E-Mail: sosyalmedya@aleviyol.de
Facebook:https://www.facebook.com/Aleviyol/
Alevilik Kültür ve İnanç Arşivi
Alevilik inancını ve kültürünü merak eden herkes için dünyanın en kapsamlı Alevi arşivini oluşturmayı amaçlıyoruz. Bu arşiv, yalnızca bir bilgi kaynağı değil; aynı zamanda tarih, kültür, ve inanç yoluyla insanları bir araya getiren bir köprü olacak.
Arşivimizde aşağıdaki başlıklar altında zengin bir içerik sunacağız:
Bu arşiv, Alevilik ile ilgili bilgi sahibi olmak isteyen herkese açık bir kaynak olarak hizmet verecek. Geçmişi geleceğe taşımak, bilgiye erişimi kolaylaştırmak ve Alevi kültürüne dair bilinç oluşturmak en temel amacımızdır. Gelin, bu eşsiz bilgi birikimini birlikte büyütelim ve paylaşalım.
Aleviyol
Yayın İlkelerimiz
Altay dağlarından Anadoluya
Bir destan yazıldı havaya suya
Boyun eğilmedi ağaya beye
Bunları unutursan Atatürk ölür
Farkını kapattı aç ile tokun
Hesabı soruldu var ile yokun
Manası ne idi o altı okun
Birini kurutursan Atatürk ölür
Alimi aydını yabana sürüp
Gerçeği yalanın içine dürüp
Bu cahil topluma fetvalar verip
Yalanla avutursan Atatürk ölür
Elinden bırakırsan namusu arı
Yoklukla kurulan fabrikaları
Kan ile alınan bu toprakları
Haine dağıtırsan Atatürk ölür
Başka bir kültüre olmayın köle
Saygı duymalısın lisana dile
Türkçeyi bırakıp Arapça ile
Nesili eğitirsen Atatürk ölür
Osmanlı artığı bir sefaleti
Tarihe gömülen o cehaleti
Saltanat denilen kör hilafeti
Yeniden diriltirsen Atatürk ölür
Zemheri eyleme bahar yazını
Şairin şiirini ozan sazını
Bu çağdaş milletin keskin ağzını
Din ile köreltirsen Atatürk ölür
Hatipoğlu derki gerçeği bilin
Cehalet dilini zihinden silin
Güneşli günlere koşan nesilin
Ufkunu daraltırsan Atatürk ölür
Hor görmeyin beni, meyhane ehliyim
Bâde nuş eylerim, peymane ehliyim.
Meclis-i riyâya davet etme beni
Ben bende değilim, mestane ehliyim.
Yanarsam, Hak için yanarım gam değil
Ateşten korkum yok, pervane ehliyim.
Sözü söyleyin siz, gov gıybet ehline
Bana bir remz yeter, nişane ehliyim.
İşim olmaz benim sarayla köşk ile
Hâzine ararım virane ehliyim.
İkrârım Velayet ezelden ebede
Batıla, inkâra bigane ehliyim.
Velayet Aytan
Şeyh Ede Balı ya da Şeyh Edebali, Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu, Horasan erenlerinden baba İlyas’ın müridi, Nevşehirli Hacı Bektaş Veli ile Kırşehirli Ahi Evren’in muasırı, ahi teşkilatının dönem reisi, Otman Gazi’nin kayınpederidir.
Türk kültürünü ve Türkçe’yi korumak için ve Anadolu insanını kendi gelenek ve görenekleri doğrultusunda ve yeni tasavvuf felsefesi eğitiminden geçirmeyi ilke edinmiş pirlerden birisi olarak tanınır.
Şeyh Edebali sadece yeni filizlenen Osmanlı Beyliğinin ve çevresinin değil, başşehri Konya olan Anadolu Selçuklu Sultanlarının da hürmet ettiği bir derviştir. Selçuklu Devleti’nin yıkılmaya yüz tuttuğu bir dönemde büyük umarlar harcayarak, Türk toplumunu bir ulus bilinciyle toparlamak ve onları bir devlet çatısı altında tutmayı başarmak için Osmanlı Beyliği’nin hem kurulmasında yer almış, hem de bu yeni oluşumun sorumluluğunu üstlenmiş, danışmanlığını yapmıştır.
