Pazar, Mart 22, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 148

İsmail Engin. Türkiye’de ‘İnanç Coğrafyası’ Çalışmalarına Kısa Bir Bakış

0

Türkiye’de “İnanç Coğrafyası”na ilişkin demografik veriler zaman zaman merak edilmiş ve buna yönelik veri tabanı oluşturma çabaları görülmüştür. Bu çabalar Osmanlı döneminde de yabancı seyyahlar aracılığıyla vardı. Ancak, McCarthy bu meyanda Osmanlı’nın özellikle İslamiyet içindeki farklılıkları kaydetmekten kaçındığını ve istatistiksel olarak bütün Müslümanları bir grupta toplayarak gösterme yoluna gittiğini gayrimüslimleri Rum, Ermeni, Yahudi veya Rum Ortodoks, Ermeni Gregoryen, Katolik, Protestan gibi sınıflandırdığını vurgulamaktadır.
Müslümanlar içindeki farklılıklar gözetilerek Sünni, Alevi ve Şii nüfusun kaydedilme çalışmaları, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı coğrafyasını gezen yabancı seyyahların gezi raporlarıyla ortaya çıkmıştır. Bunlar bilhassa belirli bölge veya yöreyi kapsamaktaydı. Cumhuriyet döneminde önceleri Anadolu, ardından da Türkiye geneline yönelik “inanç coğrafyası”yla ilgili veri tabanlarını “genellemeler” oluşturmaktadır. Burada özellikle Alevi nüfusa yönelik olanlar kaydedilmelidir. Ardından akademik analizler amacıyla yapılan ve belli yerleşim yerlerini veya birimlerini doğrudan konu edinen monografilerde daha ziyade İslamiyet içindeki farklılıkların demografik yapıya yansımaları doğrudan konu edinilmese de not edilmiştir.
Bu monografilerdeki veri tabanının güncelleştirilmesi bugün için hane halkı büyüklüğü, doğum – ölüm oranları, nüfus piramidindeki ve nüfus hareketlerindeki olası değişikliklerin ortaya konulması için karşılaştırmalar yapılması olanağını sunabilir. Ancak, hızlı kentleşme ve özellikle de demografik yapının yer değiştirmesini içeren göçler (iç ve dış göçler) bunu bugün için metodolojik anlamda sorunlu kılmaktadır.
Yine Cumhuriyet dönemindeki ilk nüfus sayımının 1927’de yapıldığı ve o günden bugüne deggin Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik dışında dini veriler içermediği de söylenmelidir. Genel Nüfus Sayımlarının Hıristiyanlar için Katolik, Ortodoks, Protestan, Gregoryen vb. mezhep isimlerine yönelik sınıflamaları içerdiği; Müslümanlar, Museviler ve diğer din mensupları içinse sadece “din ismine” yönelik verileri içerdiği belirtilmelidir.


Bununla birlikte, Müslüman nüfus arasındaki farklılıkları demografik olarak veri tabanı oluşturacak bir şekilde veren konuyla ilgili ilk resmi verilere 1960’lardan itibaren önceleri İmar ve İskan Bakanlığı sonraları da Köy İşleri Bakanlığı’nın yayınladığı kimi kitaplarda rastlanmaktadır. “Köy Envanter Etüdlerine Göre …” başlığıyla yayınlanan bu bakanlık yapıtlarında din ve mezhep bakımından köy adetlerinin yer aldığı din durumu “İslam”, “Hıristiyan”, “Hanefi”, “Şafii”, “Caferi” ve “Alevi” kısımlarına ayrılan tablolarla >>Bingöl<< (1962), >>Muş<< (1964), >>Van<< (1964), >>Bitlis<< (1964), >>Ağrı<< (1965), >>Mardin<< (1966) gibi iller bazında veri tabanı oluşturacak şekilde verilmektedir.
Ardından 1989 yılında Almanya’da Peter Alfrod Andrews tarafından yayınlanan “Ethnic Groups in the Republic of Turkey” (656 S.) adlı kapsamlı bir çalışmada etnik ve dini grupların nüfusları ve yaşadığı coğrafya coğrafi koordinatlarını da kapsayan bir şekilde veri tabanı oluşturuldu. Etnik grupların içerisinde dini farklılıklar da gözetilerek hazırlanan bu çalışma da yerel ağızla bazı gruplara verilen isimleri farklı bir grup şeklinde algılanması ve onun yanı sıra zamanda sıçramalar yapması, yani nüfusun yapısındaki göçlerle oluşan değişmelerin göz önünde bulundurulmaması nedeniyle temel metodolojik problemleri içermektedir.
Hemen onun ardından Prof. Şaban Kuzgun tarafından Malatya İnönü Üniversitesi ve Elazığ Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitülerinde başlatılan “İnanç Coğrafyası” projesi dahilinde, belirli yerleşim yerleri, sözgelimi Aydın, Urfa, Erzurum, Çorum, Kahramanmaraş, Mardin, Erzincan, Malatya, Hatay, Sıvas vb. illeri inanç örüntüsü kapsamında sözü edilen öğretim üyesi danışmanlığında “akademik tez” olarak yüksek lisans ve doktora öğrencileri tarafından konu edinildi.
Ana hatlarıyla bakıldığında inanç açısından farklılaşmaların bariz bir şekilde olduğu ve gerek Osmanlı ve gerekse Cumhuriyet döneminde inanç farklılaşması nedeniyle sorunların ve zaman zaman da çatışmaların yaşandığı; bununla birlikte Lozan Antlaşması’nda çerçevesi çizilen gayrimüslim “azınlıkların” da yoğun olduğu illeri kapsayan bu çalışmalar, her ne kadar “alan araştırması” olarak sunulduysa da içerdiği veriler açısından tartışmalıdır. Zira, daha önceki “Köy Envanter Etüdlerine Göre …” başlığıyla ilgili bakanlık tarafından sunulan resmî veri tabanıyla söz konusu çalışmaların verileri karşılaştırıldığında, oldukça önemli farklılıkların görüldüğü ortaya çıkmaktadır. Kuzgun’un yönettiği bu “akademik” çalışmaların verileri, Genel Nüfus Sayımları ve dolayısıyla saptanan demografik hareketlerden, değişmelerden, dönüşümlerden ve gelişimlerden nasiplenmemiş görünmektedir. Özellikle kent ortamında nüfusun inanç eğilimlerinin belirlenmesinin zorluklarının nasıl aşıldığı metodolojik önemli bir problem olarak karşımızda durmaktadır.
Özetle, Türkiye koşullarında “inanç coğrafyası”nın belirlenebilmesi zordur. Bundan da öte bu çalışmalardaki metodolojik problemlerin aşılabilmesi sorunludur. Bundan da öte, bu tür çalışmaların bugünkü koşullarda yarar sağlamayacağı düşüncesindeyiz. Toplumun düzeyi ve gelişme ivmesi bu tür çalışmaları henüz sindirebilecek durumda da değildir. Bu tür çalışmalar şu an için olası “çatışma ortamları”na zemin hazırlayabilir.
26.07.2004 Aleviyol

İsmail Onarlıİmam Cafer-i Sadık ve Alevi sırrı (illegalite-takiye-gizlilik)

0
  • 16.yüzyıldan bu güne dek İslamiyetin temel yorumsal kollarını ve bölgelerde hayatiyet kazananları şöyle sıralayabiliriz:
  • 1.Sünnilik: Özellikle resmi ideoloji olan 4 mezhep, Arap yorumudur.
  • 2.Şiilik: İmamiye-Caferi Mezhepi: Fars-İran yorumudur.
  • 3.İsmaililik: Hint-Pakistan yorumudur.
  • 4.Alevilik: Anadolu ve Türkmen yorumudur.
    Bu yorumlar birbirinin içine grift olarak geçimli olduğu için sınırlarını çizmek oldukça zordur, hatta imkansız gibi bir şeydir. Bu nedenle işin içinden çıkabilmek amacıyla, Alevi müştehitleri kendi öğretileri için, “yol bir sürek binbir” demişlerdir.
    a) Alevi kuramcısı olarak kabul edilen 6. İmam, Muhammed Bakır (677-733/4) oğlu Abu Abdullah Cafer-i Sadık (699-765), öğretisini yaymak ve siyasi bir organizasyon için; ketum insanlardan oluşan illegal / gizli bir örgütü kurar. O dönemde İmam Cafer “Takiye Öğretisi” denen bu eğiıim ve öğretim sayesinde Alevilik hayat bulmuştur. Bu gizlilik sistemi ve kavramı / terimi süreç içinde Sünnilerce iki yüzlülük anlamında kullanıldığı için, Anadolu’da Hacı Bektaş-ı Veli 13. yüzyılda Aleviliği yeniden yapılandırırken gizlenme sistemine “Bektaşî Sırrı” olarak adlandırmıştır. Günümüzde, özellikle 1987 sonrası bu sır farş olmuştur. Şimdi bu sırrın içeriğini Aleviler öneri, sorun olarak gündeme getirerek ilgililerin çözmesini istemektedirler.
    b) Solcu bozuntusu bir yazar Alevi Ozanlarının “kul” takısını mahlas olarak aldıkları için, kölelikle karıştırarak eleştirmişti. Buna yanıt rahmetli Nejat Birdoğan vererek, salyalı ağzı bir kemikle kapatmıştı. Şimdi ise, “Cafer Sadık’ın Takiye Öğretisi”nin ne anlama geldiğini bilmeden, tarih bilgisi ve metodolojiden yoksun birisi tarafından eleştiriliyor.

  • Kelimeler zaman içinde evrim geçirerek değişik anlamlara gelebilir. “Takiye-Şeriat-Cihat” kelimeleri bugün Siyasi İslamcılar tarafından kendilerine özgü bir terim olarak kullanıyorlar ki, bu durum bizleri yanıltmasın!…
    c) Cafer Sadık’ın Medine’deki evi, o dönemde gerçek bir akademik okul olarak işlevseldi. Burada, fıkıh, hadis, felsefe, kutsal kitapların yorumları, teoloji, astronomi, matematik, edebiyat, vb. gibi dersler verilmekteydi. Cafer Sadık’ın Medine’de İslam ideolojisine göre kurduğu okul, Hz. Muhammed’in 622 yılında Medine’de kurduğu bizzat öğretmenlik yaptığı “Suffa Okulu”dan sonra İslamın önemli bir üniversitesiydi. Medine’de çoğulcu düşüncelerin toplanması, edebiyat ve bilimin gelişip serpilmesine büyük hız kazandırmıştı. Burada yaratılmış ve alışık olunmayan bir zihinsel etkinlik akımı diğer İslam kentlerine doğru aktı ve bu akım Müslümanlar arasında felsefi eğilimlerin / ekollerin gelişmesine öncülük etmiştir.
    d) Cafer Sadık, Kerbela olayından (10 Ekim 680) sonra ortodoks bir karakterle Sünni iktidarlara siyasi muhalefet olan Şiilik inancına batıni ve felsefi yorumları kucaklayan akılcılığı kattı. Babası İmam Bakır ile başlayan bu akım yeraltında güçleniyordu, proto-Alevilik kümeleşmeleri oluşmuştu. İmam Cafer Sadık bu gizli Batıni Şiiler ya da Proto-Aleviler diyebileceğimiz kümeleşmelerle gizli ilişkilerini örtmek ve aynı zamanda Ehlibeyt ve İmam soyunun ortadan kaldırılmasını önlemek için Abbasi yönetimiyle iyi geçinme yolunu seçti. Bunu da babasından öğrendiği takıye öğretisini geliştirerek başarabildi. Bu sayede Akademisinde çalışmalarını sürdürüp adları bugüne değin yaşayan çok din ve bilim adamı yetiştirdi.

    f) Alevilerin ve Oniki İmamcı Şiilerin yedinci İmamı, Musa-ı Kazım (ölm. 799)’ın ardılı oğlu 8. İmam Ali Rıza Horasani (ölm. 818) idi. Onu 9. İmam Muhammed Taki (ölm. 220/835) ve 10. İmam Ali âl-Naki (ölm. H.254/M.868) izledi. Ali Naki’nin oğlu Hasan el-Askeri (ölm. 260/874) Nargis Hatun adında bir Hıristiyan köle kızla (cariye) evlenmişti. Bu durumda gösteriyor ki bir Alevi başka inançtan bir insanla evlenebilir.
    g) İsmaili mezhebi geleneğine göre: İsmail’in birkaç kere babası Cafer Sadık tarafından kendi ardılı / halefisi olduğu bildirimi yapılmıştır. İsmaililer yedi imama inanırlar. İsmaili mezhebinde yedi merhale ve yedi makam vardır. Her şey nerdeyse yedi sayısına bağlanmıştır. 7. İmam İsmail 775 yılında Salami’da Hakk’a yürür ve İmamlık makamını oğlu Muhammed’e vasiyet eder.
    h) “Kur’an-ı Kerim’ ın bir zahıri (dışsal görünüşü), bir de batıni anlamlar içinde gizli bir derinliği vardır. Sırasında bu esoteric (batıni, içsel) anlamı içiçe gizlenmiş, yedi gizli anlamıda içinde taşır” diyen, İmam Cafer; cifr ilmi (ya da Cifr yöntemi) “harfler bilimi” denen ve ebcet cetveline göre rakam ve simgelerle yorum yapar. İslam Düşünürlerince çok tartışılan bir konu olan bu yöntem bugünde gündemimizdedir. Bu öğretisiyle İmam Cafer, Aleviliğin içinde olan Hurifiliğinde öncü-kurucusu sayılanmaktadır.
    ı) Bilim adamımı kişiliğiyle Cafer Sadık’ın yetiştirdiği öğrenciler bugün bir çok bilim dalında kurucusu sayılmaktadır.
    j) Bilime deneysel yöntemi sokan Cafer Sadık yetiştirdiği öğrenciler vasıtasıyla beceri alanında da bir çok hususu kanıtlamıştır.
    k) İsmaili mezhebi görüşü; İmam Musa Kazım çizgisinin Hasan al-Askari ile bitiği üzerinedir ki, biz bu görüşe katılmıyoruz. Belgelere göre bir Musa Kazım soylu olarak, o çizgin devamcısı ülkemizde binlerle ifade edilen bir sayıda seyyid ve seyyide vardır. Bunun dışında ayrıca yolak olarak milyonlarca talip kitlesi vardır.
    m) Emevi-Abbasi döneminde yok olmak üzere olan, Alevi öğretisini Cafer Sadık yaşama geçirerek, misyoner öğrencileri vasıtasıyla yaygınlaştırmıştır.
    Sonuç olarak: Bazı Sünni Düşünürler, Şiiler, İsmaililer ve Aleviler; İmam Cafer’in öğretisinin kendilerine uygun gelen yanını öne çıkararak almaktalar, ya da öyle anlamakta ve algılamaktadırlar, öbürlerini ise reddetmektedirler. Halbuki öğretiyi bir bütün olarak ele alıp dönemin koşularına göre değerlendirerek incelemek gerekir kanısındayım…
    Aleviyol, 13.12.2003
    Yorum

    İsmail Kaygusuzİmam Ali nin Bilimsel Kişiliği Üzerine

    0

    “Kişi insanlar arasında aklıyla yaşar, bilim ve tecrübeleri aklıyla edindiği gibi.”
    “Bilim elde etmek için istekli ve araştırıcı ol.”
    “Ben devranın bilginiyim, öyleki (onun) anası-babası gibiyim.”

    Bu sözleri İmam Ali’ye ait olduğu bilinen Ali Divanı’dan (Hazreti Emir Ali İbn-i Ubu Talib, Hazreti Ali Divanı, Arapça Çeviri:Vedat Atila, İstanbul-1990, nos. 164,1390,1405) derledik. Bilimin ve deneyimlerin akıl yoluyla elde edilebileceğini söylerken Ali, aynı zamanda iki koşul ileri sürüyor: İstekli ve araştırıcı olmak! Bu iki sözcük, öğrenmenin, eğitim-öğretimin psikolojik ve çevresel koşullarıyla birlikte yöntemlerini de kapsıyor. Üzerinde sayfalarca açıklamalar yapılabilir. Bir düşünen kişi; aklıyla hareket eden, sorgulayarak yargıya varan, soyutlamayı başaran bir kuramcı, kavramlar geliştirir, yorumlar açıklamalar gerektiren özlü sözler söyler ve önermelerde bulunabilir. Bugün İmam Ali’yi, Muaviye’nin ona lanetle başlattığı Emevi anlayışını günümüzde sürdüren Suudi Vahhabileri gibi değerlendirip küçümseyen ve Halife Osman’dan (644-656) sonra beş yıl kadar İslam imparatorluğunu yönetmiş başarısız , sıradan bir halife olarak görenlerle; bilgeliği, erdemleriyle birlikte bilginliği ve bilimsel düşüncelerinden habersiz ve onu sadece doğaüstü güçleri ve kerametleriyle yüceltenler bizim gözümüzde aynıdır. Ali zamanının bilginiydi; Peygamberin ölümünden itibaren “Ali bilim şehrinin kapısı” değil, kendisiydi. Zaten o, alçak gönüllülüğe gerek duymadan “ben devranın( dönemin, zamanın) bilginiyim” diyor. Üstelik bir bilgin, bir alim olarak zamanın ebeveyni, yani ana-babasıdır; öyle söylüyor. Ana-baba çocuklarını korur-kollar, eğitip-yetiştirir, iyiye doğruya yönlendirir. Öyleyse zaman ve o zamanı yaşayanlar, bilginlerin koruması altında olmalı ve onlar yönlendirip yönetmelidir. İmam Ali, ben bir bilgin olarak devranın (zamanın) anası-babasıyım, derken bunları söylemiş olmuyor mu?
    Aşağıda, Ali üzerinde yapmakta olduğumuz çalışmadan bir bölüm olan, onun bilimsel kişiliği ve kuramcılığı üzerine kısa bir bakış bulacaksınız. Yazının önemli bir kısmında, başta www.ismaili.net olmak üzere, İslam bilginleri, İmamlar,Ehlibeyt ve Şiilik hakkında bilgiler, araştırma yazıları, makaleler yüklenmiş web sitelerinden yararlanıldı.

    1. İmam Ali’nin Bilimsel Kişiliği ve Kuramcılığına Kısa Bakış
      Ali bin Abu Talib’in(600-661) erdemlerinin ve niteliklerinin bir portresini çizmek kolay değildir, zira o bilginin kaynağı ve bir erdemler örneğiydi. Gerçekten o, bir canlı bilgi ansiklopedisiydi. Bütün tanınmış sufiler batini (esoteric) bağlarını Ali’ye götürürler.
      Abu Nasr Abdullah Sarraj “Kitab al-Luma fi’t-Tasawwuf” (yayımlayan: Nicholson, London, 1914, s. 129) kitabında; Junaid Baghdadi’ye (ö. 910) batıni alanda Ali’nin bilgisi sorulduğu zaman,
      “Savaşlarda daha az görevli olsaydı, Ali’nin bizim batıni şeyler üzerinde bildiklerimize çok daha büyük katkısı olabilirdi, çünkü o, kendisine ilm al-ladunni (doğrudan Tanrıdan gelen ruhsal bilgi, gizli ilim) bağışlanmış biriydi” diye yazmaktadır.
      Ali, yandaşlarına İslamın, kendi nesnelliği içinde düşünce ile uyum sağlayan, ayrıca kendi yasakları ve buyruklarında da doğa ile anlaşan tek din olduğunu öğretti. İslamın din alanında yarattığı büyük devrim, açıkça aklın üstünlüğünü kabullendiği tutumuyla canlılık kanzandı. Ali insanları akıl ve düşüncenin üstünlüğünü kabul etmeye çağırdı ve onları doğal olaylar üzerinde düşünmeye ve tartışmaya yönlendirdi. Ali’ye göre İslam, herşeyden önce aklın dinidir; kör bir inanç yolu değildir ve bu nedenle mensuplarının, içsel kavrayışa sahip olurken düşünceyi, yeterliliği ve aklı kullanmalarını talebeder; ancak böylece onlar daima adalet ve gerçeğe ilişkin öğretilenler gereğince hareket edebilir ve sağlam bir karakter sahibi olabilirlerdi. Bunlardan dolayı Ali, çeşitli söylev ve konuşmaları aracılığıyla bilimin değerini yüceltti. Onun eğitim ilişkilerinden, bilginin bütün dalları kapladığı ve dinsel bilgiyle sınırlı olmadığı, buna karşılık Araplar’ın sadece teolojinin sınırları içinde durmuş oldukları anlamı çıkmaktadır.
      Ali’nin, öğrencisi Abdul Aswad al-Aulai aracılığıyla Arab grameri çalışmalarını kurucusu ve doğru Kuran okuma yönteminin yaratıcısı olduğu bilinmektedir. Ali’nin çalışmaları, Sharif al-Razi Zul Hussain Muhammad bin Hussain bin Musa al-Musawi (ö. 408/1015) tarafından, “Nahjul Balagha” (Güzel konuşma yöntemi) adıyla çok geniş bir özet (compendium) içinde toplanmıştır. Bu onun, konuşmaları-vaazları, mektupları, tartışmaları, öğütleri, tavsiyeleri; ceza, sivil ve ticari hukuk sistemlerine ilişkin hükümleri, mali ve ekonomiksorunlar için çözüm önerileri antolojisidir; kitap ahlak, bilim, teoloji ve felsefe üzerinde yazılan en erken İslami örneği temsil etmektedir. Kendi özgün dokunulmazlığı içinde yapıt, Şiiler tarafından Kuran’dan sonra ikinci derecede saygı görür.
      Onun tartışma konularını incelediğimiz zaman, 1300 yılı aşkın zaman önceki birçok çağdaş bilim kuramlarının Ali tarafından ortaya atılmış olduğunu göreceğiz. 9.yüzyıl yazarlarından Şeyh Ali bin İbrahim al-Kummi “Wassaffat”da, bir keresinde dolunaylı bir gecede Ali’nin şöyle söylediğini yazmakta:
      “Gökyüzünde gördüğünüz yıldızlar, onların hepsi bizim dünyamızın şehirleri gibi şehirleri vardır.Her kent dikey doğrultuda bir ışık ışınıyla(huzmesiyle) bağlıdır ve bu dik çizginin uzunluğu, gökyüzündeki iki yüz elli yıllık bir yolculuğun uzaklığına eşittir.”
      Fransız bilim adamı Monsieur Xion bu sözlerden öylesine etkilenmişti ki, şunları ifade etmek zorunda kaldı:
      “Bin yıl önce herhangi bir araca ve gerece başvurmaksızın böyle bir bilgiyi veren bir kişi, sadece bir insan gözü ya da zihnine sahibolamaz, fakat o Tanrısal bilgiye sahip olmuş olmalı; böyle bir dinsel rehber ve öndere sahip İslam gerçekten göksel bir din olmalıdır. Ki bu din, onun kurucusuna ardıl olan kişinin, insanüstü akıl ve bilgiye sahip olduğu gerçeğiyle kanıtlanmış (olarak) duruyor.”
      Rivayet edilmektedir ki Ali, Mısırlı astrolog Sarsafil’e şu soruyu sormuş: “Söyle bana, Venus yıldızının uydular (tawabi) ve sabit yıldızlarla (jawami) ilişkisi nedir?” Sarsafil, sadece Grek astronomisini bildiği için yanıt verememişti. Uydular için Arapça tawabi sözcüğü kullanılır ve “izleyenler” anlamındadır. Gerçekten de bir uydu, gezegenin çevresini dolaşan bir “izleyen-takibeden”dir. Benzer biçimde, sabit yıldızlar için kullanılan jawami sözcüğü “biraraya getiren-toplayan ve birarada olanlar” anlamındadır ve gerçekten güneş ya da bir sabit yıldız, biraraya toplanıp çevresinde dönen bütün gezegenleri korur. Ali’nin bu terminolijileri ne denli doğruydu?
      Bir kere bir kişi Ali’ye sordu:
      “Yer ile güneş arasındaki uzaklık ne kadardır?” Ali yanıtladı:
      “Bir atın gece gündüz ara vermeden yeryüzünden güneşe doğru koştuğunu farzet; onun güneşe ulaşması için tam 500 yıl geçerdi.”
      Bunun hesabı yapılırken, bir Arap atının satte normal olarak 22 mil hızla koştuğu bilinmiş olmalıydı. Böylece at 500 yıl içinde, güneş ile dünya arasındaki uzaklığı belirten 95,040,000 mil yol alacaktı. Anımsanmalıdır ki, güneş ile dünya arasındaki aynı uzaklık Rönesans döneminde Avrupa’da genel olarak kabul gördü.
      Batılı bilim adamları, başka bir düşünce çerçevesinde 18.yüzyılda aynı uzaklığı ortaya çıkarmışlardı. Dünyadan saatte 10 000 mil hızla uçan bir jet uçağı 11 yılda güneşe ulaşabilir. Bu yöntem dahi uzaklığın 95,040,000 mil olduğunu göstermektedir (bkz. “The Book of Knowledge” edt. E.V. McLoughlin, New York, 1910). Çağdaş bilim gösteriyor ki, yeryüzünün güneşe en yakın olduğu Ocak başlarında yerden uzaklık 91,400,000 mil ve en uzak olduğu Temmuz ayında bu uzaklık 95,040,000 mil olmaktadır. Öyleyse o kişi, yukarıdaki soruyu Ali’ye, büyük olasılıkla Temmuz ayında sormuş olmalıydı.
      Philip K. Hitti “History of the Arabs” (London, 1949, s. 183) kitabında diyor ki:
      “Savaşırken yiğit, danışırken zeki, konuşurken akıcı ve anlaşılır, dostlarına karşı dürüst, düşmanlarına alicenap olan Ali; hem İslam yiğitliğinin (şövalyeliğinin) tek örneği hem de adının çevresinde şiirler, atasözleri, kısa dinsel özlü sözler ve sayısız erdem ve yiğitlik öyküleri (anecdots)) anlatılan Arap geleneğinin Süleymanı oldu.”
      William Muir, Ali’nin hayranlarından biriydi ve “The Caliphate, its Rise, and Fall” (London, 1924, s. 288) yapıtında şunları yazıyor:
      “Ali’nin karakterinde övülecek ve saygı duyulacak pek çok şey vardır. Ayaklarına kapanmış (teslim) olan Basra kentine, cömertçe bir sabırla çok kibar ve hayırsever davrandı. Sürekli entrikalar ve acımasız isyanlarla onun sabrını taşırmış olan fanatiklere karşı öcalma duygusu göstermedi.”
      Ali İbn Abu Talib’in Ali Divanı’ndaki(No.1197) “ kim benden birşey için yardım isterse, yıldız kayması hızıyla ona koşarım” sözü acaba sadece onun büyük cömertliğini, yardımseverliğini mi gösteriyor? Ya da kendisinden yardım isteyenlere, Ali olabilecek en büyük hızla yardım ettiğini mi anlatıyor? Zahiri (dışsal) anlamda bu söz iki açıklamayı da kapsar. Ama Ali’ye inananlar, ona “Ali evvel Ali ahir, Ali batın Ali zahir”diyen Alevi toplumu tarafından batıni (içsel, mecazi) anlamda şöyle anlaşılır: Ali nerede çağrılırsa orada hazır ve nazırdır; sıtk-ı bütün olarak, yani kalpten inanarak, “ya Ali medet!” derseniz, anında imdadınıza yetişir.

    İmam Ali, kendisini yardıma çağıranların yardımına koşmasındaki hızının ölçüsünü, dörtnala koşan
    Arap atının ya da yaydan çıkan okun hızına neden benzetmemiş de, bir anda yanıp sönen yıldızkayması ışığına benzetiyor? Acaba o, saniyede 312 500 km.olarak hesaplanan ışık hızının ilk habercisi miydi? Yukarıdaki örneklemeler de gözönüne alarak söylersek, bir başka deyişle ışık hızının ilk kuramcısı Ali olamaz mı?
    Son olarak aşağıda birkaç batılı yazarın daha Ali hakkındaki görüşlerini vermek istiyoruz:
    R.A. Nicholson, “A Literary History of the Arabs”, Cambridge, 1953, s. 191:
    “O cesur bir savaşçı, akıllı bir danışman, dürüst bir dost ve alicenap bir düşman idi. Şiirde ve düzgün konuşmada en ilerideydi; dizeleri ve sözleri -onlardan ancak bazılarının aslına uygun olduğu düşünülmesine rağmen-, Doğu Muhammedileri arasında çok meşhurdur.”
    Charles Mills, “A History of Muhammadanism”, London, 1817, s. 84:
    “Haşimi ailesinin başı Peygamber’in damadı ve kuzeni olarak Ali’nin, Muhammed’in ölümü üzerine hemen halifeliğe geçirilmemiş olması açıkça inanılmaz ve takdir edilemez bir durumdur. Onun doğuşu dahil evliliğinin avantajına, Muhammed’in yakın dostluğu, en önde gelen sahabiliği de eklenmişti. Abu Talib oğlu Ali İslamı ilk kabul edenlerin başında geliyordu ve Muhammed’in, kendisine Musa’nın Harun’u kadar yakın olduğunu söyleyecek kadar da gözdesiydi. Onu, bir hatip olarak başarısı ve bir savaşçı olarak yiğitliği bir millete sunmuştu. Ali’nin içindeki kararlı cesareti erdem, belagatı (güzel konuşması) ise akıldı, bilgiydi.”
    Dr. Andrew Crichton, “History of Arabia and its People”, London, 1852, s. 307:
    “Bu prens (Ali), bir ozanın, bir hatip ve bir askerin yeteneklerini birleştirip, üzerinde toplamıştı; zira o kendi ilgi alanlarında en cesur ve en güzel konuşan kişiydi. Ockley tarafından İngilizceye çevrilmiş olan Ali’nin 169 özdeyiş ya da ahlak kuralları; onun aklından, ilim ve irfanından bir anıt olarak kolleksiyonunda hala ayakta duruyor.”
    Thomas Carlyle de “Heroes and Hero-worship” (London, 1850, s. 77) kitabında şöyle yazıyordu:
    “…bu genç Ali’ye gelince, kimse ona sevmek dışında birşey yapamaz.. Onun kendisinin gösterdiği gibi zamanının ve sonraki zamanların, sevgi ve cesaret dolu, yüce ve çok akıllı bir yaratığıydı. Hristiyan şövalyeliğininin gerçek ve incelik içeren sevgi değerlendirmesi ile, ondaki şövalyelik tam bir arslan cesaretiydi …”
    Halifeliği dönemindeki iç çatışmalara, savaşlar ve çeşitli anlaşmazlıklara rağmen, Ali devlet içinde birçok reformlar yaptı. İlk kez o, toprak sahibi köylülerden yıllık arazi vergisi almayı uyguladı. Ticaretini at üzerinde (gezginci çerçi ticareti?) yapanları vergiden muhaf tuttu. İlk kez o, devletin gelir kaynağına ormanları da dahil etti ve onlar üzerine zorunlu vergi getirdi. Ayrıca yoksullar için, kendine özgü bir “fakirlere yardım vergisi” koydu. Yargıçlar için İslam yasalarını (Şeri hükümleri) bir sisteme bağladı. Devlet sınırları içinde taş kırıkları (mıcır) dökerek ilk stabilize yollar yapan Ali oldu ve tanınmış Astkhar kalesi gibi bazı kaleler yaptırdı. Orduyu yeniden organize etti ve çeşitli yerlerde askeri karakollar kurdu. Ayrıca Fırat ırmağı üzerinde ilk kez o sağlam bir köprü yaptırdı.
    Ali’nin halifelik yılları aynı zamanda eğitim düzeyinin çok yükseldiği dönem olarak bilinir. Ali eğitim-öğretimi kendi koruması altına almış olan ilk halife idi. Bunun sonucu olarak, Küfe’de okuyan 2000 civarında öğrenciye devlet hazinesinden karşılıksız burs vermişti.
    Yazıya, gerçekten tamamlanmasına katkısı olacağına inandığımız, kısa bir bölüm daha eklemek istiyoruz. Bu, “Görmediğim Tanrıya Tapmam” (Alev Yayınları, İstanbul 1996, s.125-128) kitabımızın “İmam Ali’nin akıl ve gönül penceresinden Derviş Baba’nın gördükleri” bölümünden birinci kısım olacak. Derviş Baba, Ali’nin aşağıdaki sözlerini yedi kıtalık bir şiirle yorumlamaktadır :

    1. Ali’nin Siyaset Felsefesi: “Utançtır Yoksulu Ezmek, Ona Zulmetmek…”

    38- Dünya her zaman iki karşıt halde bulunur; biri yokluk ve
    yoksulluk, diğeri bolluk ve rahatlık..
    77- Malı yalnızca kendin için kazanılmış olarak düşünme, Allahın
    senden kuvvetli olduğunu unutma ondan kork ve malını paylaş.
    677- Utançtır insana, evinde serilip yatarken komşusunun üstsüz başsız
    bükülerek açlıktan (kıvrılıp) yatması.
    467- Nasıl bir hastalıktır, sen evinde tok yatarsın etrafında deriyi
    kemirmeğe hasret yürekler varken.
    1187- Benim evim gelen herkesin kendi ortamıdır, kilerimiz yiyecek
    alana açıktır.
    1188- Bütün varımızı sunarız, sadece ekmek ve sirke olsa da.
    24- Geçim sağlama isteği, beklemekle elde edilmez.Ama sen de
    susuzluğunun giderilmesi için kovanı kuyuya göndermelisin.
    25- Gün be gün kova sana suyla gelecektir. Çamuru çok suyu az da olsa
    su getirecektir.
    1184- İnsanlar bana diyor ki çalışıp kazanmak utançtır. Dedim ki utanç
    çalışmayıp hazır yemektir.
    26- Çok kimse çalışıp çabaladığı halde zenginliğe ulaşamazken, bir
    diğeri hiç çaba harcamadan zengin olmuştur.
    27- Ve hiç durmadan mal üstüne mal topladılar
    366- Kişiyi ev barındırır, hırkası üstünü ayıbını örter;
    ölmeyecek (gereksinimi) kadar yemek yetmez mi insana?
    129- Geçimini doğruluk kapılarından iste, kat kat artarak gelecektir.
    149- Geçimini şerefsizlikle elde etmeyi isteme. Nefsini yükselt düşük
    isteklerden.
    157- Mal noksanlığı- kişinin zengin olmaması- aklın yetersizliğine
    yorumlanır, zeka fışkırsa da ahmak kabul edilir.
    1168-(Oysa) malı çok olmasa da saygın kılabilir kendini kişi, nice
    zengin insan vardır ki zenginliğiyle zelildir (kişilik yoksunudur).
    678- Utançtır yoksulu ezmek, ona zulmetmek…
    164- Kişi insanlar arasında aklıyla yaşar, bilim ve tecrübeleri
    aklıyla edindiği gibi.
    ( Hazreti Emir Ali İbn-i Ubu Talib, Hazreti Ali Divanı,
    Arapça Çeviri Vedat Atila, İstanbul-1990)
    “Bir gün Tanrı arslanı Ali keremullahı vecheye (iki yüzü Hakka dönük) sordular: Tanrıyı görürü müsün ki taparsın? Ali eder: ‘Görmesem tapmayıdım(tapmaz idim)”1

    Ali’m Sen Alimsin

    Ali’m sen alimsin biz bilmiyoruz
    Gizemine akıl erdirmiyoruz
    Dinsel dünyada görüşün nesnel
    Sen maddeciymişsin biz görmüyoruz

    “Dünyada karşıtlık var” ne demektir
    Açıkça diyalektik düşünmektir
    Dilindeki “akıl, bilim, emektir”
    Sosyalistmişsin de biz görmüyoruz

    Sözün açık yorumlamak gerekmez
    Tok olan varlıklı açları görmez
    Emek sömürücü seni hiç sevmez
    “Paylaş” demeni hiç düşünmüyoruz

    “Kişinin barınacak evi olsun”
    “Giyecek hırkası devliği olsun”
    Yani ihtiyacı kadar pay alsın
    Demek komünistsin de görmüyoruz 2

    Emek sermay’ çelişkisin görmüşsün
    “Varlık şerefle sağlanmaz” demişsin
    Aklı öne alıp bilg’üretmişsin
    Sen bir öğretmensin biz görmüyoruz

    Ali’m sen Tanrıyı insanda gördün
    Onu “görmeseydim ben tapmam” derdin
    İnsana sen Tanrı değeri verdin
    Evvel ahir sensin biz görmüyoruz

    Peygamber “bilimin kapısı” dedi
    Övdü seni kızı Fatma’yı verdi
    Derviş Baba ya Ali meded! dedi
    Sen aramızdasın biz görmüyoruz


    1 Kaynaklar: Hacı Bektaş Veli, Makalat, Haz. Sefer Aytekin, Emek Basım Yayımevi: İstanbul, 1954, s.73; Shihabaddin Shah Hoseyni’den W. İvanow’un İngilizceye çevirdiği True Meaning or Religion of Risala dar Haqiqat-e Din’den (Bombay 1947, s.72) aktaran Henry Corbin, Temps Cyclique et Gnose Ismaélienne, Paris 1982, s.143:…par exemple, attribué au Premier Imam: “Je n’adorais jamais un Dieu que je ne verrais pas”(Görmediğim bir Tanrıya asla tapmazdım) Ve yine Kolayni “Usul-u Kafi I, 98”de İmam Cafer Sadık’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
    “Birisi, Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)’ın yanına gelerek dedi ki: ‘Ey
    Müminlerin Emiri, kulluk ederken hiç Rabb’ini gördün mü?’ Ali (a.s) cevaben
    şöyle buyurdu: ‘Yazıklar olsun sana! Ben görmediğim Rabb’e kulluk etmem.’ Sonra
    da şöyle devam ettiler: ‘O baştaki gözle görülmez; ancak O’nu kalpler iman
    hakikatleriyle görür.”

    2 Ya şahı Merdan Ali! Türkiye Cumhuriyet Devleti savcısı bu dizeleri ihbar kabul edip, hakkında soruşturma açar ve seni tutuklamaya kalkışırsa, benden yardım bekleme, başının çaresine bak.D.B.

    Ilımlı İslam Devleti’nin Kuramcısı Şeyh!..

    0

    PENCERE
    İLHAN SELÇUK
    Ilımlı İslam Devleti’nin Kuramcısı Şeyh!..
    Eskilerin ”fikr-i takip” dedikleri nedir?..
    Hikmet Çetinkaya ‘nın Fethullah Gülen ‘e ilişkin ilk yazı dizisi 1976 yılında Cumhuriyet’te yayımlanıyor; İzmir, Kemalpaşa, Kazdağları’nda Fethullah Gülen’in öğrenciler için kurduğu irtica kampları tanıtılıyor.
    Yıl 2005!..
    Bugün Cumhuriyet’te Hikmet’in kaleminden ”Fethullahçılarda İç Hesaplaşma” yı okuyacaksınız…
    Çetinkaya’da fikr-i takip var…
    Ama, aradan geçen yaklaşık 30 yılda Şeyh Fethullah Efendi nereden nereye geldi?..
    **
    Geçenlerde Şeyh Fethullah’ın buyruğundaki ”Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” özellikle seçtiği ”asker, akademisyen ve gazetecilerden” oluşan 15 kişilik bir ekibi Afrika’ya götürdü, beş gün gezdirdi; ‘Gülen okulları’ nı gösterdi. Bu ekipte bulunan Serpil Yılmaz ‘ın yazısını okurken altını çizdiğim satırları aktarıyorum:
    ”Gülen’in Güney Afrika’daki okulunu finanse eden işadamlarından Levent Şenol , amaçlarını sorduğumda:
    ‘İslamın inkişaf etmesi (gelişmesi) sağlanacak’ diyordu.
    Bu sözü, Türkiye liderliğinde İslam Birliği’nin sağlanması diye tercüme ediyorum.
    Dünyaya yayılan okulların bir başı yok. Birbiriyle ilişkili şeması da yok. Yani bir ‘Milli Eğitim Bakanı’ tayin edilmemiş, bu olsa olsa Gülen’in kendisidir.
    ‘Bu okulların finansmanı, gelir gider kalemleri hakkında bilgi verir misiniz?’ gibi sorular abes!.. Hatta öğretmenlerin isimlerini isteseniz, size bunları dökecek bir makam bulamazsınız.
    Gizlilik esas, gönüllülük hareketi!..”
    (Milliyet, 27.2.2005),
    Serpil Yılmaz dürüst ve gerçekçi yazısında vurguluyor: Türkiye’deki ”vakıf okullarında” öğretimden geçtikten sonra ODTÜ ve Hacettepe gibi kurumlarda ”fen bilimleri” okuyan gençler, diplomalarını alır almaz Şeyh Fethullah’ın dünyadaki okullarına atanıyorlar…
    Fethullah’ın Senegal, Fas, Nijerya, Tanzanya, Çad, Sudan, Kenya, Madagaskar ve Malavi’de 40 dolayında okulu bulunuyor.
    Gülen’in Türkiye’ye ve dünyaya yayılan okullarının sayısı 500’ü aşıyor; hükmettiği paranın sınırını kimse bilemiyor; Şeyh Amerika’da yaşıyor…
    Neden?..
    **
    Çok partili rejime geçiş Türkiye’de hem demokratik özlemlerin itici gücüyle gerçekleşti, hem de karşıdevrim içeriği taşıdı…
    Nakşibendilerin şeyhleri bu süreçte hep siyasetin içinde oldular, politikayı yönlendirdiler, amaçları laik Cumhuriyeti yıkıp İslam devleti kurmaktır.
    Said Nursi ‘nin müridi Fethullah, Bush yönetiminin ve neo-con’ların himayesi altında ”Ilımlı İslam Devleti” modelinin dinsel kuramcısı olarak Amerika’da karargâhını kurdu; kimse küçümsemesin!..
    AKP kurucusu Tayyip Erdoğan Amerikan desteğiyle iktidara geçince ‘İslam devleti’ yolunda umutlar büsbütün yeşerdi. Medyamız çeşitli yayınlar ve röportajlarla kanun kaçağı Şeyh Fethullah’ı meşrulaştırma yolunda cömert yayınlar yaptı.
    Peki, şimdi Başbakan Erdoğan nereye gidiyor?..
    Afrika’ya!..
    Ne raslantı? Önce Şeyh Fethullah’ın örgütü ”15 asker, akademisyen, gazeteciyi” Afrika’ya götürüyor, ardından Başbakan ‘büyük bir ekip’ le yola çıkıyor…
    **
    Bush yönetimi çok tehlikeli bir planlamanın takipçisi olarak Türkiye’ye dönük operasyonu gerçekleştirmek istiyor…
    Ey ehl-i vatan uyanın!..
    Birbirinizle didişmeyin, birleşin; iş işten geçtikten sonra ağlamanın ve dövünmenin faydası yoktur!..

