “ denilir.

Burada sadece bir bölümünü verebildiğimiz eski Türk inançları ile Anadolu Aleviliği arasındaki benzerlik, benzerlikten öte bir özdeşlik noktasındadır. Bu özdeşliği Anadolu Alevilerinin yaşamlarının her anında apaçık bir biçimde gözlemlemek mümkündür. Bu benzeşim ve özdeşliği yadsıyan, reddeden, başka biçimde yorumlayan veya görmezlikten gelenlerin güneşi balçıkla sıvamaya güçleri yetmeyecektir. Anadolu Aleviliği, binlerce yıllık şanlı ve görkemli Türk kültürünün egemen Arap / Emevi / Abbasi İslam’ına karşı direnişidir. Bu direnişin yoğurduğu ve doğurduğu Alevi / Bektaşi kültürü sadece Türk halklarının değil, bütün insanlığın evrensel kültür mirasıdır. Özünde yüce İslam dininin yüksek ahlak ve insan sevgisini, Türk halklarının insancıl / hümanist geleneğini taşıyan Alevi / Bektaşi inancı ve kültürü tüm insanlığın özlemle beklediği küresel barışın ve kardeşliğin adresidir. Bu nedenledir ki, her Alevi / Bektaşi yüzyıllardır süren baskıların getirdiği gizlenmenin kabuğunu kırıp tüm baskı ve katliamlara karşın kahramanca ve mümince yaşattığı inancını ve kültürünü artık büyük bir kararlılık ve özgüvenle tüm dünyaya tanıtmak için uğraş vermelidir. Bu; insansal, dinsel ve ulusal bir görevdir.

  1. BÖLÜM

ALEVİLİK VE SİYASET

ALEVİLİĞİN SİYASAL ÖZÜ

Aleviliğin siyasal yönünü ifade etmek üzere tarihsel süreçte ortaya çıkan kavram Kızılbaşlıktır. Kızılbaşlık, Alevi inancının ve felsefesinin yön verdiği bir toplum düzeni inşa etme amacına yönelik olarak yürütülen her türlü çalışmanın ve bu çalışma sonunda ulaşılması hedeflenen siyasal düzenin adıdır. Kızılbaş olmak, önce Alevi olmayı gerekli kılmaktadır. Alevi olmak demek, Alevi bir anne babadan dünyaya gelip bir dede / babaya ikrar vermek, nasip almak biçiminde tanımlanamaz. Alevi olmak için Allah’a kul, Hazreti Muhammed’e ümmet, Hazreti Ali’ye talip olmak gerekir. Alevi bir anne babadan olup da Allah, peygamber ve Hazreti Ali ile hiçbir inançsal bağı olmayanlar, sırf anne ve babaları Alevidir diye Alevi olarak tanımlanamazlar. Çünkü Alevilik bir inançtır. Etnik köken veya kavmi bir yapılanma değildir. Anne ve babası Alevi olmadığı halde, Allah’a kul, Hazreti Muhammed’e ümmet, Hazreti Ali’ye talip olan ve bunların bir ifadesi olarak da bir dede / babanın şahsında yolun önderlerine sevgi ve saygı bağlarıyla bağlanan, Aleviliğin dinsel ritüellerine sahip çıkıp onları dinsel yaşamlarına egemen kılan herkes Alevidir.

Alevi inanç ve felsefesinin siyasal düzlemdeki izdüşümü, Kızılbaşlık siyasetinin ilkelerini oluşturmaktadır. Buna göre, Alevi inanç ve felsefesinin siyasal yönünü oluşturan temel öğeler şunlardır:

1.İnsancıllık / hümanizm: Alevilikte insan sevgisi en temel unsurlardandır. Tanrı – İnsan ve Tanrı – evren birliği Alevi insancıllığının özüdür. Bu cümleden olarak; her insan, Tanrı’dan bir parçadır. Hallac – ı Mansur’un “ ene’l – Hakk “ deyişindeki sır budur. İnsanı sevmek Tanrı’yı sevmenin ön koşuludur. Yunus Emre’nin;

“ Yaradılanı severiz, Yaradandan ötürü…” ve “ Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan bizden değildir.” şeklindeki sözleri bu koşulun en güzel ifade biçimlerindendir. İnsana verilen değerin ve onu yolun merkezine yerleştirmenin bir göstergesi olarak öne çıkan en dikkat çekici ritüel insana secde kılmaktır. Nitekim, Hünkar Hacı Bektaş veli;

“ Ellerin kabesi var,

Benim kabem insandır.

Kuran da, kurtaran da insanoğlu insandır.”

demek suretiyle insanın yolun merkezinde bulunduğunu en özlü bir biçimde ifade etmiştir. Yine Hünkar’ın; “ Okunacak en büyük kitap insandır.” Sözü de aynı özelliği dile getiren bir diğer vecizedir.

“ Çalış, kazan, ye, yedir.

Bir gönül ele getir.

Yüz Kabe’den yeğrektir,

Bir gönül ziyereti.”

Büyük Türkmen ozanı Yunus’un yukarıdaki sözleri Alevi inanç ve felsefesinin edebi anlamda anıtsal sözleridir. İnsan sevgisinin bu denli işlendiği ve merkezi öneme sahip olduğu başkaca bir inanç ve felsefe yoktur. Elbette ki her inanç ve dinde insana büyük önem verilir. Ancak Alevilikte bu durum, hiçbir inanç ve dinle kıyaslanamayacak bir derecededir. “ İncinsen bile incitme ! “ diyen bir inanç, insanlığın gereksinim duyduğu kardeşlik ve barışın da biricik yolunu göstermektedir.

Alevilikte insanı sevmek bir ibadettir. Çünkü Tanrı, insandadır. İnsan, Tanrı’nın yeryüzündeki tecellisidir. İnsanda Tanrısal özellikler vardır. Bu nedenle İnsanların rızasını kazanamayan hiçkimse Tanrı’nın da rızasını kazanamaz. Bundan dolayıdır ki, insanları sevgiyle kucaklamak, tüm insanlığı kardeş telakki etmek Alevi siyasetinin yani Kızılbaşlığın temelidir. Irk, cinsiyet, renk, dil, din, bölge, coğrafya farkı gözetmeden tüm insanları, Tanrı’dan bir parça oldukları için sevmek Kızılbaşlığın başat özelliğidir.

  1. Eşitlik: Her insanın, insan olmak bakımından diğer insanlardan hiçbir farkı yoktur. Makam, mevki, güzellik, çirkinlik, soyluluk vb. özelliklerle insanlar ayrımcılığa maruz bırakılmaz. Binaen aleyh, eşitliği gözetmek Kızılbaşlığın koşullarındandır. Tüm kurallar, insanların barış ve kardeşlik içinde yaşamalarını temin için olmalıdır. Bu bağlamda her insan hukuk karşısında tam anlamıyla eşit olmalı, insan olmanın ötesinde sahip olduğu başkaca özellikler nedeniyle her hangi bir ayrımcılığa tabi tutulmamalıdır. Kurallar, herkes için hakça uygulanmalıdır. Varsıl için farklı, yoksul için farklı kural vazetmek eşitliğin çiğnenmasi demektir. Kayırma, rüşvet ve kişiye özel davranış insanlık onuruyla bağdaşmaz. Bu türeden ahlak dışı işler Kızılbaşlıkta, hemen hemen her siyasal düzende olduğu gibi yasaktır.

Alevi inanç ve felsefesinde eşitlik anlayışının en belirgin yansıması cinsiyet konusundadır. Alevilerin toplumsal yaşamlarında olduğu gibi dinsel yaşamlarında da kadın erkek birlikteliği temel ilkelerdendir. Bütün dinsel ritüellerde kadın erkek birliktedir. Bunun doğal bir yansıması olarak da Kızılbaşlıkta kadın hakları ve kadına verilen değer başat niteliktedir. Bu hususta Hacı Bektaş Veli’nin şu anıtsal sözleri yol göstericidir:

“ Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok

Noksanlık,eksiklik senin görüşlerinde”

Bugün çağdaş yaşamın en temel gereklerinden olan kadın hakları konusunda Alevilerin sahip olduğu bu insancıl yaklaşım, Alevi inancının çağlar ötesinden gelip günümüz toplumsal yaşamına ışık tutan ve insanlığın ufkunu aydınlatan bir felsefi öze sahip olduğunu göstermektedir.

  1. Hakça paylaşım / Toplumculuk : Hakça paylaşım ve adalet duygusu insan olmanın temel özelliklerindendir. Yani insanı insan yapan birincil özelliklerden biri de adalet ve hakça paylaşımdır. Alevi inanç ve felsefesindeki hakça paylaşım esasının ne denli önemli olduğunu anlatan bir söylence olarak “ Rıza Şehri “ olgusu bir ütopya gibi gözükse de aslında çağlar boyu süregelen toplumculuk özleminin insanlığın vicdanında ve ortak ülküsünde çok büyük yer sahibi olduğunun göstergelerinden biridir. Toplumculuk özlemi, anlaşıldığı gibi belki de hiçbir toplumun ve inanç topluluğunun ruhunda akis bulmadığı kadar Alevi toplumunun toplumsal vicdanında yankılanmıştır. Aynı zamanda emeğe ve emeği ile geçinmeye verilen önem de son derece büyüktür. Hünkar’ın; “ Emeği ile geçinmeyen bizden değildir. “ sözü Aleviliğin toplumcu karakterini yansıtması bakımından gerçekten dikkat çekicidir. Herkesin emeği ile geçindiği yani emeğin egemen olduğu bir toplumsal düzen Aleviliğin ilkesi olduğu gibi aynı zamanda Alevilerin de en büyük toplumsal ülkülerindendir. Bu bağlamda, Kızılbaşlık siyasetinin esasları arasında toplumculuğu ve emek yanlısı siyasal bir duruşun mevcudiyetini görmekteyiz. Alevilikteki müsahiplik / yol kardeşliği ve halkın rızalığı, canı cana, malı mala katma gibi kavramlar ile toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın öncülüğünü yürüten dergah / tekke / cemevi gibi kurumlaşmalar toplumcu karakterin en bariz unsurlarındandır.
  2. Özgürlükçülük: Alevilik bir inançtır ve her inanç doğasında bir dogmatizm barındırmaktadır. Hiçbir çağda ve hiçbir toplumsal ve coğrafi alanda değişmesi olanaklı bulunmayan temel inanç ilkelerine sahip olmak bakımından Alevilik de diğer inançlar gibidir. Ancak Alevilikte yine de çok farklı bir yaklaşım vardır. Bilimin önderliği ve bunun getirdiği özgürlük, Aleviliğin katı şeriat kuralları ile kuşatılmasına engeldir. Bu bağlamda Alevilikte Sünni İslam’daki gibi bir şeriat yoktur. Alevilik asla değişmez hukuk kuralları vazetmemektedir. Yani inancın din referanslı hukuk kuralları ile toplumu baskı ve denetim altında tutması söz konusu değildir. Bu da kendiliğinden bir devingenlik / dinamizm doğurmaktadır. İnsanın özgürleşmesi bilimle olur. Büyük Atatürk’ün de dediği gibi bilim, yaşamdaki en gerçek yol göstericidir. Aynı şekilde Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin; “ Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” tarzındaki sözü Alevilikte bilimin yerini göstermesi bakımından yaşamsal önemde bir sözdür. Alevilikteki özgürlükçü yaklaşımın köklerini bu sözde ve bu sözün yarattığı toplumsal etkide aramak gerekir.

Toplumsal yaşamın koşulları değiştikçe toplumu düzenleyen kuralların da değişmesi bir kaçınılmazlıktır. Bu kaçınılmazlığı cebri tutumlarla dizginlemeye çalışmak her devirde büyük sorunlara yol açmıştır. Nitekim din orjinli cebri tutumlar nedeniyle insanlık çok büyük acılar yaşamış, özgürlük ve değişim yolunda büyük bedeller ödemiştir. Alevi toplumu, tarihi boyunca din orjinli durağan / statik ve dogmatik hukuk kurallarına karşı özgürlüğü ve değişimi savunan bir toplum olagelmiştir. Bu uğurda büyük bedeller ödemiştir. Bu bedelellerin en büyüklerinden biri de Emevi saltanatına ve dogmatizmine karşı İmam Hüseyin’in Kerbela direnişidir. İmam Hüseyin, Kerbela’da saltanata ve Emevi despotizmine karşı ezilenlerin hakkını savunmuş ve bu yolda çağlar boyu unutulmayacak, kendisinden sonra gelen nesillere yol gösterecek şanlı bir kıyam gerçekleştirmiştir. Alevi inancındaki özgürlükçü karakterin kaynaklarından biri de bu şanlı kıyamdır. Aynı kıyamın İmam Hüseyin’den güç alarak sonraki dönemlerde pekçok kez tekrarlandığını görmekteyiz. Emevi valisi Kuteybe’nin Horasan ve Türkistan’da yaptığı zulümlere karşı direnen ve Emevi İslam’ına teslim olmamak için ölümlere yürüyen Türkler, İmam Hüseyin’in direnişini gelenekleştirmiş, sonraki devirlerde yaşanan Türkmen kıyamları ile de egemen / şeriatçı / Emevi İslam anlayışına karşı ehlibeytin ve binlerce yıllık Türk kültürünün savaşçıları olmuşlardır. Babai, Karamanoğlu Mehmet Bey, Şeyh Bedrettin, Şahkulu, Celali kalkışmaları ve Çaldıran direnişi gibi İslamlaşma sonrası Türk tarihinin zulme isyan noktasında abideleşen olaylarının tümü İmam Hüseyin geleneğinin devamıdır.

Aleviliğin tarihsel süreçte gördüğümüz bu yapısı yakın dönem dünya ve ülke siyasetinde de etkisini göstermiş ve Aleviler bir anlamda Kızılbaşlığın modern yüzü olan, laiklik, demokrasi, cumhuriyet ve sosyal adalet kavramlarının çevrelediği bir siyasal duruşa sahip olmuşlardır. Özellikle Cumhuriyet sonrası dönemde ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin günümüze değin hemen hemen her evresinde laiklik, cumhuriyet ve sosyal adaletten yana sergilenen tavır Alevilerin çağlar boyu sürdürdükleri Kızılbaşlık siyasetinin tam anlamıyla birebir devamı mahiyetinde tezahür etmiştir.

SAFEVİ KIZILBAŞ TÜRKMEN DEVLETİ

Kızılbaşlığın devlet deneyimi olan Safevi Türkmen Devleti, 9 Eylül 1502 tarihinde Şah İsmail tarafından Anadolu ve Kafkasya’daki Türkmen aşiret ve boylarının desteği ile Tebriz’de kurulmuştur. Safevi Devleti, Türk / Türkmen Alevilerinin tarihteki biricik devletidir. Bu anlamda Aleviliği, Kızılbaşlık olarak ilk kez siyasal düzen ( devlet ) haline getiren yani devletleştiren büyük kahraman, büyük Türkmen başbuğu, Türk tarihinin en yüce şahı Şah İsmail Hatai Hazretleridir. Bundan dolayıdır ki, onun adı Alevi toplumu arasında çok seçkin bir yere sahiptir. Dikkat çekici bir diğer nokta da Şah Hatai’nin devlet kurduğunda 15 yaşında olmasıdır. Şah İsmail, devleti ilan ettiğinde 12 imam adına hutbe okutmuş, pastırdığı paralara 12 imamların adını yazdırmıştır. İslam’a girmek için söylenen “ Kelime – i Şehadet “ in sonuna “ ve eşhedü enne Aliyyen veliyyullah “ ifadesini ilave etmiştir. Ebu bekir, Ömer, Osman, Muaviye ve Yezid gibi isimleri yasaklamıştır. Hazreti Muhammed ve onun ehlibeytine büyük bir sevgi ve saygı bağlarıyla bağlandığını tüm icraatlerinde göstermiştir.

Şah İsmail Hatai, dedesi ( babasının dedesi ) Şeyh Safi’nin adına izafeten devlete Safevi adını vermiştir. Safevi Devleti, tam anlamıyla bir Türk Devletidir. Anadolu ve Kafkasya’daki Türkmen aşiretlerinin desteği ile kurulmuştur. Bu devlette Türkler, İslam sonrası hemen hemen hiçbir Türk devletinde olmadığı kadar devletin kaderine hakim idiler.

Safevi Kızılbaş Türkmen Devleti’nin sınırları Dicle ve Fırat ırmakları ile Orta Asya’daki Ceyhun Irmağına kadar olan coğrafi alanı kapsıyordu.

Devletin resmi dili Türkçedir. Türkçe hem bir kültür ve debiyat dili hem de resmi yazışma dili olarak kullanılmıştır. Türkçe’nin resmi dil olma özelliği Safevi sarayının İsfahan’a taşındığı zamanda bile devam etmiştir. ( 1) Safevi Devleti’nde Türkçe’nin ve Türk kültürünün öne çıkması ve büyük bir gelişme sahası kazanması Türk tarihi için emsalsiz bir örnek oluşturmaktadır. Safevi Devleti’nde Türkçe şiirler yazan birçok şair yetişmiştir. Başta devletin kurucusu olan Şah İsmail Türkçeye çok büyük değer vermiş ve Türkçe şiirler kaleme almıştır. Bu şiirlerin pek çoğu bugün Alevi cemlerinde bir ibadet şuuruyla nefes / deyiş olarak okunmaktadır. Şah Hatai’nin Türkçe şiirlerinden oluşan divanı vardır.

Şah Hatai’nin kurduğu devlet, Osmanlı’nın aksine Türkmenlere kucak açmıştır. Osmanlı’nın ağır vergilerinden bunalan Anadolu Türkmenleri akın akın İran’a doğru gitmişler, Safevi Devletine sığınmışlardır. Türk kültürünün, Türk dilinin sığınağı ve korunağı olan Safevi Türkmen Devleti’nin hızla güçlenmesi Osmanlı’yı endişeye sevketmişti. Şah İsmail’in Kızılbaş ordusu zaferden zafere koştukça ve Anadolu’daki pekçok yöreyi Anadolu Türkmenlerinin coşkun desteği ile ele geçirdikçe Osmanlı’daki endişe had safhaya ulaşmıştı. Bundan dolayı 2. Beyazıt birçok Türkmen Aleviyi Mora, Girit vb. yerlere sürgün etmişti.

Beyazıt’tan sonra tahta geçen Yavuz Sultan Selim, babasını devirip kardeşlerini saf dışı bıraktıktan sonra büyük bir ihtirasla seferler düzenlemeye girişir. Ancak öncelikle Anadolu’daki Alevileri ezmek için nüfuslarını tespit amacıyla adamlarını gönderip sayım yaptırır. Bu sayımda 40 bin Alevi olduğu saptanır. İran seferine başlamadan önce defterlere yazılan bu 40 bin Alevinin katledilmesini emreder. Böylece büyük bir katliam yaşanır. Bu katliamdan kurtulabilmek için binlerce Alevi Türkmen, kuş uçmaz kervan geçmez tabir edilen dağlara çekilir.

Yavuz’un Alevilere karşı Bektaşilerle işbirliği yaptığı iddia edilir. Bu maksatla Balım Sultan’dan el alıp Bektaşi olduğu savunulur. Hatta Hacı Bektaş Veli’nin türbesini yaptırdığı ve Bektaşilere çok iyi davrandığı da ileri sürülür. Bunları yapması bile aslında Yavuz’un Bektaşilerden ne denli çekindiğinin bir göstergesidir. Bektaşilerin kendi inanç ve yaşamlarıyla uyuşmayan bir Sünni İslam anlayışını savunan Osmanlı’ya gönüllü olarak yandaşlık yaptıklarını ileri sürmek mantıken olanaksızdır. Bektaşilerin, inanç kardeşi olan Alevilere yandaş oldukları fakat bu yandaşlığın eyleme dönüşmediği veya dönemin koşulları gereği dönüşemediği muhakkaktır. Nitekim, Bektaşiliğe bağlı olan Yeniçeriler İran Seferine karşı çıkmışlar ve bu maksatla birçok kez ayaklanıp Yavuz’u öldürme teşebbüsünde bile bulunmuşlardır. Yeniçerilerin bu sefere karşı koydukları kesindir. Buna karşı Yavuz’u destekleyenlerin de bulunduğunu gösteren her hangi bir belge yoktur. Hatta ulema bile Yavuz’u destekleme anlamında bir tutum sergilememiştir. Bu durumu tarihçi Faruk Sümer, “ hayret verici “ olarak nitelemektedir. ( 2 )

Biri Sünni, diğeri Kızılbaş olan iki Türk hükümdarının orduları Çaldıran’da savaşa tutuşur. Savaşan iki ordu da Türklerden müteşekkildir. Bu savaşta Osmanlı ordusunun mevcudu 120 bindir. Ordunun 80 bini sipahi, 10 bini de Yeniçeri idi. Şah İsmail’in ordusu ise sayıca Osmanlı ordusunun yarısı kadardı. Üstelik Safevi ordusu ateşli silahalardan da yoksun idi. ( 3 )

Savaşı Osmanlı ordusu kazanır. Hatta savaşta Şah İsmail’in eşi Taclı Hatun tutsak düşer. Çok sayıda Kızılbaş Türkmen asker şehit edilir. Çaldıran yenilgisi Şah Hatai’de manevi bir çöküntüye yol açar. Bu yenilgi sonrası Safevi Dveletinin Anadolu’daki genişlemesi engellenmiş olur. Safevi Devleti’nde de yeni bir safha başlar. Şah Hatai 1524 yılında Hakk’ a yürür. Yerine Şah Tahmasb geçer. Şah Tahmasb zamanında 1555 yılında Amasya Barış antlaşması yapılır. ( 4 )

Ancak Anadolu’daki Alevi ayaklanmaları ve Türkmenlerin İran’a göçü Şah Tahmasb zamanında da devam eder. Safevi Devleti, 26 Şubat 1737 tarihinde Afşar aşiretinden bir Türk olan Nadir Şah’ın ihtilali ile sona erer. Nadir Şah Safevi hanedanının aksine Sünni inançta idi.

