Cuma, Mart 27, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 133

Bir kandilden bir kandile atıldım

0

Bir kandilden bir kandile atıldım
Türab olup yeryüzüne saçıldım
Bir zaman Hakk idim Hakk ile kaldım
Gönlüme od düştü yandım da geldim

Evelden evvele biz Hakkı bildik
Hakktan nida geldi Hakka Hakk dedik
Kırklar meydanında yunduk pak olduk
İstemem yunmayı yundum da geldim

Şunda bir kardaşla kayda düşmüşüm
Pirler makamında yanmış pişmişim
Kırklar meydanında hem görüşmüşüm
İstemem yanmayı yandım da geldim

Şah Hatâyî eder senindir ferman
Olursun her kulun derdine derman
Güzel şahım sana bir canım kurban
İstemem kurbanı kestim de geldim

Dağlara mı yazdın?

0

Hayli zaman oldu ne aradın sordun
Hayli vakit doldu gelmedin durdun
Hasreti hançeri sineme vurdun
Demem o ki zalim sen beni yordun

Dağlaramı yazdı
Sularamı yazdın
Rüzgara mı yazdın
Tez unuttun beni

Hayli yıllar oldu bekledim durdum
Hayli mevsim doldu gelmedin soldum
Yarim vicdanına kara sumu doldu
Duy sesimi salım hayat senle durdu

