Pazar, Mart 22, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 151

Rıza Zelyut Alevilik tüccarları

0

Türkiye’de Alevilik sahipsiz bir bahçe…
Gelen geçen o bahçeye dalıp istediğini alıyor, çalıyor. Yetmiyor, pisletiyor..
Alın şu son rezaleti…
Ankara’da Alevi Bektaşi Federasyonu adlı bir organizasyon var.
Bunun başında Ali Doğan adlı bir vatandaş bulunuyor.
Bu zatımuhterem, Alevilik hakkında konuşurken, ‘Alevilik İslam’dan binlerce yıl önce vardı. Alevilik İslam’ın dışındadır ve kendine özgüdür.’ buyurmuş.
Açıkçası, diyor ki: Aleviler Müslüman değildir.

Ebussuud gibi
Alevilere bu iftirayı ilk atan o değil. Osmanlı Devleti içindeki Alevi Müslümanları kılıçtan geçirttiren Şeyhülislam Ebussuud Efendi de 500 sene önce böyle diyordu: Aleviler Müslüman değildir. (Bu konuda, OSMANLI’DA KARŞI DÜŞÜNCE VE İDAM EDİLENLER adlı kitabımızdaki fetva örneklerine bakabilirsiniz.)
Yani, bugün, Aleviyim diyen sapık bir zihniyetle geçmişteki Alevi düşmanı sapık zihniyet aynı çizgide buluşmuş oluyor.
İkisi de Alevi düşmanlığı yapıyor.
İttifak bununla da sınırlı değil. Günümüzün Türkiyesindeki Diyanet İşleri Başkanlığı da şimdiye kadar bu düşünceyi makyajlayarak tekrarladı, durdu. Yani bu sapık Aleviler, Diyanetçilerle de ağız birliği ediyorlar.

Alevi kimdir?
Alevi toplumu, 1400 yıldır Hazreti Ali’nin düşüncesine ve ideallerine bağlı olduğu için Ali adından türetilen isimle, Alevi diye anılmaktadır.
Bunu her Alevi bilir; bu bilgiyi de inancının bir parçası sayar…
Bütün ciddi kaynaklarda, yüzlerce yıl bu bilgi işlenmiştir: Alevilik, Hazreti Ali’nin velayetini (veliliğini) Kuran’ın işareti ve Peygamber’in sözleri ile kanıtlayıp kabul etmektir.
Yani her Alevi, bütün inanç dayanaklarını İslam dininin Alevi yorumuna bağlar.
Alevilerin yol kitabı olan Buyruk, Aleviliği ‘Muhammet-Ali yolu.’ biçiminde tanımlar.
Tarih boyunca Alevi inancını sazıyla, sözüyle bugünlere taşıyan Alevi ozanları; Aleviliği; Hazreti Ali yolundan gitmek, Ehlibeyt’e (Peygamberimiz Muhammet, Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin) saygı, sevgi; Ehlibeyt’i sevmeyeni sevmemek biçiminde tarif etmişlerdir.
Alevilerin ulu Pirleri, başta Hacı Bektaş veli olmak üzere, Aleviliği; Kuran’a, Peygamberimizin sözlerine ve davranışlarına bağlı samimi bir insancıl yol biçiminde anlatmışlardır.
Aleviler Kuran’a bağlıdırlar ama Kuran’ın şekilsel değil insancıl özü temel alınır.
1400 yıl boyunca hiçbir kaynak; Aleviliği İslam’dan öteleyememiştir.

Avrupa Birlikçi tüccarlar
Ali Doğan, dinler konusunda fikir üretecek eğitimden yoksundur.
Konuşmasını, birileri yazmış eline vermiştir.
O birileri Alevilik üzerinden ticaret yapan uyanık bir kesimdir. Bunların Avrupa’daki ayağını, Turgut Öker’in başkanlık ettiği Alevi Federasyonu oluşturur. Turgut Öker ve yakın arkadaşları Alevi görünürler ama Alevi inancıyla asla ilgileri yoktur. Bunlar ateisttirler.
Bu kesimin Türkiye’deki ayağını Ali Doğan ile Pir Sultancı bazı gruplar oluşturuyor. Bu kesimler, Alevileri kullanarak siyaset yaparlar; Alevilikten geçinirler. Bundan sonraki yazımda bunun bir örneğini ortaya koyacağım.
Avrupa’daki Alevi tüccarları ile Türkiye’deki Alevilik istismarcıları el ele vererek ülkemizi sıkıştırmaya, Alevi toplumunu yanlış yönlere çekerek tehdit unsuru gibi göstermeye çalışıyorlar.
Alevilerin azınlık olduğunu da bu sapık kesim iddia ediyor. Türkiye’nin temel öğelerinden olan Alevileri azınlık gibi göstermeye çalışmadaki amaç bellidir: Hükümetlerle pazarlık yapmak… Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi sıkıştırmasında araç olmak. Böylece AB’den para koparmak…
Ne acıdır ki Avrupa’da Alevileri temsil ettiğini iddia edenler; işsiz güçsüz kesimidir. Bunlar, Alevilerle ilgili çalışma yapar görünerek AB’den para almaktalar ve güzel biçimde yaşayabilmekteler. Avrupa’dan alınan yüklü miktardaki paraların bu kişilerce nasıl çarçur edildiğini herkes bilmektedir.
Şimdi bu Avrupa işbirlikçileri; Türkiye’deki Alevi tüccarları ile el ele vermiş; sıradan Alevi’nin aklını çelmeye uğraşmaktadır.
http://www.gunes.com/2004/10/05/yazarlar/y4.html

İsmail ONARLI 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

0

İsmail ONARLI
[8 Mart Dünya Kadınlar Günü]
ALEVİK’TE ve ÇAĞIMIZDA KADININ YERİ ve ROLÜ

Kadın ve erkek toplumsal ortak yaşamının iki temel vazgeçilmez unsurudur. İnsan neslini dünyanın kuruluşundan beri devam ettiren kadın ve erkek, aile kurumuyla bugüne dek gelmiş ve toplumun temel taşı olmuştur.
Alevi varoluş mitolojisine göre; Allah önce başında tacı, belinde kuşağı, kulaklarında küpeleriyle Hz. Fatıma Anamızı yaratmıştır. Hz. Fatıma’nın başındaki taç babası Hz. Muhamed’i, belindeki kemer kocası Hz. Ali’yi, kulaklarındaki küpeler oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i ışık olarak simgelemektedir. Tanrı önce Âl-i Âba’ı, yani beşleri var etmiştir. Yine, Cemevi giriş kapısı beşleri simgeler. Kapının kanadı Hz. Muhammed’i, eşiği Hz. Ali’yi, yan atkının birisi Hz. Hasan’ı diğeri Hz. Hüseyin’i ve üst atkısı Hz. Fatıma’yı sembolize eder. Ceme giren canlar; eşiğe “Allah-Muhammed- Ali” diyerek, ya da sağ yan atkıya, pervaza üç kez niyaz ederek girenler. Alevi Öğretisinde / İnanışında önce, Hakk, Beşleri-Ehlibeyti NUR (ışık) olarak halk etmiştir. Sonra, Adem (insan) yaratılmıştır…
Anadolu MÖ.10.500 yıllarına değin tarihsel olarak giden bir kavimler yumağı, yüzlerce hanedanlıklar, beylikler ve devletlerin gel-gitlerinin olduğu bereketli bir coğrafyadır.
Frigya (Phryges:MÖ.12.-7.yy)’da dini inançlar arasında en önemli yeri tutan, Ana Tanrıca Kybele kültü-kültürü; Alevilerde Ana, Ana Sultan, Ana-Bacı Sultan, şeklinde Fatıma Ana ile özdeşleştirilerek yaşatılmaktadır. Doğurganlığı simgeleyen kadın baş örtülerindeki üçgen motifleri Kibele’yi sembolize eder. Süreç içinde; Kybele’ye sonraları semavi inançla birlikte, onun yerini alan Fatma Ana’ya adaklar adanmış ve şükranlar sunulmuştur. Bu kültür; Beydili Sıraç Türkmenlerinde 19 yüz yıldan itibaren, Anşa Bacı’da simgeleşerek yaşaya gelen bir olgudur. Firiglerin-Hititlerin, Ana Tanrıça’sı (Kibele) ile Fatma Ana’yla özdeşleştirilmesi ve 19. yüz yılda, Alevi felsefesinde olan “hulûl (incarnation), tenasüh (metempsycose), don değiştirme (metamorphose)” inancı; Anşa Bacı’da yaşatılması geleneği, ülkemize özgü kültür açısından, özel bir önem taşımaktadır. Tahtacılar’da ise; Kybele kültü, Sarı-kız inancı şeklinde yaşaya gelmiştir…
Anadolu’da “Bereket Tanrıçası” üretim ve doğurganlığı simgelerken. Alevilerin bakışı ile üretken bir hayvan, totem olan tavşan, bir doğuruşta; 6 ayda bir, 6 adet yavru doğurmaktadır. Sembol de bu nedenle seçilmiştir. Alevilerde Tavşanın esas yenmeme nedeni, 6 ayda bir kunacı olması ve doğurgan bulunmasındandır. Bu durum dişiye verilen önemi göstermektedir. Yoksa hurafelerden dolayı tavşan yenmezlik edilmemektedir, esas gerekçesi budur…


Orta-Asya, Mezopotamya, Anadolu ve Balkan Halklarının gelenek ve göreneklerini, örfünü, Alevi Tasavvufu özümseyerek eklemlemiş, töreselleştirerek, çağdaş ve modern bir biçimde, bugünler getirerek yaşatılmıştır. Alevlikte tek evlilik esastır. Berdal, Kuma gibi adetler yoktur. Bu ve benzeri adetler, Kürt Milli Töresinde vardır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Feodal Sistemi yaşatmak için aşiretler, kabileler ve aileler, kadınları, bir meta gibi görerek, onları alıp satmışlardır. Bu bölgelerde kadın cinayetleri, kadın intiharları ve ölümleri, oldukça yüksek orandadır. Eğe ve Trakya bölgesini ile çevresinde Kapitalizm geliştiği için, kadın ölüm olayları düşüktür. Ana Kent varoşlarında, kırsal kesimlerin izlerini ve geri her bölgenin kalıtımlarını görmek mümkün. Alevlik; tarihsel ve toplumsal boyutuyla, inançsal ve kültürel yönü ile, bir Feodal sisteme özgü öğreti olmasına karşın, daha ilerici ve çağdaştır. Bu nedenle kadınlara da tekil olarak insan, birey olarak bakar. Hak ve hukukuna da çağdaş normlara uygun ve o gözle bakarak çözümlenmesini ister.
Bütün kadınların dayanışmasında seslerini duyurduğu ve sorunlarını dile getirdiği “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” tüm insanlık için büyük önem taşımaktadır. 8 Mart din, dil, ırk renk ayırt etmeksizin tüm ezilenlerin, sömürülen kadınların sorunlarını insanlığa duyurduğu, uluslararası düzeyde bir gündür. Kadınların eşit olmayan uygulamalara karşı savaşsız ve sömürüsüz, bir dünyada yaşamak için başkaldırılarını simgeleyen bir bayramdır. Birinci 8 Mart tarihi; 1857’de 10.000 New York’lu dokuma işçisi kadının, 12 saatlik iş gününü, düşük ücretlerini ve artan iş yükünü protesto etmek için, greve gittikleri gündür. Bu grev polisler tarafından şiddet kullanılarak engellenmiştir. İkinci 8 Mart tarihi; 1908 yılında Manhatten’da, tütün ve tekstil kadın işçilerinin, 8 saatlik işgününü protesto ettikleri ve işçi kadınlarının politik hakları için greve gittikleri gündür. Üçüncü 8 Mart tarihi; 1908’de New York’ta, dokuma işçisi kadınların işten çıkarılmalarını protesto etmek için, iş yerlerini işgal ettikleri gündür. Olaylar sırasında çıkan yangında 129 kadın yaşamını yitirmiştir. Yine ayni şehirde, 1909’da 20.000 gömlek işçisinin yaptığı grev ve yukarıda belirttiğiz grevler, uluslararası kadın gününün ilk geleneksel habercileridir.
20.Yüz yılda, çalışma koşulları konusu üzerinde, bazı deneylerin getirdiği birikimleri beraber, örgütlenmeye başlayan kadınlar, 1907’de bir Kadın Enternasyonali toplayacak güce ulaşmamıştır. 1910’da yapılan II. Enternasyonalde Clara Zetkin’in önerisi üzerine, 8 Mart Dünya Kadılar Günü ilan edilmiştir. 8 Martlar tüm kadınların sömürülmesine ve ezilmesine karşı, hayatın her alanındaki mücadelenin bir sembolü, haline gelen 8 Martı, Birleşmiş Milletler, 1975 yılında kadın konferansında evrensel kadın günü kabul edilmiştir.
İnsanlık tarihinde ki olumsuzluklara rağmen, Alevi felsefesi ve yaşam biçimi, bu sorunu yüz yıllar önce kökten hal etmiştir. Bizim felsefemiz eşitlikten yana tercihini koymuştur. Bu açık ve net anlayışa rağmen, bizim felsefemiz eşitlikten bahsederken toplumumuz ise, eşitsizlik yapan toplumlara, bazı yerlerde uymuşlardır. Çünkü çoğu kızlarımız biraz geriye baktığımızda “Kız çocuklarınızı okutunuz. İlim öğrenmek ibadettir. Alevi önderlerinin açık ve seçik beyanlara rağmen, kız çocukları okullara gönderilmemişlerdir…
Pornografi, sanat ve kitle araçlarında, kadın cinselliği bir araç olarak kullanılıp meta haline dönüştürülüyor. Ataerkli ahlak ve çifte standartlar sonucunda cinselliği sınırlanan, aşağılanan hep kadınlar oluyor. Toplumda kadın iffetli, iffetsiz, bekar, evli, dul, kız, kadın diye bölümlendirilmektedir. Kadın kimliği kalıplara sokulmaktadır. Günlük yaşamda kadın, evde, sokakta, işyerinde cinsel tacize uğramaktadır. Yaş, eğitim, sınıf farkı olmaksızın pek çok kadın dayak yemekte ve aşağılanmaktadır…
Alevi felsefesinde bize verilen insan hakları ve kadınlara tanınan eşitlikten payımıza düşeni tam olarak alamamışızdır. Adeta asırlardan beri insan haklarına saygı duymayan ve eşitlikten bahsetmeyen toplumlardan etkilenip, çoğu bölgelerde Alevi toplumu kendisini onlardan bazı şeyleri paylaşmaya itmiştir. Gerici akın dediğimiz, çocuklarını kuran kurslarına gönderirken bizimkilerde bunun aksine özellikle de Kız çocuklarını okullara göndermemişlerdir. Özellikle de yaşadığımız bu çağda ve bu toplumda Kız çocuklarını okula göndermemek toplumumuz açısında ne kadar büyük kayıp olacağını tahmin bile etmek istemiyorum. Günümüzde okuma, yazma oranı yükseldikçe insanlarımız kendilerini Alevi felsefesi içerisinde üzerine düşeni yerine getirmeye çalışıyorlar…
Alevi ibadetin ilk kaynak töreni olan “Kırklar Cemi”nde, yani Hz. Muhammed-Ali döneminde 40 kişinin %42,5’i olan 17 kadın ve %57,5’i olan 23 erkek vardır ki, o çağa göre, önemli bir kotadır. Sonraları ise, Görgü Cemlerinde kadın erkek eşitliği vardır. Cuma (Perşembe akşamı) Cemlerinde ve Kısır veya Ayak Cemleri denen eğitim ve öğretim ceminde, kadın erkek tüm talipler ile, 7 yaş üzeri çocukları ibadet töreninin, bütün aşamalında ki seremoni ve ritüellerine alınmaktadır…
Bir Dede Ocağına talip olacak kız, cem töreniyle ikrar vererek dede’den nasip alır. Yaş durumu ocaklara göre, 7 ila 18 yaş arasında değişmektedir. Kız “ikrar cem”inde cebrail denilen horoz kurban edilmektedir. İkrar Cemi, İmam Cafer Buyruğuna göre yapılmaktadır…
“Oniki Hizmet Sahipleri”nden biri veya bir kaçı kadındır. Pir’in yanında muhakkak bir kadın olduğu (oturduğu) gibi, pir postuna oturup cem yürüten analarda vardır. En somut örnek ise, Hacı Bektaş Veli makamına (postuna) oturan KADINCIK ANA’dır. Anadolu Kadınlar Örgütü (Bacıyan-ı Rum)’un kurucusu ve baş yöneticisi de odur. Kadın Dervişler ilk tevhid halkasında yer aldıkları gibi, cemde çeşitli görevler de alabilirler. Zakir ve Aşık kadınlar da vardır. Göreve ilişkin de somut bir örnek verirsek:
Kadın Süpürgeci; süpürgesi sol kolunun altında Kırklar Meydanı’nın kenarına gelir. Dar’a durur; Hüü Erenler, Hakk-Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor der, bir adım ileri atar. İki defa aynen tekrarlar, üçüncü adımda tam ortaya gelir. Hayır, himmet pirim der; üç defa Allah-Muhammed, ya Ali diyerek, post serilecek meydanı temizce süpürür ve süpürgesini tekrar sol kolun altında dar’a durup, tercemen (dua)’sını söyler. Süpürge bacı: Üç bacı idik; guruh-u Naci idik, Kırklar Cemi’nde süpürgeci idik. Süpürgeci Selman; kör olsun Mervan, zuhur edecek Mehdi sahib-i zaman, Allah eyvallah nefes pirdendir!… Dede bir gülbank (dua) okuduktan sonra: Süpürgeci Allah-Muhammed, Ya Ali diyerek yere secde edip geri çekilir…