Safevi Devleti’nin Türklüğü konusunda Doğan Avcıoğlu şöyle demektedir:

“ Safevi devleti, onaltı Türk devleti arasında yer alan Gazne ve Hindistan Babür İmparatorluklarından, hatta İran Büyük Selçuklu Devletinden daha çok Türk devletidir.” ( 5 )

OSMANLI DEVLETİ VE ALEVİLER

Osmanlı devleti, Türkler tarafından kurulan devletlerin en uzun ömürlü olanlarındandır. Bu devlet, sadece Türk tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından da son derece önemlidir. Yaklaşık 600 yıllık bir tarihi bulunan bu devlete ilişkin bilimsel araştırmalar ve tartışmalar halen sürmektedir. Gerek kuruluşu, gerek gelişmesi, gerekse yıkılışı üzerinde farklı görüşlerin serdedildiği Osmanlı devleti, sahip olduğu siyasal toplumsal ve ekonomik düzen açısından kimi kendine özgülükler içerdiği gibi kimi bakımlardan da Türk devlet geleneğinin devamı mahiyetindedir. Hatta kimi bakımlardan Bizans’a ve Anadolu’da kurulan gayri Türk devletlere ait özelliklere sahiptir. Bu hususlarda tarihçilerin tartışmaları sona ereceğe benzememektedir. Aynı durum Alevi – Osmanlı ilişkileri konusunda da mevcuttur. Bu konuya geçmeden evvel Osmanlı’nın kuruluşunu bir nebze de olsa irdelemek gerektiği kanısındayım.

Osmanlı Devleti’nin Kuruluşuna Dair

Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi de tartışma konusudur. Yaygın görüş 1299 yılıdır. Fakat farklı görüşler de mevcuttur. Sözgelimi, tarihçi Halil İnalcık’a göre, Osman Bey komutasındaki Türkmenlerin Bizans’a karşı kazandıkları “ Bapheus “ savaşının tarihi ( 27 Temmuz 1301 ) Osmanlı Devleti’nin kesin kuruluş tarihidir. Yine kimi görüşlere göre de devletin kuruluş tarihi, Osman Bey’in karakeçili aşiretine Bey olduğu tarih olan 1281 yılıdır. ( 6 )

Yine Osmanlıların Selçuklu’ya değil İlhanlılar’a bağlı bir beylik olduğu da iddia edilmektedir. Bu bağlamda Osman Bey’e sancak ve nakkarenin İlhanlı hükümdarı Gazan Han tarafından verildiğine ilişkin kayıt bulunduğu bildirilmektedir. ( 7)

Osmanlıların Selçuklular ile değil de daha çok İlhanlılar ile resmi ilişki içinde bulunduğuna dair görüşler Osmanlıların ilk dönemlerinde Şii / Alevi / Batıni bir yapının mevcudiyetinden güç almaktadır. Bilindiği gibi İlhanlı hakanı Gazan Han ve halefi Olcaytu Şiiliği kabul etmiş ve itikaden de Şii bir muhit oluşturmuşlardır. Bu hususta Fuat Köprülü şölye demektedir:

“ Olcaytu devrinde bir aralık şi’a – i isna aşeriyye’yi devlet dini olarak kabul eden İlhanlı saraylarında ve Moğol ümerasının maiyyetinde büyük mevki kazanan bazı Türkmen Babaları’nın mevcudiyetini bildiğimiz gibi, Moğolların himayesine dayanarak müritleriyle beraber Anadolu’ya gelip propagandalarına devam eden bazı Türk dervişlerinden de haberdarız. Bu Türkmen Babaları, artık yalnız köylerde ve göçebeler arasında kalmayarak, Selçuk saraylarında ve uç beylerinin yanlarında bulunuyorlardı… Her halde 15. asır başlarında, garbi Anadolu beyliklerinden bazılarında bu Türkmen Babaları’nın ve Şii propagandasının oldukça nüfuzu olduğu Aydın Oğulları’ndan Khıdr Bey’in 1348 tarihli bir muahedesinde, Şiiliğini gösteren açık kanıtlar bulunmasıyla ve ilk Osmanlı hükümdarlarının Heterodoxe dervişlere karşı himayekar vazıyeti ile açıkça anlaşılıyor.” ( 8 )

Görüldüğü gibi Osmanlı’nın ilk devirlerinde Sünni İslam değil, Alevi / Batıni bir yaşayış egemendir. Bu da gösteriyor ki, Osmanlı’nın kuruluşunda Alevi / Batıni dervişlerin ve Türkmen Babaları’nın çok büyük katkıları vardır. Dönemin derviş ve Babaları genelde Alevi / Batıni meşreplidirler. Bu derviş ve Babaları söyleyecek olursak büyük tarihi şahsiyetlerle karşılaşırız. Aşık Paşaoğlu, Orhan Bey zamanında Alevi olarak bilinen kişilikleri şöyle sıralamaktadır: “ Dervişlerden Kara Hoca, Aşık Paşam Hazreti, Geyikli Baba, Yunus Emre, Şeyh Taptuk Emre, Ahi Evren ve Karaca Ahmet Sultan… Bunlar kerametleri zahir olmuş, duaları kabul olunan azizlerdi.” ( 9)

Osmanlı Devleti denildiğinde hep Sünni İslam anlayışının ödünsüz savunulduğu bir devlet akla gelir. Oysa gerçek öyle değildir. Özellikle kuruluş yıllarında Alevi / Batıni dervişlerin ve Türkmen Babaları’nın yönetimde çok etkin oldukları hatta fetihler sırasında gösterdikleri yararlılıklardan dolayı bu dervişlerin devlet tarafından ödüllendirildikleri dahası bu ödüller arasında Sünni İslam’ın asla kabul etmeyeceği fıçılar dolusu şarabın bulunduğu da nakledilmektedir. Sözgelimi, “ Orhan Gazi’ye ait bir vakfiyede, Bursa’nın zaptında büyük himmeti ve askeri coşturarak zaferde katkısı olan heterodoks derviş Geyikli Baba’ya bir kısım arazi ile iki yük şarap ve iki yük rakı verilmesi kaydı “ vardır. ( 10 ) Bu kayıt sünni olduğu ileri sürülen bir Osmanlı sultanının dinsel yasaklara riayet derecesi ve bir Batıni / Alevi dervişe gösterdiği saygı bakımından son derece dikkat çekicidir. Aynı zamanda bu durum, Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Alevi / Batıni dervişlerin devlet nezdindeki konumunu da göstermektedir.

Osman Bey’in Adına Dair

Osmanlı Devleti’nin kurucusu olarak kabul edilen Osman Bey’in adı da tarihçiler tarafından tartışma konusu yapılmaktadır. Buna göre Osman adının sonradan alındığı, aslında Osman Bey’in adının önceden “ Otman, Utman ya da Tuman “ olduğu iddia edilmektedir.

Osmanlı belgelerinde Osman adına ilk olarak Orhan Bey’in cülusunun üçüncü yılında zamanın hükümdarlık belirtisi olarak görülen Bursa’da kendi adına bastırdığı gümüş akçede rastlanılır. ( 11 )

Osman Bey’in aslında müslüman olmadığı, müslümanlığı Bey olduktan sonra kabul ettiği ve bu nedenle Otman / Utman olan adını Osman şeklinde değiştirdiği ileri sürülmektedir. Onun aslında hala şamani özellikleri ve inançları sürdüren biri olduğu belirtilmektedir. ( 12 )

Nitekim, Osman Bey’in adı, Şıhabeddin el – Ömeri ‘nin Mesalik’ül – Ebsar ‘ında “ Tuman “(13) , Yazıcızade Ali’nin Tarih – i Al – i Selçuk adlı yapıtında “Otman” (14) , Macar tarihçisi Gyala Moravcsik’e göre 14. yüzyıl Bizans kaynaklarında ise “ Atuman / Ataman “ olarak yazılmıştır. Aynı Bizans kaynaklarında Halife Osman’ın adı ise “ Osman “ okunacak şekilde yazılmıştır.(15)

Osmanlı Hanedanının Türkmenliğine Dair

Bilimadamlarının büyük çoğunluğu Osmanlıların Oğuz soyundan / Türkmen olduklarını söylemektedirler. Osmanlıların 24 Oğuz boyundan Kayılara mensup oldukları ve Horasan – Azerbaycan yoluyla Orta Asya’dan / Türkistan’dan göç edip Anadolu’ya geldikleri konusunda ittifak düzeyinde yaygın bir kanı vardır. Ancak farklı görüşler de mevcuttur. Anadolu’nun büyük halk kitlesi olan Oğuz / Türkmen halkı arasında itibarlı / saygın bir yer sahibi olabilmek için Osmanlıların kendilerini Oğuzlara mensup gösterdikleri ve bu düşüncenin yayılması için 2. Murat’tan itibaren çaba gösterdikleri ileri sürülerek Osmanlıların aslında Oğuz soyundan olmadıkları iddia edilmektedir. ( 16 )

Osmanlıların mensup olduğu Kayı aşiretinin aslında Kıpçak kökenli olduğu rivayet edilmektedir. Cengizlilerle aynı soydan geldikleri, Moğol kökenli oldukları vb. iddialar mevcuttur. Hatta çok daha uç bir iddia olarak söylemek gerekirse Osmanlıların aslında Bizans kökenli oldukları bile iddia edilmiştir. Ancak bilim camiasında bu türden görüşler fazla taraftara sahip değildir. Osmanlıların Oğuzların Kayı boyundan oldukları konusunda bir ittifak vardır. Diğer görüşler ciddi delillerden yoksun addedilmektedir. Osmanlıların kendilerini ısrarla Oğuz soyundan kabul etmeleri dikkat çekicidir. Bunun bir saygınlık kaygısıyla yapıldığı yönündeki görüşe de bilim camiasında, görüldüğü üzere fazla itibar edilmemektedir. Bizce Osmanlıların Türklerin hangi boyundan / kolundan oldukları konusunun bir önemi yoktur. Önemli olan onların Türk kökenli oluşlarıdır. Osmanlının Türkmen ve Alevi politikasına dair yaptığımız tüm eleştirlere karşın Osmanlıların Türklüğünü önemsiyoruz. Tıpkı Safevilerin Türk / Türkmen kökenli oluşunu önemsediğimiz gibi… Türk tarihi Türk ulusunun hafızasıdır, köküdür. Ulusal tarih bilinci her çeşit kabilevi ve mezhepsel / dinsel / inançsal aidiyetlerin üzerinde olmalıdır. Osmanlı yönetimine Fatih Sultan Mehmet’ten sonra egemen olmaya başlayan dönme devşirme zümresinin Türklük / Türkmenlik karşıtı uygulamalarına karşın devletin kimliği daima Türk kalmıştır. ( 700 yıl boyunca göreve gelen yaklaşık 235 sadrazamın / vezir – i azamın 150 si dönme devşirme iken sadece 85 tanesi Türktür. ) Nitekim hemen hemen bütün tarihçiler Osmanlı Devletini Türk addetmişlerdir. Türklük ve Türkçülük açısından Osmanlı’da eleştirilmeyi hak eden çok önemli unsurlar bulunsa da bu durum, Osmanlı’nın Türklüğünü inkara hiçbir şekilde zemin oluşturamaz.

Osmanlılar ve Bektaşiler

Osmanlılar ve Bektaşiler arasındaki ilişki söz konusu edildiğinde hemen akla Yeniçeriler gelmektedir. Bilindiği gibi Yeniçeriler Bektaşi Dergahı’na bağlıdırlar. Bu bağlılığın Abdal Musa ile sağlandığı rivayet edilmektedir. ( 17 ) Bununla birlikte Yeniçerilerin Alevi / Bektaşi inanç tarzında oluşları, dergaha bağlanmadan evvel, eğitilmek ve Türkçe öğrenmek üzere verildikleri Türk ailelerin Alevi / Bektaşi oluşlarından kaynaklandığı nakledilmektedir.

Bilindiği gibi Yeniçeriler, Hristiyan kökenli halkın çocuklarıdır. Türk ailelere verilmek suretiyle Türkleştirilmiş ve Müslümanlaştırılmışlardır. Yeniçerilerin Hacı Bektaş Veli ile bir ilgileri yoktur. Çünkü Yeniçeri Ocağı’nın resmi olarak kuruluşu 1363 tarihidir. Hacı Bektaş Veli ise 1270 / 71 ‘de Hakk’a yürümüştür. Hacı Bektaş Veli’nin 1337 tarihinde öldüğü şeklindeki görüşe itibar edilmemektedir.

Bektaşilerin Alevi / Şii / Batıni inanışta oldukları tartışma götürmez bir gerçekliktir. Her ne kadar Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin aslında sünni olduğu ileri sürülse de Bektaşiliğin Balım Sultan ya da Abdal Musa tarafından kurulduğu iddiası ile birlikte düşünüldüğünde Hünkar’ın sünni olup olmamasının da fazla bir önemi kalmamaktadır. Ancak bizce Hünkar’ın sünniliği de doğru değildir. Dönemin koşulları gereği Makalat’ta sünniliği çağrıştıracak sözlerin ve görüşlerin bulunması onun Batıni / Alevi / şamani hususiyetlere sahip bir Türkmen Babası olduğu gerçeğini değiştiremez.

Bektaşilik ile Alevilik arasında inançsal anlamda hemen hemen hiçbir farklılık yoktur. Fakat kurumlaşma açısından Aleviler ile Bektaşilerin 1826 yılında Bektaşiliğin yasaklanmasına kadar ayrı ve farklı oldukları malumdur. Bektaşi – Alevi bütünleşmesi 1826’dan sonra başlayan süreçte sağlanmıştır.

  1. Beyazıt döneminde Balım Sultan’ın devletçe sarayda ağırlanması ve padişahın Balım Sultan’dan el alıp Bektaşiliğe intisap etmesi her ne kadar siyasal bir tavır olsa da Bektaşi – Osmanlı İlişkileri açısından son derece önemlidir. Yine 2. Beyazıt’ın tahttan indirilmesinin ardından kendi isteği ile Dimetoka’ya gönderilmesi de ( Yolda ölmüştür.) dikkat çekicidir. Hatta Yavuz Sultan Selim’in Bektaşilere karşı davranışları da gerçekten ilgi çekicidir. Yavuz’un, Bektaşi olduğu, bu nedenle kulağına Balım Sultan küpesi ( Mengüç ) taktığı rivayet edilmektedir. Herşeyden önemlisi Osmanlı ordusunun bir parçası olan Yeniçerilerin Bektaşi Dergahı’na bağlı oluşları, Yeniçerilerin okudukları gülbanklarda Hacı Bektaş’a ve Alevi / Batıni inanca bağlılılkarının ifadesi, padişahların Bektaşi tekkelerine yaptıkları yardım ve gösterdikleri himaye Osmanlı’nın Alevilerle olan münasebetleri düşünüldüğünde gerçekten çok şaşırtıcı gelebilir. Hacı Bektaş’taki baba öldüğünde yerine geçen yeni babanın İstanbul’a gelmesi, Bektaşi Ocağı’na bağlı Yeniçerilerce karşılanması, Yeniçeri ağasının babalık tacını yeni babanın başına geçirmesi ( Bektaşi tacı on iki imamları simgelemek üzere on iki dilimlidir. ) daha sonra babanın Yeniçeri alayı tarafından Bab – ı Ali’ye götürülmesi Osmanlı – Bektaşi ilişkilerinin anlaşılması bakımından son derece önemlidir.

Yeniçerilerin Bektaşilikle ilgilerini anlatan en bariz kanıtlardan biri de bir Yeniçeri Duası ( Gülbank ) dır. Dua şöyledir:

“ Allah Allah, İllallah, baş üryan, sine püryan…Kulluğumuz padişa ayan; üçler, beşler, yediler, kırklar, gülbank -ı Muhammed, nur – u nebi, Kerem -i Ali, pirimiz, sultanımız Hünkar Hacı Bektaş – ı Veli demine devranına hu diyelim, huuu…”

Alevilerle aynı inanca sahip oldukları halde Bektaşiler, Osmanlı’dan neden himaye ve yardım görmüşlerdir? Bu soru aslında sorunun inanç olmadığını ortaya koyuyor. Sorun siyasidir. Anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı kendine siyasal olarak itaat eden zümrelerin inançlarına müdahale etmemiştir. Ne zaman ki itaat ortadan kalkıp isyan sözkonusu olmuştur, birden inanç devreye girivermiştir. İşte o zaman Osmanlı aslında umursamadığı inancı kendi siyasal amaçları için kullanmıştır. Bunun en önemli kanıtlarından biri de 2. Beyazıt’ın ayaklanma vuku bulmadan evvel Şahkulu tekeli ile bile çok iyi münasebetler içinde bulunduğudur.

Yine bilmekteyiz ki, Yavuz Sultan Selim dönemine dek Osmanlı sarayından Erdebil dergahına her yıl “ çerağ akçesi “ adı altında bağışlar gönderilmiştir.( 18 ) Bu da bir diğer dikkat çekici husustur.

Osmanlı ile Bektaşilerin yaklaşık 400 yıllık iyi münasebetleri 1826 yılında Yeniçeri ayaklanmasını desteklemeleri nedeniyle Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile birlikte Bektaşiliğin de yasaklanmasıyla sona ermiş ve amansız bir düşmanlık başlamıştır. Bektaşilere karşı büyük bir zulüm hareketi başlatılmış, Bektaşi tekkelerine Nakşi şeyhleri atanmış, Bektaşi çelebileri, dede / babaları sürgün edilmiş, ileri gelen Bektaşiler idam edilmiştir.

Osmanlı padişahının ( 2. Mahmut. Lakabı gavur padişahtır.) isteği üzerine sünni tarikat şeyhleri ve sünni ulema Bektaşiler hakkında fetva vermek üzere toplanmış ve Şehülislam ile birlikte şu karara varmışlardır:

“ … İslam’ın şartlarına riayet etmedikleri, namaz kılmadıkları ve oruç tutmadıkları, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a ağır sözler söyledikleri için öldürülmeleri vaciptir.” ( 19 )

Bu fetva üzerine Bektaşi ileri gelenlerinden Kıncı Baba, Üsküdar’da, İstanbul Ağasızade Ahmet Efendi, Tophane’de, Salih Efendi ise Bab- ı Hümayun’un önünde idam edilir.

Görüldüğü gibi o güne değin Bektaşilerin namaz kılmamalarını, oruç tutmamalarını ve halife Ebubekir, Ömer ve Osman’ın hilafetini kabul etmemelerini sorun etmeyen Osmanlı, birden bunu sorun etmeye başlamıştır. Çünkü itaat sona ermiş, isyan başlamıştır. Bu da, bizim savımızı kanıtlamaktadır. Yani Osmanlı için ona itaat ettiğin sürece neye inanıp inanmadığın önemli değildir.

Bu olaydan sonra Aleviler ile Bektaşilerin hızla bütünleştiği görülmektedir. Pekçok Bektaşinin Alevi bölgelerine ve ocaklarına sığındığı bilinmektedir. Bu bütünleşme bugün tam anlamıyla bir birlikteliğe dönüşmüş durumdadır. Tarihsel süreç içerisinde Alevilerin Bektaşileri, Bektaşilerin de Alevileri pekçok açıdan etkiledikleri bir gerçektir. Bizce Bektaşiliğin Aleviliğe en büyük etkisi Aleviliğin Şiileşmesini önlemesidir. Eğer Bektaşilik olmasaydı Anadolu Alevileri büyük ölçüde Şiileşebilirlerdi. Nitekim İran ve Azerbaycan’daki Alevilerin hemen hemen tümü Şiileşmiştir. Çünkü İran ve Azerbaycan’da Bektaşi tesiri olmamıştır.

Osmanlı ve Aleviler

Osmanlı’nın kuruluş döneminde Alevi / Batıni dervişlerin çok büyük rol oynadığını belirtmiştik. Osmanlı padişahları Fatih ve 2. Beyaz dönemine değin Alevi / Batıni dervişlere karşı oldukça himayekar davranmışlardır.

Şeyh Bedreddin olayında da Şehzade Musa Çelebi’nin Şey Bedreddin’den yana tavır aldığı ( ki Şeyh Bedreddin tam anlamıyla batınidir.) ve Musa Çelebi’nin saltanat mücadelesini yitirmesinin ardından Şeyh Bedreddin’e ve müritlerine karşı yapılanlar malumdur. Bu konuyu daha evvel ele almıştık.

Osmanlı’nın Alevi / Batıni dervişlerle ilişkisinin yaklaşık 100 – 150 yıllık bir süreçte oldukça iyi bir düzeyde bulunduğu bilinmektedir. Alevilerin devletleşme olayı gündeme geldiğinde ise yani Şah İsmail faktörü devreye girdiğinde büyük bir değişimin başladığını görmekteyiz. Şahkulu kalkışmasıyla birlikte ilişkilerin tersine döndüğü ve siyasal egemenlik savaşımına dönüştüğü bilinmektedir. Bu savaşımla birlikte Osmanlı’nın sünni İslam anlayışına doğru evrildiği görülmektedir. Şahkulu kalkışmasından evvel Alevilerin inançlarını sorun etmeyen Osmanlı’nın sonradan inancı, siyasal egemenlik mücadelesinde kullanmaya başladığını görmekteyiz. Şeyhülislamların Alevi / Kızılbaşlar hakkında verdikleri fetvaların Alevi katliamlarına İslami ( ! ) bir meşruiyet kazandırma çabası olarak devreye sokulduğuna inanmaktayız. Bizce Osmanlı’nın Alevi / Kızılbaşlarla mücadelesi tamamen siyasal bir mücadeledir. Kesinlikle dinsel / mezhepsel bir mücadele değildir. Bu mücadelede din / mezhep faktörü çok önemli bir argüman olarak kullanılmıştır. Fakat mücadelenin asli karakteri asla mezhepsel / dinsel değildir. Yani Osmanlı, Alevileri, Alevi oldukları için değil, ayrı bir devlet kurmak veya başka bir devlete ( Safevi Devleti ) bağlanmak istedikleri için düşman addetmiştir. Alevilerin ayrı bir devlet kurmak veya başka bir devlete bağlanmak istemelerinin nedeni de inançsal farklılıktan ziyade ekonomik durumdur. Osmanlı’nın ağır vergileri ve zaman zaman yönetime egemen olan dönme devşirme zümrenin Türkmen karşıtı tutumudur. Unutulmaması gereken çok önemli bir husus da şudur. Osmanlı sadece Alevi / Kızılbaşları değil, pekçok sünni Türkmeni de isyan ettikleri için katletmiştir. Eğer Alevi / Kızılbaşlar inanç farklılığından dolayı isyan ettilerse ( ki bizce neden ekonomiktir.) sünni Türkmenler niçin isyan etmişlerdir ? Tabi ki onlar da ekonomik nedenlerle isyan etmişlerdir.

