Perşembe, Nisan 2, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 112

KIZ KULESİNDEKİ KIZILDERİLİ

0

Sunay AKIN

“Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.”

Afrika Atasözü

Süttozu

Yukarı mahalleden gelen çocuklar ellerindeki mantar tabancaları ateşlerken bir yandan da bağırırlardı: “Hepiniz öleceksiniz, pis Kızılderililer”…

Mantar tabancalarımız olmadığı için rolleri değiştirecek gücümüz yoktu. O yıllarda, çizgi romanlardan ve sinemadan Amerika yerlileri hakkında yalan yanlış bilgi edinen tüm çocuklar, Kızılderili olmanın sonunda kaybetmek anlamına geldiğini çok iyi biliyorduk. Yenilen taraf olacağımızı bilsek de, yaptığımız oklar ile aşağı mahalleyi savunmaktan başka şansımız kalmazdı. Çünkü, gideceğimiz başka bir yer yoktu!..

23 Nisan törenlerinde subay kılığına sokulup, okulun en önünde yürütülen, saçları özenle taranmış çocuklar gibi üniforma sahibi olduğumda çok sevinmiştim. Annem ile evden eve geziyor, “Maşaallah” sözüyle birlikte yüzüme savrulan tükürükler karşısında bir hindi gibi kabarıyordum. Gerçeği sünnetçinin karşısına oturtulduğumda anladım: Üniformanın kan ile bir ilişkisi vardır!.. O günden sonra da, askerler karşısında çıplak savaşan Kızılderililerin sünnetten korktukları için üniforma giymediklerini sandım.

Ama en önemlisi, Nihat Erim’in 19 Eylül 1949’da yaptığı İzmit konuşmasında “Yakın bir gelecekte Türkiye küçük bir Amerika haline gelecektir” sözünden habersiz olarak annemin makyaj malzemeleriyle yüzüme sürdüğüm savaş boyalarının politik bir tavır özelliği taşıdığını bilemeyişimdir.

Sokağımızda oturan üniversite öğrencilerinin “Okulda içirilen Amerikan süttozlarını seviyor musun?” sorusuna verdiğim yanıta gülümseyerek, “Sen de bizden olacaksın” demelerini de hiç unutamam: “Annem temiz çocuk olmamı isterken, okulda necten tozlu süt içiriyorlar?”

Kızılderililerin beyaz adamın yapmış olduğu katliamlara bir anlam veremeyişi gibi her sabah günlük, taze süt içirtilerek gönderildiğim okulda önüme neden süttozu konulduğunu da anlayamadım. Kentin en yüksek tepesine kurulan Amerikan üssü; otlayan inekler içeri girmesin diye, tel örgülerle çevriliydi!..

Cemal Süreya’nın “Afyon Garmdaki” adlı şiirinde süttozunun farklı bir kullanılışına tanık oluruz:

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani, Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı; Varto depremini düşün, yardım olarak Bat ı’dan Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sutyeni.

Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti, Karşıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sutyeni, Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın; Tanrım, gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..

Eşiklere oturmuş bir dolu insan

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Dersim sürgünü bir ailenin en küçük çocuğu olan Cemal Süreya kendisiyle yapılan bir söyleşide konserve fabrikasında işçi olarak çalışan bir arkadaşını anımsar: “Osman Ağabey bir filmi anlatırken eski filmlerden aklında kalan bazı sahnelerden söz ederdi. Böylece eski film de yenisine eklenirdi. Birden elini dudağının ucuna götürüp ‘Geronimo’ derdi. Belli ki Geronimo, daha önce görmüş olduğu bir filmdeki kötü adamın adıdır. Ayrıca biraz da korku filminden çıkıp gelmiş bir adam gibidir. Ürpererek birbirimize bakardık: Geronimo!..”

Apacheler’in reisi olan Geronimo’nun adını ben de ilk kez babamdan duymuştum. Görmüş olduğu bir filmde ormanda gezinen kovboyun ağzındaki şarkıyı söylerdi:

Maymunların kralı Geronimo nerdesin Karnım ziller çalıyor Yesem seni ne dersin?

Tam o sırada ağaçların arasından Kızılderililerin çıktığını anlatan babam, kovboyun düştüğü komik durumu gülümseyerek ve de hiç usanmadan defalarca taklit ederdi…

İlkokul sıralarında içtiğim süttozlarının ardındaki gerçeği arama çabamda bir Kızılderili gibi iz sürdüm kitapların, dergilerin sayfaları arasında…

Bir yaz akşamı, Boğaz’ın ortasındaki Kız Kulesi’nin beyaz duvarında Kızılderililerin vahşi olarak gösterildiği bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin. İşte, o an, omuzunuza konan bir martı kulağınıza şunları söyleyecektir: “Kız Kulesi”ne de bakıyorsun, Kızılderililere de… Ama gerçeği göremiyorsun… Gel benimle.”

Gidip gitmemek sizin elinizde!

Ama en önemlisi, Nihat Erim’in 19 Eylül 1949’da yaptığı İzmit konuşmasında “Yakın bir gelecekte Türkiye küçük bir Amerika haline gelecektir” sözünden habersiz olarak annemin makyaj malzemeleriyle yüzüme sürdüğüm savaş boyalarının politik bir tavır özelliği taşıdığını bilemeyişimdir.

Sokağımızda oturan üniversite öğrencilerinin “Okulda içirilen Amerikan süttozlarını seviyor musun?” sorusuna verdiğim yanıta gülümseyerek, “Sen de bizden olacaksın” demelerini de hiç unutamam: “Annem temiz çocuk olmamı isterken, okulda neden tozlu süt içiriyorlar?”

Kızılderililerin beyaz adamın yapmış olduğu katliamlara bir anlam veremeyişi gibi her sabah günlük, taze süt içirtilerek gönderildiğim okulda önüme neden süttozu konulduğunu da anlayamadım. Kentin en yüksek tepesine kurulan Amerikan üssü; otlayan inekler içeri girmesin diye, tel örgülerle çevriliydi L

Cemal Süreya’nın “Afyon Garmdaki” adlı şiirinde süttozunun farklı bir kullanılışına tanık oluruz:

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani, Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı; Varto depremini düşün, yardım olarak Batı’dan Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sutyeni.

Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti, Kansıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sutyeni, Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın; Tanrım, gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..

Eşiklere oturmuş bir dolu insan

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Dersim sürgünü bir ailenin en küçük çocuğu olan Cemal Süreya kendisiyle yapılan bir söyleşide konserve fabrikasında işçi olarak çalışan bir arkadaşını anımsar: “Osman Ağabey bir filmi anlatırken eski filmlerden aklında kalan bazı sahnelerden söz ederdi. Böylece eski film de yenisine eklenirdi. Birden elini dudağının ucuna götürüp ‘Geronimo’ derdi. Belli ki Geronimo, daha önce görmüş olduğu bir filmdeki kötü adamın adıdır. Ayrıca biraz da korku filminden çıkıp gelmiş bir adam gibidir. Ürpererek birbirimize bakardık: Geronimo!..”

Apacheler’in reisi olan Geronimo’nun adını ben de ilk kez babamdan duymuştum. Görmüş olduğu bir filmde ormanda gezinen kovboyun ağzındaki şarkıyı söylerdi:

Maymunların kralı Geronimo nerdesin Karnım ziller çalıyor Yesem seni ne dersin?

Tam o sırada ağaçların arasından Kızılderililerin çıktığını anlatan babam, kovboyun düştüğü komik durumu gülümseyerek ve de hiç usanmadan defalarca taklit ederdi…

İlkokul sıralarında içtiğim süttozlarmın ardındaki gerçeği arama çabamda bir Kızılderili gibi iz sürdüm kitapların, dergilerin sayfaları arasında…

Bir yaz akşamı, Boğaz’ın ortasındaki Kız Kulesi’nin beyaz duvarında Kızılderililerin vahşi olarak gösterildiği bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin. İşte, o an, omuzunuza konan bir martı kulağınıza şunları söyleyecektir: “Kız Kulesi”ne de bakıyorsun, Kızılderililere de… Ama gerçeği göremiyorsun… Gel benimle.”

Gidip gitmemek sizin elinizde!

Tek Eksiğimiz Bülbül Sesi!..

Atlarını dört nala koşturan askerler Kolomb’a Fransa sınırında yetişmeyi başarırlar. Askerlerin komutanı, İspanya kraliçesi Isabella’nın istediği parayı vereceğini söyler. Bunun üzerine Kolomb, Fransız kralının desteğini almaktan vazgeçer ve kraliçenin kararını değiştirmesinden memnun bir şekilde geri döner.

1492 yılının 3 Ağustos günü tüm hazırlıklarını tamamlayan üç karavel Barra di Saltes limanından rüzgâra yelken açar. Diğer iki gemiden daha güçlü fakat daha az süratli olan Amiral gemisinin adı Santa Maria’dır. İlk adı “La Galleya” iken, Kolomb’un emrine verilince bu ad değiştirilir. Santa Maria’nın uzunluğu 30 metreden biraz fazla, genişliği ise 9 metreydi.

İkinci geminin adı Pinta’dır. Armatör Pinto’dan alıyordu adını. Uzunluğu 22 metre, genişliği 7 metre olan geminin kaptanı Martin Alonsa Pinson’dur.

Asıl adı “Santa Clara” olan üçüncü gemiye denizciler “Nina” diyorlardı. Bunun nedeni geminin Nino di Palos ailesinin malı olmaşıdır. Kaptanlık görevini VincenteYanez Pinzon’un yaptığı Nina’nın uzunluğu 20 metre, genişliği ise 7 metredir. Her üç gemide toplam 87 denizci görev yapmaktadır.

Karavellerin direklerine de bir göz atalım:

Maestra adı verilen direğin boyu geminin uzunluğundan biraz fazlaydı. Maestra’nın yarı büyüklüğündeki direğin adı Trinket idi. Denizciler, üçüncü direğe ise Mezzana diyorlardı. Rüzgâra dayanıklı olmaları için yelkenleri dört köşeli olan gemilerin altları da istiridyeler yapışmasın diye ziftle kaplanmıştı. İspanya bayrağı üç gemide de asılıdır. Ama, Santa Maria’da, Kolomb’un, mavi fon üzerine altın yaldızlı bir çapanın yer aldığı özel bayrağı da göze çarpar!

Ve Kristof Kolomb, “Allah adına” diyerek başladığı günlüğüne şunları yazar: “1492 Ağustosu’nun 3’ünde Barra di Saltes’den ayrılıyor ve bütün hızımızla güneye iniyoruz.”

7 Ağustos günü Pinta’nın dümeni arızalanır ve Büyük Kanarya Adası’na doğru yönelir. Diğer iki gemi Gomes Adası’na doğru yol alır. Hava durgun olup, rüzgâr istenildiği kadar güçlü esmemektedir. Tatsızlık yaratır bu durum. Üstelik, bir de, Tenerif Yanardağı’ndan lavlar püskürmektedir. Denizciler bunu uğursuzluk sayarlar!..

Santa Maria ve Nina, 12 Ağustos günü Gomes limanına demir atarlar. Pinta’nın yerine yola devam edecek başka bir gemi aranır ama bulunamaz.

Pinta’nın arızalanan dümeninin onarılması beklenirken 25 Ağustos’ta, Büyük Kanarya Adası’nda, Nina’nın da omurgası elden geçer. 2 Eylül günü üç karavel, Gomera Adası’ndaki San Sebastian limanında bir araya gelir. Tüm eksikler giderilir. Bundan sonrası nereye vardığı bilinmeyen “Karanlık Deniz”e doğru yapılacak yolculuktur. Kolomb, 6 Eylül’de Santa Maria’nın güvertesinden Pinta ve Nina’ya seslenir: “Rota batıya, güneye ve kuzeye gitmek yok!..”

San Sebastian limanında toplanan insanlar üç karavelin ufukta kayboluşunu birbirlerine korkunç öyküler anlatarak izlerler. Oysa Kolomb, Eylül’ün 14’ünde gözlemlerini günlüğüne şöyle aktarır: “Hava Endülüs’teki ilkbahar gibi. Tek eksiğimiz bülbül sesi.”

18 Eylül’de Yosun Denizi korkutur sömürgecileri…

25 Eylül günü korku daha da büyür ve ilk isyan boy gösterir. Panik içindeki adamlarını yatıştırmayı başaran Kolomb, isyancıları cezalandırır.

5 Ekim yüzlerin güldüğü gündür. Kuşlar görünür gökyüzünün maviliğinde!..

11 Ekim’de iyice artar umutlar. Suda taze bitki parçaları, ağaç dalları görünür. Hatta bir dalın üstünde çiçekler bile vardır. Evet, kara yakında, çok yakındadır!

Kolomb, karayı ilk görene 5.000 Maravedis vereceğini söyleyince 11 Ekim’i, 12 Ekim’e bağlayan gece, uzun süren yolculuk boyunca yorgun düşen denizciler uyumamak için direnirler.

Saat O2’de Pinta’nın direğinden duyulan ses sevince boğar herxkeşi: “Kara… Kara…” Geminin kaptanı yolculuğun sonunu top atışıyla kutlar. Hızını kesen Pinta, geride kalan Santa Maria’nın öne geçmesini bekler, ne de olsa içinde Kristof Kolomb vardır!

12 Ekim günü, öğleden önce Kristof Kolomb’un toprağa adımını atmasıyla işkence, sömürü, kan ve kölelikten oluşan yapının temeli atılmış olur. İlk harcında elbette yalan vardır!…

Beyaz adamın tarih kitapları Pinta’nın direğinde “Kara… Kara…” diye bağıranın “Trianalı Rodrigez” olduğunu yazar. Oysa, karayı ilk gören “Chris” adındaki bir kara tenlidir!

İlk Kan Nasıl Aktı?..

Yola çıkmadan önce üç karavelin hazırlığını kontrol eden Kolomb en çok ihtiyaç duyacağı şeyin Katolik Kralların 30 Nisan 1492’de imzaladıkları elindeki belge olduğunu biliyordu: “Hepinize ve her birinize duyururuz ki, Kolomb nam kişi ile birlikte işbu karayellerle, yola çıkan kişiler, hiçbir suç nedeniyle mahkemelerinizce ve duruşmalarınızda yargılanmayacaklardır.”

Palos limanından, 3 Ağustos’ta, yelkenleri rüzgârla dolduran Kolomb, Kızılderililere ölüm kasırgası taşıyordu!.. Beyaz adam ile Kızılderililer arasında ilk kan nasıl aktı? Bu sorunun yanıtını almak için Kolomb’un ilk iki haftalık süreçte “Altın” sözcüğünün yetmiş beş kez geçtiği seyir günlüğündeki karşılaşmayı okuyalım: “Kadınlar dahil hepsi anadan doğma çıplaktı. Gençtiler. Hiçbirisi otuzun üstünde değildi. Sağlıklı ve biçimli bedenleri vardı, yüzleri çok güzeldi. Saçları düz, parlak ve at kuyruğu gibi gürdü. Gözleri koyu renkli ve iriydi. Bacakları düz ve uzun, karınları yağsız ve düzgündü.”

Görüldüğü gibi Kolomb, kendisini esir pazarında gezinen bir tüccar yerine koyar!.. İlk kanın nasıl aktığının yanıtını arıyorduk değil mi? Okumaya devam edelim: “Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler.”

İşte, beyaz adam ile Kızılderililer arasındaki ilk kan, Kızılderililerin insan öldürmeye yarayan silahları tanımamış olduklarından dolayı akmıştır. Kolomb gözlemlerini günlüğüne aktarmaya şöyle devam eder: “Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar, ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok.”

Kızılderililerin yalnızca av silahları vardı. Militarizmi bilmedikleri için de, insan öldürmeye yarayan hiçbir silah üretmemişlerdi. Kolomb ve adamlarının yiyecekler ve hediyelerle karşılanışına bir Kızılderili şiirinde de rastlarız:

Yavrularım, önceleri sevmiştim beyazları, Yavrularım, beyazları önce sevmiştim de, Yemişler vermiştim onlara, Yemişler vermiştim.

Kolomb, Amerika’ya yalnızca bulaşıcı hastalıkları değil, insanlığın sonunu hazırlayacak olan “savaş” denilen ilkelliği de taşımıştır. Kızılderilerin topraklarının işgal edildiği ilk günlerdeki yaşayışlarına Kolomb’un günlüğünün sayfalarından biraz daha bakalım: “Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.”

Ama, Kızılderililerin yüzlerindeki gülümseme çabuk kaybolur.

Çünkü, Amerika Fatihi (!) yukarıdaki sözlerinin hemen ardından şunları yazar: “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”

Kolomb, kendisine dostça davranıp, evlerinde misafir eden on Kızılderiliyi dönüş yolculuğunda yanında getirir. İçlerinden biri İspanya’ya varır varmaz ölür. Bu olay İspanyolları çok sevindirir. Çünkü, Kızılderili ölmeden kısa bir süre önce vaftiz edilmiş ve cennete giden ilk Kızılderili olması sağlanmıştır. Bu bir zaferdir!..

1493 yılının Eylül ayında, Amerika’ya doğru ikinci sefere çıkan Amiral Kolomb’un emrinde 17 gemilik bir donanma, 1200 asker, 5 papaz, silahlar, toplar ve av köpekleri vardır!.. Adım attığı ilk adaya “San Salvador”, sığ sularda sandalına kadar yürüyerek kendisini hediyeler ve gülücüklerle karşılayan kabileye de “Taine” adını veren Kolomb, doğayı günlüğüne şöyle yansıtır: “Çok büyük ve çok düz, ağaçlar yemyeşil. Öyle bir yeşillik uzanıp gidiyor ki, seyretmesi büyük bir zevk veriyor insana.” Aradan geçen üç yüzyıl sonra ise işgalciler adayı tamamen kuruturlar!.. Ne bitki örtüsü, ne de canlı türleri… Hiçbir şey kalmaz geride. Kızılderililerden ise yaşayan bir tek kişi bile yoktur!

Ve, bir Kızılderili şefi olan Seattle şunları söyler: “Sizin ölüleriniz mezarlıkların ötesine geçip yıldızların arasındaki yolculuklarına başladıklarında sizi ve doğdukları îoprakları sevmekten vazgeçerler. Yakın zamanda unuturlar ve asla geri dönmezler. Bizim ölülerimiz kendilerine varolmayı bağışlayan bu güzel dünyayı hiçbir zaman unutmazlar. Son kızılderili de yok olduğunda ve benim kabilemin varlığı beyaz adamların arasında bir efsaneden ibaret olduğunda bu kıyılar kabilemin görülmez ölüleri tarafından kuşatılacaktır. Çocuklarınız kendilerini boş alanlarda, dükkânlarda, yolsuz ormanların sessizliğinde yalnız sandıkları zamanlar yanılacaklar!.. Gece olup da, şehirlerinizin ve köylerinizin caddelerine sessizlik çöktüğünde ve siz onları boş sandığınızda aslında oralar bir zamanlar üzerlerinde yaşayan ve bu güzel toprağı hâlâ seven geri dönmüş ruhlarımızla dopdolu olacak. Beyaz adam hiçbir zaman yalnız kalmayacak!..”

Kolomb’un günlüğünden Kızılderililerin dünyasını öğrenince yapılan katliamın korkunçluğu daha da ortaya çıkıyor. Bütün bu belgelerden sonra sizleri içinizden gelen sesle başbaşa bırakmadan önce sedir ağacı için yazılan bir kızılderili şiirini sepet gibi kolunuza takıyorum:

Bak bana, dostum,

Giysi istemeye geldim senden

Sensin ömrümü uzatan,

Ricamı dinle

Zambak kökleri için

Senden sepet yapacağım,

Yalvarırım, dostum, kızma sakın…

Sinek Amirali

Domenici Colombo, Sakız Adası’na gidecek olan oğluna iş bulduğu geminin adını sorunca “Roxana” yanıtını alır. Kolomb’un 1473 yılında, yirmi iki yaşındayken deniz yolculuğuna çıktığı gemi, adını çok güzel bir kızdan alıyordu. Roxana’nın, Türkler’in bir korsan saldırısı sırasında kaçırıldıktan sonra kendisini tutsaklıktan kurtaran padişah ile evlenip sultan olduğu söylencesi o yıllarda bütün liman kentlerinde yaygındı.

Kolomb, yola çıkmak için 2 Ağustos 1492 gününü belirlemişti ama o gün aynı zamanda İspanya’yı terk etmeleri için yahudilere verilen sürenin sona erdiği tarihti. Kolomb’a, krallığın yahudilerden temizlendikten sonra yola çıkması söylenir. Limanlar sığınma istemiyle dünyaya dağılma hazırlığındaki insanları taşıyan gemilerle doluydu. Yaşanılan bu tıkanıklıktan dolayı Kolomb yolculuğunu bir gün ertelemek zorunda kalır.

İlk seferinden dönen Kolomb, Kraliçe Isabella’yı ikna etmesinde kendisine yardımcı olan saray memuru Santangel’e yazdığı mektupta düşüncelerini dile getirir. İspanyolca yazılan mektup 1 Nisan 1493’de, Barselona’da basılmış ve en çok satan kitaplardan biri olmuştur. Kolomb’dan geriye bir şiir kitabı kalmaz ama sözkonusu mektup sonradan 68 kıtalık bir şiir haline getirilir. Ama, Kristof Kolomb’un adı pek çok şiirde karşımıza çıkar. İşte bunlardan biri, Feulles de Route’un dizeleri: “Bugün doğuya doğru yol alırken gözden yitirdiğim şey Christophe Colombe’un batıya doğru yol alırken bulduğu şeydir.”

Gemisi Santa Maria’yı ilk seferinde, 25 Aralık gecesi Haiti burnunda bir mercan kayalığına çarpmasıyla kaybeden Kolomb, o an Fransız korsan Kazanova’nın saldırısıyla 1476’da batan bir gemiden nasıl kurtulduğunu anımsar. Suyun üstündeki bir tahta parçasına tutunarak dört saat yüzmüş ve Lizbon yakınlarında bir köy olan Lagoslu balıkçılar tarafından kurtarılmıştı L

Lizbon’da, deniz araçları satan küçük kardeşi Bartolomeo’nun yanında harita çalışmaları yapan Kolomb, Marco Polo’nun gezi notlarını, Platurch’un “Hayatlar” ve Batlamyus’un “Coğrafya” adlı kitaplarını okumuş olsa da, en çok etkilendiği yapıt bir Fransız astrolog olan Pierre d’AilIy’in “Imago Mandi” adlı eseridir. Bu arada, dönemin önde gelen bilimadamlarmdan biri olan Toscanelli ile mektuplaşmasını da unutmamak gerekir.

Kolomb, 28 Ekim 1492’de, demir attığı Küba’yı Çin sanır! Onun, bu topraklara atmış olduğu ilk adım Pablo Neruda’nın şiirinde silinmeden durur:

Kolomb’un mücevheri, ışıldayan Küba, kabul etti sancakları ve dizleri ıslak kumlarında.

Amerika’ya, 1493,1498 ve 1502 yıllarında da, seferler düzenleyen Kolomb, her seferinde Kızılderililer, papağanlar ve az miktarda altın ile geri döndüğünden “Sinek Amirali” diye adlandırılır. 1500 yılının 3 Kasım günü, kardeşleri Bartolomeo ve Diego ile

birlikte İspanya’ya getirilirken kollarına takılan zincirlerin tabutuna sarılmasını vasiyet eder. Bu dileği son nefesini verdiği 20 Mayıs 1506’da gerçekleşir.

Kolomb’un ölümünden sonra tabutunun yolculuğu başlar. Valladolid’de gömülen Kolomb’un kemikleri 1509-1514 yılları arasında Sevilla yakınlarındaki Las Cuevas kentinin Kartauser mezarlığına taşınır. 1537 yılına gelindiğinde, sağlığında dört kez çıktığı yolculuğa yeniden başlar KolombL Kemikler Atlantik’i aşarak Santa Domingo Katedrali’nin bodrumuna getirilir. Fransız ordusundan korunmak amacıyla oradan da çıkarılan tabut 1795’de Küba’nın başkenti olan Havana’ya nakledilir. 1899’da ise Atlantik yeniden geçilir ve Kolomb’un kemikleri Sevilla’da onuruna dikilmiş bir heykelin ayakucuna gömülür!..

Kolomb’a hayranlık duyan Papa IX. Pius, onun kilise tarafından cennetlik ilan edilmesi için 1866’da bir girişimde bulunur. Kilise mahkemesinden olumlu yönde yalnızca bir oy çıkar. PapaIX.Pius’un teklifi reddedilir.

Sinek Amirali’nin zincirli tabutu yolculuklarını yaparken ve kendisine cennetin kapılarını açmak isteyenler çaba harcarken, zincirlerinden kurtulmak isteyen Kızılderililer, beyaz adamın vaat ettiği cenneti istemiyor ve soykırıma karşı direniyorlardı…

Kolomb’un Yumurtası

Sarı kurdeleler ile duvara asılan turuncu, mavi, nefti renkli kartonlara yazılı şiirleri ilgiyle okuyan kalabalığın arasına karışarak, Sait Faik Abasıyanık’ın, Orhon Murat Arıburnu’na yönelttiği soruya kulak veriyoruz: “Böyle bir sergi yeryüzünde yapılmış mı acaba?”

Abasıyanık’ın 2 Mart 1947 tarihli “Yedigün”de yayınladığı yazısında, Arıburnu’nun vermiş olduğu yanıtı öğreniriz: “Ben duymadım. Senin haberin varsa söyle.” Abasıyanık’ın “Hayır, ben de duymadım. Mucidi sensin” sözüne karşılık olarak, Arıburnu şunları söyler: “Mühim şey değil ki, Kristof Kolomb’un yumurtayı durdurması kabilinden…”

Ülkemizde ilk şiir sergisini açan Orhon Murat Arıburnu’nun sözlerindeki yumurta, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, 1961’de, Turan Erol’a, Amerika’dan yazdığı mektupta da çıkar karşımıza: “Rothko’nun rengi değerlendirmesi Kristof Kolomb’un yumurtaya oturması kadar sade bir gerçeğe dayanıyor.”

Kristof Kolomb, katıldığı bir yemekte davetliler tarafından küçümsenir. Kendisini küçümseyenlerin üstünde durdukları konu şudur: Bir işi oluşturmak için o işi düşünmek yeterlidir. Zeki bir insan olduğunu kanıtlamak amacındaki Kolomb, eline bir yumurta alarak sofradakiierden bunu uçlarından biri üzerinde durdurmalarını ister. Hiç kimse yumurtayı o şekilde durdurmayı başaramaz. Bunun üzerine Kolomb, yumurtanın bir ucunu kırarak dikine oturtur. Kendisine “Bu zor değil” diye çıkışanlara da, alaycı bir tavır takınarak şu karşılığı verir: “Şüphesiz, fakat düşünmek gerekirdi.”

Kızılderili soykırımının mimarı olan Kristof Kolomb’un yumurtayı kırarak önerdiği çözüm yolunun kaynağı şiddetten başka bir şey değildir. Sorun, yumurtayı uçlarından biri üstünde durdurmakken, Kolomb’un “darbe”si olayı bambaşka bir boyuta taşımıştır. Ortada bir çözüm değil, hile vardır. Bu yüzden, Orhon Murat Arıburnu’nun göstermiş olduğu alçakgönüllülüğün ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun mektupta yazdığı gibi sade bir gerçeğin simgesi, Kolomb tarafından kırılan yumurta olamaz.

Gordion kentinde bulunan ve düğümlerini kimsenin çözemediği ipi Büyük İskender’in kılıcıyla kesmesi de, Kristof Kolomb’u aratmayacak şekilde şiddete dayalı bir hile örneğidir.

Tarih sayfalarında yer alan bu iki olayın sanki büyük birer marifetmiş gibi anlatılmaları, zorbalığın dışa vurma şeklinde yansıtılmamaları son derece yanlıştır. Kolomb’un çağrılı olduğu davette sergilediği darbeciliğin nerelere vardığını Cahit Külebi’nin şiirinden öğreniyoruz:

Önce Kristof Kolomb buldu Amerika’yı Sonra biz.

Umutlar azaldı, günden güne mutluluklar Ve ekmeğimiz

Bir çocuk ağlarsa dağ başında Gözyaşında Amerika akar. Vurdularsa birini kanı şorladıysa Bilin ki o kurşunda Amerika var.

Kişi kişiye köle tutulduysa, asıldıysa Darağaçlarında Amerika var. Ama biz yine de direneceğiz Sonuncumuza kadar.

Süleyman Demirel’in söylemiş olduğu bir söz asla unutulmaz: “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz”… Amerika’nın kuklası olan bir parti liderinin yapmış olduğu bu açıklama, Cahit Külebi’nin “Bilin ki o kurşunlarda Amerika var” dizesiyle birbirine karşıttır. Şiirin yazılmış olduğu ve sözün söylenmiş olduğu yıllar üstünden çok kanlar akar… Ve, Cahit Külebi, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Süleyman Demirel’in kendisine sunduğu ödülü kabul eder. Şairler, yaşantıları boyunca bir sepet yumurta taşırlar kollarında…

Kırmamaları gereken!

Hak Hukuk Dağıtma Yeri…

Barın kapısından içeriye giren kovboy merdivene dizili fahişelere gülümserken, işaret parmağıyla şapkasını yukarıya doğru hafifçe kaldırır ve içki tezgâhının köşesindeki tükürük okkasına bir balgam gönderip barmene seslenir: “Viski”…

VVestern filmlerinde görmeye alışık olduğumuz sıradan sahnelerden biridir yukarıda sizlere anlattığım. Kovboy filmlerinin kahramanları 1865 yılından sonra Colorada ve Nevada’da altın madenlerinin bulunmasıyla ortaya çıkarlar. O yıllarda Kansas’m batısında kanun diye bir şeyden söz edilemiyordu. Silahını kim hızlı çekerse oydu kanun… Altın bulup, zengin olma rüyası gören onbinlerce serüvenci akın akın batıya geliyorlardı. Aradan yıllar geçmiş olsa da, Kristof Kolomb’un mirasçıları onun yolunda kan dökmeye devam ediyorlardı. Bu arada, sayıları gün geçtikçe azalıyordu; ölüm kalım savaşı veren Kızılderili kabilelerinin!..

Kovboylar sarhoş olup sağa sola ateş etmekten, fahişelerle yatmaktan ve kumar oynamaktan başka bir şey yapmazlardı. Gerçek yaşamları filmlerde gösterilenlerden çok daha vahşiceydi. Aralarından bir yığın ruh hastası çıkması rastlantı değildir. Örneğin, en ünlülerinden biri olan Billy the Kid öldürdüğü yirmi bir insanın çoğunu tuzağa düşürdükten sonra silahlarını ellerinden almış ve beyinlerine son kurşunu sıkmıştır. Texsaslı Wos Harding kırk iki yaşına geldiğinde aynı sayıda ceset bırakmıştı geride!.. Jesse James ise eli açık biri olarak ünlense de. işin aslında yoksullara metelik vermezdi. Kanun temsilcileri ise ^alillerden, canilerden aşağı kalmıyor, yargısız infazlarla kasaba sokaklarında azrail gibi geziniyorlardı.

İşte, bu cellatların ünü öylesine hızlı yayılıyordu ki, haklarında gerçekle hiçbir ilgisi olmayan son derece abartılı hikâyeler uyduruluyordu. Katillerin adları bir kahramanmış gibi ağızdan ağıza dolaşıyor ve haklarında çıkan efsanelere kendileri bile inanıyorlardı. Hani, Türkiye’de yaşasalardı emekli olduktan sonra milletvekilliğine adaylığını koyma yüzsüzlüğünü bile gösterebilirlerdi L

James Feminore Cooper, uydurulan efsaneleri kitap olarak yayınlayınca, VVestern kahramanları önce roman oradan da sinema kahramanlığına tırmanma olanağını buldular. VVestern edebiyatının öncülerinden olan Zane Gery ve Dwen VVister’de bu olanağın hazırlayıcılarındandır.

Kovboy romanlarının çokça okunması üzerine Hollyvvood da vahşi batıyı keşfeder!.. VVilliam S. Hart, Rex Bell, Hoot Gibson ve Harry Carey kovboy filmlerinin ilk oyuncuları arasındadır. ‘ Çevrilen ilk vvestern filmi Büyük Tren Soygunu (The Great Train Robbery) adını taşıyordu. İyi adamın beyaz, kötü adamların siyah şapka giydikleri filmde vurulan herkes ölüyor, barda çıkan kavgada sandalyeler havada uçuşuyor ve soyguncular trenin peşinde at koşturuyorlardı.

Kızılderililer ise posta arabalarına, trenlere, çiftliklere, kasabalara durduk yerde saldıran, masum insanları öldürüp kafa derilerini yüzen, kaçırdığı kadınları köylerinin ortasındaki direğe bağlayıp onlara işkence yapan, insandan sayılamayacak cani ruhlu

yaratıklardı!.. Bütün kovboy filmlerinin Kızılderililere bakışında 1868 yılındaki bir Barış toplantısında kendisine elini uzatıp “Tesawi; iyi Kızılderili” diyen reise General Sheridan’in verdiği şu yanıt egemendi: “İyi bir Kızılderili, ölü bir Kızılderilidir.”

VVestern filmlerinin kalitesi John Ford gibi sanat değeri yüksek bir rejisörün Hollyvvood’da boy göstermesiyle artar. Ama, rollerde yine bir değişiklik olmaz: Beyazlar iyi, Kızılderililer kötüdür! Kovboy filmleri furyası bütün dünyada bir kasırga gibi eser… Düello için kasabaya gelen beyaz şapkalı, beyaz atlı ve beyaz tabancalı adamın önünden rüzgârın bir top haline getirip yuvarladığı çalılıklar geçer… Ve, sinema seyircilerinin kulaklarında klasik bir vvestern müziği!..

Filmin bu sahnesinde bir yer göstericinin elindeki fenerin ışığında ucuz bir sinemaya girip cebinden çıkardığı kâğıda bir şeyler karalayan adamın ne yazdığını okuyalım:

Ucuz sinemalara giderim, Cebimde fazla para oldukça Otururum koltukta.

Kovboy filimlerine biterim: Kızı hesaba katma, Artisler yalnız erkek Şarkı, çalgı, gürültü Kavga, yumruk, tabanca Yaşa, vur, kır sesleri Çın çın öter salonda.

Sahneler basilmiş, basit İncelik yokmuş, yok! Kötüler ceza yer sonda

Adalet var, işte onda!

Hak hukuk dağıtma yeri Kovboy filmleri.

Kötü olan Kızılderililerin her filmin sonunda mutlaka cezalandırıldığı kovboy filmlerinin şiirini yazan, en hızlı dize çeken şairlerden biri olan Behçet Necatigil’dir. Ama, dağıtılan hak hukuktan Kızılderililere düşecek bir pay yoktur!.. VVestern filmlerinin iki ünlü aktöründen biri John VVayne’dir. Ötekinin kim olduğunu, Ülkü Tamer’den öğrenelim:

Gelmez Uzak Batıya Gary Cooper gibisi Ağzında saman çöpü, içinde tozlu bir kuş Tabancasını çekip iyi kalpli bakardı Babaların babası Aslan Yürekli Çavuş

Sinemaya figüran rolleriyle başlayan, kovboy filmleriyle ünlenen Gary Cooper’in tabancasının karşısında “iyi” gözlerle baktığı bir Kızılderili bulundurdu!.. Kimi filmlerin başında şöyle bir uyarı okursunuz: “Bu filmde yaşanılan olayların, adı geçen şahısların gerçekle bir ilgisi yoktur”… Ben de, bu yazıda yaşanılan olayların, adı geçen emekli olmuş “kahraman” emniyetçilerin yaşadığımız gerçeklerle bir ilgisi vardır diyerek, son sözü Salâh Birsel’in dizelerine bırakıyorum:

Bugünlük bu kadar başka derste Amerika’yı görürüz Gary Cooper’la.

Hedefe Yönelmiş Tabanca!..

John Ford’un cenazesine katılanlar tören borazanlarının çalmasıyla birlikte bir jet uçağının gökyüzünü yırtarak doğuya doğru yol aldığını görürler. Mezarlıktaki insanların yüzlerinde tatlı bir gülümseme belirir. Çünkü, aynı anda bir kuş sürüsü de batıya doğru uçmaktadır. Sinemada en iyi şeylerin bir rastlantı sonucu ortaya çıktığına inanan ünlü yönetmenin cenaze töreninde yaşanan bu olay sanki düşüncesini doğrulamak için hazırlanmış bir senaryoydu L

Ama, yapmış olduğu kovboy filmlerinde Kızılderililere “ölü” rolü veren John Ford, Amerika yerlilerinden özür dilemek için işi rastlantıya bırakmaz. 1964’te yönettiği Cheyenne Autumn (Cheyenne Sonbaharı) adlı filminde kelimenin tam anlamıyla günah çıkartır. Kamera bu kez Kızılderililerin arasındadır. John Ford’u dinliyoruz: “Uzun süre bunu yapmak istemiştim. Custer, Beecher ve Chivington’ın öldürdüğü Kızılderililerin toplamından daha fazlasını öldürdüm ve Avrupa’daki insanlar her zaman Kızılderililer hakkında bilgi sahibi olmak isterler. Her hikâyenin iki yüzü vardır. Fakat ben bu defa işi Kızılderililerin açısından ele almak

istedim. Şunu kabul edelim ki, onlara çok kötü davrandık. Bu bizim için bir lekedir. Haksızlık yaptık, çaldık, öldürdük, katlettik, her şeyi yaptık. Ama onlar, bir tek beyaz adam öldürdüğü zaman, aman Tanrım; ordular çıkageldi!..”

Cheyenne’ler adlarını komşuları olan Sioux’larm dilinden a’mışlardır… Ve anlamı “garip bir dil konuşanlardır! Cheyenne nehri ve VVyoming’te bulunan Cheyenne kenti de adlarını bu Kızılderili kabilesine borçludurlar. Vladimir Pozner, Amerikan emperyalizmini gözler önüne serdiği “Amerika Birleşmemiş Devletleri” adlı kitabında Cheyenne kentine yaptığı yolculuğu anlatır. Pozner ile birlikte Cheyenne kentine konuk oluyoruz: “Cheyenne, Tekerlekli Cehennem1, koyun ve sığır çobanlarının kanlı arenası, Far-VVest’in merkezi, Batı’n ı n kovboyculuk ve Kızıldericilik oynadığımız vahşi dekoru. Orada, içine at üstünde girilen barlar, her elde bir tabanca, ağırlığınca altın, su gibi içki ve danteller arasında kaybolan şarkıcı kızlar bulacağımı ummuştum.”

Oysa Pozner, hayal kırıklığına uğrayacak görüntülerle karşılaşır. Işıklı reklamlar, çığırtkan radyo ve televizyonlar, benzin istasyonları, bir askeri garnizon ve edebiyatsız orospular! Kızılderililerin izine ise bir antikacı dükkanında rastlar. Tavanından kartal tüylerinden yapılmış kadın şapkalarının sarktığı antikacı dükkanının tezgâhında Kızılderili ayakkabıları, küçük incilerden yapılmış kemerler ve bebekler yığılıdır. Gerisini Pozner’den okuyoruz: “Bir kovboya, bir Amerikan yerlisine rastlamak oldukça güçtü. Ertesi gün Cheyenne’i terk ettim. Aradığımı bulamamıştım orada. VVyoming’in dekoruna dalmak için can atıyordum: Kum, sarı, beyaz, zeytin rengi, menekşe rengi çayırlar, haç şeklinde telgraf direkleri, kömür.’tıayvan, maden, petrol sarnıçları taşıyan ve United Fruit’in soğuk hava tertibatlı vagonlarını çeken trenleriyle tasarladığım VVyoming manzarasını bulmalıydım. Kamyonların üstünde oturmuş ya da ayakta duran serseri kılıklı adamlar görünüyordu. Hiçbir tuzak
kalmamıştı bozkırda. Ne yol kesenler,

ne Kızılderililer. Yalnız, çalılıklara asılmış ve üzerlerinde nişan alan kovboy resimleri bulunan tabelalara rastlıyordunuz. Şöyle yazıyordu resimlerin altlarında:

EVİNİZİ KORUMAK İÇİN SİLAH KULLANMAYI ÖĞRENİNİZ HEDEFE YÖNELMİŞ TABANCA SİZE GÜVEN VERECEKTİR”

Öldürülenler, köyleri yakılanlar, göçe zorlananlar hep yerli halk olduğundan böylesi bir tabelanın üstünde ok atan bir Kızılderiliyle elbette karşılaşılamazdı. Pozner’i Cheyenne’den yolcu ettikten sonra biz yeniden antikacı dükkânının tezgâhlarındaki bebeklerin yanına dönelim.

Çünkü, orada bekleyen Sunay Akın’ın Kızılderili bebekleri hakkında söyleyecekleri vardır: Kızılderililerin tahtadan yaptıkları bebekler bir tanrı heykeli biçimindedir. Oyuncak bebekler aynı zamanda çocuğun ilk din dersiydi. Ölen bir çocuğun beşiğine de tüylerden yapılmış bir bebek konulurdu ve ona canlıymış gibi davranılırdı. Kızılderililer bebek yapımında kemiklerden de yararlanırlardı.

Çocuğu ölen bir anne ise yaşamı boyunca onun oyuncaklarını yanında taş irdi!

Yılmaz Güney Kovboy mu?..

İşin aslına bakarsanız, Hollyvvood filmlerindeki hızlı silah çekme sannGlerİnin tamamıyla uydurma olduğu ortaya çıkar. Kovboyların bellerindeki silahlar son derece kullanışsız ve iş görmez durumdaydılar. O dönemin en gelişmiş silahı olan Colt 45 Deacemaker, en keskin gözlü nişancının elindeyken bile hedefi vuramıyordu. Tabancaların yetersiz oluşlarından dolayı birçok silahşor sırtlarından vurularak ya da almış oldukları basit yaraların bakımsızlık yüzünden kangrene dönüşmesi sonucunda ölüyorlardı. Buffalo BiN ününü attığı kurşunlara değil, tabancasınınx kabzasıyla rakiplerinin başlarına vurup korkutarak kazanmıştır. Bu yüzden, unvanından doğan “Buffaloing” sözcüğü günümüzde de, “gözdağı vermek” anlamında kullanılır.

Oyuncak kovboy tabancalarının düşleriyle yaşayanlar arasında İstanbul’un Kumkapı semtinde yüzen çocuklar da vardır. Mayoları olmadığı için denize donlarıyla atlayışlar yapan çocukların arasında Sait Faik Abasıyanık’ı, 1947 yılının Temmuz ayında

gezinirken görürüz. Abasıyanık’ın, “Beleş Plaj” adlı yazısında western filmlerinin çocuklar üzerindeki etkisine tanık oluruz: “Ellerinde birer nikel Smit Vesson tabancası gibi parlayan çene kemikleriyle çocuklar nişan alarak üzerimize hücum ediyorlar.”

Bir koyunun çene kemiğinden yaptığı tabanca Yılmaz Güney’in de tek oyuncağıdır. Güney, orta okuldayken, Adana’nın bir kenar mahallesinde 25 kuruş verip ilk filmini izler. Filmde bir kovboy dört kişiyi dövmüştür. Sinemadan çıkınca iki çocuğun üstünde gördüğü sahneleri uygular. Alkış beklerken karakolda bulur kendisini!

Yılmaz Güney yaşamış olduğu bu olayı 1966’da çekilen “Kovboy Ali” adlı filmde canlandırır. Ali, izlediği bir kovboy filminin etkisinde kalıp üç kişiyi dövdüğü için hapishaneye girer. Özgürlüğüne kavuştuğunda üstünde kovboy giysileri vardır. Film, Kovboy Ali’nin kötülere karşı verdiği kavgayı içerir. Behçet Necatigil kovboy filmlerini “hak hukuk dağıtma yeri” olarak görür. Yılmaz Güney de şair ile aynı görüştedir.

Birçok filminde kovboy ve gangster karışımı bir rol sergileyen Yılmaz Güney’in sinema serüveninde vvestern etkisinin yoğun olduğu yapımlardan biri de “Yedi Belalılardır: Ağanın zorbalıklarına halkın karşı koyacak gücü yoktur. Bu arada, kovboy giysili yedi kişi biraraya gelir ve haydutlara karşı çarpışırlar. Aralarından biri kadındır üstelik! Kadın kovboy rolünü Sevda Ferdağ oynar. Filmin sonunda hayatta kalan da yalnızca o’dur.

Yılmaz Güney’i kovboy giysileri içinde bir yıl sonra çekilen “Çirkin ve Cesur”da da görürüz. Kovboyluğa özenen siyah şapkalı, beli silahlı bir adam uğramış olduğu bir köyde zalim ağaya dersini verir ve haksızlıklar karşısında korumasız olan insanların yanında olmak üzere atını bir başka köye doğru sürer!..

Behçet Necatigil gibi Yılmaz Güney de kovboy filimlerinde adalet dağıtıldığını sanır. Ezilen, sömürülen Anadolu insanına kovboy kıyafetleriyle taşır adaleti. Oysa, Anadolu insanı kovboy değil, Kızılderilidir. Şair de, sinemacı da aynı yanılgıya düşmüşlerdir. Kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söyler Yılmaz Güney: “Ben oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından ‘ farklı olmamaya çalışıyordum”.. Duvar, Yol, Sürü gibi son dönem filmlerinde halkının giymiş olduğu kıyafetler içinde görürüz oyuncuyu. Siyah şapkalı, beli tabancalı kovboy gitmiş, yerine başkaldıran, isyan eden bir Kızılderili gelmiştir.

Sinemamızda ilk “yerli vvestern” 1963 yılında çekilmiştir. Filmin yönetmeni olan Ahmet Sert, sinemaya kundura tamirciliğinden geçiş yapar ve oyunculuk döneminde Meksikalıya benzeyen tipiyle ilgi toplar. Yeşilçam’da adı “Kovboy Ahmefe çıkan yönetmen, 1972’de “Belalılar Şehri” ve 1983’de “Çöl Cenneti”ni çeker. Açmış olduğu atölyede ürettiği kovboy aksesuarlarını filmcilere kiralar. Küçükçekmece yakınlarında bulunan Pirinçliköy’de kurmuş olduğu “Santa Fe” adlı kasabada ise bir çok kovboy filmi çekilmiştir.

Ahmet Sert’in açmış olduğu yoldan birçok yönetmen yürür. Süreyya Duru 1964’de “Avare Yavru Filinta Kovboy”u çeker. 1967’de Zafer Davutoğlu “Ringo Kid”i… 1971 yapımı “Cilalı İbo Teksas Fatihi” ise Osman Seden imzasını taşır. Aynı yıl, Çetin İnanç’ın adını “VVestern Çeko” filminin afişinde görürüz. Bu filmde başrolü Yılmaz Güney gibi bir dönem üstünden kovboy kıyafetlerini hiç çıkarmayan Yılmaz Koksal oynamıştır.

Herkesin sevgilisi olan Red Kit’i ülkemizde beyazperdeye uyarlayan Aram Gülyüz olmuştur. Yönetmen 1974’de, dört yıl önce ilk kez çektiği çizgi roman kahramanını “Red Kit Daltonlara Karşı” ve “Atını Seven Kovboy” ile yeniden sinemaseverlerin karşısına çıkarır. Yerli vvesternlerde Kızılderililerin sonu Hollyvvood yapımlarından farklı değildi.

Çizgi roman uyarlamalarından biri olan Kaptan Svving’de bir kızılderili olan “Gamlı Baykuş” rolünü sinema emekçilerinden Süleyman Turan oynar.

Seninkini Kim Kesti?..

Amerika yerlilerinin yaratılış söylencesine göre ilk kadın ve ilk erkek Amazon ormanlarında karşılaştıklarında birbirlerini hayranlıkla seyrederler. Erkek kadına sorar: “Seninkini kim kesti?”… Kadının “Ben her zaman böyleydim” yanıtı üzerine adam düşünür: “En iyisi olgunlaştığında çatlayan meyvelerden yememek!”

Kadının cinsel organını görünce hasta olduğuna inanan adam, onun her ihtiyacını yerine getirir. İstediği her şey ayağına kadar gelen kadın bu duruma hiç itiraz etmez. Bir akşam, ormanın içinden koşarak gelen adam seviçle bağırır: “Buldum!”

Adam, bir ağacın dalında erkek bir maymunu dişisini “iyileştirirken” görmüştür. Kadına “işte böyle yapılıyor” diyerek sokulur… Kızılderili inancına göre insan cinsel ilişkiyi böylelikle öğrenmiş olur.

Kristof Kolomb, yola çıktığında karşılaşacağı uygarlığın bu inanışından elbette habersizdi. Geride bıraktığı Kanarya adalarının valisi Dona Beatrice Peraza’nın güzelliği gitmiyordu gözünün

önünden. Beatrice, o güne kadar hiçbir liman ve hiçbir sarayda karşılaşmadığı güzellikte bir kadındı… Ama Kolomb, aşkın değil, altının çağrısına kulak verdiği için Kanarya adalarından uzaklaşmış, karanlık denizde yıldızlara bakarak yönünü aramaktadır. Açtığı yoldan gidecek olan bir çok sömürgeci, topraklarının ellerinden alınmasına karşı çıkacak olan Kızılderilileri öldürüp cinsel organlarını kesecektir!..

1995 yılının Sonbaharında sinemalarda gösterime giren bir çizgi film gişelerin önünde uzun kuyruklar oluşturur. “Pocahontas” adlı film beyaz adam ile bir Kızılderili kadın arasındaki aşkı anlatır. Londra’dan demir alan “Susan Constat” adlı geminin kaptanı John Smith, filmin sonunda Amerika’dan ayrılırken, kıyıda bıraktığı Kızılderili sevgilisi el sallar ardından. İzleyiciler de, Pocahontas ile birlikte gözyaşı dökerek, hüzünlü bir aşk filminin ıslak mendillerini ellerinde tutarak ayrılırlar sinema salonundan.

Filmin gösterime girmesiyle birlikte çocuklara yönelik eşyalar da mağazaların vitrinlerinde boy gösterir: Pocahontas oyuncakları, kalemleri, çantaları, şampuanları, anahtarlıkları, diş fırçaları, sabunlukları, tişörtleri…

Çocukların cep harçlıklarını sömürmeye yönelik film gerçek bir aşk hikayesinden alınmıştır. Meydan Larousse’un 13. cildinin 593. sayfasına bir göz atacak olursak “Rolfe, John” maddesiyle karşılaşırız. Bu adamın ansiklopedideki ilk tanıtımı şudur: “İngiliz sömürgeci”… Pocahontas, John Smith ile değil, John Rolfe ile evlenir. Yani, filmde anlatılan aşk hikayesi beyaz adamın sayısız yalanlarından biridir.

John Rolfe için kendi yurttaşları “tanrının parmakla gösterip seçtiği” ırktandı. Rolfe, Virginia’ya Trinidad’dan getirilen tohumlarla kaliteli tütün elde eder. 1614 yılında Elizabeth gemisinin ambarında Londra’ya gönderdiği dört fıçıyla da tütün sömürgeciliğinin ilk adımını atar. Virginia valisi Thoms Dale ile Londra’ya giderek

inanılmaz vaatler karşılığında şirketine hissedarlar toplar. Bu arada, Kızılderilileri tütün çiftliklerinde çalıştırıp, emeklerini sömürebilmek için kurnazca bir yola başvurur.

Kızılderili prensesi Pocahontas ile evlenmek isteyen John Rolfe, Virginia valisinin kapısını çalar. O tarihte, bir beyazın tanrının parmakla gösterip seçmediği ırktan biriyle evlenebilmesi için valinin onayı gerekiyordu. John Rolfe, yazmış olduğu dilekçede Pocahontas ile evlenmek istemesinin nedenini şöyle açıklar: “Eğitimi kaba, davranışları barbarca, soyu lanetli bu kafir ile tarım işletmesinin yararı, ülkemizin onuru, tanrının yüceltilmesi, kendi kurtuluşum ve dinsiz bir yaratığı gerçek tanrıya ve İsa’nın dinine döndürmek.”

Görüldüğü gibi evlilik isteğinin içinde “yaratığa” yani Pocahontas’a karşı bir sevgi yer almaz. Sinemalarda gösterilen çizgi filmdeki gibi ortalıkta aşk falan yoktur!

Kızılderililer büyük reislerinin kızı olan Pocahontas’a “şakacı” anlamına gelen “Matoaka” diyorlardı. John Rolfe, Pocahontas ile Virginia tarihindeki ilk İngiliz Kızılderili evliliğini gerçekleştirdikten sonra karısını dini inançlarından vazgeçirir. Pocahontas, filmin final sahnesinin aksine kocasıyla birlikte İngiltere’ye gider. O, başındaki şapkası, elbisesindeki yüksek dantel yakalarıyla “kabalıktan” ve “barbarlıktan” kurtarılmış bir İngiliz kadınıdır artık!..

Yirmi bir yaşına giremeden, 1617 yılının Mart ayında bir İngiliz hastalığından ölen Pocahontas’ın mezar taşında John Rolfe tarafından değiştirilen yeni adı yazmaktadır: “Rebeca”…

Derler ki, Pocahontas’ın ölümüne en çok amcası Opechancanough üzülmüştür. Çünkü, kilise töreninde gelini kendi elleriyle o vermişti… Tören öncesi ve sonrasında tek laf etmeyen Opechancanough bir zamanlar “Luis de Velasco” adıyla bilinen bir Hıristiyandı… Ama bir gün, topraklarına geri dönerek üstündeki elbiseleri ve boynundaki haçı ateşe atar. Beyaz adamın yalanlarından iğrenir ve “temiz ruhlu” anlamına gelen Opechancanough adını alır.

Aradan yıllar geçer ve Barış anlaşmalarında haritalara çizilen çizgilere aldırmadan Kızılderililerin topraklarına saldıran beyaz adam yapmış olduğu çizgi film ile insanları kandırmaya devam eder!..

Pocahontas’ın kalbi, söz konusu filmin hasılat rekorlarıyla bir kez daha kırılır!

İşte, Kaptan Smith Geliyor!..

İngilizler, bakire kraliçeden dolayı Florida ve Saint-Laurent nehri arasında yer alan bölgeye “Virgina” adı verirler. Bu bölgede Algonguian konfederasyonunu oluşturan Kızılderili kabileleri yaşamaktadır. Reis Povvhatan, VVeremoco’daki köyüne davet eder İngilizleri. Davette İngilizler bakır bir taç sundukları Povvhatan’ı kralın kulu ilan ederler. Kızılderili reisin davranışları gerginlik yaratır: Povvhatan, kralın gönderdiği armağanların karşısında eğilmeyi reddetmiştir!

Sömürgeci kaptan John Smith, Chicahoming nehrinde yol alırken Kızılderililer tarafından yakalanır ve VVeremoco’ya getirilir. Povvhatan’ın kızı Pocahontas onun bağışlanmasını ister ve bu isteği yerine getirilir. Pocahontas ile John Smith’in karşılaşmaları işte böyle olur. Walt Disney’in çizgi filmindeki gibi aralarında bir aşkın doğması söz konusu değildir. Çünkü, Kızılderili kız henüz on iki yaşındadır.

John Smith’in Kızılderililere karşı olan davranışları ve niyeti hakkında bilgi sahibi olabilmek için Powhatan’ın sözlerine kulak vermeliyiz: “Ben artık yaşlıyım ve yakında öleceğim. Şeflik, erkek

kardeşlerime geçecek ve ondan sonra iki kız kardeşime ve de onların iki kızına. Umarım sizin bize gösterdiğiniz sevgi bizim size gösterdiğimizden az olmaz. Bizden sevgiyle alabileceğiniz şeylere niçin zorla sahip olmaya kalkıyorsunuz? Size yiyecek veren bizleri neden yok edersiniz ki? Herşemizi saklayıp ormana kaçabiliriz. Böyle bir durumda eziyet edecek yalnızca kendi adamlarınız kalır. Kıskançlığınızın nedeni nedir? Kılıçlarla, silahlarla bir düşmanı işgal etmek için gelmeyip, dostça geldiğinizde bizi silahsız ve isteklerinizi karşılar durumda buluyorsunuz. Bütün İngilizlerden kaçıp durmaktan, soğukta ormanda yaşamaktan, bitki kökleri ve çöp yemekten, av hayvanı gibi kaçmaktan, dinlenememekten, aç kalmak ve uyuyamamaktansa iyi yiyecek yemenin, rahat rahat uyumanın, karım ve çocuklarımla birlikte uyamanın, gülebilmenin ve İngilizler ile mutlu bir şekilde yaşamanın daha iyi olduğunu bilmeyecek kadar ilkel değilim. Savaş halinde olunursa adamlarım sürekli olarak nöbette
durmak zorunda kalırlar ve ormanda bir dal parçası kırılırsa şöyle bağırırlar: ‘İşte, Kaptan Smith geliyor!..1Ve böylece bu perişan ve sefil hayatımız sona erer. Ama Kaptan Smith, kabalığın ve duyarsızlığın yüzünden senin sonun da pek yakında bundan farklı olmayabilir. Bu sebepler yüzünden sizi Barış toplantılarına davet ediyor ve her şeyden önce tüm kıskançlığınızın ve zorbalığınızın nedeni olan silahlarınızın ve de kılıçlarınızın derhal geldiğiniz yere gönderilmesinde ısrar ediyorum.”

  1. yüzyılın ortalarına doğru Hıristiyanlığı kabul edip İngilizlerle işbirliği yapan Kızılderili kabileler ile birlikte ortak katliamlara başlayan beyaz adam Algongulan topluluğunu dağıtır. Bunda Kaptan John Smith’in sömürüye davet çıkartan, 1616’da yayınlandığı kitabının ve de yapmış olduğu haritanın payı büyüktür.

1830 yılında, Kızılderililer arasında gezinen bir ressam ile karşılaşırız. George Catlin’in geleneksel elbisesiyle çizdiği yerlilerden biri de şef Assiniboin Wi-Jun-Jun’dur. Beyaz adam ile görüşmeye giden bu reis geri döndüğünde yüksek topuklu çizmeleri, şemsiyesi ve başındaki şapkasıyla bir karikatürden çıkmış gibidir.

Kılık değiştiren reisin adınm anlamı şudur: “Güvercin yumurtası kafalı”

Çizgi filmdeki Pocahontas’ın elbiselerinin de gerçek ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Kokteyl kıyafetini andıran elbiselerin içindeki Pocahontas son derece seksi çizilmiştir. Günümüzde, Weremoco’daki Kızılderili köyünün yerinde “Gloucester Countary” adında bir kasaba vardır. Ne o kasabada ne de etraftaki diğer kentlerde Algonguian topluluğunu oluşturan Kızılderili kabilelerden yaşayan birini bulabiliriz.

Hepsi yok edilip, soyları tüketilmiştir.

1997 yılının Mart ayında Radikal gazetesi, Pocahontas’ın karton oyuncaklarını verir. Çocuklar, birbirini takip eden günlerde kendilerine sunulan Kızılderili elbiselerini Pocahontas’a giydirirler. Promosyonun son günü, o yıllarda bir İngiliz kadının giydiği elbiseler göze çarpar. Böylelikle, beyaz adamın Kızılderilileri yaşam biçimlerinden, geleneklerinden ve kültürlerinden uzaklaştırma oyunlarına küçük saf eller de alet edilir! Eduardo Galeano, Walt Disney’in çizgi filmlerini şöyle tanımlar: “Kapitalizmin hayvanat bahçesi”…

Pocahontas’ın babası Powhatan’ın karşısında eğilmeyi reddettiği İngiliz kralın armağanları ayakkabı ve pelerinden oluşuyordu!..

Savaşta Kazanılan Şeref L.

Yeni Dünya’ya adım atan pek çok denizci ülkelerine geri döndüklerinde karşılaştıkları yerlilerin ne denli iyi niyetli ve Barış yanlısı olduklarını uzun uzadıya anlatırlar. Bunlardan biri de, Raphael Hythloday’dır. Amerigo Vespucci’nin dört yolculuğunun son üçünde yanında olan bu Portekizli denizci varanı yoğunu kardeşlerine bırakarak dünyayı dolaşmak üzere yola koyulur. Felsefeyle de ilgilenen Hythloday, Latince ve Yunancayı çok iyi bilmektedir.

Avrupa’ya Vespucci ile birlikte dönmeyen Hythloday, yirmi dört adamıyla beraber Yeni Kastilya’da kalma iznini koparır. Geri döndüğünde ise Amerika kıtasının açıklarında “Utopia” adlı bir ada keşfettiğini anlatır. 1500’lü yılların başlarında Avrupa limanları Yeni Dünya serüvenlerini anlatan denizciler ile kaynamaktadır. Ama, Raphael Hythloday’m anlattıkları hiç birine benzemez. Kendisini dinleyenler arasında savaşa ve ölüm cezasına karşı olan İngiliz yargıç Thomas More’da vardır.

Beyaz adamın Kızılderili topraklarına doğru yelken açmasının

ardından yayınlanan kitaplar arasında en çok konuşulan ve günümüzde de okunmaya devam edilen Thomas More’un 1516’da yayınladığı Utopia adlı eseridir. Portekiz denizci Raphael’in tanık olduğu ülke elbetteki More’un düşlerinden başka bir yerde aranılmamalıdır. Utopia’daki anlatıcı Raphael Hythloday yeniçağın öğrenmeden yana olan ve olaylara inanç yerine akıl açısından bakan bir insan tipidir. Yani, Thomas More’dan başkası değildir. Antvverp’de Latince olarak basılan Utopia’nm matbaa işleriyle uğraşan Erasmus’u yazmış olduğu bir mektupta “Utopia Kralı” ilan eden Thomas More, Amerika yerlilerinin yaşama bakışlarını Avrupa toplumlarına çözüm yolu olarak önerir. Bunu yaparken kendi düşlerini de Utopia’ya katmayı unutmaz. More’un, ünlü kitabını kaleme almadan önce bilgi topladığı denizciler arasında Raphael Hythloday adlı birinin olduğu söylenebilir mi? Hythloday’ın “hiçbir şey demeyen, boş konuşan” anlamına gelen bir sözcük olduğunu göz önüne alacak olursak Portekizli denizcinin
hayal ürünü olduğu ortaya çıkar.

Utopia’da 54 kent vardır. Bir kenti bilen hepsini bilir. Çünkü, Utopia adasındaki tüm kentler birbirine benzemektedir. Okura Amaurote kentini anlatan Thomas More savaş konusunda şunları yazar: “Utopialılar savaştan da vuruşmadan da pek hayvanca bir şey diye tiksinir, iğrenirler. Kaldı ki, bu işi insanların yaptığı kadar hiçbir hayvan yapmaz. Bütün öteki ulusların tersine, savaşta kazanılan şerefli şerefsizliğin tâ kendisi sayarlar.”

Herkesin emeğinin karşılığında aldığı ürünü kamu ambarlarına verip, oradan gerek duyduğu kadar aldığı, altının ve gereksiz tüketimin küçümsendiği, prensin ve rahiplerin halk tarafından seçildiği Utopia’da yer alan şu bölüm, beyaz adam tarafından sürekli olarak kovalanan Kızılderilileri çağrıştırır: “Utopialıların uydurma saydığı zevkler arasında av ve kumar zevkleri de vardır. Bunları kendileri bilmez, başkalarından duymuşlardır sadece. Zar atmanın ne keyfi olacağını anlamazlar bir türlü. Bunda bir

keyif olsa bile, insan aynı şeyi yüz kere tekrarlamaktan bıkar sonunda. Bir sürü köpeğin av peşinde havlaması zevkten çok bıkkınlık vermez mi insana? Bir köpeğin bir tavşanı kovalaması niçin bir tavşanın bir köpeği kovalamasından daha zevkli olsun? Eğer hoşumuza giden kovalamaysa her ikisi de bir kovalamadır. Ama avcılara asıl keyif veren bu değil, bir hayvanın ötekini parçalayıp öldürmesidir. Oysa insan nasıl olur da, bu kan dökmeden, güçlünün güçsüzü, zalimin masumu altetmesinden, azgın bir köpeğin ürkek tavşanı parçalamasından zevk duyabilir?”

İtalyan denizci John Cabot, 1502’de İngiliz kralı VII. Henry’e Yeni Dünya’dan armağan olarak üç yerli getirir. İngilizler gibi giydirilen yerliler VVestminster Sarayı’nda meraklılara sunulurlar. Büyük olasılıkla Thomas More’un görmüş olduğu ilk yerliler bunlardır. Sosyal adaletin olmadığı bir ülkede ürkek gözlerle etrafı seyreden üç yerlinin özlemini duydukları ülkenin nasıl bir yer olacağını düşünen More, Utopia’ya giden yolu bulur böylelikle!..

VIII. Henry, ünlü kişilerden çıkardığı yasaya boyun eğeceklerine dair and içmelerini ister. Kralın isteğini kabul etmeyen More, 1534 yılının Mart ayında tutuklanarak Londra Kulesi’ne kapatılır. 1 Temmuz 1535’de yapılan yargılanmasında pişman olup düşüncesini değiştirirse bağışlanacağı söylenir. Thomas More’un yanıtı şöyledir: “Suç, düşüncesini başkalarına yaymakla olur. Oysa ben sustum sadece. Böyle sustum diye hiçbir yasa beni, adalete göre, haklı olarak cezalandıramaz.”

İdam cezasına çarptırılan More, 1535 yılının 6 Temmuz günü kafası kopartılarak öldürülür. Çıkacağı idam sehpasının yıkılacak gibi olduğunu gördüğünde yanındakilere alaycı bir şekilde seslenir: “Rica ederim, siz beni şuraya sağ salim bir çıkarın hele; inerken durumu nasıl olsa idare ederim!..”

Gözlerini cellata bağlatmayıp bu işi kendisi yapan Utopia’nın yazarı başını kütüğe koyduktan sonra sakalını özenle düzeltip son

sözünü söyler: “Ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi. O da benimle birlikte idam edilmesin.”

Bir çok dilde yayınlanan Utopia İngilizceye Thomas More’un ölümünden 16 yıl sonra, 1551’de çevrilir!

Kırmızı Ceket’ten Al Giysi’ye…

Bir dostu Amerikan düzyazılarını içeren “An Anthology of American Prose” adlı kitaptan söz açar Salâh Birsel’e. Kitabın ilk yazısını da çevirmiştir üstelik. Kızılderili reis Algiysi’nin 1805 yılında verdiği söylevin yapmacıksız bir dile sahip olması Salâh Birsel’in dikkatini çeker. Derlemeleri (güldesteleri) sevmemesine rağmen Algiysi’nin düşüncelerinden etkilenip “Kızılderililerin Dönüşü” adlı bir denemeyi kaleme alır. Biz de, Salâh Birsel’in “1001 Gece Denemelerimin ikinci kitabı olan “Yapıştırma Bıyık”ta yer alan yazıdan Algiysi’nin sözlerini okuyalım:

“Kardeş, bir zamanlar bizim topraklarımız uçsuz bucaksızdı. Sizinse, bir karışı geçmiyordu oturduğunuz yerler. Gel zaman git laman, kocaman bir topluluk oldunuz siz. Bize, yaygımızı serecek bir toprak parçasını bile çok gördünüz. Bütün yurdumuzu elimizden aldınız da, gene gözleriniz doymadı. Şimdi de kalkmış, bize dininizi aşılmaya savaşıyorsunuz. Kardeş, dinle biraz daha. Buraya, Yüce Tanrının yolunda gidelim, ona tapalım diye gönderildiğini söylüyorsun. Bunun doğru olduğunu nasıl, nereden bileceğiz biz? Anladığımıza göre, sizin dininiz bir kitapta yazılıymış. Bu kitap size seslendiği kadar, bize de ses ediyorsa, nasıl oldu da bize, yalnız bize mi, atalarımıza, bugüne kadar gönderilmedi? Bu kitabın içindeki bilgilerden neden şimdilere dek yoksun kaldık? Bu bilgilere ulaştıracak araçlar niçin geçmedi elimize? Bu konuda bütün bildiklerimiz, senin sözlerine dayanıyor. Beyaz insanların bunca aldattığı, yanılttığı bizler, bunların doğruluğuna nasıl inansın?”

Aslında Salâh Birsel’in ilgisini çeken “Geronimo’nun Oğlu”, “Kızılderililerin Dönüşü” gibi kovboy filimleriyle Kızılderilileri aşağılayan Amerikalıların kitabın ilk sayfalarına Algiysi’nin yazısını oturtmalarıydı. Salâh Birsel “Eldorado” adlı bir başka denemesinde de beyaz adamın kıyımlarını anlatır. İşte bunlardan biri: “1779 yılının Ocak ayı başlarında Gnadenhutten’de oturan Kızılderililer Pitssburgh’a getirilip iki eve kapatılırlar. Kendilerine şu uyarı yapılır:” “Madem topunuz Hristiyansınız, öyleyse ertesi gün ölecek bir Hristiyan gibi ölüme hazırlanın.” Ertesi gün elleri çekiçli beyaz adamlar Kızılderililerin arasına dalarlar. Kan ter içinde kalan çekici arkadaşına verirken şunları söyler: “Al biraz da sen salla. Ben on beş kişi temizledim. Sanırım iyi bir iş çıkardım.”

Algiysi ile “Eldorado” adlı denemede de karşılaşırız. Ama, Salâh Birsel, Kızılderili reisi bu kez “Kırmızı Çeke” adıyla sunmaktadır okura: “Atalarınız bizden küçük bir toprak parçası istedi. Onlara acıdığımız için dileklerini geri çevirmedik. Aramızda yer aldılar. Onlara mısır ve et verdik. Onlar buna karşılık bize zehir (içki) sundular. Beyazlar bir kez memleketimizi tanıyınca, hemen sağa sola haber saldılar. Yeni yeni insanlar geldi. Biz onların dostça geldiğini sandığımızdan hiç korkmadık. Çünkü bize kardeşim diye sesleniyorlardı. Sözlerine inandık. Bu kez onlara daha geniş bir yer verdik. Kısa zamanda sayıları arttı. Daha çok toprak istemeye başladılar. Sonunda bütün yurdumuzu istediler. Gözlerimiz açıldı. Savaşlar oldu. Beyazlar bizimle savaştırmak için içlerinden kimilerine paralar verdi. Halkımızın büyük bir çoğunluğu öldürüldü. Beyazlar bizi içkiye de alıştırdılar. İçki yüzünden de binlerce Kızılderili kırılıp gitti. Kardeşlerim, eskiden bizim topraklarımız çok genişti. Sizinkiler ise çok küçük. Şimdilerde ise siz, büyük bir ulus oldunuz. Bize yatağımızı serecek kadar bile bir toprak parçasını çok görüyorsunuz.”

Algiysi’nin “Eldorado” adlı denemedeki son sözleri “Kızılderililerin Dönüşü” adlı deneme yer alan sözlerinin başlangıcını oluşturuyor. Eldorado’yu içinde barındıran “Paf ve Puf” adlı kitabın 1981’de yayınlandığını göz önüne alacak olursak, Salâh Birsel’in Kırmızı Ceket’i, Algiysi’ye dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Yapıştırma Bıyık’ın ilk baskısı ise 1985 yılıdır.

Beyaz adamın Kızılderililere yaptığı kıyımın boyutlarını Eldorado’nun paragrafları arasına dikilen bir mezartaşının üstünde yazılanları okuyarak algılayabiliriz: “Burada Ynn S. Love yatmaktadır. Yaşamı boyunca Tanrının kendisine adadığı 98 Kızılderiliyi öldürmüştür. Yıl sonuna değin bu sayıyı yüze çıkaracağını umarken İsa’nın kollarında ölümsüzlük uykusuna dalmıştır.”

Eldorado, beyaz adamın düşlerindeki “Altın Ülke”nin adıdır!

Sarı Şeytan!..

1968 yılının, 17 Temmuz günü hava oldukça sıcaktır. Böylesi günlerde en serin yerin bir sinema salonu olacağını çok iyi bilen Oktay Akbal’ı bir film izlerken görürüz. Yazar, “Arkansas Altını” adlı film ile ilgili düşüncelerini günlüğüne şöyle aktarır: “Arkansas’da altın arayan Almanlar. Belki de vardı o günlerde Arkansas’da Almanlar! Film Almanya’da çevrilmiş, Kızılderililer bile Alman.”

Kristof Kolomb, zengin olmak umuduyla gelmişti Amerika’ya. Kraliçenin desteğini alabilmek için inanılması güç vaatlerde bile bulunmuştu: “Majeste, hayalimin gerçekleşmesiyle bütün Hıristiyan alemiyle paylaşmak istediğim bir başka amacım daha var: Alıp getireceğimiz tüm altın, gümüş ve mücevherlerle Kudüs’ü kurtarabiliriz.” Görüldüğü gibi Kolomb’un amacı bir mücevher kutusu bulmaktı! Pusulası Hindistan’a değil, altına çevriliydi. Kolomb, eli boş dönse de, 1848’de kıtanın batı kıyılarında altın bulunduğu haberinin yayılması, geçen süreç içerisinde biriken göç dalgasının Kızılderililere Barış anlaşmasıyla verilen son toprakların da işgaline neden olur. Bu yüzden Maksim Gorki, Amerika’yı anlatan kitabına “Sarı Şeytanın Ülkesi” adını verir.

Rahip Antonio de Muntesinos, Kızılderililerin altın uğruna katledildiği gerçeğini daha ilk yıllarda görmüş ve şu soruyu sormuştur: “Kızılderilileri ne hakla böyle acımasız ve korkunç bir biçimde tutsak edersiniz? Altın elde etmek amacıyla her gün öldükleri, daha doğrusu sizler tarafından öldürüldükleri bir gerçek değil mi? Onları da, kendiniz gibi sevmek zorunda değil misiniz?”

Eski bir Mısır şiiri “Dünyada ne kadar kötülük varsa başı altındır” der… Amerika’nın gerçek zenginliği olan yerli halkın kültürü altın uğruna acımasızca harcanır. Altın bulunur ama Kızılderililer kaybedilir. Böylelikle de, insanlık kültürü biraz daha yoksullasın

Altın bulunduğu haberinin duyulması üzerine, girişine “Altın Kapı” denilen San Fransisco limanında bir geminin demirleyeceği yer bulmak oldukça zorlaşır. Altın aramaya gelen gemicilerin limanda terk ettikleri gemilerin arasında gezinirsek yelkenleri söken bir adamla karşılaşırız. İlk bakışta, topraklarının işgal edilmesine kızan bir Kızılderili sanılsa da, yanına yaklaşıldığında yelkenleri şokenin “Loeb” adında bir göçmen olduğu anlaşılır. 1847’de Amerika’ya gelen 20 yaşındaki delikanlı, Baveryalı yahudi bir ailenin çocuğudur. Babasını yetersiz beslenme sonucu kaybeden genç adam “Yeni Dünya”ya adım atar atmaz adını yeniler: Levi StraussL

Yelken bezlerinden pantolonlar dikecek olan Levi Strauss, zengin olabilme hayallerini altın madenleri yerine, madencilere dikeceği sağlam pantolonlardan kazanacağı paralarda görür. Kanada bölgesindeki Kızılderililer paraya “Fransızın Yılanı” adını takmışlardı. Genç adam, cebini yılanlarla doldurmakta fazla geç kalmayacaktır.

Madenciler ve Kızılderililer arasındaki gerginliği Eduardo Galeanodan okuyoruz: “El Molino bu altın sahillerde mantar gibi bitmiş olan sayısız kamplardan biridir. Günün birinde El Molino’daki madenciler, uzak servi ormanlarından sütun sütun duman yükselmekte olduğunu ayrımlıyorlar. Geceleyin rüzgârla alay eden bir sıra yangın görüyorlar. İçlerinden biri sinyalleri tanıyor: Kızılderililerin telgrafı, kabileleri, yabancılara karşı savaşa çağırmaktadır. Anında madenciler yüz yetmiş tüfek toplayıp yerlileri gafil avlayan bir baskın düzenliyorlar. Yüz tutsak ve bunların on beşini ders olsun diye vuruyorlar.”

Altının değerli bir maden olmasının nedeni hiç şüphesiz ki, dayanıklılığının yanısıra yüzeyinin ışığı çok iyi yansıtmasıdır. Yoksa insanlar, altını değil de, üstündeki ışığı mı seviyorlar? Bir elimize konan altının ve öbür elimize tutuşturulan sıradan bir taşın ne farkı vardır ki karanlık bir odada?

Sinema salonunda bıraktığmız Oktay Akbal’ın yanına dönelim. Birazdan film arası verilecek ve ışıklar yandığında yazarımız arka sırada oturan Melih Cevdet Anday ile gözgöze gelecektir!

Kanguru Ne Demektir?..

İngiliz denizci Kaptan James Cook, 18. yüzyılda Avusturalya kıtasına adım attığında daha önce hiç görmediği bir hayvanla karşılaşır. Yanındaki yerliye hayvanın adını sorunca “Kanguru” yanıtını alır. Böylelikle, arka ayakları üstünde sıçrayarak yol alan, yavrularını karnındaki kesesinde taşıyan ve kızdırılmadığı sürece son derece uysal olan hayvan o günden sonra “Kanguru” adıyla anılır.

1778’de, Sandvvich adalarında bir yerli tarafından öldürülen James Cook’un “Bu hayvanın adı ne?” diye sorduğu yerli tarafından da sevildiği söylenemez. Çünkü, Kanguru sözcüğünün Avustralya yerlileri dilindeki gerçek anlamı şudur: “Bilmiyorum!..”

