Salı, Mart 31, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 113

İSMET (İNÖNÜ) PAŞA ANKARA’DA..

0
Toplam 12 adet çift motorlu, yedi yolcu olan de Havilland DH.89A Dragon Rapide ve askeri versiyonu Dominie, 1936-1947 y?llar aras? D.H.Y.?nda hizmetinde bulundu. Bu tip uçakla D.H.Y.?n?n ilk yurtd??? sefer - ?stanbul Bükre? ? 30 A?ustos, 1937 tarihinde yap?ld?. Bu foto?rafta, Türkiye Cumhurba?kan? Mustafa Kemal Atatürk, Ankara?ya seyahat edecek olan Ba?bakan ?smet ?nönü?yü Ye?ilköy Hava Meydan??ndan 16 Haziran 1936 tarihinde u?urlamaktad?r. (Stuart Kline Ar?ivi)

İstanbul’daki Meclis’in dağılmasından sonra kaçabilenler birer ikişer Ankara’ya gelmeye başlarlar.
Ancak o günlerin şartlarında Ankara’nın İstanbul ile doğrudan bir bağlantısı yoktur.
Ayrıca elde doğru dürüst nakil aracı da yoktur.
Yollar derme çatma ayrıca emniyetli de değildir.
Ankara’ya ulaşabilenler ya kağnılarla, ya da at sırtında geliyorlardı.
Çok çaresiz kalanlarda yaya olarak ulaşabiliyorlardı.
Diğer taraftan Ege, Marmara, Sakarya bölgelerinde çıkan isyanların ayak sesleri Ankara’ya kadar gelmişti. Zaten maddi sıkıntı içinde kıvranan Mustafa Kemâl Paşa, bir de İstanbul’dan ve Anadolu’nun çeşitli köşelerinden kaçak gelenlerin dertlerine çare bulmak durumundaydı.
Bunları yedirmek, içirmek, barındırmak, maddi sıkıntılarına çareler bulmak başlı başına birer sorundu.
İstanbul’dan kaçan mebusların bazıları da doğrudan doğruya memleketlerine gidiyorlardı. Bunlardan biriside Meclis-i Mebûsan Reisi Celâlettin Arif Bey idi.
Mustafa Kemâl Paşa, Düzce’de bulunan Celâlattin Arif Bey’e şu telgrafı çeker ve özetle şöyle der:
“İstanbul, resmen ve fiilen İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir. Milletin istiklâline ve namusuna tecavüz edilmiştir. Mebusların orada vazife yapma olanakları kalmamıştır. Ankara’da bir meclisin toplanması için Heyet-i Temsiliye’nin karar verdiği malumudur. Bu görüşümüzün bir beyanname ile tarafınızdan yayınlanması faydalıdır.”
Celâlettin Arif Bey:
“Ankara’ya gelişimden sonra, sizinle görüşerek böyle bir beyanname hazırlamak istiyorum” diye cevap verir.
Gerçektende 9 Nisan 1920 günü Celâlettin Arif Bey kalabalık bir heyet ile Ankara’ya gelir.
İçlerinde İsmet (İnönü) Paşa ’nında olduğu heyeti, Mustafa Kemâl Paşa Ankara’nın girişinde coşkulu bir şekilde karşılar.
Mustafa Kemâl Paşa’nın gözleri İsmet Paşa’yı arar.
“- Canım İsmet nerede?…..Nerede İsmet?……”
Nefer elbisesi giymiş İsmet Paşa bir kenarda, sakin bir gülümseme ile karşılamayı izlemektedir.
Nihayet uzaktan İsmet Paşa’yı gören Mustafa Kemâl Paşa, onun yanına gider, iki arkadaş dostça birbirlerine sarılırlar:
“- Ne iyi ettin de geldin İsmet. Erken geldiğine ne kadar iyi ettin………..Sana bu sıkıntılı günlerimde ne kadar ihtiyacım vardı ki……..”
Mustafa Kemâl Paşa, İsmet Paşa’nın Ankara’ya gelişi ile sadece iyi bir arkadaş değil aynı zamanda zafere giden yolda iyide bir Kumandan kazanmıştır.
Mustafa Kemâl ve İsmet Paşalar beraber kalacakları Ankara Ziraat Mektebi’ne giderler.
Yol boyunca Mustafa Kemâl Paşa, bir yandan İsmet Paşa ile sohbet eder diğer yandan da gelecekte iç içe, yan yana çalışacağı arkadaşını izler. İsmet Paşa yol yorgunluğu olsa gerek, hem halsizdir hem sıkıntılıdır hem de hemen hemen hiç konuşmaz.
Mustafa Kemâl Paşa’nın sorduğu sorulara kısa kısa cevaplar vermekle yetinir.
Hava kararmak üzeredir.
Dışarıda nisan yağmuru başlamıştır.
Nihayet Ziraat Mektebine gelirler. Mustafa Kemâl Paşa, İsmet Paşa ’yı çalışma odasına davet eder.
İsmet Paşa ’nın sıkıntılı yüz hali karşılıklı sohbete rağmen geçmemiştir.
En nihayet Mustafa Kemâl Paşa:
“- İsmet, neyin var? Yüzün gülmüyor?”
“- Paşam gülecek halimiz mi var?”
“- Haklısın. Şu anda durumumuz pek iyi değil. Ama gelecek vaat eden pek çok gelişme var.”
“- Paşam, karamsarlığım gelecekten dolayı değil. İstanbul’un (İstanbul Hükümeti’ni ve Padişah’ı kastediyor) bizleri düşürdüğü durum. Ölseydim de o anı yaşamasaydım.”
“- Ne oldu İsmet?”
İsmet (İnönü) Paşa can sıkıntısının nedenini birkaç cümle ile geçiştirmek ister.
Ancak Mustafa Kemâl Paşa ısrar eder.
Bunun üzerine İsmet Paşa , İstanbul’dan gelirken başından geçen olayı anlatır:
“- Yolda gelirken, gecenin bir saatinde tren sanırım su almak için yol üzerindeki küçük istasyonlardan birinde durdu. Bu durumdan istifade eden benim emir subayım, o küçük istasyonun hareket memurunun da yardımı ile elinde kor gibi yanan bir maltızla kompartımana döndü. Bütün gece kaputlarımıza sarılmamıza rağmen donmuştuk. Dışarıda şiddetli bir ayaz vardı.Trenin her ne hal ise bize ayrılmış olan vagonunda da kaloriferler yanmıyordu. Bizim emir subayı askerlerinde yardımı ile o kor gibi yanan maltızı kompartımanın tam ortasına koydu. Maltızın etrafa saçtığı sıcaklık adeta bir anda iliklerimizi ısıttı. Bütün bir gecenin yorgunluğu bu sıcakla sanki bir anda omuzlarımıza çökmüştü ki, iki İngiliz subayı çıkıp geldi. Trende ateş yakmanın yasak olduğunu, hemen maltızı dışarı çıkarmamızı istediler. Kendi vagonlarında kaloriferlerin yandığını, oysa bizim vagonda her nedense yanmadığını, bu sebeple de çok üşüdüğümüzü, dolayısıyla böyle bir çözüm bulduğumuzu anlattım. Fakat kararlıydılar. Maltızı dışarıya çıkarmayacak olursak tekme ile atacaklarını söylediler. Bunun üzerine, emir subayına maltızı dışarı çıkarması emrini verdim. Paşam biz bu hallere düşecek millet miyiz? Şayet size ve kurtuluşa inancım olmasaydı, o an o olayı yaşamaktansa ölmeyi tercih edecektim.”
İsmet (İnönü) Paşa’nın yüzü sapsarıdır.
Gözlerindeki yaşları tutmakta zorlanır.
Mustafa Kemâl Paşa ayağa kalkar, silah arkadaşına sarılır ve İsmet (İnönü) Paşa ’yı şu sözlerle teselli eder:
“ – Üzülme Paşam. İçimizde yanan ateş, bütün vatanı ısıtacak ama düşmanlarımızı yakacak kadar büyüktür.”
“Geçmişini bilmeyen insanların, tarihini bilmeyen milletlerin yarınları olamaz.”

Boşa söylemekle gönül dolmuyor

0

Boşa söylemekle gönül dolmuyor
Atam, ustam, bana darılır gider
Keskin dille bu iş inan olmuyor
Başkanım uçlara sarılır gider

İnanç önderligi kolay değildir
muhabbeti yapan lisandır dildir
Kendini dünyaya ilimle bildir
Alevilik yoksa yarılır gider

2 Temmuzlar içimizde yaradır
Aydınlar yakarak olan karadır
Asıldığımız yer yine buradır
İnancla Pirime varılır gider

Bu yol kolay değil sabır istiyor
Kötü sözler düşmanlağı besliyor
insan yüreğinde sevgi bekliyor
Kin nefret barışa karılır gider

Hak adem de derler yolun pirleri
Bilgiyle yoğrulmus hak erenleri
İkilikten cıkıp bir görenleri
Kurt ile kuzular sarılır gider

Düşmanın cahildir sen ilim eyle
Su vermeyenlere sen yürü mey le
Bildiğini güzel söz ile söyle
İnsan Gönlü çabuk kırılır gider

Bir Yol Sefiliyim saygım emeğe
Dilim varmıyor sana düşkün demeye
Ateşten gömlek derler aleviliğe
Gerçek Aşk yok tenin yakılır gider

Bugün mahi muharrem yası matem Ali evlattır

0

Bugün mahi muharrem yası matem Ali evlattır
Hüseynin matemidir ağlayacak vakti sahattir
Tutar matemini bizle şahidanı diri etmez
Hüseynin matemini tutmak mühip bana ibadettir

Derildi kerbelaya ehli Küffe askeri Şamlar
Hüseyin Ali eshabın şehit eylediler cümle
Suzuz koydu nihayette o şaha kıldılar hamle
Nazar kıl ya Muhammet gör bu ümmetler ne ümmettir

Şimil melun çekip hançer hüseynin başını kesti
O mundar payını (ayağını) şahın mübarek başına bastı
Hicap eylemedi haktan o nazik başını kesti
Nasıl kıydı behey zalim bu evladı Muhammet’tir

Hüseynin başını alıp ehli beytin yanına vardı
Bakıp çün hazreti Zeynep Hüseynin başını gördü
Dizinin üstüne alıp yüzünü yüzüne sürdü
Dediki vvaaahh ciğer köşem bu haletler ne halettir

Ümmül Gülsüm kapanıp yerlere hem bağrı tutuştu
Gelip feryada Şehriban gözünden kanlı yaş saçtı
Anı görüp ehli beytin içine bir velvele düştü
Nazar kıl ya Muhammet gör bu ümmetler ne ümmettir

Figan etti İmam Zeynel yetim kaldım dedi yarap
Anı gördü hemen katletmeye vardı o Şimil kelp
İmamın üstüne düştü o demde hazreti Zeynep
Dedi zalim gel insaf et elin çek gayri mürvettir

Egahi eyle efkarı Hüseynin derdine ağla
Gece gündüz hemen durma yana ağla döne ağla
Tefekkür eyle ol şaha uyu ağla uyan ağla
Cihanda dert çok amma Hüseynin derdi kat katır.

Not Aşık bunu cemde söylerken her kıtanın sonuna nakarat gibi kendinden şu dizeleri eklemiş:
Ya niçin ağlamayım inlemeyim ah
Ya niçin ben bağrımı dövmeyeyim vah bana vah

Kaynak: Aşık Hasan Aydın

Anadolu’da Gizli Mabetlerden: Nusayriler ve Mezheplerinin Sırları

0

Baha Said
Anadolu’da Gizli Mabetlerden: Nusayriler ve Mezheplerinin Sırları
Hazırlayan: İsmail Görkem
Bismillâhi’l-Aliyyi’l-a’lâ illâ nez’ü’l-ma’bûd.
Besmelesi bile bize bir açık ifade ile fikir beyan eden mezhebin sahipleri, Nusayrîlerdir. Nusayrîler, İskenderun Körfezi’ni teşkil eden Akdeniz’in kuzey tarafının doğu en uç noktası üzerindeki dağlarda ve sahillerdeki şehirlerde en yoğun tabakalarıyla yaşarlar. Suriye sınırının ayrıldığı bu kısımdan başka, Tarsus’ta da bilinen ocağa müteveccih bir hayli cemaat yaşamaktadır. Mersin, Adana, Tarsus ve Silifke yörelerinde hayli miktarda halk yaşamaktadır. Bu halkın “Arap, Türk ve diğer ırk”a mensup olduğu hakkında kesin bir iddiada bulunmak da zordur. Her ne kadar Trablusşam ve yöresinde oturanlar, dil ve lehçe itibarıyla “Arap”a benzerlerse de bazı özellikleri bakımından onlardan bariz bir şekilde ayrılırlar.
Adana sahasında yaşayan Nusayrîler ise, büsbütün aykırı bir tip ve karakter göstermektedir. Herhalde Türkçesi gibi Arapçası da bozuk olan bu halk, her iki dili de aynı derecede konuşurlar. Fakat genellikle dinî ve edebî dilleri Arapçadır. Nitekim, bu mezhep mensuplarının soy ve kültürlerinin menşe’leriyle ilgili derin ve ilmî incelemelerde [8] bulunmak, onların millî hasletlerini tespit etmek, Adana’nın faal Türk Ocağı’na ait ciddî bir iş olması gerekir.
Zaten Adana Türk Ocağı’nın mesai sahasında önemli bir surette mevcut olan Tahtacı ve Sûfiyân Kızılbaşları hakkında da önemli irşâd görevleri olduğuna inanıyorum. Bu topluluklar genellikle boy, soy teşkilâtları içinde yaşadıkları için, kendilerinin hangi boydan Türk olduklarını onlara anlatmak yeterlidir. Çünkü o zavallılar, çoğunlukla kendilerini asil Türk topluluğunun dışında kabul etmekte, hemen hemen ittifak etmiş gibidirler. Halbuki yaşadıkları aşiret isimleri, onların kim ve ne olduklarını pekâlâ ispat eder: Avşar, Farsak, Kınık, Dodurga, Bayat, Kayı Oğuz boyları Adana varlığını dolduran Türk soylarıdır.
Dikkatle incelenecek olursa, Antakya’nın İslâmlar tarafından ilk fethi devirlerinde bu önemli ve Hıristiyanlarca büyük patriklik ruhanî makamı gibi büyük kutsiyetin merkezi olan kalenin etrafında, her türlü kavimlerden oluşmuş muhafız kuvvetler bulunduğu bilinmektedir. Çoğunluğu teşkil eden bu muhafız kuvvetler ise, Türkopol denilen Türklerdi. Ehl-i Salîb Antakya savunma ve saldırılarında da genellikle yine Türkopolların mevcut olduğu görülmektedir. İşte bu cihetleri de özellikle araştırmak, Adana Nusayrîlerinin soyları hakkında sağlam belgeleri hazır edebilir kanaatindeyim.
Nusayrîlerin mezhepleriyle ilgili usûlleri ile fikrî düsturlarının harf, sayı ve yıldızlar gibi gaybî ilimlere dayanması ve özellikle inanış ve imanlarının “Buda-Dalay Lama” inanışına benzemesi de ayrıca gözönüne alınmalıdır. Çünkü, harfler, sayılar ve yıldızların verdiği sonuçlar, Lamaist, Buda’nın devir ve tenâsühünü[=ruh göçü] ispat eden gayelere ulaşmaktadır. Bundan dolayı Nusayrîler bu yönleriyle Moğol ve Tibet dinlerinin sâlikidir. Kabul ettikleri fikir ve kurallar, kendilerinden önce oralarda yaşayan “Sâmî” inançlarına pek o kadar uymuyor; fakat yörenin baskın inanç ve geleneklerine intibak etmek için, bu zekânın azamî değişiklikleri yaptığı görülüyor.
Bununla birlikte, genellikle bâtınî mezheplerinde görülen “metafizik” ilkelere karşı ciddî bir muhalefet belirtisi de yok değildir. Fakat zaman, onların da fikirlerini hurafelerle harabeye çevirmiştir. Artık beşeriyetin en iğrenç toplumsal safhaları halini de belki bugünlerde göstermiş bulunacaklardır.
Nusayrîler genellikle kendilerini “Aliyyü’llâhî” perdesi altında gizlerler. İleride anlaşılacağı üzere, bu “Ali”, “Buda” nın aslı gibi kabul edilmiş; sadece isimler, Allah, Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin şekillerine bürünmüştür.
Fakat esas nazariyelerindeki bazı küçük farklar ve içtihadlar sebebiyle, Nusayrîler, Kamerî, Haydarî, Mütevâlî ve Gıyâbî adıyla dört şube ve mezhebe ayrılmış bulunuyorlar.
Kamerîler: “Ali’nin makamı aydadır” derler.
Haydarîler: “Hayır, Ali’nin makamı ayda değil, arştadır”; çünkü Ali Allah’tır ve biliyoruz ki Kur’an’a göre “Errahmânü alel’arşistevâ”[1] yani “Allah arşın üzerinde istivâ eder, oturur” demek olduğundan, güneş ve ay mahlûktur. Bu sebeple, “güneş ve ay mahlûktur ve onlara nisbeten mekân tahsisi nisbet-i Rahmanî’ye verilemez” derler.
Mütevâlîler: Oniki İmamcılık güderler ve ona yakın fikirlere değer verirlerse de , “Ali”nin zât-ı ulûhiyyet makamının da arş olduğuna inanırlar ve biz, te’vil-i Kur’an’dan- yani Kur’an’ın bütün anlamlarını anlamaktan âciziz diye- yine te’vilât-ı Kur’an’dan ayrılmazlar.
Gıyâbîler: Mütevâlilerin fikrindedir. yalnız, Ali hakkında düşündükleri şudur: “Ali, ibn-i a’mm-i Muhammed.” Yani hakikat Ali’nin -yani Allah’ın- gölgesidir, sanırlar.
[9] Kamerîlerle Haydarîler, en çok Adana yöresinde; Mütevalî ve Gıyabîler de İskenderun Körfezi’nin güney sahil ve dağlarında ikamet etmektedir Bununla beraber Mütevalî ve Gıyabîlerden, Adana yöresinde de bulunuyor. Nüfus kayıtlarımızda Nusayrî de tabii İslâm gösterilmekte olduğundan, sayıları hakkında kesin ve istatistikî bilgi edinmek zordur. Eğer Adana Türk Ocağı bir himmet eder de ilçelerden Nusayrî olan köylerin isim ve nüfuslarını bir genelgeyle rica ederse, belki en doğru bilgi elde edilmiş olacaktır. Zannedersem Suriye’den bize kalan yörede, ancak yetmiş ilâ seksenbin kadar mevcutları olması gerekir.
Bu şekil, Hıristiyan hulûlünden bozma olmadığı gibi, Sami asılların inançlarına da uygun değildir. Nusayrîlikte zühd ve vera’alâmeti, kendi mezhep ve meşreplerinde olmayan Mu’tezilîlerle, herhangi bir din ve mezhep mensuplarına dokunmanın ve onların elinden bir şey yemenin büyük günahlardan olduğunu bilerek kaçınmaktadır. Dünyada murtâz ve münzevîleri en çok olan mezhep belki de Nusayrîlerdir denilebilir. Onların tek başına yaşayan, insanlarla birarada olmaktan kaçınan, evlenmekten nefret eden “Kıddîsin-i müteâl”[=Yüce kıddîs] leri vardır.
Nusayrîlikte genel toplumsal karakter “sıdk ve vefa”[=kalp temizliği ve bağlılık] ile özetlenebilir. Bu iki unsuru genel ilke edinen bir zümre de İran Gebr’leridir.[2] Fakat Gebrlerde doğru söylemek, mezheplerine özgü bir görev değil, genel bir durumdur. Bir Gebr için bir şey hakkında iki söz söylemek, haram kabul olunur. Onlar belki, “götürü fiyat” levhasının ilk belirleyicileri olacaktır. Çünkü, söylediği sözden bir para bile düşmez ve yalan da söylemez. Fakat Nusayrîler bunu kendi aralarında ve kendi toplulukları içinde uygularlar.
Haydarî ve Kamerîlerde dinî meclise, gençlerle kadınlar dahil olamaz. Çünkü kadını yaratılıştan eksik ve “insanın en aşağısı” anlayışı gibi bir Hıristiyanlık tabiatları vardır. Fakat Mütevalîlerle Gıyabîler kadınları “Meclis-i Üns”e yasak ederler. Bunların üzerinde de, [10] Hama ve Humus yöresindeki İsmailîlerin fikrî etkilerinin bulunması uzak bir ihtimâl değildir.
Nusayrîlerde İman Telkininin Şartları
Bir ferde iman telkini yapılacağı ve sır verileceği zaman, iki şahidin tezkiyesi ve zincirleme kefaletin sağlanması ile “mahremiyet-i üns”e mazhar olurlar. Onsekiz yaşını tamamlayan her fert, fikir ve telkin almak zorundadır. Babası, bu seneye kadar onun dinî eğitiminden sorumluydu; sonra ise, cemaatin genel kefaletine dahil olmuş bulunacaktır. Velisi bir rûh-i musaffâ [=temiz ruh] hazırladığını şeyhe söyler. Şeyh de iki şahitle bunu tezkiye etmesini ister. Bu iki şahit de velisinin vesayet ve eğitiminden emin olduklarını irşâd makamına açıkladıktan sonra, böylece cemaatin tamamının kefaleti de sağlanmış olur.[3]
Bir sonraki mecliste “tathîren” “Beytü’l-Haram”a ithali “Delil-i Beyt”e teklif olunur.[4] “Tâlib-i mürâhik”[=onsekiz yaşına girmiş olan talip] için vacip olan “adak” da bulunacak ve “ihvân”a toplantı zamanı da delil ve talip tarafından ortaklaşa tebliğ olunacaktır.
Toplantı gecesi de delil vasıtasıyla Beytü’l-Haram’a ulaşan özel bir yerde hamam yaptırılarak tamamiyle temiz bir halde, cemaatin huzuruna getirilir.
Talip, Şeyhü’l-velâye önünde diz çöker.[5] Şeyhü’l-velâye, onun beline “ribâtü’ş-şeri’a” bağlar.[6] Başına da yeşil sarıklı beyaz bir keçe külah geçirilir. Buna da “tâcü’l-hakikat” derler. Delil de “hırkatü’l-ma’rifet” veya “kabaü’l-ma’rifet” denilen -marifet hırkası- bir aba giydirilir. Ondan sonra talip, meydanda, mürşidin solu ilerisinde ayakta durur ve yanında da delil oturur.
[11] Meclis-i üns veya meclis-i ihvânda hazır bulunan cemaatten her birisi, bu yeni ve genç talibe, dilinin döndüğü kadar, -isterse bir kelimecik bile olsa- irşadkâr bir nasihatte bulunacaktır. En son, delil hitap eder:
― Sellim! (Teslim et veya selâm ver!)
Önceden tebliğ ettirilen ve ezberlettirilen şu cümleyi talip söyler:
― Sellemtü Mevlânâ’l-Aliyye’l-a’lâ. (Ecell ü a’lâ olan Mevlâmız Ali’yi selâmlarım, kabul ederim! )
Sonra, Şeyhü’l-velâye ayağa kalkar, cemaat de beraber kalkar. Şeyhin baş ucunda, duvarda yatay olarak konulan “Zülfekar”ı alır.[7] Bu Zülfekar’ın, her Beytü’l-Haram’ın irşad makamı üzerinde yatay olarak iki çivi üzerine konulmuş bulunması teamüldür. Şeyhü’l-velâye Zülfekar’ı kabzasından ve ucundan yatay olarak tutar. Bu kılıcın ucunun iki çatal olması da şarttır. Çünkü en bariz örneği, böyledir. Taliple delilin her ikisi yanyana kılıcın keskin tarafında durur ve talip, iki elini kılıcın üstüne koyar. Kılıç, talibin boynu hizasında bulunur. Bu durumda sâhibü’s-sırr-ı ve’l-kitmân[= sır ve gizlilik sahibi] olacağına ve yemine aykırı hareket ederse, törende hazır bulunanlardan, varlığının ortadan kaldırılmasına dair söz alınır ve bu yemin üç defa tekrar olunur.
Bu yemin tamamlandıktan sonra, herkes yerine oturur. “Bârekallahü’l- Aliyyü’l-a’le’l-ma’bûd” [=Tapılan yüceler yücesi Allah mübarek kılsın] diye tebrik ederler ve sonra “‘asel-i musaffâ” şerbeti dağıtılır.[8]
“‘Asel-i musaffâ ile tezkiye olunduğum haram olsun” sözü, en büyük yeminlerinden sayılmıştır.
[12] “Şarâben tahurâ” sırrına mazhar olan “‘asel şerbeti”nden sonra[9] Şeyhü’l-velâye huzurunda giydirilen “kemer, taç, hırka” çıkarılır. Yedi kat bohçaya-talip ile delil- koyarlar. Öper, öper, öperler. Ve talip diz çökerek Şeyhü’l-velâyeye teslim eder; o da öpüp sol yanına koyar.
Şeyhü’l-velâye, bu yedi katlı bohça dürüldükten sonra, dizlerinin üstünde yatay konumdaki Zülfekar’ı öpüp baş ucundaki yüksek yere asar.
Artık, toplantı sona ermiştir. Herkes, “Bârekallahü Mevlâna el Aliyyiül-a’lâ” diye kalkıp, saadete nail olan genci kutlayıp tebrik eder ve tokalaşırlar.[10]

Nusayrî Telkîni
Genç talip, mürşidin huzurunda, yeni mukaddes kaftan ile diz çökmüş oturunca, ona aşağıdaki akaid imanı telkin olunur:

  1. Hamse-i Nûriyye-i Mustafaviyye
    Bu tabir, “Muhammed’in beş nuru” demek olup, “Hamse-i Âl-i ‘Abâ” dediğimiz beş şahsiyete karşılıktır, Fakat Nusayrîler, bunda da ihtilâf etmişlerdir. Nusayrîlerin “hamse-i nûriyye”si şudur:
    [13] Muhammed, Fâtır, Hasan, Hüseyin, Muhsin-i Sırru’l-Hafî.
    Açıklayalım:
    A. Muhammed: Kevser sahibi olan Ali’dir; Kevser de yed-i müeyyediyle Mustafa olduğu için “Mustafa”dır; bu sebeple ‘ayn-ı nûr olan Muhammed Mustafa’nın evlâtları da nurdur. Kendisi ayniyetinde dahildir. Halbuki Hamse-i Âl-i ‘Abâ’da “Ali” mevcut olduğu halde, burada mevcut değildir.
    B. Fâtır: Bu Fâtıma demektir ve Fâtıma’nın sırrıdır. Fâtıma, Ali’den tevlid etmekle fâtırdır. Çünkü o, Tanrılık vasfı olan birisinin mahbıtı ve maşrıkıdır. İsm-i zilleden berî olan kadın, yalnız ve ancak fâtır (yaratıcı) olan Fâtıma’dır. Bu suretle hem kadının ismi ortadan kalkmış oluyor hem de tek olan Fâtıma’ya fıtriyet kudreti izafe edilmekle, diğer insan taifesinden mümtaz addediliyor. İşte bu örneğe dayanarak, “Kamerî ve Haydarî Şiîleri”, Meclis-i Ünslerine kadını kabul etmezler.
    C. Hasan, Hüseyin: Bunlar hakkında herkesin bildiği Ali’nin evlâdı ve Fâtıma olarak hürmet edilir. Fakat bunların da sağlam vücutları zâde-i ulûhiyyet olmaktan soyutlanamaz.
    Ç. Muhsin-i Sırru’l-Hafî: Bunun için de şöyle bir efsane icat edilmiştir: Muhsin, güya Hz. Fâtıma’nın karnındaki son çocuğuydu. Ömer, zorla Fâtıma’nın evine girecek olmuş; sarhoşmuş da Fâtıma korkmuş. Kapının arkasına yaslanmış; Muhsin de cenîn-i sâkıt olmuş.
    İşte bu ruh, yürürlükte olmayan Mehdî’nin zuhuru ile ilgili. Şialar, Oniki İmamcılar, “Muhammed Mehdî bin Hasanü’l-Askerî”nin âhır zamanda dünyaya geleceğini beklerler. Çünkü o da “Samira”da, bilinmeyen bir kapıda ansızın kaybolmuştur. Nusayrîler de onun yerine Fâtıma’nın üçüncü oğlu olan Ömer’e inandıkları için, “Muhsin-i Sırru’l-Hafî”yi bekliyorlar.
    İşte bütün Ali’ye ibadet eden veya tevellâ muhabbeti gösteren toplulukların tamamı bu “gaib”in [14] “zuhur”unu şiddetle beklemektedir ve genellikle bu topluluklar, bu “İmam-ı Gaib”in ebedî hayatına iman edip “sadıklar”ına nur ve kutsallık izafe ettiğine de inanmaktadırlar.
    Onun için eskilerin rivayetine göre Muhsin-i Sırru’l-Hafî- l057 ebced sayısına denk olduğu için, H. l057 [=M l647] yılında görüneceğini beklemişler; fakat anlaşılan o vakit görünmeyiverince, tekrar araştırmalara koyulmuşlar, “Muhsin-i Sırru’l-Hafî” harflerinin bâtınlarındaki sayıları da eklemişler; l500 rakamını bulmuşlar. Fakat zikredilen usûlde istinad noktası “Kur’an sırrı” olmakla l500 çıkan sayının remzi “Fiy bıd’ı siniyn, lillâhil’lemrü min kablü ve min ba’d, ve yevmeizin yefrahulmü’minûne”[11] âyetine ircâ edilir.[12] Bu âyette mevcut olan müşterek harflerden yalnız birer tane kalmak şartıyla hesap edildiği zaman, l348 Kamerî senesinde[=M. 1929], bütün Nusayrî âlemi Muhsin-i Sırru’l-Hafî’nin zuhûr edeceğini ve dünyaya yalnızca Nusayrîlerin egemen olacağını beklemektedirler.
    Demek, Nusayrîlerin de muratlarına kavuşmaları için şurada üç dört senelik bir şey kalmış demektir. Yaşayan elbette görür; şayet görülmezse, bir ihtiyat rakamı daha var: l500 !
  2. Hamse-i Eytâm
    Hamse-i eytâm, “beş yetimler” demektir. Nusayrîlerce kabul edilen bu beş yetim, “Ebâ Zer Gıfârî, Mikdâd bin Esved el Kındî, Abdullah ibni Revât el-Ensârî, Osman ibni Mazgûn en-Necâşî, Kanber ibni Kâvân ed-Dûsî”den ibarettir. Bunlar “Hademe-i Hâss-ı Mevlâna Ali” kabul olunmuşlardır. Yani mahrem-i râz [=kendisine sır verilmiş kimse] ve mahrem-i esrâr-ı Ali[=Hz. Ali’nin kendisine sır söylediği kimse] olan, yalnız bu beş yetimdir.
    [15] Sûfiyân Süreği’nde “Kanber”den söz edildiğini, Türk Yurdu okuyucuları bilmektedirler Kanber, Bektaşî tarikatında da vardır. Zaten atasözlerimizde, “Kanbersiz düğün olmaz” ilkesi belki, “Kanbersiz meydan açılmaz” demenin zâhirisi olabilir. Çünkü, meydan da bir düğündür. Ali’nin sırrına vâkıf olanın yalnız Kanber olduğuna dair, birçok rivayet mevcuttur.
    İşte bu beş yetimler nazariyesine göre, her Şeyhü’l-velâye’nin beş tane has yardımcısının olması şarttır. “Meclis-i Ünsî veya İhvân”da bu beş zât, makam sahibi kabûl edilir. Şeyh de makam-ı Ali’nin vekilidir.
    Bektaşî ve Sûfiyân’da bu makamların oniki olduğunu açıklamıştık. Oniki çerağ, bu makamların birer nûrânî remziydi.
    Bu beş kişinin temsil ettiği makamlar:”Cebrail, Mikâil, Azrail, İsrafil” makamları olup, “Kanber” de Ali’nin zâtının sırrî vekâletine sahip kabul edilmekle, “Kanber makamı” daima, şeyhin halifesi ve baş yardımcısı kabul olunur. Nusayrîlerde Azrail makamının sahibi, Sûfiyân ve Bektaşîlerdeki “Gözcü”nün vazifesini yapar.
  3. Seb’atü’l-Kevâkibi’d-Dürriyye
    Yedi inci yıldızlar!
    Bu topluluk,”Hamse-i Eytâm”a “Muhammed” ve “Selmân”ı da eklemekle teşekkül eder. Bununla, yedi kat göklerin makamları onaylanmaktadır. Daima kemer, taç ve hırka da yedi bohçaya konmuyor muydu? O da gökyüzünün katlarını temsil eden bir işaretti. Yedi kat göklerin hüküm sürülen yeri ise, meşhur yedi yıldız olup, yedi incilerden her biri o yıldızların hüküm süreni ve vekil tayin edenidir. Onun için “Ve mâ minnâ illâ lehü mekaâmün ma’lûm”[13] (Onlar için belli makamlar vardır) âyet-i kerîmesi ancak bu zevâta hasmış.
  4. Hammâletü’l-Arş
    Arşın hamalları yahut “sekizler” denir.
    [16] Bu topluluk da Hamse-i Eytâm-ı Ali[= Hz. Ali’nin beş yetimi]’nin Fâtıma’dan gayrı olan eşlerinden doğan “Tâlib, Akîl ve Ca’fer”in ilâvesiyle teşekkül eder. Ali’nin zâtı, arşta oturduğu için, bu üç oğlu da arşı omuzlarında taşırmış. Burada, Yunan mitolojisinin “Jüpiter”ini hatırlayabiliriz.
  5. Tis’atü Kıbâbü’l-Muhammediye
    “Muhammed’in dokuz varlığı”, yani dokuz defa kalıp değiştirmesi demektir ve bu cümleyi de Muhammed’den Muhammed’e “minel Muhammedi ilâ Muhammedi’t-takî” diye ifade ederler.
    Muhammed’den Muhammed’e demek şöyle açıklanır:
    Oniki İmamcılara göre, Ali de dahil olduğu halde Muhammed’den sonra ancak Oniki İmam,yani halife mevcut olacaktır. Onikinci gaiplere karışmıştı. Bir gün olup gelecek ve ondan sonra da artık kıyamet kopacaktı. İşte tarihî olarak mevcut olan bu iki resûlun torunlarının ömür, hayat, kabirlerinin mevcudiyeti bugün de bilinmekte olup, insanların ziyaret yeridir. Bunların onuncusu “Muhammed Takîy”dir. Hz. Muhammed kendisinden sonra, Hasan, Hüseyin müstesnâ, sekiz torununun vücuduyla tekrar dünyaya gelmiş. kendisi de birincisi. O halde dokuz defa dünyaya gelip gitmiş.
    Anlayışa göre, rûhen en mükemmel insan olan Muhammed Ali (A. S. ) ancak dokuz devir ve neticelerden sonra, melekler âlemine “daimî ruh” olarak geri dönmüştür. Buna Bektaşîlerde ve bazı tarikatlarda “don değiştirmek” denir. Bir adam öldü mü, rûhu, başka spermaya ruh olur ve yeniden dünyaya gelir. Yeteneğine göre, yetmiş defaya kadar devreder. Böyle uzun devirler, basit adamlara mahsustur. Yüce insanlar, dokuz, on, on bir, on iki, ondört devirden sonra melekler âlemine mensup olur.
    Dünyaya çok gelmek, bir ruh için büyük azaptır. Ebediyete geri dönmek için ne kadar az devir yaparsa, o kadar ulvîleşirmiş. Günahkâr insanlar da, meleklerin âlemine geri dönme yerine “esfelü’s-sâfilîn” derekesine, cehenneme iner. O da yetmiş azap devresini bitirdikten sonra, sâlih amellerinin derecesine göre, insanlar tarafından yenilerek, tekrar insana hayat verecek hayvan ve bitki şekline [17] geri döner. Meselâ koyun, tavuk vs. olur. Bunların da bahtiyarları, insanlar tarafından yenilmek için tercih edilenleridir. Kurt, çakal, eşek, katır vs. gibi zahmet çekenler zümresine de ruhun intikal etmesi mümkün!. .
    Hattâ zavallı ruh bir defa koyun olup da, onu kurt kapıp veya murdar ölüp de köpekler yedi mi, artık “esfelü’s-sâfilîn”e düşmüştür ki, kurtuluş çaresi ihtimâl dahilinde bile değildir.[14]
    İşte Muhammed ‘urûç devresini dokuz defada tamamladığı için, “kıbâb-ı tis’a” sahibi ve yaratıkların mükemmeli olan bir fert olarak kabul edilmiştir.
  6. Aşere Deccâcâtü’z-Zekiyye
    Bu makam, on intikal devresi makamı olup, “Muhammed ibni Ebâbekir”e aittir. Güyâ Muhammed ibni Ebâbekir, Ali’nin zâtına karşı o kadar sadık, o kadar âşıkmış ki, nefsini Resûl Muhammed’den sonra en yakın derecede onun koruyucusu ve örnek tutulanı etmiş. Onun için Ali’ye tâbî olma ve bi’atta o sadakat ve vefa derecesine erenler, on devreden sonra melekler makamına, ebedî hayata geri döneceklerine bir örnek olmak üzere zikrolunurlar.
  7. İhdâ Aşer Metâli’ü’l-Bâbiyye
    Bu da Selmânî’nin devrinin makamı ”dır ve on bir makam devretmiştir. Nusayrîliği ihyâ eden zât olan Muhammed Nusayr bin Bekrî en-Nimeyrî bu makama erişen zât olup, “on bir doğum kapısını” açmıştır.
    Muhammed Nusayr, son hakikatleri yorumlayıp anlatarak arşa ait devrini tamamlamış ve bağlılarına da kendi nâmını teberrüken bırakmış gitmiştir. Makamı, arşta, Ali’nin solundaymış. [18] Bu yedinci maddedeki “Metâli’-i Bâbiyye”den maksatlarını Nusayrîler şöyle anlatırlar:
    “Muhammed, hicâb-ı azîm;Selmân, bâb- kerîm;Ali, asl-ı kadîm” derler. Görülüyor ki, inanç ilkelerinde “Selmân”, “bâb” yani kapıdır. Muhammed de perdedir. Bu sebeple şu sonuç çıkar:
    “Muhammed’i kaldır, kapıdan geç; sonra Ali’yi yani hakiki Allah’ı görürsün. “
    Bu anlayış meşhur “Ene medînetü’l-‘ılmi ve Aliyyü’n bâbühâ” (Ben, ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır) hadisinin tamamıyla tersidir. Burada Muhammed, Ali’yi kapı yaptığı halde Nusayrî, ancak perdeden ibaret sayıyor. Kapı ise Selmân’dır. Demek, hakikatte Muhammed, Nusayrîler için bir “büyük perde”den başka bir şey değil. Onu kaldırmak gerek! Gerçekten Muhammed (A. S. ) bütün zahirî eşgaline ve hürmete rağmen, gerçek akîdede bir mevki’e sahip değildir ve bunu, sonuncu ifade, bize çok iyi bir şekilde açıklamaktadır.
  8. İsnâ Aşer Satrü’l-İmâmiyye
    Ehl-i Şi’a’nın kabul ettiği On İki İmam, Nusayrî mezhebinde Satr-ı İmâmî kabul edilmiştir. Oniki Satr-ı İmâmî ise, hiçbir kimseye gerçek bir bilgi ifade etmeyen bir garip remzdir. İşte Nusayrîler “Beyü’l-Harâm”a giren her yeni talibin kulağına, bir dua şeklinde bu sekiz maddeyi fısıldar. Her sene yavaş yavaş, bir remzin sırrını resmen açıklarlar.

