Pazar, Mart 22, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 152

Alevilerde takiyye/ gizlilik nedir?

0

İsmail ONARLI
Alevilerde takiyye/ gizlilik nedir?

Alevi kuramcısı 6.İmam Cafer-i Sadık (d.699-ö.765), öğretisini yaymak ve siyasi bir organizasyon için; SIR saklayan, ketum insanlardan oluşan ilegal/gizli bir örgüt kurar. O dönemde İmam Cafer “Takiye Öğretisi” denen bu eğiıim ve öğretim sayesinde, Alevilik yaşamış ve hayat bulmuştur. Bu gizlilik sistemi ve kavramı/terimi süreç içinde sünnilerce iki yüzlülük anlamında kullanıldığı için, Anadolu’da Hacı Bektaş-ı Veli 13. yüzyılda Aleviliği yeniden yapılandırırken gizlenme sistemine “Bektaşî Sırrı” olarak adlandırmıştır. Günümüzde, özellkle 1987 sonrası bu sır farş olmuştur. Şimdi bu sırrın içeriğini Aleviler öneri, sorun olarak gündeme getirerek ilgililerin çözmesini istemektedirler.

Hasan Kılavuz ve bunun gibi düşünler ile bazı eski Solcular “Aleviler tarih boyunca takkiye yapmıştır”, yani yalan söyleyerek iki yüzlü davranmışlardır. “Cafer Sadık’ın Takiye Öğretisi” nin veya Bektaşı Sırrı’nın ne anlama geldiğini bilmeden, tarih bilgisi ve metodolojiden yoksun; Hasan Kılavuz, “Benim Aleviliğimde İslam yok. Herkes, bildiği gibi özünü bozmadan yaşasın, Aleviliği ona göre tarif etsin. Arayın, tarayın İslam’ın içinde Aleviliği bulamazsınız” diyerek izdaşları ile, tüm bugüne kadar ki yazılı kitapları eleştiriyorlar, bilinçli veya bilmeyerek saptırıyorlar. Kelimeler zaman içinde evrim geçirerek değişik anlamlara gelebilir. “Takkiye-Şeriat-Cihat” kelimeleri, bugün Siyasi İslamcılar tarafından, kendilerine özgü bir terim olarak kullanıyorlar ki, bu durum, bazı sapkınlar gibi bizleri yanıltmasın!…

Cafer Sadık, Kerbela olayından (10 Ekim 680) sonra, Ortodoks karakterli olan Sünni iktidarlara karşı, siyasi muhalefet olan, Şiilik inancına batıni ve felsefi yorumları kucaklayan akılcılığı kattı. Babası İmam Bakır ile başlayan bu akım yeraltında güçleniyorerek, Alevilik örgütlenmesi oluştu. İmam Cafer Sadık bu gizli Batıni Şiiler ya da Proto-Aleviler diyebileceğimiz kümeleşmelerle gizli ilişkilerini örtmek ve aynı zamanda Ehlibeyt ve İmam soyunun ortadan kaldırılmasını önlemek için, Abbasi yönetimiyle iyi geçinme yolunu seçti. Bunu da babasından öğrendiği takkiye öğretisini geliştirerek başarabildi. Bu sayede Akademisinde çalışmalarını sürdürüp adları (4000 cıvarında), bugüne değin öğretileri yaşayan ulama ve bilim adamı yetiştirdi.

İmam Cafer’in takkiye öğretisiyle, bugün Türkiye’deki İslami parti ve Siyasi İslamcı grupların takkiyesini birbirinden ayırmak gerekir. Her ikisi de İktidardaki yönetimin düşünce ve inançlarını paylaşıyormuş görüntüsü altında, kendi görüşlerini gizlice uygulama ve yaygınlaştırmayı hedef almaktadır. Ancak bugünün İslami gruplar takkiye öğretisini geriye doğru ve eski, çağdışı inanç, anlayış ve uygulamalarını geri getirmek amacıyla kullanırken; İmam Cafer’in ve daha sonraları tüm Batıni inançlılar takkiye öğretisini uygularken, İslamı yeni ve çağa uygun yorumlarla geliştirip ileriye götürmeyi amaçlamıştır.

Emevi-Abbasi döneminde yok olmak üzere olan, Alevi öğretisini Cafer Sadık yaşama geçirerek, mistik-misyoner öğrencileri vasıtası ile yaygınlaştırmıştır.

Sonuç olarak: Emevi-Abbasi-Selçuklu-Osmanlı devirlerinde Alevileri kötülemek için, binlerce broşür ve kitap yayınlayarak siyasi propaganda yapmışlardır. Yine halife, sultan, vezir ve şeyhülislam buyrukları ile Alevilerin malları gasp edilerek, katledilmişlerdir. Aleviler bu uygulama ve eylemlere karşı kendilerini gizlemişlerdir. Bunun adı iki yüzlülük veya takkiye değildir. Kendini koruma ve inancını gizlemektir. Ketumiyet ve sır da budur. Ser verip sır vermemekte, bu tavır ve duruştan olanlar içindir. Hasan Kılavuz ve benzerleri için değildir. Kendilerine Alevim diyen kimi sahtekarlar ve bazı Sünniler; İmam Cafer’in öğretisinin kendilerine uygun gelen yanını öne çıkararak almaktalar, ya da öyle anlamakta ve algılamaktadırlar, öbürlerini ise reddetmektedirler. Halbuki öğretiyi bir bütün olarak ele alıp dönemin koşularına göre değerlendirerek incelemek gerekir. Tarihsel olarak, Alevi-Bektaşi Kızılbaş inancında hiçbir zaman, iki yüzlülük veya takkiye olmamıştır. Hasan Kılavuz “takkiye yapılıyor, bu takkiye’yi tarihte de yaptık”diyerek, kendini açıklıyor. Bunu söyleyenler yalan söylemektedirler. Kendilerini ifşa etmektedirler…

24. ‎August ‎2024

Aleviler dedeliği tartışıyor

0

Harun Odabaşı
Aleviler dedeliği tartışıyor
Köyden kente göç ve modernleşme dalgası, toplumun bütün kesimini etkileyen bir değişim dalgasını da oluşturdu. Bu dalga boyları bazen tsunamiye dönüşerek yıkıcı bir etki yaparken, bazen de yeniden yapılanmanın tetikleyicisi oldu. Aleviler de kentleşme ile birlikte bu dönüşümün gücünden fazlası ile etkilendi. Kırsal kesimde büyük bir sadelik içerisinde yaşadıkları inançları şehir ortamına ayak uyduramayınca, kuşaklar arasında ciddi bocalamalar yaşandı. Aleviliğin merkezinde yer alan dedelik, yıpranan kurumların başında geliyor. Şifahi kültürün en önemli aktarıcısı konumunda olan dedeler, yazılı kültüre geçiş ile birlikte taşıyıcı rolünden uzaklaştı. Sadece bununla kalmadı; insanlığa yol gösterici, mürşit konumunda olması gereken dedeler yeterli eğitimden yoksun olunca genç nesli tatmin edemeyecek duruma geldiler. Buna ideolojik saldırı da eklenince Alevi dedeleri otoritelerini ve saygınlıklarını kaybetmeye başladı.
Dedelerin yeri, yavaş yavaş, araştırmacı-gazeteciler tarafından doldurulmaya başlandı bile. Bu yaşananlar her ne kadar kaçınılmaz bir hesaplaşma gibi görülse de dedelik kurumunun yeniden yapılandırılması hayati önem taşıyor. Dışarıdan kim ne konuşursa konuşsun en sonunda neyin değişip değişmeyeceğine karar verecek olan yine Alevilerin kendisi olacak. Reha Çamuroğlu’nun da dediği gibi her dinin kendine mahsus özellikleri var ve dışarıdan müdahaleyi reddeder. Sevindirici olan ise Alevi-Sünni diyaloğunun son 10 senede büyük mesafeler aldığının gözlenmesi. Eskiden bir arada görünmekte zorlanan bu iki kesim şimdi çok örnek birliktelikler sunuyor. Anadolu’nun kapalı yapılarından birini oluşturan Alevilerdeki bu tartışma çok sağlıklı. Geleneksel Alevi dedeleri ‘alaylı’ iken, şimdikiler ‘mektepli’ olma yolunda. Yeni nesil şifahi değil yazılı kaynaklara vâkıf, tasavvuf ehli, eğitimli dede istiyor. İyi haftalar dileğiyle.


Dedelik, Alevîlerin kendi içindeki acımasız eleştirilerin odağı. Modern eğitimle tanışan genç kuşaklar, dedeyi rasyonalitenin ölçüleri ile yargıladı ve geleneksel konumunu reddetti. Dedeliği, babadan oğula geçen bir saltanat türü kabul etti. Mutedil Alevi kesim, çözüm için modern yöntemler arıyor. ‘Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni bitirdikten sonra tahsiline İngiltere’de devam etmişti. ABD kökenli bir danışmanlık şirketinde birkaç sene kariyer yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü. Babası uzun süre ayrı kaldığı evladının gelişine çok sevinmişti. İhmal ettiği değerleri telafi etsin diye, hafta sonunda oğlu ile cemevine gitmek üzere sözleşti. Yabancısı olmadığı ayin-i cem odasına girdiklerinde babası, sigara içmekten bıyıkları sararmış, sakallı bir şahsı göstererek ‘İşte senin deden’ deyiverdi. Mürşid-i kâmil makamındaki yol gösterici dedenin ‘hâl’ini gözlemleyip nasihatlerini dinlerken kafası iyice karışmıştı.
Çünkü yıllardır okuduğu kitaplar ve öğrendiği modern kavramlar ışığında, dedenin anlattığı tarihi öyküler ve menkıbeler kendisini tatmin etmekten çok uzaktı. Çok zorlamasına rağmen feyz makamı kabul etikleri dede ile kendi arasında mürit-mürşit ilişkisini bir türlü kuramadı. Birkaç defa daha ayin-i ceme katıldıktan sonra aradığını bulamamanın meydana getirdiği hayal kırıklığı ile mecbur kalmadıkça cemevine gitmemeye karar verdi.’ “Bir Alevi dedesi Bach’ı tanımıyorsa, negro spiritüellerini dinlememişse, opera seyretmemişse, dünyadaki öteki kültürlere yabancı bakacaktır. O zaman dede kendisi ile çelişkiye girer. Hani yetmiş iki millet kardeşti?” Bir dönem Türkiye Komünist Partisi liderliği yapan ve Alevi dergilerinin çıkmasına öncülük eden merhum Rıza Yörükoğlu’nun Alevilikte dedelik müessesesinin kendisini yeniden inşa etmesini isterken kullandıği mezkur ifadeler Aleviler arasındaki bir iç hesaplaşmayı özetliyor. Köyden kente göç dalgasından yaşanmadan önce kapalı bir ekonomik ve sosyal model içerisinde yaşayan Aleviler, dünyalarını gizlilik ve dışlanmışlık üzerine kurmuşlardı. Yazılı kaynaktan yoksun, merkezi otoritenin etkisinden uzakta ve şifahi geleneğin içinde yaşayan Aleviler kentleşme ile birlikte politik örgütlenme ve global kültürün etkisinde bir iç muhasebe içerisine girdi. 1970-80’li yıllarda Alevilerin gelenek ve inanç dünyaları ile girdikleri imtihan, İslami hareketlerin geçirdiği değişimle paralellik gösteriyor. 20. yüzyılda, İslâmî hareketler İslamı modern dünyanın hakim ideolojilerine göre tarif etti. Sosyalizmin güçlü olduğu dönemde ‘İslami sosyalizm’den bahsedildiği, kapitalizmin rüzgarı estiğinde ise ‘İslamda da serbest piyasa ekonomisi ve sermaye terakümü var’ denildiği gibi; Aleviler de modernleşme ile yüzleşmenin ortaya çıkardığı sorunları yaşamaya başladı. “Sünnilik, Kemalizm, komünizm, laiklik gibi inanç sistemleri ve ideolojiler karşısında Alevilik neyi ifade ediyor?” sorusunun cevabı ise henüz olgunlaşma aşamasında. Şimdilik herkes meşrebine göre bir tarif yapma eğiliminde. Şu var ki; Aleviler üzerindeki Marksist etki 20 sene öncesine göre ciddi bir erime sürecinde. Geleneksel Alevilikten beslenen kesim, Alevi ritüellerini ve inanç sistemlerini ideolojik kalıplarla dönüştürmeyi isteyenlere karşı mesafe koymaya başladı.
Aleviler kendileri ile yüzleşiyor 1970’lerin sonunda Kahramanmaraş ve Sivas olayları, 1990’lı yıllarda Madımak faciası ve Gazi Mahallesi olayları Sünniliğin karşısında Alevi olma refleksini canlı tutmuş ve Alevilik kendisini ‘öteki’ne göre konumlandırma ve meşruiyet kazanma mücadelesi vermişti. Özellikle 1990’ların ikinci yarısından itibaren geçmişe kıyasla dingin bir ortam yakalayan Aleviler ciddi zorlukla karşılaşmadan kurumsal örgütlenme çalışmalarına başladı. Alevilerin şifahi kültürden çıkarak, yazılı kaynakları artırıp daha kurumsal bir hâl alma zarureti, gecikmiş bir ontolojik ve epistemolojik sorgulamayı beraberinde getirdi. Dedelik, demlenmek, sırrı faş etmek, cem evi, ibadet, gerçek Hz. Ali ile hurafe ve menkıbeler içindeki Hz. Ali gibi esaslar, ‘öteki’nin baskısı olmadan bazen hararet bazen de sükûnetle tartışılır oldu.
Son günlerde tartışma vasatı daha ziyade dedelik kurumu üzerinden yoğunlaşmaya başladı. Sol ideolojilerin etkisindeki Aleviler, dedeliğin imtiyazlı bir sınıf yarattığını ve kaldırılması gerektiğini savunurken Aleviliğin dinî yüzünü temsil eden dedelik kurumunun yerine neyi koyacakları konusunda bir çaba sar fetmediler. Gerçekten de dedelik kurumsal olarak Alevîliğin merkezinde yer almakta. Alevilerde manevi otoriteyi dede temsil eder ve her zaman için o, kutsal bir kişi olarak kabul görür. Bir Alevinin dede olarak kabul edilebilmesi için öncelikle onun “dede soylu” olması gerekir. Ve Aleviler, dedelerin genellikle Hz. Ali soyundan geldiğini kabul ederler. Dedelerin Aleviler üzerindeki rolü göz ardı edildiğinde, Aleviliği ve Alevileri tanımlamak zorlaşır. Çünkü bir Alevinin cemaate katılımı için öncelikle dedenin ikrar vermesi gerekir. Karmaşık rolleri, hiyerarşik yapılanmaları, kutsal bilgiye sahip olmaları ve Aleviler için olmazsa olmaz sayılan ayin-i cemlerin yegane yöneticisi konumunda bulunmaları, dedelere derin ve tartışılmaz düzeyde bir anlam ve karizma kazandırıyor. Öte yandan dedeler, talip olarak adlandırılan bağlıları arasındaki anlaşmazlıkları da çözüme kavuşturma yetkisine sahipler. Hatta yargı mahkemelerine benzeyen ‘dâr’da, suçlu olanları düşkün ilan etme ve gerekirse onları gruptan ayırma hakkı da yine musahiplerin ittifakı ile dedeye ait.
Dedelik acımasızca eleştiriliyor Bugün dedelik, Alevîlerin kendi içindeki acımasız eleştirilerin odağı. Dedenin otoritesi, çağdaş değer yargıları altında sarsıldı. Modern eğitimle tanışan genç kuşaklar, dedeliği rasyonalitenin ölçüleri ile yargıladı, fiili konumunu reddetti. Babadan oğula geçen bir saltanat türü olarak değerlendirdi. Halkı sömüren ya da bilgiyi kendi tekelinde tutan bir mekanizma olduğu iddia edildi.
Sert eleştiri getirenler bir tarafa, dedelik kurumunun gelenekler reddedilmeden yeniden yapılandırılması gerektiğini savunan mutedil Alevi kesim, çözüm için modern bir yönteme başvurdu: Mürşit konumunu haiz dede yetiştirmek için kurs açmak. Alevilik kursu adı altında en kapsamlı kurs İstanbul Şahkulu Dergahı’nda açıldı. Kurs 3 yıl düzenli olarak değişik derslerin hocaları ile sürdürüldü. Cemal Sener, Mehmet Yaman Dede, Burhan Kocadağ, Reha Çamuroğlu, Esat Korkmaz, John Schindeldecker, Ali Aktaş ve Ali Yaman ders veren hocalardandı. Alevilik tarihi, edebiyatı, folklorü, inanç yapısı, dinler tarihi gibi birçok ders verildi. Zaman içerisinde öğretmen kadrosu da değiştirildi. Fakat yürümedi. altyapı eksikliği ve fikir ayrılıklarından ortaya çıkabilecek suiistimalin önünü almak amacı ile sonunda kapatıldı. Dedelik kursu konusunda kafalarda hâlâ ciddi soru işaretleri var. Öğrenciler dede soylu olacak mı olmayacak mı, dersleri hangi dedeler verecek gibi çeşitli sorunların halli gerekiyor kursun açılması için. Aksaklıkların kendilerini de rahatsız ettiğine değinen Cem Vakfı Başkanı Mehmet Çamur, Şahkulu Vakfı’nda 2004 yılının başında yetenekli ve bu işe hevesli kişileri eğitmek amacı ile yeniden dedelik kursları açacaklarını kaydediyor. Daha önceki kursun kapanmasına altyapı yetersizliğini sebep gösteriyor. Alevi dedesi Mehmet Yaman, Şahkulu’ndaki kursun kendi projesi olduğunu ancak daha sonra Aleviliğin dışında konulara girilerek amacından saptığını savunuyor. Mehmet Çamur ise kursun geniş perspektif ortaya koyduğunu, Sünniliği Sünni bir ismin, Hıristiyanlığı rahibin, Museviliği yine o dine mensup bir insanın anlatmasını sağlayarak ön yargılardan uzak bir kurs profili ortaya koyduklarını düşünüyor.
‘Dedelik yeniden yapılandırılmalı’ Değişen toplumsal yapı doğrultusunda Aleviliğin ve -dedelik de dahil- kurumlarının yeniden yapılandırılması gerektiğini savunan Yrd. Doç. Dr. Ali Yaman, bunun nasıl yapılacağının ve meşruluğunun önem taşıdığını belirtiyor. Dedeliğin Aleviliğin temel kurumlarından olduğunu söyleyen Ali Yaman, “Dedelik, geleneksel Aleviliğin olmazsa olmaz koşuludur. Alevilerin dinsel önderleri olmasının yanı sıra başka sosyal rol ve işlevleri vardır. Dede olmaksızın Aleviliğin icrası düşünülemezdi. Bugün tabii ki gelenek üzerinde değişikliğe gidilmelidir. Bu, eşyanın tabiatı gereğidir. Dedelik zaman içerisinde yeniden yapılandırılmadığı için bugün kentleşen ve kültür seviyesini artıran Alevilerin ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamamaktadır” diyor. Alevilikte dedelik kurumu üzerine akademik çalışmaları ve yayınlanmış makaleleri bulunan Ali Yaman, yeniden yapılanmanın daha önceden gerçekleşmesi gerektiğini ifade ederek tarihsel ve sosyo-ekonomik süreçte Aleviliğin teolojik kodifikasyonuna olanak verilmediğini iddia ediyor.
‘Aleviliğin nasıl yol alacağına Aleviler karar verecek’ Manevi bir otorite olarak dedenin merkezi kimliği giderek zayıflamış. Şimdilerde dedeliği ancak sembolik boyutta değerlendirme arzusu görülüyor. Dedeliğin konumundaki değişme bir proje ya da stratejinin ürünü olmaktan ziyade şifahi kültürün ve buna bağlı kodların Türk modernleşmesi bağlamında kazandığı yeni biçimleri ifade ediyor. Bu anlamda karmaşık bir sorunun kısa sürede çözülmesi mümkün görülmüyor. Aleviler dedeliğin değişiminden çok yeniden canlandırılmasına ilişkin bir eğilimi seslendirmekten yana. Muğla Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Necdet Subaşı, dedelerin modern koşullar karşısında nasıl bir vaziyet aldıklarının ancak Alevilik bağlamı içinde tartışılıp değerlendirilebileceğine dikkat çekiyor. Kent koşulları, göç, modernleşme, eğitim ve öğretimdeki artış, işbölümünde ortaya çıkan farklılaşmalar gibi bir dizi gerekçe içinde Alevilerin yeni varoluşsal konumlarını açığa çıkardığını anlatan Necdet Subaşı, bu bağlamda Alevilerin, Alevi kalarak sorunlarla yüzleşmeleri ve problemleri aşmaları gerektiğini söylüyor: “Ancak bu durum, bazen Aleviliğin aldığı yeni şekillenimlerden, bazen de dışsal etkilerle dedenin de otoritesini tartışmaya açmış, tarihsel meşruiyetini, inanırlığını ve otoritesini zayıflatmıştır. Dedelerin Aleviler için ne ifade ettiği açıkça tartışılmalıdır.”
Dedelerin, Alevilerin konumlarına paralel şekilde kendilerini geliştirme durumunda kalmalarında ironik bir yön olduğunu belirten Subaşı, “Dedelerle Aleviler arasında varolduğu iddia edilen uçurum, aslında dinsel otoritenin modern koşullardaki rolünü korumasıyla yakından ilişkilidir” diyor.
‘Dedeliğin alternatifi yok’ Kırsal bölgelerde dedenin rolü zayıflamış, yer yer aşınmış olsa da varlığını hâlâ sürdürüyor. Sorun metropol Aleviliğinin yarattığı bir sorun olarak beliriyor. Geleneksel çizgisinden çıkmış Aleviliğin dedelerin atağıyla yeniden toparlanabileceğine ilişkin inanç iyi niyetli olsa da modern kavramlarla bütünleşen Alevilere nasıl bir üslupla yaklaşılması gerektiği netlik kazanmış değil. Alevilikte mürit-mürşit ilişkisinin bulunduğunu ve kâmil insanı dedenin temsil ettiğini söyleyen Reha Çamuroğlu, bu anlamda dedelik kurumunun değişeceğini sanmadığını ancak üslûbun değişebileceğini vurguluyor.
Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur, Alevi çocuklarının büyük kısmının okuduğunu; üniversitede, internet üzerinde ve medya yolu ile farklı yetiştiğini söyleyip dedelerin yeterli birikimleri olmadığı için bu gençlerin sorularına cevap veremediğinden şikayet ediyor. Dedeleri acımasızca eleştirenlere katılmayan Mehmet Çamur, “Dedeler üzerlerine düşeni fazlası ile yapmışlardır. Alevilik inancını şifahi olarak günümüze kadar taşımışlardır. Eleştirmek yanlış olur. Kırsalda yaşandığı dönemde hukuki sorunları dedenin önderliğinde ceme katılan musahiplerin çözdüğüne değinen Çamur, “Fakat günümüzde ticari ve hukuki konular farklılaşmıştır. Çek ve senet gibi farklı unsurlar devreye girmiştir. Aleviler bu yöndeki sorunlarını artık modern yargı kurumuna danışarak çözüyor” diyor. Alevi dedeliği eğitiminin üniversitede verilmesine karşı olduğunu vurgulayan Çamur, devlet okullarında Aleviliği kimlerin anlatacağının çok önemli olduğunu ama bunun cevabının verilmediğini ifade ediyor. Çamur’a göre Aleviler sorunlarına devletin dışında kendi inisiyatifleri ile çözüm bulmak zorunda. Aksi takdtirde Sünni kesimdeki eleştirdikleri hataları tekrarlamış olurlar. Yazılı kaynakların çoğalması da Aleviliği şifahi kültürden çıkartıp daha sağlam bir zemine oturtuyor. Konu ile alâkalı akademik çalışmaların artması da tartışmaları sisler bulvarından çıkartarak bilimsel bir seviyeye çekti. Yine de Sünni ve Alevi kesimde var olan alınganlığın sürmesi ‘acı gerçekleri’ söyleme noktasındaki araştırmacıların üslûp belirlemesini zorlaştırıyor.
ARAŞTIRMACI-YAZAR REHA ÇAMUROĞLU: DEDELİK DEĞİŞMEZ, ÜSLÛP DEĞİŞİR
– Kentleşme ve moderleşme sürecinde Alevilikte dedenin konumu tartışılıyor. Modern çağa ayak uyduramadığı iddialarına karşı nerede duruyorsunuz?
Alevilik üç temel bileşen üzerinde yürüyor: Birincisi göçebe kültür, ikincisi 12 İmam Şiiliği, üçüncüsü tasavvuf. Bu üç bileşen zaman zaman değişen ağırlıklar kazanmıştır. Bazen biri bazen de diğeri daha önemli hale gelmiştir. Örneğin 12. yüzyılda tasavvuf ön planda iken, 16. yüzyılda 12 İmam Şiiliği önem kazanmıştır. Bugün ben bu üç bileşenden tasavvufun ön plana çıktığı kanaatindeyim. Tasavvufun yapısında mürit ve mürşit ilişkisi vardır. Mürşit, kemâlini artırma gayreti içerisinde olacak ki diğer insanlara yol gösterebilsin. Alevilikte mürşitlik görevi dedenin üzerinden yapılır.
Dedeler için mürşid–i kâmil olmak ve o hedef üzerine yürümek kuraldır. İnsanlara kâmil insan olmanın yolunu göstermeli ve bu kemâlin canlı bir örneği olmalıdır. Bu anlamda dedeliğin değişeceğine inanmıyorum. Ancak üslûbu değişebilir. Tasavvufu kötülemek isteyenlerin kullandığı bazı kötü örnekler vardır, ‘Mürşit şu partiye oy ver derse ya da git oğlunu kes derse mürit gider o emri yerine getirir’ derler. Şu var ki mürşit akıl baliğ olmuş insanlara hizmet verir. Mürit olmak için aklen belli bir seviyeye gelme şartı vardır. Bir deli mürşit oğlunu kes diyebiliyor ve mürit gidip oğlunu kesiyorsa bu sapıklıktır, ruh hastalıklarını inceleyen bilimin alanına girer. Böyle uç örnekler verilerek her fikir karalanabilir.
– Dedelik, fonksiyonunu icra edebiliyor mu?
Uzun süredir dedelik kurumu toplumsal kabul görmediği ve haksız takiplere uğradığı için yıpranmıştır ve kendisinden beklenilen fonksiyonu eda edememektedir. Alevilerin meseleleri sadece Alevilerin meselesi değil. Toplumun bütününü ilgilendirir. Dedeler daha iyi hizmet vermiyorsa, kâmil insanı oluşturma yolunda acze düşmüşse böyle bir boşluk toplum huzurunu da olumsuz etkileyecektir. Dede olmak isteyenlerin gönüllülük esasına göre seçilip eğitilmesi gerekir. Nasıl ki imam-hatipler eğitim veriyor ve eğitilmemiş imamlar bizleri rahatsız ediyorsa, eğitilmemiş dedeler de aynı şekilde rahatsızlık vermeli ve devletin sağlayacağı imkanlarla bu ihtiyaç giderilmelidir. Yol göstericiler olarak dedelerin eğitimsizliğinin nereye kadar gideceğini soruyorum?
– Alevilerin bu ihtiyacı karşılanırsa bütün tarikatler aynı şeyi ister şeklinde bir karşı görüş var.
Bir kere Aleviler tarikat değil ve diğerleri ile kıyaslanmayacak ölçüde milyonlarla ifade edilen toplumsal bir realite. Tarikatlerle kıyaslayanlar bilsinler ki topu taca atıyorlar. Aleviler devlete vergi veriyor, vatandaş olarak dini ihtiyaçlarının giderilmesini istemeleri gayet normal. Dedeler eğitildikçe görülecektir ki biz aynı medeniyet dairesini bütünleyen parçalarız. Birbirimiz için çatışma değil zenginlik unsuruyuz. Cemevleri açılmaya başlandığında Sünni–Alevi düşmanlığının tohumları ekiliyor diye yaygara koparılmıştı. Ama bugün cemevleri dostluğu pekiştiren mekanlar oldu. Sünni bir belediye başkanı gelip bir cemevinin yapımına çimento ve demir yardımında bulunuyor. Benim babam geçen ay vefat ettiğinde cenazesi Karacaahmet Cemevi’nden kaldırıldı. Bir dede ile Sünni bir imam birlikte fatiha okuyarak cenazeyi defnettik.
– Dedeliğin dede soyundan gelme zorunluluğu bugün tartışılıyor?
Ne düşündüğüm önemli değil. Din inananların kabul ettiği değerlerin tümüdür. Dini kendi değer yargılarımıza göre yönlendiremeyiz. Dedelik hem dede soyundan hem de erkek evlat üzerinden taşınır. Örneğin ben anne tarafından dede soyundanım ama baba tarafından değilim. Yani dede sayılmıyorum. Ama bu duruma saygı gösteriyor ve kabul ediyorum. Gelenekler değişir ama bu tartışma açarak olmaz. Belli bir ‘evrim’ içerisinde olur. Aleviler bir şehirde çok saygıdeğer bir hanımı ana ilan ederek mürşit konumuna getirdiler. Cinsiyetine ve soyuna bakılmadan oldu ve tartışılmadı, reddedilmedi. Pozitivizm yapısı gereği din ile terstir. Pozitivist değerlerle biz dine yön veremeyiz. Bir insan gidip Kâbe’de şeytan taşlıyor ya da bir ağaca bez asıp dilek tutuyorsa bunu tenkit etmek yerine anlamaya çalışmalı ve sembollerin arkasındaki niyeti aramalıyız.
– Alevilere özel okul fikrine nasıl bakıyorsunuz?
Karşıyım. Bu, toplumdaki bölünmüşlüğü artırır. Tevhid–i tedrisata inanıyorum. Milli eğitimde gevşeme ve kompartımanlaşmaya sebebiyet verir. Ancak üniversite seviyesinde bu işi meslek olarak görenler branşlamaya giderek eğitimini alabilirler.