Osmanlı İle Alevi / Kızılbaş Türkmenler arasındaki siyasal kavga sonucu onbinlerce Türk çok feci bir biçimde can vermiştir. Üzülerek belirtelim ki, tarihte pekçok kez olduğu gibi Osmanlı devrinde de din ve mezhep farklılığı kullanılarak ve istismar edilerek Türklüğün gücü kırılmıştır. O dönemdeki katliamları bugün Alevi olsun sünni olsun bütün Türkler hüzünle anmalıdırlar. Tarihten ders alarak hiçbir din ve mezhep farklılığının Türklüğün birliğini parçalamaması gerektiği fikrine ulaşılmalıdır.

Yeri gelmişken hemen belirtelim ki, Osmanlı döneminde Alevi / Kızılbaş Türkmenlerin katledilmesi için verilen fetvaların altında çoğunlukla şafii Kürt şeyhülislamların ve ulemanın isimleri vardır. Bugün bu isimlerin radikal sünni İslamcı / ümmetçi çevreler tarafından hala saygıyla anılması başta sünni Türkmenler olmak üzere bütün Türk ulusçularını yaralamaktadır. Her türlü kimliğin üzerinde olması gereken Türklük kimliği açısından bakıldığında hangi inanç grubuna mensup olursa olsun Türk soyundan gelen bir topluluğun acısı bütün Türklerin acısı olmalıdır.

Osmanlı Şeyhülislamları ve Sünni Ulemaya Göre Alevi / Kızılbaşlar

Bir Türk devleti olan Osmanlı ile yine bir Türk devleti olan Kızılbaş Safevi Devleti arasındaki siyasal mücadelenin kurbanları olan Anadolu Türkmen Alevileri / Kızılbaşlarına dair Şeyhülislam ve ulemanın düşünceleri ve verdikleri fetvalar, deyim yerindeyse insanın kanını donduracak düzeyde zalimane hükümler içermektedir. (Aynı dönemde İran, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’daki sünni Türkmenlerin de benzer bir akıbete maruz kaldıklarını da üzüntüyle belirtelim. Safevi egemenliği altında kalan az sayıdaki sünni Türkmenlerin de öldürüldüğünü dürüstçe dile getirmeliyiz.)

Şimdi o malum fetvalardaki içeriğe göz atalım.

Ar, namus tanımazlar, bilmezler.

Şeriata aykırı düşünce ve inanç içindedirler.

Şeriatı küçümserler, Kur’an’ı istihfaf ederler.

İlk üç halifenin halifeliğini inkar ederler.

Ebubekir, Ömer ve Osman’a söverler.

Peygamberin eşi Ayşe’ye söverler.

Kafir ve ehl – i fesattırlar, dinden dönmüşlerdir.

Başlarına giydikleri, küfür ( kafirlik ) ve Kızılbaşlık işaretidir.

Hem dinsizdirler hem de sultana isyan ederler.

Kadınlarının ve erkeklerinin nikahları batıl ve geçersizdir. Bu nedenle çocuklarının herbiri zina ( veled – i zina ) çocuğudur.

Ehl – i din olan akrabalarından dolayı miras hakları yoktur.

Kestikleri hayvanlar murdardır, etleri yenmez.

Okla, köpekle, doğanla avladıkları dahi murdardır.

Topluca öldürülmeleri gerekir.

Onları öldürmek için yapılan savaş, en büyük, en kutsal savaştır.

Bu uğurda ölmek şehitliğin en ulusudur.

Tamamını öldürüp yok etmek müslümanlar için farzdır.

Onlara eğilim duyanlar, onlara katılmak isteyip de yakalananlar ve onlara yardımcı olanlar, onlar gibi kafirdirler, öldürülmeleri vaciptir.

Kızılbaşların malları, çocukları ve karıları müslümanlar için helaldir, ganimettir.

Kızılbaşların pişmanlıklarının, tövbelerinin, yalvarmalarının hiçbir değeri yoktur. Öldürülmeleri vaciptir.

Alevi / Kızılbaş Türkmenleri öldürmeleri konusunda askerleri teşvik etmek için “ yedi kızılbaş öldüren cennete gider.” Şeklinde telkinlerde bulunanların siyasal ikbal kaygısıyla dini nasıl kullandıkları gerçekten ibretlik bir olaydır. Vaktiyle Muaviye’nin askerlerinin Sıffın savaşında mızraklarının uçlarına Kur’an sayfaları takarak dini saltanata ve siyasete nasıl alet ettikleri düşünüldüğünde İmam Ali ve İmam Hüseyin’in kıyamlarının önemleri daha iyi kavranacaktır.

Yukarıdaki satırları okurken bir halkın uluslaşma sürecinde yaşadığı feci hadislerden bir kesit sunulduğu gerçeğini unutmamalıyız. Her ne kadar ulus kavramı modern dönemin ürünü olsa da halkımızın uluslaşma süreci cumhuriyetle başlamış değildir. Bu süreç yüzlerce yıllık bir süreçtir. Ta Osmanlı’ya, Safevilere, Selçuklu’ya hatta İslamlaşmanın başladığı döneme kadar uzanan bir süreçtir. Gerek Türkiye gerekse Türk dünyası bağlamında ele alındığında henüz bu süreç tamamlanabilmiş değildir. Bir halkın uluslaşma sürecinde maalesef işte böyle acı hatırlar da yaşanıyor.

Osmanlı – Alevi ilişkilerini de herşeye karşın bu perspektiften değerlendirmek zorundayız. Bu; Alevisi sünnisi ile halkımızın tümüne duyduğumuz eşsiz ve derin sevginin bir gereğidir.

  1. CUMHURİYET VE ALEVİLER

Cumhuriyet’ten evvel Kurtuluş Savaşı sırasında da Alevilerin çok önemli roller oynadıkları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Alevi siyasetinin bu rollerin bir yansıması olduğu bilinmektedir. Aslında Alevilerle devletin münasebetleri İttihad ve Terakki ile müspet bir mahiyet kazanmıştır. İttihad ve Terakki’nin Türkçü siyaseti Alevi / Bektaşilerin büyük çoğunluğunun Türk / Türkmen oluşları gerçeği ile örtüşmüştür. Müspet münasebetlerin kaynağını burada aramak gerekir. Nitekim bu müspet münasebetlerin göstergesi olarak, İttihatçı Talat ve Enver paşalar iktidara geldiklerinde Hacı Bektaş Dergahı’nı ziyaret etmişlerdir.

Kurtuluş Savaşında Alevi / Bektaşiler

Aleviler Kurtuluş Savaşında Ulusal mücadelenin ön saflarında yer almışlardır. Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Mücadelesini başlatmadan önce Alevi / Bektaşi toplumunun desteğini almak için girişimlerde bulunmuş ve bu girişimlerine olumlu yanıt almıştır. Sivas Kurultayı’nda pekçok Alevi ileri geleni Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer almıştır. Paşa, Kurultaylar sonrası Hacı Bektaş Dergahı’nı ziyaret etmeye karar vermiştir. Hacı Bektaş Dergahı’nda o sırada postnişin Cemalettin Efendi ve Baba olarak da Salih Niyazi Baba bulunmaktaydı. Bu iki isim Anadolu Alevilerinin liderleri idi. O sırada Anadolu’da 6 milyona yakın Alevi bulunduğu ( 20 ) tahmin edilmektedir.

Mustafa Kemal Paşa, Hacıbektaş’ta bir gece kalmış, harem dairesinde ağırlanmıştır. 24 Aralık 1919 Cuma günü de Hacı Bektaş Veli’nin türbesini ziyaret etmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Çelebi Cemalettin Efendi ve Salih Niyazi Baba arasında yapılan üçlü görüşmeyle Dergah Paşa’ya destek sözü vermiştir. Nitekim TBMM açıldığında Çelebi Cemalettin Efendi Kırşehir Mebusu ve TBMM başkan vekili olarak mecliste yer almıştır.

Çelebi Cemalettin Efendi’nin vefatının ardından Çelebi olan Veliyyettin Efendi 25 Nisan 1923 tarihinde yayımlanan ve Alevileri TBMM Hükumetini desteklemeye çağıran bildirinin sahibidir. Bildiri şöyledir:

“ Anadolu’da Bulunan Dedem Hacı Bektaş Veli Hazretlerine Samimi Sevgisi Olan Bütün Ocak Sahibi Sevenlerine,

Bu milleti tekrar dirilterek bağımsızlığımızı temin eden, varlıkları tüm İslam milletinin övünç kaynağı olan, Türkiye Millet Meclisi Reisi, Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin yayımlamış oldukları beyanname hepimizin malumudur.

Gazi Paşa’nın vatanın yüceltilmesive geliştirilmesi için bizlerden istemiş olduğu tüm arzularını yerine getirmek boynumuzun borcudur. Milletimizi kurtaracak ve bizleri mutluluğa eriştirecek, ancak onun yüce fikirleridir. Bunu inkar edenlerin bizimle kesinlikle ilgisi yoktur. Yüce tarikatımızın tüm mensuplarına, Gazi Paşa Hazretlerinin işaret ettiği adaylardan başkasına oy vermemelerini, vatanımızın kurtuluşunun ancak bu şekilde gerçekleşebileceğini özellikle tavsiye eylerim.

Bu vasiyetlerimi tutmayanlar bizden değildir. Hak erenler onlara hiçbir zaman yardım etmez. Yine söylüyorum ki, bu vatanı ve milleti kurtaracak ancak Mustafa Kemal Paşa’dır. Onunla beraber olanlar ise, mukaddes vatanımızın has evlatlarıdır. Hiçbir kimsenin sözünü dinlemeyiniz. Sözümden hiçbir şekilde dışarı çıkmayınız. Sizin mutluluğunuzu düşünen, sizi kölelikten kurtaracak olan, ancak Büyük Millet Meclisi Reisi ve hepimizin büyüğü olan Mustafa Kemal Paşa Hazretleridir.”

Aleviler, Kurtuluş Savaşı sırasında tüm dergahlarını ve tüm imkanlarını ulusal mücadele için seferber etmişler, Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer alarak Türk ulusunun bağımsızlığını kazanması için canla başla çalışmışlardır. Alevilerin Mustafa Kemal Paşa’ya bu denli gönülden ve yoğun desteğinin nedenleri arasında onun Bektaşi oluşu da gösterilmektedir. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, Bektaşi dergahlarının çok etkin olduğu Selanik’te dünyaya gelmiştir. Babası Ali Rıza Bey’in de Bektaşi olduğu ileri sürülmektedir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Bektaşi olduğunun kanıtlarından biri de Nutuk’tur. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta bir Alevi deden bahsederken ( Kazım Dede ) onu çok saydığını ve asla kırmayacağını söylemektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın yaptıkları dikkate alındığında onun Alevi / Bektaşi olduğu yönündeki görüş güç kazanmaktadır. Gerçekten Alevi / Bektaşi olmasa bile yaptıkları ile aslında tam bir Alevi / Bektaşi gibi davranmıştır. Nitekim Alevi / Bektaşiler Atatürk’ten bahsederken “ O da bizdendir. “ demektedirler. Bu konuda daha detaylı bilgi için Cemal Şener’in Ant Yayınları tarafından yayınlanan “ Atatürk ve Aleviler “ adlı kitabına başvurulabilir.

Cumhuriyet Devri ve Alevi / Bektaşiler

Cumhuriyet, Türk halkının uluslaşma projesidir. Uluslaşmanın en temel özelliği de laikleşmedir. Laikleşme, uluslaşma için bir araçtır. Laikliğin pekçok yönü olmakla birlikte bizce en önemli yönü bir halkın din, mezhep ve tarikat gibi kurumlar nedeniyle düştüğü bölünmüşlüğü ortadan kaldırma ve ulusal kimliği her türlü dinsel ve mezhepsel kimliğin üzerinde bir işleve sahip kılmasıdır.

Atatürk döneminde yapılan bütün devrimlerde ana karakter olarak laikleşmeyi görmekteyiz. Hilafetin kaldırılışı, Şeriyye ve Evkaf Vekaletinin ilgası, Tevhid – i Tedrisat Yasası, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, devletin laik olduğunun Anayasaya girmesi ve dinsel yargının kaldırılması gibi bütün devrimler, laik bir toplum amacına yönelik atılımlardır. Aleviler, bu atılımların yaşama geçirilmesinde Atatürk’e tam destek vermişlerdir. Yüzyıllarca sünni İslam şeriatından çektikleri zulümler düşünüldüğünde bu desteğin anlamı daha iyi kavranacaktır. Büyük Atatürk’ün bu düzenlemeleri meclisten geçirme mücadelesinde Alevi / Bektaşi kökenli milletvekilleri hep Atatürk’ün yanında yer almışlardır. Yüzyıllarca şeriat uleması tarafından kafirlikle suçlanan, haklarında katledilme fetvaları verilen Alevilerin, laikleşmeyi hararetle desteklemeleri doğaldır. Alevi / Bektaşi toplumunda büyük Atatürk’e karşı mevcut olan eşsiz sevginin kaynağı burada yatmaktadır.

Alevi / Bektaşiler, devrimlere o denli bağlıdırlar ki, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması yasasına bile destek olmuşlar, kendi dergah ve tekkelerini bizzat kendileri kapatmışlar, Alevi / Bektaşi önderleri dergahlarının anahtarlarını kendi elleriyle TBMM’ye teslim etmişlerdir. Oysa sünniler, tekkelerinin kapatılışına direnmişlerdir. Bugün kimi çevreler, Alevi tekkelerinin de kapatılmasını Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün Alevilere zulmü ( ! ) olarak değerlendirebilmektedir. Atatürk’ün ulaşmak istediği laik toplum ideali, şeriatın yok edildiği bir toplum ideali olması bakımından Alevi / Bektaşi felsefesiyle tam anlamda örtüşmektedir. Çünkü Alevi / Bektaşi felsefesinde şeriat yoktur. Dinsel yargı yoktur. Alevi / Bektaşi cemlerinde yüzyıllardır uygulanagelen ve bir anlamda halk mahkemesi işlevi gören yargı biçimi laik ve modern yargı ile örtüşmektedir. Bu nedenle Alevi / Bektaşilerin Atatürk’e olan eşsiz sevgilerini yok etmeye çalışan çevrelerin laikleşmeden Alevilerin de zarar gördüğü tezini işlemeleri sonuç alınması mümkün olmayan bir uğraştır. Aslında Alevi / Bektaşilerin Cumhuriyete olan bağlılıklarından rahatsızlık duyulmasının altında yatan sebep kesinlikle Alevi / Bektaşi inancına veya felsefesine sahip çıkma kaygısı değildir. Gerçek neden, Alevi / Bektaşi toplumunu, Türk uluslaşma projesinden koparmak ve böylece güya Alevileri; gerci, ırkçı ve bölücü devinimlere kanalize etmektir.

Bu çevrelerin ileri sürdüğü bir diğer tez de şudur: Atatürk, Alevilerin tekkelerini kapattırmış fakat sünni islam doğrultusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdurmuştur. Yani bu çevrelere göre Atatürk, son tercihini yine sünnilerden yana yapmıştır. Oysa bilmekteyiz ki, kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, dinci sünniler tarafından asla kabul edilmemiş, tam tersine mukavemetle karşılaşmıştır. İlk Diyanet İşleri başkanı olan Börekçizade Rıfat Efendi, laikleşme yanlısı aydın bir din adamıdır. Bundan dolayı da şeriatçı çevre tarafından hala lanetle anılmaktadır. Olaya nesnel yaklaştığımızda görmekteyiz ki, Atatürk’ün kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı, laik topluma giden yolda bir aşamanın geçilmesi için gerekli bir kurumdur. Her ne kadar sonradan bu kurum ilk kuruluş amacının hilafına hareket etse de ve şeriatçılar tarafından zamanla ele geçirilse de başlangıçta asla bugünkü işlevi için kurulmuş değildir. Bunu her dürüst araştırmacı ve bilimadamı teslim etmek zorundadır. Atatürk’ün dinsel alanda yapmaya çalıştığı devrimler ve yenilikler dinci, gerici sünniler tarafından hiçbir zaman kabul görmemiştir. Bu yeniliklerin neler olduğu anımsandığında görülecektir ki, Atatürk asla Sünniliği tercih etmiş değildir. Türkçe ezan, Türkçe namaz, Türkçe Kur’an vb. çalışmalar, dinsel eğitimin süreç içerisinde kaldırılışı vb. hatırlanmalıdır. Bunları sünnilerin kabul ettiğini kimse iddia edemez. Atatürk’ün döneminde Din ve Ahlak derslerinin eğitim öğretim programlarından kaldırılması, yerine Yurttaşlık ve Sosyoloji derslerinin konulması devletin sünnilerden yana tercih kullanması ve Alevileri dışlaması mıdır ?

1930’da İmam Hatip Okullarının, 1933’de ise İlahiyat Fakültelerinin kapatılması sünniliği tercih etmek midir ? Yoksa Alevilerin yüzyıllardır beklediği şeriatçı / dinci çevrelerin baskısının ortadan kalktığı laik bir toplumu inşa etmeye çalışmak mıdır ?

Şeyhlik, dervişlik, mürtlik, dedelik, seyitlik, çelebilik vb. ünvanların yasaklanması da asla Alevilerin aleyhine bir düzenleme değildir. Bu gibi ünvanların resmi manada kullanılması, laikliği benimsemiş bir toplumda düşünülmesi bile olanaksız kabul edilmesi gereken bir durumdur. Doğru olan, bu ünvanların sadece halkın arasında kullanılmasıdır. Bilmekteyiz ki, seyitlik , şeriflik gibi ünvanlar nedeniyle Osmanlı döneminde adeta, vergiden muaf, askerlikten muaf bir kast yaratılmıştır. Modern toplumda böyle bir şeyin mevudiyeti düşünülemez. Hiçbir gerçek Alevi böyle bir şeyi isteyemez.

Atatürk’ün ölümün ardından başlayan yeni süreçte devrimler sürekli güç kaybetmeye başlamış, cumhuriyet kurumları kuruluş amaçlarının hilafına bir yapıya büründürülmüştür. 1947’de CHP Kurultayında okullara din dersi konulması kararı alınıp Köy Enstitüleri kapatılmış, İlahiyat Fakülteleri yeniden açılmıştır. Çok patili siyasal yaşama geçilmesinden sonra adeta bir karşı devrim yaşanmıştır. Ezan yeniden Arapça okunmaya başlanmış, dinsel eğitim tümüyle geri gelmiş, DP iktidarı, “ isterse hilafeti bile getirebileceğini” söyleyebilmiştir. İnönü devrinde tek parti iktidarının halka yaptığı zulümden maalesef Aleviler de paylarına düşeni almışlardır. Bu nedenle Alevilerin büyük bölümü DP’yi desteklemiş fakat bu desteğin yanlışlığını çok geçmeden kavramışlardır. Aleviler DP zulmüne karşı 27 Mayıs’ı, DP’nin mirasçısı olan AP’ye karşı da yeniden CHP’yi ve TİP’i desteklemişlerdir. BP deneyiminden sonra Aleviler tekrar kitlesel olarak CHP’ye yönelmişlerdir.

1980 ihtilali ile birlikte “ Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi “ derslerinin zorunlu dersler kapsamına alınması ve müfredatın tamamen sünni İslam anlayışına göre düzenlenmesinin, Alevi / Bektaşi çocuklarının asimilasyonunu amaçlayan zalimce bir uygulama olarak öne çıktığını ve bu zulmün halen sürmekte olduğunu üzüntüyle belirtelim. Ayrıca ihitilal sonrası dönemde Alevi köylerine zorla cami yapılmaya ve imam atanmaya başlanması Alevilere yönelik yürütülen baskı, sindirme ve asimilasyon çabalarının ulaştığı yeni bir boyut olmuştur.

Cumhuriyet döneminde Alevilerin yaşadığı iki talihsiz olay vardır. Biri Koçgiri Olayı ( cumhuriyetin ilanından önce vuku bulmuştur. 1920 Eylülü ile 1921 Haziranı arasında ) , öbürü Dersim Olayıdır. Dersim Olayı’nın tarihi 1937 – 1938 ‘dir. Her iki olayın da gerçekte Alevilik ile bir ilgisi yoktur. Her iki olay da Kürtçü tezgahtır. Aleviler, bu iki tezgahın da sonradan farkına varmışlardır. Özellikle Dersim Olayına rağmen Dersim halkının siyasal tercihi Alevilerin Atatürk’e bağlılığının sürdüğünü göstermektedir. ( O günlerden bugüne değin Atatürk’ün kurduğu parti olan CHP Dersim halkının siyasal tercihinde daima en önde yer almıştır. ) Dersim halkı yerel yöneticilerin kimi yanlış uygulamaları, feodal yapının doğurduğu rahatsızlıklar ve tüm bunları kullanan / istismar eden Kürtçülerin kışkırtmasıyla ayaklanmıştır. Ancak yaşanan acılara karşın Dersimliler yine de Cumhuriyete sadakat göstermişlerdir. Zaten sorunun halk ile Ankara Hükumeti arasında olmadığı bilinmektedir. Sorunun kaynağı yöredeki feodalitedir. Ağaların, merkezi yönetime başkaldırmalarıdır. Cumhuriyet sisteminde feodalitenin yeri olamaz. Bu nedenle çıkarlarından vazgeçmek istemeyen feodal beyler ve Kürtçü provakatörler Dersim Olayının müsebbibi olmuşlardır. Eğer Cumhuriyet idaresinin ve Atatürk’ün Alevi / Bektaşilerle bir sorunu olsaydı benzer olayların Alevi / Bektaşi nüfusun yoğun olarak yaşadığı diğer bölgelerde de görülmesi gerekmez miydi ? Oysa tam tersine Alevi coğrafyası cumhuriyet devrimlerinin en kolay uygulandığı coğrafya olmuştur. Dersim Olayının her zaman hüzünle anılacak unsurları arasında binlerce insanın yaşadığı yerden sürülmesi ve binlercesinin yaşamını kayabetmesi yer almaktadır. Bu elim olay Türk uluslaşma tarihinde bütün Türk halkı tarafından ibret alınması ve acıyla anılması gereken bir hadise olarak kalacaktır.