Pek incelemeye değer olan “Satr-ı İmâmî”nin sırrî remzini açıklamak gerekir. Okuyucuyu küçük bir ön bilgi vererek hazırlamadan, bu hususu anlamak pek zor olacaktır. Fakat muhterem okuyucu da, bu bilgiyi edinmek için biraz sabır ve dikkat göstererek yorulacaktır:
[19] Çünkü Satr-ı İmâmî tabirinin yüzü astarına hiç benzemez! Satr-ı İmâmî ifadesinde önce, bir küçüklük vardır. İkincisi Şi’a-i İmâmiyye mezhebinin en son ve aşağı derecede bulunduğunu anlatır. Çünkü On İki İmam müminleri olan Şia ehlinin çoğunluğuna karşı, “ledünnî sırlara vâkıf” olan Nusayrî azınlığının seçkin olan saygınlığı, bu suretle onaylanmış olacaktır.
Satr-ı İmâmî kavramında,küçüklük olmasının sebebi:
İnanç umdelerini “İlm-i Hurûf” esaslarından alan mezhebî zümrelerde, Ali’nin tesis ve telkin ettiğine inanılan bir gizli ilim vardır ki, buna “İlm-i Cifr” deniyor.
İmam Cafer-i Sadık, Muhyiddin Arabî gibi büyük mutasavvıfların bu ilim ile tebahhur derecesinde meşgul oldukları tarihen bilinmektedir. İşte bu ilim, Kur’an’da “Levh-i Mahfûz, Rakk-ı Menşûr, Beytü’l-ma’mûr” gibi isimlerle anılan ilimmiş!
“. . . ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fiy kitâbin mübiyn”[15] Kur’an-ı Kerîm’de, kuru ve yaş, yani istisnasız ilim ve fikirlerin tamamı mevcuttur meselesi, ancak bu İlm-i Cifr’e dayanılarak ispat edilmek istenilir. Bu özel ve gizli ilim, bütün mutasavvıfların ileri gelenlerinin en seçkin simalarına “sadren an sadr”yani içten içe, pek gizli olarak tebliğ ve ta’lim edilen ve yalnız ileri gelenlerle ehline emanet edilen bir İlm-i Ledün anahtarı kabul olunagelmiştir.
Bu ilme göre, levh, kitap, sahife, satır gibi dört derece sınıflandırılmıştır ve satırlar da hâne’lere ayrılmıştır.
İşte Satr-ı İmâmî denilen şey, elif sahifesinin elif, mim satırının mim hanesine aittir. o satırda da imam kelimesini buluruz.
Şimdi bu imam kelimesini alalım. Haliyle dört harflidir. Bu dört harfin kaç yazılış şekli olabilir? Bu, matematiksel olarak sabittir; dört harfin yazılış şekilleri 1x2x3=24 çarpım sonucu kadardır. Demek bu dört harfi, yirmidört türlü okuyabiliriz. Tabii yirmi dört kelimenin çeşitli anlamları olur; belki de olmaz. Anlamı olmayan kelimelere “asamm”, olanlara “nâtık” denir. Asammları da okumanın,[20] anlamını bulmanın usûlleri vardır. Hattâ kelimenin kökü, müştâkkı bulunan dilde nâtık olabilir. Onun için ona da mutlaka bir anlam bulup verirler.
Yine Satr-ı İmâmî’ye gelelim:
Elbette imam kelimesinin de yirmidört tane yazılış şekli vardır. Fakat kelime mütecânis huruflu olduğu için, yirmidört şeklinde onikisi olduğu gibi çıkar; tekrar eder. İmam satr’ının nun hanesinde ümenâ; ye hânesinde de îman kelimesi okunur. Bunları, bu telâffuzları Cebr-i ‘Alâ’nın evzâ’u terkîb düsturlarıyla, şimdiki halde derhal okumak ve istediğimiz kelime ve cümleyi matematik ilkeleriyle derhal düzenlemek çok kolaydır. Fakat bu ilkeler Logaritma cetvellerinin esasıdır; keşfolunalı daha ancak iki asırlık bir zaman olmuştur. Fakat beş, altı, on asır önce yüksek matematiğin eksi sonsuz ile artı sonsuz arasında sallanan bu harflerin vaziyetleri, sonsuz bilinmezlikler içinde çırpınan binlerce dâhiyi çıldırtmaya yeterdi!
Onlar için gerçekten kitab-i mübîn olan bu cifirle ilgili levhaların yirmisekiz harf üzerine düzenlenmiş en basit cetvelleri milyonlar hanesini aşar ve bunu bir kurala bağlayabilmek imkânı da yokmuş. En güçlü zekâya sahip olan Muhyiddîn Arabî bile beş haneyi aşamamıştır; çünkü yüzyirmi şekle sahiptir. Halbuki on harfli bir cümlenin yedi yüz, altıyüzyirmisekiz, üç şekli olacağı cihetle, bu kadar vaziyetleri sadece zihin hesabı ile ve hafıza gücüyle bilebilmek ve bundan anlam çıkarabilmek, gerçekten insanın tahammül sınırlarını aşardı. Sonra bu milyonlarca bilgi vaziyetlerinin ebced hesabıyla uğraşmak, bunlardan hüküm çıkarmaya çalışmak,dimağa şaşkınlık ve hayrete mucip olacak büyük baskılar yapardı. İşte bu sonsuzluk içinde koşan zekânın bazen dümeni kırılıverdi mi, ya derisi yüzülür yahut asılır giderdi. Bu şehit, gerçekten ideali uğruna can veren bir fert gibi, kutsal ve ulvî kabul edilirdi.
[21]Fakat Mansur, Muhyiddin ve Nesimî gibi iman şehitleri ne noktada, ne için canına kıydıracak kadar iman takviyesi -ben “ideal”i iman olarak kabul etmek taraftarıyım – belgelerine nasıl kavuşurlardı?
Zannederim ki bu bilinmeyenleri halledebilmek için, onların incelediği usûlleri olduğu gibi takip etmekten başka çare yoktur. Bu usûlleri araştırmaktan, ihtisas erbabı zarar da görmeyecektir. Çünkü İslâm medeniyeti idealinin genel eğilimleri, ancak bu usûlün açıklanması sayesinde keşfolunabilir!
Meselâ Muhyiddîn Arabî’nin herkes tarafından bilinen bu araştırma usûlünün şifreleri, hâlâ tam olarak bilinmemektedir. Fakat onun irfanının sonuçları, felsefesi herkes tarafından bilinmektedir. Bayezid Kütüphanesi’nde özellikle Hayât-ı Muhyiddîn- Arabî’de yazılmış, onun şakirdleri tarafından okunacağı bilinen el yazması, okunması zor olan bir eser vardır: Anka-yı Magrîb.
İşte bu yolladır ki Nusayrîlerde imam kelimesini vav ve nun haneleriyle birleştirerek “imâm-ı ümemâ îmân-ı ümenâ “(ümmetlerin imamı, emînlerin îmânıdır) cümlesi bulunur. O halde Levh-i Mahfûz’un değişmez hükümleri olarak kabul edilmesi gereken bu kurala vâsıl olanlar, mutlaka ondan vazgeçemez. Bu sebeple Nusayrîlere de diğer Alevîler gibi malûm olan bu esası, bu imam’a uymayı dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. Gerçekte görüyoruz ki, onlar, bu imamları hakkan ve yakînen kabul de edemiyorlar!
Bir de biliyoruz ki, dinî tarihimizde Ali’yi te’lîh eden [=tanrılaştıran] Haricî fırkalarından itibaren birçok fırkalar bir imam’ı son kabul etmeye eğilimli olmuşlardır. Üç, beş, yedi, sekiz, dokuz ve Oniki İmamcı topluluklar meydana gelmiş bulunuyor. Bunların içinde bugün en bilinen ve meşhur olanları Sekiz İmamcı Bâtıniyye-i İsmâiliyye ve eski Bektaşîler; Oniki İmamcı Caferî mezheplerle bugün Balım Sultan’ın izinden giden Bektaşîler kalmıştır.
Nusayrîler ise büyük bir zekâ ile bütün bu rümuzları tarikatlerinde birleştirmeyi başarmış görünüyor. Onun için Nusayrîlerin de imamiyyeyi reddetmeleri mantıklı [22] olamazdı; çünkü onlar da tarihî bakımdan tesbit edilmiş ve bilinmektedir ki, Evlâd-ı Ali’dir. Fakat bu siyasal silsileyi Nusayrî güzel parçaladı. Tis’at-i Kıbâb-ı Muhammediye diye sekizini çeldi. Sonra Hameletü’l-arş diye -Tâlib, Akîl, Ca’fer- üç daha yamadı. Çünkü bunlar bilinen silsileye dahil değildir; on bir imam makamını buldu. Muhsin-i Sırru’l-Hafî diye de Mehdî’yi temsil etti; oldu Oniki İmam! İstenilen de buydu!
Yukarıdaki cümle, şöyle de okunabilir:
“İmâmı ümemen âmene îmânen “(İmamı, imanı temin eder. )
“Amin îmane imâm-i ümemi” (Ümmetlerin imamının imanına iman et. )
O halde demek, imamsız ümmet olmaz. Fakat imam nerede? Gaip!. Peki kim temsil edecek? Vekilleri. Onlar kim? Kerbelâ’da müçtehidler! Tarikatlerde mürşîdler!
İşte bu müçtehidlerle mürşîdler, kendilerine ilâhî vekâlet mutlakıyetini sağlamak için, bu gibi, kendilerinin de içinden çıkamadıkları gizli sırlarla birlikte yaşar ve ölür giderler! Gerçekte mutlak safvet içinde, dünyanın her türlü hadiselerinden feragat etmiş, ehlu’llah ve erenler yetişmemiş, âşıklar terennüm etmemiş değildir. Onların manevî vecdleri asırlarca samimi ve mümin ruhları, heyecanla çırpındırmıştır. Fakat o ilâhî meczupları, nev’i şahsına münhasırlar istisna teşkil ederdi.

Nusayrîlerin Mezheplerindeki Sır ve Remzler
Nusayrîlerin ilham ve irfan kaynağı “hâ mim ‘ayn sîn kaâf”[16] sûresinin başındaki bu hurûf-ı mukatta’adır; bunu şöyle yorumlarlar:
Anılan “hâ, mim, ‘ayn, sin, kaâf” harflerinin baş ve sonunu alalım: “Hâ, kaâf: Hakk”olur. Demek bu remz, Kur’an’da Hakk olan bir sırrî hakikat vardır! O halde, bu Hakk’ı araştıralım demişler; bakmışlar ki kalan mim, ‘ayn, sin harfleri bu Hakk ile kuşatılmıştır. Peki bu harfler nedir?
Mim, Muhammed; ‘ayn, Ali; sin, Selmân!
[23] Anlıyoruz değil mi? Fakat, dahası var: ‘Ayn, merkez ve zât-ı Hakk’dır. Sağında Muhammed, solunda Selmân mevcuttur. Şu şekilde Ali, Zâtu’llah olduğuna göre, arşta oturan “Allâhu’r-rahmân” olan Ali’nin “Fî yemînihi’l mîm el mecdü’l-melekûtiyye el Muhammediyye. Ve fî yesârihî es-sîn es-silsiletü’l-Cebrâîliyye” olduğuna inanırlar.[17] Bu sebeple Ali’yi bu şekilde mutlak ma’bud kabul etmektedirler. Buna göre bir Nusayrî’nin “bi Hakk-ı ‘ayn, mim, sin”in terkibiyle yemin etmesi, çok büyük bir yemindir. “Bi Hakk-ı sin, mim, ‘ayn”, secde alâmetidir. Ehl-i Sünnet’in namazında “Semi’Allâhü limen hamidehü” diye söylenen ifade, onlara “sırr-ı ‘ayn, mim, sin”i söylermiş; hiçbirisi anlamazmış. Onun için Ehl-i Sünnet, kel’en’am (hayvan sürüsü) mesâbesindedir.
Bu sırrî rümuzlar herhalde halka tebliğ edilemez; bu havass ve “Evliya-yı Mevlâ” tarafından keşfedilir. Karşılığında birçok adağı vardır.
Selâm
Beytü’l-Harâm’a veya Beytü’l-Ma’mûr’a girerken de selâm remzleri vardır: “Esselâmü alâ menitteba’al Hüdâ vehtedâ ve haşiye min ‘avâkibi’r-redâ atâ ‘Allâhü el melikü’l Aliyyü’l a’lâ. İllâ nez’al-ma’bûd ve ekarre bi rubûbiyyetihî Muhammedü’l Mustafa’l Mahmûdü.” Umûma selâm verilirken, yani cemaat arasında “esselâmü ‘aleykum” yerine “esselâmu Aleyyüküm” derler. Fakat halk dilinde özetle “esselâmu Alîykum” derler. Birincisinde yâ-yı müşeddede, ikincisinde de yâ-yı meksûre vardır.
Maksat, selâm ve selâmetin ancak Ali ile mevcut olduğuna inanıldığını söylemektir.
[24] Kelime-i Şehâdetleri
“Eşhedü ve ennî Nusayrîyyü’d-dîni, Cünbülâniyyü’d-tarîkati, cündübiyyi’r-reyyi, hasîbiyyi’l-mezhebi ve celiyyü’l-mekali, Meymûnü’l-fıkhi” şahâdet cümleleridir. Bu Kelime-i Şahâdeti kabul eden fert, tam ikrarda bulunmuş olur.
Kamerîlerin bu Kelime-i Şahâdette bir kelimecik farkları vardır: “Celiyyü’l-mekal” yerine “cisriyyü’l-mekall” tabirini kullanırlar.
Genellikle Haydarî ve Kamerîlerin fıkıhta inançları “Meymûn el-fıkhiyye”dir. Bu Meymûn’un da Meymûnü’l-fıkhî kurucusu Meymûn el Kaddâh’tan başka kimse olmaması lâzımdır.
Cündibî, Cümbelânî, Hasibî’lerde usûl, rey[=görüş] ve mezhepte örnek tuttukları müçtehidleridir. Fakat şahsiyetleri hakkında olumlu tarihî bilgiler edinmek , faydalı olacaktır.
Mülâhaza
Bütün Alevî ve Bâtınîler gibi Nusayrîler de Allah’ın insan sûretinde tecessüd ve temessülüne[=bir şekle ve sûrete girme, cisimlenme] inanırlar. Kur’an’ın meleklere hitâben: “. . . innâ ce’alnâke haliyfeten fiyl’ardı”[18] demesinden birçok anlamlar çıkarırlar ve buna ilâhî lisandan sâdır olan “El insânü sırrî ve ene sırruhu” (İnsan benim sırrımdır, ben de onun sırrıyım) mealindeki kudsî hadisi, “Halaktü’l insâne fî sûretî” (İnsanı kendi sûretimde yarattım) gibi hadislerden güç alırlar; onun için Allah’ın mükemmel bir yaratık şeklinde göründüğüne inanırlar. Bu fikre dayanarak Ali’nin “kıbâb-ı zâtiyyeleri” yani “Allah’ın ezmine ve suver-i muhtelifede görünmesi”, itikattan sayılmıştır. Meselâ Şit, Hârun, Yûsuf, Asaf (Süleyman’ın veziri ), Şem’unü’s-Safâ (Mesih’in Havârilerinden Butros ) ve nihayet Aliyyü’l-Murtazâ’nın sûretinde varlıklarını göstermişlerdir. Burada görülüyor ki, Ali bile yedi devriye mertebesi’yle melekûtuna geri dönebilmiştir. Ve yedi devrede kâinat manzumesini insan gözü ile seyr ve teftişten sonra, Arş-ı Lâhûtî’sinden [25] bir daha inmemek üzere dönüp gitmiştir.[19] Artık bundan sonra, Muhsin-i Sırru’l-Hafî çıkacak ve dünya da bitecek.
Muhammed de dokuz don değiştirdi. Muhammed’in Resûl-i Ali olduğuna da yine Muhammed’in dilinden sâdır olan “Yâ Ali! Ente minnî bi-menzileti Hârûn min Mûsâ” (Yâ Ali! Sen bana Mûsa’nın Hârun’u mevkiindesin. ) hadisi ile de iddialarını ispat ederler. Çünkü Hârun da Mûsa’nın kızkardeşinin oğlu imiş. Ali de amcasının oğlu. O halde mâdem ki Ali, Hârun olarak da dünyaya geldi; bu sefer de Muhammed’e o şekilde müzâhir oldu. Çünkü Mûsa’nın da peygamberliği Hârun’a dayanmaktadır.
Sonra bütün diğer tasavvufî tarikatlerde olduğu gibi kabul edilen bir hadis daha var ki, Resûl, Mi’raç yaptığı vakit sormuşlar:Allah’ı nasıl gördün? O da “Rabbî fî sûreti şâbbin emrede katatin” (Allah’ımı kıvırcık saçlı delikanlı sûretinde gördüm ) demişmiş.
İhtimâldir ki Nusayrîlerin bir kısmının kadınlarını Meclis-i Üns ü Muhabbet’lerine kabul etmemesi ve ancak on sekiz yaşındaki gençlere iman telkini yapmaları, bu Mi’râç sırrı’na dayanmaktadır. Zaten onsekiz, hayy işaretidir. Mevlevîlerin de remzi onsekiz’dir. Demek Nusayrîler kadını aşağılık ve erkeği de onsekiz yaşında hayata ithal etmelerindeki hikmet, ilâhî sûreti temsilen bir mânevî remz oluyor. [26]

Mütevâlî ve Gıyâbîler
Bunlar, Haydarî ve Kamerîlerden yalnız kadın meselesinden ötürü ayrılıyorlardı. Mütevâlîlerin inanç bakımından, Fâtımâ’yı Fâtır okumamaktan başka farkları yoktur. Fakat Gıyâbîler bu husûsu o kadar ifrata vardırmışlardır ki!
Gıyâbîlerin asıl inançlarında, madem ki insanın ‘uruç devresi ana rahminde bir nutfeye taalluk ile meşruttur;o halde “nutfe” makamı “nutf” makamıdır. Demek ki intâk, nutfe ile mümkündür. Bu nutfenin Satr-ı İmâmî’de biraz önce açıkladığımız gibi nokta sûreti de vardır. O halde Hz. Ali’nin “Ene noktatün tahte bâi Bismillâh” (Bismillâh’taki [b’nin altındaki] noktayım) demesi onlar için büyük bir sırdır. Demek ki Ali’nin zâtı da bir nutfe noktasıymış! O halde yaratılıştaki büyük sır, ancak nutfe makamı olan rahim’dir. Bu teorinin mantıksal sonucu şu olmuş ve Gıyâbîler de bunu kabul etmişlerdir:
Her Gıyâbî Nusayrî, sabahları gün doğarken kalkar ve kendi karısı da sırt üstü yatar. Üç defa rahmin bulunduğu yeri öperek şu âyeti[=?] okur: “Nahrucû minke ve ileyke ne’ûd”[20] (Senden çıkar ve sana avdet ederiz) demektir. Bunu sağlamlaştıran diğer bir âyet de vardır. Onlar, “. . . innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn”[21] âyetini de, kendi maksatlarına göre şerh ve tefsir ederler.
Duayı yaptıktan sonra, birinci olarak göbek’ine, sonra da iki meme’sinin başlarına birer defa niyâz eder. Ve yine zikredilen âyeti[=?] okuduktan sonra, işine gider.
Bu husustaki garip te’viller, incelenmeye değer. Güyâ göbek, arşın timsaliymiş; sağ ve sol meme’ler de Muhammed ve Selmân’ın makamlarıymış!
Bu şekilde rivayet edilen bir üçleme, Yahudi kitaplarında da ayrıntılı olarak yer almıştır.
[27] İşte daha ayrıntılı çalışmalar gerektiren Nusayrîlerin teşekkül şekilleri ile kanaat ve imanları özet olarak anlatılabildi. Dürzîlerdeki toplumsal vasıfların Nusayrîlerde olmayışını şöyle de mukayese edebiliriz:
Adana yöremizde mevcut olan Nusayrîlerin idealleri, imanları ne olursa olsun; onların seciyeleri nisbetinde toplumsal yeteneklerini ortaya koymak, onları gerçek hayatın anlayışına yaklaştırmak gerekir.
Türk câmiası içinde vatandaş olan bu zümrenin duygularını ve psikolojilerini bilmek, bizim için ne kadar yararlıysa, onlar için de o kadar faydalı olacaktır.[22]
Bkz. Baha Said Bey: Türkiye’de Alevî-Bektaşî, Ahi ve Nusayrî Zümreleri. (Haz. İsmail Görkem), Ankara 2000: 171-185.

İlyas Üzüm
“Sırlar” Açıklanıyor mu? Türkiye’de Alevî-Nusayrî Önderlerinin Eserlerinde İnanç Konularına Yaklaşım
İbn Nusayr en-Nemîrî’nin (ölm. 270/883) liderliğinde 9. asırda aşırı bir Şiî fırka olarak ortaya çıkıp 10. asırda Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî (ölm. 346/957?) tarafından geliştirilen ve Büveyhîler, Karmatîler, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında içe kapanarak varlığını devam ettiren Nusayrîlik bugün Suriye ve Lübnan’ın bazı bölgeleri ile Türkiye’de Hatay, Adana ve Mersin illerimizle bunların pek sınırlı sayıda ilçe ve köylerinde hayatiyetini sürdürmektedir. İslâmın tarih boyunca genel çoğunluk tarafından anlaşılıp yaşanan yorumundan farklı anlayışlara sahip olan ve tamamıyla batınî bir karakter taşıyan mezhep, öteki batınî fırkalar gibi gizliliğe büyük önem vermiş, bu yüzden haklarında geniş bilgilere ulaşılamamış, 19. yüzyıldan sonra bazı otantik Nusayrî metinlerinin elde edilip neşredilmesiyle birlikte mezhebin inanç ve ibadet anlayışlarına dair sağlıklı bilgiler ortaya konabilmiştir.
Kaynaklarda etnik yapıları ve tarihi geçmişleriyle ilgili farklı değerlendirmeler bulunan Türkiye Nusayrîleri 16. asırdan itibaren muhtelif sebeplere dayalı göçlerle adı geçen bölgelere yerleşmiş olup bugün tahminen yarısı Hatay’da olmak üzere 700-800 bin dolayında nüfusa sahiptir. Çevrelerinde kullandıkları mahalli dil dolayısıyla “Arap” veya “Arap uşağı”, öteden beri ziraatçılıkla uğraşmaları dolayısıyla çiftçi anlamında “fellâh”, mezhebi bakımından I. Dünya Savaşından sonra “Alevî” diye anılan söz konusu grup dinî kimlikleri yönünden Nusayrî diye bilinmektedir. Bugün hem kendileri hem de başkaları kendilerini Alevî diye anmakla birlikte Anadolu Alevîleri’nden ayrı olduklarını göstermek için en azından bazı neşriyatlarında Alevî-Nusayrî terimini kullanmaktadırlar.
Günümüz Nusayrîliğinin sacayağından birini teşkil eden Türkiye Nusayrîliği konusunda ilk çalışma Baha Said (ölm. 1939) tarafından yapılmıştır. Nusayrîlerin yaşadığı bölgelere gidilerek bir ölçüde saha araştırması esaslarına dayalı olarak yapılan bu çalışma 1927 yılında neşredilmiş[1] , ayrıca Adana Türk Ocağı’nda konferans olarak sunulmuştur. İkinci çalışma Hatay’ın Türkiye’ye iltihakı akabinde Hasan Reşit Tankut tarafından 1938’de gerçekleştirilmiş olup[2] eserde Nusayrîlerin etnik kökenleri üzerinde durulmuştur. 1973 yılında Ahmet Turan tarafından yapılan bir doktora çalışması[3] ise Türkiye Nusayrîliğinin Hatay bölgesine yoğunlaşmıştır. Bu arada muhtelif ansiklopedilerde ve İslâm mezhepleri tarihi çalışmalarında Nusayrîlik hakkında bazı genel bilgiler verilmiş, ilahiyat fakültelerinde bazı lisans çalışmaları yapılmıştır[4]. 1980-1990’lardan sonra Anadolu Alevîliği’yle ilgili gözlemlenen “yayın patlaması” Nusayrîlik hakkında kendisini göstermemiş, ancak birkaç kitap kaleme alınmamış da değildir. Bunlardan birisi Ömer Uluçay’ın çalışması olup yazar hem genel Nusayrîlik hem Türkiye Nusayrîliği ile ilgili ulaşabildiği bilgileri derlemiştir[5]. Diğer bir çalışma ise Abdülhamit Sinanoğlu’nun vaktiyle bir Nusayrî şeyhi iken sonradan bu mezhepten ayrılıp Hıristiyanlaşan Süleyman el-Âzenî’nin (ö. 1863) el-Bâkûrâ isimli kitabının muhtasar bir tercümesi ile Antakya’da bir Nusayrî şeyhi ile yapılan mülakattan ibaret eseridir[6] .
Bunlardan başka Türkiye Nusayrîliği ile ilgili en önemli çalışmalar şüphesiz ki Nusayrî önderleri tarafından yazılmış eserlerdir. Bu makale esas itibariyle bu eserlerin inanç konularına yaklaşımını inceleyecektir. Temel inançlarını “sır” addedip gizliliği ilke edinen ve başkalarına “sırları” aktarmayı en büyük suç sayan Nusayrîlikte bugün nasıl bir dizi kitap yazılabilmektedir? Dinî kitaplar yazarak Nusayrî önderleri mezhebin “gizlilik” prensibini bizzat kendileri ihlal mi etmektedir? Eğer ihlal söz konusu değilse yazılan eserlerde inanç konuları nasıl ele alınmaktadır?
Bu makale söz konusu eserler hakkında bilgi verdikten sonra kullandıkları kaynaklar ve inanç konularına yaklaşımı çerçevesinde bu soruların cevabını arayacaktır.
A. Türkiye’de Nusayrî Önderlerinin Yazdığı Eserler
Nusayrîlik temel karakteristiği bakımından gizliliğe dayandığı için tarih boyunca kendileri tarafından yazılan eserler, oluşturulan divanlar, kitaplaştırılan tartışmalar başkalarından daima uzak tutulmuştur. Bu, şüphesiz Türkiye Nusayrîliği için de böyle olmuştur. Adana doğumlu olmakla birlikte bilahare Suriye’ye geçip orada yaşayan M. Emin Gâlib et-Tavîl’in (ölm. 1932) konunun tarihi geçmişine ayırdığı Tarihü’l-Alevîyyîn isimli eseri[7] dikkate alınmazsa Türkiye’deki Nusayrî önderleri birkaç istisna dışında 1990’lara kadar hiçbir eser kaleme almamışlardır.
Mahallinde yaptığımız araştırmalarda elde ettiğimiz bilgilere göre 1950’lerden sonra modern eğitim kurumlarından mezun olan genç kuşaklardan Nusayrîliği sorgulayanlar artmış, 1960’larda Nusayrîlerce “kutsal” sayılan ve “Kamerî” kolu mensuplarınca da Ali’nin mekânı kabul edilen “ay”a insanoğlunun ayak basmasıyla birlikte bunun gerçekleşebilir bir olay olup olmadığı konusunda tartışmalar alevlenmiş, 1970’lerden sonra gençlerin çok önemli bir bölümü kendilerini “sol” dünya görüşü içinde bulmuştur. Bu çerçevede devam eden gelişmeler geleneksel inançları büyük ölçüde tahrip etmiş, ne şeyhlerden ne de aydınlar tarafından temel anlayışları müdafaya yönelik yahut bu inançlarla modern eğitimin verdiği bilgileri uzlaştırma denemesine giren tek bir eser bile yazılmamıştır.
Diğer taraftan eğitim kurumlarından alınan pozitivist yaklaşımlarla gelenek içinde “lâhûtîleştirilen” ay, güneş ve göğe dair astronomi bilgilerinin ortaya koyduğu çelişkiler özellikle genç kuşakları ciddi şüphelere sürüklerken çevrede hakim olan “Ehl-i sünnet” temelli anlayışlara sahip kesimlerin kendilerini yönelttikleri olumsuz tavırlar her şeye rağmen “kimlik”in bir parçası olduğu için “geleneğe bağlılığı” beslemiş, başta bayramlar ve adaklar olmak üzere bazı ritüeller devam ettirilmeye çalışılmıştır. Ancak burada da birtakım problemler ortaya çıkmış, söz gelimi Nusayrîlik için önemli addedilen “Gadir Bayramı”nın Müslüman çoğunluk tarafından kutlanmayışı hem yeni yetişen nesillerin kuşkularına hem de hakim çevreye mensup olanların tenkitlerinin tekrarına yol açmıştır. Bu sebeple ilk kitap 1975 yılında bu konuyla ilgili olmak üzere telif edilmiştir[8].
1980’lerden sonra içerik olarak aralarında ciddi farklılıklar bulunmakla birlikte kendileri gibi aynı adla anılan Anadolu Alevîlerinin dernekleşmeye başlaması, seslerini yükseltmeleri toplumda bazı kıpırdanmalara yol açmış, söz konusu grupla bazı küçük çaplı ilişkilere girilmiş, bazı şeyhlerle röportajlar yapılmış[9], ancak yine de neşir faaliyetlerine girişilmemiştir.
Öbür yandan ülkenin diğer yerleşim merkezlerinden olduğu gibi Nusayrîlerin yaşadığı yerleşim merkezlerinden de belli sayıda işçinin Almanya’ya gitmesiyle birlikte işçilerin orada diğer inanç gruplarıyla karşılaştırıldığında kitap ve kaynaktan mahrum olması vakıası bir Nusayrî önderini harekete geçirmiş, daha çok yurt dışındaki mezhep mensuplarına hitap etmek üzere 1981’de genel nitelikli bilgiler veren bir eser kaleme alınmıştır[10] .
1960-70’lerden sonra toplumun önemli bir bölümünün benimsediği “sosyalist”, yer yer de “materyalist” görüşler 1990’larda Doğu blokunun yıkılmasıyla birlikte sorgulanmaya tabi tutulmuş, bu süreçte Anadolu Alevîlerinin özellikle de aydınların geleneğe dönüp bunu “sol dünya görüşüyle” yeniden inşa etmeye dönük çalışmaları izlenmiş fakat bu çerçevede Anadolu Alevîleriyle paralelliği andıracak hiçbir hareketlilik ortaya çıkmamıştır. Özellikle aydın kesim dinî inançlar konusunda ilgisizliğini ve suskunluğunu sürdürmüştür. Ancak 1990’lardan itibaren “Alevî” kimliğinin giderek yükselen değer olması bazı şeyhleri harekete geçirmiş ve peyder pey eserler kaleme alınmaya başlanmıştır[11] .
Son olarak da Adana’da tıp doktoru olarak çalışmakla birlikte Alevîlik ve Bektaşîlik hakkında derleme çalışmaları bulunan Ömer Uluçay Nusayrîlikle ilgili yukarıda sözü edilen çalışmasından sonra bu konudaki çalışmalarını geliştirmek üzere harekete geçip muhtelif kaynaklarda Nusayrîliği dair verilen bilgilerden hareketle bir “soru cetveli” oluşturarak bunları Hatay, Adana ve Mersin’de bulunan bazı Nusayrî önderlerine cevaplamaları istirhamıyla arz etmesi yeni bazı eserlerin yazılmasına vesile olmuştur. Uluçay henüz çalışmalarını tamamlamamış olmakla birlikte kendisine cevap veren şeyhlerden üç tanesi bu cevapları müstakil kitaplar olarak neşretmişlerdir[12] .
Burada özel durumu olan bir kitaptan da söz edilmelidir: Mersin Nusayrîleri şeyhlerinden Abdülkerim Kurtuluş babası Şeyh Yusuf Esîr’in Fransızlar tarafından esir alındıktan sonra olağanüstü olaylarla esaretten kurtuluşunu anlatıp bu vesile ile kaleme aldığı şiirleri babasının hatırasını anmak üzere neşretmiştir[13].
Birkaç istisnası dışında tümü 1990 sonrası yazılan yirmiyi aşkın bu eserlerin tamamı şeyh ailesine mensup olup halen şeyhlik yapan kimseler tarafından telif edilmiştir. Şeyhlerden en çok telifi olan Şerafettin Serin ile Mehmet Mullaoğlu olup bunları Mahmut Reyhani, Nasreddin Eskiocak ve Mahmut Nedim Turhaner izlemektedir. Eserlerde müelliflerle ilgili verilen bilgilere bakıldığında Şeyhlerin genellikle ilkokul mezunu oldukları, içlerinde yüksek öğretim mezunlarının bulunmadığı, hepsinin de kendilerini gelenek içinde yetiştirdikleri görülmektedir.
B. Eserlerin İnanç Konularına Yaklaşımı
Nusayrî önderlerinin yazdığı eserlerin inanç konularına yaklaşımını ortaya koymak için önce eserlerde kullanılan kaynakların Nusayrîliğin temel kaynaklarıyla örtüşüp örtüşmediğine temas edilecek, sonra mezhebin “ana kaynağı” dikkate alınarak temel inançların bu kaynakta yansıtılan yaklaşımlarla irtibatı incelenecektir.