    POLİTİKA GÜNLÜĞÜ
    HİKMET ÇETİNKAYA
    Tarikat Okulları…
    Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik , özel eğitim kurumlarının eğitime yüzde yüz değil, yüzde üç yüz katkı yaptığını açıkladı…
    Elbet, bir soru geldi aklınıza:
    ”Nerede yaptı bu açıklamayı?”
    İskenderun’da Fethullah Gülen ‘e yakınlığıyla bilinen ”Özel Gülen İlköğretim Okulu” nun açılış töreninde…
    Bakan Çelik, İskenderun ‘da yaptığı konuşmada neyi amaçlıyordu?
    CHP Denizli Milletvekili, TBMM Milli Eğitim Komisyonu üyesi Mustafa Gazalcı yanıt verdi:
    ”Sayın bakanın övücülüğü bir yana, söylediği doğru değildir. Öğretmeni devlet yetiştirir, özel okullar hazıra konarlar. Bir sürü teşvikleri ve vergi indirimleri vardır. Ayrıca okul yaptıranlar giderlerinin yüzde yüzünü, yani tümünü vergiden düşebilirler. Burada Sayın Çelik eğitimi bir kamu görevi olarak görmediği gibi, özel kesimin de dinsel eğitim yapanını tercih ediyor…”
    Mustafa Gazalcı bir gerçeği ortaya koyuyor yanıtıyla…
    Nedir bu gerçek?
    Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitim laiktir, anayasanın 42. maddesine göre çağdaş bilim temeline dayanır…
    3 Mart 1924 yılında kabul edilen Öğretim Birliği Yasası, anayasanın 174. maddesiyle birlikte yürürlüktedir…
    Son iki yıldır eğitim sistemi dinselleştirilip özelleştirilmek mi isteniyor? Milli Eğitim dinselleştirilip özelleştirilerek tarikat şeyhi, şıh ve müritlerine mi teslim edilmek isteniyor?
    Mustafa Gazalcı bu soruya da ”evet” yanıtı verip ekliyor:
    ”Laik ve bilimsel eğitim sistemi dinselleştirilip özelleştirilme yolundadır. İki yılı aşkın süredir tüm uygulamalar bu amaca hizmet etmektedir. Devlet parasıyla on bin çocuğu özel okullarda okutmak isterken, eğitim yöneticiliklerinin çoğuna dinsel eğitimden geçmiş kişileri atarken, kadrolaşırken, okulları satma ve okul aile birliklerine para toplatma kararı alırken bu amaç güdülmüştür…”


    AKP iktidarı Fethullahçıları, Nakşileri koruyup kolluyor…
    Tarikatlar siyasallaştı…
    Her yerde onlar bulunuyor…
    Akevler Kooperatifi’nin üyeleri AKP iktidarında bakan ve milletvekili koltuğunda oturmuyorlar mı?
    Milli Eğitim Bakanı Çelik, tarikat şeyhlerini, şıhlarını övüyor sık sık…
    Fethullah Gülen’i çok seviyor!..
    İstanbul Ticaret Odası seçimleri için düğmeye basan AKP, şimdi ne yapıyor biliyor musunuz?
    Milli Eğitim İlçe Müdürlüklerini devreye sokuyor…
    Özel okullara, dershanelere ve sürücü kurslarına yazı gönderiyor…
    Gönderilen yazıda İstanbul Ticaret Odası ‘ndan yetki belgesi alınmasını isterken, Milli Eğitim İlçe Müdürlükleri özel okul, dershane ve sürücü kursu sahiplerine, İstanbul Ticaret Odası üyesi olacak kişilerin adlarını bir listeyle veriyor..
    İTO Başkanı Mehmet Yıldırım ‘ı arayıp sordum. Yıldırım olayı doğrulayıp şöyle dedi:
    ”Bizim de elimizde bu konuda bilgi ve belgeler var…”
    Demek ki Milli Eğitim kadroları siyasallaşmış…
    Oysa Milli Eğitim Bakanı’nın ve yöneticilerin asıl görevi eğitimi nitelikli hale dönüştürmektir…
    Bir ülke düşünün ki eğitimi tarikat okullarıyla çözmek istiyor…
    Nerede kaldı laik ve çağdaş eğitim?
    Tarikat okullarının üzerinde bir sis perdesi vardır…
    Yeni Fethullahçı okulların (yurtiçi-yurtdışı) üzerinden örtü kaldırılmalıdır…
    Bu okulların amacı da açıktır:
    ”İslamın genişlemesini sağlamak…”
    Kendilerini liberal olarak adlandıran kimi işadamlarının, Fethullahçı okulları ”çağdaş eğitim yuvaları” olarak görmeleri ise insanın içini sızlatıyor…


    Okulların temel işlevinde ”ağabey” olarak bilinen ”Nurcular” görevli…
    Yani tek tip öğretmen, tek tip insan yetiştiriyor…
    Güney Afrika’daki Fethullahçı okulları Milliyet’te Serpil Yılmaz yazdı…
    Ve Yılmaz sordu:
    ”Milli Eğitim Bakanlığı teftişleri yok mu bu ülkede? Gülen’in okullarının olduğu yerde büyükelçilik çalışmaz mı? Şüphe ne kadar? Bir olguya kara ve ak demek Güney Afrika’da ırkçılığı ortadan kaldırmaktan da zor mu?”
    Evet zor!..
    Bu ülkede medya patronları göklere çıkarıyor Fethullahçı okulları! Liberal işadamları, sanayiciler alkış tutuyor! Sanatçılar, edebiyatçılar, bilim insanları tarikatçılara kol kanat geriyor!..
    hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr
    Faks numaramız: 0212/ 513 90 98

    BAŞLARKEN…
    Fethullah Gülen sıradan bir kişi midir?
    Hayır!..
    Gülen, zekidir ve amacını kimseden gizlemez.
    Ne yapacağını çok iyi bilir… Amacına ulaşmak için Makyavel yöntemini çok iyi kullanan, dinsel deyişle takıyyenin her türlüsüne başvuran bir kişiliğe sahiptir Gülen…
    Fethullah Gülen’in en yakın arkadaşıydı Nurettin Veren… 40 yıla yakın bir süre kol kola yürüdüler. Kestanepazarı’nda (İzmir) başlayan birliktelik bozuldu…
    1975 yılında ”Nur Kampları”nı Fethullah Gülen ve Nurettin Veren birlikte kurdular…
    Sızıntı dergisini çıkardılar…
    Bu yazı dizisinde Nurettin Veren, Fethullah Gülen’i anlattı…
    Fethullahçı örgütlenmenin ikinci adamı Nurettin Veren, daha açık bir ifadeyle ”Fethullah Gülen” gerçeğini gözler önüne serdi…
    Akevler Kooperatifi’yle başlayan siyasi ilişkilerin ilk adımında, daha önceki ”Nur Kampları” ve ”Işık Evleri” projesinde Nurettin Veren vardı…
    Bugün Nurettin Veren yok!..
    Nurettin Veren öldürülmekten korkuyor…
    Neden?
    Sızıntı dergisinden Zaman gazetesine; Samanyolu TV’den Asya Finans’a ve Orta Asya cumhuriyetlerine dek uzanan bir öykü…
    Akyazılılar Vakfı’nı Cumhuriyet okurları çok iyi bilir…
    Askeri okullara sahte sağlık raporuyla ”Nurcu” çocukları sokan vakıf…
    Peki Fethullah Hoca’yı siyasilerle tanıştıran kimdi?
    Nurettin Veren…
    Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Hikmet Çetin…
    Nurettin Veren bilinmeyenleri anlattı…
    30 yıl içinde inanılmaz bir örgütlenmeyle, yurtiçi ve yurtdışında 500’ün üzerinde okul, işyeri, televizyon, radyo ağı kuruldu, Asya Finans kimi bankalardan büyük sermayeye ulaştı…
    Bu yazı dizisi Fethullah Gülen’i anlatıyor…
    Anlatan çok eski bir Nur yoldaşı…

    Fethullah Gülen’i trilyonlara hükmeden tarikatın başına taşıyan cümle: Yoksul talebelere yardım edelim
    Işık Evleri’nin ilk adımı
    Hikmet Çetinkaya: Sayın Veren siz Fethullah Gülen ‘le 35 yıldır birlikte Nurculuk hareketi içindesiniz. 70’li yıllara, hatta 60’lı yılların sonuna dönelim. Siz 16 yaşındaydınız, Gülen ise 26 yaşındaydı. Onunla nasıl, nerede tanıştınız?
    Nurettin Veren: Fethullah Gülen’le bizim tanışmamız, İzmir Kestanepazarı Camisi’nde oldu. Ben o yıllarda Motor Sanat Lisesi’nde okuduğum için arada bir cuma namazı kılardık. Bir saatçi arkadaşım da orada, Ketselli Caddesi’nin üzerinde Ali Candan, onunla beraber, oraya gittik. Baktık ki öyle genç bir hatip hoca gibi kisvesi yok, yaşı çok genç olduğu için o arada dinledik.. namazı kıldık.
    H. Ç.: Vaaz veriyordu…
    N. V.: Vaaz veriyordu cuma günü. Caminin avlusunda hemen bizim yanımıza geldi. Yeni geldiğini söyledi. Ben dedi, buraya yeni geldim, dedi, İzmir’i bilmediğini söyledi. Genç de yok camide. Bir çay içelim diye bizi davet etti.
    H.Ç.: Kaç yılıydı?
    N.V.: 1966 ve bizi odasına davet etti. Çay içtik. Küçük tahta bir kulübede kalıyordu. Arkadaş olalım, buraya sık sık gelin, muhiti de bilmiyorum diye iltifat etti. Kendisi de 26 yaşında bir insan ve orada biz böyle bir arkadaşlık havası içerisinde.. biraz da onun böyle yalnız tek tahta bir kulübede kalması bizi etkiledi. Ara sıra cuma günleri yanına gittik. Sonra cuma haricinde de gitmeye başladık. Tabii imam hatip talebelerinin dışında bir şey yapmak istiyor, kafasındaki şey o ki bize çok ilgi gösterdi. Anadolu’dan gelen çocukların o dönemde yurt bulma sıkıntısı vardı.. ”bunlara yardım etsek, ben de cemaate söylesem, bunlar, yani gençler, camiye gelmiyor, hep ihtiyarlar geliyor. Böyle bir eğitim yardımı teşvikinde bulunalım. İnsanlar cami yapılmasına hayır olarak bakıyor. Biz de bunu bir kanalize edelim” dedi.
    H.Ç.: Eğitim alanında bir şeyler yapmak istiyordu.
    N.V.: Gayet makul geldi bize de. Kendimiz de talebeyiz o esnada. Ve biz böyle küçük bir iyi niyetle, gelen arkadaşlar için ev açtık; 1, 2, 3, 4 derken 1970 yılına kadar 12 evimiz oldu.
    H.Ç.: Yani bugünkü Işık Evleri’nin ilk adımı.
    N.V.: Evet. Ve onlara, camide yönlendirdiği insanlara burs verme, evden bir eski eşya, birkaç kullanmadığı malzeme verme gibi destek verirken o evler çok fakir bir ortamda olsa da halk tarafından Işık Evleri şeklinde nitelendirildi.
    H.Ç.: Evler daha çok nerelerde?
    N.V.: İlk evimiz Tepecik’teydi.
    H.Ç.: Yoksul bir kesim?
    N.V.: Gecekondu semti. İkinci evimiz Buca Dokuz Çeşmeler Köyü’nde kuruldu. Yaylacık semtinde. Küçük samimi bir şey, ev adedi çok fazla olmamakla beraber 12 tane eve ulaştı. Bu arada Fethullah Gülen’in Ali Rıza Güven ‘le Kestane Pazarı Kuran Kursu’ndaki…
    Kestane Pazarı’ndan kovuluş
    H.Ç.: Ali Rıza Güven İzmir’in meşhur manifaturacısı değil mi?
    N.V.: Evet izmir’in zenginlerinden, Kestanepazarı Kuran Kursu’nun da başkanı. Fethullah Hoca’nın Kestane Pazarı Kuran Kursu’ndaki görevinin dışında, bizim gelip gitmemiz veya onun böyle üniversite gençliğiyle ilgilenmesi Kestane Pazarı Cemiyeti’ni rahatsız etti ve Hoca’yı oradan uzaklaştırdılar. Kovdular.
    H.Ç.: Neden rahatsız ediyor oradaki cemiyeti?
    N.V.: Onlar Kuran Kursu’nda kalan talebelerle ilgilensin diye Hoca’yı getirmişler, buradaki ilkokul mezunu Kuran öğrensin diye. Bizim bunun dışında işlerle ilgilenmemiz onların işine gelmiyor. Ve Fethullah Hoca’yı oradan ayırdılar. Bu yaptığı işleri tehlikeli buldular. Kendilerinin statüsünün dışında. Oradan ayrılınca, Altıntaş Durağı’nda Hatay’da, kardeş apartman olarak bir yer kiralandı. Orası da Nefi Akyazılı ‘nın dairesiydi. Tesadüfi bir olaydı.
    H.Ç.: Nefi Akyazılı adına daha sonra vakıf kuruldu. Akyazılılar Vakfı…
    N.V.: Akyazılı Vakfı, Fethullah Gülen de bizim bu evde kaldığımız 5-6 arkadaşla beraber, kalıyordu. (Nefi Akyazılı) Bizim durumumuzu görüp, çay içmeye gelip giderken: ”Siz ne yapıyorsunuz, nedir bu, talebe arkadaşlar.” Bizim böyle, ev yurtları olduğunu, kiralık evlerde talebe okuttuğumuzu görünce, adamcağız, ”Bu böyle olmaz, kiralık evle bu zor olur. Ben size, Çalıkuşu romanının yazıldığı Pembe Köşk benim, orayı size vereyim, benim adıma dernek kurun” dedi.
    Çalıkuşu’nun yazıldığı köşk ilk yurt oldu
    H.Ç.: Reşat Nuri ‘nin Çalıkuşu romanının yazıldığı köşk mü?
    N.V.: Bozyaka’daki köşk. Zaten şimdiki adresi de Çalıkuşu Sokak. Orayı bize verdi ve biz ilk defa el yordamıyla ona buna sorarak bir dernek kurduk ve oraya Nefi Akyazılı’nın bağışı olarak o inşaata başladık. Aynen camiye yardım toplanır gibi, insanlar arasında yurda malzeme veren o idi. Taş taşıdık, çimento taşıdık, kazma salladık. Bütün esnafı, talebesi.. ve 77 yılında bitti orası. 5 yılda 5 katlı bir küçük yurt. Bu işte deneyim kazandık ve millet de bu işi imece usulü yaptı.
    H.Ç.: Bu arada siz bunu yaparken Fethullah Gülen’le birlikte Saidi Nursi’yi okuyordunuz, bunu açar mısınız?
    N.V.: Risale-i Nur okuyorduk. Fakat Risale-i Nur okuma esnasında, kendisi bir Nurcu ve Risale-i Nur talebesi olarak değil de.. iyi kitaplar bunlarda da İslami açıklamalar var, gibi yaklaşarak, bizden iyice emin olduktan sonra Risale-i Nur’ları bize de söyledi.
    H.Ç.: Sizi önce bir sınavdan geçirdi…
    N.V.: Tabii, önce vaazlarıyla camide tanıdığımız bir insanız, bizimle beraber arkadaşlığı ilerlettikten sonra Risale-i Nur’ları oradan alıp okuyor. Biz de ne kadar güzel bir şey filan diyoruz…
    H.Ç.: Siz 16 yaşındasınız o 26 yaşında…
    N.V.: Yaş farkı var. Biz orada Risale-i Nur’ları bu asrın en iyi tefsiri diye düşünüyoruz. Ama yeni gelen arkadaşlara bunu öncelikle sunmuyoruz. Biz sadece namaz kılan insanlarız. Bizim yurtlarımızda içki-sigara alışkanlığı olanlar barınamaz, o yok. Aramıza gelenler de zaten bizim namaz kıldığımızı görüyor. O havaya adapte olacak insanlar gelip 2. ev 3. ev 5. ev derken işte bu yurtlar oluştu…
    H.Ç.: Siz de artık birinci kuşak olarak bir Nur öğrencisisiniz ve büyümeye başlıyorsunuz.
    N.V.: Evet.
    H.Ç.: 1977 dediniz. 1970’li yılların ortasında kamplar var.
    N.V.: Biz 1967’de, ilk, Buca Kaynaklar’da kamp yaptık.
    H.Ç.: Finansörü kimdi?
    N.V.: Hep aynı işte. Finansörü, gene o yiyecek bir şey getiriyor. Oradan bir kasap et getiriyor…
    H.Ç.: Bir anımsatma yapayım. 1975, 30 yıl önce geriye götüreyim sizi. İzmir Kemalpaşa ve Edremit çevresinde Nur kampları kurmuştu. Kızılkeçili Kampı. Bu onlardan önce ilk kamp. Ben o kamplara girdim ve o tarihte Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir dizi röportajdır o. Dağlara kamplar kuruldu adı ile. O zamanki kampları Akçora gömleklerinin sahibi Turgutlu’daki kiremit fabrikalarının sahibi Osman Bey finanse etmişti.
    Risk artınca ‘görev’ gençlere
    N.V.: Tabii her kampa yakın yerdeki zengin işadamları finanse ediyordu. Fakir talebeler burada Kuran öğreniyorlar. Kuran okuyorlar, yazın burada 1-2 ay misafir olacaklar… Anadolu insanı biliyorsunuz canını verir. Şehirden kim gelirse büyük insandır. Kamplarda Risale-i Nur’lar okunuyor. Böyle zaten ilk kamp 25-30 kişiydi, sonra 50-60 kişilere, 100-150 kişilere ulaştı, sayı çoğaldı. O arada kamptır. Gündeme geldi, siz yazdınız. Jandarma bastı. O iptal oldu daha sonraki yıllarda. Edremit, Ören Kemalpaşa iptal edildi. Tehlikeli oluyor diye. Sonra, bu gençlere aynen misyoner gibi köylere gidip köy kahvelerinde, kendisi de ilk dönemde, o Kestane Pazarı Kuran Kursu’ndan ayrıldıktan sonra, Ege’nin bütün köylerine kamyonetle gidip kahve sohbetleri yaptı. O kamplarda risk artınca, gençlere, hadi bakalım siz de gidin insanlara, köylere, kahvelere denildi. Said-i Nursi’nin eserlerinden öğrenilen hafızalarda kalan bilimsel şeyler, mesela, Kuran’ın bir âyetinde şöyle diyor: Yıldızlardan, halkın bilmediği değişik bulduğu noktalardan, iman hakikatleri, haşir, öldükten sonra da dirilme gibi şeyler. Bir sezon da o gitti. Köylere gitmeye alıştı insanlar, hatipliğe alıştı. Bir toplumun içerisinde konuşabilecek şekilde antrenman yapıldı.
    H.Ç.: 1970’li yıllarda Fethullahçı diye bir cemaat ya da örgüt yoktu. Said-i Nursi’nin bir çizgisi yoktu. O zaman Yeni Asya Grubu’yla Mehmet Kutlular ‘la bağlantılıydı, değil mi?
    N.V.: 1972’de biz yurda başladığımız dönemde Bediüzzaman’ın yani Said-i Nursi’nin vârisleri ve onun kitaplarını evlerde okuyan klasik Nurcu dediğimiz kişiler vardı. Talebe yok. 50-60 yaşlarında küçük esnaflar. Haftada bir-iki değişik evlerde birisi okur, öbürleri de dinler.. çok kısa açıklamalar yapılır, orijinalite bozulmasın diye 1970’e kadar bu şekliyle.. hiçbir ayrılık ve ayrı bir fraksiyon yok. Fakat Fethullah Hoca’nın üniversite gençlerine el atma dönemi var…
    H.Ç.: Yıl kaç oluyor?
    N.V.: 1967’de üniversite talebeleri birinci sınıfa girmişiz, ilk biziz yani.
    H.Ç.: 30 küsur yıldan bu yana Fethullah Gülen’i kuşkuyla izliyorum. Örgütlenme modeli.. o zaman Ege’de tek üniversite vardı Ege Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’ne bağlı yüksekokullar vardı.. Anımsarsanız o yıllarda özel okullar da vardı.
    N.V.: Özel okullar 80’de başladı.
    H.Ç.: Hayır, özel üniversitelerde ve Ege Üniversitesi’nde örgütlendiği biliniyor.
    N.V.: Mehmet Atalay, Mehmet Kadan, Halil İbrahim Uçar, Işılay Saygın , ben, pek çok arkadaş Ege Üniversitesi mezunu…
    H.Ç.: Bu saydığınız isimler Fethullah Gülen’den, daha doğrusu Nurculuktan etkilenen isimler…
    N.V.: Fethullah Gülen’in vaazlarındaki otantik bir ortamda, sarığının arkasına uygun olması, genç olması, sakalsız olması, heyecanlı, daha çok hamasi şeyler anlatması… Bizleri çok etkiledi…
    H.Ç.: Peki siyasi kimliği neydi Fethullah Hoca’nın o zaman. Adalet Partisi’ne yakındı bildiğim kadarıyla…
    N.V.: O zaman bütün Nurcular Adalet Partisi’ne yakındı. Ama bizim öyle, hem yaş itibarıyla hem de o günkü durumumuz itibarıyla pek siyaset yapmamız söz konusu değil. Ama Nurcuların hepsinin şeyi (eğilimi) Adalet Partisi’ydi. Demokrat Parti, devamı Adalet Partisi. Hatta Süleyman Demirel Nurcuların başı diye (kendini nitelendirirdi) . Kendisine de bir soru soruyorlar: ”Efendim, hani siz başa geldiğiniz zaman İslami bir idare getirecektiniz. Bakanlarınız falan Nurculardan olacaktı…” ”İşte ben varım ya, ben başkanım” diyor. O tabii Nurcuları memnun etmek için.
    H.Ç.: 70 ile 80 arasında, 12 Eylül 1980’e kadar Mehmet Kutlular’ın, o grubun çizgisindeydi…
    N.V.: Evet.. ayrı gayrı yok. Şimdi orda İzmir’de Mustafa Birlik var. Hüseyin Çahadır var, bunlar Hoca gelmeden önce evlerinde Risale-i Nur okuyan, klasik Bediüzzaman talebesi insanlar. Küçük esnaf ve stil o yani… Akşamları evde oturup 2 saat 3 saat misafirlik gibi çay içilip kitap okunup gidiliyor. Fethullah Hoca’nın gelmesiyle orada bir rahatsızlık oldu. Abi konumunda olan Hüseyin Çahadır ve Mustafa Birlik.. onların hedefinde talebeye inmek veya talebeyle meşgul olmak, yurt, okul, ev tutmak diye bir şey yok. Çünkü Risale-i Nurlarda ‘her ev bir Nur medresesidir’ deniyor. Yani yeri mekânı mühim değil…

    35 yıl boyunca Gülen ve cemaatine hizmet veren Nurettin Veren (Soldan üçüncü), şimdi Fethullah Gülen tarafından ”hain” ilan edildiğini ve Fethullah Gülen’in kendisini ”öldürtmek istediğini” iddia ediyor. Gülen’in yıllarca en yakınındaki isimlerden biri olan Veren’in anlattıkları Türkiye’nin son 35 yılda siyaset- tarikat- ticaret üçgeninde yaşadıklarının bir özeti aslında.

    6 Temmuz 1975 Cumhuriyet
    MİLLETVEKİLİ EMİN ŞİRİN:
    Gülen’in cevap vermesi lazım…
    Nurettin Veren , 35 yıl boyunca Fethullah Gülen ile birlikte çalışmış ve cemaate ait Samanyolu TV, Zaman gazetesi, FEM Dershaneleri ve birçok üniversitenin kurucusu olmuş. Ancak ne var ki Fethullah Gülen ile yolları ayrılmış. Veren’in hikâyesi bundan sonra başlıyor. 35 yıl boyunca Gülen ve cemaatine hizmet veren Nurettin Veren, şimdi Fethullah Gülen tarafından ”hain” ilan edildiğini ve Fethullah Gülen’in kendisini ”öldürtmek istediğini” iddia ediyor. Nurettin Veren, bir süredir bu iddialarını ve cemaatle ilgili bildiklerini www.nurettinveren.org isimli bir sitede duyurmaya çalışıyordu. Ne var ki sitesi birkaç gün evvel hack’lendi. Veren’in sitesi hack’lenmekle de kalmadı, Nurettin Veren’in yeni site kurabilmek için alabileceği bütün domain adresleri Aksiyon dergisinde çalışan bir muhabir tarafından satın alındı. Anlayacağınız, Veren’in şimdi sesini duyurabileceği bir sitesi yok. Ayrıca, kendisine gazetelerce de bir ”ambargo” konulmuş ve medyada da yer bulamıyor.
    Sizinle önce, Nurettin Veren’in açıklamalarını, sonra da geçenlerde Ilıcaklar ‘ın Tercüman’ında yer alan Fethullah Gülen’in iddiaları üzerine verdiğim bir soru önergesini paylaşmak istiyorum.
    Ancak bilmenizi isterim, aşağıda yer alan görüşler tamamıyla Nurettin Veren’e aittir ve Veren tarafından aktarılanlara bir yorum katılmamıştır:
    ”Fethullah Gülen’le, 1966 yılında İzmir’e geldiği ilk günden itibaren 35 yıl gece gündüz beraber çalıştık. Daha sonra yollarımız ayrıldı. Ben Amerika’dan döndükten sonra Fethullah Gülen’in yakın bir arkadaşı olarak iç bünyede halletmek için uğraştığım fikir ayrılıklarını kendisiyle görüşerek Amerika’da çözüme kavuşturmayı planladım. Ben Amerika’da bu diyaloğu temin edip aile içi meseleleri görüşmenin yüz yüze olmasını düşünmüştüm. 30 gün misafir olarak kaldığım Fethullah Gülen’in Amerika’daki evinde, bir tek kelime bile konuşturulmadan sabırla 30 gün bekledim. Son gün, yapmış olduğu davranış, cinnet ve hezeyan beni öldürmek isteme noktasına varınca, canımı zor kurtarıp kaçmak zorunda kaldım ve bu fitneyi, iftirayı çıkaran ilahiyatçı Prof. Kemalettin Özdemir ve yine bu fitneyi çıkaran Zaman gazetesi yazarlarından, benim eski arkadaşlarımdan olan, bir türlü ayamayan Abdullah Aymaz’ la görüşmek istedim. Ve ikisini de telefonla aradığım halde görüşülecek bir şey yok ifadeleriyle reddedildim. Belki bir çözüm olur diye eski tanıdıklarımdan Prof. Şerif Ali Tekalan’ a, (Polis Koleji mezunu olan polis menşeli Prof. Fatih Tekalan , Fatih Üniversitesi’nin yöneticisi) Amerika’daki bu çılgın ve korkunç durumu anlattım. O da bana, kurt kardeşin durumunu gördükten sonraki hikâyeyi anlattı, işten sıyrılmayı ve örtbas etmeyi tercih etti.
    SÜRECEK
    VEREN’İN ŞİRİN’E AÇIKLAMALARI:
    Bakan Aksu beni ikna etmeye çalıştı
    Ben hiçbir yerden çare bulamayınca, olabilecek herhangi tehlikeli bir durumu önlemesi için eskiden beri hem Fethullah Gülen’i hem de beni yakından tanıyan İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ nun makam odasına giderek yazılı dilekçemi suç duyurusu olarak verdim. 2-3 saat orada konuyu görüşmemize rağmen konuyu örtbas etmek ve bu işi duyurmamak için Aksu beni iknaya uğraştı. Ben, ondan sonra Cemil Çiçek Bey’e (O da beni eskiden tanır ve Hocaefendi’nin yanına sık sık gelir) faks çekerek aynı müracaatta bulundum. Fakat hiçbir cevap alamadım.
    ‘İnternet sitem hack’lendi’
    Bütün bu sansürler, baskılar ve susturulmalar karşısında internet sayfasından bu durumu duyurmaya karar verdim. Ve bir yıldır beni durdurmak için, susturmak için görevlendirilmiş olan Zaman gazetesinin eski kurucusu ve gazeteyi bize satan Alaaddin Kaya , ilahiyatçı Prof. Suat Yıldırım , Fethullah Hoca’nın akrabası ve gizli işlerinin yöneticisi Ali Bayram , Gazeteci Yazarlar Vakfı’nın şimdiki başkanı Harun Tokak ve görevli Prof. Şerif Ali Tekalan, arkadaşlara, beni oyalamak ve uyutmak için her türlü riyakârlığı yapan bu insanlara telefonla Fethullah Gülen ile görüşmek istediğimi söyledim. Eğer yüz yüze görüşüp konuşarak meselelerimizi üç beş yıl aradan sonra hâlâ halledemezsek ben internet sayfasından bunları söylemek mecburiyetinde kalacağımı kendilerine mertçe söyledim. Ve ondan sonra ‘İstediğini yapabilirsin, yazsan ne olur, söylesen ne olur, seni hain ilan ederiz’ deyip oralı olmadılar ve umursamadılar. Ve olaylar bundan sonra bu şekle geldi.
    Bu arada Ali Bayram cep telefonumdan arayarak beni en ağır hakaretlerle iki defa arayıp tehditlerde bulundu.
    Sonra ben internet sitesinden bildiklerimi açıklamaya çalıştım. Ancak bu sefer de internet sitem hack’lendi. Benim www.nurettinveren.org adlı adresim üçüncü defa sabote edildi. Benim başka domain sitesinden satın alıp net ve com sitesi yapmak için müracaat ettiğimde nveren ve nurettinveren.com, net, gibi bütün isimlerin net ve com’dan satın alındığını öğrendim. Ve satın alanları araştırdığım zaman bunun Aksiyon dergisindeki Yasin isminde çalışan birisi tarafından satın alındığı bilgisini aldım. Daha öncesi nveren.org sitesinin de şifrelerinin yine aynı şahıs tarafından çalındığını öğrendim. Web sayfası satıcılığı görevini üstlenen bu şahsın, sattığı şirketlerin şifreleri elinde olduğu için aldığı talimatlar doğrultusunda sitemi kapattığını tespit ettim.
    ‘Medyada sansür ablukası’
    İnternet sitemin saldırıya uğraması sadece küçük bir örnek. Basında da benim anlattıklarımın yayımlanmaması için yoğun bir rüşvet ve baskı kampanyası sürüyor.
    Medya tekellerinden birçok kişi benimle görüştü, ama hiçbirisi tek satır haber yapmadı. İlk olarak Hürriyet gazetesinden Oktay Ekşi benimle görüştü. Oktay Ekşi, Doğan Kitap yöneticilerinden Mehmet Yaşin’ in bu konu ile ilgili bir kitap hazırlayacağını söyledi. Ona her şeyi anlattım, belgeleri verdim. Ama daha sonra Ekşi beni aradı ve ‘Bana soru sorma. Anlattıklarını yayımlayamayız’ dedi.
    Basında güvenilir kalemler olarak adlandırılan bazı gazeteciler de benimle görüştü, bütün bilgi ve belgeleri aldılar, ama aylardır tek kelime yazmadılar. Son olarak Kanal D, 2.5 saatlik bir çekim yaptı, bu program da yayından kaldırıldı.
    Bu ‘sansür ablukası’ Fethullah Gülen’in marifetiyle olmaktadır. Bu medya kuruluşları Gülen cemaatiyle sıkı ilişkilere sahip. Hiçbirisi Gülen karşıtı haber yapmaya cesaret edemiyor.”
    Nurettin Veren, tarikat yıllarında liderinin iki farklı Kuran yorumunu yaşamak zorunda kalmış
    Peçeyi Türkiye’ye Fethullah Gülen getirdi
    H.Ç.: Işık evlerinin her biri Nur Medresesi değil mi?
    N.V.: Gerek yok diyor, yurt kurs gibi şeylere. Onu Süleymancılar yapıyor. Ve beğenilen ve takdir edilen bir stil değil. Risale-i Nur stili evlerde oturup kitap okumak haftada 1-2 gün ve daha emniyetli, daha güvenli ev hizmeti. Gelenler de çok rahatsız olmuyor, tehlike görmüyorlar veya o günkü şartlarda ancak onu yapabiliyorlar. Şimdi Fethullah Hoca’nın bu tarz talebeye ev tuttuğunu ve onları organize ettiğini görünce eski Nurcular Fethullah Hoca’ya tavır aldılar. Bizi de orada refere ederek yıllar sonra toplantıda diyor ki, ”Ben o gün Mustafa Birlik’e dedim ki.. biz Bir stil geliştirsek, talebe yetiştirerek, üniversiteleri hayatın içine, sosyal hayata… İslamiyet sadece Kuran kursu ve camilerde kalmasın, bu işi dışarıya taşıyalım, İslamiyeti üniversite gençliğine taşıyalım.” Bu sefer ‘senle ayrı bir teşkilat kurmak istemeyiz’ gibi yaklaştılar olaya ve ertesi gün bir toplantı yapalım evde, işyeri, dükkânda görüşelim diye gidince, onlar ”Biz Bediüzzaman’a bağlıyız. Sen dışarıdan gelen bir insan olarak Mustafa Birlik, dükkânı açıp, hayır dediğini” anlatıyor yıllar sonra. ”İşte diyor, o gün onlarla yolumuz ayrıldı. O gün sadece bana destek veren Nurettin Veren’le İlhan İşbilen” diyor, kendi sesinden bir kasette.
    H.Ç.: Fethullah Gülen söylüyor.
    N.V.: Eski Nurcular.. talebeyle ilgilenme, talebeye dönük ev açma stili bizim usulümüzde yok. Yani sen yanlış bir iş yapıyorsun. Bir de bizim kendi içimizde Bediüzzaman’ın varisleri olan Mustafa Sungur, Bayram Avcı var. O insanların, işte o varislerin yönetiminde bugün Türkiye. O ağabeyler çıkar Bediüzzaman’ın talebeleri, sağlığında beraber olduğu kimseler, kıymet bilir insanlar. Unvan olarak sadece ağabeylik var, kardeş ve ağabeyler. Onlar Bediüzzaman’ın varisleri.
    İlk ekip tasfiye edildi
    H.Ç.: Peki Fethullah Gülen ne?
    N.V.: Fethullah Gülen’in şimdi böyle bir fonksiyonu olmadığından, Hizmet Vakfı’nda varislerin tasvibiyle bir vakıfta bulunmadığından ayrı bir şey yapacak, riskli bir kimse diye Fethullah Gülen’e sıcak bakmadılar. O da İlhan İşbilen, Ali Candan ve beni yanına aldı. 14 kişilik bir arkadaş grubuyduk ama.. ilk destek veren, ilk beraber olan bu üç kişi oldu.
    H.Ç.: Nurettin Veren burada, Ali Candan nerede?
    N.V.: Ali Candan İzmir’de, yıllarca orada öğretmenlik yaptı emekli oldu.
    H.Ç.: İlhan İşbilen nerde?
    N.V.: O da İstanbul’da,
    H.Ç.: Fethullah Gülen nerde, nasıl, onlar da aforoz mu edildiler?
    N.V.: Çok önce aforoz edildiler de, sonra tabii bu ortamda, tekrar onlara göstermelik olarak işin içinde tutmak için birtakım fonksiyonlar verildi.
    H.Ç.: 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, biliyorsunuz, 1982’de anayasa oylaması oldu. 1980-82 arasında, hatta buna ANAP’ın, Turgut Özal ‘ın iktidar oluşuna kadar, 1983 seçimlerine kadar, Kenan Evren ‘in altında bulunan birtakım kurmay subaylarla Fethullah Gülen’in görüştüğü, anayasa oylamasına destek vermesi istendiği biliniyor. Aynı zamanda da duvar ilanıyla bütün Türkiye’de aranıyor. Burdur’da, Isparta’da, Antalya’da dolaşıyor. Siz o sırada berabersiniz. Bir yandan Fethullah Gülen aranıyor, bir yandan da anayasa oylamasına evet denmesi için pazarlıklar yapılıyor. O süreci anlatır mısınız?
    N.V.: Ben o esnada, sadece duvar ilanlarıyla arandığı dönemde, 1979.. Adapazarı’na gittim, İstanbul’da kaldım ve 1982 yılında yedek subaylığımı yapmak üzere Tuzla’dan Çerkezköy’e gittim. 35 yaşındaydım. 35 yaşına kadar da hizmetle meşgul olmak için gidemedik, kaçtık ve benim bakaya durumum oldu. Tekrar mahkeme kararıyla, 4 tane çocuğum varken 35 yaşında yedek subay oldum. O esnada İstanbul’a geldi ve arandığı dönemde beraber dolaşalım, dedi, ben yedek subay olduğum için. Kimliğim var, elbisem subay elbisesi, beraber bütün Türkiye’yi İstanbul’dan Erzurum’a, Erzurum’dan Antalya, Burdur, tekrar İstanbul’a bir tur yaptık. Aşağı yukarı 56 gün.
    H.Ç.: Siz izin mi aldınız?
    N.V.: Ben 30 gün izin almıştım
    H.Ç.: 20 gün de rapor
    N.V.: Sonra da rapor aldık.. bir şeyler yaptık.
    H.Ç.: Siz kaçıyorsunuz onunla beraber, siz ya da onu kaçırıyorsunuz…
    N.V.: Evet. Şimdi onun otobüse binme şansı yok, uçağa binme şansı yok. Trene binemez. Benzin istasyonlarına ben önce gidip bakıyorum, orada ilan varsa o benzin istasyonuna girip yemek yemiyoruz, başka bir yere gidiyoruz. Öyle zor bir durumda.
    H.Ç.: Burdur’da yakalanmış, fakat polisler serbest bırakmış…
    N.V.: Ama bu olaydan sonra, 83-84-85’te değil. Son şey döneminde (emin olamıyor)
    H.Ç.: 80’li yılların başında, ihtilalin olduğu yıllarda.
    N.V.: Onun yakalanıp kurtulduğunu biliyorum, ama ben yoktum o esnada. 56 günlük dolaşma esnasında birlikteyiz kendisiyle.
    Gülen, Nur talebesi değil
    H.Ç.: Anayasa’yı destekleme kararı aldı ve ondan sonra Yeni Asya grubuyla koptu ipler bildiğim kadarıyla..
    N.V.: Bu talebeler daha önce koptu. Talebelere yurt yapma işi Süleymancılıkta var. Nurculukta böyle bir şey yok. Fethullah Gülen Nur Talebesi değildir… Bediüzzaman bir eserinde de diyor ki, hocalar Nurcu olmaz. İşte onu yayımlayarak da Fethullah Hoca’yı Nurcu değildir, ona bağlanmayın, esas Nur hizmeti buradadır.. cemaate, sempati duyanlara elden çoğalttıkları kâğıtlar dağıttılar. Orada, eski üstadın talebeleriyle, Fethullah Gülen’in yapmış olduğu bu şekil ayrıldı. Ve bizi arkasına alarak, yaşlı, eski Nurcuları terk etti. Ayrı bir stil meydana getirerek yürüdük.
    H.Ç.: Yani genç Nurcularla üniversite gençliği hedef alınıyor.
    N.V.: Evet.
    H.Ç.: Küçük Dünyam’da anlatır, Kâbe’ye gitmiş, Kâbe’de sivrisinek çokmuş, hacı adaylarını sivrisinekler ısırmış, sokmuş.. ona hiçbir şey olmamış. Bir tanesi de şudur, komşuları varmış köyde, onların kazlarını dövmüş komşuları ve bir anda gök kara bulutlarla kaplanmış, yağmur dolu yağmaya başlamış ama sadece o komşularının evine.
    N.V.: Zaten etrafındakileri, yani bizi, genç nesli o fantezilerle etkilerdi. Hatta büyük tepkiler aldı. ”Sahabeyle aklını bozmuş” dediler. Sahabenin hayatındaki ütopyayı anlatıyor. Sahabenin öyle bir hayatının olup olmadığı da belli değil. Ama insanlara, diyor ki: Adam muharebede, bacağının bir tanesi kopmuş, 8 saat muharebe etmiş. İneceği zaman özengiden düşünce ayağının olmadığını anlamış. Böyle olağanüstü şeyler anlatırdı. Sahabeden Ebu Dücane ‘nin gözüne ok gelmiş. (Biz artık bunları ezberlediğimiz için, biz de aynı hatiplikten nasibimizi aldık. Yani 4 saat kesintisiz irticalen konuşabiliyoruz bir televizyon canlı yayınında, etkilendiğimiz için, hafızada dolu menkıbe var.) Gözüne ok isabet eden sahabe, eline gözünü almış, neye yararsın sen, bugüne kadar İslamla şerefyab olup Peygamberi görmedin, geç kaldın.. deyip gözü çıkartıp atmış. Böyle hamasi, İslami ve Kuran’i olmayan hikâyeler.. bunlar Kuran değil. Bunlarla böyle etraftakileri de buna özendiriyor.
    ’30 sene hasır yer yatağında yattım’
    H.Ç.: Olağanüstü gücü olduğuna inandıracak…
    N.V.: İnandıracak değil, inandırmaması mümkün değil. Ben İzmir’de doğma büyüme insanım, ailem normal bir İzmirli, İzmirin ileri gelen eşrafından Kapancı sülalesi. Alsancak’ta Altay Lokali’nin karşısında.. Dönertaştaki hanlar, oteller, çiftlikler halamın. İzmir’in en önde gelen sülalesi.
    Ben aile yapısına ters olmasına karşın, 30 sene evimde hasır yer yatağında yattım, Fethullah Gülen yüzünden. İzmir’de doğmuş büyümüş benim annemin başı açıktı, 70 yaşında Hacca gidinceye kadar.. ama benim evlendiğim kadın, 17 yaşındaki hanımım, Fethullah Gülen burnunun ucu bile görünmeyecek dediği için, aynen Afganistan’daki burka gibi yüzünü örttü. Yüze peçe takma Türkiye’de yoktur. Mahmutefendi cemaatinde de yoktur.. çarşaf giyer onlar ama yüzlerini örtmez, onlar da bizden sonra yüzlerini örttü. Durdu dedi ki, ”Bu örtü meselesini bir laubalilik olarak görüyorum, tesettür odur ki, burnunun ucu, ayağının topuğunun ucu bile görünmeyecek.” Şimdi bu açmazlar, bugünkü söylemler ile o günküler 30 yıllık bir süreç. Ya o gün Kuran doğruydu ya da bugün Kuran’ı tersinden okuyoruz.
    Biri ‘Parti kuralım’ diğeri ‘Talebe yetiştirelim’ diyordu
    Erbakan ve Gülen yöntemde anlaşamadılar
    H.Ç.: 1982’de anayasayı desteklediniz..
    N.V.: Özal’ı desteklemek için bir ciddi kampanya yapıldı. Özal o arada.. Milli Selamet Partisi’nden (parti adını hatırlamaya çalışıyor) adaylığını koydu.
    H.Ç.: 77 seçimlerinde İzmir’den adaydı..
    N.V.: Özal’ı desteklemek için… ama o günkü potansiyelin ne olduğu ortaya çıktı, Özal kazanamadı. Bizden endişe edenlerin endişesine iyi bir cevap, ”Bu kadar uğraşmamıza rağmen bir Özal’ı kazandıramadık” derken, ”İyi oldu, Çünkü o zaman Özal o partiden milletvekili olsaydı, ilerde bu önünü tıkar, Cumhurbaşkanı olamazdı, demek ki onda bir hayır varmış” dedi. Hayatımda benim ilk hatırladığım o… Ama hepimiz bir oy verme çabası içindeydik.
    H.Ç.: MSP’ye oy verdiniz, MSP’nin adayıydı…
    N.V.: MSP’ye değil, Özal’a (kazandırmaya çalışıyoruz).. MSP ile Hoca’nın arası hiç yok. Öyle gizli ve eski bir hatıra: Biz 66-67 senesinde Buca Kaynaklar’da kamp yaparken Erbakan Hoca geldi. Ben Scoda bir kamyonetle, Kaynaklar’dan Buca Dokuz Çeşmeler’e getirdim.
    H.Ç.: Kamp yerine…
    N.V.: Kamp yerinden, geriye getirdim.
    H.Ç.: Kampı gezdi o zaman.
    N.V.: Kampı gezdi, sivri konik bir çadırda Hoca’ya şu teklifi yaptı.
    H.Ç.: Fethullah Hoca’ya…
    N.V.: Erbakan, Fethullah Gülen’e dedi ki, ”Hocam beraber bir parti kuralım” , Erbakan da üniversitede hoca o zaman. Daha hiç siyasi faaliyeti yok. 66’da, bizim ilk kampımızda..
    H.Ç.: Odalar Birliği Genel Sekreteri olmuş muydu o zaman?
    N.V.: Küçük bir çadır olduğu ve ben de orda bulunduğum için hasbelkader duyuyorum. Hoca da dedi ki, ”Ben siyasete girmek taraftarı değilim.. Siz de girmeyin, beraber talebe yetiştirelim. Siz üniversitede hocasınız, asistan yetiştirerek, siyasetle değil içeriden fethedelim, eleman yetiştirelim..”
    H.Ç.: Yani şunu söyleyebilir miyiz, bu hep yazılan söylenen, iddia edilen ve benim de üzerinde sık sık durduğum bir şey, Hoca özellikle, eğitim kurumlarında öğrenci yetiştirerek devlet erkinde yapılanma, devlet erkini ele geçirme amacı vardı!
    N.V.: Evet. İlk teklifte bu cevabı verdi Erbakan Hoca: “Olmaz öyle şey. Bu iş yapılacaksa çıkılır siyasette yapılır. Senin dediğin gibi içeriden gizli, illegal yollarla böyle bir şey yapılmaz, devlet de bundan rahatsız olur.. İslami de değil.” Böyle araları bir sertleşti. Erbakan Hoca’nın davranışı bana göre daha mertçe.
    H.Ç.: Demokratik bir davranış…
    N.V.: Siyaset istiyorsanız siyasi arenaya girersin, futbolcu olursan futbola girersin.
    H.Ç.: İlk ve son görüşmeleri o zaman mı oldu?
    N.V.: Ondan sonra pek görüştüklerini hatırlamıyorum.
    H.Ç.: Yani Özal’ın 77 seçimlerinde milletvekili adayı olmasından sonra…
    N.V.: Orada tek şey Hoca’ya destek değil de Özal’ın alternatif olarak desteklenmesi…
    Veren’e göre Gülen’in Erbakan’a olan antipatisi ve alternatif bir isim arayışı Özal’a desteğin yolunu açtı
    Özal’ı destekleyin diye talimat verdi
    H.Ç.: Peki Turgut Özal’la ilişkisi var mıydı?
    N.V.: Turgut Özal’ın vaazları dinlemeye geldiğini söylüyorlar. Ben bir sefer İzmir’de, bizim, Çeşme’deki eve geldiğini hatırlıyorum. Tabii o zaman devlet planlamada memurdu. Vaazlara geliyormuş ama yakın bir temas görmedim…
    H.Ç.: Özal ve ailesinin Nakşi olduğu biliniyor…
    N.V.: Fakat öyle bir sık temas yoktu, ben bir sefer geldiğini hatırlıyorum. Bence şöyle düşünüyordu: Erbakan Hoca’ya bir antipatisi var. Kendine daha yakın buluyordu Özal’ı, belki de, onun için destekleyin diye bize talimat verdi. MSP’yi değil ama Özal’ı, Erbakan’a alternatif olur diye… İşi hep içerden yıkarak, insanları birbirine vuruşturarak, tokuşturarak yapmak gibi bir prensibi var.
    H.Ç.: Fethullah Gülen’in insanları birbiri ile kafa kafaya getirerek, vuruşturarak amacına ulaşma politikasını biraz açar mısınız?
    N.V.: Fethullah Gülen’in, gerçek manada, İzmir’e gelmeden önce bile, ailesinin desteğinden kaynaklanan bir kendine güveni var. Dünyayı idare edecek kapasitede bir insan diye düşünülüyor. Ailesi de kendisi de çocukluğundan birtakım olağanüstülükleri olduğuna inanan yapıdalar.
    YARIN: FOTOĞRAF ÇEKTİRMEYİ BİLE YASAKLADI

    ASKERİ LİSELERE SIZMA PLANI:
    Gizli aydınlat, ışığını gizli ver
    H.Ç.: 60, 70, 80, 90 ve 2000’li yılları bir film gibi geri dönüşlerle okura anımsatmak istiyorum. 1983 seçimlerinde Turgut Özal Başbakan oldu ve Fethullahçı denilen grup ANAP’a iyice yaklaştı ve ondan sonra zaten Kenan Evren’ in de ‘Kendi Okulunu Kendin Yap’ kampanyasının ardından özel lise, kolejler, ortaokullar, ilkokullar açılmaya başladı. Ancak, 85’li yıllarda Akyazılılar Vakfı aracılığıyla İzmir’de, Maltepe Askeri Lisesi, İstanbul’da Kuleli Lisesi, Bursa’da Işıklar Askeri Lisesi’ne sahte sağlık raporlarıyla öğrenci sokuldu. Öyle mi?
    N.V.: Doğru, Nihat Özdemir ceza aldı. 2 sene hapis yattı.
    H.Ç.: Sahte sağlık raporuyla askeri liseye öğrenci sokmada amaç neydi?
    N.V.: Şimdi Fethullah Hoca’nın bütün sahalarda hep yaptığı bir yanlış var. Aynen Erbakan Hoca’nın teklifinde olduğu gibi mertçe, devleti ele geçirmenin de yolları var. Bugün Başbakan demek, devleti ele geçirdi demek bir noktada. Ama bu doğru bir yol, bu işin yolu, siyasete girersiniz, herkes aday olabilir, herkes parti kurabilir, Fethullah Gülen’in anlaşılmaz bir davranışı şu: Ben kendimi onun sosyal bir arkadaşı ve ortağı gibi düşünürsem, şöyle bir misal vermek isterim: Şimdi ben onunla bir ortaklık yapmışım. Benim kurduğum ortaklıkta biz hep beraber hırka ve kazak üreteceğimiz bir fabrika kurmuşuz. Fakat yarı yolda bu insanlar kendilerini, hırka ve kazak örecek bir fabrikanın ortağı zannederken, yarı yolda bir bakıyorlar ki bu fabrikada bir taraftan hırka ve kazak örülüyor, ama bir taraftan da el bombası ve silah üretiliyor. Şimdi sizin bunu gördüğünüz zaman ortaklığı feshetme hakkınız doğar. Fethullah Hoca’nın üslubu hep sinsi, kapalı, illegaliteyi tercih etmesi. Bunu da nereden esinleniyor. Bir sözü var Said-i Nursi’ nin. ”Sıram tenevvelet: Gizli aydınlat, ışığını gizli ver.” Üslubu bu. O zaman tek parti döneminde, bu şeylerde kendisi usul olarak bu tarzı seçtiği için, büyük bir sistem kurma, bir dernek vakıf kurma gibi faaliyetler yok, o dönemde Bediüzzaman böyle yapmış. Şimdi kendisinin yaptığı işle Bediüzzaman’ın yaptığı iş çok farklı, onun gizli yapalım bu işi dediği, kitapların okunması, elden ele dolaşması ve yazılması, çoğaltılması. O günkü sistem içinde o gizli yapılıyordu. Yapılmalıydı veya yapılmamalıydı, o ayrı konu. Burada Fethullah Hoca’nın yaptığı şey ise kendi devletinin yanındayım, derken söylemlerinde, benim protestolarım ve söylemlerinin altının çizilmesi gerek. Gülen’in gerçekten uyarılarak insanların Fethullah Gülen’in hipnozundan kurtulacak bir şuura, özgürlüğe erişmesi gerek. Bu fikir anlaşılırsa, cemaatin içindeki mutlak iradeye, mutlak itaat ve mutlak kulluk fikrini yıkarız ve hayır yapmış oluruz, doğru bir iş yapmış oluruz. Ama, onun yaptığı yanlış bugün şu: Yalanın arkasına saklanarak kendi iktidarını devam ettirmek istiyor. Yalanın da işi yatsıya kadar derler. Şimdi bu yalan ve takıyye yaptıkça bizim ekmeğimize yağ sürüyor. Benim onu yalancılıkla suçlamam kolaylaşıyor. Çünkü hep yalanlarını devam ettiriyor. Cemaate net mesajlar vereceğiz. Onu terk edin, onun hâkimiyetini; onun baskısından kurtulun, hür düşünün.

    Nurettin Veren’e göre ‘Başörtüsü füruattır’ açıklamaları yapan Fethullah Gülen, daha önce cemaatine, fotoğraf çektirmeyi, margarin kullanmayı, hatta kola içmeyi bile yasaklamış. Kola içenlerin ABD’ye yardım ettiğini savunan Gülen, şimdi ABD’nin misafiri.

