Pazar, Mart 22, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 150

Kalmadı emmi

0

Dinle mezarından köyün halini,
Asvaltsız yol-sokak kalmadı emmi.
Beton yaptı torun ahşap evini,
Ardıç kiriş-direk kalmadı emmi.

Yandı ocaklarda dirgenle yaba,
Ķöşelerden kalktı teneke soba,
Herkesin altında son model araba,
At-merkepten binek kalmadı emmi.

Müslümanlık kaldı sadece lafta,
Camiide üç-bes ihtiyar safta,
Kur ‘an açılmıyor, bekliyor rafta,
Hadise hiç gerek kalmadı emmi.

Yağ-peynir marketten, ekmek fırından,
Emekliyiz, endişe yok yarından,
Erkekler korkuyor kadınlarından,
Mutfakta un- elek kalmadı emmi.

Traktörler eker, aletler söker,
Pekmezin yerini aldı çay-şeker,
Afgan, Suriyeli kaldı ter döker,
Saban tutan bilek kalmadı emmi.

Köyler şehir oldu, şehir köy oldu,
Çobanlar, çıraklar şimdi bey oldu,
Eski görenekler bilmem ney oldu,
Sizler gibi örnek kalmadı emmi.

Tohum melez oldu, oynandı geni,
Sebzeler, meyveler diyor albeni,
Şişirdi göbeğı, ağarttı teni,
Hormonsuz bir yemek kalmadı emmi.

Kimimiz tansiyon, kimimiz şeker,
Yürümek yok artık, herkeste teker,
Kız-oğlan otuz beş yaşında bekar,
Eski düğün dernek kalmadı emmi.

Seherde horozdan başkası kalkmaz,
Eski anneler yok ocağı yakmaz,
Sabah ondan önce kahvaltı yapmaz,
Erken çıkan erkek kalmadı emmi.

Hasılı eski köy yeniye döndü,
O eski evlerin ışığı söndü,
Göçelim, şehirler çok rahat dendi,
Kadir kıymet, emek kalmadı emmi…

Ozan Dursun Kul

suç

0

Şu beylerin konağından
Ateşi çalmak istedim
Aydınlansın diye ülkem
Dağları delmek istedim

Ermek istedikçe sırra
Sürdüm yüreğimi nara
Çekmişim özümü dara
Gerçeği bilmek istedim

Bulunmuyor zulme çözüm
Pul dahi etmiyor sözüm
Kanamasın diye gözüm
Yaşımı silmek istedim

Umudu solmuş nineye
Sütü kesilmiş anneye
Açlıktan ölen bebeye
Ekmeği bilmek istedim

Alanlarda görünmek suç
Hak aramak direnmek suç
Patralardan döküldü tunç
Alanda olmak istedim

Vurgun iyim düştüm zana
Can veririm gelen güne
Gülenle gülmedim amma
Ölenle ölmek istedim…

ARNAVUTLUK’TA EMPERYALİST GÜDÜMLÜ BİR BEKTAŞİ DEVLETİ KURMA GİRİŞİMİ HAYRA ALAMET DEĞİLDİR…

0

Vatandaşlar, ” Hocam, Arnavutluk’ta Bektaşi Devleti kurulması ile ilgili düşünceleriniz nedir?”diye soruyorlar. Özetlemeye çalışalım.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) de, 22 Eylül 2024 tarihli Nevyork Times Gazetesi’nde, Arnavut Başbakanı Edi Rama kaynaklı bir haber çıktı. Bu habere göre, Arnavutluğun başkenti Tiran’da, Vatikan benzeri, Bektaşilere önderlik yapacak, sınırları, pasaportu olan, tahmini olarak 27 dönüm bir yüzölçümüne sahip , hoşgörü ve çoğulculuk üzerine bina edilmiş bir BEKTAŞİ DEVLETİ kurulacaktır. Bu devletin başkanlığına da gerçek adı Edmond Brahimaj olan ve Bektaşi toplumu tarafından “Mondi Baba- Baba mondi ” olarak tanınan Arnavut asıllı ve ” DEDEBABA” ünvanlı bir Bektaşi getirilecektir.

Eğer yayılan bilgiler doğruysa, Bektaşi Devleti’nin sınırları şimdiden belirlenmiş ve kesinleşmiştir Bektaşi Devletinin konuşlanıp içinde faaliyet göstereceği binalar bile bitmiş gibidir. Bektaşi Devleti’ nin ilanı ve faaliyete geçmesi an meselesidir.
ABD, Bektaşi Devlet Başkanı olacak Mondi Baba’ya bir zırhlı araba vemiştir. Arabanın önünde, hem Arnavutluk ve hem de ABD bayrağı birlikte dalgalanmaktadır…

Söz konusu haber Arnavut Başbakanı Edi Rama, ABD’den ayrılır ayrılmaz ortaya çıktı. Bu da gösteriyor ki, tıpkı Yeşil Kuşak Projesi, Büyük Ortadoğu Projesi ( BOP) gibi, Tiran’daki Bektaşi Devleti girişimi de bir ABD Projesidir. Bektaşilerin, Alevilerin, Balkan ülkelerinin, Balkan ülkelerinde yaşayan Alevi ve Bektaşilerin, Türkiye’nin, Türkiye’ deki Alevi ve Bektaşilerin ihtiyaç ve taleplerinden doğmamıştır. Zaten söz konusu Alevi- Bektaşi gruplarının böyle bir talepleri de hiç olmamıştır.

Tarihsel gelişim süreci içinde, Balkanlar oldukça çalkantılı bir coğrafyadır. Zaten “Balkanlaşmak” terimi de bu tarihsel tespitin bir ürünüdür.Bu yeni proje, ABD’nin; Balkan ülkelerini, Türkiye’yi, Balkanlar ve Türkiye’de Alevi ve Bektaşi inançlı toplulukları kullanarak bu bölgede dinsel, etnik, siyasi huzursuzluk, istikrarsızlık ve yeni çatışmalar çıkararak ABD’nin dünyayı yeniden dizayn etme isteklerine uygun yeniden yapılandırmalara yönelik olabilir. Ayrıca siyonist İsrail Devletini de, ABD ve emperyalist Batı çıkarlarının bir uzantisı saymak gerekir.

Peki Arnavutluk’ta bir Bektaşi Devleti kurulmasının gelecekte yaratacağı başlıca sakıncalar neler olabilir?

1- Vatikan benzeri bir din devleti yapılanması, orta ve uzun vadede, İslam Halifeliği kurumuna bir hazırlık olabilir. Bektaşilerden İslam Halifesi olur mu diye sorulabilir. Ancak Arnavutluk yaklaşık üç milyon nüfuslu çok küçük bir devlettir. Ayrıca bu ülkedeki bektaşi nüfüs 150.000 kadardır. Toplam nüfusün % 10 undan bile azdır. Gelecekteki beyin yıkamaları ve iktidar değisiklikleri ile Bektaşi Devleti Sünni yönetime aktarılarak Hilafet kurumu için bir sürece hazırlık evresi olabilir.

2 – Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan, Makedonya, Kosova, Karadağ, Romanya, Macaristan…gibi ülkelerde tarihsel olarak konumlanmış ve hâla Balkan ülkerinde yaşayan bir Bektaşi, Alevi ve Sünni nüfüs mevcuttur.
Bu nedenle, Bektaşi kartı oynanarak, Balkan ülkeleri istikrarsızlık ve çatışma bataklığına itilebilir.

3- ABD güdümlü bir Bektaşi Devleti, bizzat Arnavutluk devletini, gelecekte hem demografik, hem dinsel ve hem de kültürel olarak istikrarsızlaştırabilir. ABD piyonuna dönüştürebilir.

4- Başta Avrupa’ da ve hatta Türkiyede, Alisiz Aleviliği ve Alevi inancını İslam dışı sayan Alevi ve Bektaşi topluluklar ve kurumlar da vardır. Bu yeni Bektaşi Devleti kullanılarak, Alevi ve Bektaşiler arasında yeni çatışmalar; hatta Alevi ve Bektaşiliği İslamdan koparıp yeni bir dinin(!) temelleri atılabilir…

5- Türkiye’deki Alevi ve Bektaşiler, Kurtuluş Savaşımızın büyük destekçileri ve demokratik laik Cumhuriyetmizijn aslî kurucu unsurları ve sahipleridir. Cumhuriyet ve Atatürk yanlısıdır. Bu nedenle Alevi Bektaşi evlerinin köşlerinde ve cemevlerinde mutlaka Hacıbektaş Veli ve Atatürk fotoğrafları birlikte bulunur.

Buna karşın, Bektaşi tekkelerini kapattığı gerekçesiyle, Arnavutluktaki Bektaşiler Atatürk’ü çok sevmezler.
Bu tür Atatürk karşıtı Bektaşi Devleti yöneticileri, Türkiye’deki Alevi ve Bektaşi nüfusuna Ataturk ve Cumhuriyet karşıtı fikirler aşılayabilirler.

Halbuki, adından da anlaşılacağı Üzere, Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet çağdaş ve laik bir devlettir. Din devleti değildir. Çağdaş ve laik devletlerde tarikat ve cemaatlara yer yoktur. Atatürk’ün Bektaşi-Alevi karşıtlığı söz konusu değildir. Bu.laik tutum çağdaş ve laik devletin zorunlu yapısı gereğidir.

6- Hem tarihsel açıdan ve hen de güncel olarak, Dünyadaki en kalabalık Alevi ve Bektaşi nüfus Türkiye’dedir.Alevilik olmasa bile Bektaşilik Anadoluludur, Türkiye doğumludur. Kurucusu Hünkâr Hacıbektaş Velidir. Bu açıdan, Bektaşi ve Alevi nüfusunun çok az olduğu bir ülkede Bektaşi Devleti kurup Alevi ve Bektaşilere yön verme ve yönetme girişimleri iyi niyetli ve masum bir girişim olarak algılanamaz.

Bu açıdan, Türkiye’de, Kültür Bakanlığına bağlı olarak kurulan Alevi ve Bektaşi Genel Müdürlüğü’nun konumunu, yetkilerini, bağlantı ve sorumluluklarını güçlendirerek yeniden gözden geçirmek; Alevi yurttaşların cemevlerini ibadethane kabul edip, tıpkı camiler gibi yasal konuma almak, ayrıca devlet hizmetine girişlerde, liyakat dışında, başka ölçütlerle Alevilere görünmez engeller çıkarmamak gerekir. Alevi ve Bektaşi yurttaşların zihinlerideki eşitlik ve adalet karşıtı uygulamalara son vermek lazımdır.

7- Hacıbektaş Veli diyor ki” Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. ” O’nun düşünceleri, ahlak, adalet ve insan merkezlidir. O, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına, kadınların eğitimden yoksun bırakılmasına karşıdır. Ömrü, fikir olarak, dinbazlar, din madrabazları ve din yobazları ile mücadele ederek geçmiştir.
Hacıbektaş Veli’nin, dört kapı, kırk makam öğretisi, eline, diline ve beline sahiplik ilkeleri insanı kâmil, yani iyi ve doğru eğitilmiş, güzek ahlaklı ve dürüst vicdanlı insan oluşturma projesidir.

O’nun ardılı, evrensel büyük ozan Yunus Emre” de Anadolu Alevi ve Bektaşiliğinin büyük mimarlarından biridir.
Fakat her ikisinin temel fikirleri ve öğretileri arasında siyasi devlet kurma ve toplum yönetme fikri yoktur. Her ikisinin tüm öğretileri, iktidar olmaya değil, bireysel olgunlaşmaya yöneliktir. Bu nedenle Arnavutluk’taki siyasi Bektaşi Devleti’nin teolojik devlet temelleri yoktur.

8- Çağımızın gelişmiş tüm ekonomik refah devletleri, özgür akıl, deneysel ve elestirel bilim rotasındadır.Bu nedenle sanayileşmiş ve gelişmişlerdir. Bu devletler laiktir, çoğulcudur, hukukukun üstünlüğü ve yargı bağimsızlığına dayanır. Siyasi olarak, hibrit değil gerçek demokrasilerle yönetilirler…Bu nedenle, çağımızda, dinsel görüşleri ne kadar çoğulcu ve özgürlükçü olursa olsun, Adı Bektaşilik ya da Alevilik bile olsa sonuç olarak kurulacak devlet teokrasi temelli bir din devleti olacaktır. Kaldı ki genelde çoğu dinsel metinler çok farklı yorumlamalar ve değerlendirmelere de müsaittir. Bu nedenle de, tarihsel olarak bütün dinler, yeni mezhepler, yeni tarikatlar ve yeni cemaatla doğurarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

SON SÖZ:

Şimdiye kadar, tarihten, dinden, ekonomiden, siyasetten, eğitimden, kültürden ve özellikle de emperyalist gözlem ve deneyimlerden öğrendiklerim; hem aklen, hem vicdanen ve hem de bilimsel olarak;
Arnavutlukta bir Bektaşi Devleti kurulması;

  • Arnavutların ve Arnavutluk devletinin yararına değildir,
  • Balkan ülkelerinin yararına değildir,
  • Alevi ve Bektaşilerin yararına değildir,
  • İslam toplumunun yararına değildir,
  • Türkiye’nin ve Türkiye’deki Alevi ve Bektaşi toplumunun hiç asla yararına değildir.
  • Çağın siyasi devlet kuruluşu ve örgütlenmesine aykırıdır.
  • Emperyalizm, ABD ve Batı güdümlüdür.
  • Zaten Türkiye’deki Bektaşi kurumları da böyle bir devletin varlığına karşı çıkmışlardır.
    Ben den söylemesi…
    .
    Prof. Halil Çivi. 28.9.2024.

Anadolu’nun aydınlık yüzleri…

0

Anadolu’nun aydınlık yüzleri…
Zaman zaman tartışılır:
“Alevilik nedir, Bektaşilik ile Alevilik arasında ne fark vardır?”
Alevilik, Halife Ali’yi, ilk üç halifeden üstün tutan mezhep ve tarikatların genel adıdır dense, sanırız hata olmaz.
Peki, Alevilik ile Bektaşilik arasında fark var mıdır?
Mehmet Turgut ile Sabri Babacan “Aralarında pek fark yoktur” derler. (x)
Genelde, Aleviler kırsal kesim, Bektaşiler kentsel kesim insanlarıdır.
Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’nin düşünceleri çerçevesinde oluşan dinsel bir akımdır.
Hacı Bektaş Veli, düşüncesini bir dörtlükle açıklar:
“Hararet hardadır (ateşte) sacda değildir
Keramet baştadır, taçta değildir
Ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de, hacda değildir”
Şöyle etrafınıza bir bakın, kerametin taçta olduğunu sananlar, kerameti Kudüs’te, Mekke’de hacda arayanlar…
Ne kadar da çoklar!
Ama ne kadar da boşlar…


BEKTAŞİ’nin evinin kapısını çalmışlar, o da gidip mescidin kapısını söküp evine takmış…
Görenler ayıplamışlar:
“Ayıp değil mi, Allah’ın evinin kapısı çalınır mı?”
“Allah her şeyi bilir” demiş:
“Benim kapımı da kimin çaldığını bilir… Ondan alsın, benim eve taktırsın, kendi evinin kapısını da alıp götürsün!”


FAKİRİN biri, son parasıyla fırında bayat bir ekmek almış, aşçıya gitmiş, pişen yemeğin buharına ekmeği tutup yumuşata yumuşata yemiş…
Dışarı çıkarken aşçı yapışmış:
“Para ver!”
“Yemek yemedim ki!”
“Olsun buharda yumuşattın!”
Kadıya çıkmışlar, olayı anlatmışlar, kadı Bektaşi imiş, cebinden kesesini çıkarıp bozuk paraları iki avucuna boşaltmış, aşçının kulağının dibinde sallaya sallaya şıkırdatmış:
“Tamam mahkeme bitti, gidin!”
Aşçı itiraz etmiş:
“Hani benim param!”
“Buhardan yemeğin parası şıkırtıyla ödenir.”


BEKTAŞİ, akar suyun kenarında oturmuş, keyfediyor, iki çocuklu bir kadın yanaşmış:
“Baba erenler, şu çocuklardan biri sende kalsın, ben büyüğünü şu köprüden geçirip dönüp alırım!”
Kadının köprü dediği, iki tahta parçası, çocuğu geçirmiş dönmüş, diğerini almış, tam onunla geçerken ayağı kaymış, suya yuvarlanmış, boğulmuşlar. Karşı kıyıdaki çocuk feryat ediyor, Bektaşi suya atlasa boğulacak, ellerini açmış:
“Ey yüce Rabbim! Bunu ben yapsaydım, canıma okurdun ya!”


BEKTAŞİ softanın birine yanaşmış:
“Yahu bu işi aklım almıyor!”
Softa anlamış başına bir şey geleceğini:
“Hangi işi aklın almıyor?”
“Yezid denilen adamın Peygamberimizin en sevdiği torunlarını öldürmesine… Her şeye kadir olan yüce Allah niye önlememiş?..
Softa, Bektaşi’yi terslemiş, “Çok konuşma kâfir olursun!” diye…
Bektaşi “Madem kâfir oluyorum!” deyip papaza gitmiş, aynı soruyu sormuş…
Papaz, “Sen ne diyorsun!” diye lafa başlamış:
“Biliyorsun, İsa Peygamber bizim inancımıza göre Allah’ın oğludur, Yahudiler onu çarmıha gerdiler” deyince, Bektaşi atılmış:
“Anladım, anladım, kendi oğlunu kurtaramayandan torunlarına ne hayır gelir! demek istiyorsun…”
——————-
(x) Anadolu’nun Aydınlık Yüzü
Bektaşi fıkraları (Bilgi Başarı Yayınları)

h.pulur@milliyet.com.tr

Almanya`da Dört Eyalette Alevilik Dersleri kabul edildi.

0

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu
Almanya`da Dört Eyalette Alevilik Dersleri kabul edildi.

AABF – Almanya Alevi Birlikleri Federasyonunun Almanyada Kuzey Ren Vesfalya, Baden-Württemberg, Bavyera ve Hessen Eyaletlerine 2000 yılında verdiği Alevilik Dersleri dilekçelerine olumlu cevap verildi. Böylece Berlin Eyaletin`den sonra bu eyaletlerde de Alevilik okullarda ders olarak okutulacak.

Almanyanın adı geçen dört eyaleti kültür bakanlıkları ortaklaşa karar alarak, AABFnin Alevilik dersleri dilekçelerini karara bağlamak için; Marburg Üniversitesinden İslam Bilimcisi Prof. Dr. Ursula Spuler- Stegemanna Alevilikle ilgili bilirkişi raporu hazırlattılar. Daha sonra Köln Üniversitesinden Hukuk Profesörü Muckele de AABF`nin bir inanç kurumu olup olmadığı konusunda rapor hazırlatıldı. Bu iki bilirkişinin olumlu rapor vermeleri sonucunda; bu eyaletler, Alman Anayasasının 7.3 maddesi geregince Alevilik derslerinin Almanca olarak verilmesine karar verdiler.

Bu kararı; 02. Aralık 2004 tarihinde Kuzey Ren Vesfalya Eyalet Parlamento Göçmenler Komisyonunda açıklayan Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Dr. Schulz- Vanheyden; AABF`nin anayasal Alevilik Dersi için gerekli koşulları ferine getirdiğini belirterek; önümüzdeki ders yılından itibaren bu derslere başlanabileceğini belirtti.

Sosyal Demokrat SPD Göçmen Politikası Sözcüsü Bayan Altenkamp; Aleviler için yeni bir hak verilmediğini, AAABF`nin var olan anayasal hakkını kullandığını belirtti. Altenkamp, diğer Müslüman örgütlerinin de anayasal koşulları ferine getirmeleri halinde bu haktan yararlanacaklarını söyledi. CDU Hıristiyan Demokrat sözcüsü Kufen de yaptığı konuşmada; her inanç grubunun bu anayasal haktan yararlanabileceğini belirterek, Alevilik dersleri kararının, diğer örgütler için itici bir rol oynamasını dilediğini söyledi.

Bu kararın açıklanmasından sonra, derslerin başlayabilmesi için gerekli koşullar olan, öğretmen eğitimi, ders programının geliştirilmesi ve sınıfların oluşturulması üzerine eğitim bakanlıkları ve AABF ortak olarak çalışacaklardır.
Tahminlere göre sadece KRV Eyaletinde 70.000 e yakın Alevi öğrencinin okullara devam ettiği sanılmaktadır. Bilindiği gibi, bu öğrenciler için şu anda okullarda verilen İslam Dersleri içinde Alevilik bilgileri yer almıyordu. Bu karar ile, şimdiye kadar Alevi öğrencilerin kendi inançlarına yabancılaşma süreci büyük ölçüde ortadan kalkmış olacak.

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu olarak, çok önemli bir görev aldığımızın bilincindeyiz ve bu yönde basınımızın ve ilgili diğer kurumların böylesi toplumsal bir konuda destek vereceklerine inanıyoruz.
Turgut Öker
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı

Basın Açıklaması Köln, 03.12.2004
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu
AAlevitische Gemeinde Deutschland e. V.
Stolberger Str. 317- 50933 Köln -Tel.: 02 21/94 98 560 – Fax: 02 21/94 98 56 10
Presseerklärung

Alevitische Lehre bald an Schulen in NRW, BW, Bayern und Hessen
Alevitischer Religionsunterricht als ordentliches Fach

Der Antrag der Alevitischen Gemeinde Deutschland für die Einführung eines alevitischen Religionsunterrichts wird vom Ministerium für Schule in NRW als positiv bewertet. Damit wurde das Alevitentum nach dem Bundesland Berlin auch in NRW als eine eigenständige Glaubenslehre anerkannt.

Die Alevitische Gemeinde hatte in den Jahren 2000 und 2001 ähnliche Anträge auch in den Bundesländern Baden Württemberg, Hessen und Bayern gestellt. Um eine gemeinsame Lösung für die Einführung des alevitischen Religionsunterrichts zu finden, haben die Kultusministerien dieser Länder in Federführung von Nordrhein-Westfalen, Frau Prof. Dr. Ursula Spuler- Stegemann beauftragt, ein religionswissenschaftliches Gutachten zum Alevitentum zu erstellen. Danach wurde Herr Prof. Muckel aus der Universität Köln beauftragt, ob die AABF eine Religionsgemeinschaft im Sinne des Art. 7 Abs. 3 Grundgesetz ist. Beide Gutachter kamen zum Ergebnis, dass die AABF als Religionsgemeinschaft alle Voraussetzungen für die Einführung des alevitischen Religionsunterrichts Art. 7.3 erfüllt.
Am 02.12.04 berichtet der Staatssekretär des Schulministeriums NRW, Dr. Schulz-Vanheyden, vor dem Ausschuss für Migrationsangelegenheiten über die Ergebnisse der vorgelegten Gutachten. Danach wurde festgestellt, dass für den Antrag der AABF die Voraussetzungen für die Einführung eines Religionsunterrichts als erfüllt angesehen werden. Zusammenfassung der Gutachten: Unter den Aleviten besteht ein Glaubenskonsens und die Alevitische Gemeinde Deutschland (AABF) ist als eine Religionsgemeinschaft tätig und es besteht mit ihren Mitgliedern eine klare Mitgliedschaftsstruktur.
Die migrationspolitische Sprecherin der SPD Fraktion, Frau Altenkamp betont, dass die Landesregierung mit dieser Entscheidung kein neues Recht für Aleviten geschafft hat, sondern die Aleviten haben sich in das deutsche Recht hineingefügt. Sie hoffe, dass islamische Religionsgemeinschaften auch ähnliche Struktur schaffen.
Der migrationspolitischer Sprecher der CDU im Landtag NRW Herr Kufen, dass alle Religionsgemeinschaften das gleiche Recht genießen, wenn sie sich unsere Gesetze einfügen. Kufen sagte weiter „Diese länderübergreifende Entscheidung bildet keinen Sprengstoff, sondern Treibstoff für andere Religionsgemeinschaften.“

Nach dieser Grundsatzentscheidung müssen schulorganisatorische und unterrichtsbezogene Vorbereitungen getroffen werden. In einem Zeitraum von zwei Jahren werden auf der Grundlage des alevitischen Lehrplans Lehrkräfte für diesen Unterricht fortgebildet bzw. ausgebildet werden.
Schätzungsweise besuchen z. Z. allein in NRW ca. 70.000 alevitische Schülerinnen und Schüler die Schulen. Die genaue Zahl der alevitischen Schüler müsste im nächsten Schuljahr durch die Schulstatistik erfasst werden.

Durch diese Entscheidung wurde der Nachteil alevitischer Schüler gegenüber ihren sunnitischen Freunde aufgehoben. Bisher bietet die Landesregierung in den Schulen NRW seit 1999 islamische Unterweisung an, die keine alevitische Inhalte vermittelt.

Wir sind uns als Alevitische Gemeinde Deutschland bewusst, eine wichtige gesellschaftliche Aufgabe übernommen zu haben und hoffen dabei auf Unterstützung seitens der Länderregierungen und der Medien in Deutschland.

                                                                       Köln, den 02.12.2004

Turgut Öker
Vorsitzender der Alevitischen Gemeinde Deutschland

Anlage:
Informationen zum alevitischen Religionsunterricht

Ismail Kaplan:
Alevitentum als Religionsunterricht in den Schulen
Eines der Hauptanliegen, das seit Jahren von den Mitgliedsvereinigungen immer wieder an die Alevitische Gemeinde Deutschland heran getragen wird, ist die Einrichtung eines alevitischen Religionsunterrichts bzw. einer Unterweisung in den Inhalten des alevitischen Glaubens an den öffentlichen Schulen Deutschlands. Die überwiegende Mehrheit der alevitischen Eltern ist für die Vermittlung alevitischer Lehre in den deutschen Schulen. Zur Zeit gibt es lediglich in Berlin diese Möglichkeit. Familien und Eltern klagen, dass dieser Zustand zu einer Entfremdung der Kinder von ihren Familien, vom alevitischen Glauben und von der alevitischen Kultur führt.
Die AABF hat in diesem Zusammenhang sowohl in ihrem 1998 veröffentlichten Arbeitsprogramm als auch in ihrer Zeitschrift “Alevilerin Sesi” und in zahlreichen Pressemitteilungen vielfach auf die Notwendigkeit der Erteilung alevitischen Religionsunterrichts an deutschen öffentlichen Schulen hingewiesen.
Im Unterrichtsfach “Islamische Unterweisung” das an einigen Schulen in verschiedenen Bundesländern angeboten wird, werden keine Informationen über das Alevitentum vermittelt, obwohl zahlreiche alevitische Kinder an diesem Unterricht teilnehmen.
Damit sich alevitische Kinder wiederfinden können, ist es notwendig, ihre eigenen Glaubensinhalte und Traditionen im Religionsunterricht zu vermitteln.
Aus der Notwendigkeit einer in der Bundesrepublik entstandenen multikulturellen und multireligiösen Gesellschaft erscheint es folgerichtig, auch für die nicht unerhebliche Zahl alevitischer Kinder die Möglichkeit zu schaffen, eine Unterweisung in ihrem Glauben und seinen Traditionen zu erhalten.

  1. Rechtslage und Möglichkeiten für einen alevitischen Religionsunterricht:
    Das Grundgesetz sichert mit Art. 4 die ungestörte Religionsausübung, die Freiheit des Glaubens und der religiösen oder weltanschaulichen Bekenntnisse.
    Der Religionsunterricht in den deutschen Schulen ist verfassungsrechtlich geregelt. Art. 7, 2 des Grundgesetzes lautet: „Die Erziehungsberechtigten haben das Recht, über die Teilnahme des Kindes am Religionsunterricht zu bestimmen.“ Art. 7, 3 besagt: „Der Religionsunterricht ist in den öffentlichen Schulen mit der Ausnahme der bekenntnisfreien Schulen ein ordentliches Fach. Unbeschadet des staatlichen Aufsichtsrechtes wird der Religionsunterricht in Übereinstimmung mit den Grundsätzen der Religionsgemeinschaften erteilt. Kein Lehrer darf gegen seinen Willen verpflichtet werden, Religionsunterricht zu erteilen.“
    Da in Deutschland für die Schule die Länder zuständig sind, gibt es vom Bundesland zu Bundesland Unterschiede im Bezug auf die Stellung und Organisation des Religionsunterrichts. Auf jeden Fall sollte der Lehrplan eines alevitischen Religionsunterrichts mit der Alevitischen Gemeinde Deutschland als der offiziellen Vertretung der alevitischen Religionsgemeinschaft abgestimmt werden. Die Alevitische Gemeinde Deutschland schafft die Voraussetzungen dafür, dass ein solcher Religionsunterricht – der sich an dem Religionsunterricht der Kirchen orientiert- eingeführt werden kann.
  2. Gründe für einen alevitischen Religionsunterricht:
    Wie jede Familie hat auch eine alevitische Familie das Recht und die Pflicht, ihre eigenen Kinder zu erziehen. Das beinhaltet die Vermittlung der eigenen religiösen und kulturellen Werte und Normen. Eine solche Erziehung zur Gesellschaftsfähigkeit liegt im Interesse des Staates und wird deshalb auch durch das Angebot von Religionsunterricht gefördert.
    Dieses ist besonders wichtig im Hinblick darauf, dass einer Gettobildung von Migranten aus der Türkei aktiv entgegen gesteuert werden muss. Dazu gehört, dass alevitische Kinder betreffend ihrer Identität als Glieder der alevitischen Glaubens- und Lebensgemeinschaft durch einen angemessenen Unterricht gefördert werden. Angesichts der Tatsache, dass schon mehr als die Hälfte der Aleviten durch Erwerb der deutschen Staatsangehörigkeit ihren Willen zu diesem Land dokumentiert hat, ist es besonders berechtigt, das Anliegen einer Vermittlung alevitischen Glaubens und alevitischer Tradition in der Schule zu fördern.
    Für den muttersprachlichen Unterricht in türkischer Sprache, wie er von der Alevitischen Gemeinde Deutschland und verschiedenen türkischen Organisationen gefordert wurde und der in einer Reihe von Bundesländern angeboten wird, wurden überwiegend Lehrkräfte aus der Türkei geholt. Diese im Einverständnis mit der türkischen Regierung eingestellten Lehrer missbrauchen oft den muttersprachlichen Unterricht dazu, die ihnen anvertrauten alevitischen Schüler im Sinne des sunnitischen Islam zu missionieren. Dies wird von alevitischen Eltern als unerträglich angesehen, weil es ihre Kinder dem Gruppenzwang aussetzt, Formen des sunnitischen Islam zu lernen und zu vollziehen, die im Gegensatz zu alevitischen Überzeugungen stehen. Diese Belastung ihrer Kinder zwingt alevitische Eltern dazu, ihre Kinder aus dem muttersprachlichem Unterricht abzumelden, was wiederum im Hinblick auf das Erlernen der türkischen Sprache als Nachteil empfunden wird. Deshalb fordert die Alevitische Gemeinde Deutschland, dass der muttersprachliche Unterricht weltanschaulich neutral und als Sprachunterricht abzuhalten ist. Sollten aus der Türkei kommenden Lehrer dazu nicht in der Lage sein, so müssen sie durch in Deutschland ausgebildete, weltanschaulich neutrale Lehrer ersetzt werden.
    Unabhängig von einem alevitischen Religionsunterricht enthält das alevitische Glaubensgebäude gerade im Hinblick auf die in ihm geforderte Gewaltfreiheit und Toleranz wertvolle Elemente, die im Rahmen eines allgemeinen Unterrichts über Ethik und vergleichende Religionswissenschaft vermittelt werden sollten.
  3. Stand zum alevitischen Religionsunterricht in einzelnen Bundesländern

Die gegenwärtige Situation der religiösen Erziehung von Schülerinnen und Schülern alevitischer Religionszugehörigkeit im Schnittfeld von Familie und Schule ist aus Sicht der alevitischen Eltern nicht befriedigend.
Seit dem Sommer 1999 arbeitet eine Arbeitsgruppe der Alevitischen Gemeinde Deutschland an einem Rahmenplan für den alevitischen Religionsunterricht in öffentlichen Schulen in Deutschland. Dieser Rahmenplan liegt seit Sommer 2001 in einem ersten Entwurf vor. Dieser Entwurf hat zunächst vor allem die Funktion, auf den religionspädagogischen Bedarf der Aleviten in Deutschland aufmerksam zu machen und einen fachlichen Rahmen zu formulieren, in dem grundsätzlich diskutiert werden kann, in welcher Form es einen eigenständigen alevitischen Religionsunterricht im Sinne des Artikels 7.3 des Grundgesetzes bzw. der Länderverfassungen in den deutschen Schulen geben sollte.
Die Bestrebungen, Kenntnisse des Alevitentums im Unterricht zu vermitteln, gehen auf die Gründungsjahre der alevitischen Gemeinden in Deutschland zurück. 1991 hat das Alevitische Kulturzentrum Hamburg eine Unterschriftenkampagne gestartet, um Inhalte des Alevitentums in den Schulen zu vermitteln. Aufgrund dieser Aktion und darauf folgender Verhandlungen wurden 1998 verschiedene alevitische Themen im Rahmen des interreligiösen Religionsunterrichts in den Lehrplan für die Hamburger Grundschulen aufgenommen. In Hamburger Schulen werden seit 1998 alevitische Themen wie z. B. der alevitische Gottesdienst, das Moharremfasten, der Aşuretag, das Einverständnis, der Hızır-İlyas-Tag, das semah- Ritual und die Rolle der Musik bei Aleviten im Rahmen des interreligiösen Religionsunterrichts für alle behandelt. Der interreligiöse Religionsunterricht wird in Hamburg ab dem Schuljahr 2004/2005 auf die Sek. I und Sek. II des Gymnasiums ausgeweitet.

In Berlin hat das Kulturzentrum Anatolischer Aleviten am 17.05.2002 die Zulassung für den alevitischen Religionsunterricht erhalten. Im Schuljahr 2002/2003 besuchten ca. 60 Schülerinnen und Schüler den alevitischen Religionsunterricht in Berliner Grundschulen. Im Schuljahr 2004/ 2005 ist die Zahl der Schülerinnen und Schüler auf 360 gestiegen. Dieser Unterricht wird nach dem Lehrplanentwurf der Alevitischen Gemeinde Deutschland auf Deutsch erteilt. Die Lehrer dieses Unterrichts werden durch die Fachkräfte der Alevitischen Gemeinde Deutschland für diese neuartige Aufgabe regelmäßig fortgebildet. Leider besteht zur Zeit keine Möglichkeit dazu, diesen Unterricht in höheren Schulen z. B. Gymnasien fortzusetzen. En solcher Unterricht muss an die Ausbildung alevitischer Gymnasiallehrer gekoppelt sein.

Die Anträge der Alevitischen Gemeinde Deutschland von 2000 und 2001 für alevitischen Religionsunterricht wurden in den Flächenländern erst nach langem Verfahren beschieden. Um eine gemeinsame Lösung für den alevitischen Religionsunterricht zu finden, haben die Kultusministerien der Länder Nordrhein-Westfalen, Baden Württemberg, Hessen und Bayern Frau Prof. Dr. Ursula Spuler- Stegemann beauftragt, in einem religionswissenschaftlichen Gutachten die Fragen zu klären, ob das Alevitentum ein eigenständiges Bekenntnis oder ein zum Mehrheitsislam bekenntnisverwandten Glaube ist und ob die AABF eine eigene Religionsgemeinschaft im Sinne des Art. 7 Abs. 3 Grundgesetz ist. Für die Entscheidung für die Einführung des allevitischen Religionsunterrichts war dieses Gutachten eine wichtige Grundlage.
Die Alevitische Gemeinde Deutschland hat am Runden Tisch zum islamischen Religionsunterricht in Niedersachsen teilgenommen. Da der dort erstellte Lehrplan für diesen Unterricht das Alevitentum nicht bzw. nicht ausreichend behandelt, hat die AABF im Mai 2003 auch beim Kultusministerium des Landes Niedersachsen den alevitischen Religionsunterricht beantragt. Das Gleiche läuft im Moment im Land Schleswig- Holstein. Die AABF hat auch dort einen Antrag für einen allevitischen religionsunterricht gestellt.