Bir kanguru sıçrayışı yaparak koltuğuna oturalım bir sinemanın. “Kurtuluş Günü” adlı filmi seyrediyoruz beyazperde de. A.B.D. Başkanı, uzaylıların açtığı ateşten sağ kalmayı başarabilmiş pilotları bir hangarda toplamış son saldırı öncesi söylev çekiyor: “Gemileri bizden daha büyük olabilir. Bizden daha ileri bir uygarlık olabilirler. Ama, kazanan biz olacağız”… Mister President’ın bu sözleri üzerine gaza gelen pilotlar, dünyanın kaynaklarını sömürmek isteyen uzaylıların üstlerine atılarak, insanlığa karşı yapılan soykırıma son verirler.

İzlemekte olduğunuz “Bir Sunay Akın Filmi” olsaydı, başkanın sözlerini içeren sahne başka türlü çıkardı karşınıza: Mister President’ın söylevinin ardından pilotlar yine uçaklarına koşarlar ama aralarından biri yerinden kımıldamaz. Dolduruşa gelmeyen pilot, başkanın “Sen niye gitmiyorsun yavrucuğum?” sorusu üzerine konuşur: “Çünkü size inanmıyorum. Kolomb ve adamları topraklarımızı elimizden almak için gemileriyle geldiklerinde atalarımız da, sizin gibi konuşuyordu. Ama, kaybeden biz, yani Kızılderililer oldu!..”

Ogalalar ve Cheyenneler, General Custer’e, saatlerce atından inmeyip kendilerini kovaladığı için “Sağlam Kıç” adını takmışlardı. Kızılderili soykırımının sorumlularından biri olan George Amstrong Custer, o denli zekiydi ki, ünlü savaş akademisi West Point’te, 34 öğrencili sınıfın başarı listesinde son sırada yer alıyordu! Kurtuluş Günü filmiyle insanlara verilmek istenilen mesajın aksine, Barış yerine saldırganlığı yeğleyen hep A.B.D olmuştur. Washington, Jefferson ve Lincoln ile birlikte Rushmore dağında kayalıklara oyulmuş dev bir büstü bulunan Roosevelt’e kulak verelim: “Kudretli uygar ırkların savaşma güdüsünü hiç bir zaman yitirmemeleri gerekir”… Şu işe bakın ki, bir filmde General Custer rolünü ileride A.B.D’nin başkanlığını yapacak olan Ronald Reagan oynamıştır.

Kızılderililer Custer’e, beyaz adam ile dost olduklarını ama demirden yol üstünde ıslık çalarak ve öfkeli dumanlar savurarak yol alan “Demir At”ın kendilerine ayrılan topraklardaki av hayvanlarını kaçırdığını söylemişlerdi. O yıllarda tren, Kızılderililer için Kurtuluş Günü filmindeki uzay gemilerinden farksızdı. Bu filmi izleyenleri gözü açık uyutmaları gibi uzun süren yolculuklarda trenlere arkaya kadar yatabilme özelliğine sahip koltuklar konulmuştu. Yolcular, biletlerini şapkalarının kenarlarındaki kurdelenin arasına sıkıştırarak uyurlardı. Böylece, kontrolörün sizi uyandırıp bilet sormasına gerek kalmazdı. Trende uyumayan yolcular da vardı ve bunlar, zengin olma umuduyla geldikleri toprakların asıl sahibi olan Kızılderililere tarlada çalışırlarken trenin penceresinden zevk olsun diye ateş ederlerdi.

Uyuyan Tavşan adlı uyanık bir Kızılderili, rayları iki yana açarlarsa Demir At’m devrileceğini ve böylelikle peşinde sürüklediği tahta evlerde neler olduğunu öğrenebileceklerini ortaya atar. Öneriyi beğenen Kızılderililer Demir At’ı devirmeyi başarırlar. Tahta evlerin kapılarını açtıklarında un, şeker, kahve çuvalları, ayakkabılar ve fıçılar dolusu viskiyle karşılaşırlar. Ateş suyunu içen Kızılderililer bir vagonda buldukları kumaşları atlarının kuyruklarına bağlayarak dört nala uzaklaşırlar. Trendekiler, toz bulutu içinde dalgalanan rengarenk kumaşların ardından bakakalırlar…

Amerika’yı boydan boya kateden Kuzey Pasifik Demir Yolu’nun açılış törenine Oturan Boğa da davet edilir. Konuşma yapmak üzere kürsüye çıkan Oturan Boğa’nın sözlerini yanındaki subay konuklara şöyle çevirir: “Kızıl ve yumuşak kalbimle size hoş geldiniz diyorum”… Alkış seslerine bir anlam veremez Oturan Boğa. Kendi diliyle şunları söylemişti çünkü: “Bütün beyaz insanlardan nefret ediyorum. Yalancı ve hırsızsınız. Topraklarımızı alıp bizi sürgün ettiniz.”

Kurtuluş Günü filmini izlediğim sinema salonunun perdesinde “The End” yazısı okunduğunda büyük çoğunluk ayağa kalkmış ve ağızları mutluluktan bir karış açık olarak A.B.D’nin dünyayı kurtarışını alkışlıyordu…

Oysa ben, Cevat Kurtuluş’un bir filmini izlemeyi tercih ederdim!

Kölenin Bileklerindeki Zincir!..

Fransız şair Arthur Rimbaud “Sarhoş Gemi” adlı şiiriyle ünlenir. Şiirin ilk dizeleri şöyledir:

Ölü sularından iniyordum nehirlerin Baktım yedekçilerim iplerimi bırakmış Cırlak kızı/derililer, nişan atmak için Hepsini soyup alaca direklere çakmış

Kızılderilileri “cırlak” olarak gören ve şiirinde onlara işkenceci rolü veren Rimbaud yaşamda da kendisine “beyaz adam” rolü biçer. Bu yüzden, şiiri erken yaşta bırakıp köle ticareti yapmasına şaşırmamak gerekir.

Köle tüccarlarığına soyunan şairden, yaşamının bir bölümünde köle olan yazara geçelim. Cervantes, İnebahtı savaşında Osmanlı donanmasına karşı savaşır ve sol elini kullanamaz hale gelir. 1575 yılının Eylül ayında Türklere esir düşen İspanyol yazar Cezayir’de beş yıl köle olarak yaşar. Bu süreçte kaçmayı denese de başarılı olamaz. Efendisinin İstanbul’a dönüşü nedeniyle özgürlüğüne kavuşan Cervantes, yazarlık serüveninin en önemli eseri saydığı La Galatea’yı Cezayir’de yazar. Ama, kendisini üne kavuşturan, Valladoide’de tutuklandığı yıl olan 1605’de kaleme aldığı Don Kişot adlı kitabıdır.

Cervantes Don Kişot’ta, Kızılderilileri Rimbaud gibi karalamak yerine topraklarını işgal eden sömürgecileri eleştirir. Don Kişot arkadaşı Sancho’ya seslenir: “Bana kaç kez yol arkadaşlığı etmiş olan Sancho, şunu bil ki, Hint Adalarında adalete ve şöhrete susamış şövalyeleri şan, şeref bekliyor…”

Don Kişot’tan daha kısa boylu ve şişman olan Sancho alaycı bir yanıt verir: “Eh, epeydir dayak yemiyoruz…”

Bu sözleri duymamazlıktan gelen Don Kişot, ikna edici sözler söylemeye başlar:”… Onların uşaklarıysa kocaman, hiç keşfedilmemiş krallıklarla ödüllendiriliyorlar.”

Sancho’nun “Bin dayak yetmez ona. Binbir dayak istiyor” sözleri üzerine Don Kişot sinirlenir: “Kes sesini Sancho.”

Cervantes, Kızılderililerin kimlerle savaşmak zorunda kaldığını soykırımın yapılmakta olduğu yıllarda susmamakta kararlı olan Sancho’nun ağzından açıkça yazar: “Babamız Amerika’nın alçakların barınağı, fahişelerin sığınağı olduğunu söylemedi mi?”

Don Kişot daha da sinirlenir: “Kes sesini dedim.”

Ve Cervantes, Sancho’yu konuşturmaya devam eder: “Hint Adalarına doğru yola çıkan herkes vicdanını rıhtımda bırakır.”

Don Kişot’un yazıldığı yılın ardından ilk göçmenler Amerika’ya doğru yelken açarlar. Kaptan Nevvport’un gemisiyle yola koyulan İngiliz göçmenlerin hepsi de erkekti. Tütün sömürgeciliğinin ilk adımlarını atan erkekler için sonradan 90 genç kız getirilir. Kızlar tütün karşılığında takas edilirler. Amerika’ya ilk zenci köleler ise 1619 yılının Ağustos ayında Hollandalılar tarafından getirilir.

Avrupa’dan Amerika’ya göç edenleri taşıyan gemilerden biri de “Mayflovver” yani Mayıs Çiçeği’dir. Bu gemiyle 21 Kasım 1620’de gelenler Boston kenti yakınında bulunan Cape Cod burnunda “Plymouth” adında bir köy kurarlar. Sömürgecileri “Plymouth Company” finanse ediyordu!.. Bu arada, Amerika’da en çok karşılaşılan otel adının “Mayflovver” olduğunu da belirtelim.

Gemilerin ambarlarını köleler ve ticaretini yaptığı mallar ile dolduran tüccarların karşısına Cervantes’den yüzyıllar önce dikilen Romalı bir şair vardır. Milattan sonra 34-62 yılları arasında yaşamış olan Persius’un yazmış olduğu şiir elbette Kristof Kolomb için de geçerlidir:

Cepleri şişkin açgözlü tüccarlar koştular Sıcaktan kavrulan Hindistan’a ve güneşe doğru; Değerli ilaçlar ve karabiber getirmek için, İtalyan mallarını baharatla takas etmeye…

Kolomb’a direnen Caonabo’yu ziyaret eden Alonso da Ojeda amacının Barış olduğunu söyler. Özgürlük için iki yıl boyunca dağlarda savaşan Caonabo, Kastilya kralının şenliklerde taktığı mücevherlerin bileklerine geçirilip ata bindirilmesi teklifini kabul eder.

Bileklerindeki kelepçeyle gözünü güneşten ayırmayan Caonabo, yanına Kolomb geldiğinde duruşunu hiç bozmaz. Ama, Alonso de Ojeda’yı her görüşünde ayağa kalkar ve kendisini yenen adamı saygıyla selamlar!..

Kızılderililer Türk mü?..

Fotoğraf Sanatçısı Mehmet Bayhan, 1994 yılında New Mexico eyaletinde bulunan bir Kızılderili köyünü ziyarete gider. Yaşlı bir Kızılderilinin oturduğu barakada genç bir müzisyen flüt ile çaldığı ezgilerle dolu olan kasetini satmaktadır. Yaşlı adama “Ben Türk’üm sizlerle akrabayız” diye seslenen Bayhan, yanıt alamasa da sürdürür konuşmasını:

“Sizler yüzyıllar öncesinden Asya’dan göç eden bir Türk kolusunuz”… Sözlerine karşılık verilmeyişine bozulan Mehmet Bayhan bir kaset satın alır… Ve, tam kapıdan çıkacakken oturduğu köşede bir heykel gibi kımıltısız duran yaşlı Kızılderili sessizliğini bozar: “Çok uzak değil mi?”

Kızılderililer ile Türkler nasıl olur da akraba sayılırlar? Bu sorunun yanıtını Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan 20, Şubat 1996 tarihli Hürriyet gazetesinde başlayan ve yalnızca iki gün süren yazı dizisinde şöyle verir: “Bu çok eskiye, 15.000-20.000 yıl öncesine varan bir evlenme hikâyesi. O zaman Kızılderililerin ataları Amerika’da değil, Doğu Asya’da, Sibirya’da yaşarlardı. Sonra göçmeye başlıyorlar. Bir kısmı Bering Boğazı üzerinden Amerika’ya (Alaska’ya) geçerken, bazıları da Asya’da güneybatıya, Aral Gölü’ne doğru göçüyor. Oradan Ural Dağları’ndan doğuya, Aral Gölü’ne doğru göçüp yerleşmiş olan ak tenli Alpin soyuyla karşılaşıyor, karışıyor, evleniyorlar. İlk Türkler böyle doğuyor, daha sonra bu iki ırkın evlenmesi, Altay Dağları bölgesinde bir kere daha oluyor, bu sefer de ön Türkler-Hunlar ortaya çıkıyor. İşte bunun için Kızılderililer bir koldan bizimle akraba oluyor. Bu sebepten onlara Türk değil, akraba diyoruz.”

“Kızılderililer ve Türkler” adlı yazı dizisinin ikinci ve son gününde Sayın Türkkan “Kilim Desenlerindeki Ortaklık” başlığı altında “akrabalık” düşüncesini bir anısıyla güçlendirmeye çalışıyor: “New York’tayken televizyonda ‘Güller Resmigeçidi’ni seyrediyordum; otomobil ve kamyonetler renk renk desenler halinde güllerle donanmıştı. Çeştli ülkelerin katıldığı bu şöleni TV’ci Chet Huntley anlatıyordu. Bir takı ‘Şimdi Meksika Kızılderililerinki geçiyor’ diye tanıtınca yardımcısı elindeki kâğıdı işaret etti. Spiker de şöyle özür diledi: ‘Kızılderililerin değil, Türkiye Konsolosluğu’nunmuş: Desenler o kadar benziyor ki şaşırdım.”

Şurası unutulmamalıdır ki, Kızılderililer ile yalnızca Türk değil, birçok kültür arasında bağlantılar aranılabilir. Kızılderililerin yaşam tarzı, kilimleri, folklor ve inançları ile Çingeneler arasında da bir köprü rahatlıkla kurulabilir. Üstelik, böyle bir karşılaştırmayı Ernest Hemingvvay “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” adlı eserinde yıllar öncesinden yapmıştır. Hemingvvay’in ünlü kitabından konumuzla ilgili olan bölümü dikkatle okuyoruz:

Robert Jordan, “insanın göğsü de ayının göğsüne benzer” dedi. “Postunu yüzdükten sonra insan adaleleriyle ayı adaleleri arasında büyük benzerlik vardır.”

“Doğru” dedi, Anselmo. “Çingeneler ayının insanın kardeşi olduğuna inanırlar.

Robert Jordan. “Amerika’daki Kızılderililer de öyle” dedi. “Onlar bir ayı öldürdüler mi ayıdan af dilerler.”

“Ayının postu altında insana birçok benzerlikleri bulunduğu için Çingeneler onun insanın kardeşi olduğuna inanırlar, o da bira içer, o da müzikten hoşlanır, o da dans etmeyi sever.”

“Kızılderililer de aynı şeye inanırlar?”

“Demek Amerikan Kızılderilileri de Çingene ha?”

“Değil, ama ayı hakkında onların inançları da aynı.”

Yukarıdaki diyalogu okuduktan sonra çanların kimin için çaldığı anlaşılmıyor mu?

Sayın Türkkan, Bozkurt motifinin Kızılderililer adasındaki yaygınlığından da söz ederek, Orta Asya’ya göz kırpıyor, unutulmaması gereken bir nokta da şudur: Kurt yalnızca Asya’da değil, dünyanın birçok köşesinde yaşayan bir hayvandır. Üstelik, Kızılderililerin motif olarak kullandıkları hayvan Bozkurt (Canis Lupus) sayılamaz. Amerika’nın batı ve orta bölgelerinde Kızıl Kurt (Canis Niger) ve Kır Kurdu (Canis Latrans) yaygındır.

Kızılderililer ile Çingeneler arasında ayı konusunda inanç benzerliği olması Kızılderililerin Çingene soyundan geldiğini göstermeyeceği gibi Kızılderililer ile Türkler arasında kurt konusundaki ortaklık da, Kızılderililerin Türk soyundan geldiğini göstermez. Çünkü, ayı dünyada yaygın bir hayvandır. Tıpkı kurt gibi… Kızılderililerde kanguru motifine rastlamak! Bakın, işte bu şaşırtıcı olabilirdi.

Amerika’ya Kolomb’tan önce Vikinglerin gittiği bilinir.Romalılar, Galliler, Fenikeliler, Japonlar, Çinliler ve Türklerin de gitmiş olabileceği bilim adamları tarafından ortaya atılmıştır. Bu kültür temasları sonucunda Kızılderili dilleri ile Türkçe arasında da benzer sözcüklerin bulunması doğaldır. Yazısının başında, Kızılderililerin atalarının Amerika’da değil (!) Doğu Asya’da yaşadığını söyleyen Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, dil benzerliğine de değinerek, son paragrafta şu açıklamayı yapar: “Bu demek değildir ki, Kızılderililerin dili Türkçe’dir. U rai-Al tay dil ailesiyle irtibatı bile tartışılmalıdır. Kızılderili dillerindeki 300-500 Türkçe kelimenin bir tek anlamı vardır: Tarihlerinin bir çağında (hatta birçok kereler), Türkler Amerika’ya gelmiş, Kızılderililere karışmış ve dillerinden hatıralar bırakmışlardır.”

Bir yanda, Kızılderililerin atalarının “Amerika’da değil” Doğu Asya’da yaşaması, öbür yanda, Türklerin Amerika’ya gelip, Kızılderililere karışmaları ve dillerinden hatıralar bırakmaları!.. Bunlar ayrı şeyler değil midir?

Tarihini anımsamıyorum; Cumhuriyet gazetesinde bir yazı okumuştum: Yaşlı bir reise Kızılderililerin Bering Boğazı’ndan geçerek Amerika’ya gelen Türkler olduğu söylendiğinde yanıtı şöyle olmuştu: “Olabilir. Tıpkı, atalarımızın aynı yoldan gidip, Türklerin Kızılderili sayılabileceği gibi l”

Eskimolar Sizin Olsun

ı

Buzdağının eriyip akmasını ihanet olarak kabul eder Eskimolar. Buz ülkesinin yaşlı bir kadınının sözlerinden yeni kuşak ile arasında doğan çelişkileri anlayabiliriz: “Torunlarım karın eridiğini söylüyor. Ben bunu kabul etmiyorum. O ağlıyor. Ayrılmayı kim ister ki?”

Elektrik, Eskimolarm kulübelerine kadar ulaşmıştır… Ama, yaşlılar hoşnut değillerdir bu yenilikten. Her taraf karanlıkken ampulün altında oturmak istemezler. “Çünkü” derler, “karanlıkta baş başayken daha çok hayal kurabiliyoruz.”

Beyaz adam kültürüne karşı olan bir Eskimo’ya kulak veriyoruz: “Bir kere babamla balığa çıkmıştık, ben çok hareket ediyordum. Oltayı attıktan sonra ellerimi avuçlarının içine alıp tuttu, böylece mümkün olduğu kadar hareketsiz kaldılar. Daha sonra oltayı çekmeden önce omzumu sıktı. Ne demek istediğini anlamadım. Benim, şimdi yapacağım şeye dikkat edip bir daha unutmamamı istiyordu. Geçenlerde, torunlarım için patates kızartacaktım ki, gözüme koca bir paket patates gevreği ilişti. Köyümüzün gençleri bu patates gevreklerini her şeyden çok seviyorlar. Yalnız, sonradan ağızlarının tuzunu yıkamak için içtikleri Coca Cola hariç. Patatesleri bırakıp gevrek paketini aldım, ama daha tam tutmadan elimden fırlattım. Babam beni görmüş ve omzumu sıkmıştı.”

Eskimo töresinde elden ayaktan düşen yaşlılar bir yılkı atı gibi ölüme bırakılırlar. “Ölüme Karşı” adlı şiir böylesi bir yalnızlıktaki Eskimo’yu anlatır.

Görürüm, yaklaşıyor tanyerinin ak köpekleri; geri durun geril yoksa kızağıma koşarım sizi.

İlhan Selçuk da, Cumhuriyet gazetesindeki “Pencere”sini yalnızlığa terk edilen yaşlı Eskimo’ya açar: “Sözde biz uygar dünyada yaşıyoruz. Eskimolar ilkel mi? Çoğu insan, bilimsel teknolojik devrimin çarkları arasında dönen bu dünyada beyaz buz çölünün bir köşesine bırakılmış Eskimo’nun yaşamını sürmektedir. Eskimo töresinden daha gaddar bir kuralın uygulanması, büyük kentlerin gürültüsü ve dağdağası arasında kaynayıp gidiyor. Hepimiz, sevdiklerimizi uzaklara götürüp, buz çölünün bir köşesine kendi ellerimizle bırakmıyor muyuz?”

Geçmişi düşünecek zamanı bulduğu için kışın sert rüzgârlarına minnettardır Eskimo. Fazıl Hüsnü Dağlarca “Sevgileyin Eskimo” şiirinde kendisini sevgilisiyle birlikte bir kış ayında Buzlar Ülkesi’nde düşler:

Engüzeli şubat ayıdır

Seninle oralardayım Eskimolar ülkesinde

Akar yüreğimden kar solukların aklığı

Kuzeydir özgürlüğü yeryüzünün

Doğadan çıkmamıştır daha ellerimiz ayaklarımız

Yaşamak yaratılıştaki dev olay

Duyuyor musun çıngıl cungul

Sürezi çıngıraklı köpekler taşımakta

Yarı var olmuşluğun ağarık yalnızlığına doğru

Hava su toprak ateş dörtlüsü yok burada Tek çizgidedir evren boyutları Buzul acımasız doğurgan

Uyanıyorum ki yatağım sımsıcak

Sevişmemizle sımsıcak

Biliyorum koynumdaydın bütün gece

Nâzım Hikmet’in yurtdışına kaçmasına yardımcı olan Refik Erduran, Robert Koleji’nde okduğu yıllarda ırkçı düşüncelere sahipti. İzlerimiz dergisine Türklerin akınlarını anlatan şiirler gönderiyordu. Erduran. “Sonra o tutkum geçti yavaş yavaş” dediği gençlik anılarını anlattığı “Gülerek” adlı kitabında, anımsadığı bir olayı yazar: “Amerikalı öğretmenlerimizin çoğu sipsivri solcuydu. Ama benim ve sapık ideoloji sahibi başka öğrencilerin saçma sapan çıkışlarımızı cart curtlu tepkilerle karşılamaz, çoğu zaman gülümsemek ve iğnelemekle yetinirlerdi. Bir gün o öğretmenlerden biri sınıfta Eskimolardan söz ederken yanımda oturan ırkçı oğlan yerinden fırlayıp bağırmıştı: Eskimolar Türk’tür!.. Öğretmen şaşırmış, tartışmaya çalışmış, karşısındaki oğlanın sinirli direnişini görünce kahkahayla gülmeye başlamıştı.”

Refik Erduran’ın ve arkadaşlarının Turancılıkları öğretmenlerin itici olmayan yaklaşımlarıyla zaman içerisinde değişir ve Marx’ı keşfederler. Bunda, Eskimolarm Türk olduklarını iddia eden öğrenciye öğretmenlerinin o gün vermiş.olduğu şu yanıtın da büyük etkisi vardır: “Tamam, tamam! Çok istiyorsanız. Eskimolar sizin olsun!”

Eskimoların Eskimeyen Şiirleri

Kızılderililerin topraklarını işgal eden beyaz adam güneye doğru ilerlediğinde yakaladıkları av hayvanlarını pişirmeden yiyen bir toplulukla karşılaşır ve onlara “çiğ et yiyen” anlamına gelen “Eskimo” adını verir. Eskimoların kendi dillerinde adları ise “İnnuiftir.

Önder ve başkan tanımayan Eskimoların toplumsal birimleri aileden öteye gitmiyor. Yaşlı, akıllı kişilere saygı duyuyorlar ama önderlik yetkisi vermiyorlar. Eskimolarda toplumsal ve ekonomik sınıflaşma da söz konusu değildir. Herkes eşittir ve doğal koşullara karşı elbirliğiyle yaşam kavgası verirler. Belki de bu yüzden, kapitalizmin kan çanağına dönüştürdüğü dünyaya çatısından bakıp kendilerine “İnsanlar” yani “İnnuit” adını takmışlardır!

Avcılık, Eskimoların tek geçim kaynağı… Ama, yaşadıkları ortama bakarsak bu konuda pek şanslı olduklarını söyleyemeyiz. Şiirlerinde en çok ele aldıkları konunun başında avcılık gelir. İşte bir örnek:

Ne hoş bir iş Geyik avlamak! Ama, binde bir Üstesinden geliyoruz Başardık mı da düzlükte Parlak bir alev gibi Dikilip duruyoruz

İlkel topluluklarda şiirler “salt şiir” olarak yaratılmamıştır. Ya şarkı güftesidir ya da dans eşlemesidir Eskimolarm ayrıcalığı müziksiz ve danssız şiirlere de sahip olmalarıdır. Kişisel duygularını anlatan şiirlerin sayısı da az değildir:

Yaşlandım artık,

Bunca yıl yaşadım,

Çok şeyler öğrendim ama

Dört bilmeceyi çözemiyorum.

Biri güneşin çıktığı yer, Biri ayın ne idüğü, Biri kadınların kafası, Biri de insanlarda bunca bit.

Eskimolar şiirlerinde süslü sözcüklere yer vermezler. Duygularını apaçık, -yaşadıkları coğrafya gibi çırılçıplak söylemişlerdir. Süslemecilik yalnızca büyü şiirlerinin kendine özgü dilinde çıkar karşımıza. Şiirlerinde uyak da yoktur. Olsa bile rastlantıdır. Bu özellikler bizi, Orhan Veli ve arkadaşlarının 40’lı yıllarda başlattıkları Garip şiirinin kapısına getirir. Bu şiir hareketini değerlendirirken botlarımızı, kabanımızı giymek, kaşkolümüzü iyice sarmak ve eldivenlerimizi taktıktan sonra kütüphanemizdeki kitaplarla yetinmeyip şiirin kütüphanesine doğru yola çıkmak gerekir!.. Ülkemizde “Garip” diye adlandırılan şiirin sınırlarını ortaya çıktığı yıllar ile sınırlayanları bir Eskimo şiiriyle kartopuna tutalım:

Yoksul ve zavallı: bu toprak, Yoksul ve zavallı: bu buzlar, Yoksul ve Zavallı: bu hava, Yoksul ve Zavallı: bu deniz Yoksul ve zavallı.

Eskimolar ile uzun yıllar birlikte yaşamış olan Peter Freuchen’e göre bu insanlar yaşadıkları onca zorluğa, kötü koşullara karşı iyimserliklerini asla yitirmiyorlar. Yaşantılarında önemli yer tutan bir canlı da balinadır. Bir çok Eskimo, balinaların kemiklerinden yaptıkları kulübelerde yaşıyorlar. Ağacın olmadığı bir coğrafyada insanın yaratıcılığının kaçınılmaz bir sonucudur bu durum. Böylesi yapıların içinde balina eti yiyorlar ve yağıyla ısınıyorlar. Kızılderililer için buffalo ne denli değerli ise Eskimolar için de balina aynı öneme sahiptir. Yaşadıkları yerlerin dünyanın en güzel bölgesi olduğuna yürekten inanıyorlar. Sağlık ve iyiliğin Eskimolara göre bir tek kaynağı vardır: Kahkaha!.. Bu sözlerin doğruluğunu bir şiirde buluyoruz:

İçimden gülmek geliyor, kızağım kırıldı diye,

Kaburgaları çıktı diye gülmek istiyorum.

Yolun ortasında buza saplanmışım, başımın çilesi.

Gülmek geliyor içimden

Oysa gülecek ne var bunda?

Şiirin, adaletin temeli olduğuna inanır Eskimolar. Davacı ve davalı köy meydanında davul çalıp şiirler okumaya başlar… İki taraftan hangisi okuduğu şiirlerle seyircileri haklı olduğuna inandırırsa davayı o kazanır!.. Şiirlerinde çokça karşılaşılan imgelerden biri de ölümdür:

Cana can katardı yaşamak Denizin buzları üstünde. Ama buz sevinç getirdi mi bana? Durmadan kaygılandım Alabalık oltaya vurmuyor diye.

Şiire “Anerka” diyor Eskimolar. Anlamı; soluk!., onlar için şiir soluk gibi gözle görünmeyen, elle tutulmayan, nereye gittiği belli olmayan bir şey… Ve de, o denli gerekli!

Yüreklerini şiirle ısıtan bu güzel insanların dünyasından ayrılırken, Eskimo şiirinden şu iki dizeyi de yanımıza almayı unutmayalım:

Sözler erir gider

Sise bürünen tepeler gibi “”

Ay Üssü Urfa

1507 yılında Almanya’da basılan “Cosmogaphiae Introductio” adlı coğrafya kitabında Martin VValdseemüller şunları yazar: “Amerigo Vespucci tarafından dünyanın dördüncü bir kısmı keşfedildi. Avrupa ve Asya, kadın adları almış olduğuna göre bu yeni kısma da, onu keşfeden keskin görüşlü adamdan dolayı ‘Amerige’ (Amerigo’nun toprağı) ya da Amerika adının verilmemesi için hiçbir sebep göremiyorum.”

18 Mayıs 1499’da okyanusa açılan iki gemi Yeni Dünya’ya konulacak adı taşıyordu. Beyaz adamın yeni bir toprak parçasıyla karşı karşıya olduğu gerçeğini ilk kez dile getiren Amerigo Vespucci eski bir banka memurudur!..

Kolomb’un adım attığı yerlere Batı Hint Adaları veya Yeni Dünya anlamına gelen “Mondus Novus” deniliyordu. Araştırmacı George Bijur, kıtaya adını veren Floransalı denizcinin bir imzasını bulur ve Kızılderili topraklarına beyaz adamın bir türlü doğru ad koyamadığını ortaya çıkarır: “Emericus Vespucius”…

Kızılderililerin Türk oldukları iddiasına bir çifte de attan gelmektedir. Amerika (ya da Emerika) yerlileri Asya’dan gelmiş olsalardı atı tanımaları gerekirdi. Oysa ki, Kolomb öncesi Kızılderili eşyalarının üstlerindeki motiflere bakılacak olunursa atın resmine rastlanılmaz. Çünkü bu hayvan, Yeni Dünya’nın topraklarını Kolomb sonrasında eşelemeye başlamıştır. Öyle ki, yerliler ata binmiş İspanyol askerlerini mitolojide yer alan Sentorlar gibi tek bir yaratık sanırlar.

Komançi ve Apaçiler ölen reislerini atlarıyla birlikte gömerlerdi. Ölen reisin en çok sevdiği atın üstüne silahlar ve çizmeleri konularak çadırının çevresi 9 defa dolandırılırdı. Ardından, kurban edilen atın ve reisin ceseti kayalar ile örtülürdü. Bu tören Göktürklerin gömü adetlerine çok benzemektedir. Kızılderililerdeki at kültürünün Türkler ile yakınlık göstermesi birbirinden habersiz olarak da ortak yaşam biçimlerinin oluşacağının göstergesidir. İlhan Berk yazmış olduğu “At” adlı iki dizelik şiiriyle bir Kızılderili ozanın duyarlığını yakalar:

Kış sabahında bir atı görmek bile güzel Kızılderili bir ozan için.

M.S. 160 yılında bir Samosata kentine gelen kervanlardaki yolcular Yunan asıllı şair Lucian’ın anlatmış olduğu hikayeyi heyecan içerisinde dinlerler. Lucian, kervansarayın bir köşesini mesken tutmuş, geçimini hikaye anlatarak sağlamaktadır. Hikayeye göre Lucian ve arkadaşları “Yabancılar Denizi” diye bilinen Atlas Okyanusu’na açılırlar. Büyük bir fırtına yelkenli gemiyi bulutlara savurur. Yedi gün, yedi gece gökyüzüne doğru uçan gemi aya iner sonunda!..

Ay kralının askerleri Lucian ve adamlarını yakalamakta geç kalmaz. Uzaylılar, çıplak kafalı, kısa boylu ve uzun sakallıdırlar. Geceleri uyumak için gözlerini çıkarıp karınlarmdaki ceplerine

koymaktadırlar. Ay kralı esirlere, güneşle olan savaşlarında kendilerine yardım etmeleri koşuluyla serbest bırakılacakları sözünü verir. Güneşin askerleri kan emici karıncalar ve pirelerdir. Bunlar, dev örümceklerin sırtında savaşırlarken, ay askerlerinin Pegasus’a benzeyen kanatlı atları vardır. Savaşın kazanılmasıyla Lucian ve arkadaşlarının geri dönüş yolculukları başlar. İpek kanatlı katırların çektiği gemileri akbabalardan oluşan bir birliğin koruması eşliğinde dünya sularına iner.

İlk uzay romanı kabul edilen “Ay Savaşçılarının belgeleri Berlin Müzesinde bulunmaktadır. Lucian, düşlerine fırtınayı karıştırmasıydı belki de, Amerika’ya ulaşacaktı!?

Televizyon dizisi Uzay 1999’da dünyanın uydusundaki yerleşim biriminin adı “Ay üssü alfa” idi. Oysa, buranın gerçek adı “Ay üssü Urfa” olmalıydı. Çünkü, şair Lucian’ın hikayeyi anlattığı kervensarayın bulunduğu Samosata kenti Urfa’daydıL

Atatürk Ve Kızılderililer

Mustafa Kemal Atatürk’ün okumuş olduğu kitaplardan biri de “Cihan Tarihinin Umumi Hatlarfdır. Bu eser, Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti tarafından 1927 yılında Devlet Matbaası’nda basılmıştır. Kitabın yazarı Herbert George Wells, şu yargıya varır: “Amerikan yerli halkı Moğol ırkına mensuptur.”

  1. ciltin 116. sayfasında yer alan sözkonusu tümce Atatürk tarafından önemsenmiş ve altı çizilmiştir. Wells, kitabının sayfalarında Kızılderililerin gamalı haç kullandıklarını ve uğur saydıklarını da açıklıyor. Görüldüğü gibi Kızılderililerin “Türk” ya da “Çingene” oldukları savının yanına bir yenisini daha eklememiz gerekiyor!..

Atatürk, Amerika’daki eski uygarlık ile Türkler arasında bir köprü olup olmadığının araştırılması konusunda Meksika’daki elçiyi görevlendirir. 1930’lu yıllarda okutulan tarih kitaplarında Türk Tarihi’nin Göktürkler’e Hunlar’a kadar dayandığı yazılıdır: “Türkler bunlardan bile daha eskidir. Sümerler Türk’tü ve Orta Asya’dan göçerek, Orta Doğu’ya gelmişti. Bunun gibi eski tarihin klasik medeniyetlerini ilk kuranlar hep Orta Asya’dan çıkma Türklerdi.”

Kızılderili kültürü ile yeryüzünün diğer kültürleri arasındaki benzerliğe şairler, bilimadamlarmdan çok daha duyarlı yaklaşmışlardır. Şairler kesin bir yargıya varmak yerine konuya soru işaretleriyle değinmişlerdir. Necati Cumalı, “Yeşil bir at sırtında” adını verdiği güncesine Paris’te gezmiş olduğu bir sergiyi yazar: “Petit Palais’de Peru sergisini gezdim. İnka kilimleri özellikle büyüledi beni. Açıklaması güç. Amerika’nın bulunmasından önce yerlilerin yarattıkları ile Asya, Afrika insanlarının buluşları arasında akrabalıklar var. Birbirlerinden habersiz miydiler gerçekten? Yoksa, Kristof Kolomb’dan önce Amerika’ya geçenler mi oldu?”

Kristof Kolomb’un Amerikayı adım atışından 2023 yıl önce, Brezilya’da bulunan Parabia nehrinin kıyısına bir taş dikilir. Taşın üzerinde neler yazılı olduğunu okursak Necati Cumalı’ya yanıt vermiş oluruz: “Biz Merchant King (Tüccar Kralı) kentinden gelen Sidonyalılarız. Deniz bizi bu uzak adaya sürükledi. Kral Hiram 19 yaşındayken Tanrı ve Tanrıçalara bir genci kurban ettikten sonra denize açıldık. On gemi ile birlikte iki yıl sürece yol aldık. Sonra, Baal Tanrısının emri ile onlardan ayrıldık. Böylelikle 12 erkek ve 3 kadın bu Demir Ada’ya geldik. Reisleri olan ben, geri dönecek kadar korkak bir adam mıyım? Hayır! Tanrı ve tanrıçalar yardımcımız olsun.”

Pierre Marc ve Michal Brix’in birlikte hazırladıkları “Yeni Dünya’nın Keşfi Kolumbus” adlı kitabın önsözünde yer alan Kolomb hakkındaki şu sözler doğru değildir: “Tarihteki ilk kaptan olarak o hiç bilinmeyen okyanusta bir gidişgeliş yolu buldu.” Brandeis Üniversitesi’nde Akdeniz Medeniyet Tarihi’ni inceleyen bölümün başkanı Cyrus Gordon, “Kolomb’dan Önce” kitabında Milattan

önceki devirlerde eski ve yeni dünya arasında bir köprü kurulduğunu ispat eder. Yani, Kolomb’un yol aldığı okyanus hiç de “bilinmeyen” sular değildi. Arkeoloji’nin gelişmesiyle Orta Amerika’da bulunan Kolomb öncesine ait zenci kafatasları da, yalnızca Avrupa değil, Afrika ile Yeni Dünya arasında da, bir “gidişgeliş” yolu olduğunu kanıtlar.

Kolomb’dan yıllar önce Amerika’yı ziyaret edenler arasında Japonlar da vardır. Arkeologlar, Ekvator’da Milattan önce yapılan Japon kültürüne ait tabak ve çanaklar bulmuşlardır. Hoeishin adlı bir Budist rahip ise Milattan önce 449’da, Çin’in doğusundan yaklaşık 11.500 km. uzaklıktaki bir memlekete gittiğini yazmıştır. Gezgin, karşılaştığı insanları şöyle anlatır: “Ne kaleleri, ne surlarla çevrili kentleri, ne silahları ve ne de askerleri var. Zaten savaş yapmıyorlar ki!” Meksika’da sürdürülen Arkeoloji çalışmalarında Romalılara ait bir heykel başı bulunurken, Yunan kültürüne ait kaplar da çıkarılmıştır. Romalıların gemileri Kolomb’un gemisi Santa Maria’dan çok daha büyük olup, Okyanus’un dalgalarıyla rahatlıkla boy ölçüşebilecek güçteydiler. Çin gemileriyle de, okyanusta yolculuk yapmak olasıydı. Bu bilgilerin ışığı altında Kızılderililer ile diğer yeryüzü kültürleri arasında Kolomb’dan önce bir çok kez temas yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yanılgı, Kolomb’un
Amerika’ya ulaşan “ilk kaptan” olarak değerlendirilmesidir. Titicaca gölünün etrafında yaşayan Kızılderililerin kullandığı Ouechua dilinin Türkçeyi andırması temasın içerisine Türkleri de belki katabilir… Ama, böylesi bir varsayım, Kızılderilileri Türk yapmayacağı gibi ziyaretlerin karşılıklı olabileceğini ve beyaz adamın yalnızca kendi yolculuklarını ele aldığını unutturmamalıdır.

Necati Cumalı, Paris’te gezdiği sergi üzerine olan düşüncelerini güncesine aktarmaya devam eder: “İnka kilimlerinde arı kuşları, papağanlar Doğu kilimlerinde, bizim Anadolu kilimlerinde görülen kuş desenleriyle, çizgileriyle, renkleriyle kardeş. Yoksa sadece eş hayranlık duygularından, yaşam tutkusundan mı kaynaklanıyor bu dışa vuran benzerlik?”

Cumalf mn sorularını okuduktan sonra şairlerin bu konuya bilim adamlarından daha sağlıklı ve daha duyarlı yaklaştıkları düşünceme her halde hak verilir?

Tavuğa Döndürülen Tavus Kuşları…

Kızılderililerin Türk olup olmadığının tartışıldığı daldan bir martı gibi havalanarak, 1925 yılının Atlantik Okyanusu üstünde uçalım. Martı dedik ama iyisi mi biz Albatros olalım. Hani, şu, birçok Kızılderili kabilesi gibi nesli tükenen, artık özgürce uçamayan dev kanatlı okyanus kuşlarından!..

Atlantik Okyanusu’nda “ayna üzerinde yürüyen bir sinek gibi” yol alan “İspanya” adlı geminin güvertesinde Vladimir Mayakovski’yi görürüz. Rus şairin elinde tuttuğu ve rüzgârın kapmak için türlü numaralar denediği gazete gemide çıkmaktadır. İki bacalı gemi sineması, kütüphanesi ve tiyatro salonuyla yüzen bir kültür merkezinden farksızdır. Hava kararıp, güvertedeki renkli küçük fenerler yanarken, Mayakovski’nin yakınına tünüyor ve defterine neler yazdığını okuyoruz: “Birinci mevkide tüccarlar, şapka ve gömlek yakası fabrikatörleri, as sanatçılar ve rahibeler vardı. Fransız firmaların temsilcileri olarak sürekli Meksika’da yaşayan ama Paraguay ve Arjantin pasaportu taşıyan ve yalnızca İngilizce konuşan Türklerdi. Bunlar günümüzün çeşitli sömürgeci Meksikalı tipleridir. Nasıl ki bir zamanlar Kolomb’un yol arkadaşları

ve ondan sonra gelenler önemsiz şeyler için Kızılderilileri aldatarak mallarını yağma ettilerse, şimdi de Havai ekimliklerinde zencilerin canını çıkarıyorlar.”

İşte yine kalktığımız dala geri döndük! Kızılderililerin Türk olup olmadıklarını tartışabiliriz ama tartışamayacağımız bir şey varsa o da, Kızılderilileri sömürenlerin arasında Türklerin de oluşudur!..

Mayakovski, Kızılderililer ile Meksika’nın Veracruz Limanı’nda karşılaşır. Kıyıda yüzlerce insan ellerindeki hamal olduklarını gösteren numaralarıyla bavulları kapmak için birbirleriyle döğüşüyor ve yükün altında iki büklüm ezilerek uzaklaşıyorlardı. Mayakovski “Hani, Kızılderililer nerde?” diye sorunca yanındaki adam şu yanıtı verir: “İşte bunlar, bunlar Kızılderililer”… Rus şair “Amerika’yı Keşfim” adlı kitabında yaşadığı şaşkınlığı şöyle dile getirir: “Yaklaşık on iki yaşıma dek hep Cooper’in ve Mayne Reid’in romanlarmdaki Kızılderililerin imgesiyle yaşamıştım. Şimdi de sanki gözlerimin önünde tavus kuşlarını sıradan birer tavuğa döndürüyorlarmış gibi şaşırıp kalmıştım.”

Kentte ilk yürüyüşünü yapan şairimiz saldırısına uğradığı ayakkabı boyacılarının nasıl geçindiğini kendisine sormadan edemez. Çünkü, sokakta rastladığı Kızılderililerin hemen hemen hepsi de yalınayak dolaşmaktadır. Bu durumdan kimse rahatsız değildir ama Meksika kentinin girişine “doğa çocuğu” Kızılderilileri aşağılamak için bir tabela konulmuştur: “Meksika Kentine Pantolonsuz Girmek Yasaktır.”

Mayakovski, beyaz adamın bira ve votkayı kaktüs suyuyla karıştırarak yaptığı yerel bir içkiyi yudumlarken hiç de neşeli değildir: “Pulka kaktüsten yapılan bir içkidir. Aç karnına içilirse kalbe ve mideye zarar veriyor. Kızılderililer daha kırk yaşına varmadan nefes darlığına tutuluyorlar. Karınları su topluyor, şişiyor. Demir Pençeli Şahin Tırnaklılar’m, deri yüzen avcıların soyundan gelen

yeni kuşakların bugünkü durumları işte böyledir. İşte, uygarlık getiren Amerikan sömürgecilerinin yağmaladıkları bir ülkenin durumu! İşte, Amerika’nın keşfinden önce değerli bir maden bile sayılmadığı için gümüş parçaları sokağa atılan bir ülkenin durumu!”

Tren yoluyla New York’a gelen Mayakovski bu kentin sabah saatlerini çok sever. Çünkü sokaklarda ne bir serseri, ne de gereksiz bir adamla karşılaşılır. Kızılderililerin katledildiği topraklarda Mayakovski’ye güneşin doğduğu saatleri sevdiren emek ordusunun işçileridir.

Mayakovski’nin kitabında sayılarının azlığından olsa gerek, ABD’deki gözlemlerinin yer aldığı bölümde Kızılderililere rastlayamıyoruz. Yalnızca şöyle bir değerlendirme yer almaktadır: “Amerikalılar, Amerika’nın ruhunu, ritmini bulmaya çalışıyor. Bir zamanlar Manhattan’ın ıpıssız, dağ yollarından kedi gibi ürke ürke giden eski Kızılderililerden başlayarak, Amerikalıların yürüyüş biçimini bulmaya çalışıyorlar. Sağ kalan Kızılderililerin! tıpkı müzeler gibi özenle koruyorlar. Bu toplumun en garip yanı da, daha düne kadar aşağılık bir şey olarak gördükleri birtakım ünlü Kızılderili soylarıyla kendilerini akraba saymalarıdır. Amerika’da doğmamış olan sanatçıları pek önemsemiyorlar.”

“Rochambeau” adlı gemiyle New York’tan ayrılan Mayakovski açık denize çıkmadan önce son gözlemini kâğıda not düşer. “Amerikan Kadın Özgürlük Anıtı elindeki meşaleyi sallıyor, arkasındaysa Gözyaşı Adası’nın hapishanesi duruyor.”

Özgürlük Anıtı ve hapishane!.. Kızılderililere düşen payın hangisi olduğunu çok iyi bilen Mayakovski’nin yanından ayrılarak şiirleriyle dünyayı güzelleştiren bir başka şaire doğru kanat çırpıyoruz…

Nâzım Hikmet Ve Kızılderililer

Kristof Kolomb’u anlatmak üzere Oregon’un Porta ilçesinde derse giren Bili Bigelovv adlı öğretmen ön sırada oturan bir kız öğrencinin cüzdanını alır. Bu olay tüm sınıfın gözleri önünde olmuştur. Herkes şaşkındır!… Böylesine açık yapılan hırsızlığa bir anlam veremez çocuklar. Kız öğrenci tepki göstermek zorunda kalır: “Cüzdanımı aldınız”… Ve öğretmen derse başlar: “Hayır. Cüzdanını keşfettim!”

Coğrafya derslerinde, Kolomb’un Amerika’ya adım atmasıyla beyaz adamın patates ve domates ile tanıştığı öğretilir. Patates, mutfaklarda kolaylıkla yer bulur kendisine. Domates ise Fransızlar tarafından kadınlara uzun bir süre “aşk meyvesi” olarak sunulur!

Bir zamanlar, İstanbul’un Göztepe semtinde bulunan taş mektebin bahçesindeyiz… Teneffüsteki öğrencilerin bağrışmaları arasından bir ses çarpar kulağımıza: “Patates… Patates…” Görünürde patates falan yoktur. Ama, lâkabını sömürgecilerin getirdiği bir yiyecekten alan çocuk kendisini kızdıran arkadaşlarının peşinden koşmaktadır. O çocuk ki, yıllar sonra “Vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa” vatan haini olmayı kabul eden Nâzım Hikmet’dir.

Çocuk dergilerinde çıkan “Okyanusya Vahşileri Arasında”, “Afrikalı Yamyamların Elinden Nasıl Kurtuldum” gibi hikayeleri “üşenmeden” okuyan Orhan Selim, Tan gazetesindeki köşesinde 30.8.1935 tarihinde yayınladığı yazısında şu soruyu sorar: “Müstemlekeci Avrupa devletlerinin çocuklarında, müstemleke halkına karşı bir düşmanlık uyandırmak için yazılan ve Avrupalı çocuğa, kendisinin Asyalı ve Afrikalıdan çok daha yüksek bir varlık olduğunu telkin etmek ülküsüyle ortaya çıkarılan bu yalancı ve düzenbaz neşriyatın, bizim çocuklarımızla ne gibi bir bağı olabilir?”

Orhan Selim, “Amerika Vahşileri” başlıklı yazısının sonunda sözü kızılderililere getirir: “Eskiden Amerika Vahşileri diye filmler gösterilirdi. Bu filmler yüzünden, bir çok sinemacılar para kazandıydı ama, memleket çocukları, istilaya uğramış yurdunu korumak için uğraşan insanları Amerika Vahşileri adı altında tanıdı gitti… Amerika Vahşileri dolabına kapılmayalım artık.”

İlkokul sıralarmdayken, hepimiz, patates baskıyla resimler yapmışızdır. İşte, Orhan Selim’de, yaşantısının büyük bir bölümünü baskı altında geçiren “patates” lâkaplı Nâzım Hikmet’den başkası değildir!.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinde, beyaz adamın üslerine, bombasına ve donanma topuna karşı vatanını “korumak için uğraşan” kızılderililere bir yerde rastlarız:

Sayın halkları bütün ırkların, Endonezyalısı, Almanı, Eskimosu, Sudanlısı, Çinlisi, Türkü, Ermenisi, Yahudisi, Arabi, Lehlisi, Rusu, Meksikalısı,

Norveçlisi, Kırgızı, Abhazlısı, Hintlisi, Kürdü, Fransızı,Fars/,Liberyalısı, İngilizi, Amerikalısı: ak, kara, kırmızı,

Irkçılığa karşı olarak yazdığı “Orası” adlı şiirinde halklara “Ne birbirinizden üstün ne birbirinizden aşağı” diye seslenen Nâzım Hikmet, Amerika’daki ak ve kara insanların yanında “kırmızı” tenli olanları, yani Kızılderilileri de unutmaz. Amerika yerlilerinin Kızılderili olarak adlandırılması bir yanılgıdır aslında. Beyaz adam, ilk kez karşılaştığı yerlilerin kırmızı tenini görünce onlara “Kızılderili” adını koyar. Oysa yerliler, kırmızı toprak ile boyamışlardı üstlerini!..

Nâzım Hikmet’in “beyazı, siyahı, yerlisi” yerine “ak, kara, kırmızı” demesinin nedeni, hiç şüphesiz ki, “k” harfini Türkçe’nin en hakim harfi sayması ve sıkça kullanmasıdır.

Amerika’ya gitmek için vize alamayan Nâzım Hikmet’in yaşantısı boyunca bir Kızılderili ile karşılaşıp karşılaşmadığını bilemeyiz. Ama, Tan gazetesindeki yazısının ülkemizde, Kızılderililere yapılan haksızlıkların dile getirildiği ilk yazı olmadığını söyleyebiliriz. Ahmet Mithat Efendi, 1890’da yayınladığı “Amerika Vahşet Alemi” adlı kitabında Nâzım Hikmet’in karşı çıktığı “vahşi” tanımlamasını kullanmış olsa da, Kızılderililerin ne denli iyi niyetli olduklarının ve nasıl bir oyuna getirildiklerinin ayrımındadır: “Vahşiler Avrupalıların o süslü kıyafetleri altında ne yaman entrikalar sakladıklarını bilmeyerek ilk saffeti halleriyle bunların düşmanlıklarından korkmamak lazım geleceği gibi dostluklarına da tamamiyle emniyet gösterilmek iktiza eyleyen adamlar olduklarını ümide düşerler. Aradan birkaç sene geçmelidir ki Avrupalılar zapteyledikleri yerlerde kendilerini güzelce yerleştirip temelleştirsinler de asıl yerliler aleyhinde müstaid oldukları mezaimi meydana çıkarıp biçare yerliler dahi bunların ne yaman düşmanlar olduklarını arılayabilsinler.”

Kafka’nın “Amerika” adlı kitabını yazması gibi Ahmet Mithat Efendi’de bir diğer adı “Rikalda” olan “Amerika Vahşet Alemi”ni sözkonusu ülkeye gitmeden kaleme almıştır!

Kitapçılarda satılan şef posterlerinde yer alan yazılarda Kızılderililerin direnişi doğayı koruma çabası olarak yansıtılıyor. Evet, doğaya karşı son derece saygılıydı Kızılderililer. Kendilerini katleden sistemin bir gün suyu ve havayı da kirletip, insanlığın sonunu hazırlayacağını çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden sömürgeci sistem içinde beyaz adam ile eşit haklar kazanmak yerine özgürlük kavgası verdiler.

2.2. 1956 tarihli “Dolmuş” dergisinde, Nâzım Hikmet’e saldıran Peyami Safa ile alay etmek amacıyla ona şu söz yakıştırılır: “Bütün Kızılderililer komünisttir.”

Kızılderililer Atlantisli mi?..

Alman şair Bertolt Brecht “Okumuş bir işçi soruyor” adlı şiirinde sözü Platonun yazdıklarıyla bilgi sahibi olduğumuz kayıp kıta Atlantis’e getirir:

Atlantis’de, o masallar ülkesinde bile,

boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı,

bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

Bir çok Kızılderili kabilesinde anayurtlarının okyanus ortasında, bir felaket sonucunda yok olan büyük bir ada olduğu inancı yaygındır. Ayrıca, kaybolan adanın gelecekte yeniden yeryüzüne çıkacağına inanılır. Aynı inanç, Afrika kıyılarında bulunan Berberilerin söylenceleri arasında da yer alır. Kızılderililer, bir çok bilimadamı tarafından bir göktaşının çarpması sonucu yok olduğuna inanılan Atlantis adasmdan kurtulanlar olabilir mi?..

Atlantis’i araştıranlar Platon’un verdiği bilgilerin ışığında kayıp adanın yüz ölçümünün 1.553.994 km2olduğunu hesapladılar.

Okyanus yatağında yapılan araştırmalar Azor Adaları’nın, Madeira ve Cape Verde Adaları ile St. Peter ve de St. Paul kayalıklarının Atlantis’in parçaları olduğunu göstermektedir. Özellikle, Azor Adaları’nın bağlı olduğu okyanus dibindeki Dolphın Sırtı’nda bulunan dağ ve vadi yapılarının su düzeyinin üstündeki etkenlerce oluşabileceği Atlantis adındaki bir ülkenin tarih sayfalarında boy gösterdiği iddialarını güçlendirir. Yapılan bilimsel çalışmalar Cizvitli peder Athanasius Kircher’in, 1665’te yayınlanan “Mundus Subterraneous” adlı kitabında Azor Adaları’nın Atlantis’in dağ dorukları olarak gösterdiği haritasını doğrulamaktadır. Bir zamanlar, Atlas Okyanusu’nda, Avrupa ve Amerika arasında atlama taşı gibi kullanılan bir kıtanın varlığı su götürmez bir gerçektir…

Brecht’in şiirindeki gibi kölelerin imdat isteyen sahiplerini kurtarıp kurtarmadıklarını bilemeyiz ama Menominee, Dakota, Zunu ve Mandan kabilelerinin açık tenli, kumral ve mavi gözlü insanlardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu kabileler arasında Atlantis kökenli olmaya en uygun -Mandan Kızılderilileridir. Atalarının “ışıkları hiç sönmeyen kentlerde” yaşadığına inanan Mandan Kızılderilileri arasında bir tufan söylencesi yaygın olmakla birlikte, ayinlerini bir tekne imgesi etrafında yapmaktaydılar. Günümüzde, soyu yok edilen Kızılderili kabilelerinden biri de Mandanlardır.

Aztek ve İnkalar, güneşin doğduğu ülkeden gelen beyaz tenli, uzun boylu ve sakallı insanlardan söz ederler. Topraklarını yüzyıllar önce ziyaret eden ve kendilerine güzellikler öğreten beyazların varlığına inanan yerli halkın, İspanyol sömürgecileri iyi niyetle karşılamalarının nedeni bu söylencedir. Sakallı, uzun boylu, beyaz tenli insanların Galyalı, Fenikeli, olmasının yanısıra Viking ve Etrüsk kökenli oldukları iddia edilirken, Büyük İskender’in yolunu şaşırmış denizcileri ve de R. Oğuz Türkkan sayesinde Türkler de bu kervana katılırlar. Bu arada, “Tanrıların Arabaları” adlı kitabın yazarı Erich Von Damken, tartışmaya uzaylıları katmayı da ihmal etmez!..

Kızılderililerin, Atlantis halkı ile bir bağlantısının olup olmadığı konusunda kesin bir yargıya varılamaz. Ancak, Atlas Okyanusu’nda, atlama taşı gibi kullanılan bir kara parçasının bir dönem var olduğu düşünülür ise Kızılderililer ile yeryüzündeki diğer kültürler arasında görülen benzerliklerin nedeni açıklanabilir. Aynı şekilde, Pasifik Okyanusu’nda “Mu” adı verilen bir kara kütlesinin de sulara gömüldüğü göz önüne alınırsa Amerika kıtasında, uzak doğu kültürüne ait bulgulara rastlanılmasının nedeni de anlaşılabilir.

Yeryüzünde, birbirlerinden habersiz olsalar da, kültürler arasında benzerliklerin görülmesi son derece doğaldır. Çünkü, her şeyden önce paylaşılan aynı doğadır!.. 10. yüzyılda yaşayan Ömer Hayyam’dan bir rubai okuyalım.

Şu testi de benim gibi biriydi; O da güzele vurgun, dertliydi. Kim bilir, belki boynundaki kulp da Bir sevgilinin bem beyaz eliydi

  1. yüzyıl şairlerinden Fuzuli de, şu dizelerinde aynı duyarlığı gösterir: “Ey dostlar! Sevgilinin elini öpme arzusuyla ölürsem, / toprağımdan testi yapın ve onunla sevgiliye su verin.”

Fuzuli’nin, Ömer Hayyam’dan etkilendiği düşünülebilir ama Meksika’da dilden dile gezinen, çok eski tarihli şu şiire ne demeli:

Ben ölünce, kadınım toprağımı al, Kupa yapıp üzerine şu yazıyı yaz: Susayınca dudağına götür beni,

Islanırsa dudağın şunu bilesin ki Erkeğindir sana öpücük veren,

Her üç şiirde de aynı imgenin kullanıldığını görüyoruz. Şairi bilinmeyen Meksika şiiri ile Hayyam ve Fuzuli’nin dizeleri arasında Atlas Okyanus’u yer almaktadır. Şiirlerdeki benzerlik, birbirlerini tanımasalar da, kültürler arasında ortak duyarlıkların, sanat yapıtlarının, inançların, kilim motiflerinin ve de yaşam biçimlerinin oluşabileceğinin açık kanıtıdır.

Soyguncu Şair

1834’te, Paris’teki Doğal Bilimler Akademisi’ne, yolculuklarını bir geminin ambarında “yük” olarak yapan dört Kızılderili hibe edilir. Bilim adamları Kızılderilileri saatlerce gözlemleyip notlar alırlar. Bunun dışında kalan zamanda ise Paris halkına para karşılığında gösterilirler. Ama, Kızılderililer akademiye fazla kazanç sağlamazlar. İki ay sonra üçü ölmüştür çünkü… Hayatta kalmayı başaran Tacuahe adlı savaşçı ise yeni doğan kız çocuğuyla kaçıp, kayıplara karışır. Tacuahe’nin yaşayıp yaşamadığı, ülkesine dönmeyi başarıp başaramadığı konusunda hiçbir haber alınamaz!

Bu olaydan otuzüç yıl sonra, Parisli M. L. Simonin, Amerika’ya gider, 13 Eylül 1867’de yola koyulan Fransızın seyahat notları ülkemizde “Hayat Tarih Mecmuası”nm Kasım 1967 sayısında yayınlanır. “100 Yıl Önceki Amerika” başlığıyla okura sunulan yazının ilk sayfalarında bir posta arabasına saldıran Kızılderililerin resmi yer alır. Resmin üst köşesinde ise şu yazılıdır: “Coloradolu Kızılderililer, bir posta arabasına saldırıyor.” Yazının kahramanı Mösyö Simonin de notlarına ayın en uğursuz günü yola

çıktığını yazarak başlar: “Eh, Yeni Dünya’ya, altın arayıcılarının memleketine, kafatası derisi yüzen Kızılderililerin ülkesine gitmeyi göze aldığıma göre, her türlü felaketi şimdiden kabullenmem gerekirdi.”

Simonin, beyaz adama altın arayıcısı, Kızılderiliye ise kafatası derisi yüzen vahşi rolünü biçtiği yolculuğuna “Saint Laurent” adlı gemiyle çıkar. 24 Eylül sabahı New York’a vardığında kentin bir gazete haberi ile çalkalandığını görür!.. Kızılderililerin saldırısına uğrayan bir telgraf işçisinin anlattıklarını okuyup defterinin bir köşesine not etmekte geç kalmaz: “Bir ara, alaca bir ata binmiş genç bir Kızılderilinin bana doğru geldiğini gördüm. Şöyle böyle on metre kalınca tüfeğini ateşleyip beni kolumdan vurdu, arkasından da tüfeğinin dipçiğini başıma indirerek yere yıktı. Bayılmışım. Birden, tarif edilmez bir acı ile kendime geldim. Baktım: Başımı koltuğunun altına sıkıştırmış elindeki sivri uçlu bıçağını boynuma sokup, kafa derimi saçlarımın altından kaldırmaya çalışıyordu.”

Okurlarına yüzyıl önceki Amerika’yı sunan “Hayat Tarih Mecmuası” yukarıdaki anlatımı bir resim ile süsler. Resmin içeriğinin ne olduğunu alt yazısından öğrenelim: “Ölmüş düşmanın kafatası derisini yüzen Siyu Kızılderılisi”… Tren ile Chicago’ya doğru yol alan Simonin’in saçları dökülmemiş olacak ki, aynı konuya saplanır kalır: “Trendekilerin büyük bir çoğunluğunu Batı’ya giden altın arayacıları teşkil ettiği için konuşulanların hemen hepsi Kızılderililer etrafında oluyordu. Nasıl posta arabasının yolunu keserler, nasıl sinsi sinsi arkadan yaklaşıp insanı gafil avlarlar, nasıl insanın kafatası derisini yüzerler!”

Fransız gezgin, Chicago’dan Omaha’ya bir posta arabasıyla gider. Arabada da, hep aynı şey konuşulur: Kızılderililer. Amerika’nın her yerinde posta arabalarının biçimleri ve renkleri aynıydı. Kırmızı renkli arabaların hepsi de, New-Hampshire’deki

h

Concord kasabasında yapılıyordu. İçinde oturmak için üç sıranın bulunduğu arabalar dokuz yolcu taşıyabiliyorlardı. Yaz sıcağında bir posta arabasıyla çölü geçmek dayanılacak gibi değildi. Hele bir de, sıranın ortasında oturmuş ve yanınızdaki yolcuların ikisi de şişmansa!..

Simonin, posta arabasıyla ilgili gözlemlerini şöyle sürdürür: “Kapıların arasından içeri dolan tozu da buna katarsanız, Batı yolculuğunun zor şartları ortaya çıkmış oluyor. Bununla beraber, yolcular arasında kadın varsa, arabada yer beğenme hakkı önce ona veriliyor. Tabii dolayısıyla kocasına da… Kenarda oturmak belki biraz daha rahat, ama bir Kızılderili hücumunda vurulmak işten bile değil.”

Oysa, posta arabalarına düzenlenen saldırılarda öncelik soyguncu beyaz adamdaydı. Kızılderililer ancak verdiği sözü tutmayan Büyük Baba’mn askerleri köylerini yakıp, kadınları ve çocukları öldürdüğü zaman kendilerine ayrılan topraklardan geçen posta arabalarına saldırıyorlardı. Yüzü maskeli haydutlar arasında “Black Bart” diye bilinen Charles E. Bolton’un apayrı bir yeri vardı. Black Bart, soyduğu posta arabalarına şiirler bırakmakla ünlenmişti. İşte, yolcuların paralarını, değerli eşyalarını yanma alıp uzaklaşırken bıraktığı şiirlerden biri:

Ekmek için uzun ve sıkı çalıştım Onur ve zenginlik için Ancak ayaklarımla çok yürüdüm Güzel saçlı, orospu çocuğu

Biz yeniden posta arabasında bıraktığımız Mösyö Simonin’e geri dönelim: Gezginimiz saçının bir tek teline zarar gelmeden atların değiştirildiği bir hana ulaşır. Bu arada, yazının yayınlandığı “Hayat Tarih Mecması”nm sayfalarındaki resimler de giderek

korkunçlasın İki tam sayfada yayınlanan bir resimde okların saplandığı iskelete dönüşmüş insan bedenlerini görürüz. Havada akbabalar uçuşmakta, savaş alanında askerler gezinmektedir… Ve bir yazı: “Bir süvari birliği, Kızılderililerin öldürdüğü askerlerin cesetleri başında.”

Sonunda Simonin Kızılderililerin saldırısıyla karşılaşır: “Tam atlar değişirken tiz bir çığlık, arkasından silah sesleri, hepimizi yerinden sıçrattı. Emekli albay tabancasına el attı, maliye bakanlığının vergi memuru beylik rövolverine uzandı, arabacı ise sadece küfretti. Meğer Kızılderili gibi çığlıklar atan, bizi korkutmak için muziplik yapan arabacının oğlundan başkası değilmiş.

Gözyaşı İzleri

Büyük Baba’nın daha göçe zorlanmayacakları sözünü verişinden sonra topraklarından tam beş kez sürüldüklerini anımsatan bir reis şunları söyler: “Bana kalırsa Kızılderililere tekerlek takın. Böylece istediğiniz zaman sürüp götürebilirsiniz onları.”

Kızılderililer tekerleği beyaz adamdan öğrenirler. Ama işin garip yanı, danslarında çember kullanıyorlardı. Meksika Vadisi’nde yerleşen kabilelerde ise çocukların tekerlekli oyuncakları vardı. At gibi güçlü bir çekici hayvanın olmayışından olsa gerek, Kızılderililer ulaşımda tekerleği önemsememişlerdir.

Altına pickup çekmiş bir Kızılderili aşık dağlara ve bufalolara.

Özkan Mert’in dizelerinde olduğu gibi İstanbul’da otomobil süren bir Kızılderili görülmese de, sayıları giderek artan bir jeep markasında Amerika yerlilerinden olan bir kabilenin adını okuruz: “Cherokee”

Kızılderililerin İroquois boyundan olan bu kabile, adını daha güneyde yaşayan Moskogee’lerin dilinden alır. Cherokee “mağara insanı” demektir. Cherokeelerin karşılaştığı ilk beyaz adam İspanyol seyyah Hernando de Soto’dur. 1540 yılındaki karşılaşmanın ardından iç kesimlerde yaşadıkları için Cherokee’lerin uzun bir süre beyaz adam ile fazla bir teması yoktur. Fransızlara karşı İngilizlerin yanında yer alan bu kabile, kolonilerin bağımsızlık savaşında bile kraldan yana olmuşlardır. Bundan yararlanmak isteyen kraliyet, Cherokeeleri kolonilerin üstüne saldırtır. Melezlerin önceden yapmış oldukları uyarılar doğabilecek olan büyük bir savaşı önler.

1820 yılına gelindiğinde Cherokeeler, ABD modeline uygun olarak bir hükümet kurarlar. Ancak, Georgia Eyaleti Kızılderililerin toprakları üstünde hak iddia ederek mahkemeye başvurur. Karar verecek olanlar da elbette ki beyaz yargıçlardır?… Ve sonunda Cherokeelerin toprakları ellerinden alınır. Ordu, katliamlar yaparak yerli halkı göçe zorlar. Clark VVissler “Kızılderililerin Tarihi” adlı kitabında konuyla ilgili şu açıklamayı yapar: “Olayların insanlık dışı ve vahşi yanlarını buraya almıyor ve okurların duygularına dokunmuyoruz; ancak her sadık Amerikalı, yüksek bir ulusal değerler seviyesini koruma azmini güçlendirmek için bu kayıtları okumalı.”

Katliamın boyutları sayfalara sığmayacak kadar korkunçtur. Cumhurbaşkanı Andrevv Jackson’un zulmünden kurtulmayı başaran Cherokeelerin büyük bir kısmı daha batıda bulunan “Kızılderililer Ülkesi”ne yerleşirler.

Beyaz adamın açlığa mahkûm ettiği birçok kabile gibi Cherokeeler de topraklarının bir bölümünü para karşılığında satmak zorunluğunda bırakılırlar. Chiokasavv, Choctavv, Creek ve Seminol kabileleriyle birlikte oluşturdukları özgür toprakların son karışı da 1907 yılında Oklahoma Eyaleti’ne tapu edilir!..

İngilizler tarafından George Guess diye bilinen, annesi Chrokee babası ise beyaz olan ve Hıristiyanlığı kabul etmeyen “Sequoya” adlı bir melez, 1821’de Latin harflerinden yararlanarak 86 işaretli bir hece yazısı oluşturur.

Okur yazar bir ulusun haklarını daha iyi savunabileceğine inanan Sequoya, beyaz adam ile kavgalarına silahların en güçlüsünü de katar böylelikle: Yazı L

1760 yılında doğan Sequoya, bir Kızılderili olarak büyür ve bir kaza yüzünden topal kalır. Adına, kâğıt üstünde ilk kez 1816 yılında yapılan anlaşmalar ve belgelerde rastlarız. 1827’de harfleri Boston’da kalıba döken Sequoya “Cherokee Phenix” adında ilk Kızılderili gazetesini yayınlar.

Gazetede iki dil, Cherekeece ve İngilizce kullanılır. Batı Cherokeelerine yazıyı tanıtmak amacıyla yola koyulan Sequoya Mississipi’yi geçer. Bu toprakları çok sever ve yerleşmeye karar verir. Tüm Kızılderililer tarafından kullanılan bir alfabenin özlemini kuran Sequoya’nm düşünceleri gerçekleşemez ve 83 yaşında olmasına rağmen Meksika’ya yaptığı bir yolculuk sırasında ölür. Kendisi gibi Cherokee melezi olan Willam Eubanks ve Misyoner Moror’ın geliştirmeye çalıştıkları alfabe sistemleri de zaman içerisinde tutunamazlar.

Cherokeeler, 1838-39 yılları arasındaki göçlerine “gözyaşı izleri” adını verirler. Batı’ya gitmeye zorlandıklarında küçük bir grup bunu kabul etmeyip Carolina’da bulunan Dumanlı Dağlar’a saklanır. Bir dağ aracı olan Jeep’e “Cherokee” adının veriliş nedeni işte budur!..

Plastik Kızılderili

Yolu Amerika’ya düşen yazarlardan biri de Yalçın Pekşen’dir. Kızılderililerin anavatanı sayılan Arizona eyaletinin Phoenix kenti sokaklarında gezinen yazar gözlemlerini şöyle aktarıyor: “Ve tabii gözlerimiz her yanda Kızılderilileri arıyor. Çünkü çevredeki her şey insana Kızılderilileri anımsatıyor. Tanrı heykelleri, tablolar, halılar, duvar motifleri, mimari stiller, çeşitli ev ve anı eşyaları hep Kızılderili tarzında yapılmış. Ortalıkta görülmeyen tek şey gerçek bir Kızılderili.”

Ülkenin en büyük eyaletlerinden biri olan Arizona’da yaşayan Kızılderililerin sayısının 6000’i bulmadığını belirten Yalçın Pekşen, kovboy filimlerinde beyazların makyaj hileleriyle Kızılderili rolüne çıkartıldığını “Nevşehir’den Nevvyork’a” adlı kitabında yazdıktan sonra karşılaştığı bir Kızılderiliyi anlatmayı da unutmaz: “Fakat ABD’de her şey düşünülmüş. Bir Kızılderili ile anı fotoğrafı çektirmek isteyen turistler için bazı dükkanların kapılarının önüne plastikten yapılmış Kızılderili mumyaları oturtulmuş. İsteyen yanına oturup fotoğraf çektirebiliyor.”

Beyaz adam, topraklarını almak için saldırdığı Kızılderili kabilelerinin adlarını pek çok şeyin üstüne yazar. Savaşlarla katledilen Kızılderili kabilelerin adlarını en çok da, militarist araçlarda görürüz. Ters takla atabilecek seviyede manevra kabiliyeti olan savaş helikopterine “AH-64 Apache” adı verilir. 21. yüzyılın savaş helikopteri olarak tanılan “Comanche”nin yanısıra bir diğerinin adı da “UH-60 Black Hawk”dır. Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan Amerikalı pilotların kullandıkları uçakların kuyruk kısmında bir Sioux savaşçısının portresi yer alırdı. Bu amblem günümüzde de, Fransız Hava Kuvvetleri’ne bağlı “Mirage 2000 N” nükleer saldırı uçağında görülmektedir.

Topraklarını satıp beyaz adamın kölesi olmak yerine özgürlükleri uğruna savaşan Kızılderili kabilelerin çoğu yok edilmiştir. Kızılderililerin bu özelliklerinden dolayı savaş araçlarında kullanılmaları beyaz adamın ikiyüzlülüğünden başka bir şey değildir. “Halkın toprağı satılamaz” diyerek isyan eden Çılgın At’m adını içinde striptiz yapılan gece kulüplerinin tabelasında okuruz: “Crazy Horse”… Spagetti VVestern denilen kovboy filmlerinin yaratıcısı olan İtalyanların Covanni marka bisikletlerinin çocuk boylarına “Apaçi” denilir. Apaçi aynı zamanda müzisyen Ravel’in arkadaşlarıyla kurduğu gurubun da adıdır.

Şarlo’nun yurttaşı olmayı reddettiği ABD’de yayımlanan Time Dergisi, bir sayısında, gelecekte söz sahibi olacak 100 insan arasında Yeni Demokrasi Hareketi’nin öncüsü Cem Boyner’i de göstermiştir. Önümüzdeki yüzyıl nasıl bir renk alacak? Bu sorunun yanıtını Cem Boyner’e yüz veren Time Dergisi’nin sahibi Henry Luce’dan alalım: “20. yüzyıl Amerikan yüzyılı haline dönşecek ve bu yüzyılda Amerika dünya üzerinde her istediğini yapabilecek.”

ABD başkanlarından George Bush da, seçim öncesi yaptığı bir konuşmada gelecekteki hedefi gösterir: “Bu yüzyıla Amerikan

yüzyılı adı verildi. Çünkü bu yüzyılda bizler dünya üzerinde iyiliğin egemen gücü haline geldik. Şu sırada yeni bir yüzyıla girmek üzereyiz. Peki, yeni yüzyıl hangi ülkenin adını taşıyacak? Ben derim ki, o da yeni bir Amerikan yüz yılı olacak.” Amerika tarafından gelecekte söz sahibi önder olarak tanıtılan Cem Boyner, ODTÜ’de öğrenciler ile yüzyüze yaptığı bir söyleşide üniversitelerin içinde bulundukları sorunlardan “arazilerini satarak” kurtulabileceklerini söyler!..

Cem Boyner’in önerisi Kızılderililere beyaz adam tarafından yüz yıl önce sunulmuştu! YDH liderine öğrenciler “Sermaye Defol”, “Tüccar değil, bilimadamı istiyoruz”, “Ticarethane değil, üniversite” sloganlarıyla karşılık verir. Biz de, Boyner’e yanıt olarak, 1854 yılında topraklarını satın almak isteyen beyaz adama Kızılderili reis Seattle’ın yazmış olduğu mektuptan bir bölüm okuyalım: “Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir.”

Ağaçların Gölgesinde

Florida eyaletinde bulunan Fortlaudardela kenti ile Muğla birbirlerini”kardeş /cenf’ilan ederler. 1995 yılında, Muğla’dan Amerika’ya belediye işçileri tarafından yapılan”Muğla Evi” gönderilir. İki kent arasında”Yerelden evrensele, evrenselden yerele kültür alışverişi” anlayışı içinde gelişen ilişkiler sonucunda Fortlaudardelalılar Muğla’ya”Seminol Kabilesi Evi” göndermeye karar verirler. Kızılderili çadırı Amerika’nın geçmişinin simgesi olarak armağan ediliyor. Çadırın yanında, bugünün simgesi olarak da astronot giysileri içinde bir maket gönderiliyor.

Amerika’dan gelecek olan bir Kızılderili çadırının karşılığı”Muğla Ew'”olamaz. Bu alışverişin eşit şartlarda olabilmesi için bir an önce içinde yaşayanların göçe zorlandıktan sonra yakılan”Olağanüstü Hal” bölgesindeki evlerden birini göndermeliyiz. Kızılderililere”Amerika Kürdü” denilmesi başka türlü nasıl açıklanabilir?

Kızılderili kadın yeni doğan bebeğin ağzını eliyle kapatır. Nefes alması için elini çekince bebeğin ağlamasına olanak vermeden tekrarlar aynı hareketi. Ağlamamak, gözlerini dünyaya açan bir

Kızılderilinin aldığı ilk derstir. Beyaz adamdan kaçarken ya da bir av hayvanının izini sürerken, kucaktaki bebeğin ağlaması her şeyin sonudur. Dersini iyi alamayan bir bebeğin çıkaracağı ses, kurşun yağmuru ya da açlıktan ölmek demektir.

Gila Irmağı, Arizona’nın sarp kayalıkları arasından doğar. Suyun yeryüzüne çıktığı kaynağın yanıbaşındaki ağacın gölgesinde doğan bebeğe “Geronimo” adını koyarlar. Yaşlı bir Kızılderili, bebeği ağaca göstererek “Onunbüyümesini sağ/a”diye bağırır:”Senin birçok kereler meyve verdiğini görsün.”

Apacheler buffalo ve geyik derilerine karşılık yiyecek almak üzere silahsız olarak Kaskiyeh çarşısındaki pazara giderler. Bunun fırsat bilen Meksikalı askerler Apache köyüne saldırarak atlarına el koyarlar. Baskında ölenler arasında Geronimo’nun annesi, karısı ve üç çocuğu da vardır. Kabilesiyle birlikte Kuzey’e doğru yaptığı uzun yürüyüş sırasında hiç konuşmayan Geronimo, topraklarına vardığında kendisinin ve annesinin hayvan derilerinden yapılan evlerini yakar. Ateşe, çocuklarının oyuncaklarını da attıktan sonra suskunluğunu bir savaş şarkısı söyleyerek bozar.