Aleviliğin kökleri, sünnilik ile farkları nedir?

0

Irene Melikoff”

“ALEVİ İSLAMCI OLAMAZ”

Aleviliğin kökleri, sünnilik ile farkları nedir?

Söyleşi: Naki ÖZKAN

Alevilik bir dünya, Sünnilik ayrı bir dünya. Mukayese etmemek lazım. İkisinin de ayrı hayatı oldu. Alevilik sözcüğü XIX. asırda ortaya çıktı. Köklerinden söz edeceksek, Alevilik sözcüğünü kullanmak doğru değil. XIII. Asırda yaşayan Hacı Bektaş ile başlayan bir olay, onunla başlayalım. Hacı Bektaş, Orta Asya’dan Horasan’dan gelen bir halk dervişiydi, abdaldı. Baba-i isyanına karıştı. Ama son savaşlarda bulunmadı, herhalde saklandı. İsyandan bir kaç yıl sonra ortaya çıkmış karizmatik bir şahıstır. Hacı Bektaş’ın bir tarihi hayatı var. Ama daha çok efsanevi bir hayatı var. Mucizeler yapan bir kişi. Aşıkpaşazade diyor ki, aziz bir kişi. Çepni aşireti arasında görüyoruz onu.

  1. Asırda bir çok derviş, halk azizleri vardı. Sarı Saltuk Baba-i, Burak Baba, Taptuk Emre gibi. Hacı Emre gibi. Hacı Bektaş onlardan farklı değildi. Birden bire XIV. asırda Hacı Bektaş tarikatı, bir halk tarikatı ortaya çıktı. Böylece onun ismi öne çıktı, diğer bütün isimleri bastırdı. Bu tarikat onun müritlerinden Abdal Musa tarafından kuruldu. Hacı Bektaş, ölmeden evvel manevi kızı, Velayetname’ye göre manevi karısı (Hacı Bektaş mücerretti, yani evlenmiyordu) Kadıncık Anaya bütün kerametlerini nakletti. Bu kadın Abdal Musa ile birlikte bir tarikat kurdu ve buna Hacı Bektaş tarikatı dendi.
    § Bektaşi tarikatının ilk Osmanlı Sultanlarının himayesinde olduğu söylenir…
    Evet, Hacı Bektaş’ın şöhretini Gazi Osman ve Gazi Orhan yaptı. Osmanlılarla Hacı Bektaş aynı soydandı. Orta Asya dan gelen Türkmenlerdendir. Bektaşiler Osmanlı himayesine girdiler. Osmanlıların zafer devrinde, birçok dervişler gazi oldu. Osmanlılar ilk Bektaşi dervişlerinden Ömer Lütfü Barkan’ın dediği gibi kolonizatör dervişi olarak yararlandılar.
    § Türkleştirmek ve İslamlaştırmakta Bektaşiler nasıl etkili oldu?
    Bektaşilerin dini Batıni’dir. Şamanizm’in, Türklerin İslam öncesi dinlerin etkileri görülür. Eski geleneklerinden kalan kalıntılar vardır. Bunlar yeni fethedilen halkın onları kabul etmesini kolaylaştırıyordu. Bektaşilikte Senkretizm vardı. Karışık bir dindi. Oturduğu yerlerin geleneklerini alabiliyordu. Trakya ve Balkanlarda Bektaşilik çok gelişti, yerleşik oldu.
    § Peki, Anadolu Aleviliğinde ne gibi bir gelişme oldu?
    Anadolu’dakiler geleneklerini, göçebe hayatlarını sürdürüyorlardı. Yerleşik değillerdi. Muhtelif tesirlerin altında kaldılar. İlk tesir Ahilik oldu. Ahiler çok kuvvetliydiler. Esnaf loncaları Ahiydi. Ankara bir ara Ahilerin elindeydi. Ahilerde Şiilik vardı. Onların piri Selmani Farsi idi. O Bektaşiliği ve Aleviliği etkiledi. Selmanı Farsi’nin Şiiliği moderne bir Şiilikti. Koyu bir Şiilik değildi.
    § Hurufiliğin de önemli bir etkisi oldu. Alevilik üzerinde…
    XIV. asırda ise Hurufilik tesiri oldu. Fazlullah Astarabadi Hurufiliği Bakü’de yayıyordu. Astarabadi, yeni bir mezhep kelimesini sevmiyorum, yeni bir inanç getirdi. Azerbaycan’da Fazlullah Timurlenk tarafından aslınca müritleri Anadolu’ya kaçtı. Şeyh Nesimi onlardandı. Hurufiler Bektaşiler’in arasına gizlendi. Hurufi inanışına göre, insanda Tanrı mayası, nüvesi vardı. İnsan Allah’ın parçasıdır. Onun için her insanın yüzünde Tanrının, Ali’nin ismini görebilirsiniz. Hilmi Dede Baba “Aynayı tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme” sözüyle, bunu en iyi şekilde ifade etmişti. Harflerin kutsallığına inanılıyordu. İnsanın yüz hatlarında harflerden oluşan alfabenin varlığı inancı Aleviliğe Hurufilikten gelmiştir. Kaşlar, burun Ali’nin adını tanımlayan harflerdir. Bıyık da bu adı tamamlar. Bunun için Aleviler bıyığa önem verirler. Hurufilik ile Şiiliğin tesiri daha gelişti. Bu On iki İmam Şiiliği değil, aşırı Şiilikti. Madem ki Ali Tanrı oluyor, Tanrı insan biçimini alıyor, bu aşırı Şiilikti. Onlar reenkarnasyona inanıyorlardı. Orta Asya’da da bu ruh geçmesine inanılıyordu.
    İslam bir anda Anadolu’ya gelmedi, Türkler birden bire Müslüman olmadı. Bu asırları buldu.
    § Sonra da Kızılbaşlığın etkisi oldu…
    En büyük tesir Kızılbaşlıkla oldu. Safaviler’le kavga eden Cüneyt isimli birisi XV. asırda Akkoyunlular’a geldi. Allah insanda tecelli eder inancı Türkmenlerde vardı. Şii Cüneyt sonrada oğlu Haydar Türkmenleri etkiledi. Kızılbaşların etrafında 7 Türk aşireti geldi. Bu arada Şah İsmail 13 yaşında Kral oldu. Onu başa getiren Kızılbaşlardı. Başlarına 12 parçalı kırmızı bir takke giydikleri için Kızılbaş deniyordu. Kızılbaşlar ile Şii etkisi yoğunlaştı. Şah İsmail Çaldıran’da mağlup olunca Kızılbaşlığı terk etti. Kızılbaşlar da ona güvendi. Anadolu’da bu hareket devam etti. İran’ın Şiiliği ve Anadolu Kızılbaşlığı arasında bir fark oldu. Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasb, Kızılbaşları İran’dan atmaya çalıştı. İran Şiiliği daha modere oldu. İran desteğiyle olan dini isyanlar nedeniyle Kızılbaş kelimesi kötü bir manaya büründü.
    § İran Şiiliği daha modere oldu dediniz. Anadolu Aleviliği de modere, yumuşak hale gelmedi mi?
    Aşırılık ve modere kelimelerini inanç bakımından kullanıyorum. İran’daki Şiilikle Anadolu’daki Alevilik bambaşka. İran’da şeriatçılık görüyoruz. Alevilik de bu yoktur. Anadolu Aleviliği dinler üstü, toleranslı, insan sever. Senkretizm, yani bağdaştırma var. Şamanizm var, Budizm var, Maniheizm var, Hrıstiyanlıktan gelen etkiler var. Karışık bir inanç. Osmanlı baskısında kaldığı için, baskı altında kalan insanlara karşı bir sevgi duyuyorlar. Her dini kabul ediyorlar. Sünniliğe karşı mesafeliler.

§ Bu arada Bektaşilik ile Alevilik farklılaşıyor…
Kökleri aynı. Yaşam tarzı farklı. Bektaşiler Balkan ve Trakya’da idi, yerleşikti, münevverdi. Aleviler köyde kaldılar, göçebe kaldılar, cahil kaldılar. Türkiye Balkan ülkelerini kaybedince Bektaşilik düştü, Alevilik kalktı. Bektaşilerin güçlü tarafı Alevilere geçti. Aleviler artık okula, üniversiteye gittiler. Kültür seviyeleri yükseldi.
§ Dinlerin aydınları kendi inançlarından halkı etkilemeye çalışır. Bektaşiler Alevilerden kendilerini sakındılar. Önemli Bektaşi babaları, “biz Alevi değiliz” diyordu.
Çünkü onlar tarikatlaşmış. Esasta aynılar ama ayinlerinde bazı farklar var. Semah yok, musahiplik yok. Yeniçeriler ile Bektaşiler arasında sıkı ilişkiler vardı. 1826’da Yeniçeriler ortadan kaldırıldı. Bektaşi tekkeleri kapatıldı, sürgün edildiler, öldürüldüler. O zaman Bektaşiler kendilerini korumak için Far masonluğa girmeye başladılar. Böylece bir fark daha oluştu. Alevilik ise Far mason değildir.
§ Far masonlar ile Bektaşilerin inançları bir birine uyum sağladı mı?
Far masonların hürriyetçi, dini otoriteye karşı olma, örfe boyun eğmeme özellikleri nedeniyle bir yakınlaşma oldu. Tekkelerin, ayinlerin düzeni açısından benzerlikler ortaya çıktı. Öçler, beşler, yediler kavramı örneğin Masonluktan gelmedir. Birinci derece üçler ikinci derece beşler, üçüncü derece yediler olarak. Bektaşiler ise, üçlere Allah, Muhammet, Ali diyebilir. Ama Mason etkisidir. Alevi dedelerinin ise Masonlukla ilişkileri yoktur.
§ Sonra ne oldu da Bektaşilik Osmanlı’nın gözünden düştü?
Şah Kalender isyanında Kızılbaşlara, Bektaşiler yardım ediyorlardı. Yavuz’dan sonra Bektaşilere kötü bakıldı. Bektaşi tekkelerine yardım kesildi. Osmanlılar için Şiilik problemi değildi. Problem İran’la ilişkilerdi. Kızılbaşlara yardım etmeleriydi. Ne zaman ki İran yardımı kesti, ayaklanmalar sosyal oldu. XVII. asırdaki isyanların nedeni ekonomikti, yoksulluktu.
§ Günümüzde ise Şiiliğin etkisine Aleviler değil, Sünni İslamcılar girdi.
Alevi İslamcı olamaz. Aleviler ne kadar insan kırıldığını unutmuyor, her Alevi’nin aklındadır bu. Bir gecede 40 bin insan kırdı Yavuz. Kırılacak insanların listeleri yapıldı. Hangi köyden hangi aile vb. Aleviler bunu unutamaz.
Türkiye’deki Sünniler İslamcılık açısından etkilendiler. Sünni İslam İran Şiiliği’ne daha yakın. Rejimilere geçirmek, iktidara gelmek yakın bir nokta. Alevilerde böyle bir durum yok.
§ İslam’da reform tartışması var.
Her şeyin reforma ihtiyacı var. Zamana uymak lazım. İslamiyet’te reform hareketi vardı. İran’da Bab hareketi gibi. Bahailer İslam’ı reform etmek hareketiydi. Ama bu politikaya alet oldu. En büyük merkezleri İsrail’de.
§ Aleviliği İslam’ın reforme edilmiş bir şekli olarak görebilir miyiz?
Ortodoks İslam’a karşı yenilik var Alevilikte, Batıniliğe dayanıyor. Olumlu unsurları alarak, yorumlayarak ileriye gidiyor.
Alevilik İslam çerçevesindedir. Sünniliğe ve şeriatçılığa karşı bir tepkidir.
İslamlaşma hareketi karşısında, şeriata karşı bir duvardır Alevilik.
Alevilik bir sentezdir. Eski Türk geleneklerinden, Şamanizm’den, Maniheizm’den alan bir sentez. Bu sentez içinde, Sufi ve On iki İmam temelli, Ali’nin Tanrısallığı görüşünün de katıldığı, ruh göçüne inanç, Hurufiliğin kabalistik (Tevrat gelenekli) öğretileri, Ahilik, Hızır adı altında bazı azizlerin kutsanışının arkasındaki Balkanlardaki Hrıstiyanlık etkisi vardır. Yine Yezitlerin bazı inançları, eski Türk geleneklerinin etkileri olarak kadınların merasimlere katılması, içkiye hoşgörü; Turnaya verilen önem, Güneş’in doğuşunda doğuya dönüp Ali’ye niyaz etme şeklindeki eski bir Güneş inanışı, bütün bunlar senkretik, bağdaştırmacı bir inanç karışımı, sentezidir. Alevilik insanı merkeze koyan bir öğretiye dönüşüyor.
§ Tarikatların rolünü nasıl görüyorsunuz?
Nurculuk herhalde tehlikeli, o din değil artık politika. Nakşilik de öyle. Bir seferinde İran Azerbaycan’ındaydım. Orda Kırklar diye bir grup vardı. Şah İsmail’i hala Tanrılaştırıyorlar. Bir gün onların bir zikir törenine girdim. Ali’ye Allah diyorlar. Onlar gibi sallandım. Kalktığım zaman kendimi o kadar iyi hissettim ki, sanki uyuşturucu almışım gibi. Bıraktığınız zaman sizde fiziki bir tesir yapıyor. Sigarayı bırakmak gibi. O zaman anladım ki tarikatlar çok tehlikeli.
§ Çok rahatladığınızı söylediğinizden sonra, “tarikatlar iyidir” demenizi bekliyordum.
Size sevinç veriyor, fiziken rahatlatıyor. Birden bire sarhoş oluyorsunuz. Tarikat nedir? Haşhaş içmekle aynı şey. Droge olmak gibi. Zikirler, sallanmalar, saatlerce aynı şeyi söylüyorsunuz.
§ Tasavvuf dini yumuşatmıyor mu? O da tarikatlarda yaşamıyor mu?
Tasavvuf bir felsefedir. Bir felsefe kendisini böyle gösterirse, ilkel bir biçimde, tehlikeli olabilir. Küçük yaştakiler zikire götürülmemeli. Ortodoks dininde de aynı zikirleri yapanlar var. Bu biçim hareketler hangi dinde olursa olsun tehlikeli olabilir. Alevilikte yok böyle bir şey. Mevlevilikte bunu gördüm ama onun artistik kültürel bir yanı var.

Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi

0

Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi
Nevşehir ilinin Hacıbektaş ilçesinde yer alan ve Bektaşiliğin “Pir Evi” olan bu külliyenin tarihi gelişimi ve mimari bünyesi oldukça karmaşık bir yapı arz etmektedir. XIII. yüzyılın ortalarında XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan geniş bir zaman dilimi içinde oluşumunu tamamladığı gözlenen bu yapı topluluğu, hemen bütün unsurları ile günümüze intikal edebilen nadir tarikat külliyelerinden birisi olarak Türk mimarisinin tarihinde önemli bir yer işgal eder.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin (ö.1271), mürşidi Baba İlyas-ı Horasani’nin (ö.1240) vefatını müteakip, o zamanki adı “Sulucakarahöyük” olan Hacıbektaş’a gelerek burada kendi adına bir zaviye kurduğu bilinmektedir. Mütevazi bir kuruluş olduğu tahmin edilebilen ilk zaviyeden günümüze intikal eden tek unsur, bizzat Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kullanıldığı rivayet edilen, “Kızılca Halvet” adındaki halvethanedir. Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi ile bunun güney duvarına bitişik olan Kızılca Halvet-i külliyenin çekirdeği olarak kabul etmek gerekir. Konunun uzmanlarından A.Y. Ocak’ın “Bektaşiliğin teşekkül devresi” olarak tanımladığı XIV. yüzyılda, eskisinden daha geniş kapsamlı tarikat külliyesi niteliğinde bir yapı topluluğunun şekillendiği anlaşılmaktadır.
Bektaşiliğin ikinci piri (Pîr-i sânisi) olarak kabul edilen Balım Sultan (ö.1516) XVI. yüzyılın başlarında, 907 (1501) yılında, II. Beyazıd’ın desteği ile Hacı Bektaş-ı Veli Zaviyesi’nin şeyhliğini üstlenmiş ve yapmış olduğu ictihadlar ile söz konusu tesisin manevi nüfuzu altındaki yarı bağımsız derviş taifelerini belirli bir erkânın ve merkeziyetçi bir idarenin çerçevesinde teşkilatlandırmıştır. Bektaşiliğin merkezi olan Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi de XVI. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren, kendisine bağlı olan Yeniçeri Ocağı’nın, ayrıca Rumeli’deki akıncı beylerinin desteği sayesinde, giderek genişleyen Osmanlı topraklarında yeni zaviyeler tesis etmek suretiyle nüfuz alanını ve gelirlerini arttırmakta, ayrıca birçok yeni yapı ile donanarak gelişmekteydi.
II. Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağı ile birlikte 1826’da Bektaşilik de lağvedilmiş, bu arada, “kâdim” addedilerek yıktırılmayan diğer Bektaşi tekkeleri gibi, Pir Evi de Nakşibendiyye tarikatına devredilmişti. Ancak Tanzimat’ın getirdiği serbestinin sonucunda Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi’nde de bir yeniden yapılanmanın yaşandığı, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde bazı yeni birimlerin inşa edildiği, ayrıca birçok onarım gerçekleştirildiği gözlenmektedir.
Tekkelerin ve türbelerin 1925’te kapatılması üzerine Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi bir müddet Numune Ziraat Mektebi olarak kullanılmış, bu dönemde Maarif Vekaleti Asâr-ı Atika ve Hars müdürü olan H.Zübeyir Koşay’ın gayretleri ile tekkenin barındırdığı eşya dağılmaktan kurtarılmış, içlerinde sanat değeri olanlar, envanterleri yapılarak önce Ankara Kalesi’ndeki bir depoya, sonra Ankara Etnoğrafya Müzesi’nin kurulması üzerine söz konusu müzeye taşınmıştır. Külliyenin geniş kapsamlı onarımına 1958’de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından başlanmış, 1959’dan itibaren Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından devam edilmiş, büyük ölçüde aslına uygun biçimde tamir edilen yapı topluluğu, özgün eşyası ile tefriş edilmek suretiyle 16 Ağustos 1964’te müze olarak ziyarete açılmıştır.


Mimari
Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi, eski Türk saraylarında da gözlenen üç avlulu bir yerleşim düzenine sahiptir. Külliyenin barındırdığı birimler, sahip oldukları fonksiyonlara uygun biçimde bu avluların çevresine yerleştirilmişlerdir. İç düzenine adeta askeri bir hiyerarşinin ve disiplinin egemen olduğu Pir Evi’nde karşılanması gereken her fonksiyon için bir birim düşünülmüş, Bektaşiliğe özgü bir terminolojiye uyularak bu birimler, “mihman evi/at evi/ekmek evi vs.” şeklinde adlandırılmıştır. Kendi içinde birer “ocak” şeklinde teşkilatlanmış olan bu birimlerin başında, “mihman evi babası/ at evi babası” şeklinde anılan bir baba ile bunun maiyetindeki “canlar” (dervişler) faaliyet göstermekte, bütün babalar Pir Evi’nde postnişin olan Dede Babaya tabi bulunmaktaydı.
Kuzey-güney doğrultusunda uzanan, ancak farklı eksenlere sahip olan bu avlulardan güneyde yer alan ilki Nadar Avlusu olarak anılmakta, buraya güney yönünde yer alan ve sivri kemerli bir nişin içindeki basık kemeri ile Osmanlı mimarisinin klasik üslubunu yansıtan Çatal Kapı’dan girilmektedir. Uzaktan gelen birçok ziyaretçinin ağırlandığı bu külliyede Nadar Avlusu, yolcuların ihtiyaçlarına cevap veren bölümlerin yanı sıra bazı servis birimleri ile de kuşatılmıştı. Yanında bir güvercinlik bulunduğu bilinen Çatal Kapı’nın batısında misafirlerin barındığı mihman evi (misafirhane), doğusunda at evi (ahırlar), avlunun doğu yakasında, fonksiyon açısından ikinci avludaki aş evine bağlı erzak evi (kiler), bunun ile aş evinin arasında da ekmek evi (fırın) yer almaktaydı. Duvarları moloz taş veya kerpiç tuğla ile örülmüş, üstleri düz ahşap çatılar ile kapatılmış, basit yapılar olan bu birimler ortadan kalkmış bulunmaktadır. İkinci avlunun batısındaki kitle içinde yer alan çamaşır evi (çamaşırhane) de Nadar Avlusu’na açılmakta ve biri asıl çamaşırhane, diğeri gusülhane olan iki mekânı içermektedir. Avlunun doğu duvarında yer alan Üçler Çeşmesi (Feyzi Baba Çeşmesi)’nin tasarımı ve süslemeleri, külliyenin birçok unsuru gibi, XVI. yüzyıla ait olabileceğini göstermekte, sülüs hatlı manzun kitabesinde ise Sadrazam Halil Rif’at Paşa’nın (1827-1901) eşi Fatma Fikriye Hanım tarafından 1320 (1902) yılında yaptırıldığı belirtilmektedir. Örgüsünde sarı ve kırmızı renkli kesme taşların kullanıldığı çeşme, sivri kemerli bir niş ile donatılmış ve “hüseyni” denilen türde bir Bektaşi tacı ile taclandırılmıştır.
Nadar Avlusu’nu kuzey yönünde, kırmızı renkli kesme taşlar ile örülmüş olan duvarda bulunan Üçler Kapısı, Dergâh Avlusu (Meydan Avlusu) adındaki ikinci avluya geçit verir. Sarı renkli kesme taşlar ile örülmüş olan sivri kemerli kapının üzerinde duvar üçgen bir alınlık meydana getirmekte, yanlarda, kare biçimindeki kırmızı taşlar üzerinde oniki imamı simgeleyen oniki dilimli gülçeler dikkati çekmektedir. Üçler Kapısı’nın ardındaki sahanlığın yanlarından üçer basamak ile avlu zeminine inilmekte, basamakların arasında Meydan Havuzu yer almaktadır. Ortasında kare bir fıskiye çanağını barındıran havuzun, tepesinde bir hüseynî tacın yer aldığı üçgen bir alınlık altındaki kitabesi, Tepedelenli Hacı Feyzullah Dede Baba’nın (ö.1913) delâleti ile, Beyrut Valisi Halil Paşa’nın eşi Nazlı Hanım tarafından 1326 (1908)’da yaptırıldığını belgeler.