Ede Balı ismi saf Türkçe bir isimdir ve Ede ekmeği-nimeti getiren demektir. Babadır, baba yarısıdır. Balı ise Ede’nin Balı anlamındadır. Ede ismi kimi Türkmen aşiretlerinde Baba kimilerinde ise ağabey yerine kullanılır.
Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Ancak Karaman’da doğduğu çeşitli kaynaklarda bildirilir. Edebali, okumuş ve Horasan okulundan gelen bir ailenin çocuğudur.
Alevi ya da Sunni olduğu tartışma konusudur. Ancak bu konuda İrene Melikoff Aşık Paşa’ya dayanarak şu bilgileri veriyor: Hacı Bektaş‘ın çevresinde, ilk Osmanlı Sultanı Otman Gazi‘nin kayın babası Şeyh Ede Bali ve Karaman hanedanının kurucusu Nure Sufi bulunmaktaydı. Alevi Türkmen Piri olduğuna dair kaynaklar daha net belirgindir.
Edebali’nin tekkesi de Hacı Bektaş Veli Tekkesi gibi Anadolu Türkmenlerine ve yabancı konuklara, yolculara, kervancılara hizmet veriyordu.
Edebali’nin bazı sözleri:
Toprağa bağlanın, suyu israf etmeyiniz, mirasınızın sağlam kalmasına dikkat ediniz.
İlim-sahiplerini koruyunuz, Ağaç dikiniz.
Ağaç dikin, çünkü ağaç medeniyetin temelidir.
Tapduk Emre, Hoca Ahmed Yesevî’nin dervişlerinden olup Yunus Emre’nin mürşididir. Hacı Bektaş Velayetnamesinde adı en çok geçen dervişlerdendir. Doğum ve ölüm tarihleri tam belli olmamakla beraber Anadolu Selçuklu döneminde Türkistan tarafından gelerek Türk kültürünü Anadoluya ve Balkanlara yaymaya çalışan bir Bektaşi Dervişidir.
Söylenene göre Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre’yi yetiştirme işini Taptuk Emre’ye bırakır. Tarihçilerin “Bâtınî” dediği Taptuklular, Taptuk Emre adlı Türkmen babasının çevresinde oluşan kitlelerde birleşiyorlardı. Taptuk Emre’den itibaren Anadolu’da bir “Taptuklular” topluluğunun varlığına rastlanır. Taptuk Emre dergâhına kırk yıl odun taşıyan derviş Yunus, Taptukluların yetiştirdiği en büyük ozanlardan biri olarak kabul görür.
Tapduk Emre’nin de diğer pirler gibi Anadolu’nun bir çok yerinde makamları bulunmaktadır. Mezarının yeri kesin olarak belirlenememiş olmakla birlikte Manisa, Aksaray ve Afyonkarahisar’da Tapduk Emre’ye ait olduğu iddia edilen mezarlar bulunmaktadır. Ankara Nallıhan Emremsultan köyünde de yaşayıp burda vefat ettiği söylenmektedir. Ancak Tapduk Emre’nin asıl tekkesinin bulunduğu yer Aksaray ili Ortaköy ilçesine bağlı Taptuk Köyüdür. Günümüze tekkeden sadece türrbesi kalmıştır.
Tapduk sözcüğü, İslamiyet öncesi Türk topluluklarında da var olan bir isimdir. Tapduk, Türk ve Altay mitolojisinde yer alan söylencesel kahramandır. Tapdık (Taptık, Taptuk) da denir. Kötücül varlıkları temizlemek için gökten yere indiğine inanılan efsane kahramanıdır. Pek çok görüşe göre Yunus Emre’nin şeyhi olan Tapduk Emre’nin adının buradan geliyor olması muhtemeldir.
Tarihi kaynaklarda Tabduk Emre’nin saz çalıp, eski Türk geleneklerinden olan Kam görevini yürüttüğü, sazıyla sözüyle insanları iyiliğe ve doğruluğa çağırdığı belirtilmektedir.