  1. yüzyılda Malatya’nın Arguvan ilçesinde yaşamış, bir Alevi-Bektaşi ozanı Şah Sultan ile aynı dönem de bölgede (Arapğir-Onar Köyü) bulunan Aşıĥatça (Aşık Hatice), töreyi devam ettirerek yaşatan bir halk ozanımızdır. 75 yaşında ki Musa Kaygusuz’un, annesi Gule (Cemile)’den duyup anlattığına göre; “Aşıĥatça küçük oğlu Veysel’in düğününde irticalen deyiş ve mani çığırmış, büyük oğlu Garip’te düllücesi (kavalı) ile kendisine (anasına) eşlik etmişmiş…” Bu anlatılanı, torunları; 1928 doğumlu Mehmet Çöp (Boz Memmed) ve 1931 doğumlu Hatice Özdemir ile 1924 doğumlu Hanife Çöp’te doğrulamaktadır. Deyiş ve manileri bu güne dek gelmiştir. Bu olay önemli bir kültürel ve sosyal olgu, halk geleneği olmasından öte, kadına verilen bir öneminde göstergesidir…
    Sonuç olarak: Birçok dilde kadın erkek ayırımı vardır. Özelikle Fransızca’da bu ayırım bariz olarak bellidir. Türkçe’de sözcükler eril-dişil (masculin-feminin) diye ikiye ayrılmaz. Bizim dilimiz, Türkçe’de insan önemlidir. Kadın ya da erkek olması değil, insan olması. Başka bir deyişle Türkçe, insana önem verir; yalnızca onu, öteki varlıklardan farklı ve üstün bir yere koyar. Cins ayırımcılığına karşı olan, Türk Dili’ndeki bu etik anlayışı kendi öğretisine taşıyan, Hacı Bektaş Veli şöyle demektedir:
    “Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde,/ Hak’ın yarattığı her şey yerli yerinde,/ Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,/ Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde.”
    Diyen Hünkâr, kadın erkek eşitliğine ve özgürlüğüne vurgu yapmaktadır. Ebulgazi Bahadır Han, Şeçere-i Terâkime’de Oğuz halkına uzun yıllar beylik yapan Türk kızların ve kadınlarının isimlerini yazmaktadır. Tarihsel kaynaklar; Türk Devlet ve Beyliklerinde Hakan’la birlikte Hatun’un imzalayıp onayladığı Ferman ve Buyrukların geçerli olduğunu ve iktidarı birlikte yönettiklerini belirtmektedir. Seyyah İbn Fadlan; Oğuz kadınlarının örtünmedikleri halde iffetli olduklarını Seyahatnâmesi’nde anlatmaktadır.
    Osmanlılar da kadın insan yerine konmayan bir meta gibidir. Padişahların anaları ve eşlerinin çoğu yabancı ırklardan alınan köle kadınlardan oluşmaktadır. Hanedanda bu kan yabancılığı Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahına kadar devam etti. Türk köylüsünde kadın erkeğinin yanında, tarlada tapanda omuz omuza üretimde bulundu.. 1908 Meşrutiyet’ inden sonra dahi, kadın sorunu devam etmiştir.
    Türk dilinde ve töresinde olan, kadın erkek eşitliğin ve toplumdaki statüsünü, Mustafa Kemal’in atılımıyla: Medeni Kanunla ve “Kamu Hukuku” bakımından ise, TBMM’ne seçme, seçilme haklarını veren yasal ve anayasal hükümlerle, Kadınlara laik cumhuriyetin onurlu yurttaşları olmanın gururunu kazandırmıştır.
    Daha cumhuriyetin başında bu somut durum varken, giderek gerilemiştir. Kadınlar kamusal alanın her kesitinde ve karar mekanizmalarında var olmalılar. Artık erkeklerin vesayetinde çıkıp; bedenlerine, cinselliklerine, emeklerine sahip çıkmalılar. Gerçek fiili eşitlik sağlanıncaya kadar kadınlara her alanda öncelik tanınmalıdır.
    Kadınların kendine ve topluma yararlı olabilmesi için; üretim ilişkilerinde var olarak, dünya ölçeğinde statülü, özgür ve eşit, çağdaş ve modern, eğitimli ve görgülü, katılımcı ve bilinçli bir insan olmalıdır.
    —– 7 Mart 2005 – İst. —–

Ali Duran Gülçiçek Alevilik’te Hızır inancı

0
        Binbir adı vardır, bir adı Hızır
        Her nerede çağırsam orada hazır
        Ali padişahtır, Muhammed vezir
        Bu fermanı yazan Ali değil mi?
                      – Pir Sultan Abdal –

„Hızır Aleyhisselâm, Hızır Nebi, Hızır İlyas” gibi isimlerle çağrılan Hızır, halk inançlarına göre âbı hayat (bengisu) içerek ölmezlik sırrına ermiş; darda kalanların, yardım dileyenlerin carına (yardımına) yetişen; iyi haber muştulayan; bereket ve bolluk getiren ak sakallı, nur yüzlü, boz atlı (kır atlı) bir ermiş, bir nebi ve bir peygamberdir.
· Kul bunalmayınca Hızır yetişmez.
· Hızır yoldaşın ola!
· Her vaktini hazır bil, her gördüğün Hızır bil.
· Hızır gibi yetişti.
· Yetiş Hızır Nebi, sen imdat eyle!
· Yetiş carımıza Hızır ya Hızır!
Halk arasında yaygın olan bu deyimlerden de anlaşılacağı gibi Hızır, dar günlerde, üzüntülü ve sıkıntılı anlarda bir umut güneşi gibi beliren; dertlere deva, hastalara şifa, borçlulara eda ihsan eyleyen bir ulu derviştir; Tanrısal sırlarla donatılmış bir evliyadır. Halk deyimiyle, bir cankurtarandır.

Bir yavru yolladım gurbet ellere
Emaneti sana bozatlı Hızır
Size bekçi derler yüce bellere
Emaneti sana bozatlı Hızır

Bekçi olup şu âlemde oturan
İsteklinin muradını yetüren
Nice bunalgının elinden tutan
Emaneti sana bozatlı Hızır

Deryanın içinde oturan erler
Bize yardım etsin Oniki İmamlar
Hint’te Muhammed carına yetenler
Emaneti sana bozatlı Hızır

Deryanın içinde yüzer üç gemi
Deryalar bekçisi o Hızır Nebi
Bize yardım etsin Hz. Ali
Emaneti sana bozatlı Hızır

Hüseyin Abdal’ım nasıl olacak
Gözlüyom yolları yavrum gelecek
Sultan tekelide murad verecek
Emaneti sana bozatlı Hızır.

Hızır, yaşamla iç içe olan; insanların özünde, gönlünde, arzu ve isteklerinde daima diri tutulan, ölmezlik sırrına kavuşmuş bir ermiştir:

Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler
Meğer Hızır İlyas ola âbı hayat içmiş gibi.

Her yerde hazır ve nazır olan Hızır, Alevi cemlerinde, Âşıkların nefeslerinde ve Semah törenlerinde de eksik olmaz; orada da hala haldaş, yola yoldaştır. AleviBektaşi meydanlarındaki Oniki Hizmet postundan „mihmandar postu“, Hızır Aleyhisselâma makamıdır. „Ali haldaşımız, Hızır yoldaşımız ola!“ deyimi hem gülbenglerde, hem de yolculuk esnasında veya sıkıntılı günlerde sıkça söylenir. Garibin, mazlumun halini bilen Hızır İlyas’ı, AleviBektaşi şairlerinden Şükrü Metin Baba şöyle tanımlar:

Zulmet deryasını nur edip gelen
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir
Garibin, mazlumun halini bilen
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir

Merdi meydan eylemektir iyi er
Gafil olma kardeş çerağın söner
Her gördüğün Hızır bilmektir hüner
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir

Ehli iman eyler ikrar sebatı
Kendinde seyreder sıfatı zâtı
Hızır ile içer âbı hayatı
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir

Şükrü Metin Baba bu demden içer
Sakii kevserle sıratı geçer
Hızır’ı âdemde arayıp seçer
Hızır İlyas Şahı Merdan Ali’dir.

Alevi inanışına göre Hızır İlyas (Elia), Ali ile özdeştir, O’nunla yoldaştır. Her yerde hazır ve nazır olan Hızır, gâh Hızır, gâh Ali, gâh Veli görünür.

Ya Ali, ya İlyâ, Şahı Sultanım Ali!
Ya Ali, ya İlya fazlı Yezdan’ım Ali!
Ya Ali, ya İlyâ, ya gözlerim nuru benim,
Ya Ali, ya İlyâ, ya can u cananım Ali!
– Virani –

Ali’dir pişüvayı evliya ve enbiya
(Ali’dir evliya ve enbiyaların şahı, önderi)
Anın çün didi İsa, İncil’inde İlya.
– Kamberi –

Hıdırellez (Hıdırİlyas) günü ve Hızır orucu ile ilgili çeşitli inanışlar, gelenekler ve töreler vardır. Kimi Alevi çevrelerinde Şubat ay’ının ortalarında, bölgler arasında ufak farklılılarla birlikte, özellikle 12 Şubat’tan başlayarak 3 günlük Hızır orucu tutulur; kurbanlar kesilir, lokmalar dağıtılır. Bazı bölgelerde ise eski takvime göre Zemheri’nin (karakışın) 27’si ile Gücük (Şubat) ayının 3’ü arası Hızır Nebi günü olarak kabul edilir. Bu tarih, yeni (Milâdi) takvime göre (13 gün ilerde) Şubat ay’ının ortalarına denk düşmektedir. Kimi bölgelerde ise 6 Mayıs Hıdırellez günü, bir bahar bayramı olarak büyük bir sevinç ve coşkuyla kutlanır. Bu şenlikler ki, insana yaşama sevinci, yaşama umudu kazandıran; gözü, gönlü aydınlatan, insanları ferhalatan, doğa ve toplumla birleştiren, uzlaştıran şenliklerdir.

Hızır’ın gireceği eve bolluk, sağlık, şifa ve kısmet getireceğine; o gün yapılan dileklerin ve niyetlerin kabul edileceğine inanılır. Orta Anadolu’da (özellikle Sivas/İmranlı, Zara, Divriği yörelerindeki) bir inanışa göre, Hızır günü niyet ederek oruç tutup su içmeyen genç kız veya erkek, rüyasında kimden veya hangi evden su içtiğini görürse, gelecekte o kişi veya o evdeki başka bir şahısla evleneceğine yorumlanır. Aynı yörede başka bir inanışa göre, Hızır gecesi, özellikle Perşembeyi Cumaya bağlayan gece, içi dolu un çuvallarının ağzı açık bırakılır, kimi bölgelerde ise beyaz örtü üzerine un serpilerek, eğer o gece unun üzerine Hızır’ın eli değmiş; el veya at nalına benzer izler görünüyorsa, o eve Hızır’ın bereketi gireceğine hükmedilir. Bu undan kömbe veya bavıko denilen bir lokma pişirilip konu komşuya dağıtılır. O gün Hızır’ın bereketi, bolluğu girsin diye zahire ambarları, kapılar ve para cüzdanaları açık tutulur. „Bereketi bol olsun!“ anlamında söylenen, „Hızır’ın eli değsin!“ deyimi buradan gelir.

Anadolu insanı, evine gelen mihmanı (konuğu) da Hızır olarak bilir. İşte Kul Himmet Üstad’ın, bu konukseverliği ifade eden şu dizeleri oldukça anlamlıdır:

Dua edin bize misafir gelsin
Lokmamızı yesin, yüzümüz gülsün
Büyük küçük onu hep Hızır bilsin
Mihman canlar bize safa geldiniz.

Bazı bölgelerde, özellikle Kars ve Iğdır çevrelerinde son harman buğdayında kavurga yapılır. Sac üzerinde kavrularak yapılan bu buğday (kavurga), öyle yenileceği gibi, pekmez veya şerbetle yoğrularak, kirkire denilen el değirmeniyle çekilip kavut ta yapılır. Temiz bir kaba konulan bir miktar kavut unu, yanında bir maşraba, bir kaşık, bir ibrik dolu su, boş bir leğen, bir havlu, bir ayna ve bir tarak konularak Hızır gecesi, kimsenin giremiyeceği bir odaya bırakılır. İnanca göre, Hızır o gece eve geldiğinde, ibrikteki su ile elini yıkayıp abdest alacak, havluyla elini kurutacak, aynaya bakıp sakalını tarıyacak, tastaki kavuta elini basacak, içine su döküp kaşıkla karıştıracaktır. Hatta, Kavurulan bu buğdaydan bir miktarı ekim zamanı buğdayın içine atılırsa, o yılın ürünü bereketli olacağına inanılır.[1] Yine aynı bölgedeki bir inanışa göre, evlenme çağındaki gençler, Hızır akşamı pişirilen „Gilik“ denilen tuzlu bir çörek yiyip, o akşam susadıkları halde su içmezler. Gece rüyalarında nerde veya kimde su içerlerse, bahtı, kısmeti orada açılacığına inanırlar. Bazıları da, akşam yedikleri bu „Gilik“in bir parçasını, sabaha saklarlar. Sabahleyin evin damına çıkıp bu gilik parçasını, orada kuşlar geçtiğinde yere atarlar. Kuş, gilik parçasın alıp hangi tarafa uçarsa, gencin bahtı o tarafta açılacağına inanılır.

Halkalı’daki Hıdırellez törenlerini, Ali İmer’den dinleyelim: „5 Mayıs günü öğleden sonra köyün gelinlik çağına gelmiş bir iki kızı bir çömlek tedarik ederek ev ev dolaşırlar; çömleğe konulmak üzere nişan toplarlar ve çömleğin nerede açılacağını da soranlara söylerler. Nişanlar, evin hanımı tarafından ve evdeki sayısına göre her şahıs için ayrı ayrı verlir. Nişanlara, küpe, yüzük, boncuk, bilezik gibi suda erimiyecek şeylerden ibarettir. Bütün nişanlar çömleğe toplandıktan sonra en üstüne devlet babaya (eskiden padişaha, şimdi devlet reisine) küçük bir yeşil yapraklı dal konur ve üzeri su ile doldurulur. Çömlek sağlam bir kapakla bağlanır ve kapatılır küçük bir zincirle kilitlenir bu suretle mâni çömleği hazılanmıştır. Fakat işin çepellisi şimdiden sonra başlar. Her şeyin bir düşmanı olduğu gibi, mâni çömleğinin de düşmanları çoktur. Kilitlemenin birinci sebebi, mâni çömleğinin baş düşmanları olan köy delikanlıları bu gece sabaha kadar bütün gül diplerini gezip mâni çömleğini ararlar; bulurlarsa çömleğin içindekileri boşaltırlar. Ve bu suretle kızların eğlencelerine engel olmağa ve hiç olmazsa huzursuzluk yaratmaya çalışırlar. Kızlar da gafil avlanmamak için kilit usulünü en iyi çare olarak kullanır. Sabahleyin mâni çömleğinin kilidi veya kapağıyle oynandığı sezilirse eğlencelerini ona göre tertib ederler ve delikanlılara gülünç olmazlar. Mâni çömleği sular iyice karardıktan sonra bahçede bir gül ağacının dibine kımızı duvakla sarılı olarak saklanır ve gece ara sıra vazifeliler tarafından kontrol da edilir.

Bu akşam köyün meydanında bir ateş yakılır ve üzerinde atlanır. Ateş atlamanın faydaları çoktur. Geçen bir senelik fenalıklar, musibetler ateşten atlarken öteki tarafta kalıyor ve ateşe dökülüyor ve bir daha eski sahibini bulamıyorlar. Ve yeni yıla tertemiz girilir. Bu ateşte evdeki eski hasırı da yakmak çok hayırlıdır. Bir yıldan beri her ne şekilde olursa olsun eve girmiş uğursuzluk ve hayırsızlıklar hep eski hasırda yuva tutmuşlar ve yanmadan evden uzaklaşmıyorlar. Onu ateşte yakmakla bütün bu fenalılardan temizlenildiği gibi, üstünden atlanmak lâzım olan malzemeyi de temine yarar. Böylece akşam faslı da sonar ermiş olur.

  1. Mayıs sabahı olan Hıdırellez günü erkenden kalkmak, çayırlarda ve yeşillik yerlerde yuvarlanmak bir sene hiç bir hastalık görmemek, şen ve ferah yaşamaya delâlet eder. Bu sabah Hızır peygamber de arzuladığı evleri gezer ve evlere geldiğini de, dolabda bulunan sütlerin kendiliklerinden yoğurt oluşu ispat eder. Onun için evler bir gün evelden temizlenir ve sıvanır. Hızır peygamber, kirli evlere girmez. Bu sabah herkes süt içer; südü olmayanlara, olanlar birer tas süt dağıtırlar…

Kızlar sabah yemeğinden sonra mâni çömleğini sakladıkları yerden merasimle alırlar ve toplanacakları yere götürürler. Bütün kız ve kadınlar hazır olduğu zaman, en yaşlı bir kızın başına bir al duvak veya bir al kırep örtülür ve mâni çömleği o kızın başına konur. Kilit, anahtarla bir çevirmede açılırsa, o kızın bahtının açık olduğu ve bir seneye varmadan kocaya gideceği müjdelenir;üç çevirmeden açılırsa bahtının kapalı olduğu anlaşılır; kız teselli edilir. ‘Boyun sergene çıkmadı ya?’ denir. Kilit ve kapak açıldıktan sonra bu al duvak veya kırep 78 yaşında bir kıza örtülür ve çömleğin başına oturulur. Hazır olanlar hep bir ağızdan şu mâniyi söylerler:

Mâni mâni mantıfal
Mantıfalın tahtı var
Her kimlere çıkarsa
Devlet kadar bahtı var.

Hıdırellez gelini olan küçük kız en üste konan devlet babanın nişanı olan yeşil dalı çıkarır. Bundan sonra hazır olanlar her mâni söyledikçe çömlekten bir nişan çıkarır ve sahibi kimse o mâniyi ezberler. Bu mâni o kimsenin bir yıllık talihidir. Mâni söyleyenler ara sıra muziplik de yaparlar; meselâ şu mâniyi okuyuveririler: Derelerden akışır/ Pencereden bakışır / Yâr dereden geçerken / Kıçına sülük yapışır. Bu mâni eğer yetmişlik birine çıkmış ise dakikalarca kahkaha ile gülmeğe sebep olur. Çömlekte hiç bir şey kalmayınca, içindeki su ile oradakiler yüzlerini yıkarlar, böylelikle eski yılların uğursuzluklarından ve yaramazlıklarından kurtularak, yeni yıla tertemiz girmelerini sağlarlar. Bundan sonra herkesin bir iki yapraklı küçük bir dalı veya bir çiçeği başına takması hayırlı alâmetlerdendir. Bu işden sonra eğlencelerin başında salıncak sallanmak şarttır. Salıncak sallanmakla da, ateşte atlatıldığı gibi, o yılın tüm uğursuzlukları ve hastalıkları yere dökülür ve böylece sağlıklı bir şekilde uğurlu bir yıla girilmiş olur. Bugün herkes temiz ve baramlık elbiselerini giyerler. Nişanlı delikanlılar yavuklularına entarilik gönderirler. Kızlar da erkeklere çiçek ve tatlı yollarlar.“[2]

Bazı AleviBektaşi köylerinde ise, bugün uluların türbeleri ve yakınların mezarları ziyaret edilir; onların ruhlarına lokmalar dağıtılır, adaklar sunulur.