Son yıllarda yapılan bilimsel yayınların da etkisiyle Koçgiri yöresinde ve Tunceli’de Türklük bilinci hızla güçlenmektedir. Bu durum elbetteki yurtsever Alevi / Bektaşiler için mutluluk kaynağı olduğu gibi, bölücü akımlar açısından ise güç yitimidir.

Yetmişli yıllarda yaşanan sağ – sol kavgasında Alevi gençlerin büyük çoğunluğunun solda yer alması nedeniyle bu kavganın adeta bir Alevi – sünni kavgasıymış gibi gösterilmeye çalışıldığı malumdur. Her ne kadar bu çatışmanın böyle nitlenmesine zemin hazırlayan kim hadiseler yaşansa da olayların gerçek kimliğinin bu olmadığı zaman geçtikçe daha iyi anlaşılacaktır. Bu yıllarda özellikle Ülkücü gençlerin yanlış bir şartlandırma ve eğitimle Türklüğü sanki sünni müslümanlık gibi algılamarı nedeniyle, dahası milliyetçilik adı altında İslamcılık yapmaları yüzünden ve başkaca nedenlerle Alevi Türkmenlerin mecburen solda yer alması, üstelik solun da büyük ölçüde gayri milli bir çizgi takip etmesi sonucu kimi kentlerde ( Çorum ve Kahramanmaraş ) Alevilerin yaşadığı mahallelere yönelik saldırıların vuku bulması, olayın yer yer Alevi – Sünni kavgası gibi algılanmasına yol açmıştır. Bu olaylarda can verenlerin çoğunluğunun Alevi kökenli olmaları da olaya bu şekilde yaklaşılmasının nedenlerinden birini oluşturmuştur. Gerçekte o dönemde yaşanan olaylar Türk gençliğinin birbirine düşürülmesinden başka bir şey değildir. O yılların kötü mirasının artık geride kalması gerekmektedir.

Bu olayların altında yatan nedenlerin daha iyi anlaşılabilmesi için bilinmesi gereken sosyopolitik devinimlerden biri de MHP güdümlü “ Türk milliyetçiliği “ hareketidir. Bu konuyu, Aleviler ve Türk Milliyetçiliği başlığı altında daha ayrıntılı bir şekilde irdeleyeceğiz.

Yakın dönemde yaşanan ve bu nedenle Alevilerin hafızalarında tazeliğini koruyan iki elim olay daha vardır. Sivas’ta 37 aydının yakılarak öldürülmesi ve İstanbul Gazi Mahallesi olayları… Bu iki olayda da maalesef zulme maruz kalanlar, saldırıya uğrayanlar Aleviler olmuşlardır. Bu iki olayda da şeriatçı – gerici çevrelerin rolü bulunmaktadır. Çarpıklıklarına karşın Türkiye’deki laik sisteme yönelik tezgahların sahneye konduğu bu iki olayda da uluslar arası güçlerin dahli olma olasılığı da yüksek bulunmaktadır. Türk ulusunu birbirine düşürme amacının açık olduğu bu iki olay sonrası Alevilerin hızla örgütlenmeye başladığını görmekteyiz. Aslında “ her şerde bir hayır vardır “ sözünü doğrular şekilde bu elim olaylar böylesi bir hayırlı gelişmeyi de tetiklemiş ve hızlandırmıştır.

Belirtmemiz gereken ve çoğunlukla unutulan bir diğer husus da cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir Alevi / Bektaşi için, cem yaptığı, semah döndüğü, deyiş / nefes okuduğundan dolayı cezai bir işlemin, koğuşturmanın yapılmamış olmasıdır. Biliyoruz ki aynı dönemde pekçok dinci / şeriatçı, irticai faaliyetlerinden dolayı idam da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırılmıştır.

Bahsi kapatırken önemle belirtelim ki, Alevi / Bektaşilerin cumhuriyete ve Atatürk’e bağlılığının en somut göstergelerinden biri de hemen hemen her Alevi / Bektaşinin evinde asılı bulunan Hazreti Ali ve Hünkar Hacı Bektaş Veli resimlerinin yanında Mustafa Kemal Atatürk’ün de resminin bulunmasıdır.

Alevi / Bektaşi toplumu kesinlikle biliyor ki, laik, demokratik, Atatürkçü Cumhuriyet rejiminin hala tek bir alternatifi vardır, o da teokrasidir. Teokratik sistem ise Aleviler için katliam, sürgün ve yıkım demektir.

ALEVİLER VE KÜRTÇÜLÜK

Türkiye’deki etnik muhalefetin dinsel muhalefetle birleştirilmeye çalışılması önemli bir siyasal gündem maddesidir. Bu bağlamda Türk ulus devletine yönelik etnik muhalfetin başını çeken kürtçülük hareketi etnik açıdan büyük çoğunluğu Türk / Türkmen olan Alevi / Bektaşileri devlete karşı kendi safına çekebilmek için çok çaba harcamıştır. Bu çabaların halen sürmekte olduğunu söylemeliyiz. Hatta bu çabaların çok lokal olmakla birlikte kısmen başarılı olduğunu da dile getirmeliyiz.

Alevileri, kürtçülüğe eklemleme çalışmalarının teorik alt yapısını hazırlamak için pekçok kitap yayımlanmış, pekçok tez ortaya atılmıştır. Teorik çalışmalar, Aleviliği ve Alevileri kürt etnisitesi ile irtibatlandırmayı hedef almıştır. Alevi inancının bir Kürt inancı olduğu, Kürtlerin sözde milli dini olan Zerdüştilik ve Yezidiliğin bir devamı ve türevi olduğu tezi ısrarla işlenmiştir. Bu iddiların gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Buna rağmen bu yolda hayli mesafe kat edilmiş, pekçok Alevi Türk genci kendini Kürt addetmeye başlamış ve kürtçülüğe hizmet etmiştir ve etmektedir. Bunun tek sebebi Kürtçülerin çalışmaları değildir.

Bu yanlış yönelimde Kürtçülerle birlikte en büyük rol, başta devlet yetkililerinin inkarcı ve dışlayıcı tutumları olmak üzere Türk milliyetçiliği düşüncesinin sünni müslümanlık üzerine bina edilmesi anlayışının mimarlarına aittir. Alevilik ile Kürtlüğü aynı kefeye koyabilen ve tehlike sayan sözde milliyetçiler pekçok Türk çocuğunun kimliğini yadsımasına zemin hazırlamıştır. Yapılan feci yanlışlar yüzünden Kürtçüler, Alevilikteki baskın Türklük unsuruna rağmen Alevi gençlerini kürtçüleştirebilmişlerdir. Oysa Aleviliğin Kürtlükle ve Kürtçülükle hiçbir ilgisi yoktur. Tam tersine Alevilik, Türk kültürünün en özgün biçimlerinden biridir.

Aleviliği, Kürtlükle ve Kürtçülükle irtibatlandırmaya çalışanlara şunları anımsatmak isteriz :

Alevilerin büyük çoğunluğu etnik olarak Türktür, Türkmendir. Türkçe dışında bir dilleri yoktur.

Kürtçe veya Zazaca konuşan Alevilerin de çoğunluğu aslen Türkmendir.

İster Türkçe, ister Kürtçe veya Zazaca konuşsun hemen hemen bütün Aleviler cemlerini Türkçe yapmaktadırlar.

Bütün nefesler / deyişler / demeler ve gülbanklar Türkçedir.

Bütün Aleviler kendilerini Horasanlı olarak görmektedirler ve Horasan bir Türk / Türkmen yurdudur.

Alevilerin yedi ulu ozanının tümü Türkmendir.

Seyyid Nesimi Türkmendir.

Şah Hatai Türkmendir.

Fuzuli Türkmendir.

Yemini Türkmendir.

Virani Türkmendir.

Pir Sultan Abdal Türkmendir.

Kul Himmet Türkmendir.

Yedi ulu ozanın bir tek Kürtçe veya Zazaca şiiri yoktur.

Aleviliğe ait Kürtçe veya Zazaca hiçbir belge yoktur.

Kürt veya Zaza kökenli hiçbir Alevi / Bektaşi ulusu / önderi yoktur.

Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Şeyh Bedrettin Türkmendir.

Çok az sayıdaki Arnavut, Boşnak, Rum ve Bulgar’ın dışında Alevilerin hemen hemen tamamına yakını Türkmendir.

Alevi / Bektaşi inancı eski Türk inançlarından derin izler taşır.

Semahın, cemin, bağlamanın kökeni Türk kültürü ve İslam tarihidir.

Dede / babalar, Türklüğe binlerce yıldır yol gösteren bilgelerin / kamların / şamanların iz sürücüleridir.

Kürtlerin hemen hemen tamamına yakını Şafii Sünnidir.

Alevilerin katline fetva veren Ebussuudlar, İdris – i Bitlisiler de Şafii Sünni Kürttür.

Hal böyleyken Alevilik ile Kürtlüğün veya Zazalığın ne ilgisi vardır ?

Bu sözlerimiz yurduna ve devletine bağlı kürt yurttaşlarımıza değil, bölücü, ayrılıkçı güruhadır. Biz her etnik kimliğe saygılıyız. Sadece gerçeklerin çarpıtılmasına karşıyız. İçtenlikli bir yurtsever olduğumuz için Türk ulusunun ulusal birliğini hedef alan her hareketin karşısındayız.

ALEVİLER VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

Türkiye’de Türk milliyetçiliği denince akla MHP ve Ülkcü Hareket gelmektedir. Ne var ki, MHP, Türk milliyetçiliğini islamize ederek özünden uzaklaştırmış, sünni müslüman olmayı neredeyse Türk olmanın bir koşulu gibi görmeye başlamıştır. Türk – İslam sentezi veya Türk – İslam Ülküsü adı verilen bir ideoloji üretilmiş ve Türk ulusçuluğu dincilikle aynı çizgiye çekilmiştir. Çok çarpık bir biçimde Türk ulusçuluğu zaman zaman Osmanlıcılık şekline sokulmuş, bir hanedanı savunmak Türklüğü savunmakla eş tutulmuştur. Büyük Türk hükümdarları olan Cengiz Han, Timur ve Şah İsmail gibi Türk tarihinin övünç kaynakları Türk kimliğinin dışında addedilmiştir.

Türk dünyasındaki gayri müslim unsurlar göz ardı edilmiş, din ve mezhep temelli çarpık bir milliyetçilik anlayışı üretilmiştir. Bu anlayışın doğal bir yansıması olarak da Türkiye’de öz be öz Türk soyundan olan Alevi / Bektaşi / Kızılbaşlar zaman zaman milliyetçiliğin karşısında yer alan topluluklar olarak görülmüştür. MHP saflarında yer alan az sayıdaki Alevi / Bektaşi kökenli kişiler bizi yanıltmamalıdır. Bu kimseler tamamen asimile olup sünnileşmişlerdir. Alevi gibi yaşayan bir Alevinin MHP içinde yer alması zaten olanaksızdır. Bu olanaksızlığın altında yatan sebep MHP kadrolarının önemli bir kısmının tarikatçılık düzeyinde İslamcı bir karaktere sahip olmalarıdır. Alevileri Osmanlının gördüğü gibi kafir, dinsiz gören bir topluluğun onları asimile etmeden aralarına almalarına zaten imkan yoktur.

MHP’nin oluşturduğu bu yanlış sosyopolitik ortam, Alevi Türkmenlerin büyük çoğunluğunu Türklük kimliğinden uzaklaştırmış, özellikle genç kesim ülkücü harekete duyduğu tepki nedeniyle Türkçülüğe de muhalif olmuştur. Bu durumdan en çok enternasyonalist / gayri milli sosyalist devinimler ve yasa dışı bölücü ve yıkıcı örgütler faydalanmıştır. Pekçok Alevi genç bu örgütlere mensup olmuş, ulusal değerleri reddeden bir solculuk anlayışına destek vermiştir. Binlerce Alevi genç öz be öz Türk olduğu halde MHP’nin yanlış politikaları yüzünden “ Türküm ! “ demekten imtina etmiş, kendine başka etnik kimlikler aramıştır.

Sünni Türk gençlerinin büyük çoğunluğu Ülkücü Harekete, Alevi Türk gençlerinin büyük çoğunluğu da gayri milli sosyalist örgütlere katılarak birbirlerine adeta düşman kesilmişlerdir. Bu üzücü durum, bir kardeş kavgasına yol açmış ve Türk ulusu uzun yıllar boyu süren çatışmalar yüzünden binlerce evladını yitirmiştir.

Ancak son yıllarda İslamize edilmiş milliyetçiliği reddeden gerçek Türkçü ulusçular, MHP’ nin yol açtığı yaraları tedavi etmek adına Alevi toplumuna el uzatmış ve özellikle Alevi aydınlar bu eli tutarak müspet bir ortam yaratmışlardır. Bu müspet ortam, hem Alevi Türkmenlerdeki Türklük bilincini güçlendirmeye başlamış hem de Türk milliyetçiliğinin MHP’nin tasallutundan kurtulmasına olanak sağlamıştır. MHP’nin yıllar boyu izlediği çarpık milliyetçilik anlayışına MHP içinden de tepkiler gelmeye başlamıştır. Yeni nesil MHP aydınları, Türk milliyetçiliğini olması gereken, laik, çağdaş, kendine düşman olmayan diğer halklarla dayanışmayı esas alan ve anti emperyalist bir çizgiye çekebilmek için çok ciddi çabalar sergilemektedirler. Bu çabaların olumlu gelişmelere yol açacağı muhakkaktır. Zikrettiğimiz çabalara örnek göstermek bağlamında eski ASAM Başkanı ve Ülkücü Hareket’in önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın sözlerinden bir bölümü sunalım:

“… Türk milliyetçiliğinin dini yorumu hala ne yazık ki mezhep merkezlidir. Oysa Türk milliyetçiliği ne kadar büyük bir çoğunlukta olur ise olsun Türk milletinin sadece bir bölümünün mensup olduğu mezhebi değil, bütün Türk milletini kapsamalıdır. Avrasya bloğuna yayılan Türk milletinin çok büyük bir bölümü Müslüman olmakla beraber bünyesinde az da olsa Müslüman olmayan, Hristiyan, Musevi, Şaman, Budist ( Burkancı ) unsurlar da bulunmaktadır. Ayrıca gerek Avrasya kıta bloğunda gerekse Türkiye’de, Şii ve Alevi Türklerin sayısı hiç de küçümsenmeyecek kadar fazladır. Türkiye’den sonra en büyük Türk ülkesi olan İran’da Türk nüfusunun büyük bölümünün Şii olduğu gerçeği göz önünde tutulmalıdır. Türk milliyetçileri genel söylem bazında Alevi – Sünni sorununu aşmış görünseler dahi gerçek yaşamda bunun politik sosyal sıkıntıları ne yazık ki hala çekilmektedir. Bu da Türk milletine karşı gerçekleştirilen psikolojik operasyonlarda bir araç olarak Alevilik – Sünnilik karşıtlığının kullanılmasına imkan vermektedir. Türk milliyetçileri bu oyunun sona erdirilmesi ve sosyal bütünleşmenin sağlanması amacıyla ile Alevi – Sünni çatışması tuzağını ortadan kaldırıcı bir süreci başlatmak zorundadırlar. Dar mezhepsel yaklaşımlar sergileyenler, kendilerini Türk milliyetçisi zannetseler dahi eylemleri / düşünceleri ile Türk milletine ve milliyetçiliğine istemeseler dahi zarar vermektedirler…” (21)

MHP dışında oluşan ve MHP’yi reddeden yeni bir Türkçü Toplumcu devinim de söz konusudur. ( 22 ) Bu devinim, Türk ulusçuluğunu dinler ve mezhepler üstü bir anlayışla ele almakta, yeryüzündeki bütün Türkleri dinine, mezhebine bakmadan kucaklamayı ve anti emperyalist , Atatürkçü, bağımsızlıkçı, ezilen halkların dayanışmasını öngören bir kitle vücuda getirmeyi amaçlamaktadır. Bu yeni yaklaşıma göre; Alevisi, Sünnisi, Şamanisti, Hristiyanı, Caferisi, Budisti ile bütün dünya Türkleri demokratik, çağdaş, laik, anti emperyalist bir Türk Birliği etrafında kenetlenmelidirler.

Yaşattıkları ve yaşadıkları eşsiz Türk kültürü dikkate alındığında aslında Alevi / Bektaşiler, çağdaş bir Türk ulusçuluğu devinimin dinamosu olmaya aday bir topluluktur. Bu topluluğun dinamizmi ve tarihten gelen direniş geleneği sayesinde gerçek Türk ulusçuluğu önce çarpık milliyetçilik anlayışlarını ortadan kaldırabilir, daha sonra da Türk ulusçuluğunu halkın hizmetinde bir devinim konumuna taşıyabilir.

Bu bahsi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’na ait Alevisi Sünnisi ile bütün Türklerin kardeşliğine vurgu yapan bir şiirle noktalayalım:

Ta ezelden hür milletiz,

Soyu sopu gür milletiz,

Kandan candan bir milletiz,

Bir temel, bir duvar, bir taş !

Alevi, Sünni, Kızılbaş !

(…)

Uyudun kaç asır boyu,

Uyan ey Oğuz’un soyu,

Dede, baba, amca, dayı,

Bibi, teyze, bacı, kardeş!

Alevi, Sünni, Kızılbaş !

(…)

Öz gardaşlar olmaz dargın,

Dargın olsa düşer yorgun,

Haykırır gece gündüz hergün,

Bayramdır bu gel kucaklaş !

Alevi, Sünni, Kızılbaş !

Bilsin bunu ar edenler,

Sözü cana kar edenler,

Soyunu inkar edenler,

Haramzadedir ey gardaş !

Alevi, Sünni, Kızılbaş !

Dipnotlar:

Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, c.5, s. 2247.

Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu, s. 37.

Cemal Şener, Alevilik Olayı, s. 70.

Cemal Şener, age, s. 77.

Doğan Avcıoğlu, ege, s.2247.

Erhan Afyoncu, Popüler Tarih Dergisi, Temmuz 2000.

Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 488.

Fuat Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, s. 100.

Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Hazırlayan: Atsız, s. 163.

Turgut Akpınar, Tarih ve Toplum Dergisi, sayı 82, s. 16.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.1. s. 125.

F. Babinger, Anadolu’da İslamiyet, Çeviren: Ragıp Hulusi, s. 17.

Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991.

M. Tayyip Gökbilgin, Osman 1. Maddesi, İslam Ansiklopedisi, c. 9, s. 434.

Gyala Moravcsik, Türklüğün Tetkiki Bakımından Bizantolojinin Ehemmiyeti, 2. Türk Tarih Kongresi, İstanbul 1943, s. 495 – 498.

Erhan Afyoncu, Popüler Tarih Dergisi, Temmuz 2000.

Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Hazırlayan: Atsız, s. 166.

Walther Hınz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Çeviren: Tevfik Bıyıkoğlu, s. 7.

Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, s. 340.

  1. BÖLÜM

ALEVİLERİN ASİMİLASYONA KARŞI DİRENİŞİ

Alevilik, bin yıldır var olan ve tarihi boyunca kendisine yönelen tüm saldırılara karşın mevcudiyetini sürdürebilen bir inanç ve felsefe olarak elbetteki ebediyyen yaşayacaktır. Bundan kuşku duymuyoruz. Ancak sadece yaşaması yetmez. Yayılarak güçlenmesi, kendinde mevcut olan tüm güzellikleri bütün insanlığa ulaştırması ve evrensel barışa duyulan özlemin tercümanı olarak barış inancı kimliğiyle çekim merkezi haline gelmesi gerekmektedir. Bu da ancak bilinçli ve özgüven sahibi Alevi / Bektaşilerce başarılabilir. Kendi kabuğuna çekilmiş olmaktan kurtulup dışa açılan, yaşamın her alanında varlığını gösteren, kitleselleşerek büyüyen yeni bir Alevi / Bektaşi bilinci oluşturulmalıdır. Bu bilincin oluşabilmesi için geçmişte yaşananların çok iyi bilinmesi ve geleceğe dair perspektifin bu çerçevede çizilmesi gerekmektedir.

Aleviler, yüzyıllardır dışlanan, aşağılanan, sürülen, katliama uğrayan bir topluluk olarak direniş kültürü güçlü bir karaktere sahiptirler. Bu direniş kültürü sayesindedir ki, tüm baskı, zulüm ve katliamlara rağmen hiçbir güç onları Hakk – Muhammed – Ali yolundan döndürememiştir. Babailerden, Şahkulu Tekelilerden, Nuarlilerden, Şah Hatailerden, Pir Sultanlardan gelen direniş, günümüzde çağın koşullarıyla yeniden sistematize edilerek geliştirilmelidir. Alevileri, Sünnileştirmek veya Şiileştirmek için İran’la işbirliği yapmayı bile düşünen bir Diyanet İşleri’ne, tek bir Sünninin bile olmadığı köylere cami yapılması zulmüne, Alevi / Bektaşi çocuklarına Sünni İslam’a göre din dersi verilmesi haksızlığına karşı ancak bu şekilde direnilebilir. Bu direnişte Alevilere yoldaşlık edecek iz’an sahibi pekçok Sünni de bulunmaktadır. Demokrat, cumhuriyetçi, laik, Atatürkçü, Türkçü fikre sahip milyonlarca Sünni, Alevilerin bu doğal hak taleplerine destek vermektedir.

1.Farklı Adlandırmalardan Kurtulmak

Alevi / Bektaşi toplumunun üzerinde bulunan baskının bir sonucu olarak birbirinden uzak coğrafi alanlarda yaşayan çeşitli Alevi / Bektaşi grupları zamanla farklı isimlerle anılır olmuşlardır. İletişim kopukluğu veya yokluğu böylesi bir sonuca yol açmıştır. Bu farklılıkların sadece isimlendirme düzeyinde kalmadığı malumdur. Ancak bütünleşmenin önce isimlendirmeden başlaması gerekmektedir.