  1. Kullanılan Kaynaklar
    Ortaya çıktığı 9. asırdan itibaren günümüze kadar devam eden onbir asırlık uzun süreçte Nusayrî müellifleri birçok eser kaleme almıştır. Başta fırkanın kurucusu kabul edilen İbn Nusayr en-Nemîrî (ölm. 270/883), fırkanın gelişiminde önemli rolü olan Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî (ölm. 346/957 (?) olmak üzere Ali b. İsâ el-Cisrî (ölm. 4./10. asır), Ebû Saîd Meymûn b. Kâsım et-Taberânî (ölm. 426/1034), Hasan b. Mahzûn es-Sincârî (ölm. 646/1248 (?), İbrahim et-Tûsî (ölm. 750/1349 (?), Hasan el-Acrûd el-Aynî (ölm. 836/1432), Muhammed b. Yunus Kilâz (ölm. 1011/1602), Hüseyin el-Ahmed Hemmîn (ölm. 1295/1878) gibi birçok âlim muhtelif eserler kaleme almışlardır. Abdurrahman Bedevî Nusayrî kaynaklarından söz ederken ilk dönemlerden başlayarak 19. asrın sonlarına kadar elli dolayında Nusayrî müelliften söz ederek bunların bugün çoğunluğu Fransa Milli Kütüphanesi’nde bulunan 120’yi aşkın eserinin listesini verir[14] .
    Hiç şüphesiz ki yüzü aşkın Nusayrî kaynakları içerisinde merkezî kitap Hüseyin b. Hamdan el-Hasîbî’ye izafe edilen Kitâbü’l-mecmu’dur. Onaltı sûreden meydana gelmiş olan eser Ali b. Ebî Talib’in sözlerini ve emirlerini, Nusayrîler’in temel inançlarını içine almaktadır. Eser Nusayrîler için dinî eğitim ve ibadet kitabıdır. Nusayrîler’in bizzat kendileri bu kitaba “dinin esas taşı” demektedir. Eser bütün Nusayrî inançlarını içine aldığından Nusayrîliğe giriş merasiminde mezhebe girenlere tekrarlattırılmaktadır. Nusayrîler eserin Hz. Muhammed tarafından diğer Müslümanlara iletilmeksizin kendilerine bağışlanmış olduğuna, kitabın Oniki Nakîb ve Yirmidört Necîb’e geceleyin Mekke yakınlarında Mina Vadisi’nde, Akabe’de verildiğine inanmaktadır[15]. Mahallinde yaptığımız araştırmalarda -pek tabiî olarak- bugün de Türkiye’deki Nusayrî toplumu için Kitabü’l-mecmu’nun önemini koruduğu, mezhebe giren erkek gençlere okutulup telkin edildiği kesin olarak teyit edilmiştir.
    Türkiye’deki Nusayrî önderlerinin yazdığı kitaplarda gerek diğer otantik kaynakların gerekse temel kaynak konumundaki Kitabü’l-mecmu’nun kullanılıp kullanılmadığı ya da eğer kullanıldıysa ne ölçüde kullanıldığına gelince, öncelikle belirtilmelidir ki burada karşımıza şaşırtıcı bir manzara çıkmaktadır. Günümüz Nusayrî önderlerinin yazdığı eserler esasen amatör çalışmalar olmakla birlikte, bazıları yer yer kaynaklara atıf yapmakta, bazılarının da sonlarında yararlanılan kaynakları gösteren bibliyografya yer almaktadır. Ne var ki -özel durumu olan bir eser hariç[16] – bunların hiçbirisinde yukarıda sözü edilen Nusayrî kaynaklarına hemen hemen hiçbir atıf yoktur.
    Nusayrî önderlerden Selim Sönmez kaleme aldığı her iki kitabında çoğunlukla Sünnî hadis kaynaklarından sıhah-ı sitte ile bazı temel İslâm tarihi kaynaklarını, özellikle Alevîlik Nedir isimli ikinci kitabında bunlara ilaveten Süleyman b. İbrahim el-Kundûzî’nin Yenâbîü’l-mevedde isimli eserini kullanmaktadır[17].
    Diğer bir Nusayri önderi eserinin hemen başında Kur’ân-ı Kerim’den âyetler ve temel hadis kaynaklarıyla gereken yerlerde de İslâm tarihi kaynaklarına dayanacağını söyleyerek dolaylı olarak Nusayrî kaynaklarına başvurmayacağını[18] peşinen ifade etmektedir.
    Hacimli eserinin üçüncü cildini Nusayrîliğe ayıran Mahmut Reyhani bu cildin sonuna koyduğu ve yetmişe yakın eserden oluşan bibliyografyada bir tek Nusayrî kaynağının dahi adını anmamaktadır. Reyhani eserinde birkaç Şiî eser hariç tamamıyla Sünnî tefsir, hadis ve tarih kaynaklarını kullanmaktadır.
    En çok eser yazan müelliflerden Şerafettin Serin eserlerinin sonuna genellikle faydalandığı kitapların listesini vermektedir. Serin’in burada zikrettiği otuza yakın eserin çoğu Sünnî kaynaklar olup bir kısmı da İmamiyye Şiası kaynaklarıdır. Serin, Nusayrî müelliflerden Hüseyin b. Hamdan el-Hasîbî’nin Oniki İmam’ın hayatına ve haklarındaki rivâyetlere tahsis ettiği, esasen tab edilmiş de bulunan el-Hidâyetü’l-kübra’nın[19] dışında hiçbir otantik eserden söz etmemektedir. Sözü geçen eser ise mahiyeti itibariyle “gizli” addedilen ve başkalarına iletilmesi sakıncalı kabul edilen kitaplardan değildir.
    Üç kitaba imza atmış önderlerden Memet Mullaoğlu kitaplarının sonuna bibliyografya koymamış olmakla birlikte metin içinde zaman zaman kaynak göstermektedir. Mullaoğlu da genellikle Sünnî kaynaklarla bazı İmamiyye Şiası kaynaklarından yararlanmakta olup hiçbir Nusayrî kaynağının ne ismini zikretmekte, ne de onların herhangi birinden bilgi alıntılamaktadır.
    Burada sözü edilmeyen diğer eserlere gelince bunlarda da durum farklı değildir. Bu eserlerin de hiçbirinde gerek temel Nusayrî kaynaklarından gerekse ana kaynak durumundaki Kitabü’l-mecmu’dan yola çıkılarak ortaya konmuş neredeyse tek bir cümle yoktur.
    Açıkça ortaya çıkmaktadır ki Nusayrî önderleri yazdıkları yirmiye aşkın eserlerinde kendi temel kaynaklarına başvurmamış, hatta bir-iki istisna dışında onlardan isim olarak bile söz etmemişlerdir. Oysa dinî önderlerde başta Kitabü’l-mecmu olmak üzere klasik Nusayri kaynaklarının bulunduğu muhakkak olup mahallinde yaptığımız çalışmalarda da özel kütüphanelerini gösteren bazı şeyhlerde “otantik kaynaklar” yazma olarak tarafımızdan da müşahede edilmiştir.
  2. Temel İnançların Ele Alınışı
    Yukarıda temas edildiği üzere Nusayrîliğin birtakım otantik kaynakları bulunmakla birlikte temel kaynak Kitabü’l-mecmu’dur. Bütün Nusayrî guruplarca geçmişte ve günümüzde ana kaynak olarak kullanılan eser halen geçerliliğini korumaktadır. Kitap gerçekte Nusayrî toplumunun temel kutsal kitabı hükmündedir. Hatay, Adana ve Mersin’de yaptığımız saha çalışmalarında eserin Nusayrî olmayanlardan ısrarla uzak tutulduğu, onlara asla gösterilmediği, belli aşamalardan geçerek mezhebe girenlere ise ana kaynak olarak sunulduğu kesin olarak tespit edilmiştir.
    Kitabü’l-mecmu’ya bakıldığında Ali’nin ilahlığı, kelime-i şehâdet, mânâ-isim-bâb üçlüsü ve yaratılış telakkisi gâyet açık biçimde ortaya konur. Burada söz konusu ana kaynak esas alınarak bu inançların nasıl ele alındığını kısaca temas edilip Nusayrî önderlerinin kaleme aldığı eserlerde bu inançların nasıl yansıtıldığı işlenecektir.
    a) Ali’nin ilahlığı
    Kitabü’l-mecmu’da Ali’nin ilahlığı oldukça açık ve vurgulu biçimde belirtilmektedir. el-Evvel adıyla anılan ilk sûrenin ilk bölümünde Ali’ye sığınıldığı, Ali’den yardım istendiği ve Ali’den neş’et edildiği[20] belirtildikten sonra ikinci sûrede “Ey Ali b. Ebî Tâlip! Ey her arzu edenin sevip dilediği, ey ulûhiyeti ile ezeli olan, ey bütün yaratılmışların aslı! Sen bizim gizli ilahımız açık imamımızsın” denilerek[21] Ali’nin zahirde imam, bâtında ilah olduğu yalın biçimde dile getirilir. Üçüncü sûrede ezelilik, günahları bağışlama, tevbe edenlerin tevbesini kabul etme[22] gibi ilahi sıfatlar Ali’ye izafe edilir. On birinci sûrede “Sizin efendiniz Ali b. Ebî Talip’tir. Onu tanıyınız, Onu tesbih ediniz. Onu yüceltiniz. Bu sizin yaratıcınızdır. Rızkınızı verendir”[23] denilerek hamd ve tesbihin Ali’ye yapılması istenir. On ikinci sûrede “Ali b. Ebî Talip ezelidir, birdir, tekdir, samettir, parçalanamaz, bölünemeze, kısımlara ayrılamaz, sayılamaz. O benim ve sizin ilahınızdır[24] ; on dördüncü sûrede ise “Ali b. Ebî Talip erkek ve kız kardeşten, baba ve anneden münezzehtir Tek ve ebedi olarak mevcuttur. Örtüsü olmayan gizlidir” cümleleriyle Ali’nin ilahlığı pekiştirilir.
    Bu temel inancın Türkiye’deki Nusayrî önderlerinin yazdığı eserlerde nasıl ele alındığına gelince öncelikle belirtilmelidir ki söz konusu neşriyatta. Ali en çok işlenen, en çok üzerinde durulan, en çok tekrarlanan konudur. Bu yönüyle Türkiye’de Nusayrî neşriyatta merkezî konunun Ali olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak Ali’nin nasıl anlatıldığı, daha doğrusu Nusayrî kutsal kitabında olduğu gibi onun ilahlık yönünün öne çıkartılıp çıkartılmadığı çok farklı bir manzara arz eder.
    Kronolojik olarak ilk kaleme alınan kitaplardan en son yazılana, Ali’yi doğrudan konu edinenlerden dolaylı olarak ondan bahsedenlere kadar bütün kitaplarda Ali bütünüyle “beşerî” bir kimliğin sahibi olarak sunulur. Söz gelimi, ilk yazılan eserlerin birinde “Hz. Ali nasıl bir şahsiyet?” adlı küçük başlıkta “o, kahramanlığı, istikameti, adaleti, nezaheti, fesahati, belağatı ve en derin bilgisi ile tanınmış bir zâttır” denilir. Aynı eserde daha sonra Ali’nin yiğitliği, Hz. Muhammed nezdindeki yeri, Hz. Ali hakkında vârid olan hadisler, Hz. Ali Kur’ân-ı Kerim’de gibi başlıklarda Ali yine tamamına yakını Sünnî hadis kaynaklarında yer alan rivâyetler çerçevesinde tasvir edilir[25]. Eserde Ali’nin tanrılığını yahut tanrısallığını çağrıştırmaya yönelik tek bir cümle bile yer almaz.
    Diğer bir eserde ise Nusayrîliğin temelinin Şiîlik olduğu[26] vurgulandıktan sonra Hz. Ali’nin hilafet tartışmalarında hakkının yendiği fakat esas itibariyle onun Hz. Muhammed’in Allah’tan alıp ümmetine tebliğ ettiği hakikatlardan ayrı bir düşünceye sahip olmadığı belirtilir ve kısmen başka bir bağlamda geçmekle birlikte “insanları tanrılaştırmanın ya da Tanrı ile özdeşleş(tir)menin kati sûrette Müslümanlıkla bağdaşmayacağı”[27] ifade olunur.
    Ali’den söz ederken onun faziletleriyle ilgili rivâyetlere geniş yer ayıran bir başka bir eserde ise “çağdaş batılı filozoflardaki hikmet, marifet, insan sevgisi, hak ve adalet kuraları on üç asır önce Hz. Ali’de vardı”[28] denilir.
    Mahmut Reyhani dört ciltlik eserinin üçüncü cildinin çok önemli bir bölümünü Ali’ye tahsis eder. Günümüzün önemli Nusayrî şeyhlerinden olan Reyhani burada, kaynaklardaki “kardeşlik olayı, menzile hadisi, hakkın Ali’yle olması, Ali’nin ilim şehrinin kapısı olması, Ali’yi sevenin Muhammed’i sevmesi, Ali’nin dünyada da ahirette önder olması” gibi otuz kadar olay ya da hadisi müstakil başlıklar halinde inceler[29] , fakat onun beşer üstülüğüne yahut tanrılığına dair tek kelime etmez.
    Nusayrîlik hakkında en çok eser yazan müelliflerden Şerafettin Serin diğer müellifler gibi Hz. Ali’nin beşerî kimliğine vurgu yapmakla birlikte “Nusayrîler’in Ali’yi tanrılaştırıp tanrılaştırmadıkları” sorusuna cevap verirken kısmen bu anlayıştan uzaklaşarak -çok kısa biçimde- Hz. Ali’nin beşer üstülüğüne yönelik açıklamalar yapar. Serin, Hz. Ali’nin kırk arşın genişliğindeki hendeği atladığını, ağırlığı altmışbin veya yetmişbin tonu bulan Hayber kapısını tek eliyle söktüğünü, onsekiz arşınlık kapıyı kırk arşınlık hendeğe köprü olarak kurduğunu, bunun onun gücüne delalet ettiğini[30] söyler, ancak daha öteye geçerek Ali’nin tanrı olduğunu ifadelendirme istikametinde bir şey beyan etmez. Serin, aynı eserinin bir başka yerinde yine Ali kelimesi ile ilah kelimesini yan yana getirmeksizin fakat iştirak ettiğini de ima ederek Hz. Ali’nin beşer olmadığı yolunda rivâyetler bulunduğunu, Hz Muhammed’den “Ben ve Ali Allah’ın öz nurundan Adem yaratılmadan seksinbin yıl önce Yüce Allah’ı tesbih ediyorduk” denildiğini kaydetmekle yetinir[31] .
    Türkiye’de etkili Nusayrî şeyhlerinden Nasreddin Eskiocak ise eserinde Hz. Ali’nin faziletleriyle ilgili kaynaklarda yer alan bazı rivâyetleri aktardıktan sonra ilahî sırların Hz. Ali’de toplandığını, bir rivâyette belirtildiği üzere Hz. Muhammed’in “Hz. Adem yaratılmadan bin sene önce benle Ali bir nur idik ve arşın altında Yüce Allah’ı tesbih ediyorduk” buyurduğunu, başka bir rivâyetinde “Adem çamur ile su arasında iken ben peygamber idim” dediğini, Hz. Ali’nin “ben be harfinin noktasıyım” sözünü söylediğini ifade ederek Ali’nin beşer üstülüğüne küçük çaplı göndermeler yapar. Eskiocak daha sonra bu görüşleri teyit etmek üzere Mevlânâ’nın Hz. Ali’yle ilgi sözlerinden bazı nakiller yapar. Bu sözlerde Mevlana, Ali’nin birlik konağının âlemi olduğu, onun iptidasız evvel sonsuz ahir olduğu, Adem’in toprağının onun nurundan şekillendiği, onun vergisiyle Meryem’e arkadaş olup İsa’nın vücuda geldiği, onun Allah ile içli-dışlı olduğu gibi hususlar üzerinde durur. Ancak Eskiocak “bu konuda ariflerin itikadını takdim etmekle yetiniyoruz” diyerek daha öteye yönelik söz söyleyemeyeceğine işare eder[32].
    Etkili bir başka Nusayrî önderi Memet Mollaoğlu “Ali’nin Kur’an olduğu” düşüncesini başlığına taşıdığı eserinde Ali hakkında uzun bilgiler verir. Şeyh, İnsan sûresi’nin Ehl-i beyt’in diğer üyeleriyle birlikte Hz. Ali hakkında indiğini, onun Firdevs’in üstündekilerle yerin yedi kat altındakileri bildiğini, onun Kur’ân’ın zahirine va batınına vakıf olduğunu, Peygamber’in Ali’nin üstünlüğüne dair birçok hadis söylediğini, Alevî Nusayrîlerin bir kısmının Ali’yi tanrılaştırdıkları yolundaki görüşlerin yanlış olduğunu, gerçekte kendilerinin Ali’deki inkar edilemeyen keramet, karakter, ilim ve faziletteki üstünlüğü itiraf eden Müslüman gurubu olduklarını, meselenin asla Ali’yi ilahlaştırmaya varmadığını, aksine temel anlayışın derin bir Ali sevgisinden ibaret bulunduğunu[33] ifade eder. Mullaoğlu başka bir kitabında kendisine yöneltilen ve Alevîlerin Ali’yi “tek, her yerde ve her zaman nâzır, ışıkların ışığı, bütün duran ve yürüyen yıldızların ışığını kendisinden aldığı kaynak, kayaların ufalanması, denizlerin ve bütün işlerin var oluşu emrine bağlı olan merci” şeklindeki algılamayı kabul edip etmedikleriyle ilgili soruya cevap verirken “bu sözleri biraz abartılı da olsa kabul ediyoruz. Ancak bu kabullenişimizin ilahlık vasfında anlaşılmaması gerekir. Bu telafisi imkansız bir hata olur[34] ” diye cevaplandırır. Aynı kitapta Alevîlerin Ali’yi ilahlaştırdıkları şeklinde anlayışın iftira olduğunu belirten Mullaoğlu, Hz. Ali’de olağanüstü güç bulunduğuna inandıklarını, ama bu gücün Allah’tan kaynaklandığını kabul ettiklerini tekrarlar[35].
    Nusayrî şeylerden Mahmut Nedim Turhaner ise Hz. Ali’yle ilgili hadis kaynaklarında geçen rivâyetleri sıraladıktan sonra Hz. Peygamber’in “Ağaçlar kalem, denizler mürekkep, insanlar ve cinler de katip olsa Ali’nin keramet ve faziletlerini saymakla bitiremez” buyurduğunu nakleder[36] . Yazar, bunun ötesinde Ali’ye beşer üstü konum vermeye dönük hiçbir ifadede bulunmaz.
    Diğer Nusayrî şeyhleri de aynı yolu izleyerek Ali hakkında varid olan hadisleri zikredip onun Allah katında ve Helgamber nezdinde “üstün bir şahsiyet” olduğunu ittifakla beyan ederler. Ali hakkında gerçek inançlarını ortaya koymaya yönelik hiçbir teşebbüs sergilemezler. Hatta kendilerine “Ali’ye verdikleri ilahlık” konusunda soru veya itiraz yöneltildiğinde bunları kaynaklarının verdikleri bilgiler istikametinde açıklamaya yanaşmaz, aksine yaygın İslamî anlayış çerçevesinde kanaat beyan ederler. Bazı önderler özel bir şekilde dikkat çekerek Nusayrî-Alevîlerin Hz. Ali’ye imamlık ve hilafet dışında hiçbir makam vermediklerini dile getirirler[37] .
    Görüldüğü gibi müellifler Kitabü’l-mecmu’da yer aldığı şekliyle Hz. Ali’nin tanrılığı yönünde hiçbir açık bir beyanda bulunmamaktadır. Ancak üç şeyh yine onun ilahlığını gündeme getirmeksizin Ali’nin beşer üstü bazı yönlerine gönderme yapmakla iktifa eder.
    b) Kelime-i şehâdet
    Genel İslâmî anlayışta kelime-i şehâdetle dile getirilen Allah’ın varlığı, birliği ile Hz. Muhammed’in peygamberliğine tanıklık etmek aslında iman esaslarının iki ana umdesini ifade etmekten ibarettir. Bu noktadan bakıldığında kelime-i şehâdetin birinci umdesi olan Allah’ın varlığı ve yüceliği bütün Nusayrî neşriyatta en ufak bir kuşkuya mahal olmayacak şekilde yer alır. Nasreddin Eskiocak’ın Yaratıcının Azameti ve Kur’ân’daki Reenkarnasyon kitabının ilk bölümü tamamen Allah’ın varlığını ispatlamaya yönelik olarak kaleme alınmıştır. Ancak mezhebin otantik ulûhiyet anlayışında Allah’ın daha önce yedi defa hulul ettiği, son hululun Ali’de gerçekleştiği fikri[38] ise tanıtımı yapılan eserlerin hiçbirisinde geçmediği gibi bazı eserde de ısrarla Alevîlerin hulul nazariyesine inanmadıkları belirtilir[39] .
    Kelime-i şehâdetin ikinci umdesi olan Hz. Muhammed’in nübüvvetine gelince bu da Nusayrî önderlerinin yazdığı kitapların hiçbirisinde en küçük bir şüpheyi mahal verilmeyecek kesinlikte ortaya konur. Ayrıca muhtelif konular işlenirken sık sık onun hadislerine başvurulur.
    Esas itibariyle burada önem taşıyan husus bir kalıp halinde kelime-i şehâdetin nasıl aktarıldığıdır. Kitabü’l-mecmu’da kelime-i şehâdet “Ben şehâdet ederim ki Ali b. Ebî Talib’ten başka ilah yoktur, övülmüş Muhammed’den başka hicap yoktur, kendisine yönelinen Selman el-Farisî’den başka bâb yoktur” şeklinde yer alır[40] . Bu ifade söz konusu neşriyatta bu haliyle yer almakta mıdır, daha doğrusu en azından kelime-i şehâdetten söz edilen sayfalarda bu kalıbın geçtiği yerler var mıdır?
    Hemen belirtilmelidir ki yirmi dolayındaki eserin hiçbirisinde kelime-i şehâdeti bu kalıpla nakletme söz konusu değildir. Aksine eserlerde iman esasları genel İslâmî telakkilere uygun olarak sıralanır ve bu konuda şüphe uyandıracak en küçük bir imada dahi bulunulmaz. Söz gelimi Mahmut Nedim Turhaner bu bağlamda Allah’ın varlığı ve yüceliğinden bahsettikten sonra O’nun gönderdiği bütün peygamberlerin ve peygamberlerine indirdiği kitapların hak olduğunu, keza meleklere ve ahiret gününe inanılması icap ettiğini, ancak bu sûretle Müslüman olunabileceğini kaydeder[41] .
    Eserinin “kelime-i şehâdet” başlığını taşıyan bölümünde Şerafettin Serin, kelime-i şehâdeti Allah’ın emriyle Hz. Muhammed’in ifadelendirdiğini belirtir ve burada yer alan “Allah’ın varlığı ve birliği ile Peygamberinin risaletini” hem dil ile söylemek hem kalp ile tasdik etmek hem de ruhen bunlara teslim olmak gerektiğini söyler[42] .
    Aynı yazar kendisine Nusayrîlikte “Ben Ali’den başka ilah bulunmadığına şehâdet ederim” şeklinde şehâdetleri bulunup bulunmadığı sorusunu cevaplandırırken “Nusayrîler Hz. Ali’yi, Hz. Muhammed’i ve Ehl-i beyt’i canları kadar severler, çünkü Allah’ın öz nurundan müteselsildirler, gök ve yer hürmetleri için yaratılmıştır”[43] demekle yetinir, Ali’nin ulûhiyetine yönelik şehâdeti inkar eder. Yazar aynı kitabın başka bir yerinde ise Hz. Peygamber miraca çıkarken sağ tarafında “Lâ ilâhi illallah Muhammedün resûlullah”, solunda ise “Aliyyün veliyyullah” ibaresinin yazılı olduğunu gördüğünü söylediğini nakleder ve müteakip sayfalarda Hz. Ali’nin imameti üzerinde durur[44].
    Eserlerinde iman esaslarını genel Şiî anlayışlar çerçevesinde ele alan Mehmet Mullaoğlu ise kelime-i şehâdeti “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülüh ve eşhedü enne Aliyyen veliyyullah” ibareleriyle zikreder. Aynı eserinin başka bir yerinde ise “Bizler her zaman La ilâhe illallah Muhammedün resulullah Aliyyen veliyyullah, diyen insanlarız” der[45] .
    Görüldüğü gibi Nusayrî önderlerinin eserlerinin hiçbirisinde kelime-i şehâdet Kitabü’l-mecmu’da verildiği biçimde ortaya konmaz. Şeyhler bu konuda da otantik anlayışlarını gizlemeye devam edip “genel İslâmî anlayışı” aynı zamanda kendi gerçek anlayışları gibi sunarlar.
    c) “Mânâ, isim, bâb” üçlüsü ve yaratılış inancı
    Nusayrîlikte “mânâ, isim, bâb” merkezî bir öneme sahiptir. Bu üçlüde “mânâ” Ali, “isim” (veya “hicâb”) Muhammed, “bâb” ise Selman-ı Fârisî’dir. Bunlar “ayn-mim-sin” sembolleri ile gösterilir. Kitabü’l-mecmu’da dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onbirinci, onikinci, onüçüncü, ondördüncü sûrelerde bu semboller vurgulu bir şekilde tekrar edilir. Kitabü’l-mecmu’nun dördüncü sûresinde “yaratılış” konu edilirken de Ali’nin Muhammed’i, Muhammed’in Selman’ı, Selman’ın da beş şerefli yetimi, onların da âlemi yarattığı[46] belirtilir.
    Türkiye’deki Nusayrî önderlerinin yazdığı eserlerde bu sembollerin ve yaratılış meselesinin nasıl ele alındığına daha doğrusu ele alınıp alınmadığına bakıldığında yine yukarıdaki inanç konularıyla ilgili ortaya çıkan manzaranın söz konusu olduğu görülür. Yirmi civarındaki eserin üçü hariç diğerlerinde ne bu sembollerden ne bu sembollere göre kurgulanmış bir yaratılış anlayışından bahsedilir. Üç eserde ise konulara yazarların tabii iradelerinin sonucu olarak değil, kendilerine açıkça Nusayrîlerin bunlara inanıp inanmadıkları ya da nasıl inandıkları sorulması vesilesiyle değinilir. Çünkü aynı yazarlar başka kitaplarında meseleyi gündeme getirmezler.
    Bu üç eserden ilkinde Şerafettin Serin kendilerinin Ali’ye tapmadıklarını, fakat Allah’ın bir isminin Ali olduğunu ifade ettikten sonra Hz. Muhammed’in “hicâb” oluşunu halkın vahiy meleğini görmeyip Hz. Muhammed’in görmesi, Selman’ın “bâb” olmasını ise Hz. Peygamberin hadisine doğrultusunda onu sevgisi kapısı olarak kabul etme biçiminde tanımlar[47]. Bunların birbirlerini yaratması ve arkasından âlemin yaratılması meselesiyle ilgili ise hiçbir beyanda bulunmaz.
    Kendisine sözü edilen hususlar müstakil olarak sorular sorulduğu cevap vermek zorunda kalan diğer önder Memet Mullaoğlu ise sert bir tavır sergileyerek kendilerinin Allah’tan başka ilah kabul etmeyen, Hz. Muhammed’in nübüvvetini tasdik eden, Ali’nin de Allah’ın tek vasisi olduğuna inanan kimseler olduğunu belirtip arkasından da “Hicap”mış, “kapı”ymış bunlar bilinç altlarında yatan nefret ve kinin yarattığı hayal ürünüdür. Neyin kapısı? Allah bir evde mi oturuyor ki onun kapısı olsun? Sonra bu kapı insan olur mu?” demektedir. Yazar bu sembolleri reddettiği için tabiatıyla bunların birbirlerini ve âlemi yaratmalarını da söylemez. Şeyh, yaratılıştan söz ettiği eserinin ilgili bölümünde ise Nusayrîlerin dört ilahî kitapta anlatıldığı gibi bir yaratılış anlayışına sahip olduklarını ifade eder[48] .
    Diğer şeyh Mustafa Bedri Sonay da benzer görüşler dile getirdikten sonra yaratılışla ilgili olarak “Allah’tan başka bir yaratıcı olamaz. Kainattaki bütün varlıklar Allah’tan başka bir güç tarafından idare edilemez. Filan şahıs filanı yaratmış, bu filan da başka şahısları yaratmış demek mantıksız bir felsefe olup Kur’ân’ın ahkamına ters düşer[49] ” der.
    Açıkça ortaya çıktığı üzere bugünkü Nusayrî neşriyatta “mânâ-isim-bâb” anlayışı ve yaratılış telakkisi bakımından otantik anlayışları çağrıştıracak hiçbir yaklaşım bulunmamaktadır.
    Sonuç
    Görüldüğü gibi Türkiye’de Nusayrî önderleri tarafından kaleme alınan eserlerin hiçbirisinde Nusayrîliğin temel kaynağı Kitabü’l-mecmu’da yer alan Ali’nin ilahlığı, bu ilahlığın ifade edildiği kelime-i şehâdet, “mânâ, isim-bâb” üçlüsü ve yaratılış telakkisi ne açık ne kapalı olarak ortaya konmamış, sadece üç eserde ulûhiyet izafesi söz konusu olmaksızın Ali’nin beşer üstülüğüne sınırlı göndermeler yapılmış, üç eserde “hicâb” ve “bâb” anlayışına işaret edilmiş, ikisinde tamamen inkar edilirken diğerinde varlığına işarette bulunulmakla birlikte içeriği farklı biçimde tasvir edilmiştir.
    Nusayrî önderlerinin yazdığı kitaplarda inanç konularının ele alınışı ile halen toplumda kutsal kabul edilip klasik değerini koruyan “ana kaynak” Kitabü’l-mecmu’da belirtilen inanç konularının birbiriyle örtüşmemesi hatta çelişmesi gerçeği birtakım soruları akla getirmektedir. Neden önderler inanç konularını inandıkları ve topluma öğrettikleri gibi kaleme almamıştır, bütün neşriyat bir “takiyye”den mi ibarettir, eserlerin güvenilirlik değeri ne kadardır?
    Bu makale söz konusu soruları cevaplandırmak üzere kaleme alınmamış olmakla birlikte bazı ana noktalara işaret etmekle yetinilebilir:
    a) Mezhepler tarihi kaynaklarında aşırı bir Şiî fırka olarak tanımlanan Nusayrîlik ortaya çıktığı dönemden itibaren sahip olduğu “gâlî” düşünceler dolayısıyla tepki çekmiş, hem genel İslâmî anlayışa mensup zümreler hem de merkezî otoriteler tarafından ağır suçlamalara maruz kalmıştır. Bu suçlamalar bazan baskılara kadar varmış, Büveyh Oğulları (334-447/945-1055) hanedanlığı hariç hemen bütün idareciler olumsuz tavır takınmış, kimi zaman da şiddete dayalı saldırılar söz konusu olmuştur. Toplumun yaşadığı bu ağır şartlar kendilerinden koptukları Şia’da öteden beri var olan takiyye (inançları gizleme) ilkesini daha sıkılaştırmış ve giderek mezhebin en önemli prensiplerinden biri haline getirmiştir. Öyle ki kaynaklarında bu prensibe riâyet etmeksizin mezhebin inançlarını başkalarına ifşa etme en büyük suç sayılmış, bu suçu işleyenlerle ilgili ağır ifadelere yer verilmiştir. Söz gelimi, “Allah’ın Ali’ye beşer sûretinde hulûl etmesi” sıradan insanlara söylenecek bir şey olmayıp ancak Allah tarafından seçilmiş (Nusayrî) kimselere bildirilir. Bir kimse “gizliliğe” riâyet etmeyip bu sırları başkalarına yayarsa öldüğü zaman toprak onun bedenini kabul etmez ve hayvan sûretine sokularak yeryüzüne döndürülür[50] . Bu çerçevede sırları başkalarına aktarmaktan alıkoyucu birçok kesin müeyyidenin bulunduğu Nusayrî inancında şahsî düşüncesi ne olursa olsun bir Nusayrînin hele bir Nusayrî önderinin bunları aşarak mezhebin inanç manzumesini herkesin okuyabileceği bir eserde ortaya koyması asla mümkün değildir.
    b) Nusayrîlerin kendine has bir sosyal yapısı vardır. Muhtelif kabileler ve bunlara bağlı küçük sülalelerden oluşan bu sosyal ağ kendine içinde güçlü bir kenetlenmeye sahiptir. Dinî önderlik (şeyhlik) tamamen soya bağlı bir olaydır. Her kabilenin mezhep içindeki alt gruplanmalardan (Haydarîlik-Kilâzîlik) hangisine mensup olduğu bellidir. Geçmişte “içe kapanarak” varlığını sürdüren, daha doğrusu “içe kapanmayı” varlığını sürdürmenin şartı gören toplum diğer inanç gruplarıyla olan ilişkilerine azami titizlik göstermiştir. Baştan beri farklı inanç mensuplarının kendileri hakkında bilgi sahibi olmalarının kendilerine sürekli zarar verdiğini gören toplum çareyi başkalarına karşı inançlarını gizlemede bulmuştur. Bu, bugün de aynı katılığıyla sürmektedir. Nitekim uygun yaşa gelip belli aşamalardan geçerek mezhebe kabul edilen bir gence -yukarıda kısaca temas edilen ve Ali’nin ulûhiyeti çerçevesinde şekillenen anlayışlardan ibaret olan- “sırları” başkalarına anlatmayacağına dair çok kuvvetli yemin ettirilmektedir. Toplumda bu yemine bağlılığı denetleyecek güçlü bir kontrol mekanizması geliştirilmiştir. Günümüzde özellikle farklı inanç gruplarıyla birlikte yaşanan bölgelerde bu mekanizmanın gücü azalmakta ise de halen etkisini devam ettirmektedir. Dolayısıyla sıradan bir Nusayrî mensubu şöyle dursun önder konumundaki Nusayrî şeyhlerinin yazdıkları eserlerde yeminlerini çiğnemeleri ve “sırları” üstelik yazılı olarak anlatmaları kolay kolay göze alınabilecek bir şey değildir.
    c) Temel karakteristiği itibariyle “batınî” bir fırka olan Nusayrîlik diğer batınî fırkalar gibi sağlam bir metodoloji geliştirmemiş, bunun neticesi olarak da tutarlı, disiplinli ve “savunulabilir” inanç sistemi oluşturamamıştır. Samimi olarak kendisini İslâma nispet eden mezhep benimsediği “inanç ve anlayışları” İslâmın ana kaynağı Kur’ân’la irtibatlandırabilecek güçlü bir yöntemden yoksunluğunu bilmektedir. Dolayısıyla Nusayrî inançlarının gizliliğine son verilip açık biçimde ortaya konulması hem Kur’ân âyetleri, hem de Peygamber’in hadisleri itibariyle temellendirilebilecek ya da böyle bir temellendirme genel geçer kurallarla sunulabilecek bir mahiyet taşımamaktadır. Bu durum gerçek Nusayrî inançlarının “gizlenmesini” adeta zorunlu kılmaktadır. Tabii olarak da Nusayrî önderleri öteki sebeplerle birlikte bu noktayı da göz önünde bulundurarak yazdığı eserleri genel İslâmî anlayışa uygun biçimde kaleme almakta, kendi “gerçek” inançlarını yansıtmamaktadırlar.
    Öte yandan şuna da temas edilmelidir ki Nusayrîler en azından bir-birbuçuk asırdan beri kendilerini daha sık sorgulamaktadır. Ana kimlik olarak kabul ettikleri İslâmın temel kaynağı Kur’ân, modern bilimlerin ortaya koyduğu ontoloji anlayışı ve Müslüman çoğunluğun İslâm telakkisi bu sorgulamada başlıca yardımcı unsur olarak dikkate alınmaktadır. Bu anlamda günümüz Nusayrî önderleri diğer inanç gruplarına mensup kimselerle görüşmekte, sınırlı oranda da olsa İslâm dünyasında telif edilen çalışma ve araştırmaları incelemekte olup çok muhtemeldir ki bir ölçüde bunların etkisinde kalmaktadırlar. Tabiatıyla bu bilgiler kendi kimliklerini inkar etmeksizin kaleme aldıkları eserlere muhtelif derecelerde yansımaktadır.
    Şu da belirtilmelidir ki, mahallinde yaptığımız araştırmalarda kesin olarak tespit edildiği üzere, toplum yazılan bu eserlerin dinin “zahirini” ifade etmeye dönük olarak kaleme alındığını, gerçekte kendi “batınî” inanç ve anlayışlarını yansıtmadığını, esasen yansıtacak şekilde yazılmasının imkânsız olduğunu yakından bilmektedir. Bu vakıa mezhebe kabul edilip kendisine “Nusayri inançları” öğretilenlerin olduğu kadar “henüz mezhebe kabul sürecine girmemiş” kimselerin de kesin olarak malumudur.
    Sonuç itibariyle Nusayrî önderlerinin yazdığı eserlerde mezhebin “gizli inançlarının” açıklanması asla söz konusu değildir. Esasen yukarıda belirtilen üç sebep yeniden değerlendirilerek toplumda farklı bir anlayışın geliştiği müşahede edilmedikçe Nusayrî önderlerinin bugüne kadar yazdıklarıyla olduğu gibi bundan sonra yazacaklarıyla ilgili olarak da “gizlilik” prensibinin ihlâl edileceğini ve “sırların” ortaya konacağını beklemek mümkün değildir.
    Özet
    Türkiye’de yarısı Hatay’da olmak üzere 750 bin dolayında Alevi-Nusayri nüfus bulunmaktadır. Temelde İslamın batınî yorumlarına dayanan Nusayrilik tarihî ve sosyal sebeplerle “gizliliği” prensip edinerek gerçek inançlarını başkalarına açmamıştır. Mezhebin bu temel özelliğine rağmen Türkiye’de Nusayrî şeyhleri türlü sebeplerle yirmiyi aşkın eser kaleme almıştır. Ancak bu eserlerin hiçbirisi mezhebin kutsal metni konumunda olan Kitabü’l-mecmu’dan söz etmediği gibi öteki otantik eserlere de dayanmamaktadır. Eserler Ali’nin ilahlığı, kelime-i şehadet, “mânâ-isim-bâb” üçlüsü ve yaratılış gibi temel inanç konularında “gerçek Nusayrî telakkileri” yansıtan bir karakter taşımamaktadır.