Denizli’nin Çal ilçesine bağlı Çalçakırlar köyündeki Bektaşiler de, bolluğun, bereketin simgesi olan Hıdırellez bayramını 67 Mayıs günleri bütün köy halkıyla birlikte görkemli bir şekilde kutlarlar. Eğer Hıdırellez, Cuma gününe veya Muharrem ayına rastlamışsa, kutlamayı başka bir güne ertelerler. Bayramdan önce herkes bağ bahçe işlerini tamamlar, evini barkını temizler ve Hıdırellez’in ilk günü (6 Mayıs’ta) köy halkı yiyeceklerini ve adak kurbanlarını alıp motorlarla yöredeki Dümülce Sultan türbesini, ikinci günü de Erenler Sultan veya yörede bulunan diğer erlerin, pirlerin (Hacım Sultan, Çaltılı Dede, İnlice Sultan) türbelerini ziyret edip, niyazlarını, dua ve dileklerini yaparlar; o yıl boyunca her türlü kazadan, beladan, hastalıklardan, uğursuzluklardan korunmak ve Hızır İlyas’ın sağlık, sıhhat, bereket ve bolluk getirmesi dileğiyle adak kurbanlarını tığlarlar (keserler). Daha sonra meydanda ateş yakılır, kazanlar kurulur; hazırlanan kurban etleri bolbaş (kavurma) olarak pişirilir, yanına da diğer yiyecekler, özellikle bulgur pilavı hazırlanır ve Ali sofrası kurulup lokmalar yenilir; bağlama eşliğinde buyurklar (deyiş ve nefesler) okunur, semahlar dönülür, böylece bir araya gelmenin, dayanışmanın, paylaşmanın, eşini dostunu görmenin ve özlem gidermenin bir vesilesi olan Hıdırellez günü bir bayram sevinci ve coşkusuyla kutlanmış olur.[3]

Baharın gelişiyle birlikte havanın, toprağın ısınmasını, doğanın canlanmasını, yeşile bezenmesini; bereket ve bolluğun gelmesini simgeleyen Hıdırellez bayramı, Azerbaycan’da HızırNebi’yi karşılama törenleri olarak kutlanır. HızırNebi törenlerinde söylenen şu maniler de oldukça anlamlıdır:

Hızır, Hızır, hız getir / Var dereden od getir
Men Hızır’ın neyiyem / Birce bele tay’ıyem
Ayağının nalıyam / Başının torbasıyam.
Hızır’a Hızır deyirler / Hızır’a çırağ koyurlar
Hızır’a pay yığmaya / Biz gelmişik hayınan
Hızır battı palçığa / Çıkarttırlar harayınan
HızırNebi, Hızırİlyas / Bitti çiçek oldu yaz
Men Hızır’ın kuluyam / Boz atının çuluyam
Hızır getti hayınan / Bir kulanca tay’ınan
Tay’ı palçığa battı / Hızır yanında yattı
HızırNebi, Hızırİlyas / Bitti çiçek, oldu yaz.[4]
***
Hıdır İlyas, Hıdır İlyas / Bitdi çiçek, keldi yaz
Hanım ayağa dursana / Yuk dibine barsana
Boş gabı doldursana / Hıdır’ı yola salsana.[5]

İran Azerbaycan’ında ise Hıdırellez Bayramı, „Zâti Mutlâk“ olarak kutlanılır. Bu bayrama, „Ali Haydar İyd’i“ adı da verilir. Tebriz bölgesindeki Kırklar adını taşıyan Türk aşireti ise, bu bayramı, „Nebi Bayramı“ olarak kutlar.[6]

Kadirli ve Andırın bölgesindeki bir geleneğe göre ise: „Bir çömleğin (mantuvar diye adlandırılan sarı yayla çiçeğiyle bezenmiş çömlek, bahtiyar çömleği) veya bir dağarcığın içine, Hızırİlyas gecesi, niyetine baktırmak isteyenler kendi eşyalarından birer nişan koyarlar. Ağzı kapatılan çömlek bir gül fidanının altına bırakılır veya gömülür. Ertesi sabah erkenden, nişanlar küçük bir kıza, her nişan için bir mâni söylenerek çömlekten çektirilir ve söylenen manilere göre, nişan sahibinin hâli ve istikbali hakkında tefsirler yapılır.“[7]

Kadirli ve Andırın bölgesinde uygulanan bu geleneğin aynısını Kosova’da da görüyoruz. Araştırmacı Nimettullah Hafız’ın verdiği bilgilere göre, „Kosova’da Hıdırellez kutlamaları oldukça yaygındır. En güzel zamanda ve en kalabalık bir şekilde düzenlendiği için bu geleneği sevmeyen ve bu geleneğe önceden hazırlık yapmayan kişi hemen hemen yoktur… Hemen hemen herkes bu gün için önceden para biriktirir. Aylığını alamayanlar Hıdırellez masraflarını yapmak için borca bile girerler. Merasim bol bol davullu, zurnalı, oyunlu, alıncaklı, dilekli, yemekli, ziyafetli geçer. Hangi köyde, hangi kentte olursa olsun bu kalabalıklarda köylüsü, kentlisi, yerlisi, ecnebisi ve Arnavut’u, Türk’ü, Müslüman’ı, Tom’u, Sırb’ı Karadağ’lısı bulunur… Hıdırellez, Prizren’de Mamuşa köyünde Hıdırles; Nobır’da (Nova Bırdo) da, Mitroviça’da, Gilân’da, Dobruça köyünde Hedırles; İpek’ de ise Hadırles olarak geçmektedir… Hıdırellez merasimi 6 Mayıs günü yapılır. O gün bütün köy ve kent ahalisinin çok erken kalkması kaçınılmaz bir âdet olmuştur.

O gün erken kalkmayanlar çeşitli şekillerde cezalandırılır. Onların kapılarına çeşit çeşit psilikler takılır. Kimi yerlerde evlerde erken saatlerde büyük temizlik yapılır. Pencereler, kapılar temizlenir, duvarlar, ağaçlar kireçlenir, avlular süpürülür. Erken avlusunu süpürmeye kalkmayanlara, komşuları bu temizliği yapmayanlara, duvardan, kapıcıktan toplamış oldukları çöpleri o evin avlusuna atarlar. Prizren’de hemen her evin kadını çocuklarını, o sabah gül gibi kızıl olsun diye, gülle yüzüne dokunarak uyandırır. Isırgan gibi yeşil ve dayanıklı olsun diye koprivayla (ısırganla) ayaklarına vurarak uyandırır. Küçükler kaldırıldığı zaman haranilerle (kazanlarla), bakraçlarla ısıtılmış suya bir akşam öncesinden getirilen ceviz, söğüt ve hatta kpriva dallarıyla birlikte Hristiyan bayramından özellikle saklanmış kırmızı yumurtayı veya kabuklarını suya atıp kaynatırlar ve o suyla çocuklar yıkanır. O gün özellikle hemen her evde salıncaklar hazırlanır, oralarda, o mahallenin küçükleri büyükleri sallanır ve sallanırken türkü ve tekerlemeler söylerler… Geceden gül altına koyulan küp de açılmadan önce o evde sabah erkenden tüm kız ve kadınlar toplanır, şerbet, gülsuyu, çay, kahve içilir, salıncaklarda sallanılır. Öğle yemekleri hazırlanır. Öğleden sonra küp de çıkarılır. Bir çocuk çağrılır. Kimi yerde bu çocukların yerini kadınlar da tutabilir. İpek’te ise özellikle çocuğun mavi gözlü olmasına dikkat edilir. Bazı çocukların ya gözleri kapatılır ya da onların başlarına birer örtü atılır. Böylece bir kız veya kadın bir martifal (martavalmani) söyledikten sonra gözü kapalı olan çocuk elini küpe koyup bir nişan çıkarır. İlk söylenen martıfal şöyledir:

Martifalım fal olson / doli koyonom mal olson
Çime düşerse bu fal / devletilen batiyar

Nişanı olan kadın veya kız elini uzatır o nişanını alır. Böylece söylenen martifal ona aittir. Bu martifalların hemen hepsi sevgi ile bağlantısı vardır.“[8]

Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Saraç köyünde ise, Mayıs ayında martifal geleneğine benzer, genç kızlar tarafından Ficek çekilir. Ficek çekiminde, bir küp içerisine yüzük, küpe, eşrap, taş gibi nişanlar konulur ve küp saklanır. Ertesi gün saklanan küp getirilir, genç bir kızın başına eşrap örtülüp gelin yapılır. Etrafını saran genç kızlar ve gelinler tarafından

Ficek ficek fil olur / içi dolu gül olur
Ficeğe gelen kızın / dileği kabul olur
***
Gülüm kurutmam seni / evde unutmam seni
Bu ilden gitmeyinen / gine unutmam seni…

şeklinde maniler okunur; her maninin sonunda gelin yapılan genç kız tarafından küpteki nişanlar çıkarılır ve manin anlamına göre nişan sahibine takılır. Ficek çekimine bazen genç delikanlılar da katılır…[9]

6 Mayıs Hıdırellez şenlikleri, aynı inanç ve törelerle Eskişehir/ Seyitgazi yöresinde, özellikle Aslanbeyli’de bulunan Şücaeddin Veli Baba Külliyesi’nde de kutlanmaktadır.

İsmail Ali Sarar’ın, konuyla ilgili verdiği bilgilere göre, 6 Mayıs günü „… Bölge sakinleri ve konuklar sabahın erken saatlerinde kalkıyorlar. Kırk çeşmeden su topluyorlar. Bu suları genç kızlara, oğlanlara mutlulukları için, geleceklerinin güzel olması için içiriyorlar. 6 Mayıs akşamı evi olmayanlar, tarlası, tabanı bulunmayanlar, ata, eşeğe sahip olmayanlar, önce abdest alıp iki rekat hacet namazı kılarlar. Sonra niyaza, duaya varıp Allahu Zülcelal’den bir evlerinin, bir tarlalarının, bir canlı mallarının olmasını niyaz ederler. Bu arada Hızır’ı araya koyarlar. Ev isteyenler bir gül ağacının altına bir kulübe yaparlar, tarla isteyenler yine gül ağacının altına toprak koyarlar, canlı mal isteyenler de hayvan resmi vasvederler. Ayrıca çocuğu olmayan kimseler de bebek yapıp gül ağacının altına yatırırlar. Allah’ın izni keremi, Hızır Peygamber himmeti ile tez zamanda amaçlarına ulaşırlar.

Evlenmek isteyen kızlar ise parmaklarına yüzük takarlar. Yüzlerini süslerler, pullar koyarlar. Ayrıca bir çıkın içine bulgur, peynir koyarlar, Hacet namazı kılarlar, namazda kevser süresini okurlar, bir çeşmeden su alıp, ötekine taşırlar. Bu şekilde murada ererler.

Hasta olanlar, yaşlılar o gece çimenler üzerinde yuvarlanırlar. Yumurtalar kayanatırlar; yumurtaları renk renk boyarlar, sonra da şifa niyetine yerler. Bir de bu arada bu gece Hızır yoğurdu tutmak olayı vardır. O gece nebatların üzerinden özsu toplanır, sütü kaynatıp, bu özsu ile çalarlar. Bu yoğurt tabiatın bir hikmeti olarak o kadar güzel ve tatlı tutar ki, tadına doyamazsınız. Daha sonra ertesi sabah olur, önce bütün konuklar, sakinler köyün büyük meydanında bu Veli’nin (Şücaeddin Baba’nın) huzurunda toplanırlar. Önce köyün en ileri geleni (Dergâh postnişini) bu konuda bilgin olanı kürsüye çıkar. Hıdrellezi açar. Bir nutuk irad eder (gülbeng okur). Bu arada âlemlerin varlığına sebep olarak meydana gelen Hazreti Muhammed Mustafa’dan, Hazreti Ali’den elli beytten bahseder. Bütün büyüklere selâm getirir. Bu arada Battal Gazi Destanı’ndan, Hızır’ın kâfirlere Battal’a inanmalarını salık veren bölümü okunur. Hızır ile Battal’ın ilgileri anlatılır. Sonra saz, söz, sema başlar. Önce genç kızlar başlarlar. Bu semada 6 veya 10 kız sema dönerler. Kırklar semahını sesli olarak okurlar…“[10] Turnalar semahından sonra Abdal Musa’nın Garipler semahı okunur. Öğle yemeği için hazırlanan aşlar yenilir. Daha sonra oyunlar oynanır, Hıdırellez manileri söylenerek niyet testileri açılır.

Ay doğar şu köşeden / Ay doğar şu köşeden Ay doğar şu köşeden
Şenlik başladı geceden / Hıdırellez kutlu olsun
Mutluluk ve neşeden
Ayna attım çayıra / Şevki vurdu bayıra
Bu niyet kime çıksa / İşi döner hayıra…

Hızır gecesi, ayrıca niyet edilip büyük bir ağaca hamur asılır, hamur eğer kabarırsa, o yılın bereket ve bolluk içerisinde geçeceğine inanılır. Birçok yörede olduğu gibi burada da Hıdırellez gecesi yapraklar üzerinde toplanan çiy tânelerinden iki ayrı hamur (var ve yok hamuru) tutulur. Ertesi gün var hamuru kabarmış ise, o yıl her şeyin bol olacağına, yok hamuru kabarmış ise, her şeyin kıt olacağına işarettir.
Balıkesir yöresinde ise soğan yaprağını, kökünden çıkarmaksızın, uzunlamasına ikiye bölüp, her bölüme, iki ayrı renkte iplik bağlarlar; ipliklerden birini iyi tâlih, ötekini kötü tâlih diye tutarlar. O gece hangi yaprak uzarsa, tâlihin de ona uygun olacağına hükmederler.[11]

Kızlar o akşam ağızlarına aldıkları ilk lokmayı, kırmızı beze sararak yastıklarının altına koyarlar, gece rüyalarına giren erkeğin kısmetleri olduğuna inanırlar. Keza o akşam ve ertesi gün elele tutuşup, duvardan duvara koşuşurken, görecekleri ilk erkeği kısmetleri sayarlar.[12]

Hastalıklardan kurtulmak ve korunmak için, yeşillik üzerinde yuvarlanırlar ve bin bir çeşit çiçek toplayıp içerler. O gün toplanan otları suya koyup, 40 gün güneş doğmadan yüzüne sürenlerin yüzlerine güzellik, gençlik, sıhhat gelir (HBH, 1, 181).
Vücudun sihhatli olması için, o gece gül fidanına kendi eşyalarından bir şey bağlarlar (HBH, 1, 187). Hastların bileklerine sarı iplik, gül fidanına kırmızı iplik bağlanır; Hızır İlyas sabahı bu iplikler, hastadan fidana ve fidandan hastaya değiştirilir (Küçük Menderes mec,yıl 1,sayı 1).

Bütün bu niyet ameliyeleri her şeyi bilmeğe muktedir, tabiatüstü hâkim kuvvet olan Hızır’ın o gece dünyayı dolaştığına ve iki tabiat unsuru (su ve nebât) ile kaynaştığına dair inanışlara yakından bağlı görünüyor…[13]

Halk arasındaki yaygın inançlardan biri de, kapı eşiğine çakılan veya kapıya asılan at nalının uğurlu sayılmasıdır. Kapılarına at nalı asan veya çakan halk, atıyla gökyüzünü dolaşan ve darda kalanların yardımına yetişen Hızır Aleyhisselâm’ın, atını nallamak için bir gün evlerine uğrayacağına, kendilerini zor durumdan kurtaracağına ve böylece nalın uğur ve bereket getireceğine inanırlar.[14]

Halk hikâyeleri ve türkülerinde de, özellikle âşık geleneğinde, (Köroğlu, Karacaoğlan, Dede Korkut, Âşık Garip, Tahir ile Zühre, Şah İsmail ile Gülüzar gibi Türkülü halk hikâyelerinde) âşığın rüyasında bir Pir’den, yani Hızır’dan âşk bâdesi’ni (dolusunu) içmesi ve ilhamı ondan alması inancı; ayrıca hikâye kahramanlarının olağanüstü güçlerle donatılması; haftalar, aylar süren uzun yolların, bir anda, göz yumulup açılıncaya kadar alınması, Hızır’ın ilahi gücüne ve hikmetlerine hükmedilir. Darda kalanların carına yetişen Hızır, bazen kır atına, bazen de boz atına binip gelir. Karacaoğlan destanından bir örnek:

Deryâlar yüzünde boz atlı Hızır
Benli boza binmiş o da geliyor. [15]