    Bir dönem ‘kadınların burunlarının ucu dahi görünmesin’ diye fetva veren, fotoğraf çekilmesini yasaklayan Fethullah Gülen, baskılar sonucu daha ‘esnek’ hareket etmeye başladı. Gülen’e yakınlığıyla bilinen Hakan Şükür bu dönemlere denk gelen nikâh töreninde hocasını nikâh şahidi yapmıştı.
    İstanbul Milletvekili Emin Şirin, Fethullah Gülen’in komplo teorilerini ve Veren’in iddialarını Meclis gündemine taşıdı
    ‘Neden kan gövdeyi götürecek?’
    İstanbul Bağımsız Milletvekili Emin Şirin’ in İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından yazılı olarak cevaplandırılması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na verdiği soru önergesi:
    18.11.2004 tarihli Dünden Bugüne Tercüman gazetesinde, Sayın Fethullah Gülen’in ”Türkiye’de üst seviyede vazife görmüş bir insanın ‘Türkiye’de yeniden kan gövdeyi götürecek. Falan tür simalar bu dönemde Türkiye’de bulunmasa iyi olur’ dediğini” açıklamıştır. Sayın Fethullah Gülen ayrıca, ”Memlekette ne zaman iyi şeyler olursa bu gelişmelerden sonra o melun cinayetler tekrar olacaktır. Bu ülkede, 300 seneden beri Türk toplumunun kaderinde hâkim cemiyyat-ı sırrıyeler vardır. Bunlar görünmezler ama Türk toplumuyla oynayagelmişlerdir. Bu kişiler, Türkiye’deki gelişmeleri kendi emel ve arzularının gerçekleşmesi ve koruyup kayırdıkları insanların çıkarları adına bir tehlike sayıyorlarsa bundan sonra da bazı kimselerin vücudunun kaldırılmasına ihtiyaç hissedecek ve yine ellerini kana bulayacaklardır. Bundan 8-9 ay evvel bir dostum vasıtasıyla bana, bu tür şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın, ‘Önümüzdeki aylarda Türkiye’de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek’ dediği nakledildi, ‘Mesela falan falan tür simalar, bu dönemde Türkiye’de bulunmasalar iyi olur. Çünkü seçilen hedefler onlar da olabilir’ denildi. Ülkeyi topyekûn kargaşaya sürükleyebilecek söz konusu hadiseler karşısında devletin, kendi hassasiyetini, duyarlılığını göstermesi lazımdır. Kendi elinin altındaki memurlar kadrosu sayılan Emniyet Teşkilatı ve JİTEM üzerinde de hassasiyetini hissettirmesi lazımdır. Yani istihbarat ve Emniyet Teşkilatı, JİTEM çok iyi çalışırsa, bence bu kana susamış vampirlerin önümüzdeki günlerde yeniden Türkiye’de kan seylapları meydana getirmelerine meydan verilmeyebilir. Öyleyse, istihbaratın çok iyi işlemesi, dış servislerin Türkiye’deki emellerinin çok iyi takip edilmesi lazım. Tanzimat’tan daha önce Türkiye’de faaliyete başlayan, zamanla devletleri bile aşabilecek hale gelen, bazı idarecilere dedikleri her şeyi yaptırabilen, hükümetleri devirip yeni hükümetler kurabilen, içeride çok iyi teşkilatlanmış olsalar da kökleri tamamen dışarıda bulunan, harici güçlerin emellerine hizmet eden, çok güçlü insanları bünyelerine aldıklarından dolayı kendilerine mensup bir insanın tutuklanmasına, sorgulanmasına ve mahkûm edilmesine asla fırsat vermeyen, bir kısım cemiyyat-i sırriyenin çok iyi takibe alınması lazımdır” demektedir.
    Aynı tarihli Tercüman gazetesinde, Nazlı Ilıcak yazısında, ”Gülen’in bu sözleri kendisiyle ilgili bir ihbar aldığının işareti sayılabilir” şeklinde verilmiştir. Buna mukabil, www. nurettinveren.org sitesinde Nurettin Veren, ”Fethullah Gülen’in kendisini hain ilan ettiğini ve ABD’de 50 kişinin huzurunda öldürülmesini emrettiğini” , ”bu konuyu Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve Sanayi Bakanı Ali Coşkun’ un, eski dava arkadaşlarımız ve yetkili bakanlar olarak suç duyurusunda bulunduğunu, can güvenliği ve koruma talep ettiğini” iddia etmektedir.
    Sorular:
    1- Dünden Bugüne Tercüman gazetesinde, 18. 11.2004 tarihinde Fethullah Gülen’in ağzından ortaya konulan, ”Türkiye’de tekrar melun cinayetler olacak, yeniden kan gövdeyi götürecek” şeklindeki ifade ihbar kabul edilerek gerekli araştırma başlatılmış mıdır? Başlatılmamışsa bu soru önergem ihbar kabul edilerek gerekli araştırma başlatılacak mıdır?
    2- Sayın Fethullah Gülen’in tarifine göre, ”Tanzimat’tan daha önce Türkiye’de faaliyete başlayan, zamanla devletleri bile aşabilecek hale gelen, bazı idarecilere dedikleri her şeyi yaptırabilen, hükümetleri devirip yeni hükümetler kurabilen, içeride çok iyi teşkilatlanmış olsalar da kökleri tamamen dışarıda bulunan, harici güçlerin emellerine hizmet eden, çok güçlü insanları bünyelerine aldıklarından dolayı kendilerine mensup bir insanın tutuklanmasına, sorgulanmasına ve mahkûm edilmesine asla fırsat vermeyen, bir kısım cemiyyat-i sırriye” kimdir?
    3- Bahsi geçen gazetede Gülen’in ağzından ortaya atılan iddialarla ilgili olarak Gülen’den, ABD’de ikamet etmekte olduğu adrese derhal bir emniyet ve istihbarat timi yollanarak gerekli ifade alınacak mıdır?
    4- Veren’in, internet sitesinde ortaya koyduğu ve yukarıda detayıyla anlatılan iddialar doğru mudur, araştırılmış mıdır? Araştırılmamışsa, ihbar kabul edilmesi gereken bu soru önergemden sonra araştırılacak mıdır?
    YARIN: VEREN’E GÖRE GÜLEN’İN ASIL AMACI NE – GAZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI NİÇİN KURULDU?
    Gazetemiz yazarı Hikmet Çetinkaya’nın kaleme aldığı ‘Fethullah Gülen’ yazı dizisine ihtiyati tedbir konuldu:
    Fethullah Gülen’i övmek serbest, eleştirmek ve sorgulamak yasak
    Yayınımız durduruldu
    Fethullah Gülen’in avukatları, Hikmet Çetinkaya’nın kaleme aldığı ve 1 Mart’tan bu yana gazetemizde yayımlanan ”Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor” yazı dizisine ihtiyati tedbir kararı aldırdı. Avukatlar başvurularında, ”Gülen’in kişilik haklarının ihlal edildiğini” ileri sürdü. Karar hukukçuların ve siyasilerin tepkisine neden olurken Adalet Bakanı Çiçek “Mahkeme kararıyla ilgili düşünce ifade edemem” dedi. Çetinkaya, yayımlanan bölümlerde Veren’in çarpıcı açıklamalarına yer vermişti.
    Nurettin Veren, ”Başörtüsü füruattır” açıklaması yapan Fethullah Gülen’in daha önce cemaatine fotoğraf çektirmeyi, margarin kullanmayı, hatta kola içmeyi bile yasakladığını açıklamıştı. Veren, kola içenleri ABD’ye yardım etmekle itham eden Fethullah Gülen’in şimdilerde ABD’de olmasını çelişkili bulmuştu. Peçeyi Türkiye’ye Gülen’in getirdiğini savunan Nurettin Veren, Gülen’in çalışma yöntemleri hakkında ”Fethullah Hoca’nın üslubu hep sinsi, kapalı. İllegaliteyi seçmesi bu yüzden” yorumunu yapmıştı.
    9.Sayfa’da
    CHP TEPKİ GÖSTERDİ:
    Gerçek saklanıyor
    CHP’li Cevdet Selvi, yayın durdurma kararının altında ”gerçekleri örtbas etme” anlayışının yattığını söyledi. Atilla Kart “Yayın halkı bilgilendirme niteliğinde. İtiraz aşamasında yargının daha sağlıklı karar vereceğine inanıyorum” derken Kemal Anadol, “Yasaklama basın özgürlüğü açısından sakıncalı” görüşünü kaydetti.
    9.Sayfa’da
    CHP’DEN TEPKİ
    ‘Gerçekler saklanmaya çalışılıyor’
    ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) – Gazetemiz yazarı Hikmet Çetinkaya ‘nın, geçmişte Fethullah Gülen ‘in en yakınında yer alan isimlerden olan Nurettin Veren ‘le yaptığı röportajın yayınının durdurulmasına CHP’den de tepki geldi.
    SELVİ: KARAR DÜZELTİLMELİ
    CHP Genel Başkan Yardımcısı Cevdet Selvi , Fethullah Gülen’le ilgili daha önce kimi gazetelerde ”övücü” yönde yayınların yapıldığına, ancak hiçbir müdahale ya da tepki görmediğine dikkat çekti. Gerçeklerin örtbas edilmesi girişiminin ülkeye hiçbir yarar sağlamayacağını kaydeden Selvi, şu görüşleri dile getirdi: ”Bu röportaj, geçmişte ve günümüzde yaşanan olayların, gelişmelerin netleşmesi bakımından son derece yararlı bir işlev üstlenmiştir. Olayın içinde yaşayan insanların görüş ve düşüncelerini yansıtan bir özellik taşımaktaydı. Ancak, bunların bilinmesinden rahatsız olanlar, önlemlerini her yönüyle alma gayreti içinde olabilirler. Bu karar da böyle bir anlayışın parçası olabilir. Bu kararın ilgili yayın kuruluşunun savunması alınmadan alelacele verilmesi son derece yanlış. Bir an önce bu kararın düzeleceğini umuyorum.”
    CHP Konya Milletvekili Atilla Kart da, mahkemelerin, savunma almadan ”ihtiyati tedbir” olarak yayın durdurma kararı verebilmelerinin yasal olarak mümkün olduğunu, ancak bunun keyfi olarak kullanılamayacağını söyledi. Kart, ”Ama hukuk kurallarını, basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü bağlamında değerlendirdiğimizde, Cumhuriyet tarafından yapılan yayının, güncel konu ve olay hakkında, kamuoyunu bilgilendirme yönünde olduğu gayet açıktır” dedi. Kart, şunları söyledi: ”Yayının yapılması sırasında kişilik haklarının ihlali kapsamında herhangi bir hukuka aykırılık varsa, yasal yolları her zaman açıktır. Bunlar göz ardı edilerek, yayının bütününe yönelik karar verilmesini hukuka uygun bir yaklaşım olarak görmüyorum.”
    ANADOL: ÇOK ÜZÜCÜ BİR TABLO
    CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol , Çetinkaya’nın yazı dizisinin durdurulmasına sert tepki gösterdi. Anadol, ”Çetinkaya, Türk basınının çok deneyimli, birikimli ve özellikle tarikatlar konusunda uzmanlaşmış bir yazarıdır. Fethullahçılar denilen topluluğun içyüzünü aydınlatan yazı ve röportajlar yapmıştır. Bu zincirin son halkasında yazı dizisinin yasaklanması basın özgürlüğü açısından son derece sakıncalıdır” dedi. Aylardır medyada Gülen ve topluluğunun propagandasının yapıldığına dikkat çeken Anadol, ”Şu gerçek ortaya çıkmıştır: Gülen’i övmek Türkiye’nin çağdaşlaşması ve özgürlük oluyor. Ancak, eleştirilince yasaklanıyor, suç kabul ediliyor. Bu, çok üzücü bir tablo” açıklamasını yaptı.
    ŞİRİN: KUŞATMA İÇİNDEYİZ
    İstanbul Bağımsız Milletvekili Emin Şirin , ”Sözlerin ifade edemeyeceği bir sıkıntı ve kuşatma içindeyiz. Ne desem hafif, ne söylesem hafif. Nurettin Veren’e sansür uygulandığında internetteki sitemi kendisine açmıştım. Şimdi de, Çetinkaya’nın röportajının sansür uygulanan, yayımlanmayan kısımlarını internetteki sütunumda yayımlamaya hazırım” açıklamasını yaptı.
    BARO BAŞKANLARI:
    Özgürlük tehlikede
    Ankara Barosu Başkanı Coşar, kararın düşünce özgürlüğüne aykırı olduğunu vurgulayarak “Niye rahatsız olunuyor ki? Cesareti olan cevap verir” dedi. İzmir Barosu Başkanı Erdemir, “Türk yargısı açısından sıkıntı verici gelişmeler yaşanıyor. Umarım Türkiye’de bir rejim değişikliği noktasına ulaşmaz” diye konuştu.
    9.Sayfa’da
    İzmir Barosu Başkanı Erdemir, gelişmelerin ardında Türkiye’ye biçilen ‘ılımlı İslam’ modelinin yattığını söyledi
    ‘Basın özgürlüğü tehlikede’
    İzmir Barosu Başkanı Erdemir “Türk yargısı açısından çok sıkıntı yaratacak gelişmeler yaşanıyor” dedi. Manisa Barosu Başkanı Demirkol ise “gelişmelerin arka planına bakılması” gerektiğini söyledi.
    Hikmet Çetinkaya’nın Nurettin Veren’le yaptığı söyleşinin yer aldığı dizinin Gülen’in avukatlarınca durdurulması barolardan siyasilere, sivil toplum örgütlerinden basın kuruluşlarına birçok çevre tarafından tepkiyle karşılandı. Durdurma kararını değerlendiren çevreler, Türkiye’nin “çok süratle teokratik bir yapıya taşınmasının altyapısının” oluşturulduğuna dikkat çektiler.
    İZMİR (Cumhuriyet Ege Bürosu) – Gazetemiz yazarlarından Hikmet Çetinkaya ‘nın yayına hazırladığı ”Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor” adlı yazı dizisinin Fethullah Gülen ‘in başvurusuyla mahkeme kararıyla kaldırılması, hukukçuların tepkisine yol açtı. Basın özgürlüğünün engellenmesiyle ilgili olarak İzmir Barosu Başkanı Nevzat Erdemir , vahim bulduğu gelişmenin arkasında, ABD’nin Türkiye’ye öngördüğü ılımlı İslam modelinin yattığını söyledi.
    Erdemir, Fethullah Gülen’in ABD’de yaşadığına dikkat çekerek ”ABD Türkiye’deki rejimi ılımlı İslama dönüştürmeye çalışıyor. Gülen de ABD’de. Buna çok dikkat edilmeli” dedi.
    Erdemir şu görüşlere yer verdi: ”Bu olay Osman Şirin ‘in açıklamasıyla bağlantılı olduğu izlenimini veriyor. Türk yargısı açısından çok sıkıntı yaratacak gelişmeler yaşanıyor. Umarım Türkiye’de bir rejim değişikliği noktasına ulaşmaz. Yargıçlar, topluma adalet inancı verirler. Toplumun adalet inancını sarsacak tutum ve davranışlardan kaçınması gerekenlerin başında yargıçlar gelir. Yargıçlar kararlarıyla konuşurlar, siyaset yapmazlar. Cumhuriyet gazetesindeki Fethullah Gülen ile ilgili yazı dizisinin durdurulmasına da bu perspektiften bakmak gerekiyor.”
    ‘GELİŞMELER DÜŞÜNDÜRÜCÜ’
    Manisa Barosu Başkanı Remzi Demirkol , gelişmenin arka planına bakmanın doğru olacağını söyledi. Demirkol, geçen hafta içinde Hürriyet gazetesi yazarı Bekir Coşkun ‘un sütununda ”şeriat fetvası” niteliğinde bir tekzip metninin mahkeme kararıyla yayımlandığına dikkat çekerek gazetemizdeki yazı dizisinin durdurulmasıyla ilgili olarak şunları söyledi:
    ”Türkiye’de artık, mahkemeler farklı bir anlayış içinde ve siyasallaşıyorlar söylemleri, sıkça vurgulanır oldu. Buna dikkat etmek gerekiyor. Cumhuriyet’teki yazı dizisinde hiçbir kışkırtma yok, silahlı eyleme çağrı yok. Buna karşın yasaklama gerekçesi ne olabilir?”
    Aydın Barosu Başkanı Sümer Germen , gelişmeyi basın özgürlüğüne vurulan bir darbe olarak nitelendirdi.
    Denizli Barosu Başkanı Adil Demir , kararın basın özgürlüğüne aykırı olduğunu söyledi. Demir, ”Öncelikli olarak Gülen’in ülkeye gelerek yargılanmasını tamamlaması gerekiyor. ABD’de misafir olmaktan vazgeçsin. Kendi hakkında yazı yazılması doğaldır. Çünkü kendisi kamuoyunda çok tartışılan bir isimdir. Yargıda önemli değişiklikler var ve bu karara bu doğrultuda bakmak gerekir” diye konuştu.
    Muğla Barosu Başkanı Ayla Kara da ”Yargı gerçekleri yazan bir gazetenin yayınına hayır demiştir” diye konuştu.
    TGC BAŞKANI ERİNÇ:
    Anayasaya aykırı
    TGC Başkanı Orhan Erinç, yazı dizisine mahkeme kararıyla ihtiyati tedbir konulmasının anayasanın 28. maddesine aykırı olduğunu belirtti. Erinç “Gazetecilerin kamuoyunu bilgilendirmesi engellenmemeli” dedi. Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi ise ”konu yargıya intikal ettiği için değerlendirme yapmak istemediğini” belirtti.
    9.Sayfa’da

    Övmek serbest, eleştirmek yasak
    Fethullah Gülen, 1 Mart’tan bu yana gazetemizde yayımlanan ‘Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor’ yazı dizisinin ‘kişilik haklarını ihlal ettiğini’ gerekçe göstererek yazı dizisine ihtiyati tedbir kararı aldırdı. Tedbir kararını ‘sansür’ olarak değerlendiren gazetemiz yazarı Çetinkaya, “Bu ülkede Fethullah Gülen yazı dizisi hazırlayıp propagandasını yapmak serbest, sorgulamak ise yasak” dedi.
    Haber Merkezi – Fethullah Gülen , gazetemiz yazarı Hikmet Çetinkaya ‘nın kaleme aldığı ve 1 Mart’tan bu yana gazetemizde yayımlanan ”Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor” yazı dizisinin ”kişilik haklarını ihlal ettiğini” gerekçe göstererek yazı dizisine ihtiyati tedbir kararı aldırdı. Gazetemize uygulanan bu tedbiri ”sansür” olarak değerlendiren Hikmet Çetinkaya, ”Bu ülkede Fethullah yazı dizisi hazırlayıp kendisini övmek ve propagandasını yapmak serbest, eleştirmek ve sorgulamak ise yasak” dedi.
    Gülen adına avukatı Orhan Erdemli tarafından Üsküdar 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde Hikmet Çetinkaya ve Nurettin Veren hakkında tespit davası açıldı. Erdemli, mahkemeye sunduğu dilekçesinde, ”Çetinkaya’nın Nurettin Veren ile yaptığı dizi röportajda müvekkilinin kişilik haklarının ihlal edildiğini, halen mevcut hukuka aykırı haksız saldırı ve saldırı tehlikesi karşısında müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması için ihtiyati tedbir kararı verilmesini” talep etti.

    1. Asliye Hukuk Hâkimi Mustafa Cahit Mergen , Erdemli’nin bu talebi üzerine, ”açılan davada yargılama yapılıp karar verilinceye kadar davaya konu gazetemizin Fethullah Gülen ile ilgili yazı dizisinin, ihtiyati tedbiren yayımlanmamasına” ve ”duruşmasının 19 Nisan 2005 tarihine bırakılmasına” karar verildi.
      Adalet Bakanı Cemil Çiçek , bakan olarak açılan davalardan haberdar olmasının söz konusu olmadığını belirterek ”Benim sıkıntım, Adalet Bakanı olarak mahkemeden verilen bir kararla ilgili düşünce ifade etmemin imkânsız oluşu. Bunu, değerlendirme yapmak istemiyorum anlamında söylemiyorum. Bakan olarak mahkeme kararıyla ilgili olarak düşünde ifade etmem doğru olmaz” değerlendirmesini yaptı.
      Hikmet Çetinkaya, röportajının yayımlanan bölümlerinde Nurettin Veren’in çarpıcı açıklamalarına yer vermişti. Veren, son dönemlerde ”başörtüsü füruattır” açıklaması yapan Gülen’in daha önce cemaatine fotoğraf çektirmeyi, margarin kullanmayı, hatta kola içmeyi bile yasakladığını, kola içenleri ABD’ye yardım etmekle itham ettiğini belirterek Gülen’in şimdilerde ABD’nin misafiri olmasını çelişkili bulmuştu.
      Veren, Gülen’in çalışma yöntemleri hakkında ise ”Fethullah Hoca’nın üslubu hep sinsi, kapalı. İllegaliteyi seçmesi bu yüzden” yorumunu yapmıştı. Peçeyi Türkiye’ye 40 yıllık yol arkadaşı Gülen’in getirdiğini savunan Veren, şunları anlatmıştı:
      ”İzmir’de doğmuş büyümüş benim annemin başı açıktı, 70 yaşında hacca gidinceye kadar… Ama benim evlendiğim kadın 17 yaşındaki hanımım, Fethullah Gülen ‘burnunun ucu bile görünmeyecek’ dediği için, aynen Afganistan’daki burka gibi yüzünü örttü. Yüze peçe takmak Türkiye’de yoktur. Mahmutefendi Cemaati’nde de yoktur… Çarşaf giyer onlar ama yüzlerini örtmez, onlar da bizden sonra yüzlerini örttü. Durdu dedi ki ‘Bu örtü meselesini bir laubalilik olarak görüyorum, tesettür odur ki, burnunun ucu, ayağının topuğunun ucu bile görünmeyecek.’ Şimdi bu açmazlar, bu söylemler ile o günküler otuz yıllık bir süreç. Ya o gün Kuran doğruydu ya da bugün Kuran’ı tersinden okuyoruz.”
      Veren, Gülen’in Amerika’daki evinde 30 gün yaşadığını belirterek son gün Gülen’in cinnet ve hezeyan getirerek kendisini öldürmek istemek noktasına gelince kaçmak zorunda kaldığını dile getirmişti. Dizi yazısında Gülen okulları, şirketleri ve vakıflarının denetlenmediğine de işaret eden Veren, ”Ben olayın üzerine gidince öldürülme tehdidi aldım. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ‘yu telefonla aradım. Bana koruma verildi. Ancak hâlâ takip ediliyorum. Can güvenliğim tehlikede. Gülen beni öldürtmek istiyor” iddialarında bulunmuştu.
      İstanbul Barosu, yazının kişisel haklara saldırı niteliği taşımadığını vurguladı
      Erinç: Anayasaya aykırı
      İstanbul Haber Servisi – TGC Başkanı Orhan Erinç , gazetemiz yazarı Hikmet Çetinkaya ‘nın yazı dizisine mahkeme kararıyla ihtiyati tedbir konulmasının anayasanın 28. maddesine aykırı olduğunu belirtti. Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi ise ”konu yargıya intikal ettiği için bu aşamada değerlendirme yapmak istemediğini” belirtti. İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu , yazı dizisinin kamuoyunu ilgilendiren açıklamalar olduğunu söyledi.
      Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç, yaptığı yazılı açıklamada, Hikmet Çetinkaya’nın hazırladığı yazı dizisinin, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, şu görüşlere yer verdi: ”Tedbir yoluyla yayının durdurulması, Anayasa Mahkemesi’nin 28’inci maddesinde belirlenmiş olan kuralın dışında ve anayasaya aykırı bir durumdur. Daha önce de verilmiş olan yayın durdurma kararları itirazlar üzerine kaldırılmıştır. Başkalarının söz ve eylemlerinden dolayı gazetecilerin kamuoyunu bilgilendirmesine engel olunmamalıdır.”
      POLİTİKA GÜNLÜĞÜ
      HİKMET ÇETİNKAYA
      Fethullah Gülen’i Eleştirmek Yasak…
      Fethullah Gülen ‘in sağ kolu, 40 yıllık yol arkadaşı , Işık Evleri’nin, okulların, Asya Finans’ın, Samanyolu TV’nin kurucusu Nurettin Veren ‘in anlattıklarını yazmak suç mudur?
      Evet suç!..
      ”Fethullah Gülen’in 40 yıllık arkadaşı Nurettin Veren anlatıyor” yazı dizim yargı kararlarıyla durduruldu…
      Gülen’in avukatları Üsküdar Beşinci Asliye Hukuk Mahkemesi ‘nde dizi yazımın durdurulması için dava açtılar.
      Mahkeme, avukatların başvurusu üzerine 2005/54 Sayılı 2 Mart 2005 tarihli kararıyla Fethullah Gülen’le ilgili yazı dizisinin ‘ihtiyati tedbiren’ yayımlanmamasına karar verdi…
      Gazetemizin hukuk bürosu, bu kararın henüz savunma alınmadan verildiğini , yayını durdurma kararına bugün itiraz edeceklerini söylediler…
      Yargının kararına saygılıyım…
      İtirazımızın sonucunu alana dek bekleyeceğim…
      Yazı dizim durduruldu…
      Peki susacak mıyım?..
      Asla!..
      Hani bu ülkede basın, düşünce ve ifade özgürlüğü vardı? Hani yayın özgürlüğünü engelleyen maddeler yasalardan çıkarılmıştı? Hani Türkiye demokratik bir toplum olmuştu?
      Sevsinler böyle basın ve ifade özgürlüğünü!..
      Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde Fethullah Gülen ‘i övmek, Işık Evleri ‘nin propagandasını yapmak serbest , eleştirmek ise yasak…

    Fethullahçı yapılanma Türkiye’yi nereye götürüyor, altı yıldır ABD’de yaşayan Gülen niçin Türkiye’ye dönmüyor?
    Yıllardır Fethullah Gülen’i yazıyorum bu köşede…
    1995 yılında Ankara’da Zaman gazetesinin temsilcilik binasında basın toplantısı düzenleyen Fethullah Gülen ne diyordu:
    ”Değişik yerlerden aldığımız sinyallerle bir kısım askerlerin muhtıra verme temayülleri olduğu söyleniyor. Bazıları alakadar olmayabilir. Bazı büyük zenginler de alakadar olmayabilir. Ama şu anda birilerinin kıpırdanışı bahis konusu. Hatta bu konuda hükümet tarafından kayrılan birinin açık tavrı olduğu söylenebilir…”
    1995 yılında böyle konuşuyor Fethullah Gülen!..
    Kimlerden güç alıyor, kimler koruyordu o tarihte Gülen’i?..
    O tarihte sormuştuk:
    ” Fethullah Gülen askerlerin muhtıra hazırlığı içinde olduğunu nereden haber almıştır?”
    Yanıt alamamıştık…
    Fethullah Gülen yıllar sonra ABD’den seslenmişti:
    ”Türkiye’de önümüzdeki aylarda bazı faili meçhul cinayetler işlenebilir…”
    Açık açık Türkiye’de kan gövdeyi götüreceğini öne süren Fethullah Gülen hakkında bir soruşturma açılmadı?
    Nurettin Veren kendi web sitesinde yazdı, Bağımsız İstanbul Milletvekili Emin Şirin yine Veren’in iddialarını TBMM’ye taşıdı…
    Nurettin Veren , sitesinde, Gülen’in kendisini ABD’de hain ilan ettiğini, elli kişinin önünde öldürülmesi için buyruk verdiğini açıklayıp şöyle demiyor muydu:
    ”Bu konuyu Adalet Bakanı Cemil Çiçek , İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , Sanayi Bakanı Ali Coşkun ‘a bildirip, ayrıca Gülen için suç duyurusunda bulundum…”


    Fethullah Gülen ABD’de yaşıyor ama.. kendi deyimiyle Türkiye’deki ‘üst düzey yetkililerden’ bilgi alıp “Önümüzdeki aylarda Türkiye’de kan gövdeyi götürecek” diyor…
    Peki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne yapıyor?
    Fethullah Gülen’e şu soruyu sormuyor:
    ”Sen kimsin be adam?”
    Nazlı Ilıcak , Gülen’i savunuyor:
    ”Gülen’in bu sözleri kendisiyle ilgili bir ihbar aldığının işaretidir.”
    Ve Emin Şirin soruyor ilgili bakana:
    ”Gülen’in ağzından ortaya atılan iddialarla ilgili olarak Gülen’den ABD’de ikamet etmekte olduğu adrese derhal bir emniyet ve istihbarat timi yollanarak ifade alınacak mıdır?”
    Evet… Fethullah Gülen yazı dizisi yargı kararlarıyla durduruldu…
    Yargıya saygılıyım!..
    Bu ülkede Fethullah Gülen’i övmek, onu göklere çıkarmak serbest, eleştirmek ise yasak.
    hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr
    Faks numaramız: 0212/ 513 90 98

    Hz. ALİ’NİN MEKTUBU

    0

    Hz. Ali’nin Mısır’a vali tayin ettiği Haris oğlu Malik Ejder’e yazdığı mektup
    Rahman ve Rahim olan Allahın adı ile.
    Bu, Allahın kulu Emir-ül Müminin Ali’nin vergisini toplamak, düşmanları ile savaşmak, halkını düzene sokmak, şehirlerini onarmak için Haris – ül Eşteroğlu Malik’i Mısır’a vali tayin etttiği zaman ona verdiği emirnamedir.
    Ona, Allahtan çekinmesini, kullukta bulunmayı seçmesini, kitabında, farzlarına sünnetlerine dair emredilenleri yerine getirmesini buyurur. Çünkü hiç bir kişi yoktur ki Allah’ın emrettiği şeylere uymasın da kutlu olsun ve mutluluk bulsun. Onlara oymayan da yoktur ki asi olmasın, kötülüğe düşmesin. Noksan sıfatlardan arınmış Allah kalbiyle, eliyle, diliyle yardım etmesini buyurur. Çünkü adı ululandıkça ululansın. Allah dinine yardım edene yardım edeceğini, onu üstün tutana üstünlük vereceğini vaad etmiştir.
    Sonra şunu bil ki ey Malik, seni öyle bir yere yollamaktayım ki senden önce oradan adaletle hükmeden, zulümle hüküm yürüten nice devletler gelip geçmiştir. Sen kendinden önceki buyruk sahiplerinin yaptıklarını nasıl görüyor, seyrediyorsan halk da senin yaptığın işleri, senin gibi görecek, seyredecek. Sen onlar hakkında neler diyorsan halk da senin hakkında o çeşit sözler söyleyecek. Allah kullarının dillerinde ilham ederde onları söyletirse, temiz kişiler, o sözlerle gerçeği anlarlar, hükümde bulunurlar.
    Kendine temiz işleri zahire edin, en fazla sevdiğin azık sence bu olsun. Hevva ( cinsel arzu) ve hevesine hakim ol, sana helal olmayan şeyleri yapma, nefsini bunlara meylettirme. Nefsini kötülük- erden alıkoymak, sevdiğin, yahut nefret ettiğin şeylerde ona hakim olmak, ona insafla muamelede bulunmaktır. Halka merhametle merhametle muameleyi kendine adet et. Onları sevmeyi, onlara lütfetmeyi huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme.
    Çünkü halk 2 sınıftır. Bir kısmı dinde kardeştir. Sana öbür kısmı yaratılışta eştir. Sana onlar sürçebilirler, kusur ederler, bilerek, yahut yanılarak ellerinden bazı şeyler çıkabilir.
    Sen yaptıklarını Allahın bağışlamasını nasıl seviyor, istiyorsan sen de onları bağışla, kusurlarından geç. Çünkü senin mevkiin onlardan üstün, seni bu işe memur edenin mevkii senin mevkiinden üstün, Allah ise vali tayin edenden de üstün, onların işlerini senin emrine vermiş.
    Onlarla seni sınamaya uğratmış, Allahla savaşmaya kalkışma sakın, onun azabından kurtulmana çaren yok, bağışlamasına, merhametine aldırış etmemene de imkân yok.
    Halkın kusurlarını bağışlayınca nedamete düşme, onlara ceza verince de sevinme, seni yoldan çıkaracak öfkeye kapılıp ceza vermekte tez davranma. Ben onlara buyruk verenim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma, çünkü bu gönüle gurur verir, dini gevşetir, nimeti bozar gider. Gönlüne böyle bir düşünce geldimi, gücünün kuvvetinin üstünde olan Allahın gücünü, kuvvetini düşün, onun kudretine karşı aczini gör. Bu başkaldıran, serkeşlik eden nefsini yatıştırır, kibrini, gururunu giderir, yitip giden aklını başına getirir. Sakın Allahın azametiyle boy ölçüştürmeye, O’nun kudretine kendi gücünü, kuvvetini benzetmeye girişme. Çünkü Allah her zorbayı hor, hakir eder. Her baş çekeni, ululananı alçaltır gider.
    Allaha karşı insaflı ol, insanlara, ehline, ayaline, adamlarından buyruğuna uyanlardan hoşlandıklarına karşı da insafla muamelede bulun. Böyle yapmazsan bil ki zulmetmiş olursun. Allah kullarına zulmedenin düşmanıysa Allahtır. Allahla düşmanlığa girişenin delilini Allah batıl kılar. Zulümden geçinceye, tövbe edinceye dek o kişi Allahla savaşmış olur. Allahın nimetlerini bozan, zail eden, azabının çarçabuk çatmasına sebep olan şeyler içinde zulümden daha güçlüsü yoktur. Çünkü Allah mazlumların duasını duyar, zalimlere de zamanı gelince azabını yollar.
    Halkın valiye en ağır gelen sınıfı bela çağında ona en az yardım eden, adaletten hoşlanmayan, isteklerinde direndikçe direnen, kendilerine ihsanda bulunulduğu zaman en az şükreden, ihsanda bulunulmayınca özrü güç kabul eyleyen, zamanın zorluklarına az dayanan, ileri gelenleridir. Dinin direği olan İslamın topluluğuna sebep bulunan, düşmana karşı duranları ise halk tabakasıdır. Onları sevmelisin, onlara meyletmelisin.
    İnsanların ayıplarını görüp gözeten, onlara açıp söyleyen kişiler olsun. Onları kendine yaklaştırma. Çünkü insanlarda ayıp olabilir. Vali ise bunları örtmeye en fazla hakkı olan kişidir. Onların bilmediğin ayıplarını açmaya, öğrenmeye kalkışma, sence bilineni, iyiliğe, temizliğe yormaya bak. Bilmediklerin hakkında ise Allah hükmeder. Ayıpları elinden geldikçe ört. Onların ayıplarını örtmeyi sevdikçe, bu huyla huylandıkça Allahta senin ayıplarını örter, bağışlar.
    Halka karşı duyduğun kini bırak, her suça ceza vermeye kalkışma, sence doğru olmayan şeyleri bilmezlikten gel. Halkın kötülüğünü söyleyen kovucu, öğütçülere benzese de garez (kin) sahibidir.
    Nekes (cimri) kişi ile meşrevette (lauballi) bulunma, seni üstünlükten alıkoyar, ihsandan men eder, yoksulluğu gösterir sana, seni yoklulluğa sevk eder. Korkakla danışma, işlerde zaafa düşürür, yapacağın işlerden seni alıkoyar. Haris kişiyle de danışma, zulüm ile mal yığmayı gözel gösterir sana. Nekeslik, korkaklık, hırs, ayrı ayrı huylardır ama hepsi birden Allaha kötü zan meydana getirmede birleşir.
    Vezirlerinin en kötüsü, senden önce, kişilere vezirlik edenlerdir, suçta onlarla onlarla birlik olanlardır. Bunların yerine reisleri onlar kadar isabetli geçkin olan, fakat onlar gibi zalime zulmünde yardımcı, suçluya suçunda ortak olmayan hayırlı kişiler bulabilirsin. Bunların yükü sana daha hafiftir, yardımları sana daha güzeldir, sana besledikleri sevgi daha gerçektir, senden başkaları ile ilişkileri daha azdır. Yanlızken de bunlarla düş kalk, meclislerinde de bunları bulundur.
    Sonra acı bile olsa sana gerçeği söyleyen, Allahın dostlarında bulunmasını hoş görmediğin şeylerde sana az müsaade eden kişileri seç, onların gözleri seni gerçeğe götürür, haksızlıktan geri kor. Takva ehliyle gerçek kişilerle dost ol. Onların seni fazla övmene sebep olmalarına müsaade etme, çünkü fazla övülme insanı kibre götürür, faziletten düşürür.
    İyilik edenle kötülükte bulunanı, katında bir görme sakın, çünkü onları bir görüş, iyilik edenleri iyilikten vaz geçirtir, kötülük edenleri kötülüğe alıştırır, bunlara layık oldukları muameleyi yap.
    Bil ki valinin, halka lütufta, ihsanda bulunmasından, işlerini kolaylaştırmasından başka halkın emniyetini celbedecek bir şey olamaz. Onlara lütf eder, aralarında adaletle muamelede bulunur, işlerini kolaylaştırırsan evvelce yüreklerinde uyanmış bir nefret varsa yok olur, yerini emniyet ve sevgi duygusu tutar. Onlara öylesine muamele etki halk senin hakkında güzel zanna sahip olsun. Gerçekten de iyi ve güzel zan, senin ağır yükünü hafifletir, o yükü senin sırtından alır. Şunu da bilki senin hakında iyi fikir güden, idarenden memnun olandır, kötü fikir taşıyanlar idarenden memnun olmayandır.
    Bu ümmetin ileri gelenlerinin, büyüklerinin güttükleri yolu yordamı, halkın alışıp yaptığı, böylece de birbirleriyle uzlaştığı, işlerinin düzene girdiği şeyleri eksiltme. Koyanların icra, sevaba nail oldukları yolu yordamı bırakıp onlara zarar verecek, yeni adetler, yeni yollar icad etmeye girişme, onlardan eksilttiklerinin vebali sanadır.
    İdaren altındaki şehirlerin düzene girmesi, halkın huzura kavuşması için daima bilginlerle görüş, bu hususta düşünceli kişilere danış.
    Bil ki halk 2 sınıfa ayrılmıştır. O sınıfların bir kısmı öbür kısmının düzene girmesiyle düzelir, huzura erer, bir kısmının öbür kısmından müstesna kalmasına imkân yoktur.
    Bu sınıflardan biri, Allah ordusudur, askerlerdir, biri umumi ve hususi işleri düzene koyan kâtiplerdir. Biri adaletle hükmeden, devlet işlerini gören kişilerdir. Biri müslümanların emrine girmiş ve karar merciinde olan katip ehlidir. Vergi veren müslümanlardır. Biri ticaretle uğraşanlar ve sanat ehli olanlardır. Bir de ihtiyaç sahibi olan yoksul kişilerdir ki bunlar bu sınıfların en aşağı (yoksul) tabakasıdır. Bunların hepsinin de adı Allah katında yeri vardır.
    Kitabında, yahut Allahın selamı O’na ve soyuna olsun, peygamberimizin sünnetinde haddi konmuş, farzı bildirilmiştir ki, bu kesim de katımızda korunmaktadır.
    Askerler, Allahın izniyle halkın sığınaklarıdır, valilerin ziynetleridirler. Dinin üstünlüğü, eminlik esen yolları onlarla korunur, halk ancak onlarla kalkınır, huzura kavuşur. Askerler Allahın emriyle alınan vergiyle beslenebilirler, düşmanlarına karşı o sayede güç kuvvet sahibi olurlar. Düzene girmeleri ancak o vergiye dayanılarak olur, neye ihtiyaçları varsa onunla düzene sokulur.
    Sonra bu 2 sınıf, ancak üçüncü sınıfla kadılar (hakimler), zekât ve vergi memurları ve kâtiplerle nizama girer. Onlar halkın işlerini düzene sokarlar, faydalı şeyleri toplarlar, ileri gidenlerin de aşağıda olanların da işleri onların sayesinde emniyete kavuşur.
    Bütün bu sınıfların ayakta durmaları, tacirlerle, sanatkârlarla mümkündür. Onlar halkın muhtaç olduğu şeyleri toplarlar, çarşılara, pazarlara dökerler. Böylece başka sınıfların yapamayacağı işleri yaparlar.
    Sonra ihtiyacı olan, yokluk içinde bulunan, aşağı tabaka gelir. Bunları görüp gözetmek, bunlara yardım etmek gerektir.
    Allah katında bu sınıfların hepsinin de genişliği vardır, hepsinin de yeri vardır. İhtiyaçlarının giderilmesi, hallerinin düzene sokulması icap eder. Bu da valinin vazifesidir. Valinin, Allahın emirlerini gereği gibi yapar, halkın düzenine çalışır, çabalarken Allahtan yardım dilemesi, hakka riayet etmesi, bu işler kendisine hafif gelsin, ağır gelsin dayanması gerekir.
    Orduna sence Allah için, Resülü için ve İmamı için en fazla öğüt verenlerinden, emanet ve iffet bakımından en temiz olanlarından, bilimde en üstün bulunanlarından kumandanlar seç. Bunları öfkelendiği zaman öfkesini yenen, ceza vermekte acele etmeyen, özrü kabul eden, zayıfları esirgeyen, kuvvetlilere karşı gevşemeyen kişilerden seçip tayin et. Bunlar ne zora başvuranlardan olsun, ne zaafa düşenlerden.
    Sonra toplumun soy – boy bakımından şereflilerden, temiz ev bark sahibi olanlarından, geçmişlerinde iyilik bulunanlarından, cömertlerinden asker al. Çünkü bunlarda yücelik, büyüklük huyları toplanmıştır.
    İyiliğin, adamlığın dalları, budaklarıdır bunlar. Sonra da babaların oğullarını görüp gözetmesi, esirgemesi gibi onların işlerini gör, gözet, araştır, onlara ettiğin iyilik ve ihsan gözünde büyümesin, onlara verdiğin şey az bile olsa aşağı görünmesin sana. Çünkü bu ihsan, sana öğüt vermelerine, seni iyi bilmelerine, tanımalarına vesiledir. Onların büyük işlerini göreceğim diye küçük, ehemmiyetsiz işlerinde ihmal gösterme. Az bir lütfun bile bir yerde işe yarar, ondan faydalanırlar, çoğunun da yeri var, ondan da geri kalmazlar. Askerlerine en çok yardım edenleri, kendilerine ihtiyaçlarını, erzaklarını tam olarak verenleri, yurdu korumak için şehirde kalanlarla savaşa gidenlerin ihtiyaçlarını giderenleri, komutanlarının sence en itibar görenleri olmalı. Onlara öylesine muamelede bulunmalısın ki düşmanla savaşta hepsinin de derdi, fikri bir olsun. Onları esirgemen, sana kalpleri ile bağlanmasına sebep olur.
    Valilerin gözlerini aydınlatan işlerin en üstünü şehirlerde, dosdoğru olarak adaleti yaymak, halk arasında sevginin belirmesine sebep olmaktır. Onların sevgileri de ancak gönüllerinin huzura ermesi ile mümkün olur. Öğütlerinin doğruluğu ancak valilerinin hizmet müddetinin sona ermesini dilemeleriyle, idaresi kendilerine ağır gelse de bir an önce gitmesini istememeleriyle mümkün olur. Halkın dileklerini yerine getir, iyiliklerini öv, çektikleri zahmetleri say, dök, çünkü güzel huylarını fazla anman, onların yiğitliklerini arttırır, onları sevindirir. Allah dilerse iyilikte geri kalanları da o yola sevkeder, iyileştirir.
    Sonra herkesin denenen, bilinen derecesini tanı, birinin çektiği zahmeti başkasına maletme, onun yerine başkasını övme. Herkese noksansız olarak hakkını ver, herkesin hakkını tanı. Birisinin büyük oluşu yaptığı başardığı küçük bir işse, büyük görmene, gene birinin yaptığı iş büyükse, fakat kendisi düşkünse o işi küçük görmene sebep olmasın.
    Büyük ve çetin işlerde, sana şüpheli görünen hususlarda Allaha ve Resül’üne başvur. Yüce Allah irşad etmeyi takdir buyurduğu topluma ( Ey inananlar, Allaha, Peygamber’e, ve içinizden emredecek ve liyakata sahip olanlara itaat edin, Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız, bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o husuta Allaha ve Peygamber’e müracaat edin buyurmuştur – Nisa Suresi, 59 Ayet-). Allaha baş vurmak, onun kitabının adil emrine uymak, Resülüne baş vurmak da onun aykırılığa açık olmayan sünnetine tabi olmaktır.
    Halka hüküm verecek kişileri, sence idaresine memur olduğun kişilerin en üstünlerinden seç. Öyle ki işler onları daraltmasın, bir birlerine hısım olanlar, onlara üst gelmesin, ayakları sürçüp yanlış bir işe düşmesinler. Bilmezden sonra bilip, anlamazdan sonra anlayıp hakkı yerine getirmediklerine nadim olmasınlar. Kendilerini zanna kaptırmasınlar, azıcık bir anlayışla hükmün sonuna araştırmaktan kalmasınlar. Şüpheli işlerde hüküm verirken düşünsünler, dayansınlar, ap-açık delillere uysunlar. Hasmın müracaatı onları sıkmasın, gönüllerini daraltmasın, işleri iyice açıp, yayıp anlayışta en sabırlı kişiler, hak meydana çıkınca da en keskin (en doğru) hükmü verenler olsunlar. Övülmede ileri gidiş onları kibre sevketmesin, aldatışa kapılmasınlar, bu çeşit kişiler de pek azdır. Sonra onların hükümlerinden de haberdar olmaya fazlasıyla çalış, hakimin geçimini fazlasıyla temin et, halka ihtiyacını azalt. Sakın yakın olanlara karşı küçük görünmemeleri, halkın dedikodusundan emin olmaları, hileye kapılmamaları için onlara, katında yüksek bir mevki sağla. Bilhassa buna çok dikkat et. Çünkü bu din, kötü kişilerin ellerine tutsak düştü. Onunla heva (cinsel) ve hevese uyuldu, onunla dünya dilenir oldu.
    Sonra vergi ve zekât memurlarına dikkat et. Onları denedikten sonra tayin et. Onları şahsi bir tercihle ve rasgele tayin etme. Çünkü bu 2 şey cevir (boşvermişlik) ve hıyanet kollarının bir araya toplanmasına sebep olur. Bunları temiz ailelerden, İslama eskiden girmiş olanlardan tecrübe ve utanç sahibi kişilerden seç. Çünkü onlar ahlâkça en üstün, namusça en doğru, kinlerden en kurtulmuş, açgözlülükleri en az, işlerin sonuçlarını gayrete en fazla gayretli kişilerdir. Sonra da onların rızıklarını bol ver. Çünkü bu nefislerini düzeltmeye kuvvet verir onlara. Müslümanların elleri altında bulunan malları yemekten alıkoyar onları. Aynı zamanda, emrine uymazlar, emanetine hıyanette bulunurlarsa bu, onların elayhine delil olur sana. Sonra işlerini teftiş et, onlara gerçek ve vefalı gözcüler gönder, hallerini, işlerini görüp, anlayıp sana bildirsinler. Çünkü onların haberleri olmadan senin onlardan haberdar olman, emin bir surette iş görmelerine, halka yumuşaklıkla muamele etmelerine sebep olur. Onların içinde zalimlere yerdım edenler varsa onlardan korun. Onlardan biri, vazifesinde hıyanet eder de gözcülerin verdikleri haber onun alehine olur, hepsinin de verdiği haber aynı bulunursa bu tanık olarak yeter sana.
    Artık ona bedeni cezayı verebilir, yaptığına karşı onu suçlu tutar, onu aşağılık bir dereceye düşürür, onu hıyanet dağıyla dağlar, töhmet zincirini boynuna takarsın. Vergi işini de araştır, memurlarının ahvalini (yaşamını) düzene koy, çünkü vergi işinin ve vergi memurlarının düzene girmesi, onlardan başkalarının da düzene girmesi demektir. Onlardan başkaları ancak onların düzeniyle düzene girebilir. Çünkü insanların hepsi de vergilerin ve vergi memurlarının ehlidir, ahalidir (halkıdır). Ancak vergi toplamaktan ziyade memleketin kalkınmasına dikkat etmelisin, çünkü vergi memleket kalkındıkça toplanabilir. Memleket kalkınmadıkça memur bir hale gelmedikçe vergi isteyen, şehirleri yıkar gider, kullarıysa (tebası ise) helak eder (mahveder), üyle bir buyruk sahibinin işi, idaresi pek ay bir müddet sürer. Vergi verenler, verginin ağırlığından, yahut vergi verecekleri şeylere bir afet geldiğinden, yahut içecekleri, sulayacakları suyun kesildiğinden, yahut bir bendin yıkılıp araziyi su bastığından, toprağın kaydığından (heyelan), yahut da mahsülün mahfolduğundan şikâyet ederlerse halllerini düzene sokacak bir derecede vergilerini azaltman gerektir. Çünkü bu yardımla, bu kolaylık göstermenlehalk refaha kavuşur, ülke de mamur olur, bu dakdirde senin idaren bezenir (güzelleşir), ayrıca da halkı adaletle idare ettiğin için onların saygısını, sevgisini kazanmış olursun. Refahlarına hizmet ettiğin, adaletle muamelede bulunduğun, onları kuvvetlendirdiğin için gerekince bu kuvvete de dayanabilirsiniz. Onları esirgeyişin, haklarında adaletle muamele edişin, onlara yumuşak davranışın da buna sebep olur. Öyle bir an olur, öyle bir çağ gelir çatar ki, onlara baş vurman gerekir. Onlarda dileğini seve seve kabul eder, isteğini yerine getirirler. Çünkü ülkede vücuda gelen mamurluk (imar) ve servet, onlara yükleyeceğin yükü çekmelerine kuvvet verir.
    Bir yerin harap olması oradaki halkın yoksul düşmesinden ileri gelir, oradaki halkın yoksulluğu ise, valilerin kendilerine mal yığmalarıdan, valilikte kalacaklarına emin olmamalarından, ibret alınacak şeylerden az ibret almalarındandır.
    Sonra kâtiplerini de teftiş et, onların da hallerine dikkat et, işlerine, onların hayırlılarını tayin et. Düşmanlara karşı kullanacağın düzenleri, gizli tuttuğun şeyleri, kendini büyük gören, bu yüzden de topluluğun önünde sana karşı durmaya cüret eden kişilere değil, temiz ve iyi huylu olanlarına yazdır. Memurlarından gelen mektupları sana sunmakta gaflet etmemeleri, senden aldıkları emri, aldıkları gibi bildirmeleri, bir ahde (antlaşma) gireceğin vakit, şartları gevşek, zayıf bırakmamaları, gerekirse o ahdi bozmakta aciz göstermemeleri, şartları ona göre koşmaları, işleri başarırken de hadlerini bilmeleri gerektir. Kendi haddini bilmeyen kişi, başkasının haddini hiç bilmez.
    Sonra onları, kendi anlayışına güvenerek, onlara meyline uyup haklarında iyi bir zan besleyerek tayin etme. Çünkü insanlar yapmacıklara baş vurarak, güzel hizmetler göstererek kendilerini valiye iyi tanıtırlar. Oysa ki bu yapmacık hareketlerin ötesinde ne öğüt vermeyi bilirler, ne emanete riayet etmeyi, Senden önceki temiz kişilerin seçtikleri kişilere bak. Sen de onlar seç, halka en güzel muamelede bulunmalarını, en fazla emanete riayetle tanınmış olanları iş başına getir. Bu Allaha karşı özü doğru olduğunu, işlerine memur olduğun kişilere de hayırlı bulunduğunu ispat eder.
    Her işin başına en büyüğü kendine güç gelmeyecek, işlerin çokluğu onu şaşıtmayacak kişileri geçir. Kâtiplerinden birinde bir ayıp görür de aldırmazsan o ayıpla sen de ayıplanırsın, sonra cevap da veremezsin.
    Bir de tacirleri, sanat ve zenaat ehlini tavsiye ederim sana, onlara karşı hayırlı ol. Onların bir kısmı oturdukları yerlerde ticaretle meşgul olur. Bir kısmı ise bir yerden bir yere gider, mal götürüp getirir, bir başka bölüğü de halkın muhtaç olduğu şeyleri ellerinin emekleriyle hazırlarlar. Bunlara hayırla muamelede bulun, çünkü onlar faydalı kişilerdir. Gereken şeyleri uzun yollar aşarak, beldelerden geçerek, ülkende ki karalarda, denizlerde, düzlüklerde, dağlıklarda gezerek alırlar, getirirler. Oysa halkın o şeylerin bulunduğu yerlere gitmesine ne iman vardır, ne de gücü yeter. Onlar düzene bağlıdırlar, isyanlarından korkulmaz, barış adamlarıdır, gailelerinden (kızgınlıklarından) ürkülmez. Bulunduğun yerde de onların işlerini gör, gözet. Uzak, yakın şehirlerde de hallerini izle, dikkat et, bir zulma uğratma onları. Ama şunu da bil ki, bütün bunlarla beraber, bunların çoğunda aşırı hırs, kötü bir nekeslik, bencillik,faydalı şeyleri gizleyip, saklayıp azalınca değerinden fazla satma gayreti, menfaat düşkünlüğü vardır. Ellerinde bulunanları bildikleri gibi satmak isterler. Bu durum halkın zararına sebep olduğu gibi valilere de buna göz yummak ayıptır, noksanlıktır. İntikârı (karaborsayı) men et, çünkü Allahın salatı O’na ve soyuna olsun, Resülullah’da men etmiştir. Alış veriş, güzel surette, adalet terazilerine uygun olarak, bir narh konarak yapılsın. Her iki taraf da satan da zarar etmesin, alan da. Sen intikârı (karaborsayı) men ettikten sonra onu yapmaya kalkışan olursa cezalandır, fakat ceza da pek de ileri gitme.
    Sonra Allah için, aşağı (yoksul) tabakayı gör, gözet. Onlar başvuracakları bir düzen bulamayan, yok yoksul, muhtaç, yokluktan bunalmış, dertlere kalmış, kazançtan aciz kalmış kişilerdir. Bu sınıf içinde dilenenler olduğu gibi, bir şey umup bekleyenler, fakat kimseden bir şey istemeyenler de vardır. Onların hakkına dair Allahın sana emrettiği şeyi Allah için olsun koru. Onlara memur olduğun beytülmalden (devlet hazinesi), her şehirde, Müslümanların ganimet olarak elde ettikleri ve devlete ait olan arazinin gelirinden, ekininden pay ayır. Bulunduğun şehirde, o şehre yakın yerlerde olanlarıyla uzakta bulunanları aynı hükme tabidir. Onların her biri hakkına riayet etmeni ister. Nimetler içinde bulunuş, ehemmiyetli işlere dalışın, onları unutturmasın sana. Önemli işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışına mazeret olamaz. Böyle bir özür kabul olunamaz. Unutturmasın sana onları önemli işlere dalışın. Yüzünü çevirme onlardan. Onların gözlere hor görünenlerini, insanlar tarafından aşağı sayılanlarını, fakat sana gelip hallerini anlatmayanlarını sen ara, bul. Onları bulmak, hallerini sorup anlamak için Allahtan korkan, ona karşı ululanmayan, güvendiğin kişiler yolla, onların hallerini sana bildirsinler. Sonra haklarında öylesine harekette bulun ki Allaha ulaştığın gün onlar hakkında özürler getirmeye kalkışmayasın. Çünkü bunlar halk içinde başkalarından daha fazla insafa layık kişilerdir. Bütün bu sınıfların haklarını vermeye gayret et. Bilmeyerek hakkına riayet etmediklerin için de Allahtan bağışlanmanı dile.
    Yetimlerden, kocalmış kişilerden (yaşlılardan) bir düzene baş vuramayanları, kimseden bir şey dilemeyenleri gör gözet. Bu valilere ağır bir yüktir. Fakat hakkın hepsi de ağırdır. Ancak Allah hayırlı bir sonuca varmalarını isteyip ona dayananlara, vaad ettiklerini gerçek bilip inananlara o yükü hafifletir.
    Zamanın bir kısmını ihtiyaç sahiplerine harca. Onların hepsini huzuruna al, otur, onlarla görüş. O mecliste seni yaratan Allaha karşı gönül alçaklığını takın. Askerinden, yardımcılarından, koruyucularından, zaptiye erkânından hiç kimse onları korkutmasın, onlara mani olmasın. Onlarda seninle yüz yüze korkmadan, çekinmeden konuşsunlar. Allahın salatı ona ve soyuna olsun, Resülullah’ın bir yerde değil bir çok yerde (Zayıfın korkup çekinerek, dili dolaşarak söz söylemeye çalıştığı, fakat kuvvetliden hakkını alamadığı toplum ne temizliğe ulaşır, ne de kutluluğa kavuşur) buyurduğunu duymuşumdur. Onların sert konuşmalarına, söz söylerken ağır laflar edenine tahammğl et. Daralmayı, onlarla görüşmeden çekinip utanmayı bırak da Allah bu yğzden sana rahmetlerini yaysın. O’na itaatin yüzünden sevaplar versin. İhsanda bulunduğun zaman minnet yükleyerek verme ki, verdiğin alana sinsin. Vermediğin zaman da güzellikle özürler getirerek verm ki almayan, hiç olmazsa sevinsin.
    Bazı işler de vardır ki bizzat senin yapman gerektir. Bunların biri kâtiplerin yazmakta aciz gösterdikleri hususlarda memurlarına senin cevap vermendir. Biri de halkın ihtiyacı sana hangi gün arz edilirse hemen o gün o ihtiyaçları gidermendir ki, bu olabilir ki yardımcılarını sıkar, vaktinde yapmazlar bu işi. Her günün işini o gün gör. Çünkü her gün yapılacak bir iş vardır.
    Vakitlerin en üstünü, en fazlasını seninle Allah arasında ki kulluğa hasret. Fakat halka sarf ettiğin vakitlerin de hepsi, işlerde niyetin temiz oldu mu, halk bu yüzden esenliğe erişti mi, Allaha ait olur. O’na kulluk sayılır.
    Allah için dinini halis kılan farzlara bilhassa dikkat et. Gecende, gündüzünde bedeni ibadetlerini onlarla Allaha yaklaşmak kastıyla kusur etmeden, riyaya düşmeden nasıl gerekse o çeşit yerine getir. Halka ibadet ettirdiğin zaman ibadeti uzatıp onları usandırmadan, tez, fakat erkânını yitirmeden yaptır. Çünkü halk içinde hasta olan vardır.
    Allahın salatı O’na ve soyuna olsun, beni Yemen’e gönderdiği zaman Resülullah’a, onlara nasıl namaz kıldırayım diye sordum. ’’ En zayıfının kıldığı namaz gibi kıldır. İnsanlara karşı merhametli davran’’ buyurdular.
    Bütün bunlardan sonra derim ki: Buyruğunun altında bulunanlara uzun müddet görünmez olma, çünkü valilerin halka görünmemeleri darlıktan bir kısımdır. Halkı sıkar. Valilerin idare işlerinde az bilgili olduklarına delalet eder. Onlara görünmemek, onların onların bir çok şeyleri öğrenmelerine de engel olur. Onlarca büyük şey küçük görünür, küçük şeylerse gözlerinde büyür. Güzel ve iyi, çirkin görünür onlara. Çirkinse güzelliğe bürünür, hakla batıl bir birine karışır gider. Valide bir insandır ancak, halkla görüşmedikçe onların hallerini bilemez. Kendisinden gizli kalanları göremez. Gerçeğin apaçık alametleri yoktur ki bunlarla doğru, yalandan ayrılsın. Sen 2 kişiden birisin ancak. Birisi mutlaka hakkı yerine getirir, herkese hakını verir. Gereken hakkı verdikten, iyi iş gördükten sonra neden gizleneceksin? O biri, vermemeyi, hakkı eda etmemeyi adet edinmiştir. Halk senden ümit kestikten sonra hemencecik el çeker senden, ne diye onlara görünmeyeceksin? Oysa ki halkın sana zahmet vermeyen şikâyetlerinin çoğu, ya bir zulma uğradığındandır, yahut muamelede insaf ve adalet istediğindendir.
    Sonra valinin bazı adamları da bulunabilir ki onlar, kendi reiyleriyle (kendi başına) hareket ederler, zulümde bulunurlar. İnsafları azdır. Muamelede adaleti gözetmezler. Bütün bunların sebeplerini kesip ortadan kaldırırsak şerlerini insandan gizler(ler). Yakınlarına, yanında bulunanlara arazi verme ki bazı yerleri, bazı tarlaları elde etmek tamahına düşmesinler. Aksi halde orda ki köye zarar gelir. Bu işin, bir ırmaktan su almak ihtiyacında bulunanlara zararı dokunur. O sudan faydalanmak, o yerden fayda sağlamak isteyenlere, araziye sahip çıkanlar zulmederler. Bunun faydası başkasına düşer, vebali ise valinin boynuna yüklenir. Onlardan verdiğin kişiler faydalanırlar, ayıbı ise dünyada da, ahirette de sana düşer. Yakın olsun, uzak olsun, kime gerekse hakkını ver. Bu hususta sabırlı ol. Ecrini Allahtan iste, akraban ve yakın adamların bile olsa haktan ayrılma, işin sonunu düşün. İsterse sana ağır gelsin bu iş, hayırlı olduğu sence malümse yapmaktan çekinme, hakkını yerine getir. Halk bir işte zulüm var zannına düşer, sana hayıflanırsa aslını anlatarak, özürler getirerek zannını değiştir. Bu suretle sen adaletle iş görmüş olursun. Buyruğun altındakilere de yumuşaklıkla muamele etmiş bulunursun. Özür dilemekle sen hakka riayet eder, muradına erersin, halkta doğruyu anlar, işin aslını bilir.
    Düşmanın, seninle barışmak isterse red etme. Barışta Allahın rızası var. Orduna huzur ve istirahat ver, sen de sıkıntılarından kurtulmuş olursun, şehirlerinse eminliğe kavuşmuş olur. Ama barıştıktan sonra düşmanından sakın da sakın. Çünkü çok kere düşman yaklaşır, gafil olmanı bekler. Şu halde ihtiyatla hareket et, bu hususta iyi bir zanna düşmeyi töhmet altına al. Seninle düşmanın arasını bir bağla bağladın, onunla bir anlaşmaya vardın, yahut da ona aman elbisesini giydirdin mi ahdine vefa et. Verdiğin amana riayet et. Nefsini ona verdiğin söze, anlaşmaya kalkan yap. Çünkü dilekleri birbirine aykırı, reiyleri darmadağın ve çeşit çeşit olduğu halde insanların Allahın farz ettiği şeylerde hepsi de ahde vefa etmeyi ululadıkları gibi ululadıkları bir farz yoktur. Hatta müslümanlar şöyle dursun, müşrikler bile bunu gerekli saymışlar, buna riayet etmişler, ahirette, amanda durmamanın ne zararlar vereceğini bilmişlerdir. Verdiğin amana gadretme, anlaşmanı bozma. Hıyanette bulunarak düşmanını aldatma. Çünkü Allaha karşı bçyle bir bir cürette bulunan, çok kötü, çok ziyankâr bir bilgisizdir ancak. Allah, anlaşmanın amanını kulları arasında bir rahmet olarak yaymıştır ki, o bir emniyettir. Herkes orada esenleşir. Bir haremdir, herkes ona sığınır. Bölük bölük herkes onun civarına koşar gider. Onu bozmak, ona hıyanet etmek, ona hile katmak olamaz. Bahanelerle bozulacak anlaşma yapma, pekiştirdikten sonra yorumlara güvenme. Allah adına verdiğin anlaşmayı bozmaya, haksız olarak ondan dönmeye kalkışma. Genişlemesi umulan, sonunda üstünlük bekleyen darlığa dayanman, günahından korkacağın gadirden hayırlıdır. Bozarsan Allahın gazabı gelip çatar sana, ne dünyanda berhudar olursun ne ahiretinde.
    Sakın haksız olarak kan dökme. Çünkü azaba sebep olan, suç bakımından ondan daha büyük bulunan, nimetin zevaline, devletin yitmesine sebep teşkil eden hiç bir şey yoktur ki haksız olarak kan dökmekle kıyaslanabilsin. Kan dökenlerin hesabını kıyamet gününde bizzat noksan sıfatları olan Allah görecek, azaplarını o verecektir. Haram olarak kan dökmekle gücünü, kuvvetini çoğaltmaya kalkışma. Çünkü bu gücü zayıflatır, hatta yok eder gider. Bilerek kan dökme hususunda ne Allah katında bir özrün, ne ben,m katımda katımda. Çünkü cezası kısastır bunun. Yanlışlıkla kamçın, yahut kılıcıni yahut da elin bir kötülüğe sebep olursa, kudretine güvenip ululanarak, öldürülen kişinin velilerine onun diyetini (bedelini) vermekten kaçınma.
    Kendini beğenmekten, seni ululuğa sevk eden şeylere uyup güvenmekten, övülmeyi istemekten çekin. Çünkü bunlar ihsan sahiplerinin ihsanlarını yok etmek, ecirlerin, mahveylemek için çeytanın gözettiği fırsata yol açan şeylerdir.
    İdarene tabi olanlara ihsanda bulununca da onları minnet altında bırakmaya, ihsanını başlarına kakmaya kalkışma. Yaptığını çok görmekten de çekin. Vaad edince de vaadinden dönme. Başa kakmak, ihsanı yok eder. Yapılan iyiliği çok görmek, büyük saymak, gerçeğin ışığını söndürür. Vaadden dönüş halkın nefretine mucip olur. Yüce Allah ’’ Allah katında en beğenilmeyen şey, yapmadığınız şeyi söylemenizdir. -16, Saf süresi, Ayet 3- ’’ buyurur.
    Zamanı gelmeden işlerde aceleye düşme. Yapmak imkanı olunca da o işte ihmal etme, doğruluğu sence belli olmayan işe girişme, ama doğruluğu açıkça belli olan işi de savsaklama. Her işi yerinde yap, her işi yerinde işle.
    Herkesle bir ve eşit olduğun şeylerde kendi payını çoğaltmaya kalkışma, herkesin gözettiği şeylerde gaflete düşme, çünkü sen, başkalarına da örneksin. Az bir zaman sonra işleri örten perdeler açılır, mazlumun hakkı da senden alınır.
    Öfkeni yen, kendine sahip ol. Elini, dilini gözet. Bütün bu hallerde hemencecik ceza vermekten çekin, cezayı geriye at, öfken yatışıncaya dek elini, dilini gözet. Bu söylediklerimi ahireti anarak, Rabbine ulaşacağına inanarak derdini, temizliğini çoğaltmadıkça yapamazsın.
    Sana, senden önce adaletle hüküm sürenleri, yahut üstün yol yordamları, Allahın salatı O’na ve soyuna olsun. Peygamberimizin eserini, yahut da Allah Kitabında ki farzları anmak, bizim bunları anıp düşünerek nasıl hareket ettiğimizi görmek, bu ahit –nameden sana verdiğim buyruklara kendini zorlamak gerektir. Nefsine uymak hususunda bir gevşeklik göstermemen için bu kadar delil gösterdim sana.
    Ve ben, benim ve senin, kulların en güzel anışlarına iyi ve yerinde övüşlerine sahip olmamızı, şehirlerde iyi ve güzel eserler bırakmamızı, nimetin, hakkımızda tam ve olgun olarak, lütuf ve ihsanıın kat kat fazlasıyla verilmesini, benim de senin de ömrümüzün kutlulukla ve şehid olarak tamamlanmasını Allahın bol ve sayısız rahmetine, pek büyük kudretine, her dilenen şeyi lütfedip vermesine sığınarak niyaz etmekteyim ve biz gerçekten Allahın rızasını istemekteyiz. Selam Resülullah’a, Allahın selat ve selamı O’na tertemiz soyuna olsun.
    Düzenleyen : Kâzım Balaban / Viyana