ABD hükümeti ile Meksika hükümeti arasında bir anlaşma yapılır. Bu anlaşmaya göre Apacheler’i takip eden her iki devletin askerleri birbirlerinden izin almaksızın sınırı geçebileceklerdir. Askerlikte sınır “namus” demektir. Ama, bir Kızılderili öldürecekseniz namusun çiğnenmesinin bir önemi yoktur. Özgürlükleri için savaşmak zorunda kalan Kızılderililerin iki ülke arasında yapılan anlaşmadan başka, bir düşmanı daha vardır: Beyaz adamın gazeteleri…

Gazetelerde çıkan haberler gerçekdışı olup, yakılan köylerden, göçe zorlanan, öldürülen, işkence yapılan Kızılderililerden söz etmiyor, askerlerin kahramanlıklarını anlatıyordu. Yalanlar öylesine sarmıştı ki ortalığı, bölgede görevli olan General George Crook sonunda dayanamayıp tepki göstermek zorunda kalmıştı:

‘Sınırda çıkan gazeteler Kızılderililer üstüne abartılmış ve hayali haberler yayıyor, kaliteli, tirajı yüksek gazeteler de bunları ülkenin her yerinde tekrar basıyorlar. Ama sorunun öteki yanına hemen hiç değinilmiyor, böylece halkın çoğu da bu konuda yanlış fikirlere kapılıyor. Bir olay patlak verdiğinde, kamuoyu Kızılderililere cephe alıyor, onların yalnızca suçlarına ve kötülüklerine inanıyor. Bu arada adaletsizlikleriyle Kızılderilileri bu yola sürükleyen kimseler de cezasız kalıyor, suçlamalarda en büyük yaygarayı onlar koparıyor. Bu gerçeği kimse Kızılderililerden daha iyi bilemez. Bundan dolayı, kendilerine yalnızca ceza, beyazlara da sınırsız yağma hakkı veren bir hükümeti, adaletsiz bir hükümet saymakta haklıdırlar.”

Kızılderililerin “Kurt” adını taktıkları General Crook ile Geronimo arasında yapılan barış anlaşması bir yılını doldurduğunda bölgede ne bir şiddet ne de yağma olayı görülür. Generalin, yalancılıkla suçladığı gazeteler barış ortamını bozmak için ordunun Geronimo’ya teslim olduğunu yazıyor ve Geronimo’yu da şeytanın ta kendisi olarak tanıtıyorlardı. Sonunda gazetelerin istediği olur; General Crook, Geronimo’nun kaçmasına göz yummak ve yetkisi olmadığı halde Kızılderililerin teslim olma koşullarını kabul etmek suçlarından görevden alınır ve yerine yükselme hırsıyla dolu olan Tuğgeneral Nelson Miles atanır.

12 Nisan 1886’da, komutayı devralan General Miles, beş bin askerini Geronimo’nun üstüne gönderir. Askerlere, beş yüz kişilik Kızılderili iz sürücü birliği ile bin kişiden oluşan milis kuvvet katılır. Geronoimo’nun yanında ise yalnızca yirmi dört savaşçı bulunuyordu.

Geronimo teslim olunca, VVashington’daki Büyük Baba, gazete haberlerine inanarak asılmasını ister. Grover Cleveland’ı bu kararından Geronimo’yu yakından tanıyanlar vazgeçirirler. Apacheler’in son reisi yaşantısı boyunca gördüklerine bir anlam veremez: “Ailemle birlikte barış içinde yaşıyordum. Yiyeceğim boldu, iyi uyuyordum, hayatımdan memnundum. Bu kötü hikâyeler nereden çıktı bilmem. Orada halkım ve ben ne kadar iyiydik. Kötü bir şey de yapmamıştım. Ne at öldürmüştüm, ne de insan; ne Amerikalı, ne Kızılderili. Bizden sorumlu kişilere ne oldu, anlayamıyorum? Her şeyi açıkça bildikleri nalde diyorlar ki, ben kötü biriymişim. Hatta oradakilerin en kötüsüymüşüm. Ben ne yaptım ki? Ağaçların gölgesinde ailemle birlikte yaşayıp gidiyordum. General Crook’un sözünden hiç çıkmadım. Hep uydum öğütlerine. Beni tutuklamanız için kim emir verdi, söyleyin! Orada, ailemin yanıbaşında barış içinde yaşayabilmek için aydınlığa ve karanlığa, Tanrı’ya ve güneşe dua ettim. Hakkımda kötü konuşmalarına sebep ne, bilmiyorum! Sık sık gazetelerde asılacağımdan söz eden haberler çıkıyormuş. Bunlardan bıktım artık.”

Saint Louis Fuarı’na gelenler ağzından alev çıkaran, karnına bıçak saplayan ya da dans eden göstericilere değil, Arizona Apacheleri’nin son reisi olan Geronimo’yu görmeye koşuyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin savaş tutsağı olan Geronimo, kahkaha sesleri arasında fotoğraf çektirmek isteyenlere poz vermek zorunda bırakılıyor, elinden geldiğince hatıra olarak adını yazmaya zorlanıyor.

1909 yılında ölen Geronimo’nun kemiklerinin mezardan çıkarılıp dağlara götürüldüğü efsanesi günümüzde de, dilden dile dolaşmaktadır.

Taşlar Eriyinceye Dek!..

Amerika’nın Rio Grande de Norte nehri kıyısındaki topraklarını beyaz adamın işgaline karşı direnirken katledilen Apacheler ile Karabük’ün Mehterler Köyü’nde doğan Hüseyin Avni Cinozoğlu arasında bir akrabalık var mıdır?..

Elbette vardır. Çünkü, Cinozoğlu, Amerika kıtasındaki işgalcilerin Kızılderilileri yok saymaları gibi şiirimizde görmemezlikten gelinen bir şairdir… Ve belki de, bu yüzden 1993’te çıkan “İstanbul’da Son Sedefkâr” adlı şiir kitabına “Apaçiler” adlı şiirini de almıştır:

Apaçiler geceyi sever geceyi sever apaçiler içinde bir albatros şiir uyumludur söylencelere apaçiler gece ölür

tamtamlar çalar üç bulut yükselir iyi şiir tedavülden kaldırılır şarkı sözleriyle avunur bir şehir

apaçiler gece ölmemelidir

günbatımı bir ejderha yutar gökyüzünün altın arabasını samanyolundan bir yıldız yansır bir apacının tacına

akıp giden zamanın kadrini en iyi apaçiler bilir bir apaçi kovboy ölür düelloda Puşkin ölür

Güleryüzlü ve misafirsever insanlar olarak tanımlanan Apacheler’in yalnızca göktanrısına inandıkları sade bir dinleri vardır. Göktanrısmın yarattığı dünya ile bir ilgisi olmadığına inandıklarından ibadeti borç saymazlar. Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun Apacheler’i anlattığı şiirinde 1837’de katıldığı bir düelloda ağır yaralanan ve çok geçmeden son nefesini veren Rus şair Puşkin’i de anması, şairlerin, ezilenlerin yanında yer alan büyük bir aile olduklarının kanıtıdır.

Cinozoğlu, 1994’te “İstanbul Unutkan Yosma” adlı onuncu şiir kitabını yayınlar. Bu kitapta da, bir öncekinde olduğu gibi “Apaçiler” adını taşıyan bir şiir vardır:

Abraham Lincoln’ü severdi Rüzgârınoğlu geceyi delerdi çığlık çığlığa mermiler altın saçlı kovboylar mermerdendi kaleleri Nevada Rangerleri’nin talancı yağmacı soluk yüzlüler ateş suyuydu Manituya rüşveti beyaz adamın

Cinozoğlu’nun, şiirin akışı içinde okuduğumuz “sevmezdi senyörler / Rüzgârmoğlu kadar / barış çubuğunu tüttürmeyi” dizelerini doğrulamak için bir Apache reisi olan Delshay’a kulak verelim: “Artık dağdan dağa kaçmak istemiyorum; büyük bir antlaşma yapmak istiyorum. Taşlar eriyinceye dek tutacağım sözümü.”

Victorio ve Geronimo gibi mavi ceketlilere karşı özgürlük savaşı verenlerden biri de Apacheler’in reisi Mangas’dır. Yetmişi aşkın yaşına rağmen genç Kızılderilileri kıskandıracak ustalıkta ata binen, ok atan Mangas Colorado ya da “Kırmızı Yen” 1863 yılının Ocak ayında akan kanın durması için beyaz adamla barış görüşmesi yapmaya razı olur. Askerlerin kampına doğru yola koyulan Mangas’ı savaşçıları yalnız göndermeyi kabul etmediğinden yanına on beş yoldaş seçer!…

Apacheler kampın yakınına yaklaştıklarında beyaz adamın bir sözcüsü Mangas’ı almak üzere yanlarına gelir… Ama, savaşçılar kampın direğine barışı simgeleyen beyaz bayrak çekilmeden reislerini göndermeyeceklerini söyleyince istekleri yerine getirilir. On beş gerilla uzaklaşır uzaklaşmaz çalıların arkasına gizlenen askerler Mangas’ı esir alırlar!

McLean Kalesi’ne getirilen Apache reisinin General West ile karşılaşmasını madenci Daniel Conner şöyle anlatır: “General, Mangas’ın mahpus beklediği yere yürüdü; çevresindekilerin arasında görkemli bir heykel gibi duran ihtiyar reisin karşısında cüce gibi kalmıştı.”

O gece nöbetçi olan Daniel Conner’in tanık olduğu olaylar çok daha fazladır!…’

Askerlerin Mangas’a bir şeyler yaptığını gören Conner, karanlık bir köşeden olanları izlediğinde insanlığından utanır. Askerler ateşte kızdırdıkları süngülerini ihtiyar reisin ayaklarına ve bacaklarına sürtüyorlardı… Mangas, kendisinin oyun oynanacak bir çocuk olmadığını söylediğinde askerler, tüfeklerindeki bütün mermileri bedenine boşaltırlar.

General VVest’in “Onu sabaha ölü istiyorum” emri yerine getirilmiştir!.. Tek suçu barış toplantısına katılmak olan Apache reisinin cansız bedenine tabancalarındaki mermileri de boşaltır askerler… Bir asker Mangas’ın kafa dersini yüzerken bir başkası frenoloji uzmanına satmak üzere başını keser ve kaynayan suda haşlar!..

Savaşın başından beri barışı kucaklamak isteyen Kırmızı Yen’in başsız gövdesi bir hendeğe atılıp, resmi rapor düzenlenir: “Kaçmaya çalışırken vuruldu”…

Hüseyin Avni Cinozoğlu, Apache reisi Mangas’ın öyküsünü okumuş muydu, bilmiyorum?.. Ama, 1995’te yayınlanan “Albatroslar Yüksekten Uçar” adlı kitabındaki “Yalnız Apaçi” şiiri bana ihtiyar reisi anımsatır:

senApaçilerin son çocuğu gurbettir artık senin yurdun biraz hüzünlü de olsa özgür hayatın tarihe nakışlandı sanın

için direnen Oturan Boğa ve Çılgın At’ın önderliğindeki Kızılderililere karşı başlatılacak harekatı yönlendirmek üzere görevlendirilmesiyle katliam defterinde yeni bir sayfa açılır. Harekat sırasında Kızılderililerin köyleri yakılır, halk göçe zorlanır ve atlarına ordu tarafından el konulur!..

17 Haziran 1876’da, Çılgın At, askerlere karşı büyük bir zafer kazanır. Kızılderililer atlarından hiç inmiyor, sayıca kendilerinden fazla olan askerleri küçük gruplar halinde geri çekilme numarasıyla peşlerine takıyor ve aniden geri dönerek saldırıyorlardı. Beyazların “Rosebud Savaşı” dediği direnişin Kızılderililerdeki adı “Kızın Kardeşini Kurtardığı Savaş”dır. Bunun nedeni, çarpışma sırasında atı vurulan Cheyenneler’in lideri Ansızın Beliren Reis’in kızkardeşi tarafından atının terkisine alınması suretiyle kurtulmasıdır.

Çılgın At, Büyük Baba’yla görüşmek üzere VVashington’a giden reislerin geriye şişmanlamış ve gevşemiş olarak döndüklerini söyleyerek tüm davetleri geri çevirir. Rezervasyonlardaki Kızılderilileri direnişi sürdüren Nez Perceler’e karşı başlatılacak askeri harekata katılmamaları konusunda uyardıysa da, bir çok Sioux savaşçısı mavi ceketli ünüformayı giymeyi kabul ederler. Çılgın At, özelleştirmeye (!) karşı direnmeyen adamlarının onurlarını da satmış olmalarına çok üzülür ve kendisine sadık yoldaşlarını toplayarak yeni bir direnişi örgütlemeye koyulur… Ama, askerler Çılgın At’ı eski dostu Başı Bulutlara Eren’in yanında tutuklarlar. Robinson Kalesi’ne getirildiğinde kendisini beyaz adamın satın aldığı bir Kızılderili karşılar. Rezervasyon polisi kılığı ndaki Kızılderili, iki yıl önce Robinson Kalesi’ndeki Kara Tepeler’in satılmasıyla ilgili toplantıda Çılgın At11 n elçiliğini yapan Küçük Dev Adam’dan başkası değildir!..

Kaçmak isteyen Çılgın At’ı üstüne atlayan Küçük Dev Adam engeller. Koşarak gelen bir asker Küçük Dev Adam’m tuttuğu Çilgın At’m karnına saplar süngüsünü… Çıkarıp bir daha saplan bir daha, bir daha!..

5 Eylül 1877 günü öldürülen Çılgın At, otuz beş yaşındaydı. Askerler ölüsünü annesi ve babasına teslim ederler. İhtiyar kar ıkoca Çılgın At’m cansız bedenini atların çektiği bir kızağa koyarak kaleden uzaklaşırlar… “Atın Türküsü” adlı bir Kızılderili şiiri sanki Çılgın At’ın onurlu yaşantısını anlatır:

Kara ilmikli kementle yakaladınız beni

Ne kötülükler ettiniz

Yere yıkıp bağladınız bile

Bu da yetmiyormuş gibi, kuyruğuma düğüm attınız

İşte bunu bağışlayamam!..

Sürgün Kızılderililer 1877 yılının sonbaharında askerlerin eşliğinde Kuzeydoğu’daki çorak arazilere gönderilir. Göç sırasında bir grup Kızılderili, direnişi sürdüren Oturan Boğa’ya katılmak üzere kaçarlar. Aralarında Çılgın At’m yaşlı annesi ve babası da vardır!..

Opi Wakwala deresinin yakınlarında yaşlı karıkoca bir ara kaybolur gözden. Geriye döndüklerinde oğulları Azgın At’m yanlarında taşıdıkları kemikleri ve yüreğini çoktan gömmüşlerdi…

Yalnızca kendilerinin bildikleri bir yere!

Atın İntikamı…

Kitabın kapağında, aralarında bir kadının da bulunduğu beyazlara Kızılderililer saldırıyordu. Kızılderililer, elinde balta ve bıçak tutarken tüfekli kadının yüzü son derece masum çizilmişti. Tahmin edeceğiniz gibi hemencecik aldım; J. Fenimore Cooper’in “Geyik Avcısı” adlı kitabını. Öykü şöyle başlıyor: “Bu öyküdeki olaylar, bir İngiliz’in Amerika’da bir ırmak kıyısına yerleştiği 1740 ile 1745 yılları arasında geçmiştir. Ülkenin bu kıyıdan başka yerleri, balta girmemiş ormanları ve Kızılderili denen vahşi yerliler ile doluydu.”

İşte, sıradan bir “vahşi” Kızılderili öyküsü daha başlıyordu. Kitabın sayfalarında çizgi romanlardan ve beyaz perdeden aılşık olduğumuz saldırı sahneleri anlatılıyordu. Tezer Özlü adına hazırlanan Beyoğlu’ndaki sergiyi görmeye gidiyordum. Kadıköy İskelesi’nden bindiğim vapur Kız Kulesi açıklarına gelene kadar okuyabildim kitabı. Denizin ortasındaki Kız Kulesi bir Kızılderilinin başındaki beyaz tüy gibi ne de güzel duruyor!

Karaköy Meydam’ndaki Marlboro kovboyunu gördüm yine. Sevmem kovboyları. Onlara özenenleri, taklit edenleri ise hiç sevmem. İsmail Uyaroğlu’nun şiirindeki “zamane gençleri” gün geçtikçe artıyor:

Öylesine öykünüyorlar ki Batıya zamane gençleri Velet değil VVelet her biri

Kovboyları sevmem dedim, ama onların arasında da iyi insanlar olduğunu bilmiyor, değilim. Örneğin Red KitL Kimsecikler ölmez serüvenlerinde. O, evinden uzak ve yalnız bir kovboydur. Silahlar ateşlenir ama vurulan yoktur. Serüvenlerinde değil ama Ahmet Erhan’ın Red Kit’in adının geçtiği “VVestern” şiirinde vurulan biri vardır:

Renkli taşlarım senin olsun Midye kabuğu koleksiyonum Ben öldüm

Tam şuramdan vuruldum Kan kokan bir ikindi ayazında Red Kit yalnızlığında Çoğul bir Dalton’dum

Red Kit yalnızdır, ama Daltonlar dört kardeştir. Ahmet Erhan, bir çizgi romandan yalnızlık imgesi üretebilecek kadar usta bir şairdir. Şairlerimizi en çok etkileyen kovboy Red Kit’tir desek, yanılmış olmayız. Nihat Ziyalan da “Red Kit” adlı şiirinde haritasız kovboyun gün bitiminde çocukların ellerinde konakladığını anlatır:

Azgın kurşunlar delemez bedenimi

Sürüylen insan umarken mutluluğu Ölünmez der yüreklenirim Yoramaz atımı yolların en yoranı Koşturur aşkım beni dıgıdık dıgıdık

Red Kit, Marlboro reklamındaki kovboylar gibi sigara içmez. Bir zamanlar içiyordu, ama maço kovboylara benzememek için bırakır. Üstelik alkol de almaz; sütü tercih eder!.. Red Kit’in ağzından sigarayı alan çizerler yerine bir ot ya da çiçek kondururlar. Ercüment Uçan’nın dizelerinde Red Kit’in bu özelliğine rastlarız:

Ne güzel Red Kit başında kovboy şapkası Atının üstünde ağzında çiçek

Uçan’nın şiirinin adında Red Kit bir özelliğini daha okuruz: “Red Kit Ağız Mızıkasıyla Şiir Yapıyor”… Türk sinemasında “Atını Seven Kovboy” olarak tanırız Red Kit’i. Ama, bu “sevmek” işi porno filmlerin yaygın olduğu dönemde izleyiciler tarafından biraz daha ileri getirilir! Can Yücel ile Kuzguncuk’taki kahvede bir sohbetimiz sırasında bir dergi çıkarmaya karar vermiştik. Derginin adını çoktan koymuştu Can Yücel: “Atın İntikamı”…

Red Kit’in son karesi bence bir şiirdir. Bir şiirimin son dizeleri olmalıydı son karedeki görüntü. “Çekmece” adlı şiirimeymiş kısmet:

Sonkaresi gibi Red Kit’in

batan güneşe doğru

sürerken atımı

gitme kal, demeni bekliyorum

ama yalnızca

rüzgâr çekiştiriyor atkımı

Sermet Çifter Kütüphanesi’nde açılan Tezer Özlü sergisinden çok etkilendim. Yazarın daktilosu, şapkası, gözlüğü, lise karnesi, elyazısı mektupları ile yalnızca bir cam vardı aramızda. Kırılacak bir cam!.. 1982 yılında, Cesare Pavese’in arkadaşı Nuto’yu bulmuş Tezer Özlü… Ve, bir fotoğraf çektirmiş Torino’da. O fotoğraf da yer alıyordu sergide. Siyah üstüne beyaz puanlı bir elbise giymiş Tezer Özlü… Ve elbise, fotoğrafla birlikte yan yana duruyordu camekânın içinde. Eğildim, etiketindeki kentin adını okudum:

“NevvYork”…

Irk Dediğin Neymiş!?..

5-10 tane mısır al mısır

Her birinin ötesini berisini ısır

Hiçbirini sonuna kadar yeme

Sonra bu mısırları milyon defa büyüt

Tut karanlığın içine at

Her birini içinden güzelce aydınlat

Al sana New York gecesi

Gecenin karanlığındaki gökdelen ışıklarını mısıra benzetebilmek için hem iyi bir şair hem de iyi bir ressam olmanız gerekir. Şiir kazanında kaynayan mısırlara kepçesini ustaca daldıran kim olabilir?.. Bu sorunun yanıtını almak üzere 1947 yılının Bursa Cezaevi’ne gidelim… Hayır, yanıldınız! New York gecesini “al sana” diye önümüze koyan şair, koğuşun bir köşesinde resim yapan Nâzım Hikmet değildir. Ama, kim olduğunu öğrenmek için Nâzım’ın, elindeki şiir kitabının kapak resmine bakarak yazdığı dizeleri okuyabiliriz:

Nâzım der ki: Gelir Eyyub’un oğlu Bedri, boynu uzun, boynu eğri, yeşille, kırmızıyla, sırma sırma çiziyle, bir acayip yazıyla…

1823’te “Gaz Işığı” şirketinin kurulmasıyla bir evin ilk kez aydınlatıldığı New York’u mısır gibi ısıran Bedri Rahmi Eyuboğlu’dur. Doğayı, yeşili midesine indirerek tüketen gökdelenler İstanbul’un da başına püsküllü bela kesilmeye başladılar. Üsküdar iskelesinde bir gece tanık olduğum konuşmada bir genç kız arkadaşına karşı kıyıdaki gökdelenlerin ışıklarını gösterip “Ne güzel” deyince aldığı “Evet” karşılığının ardından şu sözleri yuvarlamıştı: “New York gibi!..”

İstanbul ile New York arasında kurulan bu benzerlik ürkütücüdür. Oysa, şiirimizde iki kent arasında kurulan çok güzel bir köprü vardır. Tevif Akdağ’ın “İnsan Dediğin” şiirinin ilk kıtasında “kıtalararası” bir yolculuk yapıyoruz:

Neymiş ırk dediğin senin kardeşim

Neymiş beş kıtada birbirine vurdurulan

Düşün şöyle

Kadıköy’de bir kahvede

Şiir soluyan ipek yürekli bir şairle

New York’da 7. Caddede

Bir değil mi renginden kovuşturulan

Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun aydınlatılmış mısıra benzettiği gökdelenler New York’a yapılmadan yıllar önce Siouxların rahibi bir

gece rüyasında kendi insanlarını etrafında garip yaratıkların çok büyük bir örümcek ağı ördüklerini görür… Ve, uyanır uyanmaz etrafına topladığı kabilesine şöyle seslenir: “Bunlar olduğunda, kare şeklinde boz bozalak evlerde yaşayacaksınız, kısır ve kıraç bir toprakta. Ve kare şeklindeki boz evlerin dışında açlıktan kırılacaksınız.”

Kare şeklindeki evler üst üste gelip gökdelenleri oluşturdukça toprak kısır ve kıraç bir duruma gelir. Gökdelenlerin çevresi elbette yeşil, bakımlı ve çiçeklerle süslüdür… Peki ya, Afrika!.. İnsanların açlıktan kırıldığı, uzun yıllar Amerika’ya köle gönderen sömürülen o garip kıta!

New York’u gören şairlerimizden biri de Necati Cumalı’dır. Cumalı, izlenimlerini anlattığı dizelerinde habersiz olarak Kızılderili rahibin rüyasını paylaşır:

Bir güzdür New York Beton ağaçlar korusu Yastığımın altında Yapraklar uğulduyor

Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun şiiriyle dalmıştık bir New York gecesine… Yastığının altındaki yaprakların uğultusunu dinleyerek uykuya dalan Necati Cumalı’nın yanından şiirin parmak uçlarına basarak geçelim ve Nâzım Hikmetle geri dönelim İstanbul’a:

Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer kışın, sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar ve bir kaç mangalın küllerinde uyanır uykudan büyük İstanbul’um.

Yazımızın başında New York gecesi, sonunda ise uykudan uyanan İstanbul var.

Yaşamda da böyle değil midir; New York geceyi karşılarken, İstanbul’da sabah olmaktadır!?..

Özgürlüğe Atılan Kazık

New York limanına 1766 yılının 7 Ocak günü yanaşan İngiliz gemisini karşılamak üzere kıyıda toplanan insanların yüzlerinde öfke okunuyordu. Gemi, İngilizlerin, Fransızlar ve Kızılderililere yaptığı savaşların borçlarını halkın sırtına yüklemek üzere çıkarılan vergilerin damga pullarını taşıyordu. Kıyıda toplananlar gemiye el koyarak yükünü yakarlar. Vergi kanununa karşı gösterilen direnme karşısında İngiltere geri adım atar ve kanun kaldırılır. New Yorklular sevinç içinde 18 Mart 1766’da bir “Hürriyet Direği” dikerek başarılarını kutlarlar… Ama, İngiliz askerleri 10 Ağustos günü direği keserler!.. Sömürüye karşı olan halk ertesi gün direği yeniden diker. Bunun üzerine askerler, sivil halkı süngüden geçirir ve Amerika devriminin ilk kanı New York sokaklarında dökülmüş olur.

Bütün bu olayları tepeden izleyen bir Kızılderili ise “Hürriyet Direği”ni görünce “Beyaz adam özgürlüğümüze kazık çakıyor” diye geçirir içinden!..

Amerika’nın bağımsızlığını ilan etmesinin yüzüncü yıl kutlamaları için Fransa “müttefikine” bir heykel armağan etmeye karar verir. Bu amaçla 1871’de heykelin konulacağı yeri seçmek üzere Amerika’ya giden heykeltraş Frederic Auguste Bartholdi, New York limanının girişindeki Bedloe’s adasını görünce şunu söyler: “İşte benim heykelim burada yükselmeli. İnsanların yeni dünyayı ilk gördüğü bu yerde”…

Paris’e dönen Bartholdi öncelikle özgürlüğü simgelemesi açısından Lafayette’in heykelini yapmayı düşünür. Bu sırada dul annesi sürekli olarak kendisini yanına çağırmakta ve oğlundan ilgi beklemektedir!..

Heykelin modelini gören Bartholdi’nin bir yakın dostu, daha önceden annesinin yaptığı heykelin bir benzeri olduğunu söylese de, heykeltraş bu konuda bir açıklama yapmamıştır. Sağ elinde meşale, sol elinde ise Bağımsızlık Bildirgesi’ni tutan kadın heykelinin yapılmasında Bartholdi’nin sevgilisini model olarak kullandığı söylense de, bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Çünkü, Bartholdi heykeli yapmaya başladığında kız arkadaşını henüz tanımamıştır.

Fransız heykeltraş, Mısır’daki taş anıtlardan, Rodos’taki ünlü Colossus heykelinden ve İtalya’nın Arona kentindeki St. Charles Borromeo’nun 76 foot yüksekliğindeki bakır heykelinden esinlendiğini söyler. Yolu 1994 yılında Paris’e düşen Sunay Akın ise, Deniş Antoine Chaudey’in Luvr Müzesi’nde sergilenmekte olan “Barış” adlı bronz heykelinden Bartholdi’nin etkilenmiş olabileceği görüşünü ortaya atar. Chaudey’in heykelindeki kadın oturmaktayken Bartholdi onu özgürlük adına ayağa kaldırır!..

Paris’e gitme olanağı bulanlar Chaudey’in Luvr Müzesi’ndeki heykelini görürlerse şaire hak vereceklerdir. Bu arada, Seine nehrinde bir motor gezisine katılırlarsa bir adacık üstünde New York limanının girişindeki Özgürlük Anıtfnın küçük bir kopyasını görürlerse sakın şaşırmasmlar. Çünkü o, Barthodi’nin ilk yaptığı ve sonradan büyütülen heykelidir.

Fransızlar 4 Temmuz 1884 gününe yetiştirdikleri heykeli Amerikalı bir bakana teslim ederler… Ama, Amerika “Hürriyet Heykeli”ni ülkesine getirmekte pek aceleci davranmaz!.. Parçaları dev kutulara konan heykel New York’a 17 Haziran 1885’te getirilir. Getirilir ama öyle hemencecik parçaları birleştirilip Bedloe’s adasına konmaz. Parçalar halinde limanda sergilenen heykelin neden dikilmediğini soranlara amacın heyecanı artırmak olduğu söylenerek “bir de birleşince görün” yanıtı verilir!..

Oysa, asıl neden parasızlıktır. Heykelin yerine konması için yapılacak masraflar karşılanamadığı gibi New York Times gazetesi de “Bronz bir kadına para vermeyelim” diyerek kampanya başlatmıştır. Philadelphia kentinden “heykeli dikemiyorsanız bize gönderin” teklifi gelince telaşlanan New Yorklular bir komite kurup para toplama kararı alırlar. Para toplama işlemi yetersiz kalınca Boston, San Fransisco, Milvvarkee ve Vermont gibi kentleri de özgürlük anıtına talip olurlar.

Heykelin haline acıyan yoksul bir gazeteci çıkarmakta olduğu “New York World” gazetesinin logosu olarak özgürlük anıtını kullanır… Ve de, okurlarına şu çağrıda bulunur: “Böylesi bir armağanı koyacak yer bulamıyorlar. Gelin, bu işi milyonerlere bırakmayalım”… İşte, ne olursa bir Macar göçmeninin gazetesinden yaptığı çağrıdan sonra olur!.. Yoksul gazeteci başlattığı kampanyayla para toplar. Kampanyaya katılan herkesin adını gazetesinde yayınlar. Sonra, gerekli para toplanıp, heykel yerine mi dikilir?.. Evet, öyle olur. Ama, özgürlüğü yoksul, göçmen halkın sahiplenmesinden rahatsız olan parababaları ellerini ceplerine atarak gerekli parayı hemencecik New York komitesine verirler!.. “Hürriyet Heykeli” için başlattığı kampanyayla miyonerlerin yüreğini ağzına getiren yoksul gazeteci, ölümünden sonra adına ödül konulacak olan Joseph Pulitzer’den başkası değildir,

Beldoe’s adasına konulan heykelin açılışı ise kelimenin tam anlamıyla rezalettir. Top seslerinden yapılan konuşmalar duyulamadığı gibi çıkan dumandan da “Hürriyet Heykeli” görülemez!.. Kaidesi 27, kendisi ise 46 metre yüksekliğinde olan heykelin açılışını Amerika’nın 22. Cumhurbaşakın Cleveland yapar. Özgürlük anıtını kapatan örtüyü verilecek işaret üzerine indirecek olan Bartholdi’dir. Hınzır birinin verdiği işaret heykeltraşı yanıltır ve heykel zamanından önce açılır!..

Özgürlük anıtının yapımında yardımcı olan Gustave Eiffel, birkaç yıl sonra Paris’te kendi adıyla anılacak olan kuleye, açılışta yaptığı konuşmasını “Panama’da görüşmek üzere” sözleriyle bitiren Ferdinand De Lesseps ise, Panama Kanalı’na imzasını atacaktır.

Rus çarı 2. Alexander’in kıyımından kaçan Yahudilerden etkilenen ve Can Yücel’in “Rus olmadan önce Laz’dı” dediği Emma Lazarus özgürlük anıtı için bir sonnet yazar. Şiirde, heykeli klasik bir tanrıça değil, sürgünlerin annesi olarak ele alır. Lazarus’un şiiri Walt VVhitman, Mark Twain ve Bert Hartet ile birlikte özel hazırlanan bir kitapta yer alır. Kitap, 1883 yılında yapılan bir açık artırmada 1.500 Dolara satılır. Şiiri okuyan James Russell, Lazarus’a “Sone’ni sevdim. Heykelden daha güzel” der!.. Şiir, Lazarus’un anısına bir plakete yazılarak 1903 yılında özgürlük anıtının içine konur.

Özgürlüğü bir kadın simgelese de, heykelin dikildiği yıllarda kadınların oy hakkı yoktu!.. Kendilerine ayrılan topraklarda Barış içinde yaşamak isteyen ve beyaz adamın işgaline karşı özgürlük savaşı veren Kızılderililerin ise yaşam hakları ellerinden alınıyordu. Sioux’larm reisi Oturan Boğa son savaş sırasında çaresizliğini şöyle dile getirir: “Bizler, beyazlar gölünde bir Kızılderili adaşıyız”… Küçük bir adacığa konan “Hürriyet Heykeli”ndeki kadın, beyaz adamın kadınıdır. Ne zaman ki, başındaki kraliçe tacı yerine iki tane Kızılderili tüyü takar, işte o zaman gerçek anlamıyla özgürlüğün simgesi olabilir… Ancak o zaman!

Özgürlük anıtının elindeki Bağımsızlık Bildirgesi’nde bir Kızılde- . rili reisin imzası yoktur. Kızılderililer ile yapılan Barış anlaşmaları beyaz adam tarafından heykelin öbür elinde tuttuğu meşalenin ateşiyle yakılmıştır. Lazarus’un şiirindeki anne gibi hiçbir zaman olamayan heykelin neden o denli yüksek yapıldığını Eray Özbek 1992’de çizdiği karikatürde çok güzel anlatır: Bir Kızılderili Barış çubuğunu yakmak için ateş istese de, özgürlük amtındaki kadın “vermem” dercesine meşaleyi yukarı kaldırmaktadır…

Su geçirdiği için paslanan heykelin içi ziftlenir… Kolomb’un altın bulma hevesiyle Kızılderilileri katlettiği kıyılardan Avrupa’ya bakan heykelin meşalesi de ilk yıllarda altınla kaplıydı. Ama, yirmi yıl sonra meşaledeki parlaklık Kızılderililer gibi yok olup gider!..

Tamir için heykelin etrafında iskele kurulduğunu gören bir çocu- * ğun sözlerini duyan martı okyanusu aşarak özgürlüğün doğum günü pastası olan Kız Kulesi’ne gelir…

Ve orada, çocuğun ne dediğini şiir okuyan şairlerin kulağına fısıldar: “Anne, Hürriyet Heykeli’ni kafese kapatmışlar!..”

Kafa Derisi Yüzme!..

1949 yılının 26 Ekim sabahı Gabriel Garcia Marquez muhabir olarak ilk yazılarını yazdığı günlük gazetenin toplantısından çıkmak üzereydi ki, telefondan, eski Santa Clara manastırının mahzenindeki mezarların boşaltıldığı haberi alınır… Ve, yazı işleri müdürü Marquez’e seslenir: “Oralarda bir dolaş bakalım, yazacak neler bulabileceksin.”

Çatısının yıkılmasıyla açıkta kalan tarihi manastır, yerine beş yıldızlı bir otel yapılmak üzere satılmıştı!.. Mahzendeki mezarlarda piskoposlar, başrahipler ve ileri gelenler gömülüydü. Marquez gördüğü manzara karşısında şaşırır: İşçiler, mezarların kapaklarını kazmayla kaldırırken, ustabaşı kemiklerin birbirine karışmaması için mezartaşlarmdaki bilgileri birer kâğıda yazarak üstlerine koyuyordu.

Ama, ünlü yazar birkaç dakika sonra daha da şaşıracaktır. İlk kazma darbesiyle kırılan mezartaşmın ardından bakır renginde canlı bir saç yığıhı mezardan dışarı doğru yayılır. İşçiler çektikçe saçlar uzuyordu!.. Sonunda saçların bağlı olduğu bir kız çocuğunun kafatası ortaya çıkar. Mezartaşmın parçalarında ise soyadı bulunmayan bir ad okunur: “Sierva Maria de Todos loş Angeles”.

Saçların uzunluğu ölçüldüğünde Marquez’in şaşkınlığı bir kat daha artar: Yirmi iki metre on bir santim!.. Ustabaşı, insan saçının ölümden sonra ayda bir santim uzadığını anlatırken Marquez, yaşadığı olayı babaannesinden duyduğu bir Latin Amerika öyküsüyle bağdaştırır: Saçları arkasında bir gelin duvağı gibi yerlerde sürülen küçük bir markiz Karayib halkları arasında gerçekleştirdiği mucizelerle yüceltilir. Küçük kız çocuğu bir köpeğin ısırmasıyla kudurarak ölür!.. Marquez, gazeteye döndüğünde mezarın öyküdeki kız çocuğunun olabileceği düşüncesiyle yazısını yazar. Ama, tanık olduğu olay aradan geçen kırkbeş yıl sonra yazdığı “Aşk ve Öbür Cinler” adlı romanıyla dünya edebiyatındaki yerini alır.

Uzun saç, 1960’lı yıllarda savaş karşıtlarının simgesiydi. Çiçek çocukları saçlarını uzatarak cinsiyet ayrımcılığını da protesto ediyorlardı. YÖK’ün kuruluş yıldönümü olan 6 Kasım 1995 tarihinde, İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nde, bir grup öğrenci saç üzerine ilginç bir protesto eylemi gerçekleştirirler. Kendilerini “büyük sözü dinlemeyen, haddini bilmez, yaramaz çocuklar” olarak tanımlayan öğrenciler okullardaki çağdışı uygulamaları protesto amacıyla saçlarını kazıtırlar. Çağdaş Keloğlanlar, ’80 sonrasında uzun saçlıların çoğaldığını ama uzun saçın artık isyanı simgelemediğini ve bunun da nedeninin darbe sonrası yaşanılan depolitizasyon, marka kültürü, medya bombardımanı olduğunun altını çizerler.

Kimi öğrenciler, moda olduğu için ya da, “entel” görünmek uğruna saçlarını uzatıyor olabilirler. Ama, saçlarını kazıtan öğrencilerin dağıttıkları bildiride yer alan şu genellemenin doğru olmadığı kanısındayım: “İsyan yoktu çünkü uzun saçları taşıyan kafalar

boştu”… Çağdaş Keloğlanlar eylemleriyle kafalarının içinin Barış, Özgürlük ve Kardeşlik duygularıyla dolu olduğunu kanıtladılar. Unutulmamaları gereken, ’60’lı yıllarda saçlarını uzatan insanlar için de birilerinin “kafalarının içleri boş” demeleridir.

Saçlarını kazıtan öğrencilerin dağıttıkları bildiride ilginç olan, bir Kızılderili şiirinden yaptıkları alıntıydı:

Kestiniz omuzlarıma kadar uzanan Simsiyah saçlarımı Ve beyazların giysilerini Geçirdiniz üzerime Yasakladınız bana kendi adımı Atalarımın adlarını

Kızılderililerin beyaz, adamın kafaderisini yüzmeye meraklı oldukları bilinir. Oysa işin aslı şudur: 1863 yılının Temmuz günlerinde Navaholar ile General Carleton arasındaki gerginlik sürmektedir. Soluk benizliler Navaholar’ı yıldırmak için hayvanlarına el koymaya, ekinlerini yakmaya başlar. Ama, bir grup Navaho savaşçısı Canby Kalesi’ni basarak koyunlarını, keçilerini geri alırlar. General Carleton, 18 Ağustos’ta askerlerine, getirdikleri her Kızılderili atı ya da katırına yirmi dolar, her koyuna ise bir dolar ödeneceğini duyurur. Yirmi dolar aylık alan askerler gözü dönmüş bir şeklide köylere saldırırlar… Ve, öldürülen Navaholar’ın kırmızı bir iple bağladıkları uzun, siyah saçları askerler tarafından kesilir:

Birlikte ortaya çıkıyoruz çıngıraklar elimizde Saçlarımıza renk renk parlak tüyler takılı

Zaman ilerledikçe Kızılderililerin kafa derilerine ödül koyma alışkanlığı yaygınlaşır. Amerika’nın gerçek sahipleri hastalık, açlık, sürgün, tecavüz, işkence dışında beyaz adamdan yeni bir şey öğrenirler: Kafa derisi yüzme!..

Kızılderililer için tüyler taktıkları saçları çok önemlidir… Ama savaşçılar beyaz adamın eline geçmesini istemediklerinden saçlarını kazıtmaya başlar. Büyük savaştan sonra söylenen bir barış türküsünde saçların yas tutmak için de kesildiğine tanık oluruz:

Gişeydiniz Kabilemin çocukları Saçımı keserdim sizin için. Öyle severim ki sizleri Karalar sürerdim yüzüme Kabilemin çocukları Siz ölseydiniz.

Kimbilir, kaç asker, tecavüz ettiği bir Kızılderili kadını öldürdükten sonra saçını kesip “Bir savaşçıyla dövüştüm” diye kahramanlık hikâyeleri anlatmıştır!?.

Milyonlarca Mermiden Bir Tanesi

Jack Nicholson “The Missouri Breaks” adlı filmde oynamayı hiç düşünmeden kabul eder. Bunun nedeni, tipik bir 1970’ler Western’i olan filmde sanatçı yönünü çok sevdiği ve kendine örnek aldığı Marlon Brando’nun da oynama olasılığının bulunmasıdır.

San Fransisco’da komşu oldukları halde Jack Nicholson ve Marlon Brando hiç karşılaşmamışlardı. Filmin teklifini Jack Nicholson, bahçelerini ayıran telörgüden sarkarak şöyle yapar: “Kısa zamanda 1 milyon dolar kazanmaya ne dersin?”

Marlon Brando, teklifi tereddüt etmeden onaylar. Ayrıldığı iki eşine oldukça yüklü miktarda nafaka ödeyen sanatçı aynı zamanda Kızılderililerin direniş hareketini de, parasal yönden destelemektedir. Beş hafta sürecek olan çalışmada Jack Nicholson, Marlon Brando ile film yapmanın zorluğunu anlayacaktır. Çekimler başladığında Brando, yönetmen Arthur Penn’e baskı yaparak kendi sahnelerinin erken saatlerde filme alınmasını sağlar. Böylelikle Jack Nicholson, Montana’da bulunan Billings’deki çölde öğle sıcağında çalışmak zorunda kalır. Aradan kısa bir süre

geçtikten sonra da, Marlon Brando yönetmene şunları söyler: “Jack Nicholson’un rolünü bir Kızılderiliye verelim. Hem daha iyi oynar hem de, alacağı parayı daha hayırlı bir iş için kullanır!”

Marlon Brando, Kızılderililerin direnişine destek veren sanatçıların başında gelir. Anılarını derlediği “Annemin Öğrettiği Şarkılar” adlı kitabında şunları yazmıştır: “İnsanların çoğunun, bu ülkenin, onun asıl sahipleri olan Kızılderililerden çalındığı, bu insanların milyonlarcasının ülkelerini çalanlar tarafından öldürüldüğü gerçeğini ciddiye almamasını hiç, ama hiç anlayamıyorum.”

Bir çok Amerikalı gibi Marlon Brando’da, Kızılderililerin iki üç paragrafta “yüzsüz”, “kudurmuş ve dinsiz vahşiler” olarak tanımlandıkları ders kitaplarıyla büyür. Altmışlı yılların başlarında, Kızılderili Hareketi Komisyonu’nun üyelerinden John Collier’in bir kitabını okuyarak bu insanlara karşı ne denli “zulmedici” davramldığım öğrenir. Antropolog D’Arcy McNickle’m “İlk Amerikalılar” adlı kitabından sonra da gerçekleri iyice görür. McNickle tanışmak üzere Santa Fe’ye giden Marlon Brando, yazarın sayesinde direnişçi Kızılderililer ile karşılaşır… Ve o günden sonra da “Amerikan yerlilerinin dünyasının ayrılmaz bir parçası” olur.

Marlon Brando’nun katıldığı ilk Kızılderili eylemi Columbia Irmağı’nda gerçekleşir. Irmağın sularında, kenarında kurulu olan kereste şirketlerinin zehirli atıklarından dolayı som balığı azalmaktaydı. Amerika devleti, her zaman olduğu gibi Kızılderilileri suçlar ve kendilerine yasal olarak ayrılan topraklarda balık avlamalarını yasaklar. Bu kararla Kızılderililer bir kez daha açlığa mahkûm edilmiş olurlar!..

Yasağa uymayan bir Kızılderili ile birlikte tutuklandığında bu haberin dikkat çekeceğini ve böylece sorunun tartışalacağına inanan Brando bir kayık ile ırmağa açılır. Kayıkta bir Kızılderili ve daha önceden yakalanmış bir de som balğı bulunmaktadır. Devriye gezen polisler tarafından yakalanan sanatçı hapishaneye

gönderilir ama çok geçmeden de serbest bırakılır. Vali, tanınmış bir film yıldızının Kızılderililerin direnişine ilgiyi arttıracağını bilecek kadar kurnazdır. Balık yasağını delmekte kararlı olan Marlon Brando aynı senaryoyu yeniden uygular. Hasta olduğu halde soğuk bir havada ırmağın üstündeki kayıkta saatlerce polislerin gelmesini bekler. Yanındaki Kızılderiliye kendisini hiç de iyi hissetmediğini söylediğinde şu yanıtı alır: “Büyükannem böyle durumlarda, gülümsersen kendini daha iyi hissedersin, derdi.”

Hastahaneye kaldırılan Brando’ya zatürre teşhisi konur. Yanlış ırmakta gezindiklerini öğrenince de kahkahaya boğulur; hasta yatağında!..

Marlon Brando’nun destek verdiği sayısız eylemlerde biri de, 1975’in ilk aylarında yapılır. Otuz, kırk kadar Kızılderili kendilerinden zorla alınan toprakları geri istemekte ve bu amaçla bir çiftlik evinde direnmektedirler. Brando, etrafı askerler ve Ku Klux Klancılar tarafından çevrili eve girmeyi başarır. İçerdeki Kızılderililerin giymiş oldukları gömleklerde şu yazmaktadır: “Ya Tapu, Ya Ölüm”

Silahlı çatışma gece gündüz sürer. Bütün olanlar Marlon Brando’ya şaka gibi gelmektedir: “Ta ki güneşli bir ikindi vakti bir mermi başımın bir metre kadar üstünden geçip, bacaya saplanana kadar. Isı +2 dereceye kadar yükselmişti, içerde pineklemekten sıkıldığım ve biraz güneşin tadını çıkarmak istediğim için dama çıkmıştım. Aradan bir iki saniye geçmiş geçmemişti ki, benden bir iki kol boyu kadar uzaklıkta tepemde bir tuğla paramparça oldu. Bir an, ne oluyoruz diye düşünürken, ardından silah sesi duydum. Merminin sesten hızlı olduğunu hatırlayarak manzarayı çaktım ve hemen siper aldım. Bu da, adi bir Kızılderiliyi öldürür umuduyla rasgele çıkılmış milyonlarca mermiden bir tanesiydi işte.”

Sonunda, toprakların Kızılderililere ait olduğuna dair bir tapunun verileceği teklifi gelir. Ama, teslim olan Kızılderililerin af edilmeyip, hapishaneye gönderileceği de şart koşulur. Karar vermekte zorluk çeken direnişçiler, Brando’nun slagonlarının “Hem Tapu Hem Ölüm” değil, “Ya Tapu Ya Ölüm” olduğunu anımsatması üzerine silahlarını bırakırlar. Kızılderililer hapsi boylarlar ama tapuyu alamazlar. Beyaz adam sözünde bir kez daha durmamıştır!..

Amerikan Yerlileri Hareketi’nin lideri olan Dennis Banks’ı karavanında ve kendine ait olan adada gizleyen Marlon Brando, Kızılderililerin er ya da geç istediklerini elde edeceklerine inanır: “Kadınların veya eşcinsellerin haklarının genişletilmesinde öncülük etmekle veya tarihi topraklarını geri isteyen İsrail gibi bir devlete hazinesinin kapılarını açmaktan çekinmemiş olmakla övünen bir ülkenin hâlâ kendi yerli halkı için hiçbir şey yapmamış olması kabul edilemez.”

Oscar ödül töreni için salonu dolduranlar, 1972’de çevrilen The Godfather (Baba) filmindeki rolünden dolayı en iyi oyuncu ödülünü kazanan Marlon Brando’yu alkışlamak üzere beklemektedirler… Ama karşılarında bir Kızılderili kadın bulurlar. Kızılderililere tarih boyunca yapılan ve de devam eden haksızlıkları protesto eden Brando, ödülü reddetmiş ve törene hazırlamış olduğu bildiriyi okumak üzere “Küçük Tüy”ü göndermiştir.

Oscar’ı reddeden ilk sanatçı olan Brando, Kızılderililerin gerçek bir Baba”sıdırL

Ölüler, Doğrulun!..

İnkaların son kralı Atahualpa’nın heykeli ABD’deki bir dökümhaneye sipariş edilir. Peru’ya gönderilen heykel şaşırtır herkesi! Karşılarında Atahualpa’nın yerine, Pocahontas’ın babası olan Kızılderili reis Povvhatan’m heykeli durmaktadır. Taşıma ücreti çok fazla tuttuğundan heykel geri gönderilmez ve Cuzco kentinde Atahualpa’nın heykeli diye dikilir. 1533 yılında öldürülen Atahualpa’nın beyaz adam tarafından eritilen altın eşyaları arasında çocukluk beşiği de vardır.

Kızılderili reis Seattle’ın da, adını taşıyan kentte bir heykeli bulunur. Üstüne katran dökülen, kurşun sıkılan, boyalarla küfürler yazılan bir heykel… Saldırıların önüne Seattle’ın heykelinin bir havuzun içine konulmasıyla geçilir.

1953 yılında, Paul Robeson adlı karatenli bir şarkıcı Seattle kentinden kendisini konser vermesi üzere çağıran Kanadalılara telefonda şarkı söyler. Karatenli şarkıcıya Amerika’nın Kore’yi işgaline karşı geldiği için ülkeden çıkış izni verilmemektedir. Sarıderililerin dostu olan sanatçı sesini dünyanın ezilen bütün halkları adına yükseltir. Nâzım Hikmet “Korku” adlı şiirinde Robeson’a şöyle seslenir:

ne Iskonto, ne komisyon, ne vâde isteyen bir dosteli sıcak bir kuş gibi gelip konmamış ki avuçlarının içine ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten, korkuyorlar, kartal kanatlı kanaryam türkülerimizden korkuyorlar Robeson.

Moskova’da yayınlanan Pravda gazetesinde, 1923’de “Chaplin, tartışılmaz yetenekte bir aktördür” yorumu yer alır. Bunun üzerine FBI, Şarlo’nun Sovyetler Birliği lehine çalışan “Israel Thonstein” adlı bir yahudi olduğunu kanıtlamak için didinir durur. Charlie Chaplin’in “Şarlo Diktatör” filmindeki şu sözleri işin tuzu biberi olur iyice: “Askerler, bu vahşi adamlara adamayın kendinizi. Sizi hor görüyor, size köle gözüyle bakıyor, hayatınızla oynuyorlar. Davranışlarınıza, düşüncelerinize, duygularınıza hükmetmeye kalkıyorlar. Sizi hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp, aç bırakıp topun ağzına sürüyorlar. Doğaya aykırı olan bu adamlara teslim etmeyin kendinizi. Bu makine gibi duygusuz, makineleşmiş adamlara! Sizler birer makine değilsiniz! Sizler birer hayvan değilsiniz! Yüreğinizde insan sevgisi taşıyorsunuz! Nefrete kapılmayın. Ancak sevilmeyen kişiler nefret eder. Sevilmeyenler ve anormal olanlar. Askerler, kölelik uğruna dövüşmeyin. Özgürlük için dövüşün!”

Karatenliler, İkinci Dünya Savaşı’na gönderilen Amerika birliklerinde çoğunluğu oluştururlar. Başlarında elbette ki, beyaz subaylar bulunmaktadır. Cepheye alkışlarla gönderilseler de, kara tenlilerin kanları Kızıl Haç’a kabul edilmez. Bunun nedeni, kan verme yoluyla ırkların karışma olasılığına inanılmasıdır!

Kızıl Haç’ın almış olduğu karar üzerine görevinden istifa eden plazma servisinin sorumlusu Charles Drew gibi karateni! olan Muhammed Ali Olay, uyarıları dikkate almayarak, mutfaklarda beyaz adamın artıklarını yiyenler adına ringde yumruk salladığı sözünü yineler. Bununla da kalmayıp üniforma giyip Vietnam Savaşı’na gönderilmeyi reddeder. Amerikalılara hiçbir kötülük yapmamış olan Vietnamlılara karşı bir düşmanlığının olamayacağı sözleri Kızılderililer tarafından alkışlansa da, dünya şampiyonluğu unvanı elinden alınarak hapis ve para cezasına çarptırılır.

Vietnam’da bulunan Avustralya istihbarat subayının 1967 Ocak raporuna göre esir kamplarındaki Vietkonglu mahkûmlara kovboy filmleri gösterilir. Bütün sahneleri hiçbir tepki göstermeden izleyen esirler, özgürlüklerini savunmak için kovboylara saldıran Kızılderilileri gördüklerinde oturdukları sıralardan ayağa kalkar ve çılgınca alkışlarlar!..

Aynı raporda, yakalandıktan sonra düşüncelerinin değiştiğini söyleyen bir esirin de, Kızılderililerin kaybetmesi üzerine ağladığı ve böylelikle gerçek duygularını dışa vurduğu yazılıdır.

VVesternler arasında “They Passed This Way” adlı filmin apayrı bir önemi vardır. 1948’de, başrolünü Joel McCrea’ın oynadığı film bir banka soyguncusunun öyküsünü anlatır ve önemi tabancaların ateşlendiği hiçbir sahnenin olmamasıdır. Trevor Hovvard tarafından çekilen “Windwalker” adlı film ise Kızılderili dilinde yapılan ilk filmdir. Oyuncular Cheyenne ve Crow dilini konuşurlar.

Keavin Costner’in yönettiği ve başrolünü oynadığı “Kurtlarla Dans” 1991’de 7 Oscar kazanır. Bunlardan biri de, en iyi senaryo dalıdır. Michael Blake, aynı adlı romanından uyarladığı senaryosunun kendisine kazandırdığı Oscar’ı almak üzere yaşlı bir Kızılderili kadın ile çıkar sahneye. Kadın, kendi dilinde bir konuşma yaparken salonu dolduran “uygar giysi”li konuklar hoşnutsuzluklarını homurdanarak dışa vururlar.

Creek ve Cherokee soyundan bir Kızılderili olan Ward Churchill, özgürlük için direnen Amerika yerlilerine sempatiyle bakan, onları destekler gibi görünen tüm filmlerde bir Avrupalı bakış açısı olduğunu belirtir. Kovboy filmlerinde, beyaz adamın Batı’ya doğru ilerlediği 1820-1880 yılları arasının konu edinildiğine dikkati çeken Churchill, rollerin çoğunu gerçek Kızılderililerin oynadığı Kurtlarla Dans’ı bu özelliğiyle bir atılım olarak görür. Ama, şu değerlendirmeyi yapmaktan da kaçınmaz: “Benim gözümde bu film de Avrupalı bakış açısıyla yapılmıştır. Bu film ‘Lavvrence of Arabia’nm yanında yer alacak olan ‘Lavvrence of South Dakota’dır.”

Blake’m romanı, 1863 yılının Mayıs ayında, Teğmen John J. Dunbar ile Comanche kabilesinden Sıkılı Yumruk arasında yaşanılan aşkın etrafında oluşan olayları içerir. Filmde görülen Kızılderili reisi, kitapta da adı geçen On Ayı’dır. Asıl adı “Parra-Wa-Samen” olan On Ayı’nın beyaz adama söylediği sözlere kulak verelim: “Bizi bir rezervasyona yerleştirmek istediğinizi, bize evler, hasta kulübeleri yapacağınızı söylediniz. İstemez, sizin olsun. Ben rüzgarın özgürce estiği, günışığını hiçbir engelin durduramadığı kırlarda doğdum. Hiçbir şeyin sınır tanımadığı, herşeyin özgürce soluk aldığı bir yerde doğdum. Ve şimdi de orada ölmek istiyorum, duvarların arasında değil.”

Beyaz adamın çağrısını kabul eden On Ayı, Kiovva, Apache ve Comanche kabilelerinden temsilciler ile birlikte VVashington’a doğru yola koyulur. Ordunun gücünü gösterip, gözdağı vermek amacıyla ilk önce kışlalar gezdirilir Kızılderili reislere. Bir pazar ayinine de sokulan konuklar sonunda Beyaz Ev’e davet edilir!

Büyük Baba’nın oturduğu yer olan Beyaz Ev’in planları mimar James Hoban tarafından hazırlanır. Hoban’ın, açılan yarışmada

birinciliği kazanan projesinin temeli 1792 yılının 13 Ekim günü atılır. Kente adını veren Washington, temel atma töreninde bulunamadığı gibi binada da, hiçbir zaman oturamaz! Binanın ana yüzü Dublin’de bulunan Loinster Dükü’nün evine benzetilerek yapılır. İlk yıllarda “Cumhurbaşkanfnın Evi” diye adlandırılan bina 14 Ağustos 1814’de İngilizlerin saldırısına uğrar. Yakılan ev bir yıl sonra onarılarak kullanılır duruma getirilir yeniden. Bu arada, yangının izlerini silmek için bina beyaza boyatılır. Böylelikle de, yeni adına kavuşur: “Beyaz Ev”…

Kızılderili İşleri Komisyonu Başkanı Francis VValker’in, Beyaz Ev’in Doğu odasında yaptığı konuşmayı dinlerken On Ayı’nın başı öne eğilir: “İlkin şunu söyleyeyim; burada temsil edilen kabileler önümüzdeki Aralık ayının on beşine kadar bütün reisleri, önderleri, savaşçıları ve aileleriyle Sili Kalesi’nin ve temsilciliğinin on mil yakınında kamplarını kurmuş olmalıdır. Orada ilk yaza kadar patırtı çıkarmadan kalacaklar ve temsilcilerinin rızası olmadan ayrılmayacaklardır.”

On ayı, teslim olmak anlamına gelen şartları onayladıktan sonra geri döner. Saygınlığını yitiren reis kabilesinden tamamiyie kopar. Yaşantısının son günlerinde oğlu dışında tüm halkının terkettiği On Ayı, 23 Kasım 1872’de, duvarların arasında öldüğünde güneş içeriye pencere aralığından sızmakta, rüzgar ise kapının altından girmektedir!

Komisyon başkanı VValker’in sözünü yerine getirmeyen Comancheler’in izini süren IV. Süvari Bölüğü’nün başında Ronald Mac Kenzie bulunmaktadır. İçsavaşta parmaklarını kaybettiği için Mac Kenzie’ye Kızılderililer tarafından “Üç parmak” adı takılır. IV. Süvari Bölüğü Comancheler’in köylerini yakıp, Kızılderilileri çocuk, kadın, ihtiyar demeden katlederken, aynı dönemde, Atlas Okyanusu’nun karşı kıyılarında, Komün yanlısı olan Fransız şairler sürgüne gönderildikleri Avrupa’nın çeşitli kentlerinde

şiir yazmayı sürdürmekteydiler. Cenevre’de, komüncülerin kurduğu sosyalist ve devrimci propaganda kuruluşunu yöneten Charles Bonnet’ın, General Espivet’in Marsilya’ya saltanatlı girişiyle alay eden şiiri şöyledir:

Çalın bando mızıkalar!. Şen şarkılar söyleyin!.. Çiçek saçalım her yana. Espivent maşallah sanal Maşallah sana general!.. Yiğitliğine maşallah! Maşallah soylu galip! Ünlü fatih maşallah! Büyük yiğit, sana borçlu şimdi esmer Marsilya Esenliği, kıyımı ve dökülen kanları Kıyıcılık sanatında gerçekten çok ustasın, Sakla ellerini kurtarıcı… kan kızartıyor kollarını Marşlar söylet askerlerine, sesleri kaplasın Ayakların dibindeki can çekişen çocukların hırıltısını Yürü zaferle Marsilya sokaklarında, yürü!.. Ölüler, doğrulun! Generale defneden taçlar sunun.

Kızılderilileri Kim Öldürdü, Bili Bakalım?..

Kit Carson’un, Navajo Kızılderililerinin meyve ağaçlarını ve ekinlerini kundaklamasının bir tek amacı vardı: Kızılderilileri açlıktan ölmeye mahkûm etmek. Buffaloları öldürmek de, Kızılderilileri katletmekten daha kolaydı. Böylelikle, açlığa karşı savaşan yerliler yenik düşüyor ve beyaz adamın isteklerine boyun eğmek zorunda kalıyorlardı.

Buffalo denilince akıllara “kovboyların en ünlüsü” VVİlliam Frederick Cody gelir. Ömründe bir inek bile gütmeyen Cody, Kansas Pacific Demiryolu hesabına işçilerin yiyecek ihtiyacını sağlamak için çalışır. Kadınların katliama karşı çıkmasına rağmen 4280 kurşun atarak 4280 buffalo öldürür. Bu işinde öylesine ünlenir ki, “Buffalo Bili” diye anılmaya başlanır. İlk Kızılderiliyi 14 yaşındayken öldüren Cody, sırtına astığı tüfeği ve tabancalarıyla bir kahramana dönüşse de, Perulu şair Arture Corcuera’nın “Kovboy ile Buffalo Bili Masalı” adlı şiirinde gerçek yüzü ile tanıtılır:

Winchester ve Colt 45

Soluk yüz Batıya saldırıyor

Kartal bakışıyla onları gözlüyor Kızılderili Oturan Boğa

Uygar Buffalo

Bili,

şerif yıldızı takmış

yırtıcı bir hayvan.

Kızılderilileri avlıyor, Karaderilileri, Tunçderilileri, Sarıderilileri, aslında deri tüccarı Buffalo Bili.

Cheyenneler’in reisi Kara Kazan birlikte barış çubuğu içtikleri General George Armstrong Custer’i uyarmıştı: Beyaz adam verdiği sözden dönerse ölecek ama Kızılderililer onun kafa derisini yüzerek ellerini kirletmeyeceklerdi. Dörtyüzü aşkın anlaşmada olduğu gibi beyaz adam sözünü tutmayacak ve Kızılderililerin köyü ateşe verilirken, yerde yatan sayısız ölüler arasında Kara Kazan’ın da kurşunlarla delik deşik edilmiş cesedi bulunacaktır.

Cheyenneler, General Custer’in Yedinci Süvari Alayı’nı Little Big Hom ırmağının kıyısında kıstırıp yok ederler. Ölülerin arasında Custer’de vardır.

Kızılderililer ile beyaz adam arasındaki savaş yeniden alevlenmiştir. Generallerinin intikamını almak istiyen askerler Cheyenneler’e baskın yaparlar ve Reis Sarı El’i öldürürler. İşte, tam bu sırada ünlü kahramanımız (!) Buffalo Bili çıkar ortaya… Buffalo Bili, Sarı El’in cesetinin önünde diz çöker. Üzüntüsünden mi? Elbette hayır!.. Bıçağıyla reisin kafa derisini yüzer Buffalo Bili. Sonra, atına atlar ve kaybolur gözden.

Bu olaydan sonra kovboy romanlarının kapağında görürüz Buffalo BiH’i. Süslü bir Meksika kostümü giyen “kovboyların en ünlüsü” VVinchester tüfeği ve Colt tabancalarıyla bir yıldızdır artık! Kurmuş olduğu sirkte, izleyicilere General Custer’in kanını yerde nasıl bırakmadığını canlandırıyor ve elinde tuttuğu Sarı El’in kafa derisini zafer naraları atarak sallayıp alkış topluyordur. Baltimore, Washington ve New York gibi bir çok kentte gösteri yapan Buffalo Bili, izleyicilerden yalnızca alkış toplamıyor, paraları da cebe atıyordur. Perulu şair Corcuera’nın dediği gibi, aslında deri tüccarıdır Buffalo Bili. Eyfel Kulesi’nin gölgesinin kentin üzerine ilk kez düştüğü 1889’da, “Buffalo Bili Wild West Show”u Paris’te görürüz. Avrupa turnesinde çekilen fotoğraflar arasında Venedik kanallarında gezintiye çıkılan ünlü gondollarda Buffalo Bili ve Geronimo’ya da rastlarız.

Buffalo Bill’i, Pablo Neruda da sevmez. Şilili şair “Yaşadığımı İtiraf Ediyorum” adlı kitabında şunları yazar: “Dün gece yavaş yavaş okuduğum kitabı unutamıyorum: Ekmek Ağadı, Sandokan ve arkadaşlarının hayatını kurtarıyordu. Buffalo Bill’i beğenmiyorum, çünkü o Kızılderili öldürüyor. Ama ne güzel ata biniyor. Ovalar ve Kızılderililerin çadırları da çok güzel.

Meydan Larousse’da, “Amerikalı öncü” diye tanıtılan Buffalo Bill’in gerçek yüzünü öğrendikten sonra Kızılderilileri aldatıp katledenin kim olduğunu bilmek hiç de zor değil!..

Özgürlüğün Ve Maceranın Tadı…

Fransızların İstanbul’a taktığı bir ad vardır: Sarmaşıklar kenti… Bugün ise binaların duvarlarına bakıp şöyle diyoruz: Kovboylar kenti!

Marlboro sigarasının reklamında at koşturan kovboylar Kızılderililerin topraklarından sonra İstanbul’un duvarlarını da işgal etmeye başladılar. Başbakanın, bakanların ve politikacıların Amerika’da apartmanları, otelleri ve villaları olduğu bir ülkede kovboy kültürü elbette yadırganmaz. Böylesi bir ortamda yanıtlanması gereken soru şudur: Şair kimdir?

Bilkent Üniversitesinde düzenlenen panele katılmak üzere Ankara’ya doğru yola koyulduğumda çantamda tiyatrocu dostum Salih Kalyon’dan aldığım Kızılderili başlığını da taşıyordum. Öğrencilerle dolu salonda söz sırası bana geldiğinde Kızılderili başlığını kafama oturtup, bir dergiden kestiğim Marlboro reklamındaki kovboyu göstererek savaş baltasını topraktan çıkartan sözü söyledim: “Kovboyların at koşturduğu bir ülkede, bütün şairler Kızılderilidir.”

Kovboyların halkımızı bir sürü gibi gütmesi ve İstanbul’u bir çiftliğe çevirmesine karşı olanların ceplerinde ne taşıdığını öğrenmek için birkaç dize okuyalım:

Asma köprülerin

halaîlarıyla bağlı ellerini çözerek

gökdelenlerin arasından

seni kurtarmak isteyen çocuklar

örgüt kurmasın diye

arka bahçeli

bütün evlerini yıktılar İstanbul

Sokaklarında artık anarşisttir onlar

sigara reklamı bahanesiyle

sarmaşıkların vatanı olan duvarlarda

at koşturan kovboyları

kovmak için savaşırlar

ki vurulduklarında

karışır kanlarına

ceplerinde taşıdıkları

tohumlar

Her haliyle “Bir Sunay Akın şiiri” olduğu belli olan yukardaki dizelerde sırıtan sigara reklamının öyküsünü biliyor musunuz?.. Amerika’da iş dünyası ile ilgili mizah yazılarıyla tanınan Jack Mıngo’dan öğrendiğimize göre Marlboro reklamındaki kovboy bir zamanlar kadınmış!

1924 yılında piyasaya sürülen Marlboro, kadınlar için üretilen ilk sigaralardan biridir. Philip Morris şirketi sigaranın adını düşünürken gazete sayfalarında ve radyo haberlerinde VVinston Churcill’in Marlborough kontuyla olan bağlantısı konuşuluyordu. Şirket pazarlamacıları herkesin dilinde dolaşan “Malborough” sesini beğendiler ama sigara paketine yazıldığında güzel durmayacağı gerekçesiyle “uhg” kısmını attılar.

Jack Mıngo’nun, çizgi romanlardaki Kızılderililerin “ugh” diye ses çıkardıklarından herhalde haberi yok. Bence, “ugh” kısmı Kızılderilileri çağrıştırdığı için makaslanmıştır!..

Marlboro’nun ilk reklam kampanyası ne denli “kadınsı” olduğunu vurgulamaya yönelikti. Kırmızı renkli filtre “Dudaklarınızı sigara kâğıdından koruyan güzellik ucu” diye sunuluyor, sigara “Mayıs kadar yumuşak” sloganıyla kadınları tavlamaya çalışıyordu… Filtre, tütünlerin kadınların rujlu dudaklarına yapışmasını önlediği için satışlar giderek artar. 1950’li yıllara gelinildiğinde bilim adamları kanser ile sigara tiryakiliği arasındaki sinsi köprüyü bulurlar. Böylelikle de, sigara firmalarında büyük bir panik başlar. Bir yandan bilim adamlarının iddialarının doğru olmadığını söylerken öbür yandan sigaralarına filtre takmak üzere kolları sıvadılar. Çünkü, tiryakiler filtreli sigaraların daha az tehlikeli olduğuna inanıyorlardı. Ama, pek çok tiryaki sağlıklı olduğunu düşünerek filtreli sigara içmek istese de, kadın sigarasını ağızlarında taşımaktan rahatsız oluyor, bu işi kimseciklere görünmeden yapıyorlardı L

Sigara firmaları erkek tiryakilerin sıkıntılarına bir çare bulmak zorundaydılar. Philip Morris, konuyu reklamcı Leo Burnett’e havale eder. Burnett, hepsi de maço görünümlü tiplerden oluşan bir dizi hazırlar; kaptanlar, halterciler, serüvenciler, inşaat işçileri… Kampanyanın ilk tipi ise bir kovboydur. Firma yetkilileri kovboyların sayılarının azaldığını düşünerek kampanyanın tutacağından tereddüt etseler de, Marlboro bir yıl içinde en çok satan dördüncü sigara konumuna yükselir. Bunun üzerine diğer tiplerden vazgeçilir ve kovboy elinde kementiyle dört nala sürer atını.

Gerçek yaşamda kovboylar kara tenli ve Latin Amerika kökenli olsalar da, Marlboro kovboyunu “beyaz adarrfdan seçmiştir.

Reklamda açık bir şekilde ırkçılık yapılmaktadır. İşte bu yüzden, İstanbul sokakları ndaki panolarda boy gösteren kovboyları geceleri yerlerinde göremezseniz, sakın şaşırmayın. Bilin ki, Ku Klux Klan kıyafetleriyle ortalıklarda dolaşıyor, “ölü ele geçirme” operasyonları düzenliyorlardı!

Sigara kampanyasının bir de, zamanla ortaya çıkan kara mizah yönü vardır: Reklamlarda kullanılan sigara bağımlısı mankenler kalp krizi ve akciğer kanserinden teker teker ölmeye başlar. Marlboro, 1993 yılında ilk kez fiyat düşürür ve kovboysuz bir kampanya başlatır. Bu kampanyada tiryakiler spor gereçleri kazanıyor olsalar da, Jack Mıngo, oksijen tüpü, tekerlekli sandalye ve hastane yatakları verilmesini daha “pratik” bulur!..

Amerika’da sigara içenlere ikinci sınıf insan gibi davranıp, hiçbir özgürlük tanınmazken, Marlboro reklammdaki akciğer kanserinden ölen kovboylar sloganlarında ülkemiz insanını “özgürlüğün ve maceranın tadfna çağırıyorlar. Hangi özgürlük? Kızılderililere tanınan özgürlük mü? Hangi maceranın tadı? Azraille boğuştuktan sonra alınan ölümün tadı mı?..

Marlboro kovboyunun sigarası sağlığa zararlıdır. Ama, Kızılderililerin barış çubuğu sağlığa yararlıdır!..

Taşkışla’daki Tutsak Kızılderili

1800 yılının 9 Kasım günü İstanbullular limana demirleyen savaş gemisinin bayrağına bakarak hangi ülkeden geldiğini anlayamazlar. O güne kadar hiç görmedikleri bir bayrakla karşı karşıyalardır. Dönemin padişahı III. Selim’de, ilk kez gördüğü bayrak üzerine şu yorumu yapar: “Bu bayrağın yıldızları, aramızda bir yakınlık olabileceğini gösteriyor.”

Savaş gemisi, yardımda bulunulması istemiyle İstanbul’un kapısını çalan ve “ahir zamanda yeni dünya mı olur?” denilerek geri çevrilen Kristof Kolomb’un adım attığı yerden, Amerika Birleşik Devletlerinden geliyordu!.. İstanbul’a gelen “George Washington” adlı ilk Amerikan savaş gemisinin güvertesindeki insanlar, Boğaz’ın girişindeki küçük bir adacığın üzerine kurulu olan Kız Kulesi’ni görünce neler düşündüler bilemeyiz. Ama, Amerika’ya ilk kez gidenlerin New York limanının ağzındaki Bedloe’s adasında yükselen Özgürlük Anıtı’nın karşısında neler düşündüklerini okuyabiliriz. Kafka, “Amerika” adlı romanının ilk paragrafında

böylesi bir karşılaşmayı anlatır: “Kari Rossmann, yavaşlamış gemiyle New York limanına girerken, çok önceden fark ettiği Özgürlük Tanrıça’sını, bu kez sanki ansızın güçlenen güneş ışığı altında gördü. Tanrıça’nın kılıç tutan kolu, adeta hemen o anda yukarılara doğru uzanıyor, vücudunun çevresinde özgür rüzgarlar esiyordu.”

Kafka, her ne kadar “kılıç” dese de, Özgürlük Anıtı’ndaki kadın sağ eliyle bir meşale tutmaktadır. Ülkemizde birçok Kafka uzmanının gözden kaçırdığı bu yanılgı herhalde ilk kez bu yazıyla “güneş ışığfna çıkıyor. Kristof Kolomb’un karısı Dona Felipa Monize Perestrello’nun da İstanbul’a gelmiş olduğunu kimsecikler bilmez. Hem de, Habitat’a katılmak amacıyla!..

Amerikalı kadın gazeteci Paula DiPerna, Kolomb’un günlüğünü okur ve anlatım yönünden son derece yetersiz bulur. Kolomb’un karısı olarak düşler kendisini… Ve böylelikle “Bayan Kristof Kolomb’un Keşifleri” adlı roman yazılmaya başlanır. Felipa Moniz’in 500 yıl süren suskunluğunu bozduğu kitabı çantama koyarak, yazarı Paula DiPerna ile tanışma olanağını yakaladım. Kızılderililerin çok etkileyici bir kültürleri olduğunu söyleyen Paula DiPerna, kitabında, ilk karşılaşma anını Bayan Kolomb’un gözünden şöyle anlatıyor: “Bugüne kadar hiç kimse, Amiral bile karşımda çırılçıplak dikilmemişti. Kendi vücudumun dışında, insan çıplaklığı konusunda oldukça deneyimsizdim. Ermişçesine kalakaldığımı itiraf etmeliyim. Hiç utanmadan, öylece duruyorlardı.”

Bayan Kolomb ile tanıştığım 12 Haziran 1996 gününün akşamını iple çektim. Çünkü, saat 20.30’da, Taşkışla’nın bahçesinde, Kevin Locke adlı Kızılderilinin flüt dinletisi vardı… Ve ben, yıllardır beyaz adamın yapmış olduğu haksızlıkları anlatan Sunay Akın, ilk kez bir Kızılderiliyle karşılaşacaktım!

Kevin Locke, Güney Dakota’daki Standing Rock Rezervasyonu’nda yaşlı amcası ile birlikte yaşamış. Lakota dilindeki adı olan Tokeya Inajin’in Türkçe karşılığı “Ayağa Kalkan İlk Kiş’f’dir. Dinleti başlamadan yarım saat önce gördüm Tokeya Inajin’i… Birlikte sahneye çıkacağı kızı Kimimi La’nın saçlarını tarıyordu. Gördüğüm manzara karşısında sözcükler boğazıma takılıyor, hiçbir şey konuşamıyordum.

Ulusal kıyafetleriyle sahneye çıkan Tokeya Inajin “Buradaki herkes için bir şarkı söylemek istiyorum” diyerek başladı sözlerine: “Benim geleneğimde uzun bir yola gidildiğinde, karşılaşılan insanlara bir şarkı hediye edilir. Bu şarkının içeriği orada bulunan herkese bolluk, başarı ve iyi dilekler sunmaktır. Şimdi bu şarkıyı tjüt çalarak sunacağım. Geleneğime göre herkes bu şarkıyı ayakta dinlemeli”… Kızılderili sanatçı sedir ağacından yapılan flütü üflemeye başladığında dinleyicilerin hepsi de ayaktaydı. Altı delikli flütten çıkan ses herkesi duygulandırmıştı. Flütteki deliklerin dördünün yönleri, ikisinin ise gökyüzü ve yeri temsil ettiğini anlattı Tokeya Inajin. Yedinci notanın nerede olduğunu soruyor ve yanıtlıyor: “Altısının bir araya geldiği yerde, kalbimizde.”

Sahnenin önündeki üçüncü sıradan, tepeden tırnağa ulusal kıyafetler giyen Kızılderilinin sol koluna takılıyor gözüm. Saatini çıkarmayı unutmuştu!.. Flütlerini koyduğu silindir kutunun üstündeki yıldızı gösteriyor: “Bunun adı sabah yıldızı. Binlerce yıl Kızılderililer kapılarını sabah yıldızına dönük olarak yapmışlardır. Bu yıldız şafak sökmeden önce, gecenin en karanlık zamanında ortaya çıkar. Gecenin en soğuk, en karanlık saatinden sonra yeni bir günün başlangıcını haber verir. Biz hepimiz sabah yıldızıyız. Işığı getirmek hepimizin elinde.”

Dinleyicilere baktım. Tokeya Inajin’in sözlerinden etkilenmeyen yoktu. Herkes, Kızılderili ezgilerinin hüzünlü havasıyla büyülenmişti. Dinleti başlamadan önce VVestern filmlerinden duydukları garip sesleri çıkaranlar, yapmış oldukları taklitlerin gerçekle hiçbir ilgisi olmadığını Tokeya Inajin’in söylediği ezgilerden anlamışlardı. 21 yaşındaki kızı ile kadın ve erkek eşitliğini içeren dansın ardından, “Ayağa Kalkan İlk Kişi” sarı, siyah, kırmızı ve beyaz renklerden oluşan 28 çember ile oynanılan halk dansını anlatmaya başladı. Çemberler, güneş, ay, ağaçlar, kuşlar, kelebekler, gökkuşağı gibi doğanın birer parçasını simgeliyordu. Renkleri ise dört yönün, dört mevsimin ve dört ırkın temsilcisiydi. Son derece güç olan akrobatik dansın sonunda Tokeya Inajin, çemberleri içice geçirerek oluşturduğu dünyayı eline alarak izleyicilere seslendi: “Önemli olan bir araya gelmek. Geleceğe giden bir yol olmak. Daha doğrusu Boğaz Köprüsü gibi olmak. Nefreti, ırkçılığı aşmak!..”