Hızır’ın adı (Aleviler’de erkek ismi olarak Hızır veya Hıdır isimleri oldukça yaygın), şöhreti dörtbir bucağa yayılmış, her yerde, her bölgede bir Hızır kültü oluşmuş; O’nun adına birçok zaviyeler, türbeler, ziyaret yerleri yapılmıştır. „Hızır ile İlyas’ın zaman zaman bir araya gelip, arkadaşlık ettiklerine dair inanışın ifâdesi olan ve belki de onların buluştukları sanılan yeri tesbit eden Hızır İlyas adlı makamlardan bâzıların kaydedelim: Kudus civarında Hızırİlyas köyü, Amasya’ da Hızır İlyas camii, Hızır İlyas tekkesi (Evliya Çelebi Seyhatnamesi), Sakız’da, denizden 120 mil içeride Hızır İlyas mevkii (Kiepert’in Anadolu haritası…), Zivin çayı kenarında Hızır İlyas köyü (Kiepert, B VI…), Şat nehri üzerinde Hızır İlyas köyü (Kiepert, C VI). Sâdece İlyas makamı olarak, Evliya Çelebi (IX, 498) Kudüs civarında, Bayt alLahm yakınlarında Hazreti İlyas’ın ibadet ettiği yerden bahsediyor. Denizli’de Hızırlık Sultan Ziyâreti (Evliya Ç.), Kütahya’da Hızırlık dağı (Evliya Ç.), Cebelii Lübnan eteğinde Hızır ziyâreti (Evilya Ç.) Edirne’de Hızırlık Tekkesi (Evliya Ç.), Şamahı ile Baku arasında AltıAğaç menzilinden sonra varılan, Hızırı Zinde ziyaretgâhı (Evliya Ç.)… Mudurnu’da Hıdırlık kayası, Çorum’da, bilhassa çocuklar ile kadınların arife günleri ziyaret ettikleri Hızırlık ziyaretgâhı… TrablusŞam civarında, küçük Lübnan dağı üzerinde Hazreti Hızır makamı (Evliya Ç.), Sayda köylerinden Sarfael’de deniz kenarına, büyk ve beyaz bir kubbe içinde ‘ziyâretgâhı hâs olan Hızır makamı, Şam’dan bir merhale uzakta, Cebeli Ribve’dei Camii Umayya’nın sol tarafında Hızır makamı, Semerkand’da Hızır makamı, Giresun’un şarkında, kasabaya yakın Hızır kayaları, Kızılırmak’ın kollarından Baltalı suyun bir kolu olan Hıdır suyu (Kiepert B IV)… Evliya Çelebi’nin zikrettiği Hızır makamlarından ve ziyâretlerinden Suriye’ye âit olanların, Suriye Alavileri’nin, yani Nusayri’lerin hususi ihtiram ve ibâdetlerine mevzu teşkil eden makamlardan olduğu tahmin edilebilir. Evliya Çelebi bunlardan birini deniz kenarında, büyük, beyaz bir kubbe içinde ‘ziyâretgâhı hâsuâm’ diye tavsif ediyor ki, bu tavsif, bugün Hatay vilâyeti içinde gördüğümüz, senenin muayyen günlerinde Alevilerce büyük ihtiram ile ziyâret ve ibadet edilen Hızır makamlarına uyuyor…“ [16]

Hızır kültü ve Hızır’ın şahsiyetiyle ilgili çeşitli inanışlar, rivâyetler ve efsaneler vardır: Sümer mitolojisinde Gılgamış, Yunan mitolojisinde Glaukos’a efsanelerine dayanarak, Tevrat’ta ve Kur’ân’ı Kerim’de (Kehf Sûresi, âyet 6083), Hızır’ın ölümsüzlüğüyle ilgili bazı açıklamalar yapılmaktadır:

„…Gılgamış destanı: Arkadaşı Engidu’nun ölümü üzerine, melankoliye tutulan Gilgameş, nehirlerin ağzında oturan ve kendisine ebedi hayat ihsan olunan ceddi Utnapiştim’i bulmak için, seyahate çıkar. Gılgameş, insanı ölümden kurtaracak olan hayat otu hakkında, ondan malumat almak ister.

İskender hikâyesi: İskener’i hayat menbaı (abıhayat’ı) aramakla meşgul gösteren balık menkıbesi – ki burada bizi alakadar eder – Süryani edebiyatında ve daha sarih (açık) olarak, manzum İskender hikâyesinde tafsilatlı olarak anlatılmıştır. İskender’e aşçısı Andreas refâkat ediyordu. Karanlıklar memleketindeki meşakkatli yolculukları sırasında, bir gün Andreas bir tuzlu balığı bir menbâda yıkarken, balık, su ile temâs edince, hayata kavuşur ve kaçıp gider. Andreas, balığı yakalamak için suya atlar ve bundan dolayı, o da lâyemutluğa (ölmezliğe) erer. Mâcerâyı İskender’e anlattığı zaman, İskender bu menbaın hayat menbaı olduğunu hemen anlar. Menbaı tekrar bulmak için, yaptıkları bütün gayret neticesiz kalır. İskender, ölmezliğin, ondan istifâde etmesini bilmeyen aşçısının hissesine düştüğünü ve kendisinin ise bundan mahurm edildiğini anlar…[17]

„…Yahudi efsanesi, sonradan Kur’ânda anlatıldığı gibidir. İlyas (İlia, Elia) Hızır’ın yerine; Yeşua’da Musa’nın yerine geçmiştir. Musa, yanındaki gençle iki denizin birleştiği yere varmak için yola çıkar. Birlikte götürdükleri balığın ne olduğunu araştırırlar. Bu sırada balık suya dalar ve görünmez olur. Balığı ararken bir adamla karşılaşırlar. Bu kimse, onlara kendi işine karışmayacakları için söz verirlerse, doğru yolu göstereceğini söyler. Fakat, Musa, adamın yaptığı işler karşısında kendini tutamaz sebeplerini sorar. O da bunların Tanrı emri olduğunu, birer hikmet niteliği taşıdığını açıklar ve kaybolur… Bu konuda bir Yunan efsanesi olan Glaukos’un, Suriye yoluyle İslâm dünyasına geçtiği görüşünü ileri sürenler de vardır. Tasavvufta, Hızır bir Veli sayılır, sofilere göre her dönemin bir Hızır’ı vardır. Hava, deniz ve dünyanın bütün bölgeleri onun buyruğu altındadır. Denizde, Tanrı’ nın halifesi, karada vekilidir… Bir söylentiye göre Hızır ile İlyas kardeştir. Yılda bir defa, Hıdırellez günü (6 Mayıs’ta) buluşurlar. Bu buluşma deniz kıyısında olur. Peygameber, Hızır’a karada, İlyas’a denizde kendi ümmetinin korunması görevini yüklemiştir; bazı söylentilerde de Hızır denizin, İlyas da karanın güvenini sağlar. Çoğu söylentilerde de Hızır hem denizlerin, hem karaların sahibidir; darda kalanların yardımına koşar…“[18]

Başka bir efsaneye göre, „Baalbek şehrinde oturan İsrail çocukları Baal adını verdikleri bir puta tapıyorlardı; Allah onlara doğru yolu göstermek için İlyas Peygamberi gönderdi; fakat onlar İlyas’ın kendilerini eski inanışlarındandan ve âdetlerinden ayırmaya kalkmasını hoşgörmediler. O’nu türlü eza ve cefa ederek aralarından kovdular. İlyas Peygamber Baalbek ülkesinden çıkıp gittikten sonra orada kıtlık başladı, ağaçlar kurudu, tarlarlar mahsul vermedi, otlar sararıp soldu. İsrail çocukları açlık korkusuyla karşılaşınca İlyas’ı arayıp bulmayı, özür dilemeyi, çare ve yardım istmeyi düşündüler.

İlyas Peygamber, Baal ahalisinin arasından çıkıp gidince dolaşmadık yer bırakmamıştı; tabiata âşık bir adamdı, yeryüzünün dört bir tarafının gezerken Allah’ın inayetiyle güzel bir ağaçlık altında şarıl şarıl akan bir çeşmeye rasgelmişti. Bu, içenlere ebedi hayat veren meşhur efsanevi sudur. İlyas, bu suda içtiği için o gün bu gündür ölmedi; dünya durdukça da yaşıyacak ve ebedi tayf, yeryüzünde ümit, bereket ve yeşillik sembolü olarak gezip duracaktır.

İsrail çocuklarının kendisini bulup yalvarmaları üzerine iyi kalpli ve şefkatli Peygamber dönüp Baalbek ülkesine geldi ve her adım attığı yerden sular fışkırmaya, nebatlar bitmeye, çiçekler açmaya ve tarlalar mahsul vermeye başladı. Bu onun mucizesidir.

İsrail çocukları başlarındaki felâket geçtikten sonra yine onun sözünü tutmamaya, bildikleri gibi yaşamaya başladılar. İlyas, Allah’a yalvarıp kendisini bu vazifeden affetmesini diledi; İsrail çocuklarına lâf anlatmak güç.

Peygamberlikten ayrılan İlyas, sessizce Baal halkının arasından ayrıldı ve dünyanın dört bir tarafında sırtında ebedi yeşil mantosu, ebedi hayatının bitip tükenmez yollarında kalbi sevgiyle, sonsuz gençlikle, aşkla ve iyilik etmek istekleriyle dolu olarak seyahatine devam ediyor.

Müslümanlara göre bütün Peygamberler haktır. İlyas, Yahudi Peygamberi ise de madem ki Allah tarafından gönderilmiştir, müslümanlar O’nu da sevip saydılar.

Gitgide Peygamberliği kalmıyan İlyas, basıp geçtiği yer yeri yeşillendirdiği için „Yeşil İlyas“ anlamında „Hızır İlyas“ olmuştur. O, Hıristiyanlık âlemindeki Noel Baba’nın Şarktaki karşılığıdır… Âsası taze bir ağaç dalındadır ve ebedi bir gençliğin yemyeşil bahariyle sarılıdır. Türk folkloru onu kendine maletmiş, halk onun büyük kudretinden faydalanmayı, inanışları arasına koymuş, adını da türkçeleştirmiştir. Hızır İlyas adı zamanla Türkçeye Hıdırellez olarak geçmiştir.

Yazın başlangıç günü olan 23 Nisan, şimdiki takvimle 6 Mayıs, öteden beri tabiatı kutlama bayramıdır. Hemen bütün şehirlerimizde o gün kadınlar ve erkekler kıra çıkarlar; temiz hava, güneş ve açıklık içinde türlü eğlencelerle vakit geçirilir, gezilir, yemekler yenir, eğlenilir… Eski inanışlara göre Hıdırellez Baba, yazın ilk günü tabiatı ve kendisini kutluyanlara sağlık, esenlik ve uğur dağıtır. Hıdırellez günü kırlarda marul filân gibi yeşillik yemek bütün yıl hastalanmamak için teminat sayılır.

Eski Rumeli şehirlerimizin Hıdırellez’e ait ananeleri arasında bir de Martofar eğlencesi vardı… (Bkz. Kadirli, Andırın ve Kosova’da Hıdırellez kutlamaları ).[19]

Kainata hayat bahşeden, ona canlılık veren; bolluk ve bereket getiren Hızır kültünün eski doğa inançlarında da önemli bir yeri vardı. Zaten sözcük anlamıyla Hızır, (Arapça kökenli „alHazir, alHizr“; farsça ve kürtçe kökenli hıdır’dan) yeşillik demektir. Yeşillik, buradaki anlamıyla, doğuşun, yaşamın ve canlılığın bir ifadesidir. Hızır’ın, halk inançlarında, halk kültürü ve hikâyelerinde efsaneleşmiş bir yapı alması, ilahi bir kuvvet ve kudret sahibi olması ve evrensel değerler taşıması da işte bundandır. Çünkü insan, doğanın bir parçasıdır. Sürdüğümüz toprak, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, canlı, cansız tüm varlıklar, tüm doğal kaynaklar kainatın ve dolaysıyla insanın bir parçasıdır. Hızır’ın bereketi, bolluğu işte bundandır. Hızır, dünyanın her yerinde, her köşesinde, her inançta, her dilde ve her kültürde hazır ve nazırdır. Hızır, İnsanTanrıDoğa ilişkilerinde sevgi, barış ve dostuğun bir simgesidir.

„Her vaktini hazır bil, her gördüğünü Hızır bil… Ustamızın adı Hıdır, elimizden gelen budur” diyerek, konuyu, Hızır İlyas’ı cara (yardıma) çağıran şu nefeslerle bağlayalım (Ali Duran Gülçiçek: Alevilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık ve Onlara Yakın İnançlar, Köln 2004, Cild 2, s. 797818):

YETİŞ CARIMIZA HIZIR YA HIZIR
Muhammed Ali’nin ilmi aşkına
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır
Yardım eyle düşkün ile şaşkına
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Muhammed’den içtin hayat abını
Musa’ya öğrettin ilmin babını
Ali’den nuş ettin aşk şarabını
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Fatıma’yı bilen Naci’dir Naci
Hasan’la Hüseyin derdimin ilacı
Eşe dosta vermeye kederle acı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Meçhul kaldı aşk ile dubara
Masumlar arada, sefil avare
Zeynel, Bakır bizi dardan kurtara
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Ricamız Cafer’le Kâzım, Rıza’dan
Sakla, bekle bizi bela kazadan
Hak cemalin göster ruzi cezadan
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Taki işsiz koyma yurdu yuvamız
Naki kabul ede dua ricamız
Hayırlı gele gündüz ile gecemiz
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Hasan Askeri’nin yücedir şanı
Yurdumuza bastırmaya düşmanı
Çağıralım Mehdi Sahib’ zamanı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Adaletin tutmuş bütün cihanı
Sana yalvaranın artar imanı
Dermansız derdimize sen ver dermanı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Gayet günahkârız yüzümüz kara
Şaşırdık yolumuz(u) kaldık biçare
Çağırınca hemen gelirsin cara
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Gafil yolcu düşer uzak yollara
Yardım eyle darda kalan kullara
Derbederiz düştük müşkül hallere
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Yardımcımız sensin tipiden, yelden
Sakla, bekle bizi gedikten, belden
Cümlemizi koru tufandan, selden
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır

Divanında karadır Cafer’in yüzü
Tutyadır gözüne ayağın’ tozu
Katında kabul olsun nazı niyazı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır.

YETİŞ HIZIR NEBİ SEN İMDAT EYLE
Çok günah işledim senin katında
Eriş Şahı Merdan sen imdat eyle
Kul daralmayınca Hızır yetişmez
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Yalvarması boynumuza farz oldu
Edeb erkân müminlere arz oldu
Müminin secdesi Hak niyaz oldu
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Kim kâildir mahşere kalan davaya
Şah Hasan’a ağu verdi Muaviye
İmam Hüseyn mürvet eyle canıma
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Musa Kâzım ile salâyı veren
İmam Rıza ile mescide giren
Taki ile Naki carıma gelen
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Askeri’nin askerine katılan
Kul olup Belh Buhara’da satılan
Çöl Kufe şehrinde nara atılan
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Kırklar’ın cemine beraber gelen
Server Muhammed’in bâcını alan
Sancağını çekip Zülfikâr çalan
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle

Fakir Edna’m der ki bu sırra eren
Üstadım Hatayi dârına duran
Tamuda yanar mı nurunu gören
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle.

ŞAH HIZIR BABA[20]
Ağlaya ağlaya murada geldim
Ver benim muradım Şah Hızır Baba
Yüz sürüp dergâha feryada geldim
Ver benim muradım Şah Hızır Baba

Dergâhına geldim ben derviş oldum
Hakikat mâdenin ben anda buldum
Tuttu elimden de ummana daldım
Ver benim muradımı Şah Hızır Baba

Senin dervişlerin semahlar döner
Pişerek özleri kazanda kaynar
Hakikat kânısın, çırağın yanar
Ver benim muradım Şah Hızır Baba

Derviş Ali diler özüne himmet
Mahrum etme bizi nesli Muhammed
Pirim Ali sensin, senden mürüvvet
Ver benim muradım Şah Hızır Baba.

YA MUHAMMED ALİ HIZIR GEL YETİŞ
Her yıl sevenlerin cemini yapar
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş
Kusurlu, özürlü bir seviciler
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Bilirim ki tüm canlara yetersin
Mazlumun, düşkünün elin tutarsın
Hastaya, dertliye derman katarsın
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Hamd olsun sıhhatle o güne erdik
Mekanınız gönül iyice bildik
Gece gündüz size mürvete geldik
Ya Muhamme Ali Hızır gel yetiş

Dardaki sevenin halin bilensin
Fakirin düşkünün elin alansın
Aşkla çağırana yoldaş olansın
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Yetişin darlıkta darda kalana
Borçluya yetime hasta olana
Dostunla dost olup Hakk’la dolana
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Ne güzel gün bugün Hızır’ın günü
Dilerim ki aça gönlümün gülü
Çok şükürler yolumuz Ehli Beyt yolu
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş

Vaktidolu Hızır diye çağırır
Zikir ile tevhid unun yoğurup
Uyuyan Şah ise belki uyarıp
Ya Muhammed Ali Hızır gel yetiş.

YÜRÜ SULTAN HIZIR CAR GÜNÜN GELDİ
Sabahın sehrinde erde ezende
Gözüm korktu hızan oğlu hızanda
Kör olmuş kahyası düşmüş izanda
Yürü Sultan Hızır car günün geldi

Yetiş Merdan Ali car senden kaldı
Atlar dizim dizim kardan çıkmıyor
Kamber cevap etmiş daha gitmiyor
Çağırdım Pirime gelip yetmiyor

Yetiş Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Şahı Merdan car senden kaldı
Dağların başı da yavuzdur yavuz
Er odur ki daim geze yalavuz

Sultan Hızır bize oldu kılavuz
Yürü Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Merdan Ali car senden kaldı
Yolumuz’ şaşırdık biz bir dereye

Çağırdım köçeğe bu yol nereye
Önüm sıra güzel Pir’im yürüye
Yürü Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Şahı Merdan car senden kaldı

Avşar çayırında sökülmüyor kar
İlerisi çetin haylıca yol var
Çağırdım köçeğe Hızır’a yalvar
Yetiş Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Merdan Ali car senden kaldı

Gediğin başında baktım geriye
Biri binmiş kıra, biri doruya
Birini benzettim Merdan Ali’ye
Yürü Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Şahı Merdan car senden kaldı

Deli Derviş çok ağladım çok güldüm
Sultan Hızır bize kılavuz oldu
Car diyen dillerin carına erdi
Yürü Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş Şahım Ali car senden kaldı.[21]


[1] TAŞLIOVA, Ş. 1969: 12.
[2] İMER, A. 1957: 1523-1524.
[3] BALIKÇI, G. (y.t.?).
[4] SEYİDOV, M. 1982: 12-13.; ÇAY, A. M. 1997:16-17.
[5] EFENDİYEV, P. 1981: 80.
[6] ÇAY, A. M. 1997: 17.
[7] BAHADIROĞLU, O. 1931.
[8] HAFIZ, N. 1982: 237-242.
[9] ŞAHİN, E. C. 2000: 63-74.
[10] SARAR, İ. A. 1988: 242-250.
[11] SADİ, R. 1930: 181.
[12] DÜLGER, M. 1940.
[13] BORATAV, P. N. İslâm Ansiklopedisi, 5. C.: 469 v.d.
[14] ÜLKÜTAŞIR, M. Ş. 1977: 307.
[15] BORATAV, P. N. İslâm Ansiklopedisi, 5. C.: 468.
[16] BORATAV, P. N. İslâm Ansiklopedisi, 5. C.: 466-467.
[17] WENSINCK, A.J. İslâm Ansiklopedisi, 5. C.: 458.
[18] EYUBOĞLU, İ. Z. 1981: 829.
[19] SEVENGİL, R. A.1944:16.
[20] Hızır veya Hıdır adında birçok Alevi-Bektaşi ulusuna ve ocak mensuplarına da rastlanır. Merkezi Tunceli’nin Pertek ilçesine bağlı Zeve (Doğrutay) köyünde bulunan Üryan Hızır Ocağı, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Ocak köyünde bulunan Hıdır Abdal Ocağı, ayrıca Hızır Samut Ocağı bunlardan bazılarıdır.
Yukardaki nefeste adı geçen Şah Hızır Baba da bir Alevi azizidir. Cahit Öztelli’ nin verdiği bilgilere göre, Hızır Baba, Arapkir’in Ocak köyünde yatmaktadır. Adı Ali. Alevi azizlerindendir. Türbesi vardır. 15. yüzyılda yaşamış. Hızır Şah, Hızır Sultan diye anılır ve çok saygı görür. Bir Hızır Dede de Narlıdere (İzmir) de yatmaktadır. Hızır Dede, Tahtacı Oymaklarının ziyaret yeridir. Yukarıdaki nefeste bunlardan hangisi olduğu anlaşılmıyor. (ÖZTELLİ, C. 1985: 126-127).
[21] Bu nefesin, Er Mustafa adlı bir halk ozanına, kimi kaynaklara göre, Âşık Daimi’nin büyük dedesi İmam Rıza Ocağı’ndan Kul Ahmet’e ait olduğu söylenir.