    Hüseyin Gazi Gülağ Öz

    0

    Ankara’da tekke yıkıntıları ve türbesi ve Anadolu’nun birçok ye¬rinde makamı bulunan Hüseyin Gazi, yiğitliği ve savaşçılığıyla anıl¬maktadır. Hatta Alevi Bektaşi ozanlarının bir çoğunun şiirlerinde bu açıklıkla dile getirilir.

    Hüseyin Gazi binip gelse atına
    Dayanılmaz çarkı felek zatına

    Gazi adı da, yiğitliğinin simgesi olarak verilmiştir. Gazi Erenlerde ender rastlanan bir durumdur. Malatya ve Seyitgazi’de türbeleri bulu¬nan Battal Gazi’nin babasıdır. Bu iki zat Horasan Erenlerinden olup, yiğitliği ve savaşçılığı nedeniyle Gazi adını almışlardır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Hüseyin Gaziyle ilgili şunlar yazmaktadır. “Bu zat, Malatyalı Seyit Battal Gazi’nin pederi azizidir.” dedikten sonra onun tekkesindeki sosyal olayları da şöyle anlatmaktadır. “Merkadı çevresinde süslü muhteşem şamdanlar olduğunu, ayrı ayrı yaz ve kış meydanları bulunduğunu, senede bir kere burada mevlüt okunup, kırk elli bin adam cem olmakta, imam Hüseyin evladından ve sadakatı ki¬ramdan olan bu Hüseyin Gazi, burada din uğruna şehit olmuştur. Bu tekkedeki fukaraya on kuruş tasdik edip Üç kurban keserek şeyhi (Muhi Can) dedenin hayır duasını aldık.”1 dedikten sonra, 1058 yılında yine burasını ziyaret ederken de şu şiiri yazmaktadır.

    “Gelip ettik dua ile niyazı
    Bize himmet ede Hüseyin Gazi.”2

             Bugüne kadar yapılan Alevi cemlerinde mevlüt okunduğu kaydına rastlanılmamaktadır.Ayrıca günümüzde de mevlütün Alevi kültüründe yeri yoktur. Evliya Çelebi’nin 1611-1682 tarihleri   arasında yaşadığını baz alırsak Yavuz katliamıyla buralardan kaçan Alevi Bektaşiler’in yerine sünni kökenli kişilerin türbeyi  bir süre yönettikleri¬ni düşünebiliriz. “Ankara ‘nın şarkında kain Hüseyin Dağ üzerinde Bektaşiler tarafından mücahit bir  veli olarak kabul edilen bir Arap ‘ın Hüseyin Gazi’nin mezarı vardır. Evliya  zamanında burada yüz bekta¬şi  dervişini havi bir tekke vardı ve her sene çok kalabalık bir ayin yapılmaktaydı. Şimdi yalnız Ankara Bayrami  dervişleri tarafından idare edilen bir türbe vardır.”3

    Hüseyin Gazi, Ankara’da kendi adıyla anılan Hüseyin Gazi dağının tepesinde yatmaktadır. Dağ oldukça yüksek bir yerde bulunmakta olup, orasına yaya olarak bile çıkmak sorun olmaktadır. Yeni açılan araba yolu bile çok dik olduğundan kışları arabayla zor çıkılmaktadır. Büyük ihtimalle Hüseyin Gazi korunmak amacıyla burasına tekkesini kurmuş, Ankara’nın çevresini de denetimi altına almıştır. Çünkü Hüseyin Gazi’nin yaşadığı dönem savaşların olduğu, eşkiyanın kol gezdiği bir dön¬eme rastlamaktadır.
    Hüseyin Gazi için de diğer pirler gibi çeşitli söylenceler, efsaneler, menkıbeler anlatılmaktadır. Bu efsanelerin büyük bir bölümü halk ara¬snda söylenen, onun ve oğlu Battal Gazi’nin yiğitliği üzerine kurul¬muş söylencelerdir. Hüseyin Gazi ile ilgili bir efsane şöyle anlatılmak¬tadır.
    “Bektaşiliğin Anadolu ‘ya yayılışı ve Anadolu’nun islamlaşması ¬ile ilgili bir anlam taşımaktadır. Bektaşi köylerinde dolaşan rivayet¬lerin hülasası şöyle oluyor. Osman oğlu Orhan zamanında (Osmanlı evleti ‘nin kurucusu padişahları) Ahmet Yesevi ‘nin işareti ve Batum padişahının emriyle Bektaş Veli Hüseyin efendimizin neslinden 300 kişiyle Orta Asya ‘dan hareket etmiş, Malatya ‘dan girerek küffarla çok kanlı savaşlar etmiş. Eskişehir’e kadar islamlığı yaymışltır. Malayat¬‘da Seyyit Battal Cafer, Erzincan ‘da Seyyit Gazi, Ankara ‘da Hüse¬yi Gazi islamiyeti yaymağa çalışıyorlar.”4

    Yine adı geçen araştırmacı Dip Hacı Köyü İmamı’ndan aldığı efsa¬neyi şöyle sürdürmektedir. “Hüseyin Gazi şehit düşünce oğlu Seyit Battal Cafer Malatya’da bulunuyormuş. Bağdat Halifesi Abdüsse¬lam’dan babasının yerini ister. 0 da daha babasının kanı kurumadığı¬nı, kanını al da öyle gel, der. Seyit Battal Cafer yola çıkar. Çorum ta¬raflarında Balıklar Havuzu denilen şimdiki Hüseyin Gazi tekkesine misafir olur. 0 zamanlar burası manastırmış, manastırın keşişi, “Ben seni birisine benzetiyorum. Sen Hüseyin Gazi’nin oğlusun” der. Seyit Battal‘ı içeri almış, yemekler yendikten sonra keşiş latasını çıkartır. bir kapı açar, orada yeşil cübbe, yaşil sarık ile yeşil örtüde sarılı Kur’anı verir. Bir aşir okurlar. Bunun üzerine Keşiş Şambaz, Battal’ı babasının kanını almak üzere Ankara ‘ya gönderir. Dört gavurun başı¬nı keserek getirir. Şambaz birisini tanır. Babanın katili budur, diye gösterir. Bu başı tekkenin eşiği önüne gömer ki, dünya durdukça çiğnensin. Bu tekkeye Hüseyin Gazi kolu yahut kutlu denir.”5
    Hüseyin Gazi ile ilgili söylenceler çoktur. Bunları tam bir kaynak olarak kabul etmek oldukça güçtür. Ancak, o zatın yaşamı ve kişiliğiy¬le ilgili az da olsa ipuçları vermeye yaramaktadır. Hüseyin Gazi’nin savaşçı birisi olduğu, kendisinin Seyyit olup, Alevi Bektaşi kültürünü Anadolu’ya yaymak istediği, bu nedenle de Ankara’da tekke kurduğu, bu tekkede birçok dervişi yetiştirdiği, tekkesinde fakirleri doyurduğu, insanları dayanışmaya, üretip, paylaşımı kardeşçe yapmaya özendirdi¬ği gerçektir. Hüseyin Gazi ile ilgili bilgiler bundan ibarettir.
    HÜSEYİN GAZİ
    Ali dergahına yüz süre geldim
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi
    Keremler kanisin sultana geldim
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Hüseyinova’ya kurmuşun bazar
    Arifler postunda okuyup yazar
    Sayende hübların salınır gezer
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Dervişler gülbenk çeker her seher
    Hurşit Baba Sultan kemale mahir
    Kendisi helavet banunı zahir
    Ayırma katarından Hüseyin Gazi

    Şammas Pir haberdar oldu derdinden
    Terk eyleyip geçti külli vaından
    Cümle müminleri Hak didarından
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Yedi iklim çar köşeyi seyir eden
    Kendi devesini kendisi yeden
    Urum diyarını hem irşad eden
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Sefil Ali eşiğine sailem
    Emir senin fermanına kailem
    Nuri didar cemaline mailem
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Dipnotlar:
    1 ÇELEBİ, Evliya; Seyahatnanw, C. 2, s.425.
    2 SIRULLAH, Kaddes; s.426.
    3)TANYU,Hikmet,Ankara ve Çevresinde Adak Yerleri.Diy.Yay.1967.s.88
    4) AKKAYA,Şükrü,Orta Anadolu’da Bir Dolaşma.Ank.1934,Hakimiyeti Milliye Hüseyin Gazi Efsanesi.s.6
    5) TANYU,Hikmet,Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri.Diy.Yay.1967.s.90

    Basına ve Kamuoyuna A Ç I K L A M A

    0

    DITIB Başkanı Rıdvan Çakır, 15.12.2004 tarihli Hürriyet Gazetesine yaptığı açıklamada „AABF ideolojik hedef peşinde,Alevilik derslerinde ideolojik konulara yer verilmesi endişesi var. DITIB de Alevilik dersi verir“ demiş. Bu demecinde, herkesin Aleviliği tanıması gerektiğini belirten Çakır, nihayet Aleviliğin varlığını kabul ettiğini teyit ediyor. Bu olumlu bir gelişme. Alevi çocuklarına okullarda Alevilik dersleri vermek ve bunun gereklerini yerine getirmek bir ideoloji ise AABF işte bu ideolojiyi takip ediyor. Bunun adı bizce: Sünnileştirme ideolojisine karşı durmaktır. Sayın Rıdvan Çakıra sormak gerekir:

    1. Yıllardır Diyanet İşlerinde en üst düzeylerde olduğunuz sürelerde; Aleviliği kaç kere ağzınıza aldınız?
    2. Diyanet İşlerinin Türkiye`de okullarda okuyan Sünni ya da Alevi çocuklarına şimdiye kadar, Alevilik ile kaç kelime öğrenmelerini sağladınız?
    3. Diyanetin bilgisi dahilinde olan İlahiyat Fakültelerinde okuyan Sünni öğrencilerin % 50 sinin, Aleviler hakkındaki “mum söndürürler” iftirasına karşı ne yaptınız?
    4. Alevilikle ilgili Diyanet yetkililerin “Cem evleri ibadet yeri değildir. Cem de ibadet değildir.” atmasyonlarına karşı şahıs olarak ne yaptınız?
      Tüm bu sorulara vereceğiniz cevap bir “hiç” olduğuna göre; Aleviler sizi ve yukarıdaki ifadelerinizi nasıl ciddiye alsınlar?
      AABF de sizin söylediklerinizi ciddiye almıyor. Her ne kadar Türkiye bütçesi sayesinde ayakta duruyorsanız da Sünni toplumunun oluşturduğu bir kurum olarak DITIB`i ciddiye alıyoruz.
    5. AABF Almanya`daki Eyaletlerde Alevilik dersi yetkisini, Alman Anayasasının 7.3. maddesindeki koşulları yerine getirdiği için alabilmiştir. Önerimiz; siz de kendi temsil ettiğiniz Sünni toplumu için Sünnilik Derslerinin içeriği konusunda söz sahibi olmak istiyorsanız, Alman Anayasasındaki “Religionsgemeinschaft” dini kurumlar için gerekli koşulları oluşturun, örneğin; üyeliğe dayalı toplum, temsile ve seçime dayalı yönetim gibi. Böylesi bir gelişme en çok bizi sevindirir.
    6. “Alevi olsun olmasın, bir Müslüman Aleviliği tanımalıdır” önerinizi destekliyoruz. Okullarda bilinçli olarak öğretilmediği için, elemanlarınız Aleviliği bilmiyorlar ve doğal olarak da hissetmiyorlar. Şimdiye kadar Alevilik konusunda çoğu önyargılarla beslenmiş hocalar nasıl Sünni toplumunu aydınlatacaklar? Önerimiz; cami derneklerinizde Sünni kardeşlerimize, Aleviliği bizler tarafından anlatılmasına olanaklar sağlamanızdır. Ya da bizim yayınlarımızı cami derneklerinde insanların hizmetine sunmanızdır.
    7. AABFnin Alevilik dersleri konusunda yetki almasından Alevilerin endişe duyduklarını nasıl tespit ettiğinizi açıklamıyorsunuz. Bazı basın organlarının yanlış tanıtması sonucu bir kısım Aleviler, AABF konusunda farklı ve hatta olumsuz düşünebilirler. Aynı şey DITIB için de geçerlidir. Binlerce Sünni Müslüman, DITIBi kendi örgütü olarak tanımıyor ve DITIBin Sünniliği sulandırdığını iddia ediyor. AABF, buradan hareket ederek, hiç bir zaman DITIBi bu konuda suçlayıcı açıklamada bulunmamıştır. Çünkü bizim dışımızda olan DITIB`e söz söylemek bize düşmez.
    8. CDU Eyalet Milletvekili ve Entegrasyon Komisyonu üyesi sayın Thomas Kufen AABFye Alevilik dersleri hakkında içerik yetkisinin tanıtıldığı toplantıda şunları söylemiştir: “Bu hak, koşulları yerine getiren diğer Müslüman örgütlere de tanınacaktır.” Umarız, sayın Kufen size de görüşmenizde aynı tavsiyeyi yapmıştır AABF olarak, Almanyada dini kurum olma iddiasında bulunan DITIB Başkanının, bundan sonraki çalışmalarında Almanyadaki koşulları ve özellikle de inanç özgürlüğüne yönelik yasaları dikkate almasını öneriyoruz.
      Köln, 20.12.2004
      Turgut Öker
      Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Başkanı

    çok sürmez, menfaat ile dikilen duvar yıkılacaktır

    0

    Zalimliğiyle ünlü bir Kral, idam cezası verdiği iki mahkumdan birinin canını kendisini çok eğlendirecek bir yolla bağışlamak ister.Sonra iki darağacı kudurur ve mahkumlardan ikisinede,omuzlarına basacakları, ve güvenebilecekleri birer kişi çağırmalarını ister.Birtaraftanda ülkenin bilge kişisini de kendince sınamak istemiştir.Bu yüzden herşey hazır olduğunda yanıbaşına oturtmuştur yaşlı bilgeyi.Sonrasında mahkumlar kendi seçimleri ve istekleriyle çağırdıları kişilerin omuzlarına basar ve boyunlarına ipler geçirilir…

    Mahkumkardan biri çok güçlü kuvvetli birini çağırmıştır.Diğeri ise kendisinden daha cılız olan arkadaşını çağırmıştır ve onun omuzlarına basmaktadır.Kral tam o anda sorar yaşlı bilgeye. – “Hadi şimdi göster hünerini.Sence önce kim yıkılacak?Güçlü olanmı? Yoksa şu cılız olanmı?” – Yaşlı bilge kendinden emin cevap verir.-“Güçlü olan çok sürmez yıkılır efendim.Diğer cılız olan ise ölse yıkılmaz.Cılız olanın omuzlarına basan mahkum canını kurtaracaktır.-“

    İki saatlik çok çekişmeli geçen ölüm kalım savaşında, güçlü adam yıkılıverir en sonunda.Ve onun omuzlarına basan mahkum darağacı da can verir.Kral şaşkın bir halde sorar yaşlı bilgeye.-“Nasıl oldu da şu cılız adamın galip geleceğini bildin? Sen gerçek bir bilgesin-“Yaşlı bilge yerinden kalkmış sevinç içinde arkadaşına sarılan ve canını kurtaran mahkuma bakar ve Kral’a şöyle der.-“Bunu bilmemin bilge olmakla alakası yoktur.İki mahkum darağacına çıkarılmadan önce onları dikkatle izledim.Kendi istekleriyle çağırdıları adamlar yanlarına geldiler.Biri çağırdığı güçlü adama bir kese altın verdi.Belliki parasıyla tutmuştu onu, canını kurtarabilmek için.Bunun için o adamın güçlü vücudunun kafi geleceğini düşünüyordu.Diğeri ise uzun uzun sarıldı arkadaşına.Birlikte gözyaşı döktüler.Sonra o cılız adam yeminler etti arkadaşına.Ölsem yıkılmam diye.Gerçek birer arkadaş olduklarını anladım o anda… Ben sadece menfaat üzerine kurulan şeylerin çok uzun sürmeyeceğini bildim efendim… “-Menfaat üzerine kurulan herşey, yıkılmaya mahkumdur…

    Hayyam

    0

    Hayyam
    Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
    Kim gitmiş de getirmiş, haberini?
    Kimselerin bilmediği bir dünya
    Özlenmeye korkulmaya değer mi?


    Koydun yemi, kurdun tuzak ey yaradan
    Tuttun avı, verdin ona bir ad: İnsan!
    Her hayrı ve her şerri düzenler, sonra
    Herkeste bulursun yine sen bir noksan!

    Şarap benlik kaygusu bırakmaz sende
    Çözülmedik bir düğüm kalmaz beyninde
    İblis bir kadeh şarap içmiş olaydı,
    Secdeye yatardı Adem’in önünde

    YAŞAM ÖYKÜSÜ
    İranlı şair ve bilgin (Nişapur 1044.ay.y 1123/1136). Hayatı, gençlik yılları kesinlikle bilinmiyor. Elde bulunan eserlerinden, hayatıyla ilgili olayları anlatan bazı kitaplardan, matık, felsefe, matematik ve astronomi konularında çalıştığı, bu alanlarda düzenli bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Hayyam (“Çadırcı”) takma adını, atalarının çadırcılık yapmaları yüzünden aldığı söylenir. Ömer Hayyam, zamanında daha çok bilgin olarak ün kazandı. İran’ın, Selçuklular yönetiminde olduğu bir çağda yetişen Hayyam, Horasan ülkesindeki büyük şehirleri, Belh, Buhara ve Merv gibi bilim merkezlerini gezdi, birara Bağdat’a da gitti. Zamanının hükümdarlarından, özellikle selçuklu sultanı Melikşak ve Karahanlılardan Şemsülmülk’ten büyük yakınlık gördü. Saraylarında, meclislerinde bulundu. Reşidüddin’in “Cami-üt-Tevarih” adlı eserinde anlattığına göre Nizamülmülk ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ile okul arkadaşıydılar.
    Gerek Hayyam’ın zamanında, gerek sonarki çağlarda yazılan kaynaklarda çağının bütün bilgilerini edindiği, o alanlarda derin tartışmalara girdiği, fıkıh, ilahiyat, kıraat, edebiyat, tarih, fizik ve astronomi okuttuğu yazılıdır. Ebu’l Hasan Ali El-Beyhaki onun çok bilgili bir kimse olduğunu, fakat müderrislik hayatının pek başarılı olmadığını bildirir. Ayrıca Zemahşeri ile uzun boylu tartışmalara giriştiğini, onun derslerine bile devam ettiğini, Zemahşeri’yi, bilgi bakımından beğendiğini yazar.
    Hayyam’ın fizik, metafizik, matematik, astronomi ve şiir konularında değişik eserleri vardır. Bunlar arasında İbni sina’nın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi de yer alır. Zamanında, bir bilgin olarak ün kazanan Ömer Hayyam’ın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyılarda da doğu islam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yolaçan Rubaiyat’ıdır (Dörtlükler). Ömer Hayyam, iran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karışan bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. Şiirlerinde gerçekçidir. Yaşadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. İnsan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir.
    Onun şiirinde zamanın haksızlıkları, softalıkları, akıl almaz saçmalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulunduğumuz geçici dünyanın tadını çıkarma gibi insanla sıkı bir bağlantı içinde bulunan gerçek eylem ve davranışlardır. Şiirlerinde işlediği konulara, çokluk felsefe açısından bakar. Aşk, sevinç, hayatın tadını çıkarma, Hayyam’a göre vaz geçilmez insan duygularıdır, insan hayatının ana dokusu bunlarla örülüdür. Bazı dörtlüklerinde filozofça derin bir sezgi, açık ve seçik bir insan severlik duygusu, gösterişten, aşırılıktan uzak bir yaşama anlayışı görülür. Hayyam kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiş, rubai alanında tek örnek olarak benimsenmiştir. Batı ülkelerinde adına bir çok dernek kurulmuş, rubaileri bütün bati dillerine, bu arada birçok defa Türkçeye Rubaiyat-i Hayyam, Hayyam’ın Rubaileri, Ömer Hayyam ve Rubaileri, Dörtlükler adı altında çevirilmiştir.

    HAYYAM’DAN DÖRTLÜKLER

    1. Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
      Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
      Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
      Umudumu rahmetine bağlamışım ben.
    2. Büyükse de isyanım, kötülüklerim,
      Yüce Tanrı’dan umut kesmiş değilim;
      Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın
      Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.
    3. Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
      Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
      Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
      Haberim olmasın gelen dertten başıma.
    4. Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
      Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
      Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
      Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.
    5. Derde gama yatkın yüreğime acı;
      Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
      Bağışla meyhaneye giden ayağımı,
      Kızıl kadehi tutan elime acı.
    6. Akıl bu kadehi övdükçe över;
      Alnından sevgiyle öptükçe öper;
      Zaman Usta’ysa bu canım nesneyi
      Hem yapar hem kırıp bin parça eder.
    7. Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
      Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
      Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
      Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.
    8. Her sabah yeni bir gün doğarken,
      Bir gün de eksilir ömürden;
      Her şafak bir hırsız gibidir
      Elinde bir fenerle gelen.
    9. Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
      Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
      Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
      Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.
    10. Yaşamanın sırlarını bileydin
      Ölümün sırlarını da çözerdin;
      Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
      Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
    11. İçin temiz olmadıksan sonra
      Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
      Hırka, tespih, post, seccade güzel;
      Ama Tanrı kanar mı bunlara?
    12. Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
      Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
      Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
      Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
    13. Felek ne cömert ne aşağılık insanlara!
      Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.
      Kendini satmıyan adama akmek yok:
      Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!
    14. Bilgenin yüreğinde her dilek,
      Anka kuşu gibi gizli gerek.
      Damla nasıl inci olur denizde:
      Sedefler içinde gizlenerek.
    15. Ovada her kızıl lalenin teni
      Bir padişahın kanıyla beslendi.
      Yerden biten şu mor menekşe yok mu?
      Bir güzelin yanağındaki bendi.
    16. Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
      Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
      Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
      Onlar gibi olmayana adam demezler.
    17. Gül verme istersen, diken yeter bize.
      Işık da vermezsen, ateş yeter bize.
      Hırka, tekke, post most olasa da olur,
      Kilise çanları bile yeter bize.
    18. Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
      Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
      Demek günah işleten de sensin bana:
      Öyleyse nedir o cennet cehennem?
    19. İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
      Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
      duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
      Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!
    20. Hak er geç cimrilerin hakkından gelir;
      Cehennem ateşleri onlar içindir.
      Ne der, dili inciler saçan Muhammet:
      Cömert gavur cimri müslümandan yeğdir.
    21. İnsan çeker çeker de sonra hür olur;
      İnci sedef zindanlarda yuğrulur.
      Paran pulun yoksa bugün, sağlık olsun:
      Bugün boş duran kadeh yarın doludur.
    22. Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
      Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.
      Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?
      Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?
    23. Her gün biri çıkar, başlar ben, ben demeğe,
      Altınları gümüşleriyle övünmeğe.
      Tam işleri dilediği düzene girer:
      Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye.
    24. Can verinceye dek bu çorak yerde
      Dertten başka ne geçer ki eline?
      Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
      Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!
    25. Yerleri yapmış, gökleri kurmuşsun ama,
      Sensin bunca gönülleri yakıp yıkan da.
      Ne kızıl dudakları, ne altın saçları
      Altmışın süprüntüler gibi kara toprağa.
    26. Dostum, olan olmuş, vahlanma boşuna;
      Dünyayı kara zindan etme başına.
      Yaşamana bak, elinden tek gelen bu:
      Olacakları danışan var mı sana?
    27. Sevgilim, ömrü derdim gibi bitmeyesi,
      Bu sabah bütün cömertliği üstündeydi.
      Bir göz atıverdi bana geçip giderken:
      İyilik et denize at mı demek istedi?
    28. Gül de şarab da bilene güzel gelir;
      Sarhoş olmayan için sarhoşluk nedir?
      Cebi boş gönlü dolu olmayan kişi
      Her şeyden geçmenin tadını ne bilir?
    29. Yapma diyorsun; yapmamak elimde mi?
      Sen al demişin; nasıl çekerim eimi?
      Hem yap hem yapma demek seninki bana
      İnsaf: Kadeh devrilir de dolu kalır mı?
    30. Bu dünya iki kapılı bir han,
      Girdi mi dertlere düşer insan.
      Tanınmadan yaşamak en iyisi:
      Elinde olsa da hiç doğmasan.
    31. Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
      Kim gitmiş de getirmiş haberini?
      Kimselerin bilmediği bir dünya
      Özlenmeye, korkulmaya değer mi?
    32. Ne mutlu adı sanı bilinmeyene;
      İpeklere, kürklere bürünmeyene;
      Anka gibi iki dünyadan da geçip
      Bu viranede baykuşa dönmeyene.
    33. Yok olmamış varlık var mı bir tek?
      Herşey bir gün, dağılıp gidecek.
      Öyleyse vara yoğa ne bakarsın?
      En iyisi yoku var, varı yok bilmek.
    34. Sevgili, bir başka güzelsin bugün;
      Ay gibisin, pırıl pırıl gülüşün.
      Güzeller bayram günleri süslenir:
      Seninse bayramları süsler yüzün.
    35. Öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik;
      Yüzlerce incimiz vardı delinmedik.
      Sersemliği yüzünden bilgisizlerin
      Renk renk düşünceler kaldı söylenmedik.
    36. Kendimden geçtikçe gelirim kendime,
      Alçalırım çıktıkça yüksek yerlere.
      En garibi, içmeden sarhoşum da ben,
      Ayılırım her kadehi devirdikçe.
    37. Ben içerim, ama sarhoşluk etmem:
      Kadehten başka şeye el uzatmam.
      Şaraba taparmışım, evet, taparım:
      Ama senin gibi kendime tapmam.
    38. Şeyh fahişeye demiş ki: – Utanmaz kadın;
      Her gün sarhoşsun, onun bunun kucağındasın.
      Doğru, demiş fahişe, ben öyleyim; ya sen?
      Sen bakalım şu göründüğün adam mısın?
    39. Dün gece usul boylu sevgilim ve ben,
      Bir kıyıda gül rengi şarap içerken;
      Sedefli bir kabuk açıldı karşımızda;
      Sabah müjdecisi çıkıverdi içinden.
    40. Dinle dinsizliğin arası bir tek soluk;
      Düşle gerçeğin arası bir tek soluk.
      Aldığın her soluğun değerini bil
      Bütün yaşamak macerası bir tek soluk.

    Şeyh Edebali nin oğluna Nasihatı

    0

    Şeyh Edebali nin oğluna Nasihatı


    Oğul;

    “İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki
    dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim
    küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz…”

    Dünya bir garip han, bir hoyrat mekân,
    İnsan bir garip varlık kabına sığmayan…
    Hayat bir yudum su, bir anlık rüya…
    Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan…

    Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu
    yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın ha kendine
    takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek
    başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın.
    İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın, danışırsan yol alırsın,
    danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.

    “Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını
    bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin.”

    Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun, bir dem gelir yerdeki
    karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar.
    Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların
    ardında hazineler, kapıların ardında sırlar vardır. Sırlar ki, ebedi
    muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp
    dünyadayken cennetin kapılarını aralayasın oğul.

    “Öfken ve benliğin bir olup aklını yener! Daima sabırlı, sebatlı ve iradene
    sahip olasın, azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil,
    her işin gereğini vaktinde yap!”

    Öfke ateş, öfke âfet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama
    öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerektir.

    ” Yolcu, buruk baş gerek
    Gözde daim yaş gerek
    Huy biraz yavaş gerek
    Yoksa yollar aşılmaz.”
    diyen ne güzel söylemiştir. Öfke benliğin yemi, en lezzetli gıdasıdır.
    Benlik semirdi mi irade yok olur gider. İradesi zayıflayanın ruhu intihar
    eder. Posalaşmış bir beden taşımak ne ağır zillet, ötelere kapalı bir ruh
    taşımak ne büyük ihanet.

    Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız
    ulaşılmaz. “Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de
    hiç ses çıkarmamaktır.” İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalı da kimselere
    gamını ilân etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre
    yapasın. Şunu da aslâ unutmayasın: “Her şeyin vakti tayin edilmiştir.
    Vaktinden önce öten horozun başı kesilir.”

    Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde ücrette geride olasın.
    Vazifenin en ağırına talip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı
    Yaratan’ın kullarına ihsanıdır.

    “Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü söyleme, bildiğini bilme,
    sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.”

    Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hakim
    kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet
    yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerini de sarraf bilir,
    sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura
    atmayasın. Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez; sağırdır, kem sözü işitmez;
    dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına
    sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi Hakikate ayarlıdır.
    O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir.

    “Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir!”

    Anadolu; içinden kıvrım kıvrım ırmaklar akan, ağıtları alev alev ciğerler
    yakan… “Ana”larla dolu olan…

    Ana çile yumağıdır, oğul dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ata
    bileği Hakk’ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın,
    ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva kurduğunda
    ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı
    dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın.

    “Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz.
    Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın
    iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!”

    Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla
    sevmeyesin, yerdiğini de gereğinden fazla yermeyesin. Sevgini de, sadece
    yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olandır. “Kişi ne
    kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur.” diyen atanın sözünü aklından
    çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için
    gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin
    ve geleceğe dair hedeflerin var oğul.

    Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tacını
    başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı
    olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve
    yüreğiyle yapmasını da bilir.

    İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,
    İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
    Kötülüğe iyilik de, er kişinin kârıymış oğul.

    Sen bizim rüyamız, sen bizim devamız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın
    dik, alnın ak, gönlün pak olsun.

    Zümrüt-ü Anka’nı iyi seç ki Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar
    açık olsun.