İsmail Engin
Hatay Nusayrilerinde Din ve Dini Algılayış

  1. Giriş
    Bu bildiri, başlık olarak her ne kadar din ve dini algılayışı içeriyorsa da etnografik bir betimleme olarak kaleme alınmış, dinin esasları ve felsefesi üzerine bilgiler ve veriler bildirinin kapsamı dışında bırakılmıştır. Bildiri, Hatay Nusayrileri üzerine 1998 yılı Ağustos ayında Hatay ilinde yapılan bir alan araştırmasının verilerinden ve gözlem sonuçlarından yararlanılarak inşa edilmiştir.[1]
    Bu çalışmada, etnik bir grup ve dini bir cemaat olarak[2] , Hatay Nusayrilerinin ya da diğer bir deyişle ‘Alavîlerin, kendilerini ve kendi kültürel kimliklerine yakın olarak gördüğü biz kavramı içine dahil ettiği Anadolu Alevilerini emik olarak nasıl algıladığı konusunda ip uçları verilmesi; ardından Anadolu Alevileriyle olan farklılıkları, karşılaştırılarak etik yaklaşımla irdelenmesi hedeflenmiştir. Bunu her zaman yapılabilen sıradan bir ayinin betimlenmesi ve gündelik hayatın önemli ve vazgeçilemez bir parçası olan ziyaretin fonksiyonları üzerinde durulması izlemekte; daha sonra da tenasüh-reinkarnation inancına ana hatlarıyla değinilmektedir.
  2. Genel
    Bugün Türkiye’de Nusayri, İçel ve Adana illerinde Arap Uşağı, Fellah olarak da anılan ‘Alavîlerin sayıları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Nasıl bulunduğu hususu, metodolojik açıdan tartışmaya açık olmakla birlikte, 1996 yılı itibariyle Hatay’ın yaklaşık % 29’unun ‘Alavî olduğu ileri sürülmektedir.[3] Türkiye’de genelde yoğunlukla Hatay, Adana ve İçel illerinde; yaşamaktadırlar.[4] Sayıca en yoğun bir şekilde Antakya -Harbiye mahallesi- İskenderun ve Samandağı’nda bulunmaktadırlar. Arapça’nın yanı sıra, Türkçe de bilmektedirler.[5]
    Onların dini cemaat olarak 9. yüzyılda yaşamış Muhammed b. Nusayri’ye dayanan kökenleri bulunmaktadır[6] ve onlar 11. yüzyıldan beri Nusayri olarak tanınmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun geç döneminde, “Türkmenler’le çevrili bir denizde Arapça konuşan bir etnik grup”[7] şeklinde görülen Nusayriler, kendilerini Ali’nin müritleri (‘Alavî) olarak adlandırdılar ve böylelikle Şii mezhebe yakınlıklarını belirttiler.[8] Ancak, tıpkı Anadolu Aleviliğinde olduğu üzere, Nusayriler de inanç itibariyle Sünniler kadar Şiilere uzaktır. Şii düşünce tarzı ve ibadet şekilleri, Nusayriler tarafından “aşırılık” şekline yorumlanmaktadır. Bu bağlamda, Sünni inanç tarzı Şiilere göre, daha “liberal” olarak algılanmaktadır.
  3. Kendilerini ve Alevileri Nasıl Algılıyorlar?
    Cemaat içindeki yaygın kanaate göre, Lazkiye’den İçel’e kadar uzanan coğrafi bölgede yaşayan ‘Alavîler, kendilerini Hz. Peygamber’in yardımcıları ve Ensâr (Medineli) olarak görmektedirler.[9] Günümüzde onlara Sünniler tarafından Nusayri denilmekle birlikte, mümbit hilal olarak adlandırılan bölgede yaşadıkları için, onlar daha çok çiftçilikle uğraşıyorlardı ve bundan dolayı da yine Sünniler tarafından Fellah[10] olarak adlandırıldı.
    Babasoylu bir yaklaşım tarzı ile Hatay ‘Alavîleri, kendilerinin ve Adana, İçel’de yaşayan ‘Alavîlerin, Lazkiye’den geldiğini belirtmekle birlikte, mitolojik unsurlarla desteklenen söylencelerle, tarihsel kökenlerini Hz. Muhammed ve Hz. Ali dönemine kadar götürmektedirler. Söylenceye göre, Hz. Muhammed ve Hz. Ali, o dönemde Rumların yaşadığı bu yerleri almak için asker göndermiş; bu askerler de daha sonra bir daha Mekke’ye dönmemiş; Lazkiye’de kalmıştır.[11] Anayerli bir yaklaşım tarzını reddeden onlar, günümüz Nusayrilerinin atalarının, bu askerler olduğunu ileri sürmektedirler. Nitekim, bu konuda genel kabul gören genellemeler, söylenceler şeklinde ortaya çıkarılmakta ve sunulmaktadır.
    ‘Alavîsentrik bir yaklaşımla, yani herşeyin merkezine kendilerini koyan Hatay ‘Alavîleri, Anadolu Aleviliğinin inanç kökeni kendi inançlarına, etnik kökenleri de kendi etnik gruplarına dayandırmaktadır.[12] Bu bağlamda onlar, Anadolu Alevileriyle dil farklılıklarını “Lazkiye’den Anadolu’ya gelip, kendi dillerini unuttular” diyerek açıklamaktadır. Örneğin,
    “Tahtacılar, Lazkiye’den gelmiş olan ‘Alavîlerdir. Onlar, bir Sultan zamanında İstanbul’a ağaç gerekince Lazkiye’den Edremit yöresine gelmişler ve zamanla oraya yerleşmişler; bu esnada, orada kendi dillerini unutmuşlardır.”[13] (Ali Özalp, DT. 1920, DY. Harbiye/Antakya)
    Hatay ‘Alavîlerine göre, Anadolu’ya gelen ‘Alavîlere, burada Kızılbaş, Tahtacı, Hacı Bektaşi gibi çeşitli adlar verilmiştir. Alevilik öğretisi ya da din ve din bilgisi ise, Hz. Ali ile başlayan ve Muhammed el-Mehdî ile tamamlanan bir süreçtir ve bu süreç sonucunda oluşmuş; Müslümanlık, ancak Oniki İmamın soyuyla bir yörüngeye oturabilmiştir.
  4. Benzerlikler-Farklılıklar
    Her ne kadar günümüzde Anadolu Alevi tarihinin ve kültürünün bir parçası olarak düşünülse de Nusayrilik, gerek din tarihi, gerek öğretileri-dini rituelleri ve gerekse dil ile içerdiği sosyal grup açısından Anadolu Aleviliğinden farklıdır. Diğer bir anlatımla, Anadolu Aleviliğindeki tarikat sırrı anlayışı, Ehlibeyt sevgisi Nusayrilik ile Anadolu Aleviliğini yakınlaştırmakla birlikte, muhteva açısından iki cemaat arasında farklılıklar görülmektedir.[14]
    Ehlibeyt anlayışı ve Aleviliğe yönelik olumsuz yakıştırmalar, özellikle “sapkın” (heretique) olarak görülmeleri[15] , yine iki cemaatin ortak özelliklerine örnektir. Ehlibeyt sevgisi, Nusayrileri Anadolu Alevileri gibi Şiilere yakınlaştırmaktadır.
    Anadolu Aleviliğinin inanç rituellerinde Buyruk; Nusayrilerde, doğrudan Kuranıkerim esastır. Ayinlerde Anadolu Aleviliğinde kadın-erkek beraberken, Nusayrilerde ayrıdır, ayin erkekler tarafından yapılır. Öte yandan Anadolu Aleviliğinde ayinin çarkları olan hizmetler (oniki hizmet) ile müzik-saz ve semah, ritueli oluştururken, bunlara Nusayrilerde rastlanmamaktadır.[16]
    Dini lider Nusayrilerde şeyh, Anadolu Alevilerinde dededir. Şeyhlik ve dedelik soydan gelir, soya dayalıdır. İkisi de dini bir kast oluşturur. Ancak atası, babası şeyh veya dede olan kişi şeyh veya dede olabilir. Şeyhin veya dedenin karısı da şeyh veya dede soyundan gelmelidir. Buna karşın şeyhlik, büyük erkek evlat; dedelik ise, genel hatlarıyla tüm erkek evlatlar kanalıyla yürür. Şeyhlik, kıdem itibariyle büyük erkek evlat kanalıyla yürürken, o istemediği-yapmadığı takdirde, varsa amcaya geçer.
    Alevilerin dedeleri, genelde Hacı Bektaş Veli’yi pir olarak tanırken, Nusayri şeyhleri Hacı Bektaş Veli’yi dini bir lider olarak kabul etmezler. Nusayri şeyhlerinin soyu, 4. İmam Zeyne’l-âbidîn’e (659-713); Alevi dedelerinin soy zinciri de genelde 4. İmam’dan başlayarak 8. İmam Ali er-Rızâ’ya (765-818) kadar[17] dayandırılmaktadır.
    Her ikisisinin teolojisi İslam teolojisine dayanmakla birlikte, Nusayriliğin teolojisi, Anadolu Aleviliğine göre daha güçlüdür. Alevilikte Şamanizmle bezenmiş Hacı Bektaş mitolojisi, Nusayrilikte ise, Hz. Ali’yi merkez alan İslami mitoloji[18] daha belirgindir. Bu bağlamda hemen belirtilmelidir ki, Hatay ‘Alavîlerinin anadilleri Arapça olduğundan, onlar bunu dini anlamda avantajlı bir niteliğe büründürüp, “Arapça bildiğimiz için, biz kök bilgileri muhafaza ediyoruz” demektedirler.
  5. Ayin
    Hatay ‘Alavîleri arasında, ayine Ceme denilir. Ayinler, senenin değişik tarihlerinde tekrarlanır ve genelde kutsal kabul edilen ziyarette gerçekleştirilir. Ayinde Anadolu Aleviliğinde görülen ve ayinin temel unsurlarını oluşturan, semah ve oniki hizmet yoktur ve ona sadece erkekler katılır; kadınlar katıl(a)maz.
    Ayin yapılacağı zaman, düzenleyen kişi tarafından davet çıkarılır. Daveti, ücret ödenen belirli kişiler yapar. Çağrılacak kişiler, sayıca 10’dan azsa, o zaman davetçi olarak çocuklar gönderilir. Ayine, sadece davet edilenler katılır. Ayinde, güzel kokulu Reyhan ve Bakhur bitkisi bulundurulur. Katılanlara, öncelikle cemaat güzel koksun diye Reyhan bitkisi dağıtılır ve ona el sürülür.
    Ayinde beş kişi görevlidir ve onlar olmadan ayin yürütülmez. Görevliler, şeyh, sağ kolu, sol kolu, ayak yardımcısı ve davet sahibidir. Ayinde şeyhin yorum yapma (kuralları duruma göre değiştirme) olanağı her zaman bulunduğundan, görevlilerin sayısı, aynı zamanda ayinin olabilmesi için gerekli en az sayıda katılımcının da sayısıdır. Ancak, bununla birlikte, genelde ayinin yapılması için en az yedi kişi gerekir. Eğer, yedi kişi yok ise, şeyhin yorumuyla, görevli beş kişi ile de ayin yapılabilir.
    Ayinde Ehlibeyt bulundurulur; yani ayini yöneten Ehlibeyt soyundan geldiği düşünülen şeyhtir. Şeyhe ve onun makamına gösterilen saygı, Hz. Peygamber’e ve Ehlibeyte gösterilen saygıdır. İnanca göre, Allah her yerde ve her taraftadır. Bu nedenle, ayinde oturma kuralı ve yönü yoktur. Diğer bir deyişle, her taraf kıbledir. İstenirse ya da gerekirse, halka biçiminde de oturulur. Şeyhin yanında, karşısında veya arkasında oturanlar da bulunabilir. Ayini yöneten, yönlendiren ve ayinde Kuranıkerim okuyan şeyhin yanı sıra, onun sağında sağ kol, solunda sol kol denilen iki yardımcısı daha vardır. Onlar ayinin yürümesi esnasında şeyh bir hata yaparsa veya bir aksama olursa, müdahale eder, düzeltir ve aksaklıkları giderirler. Onlardan başka ayinde gerekli hizmetleri yapan, Reyhan ya da Bakhur bitkisini getiren, dağıtan ayak yardımcısı olarak adlandırabileceğimiz bir delikanlı, görevli olarak bulunmaktadır. Davet sahibi de ayinde mutlaka bulunmak zorundadır. Onu görevi, gelenleri karşılamaktır. Ayinin son kısmı olan yemeği hazırla(t)maktır.
    Ayinin önemli bir kısmında, Kuranıkerim’den ayetler, Hz. Ali’den öğütler, şeyh tarafından okunur. Ehlibeyt-Oniki İmam ve Kerbela zikredilir. Saz yoktur; ancak şiir vardır. Şeyhlerin yazdığı özel şiirler, mersiyeler (ağıtlar) dillendirilir. Burada Hz. Ali’ye methiyeler düzülür. Ayinin sonuna doğru, sadece şeyhin verdiği yetki ile bir başkası da dua ve mersiye okuyabilir. Bunlar, şeyhin sağ tarafında oturan sağ kolu ve sol tarafında oturan sol koludur. Ayin dili, şiirler de dahil olmak üzere baştan sona Arapçadır. Ayin Fâtiha suresiyle son aşamaya getirilir. Fâtiha suresiyle birlikte, herkes Oniki İmamın adını okur, anar. Bunu yemek izler. Yemekte, tıpkı namazdan sonra olduğu gibi içki de içilebilir. Ayinden önce bir koç kurban olarak kesilir. Eğer koç kesilemezse, mutlaka kasaptan bir koç kellesi getirilir. Yemekte kurban ya da koç kellesi yenilir.
  6. Ziyaret
    Hatay ‘Alawîlerine göre, Muaviye ile Hz. Ali arasındaki uyuşmazlık sonucunda, Muaviye’nin Hz. Ali’yi sevenlerin baş kaldırmaması için, camilerde hutbe okutarak, Hz. Ali’yi kötülemesi[19] , Alevilerin camiye girmemesine yol açmış; bu durum, ‘Alawîlerin ancak cami dışında namaz kılabilmelerini sağlamıştır. Sonuçta ‘Alawîler camiyi bıraktılar; ama, beş vakit namazı kendi usullerince[20] kıldılar. Cami dışında alternatif ibadet merkezleri bulma çabalarının da bir sonucu olarak ziyaretler birer dini merkez olarak önem kazanmıştır.
    Hatay ‘Alavîleri için ziyaret, bir noktadır. Bu anlamda o, başı sonu belli olmayan bir döngüdür. Gündelik hayatın ve dini hayatın merkezinde; gündelik ve dini hayatın kesiştiği bir yer, kutsal bir mekândır. Ziyaret, her yerde, her yerleşim biriminde ya da ona yakın bir yerde vardır.
    Bir yerin ziyaret olması için, kutsal bir mezarın, yatırın bulunması şart değildir. Güzel, iyi ve oturulacak bir yer, dağ-su başı, yeşil bir alan, ağaçlık olması yeterlidir. Bu yer zamanla kutsanmakta, yatır bezenmekte ve bir anlamda doğa kültü ile atalar kültü iç içe girmekte-geçmektedir.
    Ziyaret, adakların adandığı, değişik umarlar için başvurulan bir yerdir. Yatırla ayrı bir anlam kazanan ziyarete, umarlar için gidenler, değişik eşyalar bırakmaktadır. Örneğin, Şıh Yahya’ya genelde çocuğu olmayan kadınlar gitmektedir. Oraya çocukları olsun diye, beşik bırakmakta; çocuklu yoksul kadınlar, bu beşikleri alıp, kullanmakta; çocuklarını bunlarda büyütmektedir. Çocuklar büyüyünce de ziyareten alınan beşikler geri getirilmektedir. Beşik bırakamayan kadınlar, yaptıkları beşik maketlerini ziyarete değişik yerlerine, pencerelerine asmaktadır.
    Ziyarete ait olan ya da oraya bırakılan şeyler, kutsaldır. Onlar kullanılabilir; ama çalınamaz. Bununla ilgili tabu vardır ve o, söylencelerle pekiştirilmektedir. Örneğin: Şeyh Hasan’ın kapısını çalan hırsız, kapıyı sırtından bir türlü indiremez. Sonunda tekrar geriye götürür ve kapıyı sırtından indirebilir.
    Ziyaret, mutlaka geceleri aydınlatılmaktadır. Eskiden kandil yakılırmış; günümüzde elektrik. Ziyaretin içinde Oniki İmamların adlarının zikredildiği yazılar; Bakhur bitkisi ve onun yakıldığı buhurdanlar; Kuranıkerim mutlaka vardır. Ziyarete gidenler, gece orada kalabilir; ancak içinde asla yatılmaz. Hemen her ziyarette davet verilir. Davetlilere ve herkese yemek dağıtılır. Tanınmış ziyaretlerde mutlaka bir aşevi bulunur. Ziyaretteki kap-kacak, evlerde sürekli olmamak koşuluyla, ancak ziyafet verildiğinde kullanılabilir. İşi bittikten sonra geri getirilir.
    Şıh Yahya, Şeyh Hasan ünlü ziyaretlerdir. Birçok yerde Hızır makamı ziyaret olarak bulunmaktadır.[21]
  7. Tenasüh-Reinkarnation[22]
    Ruh göçü (Seelenwanderung), inancın önemli bir parçasıdır. Nusayri olan bir kişi tekrar tekrar dünyaya gelebilir (reinkarnation). Bunun temel koşulu, temiz-arınmış bir kişi olmasıdır. Günahlarından-kötülüklerinden arınmayanların yeniden hayata gelmesi, doğması mümkün değildir.
    Dünyaya yeniden gelme, yeniden doğuş, inanca göre, cennete gitme yerinedir. Bunun alametleri vardır. Vücudunda bir iz ya da konuşmaya başladıkça eskiyi hatırlayıp, anlatması gibi. Doğacak bebeğin yerine geçme, yanına gelmedir. Öncelikle doğum yapacak kişiye bebeğin yerine geçecek ruh rüyada belirir, görünür. Yaşanılan, bulunulan mekândan ve önceki akrabadan uzak bir yeniden dünyaya gelme, kolay gözükmez.
    Ruh göçüne uygun bir akrabalık terminolojisi geliştirilmemiştir. Örneğin dedesinin babası ya da annesi yeniden dünyaya geldiğinde o, sadece bebektir. Büyüdüğünde ise evlat.
    Ölen akrabalar, sürekli yeni doğan bebeklerle yeniden dünyaya gelir. Bu, Hz. Ali’den başlayarak ebediyete doğru oluşan, atalarla durmadan yenilenen açık uçlu bir süreç gibidir.
  8. Sonuç
    Bugüne kadar, Türkiye’de yaşayan Nusayriler ya da Türkiye Nusayrileri üzerine yapılan akademik çalışmalar derlemeler ve diğer dini cemaatlere ve etnik gruplara oranla son derece sınırlıdır. 1990’lı yıllarda Anadolu Alevileri üzerine ardı ardına giderek artan bir şekilde çıkan yayınlar arasında, Nusayrilere ve Nusayriliğe yönelik az sayıda yayın da dikkati çekmektedir. Nusayri şeyhleri olan Nasreddin Eskiocak’ın[23] , Mahmut Reyhani’nin[24] , Şerafettin Serin’in[25] kendi inançlarını emik bir yaklaşımla anlatmaya-tanıtmaya yönelik eserlerinin dışında, et-Tâvîl’in[26] 1924’te Arapça yayınlanan “Târîhü’l- ‘Aleviyyîn” adlı eserinin çevirisi ve Ömer Uluçay’ın[27] konu üzerine yapılan çalışmaları ana hatlarıyla topladığı derlemesiyle, Nusayrilik üzerine olan matbuat da bir ivme kazanmıştır.
    Bunların dışında konu 1997 yılında İstanbul’da yapılan “Tarihî ve Kültürel Boyutlarıyla Türkiye’de Alevîler, Bektaşîler, Nusayrîler” adlı bir bilimsel toplantıda Nusayrilik Türkiye’de ilk kez ele alınmış ve İlber Ortaylı, Kais Firro, Mustafa Öz gibi bilim adamları tarafından değişik boyutlarıyla etik bir yaklaşımla irdelenmiştir.[28]
    Yıllardan beri Almanya’da yaşayan bu bildiri sahibi, özellikle konu üzerine Almanya’da yapılan akademik çalışmalarda bir kıpırdanış görmektedir. 1950’li yıllarda Rudolf Strothmann’ın başını çektiği akademik çalışmalarla başlayan haraketi, magister ve doktora tezlerinin yapılmasına zemin oluşturmuştur. Bu bağlamda akla ilk gelen isimler, Suriye politikasında politik bir güç olarak Nusayrileri ele alan Gregor Voss[29] ve Almanya’da erkek çocukların entegrasyonu bazında Nusayrileri irdeleyen Mehmet Ferit Mustu’dur.[30] Nusayriler, yine 1995 yılında Berlin’de düzenlenen bir sempozyumda da milliyetçilik akımıyla ilişkileri kapsamında (Kais Firro tarafından) ele alınmıştır.[31]
    Türkiye’de ise, 1973 yılında Ahmet Turan’ın Fransa’da yaptığı doktora tezinden[32] sonra konu üzerine özel olarak çalışan bilim adamı pek çıkmamıştır.
    Herşeyden önce, Türkiye Nusayrilerinin inançlarının gündelik hayattaki fonksiyonel yapısını ve inancın bireysel-politik ilişkilere yansımasını anlayabilmek ve irdeleyebilmek için, ayrıntılı etnografik betimlemelere, bilimsel araştırmalara ihtiyaç vardır. Çünkü, ancak bu ve benzer araştırmalar sayesinde Türkiye toplumunun sosyal-politik yapısı, dinamizminin yönü-ivmesi üzerine ve toplumsal hoşgörüyü sağlayabilecek güçlü verilere ulaşabiliriz.