  1. Ziele des alevitischen Religionsunterrichts

Aufgaben und Ziele des alevitischen Religionsunterrichts ergeben sich wesentlich aus dem Selbstverständnis der alevitischen Glaubenslehre wie sie im vorangegangenen Kapitel Glaubensgrundlagen dargestellt wurden. Dementsprechend soll der alevitische Religionsunterricht die Schülerinnen und Schüler in den Zusammenhang zwischen Glauben und Leben einführen. Das Ziel des alevitischen Religionsunterrichts besteht darin,
· alevitischen Kindern Wissen über die Inhalte ihres Glaubens zu vermitteln (Wissensvermittlung),
· sie in ihren religiösen und kulturellen Wurzeln und Traditionen zu unterweisen. Im alevitischen Religionsunterricht werden die alevitischen Kinder, dazu angeleitet, eine ausgewogene Identität bzw. Persönlichkeit zu entwickeln. Sie sollen durch den Religionsunterricht in die Lage versetzt werden, den alevitischen Glauben als den für sie besten Glauben zu erleben und Lehre und Wertvorstellungen ihrer Glaubensgemeinschaft angemessen zu vertreten. (Identitätsbildung).
· Darüber hinaus sollen die Menschenrechte im Grundgesetz vermittelt werden. Die Kinder werden angeleitet, zu erkennen, dass die alevitischen Werte und Vorstellungen mit den grundgesetzlichen Werten konform sind (Wertevermittlung).

Vor diesem Zielhorizont werden die Schülerinnen und Schüler in diesem Unterricht angeleitet,

  • gleichberechtigte und tolerante Beziehungen zu Gleichaltrigen aufzubauen, unabhängig von glaubensmäßigen und ethnischen Unterschieden und diese zu pflegen (Förderung der Beziehungsfähigkeit).
  • Dabei spielen insbesondere die Gleichberechtigung und Gleichbehandlung von Frauen und Männern in der alevitischen Glaubenslehre eine wichtige Rolle. Die Schülerinnen und Schüler sollen in diesem Unterricht die Gleichberechtigung der Mädchen und Jungen konkretisieren und verinnerlichen (Gleichberechtigung).
  • Sie werden dazu befähigt, ihren Glauben, Traditionen und ihre Kultur gegenüber ihren Mitschülerinnen und Mitschülern zu vertreten und gleichzeitig deren Anderssein zu verstehen und zu akzeptieren. (interreligiöser Dialog).

In diesem Sinne soll der Unterricht den Kindern die Möglichkeit bieten, Fragen, Probleme und Erfahrungen zu artikulieren und zu erörtern, sowie Zugang zu neuen Einsichten und zu neuen Glaubenserfahrungen zu gewinnen. Nach alevitischem Verständnis gibt es eine Wahrheit des Glaubens, die zu einer Vervollkommnung hinführt. Mit den Erfahrungen der alevitischen Kinder im Alltag kann und soll der Religionsunterricht zum Wegweiser werden. Sie lernen die im Alevitentum verankerten Werte und Normen des Verhaltens und Handelns auf das eigene Leben zu beziehen. Dazu gehört auch, dass sie durch die alevitische Gemeinde in die alevitische Lebensweise eingeführt und so mit der Zeit eigenständige Mitglieder dieser Gemeinschaft werden. Die Kinder können durch den Unterricht eine auf Harmonie ausgerichtete und damit zugleich befriedigende Sicht vom Leben in der Welt und vom Zusammenleben mit den Mitmenschen gewinnen. Das kann und soll ihnen Zuversicht und Mut geben, auch Schwierigkeiten im Leben entgegenzutreten.

Die Ziele des Unterrichts müssen auf die Erfahrungen und die Interessen der Kinder bezogen sein und seine Methoden und Leistungsanforderungen müssen so flexibel sein, dass die individuellen Begabungen eines jeden Kindes optimal zur Entfaltung gebracht werden. Er hat dazu beizutragen, dass die Kinder Grundkompetenzen für ein friedliches Zusammenleben in einer demokratischen Gesellschaft erwerben und erweitern können. Dazu gehören Kreativität und Phantasie, Selbstbewusstsein und Selbstachtung, Mut und Initiative, Verantwortungsbewusstsein und Solidarität.

  1. Sprache des Religionsunterrichts:
    Nach dem Grundgesetz ist die Sprache des Religionsunterrichts Deutsch. Dies sehen die Aleviten auch deshalb als notwendig an, weil die gemeinsame deutsche Sprache Voraussetzung für jeden interreligiösen Dialog in diesem Land ist. Wir wissen aus dem Unterricht anderer Fächer, dass einige Grundbegriffe wie z. B. Allah, cem, semah, aşure, dede in der Ursprungssprache beibehalten werden müssen. Aleviten sehen die Notwendigkeit, dass die grundlegenden Texte zum Glauben wie der Koran, das Buch Buyruk und Gedichte von den Gelehrten in deutscher Sprache kindgerecht vermittelt werden.
  2. Aus- und Fortbildung der Lehrer für den alevitischen Religionsunterricht
    Für die Erteilung von Religionsunterricht an Grundschulen kann die Alevitische Gemeinde Deutschland Personen mit geeigneter Vorbildung beauftragen, um den im folgenden Punkt 7 dargelegten Plan für die Glaubenslehre in geeigneter Form umzusetzen. Die Alevitische Gemeinde Deutschland wird es als Verpflichtung ansehen, diese Personen regelmäßig fortzubilden.
    Für die Erteilung von Religionsunterricht an weiterbildenden Schulen /Gymnasien wird es notwendig sein, alevitische Gymnasiallehrer durch ein angemessenes Studium an einem Lehrstuhl für alevitische Theologie für das Fach alevitischer Religionsunterricht auszubilden. Für die Gewährleistung einer adäquaten Ausbildung ist die Schaffung eines ordentlichen Lehrstuhls für die alevitische Theologie unumgängliche Voraussetzung. Eine nahe liegende Möglichkeit dafür bietet das Stiftungsrecht, dass die Einrichtung einer Stiftungsprofessur begünstigt.
  3. Thematische Gestaltung der alevitischen Glaubenslehre für die Grundschule
    Die folgende Auflistung von Unterrichtsinhalten versteht sich nicht als Curriculum sondern als systematische Zusammenstellung grundlegender inhaltlicher Aspekte des alevitischen Religionsunterrichts. Daraus können von den Religionslehrern Unterrichtseinheiten zusammengestellt werden, in denen konkrete und dem Kenntnisstand und den Interessen der Schüler angemessene Zielsetzungen realisiert werden.
    Themen für einen alevitischen Religionsunterricht
    Klassenstufe/ Themenbereich 1/2 2/3 3/4 5/6

YA SİZ SÜNNİLEŞTİRİN YA BİZ SÜNNİLEŞTİRELİM”

0

Bu sözler İranlı Şeriat Medari’ye ait. Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’e söyleniyor. Molla Medari, resmi bir görüşmede Başkan Ateş’e şöyle diyor:
“Sayın başkan Türkiye Alevileri ateistleştiriyor. Ya siz ilgilenin Sünnileştirin, ya da bize bırakın Şiileştirelim.”
Anadolu Aleviliği’ne düşmanca bakan şii ve şeriatçı yaklaşımın resmi ve özlü ifadesi olan bu anlayış Tansu Çiller tarafından Başbakanlığı sırasında hazırlattırılan, “Alevilik Raporu’nun” ilk sayfasında yer alıyor ve raporun ana fikrini de dile getiriyor.
ÇİLLER’DEN ALEVİLERE ÇENGEL
Eski Başbakan Tansu Çiller,1995 genel seçimleri öncesi gizli bir “Alevilik Raporu” hazırlattırıyor. Rapor Alevilikle ilgili bir yaklaşım ile anket bölümlerinden oluşuyor. “DYP’nin seçim stratejisi ve politikalarına esas teşkil etmek üzere” hazırladığı amaç bölümünde belirtilen raporun ilk kısmını Diyanet İşleri Başmüfettişi Abdülkadir Sezgin’in kaleme aldığı ifade ediliyor. Rapor amaç kısmında açık olarak yazıldığı gibi Alevilere nasıl çengel atacağı konusunda Çiller’e taktikler sunmayı amaçlıyor. Rapora Çiller’in çok önem verdiği, hazırlayan ekibe örtülü ödenekten 2 milyar TL ödendiği öne sürülüyor.
1995 seçimlerinde Alevilere çengel atma, Alevi oylarının DYP’ye akmasını sağlamak için hazırlanan raporu inceleyince o tarihlerde “Alevilere 3 trilyon vereceğiz” propagandasının nedeni de kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu paranın bir seçim rüşveti, bir aldatmaca olduğu aleniydi. Alevi örgütleri de bu oltaya yem olmamışlardı. Ama olta hala av için atılmış ve duruyor.


ALEVİLER-SÜNNİLER KARDEŞTİR HERKES SÜNNİDİR
“Türkiye’de Alevilik, Aleviler ve Aleviler’de siyasal Yapı-Siyasal Kültür” adı ile gizli olarak düzenlenen raporun her yanına İranlı Molla’nın talimatları hakim olmuş. Rapora göre, “Alevilerle Sünniler arasında bir ayrılık-gayrılık yoktur. Herkes Sünnidir.”
Rapor şöyle diyor:
“Hangi isimle anılırsa anılsın Türkiye’mizde yaşayan Aleviler Müslüman’dır. Müslümanlıkta inançları İmam Maturidi’nin belirlediği çerçevedir. İbadetlerin yapılış şekilleri bakımından da Hanefi’dir. Yani mezhep bakımından Türkiye Sünnileri ile Alevileri arasında hiç bir fark yoktur.”
“Aleviler ile Sünniler arasında fark %5’den fazla değildir. Benzerlikleri ise %95 civarındadır. Bu fark tüm Müslümanlar arasında olabilir.”
Evet rapora göre Alevi Sünni biridir, herkes Sünnidir.
HACI BEKTAŞ DA SÜNNİDİR
Çiller’in Alevi oylarını toplamak amacıyla gizli olarak hazırlattığı Alevilik Raporu’na göre Anodolu Aleviliği’nin piri Hacı Bektaş da aslında “bir Sünnidir” Hacı Bektaş “Ehli sünnet Vel Cemaat ölçüleri içindedir.”
Rapor gerçeği tahrif ederken bir başka tahrifatı da kanıt olarak öne sürüyor.
“Bektaşiliğin Osmanlı Devleti’nin resmi ideolojisine aykırı olması şöyle dursun, bu ideolojiyi meydana getiren temel unsur olduğuna tarih şahittir.”
Rapor el çabukluğu ile her şeyi Sünnileştirme işini o denli ifrada vardırıyor ki, durum komediye dönüşüyor. Bin yıllık Anadolu Aleviliği tarihinde Selçuklu ve Osmanlı hanedanına, zulümkarına karşı ezilenin, yoksulluğun sığınağı-bayrağı olmuş Aleviliği-Bektaşiliği rapordaki gibi bir Osmanlı ideolojisi olarak göstermenin bir mantığı var. Yaklaşım şu;
Aleviliğe ilişkin ayrı, orijinal, özel hiç bir değer, kültür, inanç öğesi yoktur.


SOLCULARI ALEVİLERDEN UZAK TUTUN
Her satırında işi “aslında Alevilik diye bir şey yoktur” noktasına getiren Çiller raporu solculara büyük alerji duyuyor. Raporun bir çok yerinde solcularla Alevilerin ilişkilerinin kesilmesi, aralarının bozulması gereğine işaret ediliyor. Çiller’e yol gösteriliyor. Rapora göre Alevi kökenli solcular Aleviliğe yöneldiler. Şimdi iyi bildikleri materyalist diyalektik yöntemi Alevilik ambalajında kendi düşüncelerini savunmak için kullanıyorlar. Rapor solcuları çok tehlikeli görüyor. Çünkü solcular Alevileri ayartıyorlar. Solcular Alevilere, Alevi olduklarını hatırlatıyorlar. Solcular olmasa Alevilik ne güzel kaybolup, asimile olup gidecek.
Evet raporda bunlar açıkça söyleniyor. Rapor böylece Alevilerin gerçek dostunun kim olduğunu Çiller’in ağzından dile getirmiş oluyor.
ŞU SOLCULAR OLMASA ALEVİLERİ NE GÜZEL SÜNNİLEŞTİRİRİZ.
Rapor böyle diyor. “Solcu bir takım Alevici yazar ve aydın kötü niyetli olarak Alevilerin ibadetlerinin ayrı olduğunu belirterek abdest, namaz, oruç, hac, zekat gibi Müslümanlığa ait ibadetlerin Alevilik’te olmadığını belirtiyor. Oysa Alevilik Müslümanlık’tan ayrı değildir. Öngörülen ibadetler de Sünniler için de Aleviler için de aynıdır”
Alevilik raporu önce Aleviler de Müslümandır diyor. Bu masumane sözleri Aleviler de Sünniler gibi inanmalı- ibadet etmeliye bağlıyor. Hemen ardından da bakın diyor solcular sizi yoldan çıkarıyor. Oysa Aleviler Anadolu’da bin yıldır bu şeriatçı tavra karşı direndiler, yaşamlarını bu yolda “dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyerek feda etmekten çekinmediler. Aleviler, Alevi olmaktan vazgeçer, şeriata teslim olursa onların oyunu almak, onları yola getirmek daha kolay olacak. Bu nedenle “Solcular olmasa Alevileri ne güzel asimile ederdik” diye hayıflanıp, solculara saldırıyorlar.
Rapor Alevilerin bırakın Aleviliklerini yaşamalarını, hatırlamalarını dahi çok tehlikeli buluyor. Hem de Alevileri düşünerek, onların iyiliğine, onlar adına ifade ediyor bunu:”şehirde ekonomik ve sosyal baskılarla karşılaşan Alevi kökenli yurttaşların toplumla entegre olmalarına engel oluyor Alevilik.”
Rapor dilinin altındaki baklayı çıkarıyor: “Aleviler, Alevi kimliklerini korudukça Topluma entegre olamaz, yani Sünnileşmez yani asimile olmazlar. Öyleyse onları topluma kazanmanın yolu solcularla aralarına nifak tohumları atmaktır”
Şimdi Alevilik adına sol düşmanlığı yapanların maskeleri düşüyor, gerçek yüzleri açığa çıkmıyor mu? Çiller bacılarının izindeki bu zatları Aleviler ellerinin tersiyle itmezler mi?
CEMEVİ YOK HERKES CAMİYE
Çiller’in Alevilik raporu Aleviler’de hiç bir zaman bir cemevinin bulunmadığını ileri sürüyor. Osmanlı’nın kanlı şeriatçı idaresi altında tüm edep, erkanlarını gizli bir biçimde yürüten Alevilerin köyün her büyük evini bir cemevi olarak kullandığını görmek rapor yazarının işine gelmiyor. Rapora göre Alevilik’te dün cemevi yoktu bugün de olmamalıdır. Ayrıca buna gerek de yoktur:”Bütün Müslümanları din kardeşliği etrafından buluşturan tek mekan ‘Cami’dir. Alevilerin de mabedi, ibadet yerleri camidir. Cami olmalıdır.” Rapor bu görünüşünü yeniden yeniden ileri sürüyor: “Alevilerin tek ibadet yeri camidir. Bunda şüphe yoktur.”
Şüphe duyulmayan şey Aleviliğin çok açık bir biçimde asimile edilmeye kalkışmasına yönelik planlar hazırlandığıdır. Alevilik raporu aslında bir “nasıl asimile edeceğiz” raporu oluyor.
Rapor solcuları nasıl tehlikeli görüyorsa, cemevlerini de aynı şekilde tehlikeli görüyor.
Rapora göre solcular Alevilere, Aleviliklerini hatırlatıyor, asimilasyona engel oluyordu. Cemevleri de Alevilere, Alevi olduklarını hatırlatıyor. Cemevleri de Alevilerin şeriat içinde asimile olmasına engel oluyur. Bu nedenle ibadetin tek yeri olarak camiyi göstermek cemevlerine engel olmak gerekir diye yazıyor rapor.
Rapor cemevlerine karşı oluşunu şöyle ifade ediyor:
“Cemevleri ayrı bir Alevi kimliğinin ihdas edilmesine meydan veriyor. Şehirlerde kaybolan Alevi Kültür ve folklorik değerlerinin muhafazasını sağlıyor. Ayrı bir mabed fikrini geliştirerek camiye gitmeye engel oluyor. Kırsal kesimden şehirlere gelen Alevilerin derlenip toparlanarak ortak talepleri ileri sürmesine, siyasal tavır koymasını neden oluyor.
Alevilerin bir araya gelmesine olanak sağlıyor. Toplumla birleşmelerine engel oluyor”
Tüm bu nedenlerle cemevlerine karşı çıkılıyor raporda.
Alevilerse tüm bu nedenlerle cemevi kuruyor, istiyor, inşa ediyorlar. Çiller raporu bağırıyor:Cemevi Alevilerin şeriat içinde asimile edilmesine engel oluyor, cemevine hayır!

ÇİLLER’İN ANLAYIŞININ AMACI ALEVİLERİ PARÇALAMAK
Rapor Çiller’e “Alevilerden oy almak istiyorsan, onları parçala” önerisinde bulunuyor. Raporda geçtiğimiz aylarda yaşamını yitiren Bedri Noyan çevresi, Veliyeddin Ulusoy çevresi ve Hacı Bektaş Veli Kültür dernekleri çevresi “muhafazakar Aleviler” olarak gösteriliyor ve Çiller’in bu unsurlardan oy alabileceği, bu nedenle seçim propagandasında buraya yönelmesi isteniliyor.
“Hacı Bektaş Derneği genelde muhafazakar Alevilerin yoğunlaştığı bir dernektir. Alevilere yönelik faaliyetlerde Hacı Bektaş Derneği gözardı edilmemelidir” denilen raporda “DYP’nin seçim strateji ve politikasına esas teşkil etmek için” hazırlanınca her türlü oyun da mübah görülüyor.
Rapor Alevilerin Tansu Çiller’i en beğenilen liderler arasında gördüğünü ileri sürüyor. Aleviler arasında ise İzettin Doğan’ın popülaritesinin yüksek olduğu ifade ediliyor. Bu ilgilenilmesi gereken bir sonuç olarak yazılıyor. Ve şöyle deniliyor:”İzzettin Doğan ve Veliyeddin Ulusoy’u iyi ve Alevileri temsil edebilecek lider olarak görenlerin sağ partilere özellikle DYP’ye oy verebilecekleri görülmektedir”
DİYANET VE İMAMLAR GÖREV BAŞINA GÖREV: ASİMİLASYON
Rapor Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevilere yönelik faaliyetlerini arttırmasını, bu konuda fikirler üretilmesini ve kadro ayrılmasını öneriyor. Alevilerin ancak Alevilikten soyunarak, asimile edilerek yola getirileceğini bu nedenle de Diyanet yoluyla Alevilere “hizmet” edilmesini bir “tarikatlar dairesi başkanlığı kurularak Alevilere de yer verilmesini” onları aydınlatacak imam gönderilmesini görev olarak belirtiyor.
Diyanet ve imamlar görev başına! Görev Alevilerin asimilasyonu!
RAPOR DEVLETİNSE ALEVİLİK ONURDUR
Çiller’in Alevilik raporu resmi bir rapor. Bir devlet raporu. Zamanının Başbakanınca hazırlattırılmış. Bedeli devlet kasasından ödenmiş. Rapor, “Aleviler nasıl asimile edilecek” sorusuna devlet tarafından verilen cevabı içeriyor.
İranlı Molla’nın sorusuna devletin cevabı, “merak etmeyin biz şeriat içinde Alevileri asimile edeceğiz” şeklinde oluyor. Çiller aracılığıyla onun raporunda söyleniyor bu. Alevileri asimile etmeye yönelik rapor devletinse, Aleviliğin onuru bizimdir, Alevilik tüm mazlumların, ezilenlerin onurudur. Bu onura sahip çıkmamız gerekmez mi?
Ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim. Hayır biz yalnızca Alevi kalmak istiyoruz…
‎23. ‎Februar ‎2001

Alevi yurttaşlar sıkıntılarını anlatmak için, neredeyse her yıl, Hacı Bektaş Veli törenlerini bekliyor.

0

YÜKSEL IŞIK

Sünniler ve Alevilik

Bugün (15 Ağustos) başlayan ve artık uluslararası bir nitelik kazanan Hacı Bektaş Şenlikleri, bu yıl, din ve inanç özgürlüğü açısından önemli sayılabilecek sorunların yoğun olarak tartışıldığı bir ortamda yapılıyor. Bu coğrafyanın, yüzyıllardır, din ve inanç alanında sorunları olduğu söylenebilir; ancak, bu konunun, AKP’nin hükümet olmasıyla birlikte daha da hassas bir hal aldığı kuşku götürmez. Umulur ki, oluşan bu hassasiyet, Alevi-Bektaşi inancının her açıdan masaya yatırılacağı Hacı Bektaş Şenlikleri sırasında tartışmalara yön verir, kanal açar. Böylece “yedi iklim, dört köşeden” bir araya gelmiş bulunan Alevilerin oluşturacağı büyük armoni, bu coğrafyada farklılıkların bir realite olduğu, buradan zenginlik üretilebileceği gerçeğinin bilinçlerde açığa çıkmasına vesile olabilir.
Her inanç gurubunun kendi özgürlüklerinin sınırını yetersiz bulmakla birlikte, bu sınırın başka inanç biçimlerinin özgürlük alanıyla hiçbir bağ kurma gereğini hissetmedikleri bilinir. Devasa bütçeli Diyanet’in bütün olanaklarıyla hizmet ettiği Sünni Müslümanlar da, bu bütçenin oluşma sürecine vergileriyle katkıda bulundukları halde kendi inançlarına uygun hiçbir dinsel hizmet alamayan Aleviler de çizilen sınırlardan memnun değil.
Mezhepler kendi memnuniyetsizliğiyle diğerininki arasında bir bağ olabileceği ihtimalini hesaba katma yetisinden yoksun görünüyor. Simgesel bir hal alan türban sorunu başta olmak üzere, inançlar alanında hemen hiç bir konuda toplumsal mutabakata varılamamasında, hiç kuşkusuz, herkesin kendi vadisini önemseyip, başka vadilere kulak tıkamasının etkisi küçümsenemez.

Dermansız dert yoktur
Hacı Bektaş Şenlikleri’nde start verilmesi beklenen nokta, her sorunun başka sorunlarla ilişkisi bulunduğu gerçeğidir. Alevilerin beklentileri açık. Bir Sünni İslam kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 100,000’i aşkın imam ve 70,000’i aşkın camiyle fiilen oluşturulan hegemonyaya hukuki ama haksız bir destek vermesi; ilköğretim okullarında okutulan zorunlu din derslerinin varlığı; her ne kadar AB ile uyum sürecinde ibadet yeri olarak değiştirildiyse de caminin tartışılmaz ibadet yeri olarak kabul edilmesi ve bu amaçla ayrılmış bulunan alanların Cemevleri’ne tahsisinin neredeyse olanaksızlığı; hepsinden öte Yavuz’dan bu yana işlenegelen Alevilik ile ilgili hurafelerin hâlâ inandırıcılığını koruması ve elbette ister İslam dışı isterse de İslam’a ait kabul edilsin Aleviliğin farklı bir inanış olduğu gerçeğinin reddi gibi problemler çözüm bekliyor.
Esasen sorunun kökeni derinlerde. Örneğin Hacı Bektaş Şenlikleri, 40 yılı aşkın süredir ulusal; 15 yıldır da uluslararası nitelikte yapılıyor. Her yıl, Alevilerin sorunları ve bu sorunların giderilmesine vesile olabilecek talepleri, Hacı Bektaş Meydanı’na kurulan kürsüde dile getiriliyor. Bu süre içinde sayısız hükümet kuruldu; bir o kadar da Kültür Bakanı atandı. Ancak, son hükümetin Kültür Bakanı örneğinde olduğu gibi, hâlâ Hacı Bektaş’ta gerçekleştirilen şenlikler, Kiraz Festivali ile aynı potada değerlendirilebiliyor. Bu mentalite, taşıyanı için bir kusur olabilmekle birlikte, Alevilerin “iğne-çuvaldız” diyalektiğinden yoksun davranıyor olmalarından kaynaklanan bir gerçeklik olduğu da kuşku götürmez. Çünkü Alevilerin dert anlatmak konusundaki ısrarları, her nedense Hacı Bektaş Meydanı’nda dile getirilmekle sınırlanıyor ve gene o meydanda bir sonraki yıla kadar uykuya bırakılıyor.

İbadet bir haktır
Sorunun bir diğer boyutu da Sünni Müslümanları ilgilendiriyor. Sünni Müslüman çoğunluğun, okulda, kışlada, sokakta, işyerinde karşılaştığı Aleviler hakkında kaynağı meçhul söylentilerden öte bir merak içinde olmadığını söylemek abartı olmaz. Bu durum, İslam’ın siyasallaşması tezine dayanan radikallerin İslam hegemonyası kurulana dek bütün dünyanın savaş alanı ilan edilmesi teziyle birleştirilince sorunun boyutu daha da çetrefilleşiyor. İşyerinde Cuma namazına gelmeyen, kışlada Ramazan süresince oruç tutmayan, yurtta sabah namazını kılmayan kişilerin başka bir inanç sistemiyle Tanrı’ya ulaşma ihtimalini akıllarına dahi getiremeyen Sünni Müslümanlar, sorun dönüp dolaşıp kendilerini bulduğunda, örneğin kadınların örtünmesi sorununun kabul edilir bulunmamasını anlayamaz hale geldiler.
Başörtüsü, bir simge değil de inancın gereğiyse, başörtüsü takmak isteyenler, Hacı Bektaş Meydanı’nda dile getirilen Alevilerin yaşadığı yığınla soruna duyarsız kalmamalı. Çünkü herhangi bir inancın gerçekleşme zemini dinamitlenmişse bu tahribattan bütün inançlar kendi payına düşeni almaktan kurtulamaz. Yıllardır Hacı Bektaş Meydanı’nda dile getirilir ki, Alevilerin rızası hilafına karşın onlardan kesilen vergilerle Sünni Müslümanlığın zemini güçlendiriliyor; kendi rızaları olmadan çocuklarına Sünni Müslümanlığın gerekleri öğretiliyor. Hiçbir Sünni Müslüman da, “Alevilerin inançları içinde namaz kılmak, oruç tutmak, camiye gitmek yoktur; niçin inanışları farklı ritüeller gerektiren Alevilere Sünni Müslümanlığın gereği empoze ediliyor” diye sorma gereğini duymuyor.
İbadet bir haktır; bu hak herkes için kullanılmazsa eksik ve dolayısıyla sınırlıdır. Herkesin kendi ibadetini o ibadetin gerektirdiği mekânda yapması da bir haktır; ancak bu hakkın biri için devlet olanakları sonuna kadar açılırken, diğeri için “cümbüş yeri” denilmesine sessiz kalınması, sıranın kendilerine geldiğinin işareti olarak da algılanmalıdır. Zorunlu din dersleri verilmesi, “bizim dinimizi öğretiyorlar” vesilesiyle desteklenirse sıra o dinin sınırlarına müdahale noktasına gelindiğinde destek verecek kimsenin ortaya çıkmamasında problemli bir duruş olmakla birlikte şaşırtıcı bir yan yoktur.
Hacı Bektaş Şenlikleri, bu yıl, hassasiyeti yoğun bir süreçte yapılıyor. Bu yoğun süreçte, Hacı Bektaş Meydanı’nı dolduran onbinler, herkesin kendi diniyle kuracakları ilişkiyi kendilerine bırakarak, özgürlük sorunsalını masaya yatırabilirlerse Şenlikler anlamlı hale gelebilir. Üstüne üstlük, Alevilik felsefesi, kendisi için olmaktan çok kendinden öte olma haline daha da yatkındır. Hacı Bektaş’tan, Yunus’tan, Pir Sultan’dan, Nesimi’den bu yana, Tanrı’ya her yakarışlarında herkes için dilenen iyiliklerin bir ucundan da kendilerine bahşedilmelerini istemeleri yabana atılamayacak kadar önemlidir. Bu halka, özgürlük sorunsalının herkesi ilgilendirdiği gerçeğinin yakalanmasına olanak sağlayacak önemde olduğu için Hacı Bektaş Meydanı’nda tartışmanın bu noktada yoğunlaşması, geleceğin olumlu seyretmesi açısından anahtar niteliğindedir.
O halde farklı vadilerden sessiz sedasız akıp gitme alışkanlığına son vermenin zamanıdır; Hacı Bektaş Şenlikleri, bu olumsuz alışkanlığa son vermenin gereğine vurgu yaparsa amacına ulaşmış olur. Ne de olsa Alevilik, mezarı da Hacı Bektaş’ta olan Mahsuni’nin dediği gibidir; “İncittim galiba dostun telini/ Şimdi gönül alma sevdasındayım”!

15/08/2004 Radikal 2

Alevilik İslam dışıdır” diyen, içimizdeki Hızır paşalara dur diyelim!

0

Alevilik İslam dışıdır” diyen, içimizdeki Hızır paşalara dur diyelim!

Daha önce Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu AABF “Dedeler Kurulu” başkanı sıfatıyla ileri sürülmüş olan “Alevilik İslam dışıdır” görüşünden sonra, bu görüşe karşı çıkan Dedelerin dövülmesi ile başlayan ve toplumumuzu karşı karşıya getiren olayların ardından, bu seferde Türkiye’de kendisine “Alevi Bektaşi Federasyonu” diyen bir kurumun başkanı ( Ali Doğan ) bütün Aleviler adına “Alevilik İslam’ın dışındadır ve kendine özgüdür” deme cürretini gösterdi.

“Alevilik İslam dışıdır” tartışması öyle Hasan Kılavuz’un kişisel olarak ortaya atmış olduğu bir tartışma olmadığı onun arkasında AABF (Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu) ve AABK (Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu) nin bulunduğu, bu kurumların partiğinden ve birtakım girişimlerinden görmek mümkün. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’na bağlı Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu “Aleviliğin ayrı bir inanç olduğunu Danimarka makamlarına başvuracaklarını” bildirmekte (AS. Nr: 75) Ve yine Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu genel sekreteri 9 Temmuz 2004 tarihinde, AB Komisyonu Genişleme Kabinesi yetkilileriyle yapmış olduğu toplantıda “Aleviliğin özgün (ayrı) bir inanç olarak tanınması” konusunda görüşmelerde bulunması (DEM gazetesi) bu tartışmanın arkasında kimlerin olduğu ve hangi amaca hizmet ettiğini ortaya koymaktadır. En son olarak Türkiye’de “Alevi Bektaşi Federasyonu” adı altında bu olayın gündeme taşınması bütün bu çabaların örgütlü bir hareket olduğunu ortaya koymaktadır.

Neden böyle bir tartışma?

“Alevilik İslam dışıdır” görüşünü savunanlar, Avrupa’da esmekte olan anti İslam rüzgarını arkalarına alıp, Ali’den, Muhammed’den, Oniki İmam’dan, yani İslam’dan arındırılmış bir Aleviliği “ayrı bir inanç, ayrı bir din” olarak, Avrupa’lının beğenisine sunma peşindeler. Bu yolda onlara rehberlik edenler ne yazıktı ki, “Ali’siz Alevi”liği savunan Kürtçü yazar Faik Bulut ve “Alevilik ayrı bir DİN’dir” diyen yine Kürt idoloğu İsmail Beşikçi’dir. Bu görüşün temel amacı Kürt harketine müttefik olabilecek bir Aleviliği ayrı bir “azınlık dini” olarak gündeme taşımak ve devletle yeni çatışma ortamları yaratmaktır.

Eski Marksistler ve Kürtçüller iş başında!

Bu tartışmayı ileri süren ve Alevi toplumunun “toplum” olma bilincini zayıflatan, körelten, toplumu gereksiz bir şekilde cepheleştiren fikirleri ileri süren kesim bugün Alevi örgütlenmesi içersinde var olan “eski solcu” ve Alevi örgütlenmesine sızmış olan Kürtçü kesimdir. Bu kesimler, 1400 yıldır yaşaya gelen Alevi gerçekliğine sahip çıkmak yerine, Aleviliği kendi içlerine sindirecek bir biçime sokmanın çabası içersindedirler. Bu çaba Aleviliği köklerinden koparan, alabildiğince dinden arındırılmış folklorik bir Alevilik yaratma çabasıdır.

Alevi inancı ve tarihiyle çelişen bu çabalar Alevi toplumunun ihtiyaç duyduğu birlik ve beraberliğine büyük zararlar vermektedir. Geçmişte “din bir afyondur” düşüncesiyle köylerde cemleri yasaklayan, dedeleri kovalayan bu anlayış bugün yine bir başka şekilde Alevi toplumu içersinde kendini tekerrür ettirmekte.

Alevlik İslam dışıdır görüşünün varacağı yer “Ali’siz Alevilik”tir!

İslamı sadece Sünni ve Şii versiyon olarak gören ve değerlendiren anlayışın “Alevilik İslam dışıdır” iddasının varacağı yer, İslam dinine ait olan “Hz. Ali”nin ve dolaysıyla Anadolu Aleviliğinin inanç temelini oluşturan “Allah Muhammed Ali” inacından vaz geçmektir. Kerbela’dan, 12 İmam’dan vaz geçmektir. Çünki bütün bu değerler İslam dinine ait ve İslam tarihi ile ilgili değerledir. Aleviler sadece bu değerleri tasavvuf anlamda yorumlayıp sahip çıkmışlardır.

Alevilik İslam dışıdır görüşü, Hz. Ali’yle Muavi’yeyi aynı kefeye koyan, aynılaştıran Harici görüştür. Alevilik İslam dışıdır görüşü, “Alevilik, zındıklıktır, din dışıdır” diyen Sünniliği tarihsel olarak haklı çıkaran görüştür. Alevilik İslam dışıdır görüşü, 1400 yıldır sahip olunan değerlerin inkarıdır. Alevilik İslam dışıdır görüşü, Cemler’den, düvaz İmam’lardan, deyişlerden, gülbenklerden, Dedelik makamından vaz geçmektir.

Alevilik İslam dışıdır görüşü, dilinden Şah’ı, Allah’ı, Muhammed’i, Ali’yi düşürmeyen Pir Sultan’ı, Şah Hatayi’yi, Kul himmet’i ve daha nice Alevi ulusu ozanı inkar etmektir, yalancı çıkarmaktır!

Devletin inkarcı ve asimilasyoncu politikası devam etmekte.

Devlet erkini elinde bulunduran güçler Avrupa Birliğine uyum saylama konusunda onca yasa ve kanun değiştirirken Alevilik dün olduğu gibi bugünde inkar edilmekte, yok sayılmaktadır. Alevi inanç ve kültürünü tanımayan devlet erkini elinde bulunduranlar bununlada kalmıyor, AB’nin gözünü boyamak amacıyla okullarda okutulmak üzere kendileri tarafından hazırlanmış olan “Alevilik ders proğramı” ile Sünnileştirilmiş bir Alevilik anlayışını başka bir asimilasyon politikası olarak okullarda okutmaya hazırlanmakta.