Gösteri sonrasında üstünü değiştirmesini sabırsızlıkla bekledim Tokeya Inajin’in. Gazeteci Musa Ağacık ile kendisiyle konuşma isteğimizi kabul etmişti. Taşkışla’nın bir dersliğinde ilk sorumu yöneltiyorum: “Tarih kitaplarında Kolomb’un Amerika’yı bulduğu öğretiliyor. Kızılderililer Amerika’yı kaybettiklerine inanıyorlar mı?”… Tokeya Inajin, kızı “Kelebek” ile gözgöze geldikten sonra başlıyor konuşmaya: “Kızılderililer diledikleri gibi yaşamaktan mahrumlar. Geçmişte yaşanmış olan haksızlıkların üstünde durmaktansa gelecekte neler yapabiliriz? Bunun üzerinde çalışıyoruz.”

Söylemiş olduğu ezgideki sabah yıldızına getirdim sözü: “Sabah yıldızı, Amerikan bayrağındaki yıldızlardan hangisidir?”.. Kısa ve kaçamak bir yanıt aldım karşılığında: “O, gökyüzündedir”… Musa Ağacık’m sorusu üzerine de, dans ederken dil, coğrafya, bugün ve gelecek gibi engelleri aştığını söyleyince dayanamadım, söze karıştım: “Kızılderililerin güneş dansı yapmaları yakın bir zamana kadar yasaktı. Bu engelleri aşmak için direnenler ve 1969’da Alcatras Adası’nda, Amerika Birleşik Devletlerimden bağımsız bir Kızılderili Cumhuriyeti kuranların eylemleri hakkında neler düşünüyorsunuz?”… Bu soruya aldığım karşılık, bir Kızılderiliyle ilk kez karşılaşmış olmanın heyecanını sona erdirdi: ‘Vatandaşlık haklarının bir parçası”…

Neden kaçamak ve sıkılgan yanıtlar veriyordu? Kısa bir süre önce yapmış olduğu gösterinin yorgunluğundan mı?.. Yoksa, İstanbul sokaklarında gezerken, Amerikan gizli örgütü “FBI”ın adı- , nı taşıyan mağazaları gördüğünden mi?.. (Sahi, FBI mağazasının defolu mallarını MİT mi satıyor?..) Özgür bir Kızılderili ile karşı karşıya değildim. Kendisinin tanıtıldığı broşürde şöyle deniliyordu: “Sponsorluğu ABD Bahai Toplumu tarafından üstlenilmiş olan Kevin Locke…”

Sponsorundan bağımsız olan bir Kızılderilinin yanıtlayabileceği sorulardı benimkiler. Habitat vadisi Tokeya Inajin için Kızılderililerin kapatıldığı bir toplama kampından farksızdı. Tinerci çocuklar sürülerek, sokak köpekleri öldürülerek yapılan “Kent Zirvesinde elbette özgür bir Kızılderiliye yer olamazdı. Tokeya Inajin’den geriye yalnız “Özgürlük anıtmdaki beyaz adamın kadını. O meşaleyi eline ne zaman bir Kızılderili kadın alacak?” soruma verdiği şu yanıt kalsın istiyorum:

“Özgürlük anıtı yeşil… Bence o bir Marslı!..”

Aynı Bayrak Altında

Habıtat günlerinde tanıştığım bir Kızılderili olan Tokeya Inajin’den beklediğim yanıtları alamayışımın nedenini Dee Brovvn’ın “Kalbimi Vatanıma Gömün” adlı kitabının önsözünde yer alan şu açıklamaya bağlıyorum: “On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, beyaz adamın savaşlardan arta kalan Kızılderililere ilişkin merakı ileri bir ölçüye vardığında, girişken gazete muhabirleri, savaşçılar ve reislerle sık sık konuşmalar yapmış ve onlara, Batı’da olan bitenlerle ilgili düşüncelerini dile getirme fırsatını vermişlerdir. Bu konuşmaların niteliği, yorumların yeteneğine ya da Kızılderililerin özgürce konuşma eğilimine göre büyük farklılıklar gösterir. Bazısı, gerçeği anlatırsa misillemeye uğrayacaklarından korkmuş, bazısı da muhabirleri uyduruk masallarla aldatma yolunu tutmuştur. Bu yüzden Kızılderililerin gazetelerde yayımlanan sözleri, kimi birer taşlama harikası olduğu, kimi de şiir dolu öfke patlayışlarıyla yanıp tutuştuğu halde, kuşkuyla okunmalıdır.”

Oysa, Cheyenneler’in reisi Kara Kazan VVashington’daki Büyük

Baba, Abraham Lincoln’ü ziyaret ettiğinde göğsüne takılan madalyadan ve armağe n edilen otuz dört yıldızlı Amerika Birleşik Devletleri bayrağından kuşku duymamış, halkını barış dolu günlerin beklediği inancıyla topraklarına geri dönmüştü. Kendisine verilen, “bayrağı tepesinde dalgalandırdığı sürece hiçbir askerin ateş açamayacağı” sözünü rüzgârın direğe asılı kumaşta çıkardığı sesi duydukça anımsıyor, beyaz adam ile barış çubuğu içmiş olmanın mutluluğuyla bir Kızılderili şiirini anımsıyordu:

Üzücü bir şeydi yaptığın;

Üzücü bir şeydi.

Ama, birlikte çubuk tüttürüyoruz şimdi

Duman birikip birleşecek içimizde.

Albay Chivington, Lyon Kalesi’nde emirlerine uymayacağını söyleyen Teğmen Cramer’e bir yumruk attıktan sonra “Lanet olsun Kızılderililere yakınlık duyanlara” diye bağırıyor ve odadaki subaylara gözünü kan bürümüş bir şekilde şunları söylüyordu: “Ben buraya Kızılderilileri öldürmeye geldim ve Tanrı’nın göğü altında Kızılderilileri öldürmek için her türlü yola başvurmanın doğru ve şerefli bir iş olduğuna inanıyorum.”

28 Kasım 1864 tarihinin akşamı bine yakın asker Albay Chivington’un komutasında kaleden çıktığında gökyüzünde kalenin direğinde dalgalanan bayraktan daha çok yıldız vardı. Cheyenneler ve Araphelar kurumuş bir dere yatağının kıyısına kurmuşlardı çadırlarını. Albay Chivington ve kendisine katılan Binbaşı Anthony’nin askerlerini gören Kızılderili köyünden korku dolu bir uğultu yükselmeye başlamıştı. Yetmiş beş yaşındaki Beyaz Antilop “Durun!.. Durun!..” diyerek önce doğru koşmuş, İngilizce bilmiş olmasına güvenerek askerler ile konuşabileceğini ummuştu. İlk öldürülen o oldu!..

Ölümle tehdit edilerek Kızılderililerin köyünü göstermeye zorlanan çifçi Robert Bent’den gelişen olayları dinleyelim: “Kampın iyice yakınma geldiğimizde Amerikan bayrağının dalgalandığını gördüm. Kara Kazan’ın Kızılderililere bayrağın çevresinde durmalarını söylediğini işittim: Gerçekten de erkeği, kadını, çocuğu, bayrağın çevresinde toplanmışlardı. Kızılderililerle aramızda ellialtmış metre kadar varken durum buydu. Aynı zamanda bir de beyaz bayrağın yükseldiğini gördüm. Bu iki bayrak da o kadar ortalıkta bir yerdeydiler ki, görülmemiş olmaları aklın alacağı bir şey değil. Askerler ateş açınca Kızılderililer sağa sola koşuşmaya başladılar. Bazı erkekler silahlarını almak için sanırım çadırlarına daldılar. Kanımca, hepsi altı yüz Kızılderili vardı. Ama bunların içinde otuz beş kadar savaşçı, bir o kadar da ihtiyar bulunuyordu. Öteki erkekler kampın uzağında, avdaydı!..”

Albay Chivington, katliam sonrası verdiği resmi raporda dokuz askerin öldüğünü, bunun karşılığında dört yüz ile beş yüz arasında Kızılderili savaşçının yok edildiğini yazıyordu. Gerçeği olayın görgü tanığı olan Robert Bent’den öğreniyoruz: “Bacağından aldığı yarayla yerde yatan bir kadına takıldı gözüm, askerlerden biri kılıcını çekerek kadının yanına geldi. Kadın kendini korumak için kolunu kaldırdı. Ama asker kılıcıyla vurarak kolunu kesti, bu kez öbür kolunu kaldırdı, asker kılıcıyla onu da kesti, sonra öldürmeden öyle bıraktı gitti.”

Köyde, “Squaw” denilen, bir Kızılderili kadınla evlenip kabileler arasında yaşayan beyaz erkekler de bulunuyordu. Ama, onların da sonu farklı olmaz: “Otuz, kırk kadar Squaw korunmak için bir çukura sığınmışlardı, altı yaşındaki küçük bir kızın eline bir sopaya bağlanmış bir beyaz bayrak vererek ortaya saldılar; kızcağız daha birkaç adım atmıştı ki, vurulup düştü. Daha sonra o çukurdaki bütün Squaw’lar ve dışarda kalanlar hep öldürüldüler. Squaw’lar en ufak bir direnme göstermiyorlardı. Gördüğüm bütün ölülerin kafa derileri yüzülmüştü. Karnı ortadan yarılmış bir

Squaw kadını, yanı başında henüz doğmamış bir çocuğuyla, yerde yatıyordu.”

Robert Bent’in sözlerini Teğmen James Conner’de doğrular: “Ertesi gün savaş meydanında dolaştığımda, kafa derileri yüzülmemiş tek bir kadın, erkek ya da çocuk ölüsüne rastlamadım; çoğunun gövdesi en korkunç işkencelere uğratılmıştı; erkeklerin, kadınların ve çocukların cinsel organları kesilmişti.”

Kara Kazan’ın kurtulduğu katliamda çoğu kadın ve çocuk yüz otuz üç Kızılderili öldürüldü. Kızılderili çadırının tepesinde dalgalanan Amerikan bayrağına ne oldu? Bu sorunun yanıtını bilemiyoruz. Ama, büyük bir olasılıkla, şanına, şerefine zarar gelmemesi için askerler tarafından yerden kaldırılmış, tozu silindikten sonra da özenle katlanmış ve üstündeki Kızılderili kanının yıkanması için kaleye geri getirilmiştir.

Yeryüzünde Barış, İnsanlara İyi Niyet…

Bir çok savaşta Kızılderililer beyaz adamdan daha az kayıp vermiştir. Onların asıl büyük kayıpları “rezervasyon” bölgelerine toplanmalarıyla başlar. Kızılderililere ayrılan topraklar çiftçilik yapmadıkları gerekçesiyle sürekli olarak ellerinden alınır. Toplama kamplarının dışındaki alanlarda ise buffalolar öldürülmüş, ekili tarlalar yakılmak suretiyle yok edilmiştir. Yıllar geçtikçe daralan çemberin içinde yaşam öylesine zorlaşır ki, Kızılderililere uygulanan soykırım belirgin bir görünüm kazanır.

Kamplardaki sisteme hayran olan biri vardır: Adolf HitlerL Bu insan kasabı, Kızılderililerin toplanıldığı kamplara bir araştırma heyeti gönderir. Böylelikle de, gelen bilgilerden .etkilenerek 1933’de, Almanya’nın Dachau kentinde ilk toplama kampını kurar.

Toplama kamplarında yaşamaya zorlanan Kızılderililerin yiyeceklerini sağlamak üzere bir çok kişiyle sözleşmeler yapılır. Getirilen yiyeceklerin üstlerinde kullanılmaz damgası olsa da, Kızılderililere dağıtılır. Yiyecek zehirlenmesi sonucunda meydana gelen ölümler sıralamasında çocuklar birinciliği hiçbir zaman bırakmazlar!

Soğuk kış gecelerinde ısınmaları için battaniye dağıtılır Kızılderililere… Ardından, verem, kızamık, difteri gibi bulaşıcı hastalıklar boy gösterir kamplarda. Beyaz adam, savaşmadan da Kızılderilileri yok etmenin yollarını daha önce neden düşünemediğine üzülür. Bir kurşun ile ancak bir Kızılderili öldürülür. Mikroplu battaniyeler ile binlercesini katletmek çok daha kolay olmaktaydı.

Toplama kamplarından hükümeti temsil eden bir yönetici sorumluydu. Aileleri parçalamak, çocukları ellerinden almak onun elindeydi. İngilizce bilen Kızılderililerden bir polis gücü oluşturmak yetkisine de sahipti. Kamplardaki insanları istediği işde dilediği kadar çalıştırabilirdi. Yönetici, bir kaç beyaz adama kamplarda ticaret yapmaları için izin verirdi. Çalışmalarının karşılığında ellerine bir kaç kuruş geçen Kızılderililer sözkonusu dükkânlardan alış veriş yapmak zorunluğundaydılar. Fiyatlar oldukça yüksekti ve kamp yöneticisi satışlardan komisyon alıyordu!..

Beyaz adam, Kızılderilileri ayrı ayrı toplama kamplarında yaşamaya mahkûm ettikten sonra her birine misyonerler gönderdi. Amaç, Kızılderilileri zorla Hıristiyan yapmaktı. İnanç özgürlüğü her ne kadar devlet koruması altında olsa da, toplama kampları bunun dışında tutulmuştu. Misyonerler, çocukları ailelerin elinden zorla alarak dini okullara ya da, ana dillerini konuşurken yakalandıklarında işkence gördükleri devlet okullarına gönderirler. Kaçmaya çalışan çocuklar askeri disiplin kurallarına göre ağır şekilde cezalandırılıyorlardı. Albay John M. Chivington’un “yavru bitlerinde büyüyüp bir gün bit olacağı” sözü okullardaki eğitimin hangi koşullarda yapıldığını daha anlaşılır kılacaktır.

Kızılderililer ulusal kıyafetlerinden vazgeçmek, “uygar giysi” denilen şeyleri giymek zorundaydılar. Ayrıca, her Kızılderili erkeği

saçını kısa kestirmeliydi. Saçıyla gurur duyan bir Kızılderili için bu son derece onur kırıcı bir uygulamaydı. Ama onları insan yerine koyan yoktu. Bağımsızlık Bildirgesi’nde “Savaş düsturları, yaşına, cinsine ve durumuna bakılmaksızın kayıtsız şartsız herkesi öldürmek olan acımasız vahşi yerliler” olarak tanımlanmışlardı. Hani, tüm insanların eşit olduğunun savunulduğu ünlü Bağımsızlık Bildirgesi’nde!..

Beyaz adam, Kızılderililer ile dört yüzü aşkın anlaşma yapar. Hepsi de, beyaz adam tarafından bozulan anlaşma metinlerinde şunlar yazılıdır: “Irmaklar aktıkça, güneş tepede parladıkça ve çimenler yeşerdikçe bu topraklar sizindir ve sizin izniniz olmadıkça da, ne elinizden alınabilir, ne de satılabilir.”

Kızılderilileri biraraya toplamak düşüncesi İspanyol sömürgecilere kadar uzansa da, toplama kamplarının kuruluşuna yönelik en önemli adım ABD Senatosu’nun 1871’de aldığı yerlilerin bir ulus olamayacağı kararıdır. 1887’de yürürlüğe koyulan “Davves Genel Tahsis Yasası” gereğince de, Kızılderililere toplama kamplarının yolu görülür.

Toplama kamplarında yaşanılan olaylar arasında VVounded Knee kıyımının apayrı bir önemi vardır. Herşey Kızılderililer arasında beyaz adamı topraklarından kovacak bir kurtarıcının geleceği inancının doğusuyla başlar. Bu inancın ortaya çıkardığı Hayalet Dansı giderek yaygınlaşır. ABD yönetimi bir ayaklanmanın başlayacağından korkarak orduyu Kızılderililerin üstüne doğru harekete geçirir. 14 Aralık 1890’da Titan Dakotalarmın reisi Oturan Boğa yakalanarak öldürülür. Bunun üzerine Kızılderililerin bir kısmı Pine Ridge kampından ayrılırlar. 7. Süvari Alayı kamptan ayrıldıkları için düşman ilan edilen Dakotaları takibe başlar. 28 Aralıkla Kirpi Deresi yakınlarında askerler Kızılderililer ile karşılaşınca reis Koca Ayak beyaz bayrak çekilmesini emreder.

Binbaşı Samuel VVhitside, zatürreye yakalandığı için ciğerlerinden kan gelen Koca Ayak’a, Kızılderilileri VVounded Knee deresi yakınlarındaki süvari kampına götürmek üzere emir aldığını anlatır. Burnundan damlayan kanların kızıla boyadığı battaniyesine sıkıca sarılan reis, kendilerinin de aynı yöne gittiğini söyleyince Binbaşı VVhıtside, melez iz sürücü John Shangreau’dan silahların toplanmasını ister. Shangreau, böyle bir şey yapılırsa çatışmanın kaçınılmaz olduğunu, erkeklerin kurtulup, kadınlar ve çocukların öleceğini anlatınca Binbaşı silahların kampta alınmasına karar verir.

“Yaralı Diz” anlamına gelen VVounded Knee deresindeki süvari kampına varıldığında hava karardığı için silahların sabah toplanması daha doğru bulunur. Koca ayak, yakalanışını kutlayan askerlerin viski içip attıkları kahkahadan uyuyamaz ve sabaha kadar burnunun ucunda birikip sonra battaniyesine düşen kan damlalarını sayar.

Bir boru sesiyle uyanır Kızılderililer ertesi sabah. Beyaz Mızrak olanları şöyle anlatır: “Silahlarımızı istediler. Biz de tuttuk verdik silahlarımızı. Ortada bir yere yığdılar silahları. Ne var ki, asker reisler toplanan silahları yeterli görmemişlerdi, askerleri çadırları aramaya gönderdiler.”

Baltaları ve çadır direklerini de silahların yanına yığan askerler bununla da yetinmeyip, Kızılderililerin üstlerini aramaya koyulurlar. Bu sırada büyücü Sarı Kuş, Hayalet Dansı yapmaya başlar: “Kurşunlar sizi bulamayacak, kırlar geniştir, kurşunlar sizi bulamayacak”…

Kara Çakal, üstünden çıkan Winchester tüfeğe çok para ödediğini ve tüfeğin kendisinin olduğunu içinden haykırarak havaya kaldırır. Yıllar sonra adını “Sakallı Dawey” olarak değiştirecek olan VVasumaza “Eğer üstüne varmasalardı, kendiliğinden gidip oracığa bırakacaktı silahını” dedikten sonra katliamın başlangıcını anımsar: “Omuzundan yakalayıp itelediler. O sırada bile kötu bir niyeti yoktu. Kimseye doğrultmuş değildi tüfeğini. Niyeti silahını yere bırakmaktı. Üstüne geldiler, yere koymak üzere olduğu tüfeğe yapıştılar. Tam Kara Çakal’ı yere savurdukları sırada bir silah sesi duyuldu. O anda, kimsenin vurulup vurulmadığını bilemem ama arkasından ortalık karıştı.”

Üzerlerinde silah olmayan Kızılderililer kaçmak zorunda kalırlar. O sırada tüm tepelerin toplar ile dolu olduğu anlaşılır… Ve top atışıyla senaryonun sonuna gelinir!

Kurtulmayı başaranlardan biri de Gelincik Louise’dir: “Kaçmaya çalıştık ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. Beyazların içinde de iyi insanlar bulunduğunu biliyorum, ama kadınları ve çocukları vurduklarına bakılırsa askerler çok kötü insanlar olmalı. Kızılderililer beyaz çocuklara asla böyle yapmazlardı.”

Resmi makamlar ölen Kızılderili sayısını 153 olarak açıklar. Ama, sürünerek kaçamaya çalışanların bir çoğu gizlendikleri yerde ölürler. Katledilen Kızılderili sayısı üç yüzün üstündedir. Askerlerden de yirmi beşi ölür. Bunlar arkadaş kurşunu ya da şarapnel parçalarıyla son nefeslerini vermiş olanlardır. Katliamın sonlarına doğru kar fırtınası başlayınca cesetler oldukları yerde bırakılır. Fırtına dindiğinde donmuş cesetler arasında Koca Ayak’a da rastlanılır!..

Kızılderililerin “Geyiklerin Boynuzlarını Döktükleri Ay” dedikleri Aralık’ta, Noel’e dört gün kala kurtulan 51 Kızılderili Pine Ridge kampına getirilir. Her yer askerlerle dolu olduğu için içlerinden yalnızca dördünün erkek, geri kalanların kadın ve çocuk olduğu Kızılderililer kiliseye kapatılırlar. Vaaz verilen kürsünün üstünde şunlar yazılıdır: “Yeryüzünde Barış, İnsanlara İyi Niyet”…

Katliamı yaşayan Kara Geyik o gün bir başka şeyin daha öldüğünü söyler: “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada…”

Beyaz adam, VVounded Knee katliamına Kara Çakal’m, askerlerin uyarılarına kulak asmamış olmasını neden olarak gösterir. Tüfeğini vermek istemeyen Kızılderililinin işitme engelli olduğu sonradan anlaşılacaktır!

Yirmi Beş Kuruşa Amerika

1827 yılının 27 Ekim günü, donanmalarının gücünü birleştiren Avrupa ülkeleri Osmanlı donanmasına ağır bir darbe vururlar. Navarin yenilgisi üzerine Avrupa dışında bir müttefik arayışına başlanılır. Kaybedilen donanmasını yeniden inşa etmek isteyen Osmanlı, yıllardır kendisine göz kırpan Amerika’ya böylelikle yeşil ışık yakar. Amerika ile aramızda imzalanan ilk “Seyrisefain ve Ticaret” antlaşmasının tarihi 7 Mayıs 1830’dur. Bu antlaşmanın gizli ve ek maddesinde Osmanlı devleti için savaş gemilerinin inşası yer almaktadır.

O yıllarda bizim de Amerika ordusuna bir yardımımız olmuştur! Amerikan hükümeti kıtanın kurak bölgelerinde ordunun taşımacılık işlerinde deve kullanımını uygun görür. Osmanlı devletine yapılan başvurudan olumlu yanıt gelmesi üzerine de Amiral David Dixon Porter, 1855 yılında İstanbul’a gönderilir. Amerika’nın siparişi olan 30 devenin yanında, Abdülmecit de müttefikine bir çift erkek ve bir çift dişi deve armağan eder. Hayvanların Amerika’nın iklimine uyum sağlayıp sağlamadıkları bilinmese de Kızılderililerin ilk kez karşılaştıkları develerin, İstanbul’dan gönderildiğini söyleyebiliriz.

Amerika’ya deve dönderen Abdülmecit’in ölümünün ardından Amerika Birleşik Devletleri’nden, tahta geçen Abdülaziz’e bir mektup gelir: “Osmanlı hanedanı imparatorluğu padişahı. Büyük ve iyi dost: Majestenizin bana göndermek lütfunda bulundukları, majestenizin merhum kardeşi ve muhterem majeste Abdülmecit Han’ın irtihali ve ecdadınızın tahtına cülusunuzu bildiren mektubunuzu aldım. Birleşik Devletlerin vefakar bir dostu olan muhteşem kardeşinizin vefatı dolayısıyla size derin sempatimi teyid ederek, O’nun tahtına cülusunuz münasebetiyle majestenize samimi ve kalbden gelen tebriklerimi; saltanatınızın size saadetti ve şanlı devletinize refahlı olması için en iyi temennilerimle birlikte takdim etmek müsaadesini talep ederim. İki millet arasında eskiden beri mevcut olan dostluk ve iyi münasebetin devam ettirilmesi ve daha muvaffak olması için sebatlı ve hararetli arzumu ve bu hükümet tarafından, merhum majeste ile olan münasebetlerinden her zaman idâme ve ta’ziz edilen dostça
hislerin kuvvetlendirilmesi ve yükseltilmesi için tarafımdan hiç bir şeyin ihmal edilmeyeceğini, majestenize teyid etmeme de müsaade ederiz. Ve majestenizi ulu tanrıya ısmarlarım.”

2 Ekim 1861 tarihinde VVashington’da yazılan mektup, kendisini “iyi dostunuz” diye takdim eden Abraham Lincoln’un imzasını taşımaktadır. Amerika ile imzalanan askeri ve ticari antlaşmaların ardından Boğaz’da savaş gemileri boy gösterir. Nazım Hikmet yıllar sonra 1951’de İstanbul’u düşünerek yazdığı şiirinde şu dizelere yer verir:

oturmuşun deniz kıyısına,

bakıyorsun limana giren

Amerikan zırhlısına. <Hastasın, açsın, öfkelisin o da bakıyor sana, hem de nasıl, efendinmiş patronunmuş sahibinmiş gibi itoğlu it.

Amerika Dışişleri Bakanı George Marshail’ın 5 Haziran 1947 günü Harvard Üniversitesi’nde yapmış olduğu konuşmasının ardından, Avrupa ülkelerinin yanısıra Türkiye’ye de yardım yapılmasının ortaya atılmasıyla, Boğaz’ın “patronu” Amerikan savaş gemileri olurlar! Naim Tirali, 1947’de yazdığı “Yirmibeş Kuruşa Amerika” adlı öyküsüyle Missouri zırhlısının İstanbul’a gelişiyle yaşanılan olayları ince bir alaya alır. 5-9 Nisan 1946 tarihinde Boğaz’a demirleyen savaş gemisini görmek üzere deniz kıyısına inen iki sevgili, uyanık motorcuların çağırışına kulak verirler: “Yirmi beş kuruşa Amerika!.. Haydi baylar bayanlar, fırsatı kaçırmayın. Yirmi beş kuruşa Amerika!”

Delikanlının hesabı şöyledir: “Yirmi beş kuruş ve Amerika. Doğrusu kaçırılacak fırsat değildi. Neye yarardı yirmi beş kuruş. Bir muhallebi veya bir pasta parasıydı olsa olsa. Ve şimdi, birkaç saat sonra yiyeceğim bir pastayı, Amerika için gözden çıkarabilirdim.”

Yirmi beş kuruş, Missouri zırhlısının etrafında motor ile atılan bir turun bedelidir. Öykünün kahramanı, birlikte Amerika turuna çıktığı sevgilisinden ayrılır sonradan… Ve bir gün, gazeteden savaş gemilerinin yeniden İstanbul’a geldiklerini okur. Şöyle bitirir öyküyü Naim Tirali: “Konuştuğun delikanlı, sana davetiye sunmuş. Birlikte gemileri gezmişsiniz, öyle duydum. Herhalde durumundan hoşnut olmalı. Bana darılmasaydın, yine yirmi beş kuruşluk gezilere çıkmak zorunda kalacaktın. Senin adına kıvanç

duydum demezsem, için rahat etmez. Amerikan gemilerini görüp gezmek, az şey miHir canım…”

Alcatraz Kuşkucusu

San Francisco Körfezi’nde, kıyıdan iki mil açıktaki adaya 5 Ağustos 1775’te ayak basan İspanyol seyyah Ayala, buraya Pelikan Adası anlamına gelen “Isla de Alcatraces” adını koyar. İspanyol seyyahın böyle bir ad koymasının nedeni adada gördüğü pelikanlar olabilir.

Kimi Kızılderili kabilelerinde de, doğum sonrasında çadırdan çıkan baba, gördüğü ya da duyduğu ilk şeyin adını çocuğa koyar: Avın peşinde koşan bir tilki, çalıların arasında uyuyan bir tavşan, oturan bir boğa, çakan şimşek ya da gök gürültüsü!..

Alcatraz Adası’na beyaz adamın elinin değdiği ilk yapıyı Kaliforniya’nın Meksikalı Valisi Pio Pira yapmak ister. Bir fener dikmek isteyen Pira’nın düşleri Amerika’nın Kaliforniya’yı işgaliyle sona erer. Fener, 1854 yılında ilk ışıklarını gönderdiğinde işgale karşı direndikleri için adaya tutsak edilen Kızılderililerin yüzlerini aydınlatır. Askeri amaçla kullanılan Alcatraz Adası, azılı katillerin ve casusların konulduğu bir hapishane olarak ünlenir. 1934’te

James A. Johnston müdür olarak adaya gelmesinden sonrahapishaneye “sert taşlar okulu” denir.

Alcatraz adının duyulması, başrolünü Burt Lancesther’in ustalıkla oynadığı ve gerçek bir yaşam öyküsü olan “Alcatraz Kuşçusu”nun sinemalarda gösterilmesinden sonradır. Robert F. Stroud, on dokuz yaşında kız arkadaşına sarkıntılık yapan bir adamı öldürür. Mahkemesi devam ederken konulduğu hapishanede de bir gardiyanı öldürür ve idam cezasına çarptırılır. Cezası müebbete dönüştürülen Stroud, Alcatraz Hapishanesi’ne geldiğinde 52 yaşındaydı ve 33 yıllık mahkûmdu. Her şey mahkümlüğünün ilk yıllarında, penceresinden içeri hasta bir kuşun girmesiyle başlar. Masanın üstündeki kuşun ölmesini bekleyen katil, kuşun yaşam kavgasını görünce, yardım olsun diye gagasına ilaçlarından damlatır. Aradan yıllar geçtikçe Robert Stroud karşımıza bir ornitolog (kuşbilimci) olarak çıkar. Hapishanede kırka yakın kitap hazırlayan Stroud, bunlardan yalnız bir tanesinin dışarıya çıkmasını başarır. “Doktor Stroud’un Kuş Hastalıkları Denemesi” adıyla yayınlanan kitap büyük ilgi toplar. Diğer kitaplar
ise hapishanenin müdürü tarafından yok edilir!..

Beyaz adamın ayak bastığı günden beri hapishane olarak kullanılan Alcatraz, 1962 yılında insan sağlığına elverişsiz olduğundan boşaltılır. Ve “dünyada insan sağlığına zararlı bir yer varsa, o da, Amerika’dır” diyen Richard Oakes reisliğindeki Kızılderililer adayı 20 Kasım 1969’da işgal ederler. Özgürlüklerine kavuşan Kızılderililer Alcatraz’dan beyaz adama şöyle seslenir: “Birçok söz verdiler ama yalnızca bir tanesini tuttular/ Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar.”

1971 yılına kadar Kızılderililerin idaresinde kalan adanın iskelesinde okunan “Indian Landing” yazısının anlamı şudur: Kızılderili Toprakları…

Adanın “Doğal Güzellikleri Koruma” kurumuna verilmesiyle Kizılderililerin özgürlükleri bir “operasyon” ile ellerinden alınır. Ve, Alcatraz eğlence merkezine dönüştürülür!

Kızılderililerin özgürlük kavgaları sonraki yıllarda da, devam eder: 1975’te FBI’m “yok edilmesi gereken hedef” listesinde yer alan Kızılderili hareketinin günümüzdeki lideri Leonard Peltier sahte iddia ve belgelerle gözaltına alınır. Kızılderililerin Nelson Mandela’sı olarak kabul edilen Peltier uzun yıllar hapiste kalır.

Kız Kulesi’de, Alcatraz Adası gibi hapishane ve fener olarak kullanılmıştır… Ve, 1992 yılında Kızılderililerin eylemi gibi şairler tarafından “Şiir Cumhuriyeti” ilan edilip, özgürlüğün doğum günü pastası olarak insanlara sunulur!… Ne gariptir ki, günümüzde Kız Kulesi, Alcatraz gibi turistik amaçlı, bir eğlence yerine dönüştürülmek üzere 49 yıllığına sermayeye kiralanmıştır.

Ama, şuna hiç şüphe yoktur ki, gerek Kızılderililer ve gerekse şairler yüreklerinde taşıdıkları özgürlük tutkusunun çıktıkları adacıklarla sınırlı olmadıklarını çok iyi biliyorlar!.. Bir halkın gerçek yüzü şiirlerine yansımıştır. Aşağıdaki beş dizelik Kızılderili şiiri Hollyvvood’un, insanların beyinlerine kilometrelerce uzunluğundaki filmlerle yerleştirmeye çalıştığı görüntüyü okunur okunmaz yıkmıyor mu:

Sana abayı yaktım sanıyorsun O senin hüsnükuruntun Sizin çadıra gelişim Küçük kardeşini Görmek için…

Piri Reis’in Papağanı

Yerlilerin köle olarak çalıştırıldığı maden ocaklarından çıkartılan altınlar ve gümüşler gemilere yüklenerek, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gönderilir. Tehlikeli bir yolculuğun ardından Akdeniz’e ulaşan gemilerin yolunu gözleyen birileri vardır: Türk korsanlar!..

Okyanus’un azgın dalgalarını aşan gemilerin, Cezayir’den hareket eden korsanların elinden kurtulma şansı hiç bulunmuyordu. Böylelikle, Amerika kıtasının sömürülen zenginlikleri Türklerin eline geçer. Öyle ki, Cezayir o yılların en zengin bölgesi haline gelir. Evlerin odaları altın ve gümüşlerle dolup taşar. Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz’e egemen olduğu dönemlerde Cezayir, “Bizim Meksikamız” ya da “Bizim Perumuz” diye anılır.

Tüklerin, okyanus aşırı bir yolculuğa katlanıp Yeni Dünya’da sömürgeler aramasına gerek yoktu. Bu zahmetli işi Avrupalılar yapıyor, Türkler ise ambarları değerli eşyalarla dolu olan gemilere dönüş yolunda el koyuyordu. İspanyol tarihçi Haidove’un karşılaştırması şöyledir: “Hıristiyan gemileri çok hantal, gemileri hareketten yoksun, zor demir alabilir, limana demirleyince bakımdan düşer, tayfa ve mürettebatı sahile çıkıp trampetlerini çalar, geceleri zevk ve eğlence peşinde koşup gündüzleri de kağıt ve zar ile kumar oynarlar, bütün zamanlarını böyle boşa harcarlardı. Türk korsanları ise, Akdeniz’in doğu ve batı taraflarında, kimseden korkuları olmaksızın ve dalgaların yegane hakimi olarak dolaşıp geziyorlardı.”

Korsanlar arasında en ünlüsü 1485 yılında doğan ve Malta kuşatmasında seksen yaşındayken ölen Turgut Reis’tir. Tarihçi Morgan’ın “Cezayir Tarihi” adlı kitabında yaşantısının üç yılını bir gemide forsa olarak geçiren Turgut Reis’e rastlarız: “İşte bu zamandan itibaren bu korkusuz korsan tarafından Sicilya ve Napoli sahillerinin tahrib ve müdafaaya mecbur bırakılmadığı bir tek mevsim geçmez olmuştu. İspanya ile İtalya arasından geçmeye cesaret edecek bir tek Hıristiyan gemisi de görülmez olmuştu. Çünkü böyle bir işe kalkışmak cür’etini gösteren bütün gemiler Turgut tarafından zaptedilirdi. Eğer bunlardan biri tesadüfen Turgut’un elinden kurtulacak olsa, tazminatını o civarın sahillerindeki Hıristiyan köy ve kasabalar öder ve yüzlerce insanı Turgut’un gemilerine forsa olurdu.”

1513 yılının Mart ve Nisan aylarında Piri Reis’in hazırlarrnş olduğu Atlas Okyanusu haritası Amerika kıyılarını kusursuz denebilecek bir doğrulukta yansıttığı için son derece önemlidir. Piri Reis Gelibolu’da, ceylan derisine çizdiği haritasının bir köşesine “Bu harita benzeri bir harita, bu dönemde kimsede yoktur” notunu düşmeyi de ihmal etmez. Amerika’ya hiç gitmeyen usta denizci çalışmalarını “karşılaştırma yoluyla” yapar. 1517’de, Mısır’da dönemin padişahı Yavuz Sultan Selim’e sunulmuş olan harita için Piri Reis’in yararlandığı kaynaklar şunlardır: Araplar’ın Caferiye (Coğrafya) dedikleri ve kara parçalarını da içine alan İskenderî Zülkarneyn zamanında yapılmış olan sekiz dünya haritası, bir Arabî Hint haritası, Sind, Hind ve Çin ülkelerini de geometri yöntemiyle gösteren dört Portekiz haritası, Kolomb’un yapmış olduğu harita ve o dönemde çizilen yirmiye yakın diğer haritalar.

Piri Reis’in haritasında, amcası Kemal Reis’in gemisinde esir olarak bulunan bir ispanyol’un da gözlemleri yazılıdır. Kolomb’un üç yolculuğuna katılmış olan İspanyol denizci yaşadıklarını Kemal Reis’e aktarır. Haritanın çizilmesine bu bilgiler de ışık tutmuştur: “Önce Septe Boğazı’na vardık, oradan günbatısı kerte lodos yönüne doğru dört bin mil seyrettikten sonra karşımızda bir ada gördük. Ama giderek denizin dalgaları köpüklenmez olmuş, yani deniz sakinleşmiş ve Kuzey Yıldızı giderek küçülerek görünmez olmuştu.”

Yerlilerin insan eti yediklerini, adalarda büyük yılanlar olduğunu ve Kolomb’un yerlilere boncuk vererek karşılığında altın aldığını anlatan İspanyol denizcinin sözleri haritanın Güney Amerika kısmında yazılıdır. Bu bölümde çizilmiş olan hayvanlar da “Espiri Reis” tarafından görülmemiş olduğundan karikatür özelliği taşırlar.

Ünlü reklamacı Olıvıero Toscam’nm tanıtımını yaptığı giyim firmasına 1991 yılında hazırlamış olduğu kampanya Riyad’ta yasaklanır. Sırtında rengarenk bir papağan oturan zebranın fotoğrafı, “Kuran’ın canlıların resmedilmesini yasaklaması” nedeniyle tüm reklam panolarından indirilir. Oysa, Piri Reis’in haritasına baktığımızda bir çok hayvan ile karşılaşırız. En çok çizilen de papağandır! Piri Reis’in haritası, yapılmış olduğu yıl düşünülecek olunursa bilimin yasak tanımazlığını gözler önüne sermesi açısından da önemlidir.

1960 yılının 29 Aralık günü, Nâzım Hikmet, Moskova’da “Piri Reis’in Hartası” adlı bir şiir yazar. Şiiri okuduğumuzda, haritadaki resimlerin şairin de dikkatini çektiğine tanık oluruz:

Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına

boyamış serin deniz sabahlarının renkleriyle.

Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına

göz görmemiş, el değmemiş yıldız hevenkleriyle.

Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına

varılan kıyılardan ayak basmamış kumsallara doğru

hayırsız adalarla yeşil papağanların arasından

billur köşklere giden yolu.

Reis’in hartasında kıtalardan büyük boynuzlu balıklar ve timsah başlı maymunlar yanardağlardan iri Reis’in hartasında yelkenliler yürek kadar ama balıklarla maymunlar yutamıyor yelkenlileri.

Yolculuk başlamaz yürek çağırmasa

akıl yorulabilir, yılabilir, ama yüreğin sırtı gelmez yere.

Yelkenlilerle gidiliyor kosmosa

Piri Reis’in hartasında yüzen yürek kadar yelkenlilerle.

Amerika’nın kuzey kıyılarını ve Grönland’dan Florida yarımadasına kadar uzanan bölgeyi kapsayan bir haritayı da, 1528 yılında hazırlamış olan Piri Reis yerli halkı şöyle tanımlar: “Bu bölgeler yerleşme bölgeleridir, tüm halkı çıplak gezer.”

Piri Reis’in haritasında, Avrupa kıtasında insan resimleri bulunsa da, karşı kıyılardaki hayvan çizimlerinin yanında bir tek Kızılderiliye rastlanılmaz!..

Kız Kulesi’ndeki Kızılderili

Kulakları çınlasın İsmail Uyaroğlu’nun; hayat da, şiir de uzayınca insanın usanacağına inananlardanım. Bence de, içinde barındırdığı değil, dışında bıraktığı sözcüklerden oluşur bir şiir. Soluklu şiir tanımı dize sayısına göre kullanılır. Oysa, müthiş bir yanılgıdır bu. Derinliktir asıl önemli olan… Ve şiirdeki derinliğin dize sayısıyla bir ilgisi yoktur. Yani, falanca dizeye kadar olan şiirler soluksuz, ondan sonrakiler solukludur, diyemeyiz. Matematiğin “pi” sayısı vardır ama şiirin “si” sayısı yoktur. 50 dizelik bir şiirin yarattığı derinliği 5 dizede verebilmek… bir Kızılderili şair olarak “soluk” benizlilerden ayrıldığım yer burasıdır.

Yazmış olduğu uzun şiirlerle tanıtan Süavi Koçer, bir dönem edebiyatçılarının uğrak yeri olan Nisuaz’ın kapısından içeri girer. Sohbetine katıldığı masada içinde her sözcüğün bulunabileceği bir şiir yazdığını söyleyince Sait Faik Abasjyanık sorar: “Peki, Kız Kulesi var mı?”… Koçer, kendinden emin bir şekilde yanıtlar: “Var elbet.”

Bir kitapta Kız Kulesi’nin olması için ille de adının geçmesi gerekmez! Hülya Demir ve Rıdvan Akar’ın birlikte hazırladıkları kitapta, 27 Temmuz 1965’de, İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan bir Rum kadınıyla yapılan söyleşi yer alıyor. Bayan Haroula “10 gün içerisinde terk edin!” uyarısını alınca ailesiyle birlikte Atina’ya göç etmek zorunda kalır: “İlk yıllarda babam bir türlü Yunanistan’da olduğuna inanmıyordu. Evimizin karşısında bir ada vardı. Babam oraya bakıp, ‘Orası Üsküdar mı? Ne çok ışık var’ diyordu. 5 yıl sonra öldü. Ama daha kötüsü birçok insan yeni koşullara ayak uyduramayıp intihar etti.”

Haroula ailesi Sıraselviler’de oturuyordu ve evlerinin penceresinden Üsküdar, dolayısıyla da Kız Kulesi görülüyordu. Yaşlı Rumun ışık!1sözlerinde hiç şüphesiz ki, Kız Kulesi’nin feneri de göz kırpmaktadır. Yunanistan’a göçe zorlanan Rumların hüzünlü öykülerinin anlatıldığı kitap “İstanbul’un Son Sürgünleri” adını taşıyor. İlkokul sıralarında okuduğum “Mohikanların Sonuncusu” adlı kitabı anımsattı bu ad bana. İstanbul’un Kızılderilileri de Rumlar değil midir? Yıllar önce İstanbul meyhanelerini çınlatan ama günümüzde unutulan bir Rum ezgisine kulak verelim:

Kayıkaki kayıkaki Puta pas y ali y ali

Türkçesi; “Ey kayık, ey kayık / Nereye gidiyorsun yalı yalı?” olan şarkı sözlerinin yanıtı “Koris Pirgosis”, yani Kız Kulesi neden olmasın?.. 19. yüzyılda, İstanbul’da bulunan Amerika elçisi Cox’a, sefaret kayığının önüne bir kartal heykeli koyması için ayrıcalık tanınır. O dönemde, yalnızca padişahın saltanat kayığının önüne kuş heykeli konulurdu. Cox, padişahın kendisine verdiği kayığın güzelliğine öylesine hayran olur ki, ülkesine geri dönerken yanında götürmek ister. VVashington’da bulunan National Museum’a yolunuz düşerse, ayrılmak zorunda kaldığı Boğaz’ın özlemiyle ağlamaktan tahtaları kuruyan kayığı iyi dinleyin. Size Kız

Kulesi’ni sorduğunu duyacaksınız!..

Atlantik Okyanusu’nu aşan ilk Türk kayığı Amerika elçisine armağan edilen değildir. Piri Reis’in çizmiş olduğu Amerika haritasının, aynı yıllarda Avrupa’da çizilen “Yeni Dünya” haritalarından daha doğru bilgiler taşıdığı bilinir. Barbaros Hayrettin Paşa’nın gemileri, bu bilgilerin ışığı altında Atlantik’e açılmış, ama yolculuklarını yazdığı “Gazavat” adlı kitaptan anlaşıldığı üzere, Portekiz’in limanı olan Faro’dan öteye gidememiştir. Atlantik’e yaptığı seferleriyle ünlenen Murat Reis, 17. yüzyılın ilk yarısında İzlanda’ya kadar ulaşmış ve Olaf Egilson adındaki rahibi esir olarak Cezayir’e getirmiştir. Murat Reis’in elinden kurtulan rahip ülkesine dönmeyi başarır ve başından geçenleri kaleme alır.

Atlantik’e yapılan seferlerin nedeni elbette ki, ganimet elde etmekti. Seferlerin çoğu deniz kuvvetlerinin “korsan” denilen kolu tarafından yapılıyordu. Yani, günümüzdeki tanımıyla Özel Tim!.. Türk korsanların 19 Haziran 1631’de İrlanda’nın Baltimor limanına yaptıkları saldırı ünlü şair Thomas Usborne Davvays’ın 56 dizelik bir şiirinde anlatılır. Ülkü Tamer, Cemal Süreya için yazdığı bir şiirde şairi “Atlas Okyanusu’nuda Fırat’ın salı” olarak tanımlar. Ama biz, Murat Reis’in yanında Atlantik’e açılan bir denizcinin okyanusun dev dalgaları yüzünden kalemini kağıdın üzerinde kaydırarak zorlukla yazdığı şiiri okuyalım:

On bir ay oturdum bir han içinde Yedi derya geçtim bir gün içinde Rabbim bize kısmet eyle karayı Evvel karayı da sonra sılayı

Akdeniz üstünde sünbüllü dağlar Murat Reis oturmuş dümende ağlar Ki rai kızı karşısında başın bağlar On bir ay dedikte göründü dağlar.

Türk denizciler, Atlantik hakkında bilgi sahibi oldukça Nevvfoundland adasına, Kanada’nın Labrador ve St. Lavvrence kıyılarına vararak Amerika’ya ulaşırlar. Öyle ki, Virginia kıyılarına kadar inen korsanlar çok beğendikleri bir İngiliz kızını İstanbul’a getirerek, padişaha sunarlar! Zavallı kızcağızın, Topkapı Sarayı’ndan, kayalıklara tutsak Kız Kulesi’ne bakarak ağlamadığını kim söyleyebilir ki?!.. İspanyollar, Amerika kıtasına Türklerin yayılmasını Kızılderilileri öldürerek elde ettikleri altının bir kısmını Cezayir’e göndermekle önlemişlerdir. Amerika yerlilerini öldürüp, altınlarını İspanya’ya göndermekle ünlenen Hernando Cortez’in, 1541 yılının Ekim ayında 516 gemiden oluşan donanmasıyla Cezayir’e geldiğini, ama Hasan Paşa tarafından bozguna uğratılarak kahramanlığı na(!) gölge düşürdüğünü de, bir okurun bu bilgiyi yazının içerisinden kesip bir şişeye koyarak denize atmasını dileyerek not düşelim.

Beyaz adamın, altın uğruna Kızılderili kültürünü yoketmesi gibi, Kız Kulesi “900 metrekare kapalı inşaat alanı” diye tanımlandığı ihaleyle gözünü para bürüyenlerin çirkin hesaplarına alet edilmiştir. Kız Kulesi’nin altında Bizans altınları olduğu söylencesi oldukça yaygındır. Paragözler o altını alsınlar ama Kız Kulesi’nin üstü şiire kalsın!..

Yalnızca Amerika kıtası değil, Avustralya’da beyaz adam tarafından talan edilir. Namık Kemal’in, Londra’yı anlattığı bir yazısında yapmış olduğu ilginç bir benzetmeye göz atalım: “Altın çıkarmak için gösterdikleri çaba, para kazanmak için olan çalışmalarının hiçbirinden aşağı değildir. Avustralya’nın bir büyük parçasında hemen ne kadar toprak varsa elemişler; yalnız oradan elde ettikleri altın bir yere toplanınca -hesaplanmış- Kız Kulesi’nin büyüklüğüne yakın bir piramit meydana geliyor.”

Kristof Kolomb’un, “sponsor” bulmak amacıyla Osmanlı sarayının da kapısını çaldığı söylenir. Kolomb’un, okyanusa açıldığı yıl

olan 1492’de, Kuzey Venedik topraklarına akınlar düzenleyen II. Beyazıd, kendisine yüzvermiş olsaydı ilk Kızılderili İstanbul’a köle olarak getirilecekti. Amerika’ya giden korsanların İstanbul’a bir Kızılderili getirmiş olmaları oldukça zayıf bir olasılıktır. Çünkü, o yıllarda Yeni Dünya’nın doğu kıyıları sömürgecilerin eline geçmişti ve Kızılderililer askeri operasyonlarla iç kesimlere doğru göçe zorlanıyorlardı. Bu yüzden, İstanbul’a gelen, Kız Kulesi’ni ilk gören Kızılderilinin Mira Miro Vanzoci olduğunu söylersek herhalde yanılmayız!

1880 yılında, değişik milletlerden insanların çalıştığı bir sirk İstanbul’a gelir. Sirkte 13-14 yaşlarında, Mira Miro Vanzoci adında bir Kızılderili de vardır. Bu delikanlı, Çırpıcı çayırında sunduğu gösterisinde eyersiz, çulsuz, çıplak bir ata biner. Atını, Çin ejderhalarına benzetilerek oyulan bir ağaç kütüğünün etrafında dört nala sürerken, başındaki rengarenk tüylerin açılışını gören İstanbullular kendisine hayran kalır. İstanbul’da at koşturan ilk Kızılderili unvanını taşıyan Vanzoci’nin asıl marifeti ise çok keskin bir nişancı olmasıydı. Mira Miro Vanzoci, izleyicileri büyülemişken elinde tuttuğu on baltayı etrafında döndüğü ağaç kütüğüne teker teker fırlatır. Baltalar yukarıdan aşağıya doğru aynı hizada saplanırken, bir tanesi bile sağa ya da sola kaymıyordu. Üstelik, yandan bakıldığında baltaların sapları da aynı açıdaydılar. Gösteriden sonra izleyicilerin arasında dolaşan Vanzoci, resmini hatıra olarak 1 kuruşa satardı. İstanbulluların sevgisini öylesine kazanmıştı
ki, resmini herkes 5 kuruşa alırdı. Hatta, 1 mecidiye verenler bile az değildi.

Vanzoci, İstanbul’a geldiğinde Osmanlı tahtında II. Abdülhamit oturuyordu. İstibdat devrinde, ilk öğretimin yayılması söz konusu olduğunda, Abdülhamit, Arnavutların Kızılderililer gibi tecrit edilerek etnografik değer olarak görülmelerini ister. Amerika elçisinin, Kızılderililerin okutulmasına karşı oluşundan etkilenen Abdülhamit şunları söyler: “Bizde de, Arnavutlarla Kozan dağlarındaki dağlılara mektep açmak beyhudedir. Mektepler şehirler içindir. Dağlıların cesaretinden faydalanmak için hissi muamele ile istifade etmeliyiz.”

Kızılderililere, 1949 yılının Eylül ayında da, İstanbul sokaklarında rastlarız. Hangi kabileden olduklarını öğrenmek için Attilâ İlhan’ın “İstanbul Ağrısı” adlı şiirinin son dizelerini okuyalım:

1949 Eylül’ünde birader mırç ve ben sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık sana taptık ulan unuttun mu sana taptık

“Attilâ İlhan da Kızılderili mi?” demeyin sakın! Sigara reklamı bahanesiyle kovboyların at koşturduğu bir ülkedeki bütün şairler Kızılderilidir. Bir zamanlar, sarmaşıklar kenti olarak bilinirdi İstanbul… Ve o yıllarda, kendi topraklarında özgürce yaşayan Kızılderililer vardı. Şimdi ne İstanbul’da sarmaşıklar kaldı ne de özgür olan bir Kızılderili. Her ikisinin “vatan”ı da kovboylar tarafından işgal edildi. Harbiye’den Şişli’ye doğru giderken yolun solunda bulunan bir binanın penceresiz duvarında boy gösteren Marlboro kovboyunun dizlerine kadar ulaşan sarmaşık için tasalanıyorum!.. Vatanından kovboy görüntüsünü silmek için direnen ve çizmeyi aşan o sarmaşığa daha ne kadar özgürlük tanınacak? Kızılderililere tanındığı kadar mı?

Bu yazının içinde yüzen gemilerin çoğu Kız Kulesi’ne aşıktır ve ona kur yapmak için Boğaz’ın sularında bir aşağı, bir yukarı gezinmişlerdir. Ama, hepsi de, İstanbul’dan ayrıldığında sevgilisinin bir resmini yanına almayı unutmuştur. Kız Kulesi’nin resmini yanından ayırmayan ve ona yürekten bağlı olan bir gemi vardır ama!.. Kim olduğunu Refik Erduran’dan öğreniyoruz: “Paris’ten

Marsilya’ya gidip Ankara gemisine bindim. Gençlikte zaman daha ağır yürür gibi geliyor insana. İki yılda memleketi ne kadar özlemiş olduğumu o gemiye girer girmez anladım. Kamarotlara sırıtıyor, salondaki Kız Kulesi resmine bakarken Salacak anılarına dalıyor, pilavı koklayarak yiyordum.”

Geminin aşkından olsa gerek “Kız Kulesi Sokağı” İstanbul’da değil, Ankara’dadır. O sokaktaki bir evin duvarında Kız Kulesi’nin resmi asılı mıdır, bilinmez! Ama, Nâzım Hikmet’in Moskova’daki çalışma odasının duvarında koca bir tahta kaşık göze çarpar. Üstünde Kız Kulesi’nin resmi olduğu bir tahta kaşık!..

“İki Milyarlık Bilet” adlı filmin çekimleri için Gebze’nin bir balıkçı köyü olan Eskihisar seçilir. Film gereği, bir kahvehanenin duvarında Yavuz zırhlısının resmi olması gerekiyordu. Osman Hamdi Bey’in evinin yanında olan Gençlik Kıraathanesinin duvarına savaş gemisinin resmi yapılır. Artan boyalarla da, filmdeki oyunculardan biri çayocağmın duvarına Kız Kulesi’nin resmini çizer.

Kızılderililerin elinden alman topraklara gidip, VVashington’daki National Museum’da sergilenen Cox’un kayığını görmeniz zor olabilir. Siz iyisi mi, Eskihisar’a gidin ve Şiir Cumhuriyeti’nin elinden alınmak istenilen Kız Kulesi’nin, Adile Naşit tarafından yapılan resmini görün!

Bulabilirseniz, çayınızı yudumlarken dinlemek üzere Sinanyan’ın “Kız Kulesi Marşı”nı da yanınıza almayı unutmayın…

Hadi Kız, Bohçanı Hazırla…

4 Nisan 1949’da, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın imzalanmasından üç yıl sonra Türkiye, Yunanistan ile birlikte NATO’ya katılır. Teşkilat Paris’te, Napolyon’un mezun olduğu harp okulu binasında “talebe” yetiştirirken bir yandan da, üye ülkelerin halklarına yönelik propaganda çalışmalarını yürütür. Bunlardan biri de, Frederıc Megret tarafından Fransızca olarak yazılan ve Türkçesi “E. Desfosses-Neogravure” matbaasında basılıp ülkemizde ücretsiz dağıtılan “NATO Sulh Demektir” adlı kitaptır.

Kitabın sayfaları arasında Fransız şair Paul Valery’nin 1938’de yayınladığı bir yazısından da, alıntıya yer verilir: “Kara düşüncelere daldığım ve Avrupa’nın halinden ümit kestiğim zamanlarda ancak Yeni Dünya’yı (Amerika) hatırlayarak teselli buluyorum. Zira Avrupa, ideallerini, yaratma kabiliyetini, icat ve keşiflerini, velhasılı hiç bir suretle aşınmayacak kıymetlerini genç Amerikan Kıtası’na göndermişti.”

Valery’nin Amerika’yı düşünerek “teselli” bulduğu yıllar, Avrupa’nın “idealleri” uğruna Kızılderililerin soyunu tükenme noktasına getirdiği yıllardır. Fransız şairin sözlerinde doğru bir yan vardır: Amerikan kıtasına gönderilen “hiç bir suretle aşınmayacak” bir kıymet olan sömürgecilik Marshall yardımı ve onu izleyen NATO ile gittiği kıyılardan geri dönmekteydi!..

Frederıc Megret, Valery’nin düşüncelerinin ardından “Bugün dahi Atlantik Camiasını bundan daha iyi tarif etmeye imkan var mı?” sorusunu sorarak, içinde, Sunay Akın’ın Kızılderililer ile neden ilgilendiğinin yanıtının da bulunduğu baklayı ağzından çıkarır: “Bu camiyayı 1949 Antlaşması yaratmış değildir. O, tarihi bir gelişmenin eseri olarak esasen mevcut bulunuyordu.”

Amerikan 6. filosunun İstanbul’a geldiği 15 Temmuz 1968 gününün akşamı toplanan devrimci öğrenciler Emperyalizme karşı bir dizi eylem yapma konusunda karar alırlar. Toplantı dağılırken 11 kişiyi gözaltına alan polis iki gün sonra da Gümüşsüyü öğrenci yurdunu basar. Çıkan çatışmada 47 kişi yaralanırken Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, pencereden atılması sonucu komaya girer.Sömürgeciliğe karşı olan herkes haberi duyar duymaz İstanbul Teknik Üniversitesinde biraraya gelir. “Dağ Başını Duman Almış” marşı söylenirken, “Kahrolsun Amerika” sloganı tüm kente yayılır.

Protesto yürüyüşünün 6. filonun demirlemiş olduğu Dolmabahçe ” kıyısına yapılacağı sanılırken, Harun Karadeniz elindeki megafon ile konuşur: “Arkadaşlar, hareketi yöneten örgütler olarak, içerde oturduk, meseleyi enine boyuna görüştük. Her ihtimali hesaplayarak şu karara vardık ki, yürüyüş Dolmabahçe’ye değil, Taksim’e yapılmalıdır. Biz üçbeş Amerikan denizcisine değil, en geniş anlamıyla Emperyalizme karşıyız. Ve Emperyalizmi tel’in etmek için Taksim’e yürüyeceğiz.”

Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nın çevresinde toplanan kalabalık yastan dolayı bayrağı yarıya indirir. Konuşmaların ardından örgüt disiplinine karşı gelinmeden dağılma duyurusu yapılsa da,

anıtın kaidesine çıkan bir gencin sesi duyulur: “Arkadaşlar, biz buraya nutuk dinlemeye gelmedik. Biz ta Beyazıt’tan Teknikli kardeşlerimizle Dolmabahçe’ye inmeye geldik. Orada kadınımıza, kızımıza saldıranlara gerekli dersi vermeye geldik.”

Dolmabahçe kıyısındaki Amerikan askerlerinden bir kısmı kendilerini motorlara atıp kaçsalar da, bazıları Boğaz sularında banyo yapmaktan kurtulamazlar. Saatler ilerlese de direnişi sürdüren kalabalık polis tarafından şiddet kullanılarak dağıtılır.

1969 yılının 10 Şubat günü, 6. filo yeniden geldiğinde, önceki gelişini protesto ettiği için camdan atılan Vedat Demircioğlu çoktan olmuşta!.. 16 Şubat’ta Beyazıt’ta toplanan otuz bin gösterici Taksim’e doğru yürüyüşe geçer. Taksim’e gelindiğinde Amerikan’ın kuklası olan gericilerin ve polisin saldırısıyla karşılaşılır. “Kanlı Pazar” olarak adlandırılan olaylarda Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan sis bombaları, mermi ve taşların arasından canlı çıkamazlar!..

İspanyolların elinden kaçan bir grup at, Amerika’nın içlerine doğru yayılır ve yabanileşirler. “Mustang” adı verilen bu atlar Kızılderililer tarafından ele geçirilir. Ankara’daki ODTÜ’de bulduğu terk edilmiş ata binen bir öğrenci aşık olduğu kızın penceresine gelir: “Hadi kız, bohçanı hazırla. Seni kaçırmaya geldim.”

O öğrenci, Emperyalizme karşı olan iki arkadaşı, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ile birlikte 6 Mayıs 1972’de darağacında katledilen Deniz Gezmiş’den başkası değildir.

Kızılderilileri yok eden sömürgeciler, barışın, özgürlüğün ve eşitliğin egemen olduğu bir dünya özlemiyle karşılarına dikilen kızıllara da aynı senaryoyu uygulamaktaydılar!..

Deniz Gezmiş ayaklarının altındaki sehpayı tekmelediğinde darağacından yükselen sesten ürken bir güvercin, duvardaki yuvasından gökyüzüne doğru uçar.

Avludakiler, yüzüne bakamadıklarından güvercinin kanadından düşen bir tüyün Deniz Gezmiş’in saçlarına doğru süzülüşünü göremezler!..

Kırılan Canlar

Sunay Akın

Sunay Akın, bir “araştırmacı gazeteci” değildir. Gazeteci bile değildir. Altı üstü bir şair! Ama, “araştırmacı şair”…

Sömürünün, zulmün, katliamın, savaşın suçluların, haber ve imge arasında, karmaşık, inanılmaz, ama kesinlikle doğru ve “kanıtlara dayanan” ilişkiler kurarak yakalayan bir “araştırmacı şair”… Metin Göktepe davasına, Şair Eşref, Nâzım Hikmet ve daha niceleri, onun çağrısına uyup ellerinde dizeleriyle tanıklığa gelirler. Üniversite öğrencilerinin eylemini desteklemek için, bin yıllar öncesinden Euklides’i getiren de; Bosnalılarla, Kürtlerle, “Cumartesi Anneleri”yle, Afrikalı halkların, Kızılderililerin, Eskimolarm şiirlerini, söylencelerini buluşturan da odur. Bu kadar çok ilişki ve bağlantı kurmayı nasıl başarır, Sunay Akın?

Önce, Türk ve Dünya Edebiyatının ve sanatının muazzam birikimini bir bilgin titizliğiyle tarar. Hangi şair, hangi imgeyi nasıl kullanmış, romanlarda, heykellerde, filmlerde ne var, bulur. Sonra, bilginliği de, bilgiçliği de bir yana koyar, şiir işçiliğine girişir. Topladığı bütün malzemeyi kağıttan bir kayığa doldurur, Kızkulesi’ne, bütün halkların düşgücüyle kurulmuş evrensel ülkeye götürür. Gerçeğin tümünü kucaklayacak kadar kocaman bu küçük adacığın üzerinden, iyi ile kötünün, ileri ile gerinin kavgasının haberlerini yedi iklime duyuran sinyaller yaymaya başlar. O bir şey kazanmaz, ama duymayan kaybeder!

Aydın Çubukçu

KIZ KULESİNDEKİ
KIZILDERİLİ

Sunay AKIN

Nisan 1999
Çınar Yayınları

Katalog Bilgisi:

ISBN: 975-348-097-0
KONU: Edebiyat, Türk Edebiyatı, Şiir
BAŞLIK: Kız Kulesindeki Kızıldereli
YAYINEVİ: Çınar Yayınları
YAZAR: AKIN, Sunay
FİYAT: 9,000,000 TL.
KAPAK: GÜNÜBEK, Cem
BARKOD: 9789753480970
SAYFA: 182
YER: İSTANBUL
AY: Nisan
YIL: 1999
FİZİKİ: 19,6 x 13,5 cm., Karton Kapak

“Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.”

Afrika Atasözü

Süttozu

Yukarı mahalleden gelen çocuklar ellerindeki mantar tabancaları ateşlerken bir yandan da bağırırlardı: “Hepiniz öleceksiniz, pis Kızılderililer”…

Mantar tabancalarımız olmadığı için rolleri değiştirecek gücümüz yoktu. O yıllarda, çizgi romanlardan ve sinemadan Amerika yerlileri hakkında yalan yanlış bilgi edinen tüm çocuklar, Kızılderili olmanın sonunda kaybetmek anlamına geldiğini çok iyi biliyorduk. Yenilen taraf olacağımızı bilsek de, yaptığımız oklar ile aşağı mahalleyi savunmaktan başka şansımız kalmazdı. Çünkü, gideceğimiz başka bir yer yoktu!..

23 Nisan törenlerinde subay kılığına sokulup, okulun en önünde yürütülen, saçları özenle taranmış çocuklar gibi üniforma sahibi olduğumda çok sevinmiştim. Annem ile evden eve geziyor, “Maşaallah” sözüyle birlikte yüzüme savrulan tükürükler karşısında bir hindi gibi kabarıyordum. Gerçeği sünnetçinin karşısına oturtulduğumda anladım: Üniformanın kan ile bir ilişkisi vardır!.. O günden sonra da, askerler karşısında çıplak savaşan Kızılderililerin sünnetten korktukları için üniforma giymediklerini sandım.

Ama en önemlisi, Nihat Erim’in 19 Eylül 1949’da yaptığı İzmit konuşmasında “Yakın bir gelecekte Türkiye küçük bir Amerika haline gelecektir” sözünden habersiz olarak annemin makyaj malzemeleriyle yüzüme sürdüğüm savaş boyalarının politik bir tavır özelliği taşıdığını bilemeyişimdir.

Sokağımızda oturan üniversite öğrencilerinin “Okulda içirilen Amerikan süttozlarını seviyor musun?” sorusuna verdiğim yanıta gülümseyerek, “Sen de bizden olacaksın” demelerini de hiç unutamam: “Annem temiz çocuk olmamı isterken, okulda necten tozlu süt içiriyorlar?”

Kızılderililerin beyaz adamın yapmış olduğu katliamlara bir anlam veremeyişi gibi her sabah günlük, taze süt içirtilerek gönderildiğim okulda önüme neden süttozu konulduğunu da anlayamadım. Kentin en yüksek tepesine kurulan Amerikan üssü; otlayan inekler içeri girmesin diye, tel örgülerle çevriliydi!..

Cemal Süreya’nın “Afyon Garmdaki” adlı şiirinde süttozunun farklı bir kullanılışına tanık oluruz:

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani, Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı; Varto depremini düşün, yardım olarak Bat ı’dan Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sutyeni.

Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti, Karşıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sutyeni, Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın; Tanrım, gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..

Eşiklere oturmuş bir dolu insan

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Dersim sürgünü bir ailenin en küçük çocuğu olan Cemal Süreya kendisiyle yapılan bir söyleşide konserve fabrikasında işçi olarak çalışan bir arkadaşını anımsar: “Osman Ağabey bir filmi anlatırken eski filmlerden aklında kalan bazı sahnelerden söz ederdi. Böylece eski film de yenisine eklenirdi. Birden elini dudağının ucuna götürüp ‘Geronimo’ derdi. Belli ki Geronimo, daha önce görmüş olduğu bir filmdeki kötü adamın adıdır. Ayrıca biraz da korku filminden çıkıp gelmiş bir adam gibidir. Ürpererek birbirimize bakardık: Geronimo!..”

Apacheler’in reisi olan Geronimo’nun adını ben de ilk kez babamdan duymuştum. Görmüş olduğu bir filmde ormanda gezinen kovboyun ağzındaki şarkıyı söylerdi:

Maymunların kralı Geronimo nerdesin Karnım ziller çalıyor Yesem seni ne dersin?

Tam o sırada ağaçların arasından Kızılderililerin çıktığını anlatan babam, kovboyun düştüğü komik durumu gülümseyerek ve de hiç usanmadan defalarca taklit ederdi…

İlkokul sıralarında içtiğim süttozlarının ardındaki gerçeği arama çabamda bir Kızılderili gibi iz sürdüm kitapların, dergilerin sayfaları arasında…

Bir yaz akşamı, Boğaz’ın ortasındaki Kız Kulesi’nin beyaz duvarında Kızılderililerin vahşi olarak gösterildiği bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin. İşte, o an, omuzunuza konan bir martı kulağınıza şunları söyleyecektir: “Kız Kulesi”ne de bakıyorsun, Kızılderililere de… Ama gerçeği göremiyorsun… Gel benimle.”

Gidip gitmemek sizin elinizde!

Ama en önemlisi, Nihat Erim’in 19 Eylül 1949’da yaptığı İzmit konuşmasında “Yakın bir gelecekte Türkiye küçük bir Amerika haline gelecektir” sözünden habersiz olarak annemin makyaj malzemeleriyle yüzüme sürdüğüm savaş boyalarının politik bir tavır özelliği taşıdığını bilemeyişimdir.

Sokağımızda oturan üniversite öğrencilerinin “Okulda içirilen Amerikan süttozlarını seviyor musun?” sorusuna verdiğim yanıta gülümseyerek, “Sen de bizden olacaksın” demelerini de hiç unutamam: “Annem temiz çocuk olmamı isterken, okulda neden tozlu süt içiriyorlar?”

Kızılderililerin beyaz adamın yapmış olduğu katliamlara bir anlam veremeyişi gibi her sabah günlük, taze süt içirtilerek gönderildiğim okulda önüme neden süttozu konulduğunu da anlayamadım. Kentin en yüksek tepesine kurulan Amerikan üssü; otlayan inekler içeri girmesin diye, tel örgülerle çevriliydi L

Cemal Süreya’nın “Afyon Garmdaki” adlı şiirinde süttozunun farklı bir kullanılışına tanık oluruz:

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani, Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı; Varto depremini düşün, yardım olarak Batı’dan Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sutyeni.

Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti, Kansıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sutyeni, Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın; Tanrım, gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..

Eşiklere oturmuş bir dolu insan

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Dersim sürgünü bir ailenin en küçük çocuğu olan Cemal Süreya kendisiyle yapılan bir söyleşide konserve fabrikasında işçi olarak çalışan bir arkadaşını anımsar: “Osman Ağabey bir filmi anlatırken eski filmlerden aklında kalan bazı sahnelerden söz ederdi. Böylece eski film de yenisine eklenirdi. Birden elini dudağının ucuna götürüp ‘Geronimo’ derdi. Belli ki Geronimo, daha önce görmüş olduğu bir filmdeki kötü adamın adıdır. Ayrıca biraz da korku filminden çıkıp gelmiş bir adam gibidir. Ürpererek birbirimize bakardık: Geronimo!..”

Apacheler’in reisi olan Geronimo’nun adını ben de ilk kez babamdan duymuştum. Görmüş olduğu bir filmde ormanda gezinen kovboyun ağzındaki şarkıyı söylerdi:

Maymunların kralı Geronimo nerdesin Karnım ziller çalıyor Yesem seni ne dersin?

Tam o sırada ağaçların arasından Kızılderililerin çıktığını anlatan babam, kovboyun düştüğü komik durumu gülümseyerek ve de hiç usanmadan defalarca taklit ederdi…

İlkokul sıralarında içtiğim süttozlarmın ardındaki gerçeği arama çabamda bir Kızılderili gibi iz sürdüm kitapların, dergilerin sayfaları arasında…

Bir yaz akşamı, Boğaz’ın ortasındaki Kız Kulesi’nin beyaz duvarında Kızılderililerin vahşi olarak gösterildiği bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin. İşte, o an, omuzunuza konan bir martı kulağınıza şunları söyleyecektir: “Kız Kulesi”ne de bakıyorsun, Kızılderililere de… Ama gerçeği göremiyorsun… Gel benimle.”

Gidip gitmemek sizin elinizde!

Tek Eksiğimiz Bülbül Sesi!..

Atlarını dört nala koşturan askerler Kolomb’a Fransa sınırında yetişmeyi başarırlar. Askerlerin komutanı, İspanya kraliçesi Isabella’nın istediği parayı vereceğini söyler. Bunun üzerine Kolomb, Fransız kralının desteğini almaktan vazgeçer ve kraliçenin kararını değiştirmesinden memnun bir şekilde geri döner.

1492 yılının 3 Ağustos günü tüm hazırlıklarını tamamlayan üç karavel Barra di Saltes limanından rüzgâra yelken açar. Diğer iki gemiden daha güçlü fakat daha az süratli olan Amiral gemisinin adı Santa Maria’dır. İlk adı “La Galleya” iken, Kolomb’un emrine verilince bu ad değiştirilir. Santa Maria’nın uzunluğu 30 metreden biraz fazla, genişliği ise 9 metreydi.

İkinci geminin adı Pinta’dır. Armatör Pinto’dan alıyordu adını. Uzunluğu 22 metre, genişliği 7 metre olan geminin kaptanı Martin Alonsa Pinson’dur.

Asıl adı “Santa Clara” olan üçüncü gemiye denizciler “Nina” diyorlardı. Bunun nedeni geminin Nino di Palos ailesinin malı olmaşıdır. Kaptanlık görevini VincenteYanez Pinzon’un yaptığı Nina’nın uzunluğu 20 metre, genişliği ise 7 metredir. Her üç gemide toplam 87 denizci görev yapmaktadır.

Karavellerin direklerine de bir göz atalım:

Maestra adı verilen direğin boyu geminin uzunluğundan biraz fazlaydı. Maestra’nın yarı büyüklüğündeki direğin adı Trinket idi. Denizciler, üçüncü direğe ise Mezzana diyorlardı. Rüzgâra dayanıklı olmaları için yelkenleri dört köşeli olan gemilerin altları da istiridyeler yapışmasın diye ziftle kaplanmıştı. İspanya bayrağı üç gemide de asılıdır. Ama, Santa Maria’da, Kolomb’un, mavi fon üzerine altın yaldızlı bir çapanın yer aldığı özel bayrağı da göze çarpar!

Ve Kristof Kolomb, “Allah adına” diyerek başladığı günlüğüne şunları yazar: “1492 Ağustosu’nun 3’ünde Barra di Saltes’den ayrılıyor ve bütün hızımızla güneye iniyoruz.”

7 Ağustos günü Pinta’nın dümeni arızalanır ve Büyük Kanarya Adası’na doğru yönelir. Diğer iki gemi Gomes Adası’na doğru yol alır. Hava durgun olup, rüzgâr istenildiği kadar güçlü esmemektedir. Tatsızlık yaratır bu durum. Üstelik, bir de, Tenerif Yanardağı’ndan lavlar püskürmektedir. Denizciler bunu uğursuzluk sayarlar!..

Santa Maria ve Nina, 12 Ağustos günü Gomes limanına demir atarlar. Pinta’nın yerine yola devam edecek başka bir gemi aranır ama bulunamaz.

Pinta’nın arızalanan dümeninin onarılması beklenirken 25 Ağustos’ta, Büyük Kanarya Adası’nda, Nina’nın da omurgası elden geçer. 2 Eylül günü üç karavel, Gomera Adası’ndaki San Sebastian limanında bir araya gelir. Tüm eksikler giderilir. Bundan sonrası nereye vardığı bilinmeyen “Karanlık Deniz”e doğru yapılacak yolculuktur. Kolomb, 6 Eylül’de Santa Maria’nın güvertesinden Pinta ve Nina’ya seslenir: “Rota batıya, güneye ve kuzeye gitmek yok!..”

San Sebastian limanında toplanan insanlar üç karavelin ufukta kayboluşunu birbirlerine korkunç öyküler anlatarak izlerler. Oysa Kolomb, Eylül’ün 14’ünde gözlemlerini günlüğüne şöyle aktarır: “Hava Endülüs’teki ilkbahar gibi. Tek eksiğimiz bülbül sesi.”

18 Eylül’de Yosun Denizi korkutur sömürgecileri…

25 Eylül günü korku daha da büyür ve ilk isyan boy gösterir. Panik içindeki adamlarını yatıştırmayı başaran Kolomb, isyancıları cezalandırır.

5 Ekim yüzlerin güldüğü gündür. Kuşlar görünür gökyüzünün maviliğinde!..

11 Ekim’de iyice artar umutlar. Suda taze bitki parçaları, ağaç dalları görünür. Hatta bir dalın üstünde çiçekler bile vardır. Evet, kara yakında, çok yakındadır!

Kolomb, karayı ilk görene 5.000 Maravedis vereceğini söyleyince 11 Ekim’i, 12 Ekim’e bağlayan gece, uzun süren yolculuk boyunca yorgun düşen denizciler uyumamak için direnirler.

Saat O2’de Pinta’nın direğinden duyulan ses sevince boğar herxkeşi: “Kara… Kara…” Geminin kaptanı yolculuğun sonunu top atışıyla kutlar. Hızını kesen Pinta, geride kalan Santa Maria’nın öne geçmesini bekler, ne de olsa içinde Kristof Kolomb vardır!

12 Ekim günü, öğleden önce Kristof Kolomb’un toprağa adımını atmasıyla işkence, sömürü, kan ve kölelikten oluşan yapının temeli atılmış olur. İlk harcında elbette yalan vardır!…

Beyaz adamın tarih kitapları Pinta’nın direğinde “Kara… Kara…” diye bağıranın “Trianalı Rodrigez” olduğunu yazar. Oysa, karayı ilk gören “Chris” adındaki bir kara tenlidir!

İlk Kan Nasıl Aktı?..

Yola çıkmadan önce üç karavelin hazırlığını kontrol eden Kolomb en çok ihtiyaç duyacağı şeyin Katolik Kralların 30 Nisan 1492’de imzaladıkları elindeki belge olduğunu biliyordu: “Hepinize ve her birinize duyururuz ki, Kolomb nam kişi ile birlikte işbu karayellerle, yola çıkan kişiler, hiçbir suç nedeniyle mahkemelerinizce ve duruşmalarınızda yargılanmayacaklardır.”

Palos limanından, 3 Ağustos’ta, yelkenleri rüzgârla dolduran Kolomb, Kızılderililere ölüm kasırgası taşıyordu!.. Beyaz adam ile Kızılderililer arasında ilk kan nasıl aktı? Bu sorunun yanıtını almak için Kolomb’un ilk iki haftalık süreçte “Altın” sözcüğünün yetmiş beş kez geçtiği seyir günlüğündeki karşılaşmayı okuyalım: “Kadınlar dahil hepsi anadan doğma çıplaktı. Gençtiler. Hiçbirisi otuzun üstünde değildi. Sağlıklı ve biçimli bedenleri vardı, yüzleri çok güzeldi. Saçları düz, parlak ve at kuyruğu gibi gürdü. Gözleri koyu renkli ve iriydi. Bacakları düz ve uzun, karınları yağsız ve düzgündü.”

Görüldüğü gibi Kolomb, kendisini esir pazarında gezinen bir tüccar yerine koyar!.. İlk kanın nasıl aktığının yanıtını arıyorduk değil mi? Okumaya devam edelim: “Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler.”