[1] Bu çalışmanın gerçekleşmesinde alan araştırmasındaki katkılarından dolayı Hatay Nusayrilerinden Ali Özalp, Abdullah Özalp, Yusuf Yeniocak’a, verdiği kaynak kitaplar için de Adana Nusayrilerinden Şerafettin Serin’e teşekkür ederim.
[2] Bkz. Andrews, Peter Alford (ed.): Ethnic Groups in the Republic of Turkey. Wiesbaden 1989: 151-154; krş. Zentrum für Türkeistudien (Hrsg.): Das ethnische und religiöse Mosaik der Türkei und seine Reflexionen auf Deutschland. Münster 1998: 122-123.
[3] Bkz. Tutar, Adem: XX. Yüzyıl Hatay Tarihi ve Günümüz İnanç Coğrafyası. (İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi) Malatya 1997: 191.
[4] Bkz. Andrews 1989: 379-382.
[5] Krş. Andrews 1989: 151-154; Önder, Ali Tayyar: Türkiye’nin Etnik Yapısı: Halkımızın Kökenleri ve Gerçekler. Ankara (2. Baskı) 1999: 181.
[6] Krş. Erk, Hasan Basri: İslamı Mezhepler-Tarikatlar. İstanbul 1954: 165-167; Gölpınarlı, Abdülbâki: 100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler. İstanbul 1969: 133-134.
[7] Ortaylı, İlber: »Alevîlik, Nusayrîlik ve Bâb-ı Âlî« İSAV (Haz.): Tarihî ve Kültürel Boyutlarıyla Türkiye’de Alevîler, Bektaşîler, Nusayrîler. İstanbul 1999: [35-46] 42.
[8] Krş. Engin, İsmail; Franz, Erhard: »Nusairier – die arabischsprachigen ‘Alawî« Engin, İsmail; Franz, Erhard (Hrsg): Aleviler/Alewiten. Hamburg 2000: 157-162.
[9] Bkz. ve krş. Uluçay, Ömer (Haz.): Arap Aleviliği: Nusayrilik. Adana 1996: 22.
[10] Bkz. Tankut, Hasan Reşit: Nusayriler ve Nusayrilik hakkında. Ankara 1938: 59-60.
[11] Bkz. ve krş. Uluçay 1996: 22.
[12] Karşıt görüş için, bkz. et-Tâvîl, Muhammed Emîn Gâlîp: Nusayrîler: Arap Alevîlerin Tarihi. (Özdemir, İsmail Çev.) İstanbul 2000: 19.
[13] Krş. Balcıoğlu, Tahir Harimi: Tarihte Edremit Şehri. Balıkesir 1937: 66.
[14] Krş. Serin, Şerafettin: Allah ve Ehlibeyt’in Tanımı. Aleviler, Nusayriler ve Şiiler Kimlerdir? Adana 1995.
[15] Bunun için özellikle bkz. Gülşehri, Ali; Tosun, Resul: Nusayrilik ve Suriye’de Nusayri zulmü. İstanbul 1982.
[16] Bkz. ve krş. Uluçay 1996.
[17] Bkz. Clarke, Gloria Lucille: Bir Dedenin Kimliğinde Müziğin Yeri Ne Kadardır? Seçkinlerin Müzik Eğitimi: Türkiye Alevilerinin Manevi Liderlerinin Yetişmesinde Müziğin Rolü. (Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi) İstanbul 1998: 179-180.
[18] Bkz. ve krş. Eskiocak, Nasreddin: İlk Alevi Kimdir? İstanbul 1996.
[19] Bkz. ve krş. et-Tâvîl 2000: 22-23.
[20] Bkz. Fığlalı, Ethem Ruhi: Çağımızda Îtikadî İslâm Mezhepleri. Ankara (4. Baskı) 1990: 188-189.
[21] Bkz. Ocak, Ahmet Yaşar: İslâm-Türk İnançlarında Hızır yahut Hızır-İlyas Kültü. Ankara (2. Basım) 1990: 132, 237-243.
[22] Krş. Weiss, Gabriele: “Seelenwanderung” Hirschberg, Walter (Hrsg.): Neues Wörterbuch der Völkerkunde. Berlin 1988: 431-432.
[23] Eskiocak 1996.
[24] Reyhani, Mahmut: Gölgesiz Işıklar. 2 cilt, İstanbul 1994/1995.
[25] Serin 1995.
[26] et-Tâvîl 2000.
[27] Uluçay 1996.
[28] Bkz. İSAV 1999.
[29] Voss, Gregor: ‘Alawiya oder Nusairiya – schiitische Machtelite und sunnitische Opposition in der Syrischen Arabischen Republik. (Dissertation) Hamburg 1985.
[30] Mustu, Mehmet Ferit: Nusairier -eine geheime Religionsgemeinschaft- unter Berücksichtigung der Integration von männlichen Kindern und des Ausschlusses von Frauen. (Magisterarbeit) Berlin 1997.
[31] Bkz. Firro, Kais: »The Attitude of the Druzes and ‘Alawi Vis-à-vis Islam and Nationalism in Syria and Lebanon« Kehl-Bodrogi, Krisztina; Kellner-Heinkele, Barbara; Otter-Beaujean, Anke (eds.): Syncretistic Religious Communities in the Near East. Leiden 1997: 87-99.
[32] Turan, Ahmet: Les Nusayris de Turquie dans la Region d’Hatay. Paris 1973.

ATATÜRK’TEN SON MEKTUP

0

Siz beni halâ anlayamadınız .
Ve anlamayacaksınız çağlarca da…
Hep tutturmuş “Yıl 1919, Mayıs’ın 19’u” diyorsunuz.
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz .
Mustafa Kemâl’i anlamak bu değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Bırakın o altın yaprağı artık,
bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin.
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ?
Mustafa Kemâl’i anlamak yerinde saymak değil.
Mustafa Kemâl’in ülküsü, sadece söz değil.

Bana, muştular getirin bir daha,
uygar uluslara eşit yeni buluşlardan..
Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ?
Mustafa Kemâl’i anlamak avunmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Halâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda,
halâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz .
Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın !
Uluslar, fethine çıkıyor, uzak dünyaların..
Mustafa Kemâl’i anlamak gözboyamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil..

Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız ;
laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
Bilim ağartsın saçlarınızı.. Kitaplar..
Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar…
Mustafa Kemâl’i anlamak ağlamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü..
Görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş,
birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken.
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ?
Mustafa Kemâl’i anlamak itişmek değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla.
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla.
Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister,
paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter !
Mustafa Kemâl’i anlamak aldatmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil…

Halim Yağcıoğlu

10 MUHAREM (ÂŞÛRÂ) TARİHTEKİ ANLAMI

0

“Allah bana haber verse
Yezid’de suç yoktur dese
Ben böyle istedim dese
Ona lahnet ona lahnet”
Feyzullah ÇINAR.

Anadolu’da Kızılbaş – Alevi diye adlandırılan toplumlarca, Muharrem ayının ilk 12 günü yası- matem günleridir; bu on iki gün boyunca cem olup (bir araya gelip)[1] muhabbet eden canlar Hüseyin’in Kerbela’daki direncini, Yezit’in bunlara yaptığı vahşeti anarak bu vesile ile tarihsel bilinçlerini tazelerler.

Bizim yörede, çeşitli zamanlarda çeşitli amaçlar için cem yapılırdı, o zamanlar buna yol diliyle cem birlemek denirdi [2]. Bunlara yapılış amaçlarına uygun adlar verilirdi ya da verilirmiş. Bunlar Abdal Musa cemi, Hızır cemi, adak cemleri, görgü cemleri, Sultan Navruz cemi, Aşura cemi ile muhabbet cemleridir[3].

Her yıl, zamanı gelince mutlaka olan cemler, Abdal Musa cemi ile Hızır cemidir; bunlar her yıl yaklaşık olarak aynı mevsimlerde yapılırdı. Hızır cemi kışın bitip, karların kalkmasının istendiği sıralarda yapılırdı, bu cemde kurban edilmez mihmanlara çörek, börek ikram edilir, birde gavut topu yapılırdı, cemde “garba yelinin” esmesi için dualar edilirdi; buna gavut cemi de dediğimiz olurdu. “Garba Yeli” esince karları eriten bir yeldi. Mevsimi gelince bu yelin eseceği sırada Hıdır Ellez cemi olur gavut yoğrulurdu. Abdal Musa cemi Kış ayına denk gelirdi. Muhabbet cemleri ile görgü cemleri (müsahiplik cemleri) ihtiyaç hâsıl olduğunda her an yapılabilinirdi.

Bunun dışında görgü olup (görülüp) yola girecek kişiler için görgü cemi yapılır, düşkünler, dargınlar burada görülürdü, buda ihtiyaca göre yapılırdı. Adak kurbanları da böyle ihtiyaca göre adak adayan kişinin isteğine göre yapılırdı. “İhtiyaç hâsıl oldukça” yapılan birde muhabbet cemleri, muhabbet için yapılan toplantılar vardı. Muhabbet erbabı bir aşığın ya da bir dedenin mihman olarak geldiğinde, onunla konuşmak için köylü toplanıp cem olurdu. Böylesi bir konuk geldiğinde, o konuğun bir konak evi, yani misafir kaldığı bir evi olurdu, o mihman, konuk olduğu o hanede kalırdı ama o konuğu her hane evine davet ederek, bir muhabbet sofrası kurar o mihman vesilesiyle köylüyü toplayarak (Cem olup) birlikte yemek yenir muhabbetler edilirdi. Öyle konuklar olurdu ki geldikleri köyde bir ay, iki ay, bazen daha da fazla o köyde kalır, bu süre içinde de her hanede bir gün muhabbet ceminin olmasına vesile olurdu. Bu muhabbet cemleri de -babamın tabiriyle söylersem – “ihtiyaç hâsıl oldukça olurdu.” Bizim yörede canların bir araya gelip muhabbet etmesine üç can bir cem diye özel bir anlam verilirdi. Bu muhabbet cemlerinin Alevi kültürünün taşınıp gelişmesinde çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu cemlerde ozanların nefesleri üzerinde bile muhabbet dilip onların sözlerinin nasıl anlaşılması gerektiği konuşulurdu. Bir deyişteki sözlerin onarıldığına bile tanık olmuşumdur.

Bugün geriye baktığımda, bu muhabbet cemleri sayesinde Nesimi’nin “Gerçek aslımız sorarsan /biz muhabbetten geliriz / Kabdan kaba süzülerek aşk ile hâsıl oluruz” dediği gibi, bu kültürün, yöreden yöreye, kuşaktan kuşağa süzüle süzüle yetkinleşerek bu günlere gelmesi sağlanmıştır diyorum. Bu muhabbet cemleri bize oturmamızı, kalkmamızı, söze nasıl kadir olunup nasıl konuşmamız gerektiğini, bir kişinin gönlünün nasıl alınacağını, yememizi, içmemizi, gelen bir dostu, evimize konuk olan bir mihmanı nasıl ağırlamamız gerektiğini bize gösterirdi; kısacası bunlar farkında olunmadan geleneğin gücüyle yaşamın içinde bizlere öğretilirdi. Burada destursuz[4] yenilip içilmez, destursuz konuşulmazdı, oturmadan kalkmaya her işin bir adabı vardı. Şemi Baba’nın “Aşığın derdi çok amma / Sırrın ishar eylemez / Söylemesi terki edep / Çünkü destur olmadan[5]” dediği gibi, bu cemlerde insana dair – Aleviliğe dair aklınıza gelebilecek her şey muhabbete konu olur, usulünce üzerinde muhabbetler edilip tartışılırdı.

Muhabbette sınır yoktu. Öyle olurdu ki bu muhabbetlerde aşığın söylediği deyişin bir sözü konuşulur, burada murat edilenin ne olduğu hatta bunun şöyle dense daha uygun olmaz mıydı diye, o deyiş üzerine iyileştirmeler, onarmalar yapılırdı. Bu sayede söyleniş daha da olgunlaşırdı. Bu yüzden deyişlerimiz bu tarihsel yolculuğumuz sırasında her geçen gün olgunlaşarak bu günlere gelmişlerdir. Anadolu’daki oluşan bu kültürel söylem birliği ile ortak dilin oluşmasında, ortaklaştığımız bu duyguların gelişmesinde bu muhabbet cemlerimizin, bu muhabbet cemlerinde bulunan gezici ozanların, Dedelerin büyük katkısı olmuştur. Dergahlarda, Tekkelerde, ocaklarda yetkinleşen muhabbet erbabı Dedeler – Âşıklar buradan aldıkları ışığı bütün cem-i cümleye yaymak için, bu muhabbetin asaletini yeniden bu âleme hâkim kılmak için “baş açık, ayak yalın” diyardan diyara dolaşarak bu kültür elçiliğini, bu kültürün taşınmasını hakkıyla yerine getirmişlerdir. İrşad edilen kişinin işi, oradan aldığı o ışığı başka bir cana da iletip onu da irşad etmesidir. Yunus Ermenin “Taptuk manasını saçtık Elham dülüllah” demesi bunun içindir. Bunu yapmak için o kişi, ruhunun bütün güzelliklerinden yararlanarak onu ortaya koyardı; güzel giyinir, güzel – güzel konuşur, bunun için sazlardan, semahlardan, ozanların dizelerinden, bu yolun yolcusu olup bu topluma mal olmuş bu yolla ismi özdeşleşmiş kişilerin sözlerinden yararlanırdı. Örneğin, Emlek bölgesinin Kızılbaş köylerinde muhabbet cemlerinde bulunan bu muhabbet erbabı kişiler dedeler- âşıklar buradan kalkıp Kaz dağlarındaki Kızılbaş köylerine de konuk olur buralardan topladığı bilgiyi, görgüyü dili, edebiyatı oralara da taşırlardı. Alevilerdeki bu ortak duyuşun, ortak düşünüşün nedeni budur. Bu yüzden, Nesimi o dizelerinde dile getirdiği hakikatten dolayı yerden göğe kadar haklıdır. Bizim gerçek aslımızı sorup merak edenler olursa, işte bu muhabbet cemlerine baksınlar; her şey burada gizli.

Muharrem “yası matemi” her yıl değişik zamanlarda olurdu ama mutlaka yapılırdı. Bu ayda yapılan muhabbetlerin ağırlıklı konusu Muharrem ayında olan ÂŞÛRÂ günü idi. Şehirlerde “Demokratik Alevi Hareketini” oluşturan dernekler süreci başladığından buyana, bu muharrem sohbetlerini derneklerimizde ya da derneklerimizin düzenlediği ev ortamlarımızda yapıyoruz. Bu muhabbetlerimizde, insanlığa ait, bizlere ait her şey gündeme gelip, üzerine muhabbet edilse de ağırlıklı gündem konumuz Âsûra oluyor. Burada maksat Hüseyin’i anlamak, bunun için empati (duygudaşlık) yaparak onu hissetmektir. Bunun için O’nun gibi aç susuz kalınır. Bu asla Ramazan orucuyla karıştırılmamalıdır. Bu klasik bir oruç değildir, Nesimi’nin “biz bir oruç tutarız ramazana benzemez” dediği gibi, bu ona hiç mi hiç benzemez. Burada önemli olan Hüseyin’i hissetmek, O’nun gibi aç susuz kalıp onun gibi haksızın, arsızın karşısında eğilmemeyi bükülmemeyi haksıza boyun eğmemeyi öğrenmektir. Hüseyni direnişin özü budur[6]. Kızılbaş, Hüseyin gibi tek başına olup, darda kaldığı zaman, Hüseyin’in düşünür, aklına hemen Pir Sultan gelir. O güçsüzde olsa, esirde düşse, ipe de çekilse doğru yolundan sapmaz, haksızın karşısında eğilmez, bükülmez onuruyla yaşamak için gerekirse canını yoluna koyar; Hüseyin’den Pir Sultana, Pir Sultandan Nesimiye, Nesimiden Seyit Rıza’ya, Seyit Rızadan Hüseyin İnana; ondan ona, ondan buna, onlardan da günümüzün Kızılbaşlarına uzanan onurlu çizginin özü budur. Bu yüzden Pir Sultan “Şimdi bizim aramıza / Yola boyun veren gelsin / Sevdasıyla dalgasıyla hakikati bilen gelsin / Kişi halden anlayınca Hakikati dinleyince / Üstüne yol uğrayınca ayrılmayıp duran gelsin / Pir Sultanım Çelebiye[7] / Eyvallahım var Veliye / Yoldaşına yol diliyle / Yolun sırrın soran gelsin” diyor. Bu muhabbet cemlerinde işlenilen öz budur.

Muharrem ayı boyunca, ele bıçak alınmaz, bir canlının canı incitilmez, su içilmez. O ayda köylünün bir malı hastalansa onu kesmez ölürse mundar ölür, ağaç bile budanmaz[8]. Hatta toprağa düşünce yeşerecek olan, nohut fasulye, soğan gibi canlı yiyeceklerin bile yenmediği yerler vardır.

Aşura Muharrem ayının onuncu günü demektir, Aşur Arap dilinde on, onuncu demektir; bu deyim, bu söyleniş buradan geliyor. Bizim 12 Eylül, 12 Mart dediğimiz gibi, o gün onlarda yaşanılan bu olayı anmak için bu adı verilmişler, kısaca “Âşûrâ”, ONUNCU GÜN demişler. Peki, ne olmuş bu Muharremin onuncu gününde, şu olmuş: aynı zamanda Sünnilerin Halifesi de olan, bu göreve yani Emevi Tahtına babası Muaviye’den sonra gecen Halife Yezit (Yani 6. Halife) iktidarının önünde bir engel olarak gördüğü Hz. Muhammed’in torunu, İmam Ali ile Fatima’nın oğlu İmam Hüseyin’in kellesini Kerbela’da kestirmiş. Hüseynin kellesini bir sancağa takarak Kerbela’dan Başkentleri olan Şam’ görüp Şam sokaklarında Hüseynin kellesiyle top oynar gibi oynayıp eğlenmişler[9]. Bu ziynetin sonunda Hüseynin kesik başı, aynı zamanda devlet başkanı da olan, Halife Yezidin sarayına getirilip bir tepsi içinde Halifelik makamında oturan Yezid’e sunulmuş. Orada “Elindeki değnekle Hüseynin dişerine vurduklarını, sonrada Halife Yezid’in şu şiiri söylediği” bilinir: “Keşke Bedirde bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hâli görselerdi ve sonrada bana, sevinerek, elin vâr olsun diye seslenselerdi. Toplumun ulularını öldürdük, toplumun öcünü aldık; Hâşimoğulları saltanatla oynadılar; yoksa ne gelen bir haber var, ne inen bir vahiy. Bende anamın oğlu olmayayım Ahmed oğullarından yaptıkları işlerin öcünü almazsam.” [10] Bu tarihten sonra, Halife Yezidin önderliğindeki Emeviler, bunu (Hz. Hüseyin’in başının kesilmesini) bir zafer olarak görüp, o günü (Âsurâ gününü) bayram günü diye ilan ederek bu günü her yıl bayram diye kutlamışlardır. İşte bu vahşetin yaşandığı gün, kameri takvime göre, Muharrem ayının onuncu günüymüş; on muharrem yani âşûrâ tabiri oradan kalmış; bu anın yaşandığı o anki tarihi zaman dilimi ise, İsa’nın doğumundan 680 yıl sonra, Muhammed’in Mekke’den Medine göçtüğündense 61 yıl sonra yaşanmış. Miladi ya da hicri takvimlerinin farkı buradan geliyor. Bu tarihi, bugünkü kullandığımız güneş yılını esas alan miladi denilen takvim ile anlamak ya da öyle kavramak istersek, bu vahşet İsa’nın Doğumundan 680 yıl sonra 10 Ekim’de yaşanmış[11]. Araplar ay takvimi kullanırlar, Kameri denilen bu ay takviminde bir yıl 354 gün olduğundan dolayı bu ay her yıl 11 gün önce gelir; yani Hicri de denilen Kameri ay takvimine göre hesaplanan Âşûrâ – On Muharrem günü bu yüzden her yılın değişik zaman dilimlerinde gelmektedir[12].

Bir ara, Âşura gününde Hüseynin anılmasını, miladi takvime göre, her yıl onun tam olarak şehit edildiği 10 Ekimde yapalım diye önerilmişti[13]; ama bu öneri sonraları gündemden düştü, niye gündemden düştü onu bilmiyorum. Bunu başka bir yazıda tartışmak gerekebilir burada şu kadarını söyleyeyim sanırım gelenekleşmiş anlayıştan kop ulunamadı. Bu konu ilerde belki yine gündeme gelip tartışılır, biz burada kafamızdaki şu bilmeceyi (sorunu) söylemden geçmeyelim: Tarih kayıtları tutulurken, İncil, miladi denilen takvimi esas alarak tarihi belirliyor, Kur’an’a –eskiden beri Arapların kullandığı- kameri denilen ay takvimini esas alarak tarihlerini belirliyor bunlar açık ama, Allah’ın esas aldığı takvimin nasıl bir şey olduğunu yâda bunlardan hangisine bağlı kaldığını henüz bilmiyoruz; en azından benim ciddi kuşkularım var.

Bu önemli an, bu olaydan sonra Şeriatla yönetilen Emevi devletinin resmi güçleri ile Emevi hanedanlığına karşı olanlarca kendi çıkarlarına, kendi duyuş kendi düşünüş şekillerine göre, yani onların kendi anlayışlarına, kendi kavrayışlarına uygun olarak anılmış. Bu iki kutbun, bu olayı tarihi zaman dilimi içinde nasıl görüp, bunu nasıl andığına kısaca bakalım.

Bu olay, Emevi Hükümdarı olan 6. Halife Yezit[14] ile onun taraftarları tarafından hayırlı bir olay olarak anılıp, Âşûrâ günü bayram günü olarak ilan edilmiş. Çünkü bu olayla Halife Yezit’in Emevi imparatorluğunu kurmasının önünde hiçbir engel kalmamış, Yezidin dolayısıyla da Emevi iktidarının önü açılmıştı. Emevi devleti resmi olarak 661 yılında kurulmuş 750 yılında yıkılmıştır ama etkileri onun mantığı daha uzun bir süre bilinçlerde yer etmiştir. Yaklaşık olarak bir asır süren Emevi iktidarı boyunca topluma empoze edilen bu zihniyetin etkileri insanlık tarihinin bilincinde derin izler bırakmıştır, bunlar kolay kolayda silinecek gibi değildir. Çünkü bu süre İnsanlığın bilinci açısından çok uzun bir süredir bu yüzden insanlığın bilincinde söküp atmak kolay değildir. Bunların koyduğu kurallar, yaptıkları propagandalarının etkileri günümüzde de hala sürmektedir. Bu etkiyi birçok yerde görmek mümkündür.

Emeviler iktidarları boyunca bayram günü olarak kutladıkları Âşûrâ gününün, dünyadaki hayırlara vesile olan en önemli gün olduğunun propagandasını yapmışlardır. Emevi Propagandasına göre, bu Âşûrâ günü öyle hayırlı, öyle kutsal bir gündür ki, bu gün gözlerine sürme çekerlerin gözleri bir daha ağrı görmeyecektir, o gün evine, eşine dostuna çoluğuna çocuğuna bir şeyler alanın evine darlık girmeyecektir, çünkü bugün yapılan her iş hayırlı, her iş kutsal olduğu için Yüce Allah’ın bu zaferi, (Hüseyini Kerbela’da yenilmesini) Halife Yazit’in ordularına bugün nasip ettiğini söyleye gelmişlerdir. Emevi devletinin taraftarlarına göre on Muharrem (yani Âşûrâ) öyle bir kutsal gündür ki bu güne kadarki bütün iyiliklere vesile olan gelişmeler, insanlığa faydalı olan bütün kutsal günler, örneğin bütün peygamberlerin doğum günleri bu güne denk gelmiştir; insanlığa faydalı olan her şey bu gün başlamıştır. Bu yüzden Yüce Allah bu zaferi Yezit’ın ordularına kutsal Âşûrâ günü nasip etmiştir; çünkü bu gün hayırlara vesile olmuş hayırlı bir gündür. Emevi propagandistleri bir asır’a yakın iktidarları boyunca 10 Muharremde (Âşûra gününde) olan hayırlı günleri şöyle anlatırlarmış:

“KUTSAL KİTAPLARDA VE TARİHTE 10 MUHARREM:
Arapça’da 10 “Aşr” demektir, Aşura’da 10 Muharremdir. Kutsal kabul edilen kitaplarda, Mısır, Sümer ve Hitit tabletlerinde tarihin önemli olaylarına yapılan atıflar hep muharrem ayına
özellikle de 10 Muharrem’e verilen önemi, kutsallığı anlatır. Bu günde şunlar olmuştur:
1- Adem’in Havva ile buluştuğu gün.
2- Nuh’un tufandan kurtulduğu ve gemisinde kalan yiyeceklerden”AŞURA” pişirdiği gün.
3- Hz.İbrahim’in Nemrud’un attığı ateşten kurtulduğu gün.
4- İshak veya İsmail Peygamberin kurban olmaktan kurtulduğu gün.
5- Yakup’un oğlu Yusuf’a kavuştuğ ve gözlerinin tekrar görmeye başladığı gün.
6- Eyyüb’ün ağır dertlerinden kurtulduğu gün.
7- Yunus’un balığın karnından kurtulduğu gün.
8- Musa’nın Firavun’un gazabından kaçarken Kızıldeniz’in yarılıp kendisine yol verdiği gün.
9- İsa’nın semaya (Göğe) çekildiği kabul edilen gün.
10- Hz. Muhammed’in Mekkelilerin zulmünden kurtulmak için Mekke’den Medine’ye Hicret ettiği (göçtüğü) gün.
Saydığımız bütün bu önemli olaylar Muharrem ayı içerisinde, özellikle 10 Muharrem “AŞURA” günü meydana geldiği, eski kadim toplumların kitabelerinde, tabletlerinde ve kutsal kabul edilen kitaplarda (Zebur,Tevrat, İncil ve Kur’an) geçmektedir.
Rivayete göre Hz. Muhammed Mekke’den Medine’ye 10 Muharrem günü Hicret etmişti. Medine’ye vardığında Yahudi’lerin “AŞURA” orucu tuttuğunu[15] görünce nedenini sordu. Yahudiler Tanrı’nın bu günde Hz.Musa’yı ve “Ben’i İsrail’i” Firavun’un zulmünden koruduğu gündür. Hz. Musa şükür için oruç tutardı, bizde tutarız dediler. Bunun üzerine Hz. Muhammed ” Biz Musa’ya sizlerden daha yakınız diyerek O’da oruç tuttu, ashabına da tutturdu ve “AŞURA” pişirip dağıttı. (Sahih-i Buhari Hadis no:945.DİB yayınları)”.

Bu alıntıyı, 10 Muharremi (yani Âşûrâ gününü) anlatan Alevi bir dostumuzun yazısından aldım. Ama ne acıdır ki bazı alevi arkadaşlar gibi oda bu Emevi propagandasının doğruluğuna inanmış. Hem bu dostumuz rencide olmasın hem de boşu boşuna bir tartışma yaratmayım diye bu dostumuzun adını anmıyorum. Ama bilinmeli ki bu kuyruklu yalanların kaynağı Buhari. Tarihin hiçbir döneminde yalan söyleyenden vergi alınmadığı gibi Buhari’de bu hizmetlerinden dolayı ödüllendirilmiş. Tarihi sorgulamadan olduğu gibi kabul edersek bu tür kazalar ne yazık ki hep başımıza gelecek. Bu tarihi olaylar hangi takvime göre aynı günde olmuş diye düşünsek bile bunları doğru olmadığı anlaşılır. Çünkü kameri takvim her yıl 11 gün önce geliyor, bu yüzden Muharrem ayı her yıl mevsimin bir başka anına denk geliyor; bu olayların bir biriyle örtüşmesi aynı güne den gelmesi mümkün değil. Buhari’nin söylediklerinin gerçekle bir akrabalığı olsaydı, bu söz en azında Kur’an’da bir kez bari anılırdı, Kur’an’da âşûrâ diye bir sözcük geçmiyor, merak eden her hangi bir Kur’an’ı açıp sonundaki indekslere baksın.

Bu Emevi anlayışının bir etkisi olarak, bugün hala, ÂŞÛRÂ denilince aklına tatlı çorbayı getirenler var. Geçtiğimiz yıllardan birinde Türk Hava Yollarının çıkardığı dergide AŞURA başlığı altında sadece Aşura aşı tanıtılıyordu. O zamanlar bunu ibreti alem için eşe dosta göstermiştik. İşte bu, bu Emevi anlayışının bir kalıntısıdır.

Bu Emevi propagandasının yalan olduğunu ben her yıl lisanî münasiple anlatırım; bunun içinde aşağıda aktaracağım Abdülbâki Gölpınarlının yazısını internette yayınlarım, eşe dosta gönderirim. Geçen yıl âşûre güne denk gelen, SÜREK DERGİSİ’nin o ayki sayısında da bu yayınlandı ama ne acıdır ki bunu en yakınımızda olan dostlarımıza bile anlatamamışız. Hala bu kuyruklu yalanları, adi propagandayı bize yapıyorlar.

Bakın, bu konularda derin bilgisi olduğuna inandığım A. Gölpınarlı şöyle diyor:

“Âşûrâ, Arapça onuncu gün anlamına gelir; (Arap takvimine göre düzenlenen), Hicri yılının ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu gününe bu ad verilir. Hicretin 61. yılı Muharremin onuncu günü ( Miladi:10 Ekim 680), İmam Hüseyin, Muâviye’nin oğlu Yezîd’in emriyle Kerbelâ’da Kufe ve Şam ehlinin büyük bir ordusu tarafından, kendisine uyanlarla (yanında bulunan 72 kişiyle) beraber şehîd edilmiştir. Bunu unutmayan, her yıl, bu yası tazeleyerek Ümeyye oğullarına düşmanlığı güçlendiren Ehlibeyt taraftarlarına karşı, o günü bir bayram günü -olarak- tanıtma gayretine düşen karşı taraf da, Âdem Peygamber’in o gün yaratıldığına, yerlerin, göklerin, Cebrâil’in, meleklerin o gün halk edildiğine, Nuh Peygamber’in o gün tufandan kurtulduğuna, Yusuf’un o gün zindandan çıktığına, Yakub’un gözlerinin –o gün- açıldığına, Yunus’un balık karnından –o gün- halâs olduğuna, bütün peygamberlerin, dertlerden, belâlardan o gün halâs olduğuna, o gün sürme çekenin göz ağrısı görmeyeceğine, ehline – ayâline bir şeyler, evine yiyecek – içecek alanın, darlık çekmeyeceğine… hâsılı o günün bir bayram günü olduğuna, hattâ Hazreti Peygamber’in o gün doğduğuna dair hadisler uydurmuşlar, o günü bir bayram günü gibi kutlamışlardır ( Süyûti: El Leâl’il- Masnûa Fi’l- Ahâdis’il Mevzûa: Kahire 1317.c. s.61-64). Aliyy’ul – Kaari de bu yalan hadislerin bir kısmını “ Mevzûâtu Kebir” inde nakleder ve bunların, İmâm Hüseyin’in katilleri tarafından uydurulduğunu da bildirir. …
Bütün bunlara rağmen gene de Ehlisünnet arasında, o gün Nuh Peygamberin gemisinin karaya oturduğu, gemide kalan hubûbâtı karıştırarak bir “Selamet Çorbası” yaptığı inancı yayılmış, aşure yapmak, eşe dosta dağıtmak, bir adet olup kalmıştır.” [16]

“Hangi nedenle olursa olsun, Emevi iktidarına karşı olanlar, Hüseyni sevenler, Şiiler, Kızılbaşlar – Aleviler Muharrem ayını hep yas ayı, Hüseynin matem ayı olarak anıp bu vahşetinden dolayı hem Yezit’i hem de Emevi iktidarına lanetleyip kınamışlardır. Önceleri bu anmalar Kerbela’da yapılır, bunun için oraya gidilirmiş, Hüseynin torunu İmam Bakır “Her gün Âşûrâ, her yer Kerbala” diyerek bu anmanın her gün her yerde yapılabileceğini söyleyerek önemli bir çığır açmıştır”[17].

Kızılbaşların bu konuya nasıl baktığına gelince: Kızılbaşlar hayır ile şerrin Hak’tan geldiğine inanmazlar. Bu tartışma, adı dillere destan HÜSNİYE adlı kitabın “Hayır ve Şer Hakkında Tartışma” adlı bölümünde uzun uzadıya yapılır. Uzunca tartışılan bu bölümün bir yerinde Hüsniye, şöyle diyor: “Peygambere kadere inananların kimler olduğunu sorduklarında, ondan şu cevabı aldılar: “Hem kötülük yapıp hem de bu fillerinin sorumlusu olarak Allah’ı gösterenlerdir. Allah, yapacağımız kötülükleri ezelden yazmış, çizmiş diyenlerdir.” Hüsniye kitabı Harun Reşid’in Sarayında Sünni ulama ile Hüsniye’nin yapmış olduğu tartışmayı nakleden bir kitaptır. Bu tartışmada şöyle diyor Hüsniye, “Allah kâfiri kâfir, küfrü küfür olarak yaratmış olsa, kâfirin iman getirmeye gücü ve imkânı olmaz. Buna rağmen, kendisinin yaratıp taktir ettiği küfr için kâfire işkence eder ve azap çektirirse, bu açık bir zulüm olur. … Bir çocuğun elini bağlayıp suya attıktan sonra, çıkarıp, niçin elbiseni ıslattın diye dövmek zulüm ve gaddarlık değil de nedir? … Allah küfrü kâfirde, zulmü zalimde ve kötülüğü kötüde yaratmış olsaydı, insanları peygamberler aracılığıyla doğru yola davet etmek saçma bir davranış olmaz mıydı? … Eğer Allah kâfirin küfrünü kâfirde yaratmış olsaydı, kâfirler bu davranışlarıyla Allah’a kayıtsız şartsız itaat etmiş olurlardı. Çünkü madem onların öyle olmasını Allah istemiştir, küfürleri Alah’ın emrini yerine getirmekten başka bir şey değildir.”[18] Lütfi Kaleli bu konuda “Şah Hatayi ve Pir Sultan” adılı kitabında: “İnsanları iyiliğin ve kötülüğün Tanrıdan geldiğine inandırmak kötülük yapanları korumak demektir[19]” diyor. Sayfa: 112.

Hacı Bektaş Postişini, Hamdüllah Çelebi’ye, yargılanması sırasında, Kadılar bu konuyu da soruyorlar, o mahkemedeki bu tartışmanın o bölümünü olduğu gibi buraya alıyorum:

Kadı: “Şeyh Efendi, hem Allah’a inanıyoruz diyorsun, hem hayr-ı şerik-i min Allah-ı teâlaya inanmıyorsunuz. Hayrın, şerrin Allah’tan geldiğine niçin inanmıyorsun? Bu sapıklık değil mi? Bu küfür değil mi?”

Hamdüllah Çelebi’nin cevabı: “Efendi Kadı Hazretleri, Allah hayır yaratır, çünkü bizim yaradılışımız fitrat-ı ilahi hayırdır. Görmemiz, duymamız, söylememiz, yememiz, içmemiz, gözümüz, kulağımız, hayırdır. Elimiz, ayağımız hayır için yaratılmıştır. Kişi bunlarla yaptığı kötülükten mesuldür. Allah’ın adı ve sıfatları içinde acıyan, bağışlayan, esirgeyen, seven, af eden, nimet veren adları olduğu halde şer veren şeyler, kötü, kötülük, şer adı yoktur.

Kötü olayın faili fiildir. Suçlu o fiili işleyendir. Mücrim mahkemeye geldiğinde kadı cezayı mücrime verir. Allah’tan geldi şeytandan geldi diye başka fail aramaz.