Dergah Avlusu doğu ve batı yönlerinde (yanlarından) revaklar ile kuşatılmış, gerek ibadete gerekse de külliyenin ve Bektaşiliğin yönetimine ilişkin çeşitli birimler bu revaklar gerisine, iki grup halinde yerleştirilmiştir. Doğudaki kanatta, güneyden kuzeye doğru Arslanlı Çeşme, aşevi köşkü yer almaktadır. Batıdaki grubun orta kesimi meydan evine, güneyi mihman evi ile çamaşır evine, kuzeyi ise kiler evine tahsis edilmiştir. Kiler evinin içinden geçilen ve avlunun kuzeybatı köşesinde bir çıkıntı teşkil eden mekân Dede Babanın kışlık odasıdır. Bu oda ile kiler evinin üst katında, külliyenin bütününe egemen konumu ile dede baba köşkü yer alır.
Dergâh Avlusu’ndaki revaklar doğu yönünde, aşevinin önünde beş adet, mescidin önünde üç adet, batı kanadında da yedi adet olmak üzere, kesme taş örgülü, kare kesitli payelere oturan onbeş tane sivri kemerden meydana gelmektedir. Burada üç, beş, yedi gibi Bektaşî sembolizminde önemli yerleri sayıların kullanılmış olması muhakkak ki tesadüf eseri değildir. Doğu kanadında, girişten itibaren birinci ve ikinci kemerin arasında yer alan 951 (1544-45) tarihli anonim beyit revakların ne zaman inşa edildiğini belgelemektedir.
Arslanlı Çeşme’nin sağdaki duvar payesine nakledilmiş bulunan kitabesinde 962 (1544-55) yılında ünlü akıncı beylerinden Malkoçoğlu Bâlî Bey tarafından yaptırıldığı belirtilmekte, cephesindeki diğer kitabeden ise 1270 (1853-54)’de ihya edildiği anlaşılmaktadır. İhya kitabesinde adı geçmeyen kişinin “Mısırlı Kara Fatma Hatun-Sultan” olduğu rivayet edilir. Sarı ve kırmızı renkli kesme taşlar ile iç içe örülmüş altı adet sivri kemere sahiptir. Osmanlı mimarisinin klasik üslup dönemine ait olmasına rağmen Memlûk etkili bir taşra üslubu sergileyen bu çeşmenin ortasında, Kara Fatma Hatun’un Mısır’dan getirttiği söylenen arslan heykeli yer alır. Batı etkisinin hissedildiği, tepesinde de “Yâ Ali” ibaresi ve zülfikâr tasviri bulunan bu heykel, “Allah’ın arslanı” olarak anılan Hz. Ali’yi temsil etmektedir. Bunun yanı sıra çeşmenin cephesi, üç adet lüle, beş adet oniki köşeli teslim taşı, oniki dilimli gülçeler gibi başka sembolik unsurları da barındırır. İç kapısında yer alan kitabede 968 (1560-61) yılında Malkoçoğlu Bâlî bey tarafından yaptırıldığı belirtilen aşevi, ziyaretçisi kalabalık olan Pir Evi’nin en itibarlı birimi olup aşevi babası tarikat teşrifatında Dede Babadan sonra ikinci sırada yer almaktaydır.
Tasarımı ile fonksiyonel ve sembolik nitelikli mimari unsurların ilginç bir sentezini sunan aşevinin simetri ekseni üzerinde, dış kapıyı izleyen iki koridor ile yapının doğu duvarında, Bektaşî tarikatı ile Yeniçeri Ocağı’nın alametlerinden olan Kara Kazan’ın yer aldığı ocak sıralanmaktadır. Teslim taşları ile bezeli kapılar ile son bulan giriş koridorlarının sağında (güneyinde) aşçı baba ile aşevi babasının odaları, solunda (kuzeyinde) ise aşevinin özel kilerini teşkil eden iç içe iki birim yer alır. Dikdörtgen planlı (4.00 x 3.00 m.) ve beşik tonozlu olan aşçı baba odasında, adı meçhul bir aşcı babaya atfedilen bir lahit bulunmaktadır. Aşevi babasının odası, nisbeten büyük boyutları (6.75 x 4.00 m.) ve yemeklerin pişirildiği ana mekâna hakim tasarımı ile ayrıcalığını belli eder. Kiler birimleri (6.50 x 3.00 m ve 4.50 x 3.00 m.), et, yoğurt, süt gibi sıcaktan olumsuz yönde etkilenen bazı ana gıda maddelerinin korunduğu, az ışık alan ve içinde hava akımı sağlanmış olan bir tür soğuk hava depolarıdır.
Kare planlı (8.50 x 8.50 m.) olan ana mekânın, ahşap tavan kirişleri, kuzey-güney doğrultusunda uzanan kesme taş örgülü geniş bir sivri kemer ile takviye edilmiştir. Burada bulunan yedi adet ocaktan en büyüğü, doğu duvarının eksenindeki Kara Kazan ocağıdır. Bereketi ve bolluğu simgeleyen Kara Kazan ancak Muharremin onikisinde, Kerbelâ şehidlerine mersiyeler okunarak pişen aşûre için kullanılmakta, günlük yemek için geriye kalan iki ocaktan yararlanılmaktaydı. Mekanın kuzeybatı köşesinde de, bulaşıkların yıkandığı, tarikat termolojisinde “ayakçık” tabir edilen niş yer alır. Tam ortada görülen mermer seki et doğrama, bunun önündeki mermer tekne de yağ süzme ameliyeleri içindir.
Aşevi köşkü çok fonksiyonlu bir birim olup burada resmi konuklar ağırlanmakta, Pir Evi’nde görevli babalar dinlenebilmekte, bazen de Dede Babanın başkanlığında toplantılar yapılmaktaydı. Günümüzde müzenin idarî birimlerini barındıran köşkün doğusunda, kahve ocağı olarak kullanılan birim, güneyinde, misafirlere ikram edilen kuru yemiş türünden erzağın saklandığı küçük kiler odası, batısında da misafirlerin ağırlandığı ve toplantıların yapıldığı dikdörtgen planlı (7.50 x 4.00 m.) mekân yer alır.
Bazı müellifler mescit bölümünün II. Mahmud tarafından, Vaka-i Hayriye’yi müteakip 1250 (1834-35) yılında inşa ettirildiğini ileri sürmekte ancak günümüzde büyük ölçüde kabul gören bu iddianın gerçeği yansıtmadığı anlaşılmaktadır. Şöyle ki; tekkelerin kapatılması(1925) ile onarımın başlaması (1958) arasındaki devrede, 1948’de külliyeyi incelemiş olan C.H. Tarım, mescide ait olan Arapça inşa kitabesinin metnini vermekte, günümüzde yerinde bulunmayan söz konusu kitabede mescidin, Yavuz Sultan Selim döneminde, 926 (1520) yılında Osmanlılar’a tabi son Dulkadiroğlu Emîri Şehsuvar Bey oğlu Ali Bey (ö.1522) tarafından in-şa ettirildiği belirtilmektedir. Nitekim mescidin tasarımı, basık oranların ve özellikle mimari ayrıntıları II. Mahmud döneminin ampir üslubuna tamamen ters düşmekte, buna karşılık mihrabı, üç merkezli kemeri ve basık köşe trompları ile, Osmanlılar’dan önce, uzun süre Memluklar’a tabi olan ve Memluk sanatının etkisinde kalan Dulkadiroğulları’nın bazı camilerindeki mihraplar andırmaktadır.
Üç birimli ve düz damlı bir son cemaat yeri ile kare planlı (10.75 x 10.75 m.) ve kubbeli bir harimden meydana gelen mescidin duvarları kesme taşlar ile inşa edilmiştir. Avlunun konumundan ötürü batı cephesinde yer alan son cemaat yeri revağının sivri kemerleri sekizgen payelere oturur. XIX. Yüzyıldaki onarımlarda son şeklini aldığı anlaşılan, sıradan görünümlü minareye, son cemaat yerinin kuzeyindeki küçük eyvanın içinde yer alan merdiven ile ulaşılmaktadır. Simetrik bir tasarımın gözlendiği harimin duvarlarında ikişer adet dikdörtgen pencere bulunmakta, bunların ortasında batı duvarında basık kemerli giriş, doğu duvarında vaaz kürsüsü, güney duvarında da mihrap yer almaktadır. Mihrabın yanlarındaki pencerelerin sonradan örülerek nişe dönüştürülmüş olmaları mescidin, mihrap duvarına bitişik 968 (1560-1561) tarihli aşevinden daha önce mevcut olduğunu gösterir. Sivri kemerli tromplar ile geçilen basık kubbe sekizgen bir kasnak ile kuşatılmış ve sekizgen piramit biçiminde bir külahın altında gizlenmiştir, Mihrap gibi, vaaz kürsüsü de Osmanlı mimarisinde alışılmadık tasarımı ile dikkati çeker. Yapının mimarisi ile bütünleşen kürsü, yerden 1.00 m. kadar yüksekte bulunan, dikdörtgen planlı, dilimli kemere sahip bir kavsarası olan, mihrap görünümlü bir nişin içinde çözümlenmiş, nişin alanı dilimli bir çıkma ile genişletilmiştir. Mescitte bulunan klasik üsluptaki kalemişleri ve hat kompozisyonları Cumhuriyet dönemi onarımında yenilenmiştir. Meydanevi ile buna bitişik olan diğer birimlerin (mihmanevi ile kilerevi) avlu yönündeki doğu duvarlarının örgüsünde kesme taş, diğerlerinde moloz taş kullanılmıştır. Meydanevi’nin kapısı üzerindeki lento, tepesinde bir teslim taşının bulunduğu, sivri bir hafifletme kemeri ile taclandırılmıştır. Altında Yunanca yazılar olan bu devşirme lentonun ön yüzünde, Selçuklu üslubunu sürdüren geometrik geçmeler vardır. Lentonun üzerindeki 769 (1367-1368) tarihli Arapça inşa kitabesinde I.Murad Hüdavendigâr’ın “Ahî Murad” olarak anılması dikkat çekicidir. Girişi izleyen sofanın sağındaki girintide, ayinler dışında dervişlerin oturup sohbet ettikleri, icabında da meydan evinde görevli olanların geceyi geçirdikleri, korkuluklu bir ahşap seki bulunmakta, güneybatı köşesindeki verev geçit, meydan evine bağlı kiler odalarının ve küçük mutfağın açıldığı (L) planlı koridora bağlanmakta, bu koridorun sonunda, Has Bahçe’ye açılan bir kapı bulunmaktadır. Sofanın batı duvarındaki dikdörtgen kapıdan asıl meydan evine girilir. Kare planlı (7.50 x 7.50 m.) olan ve geleneksel bir Türk odası şeklinde tefriş edilmiş bulunan bu birim Bektaşi erkânında evreni temsil etmekte, içerdiği birçok mimari ayrıntı ve özellikle bindirme kubbe şeklindeki örtüsü bu “mikrokozmosun” unsurları olarak telakki edilmektedir. Bektaşilik’teki oniki âyin içinde, “bahçeden gül koklamak” şeklinde ifade edilen ilk altı âyin bu mekanda, tasarıma yansıyan birçok tasavvufi ve kozmik simge ile bağlantılı olarak icra edilmekteydi. Şöyle ki; Bektaşi tekkelerinin çoğunda olduğu gibi, doğuya açılan girişteki mermer eşik “rehber eşiği” olarak anılmakta, zâhiri âlem ile bâtının âlemi sınırını temsil etmekte, girenler bu eşiği “niyaz ederek” üzerinden atlamaktadır. Mekanı çepeçevre kuşatan, âyinlerde üzerine postların serildiği sedirler girişin bulunduğu yerde kesintiye uğramakta girişin tam karşısını da, “küre” olarak adlandırılan ve mekânı ısıtmanın yanı sıra “hamse-i âl- i abânın” ocağını temsil eden ocak yer almaktadır. Ayinlerin başlangıcında, “çerağları uyandırmak” ile görevli olan “çerağcı” meydan evinin kuzeybatı köşesinde oturan ve âyini yöneten “mürşidden” aldığı, “delîl” adındaki küçük mumu bu ocağın ateşi ile uyandırmakta (“zerre almakta”) sonra mürşid postunun solunda yer alan “Taht-ı Muhammed”deki çerağları uyandırmaktaydı. Üç basamaklı olan Taht-ı Muhammed’in üzerindeki oniki çerağ oniki imamı, önünde yar alan ve “kanun çerağı” ya da “Horasan çerağı” olarak anılan üç fitilli kandil ise “Allah-Muhammed-Ali” birlikteliğini ifade etmekteydi. Meydanevi’nin örtüsünü oluşturan, Anadolu’da “kırlangıç kuyruğu” tabir edilen bindirme kubbe, ahşap kirişleri, 45 derecelik açılar ile, iç içe giderek küçülen kareler teşkil edecek şekilde birbirinin üzerine oturtmak suretiyle inşa edilmiştir. Söz konusu teknik bir yandan Orta Asya’da diğer taraftan Anadolu’da Antik Çağ’dan beri bilinmektedir. Meydan evininin bindirme kubbesinde teşhis edilen yedi adet kare, tasavvufta seyr ü sülûk aşamalarına tekabül eden yedi alemi (şehâdet, berzâh, ervâh, hakîkat, erkân, gayb, kesret ve vahdet) temsil eder. Güney duvarındaki kapıdan geçilen muhabbet divanı dikdörtgen planlı olup (5.75 x 4.50 m.) meydan evindekinin küçüğü olan bir bindirme kubbe ile örtülüdür. Dergâh Avlusu’nda bulunan ve Nadar Avlusu’ndakinden çok daha küçük kapsamlı olan mihman evinde görevli olan baba, ziyaretçileri kabul ederek isteklerini Dede Babaya aktarmakta, ayrıca bu birimde görevli olan dervişler Has Bahçe’nin bakımını üstlenmekteydi. Büyük olanı misafirlerin ağırlanmasına, küçük olanı mihman evi babasına edilmiş iki birimden meydana gelir. Doğrudan Dede Babanın denetiminde bulunan kiler evi, önemli tarikat eşyasının (tesbihler, buhurdanlar, çerağlar, teberler, nefirler, keşküller, teslim taşları vs.), ayrıca Hacı Bektaş-ı Veli Türbesine ait anahtarların muhafaza edildiği, türbedarlık hizmetinin yanı sıra Pir Evi’nin muhasebe ve levazım işlerini üstlenen birimdi. Dede Babayı ziyarete gelenlerin bekleme mekanı olan bir sofa, Dede Babanın misafirlerini kabul ettiği ocaklı bir divanhane, kiler evine ait özel mutfak ile anbar birimlerinden oluşmakta, bunların doğusunda da Dede Babanın kışlık odası bulunmaktadır. Fevkâni konumu ile, Dede Babanın kendisi gibi, külliyenin bütün birimlerine egemen olan Dede Baba köşkü dış sofalı (hayatlı) ve üç birimli bir köşktür. Mimari ayrıntıları klasik Osmanlı üslubunü yansıtmakta, inşa tarihi tam olarak tesbit edilememişse de barok etkilerin başgösterdiği XVIII. yüzyıl ortalarından daha eskiye ait olduğu söylenebilmektedir. Dergâh Avlusu’nun kuzeyinde, mescit ile Dede Babanın kışlık odasının arasında yer alan Altılar Kapısı’ndan, kutsallık bakımından en önemli birimleri barındıran üçüncü avluya geçilmektedir. Klasik Osmanlı üslubundaki Altılar Kapısı’nın basık kemeri siyah ve beyaz mermer ile örülmüş bir teslim taşı ile taclandırılmıştır.
Hazret Avlusu (Huzur Avlusu) olarak adlandırılan üçüncü avluda, Altlar Kapısı’nın karşısında, “Huzur-u Pir” olarak anılan, Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi’ni, Güvenç Abdal Kümbedi ile Resûl Bâlî Kümbedi’ni, Kızılca Halvet’i ve Kırklar Meydanı’nı barındıran bina bulunur. Kırklar Meydanı’nda Bektaşilik’teki oniki âyinden, “bahçeden gül koparmak” tabiri ile ifade edilen diğer altı âyin icra edilmekte, ayrıca yeni Dede Babayı seçen büyük kurul da burada toplanmaktaydı. Hazret Avlusu’nun doğu kesimi ise Balım Sultan Kümbedi ile hazireye ayrılmıştır. Dulkadiroğulları’nın son emiri Şehsuvar Bey oğlu Ali Bey tarafından 925 (1519) yılında yaptırılan ve Selçuklu kümbetlerinin geleneğini sürdüren Balım Sultan Kümbedi Anadolu’da kendi türünün son örneği olarak değerlendirilebilir. Koyu sarı renkte kesme taşlar ile inşa edilmiş olan yapıda, asıl kümbedin batısında iki tane giriş bölümü yer alır. Bunlardan ilki dikdörtgen planlı (7.00 x 3.00 m.)ve düz damlı bir revak olup üç adet sivri kemer ile batıya açılmakta, diğerlerinden biraz daha yüksek tutulmuş olan ortadaki kemerin üzerinde bir teslim taşı bulunmaktadır. Kemerleri taşıyan bodur sütunların başlıklarındaki yaprak ve volüt motifleri revağın XVIII. yüzyılın ikinci yarısında ya da XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde onarım geçirmiş olduğunu gösterir. Tekkelerin faal olduğu dönemde bu bölümde, mücerred derviş olmak isteyenlerin belirli bir erkân ile kulakları delinmekteydi. Söz konusu revağın önünde, solda silindir biçiminde, üzerinde istifli sülus ile bir beytin yazılmış olduğu mermerden bir sütun Bektaşilerce “binek taşı” olarak adlandırılmakta, ziyaretçiler tarafından kucaklanan bu taşın bulunduğu yerde, 1527’de, Osmanlı Devleti’ne isyan eden Şah Kalender’in katledildiği rivayet edilmektedir. Ayrıca kümbedin önünde yer alan kara dut ağacı da Bektaşiler arasında kutlu sayılmakta, Hâce Ahmed Yesevî tarafından Horasan’dan Diyâr-Rûm’a atılan ve Sulucakarahöyük’e düşerek burada yeşeren ağaç olduğu kabul edilmektedir. Giriş eyvanın doğu duvarındaki basık kemerli kapının yüzeyi şemse biçiminde taş kakmalar ile süslenmiş, ayrıca kapıyı kuşatan, kırmızı ve sarı renkli kesme taşlar ile örülmüş dikdörtgen çerçeve ile sivri kemerli niş, içinde teslim taşlarının bulunduğu geometrik bezemeler ile donatılmıştır. Kareye yakın dikdörtgen planlı (4.10 x 3.70 m.) olan ikinci giriş bölümü örten basık çapraz tonozun merkezine 1.70 m. çapında küçük bir kubbe yerleştirilmiş, bu kubbenin eteği sekiz adet yarım kubbecik ile kuşatılmıştır. Doğu duvarının ortasında kümbet harimine açılan kapı yükselir. Geometrik geçmeler ile bezeli dikdörtgen çerçeveler içinde yer alan kapının basık kemeri üzerinde, rûmiler ile dolgulu şemseler sıralanmakta, kemerin üzerinde kümbedin Arapça inşa kitabesi bulunmaktadır. Kare planlı bir kripta (7.00 x 7.00 m.) üzerine oturan asıl kümbet dışarıdan sekizgen, içeriden kare (4.30 x 4.30 m.) planlı olup bu mekanı örten kubbe sekizgen piramit biçiminde bir külah ile sarılmıştır. Üçgen pandantifler ile önce kareden sekizgene geçilmekte, kubbe sekizgen bir kasnağa oturmaktadır. Güney ve doğu duvarlarında, dikdörtgen açıklıklı, mermer söveli, demir parmaklıklı ve sivri hafiletme kemerli bir açıklıklı, mermer söveli, demir parmaklıklı ve sivri kemerli bir açıklık ile ana mekana bağlanan, dikdörtgen planlı, yarım beşik tonozlu bir çıkıntı bulunmaktadır. Buradaki ki anonim kabirden büyük olan, Şah Kalender’e (ö. 1527)izâfe edilir. Ana mekanda Balım Sultan tek başına gömülüdür. Duvarlar ve üstyapı, Cumhuriyet dönemi onarımına ait olan, XV. Yüzyıl üslubunda kalemişleri ile bezelidir. Külahı taclandıran alem mermer bir küreye ile, Hacı Bektaş-ı Velî’nin Horasan’dan Anadolu’ya güvercin suretinde geldiği yolundaki efsaneye bağlanan madeni bir güvercin figüründen oluşur. Hacı Bektaş-ı Velî Türbesini, Resûl Bâlî ve Güvenç Abdal kümbetlerini, Kızılca Halvet’i ve Kırklar Meydanı’nı barındıran bina, farklı tarihlere ait bu bölümlerin birbirine eklemlenmesi sonucunda teşekkül etmiştir. Yapının işgal ettiği alan düzgün olmayıp en geniş yerinde boyutları 28.25 x 25.00 metreyi bulur. Duvarları kesme taş örgülü olan mekanlar, türbe ve kümbet birimleri dışında ahşap kirişler ile örtülmüş giriş revağı ile Kırklar Meydanı’nda, ahşap tavanların içine küçük kubbeler yerleştirilmiştir. Hazret Avlusu’nun kuzey sınırında yer alan ve cephesi üçgen bir alınlık ile taclandırılmış bulunan giriş revağı üç sivri kemer ile güneye açılır ve kendi içinde üç birimden oluşur. Yapı kuzeye doğru alçalan bir yamaç üzerinde inşa edildiğinden girişe ayrılmış olan ortadaki birime basamaklar ile inilmekte, dede babalara ait oniki mezarın bulunduğu, açık türbe niteliğindeki yan birimler ise yüksekte kalmaktadır. Kırklar Meydanı’nın önündeki giriş bölümüne açılan ve “Ak kapı” olarak anılan tackapı bütünüyle mermerden yontulmuştur. Taçkapı nişinin sivri kemeri mukarnaslı yastıklara oturmakta, nişin yanlarındaki, mukarnas dolgulu kavsaraları ile yarım sekizgen planlı birer hücre yer almaktadır. Basık kemerli kapının, (S) profilli takozlara sahip olan söveleri yıldızlı geometrik geçmeler ve kakma teslim taşları ile bezelidir. Ayrıca kilit taşında kandil biçiminde istiflenmiş “yâ Allah” ibaresi, kemerin üzerinde de çift başlı Selçuklu kartalı kabartması bulunmaktadır. Taçkapının oranları ve bezeme özelliklerinin yanı sıra söz konusu amblem, Selçuklu hanedanının çöküşünden (1308) az önceye veya onların varisleri olduklarını iddia eden Karamanoğulları’nın erken dönemine(XIV. yüzyılın başlarına veya ilk yarısına) ait olduğunu gösterir. Ak Kapı’yı izleyen dikdörtgen planlı (7.50 x 3.80 m.) mekanın örtüsü, iki sivri beşik tonozun kuşattığı, sekizgen kasnaklı, 2.50 m. çapında küçük bir kubbeden meydana gelir. Batı duvarındaki sivri kemer, içinde ancak bir kişinin namaz kılabileceği boyutlarda (2.25 x 0.90 m.) , “namazgâh” denilen ve Selçuklu üslubunda, mukarnaslı küçük bir mihrabı barındıran halvethaneye açılır. Doğu yönündeki küçük boyutlu (2.50 x 2.00 m.) ve beşik tonozlu Kızılca Halvet “Çile Damı” olarak da anılmaktadır. Basık kemerli kapısının söveleri (S) profilli takozlar ile donatılmıştır, kilit taşı yerinden oynayarak aşağıya doğru sarkmıştır. Kırklar Meydanı’na açılan ve sözkonusu bölümün mimarisi gibi Osmanlı-Karamanoğlu karışımı bir üslubu sergileyen ikinci taçkapının üzerindeki Arapça kitabede 960 (1552-53) da Yâsinâbâd emîr-î livâsı (sancak beyi) Murad bin Abdullah tarafından yaptırıldığı belirtilmiştir. Mukarnaslı bir çerçevenin kuşattığı taçkapı rûmiler ve şakâyıklar ile bezelidir. Kırklar Meydanı’nın boyutları, doğu ve batı yönlerinde, kabirlerin sıralandığı sekiler sayılmaz ise 10.60 x 9.00 m. kadardır. Mekânın kuzey ve güney duvarlarına oturan tavan kirişlerini üç sivri kemer taşımakta, kemerlerin arasında, âyinlere ayrılmış olan iki dikdörtgen birim bulunmakta, doğudaki birimin güney duvarında Hacı Bektaş-ı Velî Türbesi’nin girişi, kuzey duvarında ise, yapının dışından “pîre niyâz edilen” ve Bektaşiler arasında “medet-mürevvet penceresi” olarak anılan açıklık yer almaktadır. Günümüzde Bektaşilik ile ilgili çeşitli tekke eşyasının sergilendiği, âyinler sırasında uyandırılan ünlü kırk Budak Şamdanı’nın da özgün yerinde durduğu Kırklar Meydanı’nın duvarlarında, ayrıca binanın barındırdığı diğer birimlerde görülen kalemişleri, Cumhuriyet dönemi onarımı sırasında, XV. ve XVI. yüzyıllara ait motifler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Kırklar Meydanı’nın doğu yönündeki sekinin güney duvarında yer alan sivri kemer, Hacı Bektaş-ı Velî’nin halifelerinden Resûl Bâlî’ye (ö.1278-79) ait, dikdörtgen planlı (7.50 x 4.50 m.) kümbede açılır. Batıdaki sekinin güneyinde de kare planlı (4.25 x 4.25 m.) Güvenç Abdal Kümbedi yer alır. XIII. yüzyılın son çeyreğine ait Hacı Bektaş-ı Velî Türbesi’nin kapısı Selçuklu üslubuna bağlanan oranları ve süsleme proğramının yanı sıra barındırdığı bazı sembolik unsurlar ile de dikkati çeker. Kapının dış çerçevesi geçmeli rûmîlerden meydana gelmekte, bunu iki zencirek kuşağı ile geometrik geçmeli bir kuşak izlemektedir. Girift bir kompozisyona sahip olan birinci zencireğin arasında, sağda üç tane balık motifi yer alır. Basık kemerin kilit taşı üzerinde, stilize edilmiş çift başlı Selçuklu kartalı, sövelerin takozlarında da ikişer güvercin kabartması dikkati çeker. Bu kapının “gök eşik”olarak adlandırılan eşiği kutlu sayılmakta ve niyâz edilerek üzerinden atlanmaktadır. Kare planlı (4.50 x 4.50 m.) türbenin üstyapısında üçgen pandantifler ile sekizgene geçilmekte, bunun üzerine, sekizgen piramit biçiminde bir külahın örttüğü kubbe oturmaktadır. Türkiye’nin en çok ziyaret edilen türbelerinden olan bu mekanda yalnızca Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait bir ahşap sanduka yer alır.
Bkz. Hacıbektaş. Ankara 1995.

Alevilerin yüz kızartan projesi

0

Başkentte temeli atılan ve cami ile cemevini aynı avluda buluşturan Mamak Cami ve Cemevi Projesi’ne bazı Alevi dernekleri ve Alevi dedeleri büyük destek verdi.

Türkmen Alevi Bektaşi Derneği Genel Başkanı Özdemir Özdemir, AA muhabirine, projeye destek verdiklerini belirterek, “Fethullah Hoca’nın uzattığı samimi, dost eli, düşman eli değil. Bir cemaati temsil eden bir fikir ve ilim adamının, din büyüğünün Türkiye’de yaşayan Alevi yurttaşlara karşı uzattığı el, protestolarla geri çevrilmemeli” dedi.

Özdemir, sözlerine şöyle devam etti:

“İzzetin Hoca, samimi bir insan olduğu için Türkiye’de yaşayan Alevi kardeşlerimiz için uygun görüp, uygulamak istemiş. Burada o protesto edilenler içinde Cem Vakfının genel başkanı İzzettin Doğan da var. Bizi kişiler bağlamıyor. Orada Doğan’ın temel atması değil, Gülen hocanın Alevi toplumuna sıcak bir el uzatması. Biz Anadolu Alevileri olarak bundan son derece memnunuz. Tabiki bir takım vakıflar, bir takım kuruluşlar ve kağıt üzerindeki bir takım federasyonlar karşı çıkacak.”

“Bin yılın projesi”

Yapılanın bin yılın projesi olduğunu kaydeden Özdemir, “Projeye karşı gelinmesi Anadolu Alevileri olarak bizleri üzüyor. Tabiki orada tepkiler oldu. Ülkenin birliğini, bütünlüğünü istemeyen bir takım marjinal gruplar, bir takım da siyasi partilerin körüklemesi ile bu tip olaylara kalkıştılar. Bunlar son derece yanlış” değerlendirmesinde bulundu.

Özdemir, projeye karşı çıkanların günü geldiğinde utanacaklarından emin olduğunun altını çizerek, bir takım Alevi kuruluşlarının bu projeye “çamur at izi kalsın” mantığı ile eleştirmelerinin son derece yanlış olduğuna işaret etti. “Biz Türkmen Alevi Bektaşi Derneği olarak, bu projeye destek veriyoruz. Olması gereken buydu” diyen Özdemir, temeli atılan inşaatın 21. yüzyıla yakışan bir proje olduğunu söyledi.

Huzur ve barışa katkı sağlayacak

Aydos Dernekler Federasyonu Başkanı Nurikan Akdemir de, projeyi desteklediklerini belirtti.

Projenin toplumun huzur ve barışının sağlanmasında katkı vereceğini vurgulayan Akdemir, “İnsanların ortak paydalarını bir arada yaşayabildiği, aynı yerde insanların birbirine, kimliğine saygı gösterdiği bu projeye destek veriyoruz” dedi.