Dağlaramı yazdın
Sularamı yazdın
Rüzgara mı yazdın
Tez unuttun beni

UĞRUNA NİCE BİLİM İNSANININ ÖLDÜRÜLDÜĞÜ KİTAP DİVÂN-Ü LÜGAT-İT TÜRK

0

Az buçuk mürekkep yalamış her Türk vatandaşı Türk dünyasının bilinen en eski Türkçe sözlüğünün Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmış olan Divân-ü Lügat-it Türk olduğunu bilir.
Bu eser iki amaçla yazılmıştır:
1- Araplara Türkçeyi öğretmek
2- Türkçenin Arapçadan daha üstün bir dil olduğunu kanıtlamak.
Ancak yine bu eserle ilgili olarak bilmediklerimiz bildiklerimizden çok daha fazladır.
Meselâ pek çoğumuz bu eserin ilk yazıldığı günden bu güne kadar bilinen tanınan bir eser olduğunu zanneder. Oysa değil!
Evet…
Türk Dünyası bu eserin varlığından haberdardır; ancak esere, 1914 yılına kadar herhangi bir yerde rastlamak mümkün olmamıştır.
Yani bizler Türk Dünyası olarak 1914’e kadar Kaşgarlı Mahmut’un Divân-ü Lügat-it Türk adlı bir lügat (sözlük) yazdığını biliyorduk; ama bu tarihe kadar bu eseri eline alıp okumuş ‘’Ben bu kitabı falanca yerde gördüm.’’ demiş bir Allah’ın kulu yoktu!..
1914 yılına kadar böyle bir kitap ortada yok idiyse bizler böyle bir kitabın varlığından nasıl haberdardık?
Bu kitabın varlığından başka kitaplar sayesinde haberdardık.
Meselâ Divân-ü Lügât-it-Türk’ten ilk söz eden Antepli Aynî diye de tanınan Bedreddin Mahmud’dur. ‘’İkdü’l-Cuman fi Tarih-i Ehli’z-Zaman’’ adlı eserinin birinci cildinde Kâşgarlı Mahmud’un eserinden yararlandığı görülmektedir.. Daha sonra Kâtip Çelebi ünlü eseri Keşfü’z-Zünûn’da Divan-ü Lügat-it Türk’ü anmıştır.
Evet…
Türk Dünyasının çok merak ettiği bu kitap ortalarda yoktur!
Daha doğrusu aslında bir insanın evindeki kitaplıkta bulunan kitaplar arasındadır. Bu kişi de zamanın eski maliye nazırlarından Nazif Bey’dir.
Nazif Bey kitabın değerli bir kitap olduğunun farkındadır ama ne kadar değerli olduğunun farkında değildir. O sebeple kitabı ölmeden önce yakını olan bir kadına hediye eder ve ona der ki: ‘’Bu kıymetli bir kitaptır. Başın sıkışınca bunu satabilirsin. Ama 30 liradan aşağıya satma.’’
Bir zaman sonra kadın paraya sıkışır ve kitabı alıp Bayezıt’taki Sahaflar çarşısına götürerek Burhan adlı bir sahafa bırakır ve ‘’Bunu benim için sat. Sen kaça satarsan sat bana 30 Lira ver yeter.’’ der.
Aradan biraz daha zaman geçer.
1914 Yılın başlarında Türk Kütüphaneciliğinin babası Ali Emirî Efendi her zaman olduğu gibi sahafları dolaşmaktadır ‘’Yeni bir kitap düştü mü?’’ diye. Burhan Bey’in dükkanında Divân-ü Lügat-it Türk’ü görünce heyecan ve mutluluktan adeta kalbi duracak gibi olur ve uzatmayalım efendim 30 Lira kitap için 3 Lira da Sahaf Burhan Efendiye komisyon ücreti olarak toplam 33 Liraya kitabı alır.
Daha sonra Ali Emirî yeni edindiği bu kitabı sağda solda anlatmaya başlar:
‘’Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir…
Türkistan değil bütün cihandır.
Türklük,Türk dili bu kitap sayesinde başka bir parlaklık kazanacak. Arap dilinde Sibeveyh’in kitabı ne ise bu da Türk Dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır.
Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez…
Bu kitapla Hz. Yusuf arasında bir benzerlik vardır.
Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar; fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz üç liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem…’’
Haber kısa sürede önce İstanbul’da sonra tüm Osmanlı ülkesinde ve nihayet Türk topluluklarında duyulur ve büyük heyecana sebep olur.
Asırlardır bilinen ama kimsenin görmediği Divân-ü Lügat-it Türk nihayet bulunmuştur.