Niğde’den Gelen Müftü: “Şeyh Efendi, Allah’tan kork, Peygamberden utan! Her şeyi yaratan Allah’ın kuvvet ve kudretine küfrü kafirlik yapıyorsun. Hayrı şerri, kazayı kaderi yaratan Allah’tır. Küllü şeyin halikin ayetine inkârın var senin.”
Hamdüllah Çelebi’nin cevabı: “ Efendi Müftü Hazretleri, insan hayra da şerre de bizzat kendisi vesiledir. Hayrı da kendi yaratır. Şerri de kendi yaratır.

Hayrı yaratıp hayırlı hayır iş yapana Allah ecri lütüf verir, hayırdan faydalanan kullardan dua alır. Mükâfat, devlet maaşı, taltif alır. Şerri yaratan şer iş yapar. Şerri işleyen Allah’tan günah cezası alır. Kullardan beddua ve hapis cezası alır.

Kişi kazayı da kendi yaratır. Mesul kendisi tutulur. Biz Müslümanlar[20] kadere inanmayız. Eskiden beri kaderci değiliz. Bize böyle yerleşmiş böyle devam eder.
Biz Müslümanlar her işimizde Allah adını anarak, Allah adına hayır işleri yaparız. Şer iş ise Allah adına Allah namı hesabına yapılmaz. Bu da böyle biline.”[21]

Eğer hayır ile şer Allah’tan gelseydi, Hüseynin büyüklüğünün de sebebi Allah olacaktı, Kerbela’daki vahşeti yaşatan Yezidin vahşetinin sorumlusu da yine Allah olacaktı. Burada hiç biride ne kahraman nede suçlu diye nitelenemeyecekti. Çünkü bu – o zaman- bir tiyatro sahnesinden farksız olacaktı; bir tiyatroda sahnede oyun oynayanlar değil o oyunda o eserin yazarı – senaristi sorumludur. Her oyunda, rol alan herkes senaryodaki kendilerine verilen role göre rollerinin gereğini yaparlar, bunda bir sorumlulukları olmaz; bu rollerinden dolayı suçlanamazlar.

İşte bu tartışmalara bir nefesiyle (bir şiirle) yanıt veren Feyzullah Çınar şöyle diyor:
“Allah bana haber verse / Yezid’de suç yoktur dese / Ben böyle istedim dese / Ona lahnet ona lahnet.” Feyzullah Çınar’ın Arşiv kaseti, Kalan müzik.

Bütün bu yüzden, Âşûrâ bir yazgı değil tarihi süreçlerin sonucu yaşanılan bir dramın, bir vahşetin yıl dönümüdür. Aleviler bu olayın yasını tutup bunu anarak hem bilinçlerini tazelerler, hem uğradıkları travmaya karşı ruhlarını rahatlatırlar hem de bu vesileyle insanlığın böyle bir şeyi bir daha yaşamaması için çalışırlar. Konu birçok açıdan değerlendirilebilinir, ama biz bu günlük konun bu yanını aydınlatmakla yetineceğiz. Çünkü hem bu yazının yayınlanacağı derginin sayfalarındaki yerimiz bu kadar hem de okurumuz şimdilik uzun uzadıya yazılmış yazıları okumaya alışkın değil. Sözü köyümüzden derlediğim iki nefesle bağlıyorum.
Aşk ola.

Bugün mahi muharrem yası matem Ali evlattır

Bugün mahi muharrem yası matem Ali evlattır
Hüseynin matemidir ağlayacak vakti sahattir
Tutar matemini bizle şahidanı diri etmez
Hüseynin matemini tutmak mühip bana ibadettir

Derildi kerbelaya ehli Küffe askeri Şamlar
Hüseyin Ali eshabın şehit eylediler cümle
Suzuz koydu nihayette o şaha kıldılar hamle
Nazar kıl ya Muhammet gör bu ümmetler ne ümmettir

Şimil melun çekip hançer hüseynin başını kesti
O mundar payını (ayağını) şahın mübarek başına bastı
Hicap eylemedi haktan o nazik başını kesti
Nasıl kıydı behey zalim bu evladı Muhammettir

Hüseynin başını alıp ehli beytin yanına vardı
Bakıp çün hazreti Zeynep Hüseynin başını gördü
Dizinin üstüne alıp yüzünü yüzüne sürdü
Dediki vvaaahh ciğer köşem bu haletler ne halettir

Ümmül Gülsüm kapanıp yerlere hem bağrı tutuştu
Gelip feryada Şehriban gözünden kanlı yaş saçtı
Anı görüp ehli beytin içine bir velvele düştü
Nazar kıl ya Muhammet gör bu ümmetler ne ümmettir

Figan etti İmam Zeynel yetim kaldım dedi yarap
Anı gördü hemen katletmeye vardı o Şimil kelp
İmamın üstüne düştü o demde hazreti Zeynep
Dedi zalim gel insaf et elin çek gayri mürvettir

Agahi eyle efkarı Hüseynin derdine ağla
Gece gündüz hemen durma yana yana yana ağla
Tefekkür eyle ol şaha uyu ağla uyan ağla
Çihanda dert çok amma Hüseynin derdi kat katır.

     Not Âşık bunu cemde söylerken her kıtanın sonuna nakarat gibi kendinden şu dizeleri eklemiş:

Ya niçin ağlamayım inlemeyim ah
Ya niçin ben bağrımı dövmeyeyim vah bana vah

Kaynak: Âşık Hasan Aydın

Yezid’e biyat vermedim bumudur benim suçum

Yezid’e biyat vermedim bumudur benim suçum
Toza toprağa gark oldu işte sahalım saçım
Ehli beytimle beraber hem susuzum hem acım
Dönerde geri giderim ben garibe kıymayın

Kufeliler mektup saldı ya Hüseyin gel deyi
Cettine ikrar vermişiz bunu böyle bil deyi
Bütün biyata hazırız bize imam ol deyi
Gel diyerek getirdiniz ben garibim kıymayın

Atların ayağı altında şehitlerin her biri
Göğdeki melekler ağlaşır zarı zaı
Pare pare eylediniz oğlum Ali Ekberi
Hemdikestim hem yetimim hem garibim kıymayın

Şehribanu Zülcanah ile durmayıp avdet eyle
Revzayı Resulullahta dedeme selam söyle
Hangi peygamber ümmeti cefalar kıldı böyle
Ben Muhammedin torunu Şah Hüseynim kıymayın

Dedem Muhammet Mustafa anam Fatime bilin
Atam Aliyel Murtaza doğru Iraka gelin
Susuzluktan bitap oldum bana merhamet kılın
Ben Muhammedin Torunu Şah Hüseynim kıymayın

Bana haram eylediniz akıp giden Fıratı
Şehitlerin başlarında gezdirirsiniz atı
Kararmış Yezid’in kalbi şol kara taştan katı
Ben Muhammed’in torunu Şah Hüseynim kıymayın

Söylen nazlı Sakinemi ne haldedir göreyim
Belalı bacım Zeynebin ahvalini sorayım
Son olarak şu meydana yek başıma gireyim
Ehli eyalim perişan ben garibim kıymayın

AŞİK HÜSEYİN dergâhına yüz sürüp durdu agah
Nası ağlamasın gözüm çünkü şehit oldu şah
Bu sözümde hilafım yok ancak şahidim Allah
Ben Muhammedin torunu şah Hüseynim kıymayın

Aşık Dertli (1772 – 1846)

0

1772 yılında Bolu Çağa’nın Şahnalar köyünde dünyaya geldi. Asıl adı İbrahim.
1846’da Ankara’da öldüğü sanılıyor.
Çobanlık yaptı. Gezici aşıklardan saz çalmayı öğrendi. Gençliğinde İstanbul ve
Konya’ya gitti. Mısır’a gidip 10 yıl kaldı. Köyüne dönüp evlendi, tekrar
İstanbul’a gitti. II. Mahmud döneminde fes giyilmesi kabul edilince fesi öven
redifli bir kaside yazdı. Ödül olarak Çağa’ya ayan atandı. Topladığı vergileri
zimmetine geçirdi. Görevden alınınca bunaldı intihara kalkıştı. Daha önce
Lütfi mahlasını kullanıyordu, bu olaydan sonra Dertli mahlasını kullandı.
Ankara, Çankırı, Zile, Amasya’yı dolaştı. Ankara’ya döndü, burada öldü.
Koyunpazarı Semti’ndeki mezarı yol açılırken kayboldu.
Divan türündeki şiirleri başarılı değildir. Asıl ününü hece vezinli şiirleriyle
kazandı. Alevi-Bektaşi inançlarına bağlıdır. Ağır bir dil kullanır, şiirlerinde
toplumsal eleştiri ve taşlamalar öne çıkar.
Eserleri:
Divan türündeki şiirleri başarılı değildir. Asıl ününü hece vezinli şiirleriyle
kazandı. Alevi-Bektaşi inançlarına bağlıdır. Ağır bir dil kullanır, şiirlerinde
toplumsal eleştiri ve taşlamalar öne çıkar.

Abdallığın binasını sorarsan
Allah bir Muhammed Alî abdaldır
Hakıykat ilminin aslın sorarsan
Cümle ululardan ulu Abdaldır.

Ben bu Abdallıktan gerüye kalmam
Tuttum Abdallığı elden bırakmam
Hem Hadîce hem Fatîma hem Selman
Kemer-bestelerin beli Abdaldır

Muhammed kırklara bir hayal gördü
Ol hayal ne imiş aslına erdi
Firdevs-i a’lâdan içeri girdi
Öten bülbüllerin dili Abdaldır

Muhammed kırklara belî bes dedi
Alî’yi görünce Allah dost dedi
Hak Muhammed Abdal olmak istedi
Muhammed Alî’nin yol Abdaldır

Dertli kemter anladın mı hisabı
Seyyid Battal Gazi Abdülvehhâb’ı
Hem doksan bin halifenin sahabı
Hünkâr Hacı Bektaş Velî Abdaldır.

Aşık Dertli

Altım üstüm kaç kuruşluk
Efsaneyim, efsaneyim
Aşık olmak dile kolay
Bahaneyim, bahaneyim

Aşığın gönlü külhanda
Çok marifet vardır onda
İki kapılı bir handa
Mihmaneyim, mihmaneyim

Durmaz eser aşkın yeli
Buna revan çeşmim seli
Ben bir günahkar kul Dertli
Divaneyim, divaneyim

Aşık Dertli

Aşk ehline derman sordum âlemde
Ne Eflâtun bilir ne Lokman yazar
Erbâb-ı aşk olan kalır matemde
Anların ahvâlin perişan yazar

Bulunmaz âlemde böyle dilrubâ
Aşk ü muhabbeti başlara belâ
Münkiri öldürmek sevaptır ammâ
Zâlim kadı üstümüze kan yazar

Dertli aşk yolunda olmuştur gulâm
Mastur cebîninde harf-i eliflâm
Hâkimler hakkında yazamaz ilâm
Yazarsa fermanım Âlîşan yazar

Aşık Dertli

Bâd-ı sabâ benim hasb-i hâlimden
Varıp nazlı yâre dedin, ne dedi
Cünun-u aşk ile âşık-ı şeyda
Geziyor avâre dedin, ne dedi

Ne vakt idi dost iline varışın
El bağlayıp divanına duruşun
Derdiment Dertli’yi anıp soruşun
Gamzesi gaddâre dedin, ne dedi

Aşık Dertli

Bahar seli gibi dağlar başında
Gör nice duruldum nice bulandım
Bir dârüşşifâdan boşanmış gibi
Sürüyüp zinciri hayli dolandım

Ömrüm helâk ettim dehrin peşinde
Yüz bin çile vardır her bir işinde
Hicran ocağında aşk ateşinde
Ciğer-kebâb oldum gör nice yandım

Gâhi sâil gibi düştüm yollarda
Gâh Mecnun kıyafet gezdim çöllerde
Bir kısmet cem’ine gurbet illerde
Çok meşekkat çektim çok yuvarlandım

Bıktım o sofunun ibâdetinden
Geçtim o tekkenin kerâmetinden
Usandım mürşidin icâzetinden
Çile-i felekten bezdim usandım

Himmeti bu imiş bize pirlerin
Hizmetini ettim nice mirlerin
Hayli müsellemin çok vezirlerin
Sâyesinde bir Dertli’lik kazandım

Aşık Dertli

Girdab-ı mihnette kapandın kaldın
Vermedin bir yandan ses, kara bahtım!
Anladım gafilsin, uykuya daldın
Deli poyraz gibi es, kara bahtım!

Alemde bir candan korkulmaz iken
Pençenden kimseler kurtulmaz iken
Aslana kaplana yırtılmaz iken
Dedirtir tilkiye pes, kara bahtım!

Dertliye çıkar mı bu işin ucu
Şimdi farkeden yok altını, tuncu
Evvel beğenmezdin mesti, papucu
Verdirdin çarığa mes, kara bahtım!

Aşık Dertli

Ela gözlerini sevdiğim dilber
Güzeller cefadan niçin usanmaz
Ne cefadan kaçar ne de rahmeyler
Haktan haya edip kuldan utanmaz

Düşüp gam-ı hicre berbad olanda
Bülbül gibi işim feryad olanda
Bir çeşm-i Şirin’e Ferhad olanda
Figan ü ahıma dağlar dayanmaz

Himmet bize Musa aleyhisselam
Bu aşk u sevdayı ben nasıl kesem
Dertli yar yoluna can verir desem
Gelse mezarımı görse inanmaz

Aşık Dertli

Hatırlayıp sorar m’ola halimden
Kirpikleri kara,kalem kaşlı yar
Zikri, fikri gitmez benim dilimden
Anadan gülmedik, garip başlı yar.

Aşk atına binmiş olsan yarışmaz,
Gözüm kanı deryalara karışmaz
Çoktan beri küsülüdür barışmaz
Benim ile mercimeği taşlı yar.

Dertli, zelil -sefil gurbet ellerde
Beyhude şöhreti gezer dillerde
Paşam gelir diye gözü yollarda
Elleri kınalı gözü yaşlı yar

Aşık Dertli

Havalanma telli turnam
Uçup gitme yele karşı
Zülüflerin tel tel olmuş
Döküp gitme yele karşı

Davlumbaza vur turayı
Dünden avladık burayı
Getir oğlan boz kulayı
Binem gidem yare karşı

Şahinim var bazlarım var
Ördeğim var kazlarım var
Yare tenha sözlerim var
Diyemem agyâra karşı

Dertli der ki dünya fani
Seni seven n’eyler malı
Yakışmazsa öldür beni
Yeşil giyin ala karşı

Aşık Dertli

Bana olan cefa senden değildir
Benim kendi bahtım kara sevdiğim
Sana meyil vermek benden değildir
Gönül düştü nedir çare sevdiğim

Bir gonca almışım cemal bağından
Bülbül veş yad oldum gül budağından
Müjgan oklarından hasret bağından
Ciğerciğim pare pare sevdiğim

Senin gibi canane kurban olursam
Terk-i vücut terki cihan olursam
Bir gün dü çeşminden nihan olursam
Garip Dertli diye ara sevdiğim

dü çeşmi : iki göz
nihan olmak: kaybolmak
Aşık Dertli

Harâba kul olduk bezm-i elemde
Abat olsak da bir, olmasak da bir!
Düştük çare nedir dâma âlemde
Azat olsak da bir, olmasak da bir!

Aşk oduna yanmış ciğer-kebabız
Hicr ile giryânız, dide pür-abız
Yapılmış, yıkılmış, hane-harabız
Bünyat olsak da bir, olmasak da bir!

Bir Şirin elinden aşk meyin içtik
Hak ile batılı farkedip seçtik
Varlık dağlarını deldik de geçtik
Ferhat olsak da bir, olmasak da bir!

Ey Dertli âlemde biz şah-ı diliz
Hak’tan hakikatten âgâh-ı diliz
Tarik-i esrâra ervah-ı diliz
İrşat olsak da bir, olmasak da bir!
Aşık Dertli

Minnet eyledikçe aksine döner
Etmeyelim çark-ı devrana minnet
Geceler muhabbet şem’ası yanar
Hacet değil mah-ı tabana minnet

Ezberden okuduk aşk kitabını
Anladık sofunun her sevabını
Saki sundu bize hayat abını
Kalmamıştır ab-ı hayvana minnet

Müminler işine münafık şaşa
Münkirler başını ko vursun başa
Kanaat tacını giyince başa
Ne sultana minnet ne hana minnet

Erenler bezmine girmez namahrem
Bu yolda baş veren olurmuş mahrem
Dost derdinden buldu derdine mehrem
Dertli etmez gayrı dermana minnet

Aşık Dertli

Yâr neden hazzeder, neden hoşlanır
Bilmem en güzel nenin, müptelâsıdır
Gönül kâh soyunur, kâh ateşlenir
Ne çare, çekmeli, aşk belâsıdır.

Sefine-i aşkım engine saldım
Gidab-ı mihnette eğlenip kaldım
Yüz bin aman dedim bir buse aldım
Hâsılı ömrümün kan pahasıdır.

Canlar feda olsun ahu veş göze
Hiç doymak olur mu bu şirin göze
Bin tekellüm ettik, kalmadı yüze
Bilmem o yâr kimin aşinasıdır.

Dertli vazgelir mi ol mehcebinden
Yahşi haber aldım öz nesebinden
Verdiği buseler lâl-i lebinden
İftar-ı vaslının diş kirasıdır.

Aşık Dertli

Sakiya camında nedir bu esrar
Kıldı bir katresi mestane beni
Şarab-ı lalinde ne keyfiyet var
Söyletir efsane efsane beni.

Refet nikabını ey vech-i enver
Zulmette gönlümüz olsun münevver
Şarab-ı lalinin lezzeti dilber
Gezdirir meyhane meyhane beni.

Aşıkın çok bela gelir başına
Tahammül gerektir adu taşına
Şem -i ruhsarına aşk ateşine
Yanmada seyretsin pervane beni.

Bakmazlar Dertli’ye algındır deyu
Hakikat bahrine dalgındır deyu
Bir saçı Leyla ‘ya mecnundur deyu
Yazdılar deftere divane beni.
Aşık Dertli

Vefasın görmedim ol şûha meftûn olduğum kaldı
Düşüp sevdasına âlemde mahzûn olduğum kaldı
Görüp gözyaşına rahm etmedi devletlü sultânım
Döküp âb-ı sirişki dîde pür-hûn olduğum kaldı

Cefâ vü cevrine râzî olurdum ben ol dildârın
Ana vad’etdiğim cân işte, medyûn olduğum kaldı
Ümîdim Derdli’ye dermân edersen der idim hâlâ
Senin derdinle şâhım derdi efzûn olduğum kaldı

Aşık Dertli

Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler, ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde?

Abdest alsan aldın demez
Namaz kılsan kıldın demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde?

Venedik’ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allahın şaşkın kulu
Şeytan bunun neresinde?

İçinde mi, dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde?

Dut ağacından teknesi
Girişten bağlı perdesi
Behey insanın teres’i
Şeytan bunun neresinde?

Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?

Aşık Dertli

Yürü gönül yürü dostundan kalma
Daim hatırını soruver gitsin
Eski düşman sakın dost olur sanma
Arkasından bıyık buruver gitsin

Eğer arif isen dünyadan el çek
Yalan meydan aldı tükendi gerçek
Baktın bir düşmanın seni serecek
Sakalına piyaz veriver gitsin

Ey Dertli bu alem dost düşman olur
Kişi sevdiğine son pişman olur
Öfke baldan tatlı çok ziyan olur
Hayr et yüzün hake sürüver gitsin
Aşık Dertli

Telli sazdır bunun adı

0

Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler, ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde?

Abdest alsan aldın demez
Namaz kılsan kıldın demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde?

Venedik’ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allahın şaşkın kulu
Şeytan bunun neresinde?

İçinde mi, dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde?

Dut ağacından teknesi
Girişten bağlı perdesi
Behey insanın teres’i
Şeytan bunun neresinde?

Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?

Aşık Dertli

Amanın Eyle Mürüvvet

0

Amanın eyle mürüvvet
Gördüğüne tapma gönül
Yüzüne bakmayanın sen
Tozuna da bakma gönül

Bir kardaşa meyil verip
Tuz ile ekmeğin yiyip
Azıcık noksanın görüp
Tez başına kakma gönül

Arap ata binip coşma
Karlı buzlu dağlar aşma
Her gördüğüne sır açma
Doluları dökme gönül

Pir Sultan’ım gündür ava
Çektiğim emekler hava
Nasihatım olsun sana
Sen hatıralar yıkma gönül

Pir Sultan Abdal

Allah Allah desem, kalksam yürüsem

0

Allah Allah desem, kalksam yürüsem
Acap şu dağları aşamam mola
Boz atlı Hızır’ı yoldaş eylesem
Varıp efendime düşemem mola

Sevdiğim, bağında güllerin gonca
Usuldur boyların, bellerin ince
Adı güzel imamların önünce
Kerbelâ’da şehit düşemem mola

Sakın hey sevdiğim, nâsiden sakın
Erenler geri almaz attığı okun
Irak yerlerini sen eyle yakın
İki atlayıp bir dem düşemem mola

  • Ben güzel pîrîme verdiğim ikrar
    Doluda, kırçından, borandan saklar()
  • İhlâs âşık olan ikrarın bekler
  • İkrarın bendini çesemem mola()

PIR SULTAN ABDAL’ım, dost çiresine
Arzumanım kaldı Şah cilvesine
Altmış ile yetmiş üçün arasına
Özümü irfana koşamam mola

() kırçı : küçük taneli kar () çesmek: çözmek

Pir Sultan Abdal

Alevilerde önderlik

0

Kendilerini Alevi aydını gibi gösteren bazı zevat, dedelik kurumunu yok etmeye çalışıyor. Alevilerin önderini yeniden tanımlamaya çalışan edep ve erkân fukaralarına bir çift söz de ben etmek isterim.
Kötü söz sahibine aittir diyerek, istemeden de olsa bir canı incitirsem affola.

Ama “Yol her şeyden uludur” derler.

E, dedem derdi ki:
“Dirgene dayanamayan porsuk harmana girmesin.”
Dirgen: Yaklaşık 3 metre uzunluğunda, ucu sivri bir sopa.


Çoğu olmaz farkında
Sömürünün çarkında
Kiminin eli balda
Dilleri yağda yaşar

Kimi faizi hak bilir
Kiminin hakkı yenir
Bilim solda can verir
Cahili sağda yaşar

Yalan yanlış sözlerle
Dışa uymaz özlerle
Isıtmayan közlerle
Gaybette koğda yaşar

Yol sefili önderim
Dedem, mürşidim, pirim
Bunu erkân bilirim
Erenler yolda yaşar

Meclis’te Alevi kontenjanı istiyoruz’ Turgut Öker Aksiyon 2008

0

‘Meclis’te Alevi kontenjanı istiyoruz’

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Turgut Öker, tartışmalı açıklamalar yaptı. Öker’e göre Alevilik Hıristiyanlığı da Budizm’i de kendine göre yorumlayabilir.


Turgut Öker, Avrupa Alevi hareketinin başında bulunan, aynı zamanda Türkiye’deki Aleviler üzerinde de etkili olabilen biri. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Başkanı Öker, Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın “4 Kasım, Alevilerin partisiz girdiği son seçim olabilir.” açıklamasının aksine, seçimlerde “Alevi kontenjanı” talep ediyor. Sağ partileri “inançlarına ters” bulan Öker’e göre kontenjan istediği sol partiler ise Alevileri kullanıyor; bu yüzden siyaset çizgisinin değişmesi şart. Alevi partisi kurulmasına da şu an karşı çıkıyor. AABK’nın Türkiye’deki izdüşümü olan Alevi Bektaşi Federasyonu’nun (ABF) son seçimlerinde yaşanan ‘darbe’ tartışmalarına da açıklık getiriyor; ancak Atilla Erden için “derin devletin ve Genelkurmay’ın adamı” ifadesini kullanıp kullanmadığı konusunda sessizliğini koruyor. ABF seçimlerinde yönetimi önce Atilla Erden, sonra Selahattin Özel almıştı. Turgut Öker, ‘darbeciler’ (Erden ekibi) için ‘şer cephesi’ diyor. Avrupa’da bazı kiliselerde cem yapıldığını doğrulayan Öker’e göre, Alevilerin Avrupa’da örgütlenmesi, Türkiye’deki örgütlenmeyi ateşledi; yeni hedef Dünya Aleviler Birliği. Kendisini “Müslüman değil, Alevi” diye tanımlayan Öker, Aksiyon’un sorularını cevapladı.

-Avrupa, Alevilere bakış açısını belirlerken sizi mi esas alıyor?

Zaten bizden başka Almanya’da Alevileri temsil eden yasal kuruluş yok. Cem Vakfı’nı Türkiye’den atanan koordinatör temsil ediyor.

-Yeni nesil Alevilerin Avrupa’da sıkıntıları neler?

Alevilerde Avrupa değerleriyle çatışma gibi bir durum yok. Sosyolojik araştırmalarda ortak yaşama en uygun kesimin Aleviler olduğu vurgulanıyor.

-Cemlerin yapılmasında yer sıkıntısı mı var?

Almanya’daki 110 kültür merkezinin yarıdan fazlasının mülkiyeti bize ait. Son birkaç yılda neredeyse Avrupa’da her hafta sonu bir tane cemevi açıyoruz. Artık cemevi modelleri tasarlıyoruz. 5 tanesi sıfırdan inşa edildi. Berlin’deki cem evi eski bir kilise. Mülkiyeti satın alındı.

-Kiliselerde cem yapılıyor mu?

Evet. Bazı şehirlerde Alevi kültür merkezi yoksa kiliselerde de cem yapılabiliyor. Bizim açımızdan hiçbir sıkıntı yok.

-Avrupa’da örgütlenme tamamlanmış. 2007’de Türkiye’deki örgütlenmeye mi önem verilecek?

Avrupa’da kitlesel örgütlenme anlamında bir altyapı oluştu. Bundan sonra, Avrupa’nın siyasal yaşamında Alevileri daha çok göreceğiz. Türkiye’de Alevi hareketini destekleme, dayanışma gibi bir görevimiz var. Bunu başından beri yaptık. Avrupa şu ana kadar bir laboratuar görevi üstlendi. Siyasal anlamda orada hiçbir zorlukla karşılaşmadığımız için 1988’den sonra Avrupa’nın etkisiyle Aleviler örgütlenmeye başladı.

AVRUPA, BİZE TEK KURUŞ VERMİYOR

-Bunu biraz açar mısınız?

Türkiye’de Aleviler korkularından dolayı kendilerini ifade edemezken, cem yapamazken Avrupa’da bunun rahat bir şekilde yapılması Alevilere moral ve cesaret verdi. Örgütlenmenin kimseye zarar vermediği görüldü. Türkiye bizim anayurdumuz. Aleviliğin şekillendiği topraklar. Bu anlamda özel bir önem verdik.

-Avrupa’daki Alevilerin ekonomik ve siyasal anlamda gücü nedir?

Olması gerektiği yerde değil. Avrupa’da dikili ağacı yokken şu an 50’den fazla cem evinin mülkiyetinin bize ait olması önemli. Ortalama 2 milyon avro’ya mal olduğuna bakıldığında büyük bir sıçrama söz konusu. Ekonomik büyüme, siyasal alandaki temsil yetkisi de ortaya çıkınca dünyadaki Alevilere örnek oluyor. Almanya’da federasyonumuz yasal anlamda Alevileri temsil eden kurum olarak onaylandı. Seçmeli Alevilik dersleri Berlin’de başladı. 2008-2009’dan itibaren bütün şehirlerde olacak. 80’e yakın öğretmen toparlanıp derslerin içeriğini belirledi. Berlin’de 300 öğrenci ders alıyor. İki şehirde daha başladı.

-İki milyon avro’ya cem evi yapıyorsunuz. Kaynağı nedir bu paranın?

Bunun bir tek kuruşunda bile Avrupalıların parası yok. Milyarlarca para aldığımız söyleniyor. Bunlar çirkin iftira. Camiler nasıl yapılıyorsa cem evleri de öyle yapılıyor. Devlet Almanya’da hiçbir inanca para ödemiyor. Federasyonumuz Almanca kursu, bilgisayar kursu açıyor. Almanya, bu kursların ücretini karşılıyor sadece. Ama bu inanç için karşılanan bir para değil.

-Alevi hareketinin siyasal parti olarak yer almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyasi partilerin hepsi Sünni kökenli. Bunlar Sünni partisi diye anılmıyor. Ama Alevi kökenli birisi bir partide yer alınca hemen Alevi partisi oluyor. Alevici, Alevi inancını siyasallaştıran, Türkiye’yi Alevice yönetmeye çalışan, parti programını Alevi değerleriyle şekillendiren bir partiye kesinlikle karşıyız.

İZZETTİN DOĞAN, BLÖF YAPIYOR

-Alevilerin kullanıldığını mı düşünüyorsunuz?

Kullananlar kadar kullandıranlar da var. Alevilerin siyaset anlayışının kökten değişmesi lazım. Birçok Alevi kökenli milletvekili çıkmıştır. CHP’de de Alevi kökenli insanlar var. Meclis’te gizlendiklerini hâlâ görüyoruz. Bunlarda Alevi duruşu söz konusu değil, Alevi hareketiyle bir ortaklık söz konusu değil. Tesadüf, Alevi anne babadan doğmuş bu insanlar. Alevilerin şunu öğrenmesi lazım: Bireysel olarak birilerinin bir yerde olması hiçbir anlam ifade etmiyor. Siyasetin toplumsallaşmasından yanayız. Her toplumsal grup, varlık gerekçesini siyasi partilerde ifade eder. Örneğin Almanya’da sosyal demokratlar seçimler yaklaşınca 10 tane kontenjanı Alman sendikalar birliğine verirler, sendikalar kimin meclise gireceğini belirler. Türkiye’de de bu yapılmalı. Temel hedefimiz Alevileri temsil eden kurumların muhatap alınması. Aleviler siyasallaşmalı, güncel sorunlara müdahil olmalı.

-İzzettin Doğan’ın ‘Alevilerin partisiz gireceği son seçim’ mesajını nasıl algılıyorsunuz?

İzzettin Doğan’ın açıklamaları blöf. Öyle bir niyeti yok. Mevcut partilere gözdağı verip beni önemli bir yere koyun demek istiyor. Meclis’e girme blöfüdür bu. Örtülü ödeneklerden para alır, sonra susar İzzettin Doğan.

-Aleviler sol partileri yıllarca destekledi; ama istekleriniz yerine gelmedi…

Aleviler sağ partilere oy vermemiş ki (sağ partilerce) kullanılıyor diyelim. Sol ciddi şekilde kullanmış, hâlâ da kullanmaya devam ediyor. Kendisine mahkûm görüyor. Şu an bile Aleviler öğretileri gereği ırkçı, dinci partilere oy vermeyeceklerine göre bana mahkûm diyor sol partiler. Bunları adam yerine koysam da koymasam da hiçbir sorunlarıyla ilgilenmesem de bana oy verecekler anlayışından yola çıkıyorlar. En büyük haksızlığı, saygısızlığı da burada yapıyorlar. Üstelik vefasızlar.

-Aleviler sağ partilere oy vermez mi hiç?

Aleviler sağ anlayışla örtüşmüyor. Sağ anlayış ayrımcıdır, Sünni merkezli düşünür, diğer inançlara, farklılıklara zenginlik olarak bakmaz. Emekten yana değildir muhafazakârdır. Alevilik 72 millete bir gözle bakacaksın diyor, inanç ayrımı yapmak günahların en büyüğüdür diyor. Türkiye’deki sağ partiler gerçek anlamda demokratikleşmediği sürece, Aleviler bu partilere oy verirse kendini inkâr etmiş olur.

-Ama sol partilerin yapmadığı açılımları sağ partiler yapıyor…

MHP’nin yaklaşımı Alevi şahsından çok öğretiye zarar veriyor. Siz öğretinin içine ırkçılığı koyduğunuz an Alevilere en büyük kötülüğü yapmış olursunuz. Diğer partiler farklılıklar zenginliktir desin. Sırf devşirme için politika yapıyorlar. Politikaları asimilasyon üzerine kurulu.

-Diyanet’in Alevilere yönelik bazı açılımları var. Devlet Alevilerle barışmak mı istiyor?

Devlet bugüne kadar gizli yürüttüğü asimilasyon politikasını legalleştiriyor. Bugün kurumlar aracılığıyla yapıyor. Tarih boyunca Aleviler katledilirdi, bugün Alevilik katlediliyor. Alevilik asimile edilerek Sünnileştiriliyor. Dedeleri imam gibi atamanız Alevileri değerlerinden uzaklaştırmanız anlamına gelir.

-MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç ile iki defa görüşmüşsünüz. Talep sizden mi Kılınç’tan mı geldi?

5 yıl önce MGK Genel Sekreteri Avrupa’daki birçok sivil toplum örgütüyle görüşmeler yaptı. En az 30-40 katılımcı vardı. Ben de katıldım. Özel bir görüşme değildi. Türklerden beklentilerini anlattı. Lobi oluşturun diyordu. İkinci görüşmem Türkiye’de gerçekleşti. Avrupa’daki federasyonumuzdan, Türkiye’de Alevileri temsil eden arkadaşlarımız vardı.

MGK GENEL SEKRETERLİĞİ, ALEVİ

ÖRGÜTLENMESİ İSTEMEDİ

-Tuncer Kılınç, “Dış güçler son zamanlarda Aleviliği kaşımaya başladı. PKK’yı kurarak bizi kızdırmaya çalışanlar, yakında Alevi-Sünni kargaşası çıkarmaya çalışacak.” diyordu. Özel görüşmede sizinle ne konuştu?