Tarihi olarak nitelendirdiği projenin birçok faydasının olacağını ifade eden Akdemir, “Sünni kesimde de Alevilik üzerine bazı algılar vardı. Onları da yıkmış olacak. Onlar da Aleviliğin ibadet şeklini, İslam’ın bir yorum farkıyla ibadet yaptığını görecekler. Bu proje ile Sünni kesimin de algıları yıkılmış olacak” ifadelerini kullandı.

Yapılan protestoların “uygun olmadığını” belirten Akdemir, “Bu eleştirenler, içinde ciddi anlamda Alevi kitlesi olmayan gruplar. Bunlar, Türkiye’de Alevi-Sünni ayrımınına yönelik bir ortam oluşturmaya çalışıyor” diye konuştu.

“Cemevlerinin statü kazanması konusunda bir adım bu”

Hacı Bektaşi Veli Kültür Eğitim Sağlık ve Araştırma Vakfı Başkanı Kemal Kaya da, Mamak Cami ve Cemevi projesinin yapımıyla ilgili protestolarda “neye itiraz edildiğini” anlamadığını söyledi.

“Cemevlerinin statü kazanması konusunda bir adım bu. Oradaki arkadaşların neye itiraz ettiğini anlayabilsem… Belki sermayesine itiraz ediyorlardır ama şu var, susamışsınız, suya ihtiyacınız var, suya birisi kova sallamış, ‘bu kova senin kovan’ diye içmemezlik yapar mısınız?” diyen Kaya, demokratik haklar çerçevesinde protestoların olabileceğini ancak “Ben yaptırmam, ben ettirmem” anlayışının doğru olmadığını söyledi.

3 bin 264 metrekare inşaat alanı olacak kompleksin, içerdiği birimlerle herkese hizmet edeceğinin altını çizen Kaya, “Asimilasyondan bahsedenler oldu. Cemevi yapıldıktan sonra lütfen itiraz eden herkes gelsin, denetlesin. Onların kafasındaki Alevi anlayışına uymayan bir cemevi varsa o zaman itiraz etsinler. Dedeler destekliyor, onların itirazı yok” ifadesini kullandı.

Projenin 2015’in muharrem ayında tamamlanması için çalışıldığını kaydeden Kaya, tek bir kapıdan geçerek avluya ulaşılacağını, insanların kendilerine yakın gördükleri kapıya yönelerek ibadetlerini yerine getireceğini belirtti. Kaya, aşevi, konferans salonu ve sohbet alanlarının da yer alacağı kompleksin, ortak yaşam kültürünün hayata geçirilmesi için önemli olacağını ifade etti.

“Proje güzel bir yorum”

Alevi dedesi Celal Abbas Bektaşoğlu ise projeyi “güzel bir yorum” olarak nitelendirdi.

Camiye de cemevine de gideceklerin belli olduğunu dile getiren Bektaşoğlu, “Yıllardır siyasi amaçlarla vatandaşı gerdiler. Çeşit çeşit olmayacak lüzumsuz şeyler söylediler” dedi.

Projenin önemli katkılarının olacağını bildiren Bektaşoğlu, aynı avluya gireceklerin en azından selamlaşmasının bile yakınlaşmanın sağlanmasına katkı sağlayacağını kaydetti. Bektaşoğlu, “Senelerdir zıtlaşıldı, ne geçti elimize, hangi tarafın eline ne geçti” diye sordu.

Yapılan protestoların “haksız” olduğunu savunan Bektaşoğlu, “Protestocular marjinal gruplar. Suyu bulandırmak istiyorlar. Onların amacı üzüm yemek değil bağcıyı dövmek” dedi.

Seyit Derviş Tur: Protesto için sokağa çıkan canlarımız eski siyasetçilerdir

“Baba Mansur” soyundan gelen Alevi kanat önderlerinden Seyit Derviş Tur, Ankara’da temeli atılan “Cami-Cemevi Kültür Merkezi”nin Alevi-Sünni kadeşliğini pekiştiren bir proje olduğunu söyledi.

“Protesto için sokağa çıkan canlarımız eski siyasetçilerdir” diyen Tur, “Bu eski siyasetçilerin çoğu şimdi derneklerimizin, federasyonlarımızın, vakıflarımızın başına geçtiler. Bunlar, Alevilerin bugüne kadar gelen hükümetlerle olsun bugünkü hükümetle olsun hiç bir zaman barışık olmasını istemezler” şeklinde konuştu.


İNTERNET HABER – ‘Cami-cemevi-aşevi’ projesinde tepkilere rağmen geri adım atılmayacak. Sırada İstanbul Kartal, İzmir Çiğli, Çorum, Adana ve Gaziantep projeleri var.

Radikal’in Ankara’dan sonra beş ayrı kentte benzer proje hayata geçirilecek. Bu yerlerin İstanbul Kartal, İzmir Çiğli, Gaziantep, Adana ve Çorum olduğu öğrenildi. Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Eğitim Sağlık ve Araştırma Vakfı Başkanı Kemal Kaya, projeye karşı çıkanlara diyalog çağrısı yaptı. Protestoların demokratik bir hak olduğunu söyleyen Kaya, “Bizler de onlar da medeni insanlarız. Kimin kafasında hangi soru işareti var ise bize aktarsın. Her türlü diyaloğa, soru işaretlerini gidermeye hazırız” dedi.

Projeyi yürütecek olan Hacı Bektaş-ı Veli Kültür, Eğitim, Sağlık ve Araştırma Vakfı’nda ikisi Sünni 10 yönetici bulunuyor. Kendisi de Alevi olan Vakıf Başkanı Kemal Kaya, Alevi kesimden gelen tepkileri anlamakta zorlandığını söyledi. Bu projenin cemevlerinin ‘statüsü’ açısından bir kazanım olduğunun altını çizen Kaya, karşı çıkanların en büyük kaygısı olan ‘Sünnileştirme-asimilasyon’ iddialarına da açıklık getirdi.

DEVLET PROJESİ DEĞİL
Alevileri Sünnileştirme gibi projeleri olmadığını vurgulayan Kemal Kaya şunları söyledi:
“Bu proje devlet projesi değildir. İki özel kuruluşun gönülleri kazanmaya dönük çalışmasıdır. İlk kez de uygulanmıyor. Bu model Hacı Bektaş’ta var. Biz her caminin yanına cemevi olsun demiyoruz. İhtiyaç olan yerlerde olabilir. Tarihte Alevilerin devletle sorunu olmuştur ama halk arasında Alevi-Sünni sorunu olmamıştır. Çorum, Maraş, Sivas olayları da böyledir. Dedeler, Alevilerin kanaat önderleridir. Cemleri de dedeler yapacak. Eğer ‘asimilasyon-Sünnileştirme’ gibi kaygıları olanlar varsa gelsinler cemleri denetlesinler.”

MAHALLE BASKISI VAR

Mamak’ta Alevilerin yoğun yaşadığı Tuzluçayır’da temeli atılan proje polis müdahalesine yol açan gösterilere neden olmuştu. Vakıf yetkilileri, Alevilerin büyük çoğunluğunun projeyi desteklediği düşüncesinde. Bazı Alevi dedelerinin telefonla arayıp “Tarihe not düştünüz” sözleriyle destek verdiğini söyleyen bir vakıf yetkilisi, “Maalesef yoğun bir ‘mahalle baskısı’ yaşanıyor. Sessiz çoğunluk projenin yanında yer alıyor” dedi.

İYİ NİYETLİ OLSA DAHİ OLUMLU ADIM DEĞİL

Eski AKP İstanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu: Sayın İzzettin Doğan’ın “Böyle bir kompleks inşa edilecek, parayı da onlar verecek” yaklaşımı rencide edicidir. 12 Eylül’ün ‘karıştır barıştır’ politikası akla geliyor. İnsanlar inançlarından mutludur; onları dönüştürücü çabalara gitmemelidir. Bu girişimi iyi niyetli dahi olsa, anlamlı ve olumlu bulmuyorum.

Şah Kulu Sultan Dergâhı Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Taştekin: Keşke bu proje Başbakan veya Cumhurbaşkanımız tarafından ilan edilseydi. O zaman toplumsal barışa dönük bir adım olurdu. Gülen Cemaati ile parelel düşünen İzzettin Hoca’nın bu proje için Alevilerin fikirlerine başvurması gerekirdi. Sonunu düşünmeden ‘evet’ demesi bizi incitti, kendisini küçük düşürdü. Bizim talebimiz, cemevlerinin yasal statüye kavuşması ve laik devletin inanç merkezlerine karışmamasıdır. O para helal midir, değil midir; biz nereden bileceğiz? Burada nasıl ibadet yapacağız? Bizim itirazımız, kompleksin cemaat tarafından yapılmasınadır. Düşünün, Aleviler ramazan ayında buraya gitti, saz çaldı, o zaman ne olacak?

Hacı Bektaşi Veli Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez: Alevi geleneğinde cami yoktur. Hacıbektaş Dergâhı’nda vardır fakat o da Osmanlı tarafından zorla yapılmıştır. Proje asimilasyon programıdır.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu: Dayatmacı bir zihniyetin ürünü. Kabul edilemez. Tarihsel olarak tasavvufî akımlarla yakın ilişkisi olsa da Sünni/müteşerri İslam’da anlaşıldığı şekliyle klasik bir tarikat değildir. Cemevleri Alevi ibadethanesidir.
Sünni kesimdeki yanlış algı gidecek

‘Baba Mansur’ soyundan gelen Alevi kanat önderlerinden Seyit Derviş Tur: Cami-Cemevi Kültür Merkezi Alevi-Sünni kardeşliğini pekiştiren bir projedir. Protesto için sokağa çıkan canlarımız eski siyasetçilerdir. Çoğu şimdi derneklerimizin, federasyonlarımızın, vakıflarımızın başına geçtiler. Bunlar, Alevilerin bugüne kadar gelen hükümetlerle olsun bugünkü hükümetle olsun barışık olmasını istemezler.

‘Türkmen Alevi Bektaşi Derneği Genel Başkanı Özdemir Özdemir: “Fethullah Hoca’nın uzattığı samimi, dost eli, düşman eli değil. Protestolarla geri çevrilmemeli. İzzetin Hoca, samimi bir insan olduğu için Alevi kardeşlerimiz için uygun görüp, uygulamak istemiş.

Aydos Dernekler Federasyonu Başkanı Nurikan Akdemir: İnsanların ortak paydalarını bir arada yaşayabildiği, aynı yerde insanların birbirine, kimliğine saygı gösterdiği bu projeye destek veriyoruz. Sünni kesimde de Alevilik üzerine bazı algılar vardı. Onları da yıkmış olacak. Onlar da Aleviliğin ibadet şeklini, İslam’ın bir yorum farkıyla ibadet yaptığını görecekler.

Hacı Bektaşi Veli Kültür Eğitim Sağlık ve Araştırma Vakfı Başkanı Kemal Kaya: Cemevlerinin statü kazanması konusunda bir adım bu. Arkadaşların neye itiraz ettiğini anlayabilsem… Belki sermayesine itiraz ediyorlardır ama susamışsınız, suya ihtiyacınız var, suya birisi kova sallamış, içmemezlik yapar mısınız?

Alevi dedesi Celal Abbas Bektaşoğlu: Senelerdir zıtlaşıldı, ne geçti elimize, hangi tarafın eline ne geçti? Protestocular marjinal gruplar. Suyu bulandırmak istiyorlar.

Dağlar gibiyim Ozan Vurguni

0

Ne de çok ağarmış yüzü dağların
Sevda türküleri söyler gibiyim.
Bölünmüş uykunun güzel yerinde
Çiğ yağmış üstüme ağlar gibiyim.

Aşk’a yol olursun bade içtikçe
Sevdalar dillenir, aşk’ı seçtikçe
Aşk ile büydük yıllar geçtikçe
Zülfüne gönlümü bağlar gibiyim.

Turnalar’la gezdim yurtsuz göçümde
Yıldızlaştı yıllar kara saçımda
Sessiz, kırılgan, bir duygu içimde
Ser verip sır vermez dağlar gibiyim.

Ağlamaklı çocuk kanıyor özden
Ne çok düş kırılmış, düştükçe gözden
Ozan Vurguni’yim işte bu yüzden
Asırlardan beri çağlar gibiyim…

Abdullah Oral…

İlhan Selçuk Alevi Camisi mi?..

0

İlhan Selçuk
Alevi Camisi mi?..
Fahrettin Kurt (Devlet Bakanı) açıklamış:
“… Alevilerle işbaşına geldiğimden bu yana diyalog içindeyim. Bu vatandaşlarımıza yeterince hizmet verilmemiş. İlk etapta, ibadethanelerine, camilerine Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan mali yardımı yapılmasını öngörüyoruz. Daha uzun vadede ise, Alevi dedelerinin yetişmelerine nasıl katkıda bulunuruz, onu araştırıyoruz. Yapacaklarımız, bu kesimden gelen talepler doğrultusunda olacaktır.” (Hürriyet 4 Eylül 1991)
Gazetenin verdiği habere göre ANAP milletvekilleri arasında bugüne kadar Alevi yokmuş; ama, 20 Ekim seçimlerinde Sıvas, Malatya, Tunceli ve Hatay’dan Alevi aday göstereceklermiş…
*
Ne oluyor?
Özal yönetiminde giderayak Alevi muhabbeti mi başladı? Yoksa her zamanki kurt ile kuzu öyküsü mü!..
Köşeye sıkışan ANAP bu kez Aleviler’den medet umuyor. Yöntemleri bellidir. Mazlum Alevi topluluğunun saygın bellediği “dede”leri şavullarsan “iş bitirici”liğini kanıtlamış olursun. Dedelere devlet hazinesinden “katkı”da bulunursun, birkaçını milletvekili adayı gösterirsin, olur biter. Hem Alevi topluluğu da kim? “Cahil sürüsü” değil mi? Kuzu kuzu dedelerinin ardından gidip sandıkta ANAP’a oy atarlar…
Özal yönetimi insan onurunu hiçe sayan yöntemlerinin Alevilerin üstünde de sınayacak…
Sonuç ne olur?
Sünni diktasının mezhepçi ve ayrımcı politikalarında uzun yıllardan beri ezilen Aleviler oynanan oyunun tuzağına girerler mi? Yoksa laikliğin tam anlamında geçerli olduğu, inanç özgürlüğünün fikir özgürlüğüyle birlikte gerçekleştiği, mezhepçiliğin devlet kurumlarından tasfiye edildiği bir Türkiye’yi oluşturmak yolunda mı oy kullanırlar?
12 Eylülcü Özal Yönetimi, Türkiye’nin başında bir felakettir. ANAP’ın Devlet Bakanı Kurt, apaçık din sömürücülüğüne kalkışıyor, para karşılığında Alevi oylarını toplamaya çalışıyor…
Söyledikleri de fasarya…
Alevi camilerine Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan para yardımı yapılacakmış…
Ne camisi?
*


Alevilik Müslümanlığın büyük bir kolu…
Bir İslam mezhebi…
Alevi de, Sünni gibi Hazreti Muhammet’i Tanrı’nın elçisi bilir; ama, Ali’ye geldikten sonra yollar ayrılır. Alevilerin inancı özdedir; biçime önem vermez…
Alevi şeriata karşıdır…
Oruç tutmaz…
Hacca gitmez…
Camiye de gitmez…
Şimdi Özel Yönetimi’nin hükümeti, Alevilerin olmayan camilerine devlet hazinesinden para yardımına kalkışıyor…
Alevi köylerine, Ali’yi sevmeyen devlet memurunu imam olarak atayarak cami yaptırma zorlamasına girmek, tutucu ve gerici iktidarların öteden beri baskıcı politikasıydı. Müslümanlığın Anadolu halkında içeriğini bulan Alevi mezhebine düşmanlık, ne yazık ki gün geçtikçe kızışmaktadır.
*
Sorunu daha başından yanlış temele oturtmaktan sakınmak gerekir. Alevilere yukarıdan aşağıya tepeden inme devlet ihsanıyla sağlanacak hiçbir şey yoktur; Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesi hayata geçirilsin yeter…
Bugün ilk ve orta öğretimde milyonlarca Alevi çocuğuna din derslerinde Sünni mezhebinin öğretisi belletiliyor. Sünni hocaların buyurganlığında sistemleştirilen din derslerinde, Alevi çocuğu ancak inançlarını yadsıyıp vicdanına ters düştüğü zaman iyi not alabilmektedir.
İnsanlığın inanç tarihinde orta çağı aratacak bir baskı sistemi Türkiye Cumhuriyeti’nin milli eğitiminde geçerlidir; 12 Eylül Anayasası’nın getirdiği bu zulme son verilmeli…
ANAP iktidarı, daha geçerli adıyla Özal Yönetimi kimi Alevi dedesinin ağzına bir parmak bal çalacağı yerde laikliğin gereğini yerine getirsin…
Cumhuriyet – 05.09.1991

ALEVİ-BEKTAŞİ SORUNU (Son Araştırmalardan Bazıları)

0

Irene Melikoff
ALEVİ-BEKTAŞİ SORUNU (Son Araştırmalardan Bazıları)
30 yıldır, Aleviler arasında yaptığım araştırmalarımı bir araya topladığım kitabıma(1) son noktayı koyarken, eksiksiz bir çalışmayı yerine getirmiş olduğumu söyleyemeyeceğimi farkettim. Zira, Alevilik ve Bektaşilik, yeniden güncelleşirken sürekli değişmektedir. Ancak bazılarının beklenmedik bir biçimde ortaya çıkardığı sorunun bir noktasını açığa kavuşturduğumuzu sanıyoruz. Kendimizi karışıklıklar ve hareketli olaylar karşısında bulunmaktayız.
Önceden sezinlediğim ve çözümlenmesi gereken sorunların çözümü için, gerekli araçlar olmadan ilk taslağını yaptığım bazı çözüm noktalarını ortaya koymaya hazır olduğum ve sonunda ancak bitirebildiğim yapıtım.
Bu önemli yapıtta, Alevilik ve Bektaşiliğin benzer yanlarının bulunduğu görülmektedir. Oysa ben, burada bazı ayrıntılara yer vereceğim. Yüzyıllardan beri karşı karşıya kaldığı işkencelere karşın, sarsılmayan bir inanış. Fakat bu ayrıntılar, yalnız zamanın deneyine dayanmasını bilen bir kuralı haklı çıkaran bir görünümü ortaya koymaktadır.


TRAKYA BEKTAŞİLİĞİNİN YEREL ÖZELLİĞİ
1969 Eylül’ünde Hacıbektaş’a ilk ziyaretimden sonra, Bektaşilik’le ilgili ilk araştırmama başladığımda dikkatimi çeken ilk şey, katı Şiiliğin tüm karakteristik özelliklerini taşıyan bir inancın, İmami (İmameci) Şiiliğe bağlanması olmuştu, Yeniden dirilme inancı, Tanrının insan suretinde zuhur etmesi, zuhur eden Tanrı suretinde Ali’nin yüceltilmesi. Bununla birlikte,her fırsatta ve törenler sırasında dolayısıyla 12 İmam’ların anılmasının yinelenmesini işite işite,göre göre gerçeği kabullenmek zorunda kaldım.
Birkaç yıl sonra, Bulgaristan’a yaptığım bir gezi sırasında, Trakya’da bazı Bektaşi tekkelerini ziyaret etme olanağını bulmuştum. Önce, Varna ile Balşık arasında Botova’da (şimdiki Dobrovist) Akyazılı Sultan Tekkesi. Burada, yedi köşeli bir Meydan Evi’nin olduğu, içinde derviş mezarı olan bir Türbe’yi de bulunca çok şaşırmıştım. Türbenin yanında bulunan 7 köşeli taştan yapılmış imamet, 7 ocaklı bir tandırı içinde saklıyordu.(2)
Aynı 7 köşeli plan, Hasköy’de (şimdiki Hasova) Otman Baba Tekkesi’nde de bulunmaktadır. Bu Tekke’de, giriş duvarının üst kısmında 7 dallı bir rozet bulunur. Yedi dallı bir yıldız, çitin güney-doğu kısmındaki bir taşın üzerinde figür olarak yer almaktadır. (3) Otman Baba,1478-79’da ölmüştür. O, Akyazılı Baba’nın müridi olmuştu. Akyazılı Baba’nın türbesi, 1506’da yapılmıştır.(4) Akyazılı Baba’nın, müridleri arasında, 1519 (925)’da Hurufiliğin öncüsü Fazlullah’ın tanrısallığının açıklandığı bir Faziletname yazan hurufi ozan Yemini de bulunmaktadır. (5) Muhyiddin Abdal’ı 16.yüzyılın bir başka hurufi ozanı, şiirleri’nde,türbesi Balşık(6) yakınlarında bulunan Akyazılı İbrahim Baba ve Otman Baba’yı anmaktadır. Otman Baba ve Akyazılı İbrahim Baba, Işık diye adlandırılan hurufi grup ve Abdalan-ı Rum’lardandır.(7) Işıklar tekkeleri, Anadoluda Seyitgazi ve şimdiki Bulgaristan’ın çeşitli bölgeleri olan Varna, Balşık, arasında bulunan AKYAZILI’da Filibe’de (plovdiv) ve Tatar Pazarında bulunmaktadır.
Ahmet Refik tarafından yayınlanmış belgelerde,1572’de, Filibe ve Tatar Pazarı’na (belge no:48 41) yerleşmiş Işık dervişlerinden sözedilmektedir. Her iki belgede, bu Işıklar’ın “hurufi mezhebi”ne bağlı oldukları belirtilmektedir.(8)
Mimari yapıda 7 köşeli benzer plan, Bulgaristan’ın güney-doğusunda Nova Zagara’ya 15 km uzaklıkta Kalugeravo köyüne yakın Kıdemli Baba tekkesinde de görülmüştür(9) Beyaz mermerli 7 köşeli türbe, iyi korunmuş bir durumdadır. Fakat tabanı da yedigen olan tekkenin asitane’si sadece taş yığınlarından oluşmuştur.
Bay Kiel’e göre, türbe 1413-1420 tarihleri arası olsa gerek, Osmanlı mimarisinin eski dönemine dek uzanmış olmaktadır. 16. yüzyılın sonlarında yaşadığı varsayılan Otman Baba ve Akyazılı Baba’nın türbelerine göre daha eskidir. Trakya’nın diğer Bektaşi dergahları, Rodop’ta, Ljumovir Mikov, hatta Bernard Lory tarafından mimari açıdan bir açıklaması yapılmasından sözedilmiştir.(10)
Biz, özellikle son olarak bir görünümü ayrı tuttuk ve bir çok kez ziyaretlerde bulunduk. Ravet’in yukarısında, İsparih’e yakın Razgrad’dan 17 km. uzaktaki Deliorman’daki Demir Baba Türbesi(11)
Deliorman, Bulgaristan’da Kızılbaşlar’ın ana merkezidir.1983’de bu bölgeye yaptığım ilk gezim sırasında, bana bunlar hakkında kuşkusuz gerçekle bağdaşmayan, yaklaşık 90 bin kişinin oturduğuna dair bilgi verildi. İnanışları, Türkiye Alevileri’nkinden farklı değil. Bununla birlikte Hacı Bektaş’a bağladıkları, adını andığım ilk makalemde de belirttiğim önemli bir ayrılığın dışında. Razgrad yakınında, Sevar (eskiden Caferler) köyünde, bir köylünün yanında kaldım ve Madrevo’nun (eski adı Nesimi Mah.) diğer köylerini de bir kaç kez ziyaret ettim.
Sevar köyü, ortadan geçen bir yolla ikiye ayrılmış durumdadır. Bir tarafında, Kızılbaşlar’ın “Türk” diye çağırdıkları Sünniler yaşamaktadır. Öte tarafta ise, nüfusu öteden beri sürekli değişen ikibin Kızılbaş yaşamaktadır. İki yıl bu yerleri yeniden incelememe rağmen, oturanların çoğu Bulgar adlarını taşıyordu. Beni karşılamaları biraz içten, biraz da hayli sıkıntılı olmuştu.
Bu Kızılbaşlar’ın inançları, bir Ayin-i Cem sırasında anlayabildiğim kadarıyla Alevilerinkiyle aynı: Ali’nin tanrılaştırılması,12 İmamların ululaştırılması ve Kerbela şehitleri. Aynı nefesler söyleniyordu. Pir Sultan Abdal’ın nefesleri, özellikle büyük bir saygınlığa, değere sahipti. Eski bir güneş kültünün kalıntısı, görünüşte bir sufilik görüntüsü çizmektedir.
Buna karşın, Türkiye’de ise Aleviler ve Bektaşiler, Hacı Bektaş’ı ulu,Pir görürler. Deliorman Kızılbaşlar’ı, Sürek (12) denilen iki kola ayrılırlar: Çarşamba günü toplandıkları için, bazen perşembe akşamı, Çarşambalı diye çağrılan ve Pazartesi günü toplandıkları için Pazartesili diye çağrılan ve sadece Hacı Bektaş’a ikinci derecede bir yer veren Babailer. Ben, bu sonuncular arasında bulundum.
Babailer ,dualarında Hacı Bektaaş’tan çok Demir Baba, Kızıl Deli ya da Sarı Saltuk’u yardıma çağırırlar. Deliorman’da yardıma çağrılan eren kişi, tekkesi İsperik’le Kubrat arasındaki Zavet’te bulunan Demir Baba’dır.
Eski bir Trakya türbesinin bulunduğu yerleşim alanı üzerine inşa edilmiş olan bu Tekke’den birçok kez söz edilmişti. (13) Tekke, Dipsiz Göl diye anılan derin bir vadi içinde yer almaktadır. Burada, eren kişinin kaya içine elini sokmasıyla fışkırmış olan kutsal bir su kaynağı vardır. Bu bölgenin insanları, düzenli olarak kuraklığa ve içecek su kıtlığına yol açan yazın kavurucu sıcaklığında bu su kaynağına ihtiyaçlarını karşılamak için gelirler.