İşte, beyaz adam ile Kızılderililer arasındaki ilk kan, Kızılderililerin insan öldürmeye yarayan silahları tanımamış olduklarından dolayı akmıştır. Kolomb gözlemlerini günlüğüne aktarmaya şöyle devam eder: “Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar, ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok.”

Kızılderililerin yalnızca av silahları vardı. Militarizmi bilmedikleri için de, insan öldürmeye yarayan hiçbir silah üretmemişlerdi. Kolomb ve adamlarının yiyecekler ve hediyelerle karşılanışına bir Kızılderili şiirinde de rastlarız:

Yavrularım, önceleri sevmiştim beyazları, Yavrularım, beyazları önce sevmiştim de, Yemişler vermiştim onlara, Yemişler vermiştim.

Kolomb, Amerika’ya yalnızca bulaşıcı hastalıkları değil, insanlığın sonunu hazırlayacak olan “savaş” denilen ilkelliği de taşımıştır. Kızılderilerin topraklarının işgal edildiği ilk günlerdeki yaşayışlarına Kolomb’un günlüğünün sayfalarından biraz daha bakalım: “Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.”

Ama, Kızılderililerin yüzlerindeki gülümseme çabuk kaybolur.

Çünkü, Amerika Fatihi (!) yukarıdaki sözlerinin hemen ardından şunları yazar: “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”

Kolomb, kendisine dostça davranıp, evlerinde misafir eden on Kızılderiliyi dönüş yolculuğunda yanında getirir. İçlerinden biri İspanya’ya varır varmaz ölür. Bu olay İspanyolları çok sevindirir. Çünkü, Kızılderili ölmeden kısa bir süre önce vaftiz edilmiş ve cennete giden ilk Kızılderili olması sağlanmıştır. Bu bir zaferdir!..

1493 yılının Eylül ayında, Amerika’ya doğru ikinci sefere çıkan Amiral Kolomb’un emrinde 17 gemilik bir donanma, 1200 asker, 5 papaz, silahlar, toplar ve av köpekleri vardır!.. Adım attığı ilk adaya “San Salvador”, sığ sularda sandalına kadar yürüyerek kendisini hediyeler ve gülücüklerle karşılayan kabileye de “Taine” adını veren Kolomb, doğayı günlüğüne şöyle yansıtır: “Çok büyük ve çok düz, ağaçlar yemyeşil. Öyle bir yeşillik uzanıp gidiyor ki, seyretmesi büyük bir zevk veriyor insana.” Aradan geçen üç yüzyıl sonra ise işgalciler adayı tamamen kuruturlar!.. Ne bitki örtüsü, ne de canlı türleri… Hiçbir şey kalmaz geride. Kızılderililerden ise yaşayan bir tek kişi bile yoktur!

Ve, bir Kızılderili şefi olan Seattle şunları söyler: “Sizin ölüleriniz mezarlıkların ötesine geçip yıldızların arasındaki yolculuklarına başladıklarında sizi ve doğdukları îoprakları sevmekten vazgeçerler. Yakın zamanda unuturlar ve asla geri dönmezler. Bizim ölülerimiz kendilerine varolmayı bağışlayan bu güzel dünyayı hiçbir zaman unutmazlar. Son kızılderili de yok olduğunda ve benim kabilemin varlığı beyaz adamların arasında bir efsaneden ibaret olduğunda bu kıyılar kabilemin görülmez ölüleri tarafından kuşatılacaktır. Çocuklarınız kendilerini boş alanlarda, dükkânlarda, yolsuz ormanların sessizliğinde yalnız sandıkları zamanlar yanılacaklar!.. Gece olup da, şehirlerinizin ve köylerinizin caddelerine sessizlik çöktüğünde ve siz onları boş sandığınızda aslında oralar bir zamanlar üzerlerinde yaşayan ve bu güzel toprağı hâlâ seven geri dönmüş ruhlarımızla dopdolu olacak. Beyaz adam hiçbir zaman yalnız kalmayacak!..”

Kolomb’un günlüğünden Kızılderililerin dünyasını öğrenince yapılan katliamın korkunçluğu daha da ortaya çıkıyor. Bütün bu belgelerden sonra sizleri içinizden gelen sesle başbaşa bırakmadan önce sedir ağacı için yazılan bir kızılderili şiirini sepet gibi kolunuza takıyorum:

Bak bana, dostum,

Giysi istemeye geldim senden

Sensin ömrümü uzatan,

Ricamı dinle

Zambak kökleri için

Senden sepet yapacağım,

Yalvarırım, dostum, kızma sakın…

Sinek Amirali

Domenici Colombo, Sakız Adası’na gidecek olan oğluna iş bulduğu geminin adını sorunca “Roxana” yanıtını alır. Kolomb’un 1473 yılında, yirmi iki yaşındayken deniz yolculuğuna çıktığı gemi, adını çok güzel bir kızdan alıyordu. Roxana’nın, Türkler’in bir korsan saldırısı sırasında kaçırıldıktan sonra kendisini tutsaklıktan kurtaran padişah ile evlenip sultan olduğu söylencesi o yıllarda bütün liman kentlerinde yaygındı.

Kolomb, yola çıkmak için 2 Ağustos 1492 gününü belirlemişti ama o gün aynı zamanda İspanya’yı terk etmeleri için yahudilere verilen sürenin sona erdiği tarihti. Kolomb’a, krallığın yahudilerden temizlendikten sonra yola çıkması söylenir. Limanlar sığınma istemiyle dünyaya dağılma hazırlığındaki insanları taşıyan gemilerle doluydu. Yaşanılan bu tıkanıklıktan dolayı Kolomb yolculuğunu bir gün ertelemek zorunda kalır.

İlk seferinden dönen Kolomb, Kraliçe Isabella’yı ikna etmesinde kendisine yardımcı olan saray memuru Santangel’e yazdığı mektupta düşüncelerini dile getirir. İspanyolca yazılan mektup 1 Nisan 1493’de, Barselona’da basılmış ve en çok satan kitaplardan biri olmuştur. Kolomb’dan geriye bir şiir kitabı kalmaz ama sözkonusu mektup sonradan 68 kıtalık bir şiir haline getirilir. Ama, Kristof Kolomb’un adı pek çok şiirde karşımıza çıkar. İşte bunlardan biri, Feulles de Route’un dizeleri: “Bugün doğuya doğru yol alırken gözden yitirdiğim şey Christophe Colombe’un batıya doğru yol alırken bulduğu şeydir.”

Gemisi Santa Maria’yı ilk seferinde, 25 Aralık gecesi Haiti burnunda bir mercan kayalığına çarpmasıyla kaybeden Kolomb, o an Fransız korsan Kazanova’nın saldırısıyla 1476’da batan bir gemiden nasıl kurtulduğunu anımsar. Suyun üstündeki bir tahta parçasına tutunarak dört saat yüzmüş ve Lizbon yakınlarında bir köy olan Lagoslu balıkçılar tarafından kurtarılmıştı L

Lizbon’da, deniz araçları satan küçük kardeşi Bartolomeo’nun yanında harita çalışmaları yapan Kolomb, Marco Polo’nun gezi notlarını, Platurch’un “Hayatlar” ve Batlamyus’un “Coğrafya” adlı kitaplarını okumuş olsa da, en çok etkilendiği yapıt bir Fransız astrolog olan Pierre d’AilIy’in “Imago Mandi” adlı eseridir. Bu arada, dönemin önde gelen bilimadamlarmdan biri olan Toscanelli ile mektuplaşmasını da unutmamak gerekir.

Kolomb, 28 Ekim 1492’de, demir attığı Küba’yı Çin sanır! Onun, bu topraklara atmış olduğu ilk adım Pablo Neruda’nın şiirinde silinmeden durur:

Kolomb’un mücevheri, ışıldayan Küba, kabul etti sancakları ve dizleri ıslak kumlarında.

Amerika’ya, 1493,1498 ve 1502 yıllarında da, seferler düzenleyen Kolomb, her seferinde Kızılderililer, papağanlar ve az miktarda altın ile geri döndüğünden “Sinek Amirali” diye adlandırılır. 1500 yılının 3 Kasım günü, kardeşleri Bartolomeo ve Diego ile

birlikte İspanya’ya getirilirken kollarına takılan zincirlerin tabutuna sarılmasını vasiyet eder. Bu dileği son nefesini verdiği 20 Mayıs 1506’da gerçekleşir.

Kolomb’un ölümünden sonra tabutunun yolculuğu başlar. Valladolid’de gömülen Kolomb’un kemikleri 1509-1514 yılları arasında Sevilla yakınlarındaki Las Cuevas kentinin Kartauser mezarlığına taşınır. 1537 yılına gelindiğinde, sağlığında dört kez çıktığı yolculuğa yeniden başlar KolombL Kemikler Atlantik’i aşarak Santa Domingo Katedrali’nin bodrumuna getirilir. Fransız ordusundan korunmak amacıyla oradan da çıkarılan tabut 1795’de Küba’nın başkenti olan Havana’ya nakledilir. 1899’da ise Atlantik yeniden geçilir ve Kolomb’un kemikleri Sevilla’da onuruna dikilmiş bir heykelin ayakucuna gömülür!..

Kolomb’a hayranlık duyan Papa IX. Pius, onun kilise tarafından cennetlik ilan edilmesi için 1866’da bir girişimde bulunur. Kilise mahkemesinden olumlu yönde yalnızca bir oy çıkar. PapaIX.Pius’un teklifi reddedilir.

Sinek Amirali’nin zincirli tabutu yolculuklarını yaparken ve kendisine cennetin kapılarını açmak isteyenler çaba harcarken, zincirlerinden kurtulmak isteyen Kızılderililer, beyaz adamın vaat ettiği cenneti istemiyor ve soykırıma karşı direniyorlardı…

Kolomb’un Yumurtası

Sarı kurdeleler ile duvara asılan turuncu, mavi, nefti renkli kartonlara yazılı şiirleri ilgiyle okuyan kalabalığın arasına karışarak, Sait Faik Abasıyanık’ın, Orhon Murat Arıburnu’na yönelttiği soruya kulak veriyoruz: “Böyle bir sergi yeryüzünde yapılmış mı acaba?”

Abasıyanık’ın 2 Mart 1947 tarihli “Yedigün”de yayınladığı yazısında, Arıburnu’nun vermiş olduğu yanıtı öğreniriz: “Ben duymadım. Senin haberin varsa söyle.” Abasıyanık’ın “Hayır, ben de duymadım. Mucidi sensin” sözüne karşılık olarak, Arıburnu şunları söyler: “Mühim şey değil ki, Kristof Kolomb’un yumurtayı durdurması kabilinden…”

Ülkemizde ilk şiir sergisini açan Orhon Murat Arıburnu’nun sözlerindeki yumurta, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, 1961’de, Turan Erol’a, Amerika’dan yazdığı mektupta da çıkar karşımıza: “Rothko’nun rengi değerlendirmesi Kristof Kolomb’un yumurtaya oturması kadar sade bir gerçeğe dayanıyor.”

Kristof Kolomb, katıldığı bir yemekte davetliler tarafından küçümsenir. Kendisini küçümseyenlerin üstünde durdukları konu şudur: Bir işi oluşturmak için o işi düşünmek yeterlidir. Zeki bir insan olduğunu kanıtlamak amacındaki Kolomb, eline bir yumurta alarak sofradakiierden bunu uçlarından biri üzerinde durdurmalarını ister. Hiç kimse yumurtayı o şekilde durdurmayı başaramaz. Bunun üzerine Kolomb, yumurtanın bir ucunu kırarak dikine oturtur. Kendisine “Bu zor değil” diye çıkışanlara da, alaycı bir tavır takınarak şu karşılığı verir: “Şüphesiz, fakat düşünmek gerekirdi.”

Kızılderili soykırımının mimarı olan Kristof Kolomb’un yumurtayı kırarak önerdiği çözüm yolunun kaynağı şiddetten başka bir şey değildir. Sorun, yumurtayı uçlarından biri üstünde durdurmakken, Kolomb’un “darbe”si olayı bambaşka bir boyuta taşımıştır. Ortada bir çözüm değil, hile vardır. Bu yüzden, Orhon Murat Arıburnu’nun göstermiş olduğu alçakgönüllülüğün ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun mektupta yazdığı gibi sade bir gerçeğin simgesi, Kolomb tarafından kırılan yumurta olamaz.

Gordion kentinde bulunan ve düğümlerini kimsenin çözemediği ipi Büyük İskender’in kılıcıyla kesmesi de, Kristof Kolomb’u aratmayacak şekilde şiddete dayalı bir hile örneğidir.

Tarih sayfalarında yer alan bu iki olayın sanki büyük birer marifetmiş gibi anlatılmaları, zorbalığın dışa vurma şeklinde yansıtılmamaları son derece yanlıştır. Kolomb’un çağrılı olduğu davette sergilediği darbeciliğin nerelere vardığını Cahit Külebi’nin şiirinden öğreniyoruz:

Önce Kristof Kolomb buldu Amerika’yı Sonra biz.

Umutlar azaldı, günden güne mutluluklar Ve ekmeğimiz

Bir çocuk ağlarsa dağ başında Gözyaşında Amerika akar. Vurdularsa birini kanı şorladıysa Bilin ki o kurşunda Amerika var.

Kişi kişiye köle tutulduysa, asıldıysa Darağaçlarında Amerika var. Ama biz yine de direneceğiz Sonuncumuza kadar.

Süleyman Demirel’in söylemiş olduğu bir söz asla unutulmaz: “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz”… Amerika’nın kuklası olan bir parti liderinin yapmış olduğu bu açıklama, Cahit Külebi’nin “Bilin ki o kurşunlarda Amerika var” dizesiyle birbirine karşıttır. Şiirin yazılmış olduğu ve sözün söylenmiş olduğu yıllar üstünden çok kanlar akar… Ve, Cahit Külebi, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Süleyman Demirel’in kendisine sunduğu ödülü kabul eder. Şairler, yaşantıları boyunca bir sepet yumurta taşırlar kollarında…

Kırmamaları gereken!

Hak Hukuk Dağıtma Yeri…

Barın kapısından içeriye giren kovboy merdivene dizili fahişelere gülümserken, işaret parmağıyla şapkasını yukarıya doğru hafifçe kaldırır ve içki tezgâhının köşesindeki tükürük okkasına bir balgam gönderip barmene seslenir: “Viski”…

VVestern filmlerinde görmeye alışık olduğumuz sıradan sahnelerden biridir yukarıda sizlere anlattığım. Kovboy filmlerinin kahramanları 1865 yılından sonra Colorada ve Nevada’da altın madenlerinin bulunmasıyla ortaya çıkarlar. O yıllarda Kansas’m batısında kanun diye bir şeyden söz edilemiyordu. Silahını kim hızlı çekerse oydu kanun… Altın bulup, zengin olma rüyası gören onbinlerce serüvenci akın akın batıya geliyorlardı. Aradan yıllar geçmiş olsa da, Kristof Kolomb’un mirasçıları onun yolunda kan dökmeye devam ediyorlardı. Bu arada, sayıları gün geçtikçe azalıyordu; ölüm kalım savaşı veren Kızılderili kabilelerinin!..

Kovboylar sarhoş olup sağa sola ateş etmekten, fahişelerle yatmaktan ve kumar oynamaktan başka bir şey yapmazlardı. Gerçek yaşamları filmlerde gösterilenlerden çok daha vahşiceydi. Aralarından bir yığın ruh hastası çıkması rastlantı değildir. Örneğin, en ünlülerinden biri olan Billy the Kid öldürdüğü yirmi bir insanın çoğunu tuzağa düşürdükten sonra silahlarını ellerinden almış ve beyinlerine son kurşunu sıkmıştır. Texsaslı Wos Harding kırk iki yaşına geldiğinde aynı sayıda ceset bırakmıştı geride!.. Jesse James ise eli açık biri olarak ünlense de. işin aslında yoksullara metelik vermezdi. Kanun temsilcileri ise ^alillerden, canilerden aşağı kalmıyor, yargısız infazlarla kasaba sokaklarında azrail gibi geziniyorlardı.

İşte, bu cellatların ünü öylesine hızlı yayılıyordu ki, haklarında gerçekle hiçbir ilgisi olmayan son derece abartılı hikâyeler uyduruluyordu. Katillerin adları bir kahramanmış gibi ağızdan ağıza dolaşıyor ve haklarında çıkan efsanelere kendileri bile inanıyorlardı. Hani, Türkiye’de yaşasalardı emekli olduktan sonra milletvekilliğine adaylığını koyma yüzsüzlüğünü bile gösterebilirlerdi L

James Feminore Cooper, uydurulan efsaneleri kitap olarak yayınlayınca, VVestern kahramanları önce roman oradan da sinema kahramanlığına tırmanma olanağını buldular. VVestern edebiyatının öncülerinden olan Zane Gery ve Dwen VVister’de bu olanağın hazırlayıcılarındandır.

Kovboy romanlarının çokça okunması üzerine Hollyvvood da vahşi batıyı keşfeder!.. VVilliam S. Hart, Rex Bell, Hoot Gibson ve Harry Carey kovboy filmlerinin ilk oyuncuları arasındadır. ‘ Çevrilen ilk vvestern filmi Büyük Tren Soygunu (The Great Train Robbery) adını taşıyordu. İyi adamın beyaz, kötü adamların siyah şapka giydikleri filmde vurulan herkes ölüyor, barda çıkan kavgada sandalyeler havada uçuşuyor ve soyguncular trenin peşinde at koşturuyorlardı.

Kızılderililer ise posta arabalarına, trenlere, çiftliklere, kasabalara durduk yerde saldıran, masum insanları öldürüp kafa derilerini yüzen, kaçırdığı kadınları köylerinin ortasındaki direğe bağlayıp onlara işkence yapan, insandan sayılamayacak cani ruhlu

yaratıklardı!.. Bütün kovboy filmlerinin Kızılderililere bakışında 1868 yılındaki bir Barış toplantısında kendisine elini uzatıp “Tesawi; iyi Kızılderili” diyen reise General Sheridan’in verdiği şu yanıt egemendi: “İyi bir Kızılderili, ölü bir Kızılderilidir.”

VVestern filmlerinin kalitesi John Ford gibi sanat değeri yüksek bir rejisörün Hollyvvood’da boy göstermesiyle artar. Ama, rollerde yine bir değişiklik olmaz: Beyazlar iyi, Kızılderililer kötüdür! Kovboy filmleri furyası bütün dünyada bir kasırga gibi eser… Düello için kasabaya gelen beyaz şapkalı, beyaz atlı ve beyaz tabancalı adamın önünden rüzgârın bir top haline getirip yuvarladığı çalılıklar geçer… Ve, sinema seyircilerinin kulaklarında klasik bir vvestern müziği!..

Filmin bu sahnesinde bir yer göstericinin elindeki fenerin ışığında ucuz bir sinemaya girip cebinden çıkardığı kâğıda bir şeyler karalayan adamın ne yazdığını okuyalım:

Ucuz sinemalara giderim, Cebimde fazla para oldukça Otururum koltukta.

Kovboy filimlerine biterim: Kızı hesaba katma, Artisler yalnız erkek Şarkı, çalgı, gürültü Kavga, yumruk, tabanca Yaşa, vur, kır sesleri Çın çın öter salonda.

Sahneler basilmiş, basit İncelik yokmuş, yok! Kötüler ceza yer sonda

Adalet var, işte onda!

Hak hukuk dağıtma yeri Kovboy filmleri.

Kötü olan Kızılderililerin her filmin sonunda mutlaka cezalandırıldığı kovboy filmlerinin şiirini yazan, en hızlı dize çeken şairlerden biri olan Behçet Necatigil’dir. Ama, dağıtılan hak hukuktan Kızılderililere düşecek bir pay yoktur!.. VVestern filmlerinin iki ünlü aktöründen biri John VVayne’dir. Ötekinin kim olduğunu, Ülkü Tamer’den öğrenelim:

Gelmez Uzak Batıya Gary Cooper gibisi Ağzında saman çöpü, içinde tozlu bir kuş Tabancasını çekip iyi kalpli bakardı Babaların babası Aslan Yürekli Çavuş

Sinemaya figüran rolleriyle başlayan, kovboy filmleriyle ünlenen Gary Cooper’in tabancasının karşısında “iyi” gözlerle baktığı bir Kızılderili bulundurdu!.. Kimi filmlerin başında şöyle bir uyarı okursunuz: “Bu filmde yaşanılan olayların, adı geçen şahısların gerçekle bir ilgisi yoktur”… Ben de, bu yazıda yaşanılan olayların, adı geçen emekli olmuş “kahraman” emniyetçilerin yaşadığımız gerçeklerle bir ilgisi vardır diyerek, son sözü Salâh Birsel’in dizelerine bırakıyorum:

Bugünlük bu kadar başka derste Amerika’yı görürüz Gary Cooper’la.

Hedefe Yönelmiş Tabanca!..

John Ford’un cenazesine katılanlar tören borazanlarının çalmasıyla birlikte bir jet uçağının gökyüzünü yırtarak doğuya doğru yol aldığını görürler. Mezarlıktaki insanların yüzlerinde tatlı bir gülümseme belirir. Çünkü, aynı anda bir kuş sürüsü de batıya doğru uçmaktadır. Sinemada en iyi şeylerin bir rastlantı sonucu ortaya çıktığına inanan ünlü yönetmenin cenaze töreninde yaşanan bu olay sanki düşüncesini doğrulamak için hazırlanmış bir senaryoydu L

Ama, yapmış olduğu kovboy filmlerinde Kızılderililere “ölü” rolü veren John Ford, Amerika yerlilerinden özür dilemek için işi rastlantıya bırakmaz. 1964’te yönettiği Cheyenne Autumn (Cheyenne Sonbaharı) adlı filminde kelimenin tam anlamıyla günah çıkartır. Kamera bu kez Kızılderililerin arasındadır. John Ford’u dinliyoruz: “Uzun süre bunu yapmak istemiştim. Custer, Beecher ve Chivington’ın öldürdüğü Kızılderililerin toplamından daha fazlasını öldürdüm ve Avrupa’daki insanlar her zaman Kızılderililer hakkında bilgi sahibi olmak isterler. Her hikâyenin iki yüzü vardır. Fakat ben bu defa işi Kızılderililerin açısından ele almak

istedim. Şunu kabul edelim ki, onlara çok kötü davrandık. Bu bizim için bir lekedir. Haksızlık yaptık, çaldık, öldürdük, katlettik, her şeyi yaptık. Ama onlar, bir tek beyaz adam öldürdüğü zaman, aman Tanrım; ordular çıkageldi!..”

Cheyenne’ler adlarını komşuları olan Sioux’larm dilinden a’mışlardır… Ve anlamı “garip bir dil konuşanlardır! Cheyenne nehri ve VVyoming’te bulunan Cheyenne kenti de adlarını bu Kızılderili kabilesine borçludurlar. Vladimir Pozner, Amerikan emperyalizmini gözler önüne serdiği “Amerika Birleşmemiş Devletleri” adlı kitabında Cheyenne kentine yaptığı yolculuğu anlatır. Pozner ile birlikte Cheyenne kentine konuk oluyoruz: “Cheyenne, Tekerlekli Cehennem1, koyun ve sığır çobanlarının kanlı arenası, Far-VVest’in merkezi, Batı’n ı n kovboyculuk ve Kızıldericilik oynadığımız vahşi dekoru. Orada, içine at üstünde girilen barlar, her elde bir tabanca, ağırlığınca altın, su gibi içki ve danteller arasında kaybolan şarkıcı kızlar bulacağımı ummuştum.”

Oysa Pozner, hayal kırıklığına uğrayacak görüntülerle karşılaşır. Işıklı reklamlar, çığırtkan radyo ve televizyonlar, benzin istasyonları, bir askeri garnizon ve edebiyatsız orospular! Kızılderililerin izine ise bir antikacı dükkanında rastlar. Tavanından kartal tüylerinden yapılmış kadın şapkalarının sarktığı antikacı dükkanının tezgâhında Kızılderili ayakkabıları, küçük incilerden yapılmış kemerler ve bebekler yığılıdır. Gerisini Pozner’den okuyoruz: “Bir kovboya, bir Amerikan yerlisine rastlamak oldukça güçtü. Ertesi gün Cheyenne’i terk ettim. Aradığımı bulamamıştım orada. VVyoming’in dekoruna dalmak için can atıyordum: Kum, sarı, beyaz, zeytin rengi, menekşe rengi çayırlar, haç şeklinde telgraf direkleri, kömür.’tıayvan, maden, petrol sarnıçları taşıyan ve United Fruit’in soğuk hava tertibatlı vagonlarını çeken trenleriyle tasarladığım VVyoming manzarasını bulmalıydım. Kamyonların üstünde oturmuş ya da ayakta duran serseri kılıklı adamlar görünüyordu. Hiçbir tuzak
kalmamıştı bozkırda. Ne yol kesenler,

ne Kızılderililer. Yalnız, çalılıklara asılmış ve üzerlerinde nişan alan kovboy resimleri bulunan tabelalara rastlıyordunuz. Şöyle yazıyordu resimlerin altlarında:

EVİNİZİ KORUMAK İÇİN SİLAH KULLANMAYI ÖĞRENİNİZ HEDEFE YÖNELMİŞ TABANCA SİZE GÜVEN VERECEKTİR”

Öldürülenler, köyleri yakılanlar, göçe zorlananlar hep yerli halk olduğundan böylesi bir tabelanın üstünde ok atan bir Kızılderiliyle elbette karşılaşılamazdı. Pozner’i Cheyenne’den yolcu ettikten sonra biz yeniden antikacı dükkânının tezgâhlarındaki bebeklerin yanına dönelim.

Çünkü, orada bekleyen Sunay Akın’ın Kızılderili bebekleri hakkında söyleyecekleri vardır: Kızılderililerin tahtadan yaptıkları bebekler bir tanrı heykeli biçimindedir. Oyuncak bebekler aynı zamanda çocuğun ilk din dersiydi. Ölen bir çocuğun beşiğine de tüylerden yapılmış bir bebek konulurdu ve ona canlıymış gibi davranılırdı. Kızılderililer bebek yapımında kemiklerden de yararlanırlardı.

Çocuğu ölen bir anne ise yaşamı boyunca onun oyuncaklarını yanında taş irdi!

Yılmaz Güney Kovboy mu?..

İşin aslına bakarsanız, Hollyvvood filmlerindeki hızlı silah çekme sannGlerİnin tamamıyla uydurma olduğu ortaya çıkar. Kovboyların bellerindeki silahlar son derece kullanışsız ve iş görmez durumdaydılar. O dönemin en gelişmiş silahı olan Colt 45 Deacemaker, en keskin gözlü nişancının elindeyken bile hedefi vuramıyordu. Tabancaların yetersiz oluşlarından dolayı birçok silahşor sırtlarından vurularak ya da almış oldukları basit yaraların bakımsızlık yüzünden kangrene dönüşmesi sonucunda ölüyorlardı. Buffalo BiN ününü attığı kurşunlara değil, tabancasınınx kabzasıyla rakiplerinin başlarına vurup korkutarak kazanmıştır. Bu yüzden, unvanından doğan “Buffaloing” sözcüğü günümüzde de, “gözdağı vermek” anlamında kullanılır.

Oyuncak kovboy tabancalarının düşleriyle yaşayanlar arasında İstanbul’un Kumkapı semtinde yüzen çocuklar da vardır. Mayoları olmadığı için denize donlarıyla atlayışlar yapan çocukların arasında Sait Faik Abasıyanık’ı, 1947 yılının Temmuz ayında

gezinirken görürüz. Abasıyanık’ın, “Beleş Plaj” adlı yazısında western filmlerinin çocuklar üzerindeki etkisine tanık oluruz: “Ellerinde birer nikel Smit Vesson tabancası gibi parlayan çene kemikleriyle çocuklar nişan alarak üzerimize hücum ediyorlar.”

Bir koyunun çene kemiğinden yaptığı tabanca Yılmaz Güney’in de tek oyuncağıdır. Güney, orta okuldayken, Adana’nın bir kenar mahallesinde 25 kuruş verip ilk filmini izler. Filmde bir kovboy dört kişiyi dövmüştür. Sinemadan çıkınca iki çocuğun üstünde gördüğü sahneleri uygular. Alkış beklerken karakolda bulur kendisini!

Yılmaz Güney yaşamış olduğu bu olayı 1966’da çekilen “Kovboy Ali” adlı filmde canlandırır. Ali, izlediği bir kovboy filminin etkisinde kalıp üç kişiyi dövdüğü için hapishaneye girer. Özgürlüğüne kavuştuğunda üstünde kovboy giysileri vardır. Film, Kovboy Ali’nin kötülere karşı verdiği kavgayı içerir. Behçet Necatigil kovboy filmlerini “hak hukuk dağıtma yeri” olarak görür. Yılmaz Güney de şair ile aynı görüştedir.

Birçok filminde kovboy ve gangster karışımı bir rol sergileyen Yılmaz Güney’in sinema serüveninde vvestern etkisinin yoğun olduğu yapımlardan biri de “Yedi Belalılardır: Ağanın zorbalıklarına halkın karşı koyacak gücü yoktur. Bu arada, kovboy giysili yedi kişi biraraya gelir ve haydutlara karşı çarpışırlar. Aralarından biri kadındır üstelik! Kadın kovboy rolünü Sevda Ferdağ oynar. Filmin sonunda hayatta kalan da yalnızca o’dur.

Yılmaz Güney’i kovboy giysileri içinde bir yıl sonra çekilen “Çirkin ve Cesur”da da görürüz. Kovboyluğa özenen siyah şapkalı, beli silahlı bir adam uğramış olduğu bir köyde zalim ağaya dersini verir ve haksızlıklar karşısında korumasız olan insanların yanında olmak üzere atını bir başka köye doğru sürer!..

Behçet Necatigil gibi Yılmaz Güney de kovboy filimlerinde adalet dağıtıldığını sanır. Ezilen, sömürülen Anadolu insanına kovboy kıyafetleriyle taşır adaleti. Oysa, Anadolu insanı kovboy değil, Kızılderilidir. Şair de, sinemacı da aynı yanılgıya düşmüşlerdir. Kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söyler Yılmaz Güney: “Ben oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından ‘ farklı olmamaya çalışıyordum”.. Duvar, Yol, Sürü gibi son dönem filmlerinde halkının giymiş olduğu kıyafetler içinde görürüz oyuncuyu. Siyah şapkalı, beli tabancalı kovboy gitmiş, yerine başkaldıran, isyan eden bir Kızılderili gelmiştir.

Sinemamızda ilk “yerli vvestern” 1963 yılında çekilmiştir. Filmin yönetmeni olan Ahmet Sert, sinemaya kundura tamirciliğinden geçiş yapar ve oyunculuk döneminde Meksikalıya benzeyen tipiyle ilgi toplar. Yeşilçam’da adı “Kovboy Ahmefe çıkan yönetmen, 1972’de “Belalılar Şehri” ve 1983’de “Çöl Cenneti”ni çeker. Açmış olduğu atölyede ürettiği kovboy aksesuarlarını filmcilere kiralar. Küçükçekmece yakınlarında bulunan Pirinçliköy’de kurmuş olduğu “Santa Fe” adlı kasabada ise bir çok kovboy filmi çekilmiştir.

Ahmet Sert’in açmış olduğu yoldan birçok yönetmen yürür. Süreyya Duru 1964’de “Avare Yavru Filinta Kovboy”u çeker. 1967’de Zafer Davutoğlu “Ringo Kid”i… 1971 yapımı “Cilalı İbo Teksas Fatihi” ise Osman Seden imzasını taşır. Aynı yıl, Çetin İnanç’ın adını “VVestern Çeko” filminin afişinde görürüz. Bu filmde başrolü Yılmaz Güney gibi bir dönem üstünden kovboy kıyafetlerini hiç çıkarmayan Yılmaz Koksal oynamıştır.

Herkesin sevgilisi olan Red Kit’i ülkemizde beyazperdeye uyarlayan Aram Gülyüz olmuştur. Yönetmen 1974’de, dört yıl önce ilk kez çektiği çizgi roman kahramanını “Red Kit Daltonlara Karşı” ve “Atını Seven Kovboy” ile yeniden sinemaseverlerin karşısına çıkarır. Yerli vvesternlerde Kızılderililerin sonu Hollyvvood yapımlarından farklı değildi.

Çizgi roman uyarlamalarından biri olan Kaptan Svving’de bir kızılderili olan “Gamlı Baykuş” rolünü sinema emekçilerinden Süleyman Turan oynar.

Seninkini Kim Kesti?..

Amerika yerlilerinin yaratılış söylencesine göre ilk kadın ve ilk erkek Amazon ormanlarında karşılaştıklarında birbirlerini hayranlıkla seyrederler. Erkek kadına sorar: “Seninkini kim kesti?”… Kadının “Ben her zaman böyleydim” yanıtı üzerine adam düşünür: “En iyisi olgunlaştığında çatlayan meyvelerden yememek!”

Kadının cinsel organını görünce hasta olduğuna inanan adam, onun her ihtiyacını yerine getirir. İstediği her şey ayağına kadar gelen kadın bu duruma hiç itiraz etmez. Bir akşam, ormanın içinden koşarak gelen adam seviçle bağırır: “Buldum!”

Adam, bir ağacın dalında erkek bir maymunu dişisini “iyileştirirken” görmüştür. Kadına “işte böyle yapılıyor” diyerek sokulur… Kızılderili inancına göre insan cinsel ilişkiyi böylelikle öğrenmiş olur.

Kristof Kolomb, yola çıktığında karşılaşacağı uygarlığın bu inanışından elbette habersizdi. Geride bıraktığı Kanarya adalarının valisi Dona Beatrice Peraza’nın güzelliği gitmiyordu gözünün

önünden. Beatrice, o güne kadar hiçbir liman ve hiçbir sarayda karşılaşmadığı güzellikte bir kadındı… Ama Kolomb, aşkın değil, altının çağrısına kulak verdiği için Kanarya adalarından uzaklaşmış, karanlık denizde yıldızlara bakarak yönünü aramaktadır. Açtığı yoldan gidecek olan bir çok sömürgeci, topraklarının ellerinden alınmasına karşı çıkacak olan Kızılderilileri öldürüp cinsel organlarını kesecektir!..

1995 yılının Sonbaharında sinemalarda gösterime giren bir çizgi film gişelerin önünde uzun kuyruklar oluşturur. “Pocahontas” adlı film beyaz adam ile bir Kızılderili kadın arasındaki aşkı anlatır. Londra’dan demir alan “Susan Constat” adlı geminin kaptanı John Smith, filmin sonunda Amerika’dan ayrılırken, kıyıda bıraktığı Kızılderili sevgilisi el sallar ardından. İzleyiciler de, Pocahontas ile birlikte gözyaşı dökerek, hüzünlü bir aşk filminin ıslak mendillerini ellerinde tutarak ayrılırlar sinema salonundan.

Filmin gösterime girmesiyle birlikte çocuklara yönelik eşyalar da mağazaların vitrinlerinde boy gösterir: Pocahontas oyuncakları, kalemleri, çantaları, şampuanları, anahtarlıkları, diş fırçaları, sabunlukları, tişörtleri…

Çocukların cep harçlıklarını sömürmeye yönelik film gerçek bir aşk hikayesinden alınmıştır. Meydan Larousse’un 13. cildinin 593. sayfasına bir göz atacak olursak “Rolfe, John” maddesiyle karşılaşırız. Bu adamın ansiklopedideki ilk tanıtımı şudur: “İngiliz sömürgeci”… Pocahontas, John Smith ile değil, John Rolfe ile evlenir. Yani, filmde anlatılan aşk hikayesi beyaz adamın sayısız yalanlarından biridir.

John Rolfe için kendi yurttaşları “tanrının parmakla gösterip seçtiği” ırktandı. Rolfe, Virginia’ya Trinidad’dan getirilen tohumlarla kaliteli tütün elde eder. 1614 yılında Elizabeth gemisinin ambarında Londra’ya gönderdiği dört fıçıyla da tütün sömürgeciliğinin ilk adımını atar. Virginia valisi Thoms Dale ile Londra’ya giderek

inanılmaz vaatler karşılığında şirketine hissedarlar toplar. Bu arada, Kızılderilileri tütün çiftliklerinde çalıştırıp, emeklerini sömürebilmek için kurnazca bir yola başvurur.

Kızılderili prensesi Pocahontas ile evlenmek isteyen John Rolfe, Virginia valisinin kapısını çalar. O tarihte, bir beyazın tanrının parmakla gösterip seçmediği ırktan biriyle evlenebilmesi için valinin onayı gerekiyordu. John Rolfe, yazmış olduğu dilekçede Pocahontas ile evlenmek istemesinin nedenini şöyle açıklar: “Eğitimi kaba, davranışları barbarca, soyu lanetli bu kafir ile tarım işletmesinin yararı, ülkemizin onuru, tanrının yüceltilmesi, kendi kurtuluşum ve dinsiz bir yaratığı gerçek tanrıya ve İsa’nın dinine döndürmek.”

Görüldüğü gibi evlilik isteğinin içinde “yaratığa” yani Pocahontas’a karşı bir sevgi yer almaz. Sinemalarda gösterilen çizgi filmdeki gibi ortalıkta aşk falan yoktur!

Kızılderililer büyük reislerinin kızı olan Pocahontas’a “şakacı” anlamına gelen “Matoaka” diyorlardı. John Rolfe, Pocahontas ile Virginia tarihindeki ilk İngiliz Kızılderili evliliğini gerçekleştirdikten sonra karısını dini inançlarından vazgeçirir. Pocahontas, filmin final sahnesinin aksine kocasıyla birlikte İngiltere’ye gider. O, başındaki şapkası, elbisesindeki yüksek dantel yakalarıyla “kabalıktan” ve “barbarlıktan” kurtarılmış bir İngiliz kadınıdır artık!..

Yirmi bir yaşına giremeden, 1617 yılının Mart ayında bir İngiliz hastalığından ölen Pocahontas’ın mezar taşında John Rolfe tarafından değiştirilen yeni adı yazmaktadır: “Rebeca”…

Derler ki, Pocahontas’ın ölümüne en çok amcası Opechancanough üzülmüştür. Çünkü, kilise töreninde gelini kendi elleriyle o vermişti… Tören öncesi ve sonrasında tek laf etmeyen Opechancanough bir zamanlar “Luis de Velasco” adıyla bilinen bir Hıristiyandı… Ama bir gün, topraklarına geri dönerek üstündeki elbiseleri ve boynundaki haçı ateşe atar. Beyaz adamın yalanlarından iğrenir ve “temiz ruhlu” anlamına gelen Opechancanough adını alır.

Aradan yıllar geçer ve Barış anlaşmalarında haritalara çizilen çizgilere aldırmadan Kızılderililerin topraklarına saldıran beyaz adam yapmış olduğu çizgi film ile insanları kandırmaya devam eder!..

Pocahontas’ın kalbi, söz konusu filmin hasılat rekorlarıyla bir kez daha kırılır!

İşte, Kaptan Smith Geliyor!..

İngilizler, bakire kraliçeden dolayı Florida ve Saint-Laurent nehri arasında yer alan bölgeye “Virgina” adı verirler. Bu bölgede Algonguian konfederasyonunu oluşturan Kızılderili kabileleri yaşamaktadır. Reis Povvhatan, VVeremoco’daki köyüne davet eder İngilizleri. Davette İngilizler bakır bir taç sundukları Povvhatan’ı kralın kulu ilan ederler. Kızılderili reisin davranışları gerginlik yaratır: Povvhatan, kralın gönderdiği armağanların karşısında eğilmeyi reddetmiştir!

Sömürgeci kaptan John Smith, Chicahoming nehrinde yol alırken Kızılderililer tarafından yakalanır ve VVeremoco’ya getirilir. Povvhatan’ın kızı Pocahontas onun bağışlanmasını ister ve bu isteği yerine getirilir. Pocahontas ile John Smith’in karşılaşmaları işte böyle olur. Walt Disney’in çizgi filmindeki gibi aralarında bir aşkın doğması söz konusu değildir. Çünkü, Kızılderili kız henüz on iki yaşındadır.

John Smith’in Kızılderililere karşı olan davranışları ve niyeti hakkında bilgi sahibi olabilmek için Powhatan’ın sözlerine kulak vermeliyiz: “Ben artık yaşlıyım ve yakında öleceğim. Şeflik, erkek

kardeşlerime geçecek ve ondan sonra iki kız kardeşime ve de onların iki kızına. Umarım sizin bize gösterdiğiniz sevgi bizim size gösterdiğimizden az olmaz. Bizden sevgiyle alabileceğiniz şeylere niçin zorla sahip olmaya kalkıyorsunuz? Size yiyecek veren bizleri neden yok edersiniz ki? Herşemizi saklayıp ormana kaçabiliriz. Böyle bir durumda eziyet edecek yalnızca kendi adamlarınız kalır. Kıskançlığınızın nedeni nedir? Kılıçlarla, silahlarla bir düşmanı işgal etmek için gelmeyip, dostça geldiğinizde bizi silahsız ve isteklerinizi karşılar durumda buluyorsunuz. Bütün İngilizlerden kaçıp durmaktan, soğukta ormanda yaşamaktan, bitki kökleri ve çöp yemekten, av hayvanı gibi kaçmaktan, dinlenememekten, aç kalmak ve uyuyamamaktansa iyi yiyecek yemenin, rahat rahat uyumanın, karım ve çocuklarımla birlikte uyamanın, gülebilmenin ve İngilizler ile mutlu bir şekilde yaşamanın daha iyi olduğunu bilmeyecek kadar ilkel değilim. Savaş halinde olunursa adamlarım sürekli olarak nöbette
durmak zorunda kalırlar ve ormanda bir dal parçası kırılırsa şöyle bağırırlar: ‘İşte, Kaptan Smith geliyor!..1Ve böylece bu perişan ve sefil hayatımız sona erer. Ama Kaptan Smith, kabalığın ve duyarsızlığın yüzünden senin sonun da pek yakında bundan farklı olmayabilir. Bu sebepler yüzünden sizi Barış toplantılarına davet ediyor ve her şeyden önce tüm kıskançlığınızın ve zorbalığınızın nedeni olan silahlarınızın ve de kılıçlarınızın derhal geldiğiniz yere gönderilmesinde ısrar ediyorum.”

  1. yüzyılın ortalarına doğru Hıristiyanlığı kabul edip İngilizlerle işbirliği yapan Kızılderili kabileler ile birlikte ortak katliamlara başlayan beyaz adam Algongulan topluluğunu dağıtır. Bunda Kaptan John Smith’in sömürüye davet çıkartan, 1616’da yayınlandığı kitabının ve de yapmış olduğu haritanın payı büyüktür.

1830 yılında, Kızılderililer arasında gezinen bir ressam ile karşılaşırız. George Catlin’in geleneksel elbisesiyle çizdiği yerlilerden biri de şef Assiniboin Wi-Jun-Jun’dur. Beyaz adam ile görüşmeye giden bu reis geri döndüğünde yüksek topuklu çizmeleri, şemsiyesi ve başındaki şapkasıyla bir karikatürden çıkmış gibidir.

Kılık değiştiren reisin adınm anlamı şudur: “Güvercin yumurtası kafalı”

Çizgi filmdeki Pocahontas’ın elbiselerinin de gerçek ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Kokteyl kıyafetini andıran elbiselerin içindeki Pocahontas son derece seksi çizilmiştir. Günümüzde, Weremoco’daki Kızılderili köyünün yerinde “Gloucester Countary” adında bir kasaba vardır. Ne o kasabada ne de etraftaki diğer kentlerde Algonguian topluluğunu oluşturan Kızılderili kabilelerden yaşayan birini bulabiliriz.

Hepsi yok edilip, soyları tüketilmiştir.

1997 yılının Mart ayında Radikal gazetesi, Pocahontas’ın karton oyuncaklarını verir. Çocuklar, birbirini takip eden günlerde kendilerine sunulan Kızılderili elbiselerini Pocahontas’a giydirirler. Promosyonun son günü, o yıllarda bir İngiliz kadının giydiği elbiseler göze çarpar. Böylelikle, beyaz adamın Kızılderilileri yaşam biçimlerinden, geleneklerinden ve kültürlerinden uzaklaştırma oyunlarına küçük saf eller de alet edilir! Eduardo Galeano, Walt Disney’in çizgi filmlerini şöyle tanımlar: “Kapitalizmin hayvanat bahçesi”…

Pocahontas’ın babası Powhatan’ın karşısında eğilmeyi reddettiği İngiliz kralın armağanları ayakkabı ve pelerinden oluşuyordu!..

Savaşta Kazanılan Şeref L.

Yeni Dünya’ya adım atan pek çok denizci ülkelerine geri döndüklerinde karşılaştıkları yerlilerin ne denli iyi niyetli ve Barış yanlısı olduklarını uzun uzadıya anlatırlar. Bunlardan biri de, Raphael Hythloday’dır. Amerigo Vespucci’nin dört yolculuğunun son üçünde yanında olan bu Portekizli denizci varanı yoğunu kardeşlerine bırakarak dünyayı dolaşmak üzere yola koyulur. Felsefeyle de ilgilenen Hythloday, Latince ve Yunancayı çok iyi bilmektedir.

Avrupa’ya Vespucci ile birlikte dönmeyen Hythloday, yirmi dört adamıyla beraber Yeni Kastilya’da kalma iznini koparır. Geri döndüğünde ise Amerika kıtasının açıklarında “Utopia” adlı bir ada keşfettiğini anlatır. 1500’lü yılların başlarında Avrupa limanları Yeni Dünya serüvenlerini anlatan denizciler ile kaynamaktadır. Ama, Raphael Hythloday’m anlattıkları hiç birine benzemez. Kendisini dinleyenler arasında savaşa ve ölüm cezasına karşı olan İngiliz yargıç Thomas More’da vardır.

Beyaz adamın Kızılderili topraklarına doğru yelken açmasının

ardından yayınlanan kitaplar arasında en çok konuşulan ve günümüzde de okunmaya devam edilen Thomas More’un 1516’da yayınladığı Utopia adlı eseridir. Portekiz denizci Raphael’in tanık olduğu ülke elbetteki More’un düşlerinden başka bir yerde aranılmamalıdır. Utopia’daki anlatıcı Raphael Hythloday yeniçağın öğrenmeden yana olan ve olaylara inanç yerine akıl açısından bakan bir insan tipidir. Yani, Thomas More’dan başkası değildir. Antvverp’de Latince olarak basılan Utopia’nm matbaa işleriyle uğraşan Erasmus’u yazmış olduğu bir mektupta “Utopia Kralı” ilan eden Thomas More, Amerika yerlilerinin yaşama bakışlarını Avrupa toplumlarına çözüm yolu olarak önerir. Bunu yaparken kendi düşlerini de Utopia’ya katmayı unutmaz. More’un, ünlü kitabını kaleme almadan önce bilgi topladığı denizciler arasında Raphael Hythloday adlı birinin olduğu söylenebilir mi? Hythloday’ın “hiçbir şey demeyen, boş konuşan” anlamına gelen bir sözcük olduğunu göz önüne alacak olursak Portekizli denizcinin
hayal ürünü olduğu ortaya çıkar.

Utopia’da 54 kent vardır. Bir kenti bilen hepsini bilir. Çünkü, Utopia adasındaki tüm kentler birbirine benzemektedir. Okura Amaurote kentini anlatan Thomas More savaş konusunda şunları yazar: “Utopialılar savaştan da vuruşmadan da pek hayvanca bir şey diye tiksinir, iğrenirler. Kaldı ki, bu işi insanların yaptığı kadar hiçbir hayvan yapmaz. Bütün öteki ulusların tersine, savaşta kazanılan şerefli şerefsizliğin tâ kendisi sayarlar.”

Herkesin emeğinin karşılığında aldığı ürünü kamu ambarlarına verip, oradan gerek duyduğu kadar aldığı, altının ve gereksiz tüketimin küçümsendiği, prensin ve rahiplerin halk tarafından seçildiği Utopia’da yer alan şu bölüm, beyaz adam tarafından sürekli olarak kovalanan Kızılderilileri çağrıştırır: “Utopialıların uydurma saydığı zevkler arasında av ve kumar zevkleri de vardır. Bunları kendileri bilmez, başkalarından duymuşlardır sadece. Zar atmanın ne keyfi olacağını anlamazlar bir türlü. Bunda bir

keyif olsa bile, insan aynı şeyi yüz kere tekrarlamaktan bıkar sonunda. Bir sürü köpeğin av peşinde havlaması zevkten çok bıkkınlık vermez mi insana? Bir köpeğin bir tavşanı kovalaması niçin bir tavşanın bir köpeği kovalamasından daha zevkli olsun? Eğer hoşumuza giden kovalamaysa her ikisi de bir kovalamadır. Ama avcılara asıl keyif veren bu değil, bir hayvanın ötekini parçalayıp öldürmesidir. Oysa insan nasıl olur da, bu kan dökmeden, güçlünün güçsüzü, zalimin masumu altetmesinden, azgın bir köpeğin ürkek tavşanı parçalamasından zevk duyabilir?”

İtalyan denizci John Cabot, 1502’de İngiliz kralı VII. Henry’e Yeni Dünya’dan armağan olarak üç yerli getirir. İngilizler gibi giydirilen yerliler VVestminster Sarayı’nda meraklılara sunulurlar. Büyük olasılıkla Thomas More’un görmüş olduğu ilk yerliler bunlardır. Sosyal adaletin olmadığı bir ülkede ürkek gözlerle etrafı seyreden üç yerlinin özlemini duydukları ülkenin nasıl bir yer olacağını düşünen More, Utopia’ya giden yolu bulur böylelikle!..

VIII. Henry, ünlü kişilerden çıkardığı yasaya boyun eğeceklerine dair and içmelerini ister. Kralın isteğini kabul etmeyen More, 1534 yılının Mart ayında tutuklanarak Londra Kulesi’ne kapatılır. 1 Temmuz 1535’de yapılan yargılanmasında pişman olup düşüncesini değiştirirse bağışlanacağı söylenir. Thomas More’un yanıtı şöyledir: “Suç, düşüncesini başkalarına yaymakla olur. Oysa ben sustum sadece. Böyle sustum diye hiçbir yasa beni, adalete göre, haklı olarak cezalandıramaz.”

İdam cezasına çarptırılan More, 1535 yılının 6 Temmuz günü kafası kopartılarak öldürülür. Çıkacağı idam sehpasının yıkılacak gibi olduğunu gördüğünde yanındakilere alaycı bir şekilde seslenir: “Rica ederim, siz beni şuraya sağ salim bir çıkarın hele; inerken durumu nasıl olsa idare ederim!..”

Gözlerini cellata bağlatmayıp bu işi kendisi yapan Utopia’nın yazarı başını kütüğe koyduktan sonra sakalını özenle düzeltip son

sözünü söyler: “Ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi. O da benimle birlikte idam edilmesin.”

Bir çok dilde yayınlanan Utopia İngilizceye Thomas More’un ölümünden 16 yıl sonra, 1551’de çevrilir!

Kırmızı Ceket’ten Al Giysi’ye…

Bir dostu Amerikan düzyazılarını içeren “An Anthology of American Prose” adlı kitaptan söz açar Salâh Birsel’e. Kitabın ilk yazısını da çevirmiştir üstelik. Kızılderili reis Algiysi’nin 1805 yılında verdiği söylevin yapmacıksız bir dile sahip olması Salâh Birsel’in dikkatini çeker. Derlemeleri (güldesteleri) sevmemesine rağmen Algiysi’nin düşüncelerinden etkilenip “Kızılderililerin Dönüşü” adlı bir denemeyi kaleme alır. Biz de, Salâh Birsel’in “1001 Gece Denemelerimin ikinci kitabı olan “Yapıştırma Bıyık”ta yer alan yazıdan Algiysi’nin sözlerini okuyalım:

“Kardeş, bir zamanlar bizim topraklarımız uçsuz bucaksızdı. Sizinse, bir karışı geçmiyordu oturduğunuz yerler. Gel zaman git laman, kocaman bir topluluk oldunuz siz. Bize, yaygımızı serecek bir toprak parçasını bile çok gördünüz. Bütün yurdumuzu elimizden aldınız da, gene gözleriniz doymadı. Şimdi de kalkmış, bize dininizi aşılmaya savaşıyorsunuz. Kardeş, dinle biraz daha. Buraya, Yüce Tanrının yolunda gidelim, ona tapalım diye gönderildiğini söylüyorsun. Bunun doğru olduğunu nasıl, nereden bileceğiz biz? Anladığımıza göre, sizin dininiz bir kitapta yazılıymış. Bu kitap size seslendiği kadar, bize de ses ediyorsa, nasıl oldu da bize, yalnız bize mi, atalarımıza, bugüne kadar gönderilmedi? Bu kitabın içindeki bilgilerden neden şimdilere dek yoksun kaldık? Bu bilgilere ulaştıracak araçlar niçin geçmedi elimize? Bu konuda bütün bildiklerimiz, senin sözlerine dayanıyor. Beyaz insanların bunca aldattığı, yanılttığı bizler, bunların doğruluğuna nasıl inansın?”

Aslında Salâh Birsel’in ilgisini çeken “Geronimo’nun Oğlu”, “Kızılderililerin Dönüşü” gibi kovboy filimleriyle Kızılderilileri aşağılayan Amerikalıların kitabın ilk sayfalarına Algiysi’nin yazısını oturtmalarıydı. Salâh Birsel “Eldorado” adlı bir başka denemesinde de beyaz adamın kıyımlarını anlatır. İşte bunlardan biri: “1779 yılının Ocak ayı başlarında Gnadenhutten’de oturan Kızılderililer Pitssburgh’a getirilip iki eve kapatılırlar. Kendilerine şu uyarı yapılır:” “Madem topunuz Hristiyansınız, öyleyse ertesi gün ölecek bir Hristiyan gibi ölüme hazırlanın.” Ertesi gün elleri çekiçli beyaz adamlar Kızılderililerin arasına dalarlar. Kan ter içinde kalan çekici arkadaşına verirken şunları söyler: “Al biraz da sen salla. Ben on beş kişi temizledim. Sanırım iyi bir iş çıkardım.”

Algiysi ile “Eldorado” adlı denemede de karşılaşırız. Ama, Salâh Birsel, Kızılderili reisi bu kez “Kırmızı Çeke” adıyla sunmaktadır okura: “Atalarınız bizden küçük bir toprak parçası istedi. Onlara acıdığımız için dileklerini geri çevirmedik. Aramızda yer aldılar. Onlara mısır ve et verdik. Onlar buna karşılık bize zehir (içki) sundular. Beyazlar bir kez memleketimizi tanıyınca, hemen sağa sola haber saldılar. Yeni yeni insanlar geldi. Biz onların dostça geldiğini sandığımızdan hiç korkmadık. Çünkü bize kardeşim diye sesleniyorlardı. Sözlerine inandık. Bu kez onlara daha geniş bir yer verdik. Kısa zamanda sayıları arttı. Daha çok toprak istemeye başladılar. Sonunda bütün yurdumuzu istediler. Gözlerimiz açıldı. Savaşlar oldu. Beyazlar bizimle savaştırmak için içlerinden kimilerine paralar verdi. Halkımızın büyük bir çoğunluğu öldürüldü. Beyazlar bizi içkiye de alıştırdılar. İçki yüzünden de binlerce Kızılderili kırılıp gitti. Kardeşlerim, eskiden bizim topraklarımız çok genişti. Sizinkiler ise çok küçük. Şimdilerde ise siz, büyük bir ulus oldunuz. Bize yatağımızı serecek kadar bile bir toprak parçasını çok görüyorsunuz.”

Algiysi’nin “Eldorado” adlı denemedeki son sözleri “Kızılderililerin Dönüşü” adlı deneme yer alan sözlerinin başlangıcını oluşturuyor. Eldorado’yu içinde barındıran “Paf ve Puf” adlı kitabın 1981’de yayınlandığını göz önüne alacak olursak, Salâh Birsel’in Kırmızı Ceket’i, Algiysi’ye dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Yapıştırma Bıyık’ın ilk baskısı ise 1985 yılıdır.

Beyaz adamın Kızılderililere yaptığı kıyımın boyutlarını Eldorado’nun paragrafları arasına dikilen bir mezartaşının üstünde yazılanları okuyarak algılayabiliriz: “Burada Ynn S. Love yatmaktadır. Yaşamı boyunca Tanrının kendisine adadığı 98 Kızılderiliyi öldürmüştür. Yıl sonuna değin bu sayıyı yüze çıkaracağını umarken İsa’nın kollarında ölümsüzlük uykusuna dalmıştır.”

Eldorado, beyaz adamın düşlerindeki “Altın Ülke”nin adıdır!

Sarı Şeytan!..

1968 yılının, 17 Temmuz günü hava oldukça sıcaktır. Böylesi günlerde en serin yerin bir sinema salonu olacağını çok iyi bilen Oktay Akbal’ı bir film izlerken görürüz. Yazar, “Arkansas Altını” adlı film ile ilgili düşüncelerini günlüğüne şöyle aktarır: “Arkansas’da altın arayan Almanlar. Belki de vardı o günlerde Arkansas’da Almanlar! Film Almanya’da çevrilmiş, Kızılderililer bile Alman.”

Kristof Kolomb, zengin olmak umuduyla gelmişti Amerika’ya. Kraliçenin desteğini alabilmek için inanılması güç vaatlerde bile bulunmuştu: “Majeste, hayalimin gerçekleşmesiyle bütün Hıristiyan alemiyle paylaşmak istediğim bir başka amacım daha var: Alıp getireceğimiz tüm altın, gümüş ve mücevherlerle Kudüs’ü kurtarabiliriz.” Görüldüğü gibi Kolomb’un amacı bir mücevher kutusu bulmaktı! Pusulası Hindistan’a değil, altına çevriliydi. Kolomb, eli boş dönse de, 1848’de kıtanın batı kıyılarında altın bulunduğu haberinin yayılması, geçen süreç içerisinde biriken göç dalgasının Kızılderililere Barış anlaşmasıyla verilen son toprakların da işgaline neden olur. Bu yüzden Maksim Gorki, Amerika’yı anlatan kitabına “Sarı Şeytanın Ülkesi” adını verir.

Rahip Antonio de Muntesinos, Kızılderililerin altın uğruna katledildiği gerçeğini daha ilk yıllarda görmüş ve şu soruyu sormuştur: “Kızılderilileri ne hakla böyle acımasız ve korkunç bir biçimde tutsak edersiniz? Altın elde etmek amacıyla her gün öldükleri, daha doğrusu sizler tarafından öldürüldükleri bir gerçek değil mi? Onları da, kendiniz gibi sevmek zorunda değil misiniz?”

Eski bir Mısır şiiri “Dünyada ne kadar kötülük varsa başı altındır” der… Amerika’nın gerçek zenginliği olan yerli halkın kültürü altın uğruna acımasızca harcanır. Altın bulunur ama Kızılderililer kaybedilir. Böylelikle de, insanlık kültürü biraz daha yoksullasın

Altın bulunduğu haberinin duyulması üzerine, girişine “Altın Kapı” denilen San Fransisco limanında bir geminin demirleyeceği yer bulmak oldukça zorlaşır. Altın aramaya gelen gemicilerin limanda terk ettikleri gemilerin arasında gezinirsek yelkenleri söken bir adamla karşılaşırız. İlk bakışta, topraklarının işgal edilmesine kızan bir Kızılderili sanılsa da, yanına yaklaşıldığında yelkenleri şokenin “Loeb” adında bir göçmen olduğu anlaşılır. 1847’de Amerika’ya gelen 20 yaşındaki delikanlı, Baveryalı yahudi bir ailenin çocuğudur. Babasını yetersiz beslenme sonucu kaybeden genç adam “Yeni Dünya”ya adım atar atmaz adını yeniler: Levi StraussL

Yelken bezlerinden pantolonlar dikecek olan Levi Strauss, zengin olabilme hayallerini altın madenleri yerine, madencilere dikeceği sağlam pantolonlardan kazanacağı paralarda görür. Kanada bölgesindeki Kızılderililer paraya “Fransızın Yılanı” adını takmışlardı. Genç adam, cebini yılanlarla doldurmakta fazla geç kalmayacaktır.

Madenciler ve Kızılderililer arasındaki gerginliği Eduardo Galeanodan okuyoruz: “El Molino bu altın sahillerde mantar gibi bitmiş olan sayısız kamplardan biridir. Günün birinde El Molino’daki madenciler, uzak servi ormanlarından sütun sütun duman yükselmekte olduğunu ayrımlıyorlar. Geceleyin rüzgârla alay eden bir sıra yangın görüyorlar. İçlerinden biri sinyalleri tanıyor: Kızılderililerin telgrafı, kabileleri, yabancılara karşı savaşa çağırmaktadır. Anında madenciler yüz yetmiş tüfek toplayıp yerlileri gafil avlayan bir baskın düzenliyorlar. Yüz tutsak ve bunların on beşini ders olsun diye vuruyorlar.”

Altının değerli bir maden olmasının nedeni hiç şüphesiz ki, dayanıklılığının yanısıra yüzeyinin ışığı çok iyi yansıtmasıdır. Yoksa insanlar, altını değil de, üstündeki ışığı mı seviyorlar? Bir elimize konan altının ve öbür elimize tutuşturulan sıradan bir taşın ne farkı vardır ki karanlık bir odada?

Sinema salonunda bıraktığmız Oktay Akbal’ın yanına dönelim. Birazdan film arası verilecek ve ışıklar yandığında yazarımız arka sırada oturan Melih Cevdet Anday ile gözgöze gelecektir!

Kanguru Ne Demektir?..

İngiliz denizci Kaptan James Cook, 18. yüzyılda Avusturalya kıtasına adım attığında daha önce hiç görmediği bir hayvanla karşılaşır. Yanındaki yerliye hayvanın adını sorunca “Kanguru” yanıtını alır. Böylelikle, arka ayakları üstünde sıçrayarak yol alan, yavrularını karnındaki kesesinde taşıyan ve kızdırılmadığı sürece son derece uysal olan hayvan o günden sonra “Kanguru” adıyla anılır.

1778’de, Sandvvich adalarında bir yerli tarafından öldürülen James Cook’un “Bu hayvanın adı ne?” diye sorduğu yerli tarafından da sevildiği söylenemez. Çünkü, Kanguru sözcüğünün Avustralya yerlileri dilindeki gerçek anlamı şudur: “Bilmiyorum!..”

Bir kanguru sıçrayışı yaparak koltuğuna oturalım bir sinemanın. “Kurtuluş Günü” adlı filmi seyrediyoruz beyazperde de. A.B.D. Başkanı, uzaylıların açtığı ateşten sağ kalmayı başarabilmiş pilotları bir hangarda toplamış son saldırı öncesi söylev çekiyor: “Gemileri bizden daha büyük olabilir. Bizden daha ileri bir uygarlık olabilirler. Ama, kazanan biz olacağız”… Mister President’ın bu sözleri üzerine gaza gelen pilotlar, dünyanın kaynaklarını sömürmek isteyen uzaylıların üstlerine atılarak, insanlığa karşı yapılan soykırıma son verirler.

İzlemekte olduğunuz “Bir Sunay Akın Filmi” olsaydı, başkanın sözlerini içeren sahne başka türlü çıkardı karşınıza: Mister President’ın söylevinin ardından pilotlar yine uçaklarına koşarlar ama aralarından biri yerinden kımıldamaz. Dolduruşa gelmeyen pilot, başkanın “Sen niye gitmiyorsun yavrucuğum?” sorusu üzerine konuşur: “Çünkü size inanmıyorum. Kolomb ve adamları topraklarımızı elimizden almak için gemileriyle geldiklerinde atalarımız da, sizin gibi konuşuyordu. Ama, kaybeden biz, yani Kızılderililer oldu!..”

Ogalalar ve Cheyenneler, General Custer’e, saatlerce atından inmeyip kendilerini kovaladığı için “Sağlam Kıç” adını takmışlardı. Kızılderili soykırımının sorumlularından biri olan George Amstrong Custer, o denli zekiydi ki, ünlü savaş akademisi West Point’te, 34 öğrencili sınıfın başarı listesinde son sırada yer alıyordu! Kurtuluş Günü filmiyle insanlara verilmek istenilen mesajın aksine, Barış yerine saldırganlığı yeğleyen hep A.B.D olmuştur. Washington, Jefferson ve Lincoln ile birlikte Rushmore dağında kayalıklara oyulmuş dev bir büstü bulunan Roosevelt’e kulak verelim: “Kudretli uygar ırkların savaşma güdüsünü hiç bir zaman yitirmemeleri gerekir”… Şu işe bakın ki, bir filmde General Custer rolünü ileride A.B.D’nin başkanlığını yapacak olan Ronald Reagan oynamıştır.

Kızılderililer Custer’e, beyaz adam ile dost olduklarını ama demirden yol üstünde ıslık çalarak ve öfkeli dumanlar savurarak yol alan “Demir At”ın kendilerine ayrılan topraklardaki av hayvanlarını kaçırdığını söylemişlerdi. O yıllarda tren, Kızılderililer için Kurtuluş Günü filmindeki uzay gemilerinden farksızdı. Bu filmi izleyenleri gözü açık uyutmaları gibi uzun süren yolculuklarda trenlere arkaya kadar yatabilme özelliğine sahip koltuklar konulmuştu. Yolcular, biletlerini şapkalarının kenarlarındaki kurdelenin arasına sıkıştırarak uyurlardı. Böylece, kontrolörün sizi uyandırıp bilet sormasına gerek kalmazdı. Trende uyumayan yolcular da vardı ve bunlar, zengin olma umuduyla geldikleri toprakların asıl sahibi olan Kızılderililere tarlada çalışırlarken trenin penceresinden zevk olsun diye ateş ederlerdi.

Uyuyan Tavşan adlı uyanık bir Kızılderili, rayları iki yana açarlarsa Demir At’m devrileceğini ve böylelikle peşinde sürüklediği tahta evlerde neler olduğunu öğrenebileceklerini ortaya atar. Öneriyi beğenen Kızılderililer Demir At’ı devirmeyi başarırlar. Tahta evlerin kapılarını açtıklarında un, şeker, kahve çuvalları, ayakkabılar ve fıçılar dolusu viskiyle karşılaşırlar. Ateş suyunu içen Kızılderililer bir vagonda buldukları kumaşları atlarının kuyruklarına bağlayarak dört nala uzaklaşırlar. Trendekiler, toz bulutu içinde dalgalanan rengarenk kumaşların ardından bakakalırlar…

Amerika’yı boydan boya kateden Kuzey Pasifik Demir Yolu’nun açılış törenine Oturan Boğa da davet edilir. Konuşma yapmak üzere kürsüye çıkan Oturan Boğa’nın sözlerini yanındaki subay konuklara şöyle çevirir: “Kızıl ve yumuşak kalbimle size hoş geldiniz diyorum”… Alkış seslerine bir anlam veremez Oturan Boğa. Kendi diliyle şunları söylemişti çünkü: “Bütün beyaz insanlardan nefret ediyorum. Yalancı ve hırsızsınız. Topraklarımızı alıp bizi sürgün ettiniz.”

Kurtuluş Günü filmini izlediğim sinema salonunun perdesinde “The End” yazısı okunduğunda büyük çoğunluk ayağa kalkmış ve ağızları mutluluktan bir karış açık olarak A.B.D’nin dünyayı kurtarışını alkışlıyordu…

Oysa ben, Cevat Kurtuluş’un bir filmini izlemeyi tercih ederdim!

Kölenin Bileklerindeki Zincir!..

Fransız şair Arthur Rimbaud “Sarhoş Gemi” adlı şiiriyle ünlenir. Şiirin ilk dizeleri şöyledir:

Ölü sularından iniyordum nehirlerin Baktım yedekçilerim iplerimi bırakmış Cırlak kızı/derililer, nişan atmak için Hepsini soyup alaca direklere çakmış

Kızılderilileri “cırlak” olarak gören ve şiirinde onlara işkenceci rolü veren Rimbaud yaşamda da kendisine “beyaz adam” rolü biçer. Bu yüzden, şiiri erken yaşta bırakıp köle ticareti yapmasına şaşırmamak gerekir.

Köle tüccarlarığına soyunan şairden, yaşamının bir bölümünde köle olan yazara geçelim. Cervantes, İnebahtı savaşında Osmanlı donanmasına karşı savaşır ve sol elini kullanamaz hale gelir. 1575 yılının Eylül ayında Türklere esir düşen İspanyol yazar Cezayir’de beş yıl köle olarak yaşar. Bu süreçte kaçmayı denese de başarılı olamaz. Efendisinin İstanbul’a dönüşü nedeniyle özgürlüğüne kavuşan Cervantes, yazarlık serüveninin en önemli eseri saydığı La Galatea’yı Cezayir’de yazar. Ama, kendisini üne kavuşturan, Valladoide’de tutuklandığı yıl olan 1605’de kaleme aldığı Don Kişot adlı kitabıdır.

Cervantes Don Kişot’ta, Kızılderilileri Rimbaud gibi karalamak yerine topraklarını işgal eden sömürgecileri eleştirir. Don Kişot arkadaşı Sancho’ya seslenir: “Bana kaç kez yol arkadaşlığı etmiş olan Sancho, şunu bil ki, Hint Adalarında adalete ve şöhrete susamış şövalyeleri şan, şeref bekliyor…”

Don Kişot’tan daha kısa boylu ve şişman olan Sancho alaycı bir yanıt verir: “Eh, epeydir dayak yemiyoruz…”

Bu sözleri duymamazlıktan gelen Don Kişot, ikna edici sözler söylemeye başlar:”… Onların uşaklarıysa kocaman, hiç keşfedilmemiş krallıklarla ödüllendiriliyorlar.”

Sancho’nun “Bin dayak yetmez ona. Binbir dayak istiyor” sözleri üzerine Don Kişot sinirlenir: “Kes sesini Sancho.”

Cervantes, Kızılderililerin kimlerle savaşmak zorunda kaldığını soykırımın yapılmakta olduğu yıllarda susmamakta kararlı olan Sancho’nun ağzından açıkça yazar: “Babamız Amerika’nın alçakların barınağı, fahişelerin sığınağı olduğunu söylemedi mi?”

Don Kişot daha da sinirlenir: “Kes sesini dedim.”

Ve Cervantes, Sancho’yu konuşturmaya devam eder: “Hint Adalarına doğru yola çıkan herkes vicdanını rıhtımda bırakır.”

Don Kişot’un yazıldığı yılın ardından ilk göçmenler Amerika’ya doğru yelken açarlar. Kaptan Nevvport’un gemisiyle yola koyulan İngiliz göçmenlerin hepsi de erkekti. Tütün sömürgeciliğinin ilk adımlarını atan erkekler için sonradan 90 genç kız getirilir. Kızlar tütün karşılığında takas edilirler. Amerika’ya ilk zenci köleler ise 1619 yılının Ağustos ayında Hollandalılar tarafından getirilir.

Avrupa’dan Amerika’ya göç edenleri taşıyan gemilerden biri de “Mayflovver” yani Mayıs Çiçeği’dir. Bu gemiyle 21 Kasım 1620’de gelenler Boston kenti yakınında bulunan Cape Cod burnunda “Plymouth” adında bir köy kurarlar. Sömürgecileri “Plymouth Company” finanse ediyordu!.. Bu arada, Amerika’da en çok karşılaşılan otel adının “Mayflovver” olduğunu da belirtelim.

Gemilerin ambarlarını köleler ve ticaretini yaptığı mallar ile dolduran tüccarların karşısına Cervantes’den yüzyıllar önce dikilen Romalı bir şair vardır. Milattan sonra 34-62 yılları arasında yaşamış olan Persius’un yazmış olduğu şiir elbette Kristof Kolomb için de geçerlidir:

Cepleri şişkin açgözlü tüccarlar koştular Sıcaktan kavrulan Hindistan’a ve güneşe doğru; Değerli ilaçlar ve karabiber getirmek için, İtalyan mallarını baharatla takas etmeye…

Kolomb’a direnen Caonabo’yu ziyaret eden Alonso da Ojeda amacının Barış olduğunu söyler. Özgürlük için iki yıl boyunca dağlarda savaşan Caonabo, Kastilya kralının şenliklerde taktığı mücevherlerin bileklerine geçirilip ata bindirilmesi teklifini kabul eder.

Bileklerindeki kelepçeyle gözünü güneşten ayırmayan Caonabo, yanına Kolomb geldiğinde duruşunu hiç bozmaz. Ama, Alonso de Ojeda’yı her görüşünde ayağa kalkar ve kendisini yenen adamı saygıyla selamlar!..

Kızılderililer Türk mü?..

Fotoğraf Sanatçısı Mehmet Bayhan, 1994 yılında New Mexico eyaletinde bulunan bir Kızılderili köyünü ziyarete gider. Yaşlı bir Kızılderilinin oturduğu barakada genç bir müzisyen flüt ile çaldığı ezgilerle dolu olan kasetini satmaktadır. Yaşlı adama “Ben Türk’üm sizlerle akrabayız” diye seslenen Bayhan, yanıt alamasa da sürdürür konuşmasını:

“Sizler yüzyıllar öncesinden Asya’dan göç eden bir Türk kolusunuz”… Sözlerine karşılık verilmeyişine bozulan Mehmet Bayhan bir kaset satın alır… Ve, tam kapıdan çıkacakken oturduğu köşede bir heykel gibi kımıltısız duran yaşlı Kızılderili sessizliğini bozar: “Çok uzak değil mi?”

Kızılderililer ile Türkler nasıl olur da akraba sayılırlar? Bu sorunun yanıtını Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan 20, Şubat 1996 tarihli Hürriyet gazetesinde başlayan ve yalnızca iki gün süren yazı dizisinde şöyle verir: “Bu çok eskiye, 15.000-20.000 yıl öncesine varan bir evlenme hikâyesi. O zaman Kızılderililerin ataları Amerika’da değil, Doğu Asya’da, Sibirya’da yaşarlardı. Sonra göçmeye başlıyorlar. Bir kısmı Bering Boğazı üzerinden Amerika’ya (Alaska’ya) geçerken, bazıları da Asya’da güneybatıya, Aral Gölü’ne doğru göçüyor. Oradan Ural Dağları’ndan doğuya, Aral Gölü’ne doğru göçüp yerleşmiş olan ak tenli Alpin soyuyla karşılaşıyor, karışıyor, evleniyorlar. İlk Türkler böyle doğuyor, daha sonra bu iki ırkın evlenmesi, Altay Dağları bölgesinde bir kere daha oluyor, bu sefer de ön Türkler-Hunlar ortaya çıkıyor. İşte bunun için Kızılderililer bir koldan bizimle akraba oluyor. Bu sebepten onlara Türk değil, akraba diyoruz.”

“Kızılderililer ve Türkler” adlı yazı dizisinin ikinci ve son gününde Sayın Türkkan “Kilim Desenlerindeki Ortaklık” başlığı altında “akrabalık” düşüncesini bir anısıyla güçlendirmeye çalışıyor: “New York’tayken televizyonda ‘Güller Resmigeçidi’ni seyrediyordum; otomobil ve kamyonetler renk renk desenler halinde güllerle donanmıştı. Çeştli ülkelerin katıldığı bu şöleni TV’ci Chet Huntley anlatıyordu. Bir takı ‘Şimdi Meksika Kızılderililerinki geçiyor’ diye tanıtınca yardımcısı elindeki kâğıdı işaret etti. Spiker de şöyle özür diledi: ‘Kızılderililerin değil, Türkiye Konsolosluğu’nunmuş: Desenler o kadar benziyor ki şaşırdım.”

Şurası unutulmamalıdır ki, Kızılderililer ile yalnızca Türk değil, birçok kültür arasında bağlantılar aranılabilir. Kızılderililerin yaşam tarzı, kilimleri, folklor ve inançları ile Çingeneler arasında da bir köprü rahatlıkla kurulabilir. Üstelik, böyle bir karşılaştırmayı Ernest Hemingvvay “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” adlı eserinde yıllar öncesinden yapmıştır. Hemingvvay’in ünlü kitabından konumuzla ilgili olan bölümü dikkatle okuyoruz:

Robert Jordan, “insanın göğsü de ayının göğsüne benzer” dedi. “Postunu yüzdükten sonra insan adaleleriyle ayı adaleleri arasında büyük benzerlik vardır.”

“Doğru” dedi, Anselmo. “Çingeneler ayının insanın kardeşi olduğuna inanırlar.

Robert Jordan. “Amerika’daki Kızılderililer de öyle” dedi. “Onlar bir ayı öldürdüler mi ayıdan af dilerler.”

“Ayının postu altında insana birçok benzerlikleri bulunduğu için Çingeneler onun insanın kardeşi olduğuna inanırlar, o da bira içer, o da müzikten hoşlanır, o da dans etmeyi sever.”

“Kızılderililer de aynı şeye inanırlar?”

“Demek Amerikan Kızılderilileri de Çingene ha?”

“Değil, ama ayı hakkında onların inançları da aynı.”

Yukarıdaki diyalogu okuduktan sonra çanların kimin için çaldığı anlaşılmıyor mu?

Sayın Türkkan, Bozkurt motifinin Kızılderililer adasındaki yaygınlığından da söz ederek, Orta Asya’ya göz kırpıyor, unutulmaması gereken bir nokta da şudur: Kurt yalnızca Asya’da değil, dünyanın birçok köşesinde yaşayan bir hayvandır. Üstelik, Kızılderililerin motif olarak kullandıkları hayvan Bozkurt (Canis Lupus) sayılamaz. Amerika’nın batı ve orta bölgelerinde Kızıl Kurt (Canis Niger) ve Kır Kurdu (Canis Latrans) yaygındır.