Aleviler Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecinde bütün güçlerini birleştirerek, temel hak ve özgürlükleri için mücadele etmesi gerekirken, “Alevilik İslam dışıdır” gibi bir düşünce ortaya atılarak toplumumuz karşı karşıya getirilip güçsüz kılınmaktadır.

Alevi dernek kurum ve kuruluşları bu gelişmelere sesiz kalmayın!

Alevi toplumunun birlik ve beraberliğine ortadan kaldırmaya yönelik, Alevilerin toplumsal bilincini körelten yapay gündemlerle, Alevi toplumuna düşman kesimlere hizmet eden, onların işini kolaylaştıran çıkışlara karşı duyarlı olmak başta bütün Aleviler olmak üzere, Alevi dernek, kurum ve kuruluşların görevi olmalıdır. Bu düşüncelerin arkasında olan sözümüz ona kendilerine “Alevi” diyen kurum ve kuruluşların yöneticilerine karşı gereken uyarıları yapmak sağ duyulu Alevilere düşmektedir. Bunun için şimdiye kadar “Alevilik İslam dışıdır” görüşünü sahiplenen başta “Almanya Aleviler Birliği”, “Avrupa Aleviler Konfederasyonu” ve en son olarakta Türkiye’de bu konuda beyanatta bulunmuş olan “Alevi Bektaşi Federasyonu”nu uyarmak bu kurumlara bağlı derneklerin görevi olmalıdır.

Dönen dönsün biz dönmeyiz yolumuzdan!

İslam’ı sadece Sünni ve Şii versiyon olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Her dinde olduğu gibi Anadolu Aleviliği de İslam dini içersinde ortadoks egemen anlayışlara karşı “halk İslam anlayışını” kendi coğrafi özelliklerine uygun bir şekilde geliştirmiştir. Bu anlayışla ortadoks İslam anlayışını bir birine karıştırmak büyük bir yanılgıdır. Alevilik İslam içersinde, egemen Sünni İslam’a karşı bir itiraz hareketi olarak ortaya cıkmış ve kendi İslami anlayışını süreç içersinde geliştirmiştir. Ve bu anlayış yine kendi içinde, kendi tarihini, mitelojisini ve inanç kurum ve davranışlarını oluşturmuştur. Yani Anadolu Aleviliğinin ne Sünni nede Şii İslam anlayışı ile bir alakası yoktur. Kendine özgün bir İslami yorum ve anlayışı vardır. Anadolu Alevileri, bugün yok sayılmak istenen değerleri, tarihler boyu süre gelen baskılara ve kıyımlar ve Hızır paşalara karşı sonuna kadar sahip çıkmıştır, bundan sonrada sahip çıkacaktır. Buna ne “Korkudan dolayı din değiştirdik” diyen Hasan Kılavuz’un ve onun akasındakilerin nede başkalarının gücü yetecektir!

alevi yolu dergisi Hollanda
28.03.2006

Alevi tanımı kriz yarattı

0

Alevilik sekizinci sınıftan başlanarak, derslerde Kuran ve İslam’dan yola çıkan tasavvufi bir anlayış olarak ele alınacak. Temelinde yatan dinde sevgi ve aşk gibi temalar işlenecek.

MİSTİK BİR OLUŞUM
Son sınıfın ders kitabında ise Alevilik bir mezhep olarak değil, tıpkı Mevlevilik, Bektaşilik, Yesevilik gibi “mistik bir oluşum” olarak tanımlanacak.

İzzettin Doğan Cem Vakfı Başkanı :
“Din hizmetlerine geçtiğimiz yıl 1 katrilyon 124 trilyon lira ayrıldı. Bu para Alevilerin de verdiği vergiler sonucu oluştu. Oysa bu bütçeden Aleviler tek kuruş alamadılar. Bütün oyun burada anayasa göre din hizmetlerine ayrılan paradan eşit dağılım yapılmasını önlemeye yönelik. Alevilik için mistik yani kültürel bir oluşum derseniz, din olarak saymamış olursunuz. Böylece Alevilerin bütçeden kendilerine gelmesi gereken kaynaktan istifade etmeleri engellenir. Türkiye’nin üçte birini Aleviler oluşturuyor. Onların haklarını çiğnemiş olursunuz. Avrupa Birliği Hukuku’na göre bir inancın eşit muamele görmesi için ille de bir mezhep ya da bir kalıp içinde olması şartı yok. Bu hükümet yarın açılacak binlerce davanın tümünü kaybeder”

‘Mistik oluşum’ tanımı dünyevi kriz yarattı!

Milli Eğitim Bakanlığı, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarına ilk kez eklenecek olan Aleviliği “mistik oluşum” olarak tanımladı Aleviler ise bu tanımlamaya tepkili. Cem Vakfı Başkanı Doğan, “Aleviler Diyanet’ten para almasın diye böyle yapıyorlar” dedi.

Milli Eğitim Bakanlığı, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarına ilk kez eklenecek olan Aleviliği “Mistik Oluşum” olarak tanımladı. 22 yıldır hiç değişmeyen ‘Din Kültürü’ müfredatı Aleviliğin de içinde bulunduğu bir dizi yeni konu başlığı ile Avrupa Birliği’ne daha uygun hale getirilecek. Yeni müfredatı hazırlayan uzmanlar arasında Alevi öğretim görevlileri de bulunuyor. İlk çalışmaları 2000 yılında yapılan ancak ‘hükümet değişikliği’ nedeniyle ertelenen yeni din kültürü müfredatı, AKP hükümeti tarafından yeniden gündeme alındı. Yaklaşık 10 akademisyenin üzerinde çalıştığı yeni müfredatta siyasi bir değişiklik yapılmazken, yeni pedagojik yaklaşımların uygulandığı belirtildi. Çalışma önümüzdeki hafta tamamlanıp Talim Terbiye Kurulu’nun görüşüne sunulacak.

LİSELERDE OKUTULACAK
Bakanlık bürokratlarının yürüttüğü çalışmaya göre ilköğretim de öğrencilere sadece temel din öğretimi verilecek. Sekizinci sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarının son ünitesi “Dinde Farklı Yaklaşımlar” başlığını taşıyacak. Alevilik ise sadece liselerde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi müfredatında yer alacak. Lise müfredatı Alevilik, Mesnevilik, Yesevilik, Bektaşilik gibi yaklaşımları daha detaylı olarak inceleyecek. Ayrıca müfredata göre “Türklerin Din Anlayışında Etkili Olan Önderler” başlığı altında Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli, Hazreti Ali gibi isimler işlenecek. Talim Terbiye Kurulu’na gönderilecek program eğer onay alırsa, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarının basım hazırlıklarına başlanacak. 2005-2006 öğretim yılına yetiştirilmesi düşünülen yeni kitaplar, Bakanlığın siparişi üzerine din öğretimindeuzman akademisyenler tarafından yazılacak. Milli Eğitim Bakanlığı’nda “Sünni eğitim ayrımı yapılmadığını” savunan bürokratlar, dinle ilgili temel bilgilerin her yönüyle din derslerinin müfredatında bulunacağını belirttiler.

AŞAMA AŞAMA GİRİLECEK
Bakanlığın gelecek eğitim öğretim yılına hazır hale getireceği liseler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Programı’nda, Alevilik konusuna aşama aşama girilecek. Alevilik lise boyunca şu şekilde ele alınacak:

  • Lise 1: “Türk tasavvuf düşüncesinde Kuran’ın yeri ve önemi’ konusunun yanı sıra, “Türklerin din anlayışında etkili olan önderler” başlığı adı altında Ahmet Yesevi, Hacı Bbektaş-ı Veli, Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli, Ahi Evran ve Yunus Emre gibi isimler işlenecek ve Alevilik konusunda öğrencilere ilk bilgiler verilecek.
  • Lise 2: Hz. Ali’nin ibadete verdiği önem işlenecek. Aynı sınıfta, “Makalat”tan alınacak “Hacı Bektaş-ı Veli’nin tanrı anlayışı” adı altında bir de okuma parçası yer alacak.
  • Lise 3: “Türk tasavvuf anlayışında Hz. Muhammed sevgisi ve Türk kültüründe Ehl-i Beyt sevgisi” konuları öğrencilerle buluşturulacak. Aynı yıl, “Tarihten günümüze İslam yorumları” başlığı ile Şiilik ve Caferilik hakkında bilgi verilecek. Bu çerçevede “Kitab-ı Cabbar Kulu”nun ‘Barış ve Kardeşlik’ konuları işlenecek.
  • Lise 4: Son sınıfta öğrenciler, “Mistik yorumlar ve birlikte yaşam kültürü” başlığı altında Alevilik, Bektaşilik, Yesevilik ve Mevlevilik konularıyla tanışacaklar. Aynı yıl Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makalaktı’ndan ‘dört kapı kırk makam’ bölümü okutulacak.
    Betül KOTAN-ANKARA

‘Zorunlu din dersini kaldırsınlar’

Murtaza Demir Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Genel Başkanı:
“Din dersini zorunlu olmaktan çıkarsınlar. Bu olumsuzluğa Aleviliği de dahil ediyorlar. ‘Suç ortağı’ olmak istemiyoruz. Hükümetimizden Aleviliğe gölge etmemesini ve Anayasa’nın 24. Maddesi ile Milli Eğitim Kanunu’nun 12. Maddesi’ni değiştirerek, din eğitimini ‘zorunlu’ olmaktan kurtarmasını özellikle diliyoruz.”
‘Alevilikten korkan insanlar var’

Ali Rıza Uğurlu Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanı:
“Biz dedeler olarak Alevilik için hiç mistik bir oluşum demedik. Aleviliği bilen birinin bu şekilde bir yorum getireceğini de zannetmiyorum. Mistisizm Hiristiyanlığın içinde de Museviliğin içinde de var. Bu tanımlamayı ancak Alevilikten korkan insanlar yapar. Bu yorumla Aleviliğin üzerindeki sis perdesi gitmez tersine bir yığın soru işareti ortaya çıkar.”

‘Böyle tanımlamak doğru değil’

Esat Korkmaz Serçeşme Dergisi Genel Yayın Yönetmeni:
“Alevilik bir felsefe, inanç ve öğretidir. Alevilik, Bektaşilik bir yaşam biçimidir. Ders kitaplarında Aleviliği yalnızca mistik oluşum olarak gösterirseniz doğru tanımlamış olmazsınız. Tasavvuf yanı olduğu için yalnızca bu yanını seslendirilmekle yetinilmiş. Ne yazık ki felsefe, inanç ve öğreti yanı ise göz ardı edilmiş, değerlendirilmemiş.”

‘Alevilik çok zengin bir kavramdır’

Prof. Dr. Belkız Temren Ankara Üniversitesi Sosyal Antropoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi:
“Kitapta yer alacak olan mistisizim tanımlaması yetersiz bir tanımlamadır. Aleviliğin mistik bir tarafı vardır ancak bundan ibaret değildir. Alevilik çok daha zengin bir kavramdır. Mistik oluşum tanımlaması Aleviliğin yalnızca küçük bir parçasını, küçük bir yönünü ifade edebilir. Ama Alevilik sadece bundan ibaret değildir. İçinde din kültürü, inanç kültürü de vardır, Aleviliğin inanç boyutunu görmeden, bu şekilde tanımlamak çok büyük hata olur.”

‘Bari seçmeli ders olarak okutulsun’

Cemal Şener Karacaahmet Dergâhı Yönetim Kurulu Üyesi:
“Alevilik ders kitaplarına konulacaksa seçmeli ders olarak okutulsun. Almanya’nın bazı bölgelerinde Alevilik seçilmiş ders olarak okutuluyor. ‘Mistik oluşum’ Aleviliği ifade etmekte yetersiz kalır. Sünnilik, Şafilik, Hanefilik nasıl bir yorumsa Alevilik de öyle bir yorum. Bu şekliyle öğretilmeye çalışılırsa yasak savılmış olur ancak mesele doğru anlatılamaz.”

‘Diyanet’in ciddi bir uzmanı yok’

Atilla Erden Alevi Bektaşi Birlikleri Federasyonu Genel Sekreteri:
“Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’nın ya da Diyanet İşleri’nin ciddi bir uzmanı yok. Eğer hükümetin bu konuda ciddi ve bilinçli bir çalışma yapmaya niyetleri olsaydı, bizim uzmanlarımız var onlarla konuşulur, tartışılır ve bu tanımlamayı yapmazlardı. Cem evini bile ibadet yeri kabul etmeden ne yazık ki kendi kendilerine Alevilik tanımı getiriyorlar.”

Betül Kotan Sabah

‎28. ‎09. ‎2024

Hüseyin Demirtaş Alevi stratejisi nasıl olmalıdır?

0

Aleviler, Almanya ve Türkiye başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde son 10-15 yıl içinde hızlı bir örgütlenme gerçekleştirdiler. Ancak hızlı örgütlenme ve Aleviler üzerine yapılan bilimsel ve popüler çalışmalardaki yoğunluk aynı oranda Alevilerin Türkiye’de resmi bazda tanınma ve kabul görmelerine pek yansımadı. Gerçi kimse artık Aleviler yok diyemiyor, uluorta “mumsöndü” yapıyorlar gibi iğrenç iftiraları tekrarlıyamıyor ama Aleviler devlet katında tanınma ve belli istemlerinin kabul görmesi ve tescillenmesi noktasından hala çok uzaktalar.
O zaman en kötümser tahminlere göre bile 10-11 milyonluk bir kitle neden istemlerini kabul ettiremiyor ve devlet bu kadar büyük bir kitlenin taleplerine kulaklarını tıkamaya devam ediyor?
Avrupa Birliği (AB) için uyum paketleri TBMM’den ardı arkasına geçiyor. AB’nin Türkiye ile ilgili yıllık uyum raporlarında Alevilerin sorunlarına yer verilmesine ve durumlarının iyileştirilmesi taleplerine rağmen, bu bağlamda bugüne kadar çıkan yasa ve yönetmeliklerde Alevilerin yararına dişe dokunur hangi adımlar atıldı?
Türkiye’de neredeyse son 8-10 yıldır durmadan Anayasa’da 12 Eylül’ün izlerini silme amacıyla yapılan değişiklikler arasında Alevilerin yasal statülerini rahatlatıcı tarzda bir düzenlemeyi hatırlayan var mı?
Veya örneğin Almanya gibi Alevilerin bir çeşit diaspora olarak yaşadığı ülkelerde bile Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) gibi Alevi kurumlarını devlet resmi olarak muhatap alırken ve bazı eyaletlerde Alevilik okullarda müfredat programına alınarak ders olarak okutulmaya başlanmışken, Aleviliğin tarih sahnesine çıktığı ülkemizde Aleviler neden hala üvey evlat muamelesi görüyor?
Öte yandan AB üyesi ülkelerde yaşayan Aleviler kimliklerini tanıma, geliştirme ve gelecek kuşaklarına aktarma konusunda bırak baskı görmeyi çeşitli devlet kurumlarından destek görürken, Türkiye’de Diyanet başta olmak üzere birçok devlet kurumu Alevileri inkar ve asimile etme konusundaki ısrarından niye vazgeçeceğe benzemiyor?
Aynı şekilde Aleviler bazı taleplerini zaman zaman seslendirme fırsatı bulduğunda, hemen hemen tüm devlet kurumlarının yetkilileri, ağız birliği etmişçesine, “Ülkemizde ayrım yok. Herkes gibi Aleviler de birinci sınıf vatandaş. Onlar bizim kardeşimiz. Kitabımız, peygamberimiz ve inancımız birdir” nakaratını tekrarlıyarak işi sulandırma yoluna gidiyor ve Alevileri kandırmayı seçiyor?
Soruları çoğaltmak mümkün. Ama benim bu sorulara vereceğim cevaplar Aleviler dahil bir çoklarına acı verecek türden… Zira Alevilerin taleplerine karşılık devlet katından verilen cevapların hepsi olumsuz, oyalamaya dönük ve arka planda Alevilerle alay eder bir nitelik sergiliyor.
Devletin egemenleri, laiklik iddiasında olanlar da dahil, Türkiye’nin Türk-Müslüman ve Sünni üçlü sacayağına yeni bir ayak eklememe yeminine bağlılıklarını sürdüyor ve bu yapıdan taviz sayılacak bir işarete henüz kimse rastlamadı. Anlaşılacağı gibi kardeşlik, inanç birliği ve yasa önündeki eşitlik gibi sözler hep dilde. Türk-Müslüman ve Sünni kardeş, Alevi kardeşini eşit görmediği gibi her geçen gün onun haklarına olan tecavüzün dozajını artırıyor.
Nasıl mı? Alevi kardeşin ödediği vergilerle Sünni kardeş kendi mezhebi için her türlü maddi ve moral yatırım miktarını yükseltiyor. Sünniliğin finansmanına ayrılan bütçe her yıl yukarı tırmanıyor. Sünni kardeşin devlet içindeki mevzileri her geçen gün genişletiliyor. Buna itiraz edilince de, Alevi kardeşe pişkince dönülüp, “Eşitiz ya. Bu memlekette benim kadar sen de hak sahibisin!” deniliyor. Ama devlet kademelerinde yüksek mevkiler hala Alevi olanlara kapalı. Koskoca İçişleri Bakanlığı’nda neredeyse hiç Alevi çalıştırılmıyor. Diyanet’te ise zaten Alevi çalışmak istemiyor. Doğasına aykırı çünkü. Türkiye’de Türk-Müslüman ve Sünni oldun mu, devletin bütün kapıları sana ardına kadar açılıyor. Aynı kapılar gelen bir Alevi olunca, devlet adamlarımızın Türkiye’de her vatandaşın bildiğini iddia ettiği, “Açıl susam açıl” şifresini anlamıyor. Uzatmanın anlamı yok. Alevilerin devlet katında dışlanmalarının örnekleri sayfalar doldurur.
Öyleyse sorun ne? Aleviler her yer ve fırsatta mızmızlanmaya devam mı edecekler? Mızmızlanma diyorum. Çünkü ağlama ve mızmızlanma veya öylesine söylenme birbirinden farklı kavramlar. Aleviler sokaktaki her vatandaşın yaptığı gibi sadece kendi kendine söylenip sızlanıyor. Devlet ve egemenler bu nedenle, çeşitli ekonomik ve toplumsal sıkıntılar altında ezilen diğer vatandaşların taleplerini duymazdan geldiği gibi Alevilere de durumlarından şikayetçi olmaktan öte birşey yapmadıkları için sırtını dönmeyi iç rahatlığıyla sürdürüyor.
Hiçbir Alevi mevcut durumun zamanla düzeleceği gibi bir umuda kapılmasın. Zira Alevilerin bugün sergiledikleri yapı değişmediği ve bir strateji değişikliğine gidilmediği sürece kimsenin onları ciddiye almaya ve taleplerine makul karşılıklar vermeye niyeti yok.
Çünkü Aleviler çok parçalı bir yapı sergiliyorlar. Kendi içlerindeki gurupların hepsinin yararına olacak hakları almadan, taktik bir yanlışla haklar elde edildikten sonra ele alınacak problemler nedeniyle bölünerek güç kaybına uğruyorlar. Diyanet’in yapısı, kaldırılması veya özerkleşmesi konusunda bir görüş birliği olmadığı gibi diğer ortak talepleri kapsayan geniş ve mutabakata varılmış bir liste hazırlanabilmiş değil.
Keza sıradan Alevilerin bir çoğu kimliğini açıkça seslendirme aşamasına bile henüz gelemedi. Özellikle Alevilerin azınlıkta olduğu yörelerde, örneğin Orta ve Batı Anadolu’da korku dağları beklemeye devam ediyor. Hem korku devam ediyor hem de devlet bu bölgelerdeki Aleviler arasındaki cehaleti, gelişmemişliği, dar kafalılığı kullanarak ve kavram kargaşası yaratarak hızla asimile ediyor. Bazıları abartılı bulabilir ama özellikle Kütahya, Eskişehir ve Balıkesir civarındaki Alevilerin yüzde 50’den fazlası kimliklerini kaybetmiş bir aşamaya geldi.
Diğer taraftan bazı Alevi yerleşim yerlerinde, Alevilerin son 10-15 yılda yaşadığı rönesanstan kimsenin haberi yok. Herkes yine Osmanlı’da ve bundan 20-30 sene öncesinde olduğu gibi korkmayı, sinmeyi seçiyor ve Türkiye’nin hala içine kapalı yapısının sürdürdüğünü düşünüyor. Alevilerin bir bölümü tam anlamıyla 2. Dünya Savaşı’nın bitmediğini sanan Japon askeri gibi sığınakta yaşamaya devam ediyor.
Sonuçta sıralanan her madde Alevi kolektif hafıza ve gücünden bir eksilmeyi ve zaafı ortaya koyuyor. Ama Alevilerin haklardan yoksunluk ve toplumsal konumları bağlamında azınlık olma hali sürgit devam edemez ve artık etmemeli. Tamam Alevilerin önünde bir sürü engel var. Sayısız maddi ve manevi zaaf önlerinde dağ gibi duruyor durmasına da bu verili yapıyı belli ölçülerde değiştirmek mümkün değil gibi kesin bir yargıya varılmamalı.
İşte strateji burada devreye giriyor. Sıradan Alevinin şimdilik fazla yapacağı birşey yok. Onlara sıra stratejik öncelikler bağlamında daha sonra gelecek. İlk başta Aleviler ve Alevilik adına acil olarak elde edilecekler listesini oluşturmak ve bunların karşılanmasını sağlayacak, takip ederek bir sonuca bağlayacak olanlar Alevi örgütleri ve bunların önder kadrolarıdır.
Öncelikle Türkiye ve dünyanın neresinde olursa olsun tüm Alevi kurum ve kuruluşları hemen biraya gelmeli. Bu büyük toplantıya Alevilikle uzaktan yakından ilgili her kurum ve kuruluş katılmalı. Talepler iyice tartışıldıktan sonra üzerinde ortak bir mutabakat sağlanarak ardından bunlar TBMM’ye, Cumhurbaşkanlığı’na, Başbakanlığa ve diğer anayasal organlara verilmeli. Bu süreçte tüm Alevilerin temsili hedef alınmalı ve temsil oranında yüzde 75’e ulaşılmaya çalışılmalı. Uzlaşmaya yanaşmayan bazı gruplar ayak bağı olmamaları için derhal dışlanarak yola devam edilmeli. Yasama, yürütme ve yargı organlarına verilecek talepler listesi yanında bir de bunların karşılanmaması durumunda gündeme gelecek yaptırımlar da sıralanmalı ve özellikle bu konuda tavizsiz bir tutum izlenmelidir.
Örneğin Alevi talepler listesi ilgili makamlara verilmiş olsun ve burada yer alan istemlerin en önemli beş maddesinin yerine getirilmesi için bir yıllık süre verilsin. Bu süre içinde talepler karşılanmayınca hemen belirlenen yaptırımları devreye girmeli. Çünkü “Şu şu Alevi kurumunun yetkilileri TBMM Başkanı’nı, Cumhurbaşkanı’nı, Başbakanı ziyaret etti. Alevilerin taleplerini iletti. Bu zevat ise ziyaret sırasında, ‘Aleviler bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır. Atatürk devrimleri ve Cumhuriyet’in bekçileridir. Sizleri çok seviyoruz. Gözümüzün bebeğisiniz. Talepleriniz dikkate alınacak’ dediler” şeklindeki laflar artık bayatladı. Her yıl tekrarlanan bu tören ve parodilerin Alevilere bir getirisi yok ve de olmayacak.
Sorun yaptırımlarda ve bunların uygulanmasında düğümleniyor. O nedenle, oluşturulsun bir talep listesi, verilsin gerekli yerlere. Sorulsun, bu istemlerimiz bir yıl içinde veya daha uzun ya da kısa vadede yapılacak mı diye. Bunlar karşılanırsa ne âlâ. Ama karşılanmazsa, gelsin yaptırımlar; gelsin legal yollardan hak arama mücadelesi. Örneğin önce Ankara’da büyük mitingler yapılabilir. İmkanı olan tüm Aleviler hatta destek verecek Sünni demokratlar, kadın-erkek, çocuk-ihtiyar ağızlarında sloganlarla, ellerinde talepleri içeren pankart ve dövizlerle Ankara’ya akın etsinler. Kimse korkmasın, gelmezler diye. Yaratılacak hava ile milyonların Ankara’ya akın akın yürümesi hayal değil. Alevilerin hedef ve ülkülere ihtiyacı var. Hedef belli olunca menzile koşacaklar bulunur. Bir diğer stratejik aşamada ise gönüllüler bu taleplere direnen kurumlar önünde sürekli oturma eylemleri ve açlık grevleri başlatmalı. Yine de talepler karşılanmaz, provoke edilir ve amacından saptırılırsa bu sefer benzer eylemler AB nezdinde Brüksel’de ve Strasbourg’ta tekrarlanmalı.
O zaman Alevilere, bölücü, yıkıcı, terörist gibi ithamlarda bulunulacaktır. Hatta bazı Aleviler kullanılarak iş şiddet platformuna dökülmeye ve Aleviler terörize edilmeye çalışılacaktır ama bunlar kimsenin gözünü yıldırmamalıdır. Aleviler ancak bu şekilde adım adım ve tavizsiz takip edilecek stratejilerle Türkiye’de layık oldukları bir statüye kavuşabilecektir. Aksi söz konusu olduğunda bugün Aleviler devlet ve Sünni kesim tarafından nasıl tanınıyor ve muamele ediliyorsa daha sittin sene de öyle kalmaya devam edeceklerdir. Eski hamam eski tas hesabı…
Özetle Alevilere, “Havada bulut, sen hak istemeyi unut” diyenlere karşı sıkı bir duruşun, ilkeli ve kararlı bir tutum takınmanın tam zamanı. Ama stratejiyi iyi belirlemek ve uygulamak şartıyla…
Bad Nauheim, 1 Mayıs 2003
Aleviyol, 1.5.2003
Yorum

İsmail Kaygusuz Alevisiz “Alevi Ön Zirvesi”

0

Yazımıza, daha önce (burada) yayınlanan makalemizin son paragrafıyla başlamak istiyoruz. Ayrıca yanıt alıncaya kadar, bu konuda yazacağımız her yazının başında sorumuzu soracağız:
“Devlet Bakanının Diyanet İşlerinin yeniden yapılandırılması planlarının eyleme konulduğu; araştırma grupları oluşturularak çalışmalara başlandığını basından izliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, çok övdüğü ve Diyaneti ellerine teslim etmek istediği İlahiyatçı meslekdaşlarının “Türk Sünniliğinden, Hanefi mezhebinin bir tarikatına” ulaşan bir çizgi üzerindeki Alevilik tanımlamalarını yaşama geçirmeyi hedeflemektedir. Gerçekte biz, kendisinin Alevi-Bektaşiliği bir teolog ve felsefeci olarak nasıl yorumladığını öğrenmek istiyoruz; acaba Prof. Dr. Mehmet Aydın Alevilik-Bektaşilik üzerinde araştırmalar yapan, kitaplar yazan İlahiyatçı ve Diyanetçi bilginlerin neresinde bulunuyor? Hemen yanıbaşlarında mı yoksa uzaklarında mı? Merak bu ya, öğrenmekte ısrarlıyız!”
Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın söyleşilerinde, “Aleviliği bilimsel ele alıp, bilgi zeminini güvenilir kılmalıyız. Bu bilimsel temeli oluşturduktan sonra Alevilerle ilgili birşeyler yapabiliriz” diyordu. Aldığımız duyumlara göre, “birşeyler yapmaya” başlamış; yani “Aleviliğin bilgi zeminini güvenilir kılmak ve böylece bir bilimsel temel oluşturmak” için Gölbaşı’nda bir ön Alevi zirvesi toplanmış bile. Sayın Bakan “Abant Gölü”nden sonra “Gölbaşı” toplantılarına başladığına göre gölleri çok seviyor olmalıdır. Olasıdır ki, göl kıyısı ya da gölün yanıbaşında bulunmak katılımcılara büyük düşünsel esin veriyor!
Ruşen Çakır 23.01.2003 tarihli Vatan gazetesinde bu mutlu haberi (!), “Gölbaşı’nda Alevi zirvesi” başlığı altında şöyle anlatıyor:
“Devlet Bakanı Mehmet Aydın, 70 kişiyle ‘ön zirve’ yaptı. Zirvede, Alevilerin isteklerini içeren 20 maddelik plan Bakan Aydın’a verildi. Göreve geldikten kısa bir süre sonra verdiği bir demeçte ‘Alevi zirvesi toplayacağız’ diyen Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın’ın, ilahiyatçı, öğretim üyesi ve Alevi inanç önderlerinden yaklaşık 70 kişiyle bir ‘ön zirve’de bir araya geldiği öğrenildi. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin ön ayak olduğu yemekli toplantı, 10 Ocak 2003 akşamı, üniversitenin Ankara Gölbaşı’ndaki sosyal tesislerinde gerçekleşti. Zirveye Diyanet işleri Başkan Yardımcısı Rıdvan Çakır, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ve Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği de yapan A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Mualla Selçuk, Çorum İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Nadim Macit, Alevi-Bektaşi kültürü üzerine araştırmalarıyla tanınan H.Ü. öğretim üyesi, tarihçi Prof. Ahmet Yaşar Ocak gibi isimlerin dışında Anadolu’dan bazı Alevi ocaklarının temsilcileri katıldı.”
Hani sayın Bakan daha önce, “Alevilik İslam’ın yorumu olarak kabul edilir, ancak Alevi yorumu üzerinde yeteri kadar bilgi yok. Alevilerin dine getirdikleri farklı yorumların açılması, bir seminer veya sempozyum konusu olması lazım. Bunun için de yorum sahiplerinin kendilerinin konuşması lazım; Alevi dünyasındaki düsünce ve bilgi genişliğini yeterince bilmiyoruz” diyordu? Üstelik bu toplantıların İzmir’de yapılacağı gündeme gelmiş ve çeşitli gazetelerin köşe yazarları da bu karara övgüler düzmüştü. Doğrusu biz, yararına fazla inanmasak da bunu, gerçekten Alevilikteki düşünce ve bilgi zenginliğinden doğan çok çeşitli görüş ve yorumları benimsemiş -yerli ve yabancı- yazarların, ilahiyatçı, bilim adamı, tarihçi ve araştırmacıların katılacağı, topluma açık panel ve seminerler biçiminde algılamıştık. Kaldı ki, zaten bu tartışmalar kıyasıya yapılıyor, yorum ve görüş sahipleri de ortada. Oysa sayın Bakan, bu çeşit toplantılarla bilimsel temel oluşturup, ortak toplumsal yarar noktaları saptadıktan sonra, kendi deyimiyle “Aleviler için birşeyler yapmayı” düşünüyordu. Ne oldu da alelacele, bir Gölbaşı ön zirvesi toplama gereği duyuldu? Yoksa, sayın Bakan’ın kulağına birileri, “düşündüğünüz biçimde yapacağınız toplantılardan bir sonuç alamazsınız; Alevilerde her kafadan bir ses çıkıyor, kendi aralarında bile ortak düşünsel yaklaşım gösteremiyorlar” filan mı dedi acaba? Onun için mi, böyle bir gizlilik ve el çabukluğuyla -Alevilere rağmen- Alevi zirvesi, başkentin siyaset delhizlerine taşındı? Birkaç Ocak dedesi, Diyanet uzmanları, İlahiyat Dekanları ve bazı yazarlardan oluşturulan 70 kişiyle bir toplantı yapılıyor ve adına “Alevi Ön Zirvesi” deniyor. Demek bu kişiler, Alevi-Bektaşiliğin ne olup, ne olmadığı konusunda düşünce üretiyorlar? Ve büyük olasıyla bu düşünceler temelinde (bilimsel?) bir tanımda birleşecekler. Öyle anlaşılıyor ki, bu tek tip elbiseyi -pardon tanımlamayı-, ülke nüfusunun üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi toplumuna giydirmek için hazırlanıyorlar.
Böylelikle devlet ve hükümet siyaseti bağlamında resmi Alevilik tanımlaması oluşturulduktan sonra, Bakan’ın arzu eder göründüğü geniş toplantılar yapılabilir. Bugüne değin Diyanet ve İlahiyat çevrelerinin Aleviliğin ne olduğu -gerçekte onlara göre ne olması gerektiği!- üzerinde döktürdükleri çok sayıda yazılarındaki tanımlar ve yorumlarını zaten biliyoruz. İlahiyatçılardan bazıları, “Alevilik Türk Sünniliğidir, Türklüktür; düşünsel ve tasavvuf anlayışıyla Maturidi’ye ve bu nedenle Hanefi mezhebine bağlı bir tarikattır. (Hanefi mezhebinin en büyük İmamlarından biri olan Abu Mansur-i Maturidi, “eğer bir kişi, Kuran-ı Kerim’i zamanımızın melodik yapısına uyarlanmış bir müzik tonunda okuyan birini dinler ve ‘okuyuşun çok güzel’ derse kafir olur; karısı boş düşmüştür ve o ana kadar yaptığı dualarını, kıldığı namazları ve tövbelerini kaybeder” demiştir. Oysa Alevi toplu tapınmalarında, yani Görgü Cemlerinde Kuran’dan ayetler ve hadisler içeren nefesler, deyişler müzik ve saz eşliğinde okunmakta. Müzik ve semah Tanrı’ya tapınmanın bir parçasıdır, onlarsız ibadet eksik kalır. Maturidi’nin tasavvuf anlayışına bağlı bir tarikattır demek Aleviliğe en büyük iftiradır. Bunlar ne yapmak istiyorlar bu tür hakaret ve karaçalmalarla? Alevi toplumunu bu zırvalarla yıldıracaklarını mı sanıyorlar?) Bu ikilik neden? Aleviler Ali’yi ve Ehlibeyti seviyorlarsa , Sünniler de seviyor. Allahımız peygamberimiz bir; Ali Muhammed’in şeriatına tamamıyla bağlı ve beş vakit namazını kılıyordu, zaten mescitte öldürülmüştü(!) O zaman biz Sünniler Alevi, Aleviler de Sünnidir. Ayrılık-gayrılık yok aramızda; gelin bütünleşelim, birlik olalım; Sünnilik ne Alevilik ne?” gibi basit mantık oyunlarıyla siyasi hamaset yapıyordu. Bazıları ise, Ehlibeyt kavramının sözcük anlamından (evhalkı) hareketle, Emevi Ehlibeyti, Abbasi Ehlibeyti ile karşılaştırarak, hakaret edercesine “Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin” (Ehlibeyt) beşlisini kutsallıktan uzaklaştırıyor. Ehlibeyt yandaşlarının İslam tarihi içerisindeki toplumsal ve inançsal hareketlerini, gururla Emevi-Abbasi yandaşlığını yaparak, “Ehlibeyt rantını yeme” biçiminde değerledirebiliyordu. Kısacası koskoca Heterodoks İslam (Alevilik) tarihini yadsımaktan geri kalmıyorlar yazılarında. Devlet Bakanı Prof.Dr. Mehmet Aydın, işte bu görüş ve anlayıştaki İlahiyatçılara, yeniden yapılandırmak istediği Diyaneti teslime hazırlanıyor.
Alevilik ve Alevilere karşı bu tür anlayışla bakan ve değerlendirmeler yapan kişilerle, göstermelik ve bunları benimseyen “namaz da niyaz da bizim, hakiki Müslüman biziz, biz Caferiyiz ya da Alevinin Sünninin birbirinden farkı yoktur” diye “Hacı Bektaş Veli Dergisi”nde ve Milliyetçi-İslamcı yazılı / görsel basında demeçler vermiş bazı çıkarcı ve takıyyeci Ocak dedeleri Gölbaşı Alevi ön zirvesi yapıyorlar. Alevi-Bektaşi toplumu adına içeriğini bilmediğimiz 20 maddelik de bir plan sunuyorlar Devlet Bakanına.
Meğer Devrede Kimler Varmış?
Bir bakıyoruz arkasından “Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi” çıkıyor. Hem de ne çıkış! Alevi-Bektaşi kültürü üzerinde çalışma yürüten tek devlet kuruluşu olduğunu olduklarını saklamadan gururla söyleyerek, toplantıyı yönlendiriyorlar. Dergilerinde ısrarla inancımızı bir tek Orta Asya Şamanizmine bağlayarak, Alevi dede ve babalarını, Şaman ve Kamanlarla eşleştirip Alevi-Bektaşiliği Türk dini olarak niteleyen; Alevilik inanç sisteminin evrenselliğini yadsıyıp, “Çubuk (çevresi) Aleviliği” diyecek kadar yerelleştirip parçalamaya çalışan bu merkezin elemanları görüş ve düşüncelerini 20 maddelik resmi bildirim gibi yeni Bakan’a sunuyorlar. Bu Merkezin amacı, adını taşıdığı Hacı Bektaş Veli’yi Sünnileştirip, onun 13.yüzyılda Anadolu’da Türklüğü yaymış (?) olduğunu yayınlarıyla herkese kabul ettirmek. Alevi-Bektaşi kültür ve inancın üzerinde araştırma yaptıklarını söyleyenler, Hacı Bektaş Veli Dergisi’nde, Anadolu Aleviliğinin can damarları ve yaratıcıları olan Hacı Bektaş Veli’yi, Yunus Emre’yi, Kaygusuz Abdal’ı, Pir Sultan Abdal’ı.. Sünni gösterme, onların ortodoks inançlı olduklarını ıspatlama çabasına girişmiş çok sayıda makaleler yayınlamış ve yayınlamayı sürdürmektedirler. İşte bu bilgin kişiler Aleviliği, Alevilerden daha çok sevdikleri ve kendi söylemleriyle, Alevilerde “yetişmiş elemanlar bulunmadığı” için Alevi-Bektaşi toplumu adına zirve toplantısı düzenliyorlar.
Bakınız adı geçen Merkez’in müdürü Prof. Dr. Alemdar Yalçın, Vatan gazetesine neler söylüyor:
“Bakan’ın sözleri üzerine böyle bir şurayı düzenlemeye biz talip olduk. Her ne kadar Bakan Bey, bunun İzmir’de olmasını temenni etse de Alevi-Bektaşi kültürü üzerine çalışma yürüten en eski ve tek kamu kuruluşu biziz.”
Bu sözlerle söylenmek istenen bizce şudur: Alevi-Bektaşi kültürü üzerine çalışan bir devlet kuruluşu olarak, Alevilik ve Alevilere ilişkin resmi devlet görüşünü biz temsil ediyoruz; bu görüşleri bir ön zirveyle tam netleştirdikten sonra, yapılacak Alevi zirvesine gidilmelidir. Demek ki devlet, Gazi Üniversitesi’nin “Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi”ne böyle bir yükümlülük vermiş. Sayın Yalçın, “Alevi sorununu soğukkanlı bir şekilde, bilimsel bir ortamda tartışılması gerekir. Yapılacak zirvede ağırlığın bilim adamlarında olmasını, Alevi-Bektaşi kuruluşlarınınsa ilgili komisyonlara katılmasını savunuyor” görünüyorsa da, bu ön zirvede Bakan’a ve katılımcılara, devletin resmi görüşünü aktarma görevini yerine getirmektedir. Anlaşılıyor ki, bilimsel tartışma ortamında bu görüşlerin dışına çıkılmaması ve aykırı düşüncelerin kabul görmemesi konusunda onlar uyarıldılar. Sonra sanki, belli bir çevrenin dışında Alevi-Bektaşi toplumu, Diyanet’te temsil edilmek istiyormuş gibi, “Alevilerin yeterli sayıda yetişmiş elemanları yokluğundan, Diyanet’te temsil edilme konusunda hazır olmadıklarını, bu konunun süreç içinde çözümleneceğini” düşünen Prof. Yalçın şunu ekliyor: “Eğer varolan sivil toplum örgütlerinden birinin temsili söz konusu olursa o zaman kavga çıkar, kaos olur.” Böylece, Cem Vakfı’nın da önü kapanmış (!) görünüyor.
Sonuç olarak gizlice yapılan bu sözde Alevi ön zirvesi yanlıştır. Alevi-Bektaşi toplumu hakkında, kendi inançsal ve demokratik sivil örgütleri dışında, herhangi bir devlet kurumu karar veremez. Önemli olan, bu inanç toplumunun tüm örgütlerinin yöneticileri, Alevi inancının gerektirdiği “kendi özünü Dar’a çekerek”, yani özeleştiri yapıp birlik sağlamasıdır. Amaçları ve isteklerinde birlik sağlayarak mücadele etmeleridir. Aleviliği tanımlamaya ve inancımızı Sünni anlayışı çerçevesinde değerlendirmeye devletin hakkı olmadığı gibi, Alevi inanç toplumunu yok saymaya da hiç kimsenin gücü yetmez.
Aleviyol, 6.2.2003
Yorum