    Dipnot
    * Edebali Şeyh; Osman Gazi’nin kayınbabası. (ö: 1325), Karaman ve Şam’da
    öğretim gördü. Yüz yirmi yıl yaşadığı rivayet edilir. İslâmî ilimler ve rüya
    yorumlarında geniş ilmi vardı. Osman Gazi, Şeyh Edebali’de misafir kaldığı
    bir gece rüyasında, Şeyhin koynundan çıkan ayın kendi koynuna girdiğini ve
    göbeğinden yetişen bir ağacın bütün cihanı sardığını görür. Şeyh Edebali bu
    rüyayı büyük bir devletin kurucusu olacağı şeklinde yorumlar. Bu yorumdan
    sonra Şeyh Edebali’nin kızı Malhun Hatun’u Osman Gazi’ye verdiği söylenir.
    Türbesi Bilecik’tedir.

    Ey oğul, artık Bey’sin!
    Bundan sonra
    öfke bize, uysallık sana.
    Güceniklik bize, gönül almak sana.
    Suçlamak bize, katlanmak sana.
    Acizlik bize, hoşgörmek sana.
    Anlaşmazlıklar bize, adalet sana.
    Haksızlık bize, bağışlamak sana…

    Ey oğul, sabretmesini bil,
    vaktinden önce çiçek açmaz.
    Şunu da unutma;
    insanı yaşat ki devlet yaşasın.

    Ey oğul, işin ağır,
    işin çetin, gücün kula bağlı.
    Allah yardımcın olsun…
    Güçlüsün, kuvvetlisin,
    akıllısın, kelamlısın!
    Ama; bunları nerede,
    nasıl kullanacağını bilmezsen
    sabah rüzgarında savrulur gidersin.
    Öfken ve nefsin bir olup aklını yener.
    Daima sabırlı, sebatlı ve
    iradene sahip olasın!
    Dünya,
    senin gözlerinin gördüğü gibi değildir.
    Bütün bilinmeyenler,
    feth edilmeyenler, görünmeyenler,
    ancak sen faziletli ve ahlaklı olursan
    gün ışığına çıkacaktır.

    Beğdili Türkmenleri ve Rakka Mezâlimi*

    0

    İsmail Onarlı / Ali Kenanoğlu
    Beğdili Türkmenleri ve Rakka Mezâlimi*
    Giriş
    Oğuz Türkmenleri tarih boyunca münferiden yaşamamışlardır. Töre / tüzelerine uygun, tarihsel gelenekleriyle örtüşen, dikey örgütlü bir sosyal yapı kapsamında toplu olarak yaşamışlardır. Bu sosyal ve siyasi yapının coğrafi çerçevesi içinde “El (il)” sözcüğünü kullanmışlardır. Belirli dönemler El yerine Budun ya da Ulus kavramlarını da kullandıkları olmuştur. Elin, boyun, oymağın, obanın, ailenin yerleşim alanına “yurt” denilmiştir. Bu bağlamda; “eline, beline, diline sahip ol” özdeyişini, somut biçimde yaşama geçmesi için “Tüze”leştirmişlerdir. Eline: Yurduna sahip ol. Beline: Türk soyuna sahip ol. Diline: Türkçe’ye sahip ol. Bu üç maddi ve manevi değere Türkmenler canları pahasına da olsa tarihin her döneminde sahip çıkmışlardır. Bu üç ilke “Türkmen Tasavvufu” açısından erdemliliği ve etik bir duruşu da ifade etmektedir. Orta-Asya Türk Elllerinde Arapların yüzbinlerce katliamlarına, soylarına yabancılaşan Selçuklu ve Osmanlı yöneticilerinin kırımlarına rağmen Türkmenler bu “kara sevdaları”ndan vazgeçmemişlerdir. Tüm bu katliamlar Oğuz töresinin yok edilme savaşıdır. Türklerin kültürel genlerine yeryüzüne gelişleriyle birlikte “ulus olma bilinci” işlenmiş ve Oğuz Ata’dan gelen töre değişmez yasa haline gelmiş; tarih boyunca da bu “siyasi bilinci” nesilden nesile aktararak getirmişlerdir. En son bu bilinci yok etmek isteyenlere gereken cevap; Kurtuluş Savaşı ile verilmiştir.
    Türklerin tarih sahnesine çıkışından günümüze değin; Türk ulusal yapılanmasında boy, oymak, oba, aile sistemi çok önemli bir yer tutmaktadır. Güler Tanyıldız’ın “Beydili’yi Ararken” (1) adlı duygusal makalesi böyle bir yazı yazmamızı gerekli kıldı. Bu yazımızda Oğuzların 24 boyundan biri olan Beydili boyunu elimizde bulunan kaynaklardan anlatmaya çalışacağız.

    1. Kızılbaşlık Nedir?
      Bir çok yazımızda (1a) değinmemize rağmen Alevilik-Kızılbaşlık nedir? Sorusunu bir kez daha yanıtlayalım. Kızılbaşlık teriminin kökenine ilişkin çok çeşitli görüşler vardır. Kızılbaşlık terimine özel anlam yükleyen ve kendisiyle özdeşleştiren Türkmenler olmuştur. Kızılbaş eşittir Türk’tür. Kürşat Karacabey, bu konuya ilişkin uzunca bir yazı yazmıştır.(2) Biz burada kısaca Aleviler, Kızılbaşlığı nasıl algılıyorlar ona değineceğiz. Farklı milletler inanç olarak kabullenseler dahi “Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık” Türklere özgü bir terminolojidir. Emel Esin ve İsmail Kaygusuz’un Çin, Arap ve Rus kaynaklarına dayanarak verdikleri bilgilere göre: Alevi terimini Orta-Asya’da Türkler ilk kez bugünkü anlamıyla 9. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra kullanmışlardır. (3) İslamiyeti, Türk töre ve inanç potasında eriten Türkler, yeni senteze (alışma)da, Emevi ve Abbasi İslam anlayışından ayırmak için, muhalefetteki Hz. Ali yanlı bir ifade ile Alevilik demişlerdir. Türk destanlarında Hz. Ali ile Gök-Tanrı özdeşleştirilmiştir.(4) Alevilik mezhepten ve tarikatten daha çok bir “akılcı tasavvuf yolu”nu içerir. Yüzlerce yıl süren göç dalgaları halinde Anadolu’ya gelen Türkler; akılcı inanç ekolüne sahip oldukları için Alevilik yeni anayurtlarında yetersiz kalır. Bu kavram yerine siyasi iktidarı da hedefleyen yeni bir terim ile kendilerini ifade ederler. O da Kızılbaşlıktır. Kızılbaşlık siyasetinin temellerini Hâce Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Balım Sultan (1458-1519/20) ile Şah İsmail Hatayî (1487-1524) atmışlar ve teorize etmişlerdir. Anadolu Alevi ve Bektaşi Türkmenlerinin derleniş ve toparlanışlarının birincisini, Baba İlyas Horasanî (?-1240); ikincisini, Sultan Hünkâr Hâce Bektaş-ı Veli (1209/10-1271/2); üçüncüsünü, Şeyh Bedreddin (1357-1420); dördüncüsünü ise Şah İsmail Hatayî gerçekleştirir.
      Kızılbaşlık siyaseti; Anadolu’da yapılan Seyyid Ocakları mensubu dedeler ile Türkmen aşiret ve oba beylerinin katılımıyla iki “Türkmen Kurultayı”nda somut uygulanabilir hale gelmiştir. Her iki toplantıya da Şah İsmail başkanlık etmiştir. Birincisi, Erzincan-Tercan’ın Sarıkaya yaylasında 1500 yılında gerçekleşmiş; alınan karar sonucu, “Safevi Türk Kızılbaş Devleti” kurulmuştur. İkincisi; yine Şah İsmail’in başkanlığında Sivas’ın Yıldızeli’ne bağlı Banaz-Bedirli arasındaki Sarıkaya yaylasında 1509 yılında yapılır. Bu toplantıda yeni kurulmuş devletin askeri ve politik stratejisi tartışılır. Devletin sınırları; Batı’da Fırat-Dicle Irmağı’ndan; Doğu’da Aral Gölü-Ceyhun Irmağı’na kadar ki coğrafi bölgeyi kapsayacak şekilde belirlenir. Bu iki kurultayla Kızılbaşlık toplum projesi ve devlet sistemi belirlenerek uygulamaya koyulur. Şah İsmail: “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan, Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” der. Fakat bu Kızılbaşlık tasarımı, Şah İsmail’in 23.5.1524 yılında Hakk’a yürümesiyle son bulur. Safavi Türk Kızılbaş devlet erkinden, Türkmen Beyleri giderek dışlanır ve yerlerini, Selçuklulardan bu yana sürekli devlet yöneticisi çıkarmış Fars kökenli aristokrat ailelerden gelen bürokratlar ve Şii mollalar alır. Türkler yurdu olan bugünkü Güney Azerbaycan sömürge statüsünde kalır. Sonuçta Safevi Devleti bir Fars (İran) devleti olur.
      Şah İsmail sonrası Kızılbaş Türkmenler yer yer “muhalif düzeyde” başkaldırmalarına karşın başarılı olamamışlar, Osmanlı devlet yöneticileri kanlı bir şekilde ayaklanmaları bastırmıştır.(5) Anadolu Türkmen oymaklarının ve dede ocaklarının “Kızılbaşlık Toplum Projeleri” de Şah İsmail sonrası “ütopya” olarak yerini “Mehdi beklentisi”ne bırakır ve “tefekkür dönemi”ne girilir.(6)
      Avrupa devletlerinin azınlıklar meselesini dayatmasından sonra Osmanlı Devleti; 1839 Gülhane Hattı Hümâyûnu ilanına müteakip “Alevi Türkmenleri” İslam dairesinde kabul eder. Türkçülük akımıyla birlikte Alevi toplumunun öz Türk olduğu fark edilerek, İttihat ve Terakki Fırkasınca “ulusal organizasyona” tabi kılınarak başat konuma getirilir. En sonunda Kızılbaş Türkmenlerinin düşünü (ütopyasını); (anne ve baba tarafından) Karaman ve Kızılkoca Türkmenlerinden olan Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i kurmasıyla birlikte gerçekleştirir.
      Kızılbaşlık tanımına gelince: Alevi-Bektaşi inanç ve kültür öğretisinin, toplumsal yaşam tarzının; siyasallaşmış doktrinel adına ve devlet iktidarını amaçlayan stratejik hedefine; sosyo-ekonomik toplumsal kuramının uygulama düzeninin sistemine Kızılbaşlık denir. Yani Alevilik öğretisinin; toplumu bilgi ve becerilerisiyle yönetme, iktidar erkiyle uygulama modeline Kızılbaşlık sistemi denir.(7) Bugün ise Alevilik ve Kızılbaşlık özdeş hale gelmiştir.
      Destanlardan ve çeşitli kaynaklardan Oğuz Türkmenlerinin “kızıl börk”, siyah libas ve 40 cm. boyunda ökçesiz sivri burunlu “kızıl çizme”ler giydiklerini bilmekteyiz. İbni Bibi ve Fuad Köprülü; Babailer İsyanını, “Siyah libaslı, kızıl börklü, ayakları çarıklı” Türkmenlerin, Karamanoğlu’nun komutasında Konya’yı istila etmelerini, Bektaşilik cereyanını, Safevi İmparatorluğu’nun kurulmasını, Heterodoks göçebe hareketleri olarak değerlendirmektedir. Horasan’da, Selçuklu İmparatoru Sancar’a isyan eden Türkmenleri de aynı sosyal tipi temsil eden zümreler olarak değerlendirmektedir.(8)
      Ulâ’n bana Kızılbaş demiş, desin!
      Doğru söyler Yezit, isterse sövsün!
      İsterse Pir Sultanlar gibi assın!
      Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
      Herkes bilsin ikiliği hiç sevmem,
      İkrar verdim, bir daha geri dönmem,
      İnsanım yolumdan ayrı hiç kalmam,
      Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
      Başta Kızılbaş Ali, hem de Veli,
      Onların yüreği dağ gibi ulu,
      Bağrı kızıl yakut hem de kan dolu,
      Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
      Şah Hatayi pirim benim çağlarım,
      Yüksünmedim kızıl çarık teperim,
      Kara libas ile cenğe giderim,
      Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
      Onar Baba yarenimle hem hâlim,
      Başımda kızıl börk bağlı Türkmenim,
      Nâr-ı hâl içinde gökte uçmağım,
      Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
    2. Genel Olarak Beğdililer
      Oğuzların Boz-Ok kolunun Yıldız-Han Oğullarından olan Beydili boyu; Kaşgarlı, Reşid ud-din ve Yazıcı-Oğlu’nun yapıtlarında Oğuz boyları listesinde yer almaktadır. Beydili, “Sözü değerli, büyükler gibi aziz” anlamındadır. Onkunu Tavşancıl kuşudur. Et bölüşümünde sünüğü “sağ umaca”dır. Kendine özgü özel damgası vardır. Beğdili, Oğuzların hükümdar çıkaran beş boyundan biridir, diyen Faruk Sümer; Harizmşahlar hanedanının bu boydan olduğu söylemektedir. Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri’nde 23 Beğdili yer adına rastlanılmıştır. Beğdili oymaklarının bir kısmı, Safevi Devleti kuruluşuna katılmışlardır. Beydili oymak ve obaları 14. – 16. yüzyıllarda Boz-Ulus ve Yeni-İl, Kuzey Suriye, İran, İç-İl bölgelerinde yerleşik ya da göçer olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.(9)
      A. Zeki Veli Togan:
      “Horezm Ülkesini Gazneliler’den sonra Selçuklular’a tabi valiler idare ettiler. Selçuklular’a tabi valilerden Oğuz Beğdili aşiretine mensup Atsız (1127-1156) yarı müstakil iken, oğlu İl Aslan (1156-1172) tam müstakil oldu; bunlar ve halefleri ayrı bir sülale sıfatıyla Batı-Türkistan’da, nihayet Halifeliğin tekmil şarkî kısmında hakim rol oynadılar. Horezmşah Alaeddin Tekiş (1172-1200), oğlu Alaeddin Muhammed (1200-1220) ve onun oğlu meşhur Celaleddin Horezmşah (öl. 1231) bunların büyük hükümdarlarıdır. Bu sülaleyi Çengiz Han ortadan kaldırmış ve Celaleddin ordusunun bakiyesiyle Azerbaycan’a gelmişken 1231’de orada Kürtler tarafından öldürülmüş ve askeri de Moğollar’dan kaçarak Anadolu’ya, sonra kısmen Suriye’ye geçmişlerdir, ki buralarda yine “Horezmliler” ismiyle maruf olmuşlardır”
      demektedir.(10)
      10 Ağustos 1230’da Erzincan-Yassı Çimen’de üç gün süren savaşta Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat’a yenilen Celaleddin Harezmşah askeri birliklerinin bir kısmıyla, Azerbaycan’a doğru çekilir. Daha sonradan toparlanan Celaleddin Harezmşah; Moğollara karşı savaşır. Moğol saldırılarına dayanamayarak Diyarbakır’a doğru kaçar ve tekrar Dersim’e gelir. Celaleddin Harezmşah; Palu İlçesi’nin Ohi Bucağı’nın yerli halkı olan Dümbelli Zazaları tarafından öldürülür. Bu olayı haber alan Dersim eteklerindeki Türk kabileler, Palu’ya inerek Celaleddin Harezmşah’ın intikamını alırlar ve cesedini alıp, Dersim Dağları’nın yüce bir noktasına defnederek türbe yaparlar ve “Sultan Baba” adını verirler.
      1231 Yılında Kürtler tarafından öldürülen Celaleddin Harzemşah; bazı kaynaklara göre Palu’da bazı kaynaklara göre ise Ahlat’ta Hakk’a yürür. Alevi söylencelerinde Palu Kürtlerince öldürüldüğü yönündedir. Celaleddin Harezmşah’ın ölümünden sonra Harezm beyleri, komutanları ve emirleri Selçukluların hizmetine girerler.(11) Bunların başında bulunan Kayır Han, Selçuklu sultanı Alaeddin’e bağlılık gösterip onun hizmetine girer. Yanında diğer Harezm beyleri olan Bereket, Yılanboğa, Canbirdi, Saruhan, Güçlühan da vardır. Emirlerin reisi olan Kayır Han, Ahlat civarındadır ve Selçuklu sultanı Alaeddin bu sığınmacılara Erzurum bölgesini tahsis eder. Onun yanındaki diğer beylere de bu bölgeyi paylaştırır. Konar-göçerlerden oluşan maiyyetleriyle bu beyler Erzurum’a hareket ederler. Harezmlilerin çoğu Erzurum ve Erzincan dağlarına parekente olmuşlardır. Anadolu Selçuklu hükümdarı 1. Alaeddin Keykubad bu Harezm Beylerinden Kayır Han’a Erzincan’ı, Bereket Han’a Amasya’yı, Güçlü Han’a Larende (Karaman)’ı, Yılanboğan’a Niğde’yi H. 629 / M. 1231/2 yılında ikta olarak verir. Alaeddin Keykubad 1237’de Sivası’da Kayır Han’a tevcih eder.(12)
      Halil Cin; İkta (Tımar) sistemi Hititlerden Osmanlılara değin Anadolu’da uygulanmış bir toprak düzenidir, demektedir.(13) Ömer Lütfi Barkan; Osmanlı İmparatorluğu’nda kolonizatör Türk dervişlerine ve kırlardaki zaviye sahiblerine toprak verildiğini belirtmektedir.(14)
      Selçuklu ve Osmanlı toprak düzeni çerçevesinde, Beydili oymak beyleri kendilerine bağlı aşiretleri ile birlikte yerleşik düzene geçerler. Beydili boyundan olan Hobyar Sultan’da bu dönemde bugünkü Tokat’ın Almus İlçesine bağlı kendi adıyla anılan köye yerleşmiştir.
      Anlatılanlara göre; Hobyar Sultan, Kemah-Erzincan yöresinde savaşlara katılmıştır. Muhtemelen bu savaş Yassıçimen Savaşı olabilir. İzmir’in Kemal Paşa (Nif) ilçesine bağlı kendi adıyla köy kuran Hamza Baba’da Harezm beylerinden Saruhanoğulları ile savaşlara katılmıştır. Daha sonra Manisa bölgesi Saruhanoğullarına “ikta” olarak verilmiştir. Sıraç toplulukların dini lideri olan Hobyar Sultan, adını Horezm-Beydili aşiretlerinin bir oymağından almış olabilir. Çünkü Hobyar ya da Hubyar Sultan’ın gerçek adı “Ahmet”tir.
      Sivas-Tokat-Amasya bölgesinde, 200’ü aşkın köyü kapsayan Beydili aşiretlerinin, 13. yüzyıldan bu güne kadar inanç merkezi olan “Hubyar Sultan Ocağı”, geleneksel “Atalar Kültü”ne bağlı Oğuzların yaşayan töresel organizmasıdır. Bu durumda Hubyar Sultan’ın dini önderden daha çok bir Türkmen Beyi olduğunu göstermektedir. Tokat-Sivas arasındaki Tekeli Dağı yöresi Hubyar Sultan’ın kurduğu zaviyeye bağışlanmıştır. Çünkü, bugün Tunceli’de hâlâ efsanevi dini önder olarak yaşatılan ve kutsanan Tujik Dağı’nın doruğunda ki Sultan Baba türbesi, Celaleddin Harezmşah’dır.
      Aynı şekilde Bayat Boyu beylerinden Şeyh Hasan’a da manevi misyon yüklenerek kutsanmış ve Arapgir Onar Köyü’deki türbesi korunarak bugünlere getirilmiştir. Anadolu’nun bir çok yerinde Oğuz oymak beylerinin türbeleri Selçuklu döneminde “Baba, Dede, Şeyh” takıları eklenerek, İslam öncesi Türk örf ve inanç motifine uygun hale getirilmiştir. Bu durum, eski bir uygarlıktan yeni bir sosyal düzene geçiş toplumlarında görülen tipik bir uygulamadır. Genel olarak her toplumsal değişim ve dönüşümlerde de görülmektedir.
      Heterodoks İslam anlayışında ve inancında olan Türkmen toplulukları Orta-Asya’daki kült ve kültürlerinide yeni “yaşam tarzları”na eklemleyerek günümüze değin yaştarak getirmişlerdir.
    3. Beğdili Oymaklarının Yerleşim Yöreleri
      Beydili topluluklarının bir bölümü 16. yüzyılda yerleşik düzene geçmesine karşın çoğunluğu göçer durumdadır. Rum Eyaleti 387 Numaralı 937 / 1530 Tarihli Defter-i Hakânî, Tokat-Sivas Livası kaydında Sıraçlar hakkında şu ibareler vardır: “Dede, Sarraçlu cema’ati bölüğü kethudası”, “Sarraç köyü-Zile kazası”(15) Bu durum da gösteriyor ki, o dönemde Beğdili Sıraçlarının başlarında “Dede” ünvanlı örgütlü bir topluluk vardır. Tokat-Almus Hubyar köyünden halen İstanbul-Okmeydanı Cemevi dedesi olan İlyas Demirtaş’ın anlatımına göre, 13. yüzyılda Tokat-Sivas yöresine gelen, Beğdili boyunun Hubyar oymağı olup; daha sonra diğer oba ve oymaklar gelmişlerdir. Beydili beylerini Hubyar Sultan karşılamış, onlar da aşiretleri ile dergâhın talipleri olmuşlardır. Çok daha sonra gelen Beğdili oymakları da aynı geleneği devam ettirmişlerdir. Beğdili Sıraç (Sarac-Sarraç) oymağıda yolak olarak Hubyar Sultan Ocağı’na bağlıdır.
      Tokat Hubyar Köyü’nün 1709 tarihli vesikalarda toprağa bağımlı bir yerleşim birimi olduğu belirtilmektedir.(16) Beğdili boyu obaları 18. yüzyılı başından itibaren Ankara’dan Sivas’a değin yerleşik tarım toplumuna geçerler. Sivas eyaletinde bulunan İlbeyli aşireti, 1840’da muhtelif köyler teşkil edecek surette çoktan yerleşmiş idi.(17) Cevdet Türkay’ın belirtiği oymak ve obaların adlarının bir kısmını Cengiz Orhonlu da araştırmasında saptamıştır. Biz burada sadece C. Türkay’ın eserinden vereceğiz.
      Cevdet Türkay, “Başbakanlık arşiv belgelerine göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda; oymak, Aşiret ve Cematlar” adlı araştırmasında, Beydili boyunun oymak ve obalarınların yerleşim yörelerini şöyle belirtmektedir:
      “Ağdöğer: Rakka Eyaleti, Türkman taifesinden, Ağdöğer Oymağı, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Beğdili (Beğdilü), Beğdilli (Beğdillü): Sivas, Rakka, Kangal (Sivas), Adana, Halep, Kaş Kazası (Teke Sancağı), Tarsus Sancağı, Sis Sancağı (Adana Eyaleti), Ruha (Urfa),Trablus-u Şam Sancağı, Hama Sancağı; Türkman Taifesi.”
      “Sarac, Saraclı (Saraclu): Tokat, Kütahya, Manavgat Kazası (Alaiye Sancağı)”
      “Uğurlu Şeyh Oğulları nam-ı diger Şeyhlü: Ankara Sancağı, Türkman taifesinden. Uğurlu Şeyh Oğulları nam-ı diger Şeyhlü Aşireti, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Akkaş: Hamid Sancağı, Aksaray Sancağı; Türkman taifesinden; Akkaş cemaati Beğdili Aşiretindendir.”
      “Arab, Arablar, Arablı (Arablu): Sıvas, Meraş, Diyarbekir Eyaletleri, Menteşe Sancağı, Rakka Eyaleti, Anamur Kazası (İçel Sancağı), Adana, Edirne, Selanik Sancağı, Çorum Sancağı, Koçhisar Kazası (Aksaray Sancağı), Mardin Kazası (Diyarbekir Eyaleti), Zülkadiriye Kazası (Meraş), Bozok, İçel Sancağı, Alaiye Sancağı, Düşenbe Kazası (Alaiye Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Alaşehir Kazası (Aydın Sancağı), Erzurum, Adana havalisi, Saruhan Sancağı, Hezargrad Kazası (Niğbolu Sancağı), Antalya, Kütahya, Hama, Hums Sancakları, Çıldır Eyaleti, Gelibolu Sancağı, Şehirköy Kazası (Paşa Sancağı), Siverek Sancağı, Karaman, Uzuncaabad Hasköy Kazası (Çirmen Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Aydın Sancağı, Adala Ovası (Saruhan Sancağı), Yeni İl Kazası (Sivas), Göynük Kazası (Hudavendigar Sancağı), Arapgir Sancağı (Sivas Eyaleti), Divriği Sancağı (Sivas Eyaleti), Kars Eyaleti, Uluborlu ve Gönan Kazası (Hamid Sancağı), Ürgüp Kazası (Niğde Sancağı); Konar-Göçer Türkman Yörükani taifesinden. Beğdilli Aşiretinden olan Arablar Cemaati, İçel Sancağında iskân olunmuştur.”
      “Arablıibrahim (Arabluibrahim): Niğde,Halep, Ankara, Kengiri, Rakka Sancakları; Türkman taifesinden. Arablıibrahim cemaati, Beğdilü Aşiretindendir.”
      “Arablımersin (Arablumersin): Niğde Sancağı; Türkman taifesinden. Arablımersin Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Beğdili (Beğdilü-Beğdilli-Beğdillü); Halep Eyaleti, Yeni İl Kazası, Rakka Eyaleti, Gülnar Kazası (İçel), Adana, Kışehir, Canik, Karaman Sancakları, Danişmedli Kazası (Bolu Sancağı), Sivas, Çıldır, Kars Eyaletleri; Konar-Göçer Türkman taifesinden.”
      “Beğmişli (Beğmişlü): Sivas, Rakka, Karahisar-ı Şarki Sancakları, Behisni Kazası (Malatya Sancağı), Deyr-i Ruhye ve Selimiye Sancakları (Rakka Eyaleti), Hama Sancağı (Trablus-u Şam Eyaleti), Yeni-İl Kazası (Sivas Sancağı); Türkman Taifesinden. Beğmişli Cemaati, Beğdilli Aşiretindendir.”
      “Burak, Buraklı (Buraklu, Burak maa Çağıradak): Kars-ı Meraş Sancağı (Meraş Eyaleti), Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Menbüc Kazası (Rakka Eyaleti), Haran Nahiyesi (Rakka), Sivas, Halep, Rakka Eyaletleri, Tokat Kazası (Sivas Sancağı), Kete Kazası (Hudavendigar Sancağı), Adana, Tarsus, Sis, Karahisar-ı Şarki Sancakları, Timurhisarı Kazası (Siroz Sancağı), Yüreğir ve Sarçam Kazaları (Adana Sancağı), Zülkadriye Kazası (Meraş Eyaleti); Türkman Yörükanı Taifesinden. Buraklı Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Cece, Ceceli (Cecelü, Çeçeli Çeçelü): Çorum, Rakka, Aksaray Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Adana, Halep Eyaletleri, Gülnar Kazası (İçel Sancağı), Kengiri, Niğde, Aksaray Sancakları, Katar Kazası (Çorum Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Eyübeli Kazası (Aksaray Sancağı): Konar-Göçer Türkman Taifesiden. Ceceli (Çeçeli) Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Cihanbeğli (Cihanbeğlü, Cihanbeğlü nam-ı diğer Yedi boy): Haymana Kazası (Ankara Sancağı), Harpırt (Harput) Kazası (Diyarbekir Eyaleti), Kengiri, Çorum, Kütahya, Arabgir Sancakları, Diyarbekir, Rakka, Meraş Eyaletleri, Ankara Sancağı, Bozok Eyaleti, Tokat Kazası (Sivas Sancağı), Eğin Kazası (Arabgir Sancağı), Koçgirli Sancağı (Bozok Eyaleti), Hısn-ı Mansur Kazası (Malatya Sancağı), Kırşehir Sancağı, Kars, Çıldır, Sivas Eyaletleri, Çerkez Kazası (Kengiri Sancağı), Malatya Sancağı, Erzurum Eyaleti, Kehta Kazası (Malatya Sancağı), Çermik Sancağı (Diyarbekir Eyaleti); Konar-Göçer Türkman Ekradı Taifesinden. Cihanbeğli (Canbeğli) Cemaati, Beğdil Aşiretindendir. Cihanbeğlü Cemaati, Kütahya Sancağında vaki Sarısu ve Karaçam nam mahallelerinde iskân etdirilmiştir. Nam-ı diğer Yediboy Cemaatidir.”
      “Cırık, Cırıklı (Cırıklu): Rakka Eyaleti, Selmanlu-i Kebir Kazası (Bozok Sancağı), Anamur Kazası (İçel Sancağı), Düşünbe Kazası (Alaiye Sancağı), Adana Sancağı, Kars-ı Meraş ve Alaiye Sancakları; Türkman Taifesinden. Cırıklı Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Dengiz, Dengizli (Dengilü), Dengüz, Dengüzlü, Dangizler (Denizli, Denizlü, nam-ı değer Kara Koğa), Denizler: Budaközü Kazası (Bozok Sancağı), Kütahya, Adana, Meraş, Sivas, Arabgir, Selanik, Halep ve Rakka Sancakları, Zülkadriye Kazası, Denizli, Baklan Kazaları (Kütahya Sancağı), Mangalya Kazası (Silistre Sancağı), Gümülcine, Yenice-i Karasu Kazaları (Paşa Sancağı); Yörükan Taifesinden. Dengizli (Denizli) Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Diger Döğer; Rakka Eyaleti, Siverek ve Çemişgezek Sancakları, Adana, Sis ve Karahisar-ı Sahib Sancakları: Diger Döğer Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Dimlek, Dimlekli (Dimleklü, Dimekli,Dimeklü): Raka, Erzurum, Kars, Ahıska, Sivas, Malatya, Arabgir, Divriği, Diyarbekir, Bozok, Karaman, Kütahya, Aydın, Saruhan, Haleb, Hama ve Hums Sancakları; Türkman Taifesinden. Dimekli Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.
      “Elbeğli (Elbeğlü, İlbeğli, İlbeğlü, Meraş İlbeğlüsü): Birecik Kazası (Biret-ül Fırat Sansağı), Haleb, Sivas, Rakka, Kilis, Meraş, Ayıntab, Adana Sancakları, Merzifon Kazası (Amasya Sancağı), Zile, Yüzde Pare, Tokat Kazaları (Sivas Sancağı), Rumkal’al Kazası (Rakka Sancağı), Manboc Ravendan Nahiyesi (Haleb Sancağı); Türkman Taifesinden. Beğdili Aşiretine tabi olan Elibeğlü (İlbeğlü) Cemaati, göçebe taifesinden olmayub, zer’ve hars ile meşgul olurlardı. Tokat Voyvodolığı aklamından Sivas’da sakin İlbeğli Kabilesi 39 adet ma’mur kışlak ve 14 adet hali kışlakda sakin idiler.”
      “Göndüşlü (Gündüşlü), Gündeş, Gündeşli, (Gündeşlü, Güldeşli, Güldeşlü): Aydın, Saruhan, Kengiri, Menteşe, Meraş, Halep, Rakka, Erzurum, Kars, Ahıska, Çıldır, Sivas, Kırşehir, Teke Sancakları; Akhisar Kazası (Saruhan Sancağı), Sındırgı Kazası (Karesi Sancağı), İbsala, Malkara ve Keşan Kazaları (Gelibolu Sancağı), Kula Kazası (Kütahya Sancağı), Marmara-ı Aydın Kazası (Saruhan Sancağı), Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Evreşe Kazası (Gelibolu Sancağı), Alaşehir Kazası (Aydın Sancağı), Kavak Kazası (Canik Sancağı), Güzelhisar, Mağnisa Kazaları (Saruhan Sancağı), Eşme Kazası (Kütahya Sancağı): Konar-göçer Türkman Yörükan Taifesinden. Beğdili Aşiretine tabi olan Göndüşlü, Gündeşli Cemaati , konar-göçer makulesinden olmağla, tekalif-i örfiye ve şakka’dan muaf ve müsellemdir.”
      “Hubyar, Hubyarlı (Hubyarlu): Turgud Kazası (Konya Sancağı)”
      “Kadirî, Kadirli (Kadirlü), (Kadirlioğlu), Kadrili (Kadrilü): Rakka, Niğde, Arabgir, Divriği, Sivas, Malatya, Hama, Ana, Hums Sancakları, Selmanlu-i Sağî Kazası (Bozok Sancağı), Kırşehri Sancağı: Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kadirli Cemaati, Beğdili Aşiretindendir. Kadirlioğlu Cemaati, Bozok Livası dahilinde Selmanlu-i Sağî Kazasında vaki Karagöl karyesine iskân olunmuştur. Mezkür cemaat, Kafirkıran Cemaatı içindedir.”
      “Karaşeyh, Karaşeyhler, (Karaşeyhli, Karaşeyhlü, Karaşeyhli Avşarı, Karaşıh): Sivas, Maraş, Diyarbekır, Kütahya, Saruhan, Karaman, Haleb, Rakka, Niğde, Arabgir, Divriği, Malatya, Kengiri, Kilis, Ankara, Aydın, Hama ve Hums Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Hısn-ı Mansur Kazası (Malatya Sancağı), Şiran Kazası (Erzurum Eyaleti), Selmanlu-i Kebir Kazası (Kırşehir Sancağı): Türkman Taifesinden. Karaşeyhli (Karaşıhlı) Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Kasım, Kasımlar (Kasımlı, Kasımlu): Rakka, Haleb Eyaletleri, Alacahan mevkii (Sivas Sancağının Kangal Kazasında), Kargı Kazası (Kengiri Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Saruhan Sancağı: Türkman Taifesinden. Kasım Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Kayas (Kayaslar, Kayaslı, “Kayaslu): Rakka, Aksaray, Niğde Sancakları, Koçhisar Kazası (Aksaray Sancağı): Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kayas Cemaatı, Beğdilli Aşiretindendir.”
      “Kılıçbeğli (Kılıcbeğlü): Rakka, Erzurum, Kars, Ahıska ve Meraş Sancakları: Türkman Taifesinden. Beğdili Aşiretinden olan Kılıçbeğli Cemaati, bâ hatt-ı hümayun Rakka halalisine iskân olunmuşdur.”
      “Kırgıl, Kırgıllı (Kırgıllu, Kargıl, Kargıllı, Kargıllı): Rakka, Aksaray, Hama, Hums, Adana, Sisi ve Meraş Sancakları: Konar-Göçer Türkman Yörükan Taifesinden. Kırgıllı Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Kızılkoyunlu: Rakka, Karaman, Kırşehir Sancakları, Haymana Kazası (Ankara Sancağı), Bolvadin Kazası (Karahisar-ı Sahib Sancağı), Şam Havalisi, Ankara cıvarı, Irak, Sabanca ve İznik-mid Kazaları (Kocaeli Sancağı), Ayazmend Kazası (karasi Sancağı), Bergama Kazası (Hudavendigar Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Süleymanlı Kazası (Kırşehri Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı); Konar-Göçer Türkman Ekradı Taifesinden. Beğdili Aşiretinden olan Kızılkoyunlu Cemaati, senevi 300 guruş mal ile Ekrad-ı Lekvanik mukataası tevabiindendir.”
      “Kömec, Kömenc, Könec, (Kömecli, Kömeclü, Gömec, Gömecli, Kömeclü): Rakka Eyaleti, Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı); Türkman Taifesinden. Kömecli (Gömecli) Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Mîrzâ: Rakka ve Haleb Eyaletleri, Alacahan mevkii (Kangal Kazasında); Türkman taifesinden. Mîrzâ Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Perdeltacirlisi (Perdaltecerlisi): Rakka, Bilecik, Erzurum, Kırşehri, Bozok, Sivas, Karaman ve Diyarbekir Sancakları, Havran Ovası (Haleb Eyaleti); Türkman taifesinden. Perdel tacirlisi (Pardal tecirlisi) Cemaatı, Beğdili Türkman Aşiretindendir. 150 Hane olan cemaat-ı mezbure, Ruha (Urfa) ile Birecik beyninde vaki (Çermelik hanında iskân ve zer’ve hars ile meşgul iken, 120 senesinde firar ve Erzurum tarafına gidüb ve mirileri Rakka tarafından tahsil olunur iken, ahara malikane olmağla, bu tarafda olan bakiyyesi yankarına gitmişlerdir. Elyevm Kırşehir ve Bozok tarafında olurlar, deyu tahrir olunmuş.”
      “Sarac, Saraclar, (Saraclı, Saraclu, Salac): Şarkpâre ve Tokat Kazaları (Sivas Sancağı), Ünye Kazası (Canik Sancağı), Kütahya, Hamideli, Aydın ve Karahisar-ı Şarki Sancakları, Mut Kazası (İçel Sancağı), Düşenbe Kazası (Alaiye Sancağı), Geyve Kazası (Kocaeli Sancağı), Uşak Kazası (Kütahya Sancağı): Konar-Göçer Yörükan taifesinden.”
      “Tecerli-i Pardal, (Tecerlü-i Pardal): Karaman, Sivas, Kırşehir, Bozok ve Rakka Sancakları: Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Tecerli-i Pardal Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
      “Ulaş, Ulaşlı (Ulaşlu, Ulaşfakih), Ulaşlar: Adana, Tarsus, Meraş, Haleb, Karahiar-ı Şarki ve Rakka Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Ordu Kazası ( Karahiar-ı Şarki Sancağı), Zülkadriye Kazası (Meraş Eyaleti), Çatalca Kazası (Hasha-i İstanbul Sancağı), Diyarbekir Eyaleti, Yalakabad Kazası (Kocaeli Sancağı), Rumkal’a Kazası (Rakka Eyaleti): Türkman Yörükan Taifesinden. Beğdili Türkman Aşiretinden olan Ulaş (Ulaşlı) Cemaatı, Çukurova’da Kurdkulağı ile Burnaz Köprüsü mabeyninde vaki, Karaküfiler nam mahalle iva ve iskân etdirilmeleri içün, Divan-ı Hümayun’dan emr-i Şerifi tahrir olunmuştur.”
      “Yâdigârlar, Yâdigârlı (Yâdıgârlu): Rakka, Niğde, Sivas, Kütahya, Aydın, Saruhan, Karaman, Haleb, Hama ve Hums Sancakları, Avunya Kazası (Biga Sancağı), Keskin Kazası (Kırşehri Sancağı): Yâdigârlı Cemâatı, Beğdili Aşiretindendir.”(18)
    4. Toroslar’dan Iğdır’a Değin Beğdili Oymakları
      Ali Rıza Yalman “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı eserinde; 1922 senesinin Şubat’ından başlamak üzere 10 yılını Türkmenler arasında geçirerek araştırma yaptığını yazmaktadır. 200-250 yıl önce Akdeniz bölgesine iskân edilmişlerdir.
      a) Yalman; Beydili Oymağı’nın 12 obasını şöyle sıralamaktadır:
      Türkiye’dekiler
      1) Ferhan’dinli (Kefer Sarı Köyü),
      2) Tirkenli (İnkılap K.),
      3) Şarkevi (Bostancık K.
      4) Karaşıhlı (Nizip Köyleri),
      5) Ulaçlı (Arkık K.);
      Suriye’dekiler
      6) Kazlı veya Şahmanlı (Çeke Köyü),
      7) Bekmişli (Belve K.),
      8) Güneç-Bayraktar (Taşkapı K.),
      9) Kadirli (Cübbin K.),
      10)Hacı Mahlı (Tileyli K.),
      11)Haydarlı (Taşlı K.),
      12)Çelebi (Kerpiçli Köyü).
      Ayrıca her obanında o dönemdeki reisini belirtmektedir.(19)
      Toroslar’ın Aladağ bölgesi Yüreğin Ovası’daki Beydili aşireti yerleşim yerleri ise: Sirkenli, Çakşırlı, Kesik, Çukurkamış, İncirli (burada Karakoyunlular çoktur), Adalı, Topraklı, Kırhasan, İsahacılı (bu köyde halkın çoğu Malatya’lıdır), Kırmıtlı köyleri. Maraş, Gaziantep, Çukurova ve İçel bölgesinde de yöre yöre Beydili obaları vardır.(20)
    5. yüzyılda Aydın’ın Alaşehir kasabasından Çukurova’ya gelen ve yazın Aladağ çıkan Horzum Oymağı için A. Yalman, “Bu oba sanki Türkistan’dan gelmiş yeni bir oymağı hatırlatmaktadır” diyerek; Maraş, Kozan, Niğde, Kayseri ve Sivas taraflarında da obalarının bulunduğunu belirtmektedir.(21) Bugün Beydili Sıraç toplulukları da giyim kuşamdan, geleneklerine kadar aynı özellikleri taşımaktadır. Horzum ya da Harezm denen bu obalar Beydili boyundandırlar.
      b) Nihat Çetinkaya, “Iğdır Tarihi” adlı eserinde, Beğdili Boyu oymak ve obaları ile igili aşağıdaki bilgileri vermektedir:
      “Türkmenistan Türkmenleri’nden Yavmut boyunun Ak oymağına bağlı kollarından biri “Sarıcalı” Türkmenleridir.
    • XVIII. Yüzyılda Azerbaycan’ın Karabağ Hanı Sarıcalu oymağındandır. Erdebil valisi Sarıcalı oymağındandır. Gence Vilayeti 1593 Tahrir Defteri’nde 24 Oğuz 8 Kıpçak boyundan biri Sarıcalıdır.
    • Gaziantep Beğ-Dili Türkmenlerinin Mürselli oymağına bağlı Saricalu adlı bir oba da bulunmaktadır.
    • Gaziantep’in Vasılı Köyünde oturan, Beğ-Dilli Türkmenleri’nin Kara-Şıhlı adlı bir oymağı bulunmaktadır.
    • Diyarbakır’ın Karacadağ’ında yaşayan Türkân aşireti, Beğ-Dili Türkmenlerine mensuptur.
    • Osmanlı kaynaklarında, Türkâni göçebe yörük oymakları, Ankara, Kütahya, Karaman, Erzurum ve Bozok’da; Türkânlı ve Türkânelli aşireti Ankara, Erzurum ve Rakka’da yerleştikleri kaydediliyor.
    • Türkân aşireti 24 Oğuz boyundan Beğdililer’e bağlıdır. Siverek Karakeçili aşiretinin bir oymağının adı da Türkân’ idir.
    • Türkân aşireti ile ilgili olarak, Ziya Gökalp görüşünü şöyle ifade eder: “Türkân gibi esasen Beğdili boyuna mensup Türk olduğunu bilen fakat Kürtçe konuşan bir Türk aşireti. ”(22)
    1. Beğdililerin Uluları Boz-Geyikli Dede ve Hubyar Sultan
      Faruk Sümer, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) devrinin ilk yıllarında Halep Türkmenleri arasında Beğdili kolunun 40 obadan oluşan ve başlarında beğ ünvanlı şahısların bulunduğu büyük bir Türkmen topluluğu olduğunu belirtmektedir. Bu kırk obadan 26. ve 27. sıradaki Beğdili obalarının din ve tarikat adamlarından meydana geldiği görülüyor. Bu obalardan birincisi Hoca Ali Şeyh adını taşımakta ve dört şeyh ailesinden müteşekkil bulunmaktadır. Defterde bu şeyhlerin “kadimden er OCAĞI olup, bir senede üç kelâmullah hatmedüp sevabın hazret-i Hüdâvendigâr’a (Kanuni) edâ ettikleri, duaları makbul kimesneler” oldukları kaydedilmiştir. Yine şeyhlerden müteşekil bulunan ikinci oba Boz-Geyiklu adını taşıyor. Bu oba mensuplarının “kadimden vâcib ur-riâye kimesneler” oldukları evlerine “kurban, çerağ gelür dervişler idikleri” ve “hem mezkur Beğ-Dili cemaatinin uluları oldukları” söyleniyor.(23)
      Ahmed Yesevi soyundan bir şeyh olan ve Elbeyli oymağının piri, Boz Geyikli Dede’nin türbesinin Mınıç kasabasından Kurudere’ye bir saat uzaklıkta olduğunu söyleyen A. R. Yalman, menkıbesini de şöyle anlatmaktadır:
      “Elibeyli’den çıkan Deli Ahmed’in sanına Boz-Geyikli derlermiş. Boz-Geyikli, bir gün, Urum’a, Hacı Bektaş’a gitmiş, Bektaşi olmuş, keramet göstermiş veli olmuş. Ordayken bir gün elindeki, çövenini (asasını) güneye fırlatmış, çöven şimdi türbesinin bulunduğu yere düşmüş, çobanlar bu çöveni almak istemişler, ama kimse yerinden kaldıramamış. Mavalı Aşireti kaldırırız demişler, develere bağlamışlar, develerin hepsinin beli kırılmış, sonunda Boz Geyikli kendi gelmiş, çövenini almış, böylece aşirette ulu olmuş. Hacı Bektaş Veli, yanındaki adamlarına mertebe vermiş. Boz Geyikli buraya geldiği için hernasılsa ona mertebe vermeyi unutmuş. Boz Geyikli asasını Hacı Bektaş’a doğru fırlatmış, asa gelirken Hacı Bektaş; Nurhak Dağı’na “Tut Ya Nurhak!” demiş. Asa Nurhak Dağı’nı yarmış, sonunda Hacı Bektaş mertebe vermiş ve Boz Geyikli’yi (Bişiri’yi) doğru yola getirmekle görevlendirmiş. Boz Geyikli Deli Ahmet, aslen Tokat’lı olup aşiretinin Rakka’da bulunduğunu bildiği için buraya gelmiştir.”(24)
      Bu söylenceyi Kara Hasan Efendi’den dinleyen A. R. Yalman; aynı zamanda resimler de çizdirmiştir. Bu resimler oymak damgalarıdır. Sıraç topluluklarının mezar taşlarında da benzer figürler vardır.
      Anılan söylencenin bir versiyonu da Tokat’ın Almus ilçesi Hubyar Köyü’nde türbesi bulunan Hubyar Sultan için anlatılmaktadır. Hubyar Sultan ve Boz Geyikli’inin de Ahmed Yesevi soylu olduğu anlatılmaktadır ve esas adları da Ahmed olup, Hacı Bektaş’ın halifelerindendirler. Yine her ikisi de Beydili boyundan ve Tokatlı’dırlar. Bu söylence bize şu çağrışımı yapmaktadır: Acaba bu iki kişi gibi gözüken ulu zatlar aynı kişi midir? Hubyar Köyü’nde ve Tokat-Sivas-Yozgat Sıraç topluluklarında anlatılan söylencelere göre Hubyar Sultan’ın 11 yıl Alanya ve Akdeniz yöresinde kalmıştır. Biz de bu söylencelerden hareketle bu zatların aynı kişi olabileceğini düşünüyoruz. Türbenin birisi makam (düşek) olabilir. Çünkü belgelerden anladığımıza göre Tokat-Sivas yöresinde iki tane Hubyar vardır. Biri 13. yüzyılda, diğeri 16. yüzyılda yaşamıştır. Güney’de yaşayan Beydili oymaklarını piri, bunlardan bir olabilir. Çünkü, Boz Geyikli’nin Tokatlı olduğu anlatılmaktadır ki bizim saptamamız da bir olasılıktır.
      1656 yılında Tokat’a gelen Evliya Çelebi, Seyahat-nâmesi’nde: “Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayırlı ve bereketli dualarıyla bu eski tarihi şehir: Alimler konağı fazıllar yurdu ve şairler yatağıdır” diye yazmaktadır. Yöre, Alevi-Bektaşilerin yoğun olduğu bir yerleşim alanıdır. Evliya Çelebi, bölgeyi dolaşır ve eyalet merkezi (Yeni-İl) içinde; “Sivas eyâletinin sancakları şunlardır: Amasya, Çorum, Bozok, Divriği, Canik ve Arapgir, Sivas sancağı paşa merkezidir” demektedir.
      F. Sümer, Yeni-İl’de yaşayan Beğ-Dili oymaklarının 3. Murad (1574-1595) devrinde kış gelince Halep bölgesine inerek kışladığın belirtmektedir.(25) Bu obalar arasında Sincan, Yellüce, Güneş gibi obalar vardır ki, halen aynı adı taşıyan Sivas’ta köyler bulunmaktadır. Yellice Köyü’nde Şeyh Şazeli Sultan Ocağı; Güneş Köyü’de de Garip Musa Ocağı vardır. Yine yöredeki onlarca köyde Türkmen Baba ve Dedelerinin türbeleri vardır. Bugün Beğdili boyu obalarının bir çoğunun Sünni olduğu görülse de eskiden Alevi olduğu anlaşılmaktadır. Doğanşar’ın birçok Sünni Türkmen köyü, kendilerinin önceden Alevi olduklarını söylemektedir. Gaziantep ve İçel bölgesindeki Türkmen köyleri de aynı şekilde süreç içinde baskılar sonucu Sünnileşmişlerdir. Maraş, Gaziantep, Urfa ve Diyarbakır civarında ise bazı Beydili Türkmenler aşiretleri; Osmanlı ve yerel Kürt aşiretlerinin baskıları sonucu hem Sünnileşmişler, hem de Kürtleşmişlerdir.
    2. Beğdili’nin Bazı Beyleri
      Aşiret iskânlarını organize etmek ve yönetmek amacıyla vali, sancak beyi, kadı, naip, katip, mübaşir, bey, iskânbaşı, kethuda gibi memurlardan oluşan bir iskân dairesi oluşturulmuştur. İskân hareketinde oymakları yönetmek amacıyla; boy veya oymaklardan birine mensup kişilerden “İskân-Başı” adıyla bir bey atanmaktaydı. Elimizdeki kayıtlara göre ilk tayin tarihi 1693 Şubat ayında olup, önce Bozkoyunlu oymağına mensup olan Firuz-oğlu Şahin Bey ondan sonra da kardeşi Kenan bey tayin edilmiştir.(26)
      Yeni-İl Beydili oymakları, H. 1101 / M. 1699 yılında Avusturya sefer-i hümayununa gelmeleri ferman olunarak, 150 atlı olarak, boy beğleri ve kethudaları, iş erleri deftere kayıt edilmişlerdir. Oymak beyleri şunlardır:
      · Firuz Beğ oğlu Şahin Bey,
      · Seyifhan Beğ,
      · Şedidoğlu topal Assaf Beğ,
      · Ebu Seyif oğlu Mirza İsmail Beğ,
      · Beğmişlü Ganem Beğ,
      · Kara Şeyhlü Kızıl İdris Oğlu Musa Beğ,
      · Kör Nasır Beğ,
      · Şeyh Musa Kethudası,
      · Yüz Hatem Ağaoğlu Hasan Beğ,
      · Şah İsmail oğlu Mehmet Beğ,
      · Bozkoyunlu Ahmet Kethuda,
      · Bozkoyunlu Murteza Kethuda,
      · Kara Şeyhlü El’is oğulları Kenan ve Kesal Bey
      · Kırgıl Yahya oğlu, . . . .
      · Döğerli Yedi Beğ, . . . . .(27)
      Tokat ve Sivas yörelerindeki Beydili mensubu köylüler, dedelerinin Osmanlı ordusu ile Rumeli’ye seferlere gittiklerini anlatılmaktadır. Yukarıda andığımız beylere ilişkin birçok rivayet vardır. Beydili Sıraçlarının bu dönemdeki önderi Kenan Şeyh’dir. Tokat ve çevre illerinde erkek adı olarak “Satılmış” adına çok rastlanılmaktadır ki; bu ad bir ihtimal Beydili beylerinden Pir-Budak oğlu Satılmış’dan gelmektedir. Üçyüzyıllık bir gelenek hâlâ yaşatılmaktadır.
    3. yüzyılın ilk yıllarından itibaren Bolu’dan Sivas’a kadar ki bölgede; emniyet ve aşayişin olmadığı, leventlerin ve başıbozuk zümrelerin, eşkıyaların köyleri yağmaladığı, yerel yöneticilerin halka zülmettikleri bir dönem başlar.(28)
    4. Türkmenlerin Zorunlu İskânının Nedenleri
      Cengiz Orhonlu 1691-1699 yılları arasında konar-göçer halkın hükümet tarafından iskân edilme sebeblerini şöyle açıklar:
    5. Konar-göçer ahalinin merkeziyetçi bir devlet nizamı ile bağdaşmayan hayat tarzları yüzünden yerli halka büyük zararlar vermelerini sona erdirmek…
    6. Harap ve boş yerleri imar etmek ve yeniden ziraate açmak…
    7. Diğer şakavet unsurlarına ve daha büyük zararlar meydana getiren göçebe gruplara karşı yerli ahaliyi, ekili topraklarını ve hayvanlarını muhafaza (etmek).
      Göçerler yaylak-kışlak mahalleri arasında gidiş geliş esnasında ekili toprakları hayvanlarına çiğnetip mahsülleri yedirmeleri devamlı tekerrür etmekte; köyler ve kasabaları tahrip etmekteydiler. Çoban ile saban arasında bir mücadele diyebileceğimiz bu göçebe hareketi; seyyar kütlelerin tahripkâr zaferleriyle sonuçlanmaktaydı. Devlet bu durumu sona erdirmek için; 11 Ocak 1691’den itibaren çeşitli ferman, hüccet ve emirler yayınlar. Bu kararların özeti şudur:
    8. Harap ve boş yerlerin yeniden imari ve ziraate açılması ve kaybedilmiş zirai gelirin kazanılması.
    9. Oymakları konar-göçer hayattan (Türkmanlık’tan) çıkarıp yerleşik hayata intibak ettirmek.
    10. İç emniyet bakımından güneyde, özellikle kuzey Suriye’ye doğru baskı yapan Aneze ve Şammar gibi Arap kabilelerin istilalarına karşı adeta bir muhafaza kuvveti sıfatıyla inzibat işlerinde kullanmak.(29)
      C. Orhonlu harita ve aratırmasında (30); Ahmet Refik de belgeleriyle (31) Beğ-dili boyu bütün obaları ile birlikte 1691 yılında Ağça-Kale’den Rakka’ya varıncaya kadar olan yerlerde, Belih Çayı kıyısında iskân olmak üzere emir aldı, derken; Yusuf Halaçoğlu, 1704 yılına kadar Beydilli Türkmenlerinin Rakka’ya iskân edilmek üzere sevk edildiğini ve bu yolda emr-i şerif verildiği görülmektedir, demektedir.(32) “Aşiret İskân Defteri”nden, 1693 yılından 1752 yıllarına değin zorunlu iskânın devam ettiği anlaşılmaktadır.(33)
    11. Ozanların Dilinden Beğdili
      F. Sümer şöyle demektedir: Böylece Beğ-Dili’nin güzel günleri sona ermiş, acı ve hüzünlü günleri başlamıştı. Rakka’ya iskânları emredilen Beğdili obaları Halep Türkmenleri arasındaki, o zamana kadar başka yerlerde yerleşmemiş obalar ile Yeni-İl’deki bütün obalar idi… Hepsi 3200 vergi evi ediyor.. Bir çoğu da çok sevdikleri Urum’a kaçmışlardır. Beğdil boyunun beği Firuz Bey ise İran’a kaçar. Firuz Bey için yazılan bir şiirde Alevilik’deki “Durna” kuşu ile “Semah” ritüeli yer alır:
      “Seherde avazın bağrımı deler
      Durnanın kanadı köz gibi yanar
      Kaldırmış kanadın yavru baş sanar
      Firuz Beğ Acem’e gitti durnalar.
      (. . . )
      Çağrışı çağrışı yayladan inin
      İnin Ayn-Elize bir semah dönün
      Beğden izin oldu koruya konun
      Firuz Beğ Acem’e gitti durnalar.
      (. . . )
      Rakka’dan kaçanlar şiddetle takip olunarak tekrar çöllerdeki iskân yerlerine getirilirler. Diğer Türkmen oymakları zamanla birer birer fırsat bulup iskân yerlerinden kaçtılar ise de kalabalık ve boy tesanüdünü muhafaza eden Beğ-Dililer Rakka’da kaldılar. İskânın icrasına Kadı-zâde Hüseyin Paşa başlamış ve Yusuf Paşa tamamlamıştır.(34)
      Taşdemir adlı ozan şiirinin bir kıtasında Yusuf Paşa için şöyle der:
      “Kadı-Oğlu Yusuf Paşa gelende,
      Yalan dünya benim derdi Beğ-Dili,
      Seksen bin evle Rakka’ya iskân olanda
      Tayı, Muvali’yi kırdı Beğ-Dili.
      (. . . )
      Taşdemir’im de söyler özünden,
      Methedelim Beğ-Dili’nin yazından,
      Ala Bucak Kettele’nin düzünden,
      Hamed ‘in sancağını bastı Beğ-Dili.”
      Rakka’da iskân olan Türkmenlerin Arap ve Kürt aşiretleriyle savaşlarını anlatan aşağıdaki şiir çok anlamlıdır.
      Rakka çöllerinden gelen gaziler
      Rakka’nın gonca gülü soldu mu?
      Yeniden bir haber duydum oradan
      Cerid Bekir öldü derler öldü mü?
      Cerid Bekir öldü ise kırıldı kilit
      Yolumuza çöktü bir kara bulut
      Kürdülü Kerim’le Bayındır Halit
      Kolu bağlı cellatlara vardı mı?
      Kul Sadun’um der ki bulamadık vefa
      Hükmümüz geçerli şol Kaf’tan Kaf’a
      Ulaşlu oğlu Hacı Mustafa
      Alayları bölük bölük böldü mü ?
    12. Türkmen Sürgün Bölgesi: Rakka
      Osmanlıların Türkmenleri sürgün ettikleri Rakka bölgesi neresidir? Rakka Eyaleti, Beydili boyunun sürgün yeridir. Ruha Eyaleti olarak da bilinen Rakka bölgesi 1516 yılında Osmanlı ülkesine katılır. Diyarbakır ile Halep eyaletleri arasınada kalan bölge merkezi Urfa olmak üzere 6 Sancaktan oluşan Rakka Beylerbeyliği’n de 37 Zeamat ve 616 tımar vardı. Osmanlı yönetimi bu bölge için özel iskân politikası uygulayarak Beydili ve Bozulus Türkmenlerini Fırat Irmağı boyunca yerleştirme girişimleri başarısız oldu. Göçebe Türkmenlerin düzenleri bozuldu. Türkmenlere Arap aşiretleri ve eşkıyası saldırıları da istikrarı bozunca, 18. yüzyılda karışıklıklar giderek arttı. 19. yüzyılda meydana gelen ayaklanmalar ile Mısır Hidivi İbrahim Paşa’nın bölgeyi alması sonucu; Türkmen aşiretleri yöreden çekildiler. 1840’da bölge tekrar Osmanlılara geçince Rakka Eyaleti kaldırılarak Urfa, Halep’e bağlı bir sancak oldu.
      Ahmet Refik’in, Anadolu’dan Türk Aşiretleri’nin 966 / 1559 ile 1200 / 1786 döneminde Rakka çöllerine ve diğer yerler sürgünleriyle ilgili yayınladığı Osmanlı belgeleri, kan ve zulüm kokmaktadır ve bu durum içler acısı bir uygulamadır.(35) Ankara’dan Giresun Keşap’a kadar ki bölge 16. ve 18. yüzyılda Oğuz Türkmen aşiretlerinin yaşadığı bir coğrafyadır. Osmanlı yönetimi 400 yıl bu bölgede şiddet ve zulüm uygular. Çeşitli boylara mensup bu Türkmenler yerlerinden yurtlarından edilerek, yerlerine Doğu ve Güneydoğu’dan getirilen Sünni Kürt aşiretleri yerleştirilir. Gönderildikleri yerlerden kaçan Türk aşiretleri eski yurtlarına dönerek orman içlerinde ve dağlık yörelerde yaşamışlardır. Konya, Ankara, Kırıkkale, Kırşehir, Çorum, Amasya, Tokat, Yozgat, Sivas bölgesinden sürgün edilerek zorla iskâna tabi tutulan Türkmenlerin hepsi Kızılbaş aşiretleridir. Bunların çoğu Rakka gibi sürgün yerlerinden kaçarak Kürt yörelerine sığınmışlar ve süreç içinde Kürtleşmişlerdir. Keskin’de bulunan Hasan Dede Ocağı (36), yine aynı yörede Haydar Baba (Haydari Sultan) Ocağı ve Koçu Baba Ocağı dönemin Beydili Boyu Türkmenlerinin inanç merkezleridir.
      Hasan Dede Ocağı talipleri Beydilli aşiretinin Kuyumcu, Köçekli, Gündeşli obalarıdır.(37) Yunus Koçak, “Hasan Dede” adlı eserinde bu durumu ortaya koymaktadır.(38) Koçu Baba evlatlarından İbrahim Ulusoy’un bize anlatımları bu dönemdeki olayları aydınlatmaktadır.
      Yeni İl (Sivas) Bölgesinden de Beydili Kızılbaş oymakları ile diğer Türkmen Kızılbaş aşiretleri Rakka’ya sürgüne gönderilmiştir. Amasya-Tokat-Yozgat-Sivas bölgesinde Beydili boyunun önemli Kızılbaş aşiretinden olan Sıraçlar da iskâna zorlandığı için 16. yüzyıl başlarından 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlılarla sürekli çekişme içinde olmuşlardır. Sıraç aşiretlerinin dini ve siyasi lideri Kurtoğlu Veli Baba 1864 yılında Hakk’a yürüyünce yerine eşi Anabacı Sultan Anşa (Ayşe) Bacı geçer. Anşa Bacı’ yı “Kızılbaşlık Propagandası” yapıyor diye mutasarrıf olarak görev yapan Kazova’da Haruk çiftliği sahibi Bekir Sami Paşa’ya şikâyet ederler. 16 Şevval 1311 (10 Nisan 1894) tarihinde durum bir raporla, Ankara Valisi Mehmed Memduh tarafından Padişah Sultan Abdulhamid’e “Kızılbaş Aleviler” olduklarını ve “siyasi bir mesele ihdas edebilecekleri”ni bildirilir. Bu istihbarat raporuna kitabında yer veren Enver Behnan Şapolyo;
      “Memduh Paşa’nın bu raporundan anlaşıldığına göre, Kızılbaşları tetkik edip anlayamamıştır. Öz Türk olan bu halkı padışaha zararlı bir unsur, İslamiyet’ten ayrılmış bir zümre olarak göstermektedir”
      demekte ve Hubyarlı (Sarac) Beydili boyundan olduğu belirtilmektedir.(39)
      Anşa Bacı altı çocuğu ve ileri gelen akrabaları ile önce Tokat’ta sorgulanır. Samsun’ dan gemiyle İstanbul’a getirilir. Orada tekrar soruşturmaya tabi tutulur. Soruşturma esnasında Anşa Bacı’ın talibi ve Çakmak köylü olan Tersane Komutanı Osman Paşa, Anşa Bacı’ya yardım eder. Soruşturma neticelenir, Padişah 2. Abdulhamid’in emriyle Anşa Bacı ve oğulları ve damadı Köseoğlu İbrahim, Suriye’nin Şam kentine sürgüne gönderilir. Anşa Bacı yanındakilerle beraber üç yıl zorunlu olarak Şam da sürgünde tutulmuştur. Bu üç yıl içerisinde Kerbela’yı Necef’i ziyaret etmişlerdir. Sürgün cezaları bitip Tokat-Zile-Acısu Köyü’nün yolunu tutan Anşa Bacı ve yanındakilerin geleceği haberini duyan binlerce kişi Anşa Bacı’yı Amasya’da karşılamışlar ve kalabalık bir halk kitlesiyle Anşa Bacı ve evlatları Acısu Köyü’ne dönmüşlerdir. Anşa Bacı’nın yaşadığı bu sürgün hayatı ve işkence dönemi, Alevi kitlesini daha çok etkilemiş ve Anşa Bacı’nın etkinliği ve sevenleri daha çok artmıştır. Anşa Bacı çocuklarının da küçük yaşta olması sebebiyle, aşiretin başına geçmiş ve Acısu Köyü’nde bulunan Hubyar Ocağı’na tabi posta oturmuştur. Bugün Anşa Bacı Ocağı ve Cemevi; Beydili Sıraç aşiretinin inanç merkezidir.(40)
      Birinci Dünya Harbi’nde Beydili-Sıraç topluluklarından oluşan Redif Taburu, 1913 yılında Rus Cepesine savaşa gitmiş, mütareke sonrası sancaktar İsmail Çavuş; tabur Sancağın getirerek Hubyar Sultan Türbesi’nin üzerine örtmüştür. Ayetelkürsü işlemeli ve üzerinde “Koçhisar Redif Taburu’nun Yadigarıdır 1331” yazılı yeşil sancak halen türbededir. Kurtuluş savaşında maddi ve ayni destek veren Sıraç toplulukları Atatürk’ü fiilen desteklemişler ve bu günde onun düşünceleri doğrultusunda gitmektedirler.
    13. Rakka’da Osmanlı Yönetiminden Bir Kıssa
      Gaziantep bölgesinde yerel araştırma yapan Cuma Karataş, kitabında şu söylenceye yer verir:
      “Abbas Paşa, Urfa valisidir. Göçebe Türkmenler de Rakka ve Colap’ta yerleştirilmiş, tarımla uğraşmaktadırlar. Topraklar devletindir. Her köyde devletin bir görevlisi bulunmaktadır, tarım işlerini kontrol etsin diye. Bunlara “Şahna” denilmektedir, seksen şahna görevlendirilir her yıl. Bu şahnalardan biri bir Türkmen kızını beğenir. Daha sonra bu kızın güzelliğini Abbas Paşa’ya anlatır. Abbas Paşa kızın babasını yanına çağırır, ondan kızını kendisine eş olması için ister. Kızın babası tek başına karar veremeyeceğini, aşiretine danışması gerektiğini bildirerek süre ister, köyüne döner. Kızın babası aşiretin ileri gelenleri ile ve diğer aşiretlerle görüşür, bilgi alışverişinde bulunur. Sonunda kızı Abbas Paşa’ya vermeye karar verirler. Anacak bu kararlarını gizli tutarlar. Harman zamanı ürünlerini samandan ayıkladıktan sonra, tüm Türkmenler kendi aralarında anlaşır, seksen şahnayı birden harmanların içine atarak yakarlar. Eşyalarını toplayıp Colap’tan kaçarlar. Fırat’ı geçip bu günkü yaşadıkları alanlara yerleşirler.”(41)
      Osmanlı, Rakka’daki Türkmenleri cezalandırmak için Abbas Paşa’yı görevlendirmiştir. Abbas Paşa’nın İskenderun’dan karaya çıkıp bölgeye gelişini Dadaloğlu şu deyişi ile anlatır:
      İskeleden kaktı ol Abbas Paşa,
      Kızılı, boranlı dağ var önünde,
      Elbeyli beylerin at başı çekmez,
      Çevrilip konacak yer var önünde.
      İlleride Osman Bey, zorbalar başı,
      Aşireti var, çıplak eder savaşı,
      Keser kelleler, basar üleşi,
      Kartallar dönecek yer var önünde,
      Küçük Ali Oğlu da, haykırır kakar,
      Düşmanı görünce, belini büker,
      Çimbulat kılıçla demir bent söker,
      Omuzu kalkanlı er var önünde.
      Dadaloğlu der; ordan geçerse,
      Elbeyli Türk’ünden yolun açarsa,
      Akan kanlı Murat köpük saçarsa,
      Seyit Battal gibi er var önünde. (42)
    14. Osmanlı Belgelerinde Sürgün Tutanakları
      Beğdili aşireti başta olmak üzere, her boydan Türkmen obaları Rakka’ya zorla sürgün edilerek o bölgeye iskân edilmeye çalışılır. Aşağıda vereceğimiz belgelerden de anlaşılacağı gibi Türkmenler Rakka’dan firar ederek ya eski bölgelerine ya da Anadolu’nun içlerindeki dağlık yörelere sığınırlar. Canik, Munzur ve Toros dağları ile uzantıları, “kaçkuncu” Türkmenlerin yurtları olur. Ya da C. Orhonlu’nun belirtiği gibi
      “İskândan kaçanlar Anadolu yakasında bulunan şehir ve kasabalara iltica etmişler evkaf, has, tımar, zeamat topraklarına, ayni zamanda çiftliklere ve diğer oymaklar arasına gizlenmişlerdi”
      Bunun nedeni de
      “Arap aşiretlerinin baskılarına karşı Türk oymaklarının mücadelesinin yönetimce şiddetle cezalandırmasından kaynaklanmaktadır. Bu cezalandırma yöntemleri türkülerde canlı olarak görülmektedir”(43)
      Bayındır, ve Döğer Boyu oymakları ve obaları ile Bozkoyunlu cemaati, Beğdili boyuna tabi olarak Rakka’da iskân edilirler. Sonrası için de C. Türkay, Osmanlı belgelerinden şunları yazmaktadır:
      “Bayındır Cemaati, Beğdil Aşiretine tabidir. Rakka iskânından Bayındır Türkmanı Cemaatının yaylakları, Sivas cıvarında Tonos (Tenos) ve Kangal Nahiyelerinde vaki Ulaş nam Karye ile Kangal Karyesinin mabeyninde olan Deliktaş ma’beri idi”
      “Beğdili Aşiretine tabi olan Bozkoyunlu Cemaati, Konya ve öte caniblerinde yiğirmi kadar evleriyle olurlar ve on kadar evleri Aksaray Sancağında Beğdik Türkman içinde Balam Halil ve gayrileri yanlarında olurlar deyü tahrir olunmuş”
      “Döğerli Cemaati, 150 hane olub, Beğdili Aşiretine tabidir. Cemaat-i mezbure, 1140 senesinde Rakka Beğlerbeği Süleyman Paşa zamanında bilkülliyye firar ve mahall-i iskânlarında bir evleri kalmayub, bizler Alacahan’a muhafazacı yazıldık derler imiş. Kendüleri muhafazıcı değil, bir iki sene kalırlar ise, ol etrafın harab ve yebab olmasına dahi sebeb olub, bunların anasıl Beğdili Türkmanı eşkıyasıdan olup, bunların teaddisi sebebiyle ebna-i sebil bilkülliyye munhatı-olub ve Beğdili Türkmanı’nın ekseri yanlarına tecemmu’edecekleri bi iştibah’dır deyü tahrir olunmuş”
      Avşar ve Bozulus topluluklarına ilişkin ise:
      “Avşar-ı Recepli Cemaatı, mukaddema Rakka’ya iskân olunmuşlardır. Mahall-i iskânda elli kadar evleri vardır. Cemaat-ı Mezbüreden Beğler ve Torunlar ve reayaden ikiyüz kadar evleri, mukaddema gidüb bindokuzyüzyirmibeş kuruş beher sene Rakka tarafına mal verirler idi. Binyüzkırk senesinde Süleyman Paşa zamanında kırk kadar evleri firar ve hala mahall-i iskânlarında elli kadar evleri kalmıştır deyu tahrir olunmuş. Afşar-ı mezbür, Rakka’ya iskânı ferman olunub Zîr’e kaydolmuştur”
      “Bâb-ı Altun Cemâatı, Bozulus Aşiretine tabi olub, yiğirmibeş hanedir. Cemaat-ı mezbür, Kadızade Hüseyin Paşa (1140 senesinde Rakka Beğlerbeği) zamanında îvâ ve iskân ve istikrâr olunup ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle ekseri fırsat bulup, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve gerü kalan evleri dahi, evvel giden evlerimiz gelmedi deyü birer beşer fırsat bulup, firar edüb, hala mahall-i iskânda bir evleri yoktur. Elyevm cümlesi Keskin ve Bozok ve Kırşehir ve Çiçekdağı taraflarında olurlar deyü tahrir olunmuş”
      “Bozulus Aşiretine tabi olan Harmandalı Cemaatı, 60 Hanedir. Cemaat-ı mezbürenin bir miktarı 1120 senesinde firar edüb, badehü Yusuf Paşa irca’ve Rum’a firarileri ahara malikane olunmuş deyu, mahall-i iskânda olanlar dahi üçer beşer firar etmek üzerdir. Hala mahall-i iskânlarında yiğirmi kadar evleri ancak kalmışdır. Elyevm Rum tarafınad olanlar, Bozok’da ve Salarlı ve Mamalı ve Pehlüvanlı içlerinde olurlar”
      “Kabağılı Tokuzu Cemaatı, Hacıayvadoğlu Aşiretinden olub, 150 hanedir. Cemaat-ı Mezbürenin bir miktarı 1126 senesinde firar edüb, baki kalan yüz kadar evleri dahi Süleyman Paşa (Rakka Beğlerbeği) zamanında bilkülliyye firar ve bâdehû Vezir Ahmet Paşa zamanında bir miktar evleri, mahalli iskâna gelüb, nehr-i Fırat’ı geçirmeyüp, Birecik nahiyesinde. . nâm karyede ikamet etdirüb, hîn-i azlinde Kedhüdası Mehmed Kethüda maan götürüb, hala cümlesi, Antakya kurbünde ve Gavurdağı tarafında olurlar; deyu tahrir olunmuş”
      “Karakocalı Cemaatı, 35 hane olub, Beğdili Aşiretine tabidir. Cemaat-ı mezbür, Konar-Göçer Yörükandan olub, ezkadim Biga ve Çan kazalarında yaylayub, İnegöl ve Tuzla ve Bayramiç Kazalarında kışlarlardı. Cemaat-i Mezbüre, yüzkırk senesi Süleyman Paşa zamanında bil külliyye evleriyle mahall-i iskânlarından huruc ve Rum tarafına firar ve hala Kangal Kazası dahilinde Alacahan tarafında olurlar. Bizler, Kangal Cami’i evkafındanuz, Alachan’a muhafazacı tayın olunduk, derler imiş. Cemaat-ı mezbüre, iki kabile olub, bir kabilesi cami-i mezbür vakfı ve bir kabilesi dahi otuzbeş senedir mahall-i iskânda olurlar. Mezbürlar, aslında hırsız ve haramzade olub, ol tarafda kalur ise, ol etrafın dahi harabına bais olurlar deyu tahrir olunmuş”
      “Küçüklü Cemaatı, Bozulus Aşiretindendir. 150 hane olub, üçyüz guruş zamla Yeni İl mukataasına ilhak olunmuşdur. Küçüklü Cemaatı, Kadızade Hüseyin Paşa zamanında iva ve iskân ve istikrar olunub ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle ekseri fırsat bulub, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve gerü kalan evleri dahi evvel giden evlerimiz gelmei deyü birer beşer fırsat bulub, firar edüb, hala mahall-i iskânda bir evleri yoktur, elyevm cümlesi Keskin ve Bozok ve Kırşehri ve Çiçekdağı tarafında olurlar, deyu tahrir olunmuş. Küçüklü Cemaatı, Gencelübayadı (Gençlü Bayad) demekle marufdur”
      “Bozulus Aşiretinden olan Cemaat-ı Silsüpür Ceridi, 250 haneden ibaret olup, malına 450 guruş zamla Yeni İl mukataatına ilhak olunmağla, kırkaltı mukataasına kayd olunmuştur. Cemaat-ı mezküre, Kadızade Hüseyin Paşa zamanında iva ve iskân ve istikrar olunub ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle, ekserisi fırsat bulub, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve geru kalan evleri dahi evvel gidenlerimiz gelmedi deyu, birer beşer fırsat bulub, firar edüb hala makall-i iskânda bir evleri yoktur; elyevm cümlesi Keskin Ve Bozok ve Kırşehri ve Çicekdağı taraflarında olurlar, deyu tahrir olunmuş. ”(44)
      F. Sümer, “Bu iskânda en büyük ızdırabı Beğ-Dili boyu çekti” demektedir. En az bu boy kadar da; 13. yüzyılda Orta-Asya’dan Anadolu’ya gelen Bayat boyundan olan Barak obaları da Rakka’ya iskân esnasında eza-cefa cekmiş, zulüm görmüştür.(45)
      Bu iskânla ilgili Dedemoğlu şu deyişi söyler:
      Çıktık Horasan’dan sökün eyledik
      Düşürdüler bizi tozlu yollara
      Omuzlarda parlıyor uzun şelveler
      Aşırdılar bizi karlı dağlara
      Bölük bölük oldu yüklendi göçler
      Atlaydı yaşlılar yayadı gençler
      Başımıza geldi olmadı işler
      Düşürdüler bizi görülmedik ellere
      Gehi konduk gehi göçtük yollardan
      Bilip bilmediğim yaban ellerden
      Kerbela çölünden ıssız dağlardan
      Bizden sonra bir ad kalsın dillere
      Oradan geçirdi sürdü Colab’a
      Seksen dört bin hane gelmez hesaba
      Deve koyun insan çoktur kalaba
      Susuz hayvan inileşir çöllerde
      Dedemoğlu der ki aşkın bağından
      Aşırdılar bizi Yozgat dağından
      Anadolu Sivas şehri sağından
      Göçtüğümüz destan olsun dillere.
      Beğdili aşiretinin büyük ozanı Dedemoğlu; Çorum’un Sungurlu ilçesinin Araf köyündendir. Çiftlik köyünde de “Dedemoğlu” lakablı bir aile vardır. Alaca (Hüseyinova) ilçesinin Oyacı adlı köyünden olduğunu söyleyenler de vardır.(46) Dedemoğlu adıyla bir Alevi dede ocağı var olması, Dedemoğlu’nun Çorumlu olduğunu kesin olarak göstermektedir.
      Beğdili Sıraçlı cerit obası
      Rakka’ya sürgün olmuş yuvası
      Osmanlı da sana kurban olası
      Analar bacılar ağlar yollarda.
      Elinde dirgende belinde orak
      Alnı çizgi çizgi yüzü de soluk
      Çoluk çocuğunda saçları yoluk
      Dedeler nineler zahmetle yolda.
      Öfkeyle çarpıyor yürekle bellek
      Cepkeni yırtıkta çarığı yarık
      Şahlanıp vuracak bileği bükük
      Yiğitler zincirli zulmatta harda.
      Onar Baba Beğdil’nin gardaşı
      Şeyh Hasan’da Hubyar Sultan yoldaşı
      Hacı Bektaş tüm yarenler sırdaşı
      Bacılar sofular erkanda kanda.
      Sonsöz
      Beydili boyunu; Oğuz Türkmenleri içinde Tuna boylarından bugünkü Türkmenistan’a değin uzanan coğrafyada en yaygın bir topluluk olmasının yanı sıra, binlerce yıllık törelerini halen devam ettirdiklerinden dolayı inceleme alanı olarak seçtik. Diğer Türkmen oymaklarının birçoğu kentleşme ile birlikte geleneklerini yitirmişlerdir. Ülkemizde ise Beğdili obaları Edirne’den Kars’a kadar her yörede vardır. Beğdililer Türk kültürel kimliğinin özgün sahipleri arasındadır.
      Araştırma yaptığımız Yozgat-Tokat-Sivas bölgesinde Beğdili toplulukları; etnografik, folklorik, filolojik, dini inanç ritüelleri açısından Oğuz töresini yaşatmaktadırlar. Bu Türkmen kimliklerinden dolayı da zulmedilmiş, tarih boyunca kimlik mücadelesi vermişler, bu nedenle Rakka çöllerine sürgüne gönderilmişlerdir. Bu mücadelenin odağında da üç temel ilke vardır. “Eline beline diline sahib olmak.” Bu ereğin temel rengi de “Türk Ebrusu” çerçevesinde hayatiyet kazanmasıdır. Ebruyu teşkil eden hakim renk bayraktaki kızılak, Türkçe’deki duruluk, Oğuz Han’dan gelen tarih bilincidir. Bin yıllık Anadolu tarihi, kültürü, dini, dili; “Türk Ebrusu” alışımından, “Türkiye” tablosunu Atatürk yaratmıştır. Bizler de bu tabloya sıkı sıkıya sahip çıkmalıyız.
      Dipnotlar ve Kaynaklar
    • Bu makale; “Hubyar Sultan Ocağı ve Beğdili Sıraç Toplulukları” adlı yayınlanmamış eserin bir bölümüdür.
      (1) Güler Tanyıldız: “Beydili’yi Ararken” Yeni Hayat Dergisi 62 (1999). Tanyıldız’ın memleketi Sivas’ın Kangal İlçesi’nin Kocakurt Köyü’nü ziyaretiyle; duygusal olarak kaleme aldığı bu makalesi, bir tarih bilincinin dışa vurumudur.
      (1a) İsmail Onarlı: “Alevi Araştırmaları Üstüne” Şahkulu Sultan Dergisi 1 (1998): 31-58.
      (2) Kürşat Karacabey: “Kızılbaşlık (Türk Aleviliği) Üzerine” I-II, Yeni Hayat Dergisi 30-31, 33. Karacabey’in Hz. Ali, Alevilik, Şeyh Bedrettin ile ilgili düşüncelerine katılmasak da; Kızılbaşlığın Türklük ile özdeş olduğu saptamasına aynen iştirak ediyoruz.
      (3) İsmail Kaygusuz: “İnanç, Düğünce ve Siyasal Tarih Bağlamında: Alevilik; Kaynağı, Kökleri ve Gelişimi” adlı yayınlanmamış eserinden alınma: Yakut’un (ölm. 1229) “Mudjam al Buldan III” (s. 445-458) yapıtının içindedir. (Yakut: Mudjam al Buldan III. Beyrut 1376: 441-442; Z. V. Togan: İbn Fadlans Reisebericht. Leipzig 1939, XXIV); (M. E. Masson: Axsengeran. Taşkent 1953, res. 20-21), (krş. Bahaeddin Ögel: İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi. 3. baskı, Ankara 1988, lev. 35, 36, 37) Emel Esin’in kendi sözleriyle:
      “Bu tip 10. yüzyılda Halife Ali’yi aşırı sevip sayan (Alevi) Türklerin betimlerini çağrıştırmaktadır. ‘Alevi’ Türkler tanımlamasını ilk kez, 10. yüzyıl gezgini Abu Dulaf’ın kullandığı bilinir. Abu Dulaf Misar bin Muhalhil, Samaniler devletinin (Samanoğulları) en güçlü hükümdarı Nasr bin Ahmed’in (914-943), saltanatının son yıllarında Çin’e elçilik göreviyle gönderdiği kişidir.” (Emel Esin: Turcica 17 (1985): 12)
      Bu konuda Ebubekir Muhammed b. Cafer Narşaki’nin 943-948 yılları arasında yazdığı Buhara Tarihi’nde de destekleyici bilgiler bulunmaktadır (Richard N. Frye: ‘On The History of Bukhara by Narshaki). Ayrıca Yusuf Has Hacib’in, Tavraç Buğra Han’a 1069’da yazıp sunduğu, devlet yönetimine ilişkin Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) adlı yapıtında, “Aleviler birle katılmak ayur (Alevilerin birlikte (bize) katılmasını öğretir)” başlığı altındaki bölüm, Karahanlılar devletinde Alevilerin hatırı sayılır varlığının ve saygınlığının kanıtıdır. Son olarak, Temmuz 1051’de İran körfezinin güneybatı kıyısında bulunan Yamama kentine uğrayan Nasır Husrev, buranın yönetici ve oturanlarının Aleviler olduğunu; Alevi emirlerin her birinin üç-dörtyüz atlı korumaları bulunduğunu yazmaktadır. Ayrıca Zeydi mezhebine bağlı bulunan Yamamalıların dua etmeğe (namaza); “Muhammed ve Ali insanoğlunun en hayırlısıdır” ve “haydi bu en hayırlı (işe) tanık olmaya geliniz!” sözleriyle çağrıldıklarına dikkat çekmektedir. Yaşadığı yüzyılın en büyük gezgini, bilgin ve filozofu Nasır Husrev İsmaili Aleviliğini İran ve Orta-Asya’ya ilk yayan Dai olarak tanınmaktadır. Nasır Husrev’in Alevi terminolojisini “Alid” olarak Batı dillerine çevirmiş olsalar da, onun Zeydileri, İsmailileri ve Oniki İmamcı aşırı Şiiliği ifade ettiğinin ayırdına varmışlardır. (Bkz. Naser-e Khosraw’s Book of Travels (Safarnama), Farsçadan İngilizceye çev. W. M. Thackstone, Jr., State Univ. of New York, 1986: 86, dpnt. 33).
      (4) İsmet Çetin: Türk Edebiyatında Hz. Ali Cenknameleri. Ankara 1997.
      (5) Mustafa Akdağ: Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: “Celali İsyanları”. Ankara 1975 ve Çetin Yetkin: Türk Halk Hareketleri ve Devrimleri. 3. Basım, İstanbul 1984.
      (6) İsmail Onarlı: Şah İsmail. İstanbul 2000.
      (7) Onarlı 1998: 31-58.
      (8) Fuad Köprülü: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu. 2. Basım, Ankara 1984; V. Gordlevski: Anadolu Selçuklu Devleti. Çev. Azer Yaran, Ankara; İbni Bibi: Anadolu Selçuklular Tarihi. Çev. Mürsel Öztürk, Ankara 1996.
      (9) Faruk Sümer: Oğuzlar (Türkmenler) Boy Teşkilat Destanları. 3. Basım, İstanbul 1980: 210-211 ar. çiz. ve 297; Faruk Sümer: Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişiminde Anadolu Türklerinin Rolü. Ankara 1976.
      (10) A. Zeki Velidi Togan: Umumi Türk Tarihi’ne Giriş. 3. Basım, İstanbul 1981: 60.
      (11) İsmail Onarlı: Şeyh Hasan Aşireti-Anayurttan Anadoluya. İstanbul 2001: 122-124; İsmail Onarlı: Hamza Baba. İstanbul 2001: 16-17; Osman Turan: Selçuklular Zamanında Türkiye. İstanbul 1971.
      (12) Feridun M. Emecan: İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası. İstanbul 2001:13-14; İbni Bibi: El-evâmirü’l-Alâiyye fi’l-umûri’l-Alâiyye, Selçuknâme. trc. M. Öztürk, Ankara 1996, I: 430-431,454’den aktarma.
      (13) Halil Cin: “Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması. 2. Basım, İstanbul 1985: 57.
      (14) Ömer Lütfi Barkan: Türkiye’de Toprak Meselesi. İstanbul 1980.
      (15) Defter-i Hakan-i Dizisi: III, 387 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Karaman ve Rum Defteri, (937/1530), II, Amasya, Çorumlu, Sivas-Tokat, Sonisa-Niksar, Kara-hisar-ı Şarki, Canik, Trabzon, Kemah, Bayburt, Malatya, Gerger-Kahta ve Divriği-Darende Livaları. Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı yayını, Ankara 1997.
      (16) “116 Numaralı Mühimme Defteri s. 239’dan aktaran: Cengiz Orhonlu: Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı. İstanbul 1987: 38.
      (17) Orhonlu 1987: 113.
      (18) Cevdet Türkay: Başbakanlık Arşiv Belgelerine göre: Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatler. İstanbul 2001: 29, 58, 126, 142, 164, 176, 177, 203, 204, 223-224, 232, 236-237, 239, 273, 278, 282, 297, 325, 329, 362, 384, 416, 423, 428, 441, 445, 451, 461, 502, 534, 551. 611, 635, 646.
      (19) Ali Rıza Yalman (Yalkın): Cenupta Türkmen Oymakları. Haz. Sabahat Emir, Ankara 1977 Cilt I: 4-5.
      (20) Ali Rıza Yalman (Yalkın): Cenupta Türkmen Oymakları. Haz. Sabahat Emir, Ankara 1977 Cilt II: 128 ve 510-512.
      (21) Yalman 1977, I: 37.
      (22) Nihat Çetinkaya: Iğdır Tarihi: Tarih, Yer Adları ve Bazı Oymaklar Üzerine. İstanbul 1996.
      (23) Sümer 1980: 298-299.
      (24) Yalman 1977, I: 33-34.
      (25) Sümer 1980: 300.
      (26) Orhonlu 1987: 52-53 .
      (27) Ahmet Refik: Anadolu’da Türk Aşiretleri (966-1200). İstanbul 1989: 84.
      (28) Fikri Kahraman: Sivas Doğanşar İlçesi ve Köyleri Belgeseli. İstanbul 2000: 26-31.
      (29) Orhonlu 1987: 39-52.
      (30) Orhonlu 1987: 49-51 ve I-II-III nolu haritalar.
      (31) Ahmet Refik 1989: 100-109.
      (32) Yusuf Halaçoğlu: XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi. Ankara 1997: 137.
      (33) Türkay 2001: 685-692.
      (34) Sümer 1980: 301.
      (35) Ahmet Refik’in “Anadolu’da Türk Aşiretleri” adlı kitabı bir ibret vesikasıdır.
      (36) Baki Öz: Dünyada ve Türkiye’de Alevi-Bektaşi Dergâhları. İstanbul 2001: 89.
      (37) Enver Behnan Şapolyo: Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi. İstanbul 1964: 273 ve 278.
      (38) Yunus Koçak: Hasan Dede Hayatı ve Öğretisi. Hasan Dede Belediyesi Kültür Yayınları, no: 3.
      (39) Şapolyo 1964: 281.
      (40) Ali Kurt’un anlatımları.
      (41) Cuma Karataş: Son Güçebe Baraklar: Tarih, Yaşam, Folklor. İstanbul 1998: 21.
      (42) Yalman (Yalkın) 1977, I: 41-42.
      (43) Orhonlu 1987: 90.
      (44) Türkay 2001: 156, 187, 199, 218, 287, 348, 381, 409, 478, 569.
      (45) Sümer 1980: 194-195 ve Karataş 1998: 14-15.
      (46) Ziya Gürel: Halk Aşıklarından Aşıkî ve Dedemoğlu. Ankara 1980.