İsmail Kaygusuz Alevilikte Cemevi

0

İsmail Kaygusuz
Alevilikte Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır
Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve “toplanma yeri” demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak “Tanrı’nın evi”, “Tanrı’ya dua etme (namaz kılma) mekânı”, “Müslümanların tapınağı” biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Kuran ayetlerinden hiçbirinde ve Muhammed’in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrı’nın adının anılması (Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.) ve ona dua edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını,bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini…Rabbin biliyor); yatarken, otururken, at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrı’ya dua edilebilir (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı anarlar…Kuran 2, 239: Eğer -herhangi birşeyden- korkarsanız, salatınızı yürüyerek yahut binmiş olarak yerine getirin…) Bir Müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde, yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami-mescid yapısı türünden bir İslami tapınak yoktur. Eğer öyle olsaydı Ali şu sözleri söyler miydi:
” Duydum ki bir cami yaptırıyormuşsun devlet hazinesinden, inşallah başaramıyacaksın.Alıp dağıttığı narların karşılığını fuhuş ile ödeyen bir kadına benzetiyorum senin şu cami yaptırma işini.

Bunu anlayan insanlar ona dediler ki; bela onun üstüne olsun, ne zina işle ne de sadaka dağıt!” (Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib, Çev. Vedat Atil:, Hazreti Ali Divanı.İstanbul 1990, s. 125)
Nasıl ki Tanrı’ya dua etme-yakarma (Arapça salat, Farsça namaz), Muhammed’den sonra biçim ve kurallara bağlanmış ise, camiler de, özellikle Sünni (Hanedan) İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer ihtişam simgesi olmuştur.
Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı, Heterodoks İslam’da yoktur. Abbasi dönemi heresiograflarının (din sapkınlığı yazarları) verdikleri bilgilere göre; Babek-Hurremiler dinsel törenlerini belirli gecelerde kırsalda, açık alanlarda kadın erkek toplu halde yapıyorlar. Orta yerde yakılmış bir ateşin çevresinde hep birlikte raksederek şarkılar söylüyorlardı. Ayrıca Babekilerin, egemen oldukları bölgelerde yaşayan Ortodoks Müslümanların köylerine -kendileri içine hiç ayak basmadıkları halde- camiler yaptırdıklarını şaşkınlık içinde yazmaktadırlar.
Nuvayri’nin Nihayat al-Arab adlı yapıtında anlattığına göre Karmatiler 891 yılında ilk kez Küfe yakınlarında ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44 m. olan surların çevresinde geniş hendek kazdılar. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina yaptılar. Her yandan gelen kadın ve erkekleri ayırım yapmaksızın buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmen Evi) diyorlardı. Daha sonra yaklaşık iki yüzyıl boyunca Karmatiler, tapınmalarını ve topluluğun sorunlarını görüştükleri toplantılarını kale ve kentlerindeki bu Dar al-Hicra’larda yaptılar.
1051 yılı kışında başkent al-Ahsa’yı ziyaret eden Nasr al-Husrev, İslam şeriatını tümüyle yadsıyan Karmatilerin, kentte yaşayan Ortodoks Müslümanların (Sünni ve Şiiler) toplu dua etmeleri için bir İranlı tüccarın Cuma camisi yaptırmasına izin verdiklerini anlatmaktadır. Görülüyor ki Heterodoks İslam, yani bu proto-Alevi toplulukları, kendileriyle birlikte yaşayan Sünnilerin inanç ve ibadetlerine engel olup, kendi düşünce ve inançlarını zorla dayatmıyorlar. Ancak propaganda ve aydınlatma yoluyla Dai’ler zaman içinde başarabilirlerse onları kendi inançlarına çeviriyorlardı.
Alevi konar-göçer Türkmenler’in Anadolu’dan bir Cem betimlemesi vardır: 13. yüzyılın ilk çeyreğinde, Baba İlyas’ın Piri Dede Garkın’ın Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının dörtyüz şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün kırk gece Cem sürdürdüklerini, Elvan Çelebi Menakıbu’l Kudsiyye’sinde (s.16-17) anlatmaktadır. Cem süresince katılımcı şeyhler, Dar’a durarak yol içindeki eksiklikleri-noksanlıklarını dile getirip mürüvvet dilemekte. “Sürünerek huzuruna geldik, suçluyuz suçumuzu kabulettik!” demektedirler. Cem toplu tapınmasının sonunda, büyük bir keramet göstermiş bulunan Baba İlyas halife ve büyük Şeyh seçilmiştir…
Büyük İsmaili Hind ve Sind baş dai’lerinden Pir Sadruddin’in (ölm. 1416) İmam İslam Şah’ın isteği üzerine 1396 yılı içerisinde Pencap ve Kaşmir’de Gat Ganga’lar yaptırdığını biliyoruz. Hind diyalektlerindeki Gat Ganga’nın tam Türkçe karşılığı Cem Evi’dir. İsmaili Aleviler de toplu tapınmalarını camilerde değil ve Cemevi’nde yapıyorlardı. (Muhammad Umar: Islam in Northern India. Aligarh 1993: 370 vd.)
Daha sonraki yüzyıllar içinde Alevi inançlı halk toplulukları yerleşik düzene geçmiş. Bu ekonomik ve toplumsal düzenin daha alt yerleşim birimleri olan köy ve kasabalarda kurulmuş zaviye ve dergâhların Meydanevi ya da Cemevinde toplu tapınmalarını, baskıcı yönetimler yüzünden gizli olarak sürdüregelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli Dergahı külliyesindeki Meydanevi bunun en önemli kanıtıdır.
Alevi-Bektaşilerin Heterodoks İslam olarak bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi’dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid’imiz, Dar’ımız, Semah’ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, Kuran’ın buyurduğu gibi her yerde yaparız. Tarihsel örnekleri yukarıda verdik, meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini. Başbakan, Alevileri camiye çağırıyormuş: Açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye…camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem’imizi yapmazsak, bize Alevi demesinler! Başbakan İslam dinini Sünnilik, daha doğrusu sadece Hanefi şeriatı olarak algılamaktadır. Çünkü İmamhatip Okulu ders kitaplarından öyle öğrenmiş. Daha fazlası da beklenmez…
Aleviyol, 10.9.2003
Yorum

    Ali Yakar Alevilikte ayrışıma doğru

    0

    Ali Yakar
    Alevilikte ayrışıma doğru

    Babamdan hep duymusumdur; “Yol bir sürek bin birdir”diye. Nedir burada soylenmek istenen; Aleviligin temel kurallari vardir, Allah Muhammed Ali inanci, Ehl- Beyt sevgisi, Oniki Imam’lar, Kerbela, Muharrem orucu, Cem,Musahib’lik, Buyruk, Kirvelik, Dort kapi kirk makam, Ikrar verme ikrar alma, semahlar vs… daha cogaltilabilinir. Bunlar Alevilerin olmazsa olmaz degerleridir. Haa, bunu hayata geciriste bazı farkliliklar olabilir buda Anadolu Aleviliginin renkliligi, zenginligidir. Iste bu yuzden “yol bir surek binbir” denilmistir.
    .
    Alevilerin en cok birlige ihtiyac duydugu bir donemde toplumumuz yeni yeni tanimlamalarla yeni yeni Alevilik anlayislariyla karsi karsiya kaliyor. Adam her ne hikmetse bir taraftan Alman gazetesine “Ben Kurt ve Musluman olarak taninmak istiyorum” görüsüyle yan yana geliyor (Hasan Kilavuz.- Deutsches allegenines Sonntagsblatt) diger taraftan “Alevilik islam disidir” diyerek Alevi toplumunu bir baska sekilde bolmeye calisiyor. Yani zikir ve fikir ayri .
    Uyanin ey Aleviler!
    Hasan Kilavuz ve onun arkasindakiler ince bir oyunla Alevilerin karsinda, Hasan Kilavuzu dinleyen onun büyük bir yenilikci oldugu kanisina varir. Bir cok dernek yoneticilerimiz onun yenilik adina soylediklerine kanarak esas demek istedigini goz ardi ediyorlar. Biz H. Kilavuz’la cemlerin yerdemi, sandalyedemi yapilsin, veya kadinlar kurban kesermi kesmezmi veya kadinlar posta otururmu oturmazmi gibi konulari tartismiyoruz.. Sehirlesen Alevi insaninin gunumuz kosularina uygun bir Alevilik anlayisi gelistirmesi dogal ve kacinilmazdir. Ve zaten yenilige ve caga acik olan Alevi insani bunu kendi yasaminda ve ibadetinde gereken yenilikleri kendi dogalligi icersinde gerceklestiriyor

    Sorun yenilik tartismasi degil. Sorun Alevileri bir arada tutan temel degerlerin tartisma konusu yapilmasi ve bu temel degerlerden vaz gecmemiz tartismasidir. Nedir bu temel degerler; Hak Muhammed Ali inanci, oniki Imam sevgisi, Ehli beyit, Kerbela, Muharrem
    orucu vs yani 1400 yillik tarihin 1000 yilla sinirlandirilmasi, Aleviligin damarlarinin kesilmesi tartismasidir. Malesef bir cok yoneticinin bu
    tartismayi H. Kilavuz’un yenilikciligi biciminde algilamasi buyuk bir gaflettir!

    Neden boyle bir tartisma?

    “Alevilik Islam disidir” tartismasinin iki ayagi vardir. Birisi Avrupa digeri Turkiye.

    Avrupa’da 11 eylul olayi ile birlikte Islam’a karsi gelisen antipatiyi arkasina almak isteyen kurnaz Aleviler(!), Islam’dan soyutlanmis., uzaklastirlmis bir Aleviligi ayri bir dinmis gibi Avrupalilarin begenisine sunmaya calismaktalar. Bunuda yaparken, mazlum ve magdur(!) Kurt kimligine burunmus, “Anadolu Kizilbas Alevileri” yaklasimiyla, Dersim Kurt Aleviligi ekseninde, Zerdus diniyle butunlestirilerek Avrupalilarin begenecegi bir Alevilik yaratilmak istenilmekte. Ve bu konuda Aleviligin Islam’dan cok Hristiyan’liga daha yakin oldugunu “Avrupa birligine EVET” burosurunde belirtmekteler.

    Bu tartismanin Turkiye ayagi Aleviligi ayri bir din olarak ilan etme hazirliginda, Safi Kurt yazar Faik Bulut’un baslatmis oldugu “Ali’siz Alevilik” sureci,Kurt’cu yazar Ismail Besikci’nin “Aleviler ayri birdin’dir” tespiti ve “Aleviler ancak ayri bir din olarak kimlik kazanabilirler” fikri (Alevileri azinlik statusune sokma fikri) bizim kimi Alevilere rehber olmus durumdadir. Bu tespitlerin bir amaci vardir; o’da devletle yeni catisma ortamlarinin yaratilmasi ve Alevilerin ayrilikci hareketlerin yaninda yer almasidir!

    Eski Marksist’lerin ve Kurt’culerin evliligi!

    Avrupa Alevi orgutlulugu eski “donek” Marksist’lerin ve Kurt’culerin eline gecmis durumda!
    Bu evliligin ilk balosu ve kutlamasi “Kadinlari Turkusu” etkinliginde gorunume cikmistir. Ozenle secilmis kirmizi, sari ve yesil renkler bu evliligin ilk isaretleriydi. Ve tabiki “yolumuz Mahir’lerin, Deniz’lerin yoludur” diye surdurulen soylevlerde bu evliligin ilk yeminleriydi.

    Bugun bazı kesimler tarafindan Alevilik ozunden koparilarak bir takim siyasal oyunlara alet edilmeye calisilmakta. Bu konuda eski Marksist’ler ve Kurt’ler isbirligi yapmis durumda. Bu durumu gorup gormemek siz yoneticilerin elinde. Bu yasanilan tartismalar H.Kilavuz’un cemlerin sandalyade mi yapilsin, yerde mi yapilsin masumuyetinden cok uzaginda cereyan eden tartismalardir..

    Söylemesi bizden, dinleyip dinlememesi sizden!
    8.8.2004

    Kimlikler ve inançlar: Sol ve Alevilik polemiği

    0

    Kazım Balaban

    Kimlikler ve inançlar: Sol ve Alevilik polemiği

    Zaman zaman çeşitli platformlarda karşılastığımız Alevilik ve Sol (Marksizm kavramları karşısında, grubumuzda da aktüel olduğundan dolayı kısaca değinmek istiyorum.

    Esas konuya girmeden önce buna benzer başka kavramı da gene kısaca irdelemek istiyorum. Bu kavram da Alevilik ve Kürt kavramı. Bazı Aleviler kendilerine etnik kökenleri soruldugunda biz Aleviyiz diyorlar. Bu kavramı kullananların genellikle eğitim düzeylerinin pek yüksek olmadığını, sosyolojik bilgilerinin yeterli olmadığını, PKK veya Kürt sorununa pek sıcak bakmadıklarını hemen eklemek gerekir. Şiddeti ve ona bağımlı çözümleri kabul etmedikleri için böyle söylerler. Ancak bu doğru bir deyim degildir. Her insanin bir etnik kökeni vardır. İnanç ayrı bir kavram, etnik köken ise başka bir kavramdır. Bunu pek çok Alevi canımız ayırt edememektedir.

    Diğer bir konu ise gurubumuzda da gündeme gelen ve yukarıda değindiğim kavram. Bazı dostlarımız Aleviliği izah ederken adeta Marsizmi anlatırlar. Yorumlarına adeta Marksist olmayan Alevinin Alevi olamayacağı bir tümce yüklerler. Bu da diğeri gibi yanlış bir izah tarzıdır. Marksizm yeni bir kavramdır. Sonuçta şurada 150 yıllık bilimsel bir geçmişi vardır.

    Alevilik ise “Kalu beladan beri” vardır. Yani taa ezelden beri. Ögretimiz bunu anlatır. Alan olarak ta İslamın içindedir. Onun bir yorumu ve İslamın özüdür.

    Alevilik öğreti gereği 72 Millete aynı nazarla baktığı için Milliyetçiliği red eder. Kadın erkek eşitliğini savundugu için sosyaldir. Mazlumun ve haklının yanında yer aldığı için yeni deyimlerle ifade edilirse elbette “Sol” görüşe yakındır. Sol onun öğretisinin bir parçasıdır. İnancın bir yanı Mazlumun ve haklının yanında yer almaktır. Ve bu kavramlar Aleviliğin olmazsa olmazlarıdır.

    Ancak insanoğlunun tanımı sosyolojik bir kavramdır. Alevilik bir çok yanı ile evrensel iken Marksizm sadece Proleteryanın çıkarlarını savunur. Hedefi proleterya diktatörlügü kurarak bu ideolojiyi dünyaya egemen kılmayı hedefler. Marksizmin çıkış yeri emek – sermaye çelişkisidir. Hedef aldığı değer artı değerdir. Bu vesile ile Artı-değeri red eden, onunla çelişen her şeyi kendine hedef sayar. Onun yok edilmesini, giderilmesini, en iyimser yorumla kontrol altında tutulmasını savunur.

    Aleviler de sonuçta bu evrende yaşıyorlar. Onların da içinden toprak ağaları, iş adamları çıkmaktadır. İçlerinden cok doğal olarak serbest piyasa ekonomisini, dolayısı ile Kapitalizmi savunan insanlar da çıkmaktadır. Ve çok doğal olarak bu insanlar artı-değer oluştururlar. Bu vesile ile çıkarları o insanları Kapitalizmin Artı- değerini savunmaya, ona sahiplenme durumuna getirmiştir. Ama bu insanlar inanç olarak Alevidir. Hepimizin tanıdığı örneğin bol sayıda iş adamı vardır. Bu insanlar (veya etkiledikleri geniş bir taban) Marksizme sıcak bakmazlar. Hatta bir kısmı Marksizme adeta düşmandır. Ama bu insanlar dediğim gibi inanç olarak Alevidir.

    Diğer bir noktaya da kısaca değinmek istiyorum. Bazı dostlar bilerek veya bilmeyerek Sosyalizm (Marksizm) ile Aleviliği kıyaslama yanlışlığına düşerler. Hatta farkında olmadan Sol ideolojinin başka bir deyim ile Marksizmin Alevilikten çok daha iyi bir ideoloji olduğunu izah etmeye çalışırlar. Birinci yanlışlık Aleviliğin inanç, Sosyalizmin ise ideoloji olduğu noktasıdır. Bu biraz Elmalarla Armutları birlikte saymaya benzer. Birinin diğeri ile kıyaslanması yanlıştır.