Turan EserALEVİ ÖRGÜTLENMELERİ, SORUNLARI VE GERÇEKLERİ KABUL EDELİM

0

Aslında bu başlıkla bir yazıyı yazacağımı 1993 ve 1996 yılları arasında düşünmezdim. Ama bugün Alevi örgütlenmelerinin içinde bulunduğu duruma tanık olunca bu başlığı koymakta tereddüt etmedim.
Bu yazımda sizlere Türkiye’de ve Avrupa`da Alevi toplumunun içinde bulunduğu örgütsel sorunları anlatmak ve mevcut Alevi örgütlenmelerinin neden yeniden yapılanmaya ihtiyacı olduğuna dair görüşlerimi, bazı çözüm önerileri ile birlikte sunmak istiyorum. Tıpta, bir hastalığa doğru bir teşhis konulmadan doğru bir tedavi yapılamaz, ilkesini, kurumsallaşamama hastalığı yaşayan Alevi örgütleri hakındaki durum değerlendirmesini yaparken de göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Öyleyse, bir durum değerlen-dirilmesi gerekiyor. Alevi örgütlenmelerinin bugün karşı karşıya olduğu sorunları daha iyi anlamak için geçmişin kısa bir muhasebesine eleştirel bir yaklaşım gerekir. Çünkü bugün yaşanılanların, dünle tarihsel ve örgütsel bir bağı var. Bu yazıda geçmişin kısa muhasebesini yaparken, tarihsel sürecimizin bir kesintisi üzerinden değerlendirme yapacağım: 1993 ve 2004 arası dönem. Çünkü, Alevi toplumun örgütsel olarak, bugün yaşadığı tıkanıklığı ve örgütsel krizin önemli bir kaynağı ve verileri bu dönemde gizlidir.

1993 – 1995 arası dönem
Türkiye’de ve Avrupa’da kurulmuş olan, üye sayıları sınırlı Alevi örgütleri daha çok kültürel ve inançsal alanda faaliyetler sürdüren yarı Dergah, yarı dernek örgütlenmesine denk düşmekteydi. Dönemsel ve siyasi erkin dayattığı koşullarda kısmi taleplerle daraltılmış örgütlülüğe sahipti. Fakat bu talepler doğrultusundaki faaliyetleri etkili ve sonuç alma konusunda oldukça yetersizdi.
1993 Sivas ve 1995 Gazi katliamından sonrası yaşanan süreç ile birlikte bu örgütlenmeler etrafından Alevilerin hızla kitleselleştiğine tanık olduk ve yaşadık. Madımak ve Gazi katliamı ile yaşanılan baskılara ve yok sayılmaya karşı Alevilerde bir kimlik uyanışı açığa çıkmıştır. Kültür ve Alevi inanç önderleri isimleriyle kurulmuş dernekler, 2 Temmuz 1993’ten sonra toplumsal tepkinin örgütlenmesine ev sahipliği yapmıştır. Üye sayıları onlar basamağını geçemeyen derneklerimiz, yüzler ve binler basamağına ulaştı. 2000 binli yıllarda tekrar bir düşüş yaşamasını engelleyemeyecekti.
Artık Alevi toplumun yarattığı bu tepki hareketi, süreç içerisinde ta-leplerini net ifade edebilen ve daha yüksek sesle kamuoyunun gündemine oturan bir meşru mücadele ile taraf ilişkisi yaratmıştır. Aleviler artık bir taraftır. Bu taraf ilişkisi yaratılmasından, Alevi örgütlenmelerinin daha geniş bir uygun etkinlikler ve eylemler ile desteklemesiydi.
Burada altı çizilmesi gereken husus, kitleselleşmenin bir örgütsel
çalışmadan daha çok kendiliğinden bir karaktere sahip olmasıydı. Alevi toplumu, Madımak Otelinde vahşice yakılan, Gazi’de kurşunlanan canları ile kendisini özdeşleştirdiği için kendine mekansal olarak duran en yakın Alevi derneklerine üye oldular. Aleviler, derneklerine üye olurken mekansal tercih yapmalarının nedenini, „hepimiz Aleviyiz, hangi dernek olduğu farketmez“ düşüncesi ile hareket ettiler.

Yüzü dışa dönük Alevi örgütlenmeleri
Bu tepki örgütlenmesinin duygusal ve dayanışma özelliği yüksekti. Bu dönemde Alevi örgütleri, üyeleri ve destek kitlesinin yüzü, tepki duyduğu devlete ve gericiliğe dönük eylemlerindeydi. Daha çok dışa dönük çalışma ve mücadele egemendi. Alevilerin kitleselleşmesine denk düşen süreçte, Alevi örgütlenmelerinde, demokratik çalışma tarzı, bilimsel ve teorik üretim alanında kalıcı bir çalışma istisnalar dışında yaratılmadı. Buna sebep ise, Türkiye gündeminin sürekli yoğun ve hareketli olması, bizleri de sürekli bu pratik çalışmalar içine çekerek daha çok koşturan ve az düşünen bir örgütlenmeye dönüştürdü. Hatta şunları sık sık duymaktaydık, “şu an iş yapana ihtiyaç var, kafa çalıştırana değil”

1996 ve yüzü içe dönük Alevi örgütlenmesi
Her toplumsal tepki hareketinde olduğu gibi, Alevi hareketinin dışa dönük çalışma ve mücadelesinde, 1996’lardan sonra düşüş yaşanmıştır.
1996 sonrası yüzü örgüt içine dönen yöneticiler ve üyeler, kurumsallaşamamış örgütlerinde, faaliyetlerinin merkezlerine hangi çalışma, program ve fikri açılımı koyacaklarına dair önemli adımlar atamadıklarından, ciddi bir bocalama dönemi ve dağınıklık yaşamıştır.
Önceside olan, ama özellikle 1996 sonrası, deyim yerindeyse derneklerde fikir ve yol yandaşlığının yerini, birey yandaşlığı almıştır. Bu ise dernek yönetimlerindeki iktidar mücadelesini açığa çıkarmıştır. Bu dönemde iyi niyetli bazı girişimler, Alevilerin BİRLİK sorununu gündeme getirmiş ise de sonuç alınmamıştır. Alevi Temsilciler Meclisi asli gündemi olan, Alevilerin birlik ve ortak program sorununu çözemeden, çözümü başka medet kapılarından arar duruma düştü.
Bu dönemde kitlesel ve taraf iliş-kisi yaratmış Alevi örgütlenmeleri üzerinde çok yönlü oyunların oynandığı ve projelerin yapıldığını biliyoruz. Alevilerin bağımsız örgüt-lenmesini zayıflatmak ve bunu güçlenmesine engel olmak için dıştan içeriye sokulan gizli ve sahte vaatlerle Alevi örgütlenmeleri arasında gereksiz tartışmalar yaratıldı. Gerek DBH gi-rişimi, gerekse mevcut siyasi partilerin bir çoğu Alevilerin örgütlü kitlesel gücünü, kendi lehine kazanmanın stratejik yöntemlerine başvurdular. Dönemin iştah kabartan teklifleri karşısında, siyasi rant beklentisi olan bir çok örgüt yöneticisi, “Alevilerin haklarını siyasette temsil etmek” için, iradesini temsil ettiği tabanından habersiz, parti kapılarında medet aramaya başlamıştır. Kişisel siyasi arayış tercihlerinin, Alevi toplumun beklentilerini karşılayacak bir toplumsal siyasi taleple örtüşmediği ve tarzında etik olmadığı biliniyordu.
Aleviliğin örgütlenmesini ve kendi demokratik haklarını, diğer toplumsal demokratik haklar mücadelesi ile bütünleşerek aramasını istemiyen sistem partileri ve devlet, Anadolu Alevi örgütlenmelerini dağıtmak ve zayıflatmak için, Ehlibeyt Vakfı ve CEM Vakfını “taraf” ,”uyumlu taraf” olarak göstermek için, bu kurumların protokollerindeki koltukları boş bırakmadılar. Yine aynı dönemde DYP Genel Başkanı Tansu ÇİLLER’in Alevilik dosyası hazırlatması bir tesedüf değildi.
Devlet erkanı bu konuda Alevi hareketinin toplumsal dokularındaki bazı hassasiyetleri iyi kullandığı biliniyor. Merkez sistem partileri, Alevilerin önde duran kadrolarını vitrinine alma vaatlerini ve seçim öncesi göstermelik „adaylarımız olacak“ aldatmacasıyla, Alevi örgütlerinin üyelerinin, yöneticilerine karşı güvensizlik duygusunu artırmayı başarmıştır.
O dönem siyasi taht vaatleri ile para gücünün ağır basması, inanç gücünü sollamıştı. Yoksa 1995, yılında Türkiye’deki Alevi Temsilciler Meclisinin (ATM) iflasını beraberinde getirmesini nasıl açıklanır ki?

Anadolu Alevi kimliği ve yabacılaşma sorunu
Yıllardır Türkiye’de uygulanmakta olan asimilasyon politikaları ile Aleviler kimliklerine yabancılaştırmaya ve sistemin Sünni Türk-İslam anlayışına eklemlenmeye çalışıldı. Gerçekleri “tehdit” olarak ortaya koyan siyasi iktidarlar, Anadolu Aleviliğini, İslamın Sünni yorumu ile Şiilik ekolündeki Alevilik tanımları ile dezavantajlı konumdaki insanların kafalarını karıştırmakta kısmen başarı elde etmiştir.
Aleviler, kendi kimliklerinin temel öğelerini oluşturan inanç/kültür ve felsefi öğretilerini devletin ideolojik aygıtları (diyanet, zorunlu din dersleri, TV-radyo programları, basın, vb..) ve bunun destekçileri üzerinden tanımlanması ile karşı karşıya kaldı. Aleviler yönelik bu tür asimilasyon amaçlı ideolojik saldırılar karşısında Alevi örgütlenmeleri arasında PSAKD, Hacı Bektaş Veli Dernekleri, Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı ve AABF kısmen kendi kimliklerinin gerçekliğine sahip çıkma konusunda önemli adımlar attı. Fakat bu “sahip çıkma” sürecinde bile kendi örgütleri içinde örgütsüzlük, kafa karışıklığı ve net bir tutum olarak ortaya konulacak Alevi kimliği tanımları bir bilimsel çalışma ile sonuçlandırılamadı.
Bu görev halen önümüzde duran, ciddi bir ihtiyaçtır.
Anadolu Aleviliği ve öğretisine yönelik, içten ve dıştan gelen yoğun bir tarihsel, sosyal, siyasi ve kültürel tahribatlara karşı, aklın ve bilimin ışığında çağdaş yorumları ile gerçek özü buluşturmak en temel çalışma ve görev olmalıdır. Aleviler ve Alevi örgütlenmeleri yaratılmış bir muğlaklık ile yoluna devam edemez.
Anadolu Aleviliğinin 7 asırlık tarihsel mirasını ve öğretisini, günümüz dünyasının gerçekliğine, çağdaşlığına taşımak, aydınlık bir gelecekle buluşturmak zorundayız. Fikri kaynağını resmi görüşün ve Şiilikle yorumlanmış, hiçbir bilimsel temeli olmayan fikir artıklarından derlenmiş kitapların ışığından yürüyerek, Aleviler yolunu bulamaz. Bugün yüzlerce derneğimizin kitaplığında ve standlarında, Anadolu Aleviliği yerine, Şiilik ya da “halk islamını” “kurtuluş” adresleri olarak gösteren kitaplar sunulmaktadır.
Aleviliğin tarifi konusunda otuzdan fazla ayrı yorum yapılmaktadır. Alevilerin ve Aleviliğin sosyolojik, tarihsel, kültürel, inançsal, felsefi bir çok yönüne ilişkin farklı yorumlar, farklı uygulamalar mevcuttur. Bunların tümünü birden tarif etmenin olanaksızlığı bu soruya cevabı da güçleştirmektedir. Bu sorunun güçlüğü iki sebepten kaynaklanmaktadır. Birincisi, Alevilerin dağınık ve parçalanmış örgütlenmelerinin sonucu, her kesim, Alevilik konusunda kendi bakışı ile bir tarif ve yorum yapmaktadır. Alevilik sanki bir bedenin tüm organlarının birbirinden ayrı yerde durması gibi adeta parçalanmış durumdadır. Bunlara ek olarak Alevilik ve Aleviler üzerine bir dizi araştırmalar yapılmış ve yazılar yazılmıştır.
Aleviliğin bugüne kadar yapılan tarifi ya da yorumları körün fili tarif etmesine benziyor. Dolayısı ile bir bütünlük arzeden ortak bir çalışma mevcut değildir. Onun içinde her Alevi örgütlenmesi kendi yorumunu getirerek, durumu güçleştirmektedir.
İkincisi, Alevilik kendi içerisinde mozaik yapısı olan, Alevilerin değişik yörelerde, ülkelerde olması, farklı uygulamaları olması da ayrı bir durumdur. Yani bugün Alevilik öğretisi hakkındaki farklı düşünceler ve uygulamadaki farklılıklar üzerinden ayrışmalar yaratılıyor.
Alevilik hakkındaki tarifler ve yorumlar
Özünü bilirsen, özürden kurtulursun
(Hacı Bektaşi Veli)
Bu konuda Alevi yazarlarından, Baki Öz ”Alevilik nedir” adlı eserinden Alevilik hakkında 32 tane ayrı tarif ve yorum yapıldığını yazıyor.
”Alevilik islam içidir, Alevilik islam dışıdır, Alevilik bağımsız bir dindir, Alevilik, tarikat değil mezheptir, Alevilik sadece kültür ve yaşam biçimidir, Alevilik şiilikin alt koludur, Alevilik gerçek Şiiliktir, Alevilik gerçek islamdır, Alevilik, Allah-Muhammed-Ali üçlüsünün sentezidir, Alevilik öz Türklüktür, Alevilik Araplarla ilişkisi yoktur, Alevilik orta Asya kaynaklıdır, Alevilik dinler üstüdür; barış ve sevgidir, Alevilik materyalist dünya görüşüdür, Alevilik marksizmle müsahiptir, Alevilik İran-Mezopotamya platosundaki kürtlükten ibarettir.” diye, Alevilik konusunda henüz ortak bir görüşün bulunmadığını göstermiş oluyor. Kendisi de bu arada 33. Alevilik tarifini yapıyor. Ayrıca bu tarifleri bugün çoğaltmak mümkündür. Mesala, Diyanet Aleviliği, Zaza Aleviliği, Arap Aleviliği gibi farklı tanımlamalarda sık sık gündeme gelen yorumlar içindedir. Aleviliğin bu kadar çok farklı ve bazen birbiri ile zıt olan tanımları karşısında ise Lütfü Kaleli, Pir Sultan Abdal Dergisi’nin Kasım-Aralık 1996 tarihli sayısında şaşkınlığını şöyle dile getiriyor. ”Son beş yıldır Alevi örgütlülüğünde yer aldım. Birçok ülke, il ve köy gezdim; konuştum, dinledim, araştırdım, yazdım.. esef duyarak söylüyeyim ki, ne denli Alevi varsa, o denli Alevilik tanımına rastladım. Toparlamak adına ne kadar, ne denli çok örgütlendikse, o denli çok ayrışmaya tanık oldum” Yani kimi Aleviliğin inanç boyutunu öne çıkarmakta, kimi kültürel ve felsefi boyutu savunmaktadır. Kimi gerçek islamın Alevilik, kimi ise islamla hiç alakası olmadığını savunmaktadır. Bugün Alevileri bölünmüş ve dağınık halde yaşamlarını sürdür-mesinin, diğer bir nedeni ise, değişik Alevilik yorumu getirenlerin, ortak bir zemin bulma yerine, birbirlerinden nasıl farklı oldukları üzerine eğilmeleri ve bu ayrılıklara uygun farklı farklı uygulamalara ve yorumlara başvurmalarıdır. Fakat burada önemli olan, yaşadığımız dünyanın nasıl yorumlandığı ve bu yorumlayış içerisinde kendi kimliğini sorgulayan onu kendi çoğulculuğu içerisinde kabullenerek, birini birine empoze etmeden, yaşadığı sürecin toplumsal sorunları içerisinde kimliğine sahip çıkmak ve toplumsal sorunların çözümü içerisinde kendini koruyarak yer almasıdır. Bugün bu tezlerin hiç birisi tek başına Aleviliğin net tarifini yapamamaktadır. Körün fili tarifi gibi herkes kendi hoşuna giden biçimi ile tarif etmektedir. Aslında bu tarifleri arkaik Alevilikte aramak gerekir. Yani yaşanmış olan Alevilikte. Bugün Alevilerin yüz yıl önceki Alevilerden farklı yaşamasının nedenleri üzerine düşünmek, unutulmuş bir kimliği bugün yeniden çağın gerekliliğine uygun halde nasıl yaşanılır olacağına kafa yormak gerekir. Alevilik ilk Çağ inançları, mazdek, sabilik, budizm, şaman, zerdüşt ve daha bir çok inançsal geleneklerin kaynağına dayanan ve sonra İslamın ortaya çıkmasıyla, İslamdan da etkilenen, kendine özgü inancı olan ve Anadoludaki çok dilli, çok inançlı ve çok kültürlü toplumsal formasyonda, Anadoluya özgü Alevi kimliğine ulaşan yapısı ile, bir inançsal, kültürel ve felsefi kimliktir. Alevilik insan olmanın evrensel tanımıdır Anadoluda bir çok dinin, inancın, kültürün birbiri ile iç içe yaşamındaki kültürel ve inançsal alışverişi ile şekillenen ve giderek kendi inançsal, külterel ve felsefi kimliğini oluşturan, Kızılbaşların ve Bektaşilerin üst kimliğidir. Temelinde insan sevgisi olan, her inanca, her mezhebe, her dine saygı ve hoşgörü ile yaklaşan, insanlar arasında dil, din, ırk, renk ayrımı gözetmeyen, eline, diline, beline sahip olma ilkesini benimseyen, dünya nimetlerinin eşit paylaşımını savunan, laik, demokratik, çağdaş prensiplerden yana tavır alan, mazluma destek olan, eşitlikçi, katılımcı, kadın-erkek eşitliğinden yana, paylaşımcı toplum özlemi duyan, inancını kendine göre yorumlayan, özü doğruluktan yana, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, korkuyu aşıp sevgi ile Tanrıyı kendinde gören, Enal-hak ile Tanrıyı insan kalbine indiren, Vahdet-i vucuta varan, edep ve ahlaklılığı yaşamın temeline otur-tan, insanı yücelten, akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren, cemi ile muhabbet eden bir inanç, kültür, felsefe ve aydınlanma hareketinin evrensel adıdır.
Alevilik, Anadoluda yaºayan tüm Alevilerin üst kimliği olarak, tüm alt kollarını içinde barındırır. Aleviliğin sünni islamla kültürel ve tarihsel tanışıklığı, dostluğu olsa bile, öğretimizdeki farklılık Anadoluya özgü farklılıkları ile kendine ait öz inancına sahiptir. Alevilik zora ve şekilciliğe dayalı bir inanç sistemi değildir. Anadolu Alevililiği, Alevilik “İslamın içindedir” ya da “İslamın dışındadır” gibi tanımları aşan, evrensel bir öğreti olarak kabul edilmelidir. Anadolu Aleviliği ne İslamın ne içindedir ne de dışındadır. Çünkü Anadolu Aleviliği her hangi bir inancın içine sığacak kadar dar ve ortodoks, ne de dışında kalacak kadar da dışlayıcı değildir. Bir çok inançsal değerlerden İslamın bazı öğeleri ve değerleri Alevi öğretisinin içinde mevcuttur. Özünde insan sevgisi, paylaşım, dostluk, bilimsellik ve çağdaşlık yatan Anadolu Alevi öğretisini, biçimsellikten ve sonradan bu öğretiye dışarıdan şırınga edilmiş yabancı unsurlardan ayıklayarak, günümüz dünyasına ve Anadolu Aleviliğinin özüne uygun bir şekilde buluşturma sorunu aşılmalıdır.
Örgütlerimizin zayıflamasının iç nedenleri
Çoğulculuk temelinde bir Alevi örgütlenmesi yaratılamadı. Her yörenin kendine özgü farklılığından oluşan, Aleviliğin zengin mozaiğini içimize sindiremedik. Bölgecilik, feodal ilişkiler ve kendi yarattığımız şeyhlere müritlik yaparak “72 millete aynı nazardan bakmak”ı içselleşetiremedik.
Alevilerin örgütsel yaşamındaki düşünsel farklılıklar, örgütlenme içerisinde farlılıkları koruyarak yaşayabilme kültürünü ortaya koyamadı. Nasıl mücadele edeceğimiz konusunda ilkeli ve hedefleri belli bir zemin oluşturamadık. Alevi örgütlenmelerinin kendi iç dinamiklerini işlevsel hale getirebilmesinin ve kendini yeniden üretebilmesinin yerine, onu olduğu yerde bırakan ve hatta geriye doğru götürerek zayıflamasına neden olan iktidar hırsı, bu hareketin kendi kendini yiyip bitirmesinin zeminini yaratmıştır. Kişisel hırs ve ihtirasların, Alevi toplumun çıkarlarının ve taleplerin önünden geçtiğine yine hep beraber tanık olduk.
Tüm Alevi örgütlenmelerinin ortak bir çatı altında bir araya gelmesini sağlamak yerine, ayrı ayrı zeminlerde durmasını, farklı “Alevilik” tanımı ve anlayışına zorladı. Bugün onlarca parçaya bölünmüş Alevi örgütlenmelerinin herbiri ”ben Aleviliği senden daha iyi yapıyorum” diyerek, Aleviliği adeta kendi kişisel ihtiraslarının ve kaprislerinin araçları haline getirmiş duruma düştüler. Üst örgütlenmeler arasında ve içerisindeki yanlış tartışma düzlemleri ve üs-luplarının yaşandığı döneme denk düşen süreçte ise, tabandaki Alevilerde kendi aralarında bölünerek birlik girişimini daha da zorlaştıran bir hale getirdi.
Fikirsel katkılar küçümsendi
Diğer bir iç neden ise, Derneklerimizde farklı fikir ve düşünce ifade eden üyelere tahammülün olmayışı ve „bölücü“ damgası ile dışlanmasıdır. Eğitim düzeyi düşük ve yöneticilik yapabilme becerilerine ve vasfına sahip olmayan kişiler, dernek bünyesindeki fikri açılım su-nabilecek, yaratıcı ve insiyatif sahibi kadroların kellelerini cehalet tırpanı ile kopararak aydınlanmaya ve gelişmeye engel olmuştur.
Bölgeciliğin ve feodal ilişkilerin egemen olduğu derneklerde, “Cehalet çoğalınca, bilginler aptal olur” sözünün ne kadar yerinde ve doğru bir söz olduğu kanıtladı. Cehaletin bir çok örgütlenmelerde egemen olması ve bundan kaynaklanan dışlanma sonucu bir çok birikim sahibi aydın ve akademisyen örgütlerle ilişkisini kopardı.
Birlik tartışmaları eksik kaldı
Birlik sürecine ilkeleri netleşmiş, hedefleri belirli bir program zemini üzerinde tartışma ile varmak yerine, birlik tartışmaları sadece üst düzeyde yöneticilerle sürdürülmüş ve taban bu birlik tartışmalarında dışarıda bıra-kılmıştır.
Önderlik kavramına yüklenen anlam
Alevi öğretisinin fikri ve kurumsal önderlik anlayışı kişilerin önderliğine indirgenmiştir. Dolaysıyla Alevi örgütlenmelerinde “önderlerin” sayısı giderek artmaya başlamıştır.
Önderlik tanımı, ancak fikirsel yönelim ve kurumsal amaçlarla içerik kazanıldığında bir anlam ifade eder. Alevi örgütlenmeleri bu nedenle fikirsel ve kurumsal amaca hizmet eden bir kollektif önderliği yaratmak zorundadır.
Önderlik Alevi toplumunun çıkarlarını temsil etme gücünü, tabanın karar alma sürecine aktif katılımı sağlayarak oluşacak, ortak akıl, ortak fikir ve ortak dil birliğinden alır. Oysa bugün ortak akıl, ortak ilkeler ve kurumsal kimlik yerine, dernek yöneticilerin şahsi fikri ve kimliği ikame edilmeye çalışılmaktadır.
Bu nedenle geçmişte yaşanan ve üyelerin dışlanması gibi çoğaltılabilecek bir dizi uygulamalar, iç sorunlar doğurmuştur. Bu sadece Alevi örgütlenmelerine ait bir sorun değildir. Bu bir çok siyasi örgütte, partide, sivil toplum örgütlerinde de yıllardır yaşanarak/yaşatılarak! günümüze kadar gelmiştir. Azınlık gruplar çoğunluk için, onun adına “önder” olarak sürekli iktidar ve söz sahibi olmuşlar. Salt bir merkezci karaktere sahip olma geleneğinin, büyüme şansı olmamıştır.Yani “başkan hep yönetir ve üyeler de ona uymalı” kültürü egemen kılınmaya çalışılmıştır. Kurum içi demokrasinin işlevselleştirilmediği yapılarda, bu tür yapılanmaların çıkması kaçınılmazdır. İşte bu nedenle yanlış özne ve nesne ilişkisi kurmayı benimsemiş olan örgütlenmelerin içinde de bu ilişkiyi kurarak, etken merkez, edilgen taban, karar veren, uygulayan ikilemleri genel olarak tarihimize ikame edilmiştir. Pratik çalışmalar bir örgütlenme için ne kadar gerekli ise, bilginin de elde edilmesi ve fikirsel üretim de o kadar önemlidir. Ayrıca mücadele süreci, aynı zamanda taraflar arasında eşit, kararda eşit, aşağıdan yukarıya örgütlenerek ve eşit katılımcılıkla mümkündür.
Alevi örgütlenmelerin fikirsel ve ahlaki önderlik ve liderlik gereksinimi
Günümüz dünyasından insanlığı ve dolaysıyla toplumu etkileyen küresel yozlaşmanın en temelinde, toplumun tüm kesimlerinde fikirsel ve ahlaki liderliğin eksik olması yatmaktadır. Ahlaki liderliğin eksikliği, bir çok DKÖ’lerinde kendini gösteren bir olgudur. Bir çok Alevi örgütlenmesinde de bu eksiklik vardır. Toplumsal liderliğin tanımı, kurumsal ve fikirsel liderlikten geçer. Örgüt içinde saygınlık kazanmak için, kişisel ihtiraslara değil, hizmete dönük, fikir/kurumsal liderlik ve önderlik esas alınmalıdır.
Alevi örgütlenmelerinde “Liderlik ve önderlik” kavramı net olarak anlaşılmamış ve eksiklik olarak sürmektedir. Bu temel sorunun cevabı, Alevi öğretisinde temel ilkelerinde ve toplumsal düşünmenin esaslarında mevcuttur. İnsan merkezli Alevi öğretisinde “liderlik ya da önderlik” tanımı arkaik Alevilikte mevcuttur. Bu öğretinin çağdaş yorumunda ise bir tıkanıklık yaşanmaktadır. Bu neden bu konu tartışılması gereken önceliğe sahiptir.
“Liderlik ve önderlik” kavramına yüklenen farklı anlamlar ve tanımlar, yöneticiler ne üyeler arasında netleşmelidir. Genellikle “liderlik ve önderlik” kelimesinin tanımlaması istendiğinde insanlar çoğunlukla, “yöneten, iş başında olan, kontrol eden kişi”, “o daha iyi bilir, yönetir” veya “görev talimatı veren kişi” şeklinde yanıtlar vermektedir. Ne yazık ki, tarih sayfaları da liderliği bu şekilde tanımlayan kişilerle doludur. Fakat arkaik Alevi tarihinde ne böyle bir tanım, nede böyle kişiler yoktur. Alevi toplumun tarihinde, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bedrettin ve daha bir çok önder öğretinin ve Alevi toplumun doğal önderliğini mücadeleleri, fikirsel katkıları ile yaratmıştır. Yani toplumsal düşünmek ve toplumsal davranmaktan başka bir dertleri olmamıştır. Onların kılavuzluğu, liderliği ve önderlik anlayışı, yozlaşmış kişisel ihtiras kurbanı “liderlik ve önderlik”lerden farklı bir yaşam ve öğreti tarihidir. Bugünün Alevi yöneticileri bu öğreti ile tanışmak zorundadır.
Alevi öğretisi, dünyanın her yerinde görülen, otokratik, babacan, yöneten ve “herşeyi bilen” liderlik şekillerine karşıdır. Çünkü bu tarz bir “liderlik” anlayışı, bu türden “liderlerin”, hizmet etmekle yükümlü oldukları kişileri yetkisiz kılma eğilimindedir. Bu tür liderler karar verme sürecini aşırı bir merkeziyetçilik anlayışı içinde kontrol eder ve diğerlerini anlaşmaya ya da dışlamaya zorlarlar.
Eğer son 15 yıllık Alevi örgütlenmeleri ortak ergenlik döneminden, ortak olgunluk çağına geçecekse ve eğer Alevi toplumun sorunlarına ilişkin uzun vadeli kazanımları toplamak istiyorsa, kendine bazı sorular sormalıdır.
Birincisi, günümüzde yaygın olan liderlik ve önderlik modelleri, insanlığın karşısındaki önemli küresel konuları bütünlük ve adalet içinde çözme yeteneğine sahip fikirsel ve kurumsal liderler ve önderler üretebilmekte midir ?
İkincisi, günümüzün liderlik ve önderlik modelleri tarafından oluşturulan kurumlar, sürdürülebilir bir dünya uygarlığı yaratma yeteneğine sahip midir ? Derneklerinde herkesi kucaklayan, fikirsel vizyon etrafından kitleselleşebilme kapasitesine sahip midir?
Üçüncüsü, biz kendimiz modası geçmiş, şah kurnazlığı alışkanlıklarımızı ve kişisel ihtiraslarımızı terk etmeye ve yeni bir ahlaki liderlik mo-deli aramaya hazır mıyız ?
Dördüncüsü, böyle yeni bir liderlik ve önderlik tarzı nasıl olmalıdır?
Alevi öğretisi, kin, kibir, ikircilik, bencillik, kıskançık gibi kötü huylardan arınmış, toplumsal, kollektif, düşünsel, kültürel, ahlaki ve kurumsal liderlik ve önderlik modeli önermektedir. Bizde önderlik ve önderlik anlayışı, insanlara hizmet üzerine kuruludur. Bu nedenle, bunun ön koşullarından birisi hizmet ruhudur. Bu hizmet ruhu her bireyin kendi ailesine, toplumuna, kurumuna ve sonuçta da, dünya toplumuna hizmettir. Bu hizmetin alanları ise, inançsal, kültürel, felsefi ve siyasidir. Kollektif davranabilmenin yolu, akıl ve mücadele ortaklığından geçer.
Örgütlenme ve çalışma tarzlarımıza ilişkin bencilliklerimizi sorgulayalım!
Mevcut kurumsal yapılar, çalışma tarzı, yıllardır kafalarımızda şekillendirdiğimiz ve giderek donuklaşan değişmezlerimiz olarak kalmaya devam edemez. Gündelik hayatın nesnel gerçekliği karşısında ve sosyal bir varlık olarak insanların düşünüş ve davranışlarındaki değişikliği diyalektik bir ilişki kurmadan, onun gerisinde kalıp sadece ilkel ve bürokratik merkezci örgütlenme modeli ve anlayışı, yöneticiler için bir anlam ifade edebilir. Fakat Alevi toplumu için bir anlam ifade etmiyor. Yöneticilerin kafalarındaki değişmezleri, sabitleri, sosyal hayatın değişkenliği karşısında, ileriye dönükmüş gibi görünüyor olsa bile, aslında yaptığı tek şey bir adım daha ilerlemeye engel olan, değişkenlik karşısında geriye adım atmaya neden oluyorlar. Dolaysıyla örgütlenme tarzı ve biçimi bir ihtiyaç üzerinden şekillenen, biçimlenen, değişkenliği içinde barındıran bir anlamda ele alınmalıdır.
Kafalarımızda sadece kendi kişisel ihtiyaçlarımıza göre şekillendir-diğimiz modeller ve yapılar, toplumsal açıdan hiç bir işlevi olmayan, küçük gettolar olarak hayatını sürdürürler. Bu kısır döngünün yarattığı geriliğe ve tekçiliğe karşı, hayatın kendi renkliliğine uymayan, hayatın bin tür sorunu karşısında, bir tarz örgütlenme modelini benimsemek ve bunları kendi üzerimize empoze ettiğimiz gibi, toplumun değişik kesimleri üzerinde de aynı modeli empoze etmenin yaratacağı sorunları bir kez daha kucaklamaya kimsenin gücü yetmez.
Alevilerin karşı karşıya olduğu kurumsal ve kimlik sorunları, ihtiyaçları ve talepleri ile göz önüne alınırsa, aslında aşağıdan yukarıya örgütlenme gibi anlayışı genel olarak benimsemek, buna denk düşen demokratik bir Alevi örgütlenme modelini yaratmak daha gerçek-çidir.Çünkü kapsayacı ve büyümeye aday bir örgütlenme ihtiyacı ancak, katılımcılık ve eşitlik ilkesi üzerinden mümkündür. İşte bu nedenle Alevi örgütlenmelerinde çoğulculuğu sadece düşünsel alana ilişkin değil, aynı zamanda gündelik hayatın pratiği içerisinde yaşatabilecek bir kültürel gelişimle birlikte ele almalıyız. Çoğulculuk fikri herkesin kendi başına buyruk hareket etmesi olarak değil, ortak bir fikirsel yolu bulmak için, tartışma düzlemlerinde kendini ifade etmesi olarak anlaşılmalıdır.
Yöneticiliğin yerel örgütlenmelerle kollektifleştirilmesi gerekir. Varolan sorunlara eski tarzda bir örgütlenme ve yöneticilik anlayışı ile çözümleri, teorik olarak bulmak mümkün olabilir, fakat bunun uygulamada sürekli duvara toslamasının sebebi, bu tarz bürokratik örgütlenmelerin, somut verimlilikten yoksun olması, geliş-meyi teşvik edecek pratik işlevsellikten uzak durması, faaliyeti koordine etme becerisinde olmaması, herşeyi monolotik ve tek merkezden idare etme psikolojisini aşamamasındandır.
Zaten bu tarz bir örgütlenme modelinden medet ummak dipsiz kuyudan yeni bir umutla su çekmeye ben-zer. Sadece şu son 10 yıllık Alevi örgütlenmesinde, örgüt içi demokrasi, dernekler arası ilişkiler ve diğaloglar alanında verdiğimiz sınavların sonucu hepimizce malümdur. Malum olmasına rağmen bu sonuçlar konusunda hiçbir şey olmamış gibi davrananların yaklaşık % 80`inin eski “Yöneticiler” olması zaten şaşırtıcı değil.
Demokratik ve Alevi öğretisine uygun örgütlenme modeli vardır
Bugüne kadar sürdürülen geleneksel örgütlenme modelinin karşısında sanki başka bir altenatifi yokmuş gibi davranmak, alternatif olarak sunulanları çok lüks bulanlar, aslında içlerine nüfus etmiş bürokratik örgüt cana-varını tek model olarak dayatmaktan başka bir derdi yoktur.
Bu açıdan yaklaşıldığında, elit bir yönetim anlayışını dışlamak ve üyelerinin, en yaygın biçimde, kendi beceri ve yeteneklerini, ilgi alanlarını sunalabilecek demokratik imkanlar yaratılmalıdır. Bu tarz bir çalışma olanaklarını yaratmak ise ancak kollektiv yöneticilik modeli gerçekleşir. Böylece dar grupla yürütülecek faaliyetin yerine, daha fazla insan gücünün katılımını sağlarak yürütülmesi olanağı doğar. Alevi öğretisinde katılımcılığı eşit haklarla tanımlayan felsefi ilkeleri, Alevi örgütlerinde egemen kılınmaya çalışılmalıdır. Bu ise açıklık ve demokratik katılım olanakları, bir çok insa-nın,dernek çalışmaları sahiplenmesini ve onlara haz duygusunu verir. Dar bir kadro ile kalitesi düşük bir çalışma yerine, istenilen nitelikte bir sonucun elde edilmesi için geniş kadro ile çalışmayı teşvik etmek, alevi örgütlenmelerinin temel ihtiyaçlarındandır. Dolayısı ile katılımcı örgütlenme model üyelerin mücadele cephesini ve çalışma alanını geniºletir.
Katılımı teşvik eden ve buna uygun olanaklar sunan örgütlenme modelleri kendi içinde bürokrat değil, iş üreten ve çalışan, bireysel değil, kollektiv çalışabilme alışkanlıklarını teşvik eder. Bu tarz bir örgütlenme taban merkezliğini savunur. Yönetici ya da yönetici olmayan insanlarımızın, sürekli kollektif çalışma ruhu içende hareket etmeleri bu hareketin kitleselleşmesi için, bir çekim merkezi haline gelebilir, dolayısı ile hedef kitlelere destek verme imkanını yaratabilir.
Demokratik örgüt işleyişine sahip anlayış, üyelerin sadece aidat ödeyen ve pasif konuma itilen, üzerinde yaptırım uygulan bir kesim olarak görmez. Aksine üyeye edilgen olma yerine etkin olma rolü veren, karar dinleme yerine karar alma süreçlerine katılma, üretilen fikirlerin sonuçlarını sadece savunan değil, aynı zamanda bu fikir üretimine aktif katılma olanağı sağlar.
Tabana dayanan demokratik mo-deller, “azınlığın” “çoğunluk” adına karar almasına, bürokratikleşmeye, memur kafalılı davranmayı teşvik eden davranışlara karşı bir alternatif modeldir. Farklı fikirlere saygılı ve hoşgörülüdür. Genel sorunlara yönelik ortak bir fikrin ortaya çıkması için yaygın bir tartışmayı teşvik eder. Ortak kararların aşağıdan yukarıya doğru alınmasını sağlar. Bu model “yönetme” psikolojisi ile “yönetilme” psikoloji arasındaki gizli ve açık çatışmayı önler. Çünkü bu çatışmanın önüne geçilmediği taktirde, “yönetilme” psikolojisi içinde olanların faaliyete aktif katılımını engeller. Bu çatışma aynı zamanda dernek içi ve dışı ilişki-lerde bir güvensizlik duygusunu ortaya çıkarır. Yönetme psikolojisi ya da dürtüsü bir çok insanda vardır, fakat düne kadar yönetilen insanlar yönetilmek istemiyor. Aleviler artık, kendilerinin yönetilmesinden bıkmış, sadece işi ve faaliyeti yönetecek doğal önderler arıyor. Yani insanları yöneten, iktidarını, kendi çıkarlarına payda çıkarabilmek için koruyan bürokratik bir yöneticilik değil, aksine faaliyeti koordine eden, işin yöneticiliğine soyunmuş, iş yapan, iş koordine eden, bürokratlaşmaya olanak vermeyecek bir örgütlenme modellerine alışmalıyız.
Demokratik kurumsal işleyiş bilgi tekeline engeldir.
Tabana dayanan demokratik modeller, bilginin üzerindeki tekelleşmeyi yok eder ve herkesin eşit zamanda, eşit bir biçimde bilgiye ulaşma, bilgiye sahip olma hakkı sağlar. Hiç bir yöneticinin diğer yöneticiden ya da üyelerden, bilgiyi saklamasına fırsat vermez. Bugüne kadar Alevi örgütlenmelerinde sorun yaratan önemli bir olgu ise, bilgilerin saklanması, bilgiyi yukarıda “bilinç” haline dönüştürüp ve bilgi tekelini elinde tutan tek bir merkezin ortaya çıkmasına ısrarla olanak sağlayan ve bunların gündelik hayatın politik ve sosyal sorunlarını çözen ayetler gibi yukarıdan aşağı gönderilme devridir. Bu halen devam eden, yok edilmesi ise uzun bir süre alacak olan bir tür psikolijik vakadır.
Alevilerin kendi sorunlarının çözümü konusunda söz ve karar sahibi olma, toplumda eşit, bağımsız, katılımcı, hakları ve inançsal kimlikleri özgürce yaşayabilen bir insan olarak yaşama gibi haklarını elde edebilmelerinde örgütlü mücadelenin çok önemli bir rolü vardır.
Güçlü, katılımcı, şeffaf ve kurumsallaşmış bir örgütlenme olmadan, güçlü bir mücadele olamaz. Örgütlenme; önceden belirlenmiş ortak amaçları gerçekleştirmek üzere insanların bilgilerini, emeklerini ve olanaklarını birleştirerek belli kurallar çerçevesinde hareket etmeleri demektir. Bireysel başarı; gücünü, sadece o kişinin kendi bilgi ve yeteneklerinden; Örgütsel başarı ise; gücünü, harekete katılan bütün insanların ortak bilgi ve yeteneklerinden alır. Bu nedenle; güçlerini, bir çatı altında birleştiren insanlar, her zaman çok daha büyük başarılara ulaşma olanağına sahiptirler. Her köşe başında bir dernek şeklinde parçalanmış bir örgütlenme anlayışının, Alevilere bugüne kadar istenen faydayı sağlayamadığı her-kesçe bilinmektedir.
Ülkemizde Alevi hareketi büyük bir dağınıklık yaşamaktadır. Bu dağınıklık plansızlığa, plansızlık ise savurganlığa yol açmaktadır.
ABF Alevi örgütleri arasında koordinasyonu ve işbölümünü gerçek anlamda hayata geçirecek durumda ve etkinlikte değildir. Her dernek, kendi başına buyruk bir çalışma anlayışına sahiptir. Örgütlerin hiçbirinde gerçek bir kurumsallaşma ve gerçek bir demokrasi yoktur. Bütün sorunlara günübirlik politikalarla yaklaşılmaktadır. Belli bazı yöneticilerin kişisel çıkar hesaplarına dayanan tasfiyeci anlayışlarla neden oldukları örgüt içi ve örgütler arası kavgalar ise, kronik bir hal almakta ve sadece kavganın taraflarına değil tüm Alevi toplumuna zarar vermektedir. Bu duruma tanık olan Alevilerin içindeki umut beklentisi giderek umutsuzluğa dönüşmektedir.
Bazı şehirlerde aynı şeyleri yapan benzer amaçlı çok sayıda dernek bulunmaktadır. Bir şehirde benzer amaçlı on tane dernek olduğunu düşünelim. Bu aynı zamanda, on ayrı kiralık daire, on ayrı personel, on ayrı telefon, faks, bilgisayar, on ayrı eşya, on ayrı evrak, on ayrı yardım başvurusu, on ayrı kadro demektir. Aynı olayın bir de ülke genelinde meydana geldiğini gözümüzün önüne getirelim. Ortaya çıkan karmaşanın ve savurganlığın boyutlarını kolaylıkla tahmin edebilirsiniz.
Dernekler kendi çalışmaları ya da edinmek istedikleri gayri menkuller konusunda (Cemevi, dernek binası, vb.) yardım toplamak için işyerlerini, Alevileri kapı kapı, dolaşarak bağış toplamaktadır. Bu kapıların on farklı Alevi derneği tarafından yapıldığı düşünüldüğünde, halkımıza da bıkkınlık gelmektedir.
Asıl sorun, Alevilere yeteri kadar kaynak ayrılmamasından daha çok, eldeki kaynakların doğru kullanılmamasıdır. Bazı, sözüm ona “becerikli yöneticiler” Alevilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılama bahanesiyle her yıl bilinen yöntemlerle halktan ve devletten yüz milyarlarca lirayı bulan paralar toplamakta, ancak bu paraların büyük bölümünü, belirtilen amaçlar doğrultusunda harcamamaktadırlar. İhtiyaç olan kültürevi, cemevi, cenaze yıkama yerine, başka çalışmalara aktarılmaktadır.
Alevilerin ihtiyaçlarını ve halkın iyi niyetini istismar ederek topladıkları paraların amaca ve ihtiyaca uygun kullanılmadığı da bilinmektedir. Alevi toplumun örgütlü kesimi bunların kimler olduğunu gayet iyi bilmektedir.
Türkiye’nin başkenti olan Ankara’da, Alevilerin cenazesini kaldıracak, cenaze yeri olan bir Cemevi yoktur.
Dernekler gönüllülük esasına göre faaliyet gösteren hizmet örgütleridir. Bir derneğe üye olan veya yönetici olarak seçilen kişiler, bu durumu bilerek tercihlerini yapmaktadırlar.
Bütün bu olumsuzluklar arasında, büyük maddi imkânsızlıklara rağmen, Alevi toplumuna yararlı olmak için fedakârca çırpınan, ancak sistemdeki bozukluklar nedeniyle fazla bir şey yapamayan gerçekten iyi niyetli insanların da bulunduğunu inkâr etmemek gerekir. Bu gibi insanların bilgi ve emeklerinin boşa gitmemesi için, örgütlenme alanında yeniden yapılanmanın gözden geçirilmesine mutlaka ihtiyaç vardır.
Bilimsel yöntemlerle çalışamayan, sorunlara kalıcı çözümler üretemeyen, uzun vadeli programlar hazırlayamayan, en temel hizmet tesislerini kuramayan, demokratik baskı grubu olma gücüne sahip olamayan örgütlerimiz, toplum üzerinde de, Alevi kitlesi üzerinde de olumlu ve inandırıcı bir etkiye sahip değildirler.
Alevi toplumunun ve örgütlerinin içinde bulunduğu sorunlar istenirse daha da genişletilebilir. Ancak, dünyanın en kolay şeyi, sorunlardan şikâyetçi olmaktır. Sürekli şikâyetçi konumunda kalınarak bugüne kadar hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir. Ülkemizde Alevilerin sorunları da, çözüm yollarını da çok iyi bilen; deneyimli ve bilgili insanlar bulunmaktadır. Eksik olan, bu insanların bilgi ve deneyimlerini kararlılıkla uygulamaya geçirme iradesi ve Alevi kitlesinin doğrulardan yana aktif tavır almasıdır. Bu güne kadar Aleviler yararına gerçekleştirebildiğimiz hizmetler olması, gerekenin yüzde beşi bile değildir. Ancak, bazı sorunları aşabildiğimiz takdirde, kısa zamanda çok önemli başarılar sağlayabilecek bir potansiyele ve bilgi birikimine de sahip olduğumuzu belirtmek isterim.
Çözüm önerileri:

  1. Türkiye’de ve Avrupa’da Alevilerin kurdukları dernek sayısının fazla oluşu bugüne kadar Alevilere hiçbir yarar sağlamamıştır. Derneklerin birleşmesi, birlikte iş yapabilme becerisi, isteği ve motivasyonu artırılmalıdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde etkili ve işlevsel bir eşgüdümün sağlanması gerekir. Bu mümkün olamıyorsa, çalışma alanlarına göre örgütlenmiş farklı konularda ihtisaslaşan dernekçilik anlayışı benimsenmeli. Her dernek her işi yapamayacağına göre, dernekler belli alanlarda (kültürel, siyasal, inançsal, hukuksal, bası yayın, vb.) daha uzmanlaşmayı temel olarak üstlenebilir.
  2. Örgütlenme alanında yeniden yapılanmaya ilişkin konuları tartışmak ve gerekli adımları atmak üzere Alevi örgütlerinin temsilcileri vakit kaybetmeden bir masa etrafında toplanmalı. Gerek geçmişte, gerekse bugün dahi, Alevileri yakından ilgilendiren gündemlere karşı ortak tepki oluşturma konusunda, refleksiz durumumuz açılmalıdır.
  3. Tüm Alevi toplumuna zarar vermekte olan örgüt içi ve örgütler arası kavgalara son vermek ve karşılıklı güven ortamını tesis etmek amacıyla, ilgili taraflar bir masa etrafında iyi niyet çerçevesinde, uzlaşmaya dönük görüşmelere başlamalı.
  4. Örgüt içi demokrasiyi sağlamanın ve katılımcı ruhu geliştirmenin en önemli yollarından biri, farklı görüşlerin dernek organlarında temsil edilmesine olanak vermektir. Bu nedenle, dernek tüzükleri, farklı görüşlerin karar organlarında temsil edilmesini sağlayan nisbi temsil esasına dayalı seçim sistemine uygun biçimde düzenlenmeli.
  5. Halkın ve üyelerin katkıları ile toplanan kaynakların doğru kullanılmasını sağlamak için, daha etkili düzenlemeler ve daha titiz denetimler getirilmelidir. Kaynaklarımızı örgütlerimizin fikirsel kapasitelerini artırmaya yönelik kullanmak ve eğitime aktarmak için önceliklerimizi tesbit etmek gerekir.
  6. Alevilerle ilgili ulusal ve uluslararası düzenlemeler, (AB süreci) kararlar ve uygulamalar, açıklamalar, örgütlerimiz tarafından yakından izlenmeli ve eş zamanlı refleks gösterilmesini sağlayacak kurumsal mekanizma oluşturulmalıdır.
  7. Örgütlerimizin olanakları ve sorumlulukları genişletilerek yasal güvencelere kavuşturulmalı.
  8. Alevi örgüt temsilcilerinin ve uzmanların ortak katılımıyla belli süreleri ve belli hedefleri kapsayan uzun vadeli ulusal çalışma programlar hazırlanmalı ve uygulamalar yakından izlenmeli.
  9. Aleviler olarak, Alevilerin sorununu, Türkiyedeki mevcut siyasetin kirlenmişleğinden, demokrasi ve insan hakları ihlalindeki politikalardan kaynaklandığını biliyoruz. Çözümünü Türkiyede verilmekte olan demokrasi ve barış mücadelesinin içerisinde, diğer demokrasi ve barış güçleri ile yan yana durmakla elde edebiliriz. Aleviler olarak taleplerimizi bu ülkede siyasi ve ekonomik baskı altında yaşayan işçinin, köylünün, öğrencinin, kadının, memurun, savaş karşıtlarının, insan hakları savunucuların, sendikaların mücadeleleri ile buluşturmadan, birlikte mücadele edilmeden, Alevilerin kendi sorunlarını çözmesi mümkün değildir. Çünkü herkesin talebinde ortak ve vazgeçilmez ortak unsurlar var; EŞİTLİK, DEMOKRASİ ve BARIŞ.
  10. Derhal geleneksel bir ALEVİ FORUMU örgütlenmelidir. Uluslararası katkılımla oluşabilecek ve her yıl iki kez (Nisan-Kasım olabilir) düzenlenmesinde fayda gördüğüm bu ALEVİ FORUMU, Avrupa’da ve Türkiye’deki Alevi örgütlenmelerinin temsilcileri, fikir kadroları, bilgi ve akademisyen, aydın kimliğinden yararlanacağımız fikir insanlarınında katılımına açık biçimde örgütlenebilir. ALEVİ FORUMU ile Alevi örgütlerinin içinde bulunduğu durumu ve geleceğe dönük çalışma ve vizyonlarını oluşturması için katkı sunması hedeflenmelidir.
    ”Şimdi bizim aramıza
    Yola boyun eğen gelsin
    Doğrulayıp öz nefsini
    Hakikatı bilen gelsin”
    Son söz olmasa da
    Bu ve benzer sorunların çözümüne dair düşünce önerilerin, Alevi örgütlerin gündemine getirilmesi ve çözüme kavuşturulması yönünde, herkesin ortak çaba göstermesi Alevilerin ve kurumlarının geleceği açısından tarihi bir sorumluluktur. Böyle bir sorumluluğu yüreğinde hissedenlerin görev başında olması dileği ile….
    ALEVİ ÖRGÜTLENMELERİ, SORUNLARI VE GERÇEKLERİ KABUL EDELİM

Alevi örgütlenmelerin fikirsel ve ahlaki önderlik ve liderlik gereksinimi

Günümüz dünyasından insanlığı ve dolaysıyla toplumu etkileyen küresel yozlaşmanın en temelinde, toplumun tüm kesimlerinde fikirsel ve ahlaki liderliğin eksik olması yatmaktadır. Ahlaki liderliğin eksikliği, bir çok DKÖ’lerinde kendini gösteren bir olgudur.
Bir çok Alevi örgütlenmesinde de bu eksiklik vardır. Toplumsal liderliğin tanımı, kurumsal ve fikirsel liderlikten geçer. Örgüt içinde saygınlık kazanmak için, kişisel ihtiraslara değil, hizmete dönük, fikir/kurumsal liderlik ve önderlik esas alınmalıdır. Alevi örgütlenmelerinde “Liderlik ve önderlik” kavramı net olarak anlaşılmamış ve eksiklik olarak sürmektedir. Bu temel sorunun cevabı, Alevi öğretisinde temel ilkelerinde ve toplumsal düşünmenin esaslarında mevcuttur. İnsan merkezli Alevi öğretisinde “liderlik ya da önderlik” tanımı arkaik Alevilikte mevcuttur. Bu öğretinin çağdaş yorumunda ise bir tıkanıklık yaşanmaktadır.
Bu neden bu konu tartışılması gereken önceliğe sahiptir. “Liderlik ve önderlik” kavramına yüklenen farklı anlamlar ve tanımlar, yöneticiler ne üyeler arasında netleşmelidir. Genellikle “liderlik ve önderlik” kelimesinin tanımlaması istendiğinde insanlar çoğunlukla, “yöneten, iş başında olan, kontrol eden kişi”, “o daha iyi bilir, yönetir” veya “görev talimatı veren kişi” şeklinde yanıtlar vermektedir. Ne yazık ki, tarih sayfaları da liderliği bu şekilde tanımlayan kişilerle doludur. Fakat arkaik Alevi tarihinde ne böyle bir tanım, nede böyle kişiler yoktur. Alevi toplumun tarihinde, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bedrettin ve daha bir çok önder öğretinin ve Alevi toplumun doğal önderliğini mücadeleleri, fikirsel katkıları ile yaratmıştır. Yani toplumsal düşünmek ve toplumsal davranmaktan başka bir dertleri olmamıştır. Onların kılavuzluğu, liderliği ve önderlik anlayışı, yozlaşmış kişisel ihtiras kurbanı “liderlik ve önderlik”lerden farklı bir yaşam ve öğreti tarihidir.
Bugünün Alevi yöneticileri bu öğreti ile tanışmak zorundadır. Alevi öğretisi, dünyanın her yerinde görülen, otokratik, babacan, yöneten ve “herşeyi bilen” liderlik şekillerine karşıdır. Çünkü bu tarz bir “liderlik” anlayışı, bu türden “liderlerin”, hizmet etmekle yükümlü oldukları kişileri yetkisiz kılma eğilimindedir. Bu tür liderler karar verme sürecini aşırı bir merkeziyetçilik anlayışı içinde kontrol eder ve diğerlerini anlaşmaya ya da dışlamaya zorlarlar. Eğer son 15 yıllık Alevi örgütlenmeleri ortak ergenlik döneminden, ortak olgunluk çağına geçecekse ve eğer Alevi toplumun sorunlarına ilişkin uzun vadeli kazanımları toplamak istiyorsa, kendine bazı sorular sormalıdır. Birincisi, günümüzde yaygın olan liderlik ve önderlik modelleri, insanlığın karşısındaki önemli küresel konuları bütünlük ve adalet içinde çözme yeteneğine sahip fikirsel ve kurumsal liderler ve önderler üretebilmekte midir ? İkincisi, günümüzün liderlik ve önderlik modelleri tarafından oluşturulan kurumlar, sürdürülebilir bir dünya uygarlığı yaratma yeteneğine sahip midir ? Derneklerinde herkesi kucaklayan, fikirsel vizyon etrafından kitleselleşebilme kapasitesine sahip midir? Üçüncüsü, biz kendimiz modası geçmiş, şah kurnazlığı alışkanlıklarımızı ve kişisel ihtiraslarımızı terk etmeye ve yeni bir ahlaki liderlik mo-deli aramaya hazır mıyız ? Dördüncüsü, böyle yeni bir liderlik ve önderlik tarzı nasıl olmalıdır? Alevi öğretisi, kin, kibir, ikircilik, bencillik, kıskançık gibi kötü huylardan arınmış, toplumsal, kollektif, düşünsel, kültürel, ahlaki ve kurumsal liderlik ve önderlik modeli önermektedir. Bizde önderlik ve önderlik anlayışı, insanlara hizmet üzerine kuruludur.
Bu nedenle, bunun ön koşullarından birisi hizmet ruhudur. Bu hizmet ruhu her bireyin kendi ailesine, toplumuna, kurumuna ve sonuçta da, dünya toplumuna hizmettir. Bu hizmetin alanları ise, inançsal, kültürel, felsefi ve siyasidir. Kollektif davranabilmenin yolu, akıl ve mücadele ortaklığından geçer.Örgütlenme ve çalışma tarzlarımıza ilişkin bencilliklerimizi sorgulayalım! Mevcut kurumsal yapılar, çalışma tarzı, yıllardır kafalarımızda şekillendirdiğimiz ve giderek donuklaşan değişmezlerimiz olarak kalmaya devam edemez. Gündelik hayatın nesnel gerçekliği karşısında ve sosyal bir varlık olarak insanların düşünüş ve davranışlarındaki değişikliği diyalektik bir ilişki kurmadan, onun gerisinde kalıp sadece ilkel ve bürokratik merkezci örgütlenme modeli ve anlayışı, yöneticiler için bir anlam ifade edebilir. Fakat Alevi toplumu için bir anlam ifade etmiyor. Yöneticilerin kafalarındaki değişmezleri, sabitleri, sosyal hayatın değişkenliği karşısında, ileriye dönükmüş gibi görünüyor olsa bile, aslında yaptığı tek şey bir adım daha ilerlemeye engel olan, değişkenlik karşısında geriye adım atmaya neden oluyorlar.
Dolaysıyla örgütlenme tarzı ve biçimi bir ihtiyaç üzerinden şekillenen, biçimlenen, değişkenliği içinde barındıran bir anlamda ele alınmalıdır. Kafalarımızda sadece kendi kişisel ihtiyaçlarımıza göre şekillendir-diğimiz modeller ve yapılar, toplumsal açıdan hiç bir işlevi olmayan, küçük gettolar olarak hayatını sürdürürler. Bu kısır döngünün yarattığı geriliğe ve tekçiliğe karşı, hayatın kendi renkliliğine uymayan, hayatın bin tür sorunu karşısında, bir tarz örgütlenme modelini benimsemek ve bunları kendi üzerimize empoze ettiğimiz gibi, toplumun değişik kesimleri üzerinde de aynı modeli empoze etmenin yaratacağı sorunları bir kez daha kucaklamaya kimsenin gücü yetmez. Alevilerin karşı karşıya olduğu kurumsal ve kimlik sorunları, ihtiyaçları ve talepleri ile göz önüne alınırsa, aslında aşağıdan yukarıya örgütlenme gibi anlayışı genel olarak benimsemek, buna denk düşen demokratik bir Alevi örgütlenme modelini yaratmak daha gerçek-çidir.Çünkü kapsayacı ve büyümeye aday bir örgütlenme ihtiyacı ancak, katılımcılık ve eşitlik ilkesi üzerinden mümkündür. İşte bu nedenle Alevi örgütlenmelerinde çoğulculuğu sadece düşünsel alana ilişkin değil, aynı zamanda gündelik hayatın pratiği içerisinde yaşatabilecek bir kültürel gelişimle birlikte ele almalıyız.
Çoğulculuk fikri herkesin kendi başına buyruk hareket etmesi olarak değil, ortak bir fikirsel yolu bulmak için, tartışma düzlemlerinde kendini ifade etmesi olarak anlaşılmalıdır. Yöneticiliğin yerel örgütlenmelerle kollektifleştirilmesi gerekir. Varolan sorunlara eski tarzda bir örgütlenme ve yöneticilik anlayışı ile çözümleri, teorik olarak bulmak mümkün olabilir, fakat bunun uygulamada sürekli duvara toslamasının sebebi, bu tarz bürokratik örgütlenmelerin, somut verimlilikten yoksun olması, geliş-meyi teşvik edecek pratik işlevsellikten uzak durması, faaliyeti koordine etme becerisinde olmaması, herşeyi monolotik ve tek merkezden idare etme psikolojisini aşamamasındandır. Zaten bu tarz bir örgütlenme modelinden medet ummak dipsiz kuyudan yeni bir umutla su çekmeye ben-zer. Sadece şu son 10 yıllık Alevi örgütlenmesinde, örgüt içi demokrasi, dernekler arası ilişkiler ve diğaloglar alanında verdiğimiz sınavların sonucu hepimizce malümdur.
Malum olmasına rağmen bu sonuçlar konusunda hiçbir şey olmamış gibi davrananların yaklaşık % 80`inin eski “Yöneticiler” olması zaten şaşırtıcı değil. Demokratik ve Alevi öğretisine uygun örgütlenme modeli vardır Bugüne kadar sürdürülen geleneksel örgütlenme modelinin karşısında sanki başka bir altenatifi yokmuş gibi davranmak, alternatif olarak sunulanları çok lüks bulanlar, aslında içlerine nüfus etmiş bürokratik örgüt cana-varını tek model olarak dayatmaktan başka bir derdi yoktur.Bu açıdan yaklaşıldığında, elit bir yönetim anlayışını dışlamak ve üyelerinin, en yaygın biçimde, kendi beceri ve yeteneklerini, ilgi alanlarını sunalabilecek demokratik imkanlar yaratılmalıdır. Bu tarz bir çalışma olanaklarını yaratmak ise ancak kollektiv yöneticilik modeli gerçekleşir. Böylece dar grupla yürütülecek faaliyetin yerine, daha fazla insan gücünün katılımını sağlarak yürütülmesi olanağı doğar. Alevi öğretisinde katılımcılığı eşit haklarla tanımlayan felsefi ilkeleri, Alevi örgütlerinde egemen kılınmaya çalışılmalıdır. Bu ise açıklık ve demokratik katılım olanakları, bir çok insa-nın,dernek çalışmaları sahiplenmesini ve onlara haz duygusunu verir.
Dar bir kadro ile kalitesi düşük bir çalışma yerine, istenilen nitelikte bir sonucun elde edilmesi için geniş kadro ile çalışmayı teşvik etmek, alevi örgütlenmelerinin temel ihtiyaçlarındandır. Dolayısı ile katılımcı örgütlenme model üyelerin mücadele cephesini ve çalışma alanını geniºletir. Katılımı teşvik eden ve buna uygun olanaklar sunan örgütlenme modelleri kendi içinde bürokrat değil, iş üreten ve çalışan, bireysel değil, kollektiv çalışabilme alışkanlıklarını teşvik eder. Bu tarz bir örgütlenme taban merkezliğini savunur. Yönetici ya da yönetici olmayan insanlarımızın, sürekli kollektif çalışma ruhu içende hareket etmeleri bu hareketin kitleselleşmesi için, bir çekim merkezi haline gelebilir, dolayısı ile hedef kitlelere destek verme imkanını yaratabilir. Demokratik örgüt işleyişine sahip anlayış, üyelerin sadece aidat ödeyen ve pasif konuma itilen, üzerinde yaptırım uygulan bir kesim olarak görmez. Aksine üyeye edilgen olma yerine etkin olma rolü veren, karar dinleme yerine karar alma süreçlerine katılma, üretilen fikirlerin sonuçlarını sadece savunan değil, aynı zamanda bu fikir üretimine aktif katılma olanağı sağlar. Tabana dayanan demokratik mo-deller, “azınlığın” “çoğunluk” adına karar almasına, bürokratikleşmeye, memur kafalılı davranmayı teşvik eden davranışlara karşı bir alternatif modeldir.
Farklı fikirlere saygılı ve hoşgörülüdür. Genel sorunlara yönelik ortak bir fikrin ortaya çıkması için yaygın bir tartışmayı teşvik eder. Ortak kararların aşağıdan yukarıya doğru alınmasını sağlar. Bu model “yönetme” psikolojisi ile “yönetilme” psikoloji arasındaki gizli ve açık çatışmayı önler. Çünkü bu çatışmanın önüne geçilmediği taktirde, “yönetilme” psikolojisi içinde olanların faaliyete aktif katılımını engeller. Bu çatışma aynı zamanda dernek içi ve dışı ilişki-lerde bir güvensizlik duygusunu ortaya çıkarır. Yönetme psikolojisi ya da dürtüsü bir çok insanda vardır, fakat düne kadar yönetilen insanlar yönetilmek istemiyor. Aleviler artık, kendilerinin yönetilmesinden bıkmış, sadece işi ve faaliyeti yönetecek doğal önderler arıyor. Yani insanları yöneten, iktidarını, kendi çıkarlarına payda çıkarabilmek için koruyan bürokratik bir yöneticilik değil, aksine faaliyeti koordine eden, işin yöneticiliğine soyunmuş, iş yapan, iş koordine eden, bürokratlaşmaya olanak vermeyecek bir örgütlenme modellerine alışmalıyız. Demokratik kurumsal işleyiş bilgi tekeline engeldir. Tabana dayanan demokratik modeller, bilginin üzerindeki tekelleşmeyi yok eder ve herkesin eşit zamanda, eşit bir biçimde bilgiye ulaşma, bilgiye sahip olma hakkı sağlar. Hiç bir yöneticinin diğer yöneticiden ya da üyelerden, bilgiyi saklamasına fırsat vermez. Bugüne kadar Alevi örgütlenmelerinde sorun yaratan önemli bir olgu ise, bilgilerin saklanması, bilgiyi yukarıda “bilinç” haline dönüştürüp ve bilgi tekelini elinde tutan tek bir merkezin ortaya çıkmasına ısrarla olanak sağlayan ve bunların gündelik hayatın politik ve sosyal sorunlarını çözen ayetler gibi yukarıdan aşağı gönderilme devridir.
Bu halen devam eden, yok edilmesi ise uzun bir süre alacak olan bir tür psikolijik vakadır. Alevilerin kendi sorunlarının çözümü konusunda söz ve karar sahibi olma, toplumda eşit, bağımsız, katılımcı, hakları ve inançsal kimlikleri özgürce yaşayabilen bir insan olarak yaşama gibi haklarını elde edebilmelerinde örgütlü mücadelenin çok önemli bir rolü vardır. Güçlü, katılımcı, şeffaf ve kurumsallaşmış bir örgütlenme olmadan, güçlü bir mücadele olamaz. Örgütlenme; önceden belirlenmiş ortak amaçları gerçekleştirmek üzere insanların bilgilerini, emeklerini ve olanaklarını birleştirerek belli kurallar çerçevesinde hareket etmeleri demektir. Bireysel başarı; gücünü, sadece o kişinin kendi bilgi ve yeteneklerinden; Örgütsel başarı ise; gücünü, harekete katılan bütün insanların ortak bilgi ve yeteneklerinden alır. Bu nedenle; güçlerini, bir çatı altında birleştiren insanlar, her zaman çok daha büyük başarılara ulaşma olanağına sahiptirler. Her köşe başında bir dernek şeklinde parçalanmış bir örgütlenme anlayışının, Alevilere bugüne kadar istenen faydayı sağlayamadığı her-kesçe bilinmektedir. Ülkemizde Alevi hareketi büyük bir dağınıklık yaşamaktadır. Bu dağınıklık plansızlığa, plansızlık ise savurganlığa yol açmaktadır. ABF Alevi örgütleri arasında koordinasyonu ve işbölümünü gerçek anlamda hayata geçirecek durumda ve etkinlikte değildir. Her dernek, kendi başına buyruk bir çalışma anlayışına sahiptir. Örgütlerin hiçbirinde gerçek bir kurumsallaşma ve gerçek bir demokrasi yoktur.
Bütün sorunlara günübirlik politikalarla yaklaşılmaktadır. Belli bazı yöneticilerin kişisel çıkar hesaplarına dayanan tasfiyeci anlayışlarla neden oldukları örgüt içi ve örgütler arası kavgalar ise, kronik bir hal almakta ve sadece kavganın taraflarına değil tüm Alevi toplumuna zarar vermektedir. Bu duruma tanık olan Alevilerin içindeki umut beklentisi giderek umutsuzluğa dönüşmektedir.Bazı şehirlerde aynı şeyleri yapan benzer amaçlı çok sayıda dernek bulunmaktadır. Bir şehirde benzer amaçlı on tane dernek olduğunu düşünelim. Bu aynı zamanda, on ayrı kiralık daire, on ayrı personel, on ayrı telefon, faks, bilgisayar, on ayrı eşya, on ayrı evrak, on ayrı yardım başvurusu, on ayrı kadro demektir. Aynı olayın bir de ülke genelinde meydana geldiğini gözümüzün önüne getirelim. Ortaya çıkan karmaşanın ve savurganlığın boyutlarını kolaylıkla tahmin edebilirsiniz. Dernekler kendi çalışmaları ya da edinmek istedikleri gayri menkuller konusunda (Cemevi, dernek binası, vb.) yardım toplamak için işyerlerini, Alevileri kapı kapı, dolaşarak bağış toplamaktadır. Bu kapıların on farklı Alevi derneği tarafından yapıldığı düşünüldüğünde, halkımıza da bıkkınlık gelmektedir. Asıl sorun, Alevilere yeteri kadar kaynak ayrılmamasından daha çok, eldeki kaynakların doğru kullanılmamasıdır.
Bazı, sözüm ona “becerikli yöneticiler” Alevilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılama bahanesiyle her yıl bilinen yöntemlerle halktan ve devletten yüz milyarlarca lirayı bulan paralar toplamakta, ancak bu paraların büyük bölümünü, belirtilen amaçlar doğrultusunda harcamamaktadırlar. İhtiyaç olan kültürevi, cemevi, cenaze yıkama yerine, başka çalışmalara aktarılmaktadır. Alevilerin ihtiyaçlarını ve halkın iyi niyetini istismar ederek topladıkları paraların amaca ve ihtiyaca uygun kullanılmadığı da bilinmektedir. Alevi toplumun örgütlü kesimi bunların kimler olduğunu gayet iyi bilmektedir. Türkiye’nin başkenti olan Ankara’da, Alevilerin cenazesini kaldıracak, cenaze yeri olan bir Cemevi yoktur. Dernekler gönüllülük esasına göre faaliyet gösteren hizmet örgütleridir. Bir derneğe üye olan veya yönetici olarak seçilen kişiler, bu durumu bilerek tercihlerini yapmaktadırlar. Bütün bu olumsuzluklar arasında, büyük maddi imkânsızlıklara rağmen, Alevi toplumuna yararlı olmak için fedakârca çırpınan, ancak sistemdeki bozukluklar nedeniyle fazla bir şey yapamayan gerçekten iyi niyetli insanların da bulunduğunu inkâr etmemek gerekir.
Bu gibi insanların bilgi ve emeklerinin boşa gitmemesi için, örgütlenme alanında yeniden yapılanmanın gözden geçirilmesine mutlaka ihtiyaç vardır. Bilimsel yöntemlerle çalışamayan, sorunlara kalıcı çözümler üretemeyen, uzun vadeli programlar hazırlayamayan, en temel hizmet tesislerini kuramayan, demokratik baskı grubu olma gücüne sahip olamayan örgütlerimiz, toplum üzerinde de, Alevi kitlesi üzerinde de olumlu ve inandırıcı bir etkiye sahip değildirler. Alevi toplumunun ve örgütlerinin içinde bulunduğu sorunlar istenirse daha da genişletilebilir. Ancak, dünyanın en kolay şeyi, sorunlardan şikâyetçi olmaktır. Sürekli şikâyetçi konumunda kalınarak bugüne kadar hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir. Ülkemizde Alevilerin sorunları da, çözüm yollarını da çok iyi bilen; deneyimli ve bilgili insanlar bulunmaktadır. Eksik olan, bu insanların bilgi ve deneyimlerini kararlılıkla uygulamaya geçirme iradesi ve Alevi kitlesinin doğrulardan yana aktif tavır almasıdır. Bu güne kadar Aleviler yararına gerçekleştirebildiğimiz hizmetler olması, gerekenin yüzde beşi bile değildir. Ancak, bazı sorunları aşabildiğimiz takdirde, kısa zamanda çok önemli başarılar sağlayabilecek bir potansiyele ve bilgi birikimine de sahip olduğumuzu belirtmek isterim.
Çözüm önerileri:

  1. Türkiye’de ve Avrupa’da Alevilerin kurdukları dernek sayısının fazla oluşu bugüne kadar Alevilere hiçbir yarar sağlamamıştır. Derneklerin birleşmesi, birlikte iş yapabilme becerisi, isteği ve motivasyonu artırılmalıdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde etkili ve işlevsel bir eşgüdümün sağlanması gerekir. Bu mümkün olamıyorsa, çalışma alanlarına göre örgütlenmiş farklı konularda ihtisaslaşan dernekçilik anlayışı benimsenmeli. Her dernek her işi yapamayacağına göre, dernekler belli alanlarda (kültürel, siyasal, inançsal, hukuksal, bası yayın, vb.) daha uzmanlaşmayı temel olarak üstlenebilir.
  2. Örgütlenme alanında yeniden yapılanmaya ilişkin konuları tartışmak ve gerekli adımları atmak üzere Alevi örgütlerinin temsilcileri vakit kaybetmeden bir masa etrafında toplanmalı. Gerek geçmişte, gerekse bugün dahi, Alevileri yakından ilgilendiren gündemlere karşı ortak tepki oluşturma konusunda, refleksiz durumumuz açılmalıdır.
  3. Tüm Alevi toplumuna zarar vermekte olan örgüt içi ve örgütler arası kavgalara son vermek ve karşılıklı güven ortamını tesis etmek amacıyla, ilgili taraflar bir masa etrafında iyi niyet çerçevesinde, uzlaşmaya dönük görüşmelere başlamalı.
  4. Örgüt içi demokrasiyi sağlamanın ve katılımcı ruhu geliştirmenin en önemli yollarından biri, farklı görüşlerin dernek organlarında temsil edilmesine olanak vermektir. Bu nedenle, dernek tüzükleri, farklı görüşlerin karar organlarında temsil edilmesini sağlayan nisbi temsil esasına dayalı seçim sistemine uygun biçimde düzenlenmeli.
  5. Halkın ve üyelerin katkıları ile toplanan kaynakların doğru kullanılmasını sağlamak için, daha etkili düzenlemeler ve daha titiz denetimler getirilmelidir. Kaynaklarımızı örgütlerimizin fikirsel kapasitelerini artırmaya yönelik kullanmak ve eğitime aktarmak için önceliklerimizi tesbit etmek gerekir.
  6. Alevilerle ilgili ulusal ve uluslararası düzenlemeler, (AB süreci) kararlar ve uygulamalar, açıklamalar, örgütlerimiz tarafından yakından izlenmeli ve eş zamanlı refleks gösterilmesini sağlayacak kurumsal mekanizma oluşturulmalıdır.
  7. Örgütlerimizin olanakları ve sorumlulukları genişletilerek yasal güvencelere kavuşturulmalı.
  8. Alevi örgüt temsilcilerinin ve uzmanların ortak katılımıyla belli süreleri ve belli hedefleri kapsayan uzun vadeli ulusal çalışma programlar hazırlanmalı ve uygulamalar yakından izlenmeli.
  9. Aleviler olarak, Alevilerin sorununu, Türkiyedeki mevcut siyasetin kirlenmişleğinden, demokrasi ve insan hakları ihlalindeki politikalardan kaynaklandığını biliyoruz. Çözümünü Türkiyede verilmekte olan demokrasi ve barış mücadelesinin içerisinde, diğer demokrasi ve barış güçleri ile yan yana durmakla elde edebiliriz. Aleviler olarak taleplerimizi bu ülkede siyasi ve ekonomik baskı altında yaşayan işçinin, köylünün, öğrencinin, kadının, memurun, savaş karşıtlarının, insan hakları savunucuların, sendikaların mücadeleleri ile buluşturmadan, birlikte mücadele edilmeden, Alevilerin kendi sorunlarını çözmesi mümkün değildir. Çünkü herkesin talebinde ortak ve vazgeçilmez ortak unsurlar var; EŞİTLİK, DEMOKRASİ ve BARIŞ.
  10. Derhal geleneksel bir ALEVİ FORUMU örgütlenmelidir. Uluslararası katkılımla oluşabilecek ve her yıl iki kez (Nisan-Kasım olabilir) düzenlenmesinde fayda gördüğüm bu ALEVİ FORUMU, Avrupa’da ve Türkiye’deki Alevi örgütlenmelerinin temsilcileri, fikir kadroları, bilgi ve akademisyen, aydın kimliğinden yararlanacağımız fikir insanlarınında katılımına açık biçimde örgütlenebilir. ALEVİ FORUMU ile Alevi örgütlerinin içinde bulunduğu durumu ve geleceğe dönük çalışma ve vizyonlarını oluşturması için katkı sunması hedeflenmelidir.”Şimdi bizim aramızaYola boyun eğen gelsinDoğrulayıp öz nefsiniHakikatı bilen gelsin” Son söz olmasa da Bu ve benzer sorunların çözümüne dair düşünce önerilerin, Alevi örgütlerin gündemine getirilmesi ve çözüme kavuşturulması yönünde, herkesin ortak çaba göstermesi Alevilerin ve kurumlarının geleceği açısından tarihi bir sorumluluktur. Böyle bir sorumluluğu yüreğinde hissedenlerin görev başında olması dileği ile….

Turan Eser PSAKD MYK Üyesi
turaneser@pirsultan.org

30.08.2004

Hasan Kaya Alevimde Isınırsın Türkiye

0

Beni tanırsan
Öfkemden tanırsın
Sıkılı yumruklarımda
Solan güllerle gelirim
Ve bir sabah vakti
En üşümüş türkü
Sokulurken koynuma
Beni türkülerle vurursun.

Beni tanırsan
Bir alnımdaki aktan
Bir de dokundukça açılan,
Yaramdan tanırsın.
Sivas’tan geçtim
Ellerimde semah
Dilimde türküler

Beni bilirsen
Bir küllerimden bilirsin
Bir de sana sevdamdan.
Boynumda ilmik
Ben Pir Sultan
Ben Deniz…
Yanarım sana
Alevimde ısınırsın Türkiye

Halil Nebiler – Esra Cengiz  Alevilik kuşatma altında

0

AVRUPA BİRLİĞİ ALEVİLİK VE HAK İHLALLERİ  (1 )
Bu Ağustos ayında da, yıllardan beri uygulanan bir program / izlence yinelenecek. Bir inanç önderi adına Hacı Bektaş ilçesinde düzenlenen ve binlerce insanın yeni bir şeyler bulmak / görmek amacıyla katıldığı “kültür-sanat etkinlikleri” bir kültür ortamı olmaktan çok, önceki yılların izlencesinin yeniden gösteriminden öteye geçememektedir. Hatta belediye yönetimlerine bağlı olarak, zaman zaman da daha geri noktalara düşmektedir.  Özellikle seçimli yıllarda siyasetçiler için kendiliğinden oluşmuş miting alanına dönüştüğünden propaganda kaçırılmaz bir fırsat olmaktadır. Ansiklopedik ve bilimsel olmayan bilgilerle Alevilere övgü dizme yeri… Oysa hiç birisinin parti programında Alevilik ve Alevilerle ilgili, sorunlarına ciddi çözüm arayışı yok.    Öte yandan basında, çoğu ivedilikle hazırlatılmış ısmarlama, bilimsellikten, tarihsel gerçeklerden uzak dizi yazıları…  

Ama çözüm bekleyen konulara değinen yok. Örneğin, 1925 yılında kapatılan ve 1964 tarihinde de müzeye dönüştürülen ve Alevilerce bir “serçeşme” olarak kabul edilen dergahın Hacı Bektaş Belediyesi’ne bırakılması yıllardan beri söz verilmesine karşın yerine getirilmemektedir.  Daha da önemlisi Alevilerin ve Aleviliğin köklü çözüm bekleyen sorunları var. Artık Aleviler deyiş söylemenin, semah dönmenin ve cem tutmanın bir çözüm olmadığının, sorunlarının çözümünün toplumun demokratikleşmesine ve özgür / eşit bireyler durumuna gelmelerine, bunun için de yönetim erkinin “tek inanç” anlayışını terk etmesine bağlı olduğunun ayırdındalar.  Ayrıca Avrupa Birliğine girmek için yapılan bazı yasal düzenlemelerin / değişikliklerin içselleştirilmesi, uygulanması bir yana, Aleviler için ne getirdiğinin masaya yatırılarak değerlendirmesi, konunun çeşitli yönlerden ele alınması gerekmektedir.

Alevilik, Orta Asya, Ön Asya , Orta Doğu ve Mezopotamya kökenli birçok öğreti ve kültürün, çok ve tek tanrılı dinlerin ve inançların öğreti ve kültürün Anadolu’da yeniden biçimlenmesiyle oluşmuş, bir süreç sonunda kendi kendini yaratmış, bağdaştırmacı/senkretik bir inanç sistemi , toplumsal ve tarihsel bir olgu, bir gerçekliktir. Sünnilik/ ortodoksi “ilm-i ilahi” yi, öbür dünyayı, ümmetçi bir toplumu, kaderciliği ve dogmatizmi esas alırken, Alevilik “ilm-i insan”ı, bu dünyayı, sosyal toplumu gelişim, değişim eşit bölüşümü esas alan ve “insan”ı merkeze koyan bir inanç ve öğretidir. Özetle; Tanrıyı, evreni ve insanı kendince algılama ve yorumlama biçimidir. Bu yönleriyle de Anadolu’nun yadsınamaz bir gerçekliği ve kültürünün temel taşlarından biridir. Tüm bunlara karşın her dönemde (Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet) siyasal erkin genel ve değişmez eğilimi “tek etnik yapı” ve “tek inanç” olup, bu yaklaşım ve anlayış Anadolu’nun tarihsel ve toplumsal gerçeklerine ters düşer.

Çünkü Anadolu, bir uygarlıklar beşiği ve kavşağı, bir inançlar ve kültürler çeşitliliğinin coğrafyasıdır. Aslında, Cumhuriyet yönetiminin yeni olarak ilan ettiği ideolojilerin arkasında Osmanlı’dan devraldığı statü toplumunun değerlerini koruma anlayışı sürmektedir. Bu “tekçi anlayış” ve bu anlayışa göre yapılanma, yapıyı ve kurumları sürdürmeye yönelik hukuk düzeni ve yasalar, yaklaşımlar, toplumsal barışı bozan temel yanlışların kaynağıdır. Oysa insanlık tarihten; Tekçi anlayış ve uygulamalar, zorun ve baskıcı sistemlerin, otoriter yönetimlerin düşünsel beslenme kaynağıdır. Böylesi bir coğrafyada “tek etnik yapı” ya da “tek inanç”tan söz etmek olanaksızdır. Bu durum/ çeşitlilik/ çoğul yapı bir zenginlik kaynağı ve bu zenginliğin yarattığı olumlu bir dinamizmdir.
Çoğulculuk ve çeşitlilik bir zenginlik olup günümüz dünyasında kültürel, dilsel ve dinsel açılardan homojen/ uyuşumlu bir ülke kalmamış, gerçeklerini öğrenmiş bulunmaktadır.  Eğer bir inanç ve felsefi düşünce, en değerli varlık olarak “insan”ı görüyor ve “insan sevgisi”nin en üstün değer olduğunu kabul ediyorsa hiçbir inanç ve kültürü diğerlerinden üstün göremez. Kendisini “asıl öğe”, “biz” görüp, kendi gibi düşünmeyen ve inanmayanı da “öteki” sayamaz. Çoğulculuk günümüzün yadsınamaz bir gerçekliği olarak dar düşünce kalıplarını zorlamaktadır. Bu konuda değişim ve gelişime insanın toplumun ve Devletin demokratikleşmesi ve demokrasi kültürünün içselleştirilmesine bağlıdır.  Çözüm yolu, 80 yıllık Cumhuriyet’in günümüzde geçerliliğini yitirmiş tekçi anlayış, kurumlar ve yapısının toplumsal ve tarihsel gerçekler doğrultusunda değiştirilmesi , özetle Cumhuriyet’in demokratikleşmesinden geçmektedir.  Genelde Devletler merkeziyetçi yapıdadırlar.

Model/ kurgu/paradigma bu anlayışa göredir. Merkeziyetçiliğin tonu da ülkelere göre değişmekte olup, o ülkenin jeostratejik durumu, etnik ve inanç yapısı tarih gibi etkenlere göre değişir. Artık uzlaşarak, ortak paydalar bularak, temel mutabakatlar sağlanarak birlikte –bir arada yaşamanın yollarının arandığı bir dünyada yaşıyoruz. Bugün kuşku ve korkulardan kurtularak “alt kimlik ve kültürleri” bir bölünme/parçalanma nedeni görmeden önce kafaları /mentaliteyi , sonra da yasalar, kurumlar ve yapıyı değiştirerek aslında geç kalınmış değişiklikleri bütünsellik içinde gerçekleştirerek, gelişimin sağlanması gerekiyor. Ayrıca, yasalarda değişiklik yapmak yetmiyor, içtenlikli uygulamalar da kaçınılmaz bir zorunluluk ve görev olarak karşımıza çıkıyor. Önümüzde yol gösterenimiz/kılavuzumuz da var: Kopenhag Kriterleri. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden Kopenhag Kriterleri’ne geliş sürecinde temel sorun, erki elinde bulunduran siyasal örgütlenme olan Devlet karşısında “insanın nasıl korunacağı ve özgürleşeceği” olmuştur. Oluşturulmak istenen “insanlığın ortak değerleri” ise Kopenhag Siyasal Ölçütleri’nde de belirtildiği gibi; Demokrasi, Hukukun üstünlüğü,İnsan hakları,Azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasıyla, bu hakları güvence altına alan kurumların istikrarının sağlanması olup, bu dört temel öğeden birisi olmazsa, diğerleri de hiçbir anlam ifade etmemektedir.  Dört temel ölçüt açısından bakıldığında, tüm bireylerin dil, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce, din ve inanca dayanan ayrım ve ayrımcılığa maruz kalmadan, taraf olunan uluslararası sözleşmelere uyulması, temel hak ve özgürlüklere sahip olmaları için yasal düzenleme yapılması ve uygulamaların güvence altına alınması da istenmektedir.

 Günümüzde uluslararası ve ulusal düzeyde/düzlemde üzerinde en çok durulan ve tartışılan bir konu da “azınlıklar” konusudur. Dünyanın her yerine “azınlık” vardır ve sosyolojik bir gerçekliktir.  “Azınlık” kavramına, 1923 Lozan Antlaşması’ndaki anlayış ve yaklaşım sınırlarını ve kapsamını aşarak yalnız etnik anlamda değil, dil, din, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce ve inanca dayalı ayrımcılığın önlenmesi için yeni bir yorum getirilmiştir. Bazı ülkelerde otokton /yerli halkların hak ihlallerine uğraması, göçmenler, göçmen işçiler, sığınmacılar ve diğer sosyolojik gruplar yeni “azınlık” kategorisini oluşturmuşlardır.  “Azınlık” tanımı konusunda bugüne değin bir uzlaşma sağlanamamış olmasına, 1978’den beri nesnel ve öznel ölçütleri eleştiri almasına karşın genel kabul gören tanım şudur: “Bir Devletin nüfusunun geri kalanına göre sayıca az olan, egemen durumda bulunmayan –o Devletin vatandaşları olan- üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumaya yönelik örtük de olsa bir dayanışma duygusu gösteren bir grup.”  BM Dinsel Özgürlükler özel raportörü Abdullah Amor’un 1997 yılı ziyaretinden sonra hazırladığı raporda Müslüman olmayan azınlıklar ile Alevilere yönelik ayrımcı, adil ve eşit olmayan düzenleme ve uygulamalara değindikten sonra “Devlet –din işlerine gelince Anayasa, laiklik prensibini benimsemiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu ilkeyi yansızlık ilkesine göre yorumlamıştır. Bu ilkeye göre din, bir yanıyla bireyseldir, diğer yanıyla ise dini inançların açığa vurulması, kamu düzeninin korunması, güvenlik ve kamu yararı gibi belli koşullarda Devlet tarafından sınırlanabilir. Bu, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygundur.  Bununla birlikte laikliği, yansızlık ilkesi üzerine oturtan bu yaklaşım bazı Anayasal ve yasal hükümlerle çelişki içinde görülmektedir. Gerçekten de bu sonuçlar, bir İslam Dini yapılanması olan ve ölçüsüz dinsel yönetim yetkileriyle donatılan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılıyla Devlete, inancın açığa vurulmasını keyfince yönlendirmesini ve İslam’ın nihai olarak bir Devlet işi olduğunun anlaşılmasını sağlayacak biçimde yetkilendirilmiş görülmektedir.

 Buna, din ve ahlak öğretimi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örgütlenmesi ve çalışmaları örneklerinde olduğu gibi pratikte Alevilerinki dahil tüm diğer yorumları dışlayarak sadece Hanefi-İslam öğretisini ileten Devletin tutumu eklenmelidir.” denilmektedir.  Aleviler de, gerek tüm azınlıklar için geçerli olan BM İnsan Hakları Komisyonu’nca hazırlanan 1992 tarihli bildirgede belirtilen, gerekse diğer uluslararası belgeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları doğrultunda ortaya çıkan; Varlıklarının korunması, Dışlanmama,Ayrımcılığa uğramama,Zaman içinde eritilmeme (asimile edilmeme),koşullarına uyulmasını istemektedirler .Din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusundaki eşitsiz, tek yönlü uygulama ve “hak ihlalleri”nin anlaşılabilmesi için şu anda yürürlükte olan yasa, çeşitli düzenleme ve uygulamalarla uluslararası belgeleri ve AB’nin yaklaşımlarını karşılaştırmak gerekmektedir. AVRUPA BİRLİĞİ VE ALEVİLİK AB Komisyonu Haziran / 1998 tarihinde yaptığı Cardiff Zirvesi’nden sonra Türkiye hakkında rapor hazırlayarak, bu raporu Ekim / 1998 ‘de AB Konseyi’ne sunmuş olup, bu ve bundan sonraki düzenli ilerleme raporlarında din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusunda Alevilerle ilgili olarak; 1998 Yılı İlerleme Raporu’nda ” Türkiye’nin Alevi Müslümanları en az 12 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. Sünni din adamlarının aksine, hükümetten maaş alan Alevi din adamları yoktur.” 1999 Yılı İlerleme Raporu’nda “Din özgürlüğü bakımından Lozan Antlaşması ile tanınan dinsel azınlıklar ve diğer dinsel azınlıklar arasında bir muamele farklılığı hala mevcuttur.” 2000 Yılı İlerleme Raporu’nda “Alevilere yönelik resmi yaklaşımda her hangi bir değişiklik olmadığı görülmektedir.