Ziya Gökalp başta olmak üzere pek çok Türkçü bu kitabı görmek ister lakin Ali Emirî Efendi hiç kimseye göstermez.
Yine de eninde sonunda birilerine göstermek zorundadır zira kitap oldukça dağınıktır. Acaba elindeki kitap Divân-ü Lügat-it Türk’ün tamamı mıdır yoksa eksik bir kitap mıdır? Bu sorunun cevabını verebilecek tek kişi Kilisli Muallim Rıfat Efendi’dir.
Kilisli Muallim Rıfat Efendi kitap üzerinde tam iki ay çalışır.
Formaları düzenler. Sayfalara numara koyar ve müjdeyi verir:
“Bu kitap noksansızdır.’’
Derken efendim olay meşhur Talat Paşa’nın da kulağına gitmiştir ve Talat Paşa bu eserin yok olmaması için bastırılmasını teklif eder. Sonuç olarak I. Dünya Savaşı yıllarında Divân-ü Lügat-it Türk, Ali Emirî
Efendinin isteği üzerine Kilisli Muallim Rıfat’ın editörlüğü ile bastırılır.
(Kâşgarlı Mahmud’un Divân-ü Lügat-it Türk’ü 25 Ocak 1072 günü yazmaya başladığı, 10 Şubat 1074 günü tamamladığı tespit edilmiştir.
Bu hesapça kitap ilk yazılıp tamamlandığı tarihten 840 sene sonra basılmıştır…)
Peki bitti mi hikâye? Hayır!
Dahası var…
Türk Dünyasının şaheseri olan Divân-ü Lügat-it Türk tabii olarak diğer Türk Dünyasında da sevinç ve heyecana yol açtı ve Türkiye dışındaki Türk ülkelerinde de bu kitabın yayınlanması için kollar sıvandı; ancak ne yazık ki her kim bu işe el attıysa maalesef katledildi.
Evet!
Türk Dünyasında ilk tercüme girişimi Azerbaycan’da oldu. Sovyet Bilimler Akademisi’nin Azerbaycan Şubesi, bu iş için Halid Said Hocayev’i görevlendirdi.
Hocayev, 1935-37 yıllarında bu görevi tamamladı; fakat Hocayev ve yardımcılarının başarısının mükafatı, ölüm oldu…
1937 yılında bu kez meşhur Uygur Çairi ve eğitimcisi Şair Muhammed Ali, Dîvân-ü Lügat-it Türk’ü Uygurcaya tercüme ettiği için katledildi ve bütün çalışmaları yakıldı.
Bir diğer Uygur bilim insanı Kutluk Şevki, hac yolculuğu sırasında uğradığı İstanbul’dan Kilisli baskısını alarak ülkesine götürmüştü.
Bilim dünyasına hizmet için giriştiği bu çaba maalesef sonu oldu.
Uygurlar, 1944 yılında Şarki Türkistan Devleti’ni kurduklarında, ilk iş olarak Divân-ü Lügat-it Türk’ün tercümesi işine giriştiler. Bu iş için meşhur âlim İsmail Damollam görevlendirildi.
Birinci cildin tercümesi tamamlanmıştı ki, Rusya ile Çin anlaşarak Şarki Türkistan Devleti ortadan kaldırdılar ve İsmail Damollam öldürüldü.
Şarki Türkistan’ın Kızıl Çin tarafından işgal edilmesinden sonra Uygur bölgesinde Sincan Özerk Yönetimi kuruldu.
Kaşgar bölgesinin Valisi Seyfullah Seyfullin, maddî kaynak da ayırarak tanınmış şair ve tarihçi Ahmed Ziyaî’yi, Dîvân-ü Lügat-it Türk’ün tercümesi için resmen görevlendirdi.
1952-54 yılları arasında Divanın tercümesi tamamlandı ve Pekin’e basılması için gönderildi. Baskının giderleri de Kaşgar valiliği bütçesinden ayrılmıştı; ancak Pekin “karşı devrimcilik ve milliyetçilik” suçlamaları ile Ahmet Ziyaî’yi yirmi yıl ağır hapse mahkûm etti ve Ziyaî cezaevinde işkence altında can verdi, divanın bütün tercümeleri de yakıldı.
Yılmayan Uygurların bir
başka girişimi, 1960-63 yıllarında, Çin İlimler Akademisi Sincan Bölümü Müdür Yardımcısı Molla Musa Sayrani tarafından hayata geçirildi. Fakat hem Sayrani ve yardıcımları öldürüldü. Ayrıca tercümenin metinleri de yakıldı.
Uygurların Divan’a merakı bütün bu olanlara rağmen azalmamakta aksine artmaktaydı. Halkın ve aydınların yoğun isteği ile Dîvân-ü Lügat-it Türk, İbrahim Muti’in yönetiminde 12 kişilik komisyon tarafından tercüme edildi.
Bu tercüme ile Divan, 1981-84 yıllarında Urimçi’de 3 cilt halinde ve 10 bin nüsha basıldı.
Divân-ü Lügat-it Türk, Kazakistan ve Azerbaycan’da ise SSCB’nin yıkılışından sonra yayınlanabildi.

Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna

0

Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna
Can ağrısı tesir etti koluma
Yaradanım merhamet et kuluna
Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne
Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne

Lütfü gelsin telgrafın başına
Bir tel çeksin Musul’da gardaşıma
Bu gençlikte neler geldi başıma
Yazık oldu yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne
Yazık oldu yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne

Yavru yavru bu ne denge, bu ne denge
Oğul sesin aldım bu neden?
Oğulun senin başın gözünü ey
Oğul ben o zaman ne’dem?
Di gel, beni sanam ne’dem?

Telgrafın direkleri sayılmaz
Atik hanım baygın düşmüş ayılmaz
Böyle canlar teneşire koyulmaz
Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne
Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne

Sordum erenlerden pirin birine

0

Sordum erenlerden pirin birine
Ne ararsan sende var dedi bana
Bundan ötesine dalma derine
Yaşarken dervişlik kâr dedi bana

Sana senden yakın ara şahını,
Her olur olmaza deme ahını,
Sır eyle söyleme, kul günahını,
Örterek bir yara sar dedi bana.

Kulları incitip gönül haşlarsan,
Nefsi yücelere koyup kışlarsan,
Sen seni bilerek günah işlersen,
Cehennemde yakar nar dedi bana.

On sekiz bin âlem Hakk’ın yolunda.
Zikir vardır yaratılan dilinde,
Gül kızarır hicabından dalında,
Bülbülün dilinde zar dedi bana.

Kul Sadık özümde sesi duyunca,
Üçler beşler kırklar görüp sayınca,
Kulun dostu Mevla ömür boyunca.
Bir hazreti Allah yar dedi bana

Kınama Sakın

0

Beni sazım ile kınama sakın,
İbadet sazımın telinde başlar,
Belki bir deliyim dervişe yakın,
Akan gözlerimin selinde başlar.

Ervahı ezelden çektiğim çile,
Söylemem derdimi getirip dile,
Bizde ne al vardır nede bir hile,
Sevdamız Kerem’in külünde başlar.

Aslımı sorarsan Adem Havva’dan,
Tüylerim bitmeden uçtum yuvadan,
Kevseri zemzemi buldum duadan,
Yanmamız Veysel’in çölünde başlar.

Kimi hakir görür fikrini söyler,
Kimi güler geçer gönlünü eyler,
Bizi bilemez dost ağalar beyler,
Yolumuz Horasan ilinde başlar.

Kul Sadık’ım ben Mevlanın kuluyum,
Bugün varım ama yarın ölüyüm,
Belki bir mezarın gonca gülüyüm,
Açmamız Mevlanın yelinde başlar.

Anadolu’m, seni gezip dolaştım

0

Anadolu’m, seni gezip dolaştım
Beni gönüllerde pazar ettiler
Kanat açıp, Ağrı dağa ulaştım
Aşıklığım sazla, nazar ettiler

Erenlerin çok oturdum ceminde
Dar-a durup ikrar ettik yeminde
Dostlar sohbetinde, hemi deminde
Muhabbeti candan yazar ettiler

Dede Korkut ışığında yol aldım
Veysel baba himmetiyle saz çaldım
Çorum illerinde bir zaman kaldım
Bana gurbet eli gezer ettiler

Yol yürüdüm erenlerin yolunda
Feyz aldım, On iki er kolunda
Kul Öksüz olmuşum gülşen dalında
Bağ-ı bahçelerde hazar ettiler

Âşık Mustafa Öksüz

Gülüm

0

Ömür kokun sinmiş dağ güllerine
Kovanlarda petek bal olur gülüm..
Adın türkü olmuş sevdan dillerde
Aşk gönülde hasbi hal olur gülüm..

Ömür kısa hızlı geçiyor sene
Sevda aşk ile çıkmaktır güne
Hasret mayalanır, dilenir tene
Sevdayla tutuşan dil olur gülüm.

Gurbet acıdır’ya, giden bağlanır
Haset ateşinde sevda dağlanır
Çile yumağıyla yaşam sağlanır
İnsanlar kendine el olur gülüm

İnsanı hak bilmez zulmün yasası
Susturur dilleri yargı masası
Emekçinin dünya gamı tasası
Ümit’ler yapraksız dal olur gülüm.

Buz tutar yüreğin temmuz a’yında
Bedeninde hançer acısı kında
Huzur bulunur mu el kapı’sında
Zihin bozuk akıl del olur gülüm.

Keder çile gamı yüklersin tene
Aklınla ölçü ver hak’kı bu sene
Eğil bir bak kanın emerken kene
Dilinde söylemler sol olur gülüm.

Vurguni’ çare yok dilde zehire
Gönlüm bulansa da karışmaz kire
Neyleyim insanlık veriyor fire
Gayrı uzak düşler yol olur gülüm..

Abdullah Oral..

Düş yeter bana.

0

Gel kendinden uzak tutma gönlünü
Gönlünden gönlüme koş yeter bana
Yağmur ol’da bana yağ demiyorum
Damla ol üstüme düş yeter bana..