    Diğeri ise Aleviliğin kendi içinde son derece tutarlı bir inanç olduğunun inkarıdır. Bazı Marksist arkadaşlara şöyle bir örnek veririm. “Siz 12 Eylül darbesine karşı mısınız?” “Elbette” diyorlar. Peki bu darbeyi nasıl protesto ediyorsunuz? Söyle cevap veriyorlar. Efendim biz yıllardır her 12 Eylülde sokağa çıkar mitinglerle, yürüyüşlerle, bildirilerle, çeşitli sempozyumlarla bu Faşist darbeyi protesto ederiz” “Peki diyorum o zaman bana makul bir cevap verin” 12 Eylül darbesi olduğunda neden aileleriniz, yakınlarınız yanınızda değildi? Avrupa`da 12 Eylül 1981 de bu darbe 40 veya 50 bin kişilik guruplarla protesto edilirken geçen 25 yıl içinde bu sayı her geçen yıl giderek azalmakta ve son birkaç yıldır miting veya yürüyüşlerle protesto edilmek yerine “bildiri dağıtma” düzeyine düştü. Marksistler 12 Eylülü protestoda artık istekli değiller. Olayın güncelliğini yitirdiğini söyleyerek avunmaya çalışıyorlar. Halbuki Aleviler Kerbela Zulmünü 1350 yıldır kesintisiz sürdürüyorlar. Aleviler genci, yaşlısı ile Ah-vah ederek , günlerce Matem yası tutarak feryat ve figan içinde bunu sürdürüyorlar. Hz. Hüseyin mazlum oldugu için yüzyıllardır onun yanındalar.

    Keza Aleviler yüzyıllardır Zalim Osmanlı’ya karşı mazlum Pir Sultan`ın deyişlerini sürekli aktüel tutarak aile boyu söylüyor ve dinliyorlar. Siz (veya biz) Marksistler olarak Faşist 12 Eylül dabesine karşı ailelerinizi /ailelerimizi bile yanınıza /yanımıza alamadığınız /alamadığımız gibi 20 küsür yıl sonra 12 Eylül darbesini bile neredeyse unuttunuz/unuttuk. El – insaf, bir de Alevileri küçümsemek veya gerici görmek, eleştirmek yanılgısına düşmeyelim.

    28. ‎März ‎2006

    Hasan Kaya Alevilik Nerede?

    0

    Hasan Kaya
    Alevilik Nerede?
    Alevilik üzerine çok uzun zamandır okumaya çalışıyorum. Üstelik bu okumalar sırasında aldığım notlardan kalkarak Alevilik üzerine bir de kitap yazdım ( Bir Başka Gözle Alevilik – Kızılbaşlık)
    Alevilik üzerine okuduğum her kitapta şaşırdığım bir çok noktayla karşılaştım. Abartmalardan tutun da farkında olmadan yermelere kadar bir çok hata yapılırken, Aleviliğin özü ile yakından uzaktan ilgisi olmayan kimi zaman kişisel, kimi zaman siyasal çıkarlar için Alevilik yorumlanıp anlatılmakta. Okuduklarımın bir çoğunu, yaşadığım bildiğim Alevilik ile kıyasaladığımda şaşırmadım dersem yalan olur.
    Bunun bir yere kadar doğal olduğunu kabul etiğimi hemen söylemeliyim. Benim bildiğim ve yaşadığım Aleviliğin sadece bir parçasıydı. Geniş bir coğrafyaya yayılmış Alevilerin yaşadıkları ülke veya yöreden kaynaklanan farklılıklarının olması son derece doğal.
    Kimi yerde etnik unsurlar, dil veya yörenin geçmiş kültür ve uygarlıklarından gelen farklılıklardır bunlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu farklılıklara rastlamak kadar doğal bir olgu olmaz. Çünkü hiç bir düşünce, inanç kendisinden önce var olan kültürler ve uygarlıklardan soyutlanamaz. Geçmişin mirasını hepten yadsımış bir inanç veya dünya görüşü yoktur. Bir adım daha ileri gidip, aynı etnik köken aynı kültür ve yörede dahi farklılıklar olması doğaldır diyebiliriz.
    Toplumun homojen bir yapı içermediği, toplumda değişik sınıf ve katmanların olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda her sınıfın veya katmanın Alevilik anlayışında da bir farklılık olması doğaldır. Ancak Anadolu’nun her yerinde bir birine çok da uzak olmayan farklılıkların olduğu da bir gerçek.
    Benim bildiğim ve yaşadığım Aleviliğin, İslamın içinde olup olmama diye bir kaygısı yoktu. Şimdi ise böyle bir kaygı herşeyin önüne geçmiş gibi. Ne yalan söyleyeyim bu manzara hiç hoşuma gitmediği gibi beni rahatsız da ediyor. Çünkü bu kaygı bana pek anlamlı gelmiyor.
    Bir inancın iyi olup olmadığının, doğruluğunun, güzelliğinin tartışılması kadar saçma bir düşünce olamaz. Ve bu, o inancın hangi inanca yakın olup olmadığı veya hangi inancın içinde görülmesine hiç bağlı değildir. Birilerinin Alevileri İslamın içinde görmesi veya görmemesi ise hiç mi hiç önemli değil. Bunu düşünmek ve bu türden söylemlere değer vermek saçma olduğu gibi onları memnun etmek için de inadına bir yerlerde olduğumuzu ispatlamaya ihtiyacımız yok. Kaldı ki içinde görülmemiz istenen İslamın kendisi de değil İslamın Sunni versiyonudur.
    Alevilik İslamın içinde değil de bir başka dinin içinde olsa ne olur ? Örneğin; Alevilik İslamın içinde değil de Hiristiyanlığın içinde olsa Aleviliğimizden mi vazgeçeceğiz… Kaldı ki Aleviliği Hiristiyanlığın içinde görmek eğliminde olanlar da yok değil.
    Peki ne yapmak gerekiyor ?
    Herşeyden önce bir yere bağlanma veya bir inancın içinde olma çabasından vazgeçmeliyiz. Çünkü; bu bir yere ait olma çabası doğal olarak o ait olmak istediğimize uygun olma zorlamasını beraberinde getiriyor. “Cami de bizim, oruç da, namaz da bizim” gibi söylemler tam da buradan kaynaklanıyor. Bunlar bir kere dillendirilince ardından Diyanet içinde köşe kapmaca sevdası da gündeme gelebiliyor.
    Hemen burada bir parantez açıp Alevilik içinde kabul gören bazı guruplar için bu doğru olabilir saptamasını yapıp devam edelim. Namaz kılan, oruç tutan Aleviler de mutlaka vardır. Ancak söz konusu olan Anadolu Aleviliği ise bu saydığımız unsurlar pek yoktur.
    Bunu bilmek için çok okumak gerekmiyor. Yaşadıklarımızı anımsamak yeterli. Köylerimizde yaşadığımız biçimi belki de inancımızın temeli olarak alınmalı. Bu yapıldığında görülecektir ki bu gün söylediğimiz ve doğruluğuna inandığımız bir çok şey, sonradan Aleviliğin içine girmiştir. Hatta sokulmuştur.
    Bugün “oruç da bizim, namaz da bizim” diyenler çok değil otuz kırk sene önce ramazanın gelip geçtiğinden haberdar bile olmazdı. Köylerimizde cami olmadığı da ortada. Bazı köylerimizde caminin var oluşunun tarihide çok eski değildir. Bu camilerin varlığı son yirmi, otuz senenin marifetidir. Hangi amaçla kuruldukları üzerine uzun uzun bir şeyler yazmanın anlamı da yok. Bunlar hepimiz tarafından biliniyor. Şimdi hal böyleyken bütün yaşanmışlığı yadsıyarak inançlarımıza yeni anlamlar vermeye çalışmak ne kadar mantıklıdır diye sorabiliriz.
    Okuduğumuzu veya bize söylenen bir şeyi unutmak bir yere kadar anlaşılabilir. Ancak yıllarca yaşanmış ve hatta yaşamın anlamı olmuş değerleri unutmak pek kolay anlaşılan bir olgu değil.
    Burada; köysel bir toplumun şehirlere göçü ve oradan Avrupa’nın büyük metropollerine uzanan yolculuğunda, inançlarda değişimler olmaz mı sorusu aklımıza gelebilir…
    Elbette değişimler olacak ve günün yeni değerleri gibi yeni yaşamın inanca katacağı şeylerde mutlaka olacaktır. Ancak bu yeni unsurların inancın özü ile bir çelişmesi söz konusu olmaz. Doğal süreç içinde gelişecek etkilenmelerde, bu öz ve biçim çatışması yaşanmaz. Sorun burada değil. Örneğin demokrasi kadın ve insan hakları bağlamında çağın inancımıza kattığı katacağı değerler mutlaka olacaktır. Bu yeni değerlere kapımızı açarken geçmişten getirdiğimiz ve inancın özünü oluşturan değerlere de kapımızı kapatma hakkımız olmaz. Olmamlıdır.
    Geçmişi ile bağlarını kopartan toplumların çürümesi, kökleri topraktan çıkartılmış ağacın çürümesi kadar hızlı ve geriye döndürülemez boyutta olur.
    Aleviyol, 21.01.2004
    Yorum

    Alevilik – Müslümanlık Tartışmaları Üzerine

    0

    İsmail Onarlı
    Alevilik – Müslümanlık Tartışmaları Üzerine
    AB 2004 İlerleme Raporu’ndan dolayı; Alevilik – Müslümanlık tartışmaları üzerine, süratle gündem oluşarak tartışmalar yoğunlaşmıştır. Bizde tartışmalarda taraf olarak şunları söylemek gerektiği üzerinde duruyoruz:

    1. Alevilik eşittir = Müslümanlıktır demek ve tartışmalara takılıp kalmamak gerekir. Kavram karışıklıklarına yol açıp, kafa bulandırmamak zorundayız. Alevi terimi, Alevilik öğretisi, Alevilikte kelime-i şahâdet gibi temel kavramlarda dahi birlik yoktur ki, bu konuda olsun. Bir kaşık suda fırtına koparmamak gerekir. Çeşitli Buyruk veresiyonlarında (ben 10’u aşkın buyruk gördüm ve farklılıkları saptadım) dahi İslam içinde görülmesine karşın, konu ile ilgili olarak farklı kavramlar kullanılmıştır.
    2. Mümin-Sofu; yola her şeyiyle bağlı temiz erkekler için, Mümine-Bacı; yola her şeyiyle bağlı temiz-pak kadın ve kızlar için tekil olarak kullanılmakta ve hitap edilmektedir. Yine Alevi bireylere can-gözüm, çoğul tüm insanlara da canlar denilmektedir. Hata bazı yörelerde insanlara “yoluna kurban olduğum”; Dede ve dedezade ise “soyuna kurban olduğum” denilmektedir. Seyyid Nesimi (1369-1417), Pir Sultan Abdal (1475/80-1548/50), Şah İsmail Hatayî (1487-1523/4), Fuzuli (1504 – 1556 ), Virani, Kul Himmet, Teslim Abdal, Kaygusuz Abdal, Anadolu’nun gönüller sultanı, sevgi ve hoşgörü abidesi Yunus Emre (1238 -1320) gibi ulu ozanlar ve Hallaç-ı Mansur (857-922), Fazlullah Hurufi, Abdülvehhab Gazi, Battal Gazi, Hasan Sabbah (?D.1044-1124), Ahmet Yesevi (1103?- 1228?), Baba Mansur, Karaca Ahmed, Ahî Evren, Tâc-ül-Ârif’in Seyyid Ebu’l Vefa, Hamza Baba, Barak Baba, Baba İlyas, Şems-i Tebrizî, Mevlâna Celaleddin Rumi (1207-1273), Şeyh Bedreddin (1357-1420), Balım Sultan (1473-1519/20), Hasan Dede, Hacı Bayram Veli, Hamdullah Çelebi (1767-1836) gibi binlerce pirler, dedeler ve babalar mümindir. “Alevilik, İslamın özüdür”, fakat her Alevi mümin değildir, hatta oldukça çok, münafık ve kişiliksiz insan vardır…
    3. Kuran-ı Kerim’e göre, her kavime bir peygamber tayın edilmiştir / gönderilmiştir. Dünya’ya efsaneye göre, 124 bin peygamber gelmiştir. Alevilik bu peygamberin tebliğ ettiği “vahy”lerin toplamıdır ve bundan dolayı da barış anlamına gelen İslam demektir.
    4. Allah’ın bütün buyruklarının mevcut toplamı Alevilik öğretisi içinde olduğundan, Pir Sultan; ”Biz Müminiz, Mürşidimiz Ali’dir” diyor. Alevi Kuramcısı ve ilahi ozanı, Virani Baba’da şöyle demektedir:
      Ali İncil, Ali Tevrat
      Ali Zebur, Ali Kuran
      Ali fazl-ü Rahman
      Ali’dir sümme vecullah

      Aleviler ötekilere göre kendilerini; 10 yüzyıldan itibaren “İmamiye Mezhebinden” olduklarını söylenmektedirler. 17. yüzyıldan itibaren ise “Caferi olduklarını resmen belirtirler. 19. yüzyıl başında Bektaşi tekkeleri kapatılınca kırsal yöredeki Kızılbaşlar ile birlikte tüm Heterodoks zümreler kendilerini Alevi olarak adlandırarak bugünlere değin gelirler: İran’dakinden farklı olarak; mezhepte Caferi, tarikatte Bektaşiz derler…
      … Musevilik, İsavilik, Muhammedilik (Müslümanlık) birbirini takip eden dinler olduğundan: Kanımca biz yukarıda ki ulunun da tanımladığı gibi, ortak bir zemin olan; “İslamız” dememiz daha doğru olur…
    5. “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyor; H.B.V., ama olay ve olgulara hangi bilimsel yöntem ile yaklaşacağımız belli değil. İnsanlar da kendi zaviyelerinden, bilgi dağarcıklarına göre bakıyor. Bu nedenle de; hoşgörü içinde olmamız gerekir kanısındayım. Eleştirel bakış açısıyla olaylara bakacağız, tartışacağız; ama ortak bir zeminde buluşarak uzlaşacağız. Yapmamız gereken gerek acil işte budur; böylesi bir tartışma ve uzlaşı kültürüne sahip olmak zorunluluğundayız…

    28. ‎März ‎2006

    Ilyas ÜzümAlevilik Islam ilişkisi

    0

    Ilyas Üzüm
    Alevilik Islam ilişkisi
    Sevgili gurup üyeleri,
    “Alevilik Islam ilişkisi” tartışmalarını belli ölçüde basından ve guruptan gelen maillerden takip ettim. Konuyla ilgili birkaç noktaya değinmek istiyorum:

    1. Aleviler tarih boyunca kendilerini Islam üst kimliği içerisinde görmüşlerdir. Alevi kaynağı niteliği taşıyan eserlerin hiçbirisinde Alevilik, o dönemlerde ismi ne olursa olsun, ne ayrı bir din olarak ifadelendirilmiş ne de Islam’ın dışında bir dine aidiyetten söz edilmiştir.
    2. Hacı Bektaş Veli, Otman Baba, Demir Baba, Yemini gibi “yol”un ileri gelenleri Anadolu ve Balkanlar’ın Islamlaşmasında önemli katkılar yapmışlardır. “Gaziyân-ı Rûm” içinde mütalaa edilen dervişlerin dini pratikler bakımından yer yer farklı tutumları olmakla birlikte sonuçta bunların kendilerini “Muhammed dini” içinde gördükleri muhakkaktır.
    3. Alevi ve Bektaşi menakıbnamelerinde birtakım dinlere ait inanç unsurları bulunmakla beraber Islam dinine ait inanç ve inanç unsurları diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar fazladır.
    4. “Yol”un yedi büyük ozanının deyişlerinde aynı şekilde bazı dinlere ait inanç motifleri yer almakla birlikte Islam’a mensubiyet vurgusu göz ardı edilemeyeck kadar açık ve nettir.
    5. Buyruk’un bütün versiyonları Islam’a ait inanç ve inanç motifleri ile örülüdür.
    6. Günümüzde Alevi dedelerinin tamamına yakını Alevilik’i Islam’la ilişkilendirmektedir (Bu konuda bilgi için “Anadolu Inanç Önderleri II. Toplantısı’na bakılabilir).
    7. Bugün gerek Anadolu’da gerekse Balkanlar’da yaşayan Alevi halkın tamamına yakınının kendilerini Islam dini içinde mütalaa ettikleri kesindir. Farklı görüş ileri sürenler oldukça sınırlıdır.
    8. Her din gibi “Islam” dini de tarih boyunca çeşitli dönem ve coğrafyalarda farklı biçimlerde algılanmıştır. Felsefî, kelâmî, fıkhî, tasavvufi ekoller esas itibariyle bunun sonucudur. Söz gelimi, Islam hicaz bölgesinde dinî dogmaların öne çıktığı bir yorum biçimiyle (Selefilik, Ehl-i hadis) algılanırken Maveraünnehir’de dogmalar göz ardı edilmeksizin aklî ve fikrî temellendirmelerin de belirleyici olduğu bir biçimde (Matüridilik) algılanmıştır. Diğer taraftan bazı sufi ekoller Islam’ın ontoloji görüşü etrafında vahdet-i vücutçu bir anlayışı benimserken kimi kelami ekoller (müteahhir selefilik’te olduğu gibi) bu anlayışı küfür olarak yorumlamışlardır.
    9. Aleviliğin ilk dönemlerindeki kalıpları olan Yesevilik, Kalenderilik, Vefailik, Haydarilik tasavvufi nitelik taşıyan yapılardır. Bu yapılar tarihi süreç içinde Safevilik, Hurufilik, Şiilik (başlangıçta Ismailiyye Şiiliği Safevilik’ten sonra ise Oniki Imam Şiiliği) ile temasa geçmiş, bunlardan birtakım öğeler alarak varlığnı sürdürmüş, daha sonra da içe kapanmıştır.
    10. Alevilik temel karakteri itibariyle batınî bir tasavvufi anlayıştır. Ne var ki Aleviliğin XVII. yüzyıldan itibaren içe kapanmasından sonra batinilik de çok iyi işlenememiş, batınî semboller anlamını belli ölçüde kaybetmiş, beltilen dönemden sonra Bektaşilik hariç Kızılbaş Alevi geleneğinde Nesimî, Hatayî ve Pir Sultan gibi şairler yetişememiştir. Hatta adı geçen kişilerin deyişleri de kimi zaman iyi anlaşılamamıştır. Nesimi, Virani, Hatayî ve Pir Sultan’da bulunan çok önemli ve çok anlamlı birçok deyiş “uluhiyet, nübüvvet, velayet” bağlantıları hesaba katılmadığı için anlaşılabilir olma özelliğini yitirmiştir.
    11. Islam felsefi, fıkhî, kelamı ve mistik ekollerce nasıl yorumlanırsa yorumlansın, bu yorumları aşan “olmazsa olmaz”lara sahiptir. Inanç bağlamında bunlar “Aşkın bir yaratıcının varlığı birliği, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve ahiret hayatı; pratikler bakımından ise farz namazlar, ramazan orucu, hac, zekat gibi hususlardır. Bu açıdan bakıldığında Alevi ve Bektaşiler arasında Islam’ın olmazsa olmazlarına sahip kimseler bulunageldiği gibi daha ağırlıklı olarak bunlardan kimilerine sahip kimilerine karşı daha az ilgili kimseler de olagelmiştir.
    12. Sonuç olarak,”Islam’ın olmazsa olmazları” bakımından yer yer farklı algılama ve uygulamaları bulunmakla birlikte, Aleviliği kaynakları, inanç önderlerinin görüşü, halkın genel yaklaşımı bakımından Islam dışı görmek hiçbir şekilde mümkün değildir.