Kızılderililer ile Çingeneler arasında ayı konusunda inanç benzerliği olması Kızılderililerin Çingene soyundan geldiğini göstermeyeceği gibi Kızılderililer ile Türkler arasında kurt konusundaki ortaklık da, Kızılderililerin Türk soyundan geldiğini göstermez. Çünkü, ayı dünyada yaygın bir hayvandır. Tıpkı kurt gibi… Kızılderililerde kanguru motifine rastlamak! Bakın, işte bu şaşırtıcı olabilirdi.

Amerika’ya Kolomb’tan önce Vikinglerin gittiği bilinir.Romalılar, Galliler, Fenikeliler, Japonlar, Çinliler ve Türklerin de gitmiş olabileceği bilim adamları tarafından ortaya atılmıştır. Bu kültür temasları sonucunda Kızılderili dilleri ile Türkçe arasında da benzer sözcüklerin bulunması doğaldır. Yazısının başında, Kızılderililerin atalarının Amerika’da değil (!) Doğu Asya’da yaşadığını söyleyen Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, dil benzerliğine de değinerek, son paragrafta şu açıklamayı yapar: “Bu demek değildir ki, Kızılderililerin dili Türkçe’dir. U rai-Al tay dil ailesiyle irtibatı bile tartışılmalıdır. Kızılderili dillerindeki 300-500 Türkçe kelimenin bir tek anlamı vardır: Tarihlerinin bir çağında (hatta birçok kereler), Türkler Amerika’ya gelmiş, Kızılderililere karışmış ve dillerinden hatıralar bırakmışlardır.”

Bir yanda, Kızılderililerin atalarının “Amerika’da değil” Doğu Asya’da yaşaması, öbür yanda, Türklerin Amerika’ya gelip, Kızılderililere karışmaları ve dillerinden hatıralar bırakmaları!.. Bunlar ayrı şeyler değil midir?

Tarihini anımsamıyorum; Cumhuriyet gazetesinde bir yazı okumuştum: Yaşlı bir reise Kızılderililerin Bering Boğazı’ndan geçerek Amerika’ya gelen Türkler olduğu söylendiğinde yanıtı şöyle olmuştu: “Olabilir. Tıpkı, atalarımızın aynı yoldan gidip, Türklerin Kızılderili sayılabileceği gibi l”

Eskimolar Sizin Olsun

ı

Buzdağının eriyip akmasını ihanet olarak kabul eder Eskimolar. Buz ülkesinin yaşlı bir kadınının sözlerinden yeni kuşak ile arasında doğan çelişkileri anlayabiliriz: “Torunlarım karın eridiğini söylüyor. Ben bunu kabul etmiyorum. O ağlıyor. Ayrılmayı kim ister ki?”

Elektrik, Eskimolarm kulübelerine kadar ulaşmıştır… Ama, yaşlılar hoşnut değillerdir bu yenilikten. Her taraf karanlıkken ampulün altında oturmak istemezler. “Çünkü” derler, “karanlıkta baş başayken daha çok hayal kurabiliyoruz.”

Beyaz adam kültürüne karşı olan bir Eskimo’ya kulak veriyoruz: “Bir kere babamla balığa çıkmıştık, ben çok hareket ediyordum. Oltayı attıktan sonra ellerimi avuçlarının içine alıp tuttu, böylece mümkün olduğu kadar hareketsiz kaldılar. Daha sonra oltayı çekmeden önce omzumu sıktı. Ne demek istediğini anlamadım. Benim, şimdi yapacağım şeye dikkat edip bir daha unutmamamı istiyordu. Geçenlerde, torunlarım için patates kızartacaktım ki, gözüme koca bir paket patates gevreği ilişti. Köyümüzün gençleri bu patates gevreklerini her şeyden çok seviyorlar. Yalnız, sonradan ağızlarının tuzunu yıkamak için içtikleri Coca Cola hariç. Patatesleri bırakıp gevrek paketini aldım, ama daha tam tutmadan elimden fırlattım. Babam beni görmüş ve omzumu sıkmıştı.”

Eskimo töresinde elden ayaktan düşen yaşlılar bir yılkı atı gibi ölüme bırakılırlar. “Ölüme Karşı” adlı şiir böylesi bir yalnızlıktaki Eskimo’yu anlatır.

Görürüm, yaklaşıyor tanyerinin ak köpekleri; geri durun geril yoksa kızağıma koşarım sizi.

İlhan Selçuk da, Cumhuriyet gazetesindeki “Pencere”sini yalnızlığa terk edilen yaşlı Eskimo’ya açar: “Sözde biz uygar dünyada yaşıyoruz. Eskimolar ilkel mi? Çoğu insan, bilimsel teknolojik devrimin çarkları arasında dönen bu dünyada beyaz buz çölünün bir köşesine bırakılmış Eskimo’nun yaşamını sürmektedir. Eskimo töresinden daha gaddar bir kuralın uygulanması, büyük kentlerin gürültüsü ve dağdağası arasında kaynayıp gidiyor. Hepimiz, sevdiklerimizi uzaklara götürüp, buz çölünün bir köşesine kendi ellerimizle bırakmıyor muyuz?”

Geçmişi düşünecek zamanı bulduğu için kışın sert rüzgârlarına minnettardır Eskimo. Fazıl Hüsnü Dağlarca “Sevgileyin Eskimo” şiirinde kendisini sevgilisiyle birlikte bir kış ayında Buzlar Ülkesi’nde düşler:

Engüzeli şubat ayıdır

Seninle oralardayım Eskimolar ülkesinde

Akar yüreğimden kar solukların aklığı

Kuzeydir özgürlüğü yeryüzünün

Doğadan çıkmamıştır daha ellerimiz ayaklarımız

Yaşamak yaratılıştaki dev olay

Duyuyor musun çıngıl cungul

Sürezi çıngıraklı köpekler taşımakta

Yarı var olmuşluğun ağarık yalnızlığına doğru

Hava su toprak ateş dörtlüsü yok burada Tek çizgidedir evren boyutları Buzul acımasız doğurgan

Uyanıyorum ki yatağım sımsıcak

Sevişmemizle sımsıcak

Biliyorum koynumdaydın bütün gece

Nâzım Hikmet’in yurtdışına kaçmasına yardımcı olan Refik Erduran, Robert Koleji’nde okduğu yıllarda ırkçı düşüncelere sahipti. İzlerimiz dergisine Türklerin akınlarını anlatan şiirler gönderiyordu. Erduran. “Sonra o tutkum geçti yavaş yavaş” dediği gençlik anılarını anlattığı “Gülerek” adlı kitabında, anımsadığı bir olayı yazar: “Amerikalı öğretmenlerimizin çoğu sipsivri solcuydu. Ama benim ve sapık ideoloji sahibi başka öğrencilerin saçma sapan çıkışlarımızı cart curtlu tepkilerle karşılamaz, çoğu zaman gülümsemek ve iğnelemekle yetinirlerdi. Bir gün o öğretmenlerden biri sınıfta Eskimolardan söz ederken yanımda oturan ırkçı oğlan yerinden fırlayıp bağırmıştı: Eskimolar Türk’tür!.. Öğretmen şaşırmış, tartışmaya çalışmış, karşısındaki oğlanın sinirli direnişini görünce kahkahayla gülmeye başlamıştı.”

Refik Erduran’ın ve arkadaşlarının Turancılıkları öğretmenlerin itici olmayan yaklaşımlarıyla zaman içerisinde değişir ve Marx’ı keşfederler. Bunda, Eskimolarm Türk olduklarını iddia eden öğrenciye öğretmenlerinin o gün vermiş.olduğu şu yanıtın da büyük etkisi vardır: “Tamam, tamam! Çok istiyorsanız. Eskimolar sizin olsun!”

Eskimoların Eskimeyen Şiirleri

Kızılderililerin topraklarını işgal eden beyaz adam güneye doğru ilerlediğinde yakaladıkları av hayvanlarını pişirmeden yiyen bir toplulukla karşılaşır ve onlara “çiğ et yiyen” anlamına gelen “Eskimo” adını verir. Eskimoların kendi dillerinde adları ise “İnnuiftir.

Önder ve başkan tanımayan Eskimoların toplumsal birimleri aileden öteye gitmiyor. Yaşlı, akıllı kişilere saygı duyuyorlar ama önderlik yetkisi vermiyorlar. Eskimolarda toplumsal ve ekonomik sınıflaşma da söz konusu değildir. Herkes eşittir ve doğal koşullara karşı elbirliğiyle yaşam kavgası verirler. Belki de bu yüzden, kapitalizmin kan çanağına dönüştürdüğü dünyaya çatısından bakıp kendilerine “İnsanlar” yani “İnnuit” adını takmışlardır!

Avcılık, Eskimoların tek geçim kaynağı… Ama, yaşadıkları ortama bakarsak bu konuda pek şanslı olduklarını söyleyemeyiz. Şiirlerinde en çok ele aldıkları konunun başında avcılık gelir. İşte bir örnek:

Ne hoş bir iş Geyik avlamak! Ama, binde bir Üstesinden geliyoruz Başardık mı da düzlükte Parlak bir alev gibi Dikilip duruyoruz

İlkel topluluklarda şiirler “salt şiir” olarak yaratılmamıştır. Ya şarkı güftesidir ya da dans eşlemesidir Eskimolarm ayrıcalığı müziksiz ve danssız şiirlere de sahip olmalarıdır. Kişisel duygularını anlatan şiirlerin sayısı da az değildir:

Yaşlandım artık,

Bunca yıl yaşadım,

Çok şeyler öğrendim ama

Dört bilmeceyi çözemiyorum.

Biri güneşin çıktığı yer, Biri ayın ne idüğü, Biri kadınların kafası, Biri de insanlarda bunca bit.

Eskimolar şiirlerinde süslü sözcüklere yer vermezler. Duygularını apaçık, -yaşadıkları coğrafya gibi çırılçıplak söylemişlerdir. Süslemecilik yalnızca büyü şiirlerinin kendine özgü dilinde çıkar karşımıza. Şiirlerinde uyak da yoktur. Olsa bile rastlantıdır. Bu özellikler bizi, Orhan Veli ve arkadaşlarının 40’lı yıllarda başlattıkları Garip şiirinin kapısına getirir. Bu şiir hareketini değerlendirirken botlarımızı, kabanımızı giymek, kaşkolümüzü iyice sarmak ve eldivenlerimizi taktıktan sonra kütüphanemizdeki kitaplarla yetinmeyip şiirin kütüphanesine doğru yola çıkmak gerekir!.. Ülkemizde “Garip” diye adlandırılan şiirin sınırlarını ortaya çıktığı yıllar ile sınırlayanları bir Eskimo şiiriyle kartopuna tutalım:

Yoksul ve zavallı: bu toprak, Yoksul ve zavallı: bu buzlar, Yoksul ve Zavallı: bu hava, Yoksul ve Zavallı: bu deniz Yoksul ve zavallı.

Eskimolar ile uzun yıllar birlikte yaşamış olan Peter Freuchen’e göre bu insanlar yaşadıkları onca zorluğa, kötü koşullara karşı iyimserliklerini asla yitirmiyorlar. Yaşantılarında önemli yer tutan bir canlı da balinadır. Bir çok Eskimo, balinaların kemiklerinden yaptıkları kulübelerde yaşıyorlar. Ağacın olmadığı bir coğrafyada insanın yaratıcılığının kaçınılmaz bir sonucudur bu durum. Böylesi yapıların içinde balina eti yiyorlar ve yağıyla ısınıyorlar. Kızılderililer için buffalo ne denli değerli ise Eskimolar için de balina aynı öneme sahiptir. Yaşadıkları yerlerin dünyanın en güzel bölgesi olduğuna yürekten inanıyorlar. Sağlık ve iyiliğin Eskimolara göre bir tek kaynağı vardır: Kahkaha!.. Bu sözlerin doğruluğunu bir şiirde buluyoruz:

İçimden gülmek geliyor, kızağım kırıldı diye,

Kaburgaları çıktı diye gülmek istiyorum.

Yolun ortasında buza saplanmışım, başımın çilesi.

Gülmek geliyor içimden

Oysa gülecek ne var bunda?

Şiirin, adaletin temeli olduğuna inanır Eskimolar. Davacı ve davalı köy meydanında davul çalıp şiirler okumaya başlar… İki taraftan hangisi okuduğu şiirlerle seyircileri haklı olduğuna inandırırsa davayı o kazanır!.. Şiirlerinde çokça karşılaşılan imgelerden biri de ölümdür:

Cana can katardı yaşamak Denizin buzları üstünde. Ama buz sevinç getirdi mi bana? Durmadan kaygılandım Alabalık oltaya vurmuyor diye.

Şiire “Anerka” diyor Eskimolar. Anlamı; soluk!., onlar için şiir soluk gibi gözle görünmeyen, elle tutulmayan, nereye gittiği belli olmayan bir şey… Ve de, o denli gerekli!

Yüreklerini şiirle ısıtan bu güzel insanların dünyasından ayrılırken, Eskimo şiirinden şu iki dizeyi de yanımıza almayı unutmayalım:

Sözler erir gider

Sise bürünen tepeler gibi “”

Ay Üssü Urfa

1507 yılında Almanya’da basılan “Cosmogaphiae Introductio” adlı coğrafya kitabında Martin VValdseemüller şunları yazar: “Amerigo Vespucci tarafından dünyanın dördüncü bir kısmı keşfedildi. Avrupa ve Asya, kadın adları almış olduğuna göre bu yeni kısma da, onu keşfeden keskin görüşlü adamdan dolayı ‘Amerige’ (Amerigo’nun toprağı) ya da Amerika adının verilmemesi için hiçbir sebep göremiyorum.”

18 Mayıs 1499’da okyanusa açılan iki gemi Yeni Dünya’ya konulacak adı taşıyordu. Beyaz adamın yeni bir toprak parçasıyla karşı karşıya olduğu gerçeğini ilk kez dile getiren Amerigo Vespucci eski bir banka memurudur!..

Kolomb’un adım attığı yerlere Batı Hint Adaları veya Yeni Dünya anlamına gelen “Mondus Novus” deniliyordu. Araştırmacı George Bijur, kıtaya adını veren Floransalı denizcinin bir imzasını bulur ve Kızılderili topraklarına beyaz adamın bir türlü doğru ad koyamadığını ortaya çıkarır: “Emericus Vespucius”…

Kızılderililerin Türk oldukları iddiasına bir çifte de attan gelmektedir. Amerika (ya da Emerika) yerlileri Asya’dan gelmiş olsalardı atı tanımaları gerekirdi. Oysa ki, Kolomb öncesi Kızılderili eşyalarının üstlerindeki motiflere bakılacak olunursa atın resmine rastlanılmaz. Çünkü bu hayvan, Yeni Dünya’nın topraklarını Kolomb sonrasında eşelemeye başlamıştır. Öyle ki, yerliler ata binmiş İspanyol askerlerini mitolojide yer alan Sentorlar gibi tek bir yaratık sanırlar.

Komançi ve Apaçiler ölen reislerini atlarıyla birlikte gömerlerdi. Ölen reisin en çok sevdiği atın üstüne silahlar ve çizmeleri konularak çadırının çevresi 9 defa dolandırılırdı. Ardından, kurban edilen atın ve reisin ceseti kayalar ile örtülürdü. Bu tören Göktürklerin gömü adetlerine çok benzemektedir. Kızılderililerdeki at kültürünün Türkler ile yakınlık göstermesi birbirinden habersiz olarak da ortak yaşam biçimlerinin oluşacağının göstergesidir. İlhan Berk yazmış olduğu “At” adlı iki dizelik şiiriyle bir Kızılderili ozanın duyarlığını yakalar:

Kış sabahında bir atı görmek bile güzel Kızılderili bir ozan için.

M.S. 160 yılında bir Samosata kentine gelen kervanlardaki yolcular Yunan asıllı şair Lucian’ın anlatmış olduğu hikayeyi heyecan içerisinde dinlerler. Lucian, kervansarayın bir köşesini mesken tutmuş, geçimini hikaye anlatarak sağlamaktadır. Hikayeye göre Lucian ve arkadaşları “Yabancılar Denizi” diye bilinen Atlas Okyanusu’na açılırlar. Büyük bir fırtına yelkenli gemiyi bulutlara savurur. Yedi gün, yedi gece gökyüzüne doğru uçan gemi aya iner sonunda!..

Ay kralının askerleri Lucian ve adamlarını yakalamakta geç kalmaz. Uzaylılar, çıplak kafalı, kısa boylu ve uzun sakallıdırlar. Geceleri uyumak için gözlerini çıkarıp karınlarmdaki ceplerine

koymaktadırlar. Ay kralı esirlere, güneşle olan savaşlarında kendilerine yardım etmeleri koşuluyla serbest bırakılacakları sözünü verir. Güneşin askerleri kan emici karıncalar ve pirelerdir. Bunlar, dev örümceklerin sırtında savaşırlarken, ay askerlerinin Pegasus’a benzeyen kanatlı atları vardır. Savaşın kazanılmasıyla Lucian ve arkadaşlarının geri dönüş yolculukları başlar. İpek kanatlı katırların çektiği gemileri akbabalardan oluşan bir birliğin koruması eşliğinde dünya sularına iner.

İlk uzay romanı kabul edilen “Ay Savaşçılarının belgeleri Berlin Müzesinde bulunmaktadır. Lucian, düşlerine fırtınayı karıştırmasıydı belki de, Amerika’ya ulaşacaktı!?

Televizyon dizisi Uzay 1999’da dünyanın uydusundaki yerleşim biriminin adı “Ay üssü alfa” idi. Oysa, buranın gerçek adı “Ay üssü Urfa” olmalıydı. Çünkü, şair Lucian’ın hikayeyi anlattığı kervensarayın bulunduğu Samosata kenti Urfa’daydıL

Atatürk Ve Kızılderililer

Mustafa Kemal Atatürk’ün okumuş olduğu kitaplardan biri de “Cihan Tarihinin Umumi Hatlarfdır. Bu eser, Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti tarafından 1927 yılında Devlet Matbaası’nda basılmıştır. Kitabın yazarı Herbert George Wells, şu yargıya varır: “Amerikan yerli halkı Moğol ırkına mensuptur.”

  1. ciltin 116. sayfasında yer alan sözkonusu tümce Atatürk tarafından önemsenmiş ve altı çizilmiştir. Wells, kitabının sayfalarında Kızılderililerin gamalı haç kullandıklarını ve uğur saydıklarını da açıklıyor. Görüldüğü gibi Kızılderililerin “Türk” ya da “Çingene” oldukları savının yanına bir yenisini daha eklememiz gerekiyor!..

Atatürk, Amerika’daki eski uygarlık ile Türkler arasında bir köprü olup olmadığının araştırılması konusunda Meksika’daki elçiyi görevlendirir. 1930’lu yıllarda okutulan tarih kitaplarında Türk Tarihi’nin Göktürkler’e Hunlar’a kadar dayandığı yazılıdır: “Türkler bunlardan bile daha eskidir. Sümerler Türk’tü ve Orta Asya’dan göçerek, Orta Doğu’ya gelmişti. Bunun gibi eski tarihin klasik medeniyetlerini ilk kuranlar hep Orta Asya’dan çıkma Türklerdi.”

Kızılderili kültürü ile yeryüzünün diğer kültürleri arasındaki benzerliğe şairler, bilimadamlarmdan çok daha duyarlı yaklaşmışlardır. Şairler kesin bir yargıya varmak yerine konuya soru işaretleriyle değinmişlerdir. Necati Cumalı, “Yeşil bir at sırtında” adını verdiği güncesine Paris’te gezmiş olduğu bir sergiyi yazar: “Petit Palais’de Peru sergisini gezdim. İnka kilimleri özellikle büyüledi beni. Açıklaması güç. Amerika’nın bulunmasından önce yerlilerin yarattıkları ile Asya, Afrika insanlarının buluşları arasında akrabalıklar var. Birbirlerinden habersiz miydiler gerçekten? Yoksa, Kristof Kolomb’dan önce Amerika’ya geçenler mi oldu?”

Kristof Kolomb’un Amerikayı adım atışından 2023 yıl önce, Brezilya’da bulunan Parabia nehrinin kıyısına bir taş dikilir. Taşın üzerinde neler yazılı olduğunu okursak Necati Cumalı’ya yanıt vermiş oluruz: “Biz Merchant King (Tüccar Kralı) kentinden gelen Sidonyalılarız. Deniz bizi bu uzak adaya sürükledi. Kral Hiram 19 yaşındayken Tanrı ve Tanrıçalara bir genci kurban ettikten sonra denize açıldık. On gemi ile birlikte iki yıl sürece yol aldık. Sonra, Baal Tanrısının emri ile onlardan ayrıldık. Böylelikle 12 erkek ve 3 kadın bu Demir Ada’ya geldik. Reisleri olan ben, geri dönecek kadar korkak bir adam mıyım? Hayır! Tanrı ve tanrıçalar yardımcımız olsun.”

Pierre Marc ve Michal Brix’in birlikte hazırladıkları “Yeni Dünya’nın Keşfi Kolumbus” adlı kitabın önsözünde yer alan Kolomb hakkındaki şu sözler doğru değildir: “Tarihteki ilk kaptan olarak o hiç bilinmeyen okyanusta bir gidişgeliş yolu buldu.” Brandeis Üniversitesi’nde Akdeniz Medeniyet Tarihi’ni inceleyen bölümün başkanı Cyrus Gordon, “Kolomb’dan Önce” kitabında Milattan

önceki devirlerde eski ve yeni dünya arasında bir köprü kurulduğunu ispat eder. Yani, Kolomb’un yol aldığı okyanus hiç de “bilinmeyen” sular değildi. Arkeoloji’nin gelişmesiyle Orta Amerika’da bulunan Kolomb öncesine ait zenci kafatasları da, yalnızca Avrupa değil, Afrika ile Yeni Dünya arasında da, bir “gidişgeliş” yolu olduğunu kanıtlar.

Kolomb’dan yıllar önce Amerika’yı ziyaret edenler arasında Japonlar da vardır. Arkeologlar, Ekvator’da Milattan önce yapılan Japon kültürüne ait tabak ve çanaklar bulmuşlardır. Hoeishin adlı bir Budist rahip ise Milattan önce 449’da, Çin’in doğusundan yaklaşık 11.500 km. uzaklıktaki bir memlekete gittiğini yazmıştır. Gezgin, karşılaştığı insanları şöyle anlatır: “Ne kaleleri, ne surlarla çevrili kentleri, ne silahları ve ne de askerleri var. Zaten savaş yapmıyorlar ki!” Meksika’da sürdürülen Arkeoloji çalışmalarında Romalılara ait bir heykel başı bulunurken, Yunan kültürüne ait kaplar da çıkarılmıştır. Romalıların gemileri Kolomb’un gemisi Santa Maria’dan çok daha büyük olup, Okyanus’un dalgalarıyla rahatlıkla boy ölçüşebilecek güçteydiler. Çin gemileriyle de, okyanusta yolculuk yapmak olasıydı. Bu bilgilerin ışığı altında Kızılderililer ile diğer yeryüzü kültürleri arasında Kolomb’dan önce bir çok kez temas yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yanılgı, Kolomb’un
Amerika’ya ulaşan “ilk kaptan” olarak değerlendirilmesidir. Titicaca gölünün etrafında yaşayan Kızılderililerin kullandığı Ouechua dilinin Türkçeyi andırması temasın içerisine Türkleri de belki katabilir… Ama, böylesi bir varsayım, Kızılderilileri Türk yapmayacağı gibi ziyaretlerin karşılıklı olabileceğini ve beyaz adamın yalnızca kendi yolculuklarını ele aldığını unutturmamalıdır.

Necati Cumalı, Paris’te gezdiği sergi üzerine olan düşüncelerini güncesine aktarmaya devam eder: “İnka kilimlerinde arı kuşları, papağanlar Doğu kilimlerinde, bizim Anadolu kilimlerinde görülen kuş desenleriyle, çizgileriyle, renkleriyle kardeş. Yoksa sadece eş hayranlık duygularından, yaşam tutkusundan mı kaynaklanıyor bu dışa vuran benzerlik?”

Cumalf mn sorularını okuduktan sonra şairlerin bu konuya bilim adamlarından daha sağlıklı ve daha duyarlı yaklaştıkları düşünceme her halde hak verilir?

Tavuğa Döndürülen Tavus Kuşları…

Kızılderililerin Türk olup olmadığının tartışıldığı daldan bir martı gibi havalanarak, 1925 yılının Atlantik Okyanusu üstünde uçalım. Martı dedik ama iyisi mi biz Albatros olalım. Hani, şu, birçok Kızılderili kabilesi gibi nesli tükenen, artık özgürce uçamayan dev kanatlı okyanus kuşlarından!..

Atlantik Okyanusu’nda “ayna üzerinde yürüyen bir sinek gibi” yol alan “İspanya” adlı geminin güvertesinde Vladimir Mayakovski’yi görürüz. Rus şairin elinde tuttuğu ve rüzgârın kapmak için türlü numaralar denediği gazete gemide çıkmaktadır. İki bacalı gemi sineması, kütüphanesi ve tiyatro salonuyla yüzen bir kültür merkezinden farksızdır. Hava kararıp, güvertedeki renkli küçük fenerler yanarken, Mayakovski’nin yakınına tünüyor ve defterine neler yazdığını okuyoruz: “Birinci mevkide tüccarlar, şapka ve gömlek yakası fabrikatörleri, as sanatçılar ve rahibeler vardı. Fransız firmaların temsilcileri olarak sürekli Meksika’da yaşayan ama Paraguay ve Arjantin pasaportu taşıyan ve yalnızca İngilizce konuşan Türklerdi. Bunlar günümüzün çeşitli sömürgeci Meksikalı tipleridir. Nasıl ki bir zamanlar Kolomb’un yol arkadaşları

ve ondan sonra gelenler önemsiz şeyler için Kızılderilileri aldatarak mallarını yağma ettilerse, şimdi de Havai ekimliklerinde zencilerin canını çıkarıyorlar.”

İşte yine kalktığımız dala geri döndük! Kızılderililerin Türk olup olmadıklarını tartışabiliriz ama tartışamayacağımız bir şey varsa o da, Kızılderilileri sömürenlerin arasında Türklerin de oluşudur!..

Mayakovski, Kızılderililer ile Meksika’nın Veracruz Limanı’nda karşılaşır. Kıyıda yüzlerce insan ellerindeki hamal olduklarını gösteren numaralarıyla bavulları kapmak için birbirleriyle döğüşüyor ve yükün altında iki büklüm ezilerek uzaklaşıyorlardı. Mayakovski “Hani, Kızılderililer nerde?” diye sorunca yanındaki adam şu yanıtı verir: “İşte bunlar, bunlar Kızılderililer”… Rus şair “Amerika’yı Keşfim” adlı kitabında yaşadığı şaşkınlığı şöyle dile getirir: “Yaklaşık on iki yaşıma dek hep Cooper’in ve Mayne Reid’in romanlarmdaki Kızılderililerin imgesiyle yaşamıştım. Şimdi de sanki gözlerimin önünde tavus kuşlarını sıradan birer tavuğa döndürüyorlarmış gibi şaşırıp kalmıştım.”

Kentte ilk yürüyüşünü yapan şairimiz saldırısına uğradığı ayakkabı boyacılarının nasıl geçindiğini kendisine sormadan edemez. Çünkü, sokakta rastladığı Kızılderililerin hemen hemen hepsi de yalınayak dolaşmaktadır. Bu durumdan kimse rahatsız değildir ama Meksika kentinin girişine “doğa çocuğu” Kızılderilileri aşağılamak için bir tabela konulmuştur: “Meksika Kentine Pantolonsuz Girmek Yasaktır.”

Mayakovski, beyaz adamın bira ve votkayı kaktüs suyuyla karıştırarak yaptığı yerel bir içkiyi yudumlarken hiç de neşeli değildir: “Pulka kaktüsten yapılan bir içkidir. Aç karnına içilirse kalbe ve mideye zarar veriyor. Kızılderililer daha kırk yaşına varmadan nefes darlığına tutuluyorlar. Karınları su topluyor, şişiyor. Demir Pençeli Şahin Tırnaklılar’m, deri yüzen avcıların soyundan gelen

yeni kuşakların bugünkü durumları işte böyledir. İşte, uygarlık getiren Amerikan sömürgecilerinin yağmaladıkları bir ülkenin durumu! İşte, Amerika’nın keşfinden önce değerli bir maden bile sayılmadığı için gümüş parçaları sokağa atılan bir ülkenin durumu!”

Tren yoluyla New York’a gelen Mayakovski bu kentin sabah saatlerini çok sever. Çünkü sokaklarda ne bir serseri, ne de gereksiz bir adamla karşılaşılır. Kızılderililerin katledildiği topraklarda Mayakovski’ye güneşin doğduğu saatleri sevdiren emek ordusunun işçileridir.

Mayakovski’nin kitabında sayılarının azlığından olsa gerek, ABD’deki gözlemlerinin yer aldığı bölümde Kızılderililere rastlayamıyoruz. Yalnızca şöyle bir değerlendirme yer almaktadır: “Amerikalılar, Amerika’nın ruhunu, ritmini bulmaya çalışıyor. Bir zamanlar Manhattan’ın ıpıssız, dağ yollarından kedi gibi ürke ürke giden eski Kızılderililerden başlayarak, Amerikalıların yürüyüş biçimini bulmaya çalışıyorlar. Sağ kalan Kızılderililerin! tıpkı müzeler gibi özenle koruyorlar. Bu toplumun en garip yanı da, daha düne kadar aşağılık bir şey olarak gördükleri birtakım ünlü Kızılderili soylarıyla kendilerini akraba saymalarıdır. Amerika’da doğmamış olan sanatçıları pek önemsemiyorlar.”

“Rochambeau” adlı gemiyle New York’tan ayrılan Mayakovski açık denize çıkmadan önce son gözlemini kâğıda not düşer. “Amerikan Kadın Özgürlük Anıtı elindeki meşaleyi sallıyor, arkasındaysa Gözyaşı Adası’nın hapishanesi duruyor.”

Özgürlük Anıtı ve hapishane!.. Kızılderililere düşen payın hangisi olduğunu çok iyi bilen Mayakovski’nin yanından ayrılarak şiirleriyle dünyayı güzelleştiren bir başka şaire doğru kanat çırpıyoruz…

Nâzım Hikmet Ve Kızılderililer

Kristof Kolomb’u anlatmak üzere Oregon’un Porta ilçesinde derse giren Bili Bigelovv adlı öğretmen ön sırada oturan bir kız öğrencinin cüzdanını alır. Bu olay tüm sınıfın gözleri önünde olmuştur. Herkes şaşkındır!… Böylesine açık yapılan hırsızlığa bir anlam veremez çocuklar. Kız öğrenci tepki göstermek zorunda kalır: “Cüzdanımı aldınız”… Ve öğretmen derse başlar: “Hayır. Cüzdanını keşfettim!”

Coğrafya derslerinde, Kolomb’un Amerika’ya adım atmasıyla beyaz adamın patates ve domates ile tanıştığı öğretilir. Patates, mutfaklarda kolaylıkla yer bulur kendisine. Domates ise Fransızlar tarafından kadınlara uzun bir süre “aşk meyvesi” olarak sunulur!

Bir zamanlar, İstanbul’un Göztepe semtinde bulunan taş mektebin bahçesindeyiz… Teneffüsteki öğrencilerin bağrışmaları arasından bir ses çarpar kulağımıza: “Patates… Patates…” Görünürde patates falan yoktur. Ama, lâkabını sömürgecilerin getirdiği bir yiyecekten alan çocuk kendisini kızdıran arkadaşlarının peşinden koşmaktadır. O çocuk ki, yıllar sonra “Vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa” vatan haini olmayı kabul eden Nâzım Hikmet’dir.

Çocuk dergilerinde çıkan “Okyanusya Vahşileri Arasında”, “Afrikalı Yamyamların Elinden Nasıl Kurtuldum” gibi hikayeleri “üşenmeden” okuyan Orhan Selim, Tan gazetesindeki köşesinde 30.8.1935 tarihinde yayınladığı yazısında şu soruyu sorar: “Müstemlekeci Avrupa devletlerinin çocuklarında, müstemleke halkına karşı bir düşmanlık uyandırmak için yazılan ve Avrupalı çocuğa, kendisinin Asyalı ve Afrikalıdan çok daha yüksek bir varlık olduğunu telkin etmek ülküsüyle ortaya çıkarılan bu yalancı ve düzenbaz neşriyatın, bizim çocuklarımızla ne gibi bir bağı olabilir?”

Orhan Selim, “Amerika Vahşileri” başlıklı yazısının sonunda sözü kızılderililere getirir: “Eskiden Amerika Vahşileri diye filmler gösterilirdi. Bu filmler yüzünden, bir çok sinemacılar para kazandıydı ama, memleket çocukları, istilaya uğramış yurdunu korumak için uğraşan insanları Amerika Vahşileri adı altında tanıdı gitti… Amerika Vahşileri dolabına kapılmayalım artık.”

İlkokul sıralarmdayken, hepimiz, patates baskıyla resimler yapmışızdır. İşte, Orhan Selim’de, yaşantısının büyük bir bölümünü baskı altında geçiren “patates” lâkaplı Nâzım Hikmet’den başkası değildir!.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinde, beyaz adamın üslerine, bombasına ve donanma topuna karşı vatanını “korumak için uğraşan” kızılderililere bir yerde rastlarız:

Sayın halkları bütün ırkların, Endonezyalısı, Almanı, Eskimosu, Sudanlısı, Çinlisi, Türkü, Ermenisi, Yahudisi, Arabi, Lehlisi, Rusu, Meksikalısı,

Norveçlisi, Kırgızı, Abhazlısı, Hintlisi, Kürdü, Fransızı,Fars/,Liberyalısı, İngilizi, Amerikalısı: ak, kara, kırmızı,

Irkçılığa karşı olarak yazdığı “Orası” adlı şiirinde halklara “Ne birbirinizden üstün ne birbirinizden aşağı” diye seslenen Nâzım Hikmet, Amerika’daki ak ve kara insanların yanında “kırmızı” tenli olanları, yani Kızılderilileri de unutmaz. Amerika yerlilerinin Kızılderili olarak adlandırılması bir yanılgıdır aslında. Beyaz adam, ilk kez karşılaştığı yerlilerin kırmızı tenini görünce onlara “Kızılderili” adını koyar. Oysa yerliler, kırmızı toprak ile boyamışlardı üstlerini!..

Nâzım Hikmet’in “beyazı, siyahı, yerlisi” yerine “ak, kara, kırmızı” demesinin nedeni, hiç şüphesiz ki, “k” harfini Türkçe’nin en hakim harfi sayması ve sıkça kullanmasıdır.

Amerika’ya gitmek için vize alamayan Nâzım Hikmet’in yaşantısı boyunca bir Kızılderili ile karşılaşıp karşılaşmadığını bilemeyiz. Ama, Tan gazetesindeki yazısının ülkemizde, Kızılderililere yapılan haksızlıkların dile getirildiği ilk yazı olmadığını söyleyebiliriz. Ahmet Mithat Efendi, 1890’da yayınladığı “Amerika Vahşet Alemi” adlı kitabında Nâzım Hikmet’in karşı çıktığı “vahşi” tanımlamasını kullanmış olsa da, Kızılderililerin ne denli iyi niyetli olduklarının ve nasıl bir oyuna getirildiklerinin ayrımındadır: “Vahşiler Avrupalıların o süslü kıyafetleri altında ne yaman entrikalar sakladıklarını bilmeyerek ilk saffeti halleriyle bunların düşmanlıklarından korkmamak lazım geleceği gibi dostluklarına da tamamiyle emniyet gösterilmek iktiza eyleyen adamlar olduklarını ümide düşerler. Aradan birkaç sene geçmelidir ki Avrupalılar zapteyledikleri yerlerde kendilerini güzelce yerleştirip temelleştirsinler de asıl yerliler aleyhinde müstaid oldukları mezaimi meydana çıkarıp biçare yerliler dahi bunların ne yaman düşmanlar olduklarını arılayabilsinler.”

Kafka’nın “Amerika” adlı kitabını yazması gibi Ahmet Mithat Efendi’de bir diğer adı “Rikalda” olan “Amerika Vahşet Alemi”ni sözkonusu ülkeye gitmeden kaleme almıştır!

Kitapçılarda satılan şef posterlerinde yer alan yazılarda Kızılderililerin direnişi doğayı koruma çabası olarak yansıtılıyor. Evet, doğaya karşı son derece saygılıydı Kızılderililer. Kendilerini katleden sistemin bir gün suyu ve havayı da kirletip, insanlığın sonunu hazırlayacağını çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden sömürgeci sistem içinde beyaz adam ile eşit haklar kazanmak yerine özgürlük kavgası verdiler.

2.2. 1956 tarihli “Dolmuş” dergisinde, Nâzım Hikmet’e saldıran Peyami Safa ile alay etmek amacıyla ona şu söz yakıştırılır: “Bütün Kızılderililer komünisttir.”

Kızılderililer Atlantisli mi?..

Alman şair Bertolt Brecht “Okumuş bir işçi soruyor” adlı şiirinde sözü Platonun yazdıklarıyla bilgi sahibi olduğumuz kayıp kıta Atlantis’e getirir:

Atlantis’de, o masallar ülkesinde bile,

boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı,

bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

Bir çok Kızılderili kabilesinde anayurtlarının okyanus ortasında, bir felaket sonucunda yok olan büyük bir ada olduğu inancı yaygındır. Ayrıca, kaybolan adanın gelecekte yeniden yeryüzüne çıkacağına inanılır. Aynı inanç, Afrika kıyılarında bulunan Berberilerin söylenceleri arasında da yer alır. Kızılderililer, bir çok bilimadamı tarafından bir göktaşının çarpması sonucu yok olduğuna inanılan Atlantis adasmdan kurtulanlar olabilir mi?..

Atlantis’i araştıranlar Platon’un verdiği bilgilerin ışığında kayıp adanın yüz ölçümünün 1.553.994 km2olduğunu hesapladılar.

Okyanus yatağında yapılan araştırmalar Azor Adaları’nın, Madeira ve Cape Verde Adaları ile St. Peter ve de St. Paul kayalıklarının Atlantis’in parçaları olduğunu göstermektedir. Özellikle, Azor Adaları’nın bağlı olduğu okyanus dibindeki Dolphın Sırtı’nda bulunan dağ ve vadi yapılarının su düzeyinin üstündeki etkenlerce oluşabileceği Atlantis adındaki bir ülkenin tarih sayfalarında boy gösterdiği iddialarını güçlendirir. Yapılan bilimsel çalışmalar Cizvitli peder Athanasius Kircher’in, 1665’te yayınlanan “Mundus Subterraneous” adlı kitabında Azor Adaları’nın Atlantis’in dağ dorukları olarak gösterdiği haritasını doğrulamaktadır. Bir zamanlar, Atlas Okyanusu’nda, Avrupa ve Amerika arasında atlama taşı gibi kullanılan bir kıtanın varlığı su götürmez bir gerçektir…

Brecht’in şiirindeki gibi kölelerin imdat isteyen sahiplerini kurtarıp kurtarmadıklarını bilemeyiz ama Menominee, Dakota, Zunu ve Mandan kabilelerinin açık tenli, kumral ve mavi gözlü insanlardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu kabileler arasında Atlantis kökenli olmaya en uygun -Mandan Kızılderilileridir. Atalarının “ışıkları hiç sönmeyen kentlerde” yaşadığına inanan Mandan Kızılderilileri arasında bir tufan söylencesi yaygın olmakla birlikte, ayinlerini bir tekne imgesi etrafında yapmaktaydılar. Günümüzde, soyu yok edilen Kızılderili kabilelerinden biri de Mandanlardır.

Aztek ve İnkalar, güneşin doğduğu ülkeden gelen beyaz tenli, uzun boylu ve sakallı insanlardan söz ederler. Topraklarını yüzyıllar önce ziyaret eden ve kendilerine güzellikler öğreten beyazların varlığına inanan yerli halkın, İspanyol sömürgecileri iyi niyetle karşılamalarının nedeni bu söylencedir. Sakallı, uzun boylu, beyaz tenli insanların Galyalı, Fenikeli, olmasının yanısıra Viking ve Etrüsk kökenli oldukları iddia edilirken, Büyük İskender’in yolunu şaşırmış denizcileri ve de R. Oğuz Türkkan sayesinde Türkler de bu kervana katılırlar. Bu arada, “Tanrıların Arabaları” adlı kitabın yazarı Erich Von Damken, tartışmaya uzaylıları katmayı da ihmal etmez!..

Kızılderililerin, Atlantis halkı ile bir bağlantısının olup olmadığı konusunda kesin bir yargıya varılamaz. Ancak, Atlas Okyanusu’nda, atlama taşı gibi kullanılan bir kara parçasının bir dönem var olduğu düşünülür ise Kızılderililer ile yeryüzündeki diğer kültürler arasında görülen benzerliklerin nedeni açıklanabilir. Aynı şekilde, Pasifik Okyanusu’nda “Mu” adı verilen bir kara kütlesinin de sulara gömüldüğü göz önüne alınırsa Amerika kıtasında, uzak doğu kültürüne ait bulgulara rastlanılmasının nedeni de anlaşılabilir.

Yeryüzünde, birbirlerinden habersiz olsalar da, kültürler arasında benzerliklerin görülmesi son derece doğaldır. Çünkü, her şeyden önce paylaşılan aynı doğadır!.. 10. yüzyılda yaşayan Ömer Hayyam’dan bir rubai okuyalım.

Şu testi de benim gibi biriydi; O da güzele vurgun, dertliydi. Kim bilir, belki boynundaki kulp da Bir sevgilinin bem beyaz eliydi

  1. yüzyıl şairlerinden Fuzuli de, şu dizelerinde aynı duyarlığı gösterir: “Ey dostlar! Sevgilinin elini öpme arzusuyla ölürsem, / toprağımdan testi yapın ve onunla sevgiliye su verin.”

Fuzuli’nin, Ömer Hayyam’dan etkilendiği düşünülebilir ama Meksika’da dilden dile gezinen, çok eski tarihli şu şiire ne demeli:

Ben ölünce, kadınım toprağımı al, Kupa yapıp üzerine şu yazıyı yaz: Susayınca dudağına götür beni,

Islanırsa dudağın şunu bilesin ki Erkeğindir sana öpücük veren,

Her üç şiirde de aynı imgenin kullanıldığını görüyoruz. Şairi bilinmeyen Meksika şiiri ile Hayyam ve Fuzuli’nin dizeleri arasında Atlas Okyanus’u yer almaktadır. Şiirlerdeki benzerlik, birbirlerini tanımasalar da, kültürler arasında ortak duyarlıkların, sanat yapıtlarının, inançların, kilim motiflerinin ve de yaşam biçimlerinin oluşabileceğinin açık kanıtıdır.

Soyguncu Şair

1834’te, Paris’teki Doğal Bilimler Akademisi’ne, yolculuklarını bir geminin ambarında “yük” olarak yapan dört Kızılderili hibe edilir. Bilim adamları Kızılderilileri saatlerce gözlemleyip notlar alırlar. Bunun dışında kalan zamanda ise Paris halkına para karşılığında gösterilirler. Ama, Kızılderililer akademiye fazla kazanç sağlamazlar. İki ay sonra üçü ölmüştür çünkü… Hayatta kalmayı başaran Tacuahe adlı savaşçı ise yeni doğan kız çocuğuyla kaçıp, kayıplara karışır. Tacuahe’nin yaşayıp yaşamadığı, ülkesine dönmeyi başarıp başaramadığı konusunda hiçbir haber alınamaz!

Bu olaydan otuzüç yıl sonra, Parisli M. L. Simonin, Amerika’ya gider, 13 Eylül 1867’de yola koyulan Fransızın seyahat notları ülkemizde “Hayat Tarih Mecmuası”nm Kasım 1967 sayısında yayınlanır. “100 Yıl Önceki Amerika” başlığıyla okura sunulan yazının ilk sayfalarında bir posta arabasına saldıran Kızılderililerin resmi yer alır. Resmin üst köşesinde ise şu yazılıdır: “Coloradolu Kızılderililer, bir posta arabasına saldırıyor.” Yazının kahramanı Mösyö Simonin de notlarına ayın en uğursuz günü yola

çıktığını yazarak başlar: “Eh, Yeni Dünya’ya, altın arayıcılarının memleketine, kafatası derisi yüzen Kızılderililerin ülkesine gitmeyi göze aldığıma göre, her türlü felaketi şimdiden kabullenmem gerekirdi.”

Simonin, beyaz adama altın arayıcısı, Kızılderiliye ise kafatası derisi yüzen vahşi rolünü biçtiği yolculuğuna “Saint Laurent” adlı gemiyle çıkar. 24 Eylül sabahı New York’a vardığında kentin bir gazete haberi ile çalkalandığını görür!.. Kızılderililerin saldırısına uğrayan bir telgraf işçisinin anlattıklarını okuyup defterinin bir köşesine not etmekte geç kalmaz: “Bir ara, alaca bir ata binmiş genç bir Kızılderilinin bana doğru geldiğini gördüm. Şöyle böyle on metre kalınca tüfeğini ateşleyip beni kolumdan vurdu, arkasından da tüfeğinin dipçiğini başıma indirerek yere yıktı. Bayılmışım. Birden, tarif edilmez bir acı ile kendime geldim. Baktım: Başımı koltuğunun altına sıkıştırmış elindeki sivri uçlu bıçağını boynuma sokup, kafa derimi saçlarımın altından kaldırmaya çalışıyordu.”

Okurlarına yüzyıl önceki Amerika’yı sunan “Hayat Tarih Mecmuası” yukarıdaki anlatımı bir resim ile süsler. Resmin içeriğinin ne olduğunu alt yazısından öğrenelim: “Ölmüş düşmanın kafatası derisini yüzen Siyu Kızılderılisi”… Tren ile Chicago’ya doğru yol alan Simonin’in saçları dökülmemiş olacak ki, aynı konuya saplanır kalır: “Trendekilerin büyük bir çoğunluğunu Batı’ya giden altın arayacıları teşkil ettiği için konuşulanların hemen hepsi Kızılderililer etrafında oluyordu. Nasıl posta arabasının yolunu keserler, nasıl sinsi sinsi arkadan yaklaşıp insanı gafil avlarlar, nasıl insanın kafatası derisini yüzerler!”

Fransız gezgin, Chicago’dan Omaha’ya bir posta arabasıyla gider. Arabada da, hep aynı şey konuşulur: Kızılderililer. Amerika’nın her yerinde posta arabalarının biçimleri ve renkleri aynıydı. Kırmızı renkli arabaların hepsi de, New-Hampshire’deki

h

Concord kasabasında yapılıyordu. İçinde oturmak için üç sıranın bulunduğu arabalar dokuz yolcu taşıyabiliyorlardı. Yaz sıcağında bir posta arabasıyla çölü geçmek dayanılacak gibi değildi. Hele bir de, sıranın ortasında oturmuş ve yanınızdaki yolcuların ikisi de şişmansa!..

Simonin, posta arabasıyla ilgili gözlemlerini şöyle sürdürür: “Kapıların arasından içeri dolan tozu da buna katarsanız, Batı yolculuğunun zor şartları ortaya çıkmış oluyor. Bununla beraber, yolcular arasında kadın varsa, arabada yer beğenme hakkı önce ona veriliyor. Tabii dolayısıyla kocasına da… Kenarda oturmak belki biraz daha rahat, ama bir Kızılderili hücumunda vurulmak işten bile değil.”

Oysa, posta arabalarına düzenlenen saldırılarda öncelik soyguncu beyaz adamdaydı. Kızılderililer ancak verdiği sözü tutmayan Büyük Baba’mn askerleri köylerini yakıp, kadınları ve çocukları öldürdüğü zaman kendilerine ayrılan topraklardan geçen posta arabalarına saldırıyorlardı. Yüzü maskeli haydutlar arasında “Black Bart” diye bilinen Charles E. Bolton’un apayrı bir yeri vardı. Black Bart, soyduğu posta arabalarına şiirler bırakmakla ünlenmişti. İşte, yolcuların paralarını, değerli eşyalarını yanma alıp uzaklaşırken bıraktığı şiirlerden biri:

Ekmek için uzun ve sıkı çalıştım Onur ve zenginlik için Ancak ayaklarımla çok yürüdüm Güzel saçlı, orospu çocuğu

Biz yeniden posta arabasında bıraktığımız Mösyö Simonin’e geri dönelim: Gezginimiz saçının bir tek teline zarar gelmeden atların değiştirildiği bir hana ulaşır. Bu arada, yazının yayınlandığı “Hayat Tarih Mecması”nm sayfalarındaki resimler de giderek

korkunçlasın İki tam sayfada yayınlanan bir resimde okların saplandığı iskelete dönüşmüş insan bedenlerini görürüz. Havada akbabalar uçuşmakta, savaş alanında askerler gezinmektedir… Ve bir yazı: “Bir süvari birliği, Kızılderililerin öldürdüğü askerlerin cesetleri başında.”

Sonunda Simonin Kızılderililerin saldırısıyla karşılaşır: “Tam atlar değişirken tiz bir çığlık, arkasından silah sesleri, hepimizi yerinden sıçrattı. Emekli albay tabancasına el attı, maliye bakanlığının vergi memuru beylik rövolverine uzandı, arabacı ise sadece küfretti. Meğer Kızılderili gibi çığlıklar atan, bizi korkutmak için muziplik yapan arabacının oğlundan başkası değilmiş.

Gözyaşı İzleri

Büyük Baba’nın daha göçe zorlanmayacakları sözünü verişinden sonra topraklarından tam beş kez sürüldüklerini anımsatan bir reis şunları söyler: “Bana kalırsa Kızılderililere tekerlek takın. Böylece istediğiniz zaman sürüp götürebilirsiniz onları.”

Kızılderililer tekerleği beyaz adamdan öğrenirler. Ama işin garip yanı, danslarında çember kullanıyorlardı. Meksika Vadisi’nde yerleşen kabilelerde ise çocukların tekerlekli oyuncakları vardı. At gibi güçlü bir çekici hayvanın olmayışından olsa gerek, Kızılderililer ulaşımda tekerleği önemsememişlerdir.

Altına pickup çekmiş bir Kızılderili aşık dağlara ve bufalolara.

Özkan Mert’in dizelerinde olduğu gibi İstanbul’da otomobil süren bir Kızılderili görülmese de, sayıları giderek artan bir jeep markasında Amerika yerlilerinden olan bir kabilenin adını okuruz: “Cherokee”

Kızılderililerin İroquois boyundan olan bu kabile, adını daha güneyde yaşayan Moskogee’lerin dilinden alır. Cherokee “mağara insanı” demektir. Cherokeelerin karşılaştığı ilk beyaz adam İspanyol seyyah Hernando de Soto’dur. 1540 yılındaki karşılaşmanın ardından iç kesimlerde yaşadıkları için Cherokee’lerin uzun bir süre beyaz adam ile fazla bir teması yoktur. Fransızlara karşı İngilizlerin yanında yer alan bu kabile, kolonilerin bağımsızlık savaşında bile kraldan yana olmuşlardır. Bundan yararlanmak isteyen kraliyet, Cherokeeleri kolonilerin üstüne saldırtır. Melezlerin önceden yapmış oldukları uyarılar doğabilecek olan büyük bir savaşı önler.

1820 yılına gelindiğinde Cherokeeler, ABD modeline uygun olarak bir hükümet kurarlar. Ancak, Georgia Eyaleti Kızılderililerin toprakları üstünde hak iddia ederek mahkemeye başvurur. Karar verecek olanlar da elbette ki beyaz yargıçlardır?… Ve sonunda Cherokeelerin toprakları ellerinden alınır. Ordu, katliamlar yaparak yerli halkı göçe zorlar. Clark VVissler “Kızılderililerin Tarihi” adlı kitabında konuyla ilgili şu açıklamayı yapar: “Olayların insanlık dışı ve vahşi yanlarını buraya almıyor ve okurların duygularına dokunmuyoruz; ancak her sadık Amerikalı, yüksek bir ulusal değerler seviyesini koruma azmini güçlendirmek için bu kayıtları okumalı.”

Katliamın boyutları sayfalara sığmayacak kadar korkunçtur. Cumhurbaşkanı Andrevv Jackson’un zulmünden kurtulmayı başaran Cherokeelerin büyük bir kısmı daha batıda bulunan “Kızılderililer Ülkesi”ne yerleşirler.

Beyaz adamın açlığa mahkûm ettiği birçok kabile gibi Cherokeeler de topraklarının bir bölümünü para karşılığında satmak zorunluğunda bırakılırlar. Chiokasavv, Choctavv, Creek ve Seminol kabileleriyle birlikte oluşturdukları özgür toprakların son karışı da 1907 yılında Oklahoma Eyaleti’ne tapu edilir!..

İngilizler tarafından George Guess diye bilinen, annesi Chrokee babası ise beyaz olan ve Hıristiyanlığı kabul etmeyen “Sequoya” adlı bir melez, 1821’de Latin harflerinden yararlanarak 86 işaretli bir hece yazısı oluşturur.

Okur yazar bir ulusun haklarını daha iyi savunabileceğine inanan Sequoya, beyaz adam ile kavgalarına silahların en güçlüsünü de katar böylelikle: Yazı L

1760 yılında doğan Sequoya, bir Kızılderili olarak büyür ve bir kaza yüzünden topal kalır. Adına, kâğıt üstünde ilk kez 1816 yılında yapılan anlaşmalar ve belgelerde rastlarız. 1827’de harfleri Boston’da kalıba döken Sequoya “Cherokee Phenix” adında ilk Kızılderili gazetesini yayınlar.

Gazetede iki dil, Cherekeece ve İngilizce kullanılır. Batı Cherokeelerine yazıyı tanıtmak amacıyla yola koyulan Sequoya Mississipi’yi geçer. Bu toprakları çok sever ve yerleşmeye karar verir. Tüm Kızılderililer tarafından kullanılan bir alfabenin özlemini kuran Sequoya’nm düşünceleri gerçekleşemez ve 83 yaşında olmasına rağmen Meksika’ya yaptığı bir yolculuk sırasında ölür. Kendisi gibi Cherokee melezi olan Willam Eubanks ve Misyoner Moror’ın geliştirmeye çalıştıkları alfabe sistemleri de zaman içerisinde tutunamazlar.

Cherokeeler, 1838-39 yılları arasındaki göçlerine “gözyaşı izleri” adını verirler. Batı’ya gitmeye zorlandıklarında küçük bir grup bunu kabul etmeyip Carolina’da bulunan Dumanlı Dağlar’a saklanır. Bir dağ aracı olan Jeep’e “Cherokee” adının veriliş nedeni işte budur!..

Plastik Kızılderili

Yolu Amerika’ya düşen yazarlardan biri de Yalçın Pekşen’dir. Kızılderililerin anavatanı sayılan Arizona eyaletinin Phoenix kenti sokaklarında gezinen yazar gözlemlerini şöyle aktarıyor: “Ve tabii gözlerimiz her yanda Kızılderilileri arıyor. Çünkü çevredeki her şey insana Kızılderilileri anımsatıyor. Tanrı heykelleri, tablolar, halılar, duvar motifleri, mimari stiller, çeşitli ev ve anı eşyaları hep Kızılderili tarzında yapılmış. Ortalıkta görülmeyen tek şey gerçek bir Kızılderili.”

Ülkenin en büyük eyaletlerinden biri olan Arizona’da yaşayan Kızılderililerin sayısının 6000’i bulmadığını belirten Yalçın Pekşen, kovboy filimlerinde beyazların makyaj hileleriyle Kızılderili rolüne çıkartıldığını “Nevşehir’den Nevvyork’a” adlı kitabında yazdıktan sonra karşılaştığı bir Kızılderiliyi anlatmayı da unutmaz: “Fakat ABD’de her şey düşünülmüş. Bir Kızılderili ile anı fotoğrafı çektirmek isteyen turistler için bazı dükkanların kapılarının önüne plastikten yapılmış Kızılderili mumyaları oturtulmuş. İsteyen yanına oturup fotoğraf çektirebiliyor.”

Beyaz adam, topraklarını almak için saldırdığı Kızılderili kabilelerinin adlarını pek çok şeyin üstüne yazar. Savaşlarla katledilen Kızılderili kabilelerin adlarını en çok da, militarist araçlarda görürüz. Ters takla atabilecek seviyede manevra kabiliyeti olan savaş helikopterine “AH-64 Apache” adı verilir. 21. yüzyılın savaş helikopteri olarak tanılan “Comanche”nin yanısıra bir diğerinin adı da “UH-60 Black Hawk”dır. Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan Amerikalı pilotların kullandıkları uçakların kuyruk kısmında bir Sioux savaşçısının portresi yer alırdı. Bu amblem günümüzde de, Fransız Hava Kuvvetleri’ne bağlı “Mirage 2000 N” nükleer saldırı uçağında görülmektedir.

Topraklarını satıp beyaz adamın kölesi olmak yerine özgürlükleri uğruna savaşan Kızılderili kabilelerin çoğu yok edilmiştir. Kızılderililerin bu özelliklerinden dolayı savaş araçlarında kullanılmaları beyaz adamın ikiyüzlülüğünden başka bir şey değildir. “Halkın toprağı satılamaz” diyerek isyan eden Çılgın At’m adını içinde striptiz yapılan gece kulüplerinin tabelasında okuruz: “Crazy Horse”… Spagetti VVestern denilen kovboy filmlerinin yaratıcısı olan İtalyanların Covanni marka bisikletlerinin çocuk boylarına “Apaçi” denilir. Apaçi aynı zamanda müzisyen Ravel’in arkadaşlarıyla kurduğu gurubun da adıdır.

Şarlo’nun yurttaşı olmayı reddettiği ABD’de yayımlanan Time Dergisi, bir sayısında, gelecekte söz sahibi olacak 100 insan arasında Yeni Demokrasi Hareketi’nin öncüsü Cem Boyner’i de göstermiştir. Önümüzdeki yüzyıl nasıl bir renk alacak? Bu sorunun yanıtını Cem Boyner’e yüz veren Time Dergisi’nin sahibi Henry Luce’dan alalım: “20. yüzyıl Amerikan yüzyılı haline dönşecek ve bu yüzyılda Amerika dünya üzerinde her istediğini yapabilecek.”

ABD başkanlarından George Bush da, seçim öncesi yaptığı bir konuşmada gelecekteki hedefi gösterir: “Bu yüzyıla Amerikan

yüzyılı adı verildi. Çünkü bu yüzyılda bizler dünya üzerinde iyiliğin egemen gücü haline geldik. Şu sırada yeni bir yüzyıla girmek üzereyiz. Peki, yeni yüzyıl hangi ülkenin adını taşıyacak? Ben derim ki, o da yeni bir Amerikan yüz yılı olacak.” Amerika tarafından gelecekte söz sahibi önder olarak tanıtılan Cem Boyner, ODTÜ’de öğrenciler ile yüzyüze yaptığı bir söyleşide üniversitelerin içinde bulundukları sorunlardan “arazilerini satarak” kurtulabileceklerini söyler!..

Cem Boyner’in önerisi Kızılderililere beyaz adam tarafından yüz yıl önce sunulmuştu! YDH liderine öğrenciler “Sermaye Defol”, “Tüccar değil, bilimadamı istiyoruz”, “Ticarethane değil, üniversite” sloganlarıyla karşılık verir. Biz de, Boyner’e yanıt olarak, 1854 yılında topraklarını satın almak isteyen beyaz adama Kızılderili reis Seattle’ın yazmış olduğu mektuptan bir bölüm okuyalım: “Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir.”

Ağaçların Gölgesinde

Florida eyaletinde bulunan Fortlaudardela kenti ile Muğla birbirlerini”kardeş /cenf’ilan ederler. 1995 yılında, Muğla’dan Amerika’ya belediye işçileri tarafından yapılan”Muğla Evi” gönderilir. İki kent arasında”Yerelden evrensele, evrenselden yerele kültür alışverişi” anlayışı içinde gelişen ilişkiler sonucunda Fortlaudardelalılar Muğla’ya”Seminol Kabilesi Evi” göndermeye karar verirler. Kızılderili çadırı Amerika’nın geçmişinin simgesi olarak armağan ediliyor. Çadırın yanında, bugünün simgesi olarak da astronot giysileri içinde bir maket gönderiliyor.

Amerika’dan gelecek olan bir Kızılderili çadırının karşılığı”Muğla Ew'”olamaz. Bu alışverişin eşit şartlarda olabilmesi için bir an önce içinde yaşayanların göçe zorlandıktan sonra yakılan”Olağanüstü Hal” bölgesindeki evlerden birini göndermeliyiz. Kızılderililere”Amerika Kürdü” denilmesi başka türlü nasıl açıklanabilir?

Kızılderili kadın yeni doğan bebeğin ağzını eliyle kapatır. Nefes alması için elini çekince bebeğin ağlamasına olanak vermeden tekrarlar aynı hareketi. Ağlamamak, gözlerini dünyaya açan bir

Kızılderilinin aldığı ilk derstir. Beyaz adamdan kaçarken ya da bir av hayvanının izini sürerken, kucaktaki bebeğin ağlaması her şeyin sonudur. Dersini iyi alamayan bir bebeğin çıkaracağı ses, kurşun yağmuru ya da açlıktan ölmek demektir.

Gila Irmağı, Arizona’nın sarp kayalıkları arasından doğar. Suyun yeryüzüne çıktığı kaynağın yanıbaşındaki ağacın gölgesinde doğan bebeğe “Geronimo” adını koyarlar. Yaşlı bir Kızılderili, bebeği ağaca göstererek “Onunbüyümesini sağ/a”diye bağırır:”Senin birçok kereler meyve verdiğini görsün.”

Apacheler buffalo ve geyik derilerine karşılık yiyecek almak üzere silahsız olarak Kaskiyeh çarşısındaki pazara giderler. Bunun fırsat bilen Meksikalı askerler Apache köyüne saldırarak atlarına el koyarlar. Baskında ölenler arasında Geronimo’nun annesi, karısı ve üç çocuğu da vardır. Kabilesiyle birlikte Kuzey’e doğru yaptığı uzun yürüyüş sırasında hiç konuşmayan Geronimo, topraklarına vardığında kendisinin ve annesinin hayvan derilerinden yapılan evlerini yakar. Ateşe, çocuklarının oyuncaklarını da attıktan sonra suskunluğunu bir savaş şarkısı söyleyerek bozar.

ABD hükümeti ile Meksika hükümeti arasında bir anlaşma yapılır. Bu anlaşmaya göre Apacheler’i takip eden her iki devletin askerleri birbirlerinden izin almaksızın sınırı geçebileceklerdir. Askerlikte sınır “namus” demektir. Ama, bir Kızılderili öldürecekseniz namusun çiğnenmesinin bir önemi yoktur. Özgürlükleri için savaşmak zorunda kalan Kızılderililerin iki ülke arasında yapılan anlaşmadan başka, bir düşmanı daha vardır: Beyaz adamın gazeteleri…

Gazetelerde çıkan haberler gerçekdışı olup, yakılan köylerden, göçe zorlanan, öldürülen, işkence yapılan Kızılderililerden söz etmiyor, askerlerin kahramanlıklarını anlatıyordu. Yalanlar öylesine sarmıştı ki ortalığı, bölgede görevli olan General George Crook sonunda dayanamayıp tepki göstermek zorunda kalmıştı:

‘Sınırda çıkan gazeteler Kızılderililer üstüne abartılmış ve hayali haberler yayıyor, kaliteli, tirajı yüksek gazeteler de bunları ülkenin her yerinde tekrar basıyorlar. Ama sorunun öteki yanına hemen hiç değinilmiyor, böylece halkın çoğu da bu konuda yanlış fikirlere kapılıyor. Bir olay patlak verdiğinde, kamuoyu Kızılderililere cephe alıyor, onların yalnızca suçlarına ve kötülüklerine inanıyor. Bu arada adaletsizlikleriyle Kızılderilileri bu yola sürükleyen kimseler de cezasız kalıyor, suçlamalarda en büyük yaygarayı onlar koparıyor. Bu gerçeği kimse Kızılderililerden daha iyi bilemez. Bundan dolayı, kendilerine yalnızca ceza, beyazlara da sınırsız yağma hakkı veren bir hükümeti, adaletsiz bir hükümet saymakta haklıdırlar.”

Kızılderililerin “Kurt” adını taktıkları General Crook ile Geronimo arasında yapılan barış anlaşması bir yılını doldurduğunda bölgede ne bir şiddet ne de yağma olayı görülür. Generalin, yalancılıkla suçladığı gazeteler barış ortamını bozmak için ordunun Geronimo’ya teslim olduğunu yazıyor ve Geronimo’yu da şeytanın ta kendisi olarak tanıtıyorlardı. Sonunda gazetelerin istediği olur; General Crook, Geronimo’nun kaçmasına göz yummak ve yetkisi olmadığı halde Kızılderililerin teslim olma koşullarını kabul etmek suçlarından görevden alınır ve yerine yükselme hırsıyla dolu olan Tuğgeneral Nelson Miles atanır.

12 Nisan 1886’da, komutayı devralan General Miles, beş bin askerini Geronimo’nun üstüne gönderir. Askerlere, beş yüz kişilik Kızılderili iz sürücü birliği ile bin kişiden oluşan milis kuvvet katılır. Geronoimo’nun yanında ise yalnızca yirmi dört savaşçı bulunuyordu.

Geronimo teslim olunca, VVashington’daki Büyük Baba, gazete haberlerine inanarak asılmasını ister. Grover Cleveland’ı bu kararından Geronimo’yu yakından tanıyanlar vazgeçirirler. Apacheler’in son reisi yaşantısı boyunca gördüklerine bir anlam veremez: “Ailemle birlikte barış içinde yaşıyordum. Yiyeceğim boldu, iyi uyuyordum, hayatımdan memnundum. Bu kötü hikâyeler nereden çıktı bilmem. Orada halkım ve ben ne kadar iyiydik. Kötü bir şey de yapmamıştım. Ne at öldürmüştüm, ne de insan; ne Amerikalı, ne Kızılderili. Bizden sorumlu kişilere ne oldu, anlayamıyorum? Her şeyi açıkça bildikleri nalde diyorlar ki, ben kötü biriymişim. Hatta oradakilerin en kötüsüymüşüm. Ben ne yaptım ki? Ağaçların gölgesinde ailemle birlikte yaşayıp gidiyordum. General Crook’un sözünden hiç çıkmadım. Hep uydum öğütlerine. Beni tutuklamanız için kim emir verdi, söyleyin! Orada, ailemin yanıbaşında barış içinde yaşayabilmek için aydınlığa ve karanlığa, Tanrı’ya ve güneşe dua ettim. Hakkımda kötü konuşmalarına sebep ne, bilmiyorum! Sık sık gazetelerde asılacağımdan söz eden haberler çıkıyormuş. Bunlardan bıktım artık.”

Saint Louis Fuarı’na gelenler ağzından alev çıkaran, karnına bıçak saplayan ya da dans eden göstericilere değil, Arizona Apacheleri’nin son reisi olan Geronimo’yu görmeye koşuyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin savaş tutsağı olan Geronimo, kahkaha sesleri arasında fotoğraf çektirmek isteyenlere poz vermek zorunda bırakılıyor, elinden geldiğince hatıra olarak adını yazmaya zorlanıyor.

1909 yılında ölen Geronimo’nun kemiklerinin mezardan çıkarılıp dağlara götürüldüğü efsanesi günümüzde de, dilden dile dolaşmaktadır.

Taşlar Eriyinceye Dek!..

Amerika’nın Rio Grande de Norte nehri kıyısındaki topraklarını beyaz adamın işgaline karşı direnirken katledilen Apacheler ile Karabük’ün Mehterler Köyü’nde doğan Hüseyin Avni Cinozoğlu arasında bir akrabalık var mıdır?..

Elbette vardır. Çünkü, Cinozoğlu, Amerika kıtasındaki işgalcilerin Kızılderilileri yok saymaları gibi şiirimizde görmemezlikten gelinen bir şairdir… Ve belki de, bu yüzden 1993’te çıkan “İstanbul’da Son Sedefkâr” adlı şiir kitabına “Apaçiler” adlı şiirini de almıştır:

Apaçiler geceyi sever geceyi sever apaçiler içinde bir albatros şiir uyumludur söylencelere apaçiler gece ölür

tamtamlar çalar üç bulut yükselir iyi şiir tedavülden kaldırılır şarkı sözleriyle avunur bir şehir

apaçiler gece ölmemelidir

günbatımı bir ejderha yutar gökyüzünün altın arabasını samanyolundan bir yıldız yansır bir apacının tacına

akıp giden zamanın kadrini en iyi apaçiler bilir bir apaçi kovboy ölür düelloda Puşkin ölür

Güleryüzlü ve misafirsever insanlar olarak tanımlanan Apacheler’in yalnızca göktanrısına inandıkları sade bir dinleri vardır. Göktanrısmın yarattığı dünya ile bir ilgisi olmadığına inandıklarından ibadeti borç saymazlar. Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun Apacheler’i anlattığı şiirinde 1837’de katıldığı bir düelloda ağır yaralanan ve çok geçmeden son nefesini veren Rus şair Puşkin’i de anması, şairlerin, ezilenlerin yanında yer alan büyük bir aile olduklarının kanıtıdır.

Cinozoğlu, 1994’te “İstanbul Unutkan Yosma” adlı onuncu şiir kitabını yayınlar. Bu kitapta da, bir öncekinde olduğu gibi “Apaçiler” adını taşıyan bir şiir vardır:

Abraham Lincoln’ü severdi Rüzgârınoğlu geceyi delerdi çığlık çığlığa mermiler altın saçlı kovboylar mermerdendi kaleleri Nevada Rangerleri’nin talancı yağmacı soluk yüzlüler ateş suyuydu Manituya rüşveti beyaz adamın

Cinozoğlu’nun, şiirin akışı içinde okuduğumuz “sevmezdi senyörler / Rüzgârmoğlu kadar / barış çubuğunu tüttürmeyi” dizelerini doğrulamak için bir Apache reisi olan Delshay’a kulak verelim: “Artık dağdan dağa kaçmak istemiyorum; büyük bir antlaşma yapmak istiyorum. Taşlar eriyinceye dek tutacağım sözümü.”

Victorio ve Geronimo gibi mavi ceketlilere karşı özgürlük savaşı verenlerden biri de Apacheler’in reisi Mangas’dır. Yetmişi aşkın yaşına rağmen genç Kızılderilileri kıskandıracak ustalıkta ata binen, ok atan Mangas Colorado ya da “Kırmızı Yen” 1863 yılının Ocak ayında akan kanın durması için beyaz adamla barış görüşmesi yapmaya razı olur. Askerlerin kampına doğru yola koyulan Mangas’ı savaşçıları yalnız göndermeyi kabul etmediğinden yanına on beş yoldaş seçer!…

Apacheler kampın yakınına yaklaştıklarında beyaz adamın bir sözcüsü Mangas’ı almak üzere yanlarına gelir… Ama, savaşçılar kampın direğine barışı simgeleyen beyaz bayrak çekilmeden reislerini göndermeyeceklerini söyleyince istekleri yerine getirilir. On beş gerilla uzaklaşır uzaklaşmaz çalıların arkasına gizlenen askerler Mangas’ı esir alırlar!

McLean Kalesi’ne getirilen Apache reisinin General West ile karşılaşmasını madenci Daniel Conner şöyle anlatır: “General, Mangas’ın mahpus beklediği yere yürüdü; çevresindekilerin arasında görkemli bir heykel gibi duran ihtiyar reisin karşısında cüce gibi kalmıştı.”

O gece nöbetçi olan Daniel Conner’in tanık olduğu olaylar çok daha fazladır!…’

Askerlerin Mangas’a bir şeyler yaptığını gören Conner, karanlık bir köşeden olanları izlediğinde insanlığından utanır. Askerler ateşte kızdırdıkları süngülerini ihtiyar reisin ayaklarına ve bacaklarına sürtüyorlardı… Mangas, kendisinin oyun oynanacak bir çocuk olmadığını söylediğinde askerler, tüfeklerindeki bütün mermileri bedenine boşaltırlar.

General VVest’in “Onu sabaha ölü istiyorum” emri yerine getirilmiştir!.. Tek suçu barış toplantısına katılmak olan Apache reisinin cansız bedenine tabancalarındaki mermileri de boşaltır askerler… Bir asker Mangas’ın kafa dersini yüzerken bir başkası frenoloji uzmanına satmak üzere başını keser ve kaynayan suda haşlar!..

Savaşın başından beri barışı kucaklamak isteyen Kırmızı Yen’in başsız gövdesi bir hendeğe atılıp, resmi rapor düzenlenir: “Kaçmaya çalışırken vuruldu”…

Hüseyin Avni Cinozoğlu, Apache reisi Mangas’ın öyküsünü okumuş muydu, bilmiyorum?.. Ama, 1995’te yayınlanan “Albatroslar Yüksekten Uçar” adlı kitabındaki “Yalnız Apaçi” şiiri bana ihtiyar reisi anımsatır:

senApaçilerin son çocuğu gurbettir artık senin yurdun biraz hüzünlü de olsa özgür hayatın tarihe nakışlandı sanın

için direnen Oturan Boğa ve Çılgın At’ın önderliğindeki Kızılderililere karşı başlatılacak harekatı yönlendirmek üzere görevlendirilmesiyle katliam defterinde yeni bir sayfa açılır. Harekat sırasında Kızılderililerin köyleri yakılır, halk göçe zorlanır ve atlarına ordu tarafından el konulur!..

17 Haziran 1876’da, Çılgın At, askerlere karşı büyük bir zafer kazanır. Kızılderililer atlarından hiç inmiyor, sayıca kendilerinden fazla olan askerleri küçük gruplar halinde geri çekilme numarasıyla peşlerine takıyor ve aniden geri dönerek saldırıyorlardı. Beyazların “Rosebud Savaşı” dediği direnişin Kızılderililerdeki adı “Kızın Kardeşini Kurtardığı Savaş”dır. Bunun nedeni, çarpışma sırasında atı vurulan Cheyenneler’in lideri Ansızın Beliren Reis’in kızkardeşi tarafından atının terkisine alınması suretiyle kurtulmasıdır.

Çılgın At, Büyük Baba’yla görüşmek üzere VVashington’a giden reislerin geriye şişmanlamış ve gevşemiş olarak döndüklerini söyleyerek tüm davetleri geri çevirir. Rezervasyonlardaki Kızılderilileri direnişi sürdüren Nez Perceler’e karşı başlatılacak askeri harekata katılmamaları konusunda uyardıysa da, bir çok Sioux savaşçısı mavi ceketli ünüformayı giymeyi kabul ederler. Çılgın At, özelleştirmeye (!) karşı direnmeyen adamlarının onurlarını da satmış olmalarına çok üzülür ve kendisine sadık yoldaşlarını toplayarak yeni bir direnişi örgütlemeye koyulur… Ama, askerler Çılgın At’ı eski dostu Başı Bulutlara Eren’in yanında tutuklarlar. Robinson Kalesi’ne getirildiğinde kendisini beyaz adamın satın aldığı bir Kızılderili karşılar. Rezervasyon polisi kılığı ndaki Kızılderili, iki yıl önce Robinson Kalesi’ndeki Kara Tepeler’in satılmasıyla ilgili toplantıda Çılgın At11 n elçiliğini yapan Küçük Dev Adam’dan başkası değildir!..

Kaçmak isteyen Çılgın At’ı üstüne atlayan Küçük Dev Adam engeller. Koşarak gelen bir asker Küçük Dev Adam’m tuttuğu Çilgın At’m karnına saplar süngüsünü… Çıkarıp bir daha saplan bir daha, bir daha!..

5 Eylül 1877 günü öldürülen Çılgın At, otuz beş yaşındaydı. Askerler ölüsünü annesi ve babasına teslim ederler. İhtiyar kar ıkoca Çılgın At’m cansız bedenini atların çektiği bir kızağa koyarak kaleden uzaklaşırlar… “Atın Türküsü” adlı bir Kızılderili şiiri sanki Çılgın At’ın onurlu yaşantısını anlatır:

Kara ilmikli kementle yakaladınız beni

Ne kötülükler ettiniz

Yere yıkıp bağladınız bile

Bu da yetmiyormuş gibi, kuyruğuma düğüm attınız

İşte bunu bağışlayamam!..

Sürgün Kızılderililer 1877 yılının sonbaharında askerlerin eşliğinde Kuzeydoğu’daki çorak arazilere gönderilir. Göç sırasında bir grup Kızılderili, direnişi sürdüren Oturan Boğa’ya katılmak üzere kaçarlar. Aralarında Çılgın At’m yaşlı annesi ve babası da vardır!..

Opi Wakwala deresinin yakınlarında yaşlı karıkoca bir ara kaybolur gözden. Geriye döndüklerinde oğulları Azgın At’m yanlarında taşıdıkları kemikleri ve yüreğini çoktan gömmüşlerdi…

Yalnızca kendilerinin bildikleri bir yere!

Atın İntikamı…

Kitabın kapağında, aralarında bir kadının da bulunduğu beyazlara Kızılderililer saldırıyordu. Kızılderililer, elinde balta ve bıçak tutarken tüfekli kadının yüzü son derece masum çizilmişti. Tahmin edeceğiniz gibi hemencecik aldım; J. Fenimore Cooper’in “Geyik Avcısı” adlı kitabını. Öykü şöyle başlıyor: “Bu öyküdeki olaylar, bir İngiliz’in Amerika’da bir ırmak kıyısına yerleştiği 1740 ile 1745 yılları arasında geçmiştir. Ülkenin bu kıyıdan başka yerleri, balta girmemiş ormanları ve Kızılderili denen vahşi yerliler ile doluydu.”