Deli gönül senden öteye bakmaz
Aşık olmayan bu sevdayı çekmez
Beni öldürmeye ordu gerekmez
Dil ile attığın taş yeter bana..

Söz dudak’da yorgun dile geldi saz
Yoluna yoruldum gel görem son kez
Sensiz bedenime mezar gerekmez
Gözüne yıktığın kaş yeter bana

Zaten Vurguni’yim yıkma bendini
Ölümüne sevdim Canan ben seni
Eğer sele vermek istersen beni
Gözünden bir damla yaş yeter bana..

Abdullah Oral…

Bu fâni dünyanın hengâmesinden

0

Bu fâni dünyanın hengâmesinden
Kaçıp kurtulacak yol bulamadım.
Doğruya düz dedim, eğriye eğri
Halimden anlayan kul bulamadım.

Dert, bela başıma geldi kuruldu
Gönlüm keşmekeşten bıktı yoruldu
Hangi daldan tuttum ise kırıldı
El atıp tutacak dal bulamadım.

Ah u vah içinde bitti nefesim
Dünyada kalmadı artık hevesim
Gamım ağır geldi, kesildi sesim
Derdimi diyecek dil bulamadım.

Velayet bağrımı ezdim bir zaman
Bu şirin canımdan bezdim bir zaman
Dert ehli canlarla gezdim bir zaman
Derdi benden daha bol bulamadım.

Velayet Aytan
Not : Pir Sultan Abdal’ın şiirine naziredir .

Şu yalan dünyaya geldim giderim
Gönül senden özge yar bulamadım.
Yaralandım al kanlara belendim
Elimin kanını yur bulamadım.

Güzellerin zülfü destedir deste
Erenler hak için oturmuş posta,
Bir zaman sağ gezdim, bir zaman hasta
Hasta halin nedir, der bulamadım

Pir Sultan Abdal’ım, dağlar ben olsam
Üstü mor sümbüllü bağlar ben olsam,
Alem çiçek olsa, arı ben olsam
Dost dilinden tatlı bal bulamadım

Pir Sultan Abdal

Mayası Bozuk..

0

İklim kalakalmış mor deseniyle
Albatros gönülden engine inmiş.
Son bahardan kalma mor cepkeniyle
Mevsim sonu güller yola serilmiş.

Yağmur kuşu inmiş dağlardan düze
Ne yapsak ne etsek dokunur göze
İnsan kendisiyle gelmez yüz yüze
Belliki mayası bozuk karılmış..

Bak kanat açmışlar kuşlar kıyıdan,
Medet umulurmu? vahşi ayıdan
Mevsim sonu gelir belli sayıdan
Dağlarımda açan güller derilmiş…

Eller abdest tutmaz çürümüş suyla
Çattılar cananı canı dostuyla
İnsan nere gider bu kötü huyla
İnsanlığın gönül yayı gerilmiş…

Renklerin kokusu kalma bahardan
Kuş diliyle haber gelmiş o yardan
Vurguni’yim yollar giçilmez kardan
Şehirden kadlime fetva verilmiş…

Abdullah Oral..

BURASI AGORA MEYHANESİ”