Buradaki görüşmede de bu doğrultuda görüşler belirtti. O dönem Alevi Bektaşi Federasyonu’nu kurmamızdan dolayı yargılanmamız söz konusuydu. Bir federasyon kurmamızın yanlışlığını, bu ülkenin çoğunluğunun Sünni olduğunu, Alevilerin benimsenemeyeceğini, o anlamda Alevi adında örgütlenmememizi, cem evleri inşa edilmesinin yanlışlığı hakkında ifadeler kullandı. Ben de kendisine çok sert çıkış yaptım. Bunun artık bu çağda kabul edilemeyeceğini, her inanç grubunun özgürce kendisini ifade edecek örgütlenmelere yönelmesi gerektiğini anlattım. Alevilerin örgütlenmesinin yanlış olmadığını söyledim. 2002’deki görüşme talebi, MGK Genel Sekreteri’nden gelmişti.

-Alevliği nasıl tanımlıyorsunuz?

Alevilik kendine özgü bir inançtır. İnanç bireysel bir olaydır. Alevi dünyasında inancını herkes özgürce yaşayabilmelidir. Kendini İslam dışı gören Alevi rahatça yaşayabilmelidir.

-1998’deki programda Alevilik İslam’ın içinde görülüyor. “Sünni inancının dışında İslam dinini kendine göre yorumlayan. Hz. Ali’nin adaletinden ayrılmayan…” diye tanımlanıyor. 2006’ya gelindiğinde ise “Anadolu’da şekillenen, bütün inançlarla kaynaşmış, engin öğretisini onlardan katmanlarla zenginleştirmiştir.” ifadeleri yer alıyor. Çelişki değil mi bu?

Programı yazan üç kişiden biriyim ben. “Sünni inancını kendine göre yorumlayan” diyor. Alevilik Hıristiyanlığı da Budizm’i de kendine göre yorumlar. Her inancı kendine göre yorumlar. O anlamda da o günkü koşullarda “Alevilik, İslam içinde ya da dışında” tartışması söz konusu değildi. Bugün o tartışma yapılıyor. İfade “İslam dinini kendine göre benimseyen” olsa Alevilik açıkça kendini İslam’ın içinde görür. 1993’ten bu yana Türkiye’de Avrupa’da olsun Alevilik ile ilgili metinlerde sorumluluk almış bir insanım. Bu sürece sonradan dâhil olmuş değilim.

ATİLLA ERDEN, ‘BEN ALEVİYİM’ DEDİ

-Selahattin Özel görevden alındığında İzzettin Doğan, Atilla Erden için ‘Diyanet’in ajanı’ demişti. Sizin de benzer açıklamalar yaptığınız söyleniyor. Doğru mu?

Doğru değil. Ben şeffaflıktan yana bir insanım. Hiçbir şekilde toplumsal kesimi ifade eden konuşmaların, yorumların Türkiye’de çok hâkim olduğu gibi dedikodu biçiminde gizli kapaklı başka yerlerde konuşulmasını doğru bulmuyorum. Bir insan bir şey ifade ediyorsa bunu açıkça ilan etmesi gerekiyor. Ben Atilla Erden’e “Hocam Türkiye’yi dolaşıyorum. Gittiğim yerlerde sizin Sünni kökenli olduğunuz söyleniyor. Çıkın bunu anlatın. Açıklık getirin.” dedim. Alevilere başkanlık yapacak birinin Sünni olup olmadığıyla çok muhatap olduk. Kürsüden sorduğum buydu. Atilla Hoca ‘Ben Aleviyim’ diye açıklama getirdi.

-Peki sizin “derin devletin ve Genelkurmay’ın adamı” suçlamanız nereden çıktı o zaman?

Konuşulan konuları bundan böyle bu tip toplantılarda, kürsüden açıkça ifade edilmeyen şeyleri, bir daha gündeme getirmemekten yanayım. Yürüttüğümüz mücadele çocuk oyuncağı değil. Adam gibi, delikanlıca ne düşünüyorsanız söyleyin diye bir konuşmam var. Bunlara açıklık getirin dedim. Selahattin Özel’in görevden alınmasını öğreti olarak da, demokrat olarak da Aleviliğe yakıştıramadım. Bir yönetim, genel kurulda seçildiyse o yetkiyi onu seçenlere devreder. Kendi arasında bir toplantı sonucu görevden alınmasını sakıncalı bulduğum için bunu ‘darbe’ olarak değerlendirdim, yine aynı şeyi söylerim.

DARBE KELİMESİNE TAKILMAYALIM

-Siz karşı darbe yaptınız o halde.

Darbe şu olur. Bir iki toplantı sonra yönetimden arkadaşı (Atilla Erden’i) görevden alıp Selahattin Özel getirilseydi o darbe olurdu. Ama iradeleri delegeler belirler. Onlar genel kurulda seçilen arkadaşlar.

-Kazım Genç için ‘şer cephesi’nden diyorsunuz? Altında ne yatıyor bunun?

O birkaç insanı yan yana getirmekte zorlanıyorduk. Sohbet etmekte bile zorlanıyordular. Aynı listede görmüş olmama tepkiydi şer cephesi ifadesini kullanmam. Bu birlik düşünsel birlik değildi; bu birlik yoldaşça birlik değildi. Daha çok seçimi kazanmaya yönelik ittifaktı. Genel kurulda kaybedenler, eski ilişkilerini bildiğimden dolayı normal koşullarda yan yana gelip aynı çizgide olacak insanlar değildi.

-Neden kaynaklanıyor bu?

Yönetimi alma düşüncesiydi bu birliğin nedeni. Çok temel bir şeyi yoktu. Atilla Hoca’nın seçildiği kurulda Kazım Genç onun karşısında adaydı. Güçlerini birleştirdiler yönetimi almak için.

-Ali Kenanoğlu ve Hıdır Temel’in salonu terk etmesini talep ediyorsunuz?

ABF’nin kurucusu ve bundan dolayı yargılanmış bir insan olarak örgüte sahip çıkıyorum. Bu bir müdahale değil, sahiplenmedir.

-Kendi içinde anlaşamayan, darbelerle çalkalanan bir kurumun siyasete nasıl müdahale etmesini bekliyorsunuz?

O insana özgü bir olaydır. Bugün AKP’nin içinde iktidar mücadelesi yok mu sanıyorsunuz. Temel ilkelerde bir farklılık yok. Diyanete bakış, Aleviliğin tanımlanması gibi düşünce farklılığı yok. Yönetime gelme çabasıydı. Hizmet yarışıydı. Darbe sözcüğüne takılmayalım.

ABF İLE ORGANİK BAĞ KURULACAK

-ABF ile AABK’nın organik bağı olacak mı?

ABF ile konfederasyonun organik bir bağı yok. Önümüzdeki süreçte düşünüyoruz. Bütün dünyadaki Alevileri senede bir, Hacı Bektaş’ta bir araya getiriyoruz. Dünya Aleviler Birliği gibi bir platform kurulabilir. Amerika’da da federasyonlaşıyoruz, bir cem evi var. Avustralya’da 8 cem evi var. Balkanlar’da çok güçlüyüz. Arnavutluk’un yüzde 80’i Bektaşi. Bulgaristan, Yunanistan, Kıbrıs’ta Aleviler var.

-İzzettin Doğan Berlin’den Marksist yapılarla birlikte gelip AABK’yı ele geçirdiğinizi iddia etmişti?

Ben gençlik döneminde Dev-Genç örgütünde yer aldım. 80 öncesi insanlar ya sağcıydı ya solcuydu. Öğreti gereği de Aleviler solcudur. O dönemde ailemin yanına, Almanya’ya gittim. Berlin’de hiç yaşamadım. İzzettin Doğan’a sorarsanız 1988’de Alevilik dünyası olmayan bir adamdır. Bugün bile Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı takiyye yapar. Tüzüğünde Alevi kelimesini bulamazsınız. Siyaset bataklığına boğazına kadar batmıştır.

DOĞAN ATANMIŞ, BEN SEÇİLMİŞİM

-Eylemlere katıldınız mı?

Herkesin katıldığı eylemlere ben de katıldım. 15-16 Haziran işçilerin bir grevi vardır, 4 kişi ölmüştür. Onun yıldönümünde duvar yazısı yazarken yakalandım. 80 öncesi kısa süre içerde kaldım.

-İzzettin Doğan’ı eleştiriyorsunuz ama, federasyonun kurulmasında yer almış.

Federasyon 1988’de Hamburg’da kuruldu. 1993 yılında sadece genel kurulumuza misafir olarak geldi İzzettin Doğan.

-Marksist’in Alevi’si Sünni’si olmaz diyor.

Hayal dünyasında yaşıyor. Kendisi atama bir insan; ben seçilmiş biriyim. Ölene kadar kendini atamış. Topu topu 10 tane kendine bağlı cem evi yok. Bir kendisi çıksın sokağa, bir de biz çıkalım… Devletin, besleme karanlık ilişkilerin Alevi sözcüsü o.

-Cumhuriyet tarihinde Alevilerin kendilerini ifade etmekte sıkıntı yaşamadığı dönem hangisidir?

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, Aleviler için ciddi bir coşku yaratmış. Aleviler için cumhuriyet ve demokrasi tek seçenek. Ama tekke ve zaviye yasasıyla bir ayrımcılık var. Camiler, mescitler serbest bırakılırken Alevi dergâhlarının kapatılmasını, köksüz kalmasındaki ana uygulamalardan birisi olarak görüyorum. Alevilere ciddi zarar verdi. Alevilik ocaklar, tekkeler üzerinden yaşayan bir öğreti.

9 AVRUPA ÜLKESİNDE 200 KÜLTÜR MERKEZİ

Avrupa’daki Alevi hareketi 1988’de Hamburg Alevi Kültür Merkezi’nin kurulmasıyla başladı. Almanya’daki federasyonu diğer ülkelerdekiler izledi. 9 ülkede 200’ün üzerinde kültür merkezinin (cem evi) çatı örgütü konumundaki Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, 2003 yılında Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu binası içinde sembolik olarak açıldı. Türkiye’de Alevi nüfusuyla ilgili net bilgi olmadığı gibi Avrupa’da da sayı değişiyor. Türkiye’de 5 milyondan 25 milyona kadar değişen rakamların yanı sıra Turgut Öker’e göre Avrupa’da bir milyon Alevi yaşıyor; bunun 600 bini Almanya’da.

Aksiyon 2008

AH HÜSEYİN DEYU AĞLAR GEZERİM

0

Neyleyeyim dünyayı şanı şöhreti.
Ah Hüseyin deyü ağlar gezerim.
Aldı beni imamların firgatı.
Ah Hüseyin deyu ağlar gezerim.

Doğunca cebrail kundağın aldı.
Arştaki melekler secdeyi kıldı.
Böyle zatı yezit şehit eyledi.
Ah Hüseyin deyü ağlar gezerim.

Mattem aylarında artar firgatım
Ahu nalan etmek benim merakım
Narı iştiyaktan yanar yüreğim
Ah Hüseyin deyü ağlar gezerim

Zarım işitenler kaldılar tana
Dediler teselli gerektir sana
Yüz bin öğüt versen kar etmez bana
Ah Hüseyin deyu ağlar gezerim

Cihan benim olsa şad olup gülmem
Dest uzatıp çeşm-i giryanım silmem
Çilekeş dervişim sefayı bilmem
Ah Hüseyin deyu ağlar gezerim

Firdevs bahçesinin kırmızı gülü
Ben aşığın oldum onun bülbülü
Görünür gözüme kerbela çölü
Ah Hüseyin deyu ağlar gezerim

Gönül mürgü seyrangaha çıktıkça
Kerbelada şehitlere baktıkça
Ilgıt ılgıt al kanları aktıkça
Ah Hüseyin deyu ağlar gezerim

Arş-ı semavatta gördüm nurunu
Aşkına düşenler verir varını
Ali oğlu Muhammedin torunu
Ah Hüseyin deyu ağlar gezerim

FEDAİ dervişin derdi veremdir
Cihanda kam ehli olanlar kimdir
Neyleyeyim dünyayı şanı şöhreti.
Ah Hüseyin deyü ağlar gezerim

Abdal Musa Cemi

0

Akşam olur meydan sofasında toplanılır. Cem yapılır. Cem yapılırken on iki hizmet yapılır. Abdal Musa Cemi’ne Kısır Cemi de denilir. Çünkü bu cemi yaparken görgü-sorgu olmaz. Hatta Abdal Musa Cemi’nde delil de yanmaz. Çünkü delil yanan cemde görgü, sorgu, rızalık, erkan cemi olması gerekir. On iki hizmetin tamamı Görgü Cemi’nde gerçekleşir. Ama görüyoruz ki Abdal Musa Cemi’nde de delil yakan var.

Bu bölümde Abdal Musa Cemi’ndeki hizmetleri yazmadım. Sadece cemin başlama aşamasına kadar olanı yazdım. Abdal Musa Cemi ile Görgü Cemi arasında on iki hizmet uygulama farkı hemen hemen aynıdır. Bu nedenle cem on iki hizmetini burada yazmadım. Çünkü ilerideki sayfalarda on iki hizmeti, duası, secdesi, dar-ı Mansur’u, farraşı, sakası, delilcisi… tüm hizmetleri detayıyla bulacaksınız.

Abdal Musa Cemi’nin Bitmesi

Abdal Musa Cemi bittikten sonra talipler, dedenin kaldığı konuk evinde toplanırlar.

Dede:

-Allah kabul ve makbul eylesin, Abdal Musa aşkına cem yaptık; aranızda inşallah küskün, dargın kalmadı; bu nedenle buradan gitmeden sizler de şu Görgü Cemi’ni yapmak isterseniz dar-ı meydan olalım. Yoksa ben yoluma gideyim, diye müsaade ister.

Talipler de:

-Gelmişken bizlere Hak yolunda görülüp sorulmak isteriz, derler.
Bundan sonra görgü için görülme faslı başlar.

Görgü Cemi

Daha önceleri tarikata girmiş müsahip canlar görülür. Müsahipli canlar görülmeden önce boy abdesti alır; yıkanır, temizlenir. Temizce giyinir. Eşleri de aynı şekilde yıkanır, boy abdesti alır. Bellerine kemer-best bağlarlar; rehberleri önlerinde olmak üzere büyük müsahip sağ başta, küçüğü onun solunda, eşleri de yaş durumuna göre eşlerinin solunda, ayakları yalınayak olarak meydana, pirin huzuruna gelir. Eğilip meydana niyaz eder; dara dururlar.

Dede

-Allah Allah! Eli yerde, yüz gökte, özü Dar-ı Mansur’da; Hak Muhammet Ali yolunda, erenler meydanı, pir divanında, canı kurban, teni terceman, On iki İmam ve on dört Masum-u Pak Efendilerimizin dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak kavliyle Hak Erenler’in nasihatını kabul, muktedasıyla amel etmek üzere yalın ayak, yüzü üzere sürünerek gelmiş, Ayn-i Cem Erenleri’nin izn-i icazetiyle Muhammet Ali yoluna, Seyyit Muhammet Hünkar Hacı Bektaşı Veli, tarik-i nazenine dahil olmak üzere koç kuzulu kurbanlarıyla gelmişler. Hakk’ı görmüş, rah-ı Hak bilmiş, Nesimi gibi yüzülüp, Mansur gibi asılıp, Fazlı gibi borçtan halas olmak dilerler. Himmet-i Pir niyaz ederler. Allah Allah!…Eyvallah!…

Dede, cemde bulunan canlara hitaben:

-Ayn-i cem erenleri, sizler bu canlardan razı mısınız? der.

Dede, bu soruyu üç defa tekrarlar. Görgüye katılanlar genellikle daha önceden şikâyete konu olacak bir durumları varsa, onu komşular arasında hallederek ceme geldiklerinde herhangi bir istekli can çıkmaz; şayet biri birinden istekli çıkarsa pir ve canların gayretiyle hâlledilir.
Cemde bulunanlar ayağa kalkmadan oldukları yerde secdeye niyaz eder, “Allah Allah!…” diye dardaki görülen canlardan razı olduklarını ifade etmiş olurlar.

Dede,

Daha sonra:

-Tevbe günahlarımıza estağfurullah…Elimizle, dilimizle, belimizle işlediğimiz günahlarımıza tevbe estağfurullah…Kalbimizle, cem-i azamızla işlediğimiz günahlarımıza tevbe estağfurullah…İsyanımıza tevbe estağfurullah…
Can-ü dilden el bağladım evliya erkanına
Hamd-ü lillah gene durdum Piri’imin divanına
Elaman, sığındım erenler lütf ü ihsanına
Bu yolda canım kurban Pir’imin fermanına

Dede:

-Ber cemal-ı Muhammet, kemal-i Hasan, Hüseyin, Ali- ra bülende selavat…,der; tüm canları selavat vermeye çağırır.

Hep birlikte:

Allahümme salli ala seyyidina Muhammed ve alâ Al-i Seyyidine Muhammed!..diyerek selâvat verilir.

Darda bulunanlar, yani görülenler yüz üzeri kapanıp secdede dururlar. Dede:

-Geldiğiniz Ali yolu, durduğunuz Mansur darı…Hak, cesedinize can verdi; kalbinize iman verdi… Ağız talip, dil mürşit…dedikten sonra, darda duranlara sorar:

-Erenler meydanında ne gördünüz, ne işittiniz?….

Secdedeki canlar, başlarını kaldırmadan:

-Pir meydanına geldik, Hak gördük, Hak işittik… derler.

Dede secdedeki canlara şu telkini yapar:

-Allah, Eyvallah kapısında, döktüğün varsa doldurun, ağlattığınız varsa güldürün…Yıktığınız varsa yapın. Doğru gezin, dost gönlünü incitmeyin…Mürşide teslim-i nıza olun. Yalan söylemeyin, haram yemeyin, zina etmeyin…Elinizle komadığınız herhangi bir şeyi almayın; gözünüzle görmediğinizi söylemeyin.

Gelme…gelme; dönme…dönme! Gelenin malı, dönenin canı…Riya ile ibadet; şirk ile taat olmaz… Söylediğin meydanın, sakladığın senin!…

Allah!… Eyvallah!…

Bunun üzerine görgüsü yapılanlar dara kalkarlar.

Dede sorar:

-Erenler meydanında, Pir huzurunda Mürşid’ine teslim-i rıza oldun mu? Allah-Muhammet-Ali, On İki İmam ve Ehl-i Beyt soyuna iman ü ikrar ettin mi? Kazaya razı olup, kadere bağlandın mı? Nacilerin pişuvası İmam Caferi Sadık’ ın içtihadı üzere hak dediğimizi hak bilip, batıl dediğimizi batıl bildin mi? Muhammet-Ali’nin ve Ehlibeyt’inin sevdiğini sevip tevella; sevmediğini sevmeyip teberra ettin mi?

Dört kapı, kırk makam hak mı?…On iki yas-ı matem hak mı?…
Suret-i haktan görünüp, dünya menvaatiyle gözünü kamaştıracak münafıkların sözlerine aldanıp erenler yolundan uzaklaşırsan Mahşer günü yüzünüz kara olsun mu?…der. Dardaki canlar da her soruya:

-Allah…Eyvallah!, diyerek cevap verirler. Dede:

-Allah-Muhammed-Ali, Hünkar Hacı Bektaşı Veli ikrarınızda sabit kadem eyleye, gerçek erenler demine Hüüüü…, diye dua eder.

Böylece canların görülüp sorulması bitmiş olur.
Tarikten ( Erkandan) Geçme

Bundan sonra günahlardan arınmak için müsahipli canlar erkandan geçmeden terceman(yani kurban eti) yiyemezler. Tarikten geçme töreni şu şekilde olur:

Müsahipli iki can eşleriyle meydana, pir huzuruna gelmeden abdestlerini almış olup; ter temiz giyinmiş, yalın ayak, rehberleri önlerinde meydana gelirler. Dede meydanda, erkan elinde, kendisi ayakta, erkana düşecek talipleri/canları bekler.

Meydana gelen canlar diz çöker. Meydana niyaz ettikten sonra ayakta duran dedenin ayağına niyaz eder. Büyük müsahip sağ tarafa, yüz üzere yere uzanır. Küçüğü olan müsahip de aynı vaziyette sol tarafına uzanır. Eşleri ise ayak tarafında duvakları veya önlükleri ile müsahip canların yalın olan ayaklarını örterler.

Dede, canlara erkan çalmadan önce La Feta’yı okur. “La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar.Daha sonra “ Nasrun min-Allah’i ve Fethün karip ve beşşirü’l müminin ya Muhammet!.., ya Ali!.. Üstadı nefes, tarikatı iman, erkanı meşayih, erkansıza ne meşayih..Göz görenin, yol varanın. Yolca giden yorulmadı; gerçek gediğinden ayrılmadı. Güzel Şahım eyvallah!…Destur Şahı Merdanı Zülfikar, ya Şahı Velayet!… ” diyerek, üç kere:

-Allah Muhammet, ya Ali….

-Kalka diyelim bir Allah Allah!…, diyerek canların sırtına erkanlar vurur.

Canlar bu erkan vurmadan sonra tekrar dedenin ayağının önüne niyaz ederek ayağı kalkar. Dedenin elindeki erkanın bir sağ başına, bir ortasına, bir de sol başına niyaz ederek dedenin sol tarafından ayrılıp müsahipler küçüğü büyüğünün eline niyaz eder; büyük de küçüğünün yüzlerin öper ve tecella, temmenna dolanır. Tevella, teberra ile cemin sol yanına çıkıp duaya durur.

Mürşit/Dede:

-Temennaları kabul, muratları hasıl ola…Allah diyelim. Hak penahında saklasın…Hüüüü…diyelim, der.

Bundan sonra müsahipli canların hepsi de sırayla erkandan geçerler. Halkadaki yerlerine otururlar.
Müsahipliğe İkrar Verme

Ehlibeyt bendesi olan, Ehlibeyt yoluna inanan canlar evli olup, pirine, mürşidine, rehberine inanıp iman getiren insanlar bir biri ile anlaşırlarsa müsahip olabilirler.

Müsahip olacak canlar önce eşlerine, baba ve annelerine danışarak onların rızasını aldıktan sonra görgü evine eşleri ve anne-babaları ile gider, rehberi görürler. Rehber bunlara abdestlerini aldırır ve boyunlarına bir tığ-bent(büyük mendil veya çevre) takar.
Rehber bu mendili sağ eli ile tutar, önlerine düşer. Önce kapının sağına-soluna niyaz eder. Kapıdan içeri girince rehber, yüksek sesle:

-Hü şeriat erenleri….
-Hü tarikat erenleri
-Hü marifet erenleri
-Hü sırr-ı hakikat erenleri,
diyerek rehber ve canlar sağ ayaklarını önce atarak her söylediklerinde bir ayak ileri giderler.
Pir, onların isteklerine karşı der ki:

-Ey talip!…Bu bir uzak yoldur; gidemezsin. Demirden leblebidir, yiyemezsin. Oddan gömlektir, giyemezsin…..Geri gidiniz!…, der.

Rehber, ikrar verecek canları geri götürüp tekrar üç defa geri getirir. Dördüncüde pir, bu talipleri kabul eyler.

Repber, talipleri dedenin önüne getirip niyaz ettirir. Niyazdan sonra müsahip olacak canlar, dedenin önüne diz çöker; dizlerinin üzerine oturur. İkisi de sağ ellerinin baş parmaklarını dedenin eline verirler. Dede bunlara der ki:

-İyi ve kötü günlerde kardeşsiniz. Bir gömlekten ses vereceksiniz. Gelme, gelme…Dönme, dönme…Gelenin malı; dönenin canı..

Daha sonra dede müsahip gençlere yemin verdirir:

-Bu ikrardan dönmemesine yanımızdaki daşlar, hıfız melekleri güvah olsun mu? İkrarından dönen Muhammet-Ali’nin şefaatından mahrum kalsın mı? Boynuna münkir halkası takılsın mı? Yanımızda bulunan gözle görünmeyen melekler şahit olsun mu? Müsahibinle pirin eteğini tuttun mu? Mürşidin Muhammmet, rehberin Ali’dir. Per, Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir. Verdiğiniz ikrar onlaradır. Taşlar, ağaçlar, ay, gün, yer, gök…tanık olsun mu? Bu ikrardan dönerseniz Ali’nin Zülfikar’ı boynunuza dolansın mı?….diyerek bu andı içtikten sonra dede müsahip canlara şu duayı eder:

-Allah Allah!…İkrarları kadim ola, muratları hasıl olsun…Verdiği ikrardan dönmeyeler. Birbirlerinden usanmayalar. Allah-Muhammet-Ali, gönlünüzü gümandan, başınızı dumandan halas eyleye. On İki İmam, didarından, katarından ayırmaya. Hünkar Hacı Bektaş yardımcıları ola…Gerçeğin demine hüüüü!…

Bundan sonra bu yeni müsahip canlar da erkandan geçirilirler.

Müsahiplik ve Tercüman Kurbanı:

Kurban veya kurbanlar sahipleri tarafından başları dedeye doğru durdurularak, ön sağ ayaklarını elleri ile kıvırarak duaya dururlar.
Dede,

İkisi de Allah’a teslim oldular. Babası oğlunu alnı üzerine yatırdı. Biz, ey İbrahim rüyayı gerçek yaptın dedik. Bu demede O’nu ödüllendirdik Ona bir kurban verdik
der. Kurbanlar tekbirlenir. Dede:

-Fermanı celil, kurban-ı Halil, tüyü Cebrail, canı İsmail,
diyerek cemaatla ve kurban sahipleri ile birlikte tekbir getirilir:

Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber…Eşhedü en la ilahe illalah vallahü ekber…Allahü ekber ve lillahil hamd,

diyerek üç defa tekarlanır.

Dede devamla:

La feta illa Ali, la feta illa Zülfikar(Ali’den başka er, Zülfikar’dan başka kılıç yoktur.), der.

Dede:

Yardım Allah’tandır. Kazanç yakındır. İnananlara müjdeler olsun,ayetini okur.

Dede:

-Ya Allah, ya Muhammet, ya Ali!…Pirimiz, üstadımız Hünkar Hacı Bektaşı Veli…Diyelim Allah Allah!…

Tüm cemaat secdeye varırlar. Dede, aşağıdaki gülbankı söylerken hep bir ağızdan

Allah…Allah! derler:

Allah Allah!…Akşamlar hayır ola, hayırlar feth ola, şerler def ola….Münkirler mat, münafıklar berbat ola…Müminler şad ola; Hak Muhammed Ali yardımcımız ola…On İki İmam, On Dört Masum u Pak, On Yedi Kemerbest katlarından, didarlarından ayırmaya…Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaşı Veli, muin ve destigirimiz ola. Cenabı Hak münkir, münafık şerrinden, adü mekrinden uzak eyleye… Dertlerimize derman, hastalarımıza şifa, borçlarımıza eda nasip ve müyesser eyleye… Gökten hayırlı rahmetler, yerden hayırlı bereketler ihsan eyleye…Namerde muhtaç eylemeye. Kurbanlarımızı dergah-ı izzetinde kabul eyleye; lokmalarımıza sevap yazıla…Kazaları, afetleri, belaları defetmiş ola… Dil bizden, nefes Hünkar’dan ola. Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali, Gülbank-ı Evliya, Hünkar Hacı Bektaşı Veli….Gerçekler demine hüüüüü… der. Böylece kurban tekbirlenmiş olur ve bu hizmetin tamamlanması için dede, zakirlere destur verir. Zakirler kurban hakkında Yedi Aşıklar tarafından söylenmiş üç Düvaz-İmam okurlar.

Kurban Tekbirleme/ Düvaz -İmam

Kurbanlık koyundur meydana gelen
Önünde delili Cebrail deyi
Kudretten koç indi Hak emri ile
Hakk’a kurban oldu İsmail deyi.

Dört kimse kurbanı yerinden alan
Erenler ceminde meydana gelen
Zakirin zikridir üç düvaz-imam
Oku tekbirini güzel er deyi

Tekbirini al da bıçağını vur
Hesabını bil de hizmetini gör
Boğazla keşküle kanını eyle sır
Zira Hak sırrıdır kanda sır deyi

Kurban tekbirlendi götür pünhana
Zira cevreyleme cesette cana
Arzulamış gider ulu divana
Müminler aynası şavkı nur deyi

Postundan arala getir meydana
Hasan Hüseyin’den, Zeynel’e cana
Bakır ile bile girdi kazana
Eridi kürede oldu hal deyi

İmam Cafer ilmin kitabın okur
Daim bülbül olmuş gülşende şakır
Yağını dergahta delile yakın
Delil-i Şahımerdan kendi nur deyi

Kırklar meydanında çark-ı pervane
Musayı Kazım’dan ol şirin cana
Rıza lokmasın getir meydana
Dört kapısı tamam olan yer deyi

Muhammet Takı’dır lokmayı sunan
Aliyel Nakı’dır nuş edip kanan
Hasan’ ın askeri cihana gelen
Mehti şu cihanda oldu sır deyi

Çok hikmet var ol kurbanın başında
Hesap onun yüreğinde döşünde
Ehl-i Mümin divan durur başında
Sakiler doldurur kadeh sun diye

Hatayım nuş eder aşkın dolusu
Doluyu nuş eden pirim Alisi
Rehbere teslim eyle derisin
Kamberin serdiği sofra bu diyi

Kurban Tekbirleme/Düvaz-İmam

Akıl ermez yaradanın sırrına
Muhammet-Ali’ye indi bu kurban
Kurban olam kuduretin nuruna
Hasan-Hüseyin’e indi bu kurban

Ol İmam Zeynel’in destinde idim
Muhammet Bakır’ın dostunda idim
Cafer-i Sadık’ın postunda idim
Musa Kazım, Rıza’ya indi bu kurban

Nuhammet Tağı’nın nurundan idim
Aliyel Nağı’nın sırrında idim
Hasan Ali Askeri’nin darında idim
Muhammet Mehdi’ye indi bu kurban

Tarikattan hakikata erenler
Cenneti ala’ya postu serenler
Muhammet-Ali’nin yüzün görenler
Erenler aşkına indi bu kurban

Aslı Şahı Merdan, güruhu naci
Hakikate bağlı bu yolun ucu
Senede bir kurban talibin borcu
Muhammet aşkına indi bu kurban

Şah Hatayi’m der ki bilir mi her can
Kurbanın üstüne yürüdü erkan
Tırnağı tesbihtir kanı da mercan
Oni İki İmamlar’a indi bu kurban

Kurban Tekbirleme

Hata ettim Hüda’nındır bu kurban
Muhammet Mustafa’nındır bu kurban
Safi nesli Cüneyt Haydar oğlu
Ali’yel Mürteza’nındır bu kurban

Ali’nin Düldülü’nün Kanber’i
Zülfikarı kazanındır bu kurban
Hatice’yi Fatıma Kibriya’yı Zehra
İmam olsun silanındır bu kurban

Hasan ki aşk ile girdi meydana
Hüseyni Kerbela’nındır bu kurban
İmam Zeynel, İmam Bakır’ı, Cafer
Kazım, Musa, Rıza’nındır bu kurban

Muhammet Takı’dır, Şah Ali Nakı
Hasan Ali Askeri Liva’nındır bu kurban
Muhammet Mehdi’yi Sahip Zaman’ı
Eşiğinde gedanındır bu kurban

Bilirim günahım hadden aşıptır
Ali oğlu ebanındır bu kurban
On İki İmam nur oldu Şah Hatayi’m
Şahım nuru Hüda’nındır bu kurban

Üç düvaz-imam okunduktan sonra zakirler sazlarının üzerine eğilerek, “Allah…Allah…” diyerek dedenin duasını beklerler. Dede:

-Allah Allah…Hizmetiniz kabul, muradınız hasıl ola. Ağzınız dert görmeye.Zikrettiğiniz erenlerin, evliyaların duaları üzerinizde hazır ve nazır ola…Zakirler piri İmam Caferi Hazretlerinin şefaati üzerinizden eksik olmasın…Dem Ali, kerem Hünkar Hacı Bektaşı Veli’den ola….Gerçek erler demina hüüüü….Ya Ali!….

Bundan sonra farraş gele, methiyesini okuya, dede duasını ede.
Meydan Sofasında Toplanma

Canlar, pirin, rehberin, mürşidin ve cemaatın önünde görülüp sorulduktan, ikrarlar verilip müsahipler bağlanıp kurbanlar dualanıp, kurban duaz-imamlar zakirler tarafından okunup düalar bittikten sonra akşam canlar ve pir, rehber, mürşit…Yerler döşenmiş, postlar serilmiş hazırlanmış olan cem evine akşam saatlerinde toplanmaya başlar.

Peyik, kapıcı, gözcü ve diğer hizmet sahipleri cem evinde bulunurlar. Cem evine gelen canlar önce kapıda kapıcıya niyaz eder. Ondan sonra kapının sağ tarafına niyaz eder; sonra da sol tarafına niyaz eder. “Bismillah…ya Allah!…” diyerek sağ ayağını önce içeri atar ve içeri girer.

Canlar içeri girerken kapıcı, gözcüye, “hüü erenler!..” diyerek işaret verir. Yani “Mihman canlar geliyor; onlara yer göster” der. Gözcü de gelen canlara yaş durumlarına göre yer gösterir. Canlar da pir, rehber gelmemiş iseler meydana niyaz eder, gösterilen yere otururlar.

Bacı (Bayan) canlar da ceme gelirken elleri boş gelmez tabaklar içerisinde elma, portakal, kuru üzüm, çörek, börek…gibi lokmalar getirirler. Bu lokmalar kapıcıya teslim edilir. Kapıcı da lokmaları gözcü veya lokmacıya verir. Veya bacılar kendileri lokmaları ile duaya durur. Duadan sonra dedenin veya zakirin önüne konur.

Bacılar da ceme girerken cemin giriş kapısının sağ ve sol tarafına niyaz eder, dara durur, dede bir dua eder; duadan sonra meydana niyaz eder, gözcünün gösterdiği yere oturur.