İşte, sıradan bir “vahşi” Kızılderili öyküsü daha başlıyordu. Kitabın sayfalarında çizgi romanlardan ve beyaz perdeden aılşık olduğumuz saldırı sahneleri anlatılıyordu. Tezer Özlü adına hazırlanan Beyoğlu’ndaki sergiyi görmeye gidiyordum. Kadıköy İskelesi’nden bindiğim vapur Kız Kulesi açıklarına gelene kadar okuyabildim kitabı. Denizin ortasındaki Kız Kulesi bir Kızılderilinin başındaki beyaz tüy gibi ne de güzel duruyor!

Karaköy Meydam’ndaki Marlboro kovboyunu gördüm yine. Sevmem kovboyları. Onlara özenenleri, taklit edenleri ise hiç sevmem. İsmail Uyaroğlu’nun şiirindeki “zamane gençleri” gün geçtikçe artıyor:

Öylesine öykünüyorlar ki Batıya zamane gençleri Velet değil VVelet her biri

Kovboyları sevmem dedim, ama onların arasında da iyi insanlar olduğunu bilmiyor, değilim. Örneğin Red KitL Kimsecikler ölmez serüvenlerinde. O, evinden uzak ve yalnız bir kovboydur. Silahlar ateşlenir ama vurulan yoktur. Serüvenlerinde değil ama Ahmet Erhan’ın Red Kit’in adının geçtiği “VVestern” şiirinde vurulan biri vardır:

Renkli taşlarım senin olsun Midye kabuğu koleksiyonum Ben öldüm

Tam şuramdan vuruldum Kan kokan bir ikindi ayazında Red Kit yalnızlığında Çoğul bir Dalton’dum

Red Kit yalnızdır, ama Daltonlar dört kardeştir. Ahmet Erhan, bir çizgi romandan yalnızlık imgesi üretebilecek kadar usta bir şairdir. Şairlerimizi en çok etkileyen kovboy Red Kit’tir desek, yanılmış olmayız. Nihat Ziyalan da “Red Kit” adlı şiirinde haritasız kovboyun gün bitiminde çocukların ellerinde konakladığını anlatır:

Azgın kurşunlar delemez bedenimi

Sürüylen insan umarken mutluluğu Ölünmez der yüreklenirim Yoramaz atımı yolların en yoranı Koşturur aşkım beni dıgıdık dıgıdık

Red Kit, Marlboro reklamındaki kovboylar gibi sigara içmez. Bir zamanlar içiyordu, ama maço kovboylara benzememek için bırakır. Üstelik alkol de almaz; sütü tercih eder!.. Red Kit’in ağzından sigarayı alan çizerler yerine bir ot ya da çiçek kondururlar. Ercüment Uçan’nın dizelerinde Red Kit’in bu özelliğine rastlarız:

Ne güzel Red Kit başında kovboy şapkası Atının üstünde ağzında çiçek

Uçan’nın şiirinin adında Red Kit bir özelliğini daha okuruz: “Red Kit Ağız Mızıkasıyla Şiir Yapıyor”… Türk sinemasında “Atını Seven Kovboy” olarak tanırız Red Kit’i. Ama, bu “sevmek” işi porno filmlerin yaygın olduğu dönemde izleyiciler tarafından biraz daha ileri getirilir! Can Yücel ile Kuzguncuk’taki kahvede bir sohbetimiz sırasında bir dergi çıkarmaya karar vermiştik. Derginin adını çoktan koymuştu Can Yücel: “Atın İntikamı”…

Red Kit’in son karesi bence bir şiirdir. Bir şiirimin son dizeleri olmalıydı son karedeki görüntü. “Çekmece” adlı şiirimeymiş kısmet:

Sonkaresi gibi Red Kit’in

batan güneşe doğru

sürerken atımı

gitme kal, demeni bekliyorum

ama yalnızca

rüzgâr çekiştiriyor atkımı

Sermet Çifter Kütüphanesi’nde açılan Tezer Özlü sergisinden çok etkilendim. Yazarın daktilosu, şapkası, gözlüğü, lise karnesi, elyazısı mektupları ile yalnızca bir cam vardı aramızda. Kırılacak bir cam!.. 1982 yılında, Cesare Pavese’in arkadaşı Nuto’yu bulmuş Tezer Özlü… Ve, bir fotoğraf çektirmiş Torino’da. O fotoğraf da yer alıyordu sergide. Siyah üstüne beyaz puanlı bir elbise giymiş Tezer Özlü… Ve elbise, fotoğrafla birlikte yan yana duruyordu camekânın içinde. Eğildim, etiketindeki kentin adını okudum:

“NevvYork”…

Irk Dediğin Neymiş!?..

5-10 tane mısır al mısır

Her birinin ötesini berisini ısır

Hiçbirini sonuna kadar yeme

Sonra bu mısırları milyon defa büyüt

Tut karanlığın içine at

Her birini içinden güzelce aydınlat

Al sana New York gecesi

Gecenin karanlığındaki gökdelen ışıklarını mısıra benzetebilmek için hem iyi bir şair hem de iyi bir ressam olmanız gerekir. Şiir kazanında kaynayan mısırlara kepçesini ustaca daldıran kim olabilir?.. Bu sorunun yanıtını almak üzere 1947 yılının Bursa Cezaevi’ne gidelim… Hayır, yanıldınız! New York gecesini “al sana” diye önümüze koyan şair, koğuşun bir köşesinde resim yapan Nâzım Hikmet değildir. Ama, kim olduğunu öğrenmek için Nâzım’ın, elindeki şiir kitabının kapak resmine bakarak yazdığı dizeleri okuyabiliriz:

Nâzım der ki: Gelir Eyyub’un oğlu Bedri, boynu uzun, boynu eğri, yeşille, kırmızıyla, sırma sırma çiziyle, bir acayip yazıyla…

1823’te “Gaz Işığı” şirketinin kurulmasıyla bir evin ilk kez aydınlatıldığı New York’u mısır gibi ısıran Bedri Rahmi Eyuboğlu’dur. Doğayı, yeşili midesine indirerek tüketen gökdelenler İstanbul’un da başına püsküllü bela kesilmeye başladılar. Üsküdar iskelesinde bir gece tanık olduğum konuşmada bir genç kız arkadaşına karşı kıyıdaki gökdelenlerin ışıklarını gösterip “Ne güzel” deyince aldığı “Evet” karşılığının ardından şu sözleri yuvarlamıştı: “New York gibi!..”

İstanbul ile New York arasında kurulan bu benzerlik ürkütücüdür. Oysa, şiirimizde iki kent arasında kurulan çok güzel bir köprü vardır. Tevif Akdağ’ın “İnsan Dediğin” şiirinin ilk kıtasında “kıtalararası” bir yolculuk yapıyoruz:

Neymiş ırk dediğin senin kardeşim

Neymiş beş kıtada birbirine vurdurulan

Düşün şöyle

Kadıköy’de bir kahvede

Şiir soluyan ipek yürekli bir şairle

New York’da 7. Caddede

Bir değil mi renginden kovuşturulan

Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun aydınlatılmış mısıra benzettiği gökdelenler New York’a yapılmadan yıllar önce Siouxların rahibi bir

gece rüyasında kendi insanlarını etrafında garip yaratıkların çok büyük bir örümcek ağı ördüklerini görür… Ve, uyanır uyanmaz etrafına topladığı kabilesine şöyle seslenir: “Bunlar olduğunda, kare şeklinde boz bozalak evlerde yaşayacaksınız, kısır ve kıraç bir toprakta. Ve kare şeklindeki boz evlerin dışında açlıktan kırılacaksınız.”

Kare şeklindeki evler üst üste gelip gökdelenleri oluşturdukça toprak kısır ve kıraç bir duruma gelir. Gökdelenlerin çevresi elbette yeşil, bakımlı ve çiçeklerle süslüdür… Peki ya, Afrika!.. İnsanların açlıktan kırıldığı, uzun yıllar Amerika’ya köle gönderen sömürülen o garip kıta!

New York’u gören şairlerimizden biri de Necati Cumalı’dır. Cumalı, izlenimlerini anlattığı dizelerinde habersiz olarak Kızılderili rahibin rüyasını paylaşır:

Bir güzdür New York Beton ağaçlar korusu Yastığımın altında Yapraklar uğulduyor

Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun şiiriyle dalmıştık bir New York gecesine… Yastığının altındaki yaprakların uğultusunu dinleyerek uykuya dalan Necati Cumalı’nın yanından şiirin parmak uçlarına basarak geçelim ve Nâzım Hikmetle geri dönelim İstanbul’a:

Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer kışın, sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar ve bir kaç mangalın küllerinde uyanır uykudan büyük İstanbul’um.

Yazımızın başında New York gecesi, sonunda ise uykudan uyanan İstanbul var.

Yaşamda da böyle değil midir; New York geceyi karşılarken, İstanbul’da sabah olmaktadır!?..

Özgürlüğe Atılan Kazık

New York limanına 1766 yılının 7 Ocak günü yanaşan İngiliz gemisini karşılamak üzere kıyıda toplanan insanların yüzlerinde öfke okunuyordu. Gemi, İngilizlerin, Fransızlar ve Kızılderililere yaptığı savaşların borçlarını halkın sırtına yüklemek üzere çıkarılan vergilerin damga pullarını taşıyordu. Kıyıda toplananlar gemiye el koyarak yükünü yakarlar. Vergi kanununa karşı gösterilen direnme karşısında İngiltere geri adım atar ve kanun kaldırılır. New Yorklular sevinç içinde 18 Mart 1766’da bir “Hürriyet Direği” dikerek başarılarını kutlarlar… Ama, İngiliz askerleri 10 Ağustos günü direği keserler!.. Sömürüye karşı olan halk ertesi gün direği yeniden diker. Bunun üzerine askerler, sivil halkı süngüden geçirir ve Amerika devriminin ilk kanı New York sokaklarında dökülmüş olur.

Bütün bu olayları tepeden izleyen bir Kızılderili ise “Hürriyet Direği”ni görünce “Beyaz adam özgürlüğümüze kazık çakıyor” diye geçirir içinden!..

Amerika’nın bağımsızlığını ilan etmesinin yüzüncü yıl kutlamaları için Fransa “müttefikine” bir heykel armağan etmeye karar verir. Bu amaçla 1871’de heykelin konulacağı yeri seçmek üzere Amerika’ya giden heykeltraş Frederic Auguste Bartholdi, New York limanının girişindeki Bedloe’s adasını görünce şunu söyler: “İşte benim heykelim burada yükselmeli. İnsanların yeni dünyayı ilk gördüğü bu yerde”…

Paris’e dönen Bartholdi öncelikle özgürlüğü simgelemesi açısından Lafayette’in heykelini yapmayı düşünür. Bu sırada dul annesi sürekli olarak kendisini yanına çağırmakta ve oğlundan ilgi beklemektedir!..

Heykelin modelini gören Bartholdi’nin bir yakın dostu, daha önceden annesinin yaptığı heykelin bir benzeri olduğunu söylese de, heykeltraş bu konuda bir açıklama yapmamıştır. Sağ elinde meşale, sol elinde ise Bağımsızlık Bildirgesi’ni tutan kadın heykelinin yapılmasında Bartholdi’nin sevgilisini model olarak kullandığı söylense de, bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Çünkü, Bartholdi heykeli yapmaya başladığında kız arkadaşını henüz tanımamıştır.

Fransız heykeltraş, Mısır’daki taş anıtlardan, Rodos’taki ünlü Colossus heykelinden ve İtalya’nın Arona kentindeki St. Charles Borromeo’nun 76 foot yüksekliğindeki bakır heykelinden esinlendiğini söyler. Yolu 1994 yılında Paris’e düşen Sunay Akın ise, Deniş Antoine Chaudey’in Luvr Müzesi’nde sergilenmekte olan “Barış” adlı bronz heykelinden Bartholdi’nin etkilenmiş olabileceği görüşünü ortaya atar. Chaudey’in heykelindeki kadın oturmaktayken Bartholdi onu özgürlük adına ayağa kaldırır!..

Paris’e gitme olanağı bulanlar Chaudey’in Luvr Müzesi’ndeki heykelini görürlerse şaire hak vereceklerdir. Bu arada, Seine nehrinde bir motor gezisine katılırlarsa bir adacık üstünde New York limanının girişindeki Özgürlük Anıtfnın küçük bir kopyasını görürlerse sakın şaşırmasmlar. Çünkü o, Barthodi’nin ilk yaptığı ve sonradan büyütülen heykelidir.

Fransızlar 4 Temmuz 1884 gününe yetiştirdikleri heykeli Amerikalı bir bakana teslim ederler… Ama, Amerika “Hürriyet Heykeli”ni ülkesine getirmekte pek aceleci davranmaz!.. Parçaları dev kutulara konan heykel New York’a 17 Haziran 1885’te getirilir. Getirilir ama öyle hemencecik parçaları birleştirilip Bedloe’s adasına konmaz. Parçalar halinde limanda sergilenen heykelin neden dikilmediğini soranlara amacın heyecanı artırmak olduğu söylenerek “bir de birleşince görün” yanıtı verilir!..

Oysa, asıl neden parasızlıktır. Heykelin yerine konması için yapılacak masraflar karşılanamadığı gibi New York Times gazetesi de “Bronz bir kadına para vermeyelim” diyerek kampanya başlatmıştır. Philadelphia kentinden “heykeli dikemiyorsanız bize gönderin” teklifi gelince telaşlanan New Yorklular bir komite kurup para toplama kararı alırlar. Para toplama işlemi yetersiz kalınca Boston, San Fransisco, Milvvarkee ve Vermont gibi kentleri de özgürlük anıtına talip olurlar.

Heykelin haline acıyan yoksul bir gazeteci çıkarmakta olduğu “New York World” gazetesinin logosu olarak özgürlük anıtını kullanır… Ve de, okurlarına şu çağrıda bulunur: “Böylesi bir armağanı koyacak yer bulamıyorlar. Gelin, bu işi milyonerlere bırakmayalım”… İşte, ne olursa bir Macar göçmeninin gazetesinden yaptığı çağrıdan sonra olur!.. Yoksul gazeteci başlattığı kampanyayla para toplar. Kampanyaya katılan herkesin adını gazetesinde yayınlar. Sonra, gerekli para toplanıp, heykel yerine mi dikilir?.. Evet, öyle olur. Ama, özgürlüğü yoksul, göçmen halkın sahiplenmesinden rahatsız olan parababaları ellerini ceplerine atarak gerekli parayı hemencecik New York komitesine verirler!.. “Hürriyet Heykeli” için başlattığı kampanyayla miyonerlerin yüreğini ağzına getiren yoksul gazeteci, ölümünden sonra adına ödül konulacak olan Joseph Pulitzer’den başkası değildir,

Beldoe’s adasına konulan heykelin açılışı ise kelimenin tam anlamıyla rezalettir. Top seslerinden yapılan konuşmalar duyulamadığı gibi çıkan dumandan da “Hürriyet Heykeli” görülemez!.. Kaidesi 27, kendisi ise 46 metre yüksekliğinde olan heykelin açılışını Amerika’nın 22. Cumhurbaşakın Cleveland yapar. Özgürlük anıtını kapatan örtüyü verilecek işaret üzerine indirecek olan Bartholdi’dir. Hınzır birinin verdiği işaret heykeltraşı yanıltır ve heykel zamanından önce açılır!..

Özgürlük anıtının yapımında yardımcı olan Gustave Eiffel, birkaç yıl sonra Paris’te kendi adıyla anılacak olan kuleye, açılışta yaptığı konuşmasını “Panama’da görüşmek üzere” sözleriyle bitiren Ferdinand De Lesseps ise, Panama Kanalı’na imzasını atacaktır.

Rus çarı 2. Alexander’in kıyımından kaçan Yahudilerden etkilenen ve Can Yücel’in “Rus olmadan önce Laz’dı” dediği Emma Lazarus özgürlük anıtı için bir sonnet yazar. Şiirde, heykeli klasik bir tanrıça değil, sürgünlerin annesi olarak ele alır. Lazarus’un şiiri Walt VVhitman, Mark Twain ve Bert Hartet ile birlikte özel hazırlanan bir kitapta yer alır. Kitap, 1883 yılında yapılan bir açık artırmada 1.500 Dolara satılır. Şiiri okuyan James Russell, Lazarus’a “Sone’ni sevdim. Heykelden daha güzel” der!.. Şiir, Lazarus’un anısına bir plakete yazılarak 1903 yılında özgürlük anıtının içine konur.

Özgürlüğü bir kadın simgelese de, heykelin dikildiği yıllarda kadınların oy hakkı yoktu!.. Kendilerine ayrılan topraklarda Barış içinde yaşamak isteyen ve beyaz adamın işgaline karşı özgürlük savaşı veren Kızılderililerin ise yaşam hakları ellerinden alınıyordu. Sioux’larm reisi Oturan Boğa son savaş sırasında çaresizliğini şöyle dile getirir: “Bizler, beyazlar gölünde bir Kızılderili adaşıyız”… Küçük bir adacığa konan “Hürriyet Heykeli”ndeki kadın, beyaz adamın kadınıdır. Ne zaman ki, başındaki kraliçe tacı yerine iki tane Kızılderili tüyü takar, işte o zaman gerçek anlamıyla özgürlüğün simgesi olabilir… Ancak o zaman!

Özgürlük anıtının elindeki Bağımsızlık Bildirgesi’nde bir Kızılde- . rili reisin imzası yoktur. Kızılderililer ile yapılan Barış anlaşmaları beyaz adam tarafından heykelin öbür elinde tuttuğu meşalenin ateşiyle yakılmıştır. Lazarus’un şiirindeki anne gibi hiçbir zaman olamayan heykelin neden o denli yüksek yapıldığını Eray Özbek 1992’de çizdiği karikatürde çok güzel anlatır: Bir Kızılderili Barış çubuğunu yakmak için ateş istese de, özgürlük amtındaki kadın “vermem” dercesine meşaleyi yukarı kaldırmaktadır…

Su geçirdiği için paslanan heykelin içi ziftlenir… Kolomb’un altın bulma hevesiyle Kızılderilileri katlettiği kıyılardan Avrupa’ya bakan heykelin meşalesi de ilk yıllarda altınla kaplıydı. Ama, yirmi yıl sonra meşaledeki parlaklık Kızılderililer gibi yok olup gider!..

Tamir için heykelin etrafında iskele kurulduğunu gören bir çocu- * ğun sözlerini duyan martı okyanusu aşarak özgürlüğün doğum günü pastası olan Kız Kulesi’ne gelir…

Ve orada, çocuğun ne dediğini şiir okuyan şairlerin kulağına fısıldar: “Anne, Hürriyet Heykeli’ni kafese kapatmışlar!..”

Kafa Derisi Yüzme!..

1949 yılının 26 Ekim sabahı Gabriel Garcia Marquez muhabir olarak ilk yazılarını yazdığı günlük gazetenin toplantısından çıkmak üzereydi ki, telefondan, eski Santa Clara manastırının mahzenindeki mezarların boşaltıldığı haberi alınır… Ve, yazı işleri müdürü Marquez’e seslenir: “Oralarda bir dolaş bakalım, yazacak neler bulabileceksin.”

Çatısının yıkılmasıyla açıkta kalan tarihi manastır, yerine beş yıldızlı bir otel yapılmak üzere satılmıştı!.. Mahzendeki mezarlarda piskoposlar, başrahipler ve ileri gelenler gömülüydü. Marquez gördüğü manzara karşısında şaşırır: İşçiler, mezarların kapaklarını kazmayla kaldırırken, ustabaşı kemiklerin birbirine karışmaması için mezartaşlarmdaki bilgileri birer kâğıda yazarak üstlerine koyuyordu.

Ama, ünlü yazar birkaç dakika sonra daha da şaşıracaktır. İlk kazma darbesiyle kırılan mezartaşmın ardından bakır renginde canlı bir saç yığıhı mezardan dışarı doğru yayılır. İşçiler çektikçe saçlar uzuyordu!.. Sonunda saçların bağlı olduğu bir kız çocuğunun kafatası ortaya çıkar. Mezartaşmın parçalarında ise soyadı bulunmayan bir ad okunur: “Sierva Maria de Todos loş Angeles”.

Saçların uzunluğu ölçüldüğünde Marquez’in şaşkınlığı bir kat daha artar: Yirmi iki metre on bir santim!.. Ustabaşı, insan saçının ölümden sonra ayda bir santim uzadığını anlatırken Marquez, yaşadığı olayı babaannesinden duyduğu bir Latin Amerika öyküsüyle bağdaştırır: Saçları arkasında bir gelin duvağı gibi yerlerde sürülen küçük bir markiz Karayib halkları arasında gerçekleştirdiği mucizelerle yüceltilir. Küçük kız çocuğu bir köpeğin ısırmasıyla kudurarak ölür!.. Marquez, gazeteye döndüğünde mezarın öyküdeki kız çocuğunun olabileceği düşüncesiyle yazısını yazar. Ama, tanık olduğu olay aradan geçen kırkbeş yıl sonra yazdığı “Aşk ve Öbür Cinler” adlı romanıyla dünya edebiyatındaki yerini alır.

Uzun saç, 1960’lı yıllarda savaş karşıtlarının simgesiydi. Çiçek çocukları saçlarını uzatarak cinsiyet ayrımcılığını da protesto ediyorlardı. YÖK’ün kuruluş yıldönümü olan 6 Kasım 1995 tarihinde, İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nde, bir grup öğrenci saç üzerine ilginç bir protesto eylemi gerçekleştirirler. Kendilerini “büyük sözü dinlemeyen, haddini bilmez, yaramaz çocuklar” olarak tanımlayan öğrenciler okullardaki çağdışı uygulamaları protesto amacıyla saçlarını kazıtırlar. Çağdaş Keloğlanlar, ’80 sonrasında uzun saçlıların çoğaldığını ama uzun saçın artık isyanı simgelemediğini ve bunun da nedeninin darbe sonrası yaşanılan depolitizasyon, marka kültürü, medya bombardımanı olduğunun altını çizerler.

Kimi öğrenciler, moda olduğu için ya da, “entel” görünmek uğruna saçlarını uzatıyor olabilirler. Ama, saçlarını kazıtan öğrencilerin dağıttıkları bildiride yer alan şu genellemenin doğru olmadığı kanısındayım: “İsyan yoktu çünkü uzun saçları taşıyan kafalar

boştu”… Çağdaş Keloğlanlar eylemleriyle kafalarının içinin Barış, Özgürlük ve Kardeşlik duygularıyla dolu olduğunu kanıtladılar. Unutulmamaları gereken, ’60’lı yıllarda saçlarını uzatan insanlar için de birilerinin “kafalarının içleri boş” demeleridir.

Saçlarını kazıtan öğrencilerin dağıttıkları bildiride ilginç olan, bir Kızılderili şiirinden yaptıkları alıntıydı:

Kestiniz omuzlarıma kadar uzanan Simsiyah saçlarımı Ve beyazların giysilerini Geçirdiniz üzerime Yasakladınız bana kendi adımı Atalarımın adlarını

Kızılderililerin beyaz, adamın kafaderisini yüzmeye meraklı oldukları bilinir. Oysa işin aslı şudur: 1863 yılının Temmuz günlerinde Navaholar ile General Carleton arasındaki gerginlik sürmektedir. Soluk benizliler Navaholar’ı yıldırmak için hayvanlarına el koymaya, ekinlerini yakmaya başlar. Ama, bir grup Navaho savaşçısı Canby Kalesi’ni basarak koyunlarını, keçilerini geri alırlar. General Carleton, 18 Ağustos’ta askerlerine, getirdikleri her Kızılderili atı ya da katırına yirmi dolar, her koyuna ise bir dolar ödeneceğini duyurur. Yirmi dolar aylık alan askerler gözü dönmüş bir şeklide köylere saldırırlar… Ve, öldürülen Navaholar’ın kırmızı bir iple bağladıkları uzun, siyah saçları askerler tarafından kesilir:

Birlikte ortaya çıkıyoruz çıngıraklar elimizde Saçlarımıza renk renk parlak tüyler takılı

Zaman ilerledikçe Kızılderililerin kafa derilerine ödül koyma alışkanlığı yaygınlaşır. Amerika’nın gerçek sahipleri hastalık, açlık, sürgün, tecavüz, işkence dışında beyaz adamdan yeni bir şey öğrenirler: Kafa derisi yüzme!..

Kızılderililer için tüyler taktıkları saçları çok önemlidir… Ama savaşçılar beyaz adamın eline geçmesini istemediklerinden saçlarını kazıtmaya başlar. Büyük savaştan sonra söylenen bir barış türküsünde saçların yas tutmak için de kesildiğine tanık oluruz:

Gişeydiniz Kabilemin çocukları Saçımı keserdim sizin için. Öyle severim ki sizleri Karalar sürerdim yüzüme Kabilemin çocukları Siz ölseydiniz.

Kimbilir, kaç asker, tecavüz ettiği bir Kızılderili kadını öldürdükten sonra saçını kesip “Bir savaşçıyla dövüştüm” diye kahramanlık hikâyeleri anlatmıştır!?.

Milyonlarca Mermiden Bir Tanesi

Jack Nicholson “The Missouri Breaks” adlı filmde oynamayı hiç düşünmeden kabul eder. Bunun nedeni, tipik bir 1970’ler Western’i olan filmde sanatçı yönünü çok sevdiği ve kendine örnek aldığı Marlon Brando’nun da oynama olasılığının bulunmasıdır.

San Fransisco’da komşu oldukları halde Jack Nicholson ve Marlon Brando hiç karşılaşmamışlardı. Filmin teklifini Jack Nicholson, bahçelerini ayıran telörgüden sarkarak şöyle yapar: “Kısa zamanda 1 milyon dolar kazanmaya ne dersin?”

Marlon Brando, teklifi tereddüt etmeden onaylar. Ayrıldığı iki eşine oldukça yüklü miktarda nafaka ödeyen sanatçı aynı zamanda Kızılderililerin direniş hareketini de, parasal yönden destelemektedir. Beş hafta sürecek olan çalışmada Jack Nicholson, Marlon Brando ile film yapmanın zorluğunu anlayacaktır. Çekimler başladığında Brando, yönetmen Arthur Penn’e baskı yaparak kendi sahnelerinin erken saatlerde filme alınmasını sağlar. Böylelikle Jack Nicholson, Montana’da bulunan Billings’deki çölde öğle sıcağında çalışmak zorunda kalır. Aradan kısa bir süre

geçtikten sonra da, Marlon Brando yönetmene şunları söyler: “Jack Nicholson’un rolünü bir Kızılderiliye verelim. Hem daha iyi oynar hem de, alacağı parayı daha hayırlı bir iş için kullanır!”

Marlon Brando, Kızılderililerin direnişine destek veren sanatçıların başında gelir. Anılarını derlediği “Annemin Öğrettiği Şarkılar” adlı kitabında şunları yazmıştır: “İnsanların çoğunun, bu ülkenin, onun asıl sahipleri olan Kızılderililerden çalındığı, bu insanların milyonlarcasının ülkelerini çalanlar tarafından öldürüldüğü gerçeğini ciddiye almamasını hiç, ama hiç anlayamıyorum.”

Bir çok Amerikalı gibi Marlon Brando’da, Kızılderililerin iki üç paragrafta “yüzsüz”, “kudurmuş ve dinsiz vahşiler” olarak tanımlandıkları ders kitaplarıyla büyür. Altmışlı yılların başlarında, Kızılderili Hareketi Komisyonu’nun üyelerinden John Collier’in bir kitabını okuyarak bu insanlara karşı ne denli “zulmedici” davramldığım öğrenir. Antropolog D’Arcy McNickle’m “İlk Amerikalılar” adlı kitabından sonra da gerçekleri iyice görür. McNickle tanışmak üzere Santa Fe’ye giden Marlon Brando, yazarın sayesinde direnişçi Kızılderililer ile karşılaşır… Ve o günden sonra da “Amerikan yerlilerinin dünyasının ayrılmaz bir parçası” olur.

Marlon Brando’nun katıldığı ilk Kızılderili eylemi Columbia Irmağı’nda gerçekleşir. Irmağın sularında, kenarında kurulu olan kereste şirketlerinin zehirli atıklarından dolayı som balığı azalmaktaydı. Amerika devleti, her zaman olduğu gibi Kızılderilileri suçlar ve kendilerine yasal olarak ayrılan topraklarda balık avlamalarını yasaklar. Bu kararla Kızılderililer bir kez daha açlığa mahkûm edilmiş olurlar!..

Yasağa uymayan bir Kızılderili ile birlikte tutuklandığında bu haberin dikkat çekeceğini ve böylece sorunun tartışalacağına inanan Brando bir kayık ile ırmağa açılır. Kayıkta bir Kızılderili ve daha önceden yakalanmış bir de som balğı bulunmaktadır. Devriye gezen polisler tarafından yakalanan sanatçı hapishaneye

gönderilir ama çok geçmeden de serbest bırakılır. Vali, tanınmış bir film yıldızının Kızılderililerin direnişine ilgiyi arttıracağını bilecek kadar kurnazdır. Balık yasağını delmekte kararlı olan Marlon Brando aynı senaryoyu yeniden uygular. Hasta olduğu halde soğuk bir havada ırmağın üstündeki kayıkta saatlerce polislerin gelmesini bekler. Yanındaki Kızılderiliye kendisini hiç de iyi hissetmediğini söylediğinde şu yanıtı alır: “Büyükannem böyle durumlarda, gülümsersen kendini daha iyi hissedersin, derdi.”

Hastahaneye kaldırılan Brando’ya zatürre teşhisi konur. Yanlış ırmakta gezindiklerini öğrenince de kahkahaya boğulur; hasta yatağında!..

Marlon Brando’nun destek verdiği sayısız eylemlerde biri de, 1975’in ilk aylarında yapılır. Otuz, kırk kadar Kızılderili kendilerinden zorla alınan toprakları geri istemekte ve bu amaçla bir çiftlik evinde direnmektedirler. Brando, etrafı askerler ve Ku Klux Klancılar tarafından çevrili eve girmeyi başarır. İçerdeki Kızılderililerin giymiş oldukları gömleklerde şu yazmaktadır: “Ya Tapu, Ya Ölüm”

Silahlı çatışma gece gündüz sürer. Bütün olanlar Marlon Brando’ya şaka gibi gelmektedir: “Ta ki güneşli bir ikindi vakti bir mermi başımın bir metre kadar üstünden geçip, bacaya saplanana kadar. Isı +2 dereceye kadar yükselmişti, içerde pineklemekten sıkıldığım ve biraz güneşin tadını çıkarmak istediğim için dama çıkmıştım. Aradan bir iki saniye geçmiş geçmemişti ki, benden bir iki kol boyu kadar uzaklıkta tepemde bir tuğla paramparça oldu. Bir an, ne oluyoruz diye düşünürken, ardından silah sesi duydum. Merminin sesten hızlı olduğunu hatırlayarak manzarayı çaktım ve hemen siper aldım. Bu da, adi bir Kızılderiliyi öldürür umuduyla rasgele çıkılmış milyonlarca mermiden bir tanesiydi işte.”

Sonunda, toprakların Kızılderililere ait olduğuna dair bir tapunun verileceği teklifi gelir. Ama, teslim olan Kızılderililerin af edilmeyip, hapishaneye gönderileceği de şart koşulur. Karar vermekte zorluk çeken direnişçiler, Brando’nun slagonlarının “Hem Tapu Hem Ölüm” değil, “Ya Tapu Ya Ölüm” olduğunu anımsatması üzerine silahlarını bırakırlar. Kızılderililer hapsi boylarlar ama tapuyu alamazlar. Beyaz adam sözünde bir kez daha durmamıştır!..

Amerikan Yerlileri Hareketi’nin lideri olan Dennis Banks’ı karavanında ve kendine ait olan adada gizleyen Marlon Brando, Kızılderililerin er ya da geç istediklerini elde edeceklerine inanır: “Kadınların veya eşcinsellerin haklarının genişletilmesinde öncülük etmekle veya tarihi topraklarını geri isteyen İsrail gibi bir devlete hazinesinin kapılarını açmaktan çekinmemiş olmakla övünen bir ülkenin hâlâ kendi yerli halkı için hiçbir şey yapmamış olması kabul edilemez.”

Oscar ödül töreni için salonu dolduranlar, 1972’de çevrilen The Godfather (Baba) filmindeki rolünden dolayı en iyi oyuncu ödülünü kazanan Marlon Brando’yu alkışlamak üzere beklemektedirler… Ama karşılarında bir Kızılderili kadın bulurlar. Kızılderililere tarih boyunca yapılan ve de devam eden haksızlıkları protesto eden Brando, ödülü reddetmiş ve törene hazırlamış olduğu bildiriyi okumak üzere “Küçük Tüy”ü göndermiştir.

Oscar’ı reddeden ilk sanatçı olan Brando, Kızılderililerin gerçek bir Baba”sıdırL

Ölüler, Doğrulun!..

İnkaların son kralı Atahualpa’nın heykeli ABD’deki bir dökümhaneye sipariş edilir. Peru’ya gönderilen heykel şaşırtır herkesi! Karşılarında Atahualpa’nın yerine, Pocahontas’ın babası olan Kızılderili reis Povvhatan’m heykeli durmaktadır. Taşıma ücreti çok fazla tuttuğundan heykel geri gönderilmez ve Cuzco kentinde Atahualpa’nın heykeli diye dikilir. 1533 yılında öldürülen Atahualpa’nın beyaz adam tarafından eritilen altın eşyaları arasında çocukluk beşiği de vardır.

Kızılderili reis Seattle’ın da, adını taşıyan kentte bir heykeli bulunur. Üstüne katran dökülen, kurşun sıkılan, boyalarla küfürler yazılan bir heykel… Saldırıların önüne Seattle’ın heykelinin bir havuzun içine konulmasıyla geçilir.

1953 yılında, Paul Robeson adlı karatenli bir şarkıcı Seattle kentinden kendisini konser vermesi üzere çağıran Kanadalılara telefonda şarkı söyler. Karatenli şarkıcıya Amerika’nın Kore’yi işgaline karşı geldiği için ülkeden çıkış izni verilmemektedir. Sarıderililerin dostu olan sanatçı sesini dünyanın ezilen bütün halkları adına yükseltir. Nâzım Hikmet “Korku” adlı şiirinde Robeson’a şöyle seslenir:

ne Iskonto, ne komisyon, ne vâde isteyen bir dosteli sıcak bir kuş gibi gelip konmamış ki avuçlarının içine ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten, korkuyorlar, kartal kanatlı kanaryam türkülerimizden korkuyorlar Robeson.

Moskova’da yayınlanan Pravda gazetesinde, 1923’de “Chaplin, tartışılmaz yetenekte bir aktördür” yorumu yer alır. Bunun üzerine FBI, Şarlo’nun Sovyetler Birliği lehine çalışan “Israel Thonstein” adlı bir yahudi olduğunu kanıtlamak için didinir durur. Charlie Chaplin’in “Şarlo Diktatör” filmindeki şu sözleri işin tuzu biberi olur iyice: “Askerler, bu vahşi adamlara adamayın kendinizi. Sizi hor görüyor, size köle gözüyle bakıyor, hayatınızla oynuyorlar. Davranışlarınıza, düşüncelerinize, duygularınıza hükmetmeye kalkıyorlar. Sizi hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp, aç bırakıp topun ağzına sürüyorlar. Doğaya aykırı olan bu adamlara teslim etmeyin kendinizi. Bu makine gibi duygusuz, makineleşmiş adamlara! Sizler birer makine değilsiniz! Sizler birer hayvan değilsiniz! Yüreğinizde insan sevgisi taşıyorsunuz! Nefrete kapılmayın. Ancak sevilmeyen kişiler nefret eder. Sevilmeyenler ve anormal olanlar. Askerler, kölelik uğruna dövüşmeyin. Özgürlük için dövüşün!”

Karatenliler, İkinci Dünya Savaşı’na gönderilen Amerika birliklerinde çoğunluğu oluştururlar. Başlarında elbette ki, beyaz subaylar bulunmaktadır. Cepheye alkışlarla gönderilseler de, kara tenlilerin kanları Kızıl Haç’a kabul edilmez. Bunun nedeni, kan verme yoluyla ırkların karışma olasılığına inanılmasıdır!

Kızıl Haç’ın almış olduğu karar üzerine görevinden istifa eden plazma servisinin sorumlusu Charles Drew gibi karateni! olan Muhammed Ali Olay, uyarıları dikkate almayarak, mutfaklarda beyaz adamın artıklarını yiyenler adına ringde yumruk salladığı sözünü yineler. Bununla da kalmayıp üniforma giyip Vietnam Savaşı’na gönderilmeyi reddeder. Amerikalılara hiçbir kötülük yapmamış olan Vietnamlılara karşı bir düşmanlığının olamayacağı sözleri Kızılderililer tarafından alkışlansa da, dünya şampiyonluğu unvanı elinden alınarak hapis ve para cezasına çarptırılır.

Vietnam’da bulunan Avustralya istihbarat subayının 1967 Ocak raporuna göre esir kamplarındaki Vietkonglu mahkûmlara kovboy filmleri gösterilir. Bütün sahneleri hiçbir tepki göstermeden izleyen esirler, özgürlüklerini savunmak için kovboylara saldıran Kızılderilileri gördüklerinde oturdukları sıralardan ayağa kalkar ve çılgınca alkışlarlar!..

Aynı raporda, yakalandıktan sonra düşüncelerinin değiştiğini söyleyen bir esirin de, Kızılderililerin kaybetmesi üzerine ağladığı ve böylelikle gerçek duygularını dışa vurduğu yazılıdır.

VVesternler arasında “They Passed This Way” adlı filmin apayrı bir önemi vardır. 1948’de, başrolünü Joel McCrea’ın oynadığı film bir banka soyguncusunun öyküsünü anlatır ve önemi tabancaların ateşlendiği hiçbir sahnenin olmamasıdır. Trevor Hovvard tarafından çekilen “Windwalker” adlı film ise Kızılderili dilinde yapılan ilk filmdir. Oyuncular Cheyenne ve Crow dilini konuşurlar.

Keavin Costner’in yönettiği ve başrolünü oynadığı “Kurtlarla Dans” 1991’de 7 Oscar kazanır. Bunlardan biri de, en iyi senaryo dalıdır. Michael Blake, aynı adlı romanından uyarladığı senaryosunun kendisine kazandırdığı Oscar’ı almak üzere yaşlı bir Kızılderili kadın ile çıkar sahneye. Kadın, kendi dilinde bir konuşma yaparken salonu dolduran “uygar giysi”li konuklar hoşnutsuzluklarını homurdanarak dışa vururlar.

Creek ve Cherokee soyundan bir Kızılderili olan Ward Churchill, özgürlük için direnen Amerika yerlilerine sempatiyle bakan, onları destekler gibi görünen tüm filmlerde bir Avrupalı bakış açısı olduğunu belirtir. Kovboy filmlerinde, beyaz adamın Batı’ya doğru ilerlediği 1820-1880 yılları arasının konu edinildiğine dikkati çeken Churchill, rollerin çoğunu gerçek Kızılderililerin oynadığı Kurtlarla Dans’ı bu özelliğiyle bir atılım olarak görür. Ama, şu değerlendirmeyi yapmaktan da kaçınmaz: “Benim gözümde bu film de Avrupalı bakış açısıyla yapılmıştır. Bu film ‘Lavvrence of Arabia’nm yanında yer alacak olan ‘Lavvrence of South Dakota’dır.”

Blake’m romanı, 1863 yılının Mayıs ayında, Teğmen John J. Dunbar ile Comanche kabilesinden Sıkılı Yumruk arasında yaşanılan aşkın etrafında oluşan olayları içerir. Filmde görülen Kızılderili reisi, kitapta da adı geçen On Ayı’dır. Asıl adı “Parra-Wa-Samen” olan On Ayı’nın beyaz adama söylediği sözlere kulak verelim: “Bizi bir rezervasyona yerleştirmek istediğinizi, bize evler, hasta kulübeleri yapacağınızı söylediniz. İstemez, sizin olsun. Ben rüzgarın özgürce estiği, günışığını hiçbir engelin durduramadığı kırlarda doğdum. Hiçbir şeyin sınır tanımadığı, herşeyin özgürce soluk aldığı bir yerde doğdum. Ve şimdi de orada ölmek istiyorum, duvarların arasında değil.”

Beyaz adamın çağrısını kabul eden On Ayı, Kiovva, Apache ve Comanche kabilelerinden temsilciler ile birlikte VVashington’a doğru yola koyulur. Ordunun gücünü gösterip, gözdağı vermek amacıyla ilk önce kışlalar gezdirilir Kızılderili reislere. Bir pazar ayinine de sokulan konuklar sonunda Beyaz Ev’e davet edilir!

Büyük Baba’nın oturduğu yer olan Beyaz Ev’in planları mimar James Hoban tarafından hazırlanır. Hoban’ın, açılan yarışmada

birinciliği kazanan projesinin temeli 1792 yılının 13 Ekim günü atılır. Kente adını veren Washington, temel atma töreninde bulunamadığı gibi binada da, hiçbir zaman oturamaz! Binanın ana yüzü Dublin’de bulunan Loinster Dükü’nün evine benzetilerek yapılır. İlk yıllarda “Cumhurbaşkanfnın Evi” diye adlandırılan bina 14 Ağustos 1814’de İngilizlerin saldırısına uğrar. Yakılan ev bir yıl sonra onarılarak kullanılır duruma getirilir yeniden. Bu arada, yangının izlerini silmek için bina beyaza boyatılır. Böylelikle de, yeni adına kavuşur: “Beyaz Ev”…

Kızılderili İşleri Komisyonu Başkanı Francis VValker’in, Beyaz Ev’in Doğu odasında yaptığı konuşmayı dinlerken On Ayı’nın başı öne eğilir: “İlkin şunu söyleyeyim; burada temsil edilen kabileler önümüzdeki Aralık ayının on beşine kadar bütün reisleri, önderleri, savaşçıları ve aileleriyle Sili Kalesi’nin ve temsilciliğinin on mil yakınında kamplarını kurmuş olmalıdır. Orada ilk yaza kadar patırtı çıkarmadan kalacaklar ve temsilcilerinin rızası olmadan ayrılmayacaklardır.”

On ayı, teslim olmak anlamına gelen şartları onayladıktan sonra geri döner. Saygınlığını yitiren reis kabilesinden tamamiyie kopar. Yaşantısının son günlerinde oğlu dışında tüm halkının terkettiği On Ayı, 23 Kasım 1872’de, duvarların arasında öldüğünde güneş içeriye pencere aralığından sızmakta, rüzgar ise kapının altından girmektedir!

Komisyon başkanı VValker’in sözünü yerine getirmeyen Comancheler’in izini süren IV. Süvari Bölüğü’nün başında Ronald Mac Kenzie bulunmaktadır. İçsavaşta parmaklarını kaybettiği için Mac Kenzie’ye Kızılderililer tarafından “Üç parmak” adı takılır. IV. Süvari Bölüğü Comancheler’in köylerini yakıp, Kızılderilileri çocuk, kadın, ihtiyar demeden katlederken, aynı dönemde, Atlas Okyanusu’nun karşı kıyılarında, Komün yanlısı olan Fransız şairler sürgüne gönderildikleri Avrupa’nın çeşitli kentlerinde

şiir yazmayı sürdürmekteydiler. Cenevre’de, komüncülerin kurduğu sosyalist ve devrimci propaganda kuruluşunu yöneten Charles Bonnet’ın, General Espivet’in Marsilya’ya saltanatlı girişiyle alay eden şiiri şöyledir:

Çalın bando mızıkalar!. Şen şarkılar söyleyin!.. Çiçek saçalım her yana. Espivent maşallah sanal Maşallah sana general!.. Yiğitliğine maşallah! Maşallah soylu galip! Ünlü fatih maşallah! Büyük yiğit, sana borçlu şimdi esmer Marsilya Esenliği, kıyımı ve dökülen kanları Kıyıcılık sanatında gerçekten çok ustasın, Sakla ellerini kurtarıcı… kan kızartıyor kollarını Marşlar söylet askerlerine, sesleri kaplasın Ayakların dibindeki can çekişen çocukların hırıltısını Yürü zaferle Marsilya sokaklarında, yürü!.. Ölüler, doğrulun! Generale defneden taçlar sunun.

Kızılderilileri Kim Öldürdü, Bili Bakalım?..

Kit Carson’un, Navajo Kızılderililerinin meyve ağaçlarını ve ekinlerini kundaklamasının bir tek amacı vardı: Kızılderilileri açlıktan ölmeye mahkûm etmek. Buffaloları öldürmek de, Kızılderilileri katletmekten daha kolaydı. Böylelikle, açlığa karşı savaşan yerliler yenik düşüyor ve beyaz adamın isteklerine boyun eğmek zorunda kalıyorlardı.

Buffalo denilince akıllara “kovboyların en ünlüsü” VVİlliam Frederick Cody gelir. Ömründe bir inek bile gütmeyen Cody, Kansas Pacific Demiryolu hesabına işçilerin yiyecek ihtiyacını sağlamak için çalışır. Kadınların katliama karşı çıkmasına rağmen 4280 kurşun atarak 4280 buffalo öldürür. Bu işinde öylesine ünlenir ki, “Buffalo Bili” diye anılmaya başlanır. İlk Kızılderiliyi 14 yaşındayken öldüren Cody, sırtına astığı tüfeği ve tabancalarıyla bir kahramana dönüşse de, Perulu şair Arture Corcuera’nın “Kovboy ile Buffalo Bili Masalı” adlı şiirinde gerçek yüzü ile tanıtılır:

Winchester ve Colt 45

Soluk yüz Batıya saldırıyor

Kartal bakışıyla onları gözlüyor Kızılderili Oturan Boğa

Uygar Buffalo

Bili,

şerif yıldızı takmış

yırtıcı bir hayvan.

Kızılderilileri avlıyor, Karaderilileri, Tunçderilileri, Sarıderilileri, aslında deri tüccarı Buffalo Bili.

Cheyenneler’in reisi Kara Kazan birlikte barış çubuğu içtikleri General George Armstrong Custer’i uyarmıştı: Beyaz adam verdiği sözden dönerse ölecek ama Kızılderililer onun kafa derisini yüzerek ellerini kirletmeyeceklerdi. Dörtyüzü aşkın anlaşmada olduğu gibi beyaz adam sözünü tutmayacak ve Kızılderililerin köyü ateşe verilirken, yerde yatan sayısız ölüler arasında Kara Kazan’ın da kurşunlarla delik deşik edilmiş cesedi bulunacaktır.

Cheyenneler, General Custer’in Yedinci Süvari Alayı’nı Little Big Hom ırmağının kıyısında kıstırıp yok ederler. Ölülerin arasında Custer’de vardır.

Kızılderililer ile beyaz adam arasındaki savaş yeniden alevlenmiştir. Generallerinin intikamını almak istiyen askerler Cheyenneler’e baskın yaparlar ve Reis Sarı El’i öldürürler. İşte, tam bu sırada ünlü kahramanımız (!) Buffalo Bili çıkar ortaya… Buffalo Bili, Sarı El’in cesetinin önünde diz çöker. Üzüntüsünden mi? Elbette hayır!.. Bıçağıyla reisin kafa derisini yüzer Buffalo Bili. Sonra, atına atlar ve kaybolur gözden.

Bu olaydan sonra kovboy romanlarının kapağında görürüz Buffalo BiH’i. Süslü bir Meksika kostümü giyen “kovboyların en ünlüsü” VVinchester tüfeği ve Colt tabancalarıyla bir yıldızdır artık! Kurmuş olduğu sirkte, izleyicilere General Custer’in kanını yerde nasıl bırakmadığını canlandırıyor ve elinde tuttuğu Sarı El’in kafa derisini zafer naraları atarak sallayıp alkış topluyordur. Baltimore, Washington ve New York gibi bir çok kentte gösteri yapan Buffalo Bili, izleyicilerden yalnızca alkış toplamıyor, paraları da cebe atıyordur. Perulu şair Corcuera’nın dediği gibi, aslında deri tüccarıdır Buffalo Bili. Eyfel Kulesi’nin gölgesinin kentin üzerine ilk kez düştüğü 1889’da, “Buffalo Bili Wild West Show”u Paris’te görürüz. Avrupa turnesinde çekilen fotoğraflar arasında Venedik kanallarında gezintiye çıkılan ünlü gondollarda Buffalo Bili ve Geronimo’ya da rastlarız.

Buffalo Bill’i, Pablo Neruda da sevmez. Şilili şair “Yaşadığımı İtiraf Ediyorum” adlı kitabında şunları yazar: “Dün gece yavaş yavaş okuduğum kitabı unutamıyorum: Ekmek Ağadı, Sandokan ve arkadaşlarının hayatını kurtarıyordu. Buffalo Bill’i beğenmiyorum, çünkü o Kızılderili öldürüyor. Ama ne güzel ata biniyor. Ovalar ve Kızılderililerin çadırları da çok güzel.

Meydan Larousse’da, “Amerikalı öncü” diye tanıtılan Buffalo Bill’in gerçek yüzünü öğrendikten sonra Kızılderilileri aldatıp katledenin kim olduğunu bilmek hiç de zor değil!..

Özgürlüğün Ve Maceranın Tadı…

Fransızların İstanbul’a taktığı bir ad vardır: Sarmaşıklar kenti… Bugün ise binaların duvarlarına bakıp şöyle diyoruz: Kovboylar kenti!

Marlboro sigarasının reklamında at koşturan kovboylar Kızılderililerin topraklarından sonra İstanbul’un duvarlarını da işgal etmeye başladılar. Başbakanın, bakanların ve politikacıların Amerika’da apartmanları, otelleri ve villaları olduğu bir ülkede kovboy kültürü elbette yadırganmaz. Böylesi bir ortamda yanıtlanması gereken soru şudur: Şair kimdir?

Bilkent Üniversitesinde düzenlenen panele katılmak üzere Ankara’ya doğru yola koyulduğumda çantamda tiyatrocu dostum Salih Kalyon’dan aldığım Kızılderili başlığını da taşıyordum. Öğrencilerle dolu salonda söz sırası bana geldiğinde Kızılderili başlığını kafama oturtup, bir dergiden kestiğim Marlboro reklamındaki kovboyu göstererek savaş baltasını topraktan çıkartan sözü söyledim: “Kovboyların at koşturduğu bir ülkede, bütün şairler Kızılderilidir.”

Kovboyların halkımızı bir sürü gibi gütmesi ve İstanbul’u bir çiftliğe çevirmesine karşı olanların ceplerinde ne taşıdığını öğrenmek için birkaç dize okuyalım:

Asma köprülerin

halaîlarıyla bağlı ellerini çözerek

gökdelenlerin arasından

seni kurtarmak isteyen çocuklar

örgüt kurmasın diye

arka bahçeli

bütün evlerini yıktılar İstanbul

Sokaklarında artık anarşisttir onlar

sigara reklamı bahanesiyle

sarmaşıkların vatanı olan duvarlarda

at koşturan kovboyları

kovmak için savaşırlar

ki vurulduklarında

karışır kanlarına

ceplerinde taşıdıkları

tohumlar

Her haliyle “Bir Sunay Akın şiiri” olduğu belli olan yukardaki dizelerde sırıtan sigara reklamının öyküsünü biliyor musunuz?.. Amerika’da iş dünyası ile ilgili mizah yazılarıyla tanınan Jack Mıngo’dan öğrendiğimize göre Marlboro reklamındaki kovboy bir zamanlar kadınmış!

1924 yılında piyasaya sürülen Marlboro, kadınlar için üretilen ilk sigaralardan biridir. Philip Morris şirketi sigaranın adını düşünürken gazete sayfalarında ve radyo haberlerinde VVinston Churcill’in Marlborough kontuyla olan bağlantısı konuşuluyordu. Şirket pazarlamacıları herkesin dilinde dolaşan “Malborough” sesini beğendiler ama sigara paketine yazıldığında güzel durmayacağı gerekçesiyle “uhg” kısmını attılar.

Jack Mıngo’nun, çizgi romanlardaki Kızılderililerin “ugh” diye ses çıkardıklarından herhalde haberi yok. Bence, “ugh” kısmı Kızılderilileri çağrıştırdığı için makaslanmıştır!..

Marlboro’nun ilk reklam kampanyası ne denli “kadınsı” olduğunu vurgulamaya yönelikti. Kırmızı renkli filtre “Dudaklarınızı sigara kâğıdından koruyan güzellik ucu” diye sunuluyor, sigara “Mayıs kadar yumuşak” sloganıyla kadınları tavlamaya çalışıyordu… Filtre, tütünlerin kadınların rujlu dudaklarına yapışmasını önlediği için satışlar giderek artar. 1950’li yıllara gelinildiğinde bilim adamları kanser ile sigara tiryakiliği arasındaki sinsi köprüyü bulurlar. Böylelikle de, sigara firmalarında büyük bir panik başlar. Bir yandan bilim adamlarının iddialarının doğru olmadığını söylerken öbür yandan sigaralarına filtre takmak üzere kolları sıvadılar. Çünkü, tiryakiler filtreli sigaraların daha az tehlikeli olduğuna inanıyorlardı. Ama, pek çok tiryaki sağlıklı olduğunu düşünerek filtreli sigara içmek istese de, kadın sigarasını ağızlarında taşımaktan rahatsız oluyor, bu işi kimseciklere görünmeden yapıyorlardı L

Sigara firmaları erkek tiryakilerin sıkıntılarına bir çare bulmak zorundaydılar. Philip Morris, konuyu reklamcı Leo Burnett’e havale eder. Burnett, hepsi de maço görünümlü tiplerden oluşan bir dizi hazırlar; kaptanlar, halterciler, serüvenciler, inşaat işçileri… Kampanyanın ilk tipi ise bir kovboydur. Firma yetkilileri kovboyların sayılarının azaldığını düşünerek kampanyanın tutacağından tereddüt etseler de, Marlboro bir yıl içinde en çok satan dördüncü sigara konumuna yükselir. Bunun üzerine diğer tiplerden vazgeçilir ve kovboy elinde kementiyle dört nala sürer atını.

Gerçek yaşamda kovboylar kara tenli ve Latin Amerika kökenli olsalar da, Marlboro kovboyunu “beyaz adarrfdan seçmiştir.

Reklamda açık bir şekilde ırkçılık yapılmaktadır. İşte bu yüzden, İstanbul sokakları ndaki panolarda boy gösteren kovboyları geceleri yerlerinde göremezseniz, sakın şaşırmayın. Bilin ki, Ku Klux Klan kıyafetleriyle ortalıklarda dolaşıyor, “ölü ele geçirme” operasyonları düzenliyorlardı!

Sigara kampanyasının bir de, zamanla ortaya çıkan kara mizah yönü vardır: Reklamlarda kullanılan sigara bağımlısı mankenler kalp krizi ve akciğer kanserinden teker teker ölmeye başlar. Marlboro, 1993 yılında ilk kez fiyat düşürür ve kovboysuz bir kampanya başlatır. Bu kampanyada tiryakiler spor gereçleri kazanıyor olsalar da, Jack Mıngo, oksijen tüpü, tekerlekli sandalye ve hastane yatakları verilmesini daha “pratik” bulur!..

Amerika’da sigara içenlere ikinci sınıf insan gibi davranıp, hiçbir özgürlük tanınmazken, Marlboro reklammdaki akciğer kanserinden ölen kovboylar sloganlarında ülkemiz insanını “özgürlüğün ve maceranın tadfna çağırıyorlar. Hangi özgürlük? Kızılderililere tanınan özgürlük mü? Hangi maceranın tadı? Azraille boğuştuktan sonra alınan ölümün tadı mı?..

Marlboro kovboyunun sigarası sağlığa zararlıdır. Ama, Kızılderililerin barış çubuğu sağlığa yararlıdır!..

Taşkışla’daki Tutsak Kızılderili

1800 yılının 9 Kasım günü İstanbullular limana demirleyen savaş gemisinin bayrağına bakarak hangi ülkeden geldiğini anlayamazlar. O güne kadar hiç görmedikleri bir bayrakla karşı karşıyalardır. Dönemin padişahı III. Selim’de, ilk kez gördüğü bayrak üzerine şu yorumu yapar: “Bu bayrağın yıldızları, aramızda bir yakınlık olabileceğini gösteriyor.”

Savaş gemisi, yardımda bulunulması istemiyle İstanbul’un kapısını çalan ve “ahir zamanda yeni dünya mı olur?” denilerek geri çevrilen Kristof Kolomb’un adım attığı yerden, Amerika Birleşik Devletlerinden geliyordu!.. İstanbul’a gelen “George Washington” adlı ilk Amerikan savaş gemisinin güvertesindeki insanlar, Boğaz’ın girişindeki küçük bir adacığın üzerine kurulu olan Kız Kulesi’ni görünce neler düşündüler bilemeyiz. Ama, Amerika’ya ilk kez gidenlerin New York limanının ağzındaki Bedloe’s adasında yükselen Özgürlük Anıtı’nın karşısında neler düşündüklerini okuyabiliriz. Kafka, “Amerika” adlı romanının ilk paragrafında

böylesi bir karşılaşmayı anlatır: “Kari Rossmann, yavaşlamış gemiyle New York limanına girerken, çok önceden fark ettiği Özgürlük Tanrıça’sını, bu kez sanki ansızın güçlenen güneş ışığı altında gördü. Tanrıça’nın kılıç tutan kolu, adeta hemen o anda yukarılara doğru uzanıyor, vücudunun çevresinde özgür rüzgarlar esiyordu.”

Kafka, her ne kadar “kılıç” dese de, Özgürlük Anıtı’ndaki kadın sağ eliyle bir meşale tutmaktadır. Ülkemizde birçok Kafka uzmanının gözden kaçırdığı bu yanılgı herhalde ilk kez bu yazıyla “güneş ışığfna çıkıyor. Kristof Kolomb’un karısı Dona Felipa Monize Perestrello’nun da İstanbul’a gelmiş olduğunu kimsecikler bilmez. Hem de, Habitat’a katılmak amacıyla!..

Amerikalı kadın gazeteci Paula DiPerna, Kolomb’un günlüğünü okur ve anlatım yönünden son derece yetersiz bulur. Kolomb’un karısı olarak düşler kendisini… Ve böylelikle “Bayan Kristof Kolomb’un Keşifleri” adlı roman yazılmaya başlanır. Felipa Moniz’in 500 yıl süren suskunluğunu bozduğu kitabı çantama koyarak, yazarı Paula DiPerna ile tanışma olanağını yakaladım. Kızılderililerin çok etkileyici bir kültürleri olduğunu söyleyen Paula DiPerna, kitabında, ilk karşılaşma anını Bayan Kolomb’un gözünden şöyle anlatıyor: “Bugüne kadar hiç kimse, Amiral bile karşımda çırılçıplak dikilmemişti. Kendi vücudumun dışında, insan çıplaklığı konusunda oldukça deneyimsizdim. Ermişçesine kalakaldığımı itiraf etmeliyim. Hiç utanmadan, öylece duruyorlardı.”

Bayan Kolomb ile tanıştığım 12 Haziran 1996 gününün akşamını iple çektim. Çünkü, saat 20.30’da, Taşkışla’nın bahçesinde, Kevin Locke adlı Kızılderilinin flüt dinletisi vardı… Ve ben, yıllardır beyaz adamın yapmış olduğu haksızlıkları anlatan Sunay Akın, ilk kez bir Kızılderiliyle karşılaşacaktım!

Kevin Locke, Güney Dakota’daki Standing Rock Rezervasyonu’nda yaşlı amcası ile birlikte yaşamış. Lakota dilindeki adı olan Tokeya Inajin’in Türkçe karşılığı “Ayağa Kalkan İlk Kiş’f’dir. Dinleti başlamadan yarım saat önce gördüm Tokeya Inajin’i… Birlikte sahneye çıkacağı kızı Kimimi La’nın saçlarını tarıyordu. Gördüğüm manzara karşısında sözcükler boğazıma takılıyor, hiçbir şey konuşamıyordum.

Ulusal kıyafetleriyle sahneye çıkan Tokeya Inajin “Buradaki herkes için bir şarkı söylemek istiyorum” diyerek başladı sözlerine: “Benim geleneğimde uzun bir yola gidildiğinde, karşılaşılan insanlara bir şarkı hediye edilir. Bu şarkının içeriği orada bulunan herkese bolluk, başarı ve iyi dilekler sunmaktır. Şimdi bu şarkıyı tjüt çalarak sunacağım. Geleneğime göre herkes bu şarkıyı ayakta dinlemeli”… Kızılderili sanatçı sedir ağacından yapılan flütü üflemeye başladığında dinleyicilerin hepsi de ayaktaydı. Altı delikli flütten çıkan ses herkesi duygulandırmıştı. Flütteki deliklerin dördünün yönleri, ikisinin ise gökyüzü ve yeri temsil ettiğini anlattı Tokeya Inajin. Yedinci notanın nerede olduğunu soruyor ve yanıtlıyor: “Altısının bir araya geldiği yerde, kalbimizde.”

Sahnenin önündeki üçüncü sıradan, tepeden tırnağa ulusal kıyafetler giyen Kızılderilinin sol koluna takılıyor gözüm. Saatini çıkarmayı unutmuştu!.. Flütlerini koyduğu silindir kutunun üstündeki yıldızı gösteriyor: “Bunun adı sabah yıldızı. Binlerce yıl Kızılderililer kapılarını sabah yıldızına dönük olarak yapmışlardır. Bu yıldız şafak sökmeden önce, gecenin en karanlık zamanında ortaya çıkar. Gecenin en soğuk, en karanlık saatinden sonra yeni bir günün başlangıcını haber verir. Biz hepimiz sabah yıldızıyız. Işığı getirmek hepimizin elinde.”

Dinleyicilere baktım. Tokeya Inajin’in sözlerinden etkilenmeyen yoktu. Herkes, Kızılderili ezgilerinin hüzünlü havasıyla büyülenmişti. Dinleti başlamadan önce VVestern filmlerinden duydukları garip sesleri çıkaranlar, yapmış oldukları taklitlerin gerçekle hiçbir ilgisi olmadığını Tokeya Inajin’in söylediği ezgilerden anlamışlardı. 21 yaşındaki kızı ile kadın ve erkek eşitliğini içeren dansın ardından, “Ayağa Kalkan İlk Kişi” sarı, siyah, kırmızı ve beyaz renklerden oluşan 28 çember ile oynanılan halk dansını anlatmaya başladı. Çemberler, güneş, ay, ağaçlar, kuşlar, kelebekler, gökkuşağı gibi doğanın birer parçasını simgeliyordu. Renkleri ise dört yönün, dört mevsimin ve dört ırkın temsilcisiydi. Son derece güç olan akrobatik dansın sonunda Tokeya Inajin, çemberleri içice geçirerek oluşturduğu dünyayı eline alarak izleyicilere seslendi: “Önemli olan bir araya gelmek. Geleceğe giden bir yol olmak. Daha doğrusu Boğaz Köprüsü gibi olmak. Nefreti, ırkçılığı aşmak!..”

Gösteri sonrasında üstünü değiştirmesini sabırsızlıkla bekledim Tokeya Inajin’in. Gazeteci Musa Ağacık ile kendisiyle konuşma isteğimizi kabul etmişti. Taşkışla’nın bir dersliğinde ilk sorumu yöneltiyorum: “Tarih kitaplarında Kolomb’un Amerika’yı bulduğu öğretiliyor. Kızılderililer Amerika’yı kaybettiklerine inanıyorlar mı?”… Tokeya Inajin, kızı “Kelebek” ile gözgöze geldikten sonra başlıyor konuşmaya: “Kızılderililer diledikleri gibi yaşamaktan mahrumlar. Geçmişte yaşanmış olan haksızlıkların üstünde durmaktansa gelecekte neler yapabiliriz? Bunun üzerinde çalışıyoruz.”

Söylemiş olduğu ezgideki sabah yıldızına getirdim sözü: “Sabah yıldızı, Amerikan bayrağındaki yıldızlardan hangisidir?”.. Kısa ve kaçamak bir yanıt aldım karşılığında: “O, gökyüzündedir”… Musa Ağacık’m sorusu üzerine de, dans ederken dil, coğrafya, bugün ve gelecek gibi engelleri aştığını söyleyince dayanamadım, söze karıştım: “Kızılderililerin güneş dansı yapmaları yakın bir zamana kadar yasaktı. Bu engelleri aşmak için direnenler ve 1969’da Alcatras Adası’nda, Amerika Birleşik Devletlerimden bağımsız bir Kızılderili Cumhuriyeti kuranların eylemleri hakkında neler düşünüyorsunuz?”… Bu soruya aldığım karşılık, bir Kızılderiliyle ilk kez karşılaşmış olmanın heyecanını sona erdirdi: ‘Vatandaşlık haklarının bir parçası”…

Neden kaçamak ve sıkılgan yanıtlar veriyordu? Kısa bir süre önce yapmış olduğu gösterinin yorgunluğundan mı?.. Yoksa, İstanbul sokaklarında gezerken, Amerikan gizli örgütü “FBI”ın adı- , nı taşıyan mağazaları gördüğünden mi?.. (Sahi, FBI mağazasının defolu mallarını MİT mi satıyor?..) Özgür bir Kızılderili ile karşı karşıya değildim. Kendisinin tanıtıldığı broşürde şöyle deniliyordu: “Sponsorluğu ABD Bahai Toplumu tarafından üstlenilmiş olan Kevin Locke…”

Sponsorundan bağımsız olan bir Kızılderilinin yanıtlayabileceği sorulardı benimkiler. Habitat vadisi Tokeya Inajin için Kızılderililerin kapatıldığı bir toplama kampından farksızdı. Tinerci çocuklar sürülerek, sokak köpekleri öldürülerek yapılan “Kent Zirvesinde elbette özgür bir Kızılderiliye yer olamazdı. Tokeya Inajin’den geriye yalnız “Özgürlük anıtmdaki beyaz adamın kadını. O meşaleyi eline ne zaman bir Kızılderili kadın alacak?” soruma verdiği şu yanıt kalsın istiyorum:

“Özgürlük anıtı yeşil… Bence o bir Marslı!..”

Aynı Bayrak Altında

Habıtat günlerinde tanıştığım bir Kızılderili olan Tokeya Inajin’den beklediğim yanıtları alamayışımın nedenini Dee Brovvn’ın “Kalbimi Vatanıma Gömün” adlı kitabının önsözünde yer alan şu açıklamaya bağlıyorum: “On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, beyaz adamın savaşlardan arta kalan Kızılderililere ilişkin merakı ileri bir ölçüye vardığında, girişken gazete muhabirleri, savaşçılar ve reislerle sık sık konuşmalar yapmış ve onlara, Batı’da olan bitenlerle ilgili düşüncelerini dile getirme fırsatını vermişlerdir. Bu konuşmaların niteliği, yorumların yeteneğine ya da Kızılderililerin özgürce konuşma eğilimine göre büyük farklılıklar gösterir. Bazısı, gerçeği anlatırsa misillemeye uğrayacaklarından korkmuş, bazısı da muhabirleri uyduruk masallarla aldatma yolunu tutmuştur. Bu yüzden Kızılderililerin gazetelerde yayımlanan sözleri, kimi birer taşlama harikası olduğu, kimi de şiir dolu öfke patlayışlarıyla yanıp tutuştuğu halde, kuşkuyla okunmalıdır.”

Oysa, Cheyenneler’in reisi Kara Kazan VVashington’daki Büyük

Baba, Abraham Lincoln’ü ziyaret ettiğinde göğsüne takılan madalyadan ve armağe n edilen otuz dört yıldızlı Amerika Birleşik Devletleri bayrağından kuşku duymamış, halkını barış dolu günlerin beklediği inancıyla topraklarına geri dönmüştü. Kendisine verilen, “bayrağı tepesinde dalgalandırdığı sürece hiçbir askerin ateş açamayacağı” sözünü rüzgârın direğe asılı kumaşta çıkardığı sesi duydukça anımsıyor, beyaz adam ile barış çubuğu içmiş olmanın mutluluğuyla bir Kızılderili şiirini anımsıyordu:

Üzücü bir şeydi yaptığın;

Üzücü bir şeydi.

Ama, birlikte çubuk tüttürüyoruz şimdi

Duman birikip birleşecek içimizde.

Albay Chivington, Lyon Kalesi’nde emirlerine uymayacağını söyleyen Teğmen Cramer’e bir yumruk attıktan sonra “Lanet olsun Kızılderililere yakınlık duyanlara” diye bağırıyor ve odadaki subaylara gözünü kan bürümüş bir şekilde şunları söylüyordu: “Ben buraya Kızılderilileri öldürmeye geldim ve Tanrı’nın göğü altında Kızılderilileri öldürmek için her türlü yola başvurmanın doğru ve şerefli bir iş olduğuna inanıyorum.”

28 Kasım 1864 tarihinin akşamı bine yakın asker Albay Chivington’un komutasında kaleden çıktığında gökyüzünde kalenin direğinde dalgalanan bayraktan daha çok yıldız vardı. Cheyenneler ve Araphelar kurumuş bir dere yatağının kıyısına kurmuşlardı çadırlarını. Albay Chivington ve kendisine katılan Binbaşı Anthony’nin askerlerini gören Kızılderili köyünden korku dolu bir uğultu yükselmeye başlamıştı. Yetmiş beş yaşındaki Beyaz Antilop “Durun!.. Durun!..” diyerek önce doğru koşmuş, İngilizce bilmiş olmasına güvenerek askerler ile konuşabileceğini ummuştu. İlk öldürülen o oldu!..

Ölümle tehdit edilerek Kızılderililerin köyünü göstermeye zorlanan çifçi Robert Bent’den gelişen olayları dinleyelim: “Kampın iyice yakınma geldiğimizde Amerikan bayrağının dalgalandığını gördüm. Kara Kazan’ın Kızılderililere bayrağın çevresinde durmalarını söylediğini işittim: Gerçekten de erkeği, kadını, çocuğu, bayrağın çevresinde toplanmışlardı. Kızılderililerle aramızda ellialtmış metre kadar varken durum buydu. Aynı zamanda bir de beyaz bayrağın yükseldiğini gördüm. Bu iki bayrak da o kadar ortalıkta bir yerdeydiler ki, görülmemiş olmaları aklın alacağı bir şey değil. Askerler ateş açınca Kızılderililer sağa sola koşuşmaya başladılar. Bazı erkekler silahlarını almak için sanırım çadırlarına daldılar. Kanımca, hepsi altı yüz Kızılderili vardı. Ama bunların içinde otuz beş kadar savaşçı, bir o kadar da ihtiyar bulunuyordu. Öteki erkekler kampın uzağında, avdaydı!..”

Albay Chivington, katliam sonrası verdiği resmi raporda dokuz askerin öldüğünü, bunun karşılığında dört yüz ile beş yüz arasında Kızılderili savaşçının yok edildiğini yazıyordu. Gerçeği olayın görgü tanığı olan Robert Bent’den öğreniyoruz: “Bacağından aldığı yarayla yerde yatan bir kadına takıldı gözüm, askerlerden biri kılıcını çekerek kadının yanına geldi. Kadın kendini korumak için kolunu kaldırdı. Ama asker kılıcıyla vurarak kolunu kesti, bu kez öbür kolunu kaldırdı, asker kılıcıyla onu da kesti, sonra öldürmeden öyle bıraktı gitti.”

Köyde, “Squaw” denilen, bir Kızılderili kadınla evlenip kabileler arasında yaşayan beyaz erkekler de bulunuyordu. Ama, onların da sonu farklı olmaz: “Otuz, kırk kadar Squaw korunmak için bir çukura sığınmışlardı, altı yaşındaki küçük bir kızın eline bir sopaya bağlanmış bir beyaz bayrak vererek ortaya saldılar; kızcağız daha birkaç adım atmıştı ki, vurulup düştü. Daha sonra o çukurdaki bütün Squaw’lar ve dışarda kalanlar hep öldürüldüler. Squaw’lar en ufak bir direnme göstermiyorlardı. Gördüğüm bütün ölülerin kafa derileri yüzülmüştü. Karnı ortadan yarılmış bir

Squaw kadını, yanı başında henüz doğmamış bir çocuğuyla, yerde yatıyordu.”

Robert Bent’in sözlerini Teğmen James Conner’de doğrular: “Ertesi gün savaş meydanında dolaştığımda, kafa derileri yüzülmemiş tek bir kadın, erkek ya da çocuk ölüsüne rastlamadım; çoğunun gövdesi en korkunç işkencelere uğratılmıştı; erkeklerin, kadınların ve çocukların cinsel organları kesilmişti.”

Kara Kazan’ın kurtulduğu katliamda çoğu kadın ve çocuk yüz otuz üç Kızılderili öldürüldü. Kızılderili çadırının tepesinde dalgalanan Amerikan bayrağına ne oldu? Bu sorunun yanıtını bilemiyoruz. Ama, büyük bir olasılıkla, şanına, şerefine zarar gelmemesi için askerler tarafından yerden kaldırılmış, tozu silindikten sonra da özenle katlanmış ve üstündeki Kızılderili kanının yıkanması için kaleye geri getirilmiştir.

Yeryüzünde Barış, İnsanlara İyi Niyet…

Bir çok savaşta Kızılderililer beyaz adamdan daha az kayıp vermiştir. Onların asıl büyük kayıpları “rezervasyon” bölgelerine toplanmalarıyla başlar. Kızılderililere ayrılan topraklar çiftçilik yapmadıkları gerekçesiyle sürekli olarak ellerinden alınır. Toplama kamplarının dışındaki alanlarda ise buffalolar öldürülmüş, ekili tarlalar yakılmak suretiyle yok edilmiştir. Yıllar geçtikçe daralan çemberin içinde yaşam öylesine zorlaşır ki, Kızılderililere uygulanan soykırım belirgin bir görünüm kazanır.

Kamplardaki sisteme hayran olan biri vardır: Adolf HitlerL Bu insan kasabı, Kızılderililerin toplanıldığı kamplara bir araştırma heyeti gönderir. Böylelikle de, gelen bilgilerden .etkilenerek 1933’de, Almanya’nın Dachau kentinde ilk toplama kampını kurar.

Toplama kamplarında yaşamaya zorlanan Kızılderililerin yiyeceklerini sağlamak üzere bir çok kişiyle sözleşmeler yapılır. Getirilen yiyeceklerin üstlerinde kullanılmaz damgası olsa da, Kızılderililere dağıtılır. Yiyecek zehirlenmesi sonucunda meydana gelen ölümler sıralamasında çocuklar birinciliği hiçbir zaman bırakmazlar!

Soğuk kış gecelerinde ısınmaları için battaniye dağıtılır Kızılderililere… Ardından, verem, kızamık, difteri gibi bulaşıcı hastalıklar boy gösterir kamplarda. Beyaz adam, savaşmadan da Kızılderilileri yok etmenin yollarını daha önce neden düşünemediğine üzülür. Bir kurşun ile ancak bir Kızılderili öldürülür. Mikroplu battaniyeler ile binlercesini katletmek çok daha kolay olmaktaydı.

Toplama kamplarından hükümeti temsil eden bir yönetici sorumluydu. Aileleri parçalamak, çocukları ellerinden almak onun elindeydi. İngilizce bilen Kızılderililerden bir polis gücü oluşturmak yetkisine de sahipti. Kamplardaki insanları istediği işde dilediği kadar çalıştırabilirdi. Yönetici, bir kaç beyaz adama kamplarda ticaret yapmaları için izin verirdi. Çalışmalarının karşılığında ellerine bir kaç kuruş geçen Kızılderililer sözkonusu dükkânlardan alış veriş yapmak zorunluğundaydılar. Fiyatlar oldukça yüksekti ve kamp yöneticisi satışlardan komisyon alıyordu!..

Beyaz adam, Kızılderilileri ayrı ayrı toplama kamplarında yaşamaya mahkûm ettikten sonra her birine misyonerler gönderdi. Amaç, Kızılderilileri zorla Hıristiyan yapmaktı. İnanç özgürlüğü her ne kadar devlet koruması altında olsa da, toplama kampları bunun dışında tutulmuştu. Misyonerler, çocukları ailelerin elinden zorla alarak dini okullara ya da, ana dillerini konuşurken yakalandıklarında işkence gördükleri devlet okullarına gönderirler. Kaçmaya çalışan çocuklar askeri disiplin kurallarına göre ağır şekilde cezalandırılıyorlardı. Albay John M. Chivington’un “yavru bitlerinde büyüyüp bir gün bit olacağı” sözü okullardaki eğitimin hangi koşullarda yapıldığını daha anlaşılır kılacaktır.

Kızılderililer ulusal kıyafetlerinden vazgeçmek, “uygar giysi” denilen şeyleri giymek zorundaydılar. Ayrıca, her Kızılderili erkeği

saçını kısa kestirmeliydi. Saçıyla gurur duyan bir Kızılderili için bu son derece onur kırıcı bir uygulamaydı. Ama onları insan yerine koyan yoktu. Bağımsızlık Bildirgesi’nde “Savaş düsturları, yaşına, cinsine ve durumuna bakılmaksızın kayıtsız şartsız herkesi öldürmek olan acımasız vahşi yerliler” olarak tanımlanmışlardı. Hani, tüm insanların eşit olduğunun savunulduğu ünlü Bağımsızlık Bildirgesi’nde!..

Beyaz adam, Kızılderililer ile dört yüzü aşkın anlaşma yapar. Hepsi de, beyaz adam tarafından bozulan anlaşma metinlerinde şunlar yazılıdır: “Irmaklar aktıkça, güneş tepede parladıkça ve çimenler yeşerdikçe bu topraklar sizindir ve sizin izniniz olmadıkça da, ne elinizden alınabilir, ne de satılabilir.”

Kızılderilileri biraraya toplamak düşüncesi İspanyol sömürgecilere kadar uzansa da, toplama kamplarının kuruluşuna yönelik en önemli adım ABD Senatosu’nun 1871’de aldığı yerlilerin bir ulus olamayacağı kararıdır. 1887’de yürürlüğe koyulan “Davves Genel Tahsis Yasası” gereğince de, Kızılderililere toplama kamplarının yolu görülür.