Alevi / Bektaşi toplumunun değişik yörelerde değişik adlarla ifade edilmesi bütünleşmenin önünde yapay bir engel oluşturmaktadır. Zira farklı adlar, aynı inanca mensup insanların farklı gruplarmış gibi algılanmasına yol açmaktadır. Bu algılama zamanla farklı grup kimliklerinin oluşumuna zemin hazırlamaktadır. Bilmekteyiz ki, biribirlerinden çok uzak coğrafi alanlarda bulunmalarına ve iletişim sorunu yaşamalarına karşın Alevi / Bektaşi toplumuna mensup topluluklar yine de özde aynı inanca sahip olup farklılıklar ayrıntı düzeyinde kalmaktadır. Alevi / Bektaşiler bu durumu “ Yol bir, sürek binbir “ deyimi ile ifade etmektedirler. Yani farklılıklar sürek farklılığıdır. Yol farklılığı değildir. Buna rağmen yine de sürek farklılığı zamanla daha derin farklılıklara yol açabilme potansiyeline sahiptir. Bu da asimilasyoncuların lehine bir durum yaratmaktadır.

Türkiye’de Alevi / Bektaşi toplumu için genel ad olarak Alevi / Kızılbaş ve Bektaşi sözcükleri kullanılsa da yerel adlar da kullanılmaktadır. Bunlar; Türkmen, Yörük, Sıraç, Abdal, Çepni, Tahtacı, Bedreddini, Babai vb.dir. Tüm bu adlar alt kimlik adları olarak algılanmalı ve Alevi / Bektaşi / Kızılbaş sözcükleri yeğlenerek yaygınlaştırılmalıdır. Yaklaşık 20 milyonluk büyük, bütünleşik ve sistemli bir Alevi toplumunun inşası için ilk adım bu olmalıdır.

  1. Değişim ve Çağa Uyma Ya Da Alevi Misyonerliği

Alevilerin büyük bölümü yakın zamana değin kırsal kesimde yaşamaktaydı. Bu durum kentleşmeyle birlikte hızla değişmeye başladı. Artık Alevilerin çoğu kentlerde, özellikle de büyük kentlerde yaşamaktadır. Bu da Alevi / Bektaşi sosyal yaşamına yeni unsurlar kattığı gibi kimi unsurların da ortadan kalkması veya simgesel bir içerik kazanmasına yol açmaktadır. Aleviliğin, ritüellerinden kurumlarına dek büyük bölümünün kır yaşamına özgü niteliklere sahip olduğunu bilmekteyiz. Cemlerin yapılış biçimi, cemlerin yapıldığı mekan, ceme katılacakların durumu ve kimliği, cemlerin zamanı, musahiplik vb. tüm unsurlar kent yaşamında nasıl bir değişime tabi tutulmalıdır, gibi problemler Alevi toplumunun gündemindedir. Artık büyük kentlerde, kırsalda olduğu gibi herkesin birbirini tanıma imkanı kalmamıştır. Cemlere katılım için aranan koşulların kent yaşamına uyarlanması şarttır. Yani artık köylerde veya küçük kasaba ve mahallelerde olduğu gibi ceme katılan herkes biribirini tanıma imkanından mahrumdur. Dolayısıyla cemlere dileyen herkes katılabilmelidir. Eskiden cemlerin aynı zamanda bir mahkeme işlevi gördüğü de malumdur. Artık kent yaşamında bunun sürdürülmesi olanaksız hale gelmiştir. Ceme başlamadan evvel helalleşme ritüeli, dara durma vb. kimi ritüeller artık tamamen simgesel bir özellik kazanmıştır.

Aleviler, cemlerine Alevi olmayan kişilerin de katılabilmesine imkan vermelidirler. Bu, Alevi öğretisinin yayılabilmesi için elzemdir. Bu nedenle cemler tamamen halka açık hale getirilmelidir.

Ayrıca cemevlerinin sayısı da hızla çoğalmalı, büyük kentlerin her semtinde en az bir cemevi bulunmalıdır. Bunun ön koşulu da cemevlerinin devletçe ibadethane olarak tanınmasını temin etmektir. Bu, mutlaka ve her ne pahasına olursa olsun başarılmalıdır. Özellikle gençlerin cemevlerine çekilmesi ve cemlere katılımı sağlanmalıdır. Bu konuda izlenecek en uygun yol, cemevi bünyesinde saz, bağlama, semah ve hatta gitar kurslarının açılmasıdır. Bu kurslara sadece Alevi gençlerin değil, sünni ailelere mensup gençlerin de katılımı sağlanmalıdır. Bu, hem Alevi – Sünni kaynaşmasına hizmet edecek hem de Alevi öğretisinin yayılmasına zemin hazırlayacaktır.

Cemevlerinde siyasal etkinliklere izin verilmemeli, bir ibadethane olma kimliği gereği bütün siyasal düşüncelere aynı mesafede bulunulduğu bilincinin toplumca da kabulü sağlanmalıdır. Cemevleri dinsel bir mekan olmanın ötesinde bir bilim yuvası haline de getirilmelidir. Bu amaçla cemevlerinde konferanslar düzenlenmeli ve bu konferanslar din dışı konularda da gerçekleştirilmelidir. Böylece Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin; “ Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. “ sözü pratize edilmelidir.

Aleviler üzerinde uygulanan asimilasyon politikasına verilecek en güzel yanıt Alevi öğretisini ve inancını Sünni kesim arasında yaymaktır. Bunun için de başta gençler olmak üzere tüm Sünniler cemevlerine davet edilmeli böylece Alevileri ve Aleviliği yakından tanımaları sağlanmalıdır. Bu yaklaşım asimilasyoncuların oyunlarını bozacaktır.

  1. Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri Kaldırılmalıdır

1980 ihtilali ile birlikte Alevi toplumuna yönelik ayrımcı, baskıcı ve asimilasyoncu politikalar büyük bir ivme kazanmıştır. Söz konusu politikalardan ikisi öne çıkmaktadır. Alevi köylerine zorla cami yapılması ve Alevi çocuklarını da kapsamak üzere okullara zorunlu din derslerinin konulması.

Camiyi kendi ibadethanesi olarak görmeyen, camiye gitmemeyi kendi kimliğinin önemli bir parçası sayan ve kendine yönelik saldırıların bir kısmının cami kaynaklı olduğunu bilen bir toplumun köylerine, mahallelerine cami yapılması en başta insan haklarına saygısızlıktır. Din ve inanç hürriyetinin çiğnenmesi demektir. Alevi / Bektaşi inancının aşağılanması demektir. Dinci çevrelerin güdümüne giren devletin bu konulardan dolayı Alevilerden özür dilemesi şarttır. Bu özrün bir ifadesi olarak Alevi köylerindeki camiler cemevine çevrilmelidir.

Zorunlu din dersleri de Aleviler üzerinde uygulanan asimilasyonun bir diğer aracıdır. 1982 Anayasasında zorunlu dersler kapsamında olduğu belirtilen din dersleri içerik itibariyle tamamen Sünni İslam dersleri halindedir. Hatta dersi veren Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerinin büyük çoğunluğu bu dersi neredeyse Kur’an Kursu düzeyinde bir dinsel eğitim noktasına taşımaktadır. Alevi çocuklarına müfredatta olmadığı halde zorla Arapça namaz sureleri ezberletilmekte, sınıfta namaz uygulaması yaptırılmaktadır. Din derslerinde Aleviliğe dair hiçbir bilgi verilmemektedir. Alevi çocukları zorla sünnileştirilmek istenmektedir. Bu zulmün ortadan kalıdırılması şarttır. Din dersleri ya adında olduğu gibi tam bir kültür dersi olarak okutulmalı ( ki bu, öğretmenler nedeniyle uygulamada yine din dersine dönüşecektir.) ya da seçmeli hale getirilmelidir. Alevilerin taleplerini sulandırmak için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders müfredatına konulan / konulması düşünülen Alevilik Fasikülü basında yer aldığı kadarıyla içerik itibariyle Anadolu Aleviliğinden tamamen uzaktır. Hatta sünni islam teolojisine göre düzenlenmiş gözükmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla asimilasyoncular Sünni Misyonerliğinden vazgeçmek niyetinde değildirler. Ne varki bu zulmün bu şekilde sürmesine imkan yoktur. Alevi / Bektaşiler, er veya geç bu yanlışın düzeltilmesini sağlayacaklardır. Bu yanlış düzeltilmezse Alevi – Sünni kaynaşması ve toplumsal barış tesis edilemeyecektir.

Alevi – Sünni kaynaşması ve toplumsal barış için;

Cemevlerine ibadethane statüsü verilmelidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinden Alevi / Bektaşi toplumuna da pay ayrılmalı veya bu teşkilat kaldırılmalıdır.

Zorunlu Din dersleri ya seçimli hale getirilmeli ya da kaldırılmalı veyahut her inanç grubuna göre ayrı ayrı din dersleri düzenlenmelidir.

Alevi köylerine yapılan camiler cemevine çevrilmelidir.

Okullara müzik dersi kapsamında bağlama / saz ve semah kursları konulmalıdır.

Eğer Alevi / Bektaşi toplumu iyi örgütlenebilirse ve inançlarının arkasında güçlü bir biçimde durabilirse bunların hepsi bir gün gerçek olacaktır. Yüzyıllardır Alevi / Bektaşi toplumunun aleyhine işleyen asimilasyon süreci duracak hatta Alevi / Bektaşilerin lehine işlemeye başlayacaktır.

Daha evvelki bölümlerde dile getirdiğimiz gibi geçmişte Anadolu nüfusunun çoğunluğunu Alevi / Bektaşiler oluşturmaktaydı. Şiddetli asimilasyon ve katliamlar yüzünden Alevi nüfus azalmış ve buna paralel olarak Sünni nüfus çoğalmıştır. Bugün ataları Alevi olduğu halde kendisi koyu bir Sünni olan milyonlarca insan bulunmaktadır. Alevi / Bektaşiler bu insanları, kısmi ve izafi de olsa oluşan yeni özgürlük ortamından yararlanarak tekrar geri kazanmalıdırlar. Çünkü, Aleviliğin yayılışı Türk kültürünün yayılışı ve güçlenmesi demektir. Tersi ise, Emevi / Abbasi / Vahhabi İslam’ının egemenliği anlamına gelmektedir.

Aleviler bu ülkede laikliğin, cumhuriyetin, çağdaş yaşamın teminatıdırlar. Türk kimliğinin en güçlü olduğu sosyal kesim Aleviler ve Bektaşilerdir. O halde Alevi / Bektaşilerin her bakımdan çoğalması ve güçlenmesi; laikliğin, cumhuriyetin, çağdaş yaşamın ve Türk kimliğinin kökleşmesi demektir.

  1. Alevi Örgütleri / Kurumları

Alevi / Bektaşi toplumu hızlı bir örgütlenme süreci içerisinde bulunmaktadır. Tarihsel Alevi ocaklarının büyük çoğunluğu dernekleşme veya vakıflaşma yoluyla tekrar faaliyete geçmektedir. Yine büyük kentlerde pekçok semtte cemevi ve kültür merkezi adı altında örgütlenmelere tanık olmaktayız. Bu örgütlenmeler, Alevi / Bektaşi toplumunun bir derleniş ve toparlanış içerisinde olduğunu göstermektedir. Fakat bu derleniş ve toparlanışın farklı çizgilerde örgütlenmelerle gerçekleştiği de gözlemlenmektedir. Bu farklılaşmada siyasal tercihler, hemşehricilik gibi etkenler yanında Alevilerin devletle ilişkileri de rol oynamaktadır.

Yüzlerce dernek, vakıf vb. kuruluşlar içerisinde öne çıkan ve kitle desteğine sahip olan birkaç yapı bulunmaktadır. Bunlar; Cem Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtma Dernekleri gibi oluşumlardır. Bunların yanısıra federasyon ve konfederasyon düzeyinde örgütlenmeler de bulunmaktadır. Alevi / Bektaşi Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu gibi yapılanmalar bu kabildendir. Cem Vakfı öncülüğünde kurulan Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı da dikkat çekici bir oluşumdur.

Ayrıca kimi Alevi kökenli kişilerin öncülüğünde kurulan fakat Şiileşmiş ve Alevi toplumunu Şiileştirme amacına yönelik çalışan kurumlar da bulunmaktadır. Fermani Altun öncülüğünde kurulan Ehli Beyt İnanç – Eğitim ve Kültür Vakfı ile daha ziyade Çorum’da dar bir çevrede etkin olan “Ondört Musum Dergisi “ yoluyla seslerini duyurmaya çalışan örgütlenmeler bu kabildendir.

Yine internet yoluyla faaliyet gösteren yüzlerce web sitesi bulunmaktadır. Büyük kentlerde ve Anadolu’nun pekçok şehrinde Alevi / Bektaşi çizgisinde yayın yapan yerel radyo ve televizyonlar, haftalık ya da aylık dergiler, bültenler vb. yayınlar Alevi / Bektaşi toplumunun hizmetinde faaliyet göstermektedir.

Yirmi milyonluk bir kitle için aslında çok daha fazla örgütsel yapılanmanın bulunması gerekmektedir. Örgütlenme azlığının temel nedeni yasal engellerdir. Bir de yaşanan kısmi özgürlüğe rağmen hala milyonlarca Alevi / Bektaşi kimliğini gizleme gereksinimi duymaktadır. Bu da, insanların özgürce bir takım yapılarda yer almalarının önünde engel oluşturmaktadır. Bu engellerin hızla izole olacağını umut ediyoruz. Demokratikleşme süreci ilerledikçe Alevi / Bektaşi toplumunun da özgüveni artacak ve bu, örgütlenmeye de doğrudan etki edecektir.

Alevi – Sünni Karşılaştırması

Burada Sünnilerden kasdımız Türkiye ve Türk sünnileridir. Alevilerin ise zaten ezici çoğunluğu Türkiye’dedir ve etnik anlamda büyük çoğunluğu Türkmendir. Dolayısıyla Türkiye dışı ve gayri Türk Sünniler konumuz dışındadır.

Aleviler ve Sünnilerin ortak kimliği müslümanlıktır. Alevilik ve Sünnilik, İslam’ın iki farklı yorumudur. Her ikisi de İslam orjinli olduğu için Aleviler ve Sünniler arasında farklılıklardan ziyade aynı dine mensup olmanın sonucu olan ortak noktalar da azımsanmayacak düzeydedir. Öncelikle ortak noktaları sıralayalım:

Aleviler de, Sünniler de Müslümandır.

Allah’a ve onun birliğine inanmak bakımından aynıdırlar.

Hazreti Muhammed’e ve ondan evvelki peygamberlere inanmak bakımından da aynıdırlar.

Yaklaşım ve yorum farkı olsa da Kur’an’ın kutsal kitap olduğuna her iki toplum da inanmaktadır.

Ehlibeyti her iki toplum da sevmektedir. Ancak Ehlibeyte duyulan sevgi Alevilerde daha yoğundur.

Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre gibi Türkmen ulularını her iki toplum da sevmektedir.

Alevilerin de Sünnilerin de etnik kimliği ezici çoğunluk itibariyle Türk / Türkmendir.

Alevilerin ve Sünnilerin mezarlıkları aynıdır.

Farklılıklar

Sünnilerin ibadet yeri camilerdir. Alevilerin ibadet yeri cemevleridir.

Camilerde ibadet dili Arapçadır. Cemevlerinde ise Türk dilinde ibadet edilir.

Camilerde müzik ve çalgı yasaktır. Cemevlerinde müzik ibadetin bir parçasıdır. Bağlama kutsal çalgıdır.

Sünniler saf namazı kılarlar. Aleviler halka namazı ( cem ayini ve semah ) kılıp niyaz ederler.

Sünnilerin kıblesi Mekke şehrinde bulunan Kabe’dir. Alevilerin kıblesi insandır. İbadet esnasında insanlar halka biçiminde birbirlerine secde ederler.

Sünnilerde Kabe, Allah’ın evi olarak adlandırlır. Aleviler, Allah’ın evinin insanın kalbi olduğuna inanırlar. Bu yüzden taştan yapılma bir binaya değil insana secde ederler.

Sünniler Ramazan’da bir ay süreyle oruç tutarlar. Aleviler gerçek orucun nefse hakimiyet ve kötülüklerden uzak durmak olduğuna inanıp Ramazan’da oruç tutmazlar. Aleviler, Muharrem ayında Hazreti Hüseyin ve arkadaşlarının şehid edilmesinden dolayı 12 gün süreyle matem orucu tutarlar.

Zengin Sünniler hacca gidip Kabe’yi ziyaret ederler. Aleviler gerçek haccın insanların gönüllerini ziyaret etmek olduğuna inanırlar. Çünkü Alevi inancına göre insanın kalbi Allah’ın evidir. Bununla birlikte Aleviler; Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde bulunan Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin türbesini ziyaret etmeyi hac görevlerini yerine getirmek için kafi görürler.

Sünnilerde ibadet esnasında kadın ve erkek bir arada bulunamaz. Alevilerde kadın ve erkek yaşamın her alanında olduğu gibi ibadet esnasında da bir aradadır. Cem ayinlerinde kadın erkek birliktedir. Semahlar birlikte dönülür.Deyişler beraberce okunur.

Sünnilikte ( Sünnilerin büyük çoğunluğu uygulamasa da ) kadınlar için katı örtünme kuralları vardır. Alevilikte Türk örf ve adetleri çerçevesinde bir giyim kuşam vardır.

Sünnilikte birden fazla eşle evlenmeye cevaz vardır. Alevilikte ise tek eşlilik esastır.

Sünnilikte dinsel hukuk kuralları mevcuttur. Alevilik ise laiklik yanlısı ve aydınlanmacıdır.

Sünnilikte malın kırkta biri zekat olarak fakirlere verilir. Alevilikte ise kırkta bir kafi görülmez. Musahiplik, lokma paylaşımı vb. kurumlar aracılığıyla toplumsal yardımlaşma ve dayanışma had safhadadır.

SON SÖZ

Çalışmamızın sonunda vermek istediğimiz iletileri bir kez daha fakat daha yalın bir biçimde yinelemek istiyoruz. Yalınlığın temini için de spot cümleler kullanacağız.

Alevilik / Bektaşilik, İslam’ın ve İslam’dan önce gelen bütün göksel dinlerin özüdür. Alevi / Bektaşi inancını İslam dışı olarak nitelemek olanaksızdır.

Alevilik / Bektaşilik, İslam’ın Türke özgü yorumudur. Bir anlamda “ İslamiyetin Türkçe konuşmasıdır.” Kadim Türk inançlarının tanrısal vahiyle birleşimidir.

Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisinde Tanrı anlayışı, “ Vahdet – i Vücud “ felsefesine dayanır. Bu bağlamda insan Tanrı’ının yer yüzündeki tecellisi olduğu için ilahi / rabbani / tanrısal özelliklere sahiptir. İnsan sevgisi Tanrı sevgisi gibidir. İnsan Tanrı’dandır ve Tanrı insanda tecelli etmektedir. Bu nedenle İnsana verilen değer Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisinde merkezi öneme sahiptir.

Alevilik / Bektaşilik için tarikat, mezhep vb. terimlerin kullanımı Alevi / Bektaşi inancını tanımlamada yetersizdir. Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisi tarikat ve mezhep olmanın ötesinde bir derinliğe sahiptir. Ancak yine de zorunlu durumlarda mezhep tabiri kullanılabilmektedir.

Alevilik / Bektaşilik, evrensel bir inanç ve öğretidir. Her ne kadar Türk kültürüyle derin bağlara sahipse de Türklerin dışında daha pek çok halkın mensup olduğu bir inanç ve öğreti olarak evrensellik özelliğini taşımaktadır.

Türkiye ve Türkiye dışındaki Alevi / Bektaşilerin ezici çoğunluğu etnik anlamda Türk / Türkmendir. Bununla birlikte; Arnavut, Boşnak, Rum, Kürt, Zaza, Arap kökenli Aleviler ve Bektaşiler de vardır.

Alevi / Bektaşiler asla azınlık olarak tanımlanamaz. Çünkü, Alevi / Bektaşiler Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan Türk / Türkmen toplumuna mensuptur. Dolayısıyla çoğunluğun bir parçası ve halkın asli unsurudur.

Alevilik / Bektaşilik yasal anlamda tanınmalı, cemevleri ibadet yeri olarak kabul edilmelidir. Devlet, diğer ibadet yerleine tanıdığı kolaylıkları cemevlerine tanımalıdır. Bilindiği gibi, cami, mescid, kilise vb. ibadet yerleri için yer / arazi tahsisi yapılmaktadır. Yine aynı ibadet yerlerinin su, elektrik vb. masrafları devletçe karşılanmaktadır. Bu haklardan cemevleri de yararlanmalıdır.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri tamamen Sünni İslam anlayışına göre verildiği için zorunlu ders olmaktan çıkarılmalıdır. Alevi / Bektaşi inancı da okullarda doğru ve gerçeğe uygun bir biçimde ehil kişiler tarafından dileyen öğrencilere öğretilmelidir.

Alevi / Bektaşilere yönelik her türlü ayrımcılığa ve asimilasyon çabalarına son verilmelidir. Sünni misyonerlik çalışmaları durdurulmalıdır. Alevi – Sünni kaynaşması ve bütünleşmesi için bu şarttır.

Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisinin yayılması için Alevi / Bektaşiler çaba sarfetmelidirler. Yüzyıllar boyunca süren asimilasyon politikaları nedeniyle Sünnileşmiş olan milyonlarca aile yeniden Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisiyle buluşturulmalıdır. Alevilik / Bektaşilik yükselmeli, Alevi / Bektaşi nüfus çoğalmalıdır.

Cemevleri her dinden ve inançtan insana açılmalıdır. Böylece Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisi de daha yakından tanınmış olacak ve yayılacaktır.