Bu yıl bu dağların karı erimez
Eser bâd-ı sabâ yel bozuk bozuk
Türkmen kalkıp yaylasına yürümez
Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk
Kızılırmak gibi çağladım aktım
El vurdum göğsümün bendini yıktım
Gül yüzlü cerenin bağına çıktım
Girdim bahçesine gül bozuk bozuk
Elim tutmaz güllerini dermeye
Dilim tutmaz hasta hâlin sormaya
Dört cevabın manâsını vermeye
Sazım düzen tutmaz tel bozuk bozuk
Pir Sultan’ım yaratıldım kul diye
Zâlim paşa elinden mi öl diye
Dostum beni ısmarlamış gel diye
Gideceğim amma yol bozuk bozuk
Pir Sultan ABDAL
Mor cepken, Yörük kadınının haklarını koruyan, esirgeyen bir töredir. Binlerce yıl öteden sürüp gelmiştir. Artık koca ne gerekirse yapacak, ne isterse verecek; göynünü alacak; kadının sırtındaki Mor Cepkeni çıkarmaya razı edecektir. Başaramazsa, kimse ona kız vermez, evlenmez ve iş birliği yapmazmış.
“Yörük kadını yaşlanıp iyice deneyim kazanınca Kezbence olur adı. O oymağın bilge kişisi, akıl danışılanıdır artık. Göçebe yörüklüğünün kadınlarına tanıdığı yüce bir haktır “Mor Cepken”. Erkeklerin ise korkulu rüyasıdır. “Mor Cepken”, Karacaoğlan türkülerinde geçer. Günümüzde Ege, Muğla, Antalya ve Toros yörüklüğünde yaşlı kadınlar tarafından hâlâ bilinir. Yörük kızlarının çeyiz bohçasına önce “Mor Cepken” konur.
Kenarları sarı simgelerle işlenmiş, yelek biçiminde, mor renkli bir giysidir. Yörük kızları sevdikleriyle evlenirlerdi. Başlık parası gibi alışkanlıkları yoktu. “Mor Cepken” evlilikte yeri, zamanı geldiğinde, darda kalan yörük kadınının erkeğine karşı kullandığı bir boşanma özgürlüğünün simgesidir. Mor renk ihanete uğramış, aldatılmış, aşkın rengidir. “Mor Çatı” adı oradan gelir. Bizler dünyaya Mor Cepken’i yeterince tanıtabilseydik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü “Mor Cepken Günü” olarak kutlardık. Evli yörük kadını, ihanete uğrayınca ya da kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, bir şekilde Mor Cepken’i giyip herkesin görebileceği bir yere otururdu. Bu “Ben bu herifi boşadım” demektir.
O zaman akan sular durur, herkes işini gücünü bırakır. Masal anaları ile doğum ebeleri “Mor Cepken” giyen kadının çevresini alırlar. Boşadığı kocası ise evinden dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Büyük ödün verip de karısına Mor Cepken’i çıkartamazsa ömür ömüre dul kalacaktır. Kimse ona dul-şaşı kızını bile vermez. Körocak olarak kalır. Göçebe yörüklüğünün kadınına tanıdığı hakka, özgürlüğe bakın siz! 1800 yılların sonlarında Nazilli kasabasının Aydın dağlarında, dağa çıkarak kadın hakları için savaşan “Gizemli Kadın Efe” de bunlardan biridir. Ege yöresinin unutulmaz bir eridir. Mor cepken Ege efelerinin giydiği bir giysidir. Buralarda efelik kadın erkek işi değil yürek işidir.
Balaban Oymağı Oğuzların Afşar boyuna mensup olan bir Türkmen aşiretidir.
16. yüzyılın başlarından itibaren bir Kızılbaş-Türkmen aşireti olarak tarih sahnesinde yer alan Balabanlılar, Safevi-Osmanlı mücadelesi içinde Safevi taraftarı olarak belirmişlerdir.