 Alevilerin şikayetleri yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfların inşaası için mali destek sağlanması yanında, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini yansıtmayan zorunlu din eğitimi verilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konular son derece duyarlı, ancak bunlar hakkında açık bir tartışmaya girmek mümkün olmalıdır.” 2001 Yılı İlerleme Raporu’nda “Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumunda iyileşme olmamıştır. Alevilere yönelik resmi yaklaşım değişmemiştir. Alevilerin sorunlarına Diyanet İşleri Başkanlığı’nca ilgi gösterilmemiştir. Alevilerin şikayetleri, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimi verilmesiyle ve yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfları için mali destek sağlanmasıyla ilgilidir.” 2002 Yılı İlerleme Raporu’nda “Şubat ayında Alevi ve Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği, Anayasa’nın 14 ve 24.maddeleri ve Dernekler Yasası’nın 5.maddesi uyarınca , Alevi ve Bektaşi adı altında dernek kurulamayacağı gerekçesiyle mahkemece kapatılmasına karar verilmiştir. Derneğin başvurusu üzerine kararın uygulanması Yargıtay kararına kadar bekletilmektedir. (….)  Zorunlu din dersleri, farklı dinlere ait açıklamalar içermektedir, ancak bu açıklamaların çoğu dini azınlıklarca subjektif ve yanlış bulunmaktadır. (….)  Aleviler konusunda gelişme olmamıştır.” 2003 Yılı İlerleme Raporu’nda “Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumuna ilişkin olarak, Aleviler konusunda bir değişme olmamıştır. Nisan /2003 ‘te daha önce kurulu bulunan Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliği’ne, çalışmalarını sürdürmesine olanak tanıyacak bir hukuksal statü tanınmıştır. Bununla birlikte Alevilerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmesi ve Alevi kimliğinin okullardaki zorunlu din eğitiminde tanınmaması konusunda sorunlar sürmektedir.” denilmektedir. SONUÇ AB Komisyonu’nca hazırlanan İlerleme Raporları’nda Lozan Antlaşması’nda azınlık olarak kabul edilen, gayrı müslimler ve azınlık olarak kabul edilmeyen Süryanilerle ilgili olarak geniş ve ayrıntılı açıklamalar yapılmasına karşın, sayıları onlarca milyonu bulan Aleviler hakkında zaman zaman bir paragraf ya da bir satır açıklama yapılmaktadır. Ayrıca açıklamalar Alevi örgütlerinin yıllardan bu yana ileri sürdükleri ve savundukları görüşleri de yansıtmamaktadır. ULUSAL DÜZENLEMELER / YASALAR ANAYASA Cumhuriyetin nitelikleri Madde : 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Kanun önünde eşitlik Madde : 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. Din ve vicdan hürriyeti Madde : 24 – Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma Madde : 90 – /son fıkra Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Diyanet İşleri Başkanlığı Madde : 136 – Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir. 633 SAYILI DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI KURULUŞ VE GÖREVLERİ HAKKINDA YASA Madde : 1- İslam Dini’nin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI Madde: 89 – Siyasi partiler, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemez. 442 SAYILI KÖY YASASI Madde : 2 – Cami, mektep, otlak, yaylak, baltalık gibi orta malları bulunan ve toplu veya dağınık evlerde oturan insanlar bağ ve bahçe ve tarlalarıyla birlikte bir köy teşkil ederler. (…) Madde : 13- Köylünün Mecburu İşleri Şunlardır  (…)  14 – Köyde bir mescit yapmak ( yeniden yapılacak ise köy meydanının bir tarafına yapılacaktır.) 1587 SAYILI NÜFUS YASASI Madde : 43 – Aile kütükleri; ailenin bütün fertlerinin cinsiyetini, adı, soyadı, baba ve anası adıyla soyadlarını, sağ olup olmadıklarını, il ve ilçe itibarıyla doğum yeri ve tarihlerini, vücutlarındaki belirli değişikliklerini, dinini, okur-yazar olup olmadıklarını, medeni hallerini ve diğer şahsi hal değişikliklerini ihtiva eder. (…) 6785 / 3194 / 4928 SAYILI İMAR YASASI Madde : 18  (…)  Düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan yerlerin ihtiyacı olan yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumi hizmetlerden ve bu hizmetlerle ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamaz. (…) 2981 SAYILI İMAR VE GECEKONDU MEVZUATINA AYKIRI YAPILARA UYGULANACAK BAZI İŞLEMLER VE 6785 SAYILI İMAR YASASI’NIN BİR MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKINDA YASA Ek Madde : 3 – ( 22.5.1986- 3290 Sayılı Yasa madde :15)  İbadet yerleri, mescit, türbe gibi yerlerin sınırları içinde kalan veya bu yerlerin sınırları içinde kalmamakla beraber eserlerin bütünlüğünü bozan yapılar korunamayacak yapılar olup, bunlara tapu veya tapu tahsis belgesi verilmez. Ancak, bu hak sahiplerine başka yerden öncelikle arsa tahsis edilir. 3402 SAYILI KADASTRO YASASI Kamu Malları : Madde : 16- Kamunun ortak kullanılmasına veya bir kamu hizmetinin görülmesine ayrılan yerlerle Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerlerden; a)Kamu hizmetinde kullanılan bütçelerinden ayrılan ödenek veya yardımlarla yapılan resmi bina ve tesisler ( Hükümet, belediye, karakol, okul binaları, köy odası, hastane veya diğer sağlık tesisleri, kütüphane, kitaplık, namazgah, cami, genel mezarlık, çeşme, kuyular, yunak ile kapanmış olan yollar, meydanlar, pazar yerleri, parklar ve bahçeler ve boşluklar ve benzeri hizmet malları) kayıt, belge veya özel kanunlarına göre Hazine, kamu kurum ve kuruluşları, belediye, köy veya mahalli idari , birlik, tüzel kişiliği adlarına tesbit olunur. (…) 667 SAYILI TEKKE VE ZAVİYELERLE TÜRBELERİN SEDDİNE VE TÜRBEDARLAR İLE BİR TAKIM ÜNVANLARIN MEN VE İLGASINA DAİR YASA Madde : 1- Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle, gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilumum tekke ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temmellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulu mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir. Alelumum tarikatlerle şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimali ile bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaata müstenit olanlarla bilumum sair türbeler mesdut ve türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olamamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdi ile cezalandırılır. 765 SAYILI TÜRK CEZA YASASI Din Hürriyeti Aleyhinde Cürümler Madde : 175 – ( Değişik : 20.05.1987 –3369/1 md.) Dinlerden birine ait dini işleri veya ibadet veya ayinin yapılmasını men ve ihlal eden kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve beş bin liradan yirmi beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir. Fiilin işlenmesi sırasında cebir, şiddet, tehdit veya hakaret vaki olmuş ise, faile bir yıldan iki yıla kadar hapis ve on bin liradan elli bin liraya kadar para cezası verilir. Allah’a veya dinlerden veya bu dinlerin peygamberlerinden veya kutsal kitaplarından veya mezheplerinden birine hakaret eden veya bir kimseyi dini inançlarından veya mensup olduğu dinin emirlerini yerine getirmesinden veya yasaklarından kaçınmasından dolayı kınayan veya tezyif veya tahkir eden veya alaya alan kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve beş bin liradan yirmi beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir. Üçüncü fıkrada yazılan suçlar, basın ve yayın yoluyla işlenirse ceza bir misli artırılarak hükmolunur. Birinci fıkrada yazılı suçların basın ve yayın yoluyla teşvik ve tahrik edilmesi halinde aynı ceza uygulanır. BAKANLAR KURULU KARARI  Karar Sayısı : 2002/ 4100 Elektrik abonesi bazı kişi ve kuruluşların 8.1.2002 tarihli 4736 sayılı kanunun 1 inci maddesinin birinci fıkrası hükmünden muaf tutulması ve uygulama esaslarının düzenlenmesine ilişkin ekli kararın yürürlüğe konulması; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 15.03.2002 tarihli 4522 sayılı yazısı üzerine, 4736 Sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile 8.6.1984 tarihli ve 233 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 35 inci maddesine göre Bakanlar Kurulu’nca 12.4.2002 tarihinde kararlaştırılmıştır. Tanımlar Madde : 1…………………………… İndirimli Tarifeden yararlanan kişi ve kurumlar Madde : 2 – a)…………………….. f) İbadethaneler ( cami, mescit, kilise, havra ve sinagog ) ve genel aydınlatma yerleri (il, ilçe, belde ve köylerdeki cadde ve sokak ile kamuya ait ücretsiz girilen park ve bahçe gibi halka açık yerler.) Madde : 3- a) ……………………. f) 2002 yılı içerisinde bu Karar’ın 2 nci maddesinin (f) bendinde belirtilen abone gruplarına ilişkin ölçü sistemlerinin tesis edilmesini takiben, genel aydınlatma yerlerinin elektrik enerjisi yıllık giderleri belediye sınırları içerisinde ilgili belediye, belediye sınırları dışında ilgili özel idare bütçesinden, ibadethanelerin elektrik enerjisi yıllık giderleri de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın takip eden yılı bütçesinden konularak ödeneklerden karşılanır.  İbadethane ve genel aydınlatma yerlerine 19.1.2002 tarihinden itibaren içme ve kullanım suyu abone grubu ortalama satış fiyatı uygulanır.  2002 yılı içerisinde ibadethane ve genel aydınlatma yerleri için ölçülen tüketim bedeli gelir kaybı tutarı olarak belirlenir.  Avrupa Birliği sürecinde bazı yasalarda değişiklik yapılarak yeni düzenlemelere gidilmişse de temel yaklaşımda bir değişiklik olmamıştır. Çoğu yasa maddelerinde “cami sözcüğü çıkarılıp, yerine “ibadethane” ya da “ibadet yeri” konmuşsa da, bunlardan amacın yine “cami” olduğu bu Bakanlar Kurulu Kararı’ndan açıkça anlaşılmaktadır. 2002 / 4100 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nda ibadet yeri olarak cami, mescit, kilise, havra ve sinagog sayılmasına karşın “cemevi” sayılmamıştır. Oysa “cemevi” Alevilerin inanç ve kültürlerini yaşattıkları önemli bir inanç kurumudur. ULUSLARARASI BELGELER İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ Paris / 1948 Madde : 2/ 1- Herkes ırk,renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir. Madde : 18 – Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancının tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla açıklama serbestliğini kapsar. Madde : 26 – (…) Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletler’in barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir. Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir. AVRUPA İNSAN HAKLARINI VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERİ KORUMA SÖZLEŞMESİ  Roma / 1950 Madde: 9/1- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din ya da inancını değiştirme özgürlüğü ile din ile inancını tek başına ya da topluca ve açık ya da özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve gözetme yoluyla açıklama özgürlüğünü de kapsar.  2- Din ve inancı açıklama özgürlüğü, ancak demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin gerekleri, kamu düzeninin, genel sağlık ve ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olan ve yasayla konulan sınırlamalara bağlıdır. AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNE EK 1 NO’LU PROTOKOL Paris / 1952 Madde: 2- Hiç kimsenin eğitim hakkı yadsınamaz. Devlet, eğitim ve öğretim ile ilgili üzerine aldığı görevleri yerine getirirken anne ve babaların çocuklarına, kendi dini ve felsefi inançlarına uygun olan bir eğitim ve öğretimin verilmesini isteme hakkına saygı gösterir. EKONOMİK, TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York / 1966 Madde 2/1 (…)  2- Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler, bu Sözleşmede öne sürülen hakların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin uygulanacağını güvenceye bağlamayı üstlenir.   KİŞİSEL VE SİYASAL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York / 1976 Madde: 18/1 Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, herkesin bir dine sahip olma ya da kendi seçtiği bir inancı benimseme özgürlüğü ile din ya da inancını tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak ibadet, gözetme, uygulama ve öğretme yoluyla açıklama özgürlüğünü de içerir.  2- Hiç kimseye bir din ya da inanca sahip olma ya da seçtiği bir din ya da inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyici baskıda bulunulamaz.  3- Din ya da inanç açıklama özgürlüğüne ancak, yasayla konulan ve kamu güvenliğini, kamu düzenini ve sağlığını ya da genel ahlakı ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli olan sınırlamalar getirilebilir.  4- Bu Sözleşmeye taraf Devletler, ana babanın ve kimi durumlarda yasal vasilerin, çocuklarını kendi inançları doğrultusunda din ve ahlak eğitimi görmelerini sağlama özgürlüğüne saygı göstermeyi üstlenir. Madde: 24/1 Her çocuğun; ırk, renk, cinsiyet, dil, din,ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet ya da doğuşça herhangi bir ayrım yapılmaksızın ailesi, toplum ve Devlet tarafından erginleşmemiş konumunda olmanın gerektirdiği koruma önlemlerine hakkı vardır.  (…) HELSİNKİ SONUÇ BELGESİ Helsinki/ 1975 (10 TEMEL İLKE) 1.Devletlerin egemen eşitliği ve egemenliğin özündeki haklara saygı 2.Tehdit veya kuvvete başvurmamak 3.Sınırların dokunulmazlığı 4.Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı 5.Uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü 6.İçişlerine karışmamak 7.Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı 8.Halkların hak eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı. 9.Devletler arasında işbirliği 10.Uluslararası hukuk çerçevesinde üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi. DÜŞÜNCE, VİCDAN DİN YA DA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ DAHİL İNSAN HAKLARINA VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERİNE SAYGI  Katılan Devletler ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterir. AGİK (AGİT) PARİS ŞARTI Paris / 1990 YENİ BİR DEMOKRASİ BARIŞ VE BİRLİK ÇAĞI  (…) Her bireyin düşünce, vicdan ve din ya da inanç özgürlüğüne; ifade özgürlüğüne, dernek kurma ve sükunu bozmayan bir şekilde toplanma özgürlüğüne; yer değiştirme özgürlüğüne hakkı olduğunu ve hiç kimsenin keyfi bir şekilde tutulamayacağını ya da tutuklanamayacağını; işkence ya da öteki acımasızca, insana yaraşmayan ya da insanı alçaltan bir işlem ya da cezalandırmaya uğratılamayacağını, keza herkesin haklarını bilmeye ve haklarına dayanarak hareket etmeye; hür ve adil seçimlere katılmaya; tek başına ya da ortaklaşa mal ve mülk sahibi olmaya ve bireysel girişimlerde bulunmaya; iktisadi toplumsal ve kültürel haklardan yararlanmaya hakkı olduğunu hiçbir ayrım yapmaksızın belirtiriz.  Bir ulus içindeki azınlıkların soy, kültür, dil ve din yönünden sahip oldukları kimliğin korunacağını ve azınlıklara mensup kişilerin hiçbir ayrım yapılmaksızın kanun önünde tam bir eşitlik içinde bu kimliği serbestçe dile getirmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahip olduklarını belirtiriz.  Haklarının herhangi bir şekilde zedelenmesi karşısında herkesin ulusal ya da uluslararası her türlü etkin çarelere başvurabilmesinin sağlayacağız.  Bu ilkelere tam bir saygı, yeni Avrupa’yı üzerine kurmaya çalışacağımız sağlam bir temeldir. Devletlerimiz demokratik kazançları geri çevrilemez kılmak amacıyla birbirleriyle işbirliği edecek ve birbirlerini destekleyeceklerdir. (…) KOPENHAG TOPLUMSAL KALKINMA DEKLERASYONU Kopenhag/ 1995 FARKLI ÖZELLİKLERE SAHİP BİREY VE GRUPLARA KARŞI AYRIMCILIK YAPMAMAK, HOŞGÖRÜLÜ VE SAYGILI DAVRANMAK VE HER FARKLILIĞIN KENDİNE GÖRE BİR DEĞERİNİN OLDUĞUNU KABUL ETMEK. 73- Ulusal ve uluslararası düzeylerde, ayırımcılığı ortadan kaldırmak, farklı özelliklere sahip birey ve gruplara hoşgörülü ve saygılı davranma tavrını geliştirmek ve farklılıkların kendine göre bir değerinin olduğunu kavramak gerekmektedir. Bunun için yapılması gerekenler şunlardır: a)- Bütün biçimleriyle ırkçılık, ırkçı ayırımcılık dinsel hoşgörüsüzlük yabancı düşmanlığı ve bütün biçimleriyle toplumsal yaşantının her alanında ayırımcılık ile mücadelede gereken yasaların ve başka düzenlemelerin kabul edilerek uygulanması. (…) ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ New York/ 1959  Madde 14 /1- Taraf Devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı gösterirler.  2- Taraf Devletler, ana-babanın ve gerekiyorsa yasal vasilerin; çocuğun yeteneklerini gelişmesiyle bağdaşır biçimde haklarının kullanılmasında çocuğa yol gösterme konusundaki hak ve ödevlerine saygı gösterirler.  3- Bir kimsenin dinini ve inançlarını açıklama özgürlüğü kanunla öngörülmek ve gerekli olmak kaydıyla yalnızca kamu güvenliğiyle, düzeni, sağlık ya da ahlakı ya da başkalarının temel hakları ve özgürlüklerini korumak gibi amaçlarla sınırlandırılabilir. Madde 30- Soya, dine ya da dile dayalı azınlıkların ya da yerli halkların varolduğu Devletlerde, böyle bir azınlığa mensup olan ya da yerli halktan olan çocuk, ait olduğu azınlık topluluğunun diğer üyeleriyle birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama ve kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılamaz. DİN YA DA İNANCA DAYALI HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜK VE AYIRIMCILIĞIN KALDIRILMASI BİLDİRGESİ. New York / 1981 Madde: 1 1.Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, bir dini ya da dilediği bir inancı benimseme ve din ya da inancı tek başına yada topluca, açık yada özel olarak ibadet, gözetme, uygulama ve öğretme biçiminde açıklama özgürlüğünü de içerir. 2.Hiç kimseye, bir dini yada dilediği bir inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyecek baskıda bulunulamaz. 3.Bir kimsenin din ya da inançlarını açığa vurma özgürlüğü ancak yasa ile öngörülen ve kamu güvenliği, düzeni sağlığı yada genel ahlakı yada başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gereken sınırlamalara bağlı olabilir. Madde: 2 1.Hiç kimse , din yada başka inançtan gerekçesiyle herhangi bir Devlet, kurum, grup yada bir kimse tarafından ayırımcılık konusu olamaz. 2.Bu bildirgenin amaçları bakımından “din yada inanca dayalı hoşgörüsüzlük ve ayırımcılık” deyişi, din yada inanca dayalı olarak insan hakları ve temel özgürlüklerin eşitlik temeli üzerinde tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını önlemek yada zedelemek amaç ya da sonucuyla herhangi bir ayırım, dışlama, kısıtlama yada yeğlemede bulunmak anlamına gelebilir. Madde: 3 İnsanlar arasında din yada inanç gerekçeleriyle ayırım gözetmek, insan saygınlığına karşı bir saygısızlık ve birleşmiş milletler antlaşması ilkelerinin yadsınması niteliğinde olup, insan hakları evrensel bildirgesinde ilan edilen ve insan hakları uluslararası sözleşmelerinde ayrıntılı olarak öne sürülen insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesinde ve uluslararasında dostça ve barışçı ilişkiler için bir engel olarak kınanır. (…) Madde: 6  Bu bildirgenin 1. maddesi uyarınca ve 1. maddesinin 3. fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü hakkı ötekilerin yanı sıra a)Bir din ya da inancın gerekleri uyarınca ibadet ya da toplanma ve bu amaçla ibadet yerleri kurma ve koruma; b)Uygun yardım ve insancıl amaçlı kurumlar kurma ve koruma; c)Bir din ya da inancın tören yada törelerine ilişkin araç yada gereçleri yeterli ölçüde yapma, edinme ya da kullanma d)Bu alanlarda ilgili metinleri yazma, yayınlama ve yayma e)Bir din ya da inancı bu amaçlara uygun yerlerde öğretme; f)Bireylerden, kurumlardan gönüllü maddi ya da başka yardımlar isteme yada alma; g)Her hangi bir din ya da inancın gerekimleri ve standartlarının öngördüğü uygun liderleri yetiştirme, atama, seçme ya da yerini alacak olanı belirleme, h)Dinin ya da inancın kuralları uyarınca tatil günlerine uyma ve bayram ve törenleri kutlama; i)Din ve inanç konularında ulusal ve uluslararası düzeylerde bireylerle ve topluluklarla iletişim kurma ve sürdürme özgürlüklerini içerir. HER TÜRLÜ IRK AYIRIMCILIĞININ KALDIRILMASI ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York/ 1965  Bu Sözleşmeye Taraf Devletler,  Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın tüm insanların niteliğindeki onur ve eşitlik ilkelerine dayalı olduğunu, tüm üye Devletlerin Birleşmiş Milletlerin amaçlarından biri olan ırk, cinsiyet, dil ve din ayırımı yapılmaksızın herkes için insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel saygı görerek gözetilmesini geliştirmeyi ve özendirmeyi gerçekleştirmek üzere örgütle işbirliği içerisinde topluca ve ayrı ayrı eylemde bulunma yükümlülüğü üslendiklerini göz önüne alarak,  (…) ULUSAL AZINLIKLARIN KORUNMASINA İLİŞKİN ÇERÇEVE SÖZLEŞME Strasbourg /1995 Madde: 5/1- Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri ve kimliklerinin asli öğeleri, yani dinleri, dilleri, gelenekleri ve kültürel miraslarını korumaları için gerekli koşulları sağlamayı taahhüt ederler. Madde: 8- Taraflar ulusal azınlığa mensup her kişinin dinini yada inancını açıklama ve dini kurumlar, örgütler ve dernekler kurma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt eder. Madde: 12/1 Taraflar gerektiğinde ulusal azınlıklarını ve çoğunluğun kültür, tarih, dil ve din bilgisini geliştirmek için eğitim ve araştırma alanlarında önlem alırlar. EĞİTİMDE AYIRIMCILIĞA KARŞI SÖZLEŞME Paris /1960 Madde: 5/1. b- Ana babaların ve uygulandığı yerlerde vasilerin çocukları için önce, yetkili makamlarca konan yada onaylanan en az eğitim standartlarına uymakla birlikte kamu makamlarınca yönetilen kurumlardan başka kurumları seçme ve ikinci olarak, yasaların uygulanması uyarınca bu Devlette izlenen işlemlerle bağdaşmak koşuluyla çocukların ana baba ve vasilerinin inançlarına göre din ve ahlak eğitimi almalarını ve hiçbir kişiyi yada grubun kendi inancıyla bağdaşmayan dinsel eğitim görmeye zorlanmamasını sağlama özgürlüğüne saygı göstermek temel ilkedir. AVRUPA BİRLİĞİ TEMEL HAKLAR BİLDİRGESİ Nice / 2000 Madde: 10- Herkes düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını tek başına veya topluluk halinde, aleni veya gizli olarak ibadet etme, öğretme, uygulama ve gereklerine uyma şeklinde açığa vurma özgürlüğünü içerir. Bu hakkın kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak dini nedenlerle askerlik görevini yapmayı reddetme hakkı tanınmaktadır. ALEVİLERİN İSTEKLERİ VE BEKLENTİLERİ Uluslararası belgelere, insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı, bir toplumsal mutabakat sözleşmesi olan eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir Anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Genel İdare Yapısı’ndan çıkarılmasını, Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, Alevi köylerine zorla cami yapılması uygulamasının durdurulmasını ve cem evlerinin tanınmasını ve bunların hukuksal olarak güvence altına alınmasını, Pozitif ayrımcılık yapılamasını, “Alevi” kimliğinin tanınmasını, kendi özgünlüklerini yaşamak ve kendilerini , kendileri tanımlamak istiyorlar. Ayrıca kendi dışlarında yaratılacak / yaratılan bir temsiliyeti de istemiyorlar.

Halil Nebiler – Esra Cengiz  
Alevilik kuşatma altında
AVRUPA BİRLİĞİ ALEVİLİK VE HAK İHLALLERİ  (1 )
Bu Ağustos ayında da, yıllardan beri uygulanan bir program / izlence yinelenecek. Bir inanç önderi adına Hacı Bektaş ilçesinde düzenlenen ve binlerce insanın yeni bir şeyler bulmak / görmek amacıyla katıldığı “kültür-sanat etkinlikleri” bir kültür ortamı olmaktan çok, önceki yılların izlencesinin yeniden gösteriminden öteye geçememektedir. Hatta belediye yönetimlerine bağlı olarak, zaman zaman da daha geri noktalara düşmektedir.  Özellikle seçimli yıllarda siyasetçiler için kendiliğinden oluşmuş miting alanına dönüştüğünden propaganda kaçırılmaz bir fırsat olmaktadır. Ansiklopedik ve bilimsel olmayan bilgilerle Alevilere övgü dizme yeri… Oysa hiç birisinin parti programında Alevilik ve Alevilerle ilgili, sorunlarına ciddi çözüm arayışı yok.    Öte yandan basında, çoğu ivedilikle hazırlatılmış ısmarlama, bilimsellikten, tarihsel gerçeklerden uzak dizi yazıları…  

Ama çözüm bekleyen konulara değinen yok. Örneğin, 1925 yılında kapatılan ve 1964 tarihinde de müzeye dönüştürülen ve Alevilerce bir “serçeşme” olarak kabul edilen dergahın Hacı Bektaş Belediyesi’ne bırakılması yıllardan beri söz verilmesine karşın yerine getirilmemektedir.  Daha da önemlisi Alevilerin ve Aleviliğin köklü çözüm bekleyen sorunları var. Artık Aleviler deyiş söylemenin, semah dönmenin ve cem tutmanın bir çözüm olmadığının, sorunlarının çözümünün toplumun demokratikleşmesine ve özgür / eşit bireyler durumuna gelmelerine, bunun için de yönetim erkinin “tek inanç” anlayışını terk etmesine bağlı olduğunun ayırdındalar.  Ayrıca Avrupa Birliğine girmek için yapılan bazı yasal düzenlemelerin / değişikliklerin içselleştirilmesi, uygulanması bir yana, Aleviler için ne getirdiğinin masaya yatırılarak değerlendirmesi, konunun çeşitli yönlerden ele alınması gerekmektedir.

Alevilik, Orta Asya, Ön Asya , Orta Doğu ve Mezopotamya kökenli birçok öğreti ve kültürün, çok ve tek tanrılı dinlerin ve inançların öğreti ve kültürün Anadolu’da yeniden biçimlenmesiyle oluşmuş, bir süreç sonunda kendi kendini yaratmış, bağdaştırmacı/senkretik bir inanç sistemi , toplumsal ve tarihsel bir olgu, bir gerçekliktir. Sünnilik/ ortodoksi “ilm-i ilahi” yi, öbür dünyayı, ümmetçi bir toplumu, kaderciliği ve dogmatizmi esas alırken, Alevilik “ilm-i insan”ı, bu dünyayı, sosyal toplumu gelişim, değişim eşit bölüşümü esas alan ve “insan”ı merkeze koyan bir inanç ve öğretidir. Özetle; Tanrıyı, evreni ve insanı kendince algılama ve yorumlama biçimidir. Bu yönleriyle de Anadolu’nun yadsınamaz bir gerçekliği ve kültürünün temel taşlarından biridir. Tüm bunlara karşın her dönemde (Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet) siyasal erkin genel ve değişmez eğilimi “tek etnik yapı” ve “tek inanç” olup, bu yaklaşım ve anlayış Anadolu’nun tarihsel ve toplumsal gerçeklerine ters düşer.

Çünkü Anadolu, bir uygarlıklar beşiği ve kavşağı, bir inançlar ve kültürler çeşitliliğinin coğrafyasıdır. Aslında, Cumhuriyet yönetiminin yeni olarak ilan ettiği ideolojilerin arkasında Osmanlı’dan devraldığı statü toplumunun değerlerini koruma anlayışı sürmektedir. Bu “tekçi anlayış” ve bu anlayışa göre yapılanma, yapıyı ve kurumları sürdürmeye yönelik hukuk düzeni ve yasalar, yaklaşımlar, toplumsal barışı bozan temel yanlışların kaynağıdır. Oysa insanlık tarihten; Tekçi anlayış ve uygulamalar, zorun ve baskıcı sistemlerin, otoriter yönetimlerin düşünsel beslenme kaynağıdır. Böylesi bir coğrafyada “tek etnik yapı” ya da “tek inanç”tan söz etmek olanaksızdır. Bu durum/ çeşitlilik/ çoğul yapı bir zenginlik kaynağı ve bu zenginliğin yarattığı olumlu bir dinamizmdir.
Çoğulculuk ve çeşitlilik bir zenginlik olup günümüz dünyasında kültürel, dilsel ve dinsel açılardan homojen/ uyuşumlu bir ülke kalmamış, gerçeklerini öğrenmiş bulunmaktadır.  Eğer bir inanç ve felsefi düşünce, en değerli varlık olarak “insan”ı görüyor ve “insan sevgisi”nin en üstün değer olduğunu kabul ediyorsa hiçbir inanç ve kültürü diğerlerinden üstün göremez. Kendisini “asıl öğe”, “biz” görüp, kendi gibi düşünmeyen ve inanmayanı da “öteki” sayamaz. Çoğulculuk günümüzün yadsınamaz bir gerçekliği olarak dar düşünce kalıplarını zorlamaktadır. Bu konuda değişim ve gelişime insanın toplumun ve Devletin demokratikleşmesi ve demokrasi kültürünün içselleştirilmesine bağlıdır.  Çözüm yolu, 80 yıllık Cumhuriyet’in günümüzde geçerliliğini yitirmiş tekçi anlayış, kurumlar ve yapısının toplumsal ve tarihsel gerçekler doğrultusunda değiştirilmesi , özetle Cumhuriyet’in demokratikleşmesinden geçmektedir.  Genelde Devletler merkeziyetçi yapıdadırlar.

Model/ kurgu/paradigma bu anlayışa göredir. Merkeziyetçiliğin tonu da ülkelere göre değişmekte olup, o ülkenin jeostratejik durumu, etnik ve inanç yapısı tarih gibi etkenlere göre değişir. Artık uzlaşarak, ortak paydalar bularak, temel mutabakatlar sağlanarak birlikte –bir arada yaşamanın yollarının arandığı bir dünyada yaşıyoruz. Bugün kuşku ve korkulardan kurtularak “alt kimlik ve kültürleri” bir bölünme/parçalanma nedeni görmeden önce kafaları /mentaliteyi , sonra da yasalar, kurumlar ve yapıyı değiştirerek aslında geç kalınmış değişiklikleri bütünsellik içinde gerçekleştirerek, gelişimin sağlanması gerekiyor. Ayrıca, yasalarda değişiklik yapmak yetmiyor, içtenlikli uygulamalar da kaçınılmaz bir zorunluluk ve görev olarak karşımıza çıkıyor. Önümüzde yol gösterenimiz/kılavuzumuz da var: Kopenhag Kriterleri. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden Kopenhag Kriterleri’ne geliş sürecinde temel sorun, erki elinde bulunduran siyasal örgütlenme olan Devlet karşısında “insanın nasıl korunacağı ve özgürleşeceği” olmuştur. Oluşturulmak istenen “insanlığın ortak değerleri” ise Kopenhag Siyasal Ölçütleri’nde de belirtildiği gibi; Demokrasi, Hukukun üstünlüğü,İnsan hakları,Azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasıyla, bu hakları güvence altına alan kurumların istikrarının sağlanması olup, bu dört temel öğeden birisi olmazsa, diğerleri de hiçbir anlam ifade etmemektedir.  Dört temel ölçüt açısından bakıldığında, tüm bireylerin dil, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce, din ve inanca dayanan ayrım ve ayrımcılığa maruz kalmadan, taraf olunan uluslararası sözleşmelere uyulması, temel hak ve özgürlüklere sahip olmaları için yasal düzenleme yapılması ve uygulamaların güvence altına alınması da istenmektedir.

 Günümüzde uluslararası ve ulusal düzeyde/düzlemde üzerinde en çok durulan ve tartışılan bir konu da “azınlıklar” konusudur. Dünyanın her yerine “azınlık” vardır ve sosyolojik bir gerçekliktir.  “Azınlık” kavramına, 1923 Lozan Antlaşması’ndaki anlayış ve yaklaşım sınırlarını ve kapsamını aşarak yalnız etnik anlamda değil, dil, din, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce ve inanca dayalı ayrımcılığın önlenmesi için yeni bir yorum getirilmiştir. Bazı ülkelerde otokton /yerli halkların hak ihlallerine uğraması, göçmenler, göçmen işçiler, sığınmacılar ve diğer sosyolojik gruplar yeni “azınlık” kategorisini oluşturmuşlardır.  “Azınlık” tanımı konusunda bugüne değin bir uzlaşma sağlanamamış olmasına, 1978’den beri nesnel ve öznel ölçütleri eleştiri almasına karşın genel kabul gören tanım şudur: “Bir Devletin nüfusunun geri kalanına göre sayıca az olan, egemen durumda bulunmayan –o Devletin vatandaşları olan- üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumaya yönelik örtük de olsa bir dayanışma duygusu gösteren bir grup.”  BM Dinsel Özgürlükler özel raportörü Abdullah Amor’un 1997 yılı ziyaretinden sonra hazırladığı raporda Müslüman olmayan azınlıklar ile Alevilere yönelik ayrımcı, adil ve eşit olmayan düzenleme ve uygulamalara değindikten sonra “Devlet –din işlerine gelince Anayasa, laiklik prensibini benimsemiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu ilkeyi yansızlık ilkesine göre yorumlamıştır. Bu ilkeye göre din, bir yanıyla bireyseldir, diğer yanıyla ise dini inançların açığa vurulması, kamu düzeninin korunması, güvenlik ve kamu yararı gibi belli koşullarda Devlet tarafından sınırlanabilir. Bu, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygundur.  Bununla birlikte laikliği, yansızlık ilkesi üzerine oturtan bu yaklaşım bazı Anayasal ve yasal hükümlerle çelişki içinde görülmektedir. Gerçekten de bu sonuçlar, bir İslam Dini yapılanması olan ve ölçüsüz dinsel yönetim yetkileriyle donatılan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılıyla Devlete, inancın açığa vurulmasını keyfince yönlendirmesini ve İslam’ın nihai olarak bir Devlet işi olduğunun anlaşılmasını sağlayacak biçimde yetkilendirilmiş görülmektedir.

 Buna, din ve ahlak öğretimi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örgütlenmesi ve çalışmaları örneklerinde olduğu gibi pratikte Alevilerinki dahil tüm diğer yorumları dışlayarak sadece Hanefi-İslam öğretisini ileten Devletin tutumu eklenmelidir.” denilmektedir.  Aleviler de, gerek tüm azınlıklar için geçerli olan BM İnsan Hakları Komisyonu’nca hazırlanan 1992 tarihli bildirgede belirtilen, gerekse diğer uluslararası belgeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları doğrultunda ortaya çıkan; Varlıklarının korunması, Dışlanmama,Ayrımcılığa uğramama,Zaman içinde eritilmeme (asimile edilmeme),koşullarına uyulmasını istemektedirler .Din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusundaki eşitsiz, tek yönlü uygulama ve “hak ihlalleri”nin anlaşılabilmesi için şu anda yürürlükte olan yasa, çeşitli düzenleme ve uygulamalarla uluslararası belgeleri ve AB’nin yaklaşımlarını karşılaştırmak gerekmektedir. AVRUPA BİRLİĞİ VE ALEVİLİK AB Komisyonu Haziran / 1998 tarihinde yaptığı Cardiff Zirvesi’nden sonra Türkiye hakkında rapor hazırlayarak, bu raporu Ekim / 1998 ‘de AB Konseyi’ne sunmuş olup, bu ve bundan sonraki düzenli ilerleme raporlarında din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusunda Alevilerle ilgili olarak; 1998 Yılı İlerleme Raporu’nda ” Türkiye’nin Alevi Müslümanları en az 12 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. Sünni din adamlarının aksine, hükümetten maaş alan Alevi din adamları yoktur.” 1999 Yılı İlerleme Raporu’nda “Din özgürlüğü bakımından Lozan Antlaşması ile tanınan dinsel azınlıklar ve diğer dinsel azınlıklar arasında bir muamele farklılığı hala mevcuttur.” 2000 Yılı İlerleme Raporu’nda “Alevilere yönelik resmi yaklaşımda her hangi bir değişiklik olmadığı görülmektedir.