Alevilik / Bektaşilik, temelinde insan sevgisi bulunan bir barış öğretisidir. Eşitlikçi, paylaşımcı, toplumcu karakteriyle insanlığın kardeşliğini temin projesidir. Aleviliğe yapılacak çağrı; barışa, kardeşliğe, eşitliğe, toplumculuğa yapılmış bir çağrı olacaktır. Bu çağrının yanıt bulacağı muhakkaktır.

Üniversitelerin bünyesinde Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisinin öğretildiği teoloji fakülteleri ve enstitüler kurulmalıdır. Böylece Alevi / Bektaşi öğretisi en yüksek düzeyde bilimsellikle incelenip işlenmeli ve geliştirilmelidir.

Alevi / Bektaşilere yönelik Sünnileştirme çalışmaları kadar Şiileştirme çalışmaları da Türklüğe yapılan bir saldırıdır. Şiileşmek veya Sünnileşmek Alevi kimliğinin intiharı demektir. Aynı şekilde Şiileştirme ve Sünnileştirme çalışmaları bir kültürel katliam ve tarihin asla affetmeyeceği bir cinayettir.

Sözlerimizi Seyyid Nesimi’nin çağrısıyla noktalayalım:

Gel gel hey dost kamu müddeinin körlüğünü

Sana asan kılayım bunca bu düşvar nedir?

TÜRK evine gelesin, hem çü Nesimi olasın

Bir gün ola diyesin cübbe vü destar nedir?

Bugünün Türkçesiyle söyleyecek olursak;

Gel gel hey dost bütün iddiacıların ( şeriatçıları kastediyor ) körlüğünü

Sana kolay kılayım ( açıklayayım ) , bunca güçlük ( şeriat kaynaklı dinsel zorlukları kastediyor ) nedir?

TÜRK evine gel ve Nesimi gibi ol. İşte o zaman dersin ki bu sarık, bu cübbe de neymiş?

Diğer bir ifadeyle; TÜRK gibi ol, Türk gibi yaşa, Türk gibi giyin, diyor Nesimi. İşte KIZILBAŞLIK budur. Yani bir anlamda Emevi / Arap emperyalizmine karşı Türk kimliğinin direnişidir, varlık mücadelesidir. Bu mücadelenin güç ve direnç kaynağı gerçek İslam’ın temsilcileri hüviyetini haiz ehlibeyt soyuna mensup olan İslam ulularıdır.

Bu çağrıya uyanlara ne mutlu !!!

Ne mutlu ehlibeyt yolunda yürüyenlere…

Ne mutlu insan sevgisini Tanrı sevgisi bilenlere…

Ne mutlu gerçeğe baş eğenlere…

Ne mutlu yetmiş iki millete bir gözle bakabilenlere…

Aydınlığa ve barışa selam olsun !

KAYNAKÇA

Ahmet Yaşar Ocak: Babailer İsyanı, Dergah Yay., İstanbul 1996.

Ahmet Hilmi: Tarih – i İslam, Anka Yay., Ocak 2005.

Anton Jozef Dıerl: Anadolu Aleviliği, Ant Yay., İstanbul 1991.

Abdülbaki Gölpınarlı: Velayetname, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1958.

Aziz Yalçın: Makalat – ı Hacı Bektaş Veli, Ankara 1991.

Abdullah Öcalan: Savunma, Mem Yay., İstanbul 1999.

Besim Atalay: Bektaşilik ve Edebiyatı, Çev. Vedat Atila Ant Yay., İstanbul 1991.

Cemal Şener: Alevilik Olayı, Etik Yay., İstanbul 2001.

Cemal Şener: Aleviler’in Etnik Kimliği, Etik Yay., İstanbul 2003.

Cemal Şener: Türklerin Müslümanlıktan Önceki Dini Şamanizm, Ad yay., İstanbul 1997.

Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, c.5, Tekin Yay., İstanbul 1997.

Erdal Zeki Aslan: Toplumsal Barış Dergisi, sayı 3.

Erdoğan Aydın: Nasıl Müslüman Olduk?, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2000.

Erhan Afyoncu: Popüler Tarih Dergisi, Temmuz 2000.

Enver Behnan Şapolyo: Türkiye Yay., İstanbul 1964.

F. Babinger: Anadolu’da İslamiyet, Çev. Ragıp Hulusi, İnsan Yay., İstanbul 1996.

Fuat Köprülü: Osmanlı Devletinin Kuruluşu, T.T.K., Ankara 1984.

Faruk Sümer: “ Türkler İslamiyete Nasıl Girdiler? “, And, sayı 7, Aralık 1983.

Faruk Sümer: Safevi Devletinin Kuruluşu…, T.T.K. Yay., Ankara 1987.

Fahruddin Razi: E’t – Tefsiru’l – Kebir, C.1.

Faik Bulut: Alisiz Alevilik, Berfin Yayınları.

Gibb: Orta Asya’da Arap Fütuhatı, Çev. M. Hakkı, İstanbul 1930.

Gyala Moravcsik: Türklüğün Tetkiki Bakımında Bizantolojinin Ehemmiyeti, 2. Türk Tarih Kongresi, İstanbul 1943.

Hüseyin Bal: Alevi İslam Yolu, Cem vakfı Yay., İstanbul 2004.

İsmail Onarlı: Alevilik’te Nevruz Nedir?, Karacaahmet Sultan Derneği Yay., İstanbul 2003.

İsmail Onarlı: Toplumsal Barış Dergisi, sayı 8.

İsmet Kayaoğlu: Anadolu’da 13. Yüzyıl Derviş Tarikatleri ve Sosyal Zümreler Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 1997.

İrene Melikoff: Uyur idik Uyardılar, Cem Yay., İstanbul 1994.

İ. Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Tarihi, C.1.

Kürşat Karacabey: Yeni Hayat Dergisi, Sayı 30 – 31- 33 .

Lütfi Kaleli: Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 8.

M. Tevfik Oytan: Bektaşiliğin İçyüzü, İstanbul 1995.

Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı.

Mehmet Eröz: Eski Türk Dini ve Alevilik Bektaşilik, İstanbul 1992.

Martin Van Bruınessen: “Alevi Kürtlerin Etnik Kimliği Üstüne Tartışma”, Birikim Sayı 88.

M. Tayyip Gökbilgin: Osman1. Maddesi, İslam Ansiklopedisi, C. 9.

Nihal Atsız: Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Meb Yay., İstanbul 1992.

Namık Kemal Zeybek: Türk Olmak, Ocak Yay., Ankara 1997.

Osman Turan: Selçuklular Zamanı Türkiye, Boğaziçi Yay., İstanbul 1993.

Orhan Türkdoğan: Alevi Bektaşi Kimliği, Timaş Yay., İstanbul 1995.

Pir Ahmet Dikme: Haykırıp Duyuramadıklarım, Ant Yay., İstanbul 1999.

Pir Sultan Abdal Divanı Ant Yay., İstanbul 1994.

Ramazan Şeşen: İbni Fazlan Seyahatnamesi, Bedir Yay., İstanbul 1995.

Turgut Akpınar: Tarih ve Toplum Dergisi, Sayı 82.

Ümit Özdağ: Yeniden Türk Milliyetçiliği, Avrasya Bir Vakfı Yay., Ankara 2003.

W. Ebhard: Çin’in Şimal Komşuları, Aktaran: Orahan Türkdoğan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, Turan Yay., İstanbul 1996.

Walther Hınz: Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Çev.Tevfik Bıyıkoğlu, T.T.K. Yay., Ankara 1992.

Yaşar Yücel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar 1, T.T.K. Yay., Ankara 1991.

Yaşar Nuri Öztürk: Kur’an’daki İslam, Yeni Boyut Yay., İstanbul 1993.

Yaşar Nuri Öztürk: Tarih Boyunca Bektaşilik, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 1990.

Yaşar Çoruhlu: Türk Mitolojisinin ABC’si, Kabakcı Yay., İstanbul 1999.

Ziya Gökalp: Kürt Aşiretlerinin Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Sosyal Yayınları, 1992.

Zeki Velidi Togan: Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kiştabevi Yay., İstanbul 1981.

www.turkcutoplumcu.com

www.karacaahmet.com

www.hubyar.org

Cemil KILIÇ

LAİK TÜRKİYE İÇİN YÜKSELEN ALEVİLİK

Yaradan Aşkına…

0

Doğduğum gün adın edilmiş telkin
Hep kendi hükmünü bildirme nolur
Soysuzun elinde yağmada mülkün
Birde sensizlikle öldürme nolur..

Yaşamak adına vurulmuş boynum
Ben yoruldum gayrı sende kayboldum
Şu koca evrende açmadan soldum
Birde elaleme güldürme nolur…

Ölümle sınanır çocuklar bu yaz
İnsan elbet eder doğaya niyaz
Nedir orta yerde beş vakit namaz
Abdest tutmaz suyla kıldırma nolur…

Felsefesi olmaz dumansız aşkın
Yıkılmış derinden gönülde köşkün
Olmadım dünyada yoluna düşkün
Birde yobazınla saldırma nolur…

Hak dedikce Tanrı’m ortada kaldım
Zaten adına çok infazlar aldım
Bu mu adaletin ben hergün öldüm
Gayrı varlığınla soldurma nolur…

İnsan yığın yığın boş kalabalık
Neden orta yerde bu yalakalık
Laf anlamaz bakar boş alık alık
Cahili başıma doldurma nolur…

Ozan vurguniyim dağlar yanıyor
Kuzgunlar başımda leşe dönüyor
Zaten yürek yara bere kanıyor
Birde saçlarımı yoldurma nolur…

Haziran 1996. Abdullah Oral…

Hikmet arar isen, özüne bir bak,

0

Hikmet arar isen, özüne bir bak,
Arap’ta, Acem’de, Rum’da arama.
Hakikat nurunun aslı hakikat,
Aynada yansıyan nurda arama.

Özünü bilenler, özrü silendir
Turaplık, rızayı teslim edendir
Gerçek Abdal, Hakk’a hayran olandır
Kibir ile gurur, horda arama

Aslolan göze nur, gönülden gelir
Sevgi muhabbette, asuman erir
Ebedi sevgiyi bu toprak verir
Kudüs, Arafat’ta, Tur’da arama

Varlık ummanında, göz ol da bak
Vahdet ateşinde, benliğini yak
Ayağa kalkarsan, hizmet için kalk
Zulmedenden olup, zorda arama

Hacı Bektaş Veli

İçin temiz olmadıktan sonra,

0

İçin temiz olmadıktan sonra,
Hacı hoca olmuşsun kaç para,
Hırka tespih post seccade güzel,
AMA TANRI KANAR MI BUNLARA..?

Sen sofusun, hep dinden dem vurursun,
Bana da sapık, dinsiz der durursun,
Peki, ben ne görünüyorsam o’yum,
YA SEN, NE GÖRÜNÜYORSAN O’MUSUN..?

Sen içmiyorsan içenleri kınama bari,
Bırak aldatmacayı, iki yüzlülükleri,
Şarap içmem diye övünüyorsun ama,
YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ?..

Artık, kadehten çekmem elimi,
Tutmam senin kitabını minberini,
Sen kuru bir softasın, bende münafık,
CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ?..

Seni gidi, kuru softaların softası seni,
Seni gidi cehenneme kömür olası seni,
Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana?
HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE?

Şayet yaşamın sırlarını bilseydin,
Ölümün de sırlarını çoktan çözerdin,
Birazcık aklın var, bir bok bildiğin yok,
BU CEHALETLE, TANRIYA NE DİYECEKSİN?

Ey hurafe kafalı, her sözün bomboş, kör!
Bırak onu bunu da, herkesi hoş tut hoş!
Durmadan gelişen bu bilim çağında,
BİR NEFESTİR ALACAĞIN, O DA BOŞTUR BOŞ.

Ey kara cüppeli, senin gündüzün gece,
Taş atma, gerçekleri bilmek isteyenlere,
Onlar, yaratanın sanatı peşindeler,
SENİN AKLIN İSE, ABDEST BOZAN ŞEYLERDE..!

Günahmı olur

0

Ağanın uşağı naylon rakipler
Bir sesiniz çıksa günahmı olur
Kemküm dahi kıpırdasa replikler
İki söz deseniz günahmı olur


Korkudan susarak gelinmez başa
İçinizde niye bitmez kargaşa
Alayınız mahkum sisteme maşa
Adalet deseniz günahmı olur


Saman alevinden yoktur farkınız
Cebinize döner daim çarkınız
Yoksa Türk değilmi sizin ırkınız
Türk olmak sizcede günahmı olur

Vatan ateşlerde canlılar harda
Otlar arasında böcekler darda
Cehennem narında kalsınlar zorda
Yakanlarda yansın günahmı olur


Hala teyakkuzda değilse ülke
Çürümüş yasalar kaybolmuş ilke
Sarsakta yarayı elbet birlikte
Çanaktutan yansa günahmı olur


Boşnakoğlu hüzün dolu yüreğim
Boynu kopsun sebep kimse dileğim
Zehir olsun alınterim emeğim
Rant’a kapatılsa günahmı olur

Hikmet Ardıç

eskiye rağbet var

0

Puro Tuvalet Sabunu banyolarda,
Baş ağrıdığında Gripin,
Diş macunu Radyolin ve İpana,
21 puan bilgi yarışması radyoda,

Sunucu Orhan Boran,
Güreş spikeri Eşref Şefik,
Futbol spikeri Halit Kıvanç
Boks spikeri Orhan Ayhan,

Dergiler Akbaba, Yelpaze, Hayat, Ses,
Dünyayı anlatan Hikmet Feridun Es
Aylık dergi Bütün Dünya,

Ocaklarda havagazi’ yarısı hava
Musluklarda Terkos ve Elmadağ suyu.
Ampuller Tungsram,
Dikiş makineleri Singer ve Minerva,
Çamaşır makinesi merdaneli Hoover,

Golden ve Mabel cikletler Artist resimli’
Parker dolmakalem en iyisi.

PA-RO çocuk maması ana sütüne en yakını,
Tiyatrolar çok popüler,
Sinemalara yabancı filmler iki yıl sonra geliyor,
Beş dakika arada gazoz, Frigo, Eskimo,

Taksiler damalı şeritli,
Ayaklarda Gislaved lastikli.

Mahalle bekçileri, geceleri düdük çalar,
Kavşaklarda beyaz kolluklu trafik polisleri.

Hilton Otelinin sansasyonel açılışı,
Nat King Cole’un İstanbul’a gelişi,

İlk banka soyguncusu Necdet Elmas,

Tombalalı, kuruyemişli yılbaşı geceleri,
Bayramlarda harçlıklı el öpmeleri,
Okullarda Yerli Malı Haftası,
Sokaklarda çıngıraklı yoğurtçu ve bozacı,

Çocukların İstop oynu,
Bir iki üçler / Yaşasın Türkler /
Dört beş altı / Polonya battı /
Yedi sekiz dokuz / Almanya domuz /
On on bir on iki / İngiltere tilki.

Marshall Yardımından sonra ilave;
Onüç, ondört, onbeş / Amerika kardeş..!

Evde kağıt oyunu Bezik,
Kadınların kabul günü, dantel örgüsü,
Mavi Çivit ile yıkanan çamaşırlar,

Nacet’, Job jiletle tıraş olan erkekler,
PeReJa Limon Kolonyası ikramları,
Gravatla gidilen Beyoğlu turları,
Balina yakalı gömlekler, ütülü pantolonlar,

Nacar, Tissot kol saatleri,
Yegane Medya TRT radyosu,
Santrala Şehirlerarası telefon yazdırma,
3 saat başında nöbet tutma.

Marconi, Aga, Grundig radyolar,
78’lik taş plaklarla dinlenen tangolar,
Grundig TK 24 makaralı teypler,
Teksas ve Tommiks resimli romanlar,

Radyoda Arkası Yarın skeçleri,
Kurmalı Sahibinin Sesi Gramafonları,

Yervant Şalvarcıoğlu beyden alıntıdır

Sevgi pınarımız bizim

0

Durmadan çağlayıp akar
Sevgi pınarımız bizim
Hoş görüye güzel bakar
Sevgi pınarımız bizim

Erenlere Cem oluyor
Muhabbete, dem oluyor
Hâl bilmeze kem oluyor
Sevgi pınarımız bizim

Barış olup göğe uçar
Doğaya güzellik saçar
Bin bir çiçeklerle açar
Sevgi pınarımız bizim

Erenlerin özlerinde
Hoş bakınan, gözlerinde
Hacı Bektaş sözlerinde
Sevgi pınarımız bizim

KUL ÖKSÜZ, ikrarın derer
Hakikat sırrına erer
Gökten yere, rahmet yağar
Sevgi pınarımız bizim

Âşık Mustafa Öksüz

Gücüme güvenip, her bir derdi ben

0

Gücüme güvenip, her bir derdi ben
Çekerim sanmıştım, çekemedim Dost.
Zorlasam feleğin bileğini ben
Bükerim sanmıştım, bükemedim Dost.

Felek üzerime etti hücumu
Yüzüme gülenler kazdı kuyumu.
Nefret tarlasına sevda tohumu
Ekerim sanmıştım, ekemedim Dost.

Su taşırdım bağın güllleri solsa
Yetişirdim biri yollarda kalsa.
Her kimin nerede söküğü olsa
Dikerim sanmıştım, dikemedim Dost.

Velayet eyledim bunca kelâmı
Ne sabahı bildim, ne de akşamı.
Bağrıma yerleşen derd ile gamı
Sökerim sanmıştım, sökemedim Dost.

Velayet Aytan

Köy enstitüleri…

0

Köy enstitüleri…
Vaktiyle bir umuttu ve güzeldi.
Lakin…
Aydınlığı istemediler.
Kız çocuğu okutulur mu dediler.
Kız çocuk, erkeklerle aynı okula gönderilir mi dediler.
Ve en nihayetinde fuhuş yuvası dediler.
Çünkü biliyorlardı ki her an okuldan alınabilecek Ayşe
oradaydı.
Ve Ayşeler okumamalı idi (!)
Ya tarladan fırsat bulan Ali?
Ağaların başına bela olacaktı.
Halbuki babası gibi köle olmalı idi (!)
Ama artık oğullar babalarına, kızlar da analarına benzemeyecekti.
Çünkü yapılan ne çift şeritli yoldu ne de AVM.
Bir devrimdi Köy Enstitüleri.
Ali’ler, Ayşe’ler, Mehmet’ler, Fatma’lar…
Hepsi Atatürk’ün parçaları idi.

Hayatlarında hiç tiyatro izlememiş köy çocukları, Hamlet
piyesini oynuyor,
Bir müzik aleti çalıyordu.
Hepsinin çantalarında bir parça ekmek,
Ve de dünya klasiklerinden bir kitap vardı.
Ve tabii ki Menderes zihniyetinin uykuları kaçmıştı.
Neyse ki Sovyet tehdidi imdatlarına yetişti.
Âşık Veysellerin ders verdiği bu okulları komünist ve gayri
milli ilan ettiler.
Halbuki o okullar, Türk olanın en Türk’ü, yerli olanın en yerlisi
idi.
Bozkırdaki mucize bitecek miydi?
Önce Amerikalı eğitim uzmanlarımız, kızları ve erkekleri
ayırın dedi.
Ayırdılar.
Bu da yetmedi…
En sonunda kapattılar.
Köy enstitülerini kapatmakla Türkiye ne mi kaybetti?
Bunun yanıtı cemaatlere teslim edilen varoşlarda.
Terörden dolayı boşalan köylerde…
Ama her şeye rağmen karanlıktan bir ışık sızmıştı.
Kapatılışından 60 yıl sonra Nobel ödülü alan bir adam.
Aziz Sancar…
Kendisini yetiştiren köy enstitüsü mezunu öğretmenlerine
teşekkür edecekti.
Ahmet Özgür Türen

Karı gibi ağlama

0

Küçükken duyardım bu sözü…
“Karı gibi ağlama.”
Erkekler güçlüydü, ağlamazdı.
Ağlamak kadına yaraşırdı.
Hem saçı uzundu kadınlarımızın…
Aklıysa kısa…
Zaten eksik etek ya da kaşık düşmanı değil miydi, diğer bir adı da.
Boşuna mı demişler; kızını dövmeyen dizini döver diye.
Ya davulcuya ya da zurnacıya kaçmasın diye.
Onun iyiliği için yani…
Evlendiğinde ise karnından sıpasını, sırtından sopasını eksik etmeyeceksin ki, değer bilsin.
Her ne kadar canını alsak da,
Yine de kadınlar bizim canımız, cananımız.
Ne de olsa kolumuza taktığımızda yakışan,
Duvara çarptığımızda yapışan o.
Horladığımız, aşağıladığımız…
Her ne kadar değeri ahırdaki öküzden sonra olsa da;
Baş tacımız, yine O.
O; kadınımız, kadınlarımız…
Tarlada ırgat, fabrikada işçi,
Aşçı, çamaşırcı, bulaşıkçı,
Yeri geldiğinde hastabakıcı…
Ana, bacı, hala, teyze…
O…
Ana bir, bacı iki… Gerisini sallamadığımız…
Yine de cennet onların ayakları altında dediğimiz,
Her zaman toplumun gerisine ittiğimiz,
Canı çıkana kadar dövdüğümüz,
Gözümüzün nuru,
Hayatımızın gururu,
O…
Gülmesi iffetsizlik kimine göre…
Başı açık olması ise ahlaksızlık…
Mini etek giymesi tam da tecavüz sebebi…
İşsizliğin tek nedeni, yine o…
Ya benimsin, ya kara toprağın dediğimiz…
Sahip olmak için iki öküz başlık verdiğimiz…
Hayatımıza katıp, hayatını çaldığımız, yine o.
Onlar…
Kadınlar…
Atatürk’ün; “ sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” dediği Türk Kadını neden bunca eziyet görüyor?
Neden bedeni, ruhu, hayalleri sömürülüyor?
Neden bu kadar sövülüyor, neden dövülüyor?
Neden yarası asırlardır kabuk bağlamıyor, neden sürekli kanıyor?
Neden kadınları eve kapatmak isteyen bu köhne zihniyet hala kabul görüyor?
Neden kadınların aydınlanması, kendi ayakları üzerinde dimdik durması birilerini rahatsız ediyor?
Neden kaç çocuk doğuracağına hatta o çocuğu nasıl doğuracağına bile karışılıyor?
Neden kadınların o kutsal dediğimiz yaşam hakkı ellerinden alınıyor?
Neden?
Keşke…
Keşke kadınların gülmesine karışmasak.
Keşke sadece bunu yapabilsek.
Gülen bir kadın görmek bile dünyaya bedel çünkü.
Ne de olsa insanın içini ısıtır o gülüş,
Dertleri unutturur, yüreğe yaşama sevinci doldurur.
Gülmek kendine güvenin dışa vurumudur çünkü.
Gücün, zekanın belirtisidir.
Gülen kadın kin tutmaz.
İyimserdir, çünkü.
Öfkeye yabancıdır, hoşgörünün anasıdır.
Gülen kadın kötülük yapmaz.
Her ne kadar da kendisine iffetsiz deseler de,
Yolsuzluk, hırsızlık yapmaz.
Aslında gülen kadın her zaman güçlüdür.
Erkeklerden bile…
O yüzden susturuluyor ya…
Çünkü bir kez sesini çıkardığında, bir kez ayaklandığında,
Dünyaya meydan okuyacak olan,
Dünyayı güzelleştirecek olan yine o.
Onlar;
Kadınlar…
Kadınlarımız…