Geleneğe göre, Demir Baba, Şeyh Bedrettin’in yandaşlarından biridir ve Silistre’den birlikte gelmişlerdir. Şeyh’in asılmasından sonra derviş olarak yaşayacağı Dipsiz Göl’e çekilmiştir.
Bu Türbenin ayrıntılı bir betimlemesi için, daha önce L. Mikov’un makalesine (14) başvuracağız. Türbe, Akyazılı, Baba, Otman Baba ve Kıdemli Baba’nın türbeleri gibi yedi köşeli bir plan üzerine yapılmıştır. Deliorman’da oturan insanların anlattıklarına göre, türbenin ünü, büyük ölçülü, metalden yapılmış olması idi ve yedi kanat oluşturuyordu. Yedi dallı bir yıldız, türbe girişinin güney-doğu tarafı üstünde, bir duvar oyuğunun tavanı üzerine yerleştirilmiştir. Çitin güney kısmında, yedi dallı biir rozetle süslenmiş bir taş vardır. Çitin aynı kısmında süslenmiş bir başka taş üzerinde, kenarlarına yedişerli işlemeli çift sıradan oluşan büyük bir yapıt görünümü buluruz. Hepimizi ortak bir noktada buluşturan Trakya’daki 4 türbeyi tanıtmaya çalıştık. Mimari yapıları ve dekorları, 7 sayısı için bir tercih izlenimi bırakmaktadır. Bir başka deyişle, bu tapınaklar, Şii 12 İmam Kültüne değil, fakat İsmaililiğe bağlanmış olsa gerek. Bu türbelerden ikisi, Hurufiliğe bağlı gibi görünmektedir. Türbenin ulu kişileri Otman Baba ve Akyazılı Baba, 16.yüzyıl Hurufi ozanlarından Yemini ve Muhyiddin Abdal tarafından anılmışlardır.
1519’da yazılmış bir Faziletname’ye sahip Yemini, Akyazılı İbrahim Sultan Tekkesi’nin bir dervişi idi. Şiirlerinde, üstadı (mürşidi) Fazlullah’ın tanrısallığını anlatır. Muhyiddin Abdal’ın kendisi de Akyazılı Sultan Baba’ın bir müridi olmuştur. Şiirlerinde Otman Baba’ya övgüler dizer ve bize 883(1478-79)’de ansızın ölümünden sonra, Akyazılı İbrahim Sultan’ın 900(1501)’de “Kutb” “Abdalların Kutbu” olarak düşünüldüğünü bize göstermektedir. Muhyiddin Abdal, Ali’yle karşılaştırıldığı Hacı Bektaş ve Sultan Bali (Balım Sultan)’yi de anmaktadır. Bunlar, bize kendi dönemlerinde Hurufiliğin daha önce Bektaşilikle bütünleştiğini kanıtlamaktadır.(15) Hurifilik,1394’de Nahcivan’da Alincak’ta Timurlenk’in oğlu Miran Şah tarafından gerçekleştirilmiş olan Fazlullah Astarabadi el Hurufi’nin ölümünden sonra Anadolu’da ve özellikle Rumeli’de yaygınlaşacaktır. Hurufilik öğretisi, çeşitli işkencelerden geçen Fazlullah’ın müritleri tarafından yayılacaktır. Hurufiliğin başta gelen propagandacılarından biri -ve kuşkusuz en büyük- Bağdat bölgesinde doğmuş, uzun zamandır Iraklı bir Türk olduğuna inandığımız azeri bir Türk olan Seyid İmameddin Nesimi olur. Bugün, Azerbeycanlı araştırmacıların sayesinde Nesimi’nin Sirvan’ın başkenti Semahi’nin yakınında, kendi adını taşıyan-ya da lakabını- bir köyde 1370’e doğru doğduğunu öğreniyoruz.(16) Nesimi Feyzullah’ın en sadık müridi ve hatta Fazlullah’ın damadı olur.1417’de Alep (Halep)’te ölümüne kadar çeşitli ülkelerde canla başla öğretiyi yaymaya çalışır. Bununla birlikte, Kabbale’yi öğreniminin temeli yapan Fazlullah’ın tersine, Nesimi, evrensel sevgi üzerine kurulan ve Muhyiddin İbni el Arabi ve ardılları (halefleri) tarafından özümlenmiş olan bilinirci (gnostik) ve yeni-platoncu öğreti olan “Vahdet-i Vücut”u “Varlığın Birliği”ni savunur.
Louis Massingnon, Nesimi’de Hallac-ı Mansur’un bir devamını görür. (17) Hurufilik, Nesimi sayesinde, özellikle insanın tanrılaştırılmasının bilimi olduğu için Bektaşiliği bütünleyen bir parça olacaktır.
Tabrizi Astarabadi el-Hurufi adıyla tanınmış olan Fazlullah Naimi,1339-49’da Astrabad’da doğmuştur. Sufilik tarafından çok çabuk benimsenmiş olarak 18 yaşında İsmaili bir mürşide bağlanır ve gençliğinde İsmailiğin kurallarını (erkânını) takip eder. 32 yaşında, İsfahan’da mistik yaşama (çileye) başlamaya karar verir ve gezginci dervişler, Kalenderiler tarikatına katılır. Mekke’ye gidip Hac görevinin yerine getirir ve Harezm’de kalır. 1376’da Tebriz’de kehanetini açığa vurur, hatta üç gün üç gece esrik halde alfabenin harflerinden gizli anlamlar çıkarır. 1386’da vaizlere başlar ve Gurgani lehçesiyle acemce yazdığı “sonsuzluğun kitabı” adlı büyük yapıtı Cavidanname’de dinsel öğretisini/ sistemini ortaya koyar.
Fazlullah, Irak ve Azerbaycan’da, Horasan’da vaizler verecektir. Fakat ölümüne kadar kaldığı ve öğretisinin merkezi olan yer Bakü’dür. En sadık müridleri Seyyid İmamettin Nesimi ve Ali al-Al’a’yı bulduğu yer, Sirvan Krallığı içindedir.
Biyografilerine göre, Fazlullah bilhassa Arap olmayan halklar, özellikle Türkler arasında birçok yandaşlara sahip olacaktır.(18) kendisinden emin olarak; Timurlenk’i korkunç sivri öğretisine kazanmak düşüncesini oluşturacaktır. Ve bu, kendi sonunun nedeni olacaktır. Timurlenk, Semerkant’ta Fazlullah’ı ölüme mahkum eden bir fetva verecek Ulema (Bilginler) Kurulu’nu toplattırır. Babası adına Azerbaycan’ı yöneten Mirane Şah tarafından engellenir. Nahcıvan yakınında Alincak kalesine kapatılır. Sonra sapık düşüncelerinden dolayı mahkum olur ve 1394’de Zilkada’nın 6. günü infazı gerçekleştirilir. O zaman 56 yaşındaydı. Fazlullah’ın ortaya koyduğu öğreti, kendi mistik yapısı içinde Panteizm (kamutanrıcılık/vahdeti vücutculuk) ve Antropomorfizm dir.(19) Şii geleneğe göre harfler bilimi, Ali tarafından kendisine verilmiş olan al-Cafer adlı gizemli bir kitap tarafından bilgi sahibi olacak olan 6. İmam Cafer el-Sadık’a çıkmaktadır (20)
Alfabenin harfleri üzerindeki spekülasyon, Cafer Sadık’ın bir öğrencisi olan sufi ve simyacı Cabir İbn-i Hayyam’ın Terazi’nin Kitabı (Livre de la Balance)’da formüle edilmiş olarak bulunur. Fakat başka bir kaynakta Cafer el-Sadık‘ın öğrencileri arasında Cabir İbni Hayyam’ın adı geçmez. Öte yandan, matematiksel ve metafizik teorilerin kaynağının eski Yunan’da, özellikle yeni-Pisagorcular’a ve Cafer’in Şii spekülasyonlara kadar uzandığını ortaya koymaktadır. (21)
Trakya, Rumeli ve Balkanlar’da Hurufilik, kendi mesajını buralara taşıyacak olan Fazlullah’ın bazı öğrencileri sayesinde daha da gelişir. Böylece, Ali Al-Al’a, Bektaşi tekkelerinde sığınak bulur, kendisi ve başkaları sayesinde Hurufilik, Bektaşilik’le karışıp bütünleşir. (22)
Ali Al-Al’a (Gıyaseddin Muhammed bin Hüseyin al-Horasani al Astarabadi), Astarabad diyalektiğinde acemce yazılmış hurufi bir kitabın, İstianame (Tanrısallığın Kitabı)’nin yazarıdır. Kitabında, dönemin belli başlı Hurufileri hakkında bilgi verir. Ali Al-A’la, 1419’da öldürülür ve Alıncak’ta hocasının yanına gömülür. O, Bektaşiler’in bir kolu olan Işıklar’ın hurufi koluna aittir. O, Ahmet Refik tarafından yayınlanmış belgelerde Işık dervişlerinden sözetmiştir. (23)
Nesimi’nin müridi ve halifesi Rafi’i, Rumeli’de, Anadolu’da ve Balkanlar’da Hurufiliği yayan kişilerden biri olmuştur. Rafi’i, Fazlullah’ın Arşame’sinden esinlenmiş olan ve 1408-9’da yazdığı türkçe bir mesnevinin, Besaretname’nin yazarıdır. O, Yunanistan’da Preveze’de gömülüdür. (24)
En tanınmış Türk hurufiler’den biri de, 1469’da Tire’de ölen Firiştezade ya da Feristeoğlu (Abdal Mecid b. Feriştah İzzeddin al Hurufi)’dur. Tire 15. yüzyılda Hurufiliğin merkezi olmuştur. Feriştezade, bir çok Türkçe kitap yazmıştır. Bunlardan biri de, 1430’da, Fazlullah’ın Cavidanname’sinin bir özeti sayılan Işıkname’dir. Türkiye kütüphanelerinde Ferişteoğlu’nun bir çok elyazmaları bulunur. (25) Ferişteoğlu, “Tanrı, eğer onu okuyabilirsen, Fazl-ı Yezdan’ın adını göreceğin biçimde insan sıfatında yarattı” diye yazmaktadır. (26)

  1. yüzyılda Hurufilik, sultan sarayının içine kadar yayılacaktır: Şahzade Mehmed, daha sonra Mehmet Fatih, hurufi bir misyonerin kendisine anlattığı bu öğretiden dolayı baştan çıkar, fakat ulemaların tepkisi o kadar sert olur ki, genç prens (Şehzade), 1444’de Edirne’de koruyucusunun diri diri yanmasını engelleyemez. (27)
    Muhteşem Süleyman, Osmanlı İmptaratorluğu’nun sapkın hurufi düşüncesini kökten kaldırmayı dener, fakat daha önce Bektaşiliğe karıştığı için bunu başaramaz. Işıklar, o kadar işkenceler görmelerine karşın, Hurufi mezhebindenmiş gibi resmen tanındılar. Öyleki Bektaşiler, her zaman hoşgörüyle karşılanmışlar ve başından beri, Osmanlı sultanları tarafından himaye görmüşlerdir.
    Fezlullah’ın İsmailik’le ilişkileri, biyografileri tarafından da doğrulanmaktadır. Eski zamanlardan beri bilinen Sami ve Yunan dünyasının kendi kökenlerine uzanan harfbilim, özellikle Şiiler’de Ali’nin sırlarının anahtarına ve kutsal kitapların gizli anlamına sahipmiş gibi düşünülmesi için bir gelişme olmuştur. Şurası apaçıktır ki, Hurufilik, içinde Kabbale’nin Antropomorfizme karıştığı bir öğreti, İsmaliğe etki yapmıştır. (28)7 sayısı için Hurufiler’in tercihi, Fazlullah’ın mezarının bulunduğu Alıncak’a yapılan ziyarette yerine getirilen ayinlerde bulunmaktadır. Bu kutsal ziyaret (hac), Mekke’ye yapılan Hac’cın yerini almaktadır. Hacılar, Maktelgah diye alınan mezarın etrafında 7 kez dönüyorlar ve Şah-Maran “Yılanların Kralı” diye adlandırılan Şah-Maran tarafından yapılmış küçük kale taşlarını fırlatıyorlardı. Biz, dökümünü yaptığımız Trakya Bektaşi tekkelerinin İsmaililer’in 7 İmam’larını düşündürten 7 sayısına hepsinin bağlandığını gördük. Bu tekkelerden ikisi, Otman Baba ve Akyazılı İbrahim Baba’nınkiler, kendi nefeslerinde Fazlullah’ın tanrısallığını ortaya koyan hurufi Bektaşi ozanlar olan Yemini ve Muhyiddin Abdal’a bağlıdırlar.Bu tekkelerin mimari yapısında 7 sayısının tekrar edilmesi, rastlantı olmayabilir. Bu bize Hurufiliğin dolambaçlı yollardan İsmailiğe bağlanması olasılığını göstermektedir. Kendi bütünlüğü içinde Bektaşiliğin 12 İmamlar kültüne içten bağlı olmasına karşın, 7 İmamlar’a olan bu bağlılık, Trakya’nın dışında yayımlanmasına sınırlı bir sayıda tutulduğunu gösteriyor.7 sayısı kültünün karakteristik özelliklerini kendisinde taşıyan Demir Baba Tekkesinin durumunu en sona bıraktık. Bununla birlikte, öteki tekkeler için kendimizi, Demir Baba Tekkesi olayı içinde, Hurufiliğin olası bir etkileşimiyle sınırlı tuttuk. Derviş Demir Baba’nın geleneksel olarak sadece, belki, bağlı olduğu Şeyh Bedrettin adını anmak zorunda kaldık. Bu durumda Şeyh Bedrettin kültü, Deliorman Kızılbaşları arasında her zaman canlılığını korumaktadır. Bu da bizi karizmatik kişiliğe sahip Şeyh’e yönelmek zorunda bırakır.Kendisine yüklenen saygınlığın azaldığı uzun yıllara karşın, Şeyh Bedrettin düşüncesi, her zaman büyük bir saygı görmüştür. Öldüğü kabul edilen gün, Kızılbaşlar, Üryanlar Semahı (Çıplaklar Dansı) denilen bir semah dönerler. Zira Şeyh, Serez çarşısında çıplak olarak asılmıştı. Kars yöresinde özellikle Sarıkamış’ta Üryanlar Semahı’nın olduğunu eskiden beri biliyordum.(29)Semah dönenler, tamamen çıplak değillerdi. Erkekler peştemal, kadınlar, bir omuz ve bir kolunu açıkta çıplak bırakan beyaz bir giysi giymişlerdi.Hurufilerin varlığı, Bedrettin’in vaaz verdiği her yerde azda olsa bulunmaktadır. Öyleki Kars bölgesinde, Fazlullah’ın önde gelen müridlerinden biri olan Ali Al-A’la, Şeyh Bedrettin’in yaşamından örnekler sunarak vaizler vermiştir.(30)Edirne, Şeyh Bedrettin hareketinin bir başka merkezi olur. Bedrettin olayıyla ilgili bir zaviye, II. Selim zamanında hâlâ vardır. (31) Buna karşın, Şeyh Bedrettin’in mirasını Hurufiler gibi, Bektaşilerden de taplayanlar vardı. Edirne bölgesinde Bektaşiler, Balkanlar’ın en önemli Bektaşi merkezi olan, Bektaşi tarikatının kurucusu Balım Sultan’ın doğum yeri olan Dimetoka (Didimatik) yakınlarında bulunan Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan)’ninkinin de yer aldığı 16 dervişe sahipti. (32) Michel Balivet, Dimetoka’da, Şeyh Bedrettin olayını Bektaşiler’e bağlayan bir zincir görür.(33) Balım Sultan’ın müslüman bir baba ve hıristiyan bir anneden doğmuş olması gibi şeyh Bedrettin’i de anımsayalım. İnanca göre, Balım Sultan’ın anası Bulgar’dır.Şeyh Bedrettin’le Hurufiler arasındaki ilişkiler, hiç bir kuşkuya meydan vermemektedir. Bedrettin, gençliğinde Konya’da Fazlullah’ın bir öğrencisi olan ve Feyzullah diye çağrılan bir Şeyh’ten ders almıştır.(34) Daha sonra, Bedrettin’i Fazlullah’ın vaazlarından etkilenmiş olan bölgelerde, özellikle Tebriz ve Azerbaycan’da buluruz. Bedrettin’in oturduğu yerlerin, Tire’de ve en sadık müridi olan Börklüce Mustafa’yla karşılaştığı Aydın illerinde bulunduğunu da belirtelim.(35)Daha önce, 1469’da Ferişteoğlu’nun öldürüldüğü yer olan Tire’nin 15.yüzyılda Hurufiliğin bir merkezi olduğunu belirtmiştik.Şeyh Bedrettin anısına mükemmel bir incelemeye kendini adayan Michel Balivet, Hurufiliğin 17.yüzyıla dek, işkencelere rağmen bu sapkın düşüncenin varolduğunu belirtmekten vazgeçmemiştir. O, Bedrettin’in öğrencilerinden bir kısmının Bektaşiler örgütünü, hatta bilimsel olarak bir araya getirdiğini ve Bedrettin’in Bektaşilerle olduğu gibi Hurufiyya ile bağlantılı olduğu tezini şiddetle savunur.(36)Hurufiler, Bedrettin’in müridleri ya da Bektaşiler, hangisi olursa olsun, Sufilikten çıkmış üç öğreti sözkonusudur. Zira, Sufizm, Şiiliğin Safeviler’in zaferinden sonra devlet dini olarak ilan edilmesinden önce olduğu gibi ezoterik (kapalı, içrek, batıni) din biçimini ortaya koyar.Demir Baba tekkesine gelince, burası, bugüne dek kuraklık dönemindeki gibi hiç kurumayan, akan bir su kaynağının fışkırdığı ormanlık bir vadinin içine yerleşmesinden dolayı kutsalmış gibi her zaman araştırılmış olan bu bölgede, eski bir Trakya türbesinin yerleşim alanı üzerine yapılmıştı.Tarihçi Aşıkpaşazade ve Nehri’nin tanıklıklarına göre, Şeyh Bedrettin’in, Deliorman’ı eyleminin merkezlerinden biri haline getirdiğini anımsayalım. O, birçok yandaşlarının bulunduğu Deliorman’daki Türkler tarafından adı konmuş olan Ağaç Denizi’ne yerleşmişti.(38)Eğer Şeyh Bedrettin’in Hurufiler’le ilişkileri, hiç kuşku yaratmıyorsa, biz öte yandan hangi noktada İsmailik tarafından etkilenmiş olduğunu pek bilemeyiz.Burada Fazlullah’ı ilgilendiren şey için, onun İsmaili bir hocadan ders aldığını ve heterodoks serseri dervişler grubundan olduğunu, ölümünden sonra Maktelgah’ına yapılan ziyaretler süresince, Şah-Maran adlı Miran Şah’a taşlar ve beddualar yağdırılırken türbe çevresinin 7 kez dönüldüğünü biliyoruz. Biz, bu durumda, Bektaşiliğin henüz biçimlenme yolunda olduğu bir dönemde inşa edilmiş olan Trakya tekkelerinin mimari düzenlemesinde hurufi bir etkiyi görmek istedik.Bektaşilik, heterodoks hareketler üzerinde yatıştırıcı bir eylemi, ilk Osmanlı sultanlarının koruduğu ve teşvik ettiği şeyi denemeye kalkışmamıştır. Sultanlar, haklı olarak gördükleri, 13 .yüzyılın sonunda ölmüş olan Hacı Bektaş’tan doğmuş akımı desteklerken Horasan’dan ara ara gelen heterodoks dervişler tarafından yayılmış bulunan Anadolu steplerinin anarşik akımlarını yönlendirecek ve denetleyebileceklerdi. Bu, Bektaşiliğin yatıştırıcı tavrı ya da 15. ve 16. yüzyılda uygulanmış ağır, vahşi baskılar nedeni ile sapkın hurufi düşüncesini önlemesi ve Bektaşiliğin antropomorfizm içinde erimesi midir? Olasıdır ki, ilk osmanlı sultanlarının öngörüleri, gelecek yüzyılların halk dindarlığının çalkantıları üzerinde bir sonuç elde etmişlerdir.Deliorman’a ilk ziyaretim sırasında, Hacı Bektaş’ın özellikle iyi farkedilmediğini görmek beni şaşırtmıştı. Kızılbaşlar, Hacı Bektaş’ı diğer erenlere tercih ediyorlardı. Bana verilen hak, Hacı Bektaş’ın, Yeniçeriler’in Pir’i olduğu ve Yeniçeriler’in kötü bir anı bıraktığıdır. Bu açıklama, bana öncelikle biraz basit geliyor. Fakat bunun üzerinde dönüşürken, bu bizi 16.yüzyılda daha önceleri Osmanlı sultanlarının yanında Bektaşiler’den yararlanıldığı ayrıcalıklı bir durumu yeniden düşünmeye itti. Hacı Bektaş’a karşı Trakya halkının düşmanca tutumu, baskıya yani eski Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir tepkinin önemini göstermektedir.Ne olursa olsun, şurası açıktır ki gizemli varlığı tarafından denetlenmiş ve yönlendirilmiş olmasına karşın, özel bir kimliğe sahip olmayan bir halk dininin karşısında buluyoruz. Bununla birlikte, bu gizemli varolmanın yararlı bir eylem olduğunun bilinmesi gerekiyor. O, başıboş ayaklanmalardan kaçındı ve kan dökülmelerini önledi.
    NOTLAR
    1) I. Melikoff,Hacı Bektaş, Efsaneden Gerçeğe, Türkiye ‘de Halk Sufizminin Gelişimi, Leiden, 1998
    2) Sevayi ERİCE, Varna ile Balçık arasında Akyazılı Sultan Tekkesi, Belleten, XXXI, No: 124 (Ekim 1967), Sf: 551-600 – Ljobomir MİKOV, Simbolika na torislata v izkustvoto na bilgarskite aliani Problemi na izkustvoto, Sofya 1996, Sf: 44-53
    3) Ljobomir MİKOV, a.g. yazı, Sf: 45-49 (illistrasyon 46)
    4) Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sufilik: KALENDERİLER (XIV-XVII yüzyıllar), Ankara 1992, Sf: 99-102-226 – M. KİEL, Sarı Saltuk ve erken Bektaşilik Üzerine Notlar, Türk Dünyası Araştırmalar, Sayı: 9, Aralık 1980, Sf: 31
  2. Sadettin Nüzhet ERGUN, Bektaşi Şairlire ve Nefesleri, I, İstanbul 1955, (2 baskı), Sf: 67-72
    6) S. N. ERGUN, agy Sf: 141-142
    7) Işıklar hakkında bkz. V. A. GORDLEVSKIJ, Izbrannye Soceneni ja, III, Moskova 1962 , Sf: 113-116; Isyki, ix evoljuc ja-ot brodiaznicestva k osedaniju v tekke (Işıklar, göçebelikten tekkelerde yerleşikliğe kadar gelişimleri)
    8) A. Refik, Onaltıncı Asırda Rafızilik ve Bektaşilik, İstanbul 1932, Sf: 31-32, 36-37.
    9) M. KİEL, A monument of early Ottoman architecture in Bulgaria : the Bektaşi tekke of Kıdemli baba Sultan at Kulugerovo-Nova Zagora, Studies in the Ottoman architecture of the Balkans, Variorum, Aldershot 1990, Sf: 54-60 (birçok mimari resimlerle birlikte)
    10) L. MİKOV, Alianski grodnici v iztocnite Rodopi, B’lgarski Folklor 3-4, 1996 (İslam i narodni tradicci), Sf: 38-61. – B. LORY, Bulgaristan’da Bektaşi düşüncesinin yayılma alanları üzerine deneme, Bektaşiyya, Hacı Bektaş’a bağlı gruplar ve Bektaşiler’in mistik düzeni üzerine araştırma, Alexandre PDPOVİC ve Giller VEİNSTEİN tarafından derlenmiş, İstanbul 1995 (Isis yayınları), Sf: 393-400.
    11) İ. Melikoff, Bulgaristan’da Deliorman Kızılbaş Topluluğu, Bektachiyya, Sf: 401-409. – Svetla KOJNOVA, Rezultati ot proucvane na dekoracijata v grobnicata na Demir Baba, B’lgarski Folklor Dergisi 3-4, 1996, Sf: 93-97
    12) Sürek, “topluluk, cemaat”
    13) Stojan STOJAKOV, Kompleksnite izsledvani ja v Kyzybaskija manastir “Demir Baba”, Sbornik istoriceski, Razgrad 1984, Sf: 43-53 -Bkz: BLORY’nin makalesinde verilen kaynakçalar, Bulgaristan’da Bektaşi düşüncenin yaygın olduğu yerler envanteri, Sf: 392-395
    14) L. MİRKOV, Simbolika na tohislata, İllistrasyonlar, Sf: 46
    15) S. N. ERGUN, Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. I. Sf: 67-72, 141-142-148. -Bkz: Hamid ALGAR, Hurufiliğin Bektaşiğe Ektisi, (ing.), Bektachiyya, Sf: 149-197.
    16) Z. KULİZADE, Xurufizm i ego predstaviteli v Azerbajdzane, Baku 1970, Sf: 149-197. -Bkz. İ. Melikoff’da bulunan, Bakü’de yayınlanmış ve Nesimi’ye adanmış başlıca kitapların listesi. Fazlullah Astarabadi ve Rumeli’de, Anadolu’da, Azerbaycan’da Hurufiliğin Yayılışı, Louis BAZIN’e sunulan Seçmeler’de, Varia Turcica, XIX, Parıs1992, Sf: 219-225 (L, harmattan yayını)
    17) Louis MASIGNON, Türk ülkelerinde Hallacı mansur Söylencesi, Opera Minora II, Beyrut 1963, Sf: 93-139
    18) Fazlulla’ın yaşamı ve yapıtı için , özellikle Z. Kulizade’nin Xurufizm i ego predstavileti Azerbajdzane adlı yapıtını öneriyoruz. Sf: 89-149, Ayrıca Abdülbaki Gölpınarlı’nın Hurufilik Metinleri Kataloğu’na da bakınız. Ankara 1973, Sf: 2-16.
    19) A. GÖLPINARLI, Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, istanbul 1969, Bf: 147-151. Ayrıca A. Gölpınarlı’nın Hurufilik Metinleri kataloğu, Sf: 16-17
    20) Enciclyopedie D’İslam2 (İslâm Ans.), Cafl (Cafer) maddesi, (T. Fahd’ın yazısı).
    21) Enciclyopedie d’islam 2 (İslam Ans.), abir b. Hayyân (P. Kraus ve M. Plesner’in yazıları). -Paul KRAUS, Jabir İbn Hayyâm: İslâm’da Bilimsel Düşünceler Tarihine Bakış, II, Kahire 1942 (Cabir ve Yunan Bilimi)
    22) A. GÖLPINARLI, Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, Sf: 155-159. – “Hurufilik Metinleri Kataloğu, Sf: 14-16. – Besim ATALAY, Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul 1340 (1924), Sf: 30-49 – Fuat KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvuflar, Ankara 1966, Sf: 95-96.
    23) Bkz. Dipnot 8.
    24) Rafi’i’nin yapıtlarının elyazmaları, A. Gökpınarlı tarafından düzenlenmiştir. Hurufilik Metinleri Kataloğu, Sf: 12-15, 25, 28, 93, 95, 100,105
    25) A. Gölpınarlı, Hurufilik Metinleri Kataloğu, 12-15, 25, 31, 33, 98, 111, 114, 116, 138, 139. İslâm Ansiklopedis’nde Firiste-oğlu / Firista-zade maddesi.
    26) Besim ATALAY, Agy, Sf: 34-38: FAZL adını simgeleyen insan yüzünün çizimi.
    27) Franz BABİNGER, Fatih Sultan Mehmet ve Dönemi, Ralph Manheim çevirisi, Princeton 1978, Sf: 34-35. Bu cezalandırmadan sorumlu şeyhülislam, Molla Fahreddin-i. Acemi’dir. (1436 / 7-1469). – Hamid ALGAR, Hurufiliğin Bektaşiliğe Ektisi, (ing.), Bektachiyya, Sf: 39-52.
    28) Hamid Algar, kitabında Fezlullah’ın aşırı Şiirliğe etkisi üzerinde kuşkular taşıdığını burada açıklamaya yararlı buluyoruz.
    29) Bu bilgi, Alevilik’le ilgili birçok kitapları bulunan Nejat Birdoğan tarafından verildi.
    30) Michel BALIVET, Mistik İslâm ve Osmanlı Balkanları’nda Silahlı Ayaklanmalar, Şeyh Bedrettin’in “Türklerin Ballac”ı Yaşamı, İstanbul 1995 (Isıs yayını), Sf: 108-111
    31) M. BALIVET, agy. Sf: 96-98
    32) I. Melikoff, Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe, Sf: 154-161
    33) Bkz. Dipnot 31.
    34) Michel BALIVET, Mistik İslâm ve Osmanlı…, Sf: 42. Yazar, Taşköprülü’yü referans gösteriyor. Feyzullah’ın aynı zamanda Fazlullah olup olmayacağını songuluyor.
    35) M. BALIVET, agy. Sf: 50-51, 56-57.
    36) M. BALIVET, agy.98, 108-111
    37) Stojan STOJANOV, Kompleksnite isledvanija v Kyzylbaskija manastir “Demir Baba” Sbornik istoriceski materiali, Razgrad 1984, Sf: 43-53.
    38) Aşıkpaşazade, Nihal Atsız yayını, Sf: 153-154 – Nesri, Kitab-i Cihan-Nûmâ, Fait Reşit UNAT ve Mehmet A. KÖYMEN ortak yayını, Ankara 1957, Sf:543-547.