    ŞEYH BEDRETTİN DESTANI Nazım Hikmet

    0

    “Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı İslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelâm müderrisinin bu
    altmış beşinci sayfasında diyordu ki:
    «O zamanlarda İyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum – Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.»
    Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi, siyah kadife elbisesi, sivri sakalı, sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine, Börklüce Mustafaya «âdi» demesi, her iki manasında da, beni güldürdü. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Risalesinde Bedreddinin gayesinden
    bahsederken, «Erzak, mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır,»
    diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Burjuvazi, istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor.»
    Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü, Darülfünün İlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? İlâhiyat bakımından kadın mal değil midir?
    Risaleyi kapadım. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. İkiye geliyor. Bir cıgara. Bir cıgara daha. Koğuşun sıcak, durgun, ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor.
    Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık, daha keskin öttürüyorlardı. Bu düdük sesleri ne zaman
    böyle deli bir sirayetle, belki de hiç sebepsiz, telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım.
    Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. Evrakları temyizde. Yağmurlu bir akşam
    kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar.
    Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Üç insan. İkisi sağdaki
    pencerenin içinde oturur, birisi soldaki pencerede. İlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış.
    En çok cıgara içen de o.
    Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Oldukları yerden denizi, dağları çok iyi görebildikleri
    halde onlar hep aşağıya, avluya, bize, insanlara bakıyorlar.
    Seslerini hiç işitmedim. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Ve hep böyle
    yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa, hapishane bilecek ki, dışardaki şehrin
    en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır.
    Bir aspirin olsa. Avuçlarımın içi yanıyor. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Kendimi biraz daha
    zorlıyabilsem, başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa, çok uzak yılların kılıç şakırtıları, at kişnemeleri,
    kırbaç sesleri, kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini
    görebileceğim.
    Gözüme, demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var.
    Kapakta, üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi yazılı. Kapağın içinden sararmış sayfa
    yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor. Bu İlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından, kamış kaleminden,
    dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım, diye düşünüyorum. Aklımda İbni Arabşahtan,
    Âşıkpaşazâdeden, Neşriden, İdrisi Bitlisiden, Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim
    satırlar var:
    «Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.»
    «Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte
    büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi.»
    «Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi.»
    «Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş
    olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır.»
    «Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini İznikte ikamete
    memur eylemiş idi.»
    «Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde “…Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor. Ve günden
    güne artıyor, o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek…” demektedir.»
    «Şeyhi İznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Andan göçtü Karaburuna vardı.»
    «Diyordu ki: “Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf
    edebilirsin.” Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk
    tesisine çalıştı. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de
    Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı.»
    «Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti, o dahi İznikten kaçtı. İsfendiyara vardı.
    İsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Andan gelip Ağaçdenizine girdi.
    «Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan
    Mehemmed’in kulağına vâsıl oldu. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın
    ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def’ine kıyam eyliye. Ve
    mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine…»
    «Mustafa, on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler.»
    «Mübalega cenk olundu.»
    «Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu.»
    «Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden
    çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine
    çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü
    önünde katledildi. Bunlar “Dede Sultan iriş” nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler.»
    «Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler, gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler.
    Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Anı dahi anda astı.»
    «Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar.
    Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi
    icab etti.
    «Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular.
    Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar…
    «Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Mevlâna Hayder derlerdi.
    Sultan Mehemmed yanında olurdu. Mevlâna Hayder etti “şeran bunun katli helâl amma mali haramdır.”
    «Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Bir nice günden sonra cünüb
    müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır.»
    Başım çatlıyacak gibi. Saate baktım. Durmuş. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Yalnız birisi
    dolaşıyor. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır.
    İçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Bana öyle geliyor ki, şimdi yolparacılar koğuşundan yine o
    yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir.
    Bir cıgara daha yaktım. Eğildim. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım.
    Dışarda rüzgâr çıktı. Penceremizin altındaki deniz, zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Penceremizin
    altı kayalık olacak.