Muhakkak Allah ve melekleri Peygamber’e salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona çokça salat ve selavat getirin.

Dede, pir postuna oturmadan önce dar meydanına niyaz eder ve kendi özünü dara çeker:

Allah Allah!…Özüm darda, yüzüm yerde; Hak huzurundayım. Erlerin, pirlerin nüfuzunu üzerimden eksik eyleme. Doğruluktan, dürüstlükten ayırma. Eksiğimi, noksanlığımı affeyle…Eda edeceğim bu ağır ve kutsal görevde yardımını benden esirgeme….Yapacağım bu hizmetimi Aliyel-Mürteza’nın, Hüseyn’i Gerbela’nın dergahına kaydeyle…Nefes benden himmet Hünkar Hacı Bektaşı Veli’den ola. Hüüüü… Ya Ali!

Duadan sonra meydana niyaz eder, dizleri üstünde yürüyerek gider posta niyaz eder; ayağa kalkıp Elif darına durur.

Bismillahirrahmanirrahim

Allahü lâ ilâhe illâ hüvel Hayyül kayyûm, lâ te ‘huzühû sinettün velâ nevm, lehû mâ fissemâvâti vemâ fil ard, men zellezi yeşfeu ındehû illâ biiznih, ya ‘lemû mabeyne eydihim vemâ halfehüm, velâ yuhitûne bişey’ in min ilmihi illâ bimâ şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel’ard, velâ yeûdühü hıfzuhüma ve hüvel-aliyyül-azi.

Meali:

Allah ( o Allahtır ki) kendinden başka hiç bir tanrı yoktur. (O zatı ezeli ve ebedihayat ile diridir. (baakıydir). Zatiyle ve kemâliyle kaimdir (yarattıklarının her an tedbir-ü hıfzında yegane haakimdir, herşey onunla kaaimdir). Onun ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepdi onun. Onun izni olmadıkça nezdinde şefaat edecek kimmiş. O (yarattıklarının) önlerindekini, arkalarındakini, (yaptıklarını, yapacaklarını, bildiklerini, bilmediklerini, açıkladıklarını, gizlediklerini, dünyalarını, ahiretlerini, hülasa her şeyini) bilir. (Mâhlukatı) onun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şeyi (kaabil değil) Kavrayamazlar. Onun kürsüsü gökleri ve yeri (kucaklamıştır o kadar) vâsı’ dir. Bunların nigehbanlığı Ona ağır da gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür.

Meydan sofasına daha önce gelmiş olan canlar, dede cem evine gelince ayağa kalkarlar ve Elif darına dururlar. Dede yerine oturur ve şu duayı okur:

Allah, Allah, Allah!….Geldiğiniz yoldan, durduğunuz dardan, çağırdığınız pirden, Hünkar Hacı Bektaş Veli’den şefaat göresiniz. Cenab-ı Hak ikrarınızda berkemal eyleye. Allah’a kul, Muhammed’e ümmet, Ali’ye talip eyleye…Bu dardan, bu yoldan ayırmaya. Şah-ı Merdan Ali, yaramaza, uğursuza, pirsize, duş getirmeye…Şeytan’ın şerrinden, gafili gaddardan, görünür görünmez kazadan beladan koruya. Cenab-ı Allah, hayırlı evlat, hayırlı devlet, gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket nasip eyleye. Darınız, niyazınız kabul ola,,,Dil benden, inayet Allah’tan, nefes Hünkar Hacı Bektaşı Veli’den ola. Gerçeğin demine….Hüüüü….Ya Ali!…

Duanın sonunda canlar niyaz ederken dede, Tevella ve Tecella duası okumaya devam eder. Şu duayı okur:

Tecellanız, Tevellanız Hakk’a yazıla…Tecellanız temiz, yüzünüz ak ola…Tecella gören cehennem narı görmeye…Hüüü…Ya Ali!

Tecella duası bittikten sonra ceme gelecek canlar, tek veya birkaç can dara durur. Dede, dar duası okur. Canlar duadan sonra gözcünün gösterdiği yere oturur.

Dara dururken canların uyacağı usuller:

Dara duracak erkek canlar yaş sırasına göre sıra olurlar. Eğilerek sağ ayağının baş parmağını sol ayağının baş parmağının üzerine koyup, sağ elinin parmaklarını sağ ayağının baş parmağının üzerine eğilerek değdirir. Sol elini de kolunu çapraz tutarak eli açık şekilde göğsünün üzerine kapatır ve o şekilde dara durur. Buna darda mühürleme denir.

Bacılar ise dara dururken sağ ayak baş parmağını sol ayak baş parmağının üzerine kor. Başlarını eğer, göğüslerinin üzerinde sağ el, sol elin üzerine çaprazlama konarak dara dururlar. Dede Dar duasını okur. Duadan sonra niyaz eder. Niyazdan sonra gözcü, bacı veya bacıları, bacılara ayrılan yere oturmasını sağlar.

Elif darı(Fatima Darı):

Sağ ayak baş parmağı, sol ayak baş parmağının üzerine konur. Sağ el çaprazlama, sol da kalbin üzerine gelecek şekilde göğüs üzerine konur. Sol el yana salınıp hafif eğilerek dara durulur.

Akşam Gülbengi:

Bismi Şah Allah Allah…

Akşamlar hayır ola, hayırlar feth ola, şerler def ola, müminler şad ola, meydanlar abad ola, sırlar zahir ola, gönüller ruşen ola, kısmetimiz gani ola, muradımız hasıl ola, Muhammet-Ali yardımcımız ola, ibadetlerimiz kabul ola, demler kaim ola, cemler daim ola, münkirler mat ola, münafıklar berbat ola…
Üçler, beşler, yediler, On İki İmamlar, Kerbela şehitleri, On Dört Masum-u Paklar, On Yedi Kemer-bestler, Kırklar, Evliyalar, Embiyalar, Veliler, Nebiler,313 Mürseller, şehitler, gaziler, cümle erenler yardımcımız ola…
İmam Ali, katarından, didarından ayırmaya… Pirimiz Üstadımız Hünkar Hacı Bektaş Veli Efendimizin hayır ve himmetleri üzerimizde hazır ve nazır ola…
Şeytanın şerrinden, negah kadadan, kuru bühtandan emin eyleye…İki cihanda korktuğumuz yere uğratmaya… Dertlilerimize deva, hastalarımıza şifa, gönüllerimize iman ihsan eyleye… Niyazlarımızı, lokmalarımızı kabul eyleye…
Dil bizden, nefes Hünkar Hacı Bektaş Veli Efendimizden ola…Nur-u Nebi, Kerem-i Ali, Gülbeng-i Hünkar Hacı Bektaşı Veli…Pir kemali evliya…Gerçekler demine Hüüüü……

Akşam gülbengi okunduktan sonra ceme lokma getiren canları gözcü huzura alır ve dede Lokma duası okur:

Lokmalar kabul ola, muratlar hasıl ola, Hak-Muhammet-Ali yardımcımız ola. Bir lokmanız bin belaya karşı gele, Hak dergahına yazılmış ola, lokma sahipleri niyetlerine vasıl ola, şefaat bula….Hüüü…..

Kudret, Nübüvvet, Velayet, Beşaret, Emanet, Postların Kim Beyan İder

Beyaz Post:

Allah
Hakkın yaratıcı kudret eli, yedi beyaz, (nur)

Sarı Post :
Hz. Muhammed. (Ahmed-i Muhtar)

Nübüvvet.(Güneş)
Yeşil Post:

Hz. Ali (Haydar-ı Kerrar)
Velayet (Ay)

Kara Post:

Ahmed Yesevi (Türkistan Postu)

Piri Beşaret (Yıldız)
Gök Post:

Lokman Perende, (Horasan Postu)
Mürşidi Emanet. (Cehver)

On İki Postu Kim Beyan İder

1.
Mürşid Postu
: Hünkar Hacı Bektaş Veli
2.
Rehber Postu
: Habib Emircem Sultan
3.
Türbedar Postu
: Hızır Lale Cüvan Sultan
4.
Aşçı Postu
: Kara Donlu Can Baba

5.

Ekmekçi Postu

: Seyyid Mahmud Hayrani

6.
Şerbetçi Postu
: Kızıl Deli Sultan
7.
Nakip Postu
: Sarı Saltuk Sultan
8.
Meydancı Postu
: Seyyid Cemal Sultan

9.

Atçı Postu

: Boz Geyikli Dede Karkın

10.

Kurbancı Postu

: Şah İbrahim Hacı Sultan

11.
Ayakçı Postu
: Abdal Musa Sultan
12.
Mihmandar Postu
: Kolu açık Hacım Sultan

On İki Hizmetleri Kim Beyan İder

1.
Tarikatçı
: Hz. Hasan Mücteba
2.
Davetçi
: Hz. Hüseyin Desti Kerbela
3.

Saki

: Hallacı Mansur

4.

Zakir

: Seyyid Nesimi

5.

İbriktar

: Sarı İsmail

6.

Gözcü

: Karaca Ahmed

7.
Cerağcı
: Kara Pipabat Sultan
8.

Sofracı

: Garip Musa Sultan
9.

Meydancı

: Barak Baba

10.

Ferraş

: Resul Baba Sultan

11.

Pervane

: Taptuk Emre

12.

Kapıcı

: Güvenç Aptal

Dede on iki hizmet sahiplerini Hak’tan bize nida geldi deyişiyle çağırır:

Haktan bize nida geldi
Pirim sana haber olsun
Şah’tan gülzarı geldi
Peyik sana haber olsun

Bu yola giden hacılar
Güruhları hep naciler
Cem kilidi kapıcılar
Kapıcı’ya haber olsun

Hak, kuluna eder nazar
Dört nesneden adem dizer
Kalleş gelmiş cemi bozar
Gözcü sana haber olsun

Ey kalp evi dolu kişi
Daima Hak’ladır işi
Kimdir bu halkanın başı
Zakir sana haber olsun

Mümin yolun yakın ister
Münkirlerden sakın ister
Delil yanmaz yağın ister
Delilci’ye haber olsun

Mümin çekildi meydana
Münkir atıldı zindana
Hizmet verildi Selman’a
Tazeker’e haber olsun

Zakir zikreder sazı ile
Duaz okur avazı ile
Mümin müslim niyaz ile
Carcı sana haber olsun

Haydin gidelim üryana
Mümin müslim bir yana
Tekbir verildi kurbana
Kurbancı’ya haber olsun.

Yola giden haslar hası
Silinsin gönüller pası
Doldur ver engür tası
Sakkacı’ya haber olsun

Haydın girek hakikate
Kulak tutun marifete
Mümin girdi ihtikata
Semacı’ya haber olsun

Fatıma cemde oturur
Kurbana kepçe batırır
Gerçeğe lokma getirir
Nakıp sana haber olsun

Şah Hatayı’m barı çaldı
Şah’tan gülizarı geldi
Pirden bize destur oldu
İznikçi’ye haber olsun

Bittikten sonra dede, on iki hizmet sahibine Hizmet Gülbengi okur.

Hizmet Gülbengi

Bismişah Allah Allah….

Akşamlar hayrola, hayırlar feth ola, şerler def ola, hizmetleriniz kabul ola, muratlarınız hasıl ola. Ayn-i cem erenlerinin gül cemallerine aşk ola, Muhammet Mustafa, Aliyel Mürteza yardımcınız ola…

Bu efendilerimizin hüsnü hizmetleri üzerimizde hazır ve nazır ola. Saklaya, bekleye.. . Yolsuza uğratmaya… Duş getirmeye… Hızır yoldaşınız, Evliya haldaşınız ola… Dil bizden, nefes Hünkar Hacı Bektaş Veli’den ola… Gerçek erenler demine Hüüüü…

Dede bu gülbengden sonra:

-Aşıka mana, mümine nişan, der. Cemde olan canlar birbirleriyle niyazlaşırlar. Birbirinin omuzlarına niyaz ederler. Bu niyazlardan sonra Dede:

-Zakirin zikri dile gelsin, der; destur verir. Zakirler üç deyiş, bir düaz okur.

Deyiş

Yaradan ne güzel buyurmuş
Gelin ey erenler niyaz edelim
Muhammet, kâfirin dinin ayırmış
Gelin ey erenler niyaz edelim

Niyaz etmek imiş her şeyin başı
Niyaz edenlerin ihsandır işi
Cemde erkek olmaz, erkek de dişi
Gelin ey erenler niyaz edelim

Niyaz bizi uçmak eder uçurur
Abu zemzem sularından içirir
Sırat köprüsünü kolay geçirir
Gelin ey erenler niyaz edelim

Cehennemde vardır gannen kuyusu
Yetmiş yıllık yoldan gelir işçisi
Hemen niyaz etmek imiş iyisi
Gelin ey erenler niyaz edelim

Şah Hata’yım cümle niyaz bendedir
Niyaz eyleyenler yine bendedir
Niyaz etmeyenler cehennemdedir
Gelin ey erenler niyaz edelim.

Deyiş

Evvel Allah, dedim; açtım gözümü
Gözüme Muhammet-Ali göründü
Eğildim turaba sürdüm yüzümü
Ol güzel Allah’ın yolu göründü

Üçler çiçeklenmiş, yediler sırdan
Allah, Muhammed’i yarattı nurdan
Kırklar meydanını gezdim ezelden
Yedinici kapının şarı göründü

Ayetül-kürsü okur müminin dili
Aynel arştan gelir onun gıdası
Yeşil asa tutar Hızır’ın eli
Elinde asası nebi göründü

Karanlıktır bu dünyanın ötesi
Söylerim sözümün var mı hatası
Hasan ile Hüseyin’in atası
Tanrın’ın aslını Ali göründü

Derviş Ali’m der ki ey bağrı taşlı
Mümin kullarının gözleri yaşlı
Nice erler gördüm erbahar başlı
Er bahar başının şarı göründü.

Deyiş

Okundu Nad-ı Ali ey Şahı Merdan
Medet, dertlilerin dermanı Haydar
Aşıklar maşukun canların canı
Müminlerin dini imanı Haydar

Mezherül acaip aşıkar eden
Onsekiz bin alemi anda var eden
Hud Cengi’inde Muhammed’e car eden
Vermez kafirlere amanı Haydar

Tecdüdühu avnenlek Mürteza
Din aşkına çal Zülfikar kıl kaza
Uğratma hışmına medet kıl bize
Elesti bezminin ahtının peymanı Haydar

Fil nevayı leylallahına hacet
Hatemi Mustafa, mührü nübüvvet
Mümin kullar senden umar şefaat
Medet şeaatın ummanı Haydar

Hacetin küllün hemmüm ve gammüm
Seni inkar eden terki müneccim
On İki İmam hürmeti için efendim
Koyma zulumatta insanı Haydar

Seyancelü bi azametika ne hikmet
Hatemi Müstafa Mühr-ü Nübüvvet
Şah-ı Velayet’tir kıldım şahadet
Medet, şahadetin peymanı Haydar

Ve aleyha mahlu edrik neyn edrik
Çağırdı Mustafa dedi ki lebbeyk
Aldı anda esselamı ya alyk
Zülfikar elinde üryanı Haydar

Zülfikarı Düldül Fatıma Kanber
Gece gündüz Şah’ın hizmetin eyler
Hemen didarına eyle müyesser
İstemem cenneti, Rıdvanı Haydar

Ne gevhersin ne kıymetli lalinsin
Nice şu dünyaya gelip gidersin
Cenazede ak deveyi yedensin
Bilinmez merkadın nehanın Haydar

Ah eder ağlarım gece ve gündüz
Hayalin fikrimden gitmiyor hergiz
Üç yüz yıldan sonra bir deste nergis
Sunup irşat ettin Selman’ı Haydar

Durmaz akar çeşmim yaşı revanda
Andelipler feryat eyler gülşende
Yarın mahşer günü ulu divanda
Emanettir sana Noksani, Haydar.

Okunan üç deyişin bitiminde düaz imam başlar. Düaz imam başlayınca gözcü: “Edep erkan” der. Canlar, edep erkan olurlar. Bacılar ise oturdukları yerden kalkarak Elif darı’na (Fatıma Darı) dururlar.

Düazimam

İki cihan içinde sahip hanedan
Sıtkıyla ben Mustafa’yı sevmişem
Dü çeşmi aladır ilm-i cavidan
Nesl-i paki Mustafa’yı sevmişem.

Haticetül Kübra bağı eremdir
Çekti hak yoluna gör ne sitemdir
Zümreyi şehidan zahi keremdir
Hem Hasan hulki Rıza’yı sevmişem.

Ehlibeyt yoluna koymuşuz seri
Hamdolsun pirimin tuttum demanı
Erler serfirazı hublar merdanı
Hem Hüseyn-i Kerbela’yı sevmişem

Zeynal’a hak dedim darına durdum
Bakır’a, Cafer’e serimi verdim
Hakikat babında Musa’yı gördüm
Hublar şahı hem Rıza’yı sevmişem

Taki, Naki erenlerin civanı
Men araf sırrında seyrettim anı
Kalmadı gönlümün şekki gümanı
Askeri hem mahlugayı sevmişem

Hatayi sadığan kıldı ikrarı
Daim met ederim hubbu Haydar’ı
Muhammet Mehdi’nin sırrı seddarı
Kutbil cemal ali aba’yı sevmişem.

Düvaz İmam biter bitmez canlar secdeye iner, bacılar Elif darı’nı bozmaz darda dururlar. Dede şu duayı okur:

Allah, Allah, Allah…Diliniz bülbül ola, hizmetiniz kabul ola, muradınız hasıl ola, On İki İmamlar yardımcınız ola, secdeye inen başları ağrı acı görmeye… Dil benden, nefes Hünkar Hacı Bektaşı Veli’den ola…. Gerçeğe hüüüüü… Mümine ya Ali…

Dua bitince canlar başlarını secdeden kaldırır; dep erkan olurlar. Farraş meydana gelir ve:

Allah, Allah… Güruhu naciyem, Kırklar Meydanı’nda süpürgeciyem…Hüseyn-i Kerbela için gözlerim yaştır; yüz bin kere lanet Yezid’in bağrı taştır… Pirimiz, Kırklar içinde Seyyid_i Ferraş’tır… Ber cemal Muhammet, kemal İmam Hasan, İmam Hüseyin; Ali’yi sevenler versin Muhammed’e selavat…, der.
Canların hepsi birden selâvat getirirler:

Allahümme salli ala seyyidina Muhammed ve ala ali Seyyidine Muhammed,denir. Selâvattan sonra Ferraş hizmetine devam eder.

Farraş, sağ ayak baş parmağını sol ayağının baş parmağının üstüne koyarak eğilir. Sol elini dar meydanına değdirir. Sağ elini süpürge gibi kullanarak üç defa Allah der, süpürür; Muhammet der süpürür, Ali der süpürür. Elif darına durur. Dede şu duayı okur:
Allah Allah…Hizmetin kabul ola, muradın hasıl ola, iki cihanda yüzün ak ola, Seyyidi Farraş’ın himmeti üzerinde ola, şefaatından mahrum etmeye…Gerçeğe hüü….
Duadan sonra Farraş, secdeye niyaz eder yerine oturur. Gözcü:
“Dar çeken didar göre!…” der.

Dede şu duayı okur:

Allah Allah….Dar çeken didar göre, didar gören cehennem narı görmeye, erenler sefasına vara…Gerçeğe hüüü….
Bacılar, canlar yerlerine rahat otururlar.

Sohbet

Dede bu arada bir sohbet açar ve canlara bilgi verir. Dedenin sohbetinden sonra tekrar hizmet başlar.
Seccade(post)’nin Meydana Getirilmesi ve Serilmesi

Seccade (post) cemin başlangıcında serilir. Seccade meydana sarılı vaziyette getirilir. Getiren canlar seccadeyi başlarından yüksek şekilde tutarak duaya dururlar. Bacılar ayağa kalkarlar.

Dede şu duayı okur:

Allah, Allah Allah…

Seccademiz peygamber eteği ola, ruzü mahşerde cem erenlerini Peygamber Efendimiz eteği altında toplaya. Erler evliyalar yardımcımız ola, seccadeye değen başlar ağrı acı görmeye, dil benden nefes Hünkar Hacı Bektaş Veli’den ola… Seccadeniz kutlu, ağzınız tatlı olsun… Hüüü… Ya Ali…

Dua alındıktan sonra seccade meyadana serilir. Seccade serildikten sonra

seccadeyi seren can, dört köşesine niyaz eder; her köşesine niyaz ederken:

  1. Estem tüm leyk, 2. Eklem tüm leyk, 3. Enem tüm leyk, 4. Emlam tüm leyk,der.

Bu söylenen dört isim dört melek ismidir. Hünkar Veli Efendimiz, darı çeç üzerinde namaz kılmak için seccadesini serdiğinde bu dört melek her biri bir kenarından tutarak darı çecinin bozulmadan Hacı Bektaş Veli’nin namaz kılmasına yardımcı olmuştur.

Delil-i Şahı Merdan’ın Yanması

Delili Şahı Merdan yanmadan önce halkada oturan canlar kemerbes bağlanır. Dede, kemerbest duasını okur:

La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar. Allahu ekber, Allahu ekber…La ilahe illallahı valahü ekber….Allahu ekber ve lillahil hamd. Havalet ya Şahı merdan…Hü…

Delil yanmadan el suyu verilir.

Canlar, kemerbest bağladıktan sonra delilci elinde (daha önceden hazırlanmış olan) delil ile meydana gelir. Dede, çerağ gülbengi’ni okur :

Çerağ-ı rüşan, fahr-i dervişan, zuhur-u insan, hizmet-i piran, pir-i Horasan, küşad-ı meydan, kuvve-i abdalan, kanun-u evliya…Gerçek erenler demine hüüü… dedikten sonra ; delilci, dedeye yakın, halkanın sağ tarafına edep-erkan olarak oturur. (Edep-erkan demek, ayaklarını altına alıp diz çökerek oturmaktır.)

Delilin Yakılması

Delil üç kandillidir. Delilci her kandili yakarken ayrı kibrit çakar. Delilci her kandili yakarken şu methiye’yi okur:

Er cemali, Muhammet kemali; Hasan, Hüseyin ve Aliyi sevenler versin Muhammet’e selâvat der…

Canlar da her kandil yanışında:

Allahümme salli ala seyyidine Muhammet ve ala Ali Seyyidine Muhammed,diye selâvat verirler.

Dede şu duayı okur:

Çün çerağ-ı fahr uyandırdık ol Hüda’nın aşkına
Seyyidel kevneyn Muhammet Mustafa’nın aşkına
Hem Hatice, hem Fatıma Hayrel-nisa’nın aşkına
Saki el Kevser Aliyel Murtaza’nın aşkına

Şah Hasan, Hulkı Rıza, Şah Hüseyn-i Kerbela
İmam Zeynel Abidin, al-i aba’nın aşkına
Muhammed Bakır olupdur, nesli pak-i Murtaza
İmam Caferi Sadık, rehnümanın aşkına.

İmam Musayı Kazım, serfirazı ehl-ı hak
İmam Ali Rıza etkiyanın aşkına
Şah Taki, ba Naki, hem Hasanül Askeri
Ol Muhammed Mehdi sahip livanın aşkına

Suzi aşkından derunum yanıp büryan olupdur
Haşredek yanan yakılan aşıkanın aşkına
Pirimiz, Hünkar’ımız Hacı Bektaşı Veli aşkına
Devr olup gelen erin, enbiyanın aşkına

Dede bu düvaz-imamı okuduktan sonra:

Seyyidi saadet, muhibbi saadet, turu münacaat, ver Muhammet Mustafa’ya selâvat, der. Canlar hep bir ağızdan tekrar selâvat getirirler.

Dede bundan sonra;

Allah Göklerin ve Yerin Nurudur. (Mü’minlerin Kalbinde) O’nun Nurû içinde Çerağ bulunan Bir Fener gibidir. O Çerağ Billur Bir Kandil İçindedir. Bu Kandil sanki Parıl Parıl parlayan bir yıldızdır. Ne Güneş’in Doğruğu ve Nede Battığı Yerde Bitmeyen Mübarek Bir Ağaçtan Zeytin Ağacından Yakılır. Yağı Ber Ateş Dokunmazsa Bile Hemen, Hemen ışık verecek gibidir. Nur üzerine Nurdur. Allah O Nura (Vela Nûr’iyle) Dilediği Kimseyi Hidayet Eder. Allah İnsanlara Misaller İrâdeyler Allâh Her Şeye Alimdir.

O çerağı o evlerde(yakılır). Ki Allah onların Yüksek Tutulmasına Ve İçlerinde İsminin Zikrolunmasına İzin vermiştir. Oralarda Sabah, Akşam Onu Tesbih Ve

Tenzin Ederler.

Bundan sonra cem birlemek için selamname okunur.
Dede, delilciye hizmet duası yapar :

Çerağ Düazı

Çün çerağ-ı Fahr uyandırdık Hüda’nın aşkına
Seyyid el kevneyn Muhammed Mustafa’nın aşkına
Saki-i kevser Aliyyel Murtaza’nın aşkına
Hem Hatice, Fatıma Hayrün Nisa’nın aşkına
Şah Hasan hulki Rıza hem Şah Hüseyn-i Kerbela
Ol İmam-ı etkiye Zeynel Aba’nın aşkına
Hem Muhammet Bakır ol kim nesl-i pak-i Murtaza
Cafer-üs Sadık İmam-ı Rehnüma’nın aşkına
Musa-ı Kazım İmam-ı serfiraz-ı ehl-i Hak
Hem Ali Musa Riza’yı sabira’nın aşkına
Şah Taki ve ba Naki hem Hasan ül Askeri
Ol Muhammed Mehdi-i Sahip Liva’nın aşkına
Pirimiz üstadımız Bektaş Veli’nin aşkına
Haşredek yanan yakılan aşıkanın aşkına

Düaz -imam okunduktan sonra selâvat getirilir:

Ber cemali Muhammed, kemali İmam Hasan, Şah Hüseyin, Ali ra bülende

selâvat.

Çerağ düazı biter bitmez dede, zakirlere: “Zikriniz hayra gele” der. Gözcü, canlara: “Edep erkan” der. Canlar edep erkan olurlar. Zakirler üç düaz imam okur. Bacılar ayağa kalkar Elif darına dururlar.

Delil Düazimamı

Evvel baştan Hüda yaktı delili
Muhammet Mustafa yaktı delili

Safi nesli Cüneyd’i Haydar oğlu
Aliyel Murtaza yaktı delili

Ali’nin Düldülü’nün Kanberiyem
Zülfikar-ı gaza yaktı delili

Hatice Fatıma Kübrayı Zehra
İmamlar silsilesi yaktı delili

Hasan ki aşk ile girdi meydana
Hüseyni Kerbela yaktı delili

İmam Zeynal, İmam Bakır’ı Cafer
Kazım, Musa, Rıza yaktı delili

Muhammet Nakı’dan, Şah Ali Takı
Hasanül Askeri Liva yaktı delili

Muhammet Mehdi’dir Sahip Zaman’ı
Eşiğinde geda yaktı delili

Bilirim günahım hadden aşıptır
Ali oğlusun eba yaktı delili

On İki İmamlar nurdur Hatayi
Hirim nuru Hüda yaktı delili.

Delil Düazimamı

Kudret kandilinde parlayıp duran
Muhammed-Ali’nin nurudur vallah
Zuhur edip küffar askerin kıran
Elinde Zülfikar Ali’dir billah

Elinde Zülfikar, altında Düldül
Önünde Kanber’i dilleri bülbül
Hatice Fatıma cennete bir gül
Ona sırrım dedi Hak, Habibullah

Zuhur etti İmam Hasan, Hüseyin
Onların nurundan ziyalandı din
Kırk pare bölündü Zeynal Abidin
Çekerim yasını hasbeten lillah

Muhammet Bakır’dan Caferi Sadık
Şah’ım Kazım Musa Rıza dedik
Tarikat abuyla cismimiz yuduk
Hak dedi müminin kalbi Beytullah

Takı, Nakı İmamların civanı
Hasanül Askeri cismim sultanı
Elinde hücceti Mehdi devranı
Vakit tamam oldu gönderir Allah

Ta ezel ezelden bunu böyle buyurdu
Hariciler her dergahtan sürüldü
Kün deyince yedi kat gök kuruldu
Bir harf ile bina tuttu arşullah

Virani’yem niyazım var ustaza
Elinde Zülfikar, hem ehli kaza
Binbir dondan baş gösterdi Mürteza
Biz bir bildik, mürşit tuttuk eyvallah.

Düvazimam

Muhammet Ali’yi candan seversen
Varınca bir tel ver Ali’ye turnam
Hasan, Hüseyin’den imdat umarsan
Varınca bir tel ver Ali’ye turnam

Ol İmam Zeynel’in gonca gülleri
Bakır kılavuzdur, sürer yolları
Nuseyri dostunun zülfi telleri
Varınca bir tel ver Ali’ye turnam

Caferi Sadık’tan Musa-yı Kazım
İmamı Ruza’ya bağlıdır özüm
Sana armağandır Pir’e niyazım
Varınca bir tel ver Ali’ye turnam

Muhammet Takı’dan Şah Ali Nakı
Hasan Ali Askeri cismimin bağı
Yerin, göğün, arşın, kürsün direği
Varınca bir tel ver Ali’ye Turnam

Dedemoğlu Hak’tan tuttuk dermanı
Küfrü deryasında bulduk imanı
Seversen Mehdi’yi Sapih Zaman’ı
Varınca bir tel ver Ali’ye turnam

Üç düvaz imamdan sonra canlar secdeye varır. Dede şu duayı eder:
Allah, Allah…Zahir batın erenlerinin hizmetleri üzerinizde hazır ve nazır ola, Allah korktuğunuz yere uğratmaya… Dil benden, nefes Hünkar Hacı Bektaş Veli’den ola….Hüüü….

Duadan sonra meydana Farraş gelir, methiyesini okur:

Allah Allah… Güruhu naciyem, Kırklar meydanında süpürgeciyem. Hüseyn-i Kerbela için gözlerim yaştır. Yüz bin kerre lanet olsun, Yezid’in bağrı kara taştır. Pirimiz, üstadımız, Kırklar içinde Seyyidi Farraş’tır….
Ber cemali Muhammed, kemali İmam Hasan, İmam Hüseyin… Ali’yi sevenler versin Muhammed’e selâvat….

Canların hepsi birden selâvat verirler:

Allahümme salli ala seyyidine Muhammed ve ala Ali Muhammed
Farraş üç kere, ‘Allah, Muhammed, Ali’ diyerek süpürge veya süpürgeyi temsilen eli ile soldan sağa doğru meydanı süpürür ve duaya durur.

Dede şu duayı eder:

Allah Allah…Hizmetin kabul ola, muradın hasıl ola…Pirin Seyyidi Farraş’ın himmeti ve kerameti üzerinde ol. Şefaatından mahrum eylemeye….Gerçeğe hüüü….

Duadan sonra Farraş, secdeye niyaz eder, yerine oturur.

Gözcü: ”Dar çeken didar göre” der.
Dede şu methiyeyi okur:

Dar çekenler didar göre, didar gören Hakk’a ere… Hak, cümlenin muradın vere…Erenler safasına vara, dedikten sonra edep erkan olan canlar rahat oturur. Dar çeken bacılar da yerlerine otururlar. Dede bu arada:

Eşik yoklayan, beşik yoklayan… diye destur verir. Ve bir sohbet faslı açar. Sohbetten sonra dede cem birler. Cem birlemek için Nad-ı Ali duasını okur.

Nad-ı Ali Duası :

Bismi Şah…Nad-ı Ali’yel masharül acayibi tecihudu avneleke finnevagul lillallah haceten külli hammim ve gammim seenceliğ ve binuru azametike… Ya Allah… Ya Allah…Ya Allah! Ve bi nuru Nübüvvetike Ya Muhammet…Ya Muhammet..Ya Muhammet! ve bi sırrı velayetike Ya Ali…Ya Ali…Ya Ali! …Muhaveli aleyha edrikni, edrikni, edrikni… Agisney ya gıyasel müstakim…
La kazayi illa gaza Murtaza’yı bil iktidar…La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar. Her gadayı, her belayı def eyler Perverdigar….Yezid’in boynundan gitmesin tığ ile teber…Mümin olan zikreylesin bu duayı…
Leyni nahar Caferi Sadık kalbinde; bu duadır muteber… Cümle melek bu duayı zikreder. Sahar sahar, nasrun minallah vel fethen garip ve beşeril mümineyn… Ya Muhammet, Ya Muhammet, Ya Muhammet…Ya Ali!

Dede daha sonra:

-Cem saflığına, ihtikat tamlığına, eksiğimize, noksanımıza diyelim bir Allah, Allah…

Tüm canlar “Allah…Allah” diye Hakk’ı çağırır. Dede şu duayı eder:
Salli ala’dan kale yaptım…Bin bir yerden hisar çektim…
İmam Hasan ile İmam Hüseyin’i kilit ettim…
Muhammet Mustafa’nın mührünü bastım…
Mühr ü Süleyman, kubbe-i devran…Düazda Oniiki İmam… Gele yetişe Sahip Zaman…
İmam Cafer nüfusu, hürmeti üzerimizde hazır be nazır ola…Dem Ali; kerem, evliya Hünkar Hacı Bektaşı Veli’den ola…
Gerçeğin demine hüüü….Ya Ali…
Selâvat-name
Dede cem birleme için selâvatname’yi okur.
Cem birliğine itikat tamlığına diyelim bir Allah, Allah der.Cemde tüm canlarda Allah, Allah diye Hakkı çağırır. Dede selâvatnameyi yüksek sesle okur:

Allahümme Salli Ala Seyyidina Nuru Muhammet Mustafa,

Bence yeterince cevap Olmuştur Anlayana;

Söyleşi Metin Akpınar

0