    Doç. Dr. Ilyas Üzüm

    ‎28. ‎März ‎2006

    Alevilik:İslamın kökünden gelen

    0

    Essim Cengizeroğlu

    Sevgili Ali Sehepli,

    Alevilik:
    İslamın kökünden gelen
    Dini siyasete alet etmek isteyenlere tepki olarak doğan
    Hasan ve Hüseyin le filizlenen
    Kerbelada gözyaşlarıyla sulanan
    Mehdiye kadar kök salan ulu bir ağaçtır.

    Bu ağacın yanık bir dalı
    irandan fırlatılmış
    Anadolu bozkırında kök salmış
    Rumeli ve Anadolu erenleri tarafından sısteme sokulmuş
    Anadolu kültür ve inançlarıyla harmanlanmıştır.

    Yalnız ve sadece Anadoluya özgü olan bu olgu:
    İnsandan giderek sırları çözen bir felsefe,
    Korkuyla değil, sevgiyle tanrıyı kabul eden bir inanç,
    İbadette, zaman ve şekilden arınmış,
    Kamil insanı amaçlayan
    bir dünya görüşü
    bir yaşam biçimi
    ve bunların hepsini kapsayan bir ÖĞRETİ dir.

    Dünyaya, hiç bir inanç veya ideoloji gökten zembil ile
    ciltlenmiş kitaplar halinde inmemiştir.
    Bir inanç sistemi veya ideoloji,
    herhangi bir zamanda
    herhangi bir yerde,
    ve herhangi bir şekilde doğar,
    değişime uğrayıp kendini yenileyenler çok yaşar
    bunu yapamayanlar zamanla koybolur giderler.
    Alevilik, beşyüz yıllık osmanlı baskısında
    tüm zorluklara rağmen yaşayabilmiş
    birçok toplum tarafından kabul edilmiş
    ender öğretilerden biridir

    Şu an yaşanan:
    Bu iş daha başlarken belli bir yer kapmak,
    Pastadan büyük pay almak,
    Kariyer yapmak,
    gibi çabalar boşa çıkacak
    taşlar zamanla yerine oturacaktır

    Alevilik bu gün, Avrupa ve Anadoluda sağlıklı doğum sancıları çekmektedir.
    Zaman geriye gitmez.
    Enseyi boşa karartmayalım.

    Sağlık başarı ve mutluluk dileklerimle.

    Augsburg 28.11.2003
    Essim Cengizeroğlu

    Alevilik bile suç Ercan Güven

    0

    Ercan Güven
    ‘Alevilik bile suç’

    Türkiye Şampiyonu güreşçi Haydar Kabaktaş, minderde ırkçılık yapıldığını, namaza gitmeyip, oruç tutmayınca tutunamadığını söyledi

            Adı Haydar Kabaktaş… 21. göbekten peygamber torunu ve Alevi dedesi… 68 kiloda Türkiye şampiyonu ve milli güreşçi… 1980’de başlayıp, 1982’de Genç Milli Takım’a seçilmiş… Güreşte sadece Alevi olması yüzünden haksızlıklara uğradığını söylüyor ve “irtica” tartışmalarına farklı bir boyut getiriyor:
           “Aladağ’da, Uludağ’da Kayseri’deki kamplarda başını Maraş Grubu denilen Ahmet Ak ve Turan Ceylan’ın çektiği bir çok toplu zikir gördüm. Kendim katılmadım ve bu yüzden kovuldum. Dışarıdan hoca da geliyordu. Yeminle söylüyorum, antrenmanda atmadıkları teri, o zikir törenlerinde atıyorlardı. Ne yapıyorlarsa sırıl sıklam çıkıyorlardı içeriden.”
    “Komünist dediler”
           “Geçen yıl Ankara’daki Dünya Şampiyonası’nda olayların tam ortasındaydım. Orada Antrenör Yakup Topuz, yanındaki Sebahattin Öztürk, Muharrem Demireğen ve diğerlerine ‘Vurun bu komünistleri’ dedi. Kavga çıktı. Final günü Erol Koyuncu’yu eve kilitlemeyip, oraya gönderseydim, onu vuracaklardı. Dünya Şampiyonası’nda silahlar konuşacaktı. Kamplarda kavgalar oluyordu. 15 – 20 kişi tarafından yumruklandığım günler yaşadım. Bana ‘komünist’ dediler. Oysa hepsinden daha çok seviyordum vatanımı. Şu anda bile canımı verebilirim Türk bayrağı için. İçlerindeki ırkçılık onları yiyip bitiriyor.”
           “Haksızlıklara maruz kalmama rağmen, Türkiye’de beni kimse yenemediği için takıma girebildim. Ama Yüksel Dinçer’i, Kani Karadeniz’i, Oktay Aktaşlar’ı, Ertuğrul Solakoğulları’nı yenmeme rağmen, A Milli Takım ile Dünya ve Avrupa Şampiyonası’na götürülmedim. Hocamız Yakup Topuz’du. Beni turnuva ve şampiyonalara göndermeye kimsenin gücü yetmedi. Kamplardan kovuldum. Baskılar yapıldı. Tek nedeni Alevi olmam. Namaza gitmeyip, oruç tutmayınca kamptan defalarca kovuldum.”
    “Kazandım gidemedim”
           “ABD’deki Dünya Şampiyonası öncesi Uludağ’daki kampta yedi antrenör vardı. Yakup Topuz başantrenördü. Büyük oğlum doğduğu için bir gün izin istedim. Kampa gittiğimde ‘Dünya Şampiyonu Yüksel Dinçer ile seçme yapacaksın, kazanan gidecek’ dediler. Ben kazandım. Bu kez kampa bir gün geç gittiğim için rapor tuttular ve huzuru bozmaktan kovdular. Tabii tartıştım ve saldırdılar. 1985 yılındaydı. Kamp müdürü Mehmet Zeybek beni çağırdı ve ‘Alevi olduğun için seni istemiyorlar’ dedi. Dilekçe verdim, federasyondan yanıt bile alamadım.”
           “Federasyon Başkanı Esat Güçhan’ın bana büyük bir itirafı vardır. Rakibim Kani Karadeniz’i, Akrapolis Turnuvası’nda 8 – 0 yenmeme rağmen, bana, ‘Seni milli takıma koymaya benim bile gücüm yetmiyor’ dedi. Canlı şahidi Tevfik Kış’tır. ‘Nasıl gücün yetmez başkanım’ dedim. ‘Onu hiç karıştırmayın’ diye yanıtladı. Belli ki, üzerindeki baskı çok daha yukardan geliyordu. Yakın zamanda Güreş Milli Takım antrenörlüğü için davet ettiler. Ama fazla kalamadım. Çünkü o hale gelmişti ki, anlaşmamız mümkün değildi.”
    “Haber yaptırdılar”
           “Mersinli Ahmet Tesisleri’nde beni haber yaptırıp, ’54 sporcu arasında tek oruç tutmayan Haydar Kabaktaş’ diye yazdırıp, gözden düşürmeye çalıştılar. Aslında ben oruca da karşı değilim. Çok inançlı bir insanım. Alevi kültürüne, kendi kültürüme son derece bağlı bir insanım. Onların da düşüncelerine saygı duyuyorum. Ama baskı onlardan geldiği için kendimi savunmak durumunda kalıyordum. Müsabakaya çıkarken oruç tutup, madalyadan oluyorlardı. Milli görev en büyük ibadettir. Ben kimsenin dinine karşı değildim, ama istiyordum ki onlarda bana baskı yapmasın. Ama olmadı.”
           “Ağabeyim İbrahim Kabaktaş da Alevi olduğu için eziyet çekenlerden. Zamanımın diğer Alevi sporcuları Hüseyin İldem, Esat Metin, Elvan Mert Dünya ve Avrupa şampiyonalarına götürülseler madalya alacaklardı. Yerlerine takıma gireni yeniyorlardı. Ama Alevi oldukları için fırsat bile tanınmadı.”
           “Türkiye Cumhuriyet tarihinde güreşin geri kalmasının nedeni Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle aynı: Ayrımcılık… Ne zaman Alevilik, Sünnilik ayrımcılığını çıkardı Osmanlılar, o zaman batış hızlandı. Güreşte de böyle. Atatürk devrinde zirveye çıkan Türk Güreşi, ayrımcılık yüzünden yok olma seviyesine indi.”
    Çarpıcı iddialar
           ‘Saldırıya uğradım
           * “Aladağ’da, Uludağ’da Kayseri’deki kamplarda bir çok toplu zikir gördüm. Dışarıdan hoca da geliyordu. Ne yapıyorlarsa sırıl sıklam çıkıyorlardı içeriden.”

           “Erol’u vuracaklardı”
           * “Antrenör Yakup Topuz, yanındaki Sebahattin Öztürk, Muharrem Demireğen ve diğerlerine ‘Vurun bu komünistleri’ dedi. Kavga çıktı. Final günü Erol Koyuncu’yu eve kilitlemeyip, oraya gönderseydim, onu vuracaklardı.”

           “Güçleri yetmedi”
           * “Rakiplerimi yendiğim halde Dünya ve Avrupa şampiyonalarına götürülmedim. Hocamız Yakup Topuz’du. Beni turnuva ve şampiyonalara göndermeye kimsenin gücü yetmedi. Kamplardan kovuldum. Baskılar yapıldı. Tek nedeni Alevi olmam.”

           “Yanıt alamadım”
           * “1985 yılında 15 -20 kişinin saldırısına uğradıktan sonra kamp müdürü Mehmet Zeybek beni çağırdı ve ‘Alevi olduğun için seni istemiyorlar’ dedi. Dilekçe verdim, federasyondan yanıt bile alamadım.”

           “Başkan’ın itirafı”
           * “Federasyon Başkanı Esat Güçhan’ın bana büyük bir itirafı vardır. Rakibim Kani Karadeniz’i, Akrapolis Turnuvası’nda 8 – 0 yenmeme rağmen, bana, ‘Seni milli takıma koymaya benim bile gücüm yetmiyor’ dedi. Canlı şahidi Tevfik Kış’tır.

           “Ayık’ın hedefi”
           * “Ahmet Ayık’ın tek hedefi Türk bayrağını dalgalandırmak. Ben şahit oldum Kütahya’daki şampiyonada ‘Hiçbir parti işareti istemiyorum. Göğsünüzdeki Ay – Yıldız’a sahip çıkın, onun mücadelesini verin’ dedi.”

    Veliyettin Ulusoy Alevilik-Bektaşilik nedir?

    0

    ‎‎ Veliyettin Ulusoy Alevilik-Bektaşilik nedir?

    Genel olarak bu iki sözcüğün ayrı anlarda kullanıldığı gözlenmektir. Alevilik: Hz. Ali’yi seven onun İslam anlayışına ve yorumunu benimseyen bir inanç sistemidir. Bektaşilik: Hacı Bektaş Veli’den sonra ortaya çıkmış, Aleviliğin zaman içerisinde yıpranmış ve o gün ki sosyal yapıya uygun hale getirilmiş şeklidir. Yani Hacı Bektaş Veli, Alevilikte bir reform yaparak Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde başlayan Alevilik inancını, Anadolu kültürünü ve çağın gereksinmeleri ile sentez yaparak, hoşgörülü bir dini felsefe olan Bektaşiliği kurmuştur. Temel inanç aynıdır, ancak o çağda Arap Kültürü ve Arap tarihinin etkisi hissedilir vaziyettedir.

    Bektaşilikte , Aleviliğin temel kuramları hassasiyetle korunmuş, özel ve sosyal yaşantıda, kişiyi dar kalıplardan kurtararak daha hoşgörülü bir düşünce özgürlüğüne kavuşmuştur. İnancın temelinin Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli’nin değeri ölçülmez kişiliklerine bağlı olması, Hacı Bektaş Veli’nin Hz. Ali soyuna bağlı olduğu inancı, hatta isim değiştirmiş Hz.Ali olduğuna olan itikat ve inanç, temelde birbirinden farkı olmayan Alevilik ve Bektaşiliği, ayrılmaz bir şekilde birleştirmiştir. Biz buna Anadolu’da, Alevi-Bektaşi diyoruz. Alevilik, İmam Ali’yi seven, onu hak bilip yolunda gidenlerin bağlı oldukları bir inanış sistemini, dini akideyi tanımlar. Şia mezhebi veya Caferi Mezhebi olarak da adlandırılan, zaman zaman politik görüşleri de içermiş olan, fakat aslında, İslam’ın temel kurallarındaki düşünce ve uygulama farkına yansıtan Alevilik, İmam Ali’nin ilkelerini kapsayan bir dini doktrindir.

    Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’den sonra ortaya çıkmış, İslam esaslarını ve Alevi inancını, çağın gereksinmeleri ve Türk kültürü ile sentez yapan, insanlığın geleceğine ve uygarlığa yönelik, hoşgörülü bir dini felsefe sistemidir. (Türk-İslam sentezi kesinlikle değil) Temelde ki inanç aynı olmakla beraber kapsamında ve tarihsel gelişimde farklılık bulunduğu söz götürmez. Hz. Muhammed’in yaşadığı çağda başlayan Alevilik, İslam dünyanın her bölgesine dağılmış durumdadır. İslami esaslar yanında Arap tarihinin ve Arap kültürünün etkisi hissedilir vaziyettedir. Doğuş çağındaki geleneklerin bir bölümü kısmen yaşamaktadır. Bektaşilikte İslam’ın temel prensipleri korunmuş olmakla beraber, kişisel ve toplumsal yaşantıdan, kişiyi dar ve katı kalıplar sokmayan tölerans bir düşünce özgürlüğü getirilmiştir. Bununla beraber, iki düşünce sisteminde de inancın temelinin İmam Ali ve Hacı Bektaş Veli’nin, eşi bulunmaz kişiliklerine bağlı olması, Hacı Bektaş Veli’nin Ali soyundan geldiğine ve hatta ad değiştirmiş Ali olduğuna inanılması bazı bölgelerde ve özellikle ülkemizde Alevilik ve Bektaşiliği, birbirinden ayrılması olanaksız biçimde birleştirmiştir. Bu inanca bağlı her kişi kendisini hem Alevi hem de Bektaşi sayar. Tercih yapmadığı gibi inanç arasında hiçbir fark görmez. Gerçekten de, ülkemiz dışında bulunan, örneğin; Endonezya, Irak veya İran’daki Aleviler Hacı Bektaş Veli’nin adını bile duymamışlardır. Bu ülkelerde, kadının erkekten mahrem tutulması, içki yasağı, namaz ve orucun dinin şartı olması gibi kurallar taassup ölçüsünde sürdürülmektedir. Oysa Anadolu’da Hacı Bektaş Veli’den bu yana sözü geçen konularda uygar gelişme paralel reformlar gerçekleştirilmiş. Taassuba dayalı katı kurallar yerine, insan ruhunun ve inancın yüceliğine dayanan bir ahlak sistemi geliştirilmiş, kişiler ve toplum bu yönde eğitilmiştir. Bu itibarla, ülkemiz dışındaki Alevi inancını geleneksel deyimi ile “Şia” diye adlandırarak, ülkemizde inanç, gelenek ve düşüncede birbirinden farksız olan kişileri, bir toplum bir bütün olarak kabul edip Alevi- Bektaşi diye adlandırmak en doğru teşhis olur. Gerçek de budur aslında…  

    28. ‎März ‎2006

    ALEViLERiN ORTAK AKILA, ORTAK DiLE VE ORTAK ÇATIYA ESKiDEN DAHA ÇOK iHTiYACI VAR.

    0

    Turan ESER
    ALEViLERiN ORTAK AKILA, ORTAK DiLE VE ORTAK ÇATIYA ESKiDEN DAHA ÇOK iHTiYACI VAR.