Alevi-Bektaşiliğin 19. Yüzyılda Yapılanmasında Etken Olan Önemli Kaynaklar

0

Baki Öz
Alevi-Bektaşiliğin 19. Yüzyılda Yapılanmasında Etken Olan Önemli Kaynaklar

  1. Alevi- Bektaşiliğin 19. Yüzyılda Önemli Kaynakları
  2. yüzyıl, Osmanlı toplumu için -düşünsel olarak- dışa açılma yüzyılıdır. İmporatorluk yaşayanları, önceki yüzyıllara göre farklı etkenlerle karşı karşıyadır. Toplum, kabuk değiştirme olgusunu yaşamaktadır. Bu olguya, Batı’da gelişen bir takım akımlar etki etmekte ve içerik kazandırmaktadır. Laiklik, ulusçuluk, halkçılık, demokrasi, rejim, anayasa, anayasalı yönetim, yasa üstünlüğü, parlamento, parlamentolu yönetim, merkezi yönetim, federatif yönetim, yerel yönetim, insan hak ve özgürlükleri, siyasal parti, seçim, grev, toplu şözleşme, din ve vicdan özgürlüğü…vb. gibi birçok kavram, ilke, anlayış, yeğleyiş ve akımlar Osmanlı toplumunun günlük yaşamına girer.[1] Bu anlayışlar doğrultusunda toplum yeniden yapılanmaya başlar. Alevi-Bektaşi çevrelerin bu yeniden yapılanmada etkilenmeleri kaçınılmazdır. Yapı olarak yeniliklere açık olan Alevi-Bektaşilik, bu yeni oluşumla hemen kaynaşır ve hareketin içerisinde yer alır. Alevi-Bektaşi düşünce ve hareket bu yeni kavram, ilke, anlayış ve akımlarla yenilenerek, çağdaş ve güncel bir içeriğe ve niteliğe bürünür. Alevi-Bektaşilerin Yeni Osmanlı – Jön / Genç Türk – İttihat ve Terakki hareketinin belkemiğini oluşturması bundandır. 19. ve 20. yüzyıldaki Alevi-Bektaşiliğin temelinde ve ana hedefinde laiklik, halkçılık, ulusçuluk, demokrasi gibi çağdaş ve güncel olarak yaşanan ve geleceğe yol açan görüşler vardır. Olaya bu perspektiften bakılması durumunda, Alevi-Bektaşiliğin Yeni Osmanlılar, Jön / Genç Türkler ve İttihat-Terakki hareketi içerisinde yer alışı anlaşılır olmaktadır.
    a) Laiklik
    Türkler, İslamdan önce genellikle laiktirler. İslamlaşmayla birlikte Türk devletleri genelinde teokratikleşme eğilimi gösterir, toplumlarsa dinci bir yapı kazanma sürecine girerler.[2]
    Osmanlı Devleti başından sonuna doğru farklı görünümler ortaya koyar. Bu nedenle Osmanlı’da laiklik, tek boyutlu değişmez bir yapı olarak görülmez. Farklı uygulamalar, ara sıra şeriata karşı çıkışlar ve yer yer geleneklere bağlı kalış, dahası kimi kez öne çıkarmalar ve “şeri yasa”nın yanında “örfi yasa”ya da işlerlik tanınması görülmüştür. Fakat böyle de olsa, Osmanlı Devleti teokratik ve şeriatçı bir düzenin temsilcisi olmuştur. Laik görünümler ve çıkışlar oldukça cılız kalmıştır.
    Osmanlı’nın ilk dönemlerinde laik hava eser. İlk dönem padişahlar, üst düzey yöneticileri resmi (ortodoks-Sünni) İslamlığın dışındaki mezhep ve tarikatlarda yer almışlar, onlarla bağlaşıklık kurmuşlar ve devletin kurulmasına, yönetilmesine katılımlarını sağlamışlardır.[3] Giderek imporatorluklaşmayla birlikte, merkezi devlet oluşumuyla Sünnilik resmi devlet dini, resmi ideoloji olarak alınmış, bu durum Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde pekiştirilerek her türlü yetkinliğe ulaştırılmıştır.
    Gittikçe mezhep katılığı karşısında Sünni olmayan çevreler zor duruma düşmüştür. Öyle ki, gayrimüslimlere gösterilen hoşgörü Alevi gibi Sünni olmayan Müslümanlardan esirgenmiştir. 16. yüzyılda Osmanlı toplumunda dinsel bağnazlık doruktadır. Bu bağnazlık toplumun inanç, düşünce, sanat, kültür gibi her yanını kaplamıştır. Osmanlı padişahları artık Oğuz boylarının başkanlığından çok, bir Roma kayzeri olmayı benimsemişlerdir. Egemenliklerinin kaynağını ilahi bir temele dayandırırlar ve laiklikten oldukça uzaklaşırlar.[4]
    Şeriat, kollarını her yana uzatmıştır. 1550-1560 yılları arasında yalnızca Anadolu Vilayeti’nde 342 cami, 1055 mescit, 110 medrese kurulmuştur. Ancak; 626 dolayında zâviye, hankâh, kalenderhâne ve mevlüthâne gibi popülist din kurumları vardır.[5]
    Aslında Kuran ve hadislerde pek yer almayan halifelik kurumu, İslamın merkezine tam anlamıyla yerleşmiştir. Emevi ve Abbasi halifeleri dini devlet hizmetinde kullanmış, ama bir halifeden aranan ahlâk ölçülerinin hiçbirine uyulmamıştır.[6] Halifeler ayrıca İslamın özünün de oldukça dışında bir yaşam örneği sergilemiş, bunun adını günümüze kadar süren biçimiyle “İslamiyet” koymuşlardır.
    Yavuz Selim’in halifeliği alışı tartışmalıdır. Bir “gasp” olduğu üzerinde durulur.[7] Padişah-halifelerin bilinen İslamın koşullarına hiç de uymadıkları, siyasi ve diplomasi gereği bir takımını yerine getirdikleri bilinmektedir. Örneğin, hiçbir Osmanlı padişah-halifesi Sünni İslamın beş koşulundan biri olan hacc görevini yerine getirmemiştir.
    Hıristiyanlıktan olduğu gibi, İslamlıkta ruhani bir kilise yetkisi yoktur. Halifelik, 18. yüzyılın sonlarına dek siyasal bir güç durumuna gelememiştir. Osmanlı halife-padişahlığı bir kilise ya da din hükümdarlığı değildir. Padişah-halifeler için din görevi değil, devlet görevi başta gelmektedir. Bu özellikler, dinci erkle (teokrasi) tümüyle örtüşmemektedir. Osmanlı düzeni yeterince ne laik, ne de teokratiktir. N. Berkes’in belirtiği gibi yalnızca “gelenekçi”dir.[8]
    Osmanlı’da şeriata ve teokrasiye engel kimi cılız düşünce ve tutumlar varlığını korumuştur. Şöyle ki; Osmanlı’da şeriatın temsilcisi olan Şeyhülislamlık “devlet yönetiminin şeriata uygunluğunu” onamakla görevlidir. Görevi siyasal ve yönetsel değil, bilimle ilişkindir.[9] Bilim sınıfının (ulema) başıdır. Görevi, saygınlık gerektirmektedir. Divan üyesi değillerdir.[10]
    Şeyhülislamlar, 19. yüzıldan itibaren kabineye girebilirler ve toplumsal- siyasal etkinlikleri artar.[11] Verdikleri fetvalara uyulmadığı da olmuştur. Etkinliklerini zaman zaman yitirmişlerdir. Özellikle kişisel “bilgelikleri” ve yönetime yandaşlıkları nedeniyle saygınlık kuran Kemalpaşazâde, Ebussuud, Ali Cemali Efendiler dönemlerinde şeyhülislamlığın değeri yükselmiştir.[12] Oysa, gerektiğinde görevlerinden alınılabilmektedirler.[13] 1703-1909 yılları arasında yönetime gelen 162 şeyhülislamın 73’ü görevinden uzaklaştırılmıştır (azl). “Siyaseten katl”ın dışında kalamamaktadırlar. “Kazasker” Şeyh Bedreddin, Biga kadısı Sarı Abdurrahim (2. Murad dönemi), Hocazâde Mesud Efendi, Seyyid Mustafa Efendi, Ahizâde Hüseyin Efendi… bu uğurda verilen başlardır.[14] Yıldırım Bayezid şeyh, kadı ve ulemayı -halka yaptıkları kötülükler nedeniyle- toplayarak yakmak istemiş, ancak bunlar Vezir Ali Paşa’nın araya girmesiyle kurtulabilmişlerdir.[15] Genç Osman (2). ulemanın görev alanını din ile sınırlamış, saraydaki ve yönetimdeki etkinliklerini kırmıştır. Fatih Mehmed, şeriat dışı yasaların temelini atmıştır. Gerektiğinde dinsel kurumları önemsemez. Dahası “ulema”ya yarayan vakıflara el koyabilmiştir. Şeri yasaların yanında Türk törelerinden doğan “örfi” yasalar da uygulamadadır. Tanzimat’tan sonra bir takım şeriatla ilgisi olamayan çağdaş yasalar da düzenlenmiştir.[16]
    Osmanlı yönetimi Şeyhülislamlık makamını dengelemek için Alevi-Şiilikten kaynaklanan “Nakıbüleşraflık” kurumunu getirmiştir.[17] Bir takım tarikatların devlet içinde çalışmalarına olanak tanımış, zararlı ve güçlü konuma ulaştıklarında da burunlarını kırmasını bilmiştir. Bu, bir “Osmanlı pragmatizmi”dir. Osmanlı tarihi boyunca bu uygulamayı görmek olasıdır.
    Osmanlı’da halifelik yetkilerine uzun zaman yer verilmez. “Ulema”, “kul” olarak görülür. Şeri yasaların yanı sıra “örfi” yasalar da uygulama da sürer. Tanzimat sonrasında laikleşmeyi kaçınılmaz kılacak Batılı yasalar alınır. 1875’ten sonra avukatlık ve noterlik sistemi getirilerek, tek yargıçla yargılama bırakılır. 1858 Arazi Kanunnâmesi’yle toprağa, topluma ve mülkiyet ilişkilerine yeni bir biçim kazandırılır.[18] Bunlara bakılırsa Osmanlı pragmatizminin bir sonucu olan ileri ve laik öğeleri görmek olasıdır.
    Öte yandan din, Osmanlı toplumunu Tanzimat sonrası içten içe etkiler. Medreselerin Evkafa bağlanışı, okullara din dersi konuluşu bu dönemdir. Din, Osmanlı Devleti’nin yapısına “resmen” Meşrutiyet’ten sonra girmiştir.[19] 1876 Anayasası’yla İslamlık resmi din olarak alınır (11. mad.). Hükümdara “ahkâmı şeriye”yi yürütme görevi verilir (7. mad.). Şeyhülislamlık devlet örgütü içine alınır (27. mad.). Adli yasama kurumlarının yanında şeri mahkemeler de yer alır (87. mad.). Ayan Meclisi’ne İslami ilkelere aykırı yasaları “red” olanağı verilir (64. mad.). Padişah, İslamın koruyucusu kılınır (4. mad.). Padişahın adı hutbelere konur.[20] 2. Abdulhamid teokrasiyi doruğa çıkarır. Baskıcı düzenini kurmak için, laik öğeleri tümüyle silmeye çalışır.
    b) Ulusçuluk
    Ulusçuluk, siyasal bir inançtır. Bir ulusun insanlarının birlikte yaşama ve toplumunu geliştirme isteği taşır. Toplumu oluşturan bireyler arasında duygusal bağ temel alınır. “Ulus” ve “ulusçuluk” kavramı ve olgusu, tarihseldir. Feodal yapıların yıkılışı ve kapitalizmin ortaya çıkışı döneminde doğmuştur. Çağına göre ilerici ve devrimcidir. Halkçı bir ülkü taşır. İlkin Batı Avrupa’da doğmuştur. Kent soylusu gelişmemiş Osmanlı türü toplumlarda, ülkesini çağdaşlaştırmak, geliştirmek ve bağımsız kılmak isteyenlerin dünya görüşü olmuştur. Ulusçuluk, sınıfsal durumu geri plana itmiştir. Ülkenin genelini ilgilendiren bir dayanışmacılıktan yanadır. Özellikle bağımsızlığın söz konusu olduğu durumlarda, ulusçuluk önderlik görevi üstlenmiştir. Dil, din, tarih, kültür, ülke ve ekonomik yaşam gibi toplumun ortak noktalarının birliğini temel alır.
    Ulusçuluk, Türkiye’de Osmanlı toplumunun özel konumundan doğar. Kapitilasyonlar, Avrupa dış borçları ve Avrupa büyük devletleriyle ölçüsüz bağlaşıklık Osmanlı Devleti’ni giderek Avrupa’nın kıskacına sokar ve ülke giderek yarı bağımlı duruma dönüşür. Bu süreç içerisinde 19. yüzyılda Osmanlı aydınları kurtuluş yolları ve çözüm arayışına girerler. Namık Kemal, Prens Sabahattin ve Abdullah Cevdet gibi aydınlar çözümü bir “Osmanlılık bilinci yaratma”da bulurlar. Bu görüşe koşut olarak “İslamcılık” ve “Türkçülük” görüşleri de yer alır.[21] Fakat en çok tutunanı “Ulusçuluk / Türkçülük” olur. Türkçülük, İttihat ve Terakki’nin de “resmi ülkü”sü durumuna gelir.
    Çok-uluslu bir yapısı olan Osmanlı’da ulusçuluğa en geç başlayanı Türkler olmuştur. O güne kadar imparatorluğu oluşturan etniklerin / ulusların çoğu ayrılmıştır. Türklerse “asli öğe” görülmenin sorumluluğuyla, bu yola en son girenler olmuştur Türkler içerisinde de ulusal kent soyluluğun doğması, Türk ulusçuluğunun (Türkçülüğün) doğmasına ve siyasal bir ideoloji durumuna getirilmesine neden olmuştur.
    Osmanlı’da Türk ulusçuluğu ilkin Tanzimat döneminde edebiyat alanında görülür.[22] Bu bir program, ortak bir ülkü olmaktan çok kişisel eğilimlerin ve tutkuların ürünüdür. “İslamcılık” ve “Osmanlıcılık”a seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Ahmed Rıza Bey ile Yusuf Akçura Türkçülüğü savunarak “Osmanlıcılık” ve “İslamcılık”a göre üstünlüğünü ileri sürmüşlerdir.[23]
    Türk ulusçuluğu ilkin dil ve tarih alanında başlar. Ortak bir dil olarak “Türkçe” saptanır. Medrese dışında Türkçe’ye ağırlık verilir. “Encümen-i Daniş” kurulurken Ahmed Cevdet Paşa, Türkçe’nin yalınlaştırılmasını savunur. Osmanlı tarihini “kaba Türkçe” ile yazar. Sultan Abdulaziz döneminde okullarda Türkçe’ye daha çok yer verilir. Cevdet Paşa “Mecelle”yi Türkçe ile hazırlayarak, Türkçe’nin yasa dili olabileceği yolunda ilk örneği verir. N. Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa Türkçe’nin yalınlaştırılmasını savunurlar. Ali Suavi “Lisan-ı Osmani” yerine “Lisan-i Türki” söylemini geliştirerek, Türkçe’nin eskiliğini ortaya koymaya çalışr. Ezan, hutbe ve surelerin dahi Türkçeleştirilmesi savunulur.[24] İttihat-Terakki 1916’da çıkardığı yasayla, yabancı ortaklıklarla yapılan yazışma ve sözleşmelerin dahi Türkçe yapılması zorunlu kılınır.[25]
    Türkçülük çalışmaları 2. Abdulhamid döneminde de var hızıyla sürer. “Lisan-ı mübarek” sayılan Arapça’ya tepkiler yoğunlaşır ve bu dil önemini yitirmeye başlar. Osmanlı aydınları üzerinde etkin olan Cemaleddin Afgani’nin “her ulusun kendi öz dilini kullanması ve geliştirmesi” görüşü yaygınlık kazanır. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi, Şemseddin Sami ve Necip Asım’ların Türk dili üzerindeki çalışmaları bir çığır olur. Mehmed Emin (Yurdakul) bu çığırda öz Türkçe şiirler yazar.[26]
    Bu çalışmaların bir sonucu olarak Türkçe 1878 Anayasası’nın 18. maddesi gereği “resmi dil” olarak kabul edilir.[27]
    Abdulaziz dönemine dek Osmanlı tarih çalışmaları İslam ve Osmanlı tarihiyle sınırlı tutulmuştur. Ali Suavi yeni anlayışa önderlik eder. Türk tarihi Orta-Asya’ya dek uzatılır. Bu çalışmalara Mustafa Celaleddin Paşa (Costantin Borzecki) yeni boyutlar kazandırır.[28] Ahmed Vefik Paşa yakından izlediği Batı Türkoloji çalışmalarının etkisiyle, Türklük bilincinin uyanmasında önemli rol oynar. Ebül Gazi Bahadır Han’ın kitaplarını İstanbul Türkçesi’ne çevirir. Şıpka kahramanı Süleyman Paşa Türkçülüğü Harp Okullarına sokar.[29]
    Türkçülük akımının temeli olan Türkoloji çalışmaları ilkin Avrupa’da, Avrupalı bilim adamlarının çalışmalarıyla başlamıştır. Böylece Türk ulusçuluğu kavram olarak ilkin Batı’da ortaya çıkar. Bu çalışmalarda, Avrupa’nın siyasal güdüsü ön plandadır. Bu çalışmalar, Türk aydınlarının da ilgisini çekmiştir. Türk ulusçuluğu, böylece ilk adımını atmış olur.[30]
    Türk ulusçuluğu, genellikle iki kaynaktan beslenir. Birincisi, “Alman romantizmi”dir. Müller, Schmoller gibi Alman iktisatçıları oldukça etkin olurlar. Böylece, “ulusal ekonomi” adını verdiğimiz Türk ulusçuluğunun ekonomi boyutu oluşur.[31] İttihat-Terakki’nin ekonomi politikası bu damardan gelen etkilerle biçimlenir. Osmanlı’da Türkçülüğün ikinci kaynağı ise, ulusçuluğa erken dönemlerde ulaşan “Kafkas Türkleri”dir. Türkiye’deki Osmanlı aydınları ulusçuluğu / Türkçülüğü Kafkasya’dan gelen Mirza Fethali Ahundof, İsmail Gasprinski, Ağaoğlu Ahmed, Hüseyinzade Ali ve Akçuraoğlu Yusuf’lardan öğrenirler. Bu aydınlar İttihat ve Terakki içerisinde yer alırlar. Böylece Türkçülük siyasal bir akım olur ve toplumun geniş kesimlerine kazandırılır.[32]
    Türkçülüğün karşılığı olarak kullanılan “Turancılık”, ilkin Macaristan’da söyleme girer. Zamanla “Türkistan” kavramının yerini alır ve “Türk ulusçuluğu” yerine kullanılır. Hüseyinzâde Ali Bey’in “Turan” şiiriyle ilk kez Türkiye’de gündeme giren “Turancılık”, Ziya Gökalp’in “Turan”ıyla sistemleşir ve yaygınlaşır.[33] Türkoloji bilimi, edebiyat ve düşünce alanında başlayan Türk ulusçuluğu; Turancılık aşamasıyla siyasal bir düzeye ulaşır ve ırkçı, yayılmacı, savaş özlemi taşıyan bir ülküye dönüşür.
    Türk ulusçuluğundan Turancılığa ulaşan düşünce zinciri Kahire’de çıkan “Türk” (1902), İttihat ve Terakki’nin kurduğu “Türk Derneği” (1908), “Yeni Lisan” Selanik’te yayınlanan “Genç Kalemler”, “Türk Yurdu”, Türk Ocakları” (1912) gibi kurum ve yayın organlarınca yürütülür. “Turan romantizmi” kendini edebiyat ve sanat alanında da ortaya koyar. Ahmed Hikmet’in “Altın Ordu”su, Halide Edip’in “Yeni Turan”ı, Aka Gündüz’ün “Muhterem Katil”i, Müfide Ferid’in “Ay Demir”i bunun en bilinen örnekleridir.[34]
    1908 devrimi, bir Türk ulusçuluğu devrimidir. Önderliğini, Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye’den eğitim gören, bir kısmının dışarıda kalarak yetiştiği asker-sivil aydınlar yürütmüştür. Devrim, ulusal kent soylu sınıfına dayanmıştır. Bu dönem, Türk ulusal kent soyluluğu yeterince oluşmadığından, onlar adına devrimin öncülüğünü aydınlar üstlenmişlerdir. Ulusçu birikimin yeterli olması, aydınlara ulusal kent soyluluk adına hareket etme olanağı vermiştir. Bu nedenle bilim literatüründe 1908 devrimi, Türk “ikame burjuvazisi”nin yaptığı bir devrim olarak yer alır.[35]
    Ulusçuluk, İttihat ve Terakki yönetiminin temel siyasetidir. İttihat-Terakki’nin çabalarıyla Osmanlılıktan kurtulup temel etnike “Türk”, ülkeye “Türkiye” denilmesi, öz dil “Türkçe”ye dönülmesi, bu etnikin tarih ve kültürünün anayurdunun Orta-Asyalardan aranılması, dünya uygarlığındaki yeri ve katkılarının saptanması, Türk ulusunun tarihi açısından önemli sonuçlardır. Mustafa Kemal’le “ulusal sınır” kavramı ve anlayışına dönülerek Türk ulusçuluğu, Turancılıktan arındırılır. 1920’lerden itibaren “Türkiye” adı uluslararası antlaşmalarda kullanılır. 1923 yılında ise “Türkiye” adı, resmi ad olarak kabul edilir.[36]
  3. Birleştirici ve Çağdaş Kalma Çabası
    Gerek Yeni Osmanlılar, gerek Jön / Genç Türkler, gerekse İttihatçılar Osmanlı İmparatorluğu’ndaki etnikleri birleştirme yanlısı bir çaba göstermişlerdir. Yeni Osmanlıların, “Osmanlıcılık” ve “Osmanlı ulusu” yaratma çabaları bunun içindir. İttihatçılar döneminde her ne kadar Türkçülük ön plana çıkarsa da, yine de “Osmanlıcılık” çabası aydın kesim arasında yaygındır. “İslam Birliği” düşüncesi de bir bakıma bu çabaların ve anlayışın bir gereğidir.
    Anadolu, Balkanlar ve Kafkasya’daki Türk ve İslam çevrelerde “ulus bilinci” öne çıkmıştır. Bu yörelerin aydınları (entelektüelleri) her türlü kabile, boy, etnik ve mezhep ayrılığının ötesinde kalmayı ve düşünmeyi yeğlemişlerdir. Bu doğallıkla, 19. yüzyıl liberalizminin ve pozitif düşüncesinin bir gereğidir. Bu dönem aydınlar genellikle Batı’da, özellikle Fransa’da liberal ve pozitif çevrelerde yetişen ve aydınlanan kimselerdir. Öte yandan, ulusçuluk çağa damgasını vurmaktadır. 19. ve 20. yüzyılda dünyanın her yanında ulusçuluk akımları yaygındır. Biraz da bu genel hareketin bir sonucu olarak, Türkiye merkezli bir Türk ulusçuluğu / Türkçülük temel akım ve amaçtır. Etnik ve mezhep ayrılıkları göz ardı edilmeye ve farklı yorumlar getirilmeye çalışılmıştır.
    Yusuf Akçura 1905-1907 hareketinin Rusya Müslümanları adıyla yürütülmüş olsa da bunların gerçekten bir ulusal hareket olduğunu, Sünni-Şii mezhep ayrılığının da bu dönemlerde giderilmeye çalışıldığını yazar. Bütün Rusya Müslümanları 3. Kongresi’nde alınan karar aynı mantığı yansıtır. Kararda;
    “Çeşitli mezhepler arasındaki farklar önemli değildir. Ve bu farklar Rusya Müslümanlarının dinsel işleri için genel bir kurumun oluşmasına dinsel açıdan engel değildi,”
    denilmektedir.
    Bu kararı kongreye, Şii mezhepten Azerbaycanlı Ali Merdan Bey Topçubaşıoğlu önerir. Birçok Sünni ve Şii ruhanilerin katıldığı kongrede bu öneri; “Sünnilik-Şiilik yoktur”, “Bitsin ayrılık” sözleriyle kabul edilir.
    Azerbaycan’ın ünlülerinden Hüseyinzâde Ali Bey 24. Kasım 1904’de “A. Turâni” adıyla “Mektub-ı Mahsus” adlı bir makale yayınlar. Toplumdaki ayrılıkların uluslaşmak için giderilmesini, özellikle mezhep ayrımının kalkmasını savunarak şöyle seslenir:
    “Müslümanlar ve özellikle Türkler, her nerede olursa olsun; ister Osmanlı’da, ister Türkistan’da, ister Baykal Gölü’nün çevresinde ve ya Karakurum yöresinde olsun, yekdiğerlerini tanıyacak, sevecek, Sünnilik-Şiilik ve daha bilmem nelik adlarıyla mezhep tutuculuğunu azaltıp Kur’an-ı Kerim’i anlatmaya çaba gösterecek, dinin özünün Kur’an olduğunu bilecek olurlarsa elvermez mi ?”
    Hüseyinzâde Ali Bey’in “birleşme” ufukları çok geniştir. Tüm Türklük dünyasını kapsar. Bu durum onu, “Turan” düşüncesinin öncüsü kılar. Şu dizeler onun Türkçülük-Turancılığa ulaşmak için her türlü din ve mezhep ayrımının üzerine çıktığını kanıtlar:
    Sizlersiniz, ey kavm-i Macar bizlere ihvan:
    Ecdadımızın müştereken menşei Türan…
    Bir dindeyiz biz, hepimiz hak-perestân;
    Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kur’an ?
    Hüseyinzâde Ali, Türk dünyasının kalkınabilmesi için “çağdaş bilimleri” gerekli görür. Türk toplumlarına çağdaşlık aşılamaya çalışır. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Avrupalılaşmak” anlayışı onundur. Ziya Gökalp, ondan aldığı bu anlayışı geliştirir.
    Hüseyinzâde “Füyüzat” dergisinde yayınlanan yazılarında; Şiilikleri nedeniyle İranileşen Azerileri İranilikten, öteki Türk çevreleri de Ruslaşmaktan kurtarmaya çalışır. Çözüm olarak, mezhep ayrımının üstünde kalan bir İslambirliğini ve Osmanlı Devleti’nin egemenliğini görür. Bunun için Şii-Sünni ayrımının giderilmesi ve Osmanlı Türk uygarlığının tanıtılmasına çalışır. Bu çabalar sonucu Azeri çevreler ve aydınlar İran ve Rusya’dan koparak “Türkiye”ye dönmüşlerdir. Bunun kökeninde ulusçuluk ve Batılaşma etkeni vardır.
    Bakü’de önceleri “Hayat”, daha sonralarıysa “İrşâd” adlarıyla günlük gazeteler yayınlanır. Hüseyinzâde Ali’ler, Ağaoğlu Ahmed’ler, Gaspıralı İsmail’ler, Topçubaşı Ali Merdan Bey’ler bu yayın organları çevresinde toplanırlar. Temel amaçları Türkçülüktür. Türklerin gelişme ve ilerlemesine İslam’dan doğan bir hatalı anlayış olan mezhep ayrılıklarının neden olduğu üzerinde anlaşırlar. Bu “temelsiz ve anlamsız ayrılık” için Ağaoğlu Ahmed Bey şunları yazar:
    “Bir yandan Rus Hükümeti’ne karşı savaşım vererek her tür genel ve siyasal halklardan mahrum olan Türk öğesine bu hakları dahi sağlamaktan, öte yandan Türk öğesinin kendisinde birlik düşüncesini sağlama amacıyla mezhep ayrılığını ve özellikle Sünni-Şii düşmanlığını kaldırmaya çalışmaktan ibaretti. Bununla birlikte halkı bilim ve bilgiye ısındırmak, Türkçe okul ve eğitim-öğretim kurumları açmak için uğraşmak gerekiyordu”.
    Bu konu onlara önemli gelmektedir. Çünkü, “Azerbaycan Türkçülüğünün önemli sorunlarından birisi de Sünni-Şii ayrılığı ve düşmanlığı”dır. Kuran ve İslam dini kendiliğinden gelişmez. Ağaoğlu’na göre; “şeyhler ve alimler, kişisel çıkarları için Kur’an ve şeriâta uygarlıkla uyuşmayan bir biçim” kazandırmışlardır. Bunun suçlusu İslam dinini tekelinde tutan çevrelerdir. Ağaoğlu, İslam toplumlarının kurtuluşunu “kadın ve alfebe sorunu”nun çözümünde görür. İslamın ilerlemesi ve gerilemesinde “kadın”ı ölçü alır.[37]
    Uygarlıkların ölçüsü olarak “kadın”ın görülmesi öteki Jön / Genç Türk ve İttihatçılardan da vardır. Ahmed Rıza Bey, 2. Abdulhamid’e Kandilli’deki Adile Sultan Sarayı’nın kız okulu olmasını önerir. Bunun için “Sultani İnas Cemiyeti”ni kurar. Okul açılır. Yalnız okul, 31 Mart Olayı’nda hedef gösterilir. Mebuslar Meclisi ve Ayan reisi Ahmed Rıza Bey’e göre;
    “Ülkenin en büyük gereksinimi aile örgütü, aile düzenidir. Bu da kadınların öğretim ve eğitimleriyle olacaktır. Ben bu gerçeğe daha Paris’te milli hütüphanede çalışırken ulaştım. 31 Mart Olayı bu anlamdaki girişimime ilk darbeyi vurdu”.[38]
    Dönemin düşünceleri ve amaçları açık. Temel amaç ulusçuluk… Türk ulusçuluğu… Bunun için de ayrılıklar, özellikle İslam içindeki mezhep ayrılıkları kaldırılmaya çalışılır. Ama, hangi mezhebin yararına burası açık değil.
    Bu tür düşünceler Kafkasyalı aydınlarca asıl merkeze, Türkiye’ye taşınır. Ulusal yapı ve İslam dini ortodoksluktan uzak yeni kavramlarla, yeniden değerlendirilir. Bu 19. yüzyıl liberalizminin, pozitivist akımlarının ve Türkiye’nin çağdaşlaşma isteklerinin bir sonucudur, doğallıkla.
    Zürcher 19. yüzyıl Türkiyesi’nin çağdaşlaşma olgusunu şöyle belirler:
    “19. yüzyıl liberalizminin 7. yüzyılın İslam diniyle böylece uzlaştırılması hiç kuşkusuz İslam kavramlarının ortodoksluktan çok uzak bir biçimde yeniden yorumlanmasını gerektiriyordu. Ama yine de Genç Osmanlı yazarların izlediği bu akıl yürütme bütün İslam dünyasındaki 19. ve 20. yüzyıl entelektüellerince benimsendi”.[39]
    İşte bu yeni gelişimin mayası, Alevi-Bektaşilikle uzlaşır. Toplumun yenileşme hereketini birlikte, yeni ve çağdaş kavramlar altında götürürler. Hareketin özündeki maya ve hareket kazandıran motor Bektaşiliktir. Yeğlenen yeni anlayış Zürcher’in vurguladığı, “İslam ortodoksluğundan çok uzak” olan bir çizgidir. Bilindiği gibi, bu dönem yeğlenen bu çizgi Bektaşiliktir.