    Kaç defa oraya, denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik. Fakat imkânı yok. Pencerenin demir çubukları
    çok dar. İnsan başını dışarı çıkaramıyor. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz.
    Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Karısının
    gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. Örttüm.
    İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine.. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir
    iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. Bu ses:
    — Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum, diyordu.
    Döndüm. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Konuşan o:
    «— Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda
    ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben, yani Börklüce Mustafanın “dervişlerinden
    biri” bu Giritli keşişe de böyle baş açık, ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını
    aşıp gelmez miydim?»
    Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri
    söyleyene baktım. Gerçekten de dediği gibiydi. Yekpare libası aktı.
    Şimdi, yıllarca sonra, ben bu satırları yazarken İlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Şerefeddin Efendi
    öldü mü, sağ mı, bilmiyorum. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain, diyecektir, hem
    maddiyundan olduğunu iddia eder, hem de Giritli keşiş gibi, üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken, Börklücenin
    denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur.»
    Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum.
    Fakat zarar yok. Hazret kahkahasını atadursun. Ben maceramı anlatayım.
    Başımın ağrısı birdenbire dindi. Yataktan çıktım. Penceredekine doğru yürüdüm. Elimden tuttu. Benden başka
    yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz,
    denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde buldum. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin
    dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni
    Yezidülkirişçi, yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik.
    Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Bu yolculukta gördüğüm ses, renk, hareket, şekil
    manzaralarını parça parça ve çoğunu — eski bir itiyat yüzünden —- bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. Şöyle ki:

    1. Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
      duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
      gümüş ibriklerde şarap,
      bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
      Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
      yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
      Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
      Çelebi hünkâr idi amma
      Âl Osman ülkesinde esen
      bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
      Köylünün göz nuru zeamet
      alın teri timar idi.
      Kırık testiler susuz
      su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
      Yolcu, yollarda topraksız insanın
      ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
      Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
      köpüklü atlar kişner iken
      çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
      tarumar idi.
      Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
      ahüzar idi.
    2. Bu göl İznik gölüdür.
      Durgundur.
      Karanlıktır.
      Derindir.
      Bir kuyu suyu gibi
      içindedir dağların.
      Bizim burada göller
      dumanlıdırlar.
      Balıklarının eti yavan olur,
      sazlıklarından ısıtma gelir,
      ve göl insanı
      sakalına ak düşmeden ölür.
      Bu göl İznik gölüdür.
      Yanında İznik kasabası.
      İznik kasabasında
      kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
      Çocuklar açtır.
      Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
      Ve delikanlılar türkü söylemez.
      Bu kasaba İznik kasabası.
      Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
      Bu evde
      bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
      Boyu küçük
      sakalı büyük
      sakalı ak.
      Çekik çocuk gözleri kurnaz
      ve sarı parmakları saz gibi.
      Bedreddin
      ak bir koyun postu üstüne
      oturmuş.
      Hattı talik ile yazıyor
      «Teshil»i.
      Karşısında diz çökmüşler
      ve karşıdan
      bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
      Bakıyor:
      Başı tıraşlı
      kalın kaşlı
      ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
      Bakıyor:
      kartal gagalı Torlak Kemâl..
      Bakmaktan bıkıp usanmayıp
      bakmağa doymıyarak
      İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
    3. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
      Ve gölde ipi kopmuş
      boş bir balıkçı kayığı
      bir kuş ölüsü gibi
      suyun üstünde yüzüyor.
      Gidiyor suyun götürdüğü yere,
      gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
      İznik gölünde akşam oldu.
      Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
      güneşin boynunu vurup
      kanını göle akıttılar.
      Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
      bir sazan balığı yüzünden
      kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
      İznik gölünde akşam oldu.
      Bedreddin eğildi suya
      avuçlayıp doğruldu.
      Ve sular
      parmaklarından dökülüp
      tekrar göle dönerken
      dedi kendi kendine:
      «— O âteş ki kalbimin içindedir
      tutuşmuştur
      günden güne artıyor.
      Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
      eriyecek yüreğim…
      Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
      Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
      Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
      biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
      iptâl edeceğiz…»

    • Ertesi gün
      gölde kayık parçalanır
      kalede bir baş kesilir
      kıyıda bir kadın ağlar
      ve yazarken
      Simavneli «Teshil»ini
      Torlak Kemâlle Mustafa
      öptüler
      şeyhlerinin elini.
      Al atların kolanını sıktılar.
      Ve İznik kapısından
      dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
      heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar…
      Kitaplarının adı:
      «Varidat»dı.
    1. Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa
      taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına
      ulaştığımızda
      Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
      Aydın elinde Karaburunda.
      Bedreddinin kelâmını söylemiş
      köylünün huzurunda.
      Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
      piri pâk olsun diye,
      on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
      ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
      verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»
      Duyduk ki…
      Bu işler duyulur da durmak olur mu?
      Bir sabah erken,
      Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
      sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
      «Varalım,
      dedik.
      Görelim,
      dedik.
      Yapışıp
      sapanın
      sapına
      şol kardeş toprağını biz de bir yol
      sürelim, dedik.»
      Düştük dağlara dağlara,
      aştık dağları dağları…
      Dostlar,
      ben yolculuk etmem bir başıma.
      Bir ikindi vakti can yoldaşıma
      dedim ki: geldik.
      Dedim ki: bak
      başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
      bir adım geride ağlayan toprak.
      Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
      kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
      Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
      ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
      ve körpe kuzu eti gibi aktır
      yumuşaktır etleri.
      Dedim ki bak,
      burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
      bereketli.
      Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..
    2. Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına
      girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin
      kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle
      Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
      İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.
      Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla
      türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.
      İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
      — Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
      — Dostuz, dedik.
      Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek
      isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
      Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin’e benziyeni dedi ki:
      — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar
      böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
      Müjde büyüktü. Rehberim:
      — Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
      Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar
      Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
      Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve kederliydi.
      Bedreddin.
      — Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
      Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın
      arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki
      arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç
      çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine
      sokuluyorduk.
      Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir gemiye bindik.
    3. Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
      ve bir yelkenli vardı.
      Bir gece bir denizde bir yelkenli
      yapyalnızdı yıldızlarla.
      Yıldızlar sayısızdı.
      Yelkenler sönüktü.
      Su karanlıktı
      ve göz alabildiğine dümdüzdü.
      Sarı Anastasla Adalı Bekir
      hamladaydılar.
      Koç Salihle ben
      pruvada.
      Ve Bedreddin
      parmakları sakalına gömülü
      dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
      Ben:
      — Ya! Bedreddin! dedim,
      uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
      yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
      Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
      Ve denizin içinden
      gürültüler duymuyoruz.
      Sade bir dilsiz, karanlık su,
      sade onun uykusu.
      Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
      güldü,
      dedi:
      — Sen bakma havanın durgunluğuna
      derya dediğin uyur uyur uyanır.
      Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
      ve bir yelkenli vardı.
      Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
      gidiyordu Deliormana
      Ağaçdenizine…
    4. Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
      demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
      «Malûm niçin geldik,
      malûm derdi derunumuz» diye
      her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
      Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
      Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
      reaya zinciri bırakıp gelmiş.
      Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
      kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş…
      Bir kızılca kıyamet!
      Karışmış birbirine
      at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
      gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
      Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
      ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
      Deliorman deli olalı beri….
    5. Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce
      buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin
      bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna,
      bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
      İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın
      Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
      İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir
      kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka
      çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
      — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa’yı gönderir.
      Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
      — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer’i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr
      oldu.
      Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
      – Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
      – Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
      Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz
      kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
      Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları
      serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin yanına vardık.
    6. Sıcaktı.
      Sıcak.
      Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
      sıcak.
      Sıcaktı.
      Bulutlar doluydular,
      bulutlar boşanacak
      boşanacaktı.
      O, kımıldanmadan baktı,
      kayalardan
      iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
      Orda en yumuşak, en sert
      en tutumlu, en cömert,
      en
      seven,
      en büyük, en güzel kadın:
      TOPRAK
      nerdeyse doğuracak
      doğuracaktı.
      Sıcaktı.
      Baktı Karaburun dağlarından O
      baktı bu toprağın sonundaki ufka
      çatarak kaşlarını :
      Kırlarda çocuk başlarını
      Kanlı gelincikler gibi koparıp
      çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
      beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
      Bu gelen
      Şehzade Murattı.
      Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
      ismine
      Aydın eline varıp
      Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
      Sıcaktı.
      Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
      baktı köylü Mustafa.
      Baktı korkmadan
      kızmadan
      gülmeden.
      Baktı dimdik
      dosdoğru.
      Baktı O.
      En yumuşak, en sert
      en tutumlu, en cömert,
      en
      seven,
      en büyük, en güzel kadın :
      TOPRAK
      nerdeyse doğuracak
      doğuracaktı.
      Baktı.
      Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
      Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
      fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
      Oysaki onlar bu toprağı,
      bu kayalardan bakanlar, onu,
      üzümü, inciri, narı,
      tüyleri baldan sarı,
      sütleri baldan koyu davarları,
      ince belli, aslan yeleli atlarıyla
      duvarsız ve sınırsız
      bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
      Sıcaktı.
      Baktı.
      Bedreddin yiğitleri baktılar ufka…

    • En yumuşak, en sert,
      en tutumlu, en cömert,
      en
      seven,
      en büyük, en güzel kadın :
      TOPRAK
      nerdeyse doğuracak
      doğuracaktı.
      Sıcaktı.
      Bulutlar doluydular.
      Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
      Birden-
      – bire
      kayalardan dökülür
      gökten yağar
      yerden biter gibi,
      bu toprağın verdiği en son eser gibi
      Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
      çıktılar.
      Dikişsiz ak libaslı
      baş açık
      yalnayak ve yalın kılıçtılar.
      Mübalâğa cenk olundu.
      Aydının Türk köylüleri,
      Sakızlı Rum gemiciler,
      Yahudi esnafları,
      on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
      düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
      Bayrakları al, yeşil,
      kalkanları kakma, tolgası tunç
      saflar
      pâre pâre edildi ama,
      boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
      on binler iki bin kaldı.
      Hep bir ağızdan türkü söyleyip
      hep beraber sulardan çekmek ağı,
      demiri oya gibi işleyip hep beraber,
      hep beraber sürebilmek toprağı,
      ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
      yârin yanağından gayrı her şeyde
      her yerde
      hep beraber!
      diyebilmek
      için
      on binler verdi sekiz binini..
      Yenildiler.
      Yenenler, yenilenlerin
      dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
      kılıçlarının kanını.
      Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
      hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
      Edirne sarayında damızlanmış atların
      eşildi nallarıyla.
      Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
      zarurî neticesi bu!
      deme, bilirim!
      O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
      Ama bu yürek
      o, bu dilden anlamaz pek.
      O, «hey gidi kambur felek,
      hey gidi kahbe devran hey,»
      der.
      Ve teker teker,
      bir an içinde,
      omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
      yüzleri kan içinde
      geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
      geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*

    (*) Şimdi ben bu satırları yazarken, «Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim
    yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın…» gibi laflar edecek olan bazı “sol” geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı yazımın ta başında
    tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi.
    Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak
    olanlar içindir.
    Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul
    etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ?
    Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihî, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın
    büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok
    muydu?
    Marksist, bir «makina – adam», bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî, sosyal, konkre bir insandır.


    1. Karanlıkta durdular.
      Sözü O aldı, dedi:
      «— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
      Yine kimin dostlar
      yine kimin boynun vurdular?»
      Yağmur
      yağıyordu boyuna.
      Sözü onlar alıp
      dediler ona:
      «— Daha pazar
      kurulmadı
      kurulacak.
      Esen rüzgâr
      durulmadı
      durulacak.
      Boynu daha
      vurulmadı
      vurulacak.»
      Karanlık ıslanırken perde perde
      belirdim onların olduğu yerde
      sözü ben aldım, dedim :
      «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
      Göster geçeyim!
      Kalesi var mı?
      Söyle yıkayım.
      Baç alırlar mı?
      De ki vermeyim!»
      Sözü O aldı, dedi:
      «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
      Girip çıkılmaz.
      Kalesi vardır,
      kolay yıkılmaz.
      Var git al atlı yiğit
      var git işine!..»
      Dedim: «— Girip çıkarım!»
      Dedim: «-—Yakıp yıkarım!»
      Dedi: «—Yağış kesildi
      gün ağarıyor.
      Cellât Ali,
      Mustafayı
      çağırıyor!
      Var git al atlı yiğit
      var git işine!..»
      Dedim: «— Dostlar
      bırakın beni
      bırakın beni.
      Dostlar
      göreyim onu
      göreyim onu!
      Sanmayınız
      dayanamam.
      Sanmayınız
      yandığımı
      el âleme belli etmeden yanamam!
      Dostlar
      “Olmaz!” demeyin,
      “Olmaz!” demeyin boşuna.
      Sapından kopacak armut değil bu
      armut değil bu,
      yaralı olsa da düşmez dalından;
      bu yürek
      bu yürek benzemez serçe kuşuna
      serçe kuşuna!
      Dostlar
      biliyorum!
      Dostlar
      biliyorum nerde, ne haldedir O!
      Biliyorum
      gitti gelmez bir daha!
      Biliyorum
      bir deve hörgücünde
      kanıyan bir çarmıha
      çırılçıplak bedeni
      mıhlıdır kollarından.
      Dostlar
      bırakın beni,
      bırakın beni.
      Dostlar
      bir varayım göreyim
      göreyim
      Bedreddin kullarından
      Börklüce Mustafayı
      Mustafayı.»

    • Boynu vurulacak iki bin adam,
      Mustafa ve çarmıhı
      cellât, kütük ve satır
      her şey hazır
      her şey tamam.
      Kızıl sırma işlemeli bir haşa
      altın üzengiler
      kır bir at.
      Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
      Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
      Ve yanında onun
      bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
      Satırı çaldı cellât.
      Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
      yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
      birbiri ardına düştü başlar.
      Ve her baş düşerken yere
      çarmıhından Mustafa
      baktı son defa.
      Ve her yere düşen başın
      kılı depremedi:
      —İriş
      Dede Sultanım iriş!
      dedi bir,
      başka bir söz demedi..
    1. Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek
      gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
      Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar
      atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne
      iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve
      çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
      Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
      Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların
      içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına
      dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime:
      — Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
      Bir kayık bulduk.
      Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım
      resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir
      alın görmemişimdir.
      Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek
      kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
      — Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve
      ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız
      bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.
    2. Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze
      geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
      Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru
      giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir
      karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:
      Ben tanırım bu nal seslerini.
      Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
      karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
      hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.
      Ben tanırım bu nal seslerini.
      Onlar
      bir sabah
      çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
      Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
      Hava öyle güzeldir,
      yürek öyle umutlu,
      göz çocuklaşmış
      ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda…
      Ben tanırım bu nal seslerini.
      Onlar
      bir gece
      çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
      Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
      ve terkilerinde
      en değerlimizin
      arkadan bağlanmış kolları vardır.
      Ben tanırım bu nal seslerini
      onları Deliorman da tanır..
      Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk
      adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha
      kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp
      kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler
      ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.
    3. Rumeli, Serez
      ve bir eski terkibi izafi:
      HUZÛRU HÜMAYUN.
      Ortada
      yere saplı bir kılıç gibi dimdik
      bizim ihtiyar.
      Karşıda hünkâr.
      Bakıştılar.
      Hünkâr istedi ki:
      bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
      son sözü ipe vermeden önce,
      biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
      âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.
      Hazır bilmeclis
      Mevlâna Hayder derler
      mülkü acemden henüz gelmiş
      bir ulu danişmend kişi
      kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
      «Malı haramdır amma bunun
      kanı helâldır» deyip
      halletti işi…
      Dönüldü Bedreddine.
      Denildi: «Sen de konuş.»
      Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»
      Bedreddin
      baktı kemerlerden dışarı.
      Dışarda güneş var.
      Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
      ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
      Bedreddin gülümsedi.
      Aydınlandı içi gözlerinin,
      dedi:
      — Mademki bu kerre mağlubuz
      netsek, neylesek zaid.
      Gayrı uzatman sözü.
      Mademki fetva bize aid
      verin ki basak bağrına mührümüzü..
    4. Yağmur çiseliyor,
      korkarak
      yavaş sesle
      bir ihanet konuşması gibi.
      Yağmur çiseliyor,
      beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
      ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
      Yağmur çiseliyor,
      Serezin esnaf çarşısında,
      bir bakırcı dükkânının karşısında
      Bedreddinim bir ağaca asılı.
      Yağmur çiseliyor.
      Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
      Ve yağmurda ıslanan
      yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
      çırılçıplak etidir.
      Yağmur çiseliyor.
      Serez çarşısı dilsiz,
      Serez çarşısı kör.
      Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
      Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
      Yağmur çiseliyor.

    TORNACI ŞEFİĞİN GÖMLEĞİ
    Yağmur çiseliyordu. Dışarda, demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu
    gökte sabah olmuştu. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. İlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. Dönüp
    baktım. Tornacı Şefik. İçleri ışıl ışıl, kapkara gözlerini yüzüme dikmiş:
    — Bu gece uyumadın galiba, diyor.
    Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu. Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. Gün
    ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert
    çizgileri yumuşuyor.
    Koğuşun kapısı dışardan açıldı. İçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar.
    Şefik soruyor:
    — Ne oldun, bir tuhaf halin var senin?
    Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum:
    — Fakat, diyorum, hani gözümle gördüm. Nah şu pencerenin arkasına geldi. Yekpare ak bir gömleği vardı.
    Elimden tuttu. Bütün bir yolculuğu yan yana, daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım..
    Tornacı Şefik gülüyor. Bana pencereyi göstererek:
    — Sen, diyor, yolculuğu Mustafanın müridiyle değil, benim gömleğimle yapmışsın. Bak, dün gece asmıştım.
    Hâlâ pencerede..
    Ben de gülüyorum. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini
    demirlerin üstünden alıyorum. Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu»
    öğrendiler. Ahmed:
    — Bunu yaz işte, diyor. Bir «Bedreddin destanı» isteriz. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın
    sonuna koyarsın…
    Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum.

    AHMEDİN HİKÂYESİ
    Balkan harbinden önceydi. Dokuz yaşındaydım. Dedemle, Rumelinde, bir köylüye misafir olduk. Köylü mavi
    gözlü ve bakır sakallıydı. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. Kıştı, Rumelinin kuru, çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin
    kışlarından biri.
    Köyün adını hatırlıyamıyorum. Yalnız, yola kadar bizimle gelen jandarma, bu köyün insanlarını dünyanın en
    inatçı, en vergi vermez, en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı.
    Jandarmaya göre bunlar, ne müslüman, ne gâvurdular. Belki kızılbaştılar. Ama, tam da kızılbaş değil.
    Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Güneş battı batacak. Yol don tutmuş. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan
    kaskatı su birikintilerinde kızıltılar.
    Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. İri, alacakaranlık içinde kendi
    kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Havlıyordu.
    Arabacımız dizginleri kastı. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor.
    Ben, «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle
    yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Tam bu sırada kalın bir ses
    duydum:
    – Hey. Vurduğunu köylü, kendini kaymakam mı sandın?
    Dedem arabadan indi. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Konuştular. Sonra köpeğin bakır sakallı,
    mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti.
    Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış,
    kimisine şaşmış, kimisine gülmüş, kimisine kızmışımdır. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir
    konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır.
    Dedemin yumuşak, çelebice bir sesi vardı. Ötekisi kalın, hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu.
    Onun kalın sesi diyordu ki:
    — Hünkârın iradesi ve İranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde, çarşıda, yapraksız bir ağaç dalına asılan
    Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. Geceydi. Çarşının köşesinden üç adam belirdi.
    Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Eğersiz bir at. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. Soldaki pabuçlarını
    çıkardı. Ağaca tırmandı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı
    altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak, sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Bıçağın
    ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı. Kan çıkmadı. İpi kesmekte olan delikanlı sapsarı
    oldu. Sonra eğildi, yarayı öptü, doğruldu. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan
    oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti.
    Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Ağaca çıkan aşağı indi. En gençleri oydu. Çıplak ölüyü taşıyan
    çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Ama sonra
    hünkâr atlıları köyü bastılar. Atlılar gidince delikanlı, ölüyü kara ağacın altından çıkardı. Hani belki bir daha köyü
    basarlar da cesedi bulurlar diye. Bir daha da dönmedi.
    Dedem soruyor:
    — Bunun böyle olduğuna emin misin?
    — Elbette. Bunu bana anamın babası anlattı. Ona da dedesi söylemiş. Onun dedesine de dedesi. Bu böyle
    gider…
    Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında
    oturuyorlar. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri, yüzlerinin bir parçası,
    omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor.
    Bakır sakallının sesini duyuyorum:
    — O gelecek yine. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine.
    Dedem gülüyor:
    — Sizin bu itikadınız, diyor, hırıstiyanların itikadına benziyor. Onlar da, İsa peygamber tekrar dünyaya
    gelecektir, derler. Hattâ müslümanların içinde bile İsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine
    inananlar vardır.
    Dedemin bu sözlerine, O, birden karşılık vermiyor. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta, doğruluyor.
    Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir. Yüzünü yandan görüyorum. Büyük düz bir burnu var. Kavga eder
    gibi konuşuyor:
    — İsa peygamberin ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddinin ölüsü, kemiksiz,
    sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte.. Biz Bedreddinin kuluyuz,
    ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin
    yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz.
    Sustu. Yerine oturdu. Dedem, Bedreddinin geleceğine inandı mı, inanmadı mı, bilmiyorum. Ben, dokuz yaşımda
    buna inandım, otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum.

    SİMAVNE KADISI OĞLU
    ŞEYH BEDREDDİN DESTANI’NA ZEYL
    MİLLÎ GURUR

        «SİMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDİN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini 

    sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş, bu destanı yazmak için kullandığım notları, bir hapishanede
    geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum.
    Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve
    edemiyeceğimi biliyordum. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Bana öyle geliyordu ki, tek bir satır yazı
    yazdım; fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum.
    Vakit öğleye yakındı. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos, ağır bulutların üstüne boşanmasıyla
    durulmuştu. Çok geçmeden yağmur da dindi. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. Ağır perdeleri birdenbire düşen
    bir pencere gibi hava açıldı.
    Ve ben, hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum
    noktayı arayıp dururken Süleymaniye’yi gördüm.
    Açılan öğle güneşinin altında Sinan’ın Süleymaniye’si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi.
    Evimin penceresiyle Süleymaniye’nin arası en aşağı bir saattir. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım
    gibi yakın görüyordum. Bu, belki, Süleymaniye’yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere, gözüm kapalı bile
    görebilmeğe alıştığım içindir.
    Rüzgâr, deniz, endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü, «Çarşambayı sel
    aldı» türküsü, bir yağlığın kenarındaki «oya», bütün bunlar nasıl, ne kadar bir Cami değilse, bütün bunların Cami
    olmakla ne kadar alakaları yoksa, bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir; minarelerinde beş vakit
    ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye’nin de camilikle o kadar alakası
    yoktur.
    Süleymaniye, benim için, Türk HALK dehasının; şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş; hesaba, maddeye,
    hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Sinan’ın evi, maddenin ve aydınlığın
    mabedidir. Ben ne zaman Sinan’ın Süleymaniye’sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar.
    Kendimi ferâha çıkmış hissederim.
    İşte bu sefer de, büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı
    ararken Süleymaniye’mizi, biraz önce yağan yağmurla yıkanmış, açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı
    birdenbire buldum. Ferahladım. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Ve anladım ki «Simavne
    Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme; belki on satırlık, belki on sayfalık bir zeyl yazmak
    mecburiyetindeyim.


        Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'İN HİKÂYESİ» diye bir fasıl vardır. Bulduğum ve hatıra 

    defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi
    anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır.
    Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum:
    «Dışarıda çiseleyen yağmura, koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp
    bitirmişti. Ben:
    — Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.
    Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, «millî gurur» terkibini birdenbire bir
    kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demisti ki:
    — Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her
    milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî
    gururumdur. Millî gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin’i hatırla.
    Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin, yirminci asırda beynelmilel proletaryanın,
    dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi, 1914 senesinde
    «Sosyal Demokrat»ın 35’inci numarasında ne yazmıştı?
    Eğer Ahmed, «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı, herhalde aramızda böyle bir
    sorgunun cevabını verenler bulunurdu. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35’inci numarası diye konulan mesele hepimizi
    şaşırttı. Ve hiçbirimiz 35’inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında
    gülümsedi. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle
    ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından
    bize şu cümleleri okudu:
    «… Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu
    severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10’unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına
    yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Çar cellâtlarının, asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel
    yurdumuzu nasıl ezdiklerini, onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. Ve bu zulümlere
    bizim muhitimizde, Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması; bu muhitin Radişçev’i, Dekabristleri, 70
    senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması; Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası
    yaratması; aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe
    başlaması bizim göğsümüzü kabartır…
    «… Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Rus milleti, de
    beşeriyete yalnız büyük katliâmların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomeşçiklere,
    kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük
    kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.
    «Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz. Bizim
    esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan’ın, Lehistan’ın, İran’ın, Çin’in hürriyetini boğmak için
    mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir
    halimizden; aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya’yı ezmek, İran’da ve Çin’deki
    demokratik hareketi boğmak, millî haysiyetimizi berbat eden Romanof’lar, Bogrinski’ler, Purişkeviç’ler çetesini
    kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan
    dolayı kabahatli değildir. Fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan (meselâ Lehistan’ın, Ukranya’nın v.s.’nin
    ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir, yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur.»*
    Lenin’den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş, nefes almış ve yine o meşhur
    gülümseyişiyle:
    — Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin’i, Börklüce Mustafa’yı, Torlak Kemâl’i, onların bayrağı altında
    dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum.
    Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10’u)
    Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka
    milletleri ezen bir millet hür olamaz.»
    «Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. Bedreddin hareketinin
    doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim, Bedreddin’in materyalizmiyle Spinoza’nın
    materyalizmi arasında bir mukayese yapayım, demiştim. Olmadı. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz»
    yazdım. Şöyle ki:
    Bana Ahmed:
    — Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz, demişti.
    Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Fakat tıpkı
    benim gibi Ahmed’in dostu, arkadaşı, kardeşi olduğunu söyliyenler, benden istenen sizden de istenendir.
    Ahmed’e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları, Karaburun ve Deliorman
    yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar,
    Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
    Dünü bugüne
    bugünü yarına bağlayın!
    diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzım.

    (*) Lenin Külliyatı, baskı 1935, cild 18, sayfa 80, 81, 82, 83’de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35’inci numarasında çıkmıştır — Ahmed’in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım.
    Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed’in tercümesini aynen aldım.

    Ben Basralı Ömer…

    0

    Belki haberin yoktur diye yazıyorum Franks
    Önce demokrasi yağdı göklerden
    Sonra özgürlük geçti üstümüzden
    Palet, palet…
    Ve insan hakları namlularından
    Yüzü maskeli adamların
    Saniyede bilmem kaç bin adet…
    Demokrasi bizim eve de isabet etti
    Bir gün sonra anladım ayaklarımın koptuğunu…
    Babamın vücudunda
    Tam on sekiz adet
    İnsan hakları saymışlar.
    Annem zaten yoktu…
    Ben doğarken
    İlaç yokluğunda ölmüş
    Ambargo falan dediler ya
    Anlamadım, çocuk aklı işte
    Sen daha iyi bilirsin…
    Sizde de barış böyle midir Franks?
    Babamla söylediğim son dua dilimde,
    Ayaklarım hastanede
    Ve giymeye kıyamadığım ayakkabılar
    Elimde kaldı…
    Çocuğun var mı Franks?
    Al… Çocuğuna götür onları
    Bir işe yarasın.
    Kim bilir baktıkça Belki beni hatırlarsın
    Bu nasıl demokrasi Franks?
    Düştüğü yeri yaktı
    Merhamet hür dünyaya
    Bu kadar mı Irak’tı?
    İnsan hakları, çocukları yetim
    Ve ayaksız bırakacak mı orada da?
    Ya demokrasi?
    Güpegündüz pazara düşer mi?
    Ve zenginlik…
    İnsanları korkudan uykusuz bırakır mı?
    Ve kuşlar gökyüzünü terk eder mi orada da?

    BABAİLER VE BABAİ AYAKLANMASI Ismail Kapusuz

    0

    1239-1240 tarihinde Anadolu’da yükselen, Baba İlyas-Baba İshak ikilisi önderliğindeki toplumsal başkaldırıyı, büyük halk ayaklanmasını, Aleviliğin ihtilalci siyasetlerinden Babailik yaratmıştır. Babailik toplumsal halk hareketi, Babek-Hurremi ve Karmati- Mazdek komünizmi ihtilalci geleneğinin Anadolu’daki yansımasıdır.

    Ernst Werner: “Babai ayaklanmasının, Türkmenliğin artan öneminin ve Sultanlığın feodal çözülüşünün ifadesi olduğu söylenmelidir. İsyan aynı zamanda anti-feodal özellikler edindi ve böylece bir sınıf savaşı kimliğine büründü.”diyor.(E.Werner, Çevirenler: O.Esen-Y.Öner, Büyük Bir Devletin Doğuşu, İstanbul-1986,s.98)
    Babai ayaklanmasını sadece Türkmenliğin artan önemine bağlamak doğru olamaz. Çünkü Babai Hareketi içinde Türkmen boyları çoğunluğu oluşturmakla birlikte Kürtler, Ermeniler, başka Hristiyan gruplar da bulunuyordu, yani ezilen ve baskı altındaki halk sınıflarıydı onlar. Selçuklu Sultanı ve Emirlerinin (feodal beylerin) ordularında da Türkmenler vardı ve Sultanlığa başkaldırmış Türkmenlerle çarpışıyorlardı. Eğer Türkmenlik belirleyici olsaydı, kılıçlarını soydaşlarına değil, toptan feodallara çekerlerdi. Gerçekte çekenler olmadı değil; bazıları isyancıların yanında yer aldı, bazıları da kaçıp uzaklaştı, beylerini terkettiler. Ama nedenlerinin Türkmenlikle değil, inaçla ilişkisi vardı. Nevarki, yukarıda anlattığımız gibi Babek’le savaşmaya gönderilen Halife ordusundan ayrılarak, 20 bin kişilik birliğiyle karşı tarafa geçen, Noktay benzeri bir Türkmen Emir katılmamıştı Babai saflarına.

    Sultanı ve beyleri Babai isyancılarının elinden kurtarmak, birkaç bin (tarihler sadece bin yazıyor) demir donlu paralı Frank şövalyelerine kaldı. Savaştan kaçan ya da isyancılara karışan Türkmen askerleri de tıpkı Babailer gibi, Baba İlyas’ın “Baba Resullah, yani Allahın Elçisi Baba” olduğuna inanmaya başlamış. Herkes onun mucizevi gücünden yardım bekliyor. Getireceği toplumsal adaletle kendilerini kurtaracak ahir zaman Peygamberi olarak görüyordu. Demek ki belirleyicilik, inanç ögesinin örtü olarak kullanılmasında aramanmalıdır.

    Çünkü Ortaçağın özelliği buydu; baskı altındaki kitleleri harekete geçirmek için bir peygamberin ortaya çıkması ve onların sınıfsal çıkarlarını koruyup gözlemesi gerekiyordu. Bu da egemen sınıfın din ve inançlarıyla olamazdı. Baba İlyas, o dönemden kalan kaynakların (Dominiken misyoneri Saint-Quentin’li Simon, Suriyeli Arap yazar Sibt al-Cezvi, Süryani tarihçi Bar Harbeus Gregorius Abu’l-Farac’ın yazıları) belirttiği gibi, “Baba Resulullah” olarak ün yapmış; sadece Alevi Türkmen halkın değil, tüm ezilen Sünni ve gayri-Müslim yerleşik ve göçer kırsal topluluklar arasında, “Tanrının Baba’ya göründüğü, ona Sultanlık bağışladığı ve kendilerini kurtaracağı” yayılmıştı. Dönemin merkezi feodal yönetim ve beylerinin baskısı altındaki toplum, onu “Peygamber” kişiliğine büründürerek bir kurtarıcı kabul etmişti.

    Daha önceki yazılarımızda işlediğimiz gibi, İran’da Zerdüşt ortodoksizmine karşı yükselen heterodoks (aykırı) Mazdekizm’in mutlak eşitlikçi ve paylaşımcı siyaseti, Heterodoks İslamın (Aleviliğin) içine girip yerleştikten sonra isyanlar, kutsal kişilerin yani Ehlibeyt ve Oniki İmamların öcünü alma hareketleri olmaktan çıkmış ve kuramsal komünistik ihtilaller niteliğini kazanmışlardı. 9. Yüzyılın ilk yarısında 20 yıl aralıksız süren Babek Hurremi ihtilalci hareketi, onun bir çeşit devamı olan Karmati Alevilerinin ihtilalci siyaseti ile aynı yüzyılın sonlarında, yaklaşık 200 yıl süren bir devlet kurdurmuştu. Bu Karmati toplulukları, Mazdekizm’den alınıp geliştirilen komünistik düzeni, kurdukları kale-kentlerinde (Dar al-Hicra) uygulamışlardı. Aleviliğin Babai siyasetinin de amaçladığı düzen farklı değildi.

    Dönemin kaynaklarının verdiği bilgiler incelendiğinde görülür ki, Baba Resul’un yaşamı ve ortaya çıkışı Babek Hurremi’ninkiyle, büyük benzerlik göstermektedir. Özellikle Kıbrıs’ta oturan Dominiken misyonerleri şefi Frére Ascelin tarafından Azerbaycan’daki Mogol komutanı Baycu Noyan’a gönderilen Simon de Saint Quentin’in verdiği bilgiler çok önemlidir. Bu seyahatı 1246’da Antakya, Adıyaman, Malatya, Sivas ve Doğu Anadolu üzerinden yapan rahip Simon Arapça, Farsça, Tükçe ve Ermenice biliyordu. 6 yıl önce gerçekleşmiş Babai ayaklanmasının bastırılmasına katılmış Frank askerleri, Türkmenler, yerli Hristiyanlarla konuşarak, bu bilgileri bizzat olayları yaşayan insanlardan öğrenmişti. Simon’un ve ondan 10-15 yıl sonra tarihini kaleme almış, çocukluğu ve gençliği bu Malatya’da geçen Abu’l Farac’ın anlattıkları ve ayrıca Selçuklu sarayı tarihyazıcısı İbn Bibi’nin yazdıklarını, uyum ve çelişkileriyle birlikte Elvan Çelebi tamamlamaktadır.

    Baba Resulallah olarak olarak Baba İlyas Horasani hakkında verilen efsanevi ve tarihsel bilgiler birleştirildiğinde, Babek Hurremi menakıbnamesi Babekname’dekilerle benzeştiği ortaya çıkıyor. Görülüyor ki, tam dört yüz yıl sonra Baba Resul , Aleviliğin Babek-Hurremi siyasetini Rum’da (Anadolu’da) aynı bilinç ve inançla uygulamaya girişmiştir.

    Çok kısa bir karşılaştırma yaparak bu benzerlikleri gösterebiliriz:
    Babek Hurremi’ye Cebrail gözükür, Tanrının onu dünyanın sultanı yapacağını söyler. Baba Resul’a köylü kılığında Tanrı (ya da Cebrail) gözükür. Oğlunu kurdun (Kurt, Paulikien-Bogomil inancında topal Şeytanı simgeler.) elinden kurtarırsa, kendisini Rum’un sultanı yapacağına sözverir. Babek peygamberliğini ilan etmiş ve mucize sahibidir; kılıç kesmez, ateş yakmaz ve düşünceleri-geleceği okur. Baba İlyas zaten Baba Resulallah (Tanrının elçisi, peygamberi) adını taşımaktadır. İnsanlara gelecekten haber verir, hastalıklarını-dertlerini giderir. Kendisine ok ve kılıç işlemez. Babek bir köyde çobanlık yaparak yetişmiş. Cavidan’ın müridi olmuş. Öldüğünde onun yerine getirilmiş ve liderlik görevini yüklenmiştir. Baba Resul da bir ağanın yanında çobanlık yapmış. Ebu’l Vefa yolağından Dede Garkın’ını müridi ve halifesidir. Elbistan ovasında dört yüz halifesini toplayan Şeyhi onu başhalife yapıp, Rum’da (Anadolu’da) göreve salmıştır. Babek zındıklıkla suçlanır; içkili ve kadınların katıldıkları toplantılar, yani geceleri Cemler yapmaktadır. Özel mülkiyet yoktur, Babeki toplumunda herşey ortaktır. Baba Resul da içkili ve kadınların katıldığı toplantılar, cemler yapan zındık ve inançsız olarak anılır. Mal ve ganimet ortaktır, özel mülkiyet yoktur. Babek Bağdad’ı ele geçirip halifeliği yıkarak adil ve eşitlikçi bir dünya yaratmak istemiş. Bunun için 20 yıl boyunca mücadele etmiştir… Baba Resul da Konya’yı alıp, Selçuklu Sultanlığını yıkarak halk yönetimini kurmayı ve düzeni değiştirmeyi amaçlamıştır..
    Gordlevski’nin Babai hareketinde belirleyici tanımlamaları çok yerindedir; “Mazdek öğretisinin yankıları duyulmaktadır” diyor ve sürdürüyor: “Köy, kentin üzerine yürüdü. Kölece çalışmanın perişan ettiği köylülerle, zulmedici feodallar arasındaki karşıtlıktan yükselen gerçek bir sınıf savaşımıydı. Eski düzen, köylüleri, barış zamanında feodal için çalışmaya, savaş zamanında ise onun uğrunda kan dökmeye zorluyordu” (V.Gordlevski, Çev. Azer Yaran, Anadolu Selçuklu Devleti, Ankara-1988, s.180) Belki bu açıklama E.Werner’in, “Sultanlığın feodal çözülüşünün ifadesi” söylemine ışık tutmaktadır.

    Ayaklanmanın gerçek önderi Baba Resul adıyla tanınan ve kutsanan Baba İlyas Horasani’dir. Hareketin örgütlendiği ve yönetildiği karargah Baba İlyas’ın Haraşna’daki (Amasya- Çat köyü) dergahıydı. İnanç örtüsüyle kitleleri peşinden sürükleyen bu büyük sınıf savaşımın planı ve taktik çizgileri burada çizilmiştir. Baba İlyas’ın Anadolu halkları arasına propaganda için dağıtmış olduğu 60 halifesinden en tanınmışı ve hareketin başkumandanı (Server-i leşkeran) ise Baba İshak’tır. Şami, yani Şamlı lakabını taşıyan, Adıyaman yöresinde yaşamış ve propagandasını yürütmüş olan Baba İshak, olasılıkla Şam Bayadı Türkmenlerine mensuptu. Ancak onun yerli Hristiyanlardan ya da Kürt kökenli olduğu da ileri sürülmektedir. Baba İshak’tan sonra Şeyh Edebalı, Emircem Baba, Ayna Dövle, Şeyh Osman, Hacı Mihman, Şeyh Edebalı Karaca Ahmet, Geyikli Baba vb. gibi birçok Babai halifeleri bilinmektedir. Bunlar arasında, hareketle ilgili olarak,Türkçü-islamcı yazar ve tarihçilerin ileri sürdüklerinin tam tersine, Hacı Bektaş da öne çıkmaktadır.
    Babai Siyasetinin İnançsal Temelleri

    Rum (Anadolu) Selçukluları döneminde feodal beylere (atabeyler, emirler) topraklar sultan tarafından temlik edilmekte ve bunlar üzerinde yaşayan köylülerden vergi toplama hakkı verilen yurtlar olarak bilinmektedir. Toprağı kullanma ile birlikte -satış, devretme ve miras hakkı kuşkulu- toprak üzerinde özel mülkiyet kurumu doğmuştur. (V. Gordlevski, Çev. Azer Yaran, Anadolu Selçuklu Devleti, s. 130, 132)

    Bu dönemde büyük zenginlikler feodalların ellerinde yoğunlaşmış olsa da, tarım ürünleri, değiş tokuş edilen ya da satın alınan mallar ve mamul mallar, savaş ganimeti sultana gidiyordu. Sultanın evlenmesi durumunda, ya da başkentte bulunmadığı uzunca bir süreden sonra dönüşünde bu, feodallara duyurulur ve onlar da sultanın sarayına armağanlar götürmek zorundadırlar. Sultan, gezi ve ziyaretleri esnasında geçtiği yerlerde kendisine güzel erkek ya da kadın tutsaklardan, altın dolu keselerden Türk ve Arap atlarından vb. oluşan armağanlar topluyordu.

    Tükenmeye yüztutan hazine zaman zaman bağışlarla doluyordu. Feodallar sultana verdikleri haraçları, durumları gittikçe kötüleşen köylülere fazlasıyla ödetiyorlardı. Perişan durumdaki köylüler, dayanılmaz bir zulüm altında bunalıyordu. Feodallar, köylülere, sultanın kendilerine baktığı gibi bakıyor. Böylece ülkede zorbalık ve baskı egemenliği sürüyordu. Elbetteki köylülerin ellerinden ürünlerinin zorla alınmasını devlete şikayet edilmesi sonuçsuz kalıyordu. (V. Gordlevski, agy. S.162-164)

    Böylece Horasanlı Baba İlyas ve Şamlı Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan I.Alaadin’in son dönemlerinden itibaren (1230dan sonra) oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği son on yılda yarattıkları ihtilalci Babai Siyaseti’yle, Konya’ya yürümeyi ve iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmayı amaçlamışlardı.
    Uzun adıyla Şeyh Şucaaddin Abu’l Baka Baba İlyas Horasani, Anadolu’ya göçetmiş bir Türkmen şeyhi idi. Ama kaynakların hiçbiri Baba İlyas’ın Anadolu’ya gelmeden önceki yaşamından sözetmemektedir. Oğullarından birinin (Muhlis Paşa’nın) torunu Elvan Çelebi, kendisi hakkında yazmış olduğu Mekakıbname’de (Menakıbu’l Kudsiyye fi Menasıbi’l- Ünsiyye, Hazırlayanlar: İsmail E. Erünsal-A.Yaşar Ocak, İstanbul-1984), onun gelişi ve Anadolu’ya yerleşmesi üzerinde bazı ayrıntılar geçmektedir. Elvan Çelebi’ye göre, Dede Garkın’ın baş halifesi olarak Rum’a gelir ve Amasya’ya yerleşir. Sultan Alaaddin’in (1220-1237) onu ziyaret ettiği ve büyük kerametlerine tanık olduğu için kendisine Çat Zaviyesi’ni vakıf olarak verdiği anlatılır. Zaviye vakıfları, Sultan Alaaddin’in, Mogol baskısıyla Türkistan’dan, Horasan bölgesinden, İran-Irak-Suriye üzerinden Anadolu’ya giren ve Claud Cahen’nın “İkinci göçmen krizi” diye nitelendirdiği zorunlu göçer Türkmen gruplarını Uç’lara (sınırlara) yerleştirme ve teba’laştırma politikasının bir parçasıydı. Genellikle, sultan oluşunun ilk 5-6 yılları içerisinde bol vakıf arazisi dağıtmıştır iktidarını güçlendirmek için. Onun içindir ki, Menakıbnameler ve veli söylencelerinde Alaaddin’in adı sık geçer. Her tanınmış evliya türbesi çevresinde, Sultan Alaaddin’in, türbede yatan veli’yi ziyaret ettiği ve kerametlerini görerek ona mürid olduğu anlatılır.

    Yukarıda kısaca değindiğimiz Saint Quentinli Simon’un anlattığına göre, Baba İlyas’a Tanrı, çok perişan ve fakir bir köylü kılığında görünüp, ondan oğlunu kapan kurttan kurtarmasını istemiş. Baba bunu gerçekleştirince, köylü ona Tanrı olduğunu söyleyerek, karşılığında kendisine Sultanlık bağışlamış. Hemen harekete geçmesini istemiştir.

    Demek ki Baba İlyas, propagandasını, Tanrının insanları kurtarmak için gönderdiği peygamber olarak yapıyordu. Süryani Abu’l Farac, “Dünya Tarihi”nde “Baba, diyor, hakikaten Allahın peygamberi olduğunu söyleyerek, Muhammed’in yalancı olduğunu ve Peygamber olmadığını iddia ediyordu. Birçok Türkmenler ona inandılar…Bu adam ihtiyar İshak adındaki müridini Roma (Rum) diyarının hududu üzerindeki Hısn Mansur’a (Adıyaman çevresi) gönderdi ve onun burada halkı kendi peygamberliğine inanmaya davet etmesini istedi. ” ( Gregory Abu’l Farac, Abu’l Farac Tarihi II, İngilizceden çeviren: Ömer Riza Doğrul, 2.Baskı, Ankara-1987, s.539-540)

    Baba İlyas’ın “Peygamber olarak ortaya çıkma” eyleminden iki önemli nesnel olgu çıkarıyoruz: Tanrı-İnsan bütünlüğü ve Tanrının insan olarak görünüm alanına çıkması (epiphaneion), insanlaştırılması. Tanrıyı köylü kılığında tanımlama, köylü kitlesinin, yani halk çoğunluğunun yüceltilmesi, tanrılaştırılması olarak algılanmalıdır. Bu çoğunluk, yani halk herşeyin mutlak sahibidir, herşeyi yapmaya gücü yeter. Yönetim erki de onundur, o kullanır ancak. Biz, Tasavvuftaki “Enelhak (Tanrı benim)” inancının bir çeşitlemesi olan “El-Hakk-u Hüv-el Halk, v-el-Halk-u Hüv-el Hakk (Tanrı Halk’tır, Halk de Tanrıdır” söyleminin, bir veli tarafından uygulamaya konulması olarak görüyoruz. Bu bağlamda Halk’ı, Hakk’ın gölgesi ve örtüsü olarak yorumlayan tasavvufi görüşlere rağmen sonuç değişmiyor. “Halk Hakk’ın gölgesi ve örtüsüdür’ yorumu da, Ortodoks İslamın (Sünnilik) devlet ve iktidar anlayışına taban tabana zıttır ve Halk demokrasisi anlayışıdır. Çünkü Şeriat yönetiminde: mutlak iktidar Allahındır. Ancak yeryüzündeki gölgesi ve paygamberin vekili halifeye devretmiştir. Bütün müslümanlar Halife’nin teba’sıdır.”(İ.Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, İstanbul-1996, s.80-81) Demekki, Malik-i Mülk (mülkün, dünyanın sahibi), Hakk ile eşitlenen Halk’tır. İktidar doğrudan halkındır. Baba İlyas yorumladığımız inancıyla oluşturduğu siyasette, örnek aldığı Babek Hurremi’den daha ileridedir..

    Abu’l- Farac’ın, “Baba İlyas’ın Muhammed’in yalancı olduğu, peygamber olmadığını ileri sürdüğünü” yazması, Hristiyanlığınlı ortodoks mezheplerinin Muhammed hakkındaki düşünceleridir. Baba İlyas, Muhammed’e ne yalancı demiş ve ne de onu yadsımıştır. Böyle yapması, her inanç, din ve milliyetten (feodalların ezdiği) halk kitlelerini ayaklanmaya çağırma siyasetine aykırı düşerdi. Onun düşüncesi, Karmati lideri Abu Tahir Süleyman’ın bilinen en büyük eylemi olan 930 yılında Mekke’yi basarak, kutsal sayılan Cennetten geldiğine inanılan Hacer el-Esved (kara taş) yerinden söküp başkenti Al Ahsa’ya götürmesindeki inanç anlayışıyla ilişkilidir: Ortodoks İslam çağı ve Muhammed’in peygamberliği artık sona ermiştir. Her çağın halk ve insanlık önderi, o çağın hem imamı (velisi), hem peygamberidir. İnsanlığı bunlar kurtaracak, halkları ezen zalimleri ortadan kaldırarak; dünyayı insanca kardeşçe yaşanır ve ortakça-eşitçe yararlanılır duruma getirmek onların görevidir. İşte ikinci önemli sonuç ya da nesnel olgu budur: Baba Resullah, proto-Alevilerden Karmati’lerin inanç ve düşünceleri ve onların devamı olan Nizari İsmaililerin Alamut lideri Hasan Sabbah inanç anlayışıyla harekete geçmiştir
    Horasanlı Hacı Bektaş’ı Rum Erenlerine Baba İlyas mı göndermişti?

    Hacı Bektaş, Elbistan ovasında Dede Kargın’la görüşüp-halleşerek halifesi olmuştu. Ancak son araştırmalarımızda vardığımız sonuca göre, otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai’si olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın bir kaç yıllık gezi ve propaganda görevinin arkasından son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi ya da onu izleyen çevre değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir.

    Bu propaganda döneminde batıni dai’si Hacı Bektaş’ı, ya bizzat Baba İshak’ın kendisi Baba İlyas’a götürdü, ya da yanına adamlar katarak gönderdi. Vilayetname bunlardan açıkça sözetmiyor. Ancak Aşık Paşaoğlu (1481), Elvan Çelebi(1358-9), Ahmet Eflaki(1353) ve Mehmet Neşri(1492)’deki kısa bilgilerle ve Vilayetname (1480’li yıllarda) söylencelerindeki özü birleştirdiğimizde, gerçekler aydınlığa çıkıyor.
    “Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim.”diyen Aşık Paşaoğlu sürdürüyor: “Bu Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadoluya gelmeye heves ettiler…O zamanda Baba Ilyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur.(Baba İlyas’ın hikayesini elbette bilirdi. Onun beşinci kuşaktan torunuydu. Babası Şey Yahya’nın amcası Elvan Çelebi’nin yazmış olduğu soyunun tarihini bilmez mi? Ama Selçuklu’ya başkaldırmış bir kişinin torunlarından olduğunu hiç açık eder mi? Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, “bu çok hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba İlyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar. İ.K.) Hacı Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseriye geldiler..Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı Sivas’a çıktı. Oraya varınca eceli yetişti onu şehit ettiler…” (Aşık Paşaoğlu Tarihi, Haz. Atsız, 2. Basım, Ankara-1992, s.164-165)

    Hacı Bektaş Veli, Aşık Paşaoğlu’nun belirttiği gibi Baba İlyas ile görüştükten sonra, kardeşiyle birlikte önce Kırşehir’e, sonra Kayseri’ye gitti. Bize göre keyfince gitmedi; Baba İlyas Horasani tarafından, Rum erenlerine Peyik (elçi) hizmetiyle gönderildi. Nasıl mı? Vilayetname’nin söylencesel dilinden dinleyelim:

    “Hünkar Hacı Bektaş Veli Rum ülkesine yaklaşınca mana aleminden Rum erenlerine: ‘Selamlar sizin üzerinize olsun Rum’daki erenler ve kardeşler’ diye selam verdi. 57 bin Rum ereni sohbet meclisindeydi. Rum’un gözcüsü Karaca Ahmed’di.“Hünkar’ın selamı, Fatma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’da Seyyid Nureddin’in kızıydı; henüz evlenmemişti; sohbet meydanındaki erenlere yemek pişirmekteydi. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatma Bacı ayağa kalkıp, Hünkarı’n geldiği yöne dönerek elini göğsüne koydu ve üç kez ‘dedi selamını aldım’, yerine oturdu.“Meclistekiler: ‘Kimin selamını aldın?’ dediler. Fatma Bacı: ‘Rum ülkesine bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi; onun selamını aldım.’ dedi. Erenler: ‘Sözünü ettiğin er nereden geliyor?’ diye sordular. Fatma Bacı: ‘Kendisi Horasan erenlerindendir. Ama şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor…” (Vilayetname, Haz. A.Gölpınarlı, s.18; Haz.E. Korkmaz, s.37-38)

    Görüldüğü gibi burada (Kayseri ya da Eskişehir çevresinde), Karaca Ahmet’in gözcülüğü altında bir toplantı yapılmaktadır. İlkdönem Osmanlı tarihyazıcılarından Tarihçi Ali, Künh-ül Ahbar’da: “Ol tarihte Rum erenlerinin şöhretli kutbu Karaca Ahmed Sultan idi. Çağında elli yedibin müridi onun emrindeydi…Sivrihisar’da oturan Seyyid Nureddin adında bir zatın terbiyesinde seccade-nişindi…” diye yazmaktadır. Şakaayik’ te ise Horasan’da bir şahın oğlu olduğu ve cezbeye kapılarak Rum ülkesine geldiği belirtilir.(Doç.Dr. Bedri Noyan, Alevilik Bektaşilik Nedir?, 2.baskı, Ankara-1987, s.510-511; Mehmet Şimşek, Hıdır Abdal Sultan Ocağı, İstanbul-1991, s.68)

    Bu toplantıda elli yedi bin er ya da mürid biraraya gelmiş olabilir miydi? Yoksa bu sayıyı oluşturan aşiret ve oymakların temsilcileri, yani dedeleri, önderleri mi bulunmaktaydı? Bu büyükler kendi kabileleri soydaşları adına konuşup tartışıp karar alıyorlardı belki. Karaca Ahmet Sultan Gaziyan-ı Rum’ un baş erlerinden biri olacaktı daha sonra. Toplantıda Seyyid Nuredddin’in kızı Fatma Bacı’nın görevli bulunduğu görülmektedir. Bu Fatma Bacı’nın daha sonra Alevi-Bektaşi literatüründe Hatun Ana, Fatma Nuriye, Kutlu Melek, Kadıncık Ana diye anılacağını ve Bacıyan-ı Rum’ un baş bacılarından olacağını biliyoruz. (Aşık Paşaoğlu, agy. S.165)

    Yeniden Erenler meclisine dönüp, girişteki sözümüzü genişleterek yineleyelim: Hacı Bektaş’ın Rum’daki erenlerini ziyarete gelişinin amacı; Karaca Ahmed Sultan’ın 57 bin müridiyle, yani kendisine candan bağlı 57 bin kişilik gücüyle, Baba Resul’un Suriye ve Anadolu’da her kavimden, her dinden edinmiş olduğu 72 bin müridini, yani bu denli insan gücünü birleştirmenin yollarını aramaktı. Bize göre, Kırşehir, Kayseri, Sivrihisar-Eskişehir gibi Rum’un batısındaki kentlerin çevresindeki Türkmen yığınlarının önderleri, başkaldırı arifesinde kendileriyle birleşmesinin tezelden sağlanması gerekiyordu. Genç bilge ve ermiş, yedinci İmam Musa Kazım’dan inme Horasanlı batıni dai’si Hacı Bektaş aracılığıyla birleşmeye çağrılıyorlardı.