Malatya, Sivas, Erzincan, Tunceli ve Erzurum çevresinde yerleşik olan Balabanlılar, 1908 ile 1922 yılları arasında bu bölgede gelişen olayların tanığı durumundaki Osmanlıca belgeler, diğer yazılı kaynaklardan elde edilen bilgiler, Balabanlıların Alevi bir aşiret olarak bu çevredeki mücadeleye olan katkılarına, Osmanlı askeriyesi ve idaresiyle olan ilişkilerine dikkat çekmektedir.
Balabanlılar, 1925’te Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı örgütlenen Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasında da yer almıştır.
Balabanlılar, Orta Asya kökenli ve tarihi Horasan bölgesi üzerinden 10. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya olan akın ile günümüz Türkiye’sine göç etmiş bir topluluktur. Burada ise ilkin Bulgaristan’a yerleşmişlerdir. Bu coğrafyada özellikle Bulgaristan’da ve günümüz Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinde çok sayıda Balaban ismindeki köy ve kasabalar hâlâ mevcuttur. 500 yıl kadar önce Edirne yakınlarında ki “Dimetoka” adlı yerleşim biriminden göçüp Anadolu’ya yerleşmişler.
Anadolu’ya geçtikten sonra bir kolları Ege (İzmir ve Aydın) ve İç Anadolu (Konya ve Karaman) bölgelerinin muhtelif yerlerine yerleşmiş, kurdukları köylere de yine çok kez Balaban ismini vermiştir. Çoğunluğu ise önce Konya-Adana civarına göçtükleri anlaşılan Balabanlılar, Osmanlı’nın aşiretleri iskân politikası çerçevesinde Rakka ve Halep taraflarına sürülmüş, daha sonra Malatya’ya yerleşmiş ve Yazıhan’da Balaban köyünü kurmuştur. Aşiret ve oymak bilinci daha çok burada başlamıştır. O yüzden Anadolu’nun batısındaki Balabanlıların geneli aşiret/oymak kültürünü devam ettirmemektedir.
Zamanla Balabanlı dört kardeş kendi isimlerini taşıyan Hasan, Hüseyin, Ali ve Süleyman uşaklarını kurmuş ve Malatya’dan sonra Kırşehir, Çorum, Sivas, Erzincan, Erzurum ve Tunceli gibi farklı vilayetlere yerleşerek geniş bir coğrafyaya yayılmıştır
Goşe mıde wenge daran.
(Kulağımda ağaçların sesi)
Zelişah ⚘️& Anıl Gündüz⚘️
Kulağımda ağaçların sesi,
Yüzümde yaprakların gölgesi,
Bir esinti vururken yüzüme,
Senin yolun kapkaranlık..
Kar yağdı içime, Sen üşüdün.
Dedim ki çıkarayım seni sinemden,
Korkarım ki kaçarsın benden..
Ellerimde zaman,
Biz bu zamanda ne yaptık?
Kuşların yüreği gibi,
Birbirimizi acıttık..
Ahuzarım sesinin tınısına..
Weş be Emîn Turan..
Erenler cemine her can giremez
Edep ile erkan yol olmayınca
Her kamberim diyen kamber olamaz
Şahın kanberine kul olmayınca
Güney Azerbaycan Erdebil kentinde 17 Temmuz 1487 yılında doğmuş 24 Mayıs 1524 yılında Erdebil’de vefat etmiştir. Annesi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm Sultandır. Şah İsmail Azerbaycan Türküdür. Safevi Kızılbaş Türkmen Devletinin kurucusudur. Türkmen liderliği, devlet kuruculuğu yanında büyük bir Türk Şairidir. Alevi Bektaşi Cem ibadetlerinde nefes ve deyişleri en çok okunan ozandır.
Arama uzakta vardır yakını
Gerçek olan talip bulur hakkını
Yüklemezler sana yolun yükünü
Bükülü kametin dal olmayınca
Şah Hatayim eder bu sırrı beyan
Kamil midir cahil sözüne uyan
Bir baştan ağlamak ömüre ziyan
İki baştan muhip yar olmayınca