[1] Bu tür Batılı ve çağdaş akım ve anlayışların Türkiye’ye girişi ve toplum yaşamına sokuluşunun derinlemesine değerlendirilişi şu iki çalışmamızda genişçe yer almıştır. Bkz. Baki Öz: Atatürk’ün Düşünce Yapısının Oluşumu. İstanbul 1996; Baki Öz: Atatürk’ün Düzeni. İstanbul 1996.
[2] Bahri Savcı: “Türkiye’nin Tehlikede Kurumu: Laiklik” Yüzüncü Yıl Armağanı. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay. Ankara 1959: 192.
[3] Orta-Asya’dan Cumhuriyet’e uzanan Türk devletlerinde ve toplumlarındaki laikliğin izlediği tarihsel süreci şu iki çalışmamızda genişçe ele alıp inceledik. Bkz. Baki Öz: Aleviliğin Tarihsel Konumu. İstanbul 1995: 48-57; Öz 1996: 111-140.
[4] İlber Ortaylı: İmporotorluğunun En Uzun Yüzyılı. İstanbul 1983: 125 vd.
[5] İrfan Gündüz: Osmanlılarda Devlet / Tekke Münasebetleri. İstanbul 1989: 63.
[6] Somut örnekler için bkz. Coşkun Üçok / Ahmet Mumcu: Türk Hukuk Tarihi. Ankara: 59 vd.; Ahmet Mumcu: Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi. İstanbul 1984, 9. basım: 117 vd.; Bahriye Üçok: İslam Tarihi (Emeviler- Abbasiler). Ankara 1976: 75 vd., 140 vd.
[7] Bkz. Selahattin Tansel: Yavuz Sultan Selim. Ankara 1969: 212 vd.; Ortaylı 1983:128; Mehmet Emin Bozarslan: Halifelik ve Ümmetçilik Sorunu. İstanbul 1969: 66 vd.
[8] Niyazi Berkes: Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul 1973: 23 vd., 26 vd., 477.
[9] Enver Ziya Karal: Osmanlı Tarihi. Ankara 1977, C. VIII: 136 vd.
[10] İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Devleti’nin İlmeye Teşkilatı. Ankara 1965: 174, 178; Berkes 1973: 153; Muammer Sencer: Osmanlılarda Din ve Devlet. İstanbul 1974: 72.
[11] Ortaylı 1983: 127.
[12] Uzunçarşılı 1965: 177 vd., 189; Muammer Sencer 1974: 72; Ortaylı 1983: 127.
[13] Uzunçarşılı 1965: 192 vd.
[14] Sencer 1974: 77, 91 vd.; İsmail Cem: Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi. İstanbul 1971, 2. basım: 191.
[15] Oruç Beg: Oruç Beg Tarihi. İstanbul s: 53.
[16] Tokktamış Ateş: Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı. İstanbul 1982: 110; Muammer Sencer 1974: 71; Muzaffer Sencer: Dinin Türk Toplumuna Etkileri.. İstanbul 1974: 186 vd., 202.
[17] Geniş bilgi için bkz. Baki Öz: Aleviliğin Tarihsel Konumu. İstanbul 1995: 78- 89.
[18] Tanzimat sonrası getirilen yasalar hakkında bkz. Üçok / Mumcu 1976: 316 vd.; Ortaylı 1983: 129 vd., Akşin 1980: 144 vd., 243. Alınan yargı kurumları için bkz. Ortaylı 1983: 131.
[19] Bkz. Muammer Sencer 1974: 77.
[20] Maddelerle ilgili anayasa metni için bkz. Servet Tanilli: Anayasalar ve Sayasal Belgeler. İstanbul 1976: 25 vd.
[21] A. Haluk Ülman: “Atatürk Milliyetçiliği Anlayışı Üzerine Bir Deneme” Yüzüncü Yıl Armağanı. Siyasal Bil. Fak. Yay. Ankara 1959: 321.
[22] Ülman 1959: 323.
[23] Enver Ziya Karal: Osmanlı tarihi. Ankara 1977, C. VII: 296; 1983 C. VIII: 531, 550.
[24] Karal 1977, C. VII: 292 vd.
[25] Zafer Toprak: Türkiye’de Milli İktisat (1908- 1918). Ankara 1982: 79.
[26] Karal 1983, C. VIII: 555 vd.; Şerif Mardin: Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895- 1908). İstanbul 1983: 53; Öz 1996: 272.
[27] Tanilli 1976: 27; Karal 1983, C. VIII: 556; Sina Akşin: “Bugünkü Türk Ulusçuluğu” Toplum ve Bilim Dergisi 5 (1978): 59.
[28] Karal 1977, C. VII: 293 vd.
[29] Karal 1977, C. VII: 295; Ülman 1959: 323.
[30] Karal 1983, C. VIII: 553; V. Minorski: “Turan” İslam Ansiklopedisi, C. XII: 111; Gencay Şaylan: “Milliyetçilik İdeolojisi ve Türk Milliyetçiliği” Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C. VII: 1948.
[31] Mardin 1983: 26; Toprak 1982: 20.
[32] Berkes 1973: 345; Şaylan, C. VII: 1948; Minorski, C. XII / 2: 111; Ülman 1959: 323.
[33] Minorski, C. XII /2: 110 vd.; Ülken 1966, C. I: 318; Mardin 1983: 189; Ülman 1959: 323.
[34] Minorski, C. XII / 2: 111, 112.
[35] Toprak 1982: 191 vd.; Akşin 1978: 60; Mardin 1983: 42, 57; Ömür Sezgin: Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu. Ankara 1984: 8 vd.
[36] Bernard Lewis: Modern Türkiye’nin Doğuşu. Ankara 1984, 2. Basım: 1, 330, 351; Tarık Zafer Tunaya: Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük. Ankara 1981: 238.
[37] Y. Akçura – Hüseyinzade ve Ağaoğlu’nun görüşleri için, bkz. Yusuf Akçura: Yeni Türk Devletinin Öncüleri. Ankara 1981: 54, 155 vd., 158 vd., 164 vd., 179 vd.
[38] Ahmet Rıza Bey: Ahmet Rıza Bey’in Anıları. İstanbul 1988: 31 vd.
[39] Erik Van Zürcker: Milli Mücadele’de İttihatçılık. İstanbul 1987: 19 vd.

Erdoğan’ın İstanbul Büyük şehir Belediye Başkanı olduğu döneme kadar

0

Hüseyin Demirtas
“Erdoğan’ın İstanbul Büyük şehir Belediye Başkanı olduğu döneme kadar
uzanan bu ilişkiler zinciri daha başlangıçta güvensizlik temeli üzerine kuruldu. Çünkü Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde Karaca Ahmet Sultan Dergahı’nı yıktırmış ve bu daha başlangıçta, Erdoğan’ın daha sonra AKP’nin Genel Başkanı olması hasebiyle ilişkilere büyük darbe vurmuştu. AKP-Alevi ilişkileri hâlâ bu olay nedeniyle düzelmesi çok zor bir zeminde seyrediyor.”
Türkiye’de 1950’de çok partili yaşama geçilmesinden bu yana Alevilerle sağ partilerin ilişkileri hep inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. şu anda iktidardaki AKP ile Alevilerin ilişkileri de diğer sağ partilerle olandan köklü bir ayrılık sergilemez. Hatta AKP, ıslamcı bir kökenden gelmesi nedeniyle, bu parti ile ilişkiler diğer sağ partilere oranla daha büyük pürüzlerle ve güven bunalımı ile malüldür.
Zira 1950 yılında çok partili iktidarla birlikte, tek parti iktidarından bezen diğer halk kesimleri gibi Aleviler de Demokrat Parti’yi (DP) kurtarıcı gibi algıladı ve ilk 7 yıllık süreçte bu partiyi destekledi. Ancak DP’nin oy avcılığı uğruna gerici ve yobaz kitlelere zamanla büyük tavizler vermeye başlaması, bir çeşit Sünni partisi imajı sergileme yoluna girmesi ve ınönü Dönemi’nde önü açılan ımam-Hatip okullarını hızla yaygınlaştırmaya başlaması Alevilerin kafasında, iktidara karşı soru işaretleri uyandırmaya başladı.
1960 ıhtilali sonrası iktidara gelen sağ partilerin gerici kitlelere desteğini artırması, din ticaretini keşfetmesi ve Alevi kesimin de bu değişimle birlikte sola kayması ile birlikte, Alevi-sağ partiler ilişkisi en az düzeye indi. Zaten 1970’li ve 12 Eylül sonrası da bu ilişkileri kopma noktasına geldi.
Bugün Alevilerin yüzde 70’den fazlası sol partilere destek vermekle birlikte, sağ partilere en uçtakinden merkezdekine kadar destek verdikleri de su götürmez bir gerçek. ışte AKP-Alevi ilişkilerini de bu bağlamda ele almak lazım.


Malum AKP-Alevi ilişkileri yeni değil. Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın ıstanbul Büyük şehir Belediye Başkanı olduğu döneme kadar uzanan bu ilişkiler zinciri daha başlangıçta güvensizlik temeli üzerine kuruldu. Çünkü Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde Karaca Ahmet Sultan Dergahı’nı yıktırmış ve bu daha başlangıçta, Erdoğan’ın daha sonra AKP’nin Genel Başkanı olması hasebiyle ilişkilere büyük darbe vurmuştu. AKP-Alevi ilişkileri hâlâ bu olay nedeniyle düzelmesi çok zor bir zeminde seyrediyor. Ancak AKP ve Tayyip Erdoğan da, “Tamam Alevilerin bir kere gönlünü kırdık. Artık aramız düzelmez!” diye yerinde oturmuyor. Oturamaz, çünkü Aleviler Türkiye’nin bir gerçeği ve Alevilerle ilgili problemler büyük ölçüde çözülmeden duruyor ve çözümsüzlük devam ettiği takdirde, bunun ilerde Türkiye’nin toplumsal istikrarı bakımından olumsuz sonuçlara yol açması çok muhtemel görünüyor. Ayrıca her parti sadece kendi geleneksel oy tabanı ile yetinmek istemiyor. Bu nedenle de büyük bir oy kitlesi olan Aleviler hemen hemen tüm partilerin ilgi alanına giriyor.
Denemelerinin sonu hüsran
Karaca Ahmet Sultan Dergahı’nın yıkılmasından ve AKP’nin kurulmasından sonra Alevi ilişkileri konusunda ikinci bir adım daha atıldı. AKP ile Alevi kitlenin ilişkisine AKP Kurucular Kurulu Üyesi olan Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuğcu aracılık etti. ılahiyat kökenli olan Sosyolog Dr. Hüseyin Tuğcu, önceleri Ankara’da daha çok Alevileri sünnileştirmeyi amaçlayan çevrelere teorik destek sağlayıcı tarzda bir yayın politikası izleyen Genç Erenler Dergisi’ni çıkarmış; buradan elde ettiği şöhretle AKP’ye yakın çevrelerle temasa geçme imkanına kavuşmuştu.
Gençlik yıllarında ve Ankara’da Mamak ımam-Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmenliği yaptığı dönemlerde daha çok 12 Eylül’den önce Yeniden Milli Mücadeleciler olarak tanınan şimdiki Millet Partisi Genel Başkanı Aykut Edibali ekibiyle hareket eden ve bu çevrenin yayın organı haftalık Bayrak Gazetesi’nde yazıları yayınlanan Tuğcu’nun yıldızı Alevi uyanışının başladığı doksanlı yıllarda parlama yoluna girdi. Dr. Tuğcu, 1991 yılında Diyanet’in aylık dergisinde yayınladığı Alevilik dosyasına açıkladığı fikirleriyle kamuoyunun dikkatini çekti. Burada Alevi-Sünni kardeşliği adına Alevileri camiye gitmeye davet eden ve Alevilerin Hz. Ali yolunu takip ettikleri için onun yaptığı tüm ibadetleri yerine getirmeleri gerektiğini ifade eden Dr. Tuğcu’nun yaklaşımı, bu sıralarda yeni yeni seslerini duyurmaya başlayan Alevi çevrelerde büyük bir tepki topladı.
Sonraları Dr. Tuğcu daha çok Diyanet’in ve Sünni çevrelerin düzenlediği söyleşi ve panellerde boy gösterdi. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ise Dr. Tuğcu ile “Bir tane de Alevimiz olsun” mantığı ile daha Fazilet Partisi’nden kopmadan ilişkiye geçti ve partinin kuruluşu açıklandığında, Tuğcu’nun adını Kurucular Kurulu listesinde görünce şaşırmadık. Kısa zaman içinde 2 Kasım 2002 Seçimlerine gelindi. Partilerin kimleri aday göstereceği spekülasyonları yapılırken, AKP’den Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuğcu’nun da milletvekili adayı gösterileceği söylentileri çıktı. AKP’nin Alevi adaylar da göstereceği yolunda ortalıkta dolaşan söylentilere son noktayı Kanal 7’de Ahmet Hakan Coşkun’un sunduğu ana haber bültenine konuk olan Dr. Tuğcu bizzat kendi koydu. Konuşmasından heyecanlı ve coşkulu olduğu gözden kaçmayan ve AKP’nin Alevileri de kucaklayacağını müjdeleyen Dr. Tuğcu, kendisinin ve daha birkaç Alevi kökenli kişinin seçilebilecek sıralardan aday gösterileceğini kesin ifadelerle vurguladı. Daha önceki seçimlerde ve 3 Kasım için CHP ve DYP’den de adaylık teklifleri geldiğini ve bunları reddettiğini belirten Dr. Tuğcu koşa koşa AKP’ye geldiğini söyledi.
Bir süre sonra partilerin geçici aday listeleri açıklandığında, Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuğcu’nun talebi üzerine Tayyip Erdoğan’a, aday yapılması için uzun bir çalışmayla hazırlayıp verdiği kendi dahil diğer 9 Alevi adayın hiçbiri listelerde son sıralarda da olsa kendine yer bulamamıştı. Dağ fare doğurmuştu ve bu Dr. Tuğcu, büyük emek vererek bulduğu 9 Alevi kökenli kişi ve AKP’ye bel bağlayan diğer Aleviler arasında deprem etkisi yarattı. Çünkü bizzat Tayyip Erdoğan seçim söylentilerinin hemen ardından Hüseyin Tuğcu’yu davet etmiş; Aleviler’in yoğunlukta olduğu illeri tek tek gezerek, çevresinde sevilip sayılan ve Alevi kitlenin oyunu partiye çekebilecek milletvekili adayları bulmasını istemişti. Dr. Tuğcu bu talebi büyük bir şevkle gecesini gündüzüne katarak yerine getirdi. ıl il gezerek uygun isimler buldu ve bir liste halinde Erdoğan’a sundu.
Dr. Tuğcu, Erdoğan’ın garanti vermesi üzerine memleketi olan Kütahya’da parti tarafından yapılan bir çeşit önseçim niteliğindeki eğilim yoklamasına katılmadı. Erdoğan, “Seni Kütahya birinci sıradan; olmazsa ıstanbul, Ankara gibi büyük illerden seçilebileceğin bir sırada aday göstereceğim” demişti. Kütahya’da yapılan eğilim yoklamasında Dr. Tuğcu’nun bulduğu Hisarcık ılçesi’ne bağlı tamamı Alevi olan şeyhler Beldesi’nden Dr. Ali Fazıl Kasap ise dördüncü sırada çıkmıştı. Kütahya gibi Alevi aday göstermenin AKP için olumsuz sonuçlar doğuracağı muhafazakar bir kentte bile, Dr. Kasap parti delege ve üyelerinin sempatisini kazanmış ve başarılı bir sonuç almıştı.
Ne var ki, tüm bu başarılar ve Dr. Tuğcu’nun harcadığı büyük emek ne olduysa olmuş AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın gözünde anlamını bir anda yitirivermişti. Erdoğan, başta verdiği “Alevi vatandaşları da kucaklama” sözünü yutmakta bir sakınca görmedi. Geçici aday listelerinde kendi ve 9 Alevi arkadaşının adını göremeyince, medyaya AKP’de Alevilerin dışlandığı yolunda açıklamalar yapan Dr. Tuğcu, kesin aday listelerinde yapılan bu yanlışın düzeltileceğini umut ettiğini belirtti ama bu beklenti de boş çıktı. Tayyip Erdoğan, Alevilerle köprüleri atmaya, adının onlarla birlikte anılmasına tahammül gösterememişti ve kararını kesinlikle vermişti: AKP’de Alevilere kesinlikle yer yoktu!
AKP ve yollarını ayırdığını iddia ettiği Milli Görüş geleneğinde, kendileriyle aynı yolda yürümek isteyen Alevilerin bile, her ne kadar evcilleşseler, kökenlerinden kopsalar; Sünni inanç ve ibadetleri neredeyse Sünnilerden daha fazla benimseseler de kabullenilmeleri mümkün değildi. Bu durumda AKP’nin tüm vatandaşlar gibi “Alevileri de bağrına basma” iddiası boş bir sözden öteye geçmezken, adeta iktidara geldiklerinde Alevilere, “Boşuna uğraşmayın sizleri, kimliğinizi ve sorunlarınızı görmezlikten gelmeye ve inkar etmeye devam edeceğiz” mesajı veriliyordu.
Sonunda seçimler yapıldı. AKP ezici çoğunlukla tek başına iktidar oldu. Her ne kadar yanlışlığı ve bir sonuca ulaşamayacağı başından beri bilinse de AKP-Alevi flörtü çabuk sona ermişti ama Dr. Tuğcu AKP’den vazgeçmedi ve şu anda Erdoğan’ın danışmanı olarak görevine devam ediyor. Onu AKP’nin Alevilere yönelik operasyonlarında hep başrolde görüyoruz ve de daha göreceğiz.
AKP’nin önümüzdeki yerel seçimler için de bazı şehir ve beldelerde Alevi adaylar aradığı ve Alevi desteğini arkasına almaya çalıştığı haberleri medyaya yansıdı. Ayrıca özellikle Batı ve Orta Anadolu’da bazı Alevi belediye başkanlarının pragmatik kaygılarla AKP’ye geçtiği öğrenildi.
Yenilen pehlivan güreşe doymaz
AKP iktidar partisi ve bütün ipler elinde. Ayrıca Avrupa Birliği (AB) yıllık uyum raporlarında devamlı diğer azınlık gurupların yanı sıra Alevilerin de problemlerine değiniliyor ve çözüm bulunması talep ediliyor. O nedenle AKP ve Başbakan Erdoğan Alevileri görmezden gelemiyor. Ancak Erdoğan, Alevileri oldukları gibi kabulden çok “yamultarak, kendilerine benzeterek” yanına çekme niyetinde olduğundan, bu yolda attığı her adım Alevi kitleyi kendine yaklaştıracağı yerde daha da uzaklaştırıyor. Başbakan Erdoğan, bir yandan aynen Kıbrıs’ta olduğu gibi durmadan “güven artırıcı önlemler paketi” açıklıyor. Ama her paket açılışında “dağ fare doğruyor” ve bağlanan umutlar fiyaskoyla sonuçlanıyor. Zira Erdoğan, herşeyden önce Alevilerin ibadet yerleri olan cemevlerini, ibadet yeri olarak görmüyor. Bunu geçen aylarda yaptığı Almanya ziyaretinde açığa vurdu ve tüm Müslümanların olduğu gibi Alevilerin de ibadet yerinin cami, cemevlerininse sadece birer kültür merkezi olduğunu ısrarla vurguladı. Bu açıklama Aleviler arasında infial uyandırdı ve büyük tepki doğurdu doğurmasına ama Başbakan’ın bu yargısını değiştireceği yönünde henüz bir belirti ufukta görünmüyor.
Ancak Başbakan Erdoğan, attığı adımların Alevi cephesindeki yankılarını pek dikkate almaksızın yoluna devam etmeye kararlı gözüküyor. Nitekim aşağıda sıralayacağımız gibi, AB müktesebatını dikkate almak zorunda kalan AKP ve Diyanet ışleri Başkanlığı, Alevilere yönelik düzenlemelerini “yenilen pehlivan güreşe doymaz” edasıyla hız kesmeden sürdürüyor.
Paket çok ama içi boş
« Kısaca AKP Hükûmeti boş durmuyor. Kısa aralıklarla Alevilere yönelik bir operasyon ilan ediliyor. ışte iktidarın Alevilik üzerine çeşitlemeleri:
« Alevilik Müfredata Giriyor: Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, “şimdiye kadar Aleviler, şu veya bu şekilde dikkate alınmadıklarından şikayet ettiler. Laik devlet, dinler ve mezhepler karşısında eşit mesafede olmalı. Din asla devleti kontrol etmemeli. Devlet de dini yönlendiren, kullanan konumda olmamalı. 2004-2005 eğitim yılından itibaren Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarına Alevilikle ilgili bir bölüm eklenecek. Bu fikrimi sayın Başbakan’a açtım. Kendisi bu yönde bir düzenleme gerektiğini söyledi. Aleviliği, ıslam Dini’nin nasıl bir yorumu olduğunu derslerde anlatacağız”
« Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün soru önergesini yanıtlarken, Diyanet ışleri Başkanlığı’nın mezhep, inanç ve yorum farkı gözetmeksizin halkın inanç ve ibadet konularında bilgilendirilmesi ve buna bağlı olarak din hizmetinin yerine getirilmesi ile görevlendirildiğini belirtti. Din hizmeti götürürken Sünni, Alevi ya da şii ayrımını dikkate almadıklarını kaydeden Aydın, “Bütçe harcamasında da herhangi bir ayrıma gidilmiyor. Ama günümüzde tartışılan aktüel konuyu da görmezden gelmiyorum. Cemevlerine yardım yapılıp yapılmadığı meselesi çok sık gündeme geliyor. Cemevlerine başka bakımdan yardım yapılıp yapılmadığını Diyanet ışleri’nden Sorumlu Devlet Bakanı olarak bilmiyorum. Faaliyetleri ile ilgili olarak yardım alıyor mu bilmiyorum. Aldığı da olmuştur ama bunun Diyanet ışleri Bütçesi ile uzaktan yakından ilgisi olmamıştır.”
Aydın, Diyanet ışleri Başkanlığı’nın Türkiye’nin gerçek durumunu gözönüne alarak bu yıldan itibaren ilmi faaliyetlere, bilimsel faaliyetlere daha fazla önem vereceğini bildirdi. Bu konuyu “ıhmal edilmiş bir alan” olarak gördüklerini kaydeden Aydın, bunu gidermek için Alevilik ve Bektaşilik kaynaklarının incelenmesi, araştırılması, kullanılır hale getirilmesi yönünde projeleri bulunduğunu anlattı.
« Diyanet, Alevileri istemiyor. Diyanet ışleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Alevi dedelerinin Diyanet’te temsil isteğine, “Alevi dedeleri Kültür Bakanlığı’nda çalışsınlar” diye yanıt verdi.
« 1. Dini Yayınlar Kongresi’nde yayımlanan sonuç bildirgesinde, yurtiçi ve yurtdışındaki kütüphanelerde yayınlanmayı bekleyen Alevilik ve Bektaşilik ile ilgili kıymetli eserlerin dini-kültürel hayata kazandırılmasının tarihi bir zorunluluk olduğu vurgulandı. Bildirgede, dini yayıncılıkta yapılacak tercüme konusunda tutarlı bir politika geliştirilmesinin önemine işaret edilerek, “Alevilik-Bektaşilik, pek çoğu yayınlanmamış, kütüphane raflarında yayınlanmayı bekleyen zengin bir dini kültürel mirasa sahiptir. Bugün bu eserlerin çok az bir kısmı yayınlanmıştır. Ancak bu tür yayınlarda özgün metne ve ilmi yayın kriterlerine bağlılık konusunda yeterli titizlik genelde gösterilmediği için toplum olarak önemli bir bilgi kirlenmesiyle karşı karşıyayız. Bu durum toplum katmanları arasında iletişimsizlik sorununun sürüp gitmesine, gereksiz gerginliklerin yaşanmasına ve karşılıklı dini hoşgörünün zayıflamasına sebep olmaktadır. Diyanet ışleri Başkanlığı, ıslam kültürüne dair Alevi ve Bektaşilerce yapılan ve halk klasikleri haline gelmiş bu kıymetli eserlerden bir kitap seti oluşturarak halkın yararlanabileceği genel kütüphanelere ve ilgili yerlere dağıtmayı hedeflemektedir.”
« “Alevi zirvesini toplayacağız” ıslam dünyasındaki akıl tutulmasını aşmak için dini düşüncede reform şart olduğunu belirten Din ışlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, “Alevi dünyasındaki düşünce ve bilgi genişliğini yeterince bilmiyoruz. Bir grup arkadaşımızın söylediğini bir başka grup kabul etmiyor. Demek ki ortada bir bilgi zenginliği var” dedi. Aleviler için büyük bir seminer yapacaklarını vurgulayan Aydın, Alevi yorumu üzerinde yeteri kadar bilgi olmadığını ve Alevilerin dine getirdikleri farklı yorumların açılması, bir seminer veya sempozyum konusu olması gerektiği yorumunda bulundu.
« Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın Alevilerin “gönlünü alma” çabalarıyla başlayan gelişmelere bir yenisi daha eklendi. Diyanet ışleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Hz.Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesinin yıl dönümü olan 14 Mart 2003 Cuma günü camilerde okunacak vaazlarda bu konuya da değinileceğini bildirdi. Yılmaz’ın bu genelgesinin Diyanet tarihinde bir ilk olacağı belirtiliyor.
« Devlet Bakanı Mehmet Aydın, 70 kişiyle ‘ön zirve’ yaptı. Zirvede, Alevilerin isteklerini içeren 20 maddelik plan Aydın’a verildi. Göreve geldikten kısa bir süre sonra verdiği bir demeçte “Alevi zirvesi toplayacağız” diyen Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Aydın’ın, ilahiyatçı, öğretim üyesi ve Alevi inanç önderlerinden yaklaşık 70 kişiyle bir “ön zirve”de bir araya geldiği öğrenildi. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin ön ayak olduğu 10 Ocak 2003’te gerçekleşen toplantıya, Diyanet ışleri Başkan Yardımcısı Rıdvan Çakır, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ve Din ışleri Yüksek Kurulu üyeliği de yapan A.Ü. ılahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Mualla Selçuk, Çorum ılahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Nadim Macit, Alevi-Bektaşi kültürü üzerine araştırmalarıyla tanınan H.Ü. Öğretim Üyesi, Tarihçi Prof. Ahmet Yaşar Ocak gibi isimlerin dışında Anadolu’dan bazı Alevi ocaklarının temsilcileri katıldı.
« Diyanet’te temsil şansı bulamayan Alevilik için ilahiyat fakültesinde kürsü kuruluyor… Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi ilk şubesini Çorum ılahiyat Fakültesi’nde açacak. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nın Çorum şubesi’nin yaptırdığı külliyenin yemekhane açılışında konuşan Gazi Üniversitesi Çorum ılahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nadim Macit, ‘Konuyla ilgili üniversite senatosundan onay geldi. Kürsünün başına Yrd. Doç. Dr. Osman Eğri geçecek” dedi.
« Hükümette ilk dini polemik: Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, “Alevi zirvesi toplayalım” dedi, AK partili vekil “Hepimiz aleviyiz” diyerek karşı çıktı… Bakan Aydın’ın Alevi zirvesi toplama önerisine partisinden tepki geldi. AKP Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek, Türklerin müslümanlığı Hz. Ali taraftarlarından öğrendiklerini belirterek, zirvenin birliği zedeleyeceğini savundu. Çiçek, “Türklerin tamamı Hz. Ali taraftarı olmuştur, yani alevidir. Farklılık olmayan yerde farklılık yaratmak yanlış olur” dedi.
« AKP Kurucular Kurulu üyesi de olan Dr. Hüseyin Tuğcu, Başbakan Tayyip Erdoğan’a Alevilik, Diyanet’te temsil, sorunlar ve çözüm önerilerini içeren bir rapor sundu. Raporda, DıB bünyesinde, Başbakanlığa bağlı ancak yarı özerk çalışacak bir Alevi-Bektaşi Araştırmaları Merkezi oluşturulması gerektiğinin altı çizildi. Merkezin başkanlığına Alevi-Bektaşi çevrelerinin benimseyebileceği, Alevi kökenli ilahiyatçı bir akademisyen, araştırmacı ya da din görevlisinin getirilmesinin zorunlu olduğu vurgulandı. Alevi kökenli olmayan bir ismin başkanlığa getirilmesinin büyük bir eksiklik olacağı ve merkezin çalışmalarının daima şüpheyle karşılanmasına neden olacağı kaydedilirken, bu merkezin başkanının, DıB’de başkan yardımcısı olarak temsil edilmesi de önerildi. Raporda, Alevi-Bektaşi kültürüne din derslerinde yer verilmesi ve ılahiyat Fakültelerinde “mezhepler tarihi” ve “dini gruplaşmalar” adlı derslerin okutulması da istenirken, kültür ve inanç birliği konulu dersin de bütün üniversitelerde yer alması gerektiğine dikkat çekildi.
« AKP Ağrı Milletvekili Melik Özmen, Alevilerle ilgili ayrımcılığın AB’ye üyelik sürecinde Türkiye’nin en önemli sorunu haline getirileceğini öne sürerek, cemevlerinin Diyanet’e bağlanması ve Alevi dedeleri için cemevlerine kadro verilmesini önerdi. Özmen’e CHP’den destek geldi. Özmen, TBMM’de Diyanet ışleri Başkanlığı’nın 2003 mali yılı bütçesi görüşmelerinde Alevilere yönelik bir dizi öneride bulundu:

  • Türkiye’de ve yurtdışında tanınmış, ilmi araştırmaları olan, halkla ilişkileri iyi kişilerden oluşan ‘Alevi şûrası’ bir an önce toplanmalıdır.
  • Aleviliği konu edinen araştırma merkezleri ve enstitüler kurulmalıdır.
  • Diyanet ışleri Teşkilatı bünyesinde hizmet veren kurumlar arasına cemevleri de alınmalıdır.
  • Camilere tahsis edilen din görevlisi kadrosu cemevlerine de verilmelidir.
  • Halk arasında dede olarak bilinenler bir sınavdan sonra resmen atanabilir.
    AB süreci ve Aleviler
    Görüldüğü gibi, Aleviler açısından AKP diğer sağ partiler gibi parlak bir gelecek vaat etmiyor. Hoş Alevilerin yıllardır desteklediği CHP de, onların en ufak bir hak talebini bile sahiplenmedi ya… Neyse.
    AKP sadece AB’nin zorlamasıyla göstermelik bazı adımlar atıyor gibi yapıyor, ancak yapılan vaatlerin arkasından ölüm sesizliği hakim oluyor ve uygulama aşamasına geçilmeden dosya rafa kaldırılıyor veya içeriği sulandırılıyor. Çünkü, AKP Türkiye’nin diğer bütün sorunlarında olduğu gibi Aleviler konusunda da bir netliğe ulaşamamış gözüküyor.
    AKP, Utah Üniversitesi Öğretim Üyesi siyasal bilimci Doç. Dr. M. Hakan Yavuz’un Tempo Dergisi’ne verdiği söyleşide belirttiği gibi, hem karizmatik bir lider partisi, hem de değişik sağ ve ıslamcı gurupların bir araya gelerek oluşturduğu toplama bir parti. Ayrıca iktidarda olduğu halde, parti felsefesini ve yönünü netleştirememiş, ıslamcılıktan muhafazakar demokratlığa evrilmeye çalışıyor. Yani bu evrimin nereye ve ne zamana kadar süreceği belli olmadığı ve partinin Erdoğan dahil üst yönetiminin kafa karışıklığı devam ettiği sürece, AKP Türkiye’nin sorunlarına kalıcı ve net çözümler getireceğe benzemiyor. Bunun tek istisnası, önümüzdeki Aralık ayında Türkiye’ye AB’ye giriş tarihi verilmesi ve bunun getirdiği dinamikle AKP’nin evriminin hızlanması; ardından yine Doç. Dr. Yavuz’un deyimiyle önümüzdeki 50 yılda Türkiye’nin en büyük iki sorunu olmaya aday Aleviler ve Kürtler konusunda daha olumlu ve yapıcı adımlar atması olabilir. Bu beklentinin gerçekleşmemesi, AKP’nin zaten zoraki çıktığı muhafazakar demokratlık yolundan derhal çark ederek, büyük bölümü şeriatçılardan oluşan çekirdek kitle tabanını memnun edecek icraatlara ağırlık vermesine yol açacaktır. Ancak, böyle bir icraat AB yenilgisinin ardından kartların kesinlikle yeniden açılacağı bir Türkiye’de belki de AKP iktidarının sonu anlamını taşıyabilecektir.
    Sonuç ve değerlendirme
    AKP’nin mevcut halinden Alevileri memnun edecek sonuçların çıkmasını beklemek hayalperestlikten öte bir anlam taşımaz. Burası kesin gibi. Çünkü, AKP’ye hakim olan zihniyet, öncelikle Aleviliği özgün bir kimlik olarak kabul etmediği gibi, Alevilere tepeden bakıyor; onlara kendi tanımını kendi yaptığı özünden uzaklaştırılmış bir Alevilik anlayışı dayatmaya çalışıyor. Bu da AKP ile Aleviler arasında bir diyaloğun oluşmasını sürekli geciktiriyor.
    Öte yandan AKP, Alevilere yönelik çıkışlarında, daima büyük Alevi örgütlerini muhatap almak, onların görüşlerini dinlemek gibi bir zahmete katlanmıyor. Aksine nerede Alevilerin dışladığı kişi ve çevre varsa, onlarla bağlantıya geçiyor. Veya bir takım temsil kabiliyetinden yoksun Alevi örgütlerini el altından destekleyerek, “Alevi Diyaneti” gibi hangi amaca hizmet edeceği belli olmayan kurumlar oluşturulmasına önayak oluyor.
    Bu şekil bir hareket tarzı tabbi ki, Alevilerin AKP’ye karşı var olan şüphe ve önyargılarını daha da kemikleştiriyor. Ancak, burada AKP’nin Alevilere karşı veya onlar adına hangi planların hazırlığında olması aslında Alevileri o kadar fazla ilgilendirmemeli. Çünkü Türkiye’deki sağ ve ıslamcı gelenekten Aleviler adına büyük beklentilere girmemek gerektiğini bilmek için alim olmak şart değil. Sadece geçmişi biraz bilmek yeter.
    Diğer bir şart ise Alevilerin artık Türk siyasal partileri karşısında pasif ve yalvaran tutumlarını terk etmesidir. Çünkü Türkiye gibi “Hak verilmez, alınır” anlayışının çok yaygınlaşmadığı ve Cumhuriyet de dahil pek çok hakkı ve kurumu bir fatura ödemeden elde etmeye alışmış bir halkın bireyleri olan bizler, henüz “Bir hakkı sunanın, onu geri de alacağını” bir türlü öğrenemedik.
    Bu çerçevede düşünürsek, AKP Hükûmeti aslında kendinden beklenenin aksine davranmıyor. Zira sorunları olan Aleviler ama onlar taleplerini yeterince dillendirmiyor. Dillendirenler varsa da, arkalarında güçlü bir taban desteği olmadığından ya sesleri cılız çıkıyor, yukarılarda işitilmiyor veya bu çıkışların büyük çoğunluğu kişisel çabalardan öteye geçemiyor. O zaman ne oluyor, sorunlara çözüm bulma konumunda olan AKP bildiğini okuyor. “Veren el alan elden üstündür” anlayışına sığındığından, dayatmacı oluyor ve verilenlerin ne olması ve ne kadar olması gerektiğini ben belirlerim gibi otoriter bir tavır içine giriyor.
    O nedenle Aleviler öncelikle hak taleplerinin yerine getirilmesinde inisiyatifi kendi ellerine almaları gerektiği bilincine ulaşmalıdır. Yıllardır biriken sorunların çözümü, Alevilerin yine yıllardır sürdürdüğü “pasif alıcı” konumunu terk etmeleri ve yediden yetmişe talepleri konusunda “aktif alıcı” tutumunu benimsemeleri ile mümkün olabilecektir. Yani bir Alevi olarak insanca yaşamak için gerekli olan haklara sahip olabilmenin yolu, “Alevi olarak eziliyorum. Benim vergilerimle başkalarına din hizmeti veriliyor, bana ise hadi ordan sen de kim oluyorsun, deniliyor” gibi sızlamadan öteye geçmeyen tavırların terk edilerek, “Arkadaş ben Aleviyim. Özelliklerim, kimlik tanımım şu. Örgütlendim. Arkamda şu kadar insan var. Taleplerim de şunlar şunlar. Bunların en geç şu tarihe kadar yerine getirilmesini istiyorum. Aksi takdirde her türlü demokratik ve legal baskı mekanizmasını devreye sokacak güç ve hazırlıktayım” şeklinde bir meydan okuyuştan geçmektedir.
    Sonuçta Aleviler bugünkü davranış kalıplarını sürdürerek, sorunlarının çözüldüğü bir noktaya ulaşamadıkları gibi, bu konuda hayal görerek sadece kendilerini kandırabilirler. Kedinin elindeki fare gibi o veya bu partinin oyuncağı olmaya devam ederler. Çünkü artık, sadece sızlanmak ve kendilerine karşı yapılan haksızlıklar konusunda homurdanmak, dünya ve Türkiye’de bulundukları her yeri “ağlama duvarı” haline getirmek bu zamana kadar Alevilerin bir işine yaramadı; sonra da yaramayacak. Yararlı olan tek şey varsa, istemlerin yerine getirilmesi için “aktif tavır” almak ve “örgütlülük-talep iletimi-sonuç alma veya eylem” konumuna geçmektir. Gerisi hava ile civadır!
    Gündem

Bilen gelsin -Devrimi- Mehmet Yapıcı

0

Ateşten gömlektir kelamı Aşkın
Cefasın sefasın sürenler gelsin
Menzile ulaşmaz bu yolda düşkün
Pirini Hakk bilip görenler gelsin.

Bülbülü şad eden gonca gülüyle
Dilinden süzülen şerbet balıyla
Yalnız dilde değil her bir haliyle
Mürşide gönlünü verenler gelsin.

Varlığı HaKk bilip yapmadan hile
Sahip olup ele bel ile dile
Kırk yıl emek verip çekerek çile
El ele el Hakka Erenler gelsin.

Bir söz için boydan boya çölleri
Didesinde biriktirip gölleri
Dostluk bahçesinde açan gülleri
Ruh ile okşayıp derenler gelsin.

Aşksız ise yürek boşa yanmayın
Hak edilmemişse Aşkı anmayın
Bin bir cefası var kolay sanmayın
Devrimi’ ye yoldaş yarenler gelsin.

DEVRİMİ= Mehmet Yapıcı

Neçedir ağlarsın ey kaşı keman

0

Neçedir ağlarsın ey kaşı keman
Bu duman başımızdan yali kalkmaz mı dersin
Selman’ın carına erişen haydar
Bi kere yüzümüze yali bakmaz mı dersin

Yayımı da açtım okumu attım
Eşimden dostumdan yali umudum kestim
Ehlibeytten başka yok mudur dostum
Yolumuz kerbela’dan yali geçmez mi dersin

Şah Hatayim eydir senindir ferman
Olursun her kulun yali derdine derman
Güzel şah’ım sana bin canım kurban
Gel desem imdada yali gelmez mi dersin

Açığım yok kapalım yok dünyada

0

Açığım yok kapalım yok dünyada
Neyse ahvalım görsünler beni
Hiç kimseye vebalim yok dünyada
İster sevip ister döksünler beni

Haydar, haydar, haydar döksünler beni
Aliyar, aliyar, aliyar döksünler beni

Allah kul yaratmış biri de benim, biri de benim
Kimden kaldı bana imanım dinim
Ne şeytan tanırım, ne de peri cin
Konuşan insanım görsünler beni

Haydar, haydar, haydar görsünler beni
Aliyar, aliyar, aliyar görsünler beni

Dilim dönmez nedir gavur müslüman, gavur müslüman
Duman ateş demek ateş de duman
Enel hak bağına girdiğim zaman
İster kesip ister yüzsünler beni

Haydar, haydar, haydar yüzsünler beni
Aliyar, aliyar, aliyar yüzsünler beni

Okudum Kuran-ı Edeb erkanlı, edeb erkanlı
Kıldığım secdenin kıblesi canlı
Gerdeksiz gecede bir delikanlı
Ölü bir geline versinler beni

Haydar, haydar, haydar versinler beni
Aliyar, aliyar, aliyar versinler beni

Akarsu yum boşa güldükten sonra, güldükten sonra
Azrail yok imiş öldükten sonra
Gönül tahtım harap olduktan sonra
Boş kuru hasıra sarsınlar beni

Haydar, haydar, haydar sarsınlar beni
Aliyar, aliyar, aliyar sarsınlar beni

Haydar, haydar, haydar sarsınlar beni
Aliyar, aliyar, aliyar sarsınlar beni

Miyase İlknur AKP’nin ‘Alevilik’ oyunu

0

REFAHYOL döneminde Keçeli’nin yazdığı ‘Alevi Din Dersi’ kitabını reddedenler bugün AKP saflarında
Şakir Keçeli’nin yazdığı kitabı reddeden Talim Terbiye Kurulu Başkanı Dr. Veli Kılıç halen bu görevini sürdürürken gerekçeli kararı yazan Hüseyin Tuğcu, TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanlığını yapıyor. 1998 yılında gerekçeli kararda Aleviliğin Sünnilikten farklı olmadığını savunan, kitabın yazarına hakaret dolu ifadeler kullanan Tuğcu tazminata mahkûm olmuştu.
12 Eylül döneminde Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortaöğretim müfredat programına koyduğu zorunlu din derslerinde Alevi inancının dışlandığı gerekçesiyle Alevi din dersi kitabı yazarak Talim Terbiye Kurulu’na gönderen Şakir Keçeli ‘nin başvurusunu reddedenlerden kurul Başkanı Dr. Veli Kılıç halen aynı görevini sürdürürken gerekçeli kararı hazırlayan Hüseyin Tuğcu ise AKP’li TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanlığını yapıyor.
Av. Şakir Keçeli’nin hazırladığı ”Alevi Din Dersleri” kitabının okutulmasını reddeden Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun 27.1.1998 tarih, 932 sayılı gerekçeli kararında kitabın yazarının Sünni kökenli olması, Aleviliğin gerçekte Hanefilikten farklı olmadığı vurgulanıyor, Hz. Hüseyin’i katleden Yezid’i eleştirmenin yanlış olduğu ve kitapta Michelangelo’nun Tanrı’yı resmeden tablosuna yer verilmesinin İslam anlayışına, dolayısıyla bilime de ters düştüğü ifade ediliyor.
Kendisi Alevi kökenli olan, ”Genç Erenler” adlı bir dergi çıkararak Aleviliği, Sünni İslama yakınlaştırmaya çalışan Hüseyin Tuğcu, hazırladığı gerekçeli kararda söz konusu kitabın yazarı ve aynı zamanda Bektaşi Babası olan Şakir Keçeli’ye hakaret dolu şu ifadelere yer veriyor:


”Kılavuzu karga olanın burnu pislikten çıkmaz demişler. (Sayfa 14)
Yazar Şakir Keçeli böyle uyduruk sözlerin yalancılığın, sahtekârlığın cezasını elbette bir gün Allah’ın huzurunda ahirette verecektir. Aklı varsa tövbe etmelidir. (Sayfa 44)
Ehliyetsiz, liyakatsız kişilerin kendilerinin bilgisizliğini, cahilliğini sergilemeleri abesle iştigaldir. Adama, mademki yüzme bilmiyordun denize niye atladın, diye böyle sorarlar. (Sayfa 15)”
Yazar Şakir Keçeli, gerekçeli kararda kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Talim Terbiye Kurulu Başkanı Dr. Veli Kılıç hakkında tazminat davası açtı. Kılıç, kendisinin sadece üst yazıdan sorumlu olduğunu, karar metnini okumadan imzaladığını ve bu bölümlerin Tuğcu tarafından yazıldığını öne sürdü. Sonuçlanan mahkeme kararına göre Veli Kılıç ceza almazken Hüseyin Tuğcu 300 milyon TL. tazminat ödemeye mahkûm edildi.
Alevi Din Dersleri kitabının yazarı Av. Şakir Keçeli, AKP hükümetinin zorunlu din derslerinde Alevi inancına da yer verilmesi için başlattığı çalışmalarına da Alevi inancını asimile edeceği gerekçesiyle karşı çıkılması gerektiğini belirtti. Keçeli şunları söyledi:
”Benim REFAHYOL döneminde böyle bir kitabı hazırlama ve MEB’e başvurma gerekçem farklıydı. Yıllardır Sünni inancı farklı inançlara mensup öğrencilere inatla dayatanların göstereceği tepkiyi merak ettim. Benim orta öğretimde okuyan bir çocuğum olmadığı için dava açma şansım yoktu. Ancak böyle bir yolla MEB’i dava edebilirdim. Kitabı o nedenle hazırladım. Yoksa din derslerinin Aleviliği de kapsaması gibi bir amacım yoktu. Kaldı ki Alevilerin yapması gereken zorunlu din derslerine toptan karşı çıkmalarıdır.”
Cumhuriyet, 14.02.2004
Aleviyol, 14.02.2004

AB, Alevilerin Derin Sorunlarını Neden Görmez? Murtaza Demir

0

Murtaza Demir

AB, Alevilerin Derin Sorunlarını Neden Görmez?

Basından öğrendiğimize göre, AB’nin Genişleme Sorumlusu Sn. Verheugen, 6 Ekimde açıklanacağı söylenen Türkiye ilerleme raporunu görüşmek üzere ülkemize geliyor. Ziyaretle ilgili olarak soruları yanıtlayan Sn. Abdullah GÜL; “eskiden AB’nin istekleri klasörler dolusuyken, şimdi bir sayfa A4 kağıdına sığacak duruma geldi” demektedir.

Çok sayıda yasanın değiştiği doğru. Ama uygulanmadığı bilinen ve göz boyamadan öte bir değeri olmayan yasa değişikliklerinin dışında, işkence, rüşvet, irtikap, kamu malını hortumlayıp üzerine yatma alışkanlığı, ucuz kredi kapma, borç erteleme, hatta borç sildirme alışkanlığı, irtica tehdidi, feodalizm, dalga dalga yükselen işsizlik, bozulmaya devam eden gelir dengesi vb, vb… Söyler misiniz bunların hangisinde en ufak iyileşme oldu? Devletin, “Sünni Devlet” tercihi ve uygulaması “laik demokratik devlet” anlayışına mı dönüştü? “Azınlıkların” ibadet yerleri ve gereksinimleri üzerinde yüzyıllardır devam eden zulüm ve baskı mı ortadan kalktı?

Anlayış olarak, Devletin Alevilere uyguladığı ayrımcılık ve asimilasyon politikasında, Osmanlı döneminden buyana hiçbir iyileşme olmadı. “Anlayış olarak” diyorum, çünkü Osmanlının şiddete dayalı asimle etme yöntemi, cumhuriyet döneminde “zorla din eğitimi vererek”, iş ve bürokrasi alanından dışlayarak, Alevi yerleşim birimlerine cami yaparak ve Sünni imam atayarak, daha sistematize bir uygulamaya dönüştü.

Çağdaş örgütlenme sürecini doksanlı yıllarda başlatan Aleviler, “baskı, ayrımcılık, asimilasyon ve dinci değişime hayır!” dedikleri için çok sayıda “devlet terörüyle” karşılaştılar. Aleviler, devletin bu tavrına demokratik ve yasal yollarla karşılık veriyorlar. Geleneklerinde ve gündemlerinde şiddet yoktur. En kötü soru şu: şiddet karşıtı tavırları, ülke içinde ve dışında (örn. AB çevrelerinde) dikkate alınmamalarına mı neden oluyor?

Aleviler, temel hak ve inanç özgürlükleri bağlamında hiçbir iyileşme elde edemiyor. Devlet yetkilileri Cemevini “çümbüş yeri” şeklinde tanımlıyor. Yine de, “… ebeveynin itirazına karşın çocuklarına “devlet zoruyla” din dersi verilmesinin “tam bir zulüm ve çocuk hakları ihlali” olduğunu, ayrıca bu uygulamanın Türkiye’nin de imzalayarak kabul ettiği “Çocuk Hakları Sözleşmesine” aykırı olduğunu”, bıkmadan söylemeye devam ediyorlar. Anayasamızda “laik” olarak tanımlanan devletimiz, Sünni İslam’ın organizasyonunu üstleniyor ve bir başkanlığa bağlıyor. Uygulama biçimini ve eğitimini yurttaşlarına şart koşuyor. Bir milyon kız çocuğunun eğitimi için “kaynak bulamazken” Sünni İslam için bütçesinden her yıl ikimilyardolar kaynak kullanıyor.

Uygulama bununla kalmıyor: Sünni İslam’ın okulu, camisi, mescidi, kuran kursu, memuru, hocası, imamı, lojmanı, vb. için ayırdığı bütçenin yaklaşık 400 milyon dolarını, yani 640 trilyon lirasını “vergi” adı altında Alevilerden topluyor. Meşru değil ama yasal. Böylece istediği yasayı istediği gibi çıkaran Sünni çoğunluk, kılıfını da hazırlamış oluyor.

Sn. Verheugen’in yanıtlamasını çok isterim:

  • Alevi örgütlerinin ortaya koyduğu istemler, AB Raporlarında neden yer bulmuyor?
  • Ziyaret gündeminizde Alevi temsilcilerle görüşme konusu bulunmakta mıdır?
  • Vergi adı altıda toplanan kaynağın bir bölümünün, salt bir mezhebin inancı için sarf edilmesi, tarafınızdan nasıl “fark edilmeyebilir”? Bu bir zulüm ve hak ihlali değil midir?
  • Kendisini yurttaşlarının yaşamından değil ama, yaşam sonu (ahret) işlerinden sorumlu tutan AB ülkesi var mıdır?
  • Bu vasfıyla TC. din/mezhep devleti değil midir?
  • Devlet okullarının tümünde Protestan yada Katolik mezhebinin öğretilmesinin zorunlu olduğu AB ülkesi var mıdır?
  • Başbakan ve bakan eşlerinin rahibe ya da türban kıyafetiyle devlet protokolünde yer alması, AB kriterleri arasında mıdır?

2004