0

1890’da bir Rum olan kaptan Asteri , Balat çarşısında bir Meyhane açar.
Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar.
Meyhane masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar.
Ama meyhanenin ününü artıran olay ilgisiz bir biçimde İzmir kaynaklıdır.
Aradan zamanlar geçer…
Tarih 1959’dur.
Onur Şenli adında bir tıp fakültesi öğrencisi
Komşu kızına aşık olur ama aşkına karşılık bulamaz.
Aşk acısı ona soluğu birçok zaman, İzmir’in Agora semtinde aldırmaya başlar.
Çünkü Agora salaş meyhanelerin mekanıdır.
Bir gün bu salaş meyhanelerden birinde içtikten sonra eve gelir ve bir mektup yazmaya başlar aşkına.
Mektup şöyle başlar:
“Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum.”
Onur Şenli, mektubun ileriki
bölümlerinde fakına varır ki aslında bir mektup değil bir şiir yazmaktadır.
Şiirine de şu adı koyar:
“Gece, Şarap ve Aşk”
Onur, şiiri yayımlatmak için fakültenin dergisine gönderir,
şiiri kabul edilir.
Şiir dergide tam basılmak üzereyken,bir gazetenin kültür-sanat editörü tarafından görülür. Editör şiiri yayınlar ama adını değiştirerek.
” Agora Meyhanesi.”
Şiir o kadar sevilir ki, dillere pelesenk olur.
Hatıra defterlerinde yer alır,
sevgililerin kulaklarına fısıldanır,
şarkısı yapılır,
Şarkıyı neredeyse ünlü olup da söylemeyen sanatçı kalmaz.
Şarkıyı dinleyenler İzmir’deki
Agora’dan habersiz Balat’ta ki Agora Meyhanesi’ne akın ederler.
Çünkü şarkıdaki Agora Meyhanesi’nin burası olduğunu düşünmektedirler.
Haliyle geceleri burası hınca hınç dolmaya başlar.
Öyle popüler bir mekan olur ki tam 286 Türk Filmi’nin
meyhane bölümleri burada çekilir.
Yani ucuz şarapların satıldığı meyhane Türkan Şoray’ları, Fikret Hakan’ları, Ayhan Işık’ları, Cüneyt Arkın’ları ağırlamaya başlar.
Sonraları kaderine terkedilir.
AGORA MEYHANESİ
Sana bu satırları
Bir sonbahar gecesinin
Felç olmuş köşesinden yazıyorum
Beşyüz mumluk ampullerin karanlığında
Saatlerdir boşalan kadehlere
şarkılarını dolduruyorum
Tabağımdaki her zeytin tanesine
Simsiyah bakışlarını koyuyorum
Ve kaldırıp kadehimi
Bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum.
Burası agora meyhanesi
Burada yaşar aşkların en madarası
Ve en şahanesi
Burada saçların her teline bir galon içilir
Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir
Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir
Burası agora meyhanesi
Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası?
Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
Boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik
Bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam
Elimde değil
Bu da bir nevi namuslu serserilik
Dışarda hafiften bir yağmur var
Bu gece benim gecem
Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği
Gönlümde bütün dertlerin horan teptiği gece bu
Camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum
Ve sana susuzluğumu
Birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır
Umutlar tükenir, mezeler biter
Biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden
Bu sarhoş şehrin üstüne
Birazdan bu yağmur da diner
Sen bakma benim böyle
Delice efkarlandığıma
Mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver
Yarın gelir çamaşırcı kadın
Her şeyden habersiz onu da yıkar
Sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar?
Dedim ya burası agora meyhanesi
Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer
Burası agora meyhanesi
burası kan tüküren mesut insanların dünyası.”
(Kanserle savaşan Dr. Onur Şenli
tedavi gördüğü hastanede vefat eder 2017)

Sitemin kimedir, divane gönül?

0

Sitemin kimedir, divane gönül?
Yokuşta yorulup düze küsersin.
Yorgunluğun bile bahane gönül.
Omzun yük çekmiyor , dize küsersin…

Vuslatı hasretin ipine serdin.
Umudu dönülmez diyara sürdün.
Ne çiçeğe durdun, ne meyve verdin.
Baharın vefasız, güze küsersin.

Bahçene vakitsiz fidan dikersin.
Dalı çiçek açmaz, kızar sökersin.
Yalçın kayalara tohum ekersin.
Kabuğu çatlamaz öze küsersin.

Bir kez alçak dala konmadın gönül.
Aşk meyini içtin kanmadın gönül.
Kırk körük dayadım yanmadın gönül.
Yaş odun gibisin köze küsersin..

Hayal kantarında düş mü tartarsın.
Eksik alır gene eksik satarsın.
Sohbet hamuruna riya katarsın.
Aşın tatsız senin tuza küsersin.

Kurumuş toprakta damla gibisin.
Düzensiz yazıda imla gibisin.
Maksadı belirsiz cümle gibisin.
Davetin anlamsız söze küsersin…

Talat Ülke