    1. Türkiye’de ve Avrupa’da Alevilerin kurduklari dernek sayisinin fazla oluşu bugüne kadar Alevilere hiçbir yarar sağlamamiştir. Derneklerin birleşmesi, birlikte iş yapabilme becerisi, isteği ve motivasyonu artirilmalidir. Ulusal ve uluslararasi düzeyde etkili ve işlevsel bir eşgüdümünün sağlanmasi gerekir. Bu mümkün olamiyorsa, çalişma alanlarina göre örgütlenmiş farkli konularda ihtisaslaşan dernekçilik ve kurumsallaşma anlayişi benimsenmeli.
    2. Örgütlenme alaninda yeniden yapilanmaya ilişkin konulari tartişmak ve gerekli adimlari atmak üzere Alevi örgütlerinin temsilcileri vakit kaybetmeden bir masa etrafinda toplanmali.
    3. Tüm Alevi toplumuna zarar vermekte olan örgüt içi ve örgütler arasi kavgalara son vermek ve karşilikli güven ortamini tesis etmek amaciyla, ilgili taraflar bir masa etrafinda iyi niyet çerçevesinde, uzlaşmaya dönük görüşmelere başlamali.
    4. Örgüt içi demokrasiyi sağlamanin ve katilimci ruhu geliştirmenin en önemli yollarindan biri, farkli görüşlerin dernek organlarinda temsil edilmesine olanak vermektir. Bu nedenle, kurumsal gelişmeye yarar sağlayacak farkli görüşlerin kurum içerisinde organlarinda, temsil edilmesini sağlayan tartişma kültürüne dayali bir iletişim esas alinmalidir.
    5. Halkin ve üyelerin katkilari ile toplanan kaynaklarin doğru kullanilmasini sağlamak için, daha etkili düzenlemeler ve daha titiz denetimler getirilmelidir. Üyelerin denetim hakki sadece tüzükte yazili madde olmasinin ötesinde, işlevsel olmalidir.
    6. Alevilerle ilgili ulusal ve uluslararasi düzenlemeler, (AB süreci) kararlar ve uygulamalar, açiklamalar, örgütlerimiz tarafindan yakindan izlenmeli ve eş zamanli refleks gösterilmesini sağlayacak kurumsal mekanizma oluşturulmalidir.
    7. Örgütlerimizin olanaklari ve sorumluluklari genişletilerek yasal güvencelere kavuşturulmali.
    8. Alevi örgüt temsilcilerinin ve uzmanlarin ortak katilimiyla belli süreleri ve belli hedefleri kapsayan uzun vadeli ulusal çalişma programlar hazirlanmali ve uygulamalar yakindan izlenmeli.
    9. Alevi kurumlarin üst örgütü olan Alevi Bektaşi Federasyonun işlevsel hale gelmesi sağlanmali ve bünyesinde bulunan üye kurumlarin ihtiyaçlarina cevap verecek birAR-GE kurulmalidir.
    10. Bazi şehirlerde ayni şeyleri yapan benzer amaçli çok sayida dernek bulunmaktadir. Bir şehirde benzer amaçli on tane dernek olduğunu düşünelim. Bu ayni zamanda, on ayri kiralik daire, on ayri personel, on ayri telefon, faks, bilgisayar, on ayri eşya, on ayri evrak, on ayri yardim başvurusu, on ayri kadro demektir. Ayni olayin bir de ülke genelinde meydana geldiğini gözümüzün önüne getirelim. Ortaya çikan karmaşanin ve savurganliğin boyutlarini kolaylikla tahmin edebilirsiniz. Dolaysi ile bu derneklerin tek bir dernek çatisi altinda birleşmesine zemin sağlayacak iradenin üst kurumlarca ortaya konulmasi gerekir. Böyle girişim örgütlenme dişinda kalmiş Alevilerin desteğini alacak ve sürece katacaktir. Dünya çapinda binlerce küçük, orta ve büyük çapli şirketler birleşip güçlenirken, Alevilerin dağinik durmanisinin hiç bir mantikli açiklamasi yoktur.
    11. Alevi örgütlenmeleri başarili olabilmeleri için kendi içine kapanik birer getto örgütlenmesinden kurtulup gerçek hayatin derinliklerine inebilen, hayata seyirci olarak değil oyuncu olarak müdahale eden yapilar durumuna gelmelidir. Bireyi ve düşüncesini esas alan, ama toplumsalliği insanca temellerde yaşayan, demokrasi ve bariş amaçli, profesyonel çalişmayi temel ilke edinmiş olan, ayrimsiz, eşitlikçi, katilimci dernekleşmeler hayatin can damarlari olmaya adaydir.
    12. Alevi kurumlari dişlayici değil, birleştirici bir öğreti ile beslenir. Bu nedenle etrafina duvar örmez. Tüzüğü, programi, yapilanişi ve çalişma biçimi ile önüne koyduğu hedefleri evrenseldir. Çünkü demokratik haklarin kullanilmasi evrensel bir haktir. Bu hakki onurluca kullanmakta bu kurumlarin asli görevidir.
    13. Alevi örgütleri siyasi partilere, örgütlere, kişilere ya da gruplara eşit mesafede durmayi gerçekleştirmek durumundadir. Örgütsel bağimsizlik için her türlü siyasi ikameciliğe prim verilmemelidir.

    Son söz değil ama bu yazinin son sözü
    Peki Aleviler bahsetmeye çaliştiğim bu konularda tartişmaya, öneriler üretmeye hazir mi? Taleplerimizi ve değişim istediğimiz şeylerin yerine nelerin konulmasi konusunda alternatif raporlar, dosyalar hazirlayacak miyiz? Alevi örgütlenmeleri içerisinde ve dişarisinda bulunan Alevi aydinlarini ve bu konularda fikri açilim sunabilecek insanlarla uzmanlik ve ihtisas komisyonlari oluşturacak miyiz? Tartişmalara ve bilgilendirme çalişmalarina başlayacak miyiz? Asil bu sorular cevaplanmalidir. Ne zaman? Hemde şimdi! Kim tarafindan? Tüm merkez yöneticiler tarafindan.
    Duygusal ve tepkiye dayali sloganci mücadele kimseyi tatmin etmiyor. Duygu ve tepkiyi akilla beslemenin zamani gelmiştir. Şimdi bunu örmenin zamanidir.
    Cahil meclisinde firar edelim
    Akil meclisinde karar eyleyelim
    Bu yolda birbirimize kolay yeyleyelim

    Ankara, 22.10.2004

    Diyanet, Aleviler’i istemiyor: ”Alevi Dedeleri Kültür Bakanlığı’nda çalışsın”…

    0

    Diyanet, Aleviler’i istemiyor: ”Alevi Dedeleri Kültür Bakanlığı’nda çalışsın”…

    Diyanet İşlerİ Başkanı Ali Bardakoğlu, Alevi Dedelerinin Diyenet’te temsil isteğine, ”Kültür Bakanlığı’nda çalışsınlar” diye yanıt verdi. Kanal 7’de yayınlanan Ters Köşe programına katılan Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, gündemdeki konuları değerlendirdi.

    Kur’an Kursları Yönetmeliği’nin geri çekilmediği yönündeki tartışmalara yanıt veren Bardakoğlu, “Yönetmeliği geri çektik. Bu konuyu gereksiz bir polemik konusu yaptılar. Biz basın açıklaması yaptığımız gün yönetmeliği de geri çektik. Bu değişikliklerin hepsi noktası virgülüne kadar eski haline dönüştürüldü” dedi.

    Kur’an eğitimi üzerinden çıkar sağlanması ve örgütlenme yapılmasını ancak Diyanet’in önleyebileceğini kaydeden Bardakoğlu, Kur’an kursları yönetmeliğinin de bu ihtiyaçtan doğduğunu söyledi. Bardakoğlu, varolan Kur’an kurslarının büyük sorunları olduğunu ve bunların giderilmesi gerektiğini kaydederken, insanların Kur’an öğrenme talebinin, devlet tarafından meşru ve yasal zemin içinde karşılaması gerektiğini söyledi. Bu amaçlarla, Kur’an kursları yönetmeliğini yayınladıklarını bildiren Bardakoğlu, şöyle dedi:

    “Kur’an kursları zaten sorunlu bir alan. Biz de dedik ki akşam kursları yapılabilir, gündüz kursları için de iyileştirmelere gidilebilir. Çocukları gizli ve sağlıksız alanlardan kurtarıp okullarda böyle sıraları olan yerlerde eğitebiliriz diye düşündük. Bir ihtimal, buralarda mülki amirler veya İl Milli Eğitim Müdürleri de olabilirdi. Biz bu alanda böyle bir değişiklik yaparak, sorunları çözmek istedik. Kur’an kurslarının devlet eliyle gerçekleştirilmemesi beraberinde bir çok sorunu da getiriyor. Kur’an kurslarının başka amaçlarda kullanılmasına ya yasaklayarak, ya da iyi örnekler yaparak engel olursunuz. Bu sorunu yasaklayarak çözemeyceğimiz ortaya çıkmıştır. O zaman yer altına iniyor ve reaksiyonlar dirençler oluşuyor. O yüzden, devlet eliyle olursa, daha iyi olur diye düşündük.”

    Bardakoğlu, yönetmeliğin İstanbul’da yaşanan patlama olaylarının hemen ardından yayınlanmasının da tepkileri arttırdığının anımsatılması üzerine, “Zamanlama bizim dışımızda birşeydi. Biz yönetmeliği iki ay önce hazırlayıp vermiştik” karşılığını verdi.

    Dinin çok güçlü bir motivasyon olduğunu söyleyen Bardakoğlu, bu yönüyle başka amaçlara alet edinmiş bir din eğitiminin, büyük tehlikeler doğurabileceğine dikkat çekti. Bardakoğlu, İslam dünyasında dini argümanların kullanıldığı pek çok toplumsal kaosların yaşandığını belirtirken, Türkiye’de, hiçbir zaman dinin terör ve şiddet üretmediğini, bu olayların sürekli dışarıdan beslendiğini söyledi. Terör eylemlerinin üçte birinin dini söylemleri kullandığını anlatan Bardakoğlu, “Bu konularda yasaklamak ve hutbe okumak sorunu çözmez” dedi.

    İrticanın, dini bilginin sağlıksız bir zeminde, sağlıksız ve yanlış amaçlarla kullanılmasından kaynaklandığını söyleyen Bardakoğlu, irticaya karşı en ciddi zararın ise doğru ve sağlıklı din bilgisi ile verilebileceğini kaydetti. Bardakoğlu, bu nedenle irtica ile en iyi mücadelenin Diyanet eliyle yürütülebileceğini söyledi.

    Bardakoğlu, Alevilerin Diyanet tarafından dışlandıkları yönündeki eleştirilerine de yanıt verdi. “Diyanet bir devlet kuruluşudur. O yüzden Sünni bir kuruluş değildir” diyen Bardakoğlu, bu nedenle Diyanet’in Sünni politikalar izleyerek, Alevi karşıtlığı izleme yönünde bir eğilimi bulunmadığını belirtti.

    Aleviliğin karşıtlığının Sünnilik değil, Emevilik olduğunu kaydeden Bardakoğlu, “Diyanet’in Aleviliği dışlayan bir söylemi olabilir, ama bunu artık düzenleyeceğiz” dedi. Diyanet’in artık ahlak merkezli bir dindarlık konusunda durduğunu kaydeden Bardakoğlu, şöyle dedi:

    “Camiye geleni gelmeyeni kuşatan, herkesi ferahlatan aydınlatan bilgilendiren bir İslam anlatımını öne çıkarıyoruz. Aleviler bizim müslüman kardeşlerimizdir. İslam içinde mevcut bulunan bir tarikat olabilir. Mezhep saymak zordur. Alevilik Anadolu’daki bir kültürdür. İslam dini ders kitaplarını buna göre dizayn etmemiz, derslerin yeniden gözden geçirilmesi ve Diyanet’in din anlatımı ve hizmetinin de onları kuşatacak şekilde olmalıdır. Biz ışığı doğru tutalım, kim yararlanırsa ona hizmete hazırız.”

    Bardakoğlu, Alevilerin temsil isteklerine ise “Alevi dedelerinin Diyanet’te din görevlisi olmasından ziyade, Nakşi Şeyhleri ile Mevlevi dedeleriyle birlikte Türk kültürünü yaşatan önemli şahsiyetler olarak, Kültür Bakanlığınca desteklenebileceğine ve sahip çıkılabileceğinin mümkün olduğunu düşünüyorum” yanıtını verdi.

    Misyonerlik konusundaki da Bardakoğlu, “Bir din mensubunun kendi dinini anlatması çok tabidir. İnsanların yokluğunu istismar eden uluslararası bir planın parçası olarak ilerliyor. Bu yüzden misyonerliği Türkiye’de masum görmek sahtecilik olur” dedi.

    Habertürk’ten

    Aleviyol, 22.12.2003

    Gündem

    Alevileri Dini Azınlık Göstermek, Alevilere yapılan en Büyük Haksızlıktır.

    0

    Kenan Akpınar
    Alevileri Dini Azınlık Göstermek, Alevilere yapılan en Büyük Haksızlıktır.

    Avrupa ilerleme raporu hazırlandıktan sonra Alevilik hakkında herkes dem vurmaya çalıştı, siyasi iktidarın başı sayın başbakanda “ALEVİLİK ALİYİ SEVMEKSE BENDE ALEVİYİM” dedi.ALEVİLER Müsluman dır ibadet için cami vardır cem evine gerek yoktur diye açıklamaların ardından; sünni diyanet de Aleviler bizim kardeşimizdir bizim ibadetlerimiz ortaktır diye Diyanet başkanın açıklamaları medya köşe yazılarında aleviler dini azınlık mı ?değil mi ? tartışmaları. vs. devam ediyor.

    Aleviler azınlık değil bir kere herkesin bunu kabul etmesi gerekir.ve Aleviler Türkiye cumhuriyetinin asli kurucuları ve sahipleridir.Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş savaşı sırasında Alevilerden aldığı destekle işgal altındaki Türkiye nin bağımsızlığı ve kurulacak yeni rejimin kurulması ve en anlamlısı ise Alevilerin kendilerini ülkenin gerçek sahipleri olarak görmeleridir.

    Aleviler !hiçbir zaman kendilerini azınlık olarak tarif etmedi ve azınlık talebi için devletin karşısına çıkmadı.Aleviler daima kendi inanç ve ibadetlerini özgürce yapmak, kendi örf ve adetlerini özgür bir şekilde yaşamak istediler. Aleviler, kendilerini Laik Türkiye cumhuriyetin gerçek sahipleri olarak kabul etmişlerdir.

    ALEVİLİĞİN FARKLI OLARAK ELE ALINMASI:

    ALEVİLİK , adını İslam sonrası koşullarda alsa bile ;sadece İslamiyet ten değil , başka dinlerden de etkilenerek sünni İslam dan farklı yol çizerek Anadolu ya özgü bir yaşam biçimi ve farklı bir inanç anlayışı ile ortaya çıkmıştır.

    Göçebe Türkmenlerin daha önce etkilendikleri şaman dini ağırlıklı inançları,ve Ortadoğu dinlerinden de etkilenerek günümüze kadar inançlarının devam etmesidir.Alevilerin ruhu özgür ve ezilen toplum dan yana olan duygu ve düşüncelerin hakim olmasıdır. Hiç bir katı düşünce ve doğma bu ruh üzerinde etkili olamamış.aksine bütün düşünceler bu yapı içerisinde eriyip gitmiştir. Bu yapıyı sağlam kılanda ;toplumda ayırımcılığa ,zulme,haksızlığa ve esarete başkaldırıdır.

    Türkmen topluluklarının kurduğu Osmanlı devletinin kuruluşu ve yükselişin de ALEVİ BEKTAŞİ önderlerinin büyük etkisi vardır.Osmanlının gittiği her yerde ALEVİ BEKTAŞİ düşünce izlerini bulmak mümkündür.Bu sadece Anadolu da değil;Balkanlarda ALEVİ BEKTAŞİ ocakları ve türbeleri mevcut olduğu bilinmektedir.

    Osmanlının son yılarında Yavuz Sultan Selim döneminde Anadolu nüfusunun çoğunlu alevi Bektaşi inancına sahipti.Ve Osmanlının dinsel yapısının farklı dine yönelmesi döneminde alevi Bektaşiler katliamlar bile alevi Bektaşi felsefesini silip atamamıştır.Bir çok padişahların fetva vermeleri bile Anadolu da Aleviliğin gelişmesini ve yayılmasını engelliyememiştir.

    Gelinen son noktada alevilere yapılan haksızlıklar ve saldırılar Osmanlının dönemiyle günümüzde yapılanlardan farklı değildir.Sadece Atatürk döneminde biraz ilgi gösterilmiş ancak yeteri kadar inanç ve ibadetlerini yaşama olanağı sağlanmamıştır.

    Avrupa birliği ilerleme raporunda Alevilerin azınlık olarak gösterilmesi de onların Osmanlı ve cumhuriyet Türkiye sinde hala Alevileri ikinci sınıf vatandaşı olarak gösterilmeleridir.oysa çağdaş laik bir devlet ten beklenen eşitçilikli uygulamaların yerine hep bir toplumun dini inançları ön planda tutan,toplumun diğer kesimlerine dayatmacı politikalar ön gören bir anlayış hakim kılınmıştır.Cumhuriyetin diyanet politikası zamanla bir mezhebin diğerleri adına faaliyet güden bir anlayış hakim olmuştur.ve bu anlayışa hakim olan düşünceye de vergilerimizde trilyonlarca para akmaktadır sünnı inancın temsilcilerine

    12 eylül Paşalarının ve Osmanlı döneminde Yavuz sultan Selim Aleviler hakkındaki politikalarıyla aynıdır.12 eylül paşalarının , solcular, Koministler Alevilerden çıkıyor deyip asimilasyon politikalarının devamı olarak;zorunlu din dersleri ;Alevi köylere cami yaptırma ; imam tayin etme;imam hatip liselerinin artarak daha da çoğalması laik olduğun iddia eden devlet nüfus cüzdanlarında hala din hanesi mevcuttur.şimdiye kadarki olan siyasi iktidarlarının devamı olan AKP de Alevileri görmezden gelmektedir.Artık AKP bu görmezden vaz geçmelli ve asimilasyon politikalarını terk etmelidir.Alevilerinde Laik çağdaş Türkiye cumhuriyet vatandaşı olduğunu onlarında inanç ve ibadet haklarını yasal anlamda yapmalarına olanak ve imkan verilmelidir.

    Aleviler kurucu olduğu cumhuriyetin sahibi ve savunucusu olduğunu bilmeli ve kabullenmelidir.

    Aleviler laik devletin inanç hayattan çekilmelidir.Yoksa Aleviler Diyanetten pay istemiyor.

    AKP laik devlet ilkesini savunmalı;diyaneti lav ederek ;dini inanç ve cemaatleri yeniden yapılandırılmalıdır.

    Zorunlu din derslerini,zorunluluktan çıkararak;bütün dinlere ve görüşlere saygılı olmalıdır.

    Alevilerin öncelikli istem ve talepleri bunlardır.yoksa Alevileri azınlık göstermek yada Alevileri azınlık olmayı kabullenmek tarihsel ve çağdaş rolümüzü terk etme anlamına gelir.

    KENAN AKPINAR
    Kayseri hacı Bektaş _Veli Kültürünü Araştırma
    ve Yaşatma ve Dayanışma Derneği Başkanı

    ‎28. ‎März ‎2006