Özcan Kıyıcı

Bir Şah olsam

0

Bir Şah olsam hükmeylesem cihana
Kilise, mescidi yıkar giderdim
Okullar yapardım bütün insana
Cehaleti kökten siler giderdim

Fabrikalar kurar idim her yerde
İkiliği kovar idim bu serde
Ayrı gözle bakmaz idim bir ferde
Cihana bir gözle bakar giderdim

Gerçek insanları bilirdim Allah
Ondan gayrisine tapmazdım billâh
Ne Kâbe kalırdı ne de Beytullah
Yerine bir arpa diker giderdim

İnsanlıktan başka olamazdı Cennet
Yok olurdu İsa, Musa, Muhammet
Kalkardı dünyada mezhep, tarikat
Dinlerin bağını çözer giderdim

Bir olurdu zengin fakir her zaman
Çaresiz dertlere olurdum derman
Ne gavur kalırdı ne de Müslüman
Tümünü bir yola çeker giderdim

Gece gündüz çalışırdım millete
Bir faydalı kul olurdum elbette
Bir ırmak olurdum Günèş’ ten öte
Yeni fezalara akar giderdim

O günü görseydim yüzüm gülerdi
Dünyada insanlar bayram ederdi
Ne bir silah ne bir atom kalırdı
Bir ulu deryaya döker giderdim

İbreti der varlığımız bitmezdi
İnsanoğlu yanlış yola gitmezdi
Ayrı gayrı devlet icap etmezdi
Dünyaya bir bayrak diker giderdim

Anısına saygıyla – – – AŞIK İBRETİ
Foto Dersimli Devriṣ Ali ve Eṣi

Köy Enstitüleri

0

Köylerinden ilk kez çıkıp Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gelen ”O Kızlar…”
”Diken söküp, gül diktiler.”
”Dağ başlarında unutulmuş kızdınız, oğuldunuz.
Yazgısına küs topraklarda birer serçe kuşuydunuz.”
”Siz,
Her gece,
Mehtaba çıkarken Heybeli’de,
Onlar,
Duvar ördüler,
Çatı çattılar.
Yıldızlara bakarak yaz geceleri,
Harman yerlerinde yattılar.
Kazma salladılar yorulmadan.
Kerpiç döktüler
Kerpiç.
Sızlanmadılar hiç.
Yakıştı nasırlı ellerine,
Kitap ve çekiç.
Başladı yurt harmanında imece…


Bir gece,
Karanlık inlerinden sinsice,
Brütüsler çıktı ansızın.
Çektiler zehirli hançerlerini,
Vurdular sırtlarından haince…
Çıktı mağaralarından yarasalar,
Çıktı halk düşmanları,
Üşüştü sülükler gibi üstümüze.
Emdiler kanımızı,
Doymadılar.
Yıktılar umudunu Türkiyemin.
Aydınlık bir Türkiye gelir aklıma,
Kalkınmış bir Türkiye gelir,
Köy Enstitüleri denince.”

Özbek İNCEBAYRAKTAR

Çatal karam çingenem

0

“Adı, Mari Gerekmezyan’dı..
Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşlarından biriydi.
Ermeni asıllıydı.
Güzel Sanatlar Akademisi’nde konuk öğrenciydi.
Çok başarılıydı.
Okulda bir asistana aşık oldu.
Asistan 1911 Giresun-Görele doğumlu Bedri Rahmi Eyüboğlu’ydu.
Eyüboğlu, ünlü bir ressam ve şairdi..
Üstelik de evliydi.
Çok sevdiler birbirlerini.

Dillere düştüler.
Sevdiği adamın büstünü yaptı.
Ünlü ressam da onun portrelerini çizdi.
Günlerce aylarca büyük bir aşk yaşadılar.
Birbirlerine seranat yaptılar.
Mari’nin kaşı kara, gözü kara, bahtı da karaydı.
Ailesi ve Ermeni toplumu onu terk etti.

Dönemin basını, Ermeni olduğu için Ankara’daki Resim Heykel sergilerinde üst üste aldığı ödüllerden de adından da hiç söz etmedi.
Buna ragmen sevgilisini hiç terk etmedi..
Ta ki hastalanana kadar..
1947 yılında tüberküloza yakalandı.
İstanbul Alman Hastanesi’ne yatırıldı.

Durumu ağırdı.
Antibiyotik gerekiyordu
Ama dünya savaşı yeni bitmişti.
Ülkede ilaç yoktu.
Ünlü ressam sevgilisini kurtarmak için tablolarını sattı.
İlaç için her yolu denedi.
Şiirler karaladı.
Ama olmadı.
Mari Gerekmezyan 1947’nin 12 Ekimi’nde 37 yaşında yaşama gözlerini yumdu.

Aradan 2 yıl geçmişti.
1949 yılının bir ilkbahar günüydü, İstanbul Büyük Kulüp’te bir toplantı vardı.
O gece Büyük Kulüp’tekiler özel konuk olan Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını istediler.
Bedri Rahmi ayağa kalktı.
Şiiri okumaya başladı.
Ama gözyaşlarını tutamadı.
Ağlayarak okudu şiirini.

“Karadutum, çatal karam, çingenem..
Nar tanem, nur tanem, bir tanem..
Ağaç isem dalımsın salkım saçak..
Petek isem balımsın ağulum..
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan..
Yoluna bir can koyduğum..
Gökte ararken yerde bulduğum..

Karadutum, çatal karam, çingenem..
Daha nem olacaktın bir tanem..
Gülen ayvam, ağlayan narımsın..
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim,
Körpe fidanlara adını yazdığım,
Karam, karam Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam.
Sıla kokar, arzu tüter,

Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade, Her türlü dertten top yekun azade.. Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan

Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
Karam, karam Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam..
Sensiz bana canım dünya haram olsun.”

Bedri Rahmi’nin hemen yanında eşi Eren Eyüboğlu oturuyordu..
Ama hiç tepki vermiyordu..
O da herkes gibi bu şiiri ona yazmadığını biliyordu..
Bedri Rahmi’nin “Karadutum, çatal karam, çingenem” diye seslendiği kadın, 2 yıl önce ölen Mari Gerekmezyan’dı..

Mari öldükten sonra Bedri Rahmi’ye dünya haram olmuştu.. Öyle ki..
Yıkılmışlığını dizelere dökmüştü..
“Türküler bitti, Halaylar durdu, Horonlar durdu..
Hüzün geldi baş köşeye kuruldu,
Yoruldu yüreğim, yoruldu.”

Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılında yaşamını yitirdi.
Ölene kadar “Canım Cebişim” dediği Mari’yi hiç unutmadı…
(Cebiş, Anadolu’da yeni doğan keçi yavrularına denir.)

Seyyid Ali Sultan Ocağı’na Bağlı Musçalı Köyü’nde Cem Süreği

0

Toplama, bir araya getirme, yığma biçiminde açıklanan CEM, Alevilerin; kadın, erkek, çocuk topluca katıldıkları ve dedenin önderliğinde, bağlamalar eşliğinde nefeslerin okunduğu, duaların edildiği, semahların dönüldüğü bir ibadet olarak adlandırılmaktadır.
Halk arasında “Kırklar Cemi, Kırklar Meydanı, Erenler Cemi, Cem Ayini, Cem Erkânı, Cem Bezmi, Cem Töreni” ve kısaltılmış şekliyle “cem” veya “cevad” adı verilen “Ay(i)n-i Cem”ler, kelime itibariyle bir araya gelme, birlikte ibadet etmek anlamında da kullanılmakta olup, Alevi-Bektaşilerin topluca ibadetlerini yaptığı; ikrar verme, yola girme, sorgulama, barıştırma, haklaştırma, çerağ uyarma, tevhid tutma, semah dönme, yol ululama, kurban tığlama gibi inanç ve töre kurallarının belli bir usul ve erkânlara göre yerine getirildiği toplantı yeri olarak (Gülçiçek, 2004:631) kabul edilmektedir. Cem ayini ise toplantı töresi, cem âdeti, cem töreni, biraraya gelme
yolu anlamına gelir. Tasavvufta cem, yaratılmışları görmeyerek Hakkı görmek demektir (Fığlalı,1996:236). Her cemin kendine özgü esasları (rükünleri) olup; bunlara da erkân adı verilir. (Engin, 2004: 27).
Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Ocağı ya da Ali Seydi Ocağı olarak da bilinen bu ocağa bağlı topluluklar, Dimetoka / Yunanistan, Trakya, İzmir, Darıyeri, Salıcık, Bahedam, İriağaç, Hekimhan / Malatya, Davulbaz Köyü / Kangal, Yıldızeli / Sivas, Alaca, Çorum, Yozgat, Gaziantep, Hanak / Ardahan gibi değişik bölgelere göre dağılım göstermektedirler (Gülçiçek: 2004, 568). Edirne’nin Havsa İlçesine bağlı Musçalı Köyü de Seyyid Ali Sultan ya da diğer adıyla bilinen Kızıldeli Sultan Ocağı’na bağlıdır. Özellikle Batı Trakya’dan 1877 yılından itibaren fasılalarla, Anadolu’ya gelip de yerleşen Seyyit Ali Sultan Ocağına bağlı talipler, geçmişte dedenin ya da ona yakın kişilerin evlerinde cemlerini gerçekleştirdikleri halde, günümüzde, cemlerini her hanede düzenleyebilmektedirler. Son yıllarda, özellikle göçler ve diğer sosyal şartların değişmesi nedeniyle büyük kentlere yerleşen cemaat, cemlerini, artık cem evlerinde yapabilmektedirler.
Cemler, geçmişte kırsal yerlerde perşembe akşamları düzenlenirken şimdilerde ise kentlerde, pazar günleri öğleden sonra yapılmaktadır. Bütün cemler, kesilen kurbanların aşevinde yapılan lokmaların, katılan tüm canlara dağıtılmasından sonra biter.
a) 12 Hizmet Postları
Cem meydanında, Ocak makamının sağ ve sol taraflarında, Mürşid ve Rehber postu haricinde oniki post daha bulunur ki bunlara “Oniki Hizmet Postları” adı verilir. Bunların isimleri:

  1. Horasan Postu (Pir Postu) : Hacı Bektaş Veli Makamı
  2. Ahmed-i Muhtar Postu : Hz. Muhammed Postu
  3. Ali Postu : Rehber Makamı
  4. Aşçi Postu : Seyyit Ali Sultan Makamı
  5. Ekmekçi Postu : Balım Sultan Makamı
  6. Nakib Postu : Kaygusuz Sultan Makamı
  7. Atacı Postu : Kanber Ali Makamı
  8. Meydancı Postu : Sarı İsmail Sultan Makamı
  9. Türbedâr Postu : Karadonlu Can Baba Makamı
  10. Kurbancı Postu : Halil İbrahim Makamı
  11. Ayakçı Postu : Abdal Musa Sultan Makamı
  12. Mihmandar Postu : Hızır Aleyhisselam Makamı.
    Ayrıca bu postlar içerisinde
    Kilerci Baba Postu : Şah Kulu Hacım Sultan Makamı
    Kahveci Postu : Şazeli Sultan Makamı da yer almaktadır (Gülçiçek: 2004, 641)
    b)12 Hizmet Sahipleri
    Cem ayinlerinin eksiksiz yerine ve düzenli bir şekilde getirilebilmesi amacıyla törende belli bir işbölümü yapılır. Bu işbölümünde hizmetleri uygulayacak kişileri dede önceden belirler. Dedeyle birlikte 12 kişiden oluşup gerekirse kendilerine dede tarafından yardımcı da tayin edilir.
  13. Dede: Alevi-Bektaşilerde cemi yöneten kişidir. Ocaklı olup, Hacı Bektaş Veli’ye bağlıdırlar.
  14. Pavukçu: Cemde kurban olduğu zaman, kurbanı tığlayan ve onu yüzüp, parçalayan, dede tarafından görevlendirilen kişidir.
  15. Sofracı: Cemde, Oniki Hizmete bağlı olarak, yemek olduğu zaman yemeğin dağıtılması ve toplanılmasından sorumlu görevlidir.
  16. Ana Bacı: Köyün en sayılan kadını olup, bir nevi köyün hemşiresi, sağlıkçısı ve her derdi olana derman sağlayabilecek güvende olan kişisidir. Cemde, saka suyunu dağıtan, postu örtüp, kaldıran aynı zamanda meydancı olarak da görevlendirilen kişidir. Dede tarafından seçilir ve aklı, bilgisi ve gücü yetene kadar bu görevini yerine getirir. Onun olamadığı cemlerde, görevini, geçici olarak başkaları yerine getirebilir.
  17. Meydancı (İmat): Cemde meydan görevlerini yerine getiren, meydana gelip getirilen malzemelerin temininden sorumlu olup, dede tarafından, cemde görevlendirilen kişidir. Avut Köyü’nde meydancılık görevini de genelde Ana Bacı yerine getirmektedir.
  18. Peyikçi: Habercidir. Cemin, nerede ne zaman yapılacağını halka duyuran kişidir.
  19. Gözdekçi: Cemde, ayine uygun davranışları olup olmayanları denetleyen bekçidir. Bu kişilerin görev yetkileri, genellikle daha önceden dede tarafından kendilerine verilmiştir.
  20. Çırağcı: Çıra, bazı yörelerde, çerağ biçiminde adlandırılmış olup; ateş ve mum anlamındadır. Bugün artık cemlerde pek kullanılmayan görevlidir. O yüzden bu görevi, ihtiyaç olunduğu takdirde eli, ayağı çabuk kim varsa o yerine getirir.
  21. Süpürgeci: Köyde, Ana Bacı bu görevi yerine getirmektedir. Cem sırasında süpürgesini yere çalarak, gönülleri, her türlü kötülükten ve kibir ile kinden arındırmayı simgeler. Semahtan sonra da meydana gelerek süpürgeyi simgesel olarak yere çalmak suretiyle dökülen kibir, kin ve düşmanlıkları temizler. Cemin sona erişinin de ilk işaretini verir.
  22. İbrikçi: Ana Bacı’nın yerine getirdiği bir görev olup; daha önceden hazırlanmış bir tas suya, parmak uçlarının değdirilmesiyle el yıkanıp, tarikat abdestinin alındığını simgesel olarak belirleyen hizmeti ifa edendir. Bu da sembolik bir işlemdir. Simgesel olarak bazen elde leğen ve ibrik omuzda ise havlu (peşkir) ile de hizmet edilmektedir.
  23. Saka (Saki) : Kerbela şehitlerinin acılarına ortak olup, onların acılarını paylaşmak üzere cem esnasında İmat (dede tarafından, geçmişten gelen hal ve hareketlerine göre belirlenen kişi olup aynı zamanda herkesin güvendiği ve sırrını da açabildiği kişidir. Cemaatle, dedenin arasındaki iletişim bağıdır) tarafından canlara dağıtılan sudur. Herkes bir kaşık olarak içer. Suyun içine bir parça şeker de ilave edilir. Suyu içen “-Ya Hüseyin!” diye salâvat getirir.
  24. Zakir (Okuyucu): Deyiş, düvez ve miraçlamaları sazıyla okuyan âşıktır. Bu görevi o anda kim sazıyla orada hazır bulunursa o yerine getirir (Aktaş, 2009:212).
    Diğer bir şekilde cemler, sadece birlik ve beraberlik için değil bazı dinsel anlamı büyük olarak belirlenen günlerde de topluluğun sevdiklerini anmak için bir araya gelmeleri için de düzenlenmektedir. İşte bu amaçlar ve oluşlar nedeniyle cemler kendi aralarında bir takım özel tanımlamalara ayrılmaktadır. Seyyid Ali Sultan ya da Kızıldeli Sultan süreğinde cemler aşağıda belirtilen kategoriler içerisinde düzenlenmiştir. Bunlar sırasıyla:
  25. İLK BİRLİK CEMİ
    Bölge halkının birlik ve beraberliğini sağlamak, birbirleriyle kaynaştırmak musahip edilmelerini sağlamak amacıyla gerçekleştirilir.
    Birlik cemi güz aylarında buğday, tohum ekim işlemi başlamadan önce Saki Baba’nın Çırakçı Baba’yı bulup Birlik Cemi için anlaşıp, Çerağçı Baba Dede’nin evine gidip hal hatır sormasıyla başlar. Ekim ayının bir pazartesi akşamı veya cuma akşamı için kendisinden randevu alınır.
    Alınan randevunun cemaate duyurulmasıyla daha önceden belirlenen o günde cem, Çerağcı Baba Dede’nin evinde gerçekleştirilir.
    Özellikle kırsal kesimde yaşayan bu toplumun gelişen ekonomik ve sosyal yaşamlarındaki gereksinimleri nedeniyle şehirlerde çalışanlar ya da oralarda bulunanlar cemlerin hafta sonu tatilinde yapılmasında büyük yarar görmektedirler. Daha önceki cemlerde de görüldüğü şekilde cemaat toplanır, niyazlara varılıp kurbanlar kesilerek ibadete devam edilir.
    a) Dar Meydanı:
    Cem halkasının orta bölümüne “dar” ya da “dar-ı Mansur” denir ki Hallacı Mansur’u temsil eder. Farsça kökenli “dar” sözcüğü “darağacı”, Hallacı Mansur’un asıldığı direk, Ayn-i cemin yapıldığı meydanın ortası, sorguda, görgüde, geçen canların mürşit huzurunda durdukları ve Hallac-ı Mansur gibi, gerekirse canını yol uğruna verebileceği anlamında ikrar verdikleri, mürşide teslim oldukları yer anlamına gelir. Alevi cemlerinde sorgu, görgü ve ikrar ayinleri dar meydanında yapılır (Gülçiçek, 2004:639) .
    Talipler meydan yerine geldiklerinde önce Mansur Darı’nı, sonra Fazlı Darı’nı üçüncü de Nesimi Darı’nı dördüncüsü Fatıma Darı’nı ( Hüseyin Darı) eda ederler. Önce Mansur gibi doğru
    durur sonra Fazlı gibi eğilir, niyaz olduktan sonra Nesimi gibi oturur. Fatime darı ise her üç darda da eda edilir.
    Bu meydan dört bölüme ayrılır:
    1- Mansur Darı:
    Enelhak düşüncesini savunduğu için dara çekilen Hallacı Mansur gibi ikrarından dönmeyeceği, yol uğruna canını verebileceği anlamında, ayaklar mühürlü (sağ ayak başparmağı, sol ayak başparmağı üzerinde), eller göğüste çapraz veya yana sarkık, baş hafiften sola eğik bir vaziyette darda durmaktır (Gülçiçek, 2004:640).
    2- Fazlı Darı:
    Hallacı Mansur gibi Enelhak düşüncesini savunduğu için Timur’un oğlu Miranşah’ın buyruğuyla Şirvan’da Alancak Kalesi’nde göğsüne bıçak saplanarak yüzüstü bırakılan Fazlullah Hurufî gibi yüreğine bıçak saplansa da yolundan dönmeyeceği anlamında darda, secdeye kapanır vaziyette durmak (Gülçiçek, 2004:640).
    3- Nesimi Darı:
    Seyyid İmameddin Nesimi (Bağdad 1345 – Halep 1418) gibi derisi de yüzülse, yolundan ve ikrarından dönmeyeceği anlamında, darda diz çöker vaziyette durmak (Gülçiçek, 2004:640).
    4- Fatıma Darı:
    Hz. Fatıma ve Hz. Hüseyin’i anmak ve onlara bağlılığını ifade etmek amacıyla sağ ayağın başparmağını, sol ayağın başparmağı üzerine, koyarak ve başını hafiften öne eğmek suretiyle niyaz vaziyetinde darda durmak. Bu duruş şekliyle ilgili olarak anlatılan bir rivayete göre, Hz. Hüseyin babası Hz. Ali’ye su getirirken, ayağı bir taşa değmiş ve sağ ayağının başparmağı kanamış. Hz. Hüseyin babasına suyu verirken, ayağındaki kanı görmemesi için, sağ ayağının başparmağını, sol ayağının başparmağının üstüne koyarak kanayan yeri kapatmış (Gülçiçek, 2004:639).
    Talip Getirme
    Cemde, talip, cemaate geldiğinde veya cem yerine gittiğinde, sağ ayak başparmağını sol ayak başparmağı üzerine koyar. Çünkü Muhammed Ali’nin yolunda “dar” mukaddestir. Dar çok önemlidir. Seyyid Ali Sultan Ocağı’nda cemlerde talip getirme işlemi önemli olup bu uygulamada her talip dedenin kendisine verdiği izan ve düzenle cemdeki yerini alır.Talip, darda iken, cemaat edep, erkân oturmak zorundadır. O sırada Pirden başka kimse konuşamaz. Her cemin, her safhasında, dara mümkün mertebe hürmet gösterilir. Çünkü “dar”, Muhammed Ali’nindir.
    Rehber (Kuzukıran,18.3.98), talibi ikrar vermek için pire getiren kişiye denir. Rehber, Cebrail’in Mirac’taki görevini yapar. Cebrail rehberlik ederek Hz. Muhammed’i Allah’ın huzuruna çıkarmıştı. Rehber, talibi dedenin huzuruna getirir ve bir çeşit mürebbilik(eğiticilik) görevi yapar. Musahip kardeşler rehber olmadan dedenin huzuruna gelemezler.
    Talip eşikten içeriye girerken şu duayı okur:
    Talip: “Bismişah Allah, Allah eşiğine koydum ben canı veser ta vücudu sefa cünkefer Allah Allah. Hü! Erenler. Erenlere uzak gittik, yakın geldik, bülbül olup dizara geldik, hakka halimizi arz etmeye geldik. Erenler bizi içeriye alırsa, koç kuzu alıp meydana geldik, bir cemali Muhammet Kemali, Hasan Hüseyin, Ali’yi bilen de salâvat Allah, Allah eyvallah.”
    Talip, bu duadan sonra cem yapılan hanenin ya da yerin durumuna göre 25–30 santim aralıklarla adım atar. Daha sonra talip dedeyle karşılıklı olarak dualaşırlar:
    Dede: “Bu can kardeş aşk olmuş yola gelmiş. Koç kuzulu kurban getirmiş, sırımıza sırdaş yolumuza yoldaş, cümlemize kardeş olacak. Emri mürşide getirelim mi ne buyurursunuz, can kardeşler? Bir cemali, Muhammet Kemali, Hasan Hüseyin, Ali’yi bilen de salavat Allah, Allah eyvallah”.
    Talip: “E selamın Ali kim ehli şeriat? Şeriat bağrına daldım, meclisi musahada, huzuru mahşerde yüzün pak ola bir cemali, Muhammet Kemali, Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat Allah Allah eyvallah!”
    Dede: “E selamın Ali kim ehli tarikat? Tarikat bir yadigâr derler ona. Niyaz eder pirler ona, her kim kıdem bassa vücudu pak olur derler. Bir cemali, Muhammet Kemali, Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat, Allah Allah eyvallah!”
    Talip: “E selamın Ali, kim ehli marifet? Marifet bağrına daldım, vücudum pak edip geldim, erenler meydanı hatır deyip canım feda kıldım, bir cemali Muhammet Kemali Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat Allah Allah eyvallah!”
    Dede: “E selamın Ali kim ehli hakikat? Hakikat meydana çıktı, cümpeyda itaat edip geldi zemin eteğine, bir cemali Muhammet Kemali Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat Allah Allah eyvallah!”
    Talip: “Özüm darda, yüzüm yerde. Erenler meydanında, hak divanında, biz can kardeşlerinden incinmiş, gücenmiş, can varsa dile gelsin, bile gelsin, tarikatta bıynum iğe geldi sin Allah Allah eyvallah!”
    Dede: İnnala meletuka yosun ile ellezine amin salli teslime el ele, el bile el Muhammet Ali’nindir” diyerek dede, talibe nasihat eder ve rahbere teslim eder. Daha sonra dede duasını şu sözlerle bitirir.
    “Verdiğimiz ikrarla, aldığımız nasiyatla bende hayırlısı seydullah ederim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulullah, gelbe olduk bizde yetmiş ikinci fıkradan dahi olduk. Hoş Huda canı candan, aşıkız hıcı elabayya abu gafletten çıkıp doğru yola bastık can gözüyle kıldık görüştük meshebimiz caferidir. Hayrullah da el yunduk. Bir dahi cüda verdiğimiz oniki imamlara bel bağladık, gönül verdik, rapperim oldu Muhammet, mürşidim Ali gül Murtaza, bir cemali Muhammet Kemali Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat Allah Allah eyvallah
    Rehbere, talibi emanet eden dede, talibe “başla” diyerek, niyaza davet eder. Talip, oniki postlar niyetine, niyazına başlar. Eğer cemaat çok kalabalık ise el öperek, büyük küçük gözetilmeden tüm canların eli öpüldüğünde, dede taliplere duasını eder. Rehber, talibin elinden tutarak oturacağı yere ilk önce rehber niyaz eder erkek olanı oturtur, sonra tekrar niyaz eder oturttuğu erkeğin hanımını oturacağı yere oturtur. Rehberi ilk önce erkek talibine postunu mübarekler sonra diğer kadın talibin postunu mübarekler, sonra dede yerinden kalkarak her iki talibin de postlarını mübarekler (tebrik eder). Sonra da sırasıyla post sıralarına göre tüm canları tebrik eder.
    Kızıldeli Sultan Ocağı’na bağlı dede ve talipler; görgü ve hizmete, bireylerin saf ve temiz olması nedeniyle büyük önem atfetmektedirler. Onlar için görgü ve hizmet, bir bakır kazanın temiz olması için, her sene nasıl kalaylanıyorsa, hizmet ve görgü görünmenin de amacı tıpkı o kazanlar gibi canların da bir suçunun olmadığı ve temiz olmalarının sağlanması için yapılmaktadır. Bu yüzden görgü sayesinde her talip cemlere temiz olarak gelmiş bulunmaktalar.
  26. MUHARREM CEMİ
    Hicri yılın ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu gününe, Arapça’da “Âşura” (Âşûre), “Rûz- i katl” (İmam Hüseyin’in katledildiği gün), “Yevm- i Âşûre” (Âşûre Günü) denir. Aşure veya muharrem denildiği zaman, akla her şeyden önce Kerbela Olayı gelir. 10 Ekim 680 (Hicri 61 Muharrem 10) Kerbelâ meydanında şehit düşen Hz. Hüseyin’in yası için Muharrem’in birinci gününden başlayarak 10 ya da 12 gün oruç tutulur, yas çekilir ve bu süre içerisinde hiç su içmemeye, eğlence yerlerine gitmemeye ve kan akıtmamaya çalışılır. Başta İmam Hüseyin ve tüm Kerbelâ şehitlerini, Oniki İmamları, Ondört Masum- u Pakları ve gelmiş geçmiş tüm Alevi ulularını, nebileri, velileri candan gönülden hissederek mersiyeler (ağıtlar) okunur (Gülçiçek, 2004:732).
    Muharrem cemine kesinlikle musahibi olmayan can gelemez. Çünkü erkân cemine oturulur ve her canın musahibi, kardeşi yanında olması gerekir. Çünkü Hz. Ali, Hz. Muhammet’ten musahiplik emanet kalmıştır. Bu emanete ihanet etmemek için biz de musahiplerimizle ceme geliriz. Cemde musahip nefesleri okunur, söylenir belirli zamanlarda söylenir ve nefeslerin kuralları uygulanır. Sarı çorba pişirilir, mersiye duaları yapılır, sorgu sualden geçilip hizmetleri görülür. Böylece devam eder. İmam Hüseyin Kerbela Çölü’nde şehit edildiği gün için “Muharrem Orucu” 12 gün tutulur. Eski takvime göre muharrem on ikisinden sonra ayın sona kadar cem’e oturulur.
  27. NEVRUZ CEMİ
    Sultan Nevruz olarak da bilinen 21 Mart günü Alevîlerin büyük bayramıdır. Ulu tanrı dünyayı bugün yaratmıştır. Ayrıca Hz.Ali’nin doğum günü, evlendiği gün, Hz. Yusuf kuyudan bugün çıktı. Bugün şeker, şerbet ve çiçeklerle kutlanır ve yaşatılır. Nevruz Alevî-Bektaşî kültüründe
    Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in doğduğu ve Hz. Ali’nin Hz. Fatma ile evlendiği ve Halife olduğu gündür. İstiklâl Savaşı sırasında 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM açıldıktan sonra ilk nevruz 21 Mart 1921 tarihinde kutlandı. II. İnönü Muharebesi sırasında sönük geçen Nevruz kutlamaları Büyük Taarruza hazırlık yapıldığı günlerde 22 Mart 1922 tarihinde görkemli bir şekilde kutlandı. Bu şenliklerin çok canlı bir şekilde yapılabilmesi için bütün okullar haftalar öncesinden hazırlanmaya başladılar ve bu şenlik Genelkurmay Başkanlığı’nın bulunduğu küçük tepenin altındaki çayırlık alanda yapıldı (Tan, 2000:101-102).
    Çin tarihçileri, Hun Türklerinin 21 Mart tarihinde kırlara çıkıp yanlarında getirdikleri yiyecekleri yediklerini yazar. Bu gelenek Hunlardan sonra Uygurlarda da görülmüştür. Orta Asya Türkleri 21 Martı Türklerin Ergenekon’dan çıkış bayramı olarak kutlamaktadırlar. 12 başlı Eski Türk Takviminin ilk günü, yani yılbaşı 21 Mart Nevruzdur (Tan, 2000:99).
    Yukarıda konu edildiği gibi Nevruz Batı Anadolu Alevîlerinin dinsel törenidir. Orta Anadolu Alevîleri bugünde cem töreni yapmazlar. Nevruz Alevîlerin en büyük bayramıdır. Bu günde çocuklar dağlardan nevruz ve sünbülleri toplar getirirler. Akşam cem yapılır. Cem evinin ortasına kazanla süt getirilir ve içine iki temiz saman çöpü atılır ve ağzı kapanır. İki saman çöpü birleşir bu, orada bulunanların gönül birliğini simgeler. Süt ve lokma dualanır; cemaata süt, sünbül ve lokma dağıtılır. Nevruzun önemi şuradan gelir (Atalay, 2000: 56):
  28. Hz. Ali’nin doğum günüdür.
  29. Hz. Ali’nin Hz. Fatümatüz-Zehra ile evlendiği gündür.
  30. Güneşin Hammel burcuna girdiği gündür.
  31. Eski göçebe Türklerin kışın sığındıkları yerlerden obalarına çıkmaları, yeni hayata kavuşmaları sebebiyle en sevinçli oldukları gündür.
    Bu mutlu günde Alevîler cem yaparlar, lokma yerler, lokmalar yenir, ibadetler yapılır ve semahlar dönülür, sazlar çalınır ve Hz. Ali’nin mevlüdü okunur. Bu mevlütten çok kısa bir örnek alalım (Atalay, 2000: 56):
    Şah-ı Merdan Murteza doğdu bugün
    Yüce, üstün şah Ali doğdu bugün
    Temiz soy nurundan geldi Kamile
    Çün Abu Talipten oldu hamile
    Öyle bir gün doğdu nur Nevruz idi
    Öyle ki bir yevmi nur Efruz idi
    Sayesinde Haydar’ın buldu hayat
    Şanlı şerefli gün gördü kainat
    Seyyid Ali Sultan Ocağı’na bağlı talipler için Nevruz Cemi aynı zamanda Sultan Nevruz olarak da kabul görmektedir. Kasımın 117’sinde nevruz yazı girer ki onlarca bunun orucu tutulmaz. Nevruz Kasımın 127’sinde çıkar. Hıdırıllez, yılın elli ikinci ve kırk beşinci günleri arasında olup yedi günlük bir zaman dilimini kapsar. Bu yedi gün içerisinde cemlere oturulur. Nevruzun, bu yedi gün içerisinde hizmetlerinin görülmüş olması gereklidir.
    Mart ayının yirmi birinci günü güneş koç burcuna girdiği an ilkbaharın ilk günü nevruz yani yeni gün sayılır. 21 Mart, aynı zamanda Zerduş dininde, kâinatın yaratıldığı gün olarak sayılır ve bayram günü olarak kabul görürdü. İslam’da ise “Veda Haccı”nın arife günü Martın sekizine, bayramı da dokuzuncu gününe rastlamıştır. Hac’dan dönüşte Mekke ile Medine arasında Gadirhum denilen yerde Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin elini tutarak orada bulunanlara hitaben “ben kimin mevlâsı yani velisi isem, Ali de onun mevlasıdır” diye buyurmuştur. O gün de ayın on dokuzuncu gününe tesadüf etmiştir. Bu nedenler Hz. Ali taraftarları Ehlibeyt ve tarikat ehli olanlar nevruza büyük bir kutsiyet vermişler bu günü bayram saymışlardır. Bektaşi ve Alevilerce nevruz, Hz. Ali’nin doğduğu gün olarak kabul edilmiştir:
    Bektaşiler, güneşin koç burcuna girdiği saatten önce meydanlarında toplanırlar. Baba, 12 imama salâvatı ihtiva eden salavatnameyi ve nadı Ali’yi (naat-ı Ali) okur. Nevruz ayı aynı zamanda Türklerin Ergenekon’dan çıkışını da simgeler. Nevruz Trakya’daki Bektaşilerin vazgeçilmez bir âdeti olup gelenekte bayram kutlaması olarak önemli bir yere sahiptir. Trakya Bektaşi meydanlarında özel bir erkân ile kutlanan nevruz da günümüz miladi takvimine göre 20 Martı 21
    Marta bağlayan gece erkânına göre ayin-i cem yapılır. Eğer dedenin baktığı ocaklar tayfalar diğer bir anlamıyla mahalleler fazla ise bunu daha önceden başlaması gerekmektedir. Böylece ceme davam edilir.
    Kızıldeli Kurbanı
    Tarikatın mührü olup, yıllık tarikat törenlerinin bittiğini gösterir. Her zaman kesilebilir genellikle bu tören her yıl mayıs ayında yapılır (Kuzukıran, 23.4.98).
  32. SON BİRLİK CEMİ
    Son birliğin manası; mayıs ayında olur tarım işlerine ve yaz işlerine zararı olmaması için adına son birlik denmiştir. Bundan başka cem yok anlamına gelmez. Diğer cemlerde çerağa toplanan paralar bu son birlik ceminde yiyecek, içecek, kurban alınır yukarda belirttiğimiz şekilde ceme devam edilir. Bu 4 cem bir yılda 4 gül açar (bahçede açan gül demek değildir !).
  33. ÖZEL CEMLER
    Genelde pek katılan olmasa da, mecburi, oturulması gereken ve her yıl düzenlenen sabit cemlerdir. Diğer cemlerden ekseriyetle eski takvime göre, düzenlene özel cemler şunlardır:
    a) Koru Baba Cemi: Kasımın elli beşinci ve altmışın günler arası düzenlenir.
    b) Baba Cemi: Öksüz (Küçük) Türbede, Kasım altımış ve yetmişinci günlerinde, baba cemine oturulur.
    c) Baba Cemi: Kasımın yetmiş ile sekseninci günler arası büyük türbe gerçekleştirilir.
    d) Odman Baba Cemi: Kasım günlerinin sekseninci ve doksanıncı günleri arasında oturulur.
    e)Kırk Cemi: İnsanların ölümü halinde kırkı girmeden 30 günü geçtikten sonra, yapılır. Bir de bir yılı dolmadan iki kurban kesilir. Biri cemden çıkış kurbanı diğeri de posttan düşürülüş kurbanı kesilir. Kırkında da aynı şekilde bir kurban kesilir, ancak maddi durumuna göre değişir.
    f) Rehber Talep Gezeleri: Sembolik cemlerdendir. Anlamca geze, “iade”, “alıştırma”dır. Nasiplik için alınan eğitim olup, Rehberin bu eğitimi alacak kişiler için yaptığı gezilerdir. Nasiplik alacaklara, tarikatın ön bilgileri sunulur ve bunları öğrenmesi yoluna gidilmesi yapılan küçük ve sadece sembolik anlamı olan cemlerdir. Musulça Köyü’nde ana tarafına Rehber, baba tarafına da mürşit denir. Rehber aynı zamanda “dayı” lakabını da alır.
    g) Musahiplik Gezeleri: Nasip sonrası ikişer çiftin musahiplik için anlaşmasından sonra yapılan temsili bir cemdir. Bu ceme göre musahip olmak için anlaşan çiftlere; yolun, erkân ve gelenekleri öğretilir. Musahiplik için gereken bilgiler sunulur. Amaç tam musahip cemine girmeden ön hazırlığın yaptırılması ve öğretilmesidir. Çünkü musahiplik ancak düşkünlükle bitirilir ve bu durumun da olmaması için çiftlere sonradan musahiplikten ayrılabilme imkânının oluşturulması için gerçekleştirilen bir cemdir. Musahiplik olan çiftler en az yedi nesil birbirinden kız alıp kız veremez.
  34. BOLLUK CEMİ
    Bu cemi, durumu iyi olanlar, bol mahsul alanlar, hedefine oluşanlar, başında iyi veya kötü olay geçenler, Bolluk Cemi yaparlar. Tüm masrafları bolluk cemini yapanlara aittir. Bunlar yarım cem olup, musahip cemi olursa erkan cemi denir musahip olmayanlar ceme kesinlikle alınmaz
    Musulça Köyü’nde Hıdırellez İnancı
    Hıdırellez, güneşin Ülker Burcuna girdiği en eski takvime göre 23 Nisan; miladi takvime göre 6 Mayıs günü olup Ruz-i Hızır döneminden Ruz-i Kasım’ın başlangıcı olan 9 Kasıma kadar süren günlerin başlangıcıdır. 6 Mayıs, Ülker Burcuna göre yılı ikiye bölen dönemin başı ve en eski takvimlere göre bahar günlerinin ilk günüdür. Bu niteliği ile Hıdrellez, bütün Türk topluluklarında bir bahar bayramı olarak kutlanmaktadır (Emiroğlu, 2003: 376). Bazı yörelerde, 5 Mayıs günü bayram, 6 Mayıs günü ise Hıdrellez Günü olarak adlandırılan Ruz-i Hızır Gününün başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Hıdrellez Günü, halk takviminde yazın başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Türkler, halk takvimine göre yılı ikiye böldüklerinden Hıdrellez Günü’nden (6 Mayıs), 8 Kasım’a kadar olan, 186 günlük zamana, Hızır Günleri adıyla anılan Yaz Mevsimi demişlerdir. 8 Kasım’dan
    6 Mayıs’a kadar devam eden, dönem ise Kış Devresi olup, Kasım Günleri diye adlandırılır ve bu da 179 gündür (Aktaş, 2009:177).
    Bulgaristan’dan gelenlerce oluşturulan Musulça Köyü’nde (Edirne), Hıdrellez inancına yönelik bazı anlatılar bulunmaktadır. Bu anlatı, iki rivayete dayanmaktadır.
    Bunlardan birincisine göre; Konacık Köyü’ne (Bulgaristan) gündüz gelen bir zat, “siz siz olun karşıdaki Kurbanoğlu Tepesi’ne her yıl Hıdırellez’den kırk beş gün geçe Allah için kurban kesin!” der. Bu öğüt köylülerce tutularak her yıl kurban kesilir. Bir zaman sonra ortaya çıkan Balkan Harbi sırasında köyü basmak isteyen Bulgar askerleri, Kurbanoğlu Tepesi’nden geçmek zorunda kalırlar. Ne var ki tepedeki ağaçlar bir oraya, bir sağa, bir sola yatarak düşman askerlerine geçit vermezler.
    Balkan harbi sırasında birkaç defa aksatılan bu gelenek yani Hıdırellez’den kırk beş gün sonra Allah için kurban kesme geleneği, daha sonra 1927’den sonra aynı köyden gelenler kişilerce bu köyde de devam ettirilmiştir. Asıl amacı mahsulün, afattan (felaketten) korunması için dua ve verilen nimetlere şükür anlamı verilerek kesilen bu kurban ritüeli yöre halkınca bir takım soyut sonuçların nedeni olarak görülmüştür.
    Yine aynı olayın bir diğer varyantına göre; adı geçen köyde oturan ve ismi İbrahim olan bir kişi rüyasında yaşlı bir adam görür. Bu zat İbrahim’e der ki “bak İbrahim, yarın perşembe, komşulara söyle Allah için bir kurban kesip dağıtsınlar. Beş ya da on gün sonra afet olacak, burası kollansın” der. İbrahim, komşulara bunu izah eder. Ancak komşular bunu ciddiye almazlar. Aradan birkaç gün geçer ki bir dolu afeti, mahsulü mahveder. İkinci yıl aynı olay tekrar eder. Yine köylülerce kurban kesilmez ve ardından tekrarlanan bir değişik afetle de mahsul büyük zarar görür. Üçüncü yıl aynı hata yapılmaz. Bu sefer köylüler, Allah için kurban keser ve herkese yedirirler. O yıl mahsule bir şey olmaz aksine daha çok bolluk olur. O günden sonra da her Hıdırellezi 45 gün geçe rastgelen ilk perşembe günü kurban kesilir.
    KAYNAKLAR
    AKTAŞ, Ali Osman (2009). Avut Köyü’nde Görgü ve Ayin-i Cem. Alevi-Bektaşi Kültür
    Enstitüsü Araştırmaları Dergisi, Yıl: 1, Sayı:1, Köln: Önel-Verlag, s.212.
    AKTAŞ, Ali Osman (2009). Yaşatılagelen Bir Kült Olarak Samsun İli Avut Köyü’nde
    Hıdırellez Gelenekleri, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi,
    Ankara: Sayı 49, Kış / s. 175
    ATALAY, A. Ali.( Mart 2000). 56. “Alevîlikte Sultan Nevruz”, Cem Dergisi, 99.
    EMİROĞLU, Kudret, AYDIN, Suavi. (2003). Antropoloji Sözlüğü. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.
    ENGİN, İsmail (2004). Alevilik. İstanbul: Kitap Yayınevi.
    FIĞLALI, E. Ruhi (1996). Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Konya: Selçuk Yayınları.
    GÜLÇİÇEK, Ali Duran (2004). Alevilik (Bektaşilik Kızılbaşlık) ve Onlara Yakın İnançlar.
  35. C. Köln: Ethnoaphia Anatolica Verlag.
    KUZUKIRAN, Ahmet (23.04.1998). Alevi Dedesi İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, Çubuk.
    OYTAN, M.Tevfik (2007). Bektaşiliğin İçyüzü Dibi – Köşesi – Yüzü ve Astarı, İstanbul: Demos Yayınları.
    TAN, Nail (2000). Atatürk ve Türk Halk Kültürü. Ankara: Folklor Araştırmaları Kurumu Yayınları.
    TEMREN, Belkıs (1998). Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, Ankara: Bektaşi Kültür Derneği Yayınları.
    ULUSOY, A. Celalettin (1986). Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Alevi – Bektaşi Yolu, Ankara: Akademi Matbaası.
    *Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi, Halkbilimi Uzmanı.
    ali.aktas@gazi.edu.tr