    Bu büyük toplantının, Baba İlyas’tan daha önce gelen bir haber üzerine yapılmış olması da olasıdır. Urfa-Samsat, Adıyaman, Maraş ve Malatya’dan Amasya’ya Tokat’ a uzanan bölgelerdeki kaynaşma ve gelişmelerden de habersiz olamazlardı.

    Hacı Bektaş Veli kuşkusuz, Vilayetname’de anlatıldığı gibi buraya ne güvercin donunda ve ne de tek başına gelmiş bulunuyordu. Olasıyla Baba İlyas’ın yanına kattığı bir bölük insanla birlikteydi. Ancak toplantının gözcüleri onları görüp, yukarıda açıkladığımız üzere gerekli yerleri bilgilendirmişlerdi. Ancak söylencesel anlatımla dışavurulanlar, gelenlerin hiç de dostça karşılanmadıklarını gösteriyor. Bu gelenlere, çıkarcı bir yaklaşımla karşı koyanlar vardır :
    “Ne yapmalı ki Rum ülkesine girmesin? Girerse ülkeyi elimizden alır. Herkesi kendisine bağlar; artık bize ekmek kalmaz. Kanat gerip yolu tutalım.” diyorlardı.

    Erenler toplantısında Fatma Bacı, onun Beytullah, yani Allahın evi olarak nitelenen Kabe’den geldiğini açıklıyordu. Bu Mekke’deki İslam Kabesi değildi; Baba İlyas’ın Amasya’daki dergahıydı Beytullah, yani şimdi bağlı bulunduğu Pirinin kapısıydı. Alevi inancında Kabe insan gönlüdür, insandır; bir talip pirini, mürşidini evinde ziyaret etse, Hac yerine geçer.

    Kaynakların hemen hepsinin Karaca Ahmet Sultan’ın “Horasan şahlarından birinin oğlu olduğunu” söylemesi, onun gerçekten Bektaş’ın yaşlarında ve bir bey oğlu olduğunu gösterebilir. Belki de Horasan’dan tanışıklıkları vardı. Rum’un batısı Karaca Ahmet’ten soruluyordu ve aynı zamanda bir hekimdi. Kendisine bağlı elli yedi bin müridiyle çok büyük bir güçtü. Rakip bir önder tehlikesi her an varolabilirdi. Horasanlı Hacı Bektaş bu sırada devreye sokulmuştu.

    Hacı Bektaş, Karaca Ahmet Sultan’ın kişiliğinde bilgi, görgü, inanç ve ikna gücüyle elli yedi bin Rumlu Erenler topluluğunu kendisine bağlamış ve peşinden çekip götürmüştür. Zaten Karaca Ahmet’in, Orhan dönemine dek yaşadığı ve Babailerden olduğunda Osmanlı tarih yazıcıları hemfikirdirler
    Babai Siyasetinin Yükselişi ve Ayaklanma Hazırlığı

    Köylü Tanrıdan(!) aldığı buyruk üzerine Baba Resul harekete geçmişti. Ünü yayıldıkça yayılıyordu. Baba İlyas’ın peygamberliği ve ahir zaman kurtarıcılığının kanıtları olarak ermişliği, gayptan (bilinmezlikten) haber verişi, inziva halinde tanrıyla ve meleklerle söyleşisi üzerinde bir dizi öyküler Kızılırmak kıvrımından Fırat havzasına ulaşmıştı. Halk akın akın dergahını ziyarete gelmeye ve dertlerine sıkıntılarına ondan derman aramaya başlamışlardı…

    Baba propagandasını, başlangıçta, yetiştirdiği ve kendisine candan bağlı halifeleri ve güvendiği müritleri aracılığıyla, heterodoks İslam (Alevi) inançlı göçebe ve yerleşik köylüler arasında yaptırıyordu. Önce onlara inançlarına uygun düşen zamanın kurtarıcı Mehdisi olduğuna, peygamberliğine inandırması ve güvenlerini alması gerekiyordu.

    A.Yaşar Ocak’a göre Babai propagandacıları şu iki bölgede çalışıyorlardı:
    1)Baba İlyas’ın zaviyesinin bulunduğu Amasya, Tokat, Çorum, Sivas ve köyleri
    2)Güneydoğu Anadolu’da Marş, Kefersud, Malatya, Elbistan ve çevresi. Bu ikinci bölge Ağaçeri, Döger ve Bayad Türkmen yerleşim alanlarıydı. Bölgede dinsel inançlar çok çeşitlilik ve karmaşıklık gösteriyordu. Buradaki bir üçüncü öge, Selçuklu ordusundan büyük darbeler yemiş ve dağıtılmış olan Harezmi’lerdi. Bunlar Selçuklu Eyyubi sınır bölgesinde hareket halindeydiler. Yol kesip soygunlar yapıyor ve sürekli düzen bozan saldırılarda bulunuyorlardı. Baba İlyas onları da memnuniyetsizliklerinden yararlanıp, yanına çekmek için Harran ve Ruha’ya (Urfa) elçiler gönderdi. Bu bölgelerin tümü Baba İshak’ın yetkin ellerine verilmişti (A.Yaşar Ocak, La Révolte de Baba Resul ou La Formation de l’Hétérodoxie Musulmane en Anatolie auXIIIe Siecle, Ankara-1989, s.62-63)

    Elvan Çelebi, babasının dedesi Baba İlyas Horasani’yi devlete başkaldırmış biri olarak göstermemek ve onu temize çıkarmak için tüm kabahatları yüklediği Baba İshak’ı, ‘İshak-ı Şami ’ diye anmaktadır. Bu onun Şamlı olduğunu göstereceği gibi, Şambayadı Türkmenlerinden olduğunu da belirleyebilir. Ayaklanmayı anlatmaya geçmeden önce, burada Baba İshak’ın İsmaililerle ilişkisi konusuna kısaca eğilmek istiyoruz. Hüseyin Hüsameddin’in kaynak göstermeden, Baba İshak’ın Baba İlyas’a mürit olmadan önce İran’da Hand Alaaddin İbn Muhammed adında bir İsmaili şefinin yanında eğitilip, yetiştirildiğini ileri sürmesi pek dikkate alınmamaktadır. (A.Yaşar Ocak, agy. s.63)

    Bize göre, kaynak göstermemiş olsa da yazarın böyle bir duyumu yazmış olması önemlidir. Olasıdır ki eski bir kaynakta görmüştür. Biz böyle bir organik ilişkinin doğru ve varolduğunu düşünüyoruz. Hatta, bizzat Baba Resullah’ın (Baba İlyas) kendisi ve şeyhi Dede Garkın’ın yolağını sürdürdüğü Abul Vefa’nın, Irak’tan Azerbaycan-Daylem’e ulaşan bölgelerde tanınan bir Fatımi İsmaili Dai’si olduğu İsmaili kaynaklarında yazılıdır. Baba İshak’ın İsmaili merkezi Alamut’a gönderilmiş ve orada yetişmiş olması çok doğaldır. Ayrıca Hüseyin Hüsameddin’in sözünü ettiği Alaaddin Muhammed, herhangi bir İsmaili şefi değil, tam 34 yıl Alamut Nizari İsmailileri devletini yönetmekte olan büyük İsmaili imamıdır. 1221’den beri başında bulunduğu Alamut (sosyalistik) federatif devleti, Suriye, Irak, Azerbaycan, Horasan-İran’da bulunan yüzlerce kaleleriyle (dar-ul Hicra) –ki sadece İran’da 360 kalesi olduğu biliniyor-, ekonomik ve askeri yönden en güçlü dönemini yaşıyordu. Dahası, Selçuklu Sultanlarının Alamut’a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücü değil midir?:
    “1227 yılında ise Suriye baş dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a elçisini gönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut’a her yıl düzenli gönderilen 2000 Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III (1221-1255)danıştı. Alamut İmamı, Suriye şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi.” (Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340’dan aktaran Farhad Daftary, agy. s.420)

    Kısacası Hacı Bektaş’ın da başından beri içinde ve stratejik katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak’ın yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Baba İlyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge baş dai’si olması bile çok mümkündür. Dolayısıyla Alamut’tan ve oraya bağlı Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da çok doğaldır.

    Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, Baba İlyas hareketinin teorik temeli, zaten Aleviliğin siyasetlerinden – ya da türevlerinden- olan Babek-Karmati-İsmaili öğretileri üzerinde kurulmuştur. Kuramsal olarak “Mazdek komünizmi” ile ilişkilidir. Bu bile gösteriyor ki, Horasan’dan geldiği bilinen gerek Baba İlyas Horasani’nin ve gerekse onu görmeye gelen Hacı Bektaş Horasani’nin Nizari İsmaili toplulukları ve Alamut devletiyle ilişkilerinin varlığı sugötürmez doğruluktadır. Şimdilik sadece değindiğimiz bu konuyu, Nizari İsmaililer üzerinde araştırmalarımızda ayrıntılamaya çalışacağız.

    1230’lu yılların ortalarında ayaklanmanın hazırlık dönemi tamamlanmış ve sonlarına doğru Baba İshak Güneydoğu Anadolu’da propaganda eylemlerine yoğunlaşmış olmalıydı. Çok büyük olasılıkla İsmaili fedailerinden yardımcıları da bulunmaktaydı bu propaganda eylemlerinde. Ayrıca Besni, Adıyaman çevresine 70-80 yıl önce Karmati gruplarının gelmiş oldukları ve yerleşip buralarda kaldıklarını da gözönünde tutmak gerekir.

    Kuzeydeki Çepni, Karaman, güneydoğudaki Ağaçeri, Döger, Bayad Türkmenleri kadar, Sünni Türk ve Kürt boyları ve Hristiyan gruplar arasında da propaganda yapılıyordu. Elvan Çelebi’ye göre Baba İlyas, Baba İshak’a kendi adına propaganda yapmak ve otoritesi altına çekmek için destur vermişti. Kendisini temsil eden simgesi ise Baba İshak’ın başına giyirmiş olduğu kızıl börküydü. Böylelikle halka güven sağlıyordu. Propaganda çok bilinçli bir biçimde üç yönde sürdürülüyordu:
    1) Baba İlyas’ın Peygamber ve kurtarıcılığı altında Kıyam’a durma (ayaklanma); dünyanın sonunu getiren kötüler ve zalimleri yokedip, yeniden yaratarak devr-i daimi (dönüşümü) sağlamak canı ve malı bu uğurda harcanacak (Alevi inançlı halklara).
    2) Sultan Gıyaseddin Keyhusrev, Sünni müslüman olarak Muhammed’in şeriatın koşullarını yerine getirmemekte, içki ve işret sofralarında eğlenmekten başka bir iş yapmamaktadır, dinden çıkmıştır (Sünni inançlı halklara).
    3) Beylerin elinden alınacak topraklar, hayvan sürüleri ve elde edilecek diğer bütün ganimetler, ayaklanmaya katılan kim olursa olsun, ayırım yapılmaksızın eşit paylaştırılacaktır (Gayrimüslim halklara).
    Ayrıca insanların bireysel dertlerine çareler buluyor, hekim gibi hastaları iyileştiriyor, hakim gibi davalara bakıp aralarını düzeltiyordu. Böylece Baba İshak ezilen baskı gören her din ve inançtan, milliyetten insanlara güven vererek akıl ve bilincini harekete geçirmiş oldu. Baba İlyas için çevresinde kadınlı erkekli çok sayıda insan topladı. Konar göçer Türkmenler sürülerini, diğerleri ellerinde neleri varsa satıp silah alıyorlardı. Baba Resul’dan haber geldiğinde ayaklanma başladı. Baba İshak’ın dışında, Vilayetname’deki bazı keramet söylencelerinin yorumundan dahi Hacı Bektaş Horasani’nin ayaklanmaya katıldığını ve hatta onun katılımından sonra hareketin batıya doğru genişlediği ve hazırlıkların hızla doruk noktasına ulaştığını sonucu çıkartabiliyoruz.
    Ayaklanma Süreci ve Yapılan Savaşların Seyri

    Baba İlyas’ın ününün yayılması, halifeleri ve müritlerinin onun adına yaptıkları propagandalar, Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhusrev II’ye ulaştrılır. Elvan Çelebi’nin anlattığına göre Çat’ta kadılık yapan va Baba İlyas’ı çekemeyen Köre Kadı tarafından ihbar edilmiştir. Anlatılan öyküde Köre Kadı, Baba Resul’un, Ali’nin Düldül’üne eş olarak değerlendirilen Boz atını ister. Atı alamayan Kadı Sultan’a durumu bildirir. Sözde Baba İlyas’a iftira attığı için, Sultan da Haraşna (Amasya) kalesine ordusunu sefere çıkarır.

    Gerçekte, ayaklanma hazırlıkları, hareketin başı öğrenilmiş. Başlamadan bitirmek için kurnazca bir ‘yılanı baştan ezme’ taktiği uygulanma yoluna gidilmiştir. Anlaşılıyor ki, çok bilinçli yapılmakta olan propaganda ve hazırlık aşaması henüz sona ermemiş, ayaklanma hareketi Baba Resul’un istediği biçimde olgunlaşmamıştı. Elvan Çelebi’nin dizelerinde Sultan Gıyaseddin’in niyet ve buyrukları şöyle yansıtılıyor :
    “ …Didi ol Kör herze vü hezeyan
    486 .Şöyle kim fitne kıldı Sultanı
    Sultan aydur beglerim kanı

    1. Hazır olur kamu gelür yir öper
      Aydur iy beglerüm gerek ki sefer
    2. Kılasuz düşmenüm belirdü tiz
      Anı kırmaga eylemen temyiz
    3. Tahtuma tacuma nazar kılmış
      Kendüyi hem Resul-i Hak bilmiş…
    4. Tacumı tahtumı diler kim ala
      Yani ben olmıyam Melik ol ola…
    5. Nişe ol kasd-ı taht u baht kıla
      Yani benden diler bu mülki ala
    6. Varun eyle bunları garet idün
      Şöyle kim var durur hasaret idün
    7. Bunlara kimse mani olmasun
      Öyle varun kim nesne bilmesün
    8. Eyle kim cadula imiş bunlar
      Bilse sizi kırar imiş bunlar
    9. Çün vasiyyet bu sureti dutdı
      Begler ü leşker-i ahuru gitdi” (E.Çelebi, Menakıbu’l Kudsiyye… s.42-44)

    Görüldüğü gibi Selçuklu Sultanı Baba İlyas’ın Peygamberliğini ilan ettiğini öğrenmiş. Tacını, tahtını yitireceği ve mülkünden olacağı endişesi içerisinde beylerini toplayıp, kimseye duyurmadan sessiz sedasız zaviyesine baskın yapıp, Baba İlyas ve çevresindekilerini yoketmelerini (hasaret idün, diye) buyuruyor. Beyleri ve bir süvari birliğini (leşker-i ahuru) Amasya’ya gönderiyor.

    Bunu haber alan Baba İlyas seksen yandaşıyla zaviyeyi terkedip Haraşna kalesine sığındı ve orada gizlenerek savunma hazırlığına girişti. Öbür yandan bir yolunu bulup Kefersud’da isyan hazırlıklarını sürdüren Baba İshak’a haberci çıkarmıştı.
    Baba İshak Selçuklu Ordularını Peşpeşe Yeniyor

    Haberi alan Baba İshak ayaklandırdığı güçlerin başına geçerek Kefersud’dan hareket etti. Hısn-i Mansur (Adıyaman), Gerger ve Kahta üzerinden ilerlemeye başladı. Kadın erkek, genç yaşlı eli silah tutan herkes savaşa katılmış, onun peşinden Baba Resul’u görmeye gidiyolardı. İbn Bibi’nin tanımlamasına göre, büyük çoğunluğu “Siyah libaslı, kızıl börklü ve ayağı çarıklı Türkmenlerdi” bunlar ve heterodoks islam (Alevi) inançlıydılar. Yolun üzerinde bulunan yerleşim alanlarını yakıp yıkarak, talan ederek ve Baba İlyas’ın peygamberliğini kabul edip kendilerine katılmayanları öldürerek ilerliyorlardı. İlerledikçe sayıları da artıyordu. Malatya valisi Muzafferuddin Alişir Selçuklu ve Hristiyan paralı askerlerden bir orduyla Baba İshak’ı karşıladı. Yapılan meydan savaşında yenildi ve tüm ağırlığını bırakarak Malatya’ya geri çekilmek zorunda kaldı. Kürt ve Germiyanlardan oluşturduğu ikinci bir orduyla Elbistan ovasında saldırdıysa da, Baba İshak’ın yeni katılımlarla güçlenmiş ordusu tarafından bozguna uğratıldı.

    Amasya’ya doğru, karşıkoyanları öldürerek, engellenemez biçimde ilerliyorlardı. Sivas’ı alıp İğdişbaşı Hurremşahı ve diğer beyleri de öldürdüler. Babailerin bu başarısı karşısında bölgenin gayrimemnun halkları da onlara katıldı. Sivas çevresinde yaşayan Karamanlı ve Canik ve Sinop çevresinde konar-göçer yaşayan Çepni Türkmenleri de onlara katıldılar. Talanlardan ve ganimetten pay almak isteyen işsiz güçsüz, yoksul gruplar, herkes katılıyorlardı. Babailer Tokat’ı aldıktan sonra Amasya bölgesine girdiler.

    Bu sırada Sultan Gıyaseddin Keyhusrev II korkusundan başkent Konya’yı terkedip Kubadabad’a çekildi. Hacı Mubarızüddin Armağanşah kumandasında büyük bir ordu Amasya’ya gönderilmiş bulunuyordu. Bu ordu Amasya kalesinde savunma durumunda olan Baba Resul’u tuzağa düşürerek savunma gücünü kırdı. Simon de Saint Quentine’nin anlattığına göre çok kanlı çarpışmalar oldu. Selçuklu ordusunun silahlarıyla yaralanmıyacaklarına inandırılmış müritleri yakınlarını kaybettikçe Baba İlyas’a sormaya başlamışlardı. O da Tanrıya: “Tanrım ne yapıyorsun, uyuyor musun sen? Hani bana söz vermiştin!”diye sitemde bulunuyordu. Armağanşah bu kuşatmada Baba İlyas’ı yakalatıp Amasya kalesine astırır. Ayrıca savaş meydanında mızrakla ya da boğularak öldürüldüğüne dair farklı görüşler vardır. Elvan Çelebi ise, yakalanıp hapse atıldığı ve kırk gün sonra Boz at duvarı yararak onu kurtarıp göğe uçurduğunu anlatmaktadır.

    Baba İshak’ın kumandası altında Babai kuvvetleri Tokat’tan Amasya’ya ulaştıklarında Baba Resul’un kalede sallanan cesediyle karşılaşınca çılgına dönmüşlerdi. Aylardır onu görmek, ona ulaşmak için yatağını yakıp yıkan, silip süpüren bir sel gibi Amasya’ya akmışlardı. “Baba Resulallah! Baba Resulallah!”diye bağırarak saldırıp Armağanşah’ın ordusunu darmadağın ettiler ve kendisini yakalayıp öldürdüler. Arkasından artık Konya’nın yolunu tutmuş bulunuyorlardı

    Gıyaseddin Keyhusrev bu büyük yenilginin ardından, Erzurum’daki sınır boyu kuvvetlerini, Emir Necmeddin kumandasında Babailerin üzerine sevketti. Altı gün içinde Sivas’a ulaşan bu ordu Türk, Gürcü, Kürt ve Frank askerlerinden oluşturulmuştu. Sivas’tan Kayseri’ye, oradan da Kırşehir’e geçen Selçuklu ordusu Babaileri beklemeye başladı.

    Babai kuvvetleri, Baba İshak’ın başkumandanlığında Kayser’iye yaklaştıklarında, Ziyaret adı verilen yerde Selçuklu ordusuyla yaptığı kısa bir çatışmayı da kazandıktan sonra Kırşehir’e doğru ilerlemeyi sürdürdüler. Elvan Çelebi Kırşehir yakınlarında Kendek civarında kısa bir çarpışmadan daha sözetmektedir.(1993. Bir yine lu’b nice vakidir/Şol ki Kendek’te ceng-i sultani) Ancak her nedense A.Yaşar Ocak bunu görmezlikten gelmiştir. Bu bölümde Babai şeflerinin, bir toplantı yaptıklarını ve başından beri hareketin içinde olan Hacı Bektaş’ı sonu yaklaşmış ayaklanmanın dışına çıkarma kararı aldıklarını görüyoruz. Bizzat Babai “askerlerin yiğit başkumandanı” Hacı Bektaş’a bu kararı bildirerek, onun Kendek’e çıkıp Bereket Hacı’yı ziyaret etmesi, (2011. Server-i leşkeran ol şehbaz/Hacı Bektaş diyu gelir avaz, 2012. Kendek’e çık seni selamet bil/Bereket Hacı’yı ziyaret kıl) yani onun yanına gitmesini istemiştir.

    Babailer Kendek’ten sonra Malya ovasına ulaşmışlardı. Bütün ağırlıklarını, sürülerini, kadın ve çocuklarını bu düzlükte biraraya topladılar. Malya ovasına gelmiş olan Selçuklu ordusunun başkumandanı Emir Necmeddin, yardımcıları Behramşah Candar, Gürcü Zahiruddin Şir idi. Bin kişilik 3000 altına kiralanmış zırhlı Frank şövalyelerinin başında ise Ferdehala (ya da Frederic) bulunuyordu.

    Sonunda Selçuklu feodal sultanlığının, bütün güçlerini seferber ettiği koskoca ordusuyla (12 bin ile 60 bin arasında rakam verilmektedir), Babai halk güçleri ( 3 bin ile 6 bin arası rakamlar verilmektedir) 1240 yılının Kasım ayı başlarında Malya ovasında karşıkarşıya gelmişlerdi. Simon de Saint Quentin’in verdiği bilgiye göre Babai halk güçleri, iki ay içerisinde inançları uğruna hayatlarını hiçe sayarak, Selçuklu feodal kuvvetlerine karşı tam 12 meydan savaşı kazanmış bulunuyordu. Bu nedenledir ki, Selçuklu askerleri Babai güçlerinin, Türkmenlerin savaşçı şiddetinden (de la violence belliqueuse des Turcomans) korktukları kadar, aralarında yayılmış olan Baba Resul’un mucizelerinden de çekiniyorlardı; Babailerin kılıç kesmez, ok işlemez olduklarına inanmaya başlamışlardı. Onlardan 4 veya 10 kat daha fazla olmalarına rağmen saldırıya geçmeye cesaret edemediklerini söylemektedir bütün kaynaklar. (A.Yaşar Ocak, La Révolt De Baba Resul… s.71-72)

    Burada, büyük Babai önderi İshak’ın aralarına casuslarını sokup, onları yanlarına çekme propagandası rahatlıkla sezilebilir. Belki bir süre daha geçseydi askerlerin, silahlarını feodallere çevirmesi bile olasıydı. İşte bunun zamanında farkına varan beyler, bin kişilik, belki daha fazla olan parayla tutulmuş zırhlı frank şövalyelerini öne sürdüler. Babailer, okları ve kılıçlarının etkili olamadığı demir donlu askerler karşısında şaşkınlık içerisinde geri çekilmeye başlamışlardı. Daha ilk saldırıda Babai halk güçlerinin kayıp vererek bozgun yaşamaları yüzünden, Selçuklu askerleri arasındaki Babai propagandası kırılmış ve koca ordu kumandanlarının emirlerine uyarak savaşa giriştiler. Yapılan bu çok kanlı savaşta, İbn Bibi’ye göre 4 bin Babai öldürüldü. Malya ovası “Kızıl börklü, siyah libaslı ve ayağı çarıklı Türkmenlerin” kanıyla kızıla kesti. Savaş meydanında sağ kalan kadınlar ve çocuklar savaş tutsakları olarak galipler tarafından paylaşıldı, satıldılar. Savaş sonrası beş yıl boyunca koğuşturmalar sürdü, zindanlar Babailerle dolduruldu. Ayna Dövle gibi yakalanıp da Babailiğini yadsımayanların derileri yüzülüp, tulum çıkarılarak saman basıldı. Bu dönem içerisinde Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) örgütünün yardım ve düzenlemeleriyle gizlenerek sağ kalmış olan Baba İlyas halifeleri, Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş Veli’nin çevresinde toplandılar.

    Babaannemin Yunus’u

    0

    Tuğrul Asi Balkar
    Babaannemin Yunus’u
    Evveli varmış yokmuş. Gün varmış gece yokmuş,gece varmış gün yokmuş, ay varmış güneş yokmuş, güneş varmış ay yokmuş, kim nerede bilinmez, iz nerede bilinir. Söz nerede bilinmez, öz nerede bilinir. Doğruyu soysan yalanı, yalanı soysan doğrusu kalır. Dereyi geçsen dağ vardır, dağı aşsan dar vardır, hikâyesi bol olanın çözgüsü gücük kalır. Lakin, gönül kalmasın yeter. Onarsam yazık, dikersem kazak olur, çıngar çıkaran haylaza bi güzel azar olur. Yunus diye erenin eskilerden bir vakit ata ninemden dinlediğim hikâyesi bu. Yalanım varsa ondan miras, doğrusu varsa size miras, kıssası dinleyene miras.
    Günün geceye gecenin güne kavuşup durduğu zamanların birinde, eski çok eski günlerin birinde, Anadolu’nun sinesindeki köylerin birinde, ekin süren, davar güden kendi halinde bir köylü olan Yunus, bir kıtlık yılında -eskiden kıtlıksız, kıransız, kıyımsız yıl mı geçermiş- tohumluk buğday istemek üzere, ödünç öküz koştuğu kağnısıyla, yedi gün yedi gece yol aşıp, yanına yamacına varanların gönlünden ambarından çokça nasip aldığı Hacıbektaş Veli’ nin dergahına varmış. Hacıbektaş bir koca veli. Ne de olsa varacağı yer, koca velinin dergahı, boş gitmek olmaz, armağan götürmek, gönül sunmak gerek. Yok olunca varsıllık, tabiatın kucağından bir koku bir tad olsun, oh olsun safa olsun, dost damağına bal olsun diyerek, eli de boş gitmemek için, dağdan bir torba dolusu alıç toplayıp götürmüş. Geldiğini ve geliş nedenini kendisine bildirdiklerinde Hacıbektaş, adamları aracılığı ile, sordurmuş:
    “Ne verelim Yunus cana, buğday mı, nefes mi?”
    Yunus’ un yanıtı şu olmuş:
    “Ne yapayım nefesi? çoluk çocuk açız,bana buğday gerek.”
    Hacıbektaş:
    “Deyün, gerekse buğday verelim. Amma,nefes gerekse, getirdiğin alıçın her danesine bir nefes verelim.”
    Duyurmuşlar bu sözü Yunus’ a.
    Yunus yine:
    “Nefes neme gerek!” demiş.
    Hünkar koca veli bu kez de:
    “Gerekse buğday verelim. Amma, nefes gerekse, getirdiğin alıçın çekirdeği başına on nefes verelim.”
    Yunus bu söze karşı da dayatmış, diretmiş. Köylüsünün durumunu, çoluk çocuğu olduğunu, nefesin onların karnını doyurmayacağını söylemiş.
    “Nidem, neyleyim ben nefesi? Bağışlarlarsa bana buğday versinler, karnımın acısı canımın acısıdır.” demiş.
    Koca velinin emriyle Yunus’ un öküzünün götürebileceği kadar buğday yüklemişler. Yunus helalleşip yola koyulmuş. Köyden biraz uzaklaşınca, yokuş başında aklı başına gelmiş.
    “Eyvah ki eyvah, ne olmayacak iş ettim ben. Nasib sundular bana kabul etmedim. Hem de alıçın her çekirdeği başına on nefes sundu da koca veli, nasibin yüksündüm de bir güzel kabullenmedim. Buğdaydır boğaza yüktür, gün gelir tükenir, yersin çıkar can tüketir. Nefes ölünceye dek tükenmez ki. Geri dönüp eşiğine varayım erenlerin. Belki verirler bana himmet ettikleri nasibi.”
    Diyerek dönüp dergaha gelmiş. Öküzüne yüklediği buğdayı indirivermiş.
    “Erenler bana himmet ettikleri nasibi versinler.” demiş.
    Dervişler bu hali koca veliye bildirivermişler. Hacıbektaş koca veli buyurmuşlar ki:
    “Bundan öte bundan beri, artık bu iş burada olmaz. Yunus canın kilidin anahtarını biz Tapduk Emre deyü anılır erenler pirine verdik. Varsın gitsin, nasibi ondadır, nasibin Tapduk’tan alsın.”
    Yunus yeniden yola düşüp köyüne gelmiş, köylüsüyle helalleşip araya taraya, güç bela Tapduğu bulmuş. Hünkar koca velinin selamını deyivermiş. Tapduk Emre:
    “Olan biteni biliyoruz. Safa geldin, kadem getirdin. Hizmet et, çok çabala, nasibin al!” demiş.
    Yunus kırk yıl aşrı Tapduğa canla başla hizmet etmiş. Diğer dervişler gibi dağdan odun getiriyor, dergaha su taşıyor, ocağı yakıyormuş. Zaman geliyor rahlede diz çöküyor, kitap, kuran öğreniyor, yazmaz eli yazar oluyor, tutuk dili beliğini çözüyor. Dağdan en çok odun taşıyan Yunus. Dağdan sırtında dergaha odun taşıya taşıya sırtı kabarıyor, hatta yaralar açılıyor. Fakat kimselere bir şey söylemiyor. Tapduk da Yunus’ un çalışkanlığını, çabasını görüyor ve çok seviyormuş onu. Bu hal öteki dervişleri kıskandırıyormuş. Tapduğun kızını seviyor da ondan bu kadar aşırı hizmet ediyor, gibi sözler işkil işkil söylenmeğe başlamış. Yunus’ ta böyle art düşünce ne gezer. Şeyhi de biliyormuş bunu. Bir gün Yunus dergaha yine odun getirmiş. Tapduk sormuş:
    “Ne düzgün odunlar bunlar Yunus. Dağda eğri odun yok mu?”
    “Var amma eşiğinizden içeri eğrüsü girmez. Bu eşiğe eğrüsü yaraşmaz.”
    Soru da karşılığı da aslında, söze düşen, gönül üzen o yersiz düşünce ve dedikodulara karşı.
    Tapduk, Yunus’ un doğruluğunu biliyor da ondan kuşku duymuyormuş. Bu gerçeği pekiştirmek için Yunus’ u konuşturmuş. Günün birinde, derviş kardeşler yalancı çıkmasın diye tutmuş kızını Yunus’ a vermiş. Tapduğun kızı bilgili, iyi yetişmiş bir kız. Ulu mertebelere ulaşmış. Denir ki, o Kuran okurken ırmakların akışı, kuşların ötüşü, geyiklerin sekişi durur, esen yelin uğultusu diner, dinlerlermiş. Yunus:
    “Bu nimete layık değilim ben.”


    Diye ömrü boyunca, dergahta kaldığınca kıza dokunmamış, el sürmemiş, ilişmemiş.
    Bir gün dağda hazırladığı odunları sarmaya elindeki kıldan örük urgan yetişmiyor. Beneksiz gözü kör kara yılanlar gelip birbirine düğümleniyor, boylu boyunca urgan gibi uzanıyorlar. Yunus onlarla odunları sarıp sırtlıyor ve Tapduğun dergahına getiriyor. Odunları yere bırakınca beneksiz gözü kör kara yılanlar çözülüyor, gözden yitip gidiyorlar. Durumu, diğer dervişleri Tapduğa yetiştiriyorlar. Şeyhi soruyor:
    “Yunus,bu ne haldir?”
    “Canların büktüğü urgan kısa gelmiştir şeyhim, tabiatın nasibinle yüklendik de geldik.”
    “Bir kötülüğü dokunmaz mı? Zararı olmazlar mı?”
    “Urganı kısa bükenlere mi?”
    “Dergahın odununu sırtlayanlara da.”
    “Nasibi Tapdukda tapulu olanlara bir kötülüğü, zararları yoktur onların. Hem kötülük yapmak için göz gerek, söz gerek, beneksizlerin gözü görmez, dili işlemez şeyhim.”
    “Yunus bu toprağın sana nasibidir. Bunu bil ve sakla e mi!”
    Yunus, suyu, kimi gün dergahın avlusundaki kuyudan bakraçla, kuyudan sular çekilince de, kimi gün dere boyundan su evleğinden kırbalarla yüklenip yüklenip getiriyormuş. Konuklar arttıkça suya gerek de artıyormuş haliyle. Yine bir yaz günü konuklar gelmiş. Avludaki kuyunun sularının çekildiği, derelerin kuruduğu bir zaman. Yunus dere boyuna evleğe varmış. Dere cılız bir halde akıyor, evlekteki suysa cansızmış. Doldursa yarısı su, çoğusu çamur batak. Yunus kırbaları evleğin kıyısına bırakmış. Çar naçar su dilemiş dergaha. Sağ elini evleğin içine ulaşan ağacın toprakla su arasına bitişen köklerinden birine değdirmiş. Ağaç bir hoş olmuş da tubalayın canlanmış. Şırlamaya, şırıldamaya başlamış birden. Yunus şaşayazmış ama kırbaları da doldurmuş, götürmüş. Dergahtan biri onu izlermiş ve olan biteni görmüşmüş. Durumu hemen şeyhe duyurmuş. Konuklar gidince, şeyhi Yunus’u çağırtmış:
    “Kırbaları nasıl doldurdun Yunus?”
    “Şeyhim, bilirsin kuyunun suyu çekildi, evlekte de su cansızdı. Yanıdüzünde bir ağaç vardı. El sürdüm, su şorladı, doldurdum da geldim.”
    “Sanki kevserdi.”
    “Bilmem ki.”
    “Yunus, bu sana suyun nasibidir. Sakla Yunus.”
    Gece olunca, tekkede ocak başında konuklarla oturup söyleşirlerken, Tapduk sözü Yunus’ a vermiş. Yunus:
    “Şeyhim,çalaba tapınma ne gerek? Bütün tapınmalar beşer içindir. Cümle mahlukat fıtratınca tapınadurur. Beşer olan özünü bilmeden, özü sözü bir olmadan tapınadursa yararı kime ne? Kinle namaza dursa çalabın toprağı küser. Koğu ile oruca dursa canın susuzluğu utanayaza. Gönül kabesini her daim tavaf etmeden, onca yolu aşıp dört duvarın etrafında dönmenin nesi ola?”
    Bu sözler, Tapduğu da konukları da etkilemiş. Sıra nefes söylemeye gelmiş. Tapduk bu kez, sözü Yunus’la adı aynı sanı farklı dervişe vermiş. Ancak, o gece, bu derviş Yunus’ un sanki dili tutulmuş, hiçbir söz hiçbir nefes diyememiş. Bunun üzerine Tapduk, Yunus Emre’ ye dönmüş:
    “Şimdi sen ünle Yunus. Senin nefesin kilidin açtık.” demiş. Yunus da elini sinesine gömmüş bir nefes ünlemiş ki, sözünü işitenlerin yürekleri dağlanmış, canları paklanmış.
    Yunus’ un dergahtaki görevlerinden biri de sırası gelince ocağı yakmakmış. Kışın zorlu geçtiği günlerin birinde kavın feri bitmiş, kav taşını kavuşturmaktan kolları ağırlaşmış bir durumda, Yunus kara kara ’nasıl yakacağım ben bu ocağı’ diye düşünüyormuş. Dergahtakiler onun bu haline için için gülüyorlar, bir ocağı bile yakmayı beceremediği için seviniyorlarmış gözden gönülden düşer umuduyla. Yunus birden fırlamış gitmiş. Sanki kuş olup uçmuş. Denir ki,ateşli dağların birinden bir avuç kor alıp dönmüş. Ocağa koymuş ve odunu tutuşturmuş. Diğerleri şaşkınlık içindeymiş. Koru nereden bulduğunu ve nasıl taşıdığını sormuşlar, o da saf saf söyleyince, tez elden şeyhe yetiştirmişler. Tapduk, Yunus’ a:
    “Bu ne iştir Yunus? Canların söylediği doğru mu?”
    “Şeyhim, derviş canlar söylüyorsa doğrudur. Kavın feri bitince, bir koşu gittim, ateşli dağdan kor aldım geldim. Bu ocağın ateşi hiç sönmemeli. Çar naçar gittim geldim. Bir kusurum varsa bağışla.”
    “Yok Yunus, bu sana ateşin nasibidir. Eyi sakla.”
    Yıllar birbirini kovalamış. Yine kurak geçeyazan bir yıl. Toprak kızgın, havada yaprak kımıldamıyormuş. Herkes üzgün. Yağmur düşürmesi için çevre yörelerden insanlar Tapduğa varmışlar. Tapduk gelenleri konukluyor. Dertlerini dinliyormuş.
    “Derdinizin dermanını bilirim, lakin şu kırbayı birinin rüzgarla doldurması gerek. Ben yaşlı yorgun bir adamım. Bakın, bakının birini bulun.”
    Köylüler:
    “Biz bu işi beceremeyiz. Senin himmetini kazanmış dervişlerinden birine söylesen olmaz mı?”
    “Bu eşikten içerü girenin ayrısı gayrısı olmaz. Himmeti hepsi alır, ne yapacağını himmeti kucaklayan bilir. Kimi gönlünde saklar, kimi gönlünden saçar. Ben saklayanı da saçanı da görürüm, amma diyemem ki şu saklar şu saçar. Saçanı bulursak evladır.”
    Tapduk, aralarında Yunus’un da bulunduğu tüm dervişlerini biraraya toplamış. Dervişler bu işe gönüllü değilmiş gibi duruyorlar. Söz uzar, uzatmayalım. Ad çekiyorlar, kur’a Yunus’ a çıkıyor. Diğer dervişler sevindirik, nasılsa Yunus bu işten yüz geri döner diye. Yunus, Tapduğun verdiği kırbayı alarak düşmüş yollara. Üç gün üç gece gittikten sonra, bir uçurumun kıyısına varmış. Yarın kıyısından bir ses:
    “Hoş geldin ey derviş Yunus. Ne ararsın buralarda?”
    “Tapduğun arzusudur bu.” diyerek, susuzluğu, kuraklığı anlatmış.
    Yardan gelen ses:
    “Aç kırbayı. Gönlünden geçen ne ise onunla dolar. Saklayanlardan isen sana kalır, saçanlardan isen gerekene varır.”
    Yunus, kırbayı açıvermiş, kavlince doldurmuş ve aradan yol zamanı geçtikten sonra dönmüş. Tapduk kırbayı köylülere vermiş.
    “Varın gidin bu kırbayı ekinleriniz üzerine saçın.”
    Köylüler gitmiş ve kırbayı açınca güçlü bir rüzgâr esivermiş, bulutlar toplaşmış, yumak düğüm sarılmış ve bir süre sonra yağmur yağmaya başlamış. Toprak suyuna kavuşmuş. Herkesi bir sevinçtir almış yürümüş.
    Tapduk Yunus’ a:
    “Nerede doldurdun kırbayı Yunus?”
    “Bir yarın kıyısında.”
    “Neyle doldurdun?”
    “Şeyhim bilinmezden bir ses duydum. Ne derse yaptım, geldim.”
    “Bu sana yelin nasibidir Yunus. Eyi sakla.”
    Yunus yıllar yılı, kırk yıl aşrı, şeyhine hizmet etmiş. Fakat beklediği ve umduğu himmeti bulamayacağı ve erişemeyeceği sanısına kapılmış. Kaçıp zor dağlara yol geçmez geçitlere düşmüş. Havra bulunca havrada, bazilika bulunca bazilikada, mescit bulunca mescitte, cami yoksa ayak altı gönül tahtı toprakta, kıble sormamış, çalabı anmış, beşere banmış, kuş kıştlamamış, kurt avlamamış, kaplanları dost tutmuş.
    Bir gün bir söylentiye göre bir inde, bir söylentiye göre de ıssız bir yolda yedi garip dervişle buluşmuş. Her gece içlerinden biri dua ediyor, ortaya bir sofra dolusu yemek geliyormuş. Nöbet, Yunus’ a gelince düşünmüş: ’Ne ideyim, ne diyeyim?’ diye. İçinden onlar kimin adını anarak dua etti ise ben de öyle yapayım demiş ve öyle de yapmış. O gece önlerine bir yerine iki sofra yemek gelmiş. Dervişler şaşırıp sormuşlar:
    “Kimin yüzü suyu hürmetine dua ettin?“ diye. Yunus, onlara:
    “Önce siz söyleyin.” demiş.
    “Tapduğun kapısında kırk yıl aşrı hizmet eden, beneksiz gözü kör kara yılanların bile onun çün kendilerini düğümlediği, kırbasına bereket rüzgarı dolan canın yüzü suyu hürmetine dua ederiz.”
    Karşılığını alınca koşa koşa tekkeye dönüp, öz anası gibi saydığı, Anaöz bacım diye ünlediği, Tapduğun kadınına sığınmış:
    “Beni bağışlat.”
    Diye içli içli yalvarmış. Anaöz bacı:
    “Sen gittin gideli gözleri gün ışığını unuttu. Tapduk birazdan sabah namazına abdest almak için doğrulur. Ben koluna girer su başına götürürüm. Eşiğin önüne yüzükoyun yat uzan.”
    Üstüne basınca:
    “Bu kim?”
    Diye soracaktır. Ben:
    “Yunus’ tur.” derim.
    “Hangi Yunus? diye sorarsa, bil ki gönül tahtından düştün. Artık buralarda eğleşme. Durma git gidebildiğince, nasibin başka yerde ara oğul.”
    “Yok, bizim Yunus mu? derse, kapan ayaklarına, bağışlat kendini.”
    Yunus, Anaöz bacının dediği gibi yapıvermiş. Tapduk’tan:
    “Bizim Yunus mu?” Sözünü işitince davranıp ayaklarına kapanmış, kendini bağışlatmış.
    Tapduk kolunda Yunus tekkenin bahçesinde söyleşmeye durmuşlar. Bir ara Tapduk elindeki asayı irem kokulu yediveren güllere doğru uzatmış. Yunus’ tan aşılık bir gül çubuğu çıkarmasını istemiş. Yunus, Taptuğun dediğini yapmış, kolunda şeyhi, elinde gül çubuğu yürümeyi sürdürürken, Tapduk:
    “Yunus’ um, senin gönlün pişmiştir. Gönlü pişenin değil, pişirmek isteyenin yeri vardır burada. Yine de kalmak dilersen, dilediğince kal. Derim ki, elindeki çubukla git. Onun kökü burada,ama nice toprağın nice beşerin bu gül kokusuna hasreti var bilir misin, Yunus’um? Hasreti söndürmek gerek.” demiş ve elindeki asayı göğe doğru fırlatıvermiş:
    ”Asayı nerede bulursan toprağın gönül çubuğuna hasretini bitir, oraya yerleş, orada eğleş.” Yunus yola düşmüş yeniden. Asayı bağrı yanık amma kanı canlı bir köyde bulmuş. Çubuğu toprağa aşılamış. Oraya yerleşmiş. Duranı gideni, geleni güdeni, soranı susanı, ışıyanı pusanı aydınlatmaya başlamış. Söz düşürmüş şiir olmuş, nicesi bellenmeye. Belleyip gönül öşürmeye.
    Gün gelmiş her can gibi Yunus da göçmüş. Yunus göçtükten sonra bir gün Molla Kasım diye çığrılır bir adam, su başına oturmuş, Yunus’ un şiirlerini okuyor, fikrince bozukçaları yanındaki ocağın ateşine ata savura yakıyormuş. Böylece binüçyüzotuzüçünü yakmış, binüçyüzotuzüçünü yel uçurmuş, binüçyüzotuzüçünü de suya atmış, su göçürmüş. Arta kalanları okumayı sürdürürken:
    Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
    Seni sıygaya çeker bir Molla Kasım gelür
    İkiliğine gelince aymış ki ne aymış ve Yunus’un mertebesini anlamış. Fakat olanlar olmuş bir kere. Ateşte yanan duman duman göğe ağanlar meleklere, havaya uçanlar kuşlara, suya atılanlar balıklara gitmiş. Onları sevindirmiş, nasiplendirmiş. Elde kalanlar da adına beşer denen eşrefi mahluka miras kalmış. Yunus’ un deyişlerinden, nefeslerinden, şiirlerinden herkesler nasibini almış.
    Gün ola devran döne, Yunus artık geri dönmeye. Gidip de dönmemeye yazılı her beşerin yazgısı. Yunussa orda da Yunus, burda da Yunus. Kul hakkı kalmasın yeter. Gitmiş,bak anılır hayırla. Siz de değnek kadar sözün düzgününü, düğümün çözgülüsünü, gönlün temizini kendinize kılavuzlayın, sakının ki, kıssası kısa kalmasın aklınızın.
    *Ne güzel babaannem vardı benim.Çocukluğumda nice masal nice öykü nice söylence nice mani nice türkü dinlerdim. Yaşadıkları acılı göçün yarattığı dokunaklı öyküler,türküler bir yana,nasıl kıpır kıpır bir aklı,nece tatlı bir dili vardı.Yaşadığı coğrafyanın dayattığı zorunlulukla hem türkçe hem rumca bilir,gün geçirdiği yörelerin nice olayını nice gerçeğini biz torunları için ‘evveli varmış yokmuş’ diyerek masal dünyasının gizem dolu gerçekliğiyle anlatır dururdu. Belleğimde kalan onun bana anlattığı bir Yunus söylenidir bu.Onun kadar güzel,onun kadar akıcı olmayabilir dilim,bağışlansın.