 Alevilerin şikayetleri yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfların inşaası için mali destek sağlanması yanında, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini yansıtmayan zorunlu din eğitimi verilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konular son derece duyarlı, ancak bunlar hakkında açık bir tartışmaya girmek mümkün olmalıdır.” 2001 Yılı İlerleme Raporu’nda “Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumunda iyileşme olmamıştır. Alevilere yönelik resmi yaklaşım değişmemiştir. Alevilerin sorunlarına Diyanet İşleri Başkanlığı’nca ilgi gösterilmemiştir. Alevilerin şikayetleri, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimi verilmesiyle ve yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfları için mali destek sağlanmasıyla ilgilidir.” 2002 Yılı İlerleme Raporu’nda “Şubat ayında Alevi ve Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği, Anayasa’nın 14 ve 24.maddeleri ve Dernekler Yasası’nın 5.maddesi uyarınca , Alevi ve Bektaşi adı altında dernek kurulamayacağı gerekçesiyle mahkemece kapatılmasına karar verilmiştir. Derneğin başvurusu üzerine kararın uygulanması Yargıtay kararına kadar bekletilmektedir. (….)  Zorunlu din dersleri, farklı dinlere ait açıklamalar içermektedir, ancak bu açıklamaların çoğu dini azınlıklarca subjektif ve yanlış bulunmaktadır. (….)  Aleviler konusunda gelişme olmamıştır.” 2003 Yılı İlerleme Raporu’nda “Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumuna ilişkin olarak, Aleviler konusunda bir değişme olmamıştır. Nisan /2003 ‘te daha önce kurulu bulunan Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliği’ne, çalışmalarını sürdürmesine olanak tanıyacak bir hukuksal statü tanınmıştır. Bununla birlikte Alevilerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmesi ve Alevi kimliğinin okullardaki zorunlu din eğitiminde tanınmaması konusunda sorunlar sürmektedir.” denilmektedir. SONUÇ AB Komisyonu’nca hazırlanan İlerleme Raporları’nda Lozan Antlaşması’nda azınlık olarak kabul edilen, gayrı müslimler ve azınlık olarak kabul edilmeyen Süryanilerle ilgili olarak geniş ve ayrıntılı açıklamalar yapılmasına karşın, sayıları onlarca milyonu bulan Aleviler hakkında zaman zaman bir paragraf ya da bir satır açıklama yapılmaktadır. Ayrıca açıklamalar Alevi örgütlerinin yıllardan bu yana ileri sürdükleri ve savundukları görüşleri de yansıtmamaktadır. ULUSAL DÜZENLEMELER / YASALAR ANAYASA Cumhuriyetin nitelikleri Madde : 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Kanun önünde eşitlik Madde : 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. Din ve vicdan hürriyeti Madde : 24 – Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma Madde : 90 – /son fıkra Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Diyanet İşleri Başkanlığı Madde : 136 – Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir. 633 SAYILI DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI KURULUŞ VE GÖREVLERİ HAKKINDA YASA Madde : 1- İslam Dini’nin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI Madde: 89 – Siyasi partiler, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemez. 442 SAYILI KÖY YASASI Madde : 2 – Cami, mektep, otlak, yaylak, baltalık gibi orta malları bulunan ve toplu veya dağınık evlerde oturan insanlar bağ ve bahçe ve tarlalarıyla birlikte bir köy teşkil ederler. (…) Madde : 13- Köylünün Mecburu İşleri Şunlardır  (…)  14 – Köyde bir mescit yapmak ( yeniden yapılacak ise köy meydanının bir tarafına yapılacaktır.) 1587 SAYILI NÜFUS YASASI Madde : 43 – Aile kütükleri; ailenin bütün fertlerinin cinsiyetini, adı, soyadı, baba ve anası adıyla soyadlarını, sağ olup olmadıklarını, il ve ilçe itibarıyla doğum yeri ve tarihlerini, vücutlarındaki belirli değişikliklerini, dinini, okur-yazar olup olmadıklarını, medeni hallerini ve diğer şahsi hal değişikliklerini ihtiva eder. (…) 6785 / 3194 / 4928 SAYILI İMAR YASASI Madde : 18  (…)  Düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan yerlerin ihtiyacı olan yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumi hizmetlerden ve bu hizmetlerle ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamaz. (…) 2981 SAYILI İMAR VE GECEKONDU MEVZUATINA AYKIRI YAPILARA UYGULANACAK BAZI İŞLEMLER VE 6785 SAYILI İMAR YASASI’NIN BİR MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKINDA YASA Ek Madde : 3 – ( 22.5.1986- 3290 Sayılı Yasa madde :15)  İbadet yerleri, mescit, türbe gibi yerlerin sınırları içinde kalan veya bu yerlerin sınırları içinde kalmamakla beraber eserlerin bütünlüğünü bozan yapılar korunamayacak yapılar olup, bunlara tapu veya tapu tahsis belgesi verilmez. Ancak, bu hak sahiplerine başka yerden öncelikle arsa tahsis edilir. 3402 SAYILI KADASTRO YASASI Kamu Malları : Madde : 16- Kamunun ortak kullanılmasına veya bir kamu hizmetinin görülmesine ayrılan yerlerle Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerlerden; a)Kamu hizmetinde kullanılan bütçelerinden ayrılan ödenek veya yardımlarla yapılan resmi bina ve tesisler ( Hükümet, belediye, karakol, okul binaları, köy odası, hastane veya diğer sağlık tesisleri, kütüphane, kitaplık, namazgah, cami, genel mezarlık, çeşme, kuyular, yunak ile kapanmış olan yollar, meydanlar, pazar yerleri, parklar ve bahçeler ve boşluklar ve benzeri hizmet malları) kayıt, belge veya özel kanunlarına göre Hazine, kamu kurum ve kuruluşları, belediye, köy veya mahalli idari , birlik, tüzel kişiliği adlarına tesbit olunur. (…) 667 SAYILI TEKKE VE ZAVİYELERLE TÜRBELERİN SEDDİNE VE TÜRBEDARLAR İLE BİR TAKIM ÜNVANLARIN MEN VE İLGASINA DAİR YASA Madde : 1- Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle, gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilumum tekke ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temmellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulu mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir. Alelumum tarikatlerle şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimali ile bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaata müstenit olanlarla bilumum sair türbeler mesdut ve türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olamamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdi ile cezalandırılır. 765 SAYILI TÜRK CEZA YASASI Din Hürriyeti Aleyhinde Cürümler Madde : 175 – ( Değişik : 20.05.1987 –3369/1 md.) Dinlerden birine ait dini işleri veya ibadet veya ayinin yapılmasını men ve ihlal eden kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve beş bin liradan yirmi beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir. Fiilin işlenmesi sırasında cebir, şiddet, tehdit veya hakaret vaki olmuş ise, faile bir yıldan iki yıla kadar hapis ve on bin liradan elli bin liraya kadar para cezası verilir. Allah’a veya dinlerden veya bu dinlerin peygamberlerinden veya kutsal kitaplarından veya mezheplerinden birine hakaret eden veya bir kimseyi dini inançlarından veya mensup olduğu dinin emirlerini yerine getirmesinden veya yasaklarından kaçınmasından dolayı kınayan veya tezyif veya tahkir eden veya alaya alan kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve beş bin liradan yirmi beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir. Üçüncü fıkrada yazılan suçlar, basın ve yayın yoluyla işlenirse ceza bir misli artırılarak hükmolunur. Birinci fıkrada yazılı suçların basın ve yayın yoluyla teşvik ve tahrik edilmesi halinde aynı ceza uygulanır. BAKANLAR KURULU KARARI  Karar Sayısı : 2002/ 4100 Elektrik abonesi bazı kişi ve kuruluşların 8.1.2002 tarihli 4736 sayılı kanunun 1 inci maddesinin birinci fıkrası hükmünden muaf tutulması ve uygulama esaslarının düzenlenmesine ilişkin ekli kararın yürürlüğe konulması; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 15.03.2002 tarihli 4522 sayılı yazısı üzerine, 4736 Sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile 8.6.1984 tarihli ve 233 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 35 inci maddesine göre Bakanlar Kurulu’nca 12.4.2002 tarihinde kararlaştırılmıştır. Tanımlar Madde : 1…………………………… İndirimli Tarifeden yararlanan kişi ve kurumlar Madde : 2 – a)…………………….. f) İbadethaneler ( cami, mescit, kilise, havra ve sinagog ) ve genel aydınlatma yerleri (il, ilçe, belde ve köylerdeki cadde ve sokak ile kamuya ait ücretsiz girilen park ve bahçe gibi halka açık yerler.) Madde : 3- a) ……………………. f) 2002 yılı içerisinde bu Karar’ın 2 nci maddesinin (f) bendinde belirtilen abone gruplarına ilişkin ölçü sistemlerinin tesis edilmesini takiben, genel aydınlatma yerlerinin elektrik enerjisi yıllık giderleri belediye sınırları içerisinde ilgili belediye, belediye sınırları dışında ilgili özel idare bütçesinden, ibadethanelerin elektrik enerjisi yıllık giderleri de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın takip eden yılı bütçesinden konularak ödeneklerden karşılanır.  İbadethane ve genel aydınlatma yerlerine 19.1.2002 tarihinden itibaren içme ve kullanım suyu abone grubu ortalama satış fiyatı uygulanır.  2002 yılı içerisinde ibadethane ve genel aydınlatma yerleri için ölçülen tüketim bedeli gelir kaybı tutarı olarak belirlenir.  Avrupa Birliği sürecinde bazı yasalarda değişiklik yapılarak yeni düzenlemelere gidilmişse de temel yaklaşımda bir değişiklik olmamıştır. Çoğu yasa maddelerinde “cami sözcüğü çıkarılıp, yerine “ibadethane” ya da “ibadet yeri” konmuşsa da, bunlardan amacın yine “cami” olduğu bu Bakanlar Kurulu Kararı’ndan açıkça anlaşılmaktadır. 2002 / 4100 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nda ibadet yeri olarak cami, mescit, kilise, havra ve sinagog sayılmasına karşın “cemevi” sayılmamıştır. Oysa “cemevi” Alevilerin inanç ve kültürlerini yaşattıkları önemli bir inanç kurumudur. ULUSLARARASI BELGELER İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ Paris / 1948 Madde : 2/ 1- Herkes ırk,renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir. Madde : 18 – Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancının tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla açıklama serbestliğini kapsar. Madde : 26 – (…) Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletler’in barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir. Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir. AVRUPA İNSAN HAKLARINI VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERİ KORUMA SÖZLEŞMESİ  Roma / 1950 Madde: 9/1- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din ya da inancını değiştirme özgürlüğü ile din ile inancını tek başına ya da topluca ve açık ya da özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve gözetme yoluyla açıklama özgürlüğünü de kapsar.  2- Din ve inancı açıklama özgürlüğü, ancak demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin gerekleri, kamu düzeninin, genel sağlık ve ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olan ve yasayla konulan sınırlamalara bağlıdır. AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNE EK 1 NO’LU PROTOKOL Paris / 1952 Madde: 2- Hiç kimsenin eğitim hakkı yadsınamaz. Devlet, eğitim ve öğretim ile ilgili üzerine aldığı görevleri yerine getirirken anne ve babaların çocuklarına, kendi dini ve felsefi inançlarına uygun olan bir eğitim ve öğretimin verilmesini isteme hakkına saygı gösterir. EKONOMİK, TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York / 1966 Madde 2/1 (…)  2- Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler, bu Sözleşmede öne sürülen hakların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin uygulanacağını güvenceye bağlamayı üstlenir.   KİŞİSEL VE SİYASAL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York / 1976 Madde: 18/1 Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, herkesin bir dine sahip olma ya da kendi seçtiği bir inancı benimseme özgürlüğü ile din ya da inancını tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak ibadet, gözetme, uygulama ve öğretme yoluyla açıklama özgürlüğünü de içerir.  2- Hiç kimseye bir din ya da inanca sahip olma ya da seçtiği bir din ya da inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyici baskıda bulunulamaz.  3- Din ya da inanç açıklama özgürlüğüne ancak, yasayla konulan ve kamu güvenliğini, kamu düzenini ve sağlığını ya da genel ahlakı ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli olan sınırlamalar getirilebilir.  4- Bu Sözleşmeye taraf Devletler, ana babanın ve kimi durumlarda yasal vasilerin, çocuklarını kendi inançları doğrultusunda din ve ahlak eğitimi görmelerini sağlama özgürlüğüne saygı göstermeyi üstlenir. Madde: 24/1 Her çocuğun; ırk, renk, cinsiyet, dil, din,ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet ya da doğuşça herhangi bir ayrım yapılmaksızın ailesi, toplum ve Devlet tarafından erginleşmemiş konumunda olmanın gerektirdiği koruma önlemlerine hakkı vardır.  (…) HELSİNKİ SONUÇ BELGESİ Helsinki/ 1975 (10 TEMEL İLKE) 1.Devletlerin egemen eşitliği ve egemenliğin özündeki haklara saygı 2.Tehdit veya kuvvete başvurmamak 3.Sınırların dokunulmazlığı 4.Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı 5.Uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü 6.İçişlerine karışmamak 7.Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı 8.Halkların hak eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı. 9.Devletler arasında işbirliği 10.Uluslararası hukuk çerçevesinde üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi. DÜŞÜNCE, VİCDAN DİN YA DA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ DAHİL İNSAN HAKLARINA VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERİNE SAYGI  Katılan Devletler ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterir. AGİK (AGİT) PARİS ŞARTI Paris / 1990 YENİ BİR DEMOKRASİ BARIŞ VE BİRLİK ÇAĞI  (…) Her bireyin düşünce, vicdan ve din ya da inanç özgürlüğüne; ifade özgürlüğüne, dernek kurma ve sükunu bozmayan bir şekilde toplanma özgürlüğüne; yer değiştirme özgürlüğüne hakkı olduğunu ve hiç kimsenin keyfi bir şekilde tutulamayacağını ya da tutuklanamayacağını; işkence ya da öteki acımasızca, insana yaraşmayan ya da insanı alçaltan bir işlem ya da cezalandırmaya uğratılamayacağını, keza herkesin haklarını bilmeye ve haklarına dayanarak hareket etmeye; hür ve adil seçimlere katılmaya; tek başına ya da ortaklaşa mal ve mülk sahibi olmaya ve bireysel girişimlerde bulunmaya; iktisadi toplumsal ve kültürel haklardan yararlanmaya hakkı olduğunu hiçbir ayrım yapmaksızın belirtiriz.  Bir ulus içindeki azınlıkların soy, kültür, dil ve din yönünden sahip oldukları kimliğin korunacağını ve azınlıklara mensup kişilerin hiçbir ayrım yapılmaksızın kanun önünde tam bir eşitlik içinde bu kimliği serbestçe dile getirmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahip olduklarını belirtiriz.  Haklarının herhangi bir şekilde zedelenmesi karşısında herkesin ulusal ya da uluslararası her türlü etkin çarelere başvurabilmesinin sağlayacağız.  Bu ilkelere tam bir saygı, yeni Avrupa’yı üzerine kurmaya çalışacağımız sağlam bir temeldir. Devletlerimiz demokratik kazançları geri çevrilemez kılmak amacıyla birbirleriyle işbirliği edecek ve birbirlerini destekleyeceklerdir. (…) KOPENHAG TOPLUMSAL KALKINMA DEKLERASYONU Kopenhag/ 1995 FARKLI ÖZELLİKLERE SAHİP BİREY VE GRUPLARA KARŞI AYRIMCILIK YAPMAMAK, HOŞGÖRÜLÜ VE SAYGILI DAVRANMAK VE HER FARKLILIĞIN KENDİNE GÖRE BİR DEĞERİNİN OLDUĞUNU KABUL ETMEK. 73- Ulusal ve uluslararası düzeylerde, ayırımcılığı ortadan kaldırmak, farklı özelliklere sahip birey ve gruplara hoşgörülü ve saygılı davranma tavrını geliştirmek ve farklılıkların kendine göre bir değerinin olduğunu kavramak gerekmektedir. Bunun için yapılması gerekenler şunlardır: a)- Bütün biçimleriyle ırkçılık, ırkçı ayırımcılık dinsel hoşgörüsüzlük yabancı düşmanlığı ve bütün biçimleriyle toplumsal yaşantının her alanında ayırımcılık ile mücadelede gereken yasaların ve başka düzenlemelerin kabul edilerek uygulanması. (…) ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ New York/ 1959  Madde 14 /1- Taraf Devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı gösterirler.  2- Taraf Devletler, ana-babanın ve gerekiyorsa yasal vasilerin; çocuğun yeteneklerini gelişmesiyle bağdaşır biçimde haklarının kullanılmasında çocuğa yol gösterme konusundaki hak ve ödevlerine saygı gösterirler.  3- Bir kimsenin dinini ve inançlarını açıklama özgürlüğü kanunla öngörülmek ve gerekli olmak kaydıyla yalnızca kamu güvenliğiyle, düzeni, sağlık ya da ahlakı ya da başkalarının temel hakları ve özgürlüklerini korumak gibi amaçlarla sınırlandırılabilir. Madde 30- Soya, dine ya da dile dayalı azınlıkların ya da yerli halkların varolduğu Devletlerde, böyle bir azınlığa mensup olan ya da yerli halktan olan çocuk, ait olduğu azınlık topluluğunun diğer üyeleriyle birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama ve kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılamaz. DİN YA DA İNANCA DAYALI HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜK VE AYIRIMCILIĞIN KALDIRILMASI BİLDİRGESİ. New York / 1981 Madde: 1 1.Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, bir dini ya da dilediği bir inancı benimseme ve din ya da inancı tek başına yada topluca, açık yada özel olarak ibadet, gözetme, uygulama ve öğretme biçiminde açıklama özgürlüğünü de içerir. 2.Hiç kimseye, bir dini yada dilediği bir inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyecek baskıda bulunulamaz. 3.Bir kimsenin din ya da inançlarını açığa vurma özgürlüğü ancak yasa ile öngörülen ve kamu güvenliği, düzeni sağlığı yada genel ahlakı yada başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gereken sınırlamalara bağlı olabilir. Madde: 2 1.Hiç kimse , din yada başka inançtan gerekçesiyle herhangi bir Devlet, kurum, grup yada bir kimse tarafından ayırımcılık konusu olamaz. 2.Bu bildirgenin amaçları bakımından “din yada inanca dayalı hoşgörüsüzlük ve ayırımcılık” deyişi, din yada inanca dayalı olarak insan hakları ve temel özgürlüklerin eşitlik temeli üzerinde tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını önlemek yada zedelemek amaç ya da sonucuyla herhangi bir ayırım, dışlama, kısıtlama yada yeğlemede bulunmak anlamına gelebilir. Madde: 3 İnsanlar arasında din yada inanç gerekçeleriyle ayırım gözetmek, insan saygınlığına karşı bir saygısızlık ve birleşmiş milletler antlaşması ilkelerinin yadsınması niteliğinde olup, insan hakları evrensel bildirgesinde ilan edilen ve insan hakları uluslararası sözleşmelerinde ayrıntılı olarak öne sürülen insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesinde ve uluslararasında dostça ve barışçı ilişkiler için bir engel olarak kınanır. (…) Madde: 6  Bu bildirgenin 1. maddesi uyarınca ve 1. maddesinin 3. fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü hakkı ötekilerin yanı sıra a)Bir din ya da inancın gerekleri uyarınca ibadet ya da toplanma ve bu amaçla ibadet yerleri kurma ve koruma; b)Uygun yardım ve insancıl amaçlı kurumlar kurma ve koruma; c)Bir din ya da inancın tören yada törelerine ilişkin araç yada gereçleri yeterli ölçüde yapma, edinme ya da kullanma d)Bu alanlarda ilgili metinleri yazma, yayınlama ve yayma e)Bir din ya da inancı bu amaçlara uygun yerlerde öğretme; f)Bireylerden, kurumlardan gönüllü maddi ya da başka yardımlar isteme yada alma; g)Her hangi bir din ya da inancın gerekimleri ve standartlarının öngördüğü uygun liderleri yetiştirme, atama, seçme ya da yerini alacak olanı belirleme, h)Dinin ya da inancın kuralları uyarınca tatil günlerine uyma ve bayram ve törenleri kutlama; i)Din ve inanç konularında ulusal ve uluslararası düzeylerde bireylerle ve topluluklarla iletişim kurma ve sürdürme özgürlüklerini içerir. HER TÜRLÜ IRK AYIRIMCILIĞININ KALDIRILMASI ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ New York/ 1965  Bu Sözleşmeye Taraf Devletler,  Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın tüm insanların niteliğindeki onur ve eşitlik ilkelerine dayalı olduğunu, tüm üye Devletlerin Birleşmiş Milletlerin amaçlarından biri olan ırk, cinsiyet, dil ve din ayırımı yapılmaksızın herkes için insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel saygı görerek gözetilmesini geliştirmeyi ve özendirmeyi gerçekleştirmek üzere örgütle işbirliği içerisinde topluca ve ayrı ayrı eylemde bulunma yükümlülüğü üslendiklerini göz önüne alarak,  (…) ULUSAL AZINLIKLARIN KORUNMASINA İLİŞKİN ÇERÇEVE SÖZLEŞME Strasbourg /1995 Madde: 5/1- Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri ve kimliklerinin asli öğeleri, yani dinleri, dilleri, gelenekleri ve kültürel miraslarını korumaları için gerekli koşulları sağlamayı taahhüt ederler. Madde: 8- Taraflar ulusal azınlığa mensup her kişinin dinini yada inancını açıklama ve dini kurumlar, örgütler ve dernekler kurma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt eder. Madde: 12/1 Taraflar gerektiğinde ulusal azınlıklarını ve çoğunluğun kültür, tarih, dil ve din bilgisini geliştirmek için eğitim ve araştırma alanlarında önlem alırlar. EĞİTİMDE AYIRIMCILIĞA KARŞI SÖZLEŞME Paris /1960 Madde: 5/1. b- Ana babaların ve uygulandığı yerlerde vasilerin çocukları için önce, yetkili makamlarca konan yada onaylanan en az eğitim standartlarına uymakla birlikte kamu makamlarınca yönetilen kurumlardan başka kurumları seçme ve ikinci olarak, yasaların uygulanması uyarınca bu Devlette izlenen işlemlerle bağdaşmak koşuluyla çocukların ana baba ve vasilerinin inançlarına göre din ve ahlak eğitimi almalarını ve hiçbir kişiyi yada grubun kendi inancıyla bağdaşmayan dinsel eğitim görmeye zorlanmamasını sağlama özgürlüğüne saygı göstermek temel ilkedir. AVRUPA BİRLİĞİ TEMEL HAKLAR BİLDİRGESİ Nice / 2000 Madde: 10- Herkes düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını tek başına veya topluluk halinde, aleni veya gizli olarak ibadet etme, öğretme, uygulama ve gereklerine uyma şeklinde açığa vurma özgürlüğünü içerir. Bu hakkın kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak dini nedenlerle askerlik görevini yapmayı reddetme hakkı tanınmaktadır. ALEVİLERİN İSTEKLERİ VE BEKLENTİLERİ Uluslararası belgelere, insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı, bir toplumsal mutabakat sözleşmesi olan eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir Anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Genel İdare Yapısı’ndan çıkarılmasını, Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, Alevi köylerine zorla cami yapılması uygulamasının durdurulmasını ve cem evlerinin tanınmasını ve bunların hukuksal olarak güvence altına alınmasını, Pozitif ayrımcılık yapılamasını, “Alevi” kimliğinin tanınmasını, kendi özgünlüklerini yaşamak ve kendilerini , kendileri tanımlamak istiyorlar. Ayrıca kendi dışlarında yaratılacak / yaratılan bir temsiliyeti de istemiyorlar.

2004

ALEVİLİK YASAKLANIYOR!

0

ALEVİLİK YASAKLANIYOR!
•Alevi Kültürü, Alevilik, Cem, Cemevi Kurmak yasaklanıyor!
•İçişleri Bakanlığı’nın çeşitli bakanlıklara ve devlet kuruluşlarına gizli bir yazı yazarak Alevi Kültürü, Alevilik, Cem, Cemevi, Cem Evi Kurmak, Yaptırmak’ı yasaklamanın yollarını aradığı ortaya çıktı.
•İçişleri Bakanlığı “Alevi Kültürünü yaşatmak amacıyla” çalışma yapılamayacağını ilan etti!
•Bunun üzerine ilk olarak Ankara Valiliği harekete geçti. İlk yasaklama Ankara Cem ve Kültür Evleri Yaptırma Derneğine uygulandı. Ankara Valiliği amacı cem-kültürevi yaptırmak olan derneğin tüzüğünde yer alan CEM KÜLTÜR EVLERİ YAPTIRIR, CEM TÖRENLERİ DÜZENLER hükümlerine yasak getirdi.

•YASAKLAMAYA TEPKİ
“Aleviliği yasaklamak Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür!
Bin yıldır Anadolu toprakları üzerinde yaşanan Aleviliği kimse yasaklayamaz!”
ALEVİ BEKTAŞİ ADIYLA ÖRGÜTLENMEK
Her şey Alevi-Bektaşilerin kendi adlarıyla örgütlenmek istemeleriyle ortaya çıktı.
Uzun süredir bir araya gelerek ortak bir çatı altında toplanmayı amaçlayan Alevi-Bektaşi kuruluşları 15 Ağustos 2000 tarihinde Hacı Bektaş’ta birlik kararı almışlardı. Bu karar doğrultusunda yapılan hazırlık çalışmaları sona erdi ve 35 Alevi-Bektaşi örgütünü temsil eden kurucular 25 Eylül 2000 tarihinde Ankara’da ALEVİ BEKTAŞİ KURULUŞLARI BİRLİĞİ’nin kuruluşunu gerçekleştirdiler.
Aynı gün Ankara valiliğine gerekli belgeleri vererek kuruluşlarının tescil edilmesini istediler. Çünkü Dernekler Yasası kuruluş ve tescil için gerekli belgelerin hazırlanarak başvurulmasını yeterli buluyordu.

ANKARA VALİLİĞİ KEYFİ BİR TUTUMLA KURULUŞU ENGELLİYOR
Alevi-Bektaşi Kuruluşlar Birliğinin tescili Ankara Valiliği tarafından keyfi bir biçimde engellendi. Çünkü ABKB’nin tüzüğünde kuruluşun amacı:” ALEVİ-BEKTAŞİ KÜLTÜR VE ÖĞRETİSİNİN ARAŞTIRILMASI, YAŞATILMASI VE TANITILMASI İÇİN ÇALIŞMALAR YAPMAK, BU DOĞRULTUDA ALEVİ BEKTAŞİ KURULUŞLARI ARASINDA EŞGÜDÜM VE DAYANIŞMAYI SAĞLAMAK” olarak belirlenmişti.
Kuruluşun yapacağı işler ise:
“Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisinin tanınması, kendisini gerçekleştirebilmesi, özgürce ifade edilebilmesi ve hukuksal güvence altına alınması için çalışmalar yapar.
Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisinin gereksinimlerinin karşılanması ve sorunlarının giderilmesi için resmi merciler nezlinde girişimlerde bulunur.
Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisinde önemli olan yer gün ve kişiler için etkinlikler düzenler yapılmakta olan anma ve kutlama etkinliklerin ortaklaşa yapılması doğrultusunda girişimlerde bulunur.
Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisinin sorunlarının demokrasi ve laiklik ilkeleri temelinde çözüleceği gerçeğinden hareketle demokratik ve laik bir Türkiye’nin oluşturulması için kültürel ve bilimsel çalışmalar yürütür.
Alevi-Bektaşi kültür ve öğretisine yönelik karalamacı, yok saymacı davranış ve tutumlara karşı kamuoyu oluşturur.” şeklinde sıralanmıştı.

Ankara Valiliği Alevilerin kendi adlarıyla bu şekilde ortaya çıkmalarının önünü kesmek için kuruluşu engellerken kuruluşun tüzüğünü İçişleri Bakanlığına gönderdi. Bu engellemeye karşı kuruluş temsilcileri Ankara Valisine bir mektup yazarak bu yasal olmayan durumun ortadan kaldırılmasını ve kuruluşlarının bir an önce tescilini sağlamasını istediler.
Kurucular kurulu adına Ali Doğan tarafından imzalanan mektupta şöyle deniliyordu:

“Sayın Yahya GürAnkara Valisi
Alevi-Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği Kurucular Kurulu olarak Dernekler Yasası’nın ve Emniyet Müdürlüğü’nün istemiş olduğu belgeleri hazırlayarak 25.09.200 gün ve 15600 kayıt numarası ile başvuruda bulunduk.
Ancak tarafımıza bir alındı belgesi ve dernek kod numarası verilmedi. Tüzel kişilik kazanmış olmakla birlikte, tarafımıza kod numarası verilmediği için faaliyet gösterememekte sıkıntı çekmekteyiz.
Dernekler Yasası uyarınca, usulüne uygun olarak başvuru yapan derneğin tüzel kişilik kazanması ve ilgili derneğe bir kod numarası verilmesi gerekmektedir.
Hukukun üstünlüğünün her zaman gözetilmesi gerektiğine inanarak derneğimize kod numarası verilmesi için ilgililere gerekli emri vereceğinize güveniyoruz.”

VALİLİK AĞZINDAKİ BAKLAYI ÇIKARIYOR
Bu mektup üzerine mektuba cevap veren Valilik ağzındaki baklayı çıkarıyor ve Alevi Kuruluşu olduğu için derneğin tescil edilmediğini bildiriyordu. Kuruluşun tüzüğünde “Alevi Bektaşi Kültür ve Öğretisinin Araştırılması, Yaşatılması için araştırmalar yapmak, bu doğrultuda Alevi Bektaşi kuruluşları arasında eşgüdüm ve dayanışmayı sağlar, Cem ve Kültür Evleri açar, yapar, yaptırır, açılmasına katkıda bulunur’ ifadelerinin bulunuyor olması kuruluşun tebciline engel olarak gösteriliyordu.
Valiliğin cevap metinin bir tarihsel belge olarak buruya alıyoruz:

                                                                   T.C.                                        02 Ocak 2001 

ANKARA VALİLİĞİ
Emniyet Müdürlüğü

SAYI: B 05.1. EGM.4.06.00.12.02
(K) 2000/220908
KONU: Dilekçe

03.01.01 003592
Sayın: Ali DOĞAN
(Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı)
Sokullu Mehmet Paşa Cd. İğde Sk. No: 24 Dikmen-Çankaya

İLGİ: 01.11.2000 gün ve bila sayılı dilekçeniz.

İlgili sayılı dilekçenizde; Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği kuruluş evraklarını 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’na uygun olarak Emniyet Müdürlüğü’ne 25.09.2000 gün ve 15600 sayılı yazı ile getirdiğiniz ancak tarafınıza alındı belgesi ve derneğe kod numarası verilmediği belirtilmektedir. 
Adı geçen derneğin kuruluş evrakları üzerinde yapılan incelemede; 2908 Sayılı ve Dernekler Kanunu’nun 5. Maddesinin 5. bendinde, ‘Bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına veya adına dayanarak faaliyette bulunmak amacıyla dernek kurulamaz’ denilmesine rağmen, kurulması düşünülen dernek tüzüğünün amaç bölümünde; ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Öğretisinin Araştırılması, Yaşatılması için araştırmalar yapmak, bu doğrultuda Alevi Bektaşi kuruluşları arasında eşgüdüm ve dayanışmayı sağlar, Cem ve Kültür Evleri açar, yapar, yaptırır, açılmasına katkıda bulunur’ gibi cümlelerin bulunduğu tespit edilmiştir. 
İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinin 20.06.1995 tarih ve 01730 sayılı yazıları ile ‘Ankara Cem Kültür Evleri Derneği’nin amacının 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5 ve 6. maddelerinde belirtilen ‘Bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına veya adına, Türk Dil Kültüründen ayrı dil ve kültürleri koruma, geliştirmek ve yaymak amacı ile çalışma yapmak üzere dernek kurmanın mümkün olmayacağı’ bildirilmiş olup kurulması istenen ‘Alevi Bektaşi Birliği Kültür Derneği’ hakkında da 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5. maddesi ile ilgili çelişkiye düşüldüğünden, adı geçen derneğin kurulup kurulmayacağı hususunda İçişleri Bakanlığına görüş sorulmuş olup, cevabi yazı beklenmektedir. 

İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği görüş yazıları Valiliğimize intikal ettiğinde ayrıca tarafınıza tebliğ edilecektir.
Bilgilerinize rica ederim.
İsmail Özdemir
Vali a.
Vali Yardımcısı

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI HAREKETE GEÇİYOR
Alevi-Bektaşi Kuruluşlar Birliği’nin tüzüğünün İçişleri Bakanlığı’na gelmesi üzerine İçişleri Bakanlığı ne yapacağını bilmez bir tutum takınarak kurtuluş yolunu topu başka bakanlıklara atmakta arıyordu.
İçişleri Bakanlığı adı açıkça Alevi-Bektaşi olan, amacı ve yapacağı işlerle Alevi Öğretisini savunan bir kuruluşa karşı nasıl bir tavır takınmalıydı.
İçişleri Bakanlığı çeşitli bakanlıklara İçişleri Bakanı Sadettin Tantan adına müsteşar yardımcısı M.Rasih Özbek imzasıyla bir yazı göndererek bu bakanlıklardan “ALEVİLİĞİN YASAKLANIP YASAKLANMAMASI “ konusundaki görüşlerini istemek yoluna gidiyordu.
İçişleri Bakanlığı bu bakanlıklara tüzüklerinde Alevi Kültürü, Alevilik, Cem, Cemevi, Cem Evi Kurmak, Yaptırmak sözleri yer alan derneklerin ve yöneticilerinin cezalandırılıp cezalandırılmayacağını öğrenmek istediğini bildiriyordu.
Yani bu yaklaşımıyla İçişleri bakanlığı bir yasaklama yoluna gidebileceğini ve Alevilik adına söz söyleyen insanları cezalandırabileceğini ima ediyordu. Oysa dünya alem biliyordu ki yasaklanması düşünülen
Alevi Kültürü,
Alevilik,
Cem,
Cemevi,
Cem Evi kurmak, yaptırmak kavramları Alevi öğretisinin temelini oluşturmaktadır.

İçişleri Bakanlığından çeşitli bakanlıklara ve devlet kuruluşlarına gönderilen ve Aleviliği yasaklama girişimini belgeleyen bu gizli belgeyi tarihsel bir metin olarak buraya koyuyoruz:

ALEVİLİĞİ YASAKLAYALIM MI?
Dernekler Yasası yoğun eleştiriler alıyor. Yöneltilen bazı eleştirilerde haklılık payı olduğu bakanlığımızca da değerlendirilmektedir.
2908 Sayılı Yasanın 5. maddesinde kurulması yasak olan ‘Bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına veya adına dayanarak faaliyette bulunmak amacıyla dernek kurulamaz’ hükmünün özellikle Alevi kökenli vatandaşlarımız tarafından kurulan derneklere tüzüklerinde yeralan ‘Alevi Kültürü, Alevilik, Cem, Cemevi, Cem Evi Kurmak, Yaptırmak vb’ ifadeleri nedeniyle ceza hükümleri ile birlikte uygulanması gündeme gelmektedir.
Konunun hassasiyeti de gözönüne bulundurulacak tüzüklerin de yukarıda bahsedilen ifadeleri bulunduran dernekler hakkında 2908 sayılı yasanın 5, 37, 76. maddelerinin ilgili hükümlerinin uygulanıp uygulamayacağı hususunda görüşlerinizin bildirilmesini arz ve rica ederim.
M. Rasih Özbek
Bakan a.
Müsteşar Yrd.

İLK YASAKLAMA ANKARA’DA
İçişleri Bakanlığı gizli olarak Aleviliği yasaklamak için yazdığı yazının cevabını bekleyedursun ilk yasaklama Ankara Valiliğinden geldi. İlk yasaklama Ankara Cem ve Kültür Evleri Yaptırma Derneğine uygulandı.
Filen ve keyfi olarak Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliğinin tescilini engelleyen Valilik bu kez Ankara Cem Kültürevleri Yaptırma Derneğinin onaylanmış tüzüğünde yer alan Alevilikle ilgili ibarelere yasak getirerek bu hususların tüzükten çıkarılmasını aksi halde derneğin kapatılacağını dernek başkanına tebliğ etme yoluna gitti.
Ankara Valiliği amacı cem-kültürevi yaptırmak olan derneğin tüzüğünde yer alan CEM KÜLTÜR EVLERİ YAPTIRIR, CEM TÖRENLERİ DÜZENLER hükümlerine yasak getirdi.

İşte Belgesi:
TC
ANKARA VALİLİĞİ
EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ

SAYI: B.05.1.EGM.4.06.00.12.02
D.(3).06.41.102/1304
Tarih: 22.01.2001

ANKARA CEM VE KÜLTÜR EVLERİ YAPTIRMA DERNEĞİ BAŞKANLIĞI’NA

Derneğinizin tüzüğünde yapılan incelemede tespit edilen noksanlıklarla ilgili 17.01.2001 tarih ve 019474 sayılı yazı tarafınıza teslim edilmiştir.
2908 sayılı Dernekler Kanunun 10.Maddesi gereğince, derneğinizin tüzüğünde tespit edilen noksanlıkların 30 gün içerisinde giderilerek valilik makamından havaleli müracaat yazısı ile müdürlüğümüze getireceğiniz tarafınıza tebliğ edildiğine dair iş bu tebliğ ve tebellüğ belgesi birlikte imza edilmiştir. 22.01.2001

EKSİKLİK:
Tüzüğünüzün 2/C maddesinde yer alan
“CEM KÜLTÜR EVLERİ YAPTIRIR,
CEM TÖRENLERİ DÜZENLER” ibarelerinin tüzük metninden çıkarılarak
5 adet yeni şekli ile hazırlanmış tüzüğün 30 gün içinde getirilmesi.

Tebliği Eden:
Polis Memuru

Tebellüğ Eden:
Mehmet Uzun
Dernek Başkanı

ALEVİLİK YASAKLANIYOR
ALEVİLER CEZA VE YASAKLAMA TEHDİTİ İLE KARŞI KARŞIYA
İktidar çevreleri ilk kez açıktan açığa Aleviliği yasaklamak tavrını göstermektedirler. İlk kez Aleviler Alevi Öğretisini savundukları için yasaklama ve hapis cezası tehdidi ile yüzyüze geliyorlar.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 24.maddesinde “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. İbadet, dini ayin, ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” hükmü yer alıyor olmasına rağmen Alevilik yasaklanmaya çalışılmakta, Alevilerin ibadet yeri olan Cemevlerinin kuruluşu engellenmekte ve Alevilerin ibadet biçimi olan Cemleri bir suç olarak nitelenmektedir.
YASAKLAMAYA TEPKİ
Aleviliği yasaklamak Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür!
Bin yıldır Anadolu toprakları üzerinde yaşanan Aleviliği kimse yasaklayamaz!
Laik bir ülkede devletin dini olamayacağına göre, devlet tüm din ve inançlara karşı aynı mesafede duracağına göre Alevilere yönelik bu tutumu laiklik ilkesiyle bağdaştırmak mümkün olmadığı gibi bu tutum tam tersine bağnaz dinci gerici bir tutum olmakla özdeştir. Bu tutumu ile iktidar bir mezhebin elemanı gibi hareket etmekte, bir mezhepten başka inanç ve kültür tanımamaktadır.
Aleviliğin yasaklanması, Alevi örgüt yöneticilerinin ve Alevi aydınların hapis cezaları ile tehdit edilmesi Türkiye’ye ne kazandıracaktır?
Her zaman laikliğin ve demokrasinin yılmaz savunucusu olmuş Alevilerin inanç ve kültürlerine getirilecek bir yasaklama Türkiye’nin daha da karanlığa batmasından başka bir sonuç vermez buna ise en çok bu halkın düşmanları sevinecektir.

ÇAĞRI:ALEVİLİĞİN YASAKLANMASINA SESSİZ KALMAYALIM
Demokrasiden, laiklikten, insan haklarından, özgürlüklerden yana olan herkese çağırıyoruz: Aleviliğin yasaklanmasına sessiz kalmayalım. Aleviliği yasaklamak Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür!
Alevilik Türkiye’nin emekten, demokrasiden, özgürlüklerden yana aydınlık yüzüdür!
Sessiz kalma!
Karanlığa küfredeceğine bir mum yak!

Ankara Cem Kültürevleri Yaptırma Derneği
0 312.3643924 Tel-Fax

YASAK…! YİNE ALEVİLİK YASAK…!
İçişleri Bakanlığı Alevi, Bektaşi, Cem ve Kültür Evleri kavramlarının yasak olduğunu bildirdi.
Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliğine İçişleri Bakanlığınca 25 Haziran 2001 tarihinde gönderilen resmi yazıda Alevi, Bektaşi, Cem ve kültür evleri açar, yapar, yaptırır, açılmasına katkıda bulunur kavramlarının yasak olduğu bildirilerek bu kavramların ABKB tüzüğünden çıkarılması istenildi. Gönderilen resmi yazıda eğer bu kavramlar tüzükten çıkarılmazsa ABKB’nin kapatılması ve kurucu üyeler hakkında dava açılacağı uyarısında bulunuldu.
Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği mayıs ayında tüzel kişilik kazanmıştı.
T.C.
ANKARA VALİLİĞİ
Emniyet Müdürlüğü

SAYI : B.05.1.EGM4.06.00.12.02 25/06/2001
D(T)06-63-079/147832
KONU:Tüzük -Noksanlığı

ALEVİ BEKTAŞİ KURULUŞLARI BİRLİĞİ KÜLTÜR DERNEĞİ BAŞKANLIĞINA

Derneğinizin tüzüğü İçişleri Bakanlığınca yapılan incelemede tespit edilen noksanlıklarla ilgili Valiliğimizin 04/06/2001 tarih ve 147832 sayılı yazısı tarafınıza teslim edilmiştir.

2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 10.maddesi gereğince, derneğiniz tüzüğünde tespit edilen noksanlıkların (30) gün içirsinde giderilerek, yeniden düzenleyeceğiniz ve 100.000.- TL’lik damga pulu yapıştırılmış (5) adet tüzüğün Valilik Makamından havaleli yazı ile Müdürlüğümüze getireceğiniz tarafınıza tebliğ edildiğine dair iş bu TEBLİĞ ve TEBELLÜĞ belgesi birlikte imza edilmiştir. 25/06/2001 

TEBLİĞ EDEN : Oğuzhan PASİN Polis Memuru TEBELLÜĞ EDEN : Kurucu Üye Ali DOĞAN

T.C.
ANKARA VALİLİĞİ
Emniyet Müdürlüğü

SAYI : B.05.EGM.4.06.00.12.02 04 Haziran 2001
(T) 06-063-079/2001-106979
KONU: Tebligat

05.06.11*147832

İLGİ : a) 07.05.2001 gün ve bila sayılı yazınız.
b) İçişleri Bakanlığı’nın 25.04.2001 gün ve B.05.1.EGM.0.12.08.050099558 sayılı yazıları
c) İçişleri Bakanlığı’nın 24.05.2001 gün ve 1469-(06-63-079)-123499 sayılı yazıları.

İlgi (a) sayılı yazınız ile kurmuş olduğunuz derneğinizin tüzüğü incelenmek üzere gönderilmiş, (c) sayılı yazıda ise konunun İçişleri Bakanlığı’nın ilgi (b) sayılı yazılarına göre değerlendirilmesi istenilmiştir. İçişleri Bakanlığı’nın ilgi (b) sayılı yazısında ise;

2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun “Kurulması Yasak Olan Dernekler” başlıklı 5.maddesinin;

2.bendinde dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrımına dayanılarak nitelikleri Anayasada belirten Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek veya ortadan kaldırmak,
5.bendinde bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına vaya adına dayanarak faaliyette bulunmak,
6.bendinde Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, ırk, din, mezhep, kültür veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek veya Türk Dili’nden veya kültüründen ayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak suretiyle azınlık yaratmak veya herhangi bir bölgenin veya ırkın veya sınıfın veya belli bir din veya mezhepten olanların diğerlerine hakim veya diğerlerinden imtiyazlı olmasını sağlayacak dernek kurulamayacağı belirtildiğinden, dernek tüzüğünüzün isim, amaç, yapacağı işler ve çalışma ilkeleri bölümlerinde geçen Alevi, Bektaşi, Cem ve kültür evleri açar, yapar, yaptırır, açılmasına katkıda bulunur ibarelerinin bulunması nedeniyle, 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5.maddesine aykırılık teşkil ettiğinden dernek tüzüğünden bu ibarelerin çıkarılarak, 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 10.maddesine göre yeniden düzenlenmiş ve 100 bin liralık damga pulu yapıştırılmış (5) adet tüzüğün (30) gün içerisinde Valiliğimize getirilmesini, aksi takdirde Dernekler Kanunu’nun 10/2 maddesini ihlalden aynı kanunun 50.maddesine göre derneğin feshi için ve aynı kanunun 5.-37. ve 76. Maddelerine göre geçici yönetim Kurulu üyelerine adli işlem yapılacağı hususunun bilinmesini rica ederim.

            Ramazan URGANOĞLU 
                               Vali a. 
                              Vali Yardımcısı