Toplama kamplarında yaşanılan olaylar arasında VVounded Knee kıyımının apayrı bir önemi vardır. Herşey Kızılderililer arasında beyaz adamı topraklarından kovacak bir kurtarıcının geleceği inancının doğusuyla başlar. Bu inancın ortaya çıkardığı Hayalet Dansı giderek yaygınlaşır. ABD yönetimi bir ayaklanmanın başlayacağından korkarak orduyu Kızılderililerin üstüne doğru harekete geçirir. 14 Aralık 1890’da Titan Dakotalarmın reisi Oturan Boğa yakalanarak öldürülür. Bunun üzerine Kızılderililerin bir kısmı Pine Ridge kampından ayrılırlar. 7. Süvari Alayı kamptan ayrıldıkları için düşman ilan edilen Dakotaları takibe başlar. 28 Aralıkla Kirpi Deresi yakınlarında askerler Kızılderililer ile karşılaşınca reis Koca Ayak beyaz bayrak çekilmesini emreder.

Binbaşı Samuel VVhitside, zatürreye yakalandığı için ciğerlerinden kan gelen Koca Ayak’a, Kızılderilileri VVounded Knee deresi yakınlarındaki süvari kampına götürmek üzere emir aldığını anlatır. Burnundan damlayan kanların kızıla boyadığı battaniyesine sıkıca sarılan reis, kendilerinin de aynı yöne gittiğini söyleyince Binbaşı VVhıtside, melez iz sürücü John Shangreau’dan silahların toplanmasını ister. Shangreau, böyle bir şey yapılırsa çatışmanın kaçınılmaz olduğunu, erkeklerin kurtulup, kadınlar ve çocukların öleceğini anlatınca Binbaşı silahların kampta alınmasına karar verir.

“Yaralı Diz” anlamına gelen VVounded Knee deresindeki süvari kampına varıldığında hava karardığı için silahların sabah toplanması daha doğru bulunur. Koca ayak, yakalanışını kutlayan askerlerin viski içip attıkları kahkahadan uyuyamaz ve sabaha kadar burnunun ucunda birikip sonra battaniyesine düşen kan damlalarını sayar.

Bir boru sesiyle uyanır Kızılderililer ertesi sabah. Beyaz Mızrak olanları şöyle anlatır: “Silahlarımızı istediler. Biz de tuttuk verdik silahlarımızı. Ortada bir yere yığdılar silahları. Ne var ki, asker reisler toplanan silahları yeterli görmemişlerdi, askerleri çadırları aramaya gönderdiler.”

Baltaları ve çadır direklerini de silahların yanına yığan askerler bununla da yetinmeyip, Kızılderililerin üstlerini aramaya koyulurlar. Bu sırada büyücü Sarı Kuş, Hayalet Dansı yapmaya başlar: “Kurşunlar sizi bulamayacak, kırlar geniştir, kurşunlar sizi bulamayacak”…

Kara Çakal, üstünden çıkan Winchester tüfeğe çok para ödediğini ve tüfeğin kendisinin olduğunu içinden haykırarak havaya kaldırır. Yıllar sonra adını “Sakallı Dawey” olarak değiştirecek olan VVasumaza “Eğer üstüne varmasalardı, kendiliğinden gidip oracığa bırakacaktı silahını” dedikten sonra katliamın başlangıcını anımsar: “Omuzundan yakalayıp itelediler. O sırada bile kötu bir niyeti yoktu. Kimseye doğrultmuş değildi tüfeğini. Niyeti silahını yere bırakmaktı. Üstüne geldiler, yere koymak üzere olduğu tüfeğe yapıştılar. Tam Kara Çakal’ı yere savurdukları sırada bir silah sesi duyuldu. O anda, kimsenin vurulup vurulmadığını bilemem ama arkasından ortalık karıştı.”

Üzerlerinde silah olmayan Kızılderililer kaçmak zorunda kalırlar. O sırada tüm tepelerin toplar ile dolu olduğu anlaşılır… Ve top atışıyla senaryonun sonuna gelinir!

Kurtulmayı başaranlardan biri de Gelincik Louise’dir: “Kaçmaya çalıştık ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. Beyazların içinde de iyi insanlar bulunduğunu biliyorum, ama kadınları ve çocukları vurduklarına bakılırsa askerler çok kötü insanlar olmalı. Kızılderililer beyaz çocuklara asla böyle yapmazlardı.”

Resmi makamlar ölen Kızılderili sayısını 153 olarak açıklar. Ama, sürünerek kaçamaya çalışanların bir çoğu gizlendikleri yerde ölürler. Katledilen Kızılderili sayısı üç yüzün üstündedir. Askerlerden de yirmi beşi ölür. Bunlar arkadaş kurşunu ya da şarapnel parçalarıyla son nefeslerini vermiş olanlardır. Katliamın sonlarına doğru kar fırtınası başlayınca cesetler oldukları yerde bırakılır. Fırtına dindiğinde donmuş cesetler arasında Koca Ayak’a da rastlanılır!..

Kızılderililerin “Geyiklerin Boynuzlarını Döktükleri Ay” dedikleri Aralık’ta, Noel’e dört gün kala kurtulan 51 Kızılderili Pine Ridge kampına getirilir. Her yer askerlerle dolu olduğu için içlerinden yalnızca dördünün erkek, geri kalanların kadın ve çocuk olduğu Kızılderililer kiliseye kapatılırlar. Vaaz verilen kürsünün üstünde şunlar yazılıdır: “Yeryüzünde Barış, İnsanlara İyi Niyet”…

Katliamı yaşayan Kara Geyik o gün bir başka şeyin daha öldüğünü söyler: “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada…”

Beyaz adam, VVounded Knee katliamına Kara Çakal’m, askerlerin uyarılarına kulak asmamış olmasını neden olarak gösterir. Tüfeğini vermek istemeyen Kızılderililinin işitme engelli olduğu sonradan anlaşılacaktır!

Yirmi Beş Kuruşa Amerika

1827 yılının 27 Ekim günü, donanmalarının gücünü birleştiren Avrupa ülkeleri Osmanlı donanmasına ağır bir darbe vururlar. Navarin yenilgisi üzerine Avrupa dışında bir müttefik arayışına başlanılır. Kaybedilen donanmasını yeniden inşa etmek isteyen Osmanlı, yıllardır kendisine göz kırpan Amerika’ya böylelikle yeşil ışık yakar. Amerika ile aramızda imzalanan ilk “Seyrisefain ve Ticaret” antlaşmasının tarihi 7 Mayıs 1830’dur. Bu antlaşmanın gizli ve ek maddesinde Osmanlı devleti için savaş gemilerinin inşası yer almaktadır.

O yıllarda bizim de Amerika ordusuna bir yardımımız olmuştur! Amerikan hükümeti kıtanın kurak bölgelerinde ordunun taşımacılık işlerinde deve kullanımını uygun görür. Osmanlı devletine yapılan başvurudan olumlu yanıt gelmesi üzerine de Amiral David Dixon Porter, 1855 yılında İstanbul’a gönderilir. Amerika’nın siparişi olan 30 devenin yanında, Abdülmecit de müttefikine bir çift erkek ve bir çift dişi deve armağan eder. Hayvanların Amerika’nın iklimine uyum sağlayıp sağlamadıkları bilinmese de Kızılderililerin ilk kez karşılaştıkları develerin, İstanbul’dan gönderildiğini söyleyebiliriz.

Amerika’ya deve dönderen Abdülmecit’in ölümünün ardından Amerika Birleşik Devletleri’nden, tahta geçen Abdülaziz’e bir mektup gelir: “Osmanlı hanedanı imparatorluğu padişahı. Büyük ve iyi dost: Majestenizin bana göndermek lütfunda bulundukları, majestenizin merhum kardeşi ve muhterem majeste Abdülmecit Han’ın irtihali ve ecdadınızın tahtına cülusunuzu bildiren mektubunuzu aldım. Birleşik Devletlerin vefakar bir dostu olan muhteşem kardeşinizin vefatı dolayısıyla size derin sempatimi teyid ederek, O’nun tahtına cülusunuz münasebetiyle majestenize samimi ve kalbden gelen tebriklerimi; saltanatınızın size saadetti ve şanlı devletinize refahlı olması için en iyi temennilerimle birlikte takdim etmek müsaadesini talep ederim. İki millet arasında eskiden beri mevcut olan dostluk ve iyi münasebetin devam ettirilmesi ve daha muvaffak olması için sebatlı ve hararetli arzumu ve bu hükümet tarafından, merhum majeste ile olan münasebetlerinden her zaman idâme ve ta’ziz edilen dostça
hislerin kuvvetlendirilmesi ve yükseltilmesi için tarafımdan hiç bir şeyin ihmal edilmeyeceğini, majestenize teyid etmeme de müsaade ederiz. Ve majestenizi ulu tanrıya ısmarlarım.”

2 Ekim 1861 tarihinde VVashington’da yazılan mektup, kendisini “iyi dostunuz” diye takdim eden Abraham Lincoln’un imzasını taşımaktadır. Amerika ile imzalanan askeri ve ticari antlaşmaların ardından Boğaz’da savaş gemileri boy gösterir. Nazım Hikmet yıllar sonra 1951’de İstanbul’u düşünerek yazdığı şiirinde şu dizelere yer verir:

oturmuşun deniz kıyısına,

bakıyorsun limana giren

Amerikan zırhlısına. <Hastasın, açsın, öfkelisin o da bakıyor sana, hem de nasıl, efendinmiş patronunmuş sahibinmiş gibi itoğlu it.

Amerika Dışişleri Bakanı George Marshail’ın 5 Haziran 1947 günü Harvard Üniversitesi’nde yapmış olduğu konuşmasının ardından, Avrupa ülkelerinin yanısıra Türkiye’ye de yardım yapılmasının ortaya atılmasıyla, Boğaz’ın “patronu” Amerikan savaş gemileri olurlar! Naim Tirali, 1947’de yazdığı “Yirmibeş Kuruşa Amerika” adlı öyküsüyle Missouri zırhlısının İstanbul’a gelişiyle yaşanılan olayları ince bir alaya alır. 5-9 Nisan 1946 tarihinde Boğaz’a demirleyen savaş gemisini görmek üzere deniz kıyısına inen iki sevgili, uyanık motorcuların çağırışına kulak verirler: “Yirmi beş kuruşa Amerika!.. Haydi baylar bayanlar, fırsatı kaçırmayın. Yirmi beş kuruşa Amerika!”

Delikanlının hesabı şöyledir: “Yirmi beş kuruş ve Amerika. Doğrusu kaçırılacak fırsat değildi. Neye yarardı yirmi beş kuruş. Bir muhallebi veya bir pasta parasıydı olsa olsa. Ve şimdi, birkaç saat sonra yiyeceğim bir pastayı, Amerika için gözden çıkarabilirdim.”

Yirmi beş kuruş, Missouri zırhlısının etrafında motor ile atılan bir turun bedelidir. Öykünün kahramanı, birlikte Amerika turuna çıktığı sevgilisinden ayrılır sonradan… Ve bir gün, gazeteden savaş gemilerinin yeniden İstanbul’a geldiklerini okur. Şöyle bitirir öyküyü Naim Tirali: “Konuştuğun delikanlı, sana davetiye sunmuş. Birlikte gemileri gezmişsiniz, öyle duydum. Herhalde durumundan hoşnut olmalı. Bana darılmasaydın, yine yirmi beş kuruşluk gezilere çıkmak zorunda kalacaktın. Senin adına kıvanç

duydum demezsem, için rahat etmez. Amerikan gemilerini görüp gezmek, az şey miHir canım…”

Alcatraz Kuşkucusu

San Francisco Körfezi’nde, kıyıdan iki mil açıktaki adaya 5 Ağustos 1775’te ayak basan İspanyol seyyah Ayala, buraya Pelikan Adası anlamına gelen “Isla de Alcatraces” adını koyar. İspanyol seyyahın böyle bir ad koymasının nedeni adada gördüğü pelikanlar olabilir.

Kimi Kızılderili kabilelerinde de, doğum sonrasında çadırdan çıkan baba, gördüğü ya da duyduğu ilk şeyin adını çocuğa koyar: Avın peşinde koşan bir tilki, çalıların arasında uyuyan bir tavşan, oturan bir boğa, çakan şimşek ya da gök gürültüsü!..

Alcatraz Adası’na beyaz adamın elinin değdiği ilk yapıyı Kaliforniya’nın Meksikalı Valisi Pio Pira yapmak ister. Bir fener dikmek isteyen Pira’nın düşleri Amerika’nın Kaliforniya’yı işgaliyle sona erer. Fener, 1854 yılında ilk ışıklarını gönderdiğinde işgale karşı direndikleri için adaya tutsak edilen Kızılderililerin yüzlerini aydınlatır. Askeri amaçla kullanılan Alcatraz Adası, azılı katillerin ve casusların konulduğu bir hapishane olarak ünlenir. 1934’te

James A. Johnston müdür olarak adaya gelmesinden sonrahapishaneye “sert taşlar okulu” denir.

Alcatraz adının duyulması, başrolünü Burt Lancesther’in ustalıkla oynadığı ve gerçek bir yaşam öyküsü olan “Alcatraz Kuşçusu”nun sinemalarda gösterilmesinden sonradır. Robert F. Stroud, on dokuz yaşında kız arkadaşına sarkıntılık yapan bir adamı öldürür. Mahkemesi devam ederken konulduğu hapishanede de bir gardiyanı öldürür ve idam cezasına çarptırılır. Cezası müebbete dönüştürülen Stroud, Alcatraz Hapishanesi’ne geldiğinde 52 yaşındaydı ve 33 yıllık mahkûmdu. Her şey mahkümlüğünün ilk yıllarında, penceresinden içeri hasta bir kuşun girmesiyle başlar. Masanın üstündeki kuşun ölmesini bekleyen katil, kuşun yaşam kavgasını görünce, yardım olsun diye gagasına ilaçlarından damlatır. Aradan yıllar geçtikçe Robert Stroud karşımıza bir ornitolog (kuşbilimci) olarak çıkar. Hapishanede kırka yakın kitap hazırlayan Stroud, bunlardan yalnız bir tanesinin dışarıya çıkmasını başarır. “Doktor Stroud’un Kuş Hastalıkları Denemesi” adıyla yayınlanan kitap büyük ilgi toplar. Diğer kitaplar
ise hapishanenin müdürü tarafından yok edilir!..

Beyaz adamın ayak bastığı günden beri hapishane olarak kullanılan Alcatraz, 1962 yılında insan sağlığına elverişsiz olduğundan boşaltılır. Ve “dünyada insan sağlığına zararlı bir yer varsa, o da, Amerika’dır” diyen Richard Oakes reisliğindeki Kızılderililer adayı 20 Kasım 1969’da işgal ederler. Özgürlüklerine kavuşan Kızılderililer Alcatraz’dan beyaz adama şöyle seslenir: “Birçok söz verdiler ama yalnızca bir tanesini tuttular/ Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar.”

1971 yılına kadar Kızılderililerin idaresinde kalan adanın iskelesinde okunan “Indian Landing” yazısının anlamı şudur: Kızılderili Toprakları…

Adanın “Doğal Güzellikleri Koruma” kurumuna verilmesiyle Kizılderililerin özgürlükleri bir “operasyon” ile ellerinden alınır. Ve, Alcatraz eğlence merkezine dönüştürülür!

Kızılderililerin özgürlük kavgaları sonraki yıllarda da, devam eder: 1975’te FBI’m “yok edilmesi gereken hedef” listesinde yer alan Kızılderili hareketinin günümüzdeki lideri Leonard Peltier sahte iddia ve belgelerle gözaltına alınır. Kızılderililerin Nelson Mandela’sı olarak kabul edilen Peltier uzun yıllar hapiste kalır.

Kız Kulesi’de, Alcatraz Adası gibi hapishane ve fener olarak kullanılmıştır… Ve, 1992 yılında Kızılderililerin eylemi gibi şairler tarafından “Şiir Cumhuriyeti” ilan edilip, özgürlüğün doğum günü pastası olarak insanlara sunulur!… Ne gariptir ki, günümüzde Kız Kulesi, Alcatraz gibi turistik amaçlı, bir eğlence yerine dönüştürülmek üzere 49 yıllığına sermayeye kiralanmıştır.

Ama, şuna hiç şüphe yoktur ki, gerek Kızılderililer ve gerekse şairler yüreklerinde taşıdıkları özgürlük tutkusunun çıktıkları adacıklarla sınırlı olmadıklarını çok iyi biliyorlar!.. Bir halkın gerçek yüzü şiirlerine yansımıştır. Aşağıdaki beş dizelik Kızılderili şiiri Hollyvvood’un, insanların beyinlerine kilometrelerce uzunluğundaki filmlerle yerleştirmeye çalıştığı görüntüyü okunur okunmaz yıkmıyor mu:

Sana abayı yaktım sanıyorsun O senin hüsnükuruntun Sizin çadıra gelişim Küçük kardeşini Görmek için…

Piri Reis’in Papağanı

Yerlilerin köle olarak çalıştırıldığı maden ocaklarından çıkartılan altınlar ve gümüşler gemilere yüklenerek, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gönderilir. Tehlikeli bir yolculuğun ardından Akdeniz’e ulaşan gemilerin yolunu gözleyen birileri vardır: Türk korsanlar!..

Okyanus’un azgın dalgalarını aşan gemilerin, Cezayir’den hareket eden korsanların elinden kurtulma şansı hiç bulunmuyordu. Böylelikle, Amerika kıtasının sömürülen zenginlikleri Türklerin eline geçer. Öyle ki, Cezayir o yılların en zengin bölgesi haline gelir. Evlerin odaları altın ve gümüşlerle dolup taşar. Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz’e egemen olduğu dönemlerde Cezayir, “Bizim Meksikamız” ya da “Bizim Perumuz” diye anılır.

Tüklerin, okyanus aşırı bir yolculuğa katlanıp Yeni Dünya’da sömürgeler aramasına gerek yoktu. Bu zahmetli işi Avrupalılar yapıyor, Türkler ise ambarları değerli eşyalarla dolu olan gemilere dönüş yolunda el koyuyordu. İspanyol tarihçi Haidove’un karşılaştırması şöyledir: “Hıristiyan gemileri çok hantal, gemileri hareketten yoksun, zor demir alabilir, limana demirleyince bakımdan düşer, tayfa ve mürettebatı sahile çıkıp trampetlerini çalar, geceleri zevk ve eğlence peşinde koşup gündüzleri de kağıt ve zar ile kumar oynarlar, bütün zamanlarını böyle boşa harcarlardı. Türk korsanları ise, Akdeniz’in doğu ve batı taraflarında, kimseden korkuları olmaksızın ve dalgaların yegane hakimi olarak dolaşıp geziyorlardı.”

Korsanlar arasında en ünlüsü 1485 yılında doğan ve Malta kuşatmasında seksen yaşındayken ölen Turgut Reis’tir. Tarihçi Morgan’ın “Cezayir Tarihi” adlı kitabında yaşantısının üç yılını bir gemide forsa olarak geçiren Turgut Reis’e rastlarız: “İşte bu zamandan itibaren bu korkusuz korsan tarafından Sicilya ve Napoli sahillerinin tahrib ve müdafaaya mecbur bırakılmadığı bir tek mevsim geçmez olmuştu. İspanya ile İtalya arasından geçmeye cesaret edecek bir tek Hıristiyan gemisi de görülmez olmuştu. Çünkü böyle bir işe kalkışmak cür’etini gösteren bütün gemiler Turgut tarafından zaptedilirdi. Eğer bunlardan biri tesadüfen Turgut’un elinden kurtulacak olsa, tazminatını o civarın sahillerindeki Hıristiyan köy ve kasabalar öder ve yüzlerce insanı Turgut’un gemilerine forsa olurdu.”

1513 yılının Mart ve Nisan aylarında Piri Reis’in hazırlarrnş olduğu Atlas Okyanusu haritası Amerika kıyılarını kusursuz denebilecek bir doğrulukta yansıttığı için son derece önemlidir. Piri Reis Gelibolu’da, ceylan derisine çizdiği haritasının bir köşesine “Bu harita benzeri bir harita, bu dönemde kimsede yoktur” notunu düşmeyi de ihmal etmez. Amerika’ya hiç gitmeyen usta denizci çalışmalarını “karşılaştırma yoluyla” yapar. 1517’de, Mısır’da dönemin padişahı Yavuz Sultan Selim’e sunulmuş olan harita için Piri Reis’in yararlandığı kaynaklar şunlardır: Araplar’ın Caferiye (Coğrafya) dedikleri ve kara parçalarını da içine alan İskenderî Zülkarneyn zamanında yapılmış olan sekiz dünya haritası, bir Arabî Hint haritası, Sind, Hind ve Çin ülkelerini de geometri yöntemiyle gösteren dört Portekiz haritası, Kolomb’un yapmış olduğu harita ve o dönemde çizilen yirmiye yakın diğer haritalar.

Piri Reis’in haritasında, amcası Kemal Reis’in gemisinde esir olarak bulunan bir ispanyol’un da gözlemleri yazılıdır. Kolomb’un üç yolculuğuna katılmış olan İspanyol denizci yaşadıklarını Kemal Reis’e aktarır. Haritanın çizilmesine bu bilgiler de ışık tutmuştur: “Önce Septe Boğazı’na vardık, oradan günbatısı kerte lodos yönüne doğru dört bin mil seyrettikten sonra karşımızda bir ada gördük. Ama giderek denizin dalgaları köpüklenmez olmuş, yani deniz sakinleşmiş ve Kuzey Yıldızı giderek küçülerek görünmez olmuştu.”

Yerlilerin insan eti yediklerini, adalarda büyük yılanlar olduğunu ve Kolomb’un yerlilere boncuk vererek karşılığında altın aldığını anlatan İspanyol denizcinin sözleri haritanın Güney Amerika kısmında yazılıdır. Bu bölümde çizilmiş olan hayvanlar da “Espiri Reis” tarafından görülmemiş olduğundan karikatür özelliği taşırlar.

Ünlü reklamacı Olıvıero Toscam’nm tanıtımını yaptığı giyim firmasına 1991 yılında hazırlamış olduğu kampanya Riyad’ta yasaklanır. Sırtında rengarenk bir papağan oturan zebranın fotoğrafı, “Kuran’ın canlıların resmedilmesini yasaklaması” nedeniyle tüm reklam panolarından indirilir. Oysa, Piri Reis’in haritasına baktığımızda bir çok hayvan ile karşılaşırız. En çok çizilen de papağandır! Piri Reis’in haritası, yapılmış olduğu yıl düşünülecek olunursa bilimin yasak tanımazlığını gözler önüne sermesi açısından da önemlidir.

1960 yılının 29 Aralık günü, Nâzım Hikmet, Moskova’da “Piri Reis’in Hartası” adlı bir şiir yazar. Şiiri okuduğumuzda, haritadaki resimlerin şairin de dikkatini çektiğine tanık oluruz:

Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına

boyamış serin deniz sabahlarının renkleriyle.

Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına

göz görmemiş, el değmemiş yıldız hevenkleriyle.

Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına

varılan kıyılardan ayak basmamış kumsallara doğru

hayırsız adalarla yeşil papağanların arasından

billur köşklere giden yolu.

Reis’in hartasında kıtalardan büyük boynuzlu balıklar ve timsah başlı maymunlar yanardağlardan iri Reis’in hartasında yelkenliler yürek kadar ama balıklarla maymunlar yutamıyor yelkenlileri.

Yolculuk başlamaz yürek çağırmasa

akıl yorulabilir, yılabilir, ama yüreğin sırtı gelmez yere.

Yelkenlilerle gidiliyor kosmosa

Piri Reis’in hartasında yüzen yürek kadar yelkenlilerle.

Amerika’nın kuzey kıyılarını ve Grönland’dan Florida yarımadasına kadar uzanan bölgeyi kapsayan bir haritayı da, 1528 yılında hazırlamış olan Piri Reis yerli halkı şöyle tanımlar: “Bu bölgeler yerleşme bölgeleridir, tüm halkı çıplak gezer.”

Piri Reis’in haritasında, Avrupa kıtasında insan resimleri bulunsa da, karşı kıyılardaki hayvan çizimlerinin yanında bir tek Kızılderiliye rastlanılmaz!..

Kız Kulesi’ndeki Kızılderili

Kulakları çınlasın İsmail Uyaroğlu’nun; hayat da, şiir de uzayınca insanın usanacağına inananlardanım. Bence de, içinde barındırdığı değil, dışında bıraktığı sözcüklerden oluşur bir şiir. Soluklu şiir tanımı dize sayısına göre kullanılır. Oysa, müthiş bir yanılgıdır bu. Derinliktir asıl önemli olan… Ve şiirdeki derinliğin dize sayısıyla bir ilgisi yoktur. Yani, falanca dizeye kadar olan şiirler soluksuz, ondan sonrakiler solukludur, diyemeyiz. Matematiğin “pi” sayısı vardır ama şiirin “si” sayısı yoktur. 50 dizelik bir şiirin yarattığı derinliği 5 dizede verebilmek… bir Kızılderili şair olarak “soluk” benizlilerden ayrıldığım yer burasıdır.

Yazmış olduğu uzun şiirlerle tanıtan Süavi Koçer, bir dönem edebiyatçılarının uğrak yeri olan Nisuaz’ın kapısından içeri girer. Sohbetine katıldığı masada içinde her sözcüğün bulunabileceği bir şiir yazdığını söyleyince Sait Faik Abasjyanık sorar: “Peki, Kız Kulesi var mı?”… Koçer, kendinden emin bir şekilde yanıtlar: “Var elbet.”

Bir kitapta Kız Kulesi’nin olması için ille de adının geçmesi gerekmez! Hülya Demir ve Rıdvan Akar’ın birlikte hazırladıkları kitapta, 27 Temmuz 1965’de, İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan bir Rum kadınıyla yapılan söyleşi yer alıyor. Bayan Haroula “10 gün içerisinde terk edin!” uyarısını alınca ailesiyle birlikte Atina’ya göç etmek zorunda kalır: “İlk yıllarda babam bir türlü Yunanistan’da olduğuna inanmıyordu. Evimizin karşısında bir ada vardı. Babam oraya bakıp, ‘Orası Üsküdar mı? Ne çok ışık var’ diyordu. 5 yıl sonra öldü. Ama daha kötüsü birçok insan yeni koşullara ayak uyduramayıp intihar etti.”

Haroula ailesi Sıraselviler’de oturuyordu ve evlerinin penceresinden Üsküdar, dolayısıyla da Kız Kulesi görülüyordu. Yaşlı Rumun ışık!1sözlerinde hiç şüphesiz ki, Kız Kulesi’nin feneri de göz kırpmaktadır. Yunanistan’a göçe zorlanan Rumların hüzünlü öykülerinin anlatıldığı kitap “İstanbul’un Son Sürgünleri” adını taşıyor. İlkokul sıralarında okuduğum “Mohikanların Sonuncusu” adlı kitabı anımsattı bu ad bana. İstanbul’un Kızılderilileri de Rumlar değil midir? Yıllar önce İstanbul meyhanelerini çınlatan ama günümüzde unutulan bir Rum ezgisine kulak verelim:

Kayıkaki kayıkaki Puta pas y ali y ali

Türkçesi; “Ey kayık, ey kayık / Nereye gidiyorsun yalı yalı?” olan şarkı sözlerinin yanıtı “Koris Pirgosis”, yani Kız Kulesi neden olmasın?.. 19. yüzyılda, İstanbul’da bulunan Amerika elçisi Cox’a, sefaret kayığının önüne bir kartal heykeli koyması için ayrıcalık tanınır. O dönemde, yalnızca padişahın saltanat kayığının önüne kuş heykeli konulurdu. Cox, padişahın kendisine verdiği kayığın güzelliğine öylesine hayran olur ki, ülkesine geri dönerken yanında götürmek ister. VVashington’da bulunan National Museum’a yolunuz düşerse, ayrılmak zorunda kaldığı Boğaz’ın özlemiyle ağlamaktan tahtaları kuruyan kayığı iyi dinleyin. Size Kız

Kulesi’ni sorduğunu duyacaksınız!..

Atlantik Okyanusu’nu aşan ilk Türk kayığı Amerika elçisine armağan edilen değildir. Piri Reis’in çizmiş olduğu Amerika haritasının, aynı yıllarda Avrupa’da çizilen “Yeni Dünya” haritalarından daha doğru bilgiler taşıdığı bilinir. Barbaros Hayrettin Paşa’nın gemileri, bu bilgilerin ışığı altında Atlantik’e açılmış, ama yolculuklarını yazdığı “Gazavat” adlı kitaptan anlaşıldığı üzere, Portekiz’in limanı olan Faro’dan öteye gidememiştir. Atlantik’e yaptığı seferleriyle ünlenen Murat Reis, 17. yüzyılın ilk yarısında İzlanda’ya kadar ulaşmış ve Olaf Egilson adındaki rahibi esir olarak Cezayir’e getirmiştir. Murat Reis’in elinden kurtulan rahip ülkesine dönmeyi başarır ve başından geçenleri kaleme alır.

Atlantik’e yapılan seferlerin nedeni elbette ki, ganimet elde etmekti. Seferlerin çoğu deniz kuvvetlerinin “korsan” denilen kolu tarafından yapılıyordu. Yani, günümüzdeki tanımıyla Özel Tim!.. Türk korsanların 19 Haziran 1631’de İrlanda’nın Baltimor limanına yaptıkları saldırı ünlü şair Thomas Usborne Davvays’ın 56 dizelik bir şiirinde anlatılır. Ülkü Tamer, Cemal Süreya için yazdığı bir şiirde şairi “Atlas Okyanusu’nuda Fırat’ın salı” olarak tanımlar. Ama biz, Murat Reis’in yanında Atlantik’e açılan bir denizcinin okyanusun dev dalgaları yüzünden kalemini kağıdın üzerinde kaydırarak zorlukla yazdığı şiiri okuyalım:

On bir ay oturdum bir han içinde Yedi derya geçtim bir gün içinde Rabbim bize kısmet eyle karayı Evvel karayı da sonra sılayı

Akdeniz üstünde sünbüllü dağlar Murat Reis oturmuş dümende ağlar Ki rai kızı karşısında başın bağlar On bir ay dedikte göründü dağlar.

Türk denizciler, Atlantik hakkında bilgi sahibi oldukça Nevvfoundland adasına, Kanada’nın Labrador ve St. Lavvrence kıyılarına vararak Amerika’ya ulaşırlar. Öyle ki, Virginia kıyılarına kadar inen korsanlar çok beğendikleri bir İngiliz kızını İstanbul’a getirerek, padişaha sunarlar! Zavallı kızcağızın, Topkapı Sarayı’ndan, kayalıklara tutsak Kız Kulesi’ne bakarak ağlamadığını kim söyleyebilir ki?!.. İspanyollar, Amerika kıtasına Türklerin yayılmasını Kızılderilileri öldürerek elde ettikleri altının bir kısmını Cezayir’e göndermekle önlemişlerdir. Amerika yerlilerini öldürüp, altınlarını İspanya’ya göndermekle ünlenen Hernando Cortez’in, 1541 yılının Ekim ayında 516 gemiden oluşan donanmasıyla Cezayir’e geldiğini, ama Hasan Paşa tarafından bozguna uğratılarak kahramanlığı na(!) gölge düşürdüğünü de, bir okurun bu bilgiyi yazının içerisinden kesip bir şişeye koyarak denize atmasını dileyerek not düşelim.

Beyaz adamın, altın uğruna Kızılderili kültürünü yoketmesi gibi, Kız Kulesi “900 metrekare kapalı inşaat alanı” diye tanımlandığı ihaleyle gözünü para bürüyenlerin çirkin hesaplarına alet edilmiştir. Kız Kulesi’nin altında Bizans altınları olduğu söylencesi oldukça yaygındır. Paragözler o altını alsınlar ama Kız Kulesi’nin üstü şiire kalsın!..

Yalnızca Amerika kıtası değil, Avustralya’da beyaz adam tarafından talan edilir. Namık Kemal’in, Londra’yı anlattığı bir yazısında yapmış olduğu ilginç bir benzetmeye göz atalım: “Altın çıkarmak için gösterdikleri çaba, para kazanmak için olan çalışmalarının hiçbirinden aşağı değildir. Avustralya’nın bir büyük parçasında hemen ne kadar toprak varsa elemişler; yalnız oradan elde ettikleri altın bir yere toplanınca -hesaplanmış- Kız Kulesi’nin büyüklüğüne yakın bir piramit meydana geliyor.”

Kristof Kolomb’un, “sponsor” bulmak amacıyla Osmanlı sarayının da kapısını çaldığı söylenir. Kolomb’un, okyanusa açıldığı yıl

olan 1492’de, Kuzey Venedik topraklarına akınlar düzenleyen II. Beyazıd, kendisine yüzvermiş olsaydı ilk Kızılderili İstanbul’a köle olarak getirilecekti. Amerika’ya giden korsanların İstanbul’a bir Kızılderili getirmiş olmaları oldukça zayıf bir olasılıktır. Çünkü, o yıllarda Yeni Dünya’nın doğu kıyıları sömürgecilerin eline geçmişti ve Kızılderililer askeri operasyonlarla iç kesimlere doğru göçe zorlanıyorlardı. Bu yüzden, İstanbul’a gelen, Kız Kulesi’ni ilk gören Kızılderilinin Mira Miro Vanzoci olduğunu söylersek herhalde yanılmayız!

1880 yılında, değişik milletlerden insanların çalıştığı bir sirk İstanbul’a gelir. Sirkte 13-14 yaşlarında, Mira Miro Vanzoci adında bir Kızılderili de vardır. Bu delikanlı, Çırpıcı çayırında sunduğu gösterisinde eyersiz, çulsuz, çıplak bir ata biner. Atını, Çin ejderhalarına benzetilerek oyulan bir ağaç kütüğünün etrafında dört nala sürerken, başındaki rengarenk tüylerin açılışını gören İstanbullular kendisine hayran kalır. İstanbul’da at koşturan ilk Kızılderili unvanını taşıyan Vanzoci’nin asıl marifeti ise çok keskin bir nişancı olmasıydı. Mira Miro Vanzoci, izleyicileri büyülemişken elinde tuttuğu on baltayı etrafında döndüğü ağaç kütüğüne teker teker fırlatır. Baltalar yukarıdan aşağıya doğru aynı hizada saplanırken, bir tanesi bile sağa ya da sola kaymıyordu. Üstelik, yandan bakıldığında baltaların sapları da aynı açıdaydılar. Gösteriden sonra izleyicilerin arasında dolaşan Vanzoci, resmini hatıra olarak 1 kuruşa satardı. İstanbulluların sevgisini öylesine kazanmıştı
ki, resmini herkes 5 kuruşa alırdı. Hatta, 1 mecidiye verenler bile az değildi.

Vanzoci, İstanbul’a geldiğinde Osmanlı tahtında II. Abdülhamit oturuyordu. İstibdat devrinde, ilk öğretimin yayılması söz konusu olduğunda, Abdülhamit, Arnavutların Kızılderililer gibi tecrit edilerek etnografik değer olarak görülmelerini ister. Amerika elçisinin, Kızılderililerin okutulmasına karşı oluşundan etkilenen Abdülhamit şunları söyler: “Bizde de, Arnavutlarla Kozan dağlarındaki dağlılara mektep açmak beyhudedir. Mektepler şehirler içindir. Dağlıların cesaretinden faydalanmak için hissi muamele ile istifade etmeliyiz.”

Kızılderililere, 1949 yılının Eylül ayında da, İstanbul sokaklarında rastlarız. Hangi kabileden olduklarını öğrenmek için Attilâ İlhan’ın “İstanbul Ağrısı” adlı şiirinin son dizelerini okuyalım:

1949 Eylül’ünde birader mırç ve ben sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık sana taptık ulan unuttun mu sana taptık

“Attilâ İlhan da Kızılderili mi?” demeyin sakın! Sigara reklamı bahanesiyle kovboyların at koşturduğu bir ülkedeki bütün şairler Kızılderilidir. Bir zamanlar, sarmaşıklar kenti olarak bilinirdi İstanbul… Ve o yıllarda, kendi topraklarında özgürce yaşayan Kızılderililer vardı. Şimdi ne İstanbul’da sarmaşıklar kaldı ne de özgür olan bir Kızılderili. Her ikisinin “vatan”ı da kovboylar tarafından işgal edildi. Harbiye’den Şişli’ye doğru giderken yolun solunda bulunan bir binanın penceresiz duvarında boy gösteren Marlboro kovboyunun dizlerine kadar ulaşan sarmaşık için tasalanıyorum!.. Vatanından kovboy görüntüsünü silmek için direnen ve çizmeyi aşan o sarmaşığa daha ne kadar özgürlük tanınacak? Kızılderililere tanındığı kadar mı?

Bu yazının içinde yüzen gemilerin çoğu Kız Kulesi’ne aşıktır ve ona kur yapmak için Boğaz’ın sularında bir aşağı, bir yukarı gezinmişlerdir. Ama, hepsi de, İstanbul’dan ayrıldığında sevgilisinin bir resmini yanına almayı unutmuştur. Kız Kulesi’nin resmini yanından ayırmayan ve ona yürekten bağlı olan bir gemi vardır ama!.. Kim olduğunu Refik Erduran’dan öğreniyoruz: “Paris’ten

Marsilya’ya gidip Ankara gemisine bindim. Gençlikte zaman daha ağır yürür gibi geliyor insana. İki yılda memleketi ne kadar özlemiş olduğumu o gemiye girer girmez anladım. Kamarotlara sırıtıyor, salondaki Kız Kulesi resmine bakarken Salacak anılarına dalıyor, pilavı koklayarak yiyordum.”

Geminin aşkından olsa gerek “Kız Kulesi Sokağı” İstanbul’da değil, Ankara’dadır. O sokaktaki bir evin duvarında Kız Kulesi’nin resmi asılı mıdır, bilinmez! Ama, Nâzım Hikmet’in Moskova’daki çalışma odasının duvarında koca bir tahta kaşık göze çarpar. Üstünde Kız Kulesi’nin resmi olduğu bir tahta kaşık!..

“İki Milyarlık Bilet” adlı filmin çekimleri için Gebze’nin bir balıkçı köyü olan Eskihisar seçilir. Film gereği, bir kahvehanenin duvarında Yavuz zırhlısının resmi olması gerekiyordu. Osman Hamdi Bey’in evinin yanında olan Gençlik Kıraathanesinin duvarına savaş gemisinin resmi yapılır. Artan boyalarla da, filmdeki oyunculardan biri çayocağmın duvarına Kız Kulesi’nin resmini çizer.

Kızılderililerin elinden alman topraklara gidip, VVashington’daki National Museum’da sergilenen Cox’un kayığını görmeniz zor olabilir. Siz iyisi mi, Eskihisar’a gidin ve Şiir Cumhuriyeti’nin elinden alınmak istenilen Kız Kulesi’nin, Adile Naşit tarafından yapılan resmini görün!

Bulabilirseniz, çayınızı yudumlarken dinlemek üzere Sinanyan’ın “Kız Kulesi Marşı”nı da yanınıza almayı unutmayın…

Hadi Kız, Bohçanı Hazırla…

4 Nisan 1949’da, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın imzalanmasından üç yıl sonra Türkiye, Yunanistan ile birlikte NATO’ya katılır. Teşkilat Paris’te, Napolyon’un mezun olduğu harp okulu binasında “talebe” yetiştirirken bir yandan da, üye ülkelerin halklarına yönelik propaganda çalışmalarını yürütür. Bunlardan biri de, Frederıc Megret tarafından Fransızca olarak yazılan ve Türkçesi “E. Desfosses-Neogravure” matbaasında basılıp ülkemizde ücretsiz dağıtılan “NATO Sulh Demektir” adlı kitaptır.

Kitabın sayfaları arasında Fransız şair Paul Valery’nin 1938’de yayınladığı bir yazısından da, alıntıya yer verilir: “Kara düşüncelere daldığım ve Avrupa’nın halinden ümit kestiğim zamanlarda ancak Yeni Dünya’yı (Amerika) hatırlayarak teselli buluyorum. Zira Avrupa, ideallerini, yaratma kabiliyetini, icat ve keşiflerini, velhasılı hiç bir suretle aşınmayacak kıymetlerini genç Amerikan Kıtası’na göndermişti.”

Valery’nin Amerika’yı düşünerek “teselli” bulduğu yıllar, Avrupa’nın “idealleri” uğruna Kızılderililerin soyunu tükenme noktasına getirdiği yıllardır. Fransız şairin sözlerinde doğru bir yan vardır: Amerikan kıtasına gönderilen “hiç bir suretle aşınmayacak” bir kıymet olan sömürgecilik Marshall yardımı ve onu izleyen NATO ile gittiği kıyılardan geri dönmekteydi!..

Frederıc Megret, Valery’nin düşüncelerinin ardından “Bugün dahi Atlantik Camiasını bundan daha iyi tarif etmeye imkan var mı?” sorusunu sorarak, içinde, Sunay Akın’ın Kızılderililer ile neden ilgilendiğinin yanıtının da bulunduğu baklayı ağzından çıkarır: “Bu camiyayı 1949 Antlaşması yaratmış değildir. O, tarihi bir gelişmenin eseri olarak esasen mevcut bulunuyordu.”

Amerikan 6. filosunun İstanbul’a geldiği 15 Temmuz 1968 gününün akşamı toplanan devrimci öğrenciler Emperyalizme karşı bir dizi eylem yapma konusunda karar alırlar. Toplantı dağılırken 11 kişiyi gözaltına alan polis iki gün sonra da Gümüşsüyü öğrenci yurdunu basar. Çıkan çatışmada 47 kişi yaralanırken Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, pencereden atılması sonucu komaya girer.Sömürgeciliğe karşı olan herkes haberi duyar duymaz İstanbul Teknik Üniversitesinde biraraya gelir. “Dağ Başını Duman Almış” marşı söylenirken, “Kahrolsun Amerika” sloganı tüm kente yayılır.

Protesto yürüyüşünün 6. filonun demirlemiş olduğu Dolmabahçe ” kıyısına yapılacağı sanılırken, Harun Karadeniz elindeki megafon ile konuşur: “Arkadaşlar, hareketi yöneten örgütler olarak, içerde oturduk, meseleyi enine boyuna görüştük. Her ihtimali hesaplayarak şu karara vardık ki, yürüyüş Dolmabahçe’ye değil, Taksim’e yapılmalıdır. Biz üçbeş Amerikan denizcisine değil, en geniş anlamıyla Emperyalizme karşıyız. Ve Emperyalizmi tel’in etmek için Taksim’e yürüyeceğiz.”

Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nın çevresinde toplanan kalabalık yastan dolayı bayrağı yarıya indirir. Konuşmaların ardından örgüt disiplinine karşı gelinmeden dağılma duyurusu yapılsa da,

anıtın kaidesine çıkan bir gencin sesi duyulur: “Arkadaşlar, biz buraya nutuk dinlemeye gelmedik. Biz ta Beyazıt’tan Teknikli kardeşlerimizle Dolmabahçe’ye inmeye geldik. Orada kadınımıza, kızımıza saldıranlara gerekli dersi vermeye geldik.”

Dolmabahçe kıyısındaki Amerikan askerlerinden bir kısmı kendilerini motorlara atıp kaçsalar da, bazıları Boğaz sularında banyo yapmaktan kurtulamazlar. Saatler ilerlese de direnişi sürdüren kalabalık polis tarafından şiddet kullanılarak dağıtılır.

1969 yılının 10 Şubat günü, 6. filo yeniden geldiğinde, önceki gelişini protesto ettiği için camdan atılan Vedat Demircioğlu çoktan olmuşta!.. 16 Şubat’ta Beyazıt’ta toplanan otuz bin gösterici Taksim’e doğru yürüyüşe geçer. Taksim’e gelindiğinde Amerikan’ın kuklası olan gericilerin ve polisin saldırısıyla karşılaşılır. “Kanlı Pazar” olarak adlandırılan olaylarda Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan sis bombaları, mermi ve taşların arasından canlı çıkamazlar!..

İspanyolların elinden kaçan bir grup at, Amerika’nın içlerine doğru yayılır ve yabanileşirler. “Mustang” adı verilen bu atlar Kızılderililer tarafından ele geçirilir. Ankara’daki ODTÜ’de bulduğu terk edilmiş ata binen bir öğrenci aşık olduğu kızın penceresine gelir: “Hadi kız, bohçanı hazırla. Seni kaçırmaya geldim.”

O öğrenci, Emperyalizme karşı olan iki arkadaşı, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ile birlikte 6 Mayıs 1972’de darağacında katledilen Deniz Gezmiş’den başkası değildir.

Kızılderilileri yok eden sömürgeciler, barışın, özgürlüğün ve eşitliğin egemen olduğu bir dünya özlemiyle karşılarına dikilen kızıllara da aynı senaryoyu uygulamaktaydılar!..

Deniz Gezmiş ayaklarının altındaki sehpayı tekmelediğinde darağacından yükselen sesten ürken bir güvercin, duvardaki yuvasından gökyüzüne doğru uçar.

Avludakiler, yüzüne bakamadıklarından güvercinin kanadından düşen bir tüyün Deniz Gezmiş’in saçlarına doğru süzülüşünü göremezler!..

Kırılan Canlar

Sunay Akın

Sunay Akın, bir “araştırmacı gazeteci” değildir. Gazeteci bile değildir. Altı üstü bir şair! Ama, “araştırmacı şair”…

Sömürünün, zulmün, katliamın, savaşın suçluların, haber ve imge arasında, karmaşık, inanılmaz, ama kesinlikle doğru ve “kanıtlara dayanan” ilişkiler kurarak yakalayan bir “araştırmacı şair”… Metin Göktepe davasına, Şair Eşref, Nâzım Hikmet ve daha niceleri, onun çağrısına uyup ellerinde dizeleriyle tanıklığa gelirler. Üniversite öğrencilerinin eylemini desteklemek için, bin yıllar öncesinden Euklides’i getiren de; Bosnalılarla, Kürtlerle, “Cumartesi Anneleri”yle, Afrikalı halkların, Kızılderililerin, Eskimolarm şiirlerini, söylencelerini buluşturan da odur. Bu kadar çok ilişki ve bağlantı kurmayı nasıl başarır, Sunay Akın?

Önce, Türk ve Dünya Edebiyatının ve sanatının muazzam birikimini bir bilgin titizliğiyle tarar. Hangi şair, hangi imgeyi nasıl kullanmış, romanlarda, heykellerde, filmlerde ne var, bulur. Sonra, bilginliği de, bilgiçliği de bir yana koyar, şiir işçiliğine girişir. Topladığı bütün malzemeyi kağıttan bir kayığa doldurur, Kızkulesi’ne, bütün halkların düşgücüyle kurulmuş evrensel ülkeye götürür. Gerçeğin tümünü kucaklayacak kadar kocaman bu küçük adacığın üzerinden, iyi ile kötünün, ileri ile gerinin kavgasının haberlerini yedi iklime duyuran sinyaller yaymaya başlar. O bir şey kazanmaz, ama duymayan kaybeder!

Aydın Çubukçu

Nisan 1999
Çınar Yayınları

Katalog Bilgisi:

ISBN: 975-348-097-0
KONU: Edebiyat, Türk Edebiyatı, Şiir
BAŞLIK: Kız Kulesindeki Kızıldereli
YAYINEVİ: Çınar Yayınları
YAZAR: AKIN, Sunay
FİYAT: 9,000,000 TL.
KAPAK: GÜNÜBEK, Cem
BARKOD: 9789753480970
SAYFA: 182
YER: İSTANBUL
AY: Nisan
YIL: 1999
FİZİKİ: 19,6 x 13,5 cm., Karton Kapak

Âşık Kul Ahmet,

0

Asıl adı Ahmet Kartalkanat olan Âşık Kul Ahmet, 1932 yılında Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Bozlar köyünde dünyaya geldi. Babasını henüz bir yaşındayken kaybetti. Zor şartlarda, üvey babasının himayesinde büyüyen Kul Ahmet, 15 yaşında sazını eline alıp âşıklık geleneğinin izinden yürümeye başladı.

Bize Kızılbaş demişler
Gül de kırmızı değil mi
Binbir çeşit kelam söyler
Dil de kırmızı değil mi

Pirimiz de Ali Baba
Sizi koruz kaptan kaba
Doğup batar gel her sabah
Gün de kırmızı değil mi

Bütün huriler libası
Muhammed’in tazifesi
Atatürk’ün madalyası
O da kırmızı değil mi

Kul Ahmed’im gezdim dağı
Seyreyledim bahçe bağı
Sallanıyor Türk bayrağı
Rengi kırmızı değil mi

Genç yaşta Anadolu’nun birçok köyünü, kasabasını gezdi; Malatya’dan Sivas’a, Elazığ’dan İstanbul’a kadar sazıyla, şiiriyle yollarda dolaştı. Ankara’da radyo ve televizyon programlarında da yer aldı, devlet memurluğu yaptı. Ailesiyle yaşadığı acılar ve zorluklar onu asla yıldırmadı.
Röportajlarında şöyle der:

“Ben buyum… İnsanlığa bağlı yolum erkânım… Bizi yetiştirdi irfanla bilim, her dem Hâk dilini söylüyor dilim.”

Şiirlerinde insan sevgisi, ahlak, adalet, kardeşlik ve özgürlük temaları ön plandadır. Alevi-Bektaşi inancına mensup olsa da, şiirlerinde inancın eğitsel ve evrensel değerlerini işler, çağdaş dünyanın gerekliliklerine vurgu yapar. Sözleriyle, “Dünya milletlerinin birlik ve barış içinde yaşamasını” dilemiştir.

Kul Ahmet, 1971 yılında eşi Fatma’yı kaybettikten sonra çocuklarını yuvaya vermek zorunda kalmış, sonra yeniden Anadolu turnelerine çıkmıştır. Dostu Âşık Veysel ile karşılıklı saz çalıp söyleyen usta, 1996’da aramızdan ayrıldı.

Bir Şah Olsam

En meşhur şiirlerinden biri olan “Bir Şah Olsam” yüzünden defalarca tutuklanmış; şiirde dile getirdiği adalet, eşitlik ve barış hayali, dönemin yönetimince sakıncalı bulunmuştur:

Bir şah olsam hükmeylesem cihana
Başta haksızlığı yıkar giderdim
Okullar yapardım bütün insana
Cehaleti kökten yakar giderdim

Fabrikalar kurar idim her yerde
İkiliği komaz idim bu serde
Ayrı gözle bakamazdım bir ferde
Cihana bir gözle bakar giderdim

Bir insan severdim biri de Allah
Ondan başkasına tapmazdım billah
Ne Kudüs kalırdı ne de beytullah
Oraya bir bostan eker giderdim

İnsanlıktan başka olmazdı Cennet
Bir olursu İsa, Musa, Muhammet
Hiç ayrı olmazdı din ve tarikat
Mezhepler bağını söker giderdim

Bir olurdu zengin fakir her zaman
Bütün hastalara olurdum derman
Ne gavur kalırdı ne de müslüman
Tümünü bir yola çeker giderdim

O günü görseydim gönlüm gülerdi
Bütün dünya halkı bayram ederdi
Ne bir silah ne bir atam kalırdı
Bir derin deryaya döker giderdim

Gece gündüz çalışırdım millete
Bir faydalı kul olurdum devlete
Bir ırmak misali güneşten öte
Başka dünyalara akar giderdim

Uyanırdı bizden mantıkla hisler
Taş atmazdı bize softa iblisler
Tutmazdı bizleri cahil kabuslar
Yobazlara şimşek çakar giderdim

Her zaman yaşardık namusla arla
Çalışırdı insan ticaret karla
Dünyayı ederdim koca bir tarla
Birlik tohumunu eker giderdim

Bir devlet ederdim bu ulu hanı
O zaman sürerdik yolu erkanı
İnsanı ayıran o kör şeytanı
Boynuna bir zincir takar giderdim

Gerçek insanlarla eder idim Cem
Seçerdim orada iyi ile kem
Doğrulardan yana olurdum her dem
İrtica kolunu büker giderdim

Kul Ahmet der varlığımız bitmezdi
İnsanoğlu yanlış yola gitmezdi
Ayrı ayrı devlet icap etmezdi
Dünyaya bir bayrak diker giderdim


Bu şiir yüzünden cezaevinde 1 yıl 3 ay yattı, ancak sözünü hiç değiştirmedi. Üstelik şiiri başka ozanlar tarafından izinsiz kullanılmış, hakkını aramak için mahkemelere bile düştü.

Hayatında ilginç anılar da var: İstanbul’da düzenlenen bir aşıklar yarışmasında ünlü Âşık Davut Sulari ile atışmış, doğru ve bilimsel bilgisiyle seyircileri kendine hayran bırakmıştır.

Kul Ahmet, Anadolu’nun yürekten bir sesidir. Şiirleri, sazı ve hayatıyla halkın vicdanını yansıtır. Bugün hâlâ eserleri; Erdal Erzincan, Arif Sağ ve daha birçok sanatçı tarafından seslendirilmekte, anılmaktadır.

Onun dünyası, “silahsız, savaşı olmayan, insanın hür olduğu, barış dolu” bir dünyadır. Biz de bu akşam, onun bu temiz yüreğine ve güçlü sazına kulak verelim.

Âşıklar Atışması: Kul Ahmet – Davut Sulari

Kul Ahmet: “Şemsi Yastıman’la birlikte âşıklar şölenine gittik. Türkiye’den pek çok âşık gelmişti. Hatta rahmetli Âşık Veysel de oradaydı. Âşık Davut Sulari de gelmişti. Efendim, ben bir yıl Davut Sulari ile beraber Anadolu’ya geçmiştim. O zamanlar Davut Sulari, Ankara’da kivrasının karısını kaçırmıştı. Bu olay sebebi ile aramız açılmıştı.
Onun bu tür nahoş olaylarına kızıyordum. Tabi ben Davut Sulari’nin yaşına göre çocuk sayılırdım. Fakat, Davut Sulari’yi halk çok tutuyordu.

O gece konser ve yarışma başladı. Konserde jüri bile vardı. Sıra Davut Sulari’ye gelmişti. Sahnede halka: ”Sayın seyirciler, yeni bir âşık çıkmış. Adı Kul Ahmet. Onu benimle atışmak üzere sahneye çağırıyorum.” diye konuştu.

Tabi o yıllar halk beni tanımıyor. Davut Sulari’nin niyeti, halkın huzurunda beni hacil duruma düşürmek. Ben önce çıkmak istemedim. Bir taraftan halk alkışlarla beni davet ediyor, bir taraftan da Davut Sulari: ”Eğer gerçek âşık ise kaçmasın gelsin. Âşıklığını izhar ve beyan etsin.” diyerek seyircileri tahrik ediyordu. Seyirci de tempo tutarak beni sahneye çıkmaya mecbur etti. Sazımı aldım sahneye çıktım.

Davut Sulari:

Sana bir sorum var dinle Kul Ahmet
Gökte kaç yıldız var bilir misin sen?
Bütün deryaları yüzüp geldin mi?
Kaç tane balık var bilir misin sen?

Kul Ahmet:

Ben yıldız saymadım balık saymadım
Bu kadar inceyi elemem Davut
Gökte kaç yıldız var bir Allah bilir
Bu sırr-ı hikmeti bilemem Davut

Davut Sulari:

Dertlerini Hâk derdine kattın mı?
Yunus gibi deryalara battın mı?
Kürre-i arz kaç kilodur tarttın mı?
Dünya kaç kilodur bilir misin sen?

Kul Ahmet

Dertlerimi dost derdine katarım
Yalan söyleyene her dem çatarım
Bir terazi oldum in-cin tartarım
Ben bu ağır yükü alamam Davut

Davut Sulari

Davut Sulari der Kul Ahmet ersin
Bazı talip oldun bazı da pîrsin
Sen de şu dünyada ustayım dersin
Kaç tane kapı var bilir misin sen?

Kul Ahmet

Kul Ahmet’im bizde Hâk’kın yapısı
Tanrının elinde dünya tapusu
Bir kapı bilirim dostun kapısı
Varıp her kapıyı çalamam Davut

…..

Seher Yeli Nazlı Yare
Bildir Beni Bildir Beni
Düşmüşem Elden Ayaktan
Kaldır Beni Kaldır Beni

Söyle güzeller şahına
Yüz süreyim dergahına
Zehir olan kadehine
Doldur beni doldur beni

Kul Ahmed’im gönül versem
Bağında gülünü dersem
Senden gayrı yar seversem
Öldür beni öldür beni

ÂşıkKulAhmet

Niye küstün Antep Maraş elleri?

0

Niye küstün Antep Maraş elleri?
Yalan ile divan duran ben miyim?
Kesilesi yalancının dilleri
Hakkın kullarını kıran ben miyim?

Ocak mı batırdım, saray mı yıktım?
Kimi dolandırdım, evini yaktım?
Ben ne çektim ise, aşkımdan çektim
Hak deyip de adam vuran ben miyim?

Şikayet eyledim Merdan Ali’ye
Kör, topala güler bilmem ki niye?
Gönüldür aldanmaz ağa’ya bey’e
Hakka sövüp ikrar veren ben miyim?

Mahzuni’yim gelmiş oldum Maraş’a
Sevdim diyenlerden tutuldum taşa
Fadime’den doğan iki güneşe
Kerbela da tuzak kuran ben miyim?

Mahzuni Şerif

Maraş Katliamı….

0

1.Katliama Doğru

    a) Tarihsel giriş

    Sivas, Yozgat, Kayseri, Tunceli, Gaziantep, Adana, Hatay illeri gibi Maraş da yüzyıllar boyunca göçer aşiretlerin konaklama ve yaylak yerlerinden biri olmuştur. Göçer aşiretler, sonbaharda Adana, Gaziantep ve Hatay’a iner ve kışı bu ılık bölgelerde geçirirler; ilkbaharda binlerce çadırdan oluşan kafileler halinde serin yaylalara göçerlerdi. Göçer aşiretlerin bir kolu Maraş üzerinden Uzunyayla’ya, diğer bir kolu yine Maraş üzerinden Yama ve Çiçek Yaylasına giderler. Dönüşlerinde aynı yolu izleyerek dönerler.

Bilindiği gibi, belli yerleşim yerleri olmadığı için, göçer aşiretler, yerleşikler ve merkezi hükümet nezdinde kural ve disiplin tanımaz gruplar olarak bilinir. Askere gitmezler, vergi ödemezler, göç sırasında yerleşik halkın evlerini, hayvanlarını, ekinlerini yağmalar, adam öldürürler. Kanun kaçaklarını içlerinde barındırırlar. Kendilerine engel olmak isteyen güçlerle savaşırlar.
Maraş, Sivas, Gaziantep, Adana, Hatay, Kayseri bölgesini yaylak olarak kullanan Kozanoğulları ve Avşarlar da kural ve disipline uymayan aşiretlerdendir. Hem yerleşik halkı rahatsız ediyorlar; hem de birbirlerine karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir üstünlük kavgası sürdürüyorlardı. Bu aşiretler, Osmanlı’ya karşı da kimi zaman birlikte, kimi zaman tek başlarına ayaklanıyorlardı. Yine Maraş’a bağlı Zeytunlu Kasabasındaki Ermeniler de, Osmanlı yönetimine başkaldırmışlardı.

    19. yüzyılda Osmanlı yönetiminin etkinliği azalmış, bölgelerdeki beyler ve ağalar da başlarına buyruk olmuşlardı. Örneğin Maraş’ın etkin beylerinden Beyazıtzâdelerle, Dulkadiroğulları arasındaki çekişme kanlı kavgaya dönüşmüştü. Kavgalı olan iki bey, vurucu güçlerini kendilerine bağlı aşiretlerden sağlıyorlardı. Maraş meclis üyelerinden Necip Efendi, Divan Efendi Zâde, Bekir Ağa, Seyis Oğlu, Haci Ali ile Maraş’ın bazı saygın kişileri, Beyazıtların baskısına karşıdır. Beyazıt Beyleri, Zeytunlu (Ermenilerden) toplumundan altı yüz silahlı kişiyi getirterek karşıtlarına baskı yapmaya, öldürmeye savaşmaya yönelirler. 1

    Osmanlı Yönetimi, bu bölgede konaklayan, kural ve disiplin tanımayan göçer aşiretlerini yerleşik duruma getirmek, denetim altına almak için 1864’de “Fıkra-i İslahiyye” adıyla seçkin bir askeri birlik kurar. Birliğin başına Muşir Derviş Paşa ile savaş deneyimi olan Kurt İsmail Paşa getirilir. Osmanlı birlikleri, Çukurova’da egemenlik kurmaya çalışan, kural tanımaz aşiretlerle (Kozanoğulları, Avşarlar, Ceritler vb.) savaşa girişirler. Aşiretler yenilir. Devletin baskısıyla tüm aşiretler zorunlu iskâna tabi tutulur.

    Bu aşiretlerin büyük bölümü, Adana, Gaziantep ve Maraş’ın kırsal bölgelerine zorla yerleştirilir. Yerleşik duruma getirilenler, bir yandan geleneksel hayvancılığı sürdürürken; öte yandan tarımla uğraşmaya yönelmişlerdir. Hayvansal ve tarımsal ürünlerini Maraş’taki eşraf ve esnafın aracılığıyla değerlendirirler. Bu insanlar, Maraş ve ilçelerindeki eşraf ve esnafına, paralarını, ürünlerini güvenle teslim etmektedirler. Hükümetle olan sorunlarını da bunların aracılığıyla çözmeye çalışıyorlardı. Aynı biçimde Maraş eşrafı, esnafı da bu insanlara güven duyarak içli dışlı olmuşlardır.

    Osmanlı Devleti, her yerde olduğu gibi, Maraş’ta da şeriata yönelik uygulamalarıyla Sünni olmayan inanç topluluklarını asimile etmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle Maraş’ta şeriata dayalı medrese, cami ve mescit yapımına önem verir. 1916’da Maraş’ta Milli Eğitim Müdürü olan Besim Atalay, Maraş’ın tarihi, coğrafi ve kültürel yapısıyla ilgili yaptığı araştırma sonucu şu bilgileri aktarmaktadır: “Maraş’ın nüfusu 32.704. Bu nüfusun 24.228’i Müslüman, 8.476’sı gayrimüslim. Bir tane 6 yıllık lise, bir tane 4 yıllık öğretmen okulu, 9 tane erkek çocukların gittiği ilkokul, bir tane kızların gittiği okul olmak üzere toplam 11 okul var. Buna karşın 92 cami ve mescit bulunmaktadır.”  2

    Genellikle Maraş il ve ilçe merkezlerinde yerleşik halkın büyük çoğunluğu Sünni; kırsal kesimde (köylerde) olanların bir bölümü Türkmen, bir bölümü Kürt kökenli olup, büyük çoğunluğu Alevi inançlıdır. Ama aralarında hiç mezhep tartışması, kavgası olmamıştır. Hatta Kürtler, Türkler ve Aleviler ile Sünniler, Maraş’ın İngiliz ve Fransızlar tarafından işgaline karşı hep birlikte mücadele yürütmüşlerdir. Elbistan’ın Alhaslı Aşiretinden “Kalık Dede” adında biri işgal yıllarının tanığıydı ve Malatya’ya sık sık gelirdi. Hoş sohbet bu yaşlı adam, Maraş’ın İngiliz ve Fransızlar tarafından işgalini ayrıntılarıyla anlatıyordu:

     “Ben o sıralarda 8-9 yaşındaydım. Köyümüzde, çevre köylerde eli silah tutanlar, bir milis gücü oluşturdular. Milisler, Fransızların geleceği yolları kestiler. O dönem, ayakkabı falan yoktu. Gön çarık vardı, onu giyerlerdi. Cephedekilerin ayakları üşümesin diye köylerden yün çorap, tiftikten yapılmış kalpak (başlık), aba toplayarak, gön çarık dikerek gönderiyorlardı. Bir de Maraş’ın içinde bulunan halk için evlerden bulgur, un, çökelek, mercimek, tarhana topluyorlar, topladıklarını gizlice Maraş’ın içine sokuyorlardı. Hatta Akçadağ ve Malatya köylerinde de toplanan silah, giyecek ve yiyecekler Elbistan ve Pazarcık üzerinden Maraş’a gönderiliyordu. Fransızların her tarafını milis gücü sardı. Fransızlar kaçmak zorunda kaldılar.”

    Kalık Dede, tanık olduğu Fransız işgalini ve anısını böyle anlatıyordu. Fransızlara karşı, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımı gözetilmemiş kardeşçe, dostça kaynaşmışlar. ...

    Geçmişte Alevi-Sünni ayrımı yoktu. Sonraları ne oldu da Alevilerle Sünnilerin arasına nifak tohumu ekilmeye çalışıldı? Aleviler, Osmanlı’nın katliamlarından kaçarak dağlık bölgelere, orman içlerine sığınmışlardı. Osmanlı’nın despot, soyguncu ve katliamcı hanedanlığı yıkıldı; yerine Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetle birlikte, dağlara sığınmış Aleviler de ovalara, kentlere göç etmeye yöneldiler. Kentlerde çocuklarını okutmaya, işyeri açmaya başladılar. Alevilerin ekonomik ve kültürel gelişimi, bazı tutucu çevreleri rahatsız ediyordu.

    Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Alevi köylerinin yerleşik olduğu bölgedeki sazlıklar kurutuldu. Kartalkaya barajının yapılmasıyla bir bölüm arazi sulanmaya başladı. Topraklardan yılda dönüşümlü iki-üç ürün alınmaya başlandı. Pamuk ekimi oldukça gelişti. Ekonomik güçleri artan Aleviler, Maraş merkezinde tekstile yönelik fabrika kurmaya, sanayi ve ticaret alanında yeni işyerleri açmaya yöneldiler. Alevilerin sanayi ve ticarete yönelmeleri; Maraş’ta Sünni kesimin bu alanları elinde tutan ırkçı, tutucu kanadının işine gelmiyordu 

Tipik çıkar çelişkisi olarak beliren bu durum Maraş’ta kendini göstermeye başlıyordu.
b) Kahramanmaraş’ta son çeyrek yüzyılın siyasal seyri
Kentte, 1969 milletvekili seçimlerinde AP, 38.419 (%32); CHP, 21.126 (%17.6);
MHP, 1.469 (%1.27); TİP, 2.230 (%1.8) oy almış, MSP seçime katılmamıştır.
24 Aralık 1995’de yapılan milletvekili seçimlerinde ise; RP (MSP’nin devamı), :134.331 (%36.8); DYP (AP’nin devamı), 60.434 (%16.4); ANAP, 72.369 (%19.8); CHP, 33.813 (%9.3); MHP, 38.253 (%10.5); DSP, 9.792 (%2,7) oy almıştır.

    Görüldüğü gibi, yaklaşık 25 yıldan sonra sosyal demokratların oyu düşerken; MHP ve RP oyları hızla artmıştır. Solcuların ve sosyal demokratların oylarının düşüş nedenlerinden biri, baskı ve katliamlar sonucu Alevilerin ve solcuların bölgeden zorunlu göçüdür.

    Maraş’ın ekonomisine egemen olan Sünni işadamları, Alevi işadamlarını kendilerine tehdit olarak görmektedirler. Bu faktör, katliamı değerlendirirken gözden kaçırılmamalıdır. Nitekim katliam sırasında bu işadamlarının bir bölümünün faşist saldırganlarla işbirliği içinde olduklarını basından öğreniyoruz. Aşağıdaki bilgiler, Aydınlık Gazetesinin 12. 01. 1979 tarihli sayısından aktarılmaktadır:

    “Kahramanmaraş katliamı, EDEM (Yağ Fabrikası) toplantısında kararlaştırıldı. Katliamdan 15 gün öncesine rastlayan toplantıya, EDEM ortağı Faruk ARIKAN, Fabrikatör ve Hacı Çiftliğinin sahibi Muammer PAKDİL, kardeşi Cahit PAKDİL, Faruk ARIKAN’ın ağabeyi Hacı Osman ARIKAN, Pişkinler İplik Fabrikası sahibi Abdurrahman PİŞKİN, Çırçır ve Prese Fabrikatörü Sıddık AKDİŞLİ, Tanrıverdi Çırçır Fabrikası sahiplerinden Zekeriya KİRİŞÇİ, Yağlıca kardeşler Kooperatif şirketi sahipleri Kasım ve Ali YAĞLICA, Fabrikatör Tarık SARIKATİPOĞLU, Çırçır Fabrikatörü Mehmet VAKKASOĞLU, AP İl Başkanı ve Kadıoğlu Çiftlikleri sahibi Faruk KADIOĞLU, Belediye Başkanı Ahmet UNCU, MİSK Bölge Temsilcisi (Başkanı) Cemil TOZKOPARAN katıldılar...

“Toplantının açış konuşmasını yapan Hasan BALCI, ‘Bugüne kadar bizleri koruyabilmeleri için ülküdaşlarımıza her ay 250 bin lira para veriyorum. Sizler ise bugüne kadar bir kuruş yardım yapmadınız. Hükümete haddini bildirmek ve Alevi komünistleri yok etmek istiyorsak mutlaka birleşip bütün gücümüzü ortaya koymalıyız. Elbirliği yapalım, Maraş’ı komünistlerden, POL-DER’cilerden, TÖB-DER’cilerden temizleyelim’ demiştir.” 3 Gazetenin bu haberi yalanlanmamıştır.
Kahramanmaraş Milletvekili Hüseyin DOĞAN, katliamdan hemen sonra yapılan CHP grup toplantısında, şu görüşleri ifade etmiştir: “Kahramanmaraş’ta olan bir savaş değildir. İç savaşın silahlı iki tarafı olur. Kahramanmaraş’ta olan bir katliamdır. 1572 yılı 24 Ağustos’unda binlerce Protestanın boğazlandığı gibi, Saint Barthelemy katliamı gibi, Endonezya’da solcuların bir gecede birer birer vuruldukları faşist ayaklanma gibi bir katliamdır.
“Bunun adına anarşi denmez. Sağ-sol çatışması da denmez. Bu, Alevi-Sünni çatışması da değildir. Bunlar içinde aransa bile bu plânlı ve örgütlü bir faşist saldırıdır. Çevre illerden Maraş’a getirilen katil çetelerine belli hedefler gösterilerek, her şeyi hesaplanan bir plânla yürürlüğe konan bir faşist eylemdir. Kin ekip, kan çiçeği büyütenlerin, direnme hakkından söz edip ‘Milli direnme hakkı doğmuştur’ diye bildiri yayınlayanların eseridir. Maraş katliamı ‘Müslüman Türkiye-Milliyetçi Türkiye, Allah için Cihad başına’ sloganlarıyla kadın demeden, çocuk demeden vuranlar karşısında ‘Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz’ diyenlerden destek görenlerin eseridir…” 4
Milletvekili Hüseyin DOĞAN’ın belirttiği gibi, Kahramanmaraş katliamı, örgütlü, plânlı, ekonomik çıkar nedeniyle bazı iş adamlarının destek verdikleri netleşmektedir.
c) Katliam saatinin kurulduğu süreç
Şimdi Kahramanmaraş katliamının hazırlık sürecine bakalım. 7 Nisan 1978’de Ankara’da PTT aracılığıyla bombalı bir paket, Malatya Belediye Başkanı Hamit FENDOĞLU’na gönderilir. Hamit FENDOĞLU gönderilen paketi açmış, patlama sonucu kendisi, gelini ve iki torunu yaşamını yitirmişlerdir. Yine aynı tarihte, aynı özellikte ve ağırlıkta başka bir bombalı paket, Pazarcık CHP İlçe Başkanı Memiş ÖZDAL’a gönderilir; ÖZDAL, paketten kuşkulanarak almaz, ancak PTT memurları paketi açarlar ve patlama sonucu bir PTT memuru ölürken, diğeri ağır yaralanır. Biri Adıyaman’a diğeri Adana’ya gönderilen iki ayrı paketin varlığından daha önce söz edilmişti.
Yapılan inceleme sonucu kuşkular, bombalarda kullanılan patlayıcı maddenin Nükleer Araştırma Merkezinden alındığı kuşkuları doğar ve bu kuruluş kapatılarak soruşturma başlatılır. Dönemin başbakanı Ecevit, bombalarla Ülkü Ocaklarının ilişkisinin araştırıldığını söyler. Bunun üzerine MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, Malatya benzeri olayların Erzurum ve Kahramanmaraş’ta da çıkabileceği tehdidini savurur.5
TÜRKEŞ, bu açıklamasını, Malatya Belediye Başkanı Hamit FENDOĞLU’nun katledilişinin üçüncü gününde yapmıştır. Açıklamanın hemen sonrası, Erzurum’da 500’e yakın ülkücü, Atatürk Üniversitesi’ndeki sol görüşlü öğrencilere ve öğretim üyelerine saldırmışlardır. Ülkücülerin başka bir grubu da Erzurum içinde terör estirerek solculara ve CHP’lilere ait işyerlerini tahrip etmişlerdir.
Diğer yandan, Memiş ÖZDAL Pazarcık’taki adresine gönderilen bombalı paketi alsaydı, Malatya olayı gibi bir katliam hemen o günlerde Kahramanmaraş’ta da yaşanacaktı.. Memiş ÖZDAL’ın kuşkusu, böyle bir katliamı önler. Bu durum üzerine, ülkücüler hazırlıklarını zamana yayarlar.
Başbakan Bülent ECEVİT, “MHP Genel Başkanının bildiği bazı şeyler var. Bu arada hükümetimiz bir güvenlik önlemi almak üzere çevre il ve garnizonlardan Maraş’a askeri birlikler gönderdi. Önlem alınmıştır” diyordu. Güvenlik güçleri ve askeri birlikler, Maraş’ın sokaklarında sıkı önlem alırlar. Güvenlik güçleri, saat 22.30 sıralarında Serintepe Mahallesinde dolaşan iki kişiden şüphelenir ve gözaltına alırlar. Bu kişilerin, bir süre önce İmam-Hatip Lisesi’nde hırsızlık yaptıkları iddiasıyla aranan Ahmet KOLUTEK ile Ali KOŞARGELİR oldukları, üzerlerinde patlamaya hazır üç dinamit lokumu bulunduğu ortaya çıkar. Soruşturma sonucu, kentte sabaha kadar arama yapılır. Aramada 34 kişi gözaltına alınır. Ayrıca üç otomatik silah, çok sayıda mermi ve patlayıcı madde ele geçirilir. Gözaltına alınanlar, ifadelerinde birçok yeri bombaladıklarını, iki gizli örgüt “Türk Yıldırım Komandoları” ve “Esir Türkleri Kurtarma Ordusu” ile ilişkili olduklarını söylemişlerdir. Yine ifadeleri sonucu, İstasyon Caddesi üzerinde bulunan caminin avlusuda gömülmüş, etrafı sıvanarak fitilleri dışarıda bırakılmış, patlamaya hazır beş adet dinamit de ortaya çıkarılmıştır.6
Emniyetin bir yetkilisi, “Yapılan soruşturma kentte meydana gelen patlamaların bir provokasyon olduğunu ortaya çıkarmıştır; komandolar, özellikle kendi kuruluşları olan derneklere bombayı atıyorlar, sonra da suçu solcu gruplara yüklemek istiyorlar” diyordu. (Cumhuriyet, 22. 04. 1978)
Gözaltına alınan 34 kişi, mahkemeye sevk edilir ve Edip ÖZBAŞ (Stajyer Avukat), Eyüp GÜRBAZER, Turan TOLU, Mehmet TOLUN, Ali KOŞARGELİR, İsmet ÇALIŞIR, Ahmet Sayın, Mehmet TİMARCIOĞLU, Celal ÖZYEY, Cuma AKIN, Ahmet KOLUTEK, Nuri ERKINACI, Hikmet Reşit
AYHAN, Şahin BORU, Behzat ŞEN, İsmail KÜTÜKÇÜ, Haydar ATALAY, Muharrem ASLAN, Hasan Hüseyin AKBAŞ, Ökkeş YORULMAZ, DOĞAN TAŞORAN, Dursun AKÇAM, Recep ŞAHİN, Veli ESKİ tutuklanır.
Tutuklananlar arasında Kahramanmaraş MHP Milletvekili Mehmet Yusuf ÖZBAŞ’ın avukat oğlu Edip ÖZBAŞ da bulunmaktadır. Tutuklama haberini alan MHP Milletvekili ÖZBAŞ, bazı yandaşlarıyla birlikte Adliye binasına gider; I. Asliye Ceza Yargıcı Kazım DEMİRSU ve 2. Asliye Ceza Yargıcı Ertop KANMAZ’la karşılaşır. Sinirli bir şekilde yargıçlara, “Tutuklamaları siz mi yapıyorsunuz? Sizi mahvedeceğim, pezevenkler…” diyerek küfreder ve fiili saldırıda bulunur. I. Asliye Ceza Yargıcı Kazım DEMİRSU’ya yumrukla saldırır, bu sırada içeri giren Savcı Nuri MİMAROĞLU da ÖZBAŞ’ın küfüründen nasibini alır. Saldırıya uğrayan Yargıç Kazım DEMİRSU, Hükümet Tabipliğinden 5 günlük rapor almıştır.
Savcı Nuri MİMAROĞLU olayı şöyle anlatır: “Saat 08.40 sıralarıydı. Makam odamda, ceza hâkimlerimiz Kazım DEMİRSU ile Ertop KANMAZ arkadaşlar beni bekliyorlardı. Ben o sırada savcı yardımcıları arkadaşlarımla birlikte tutuklama olayının tahlilini yapıyordum. Odacı gelerek hakim beylerin beni makam odamda beklediklerini söyledi. Odaya girdiğimde her iki hakimlerimizin ayakta olduklarını, polis memuru ile MHP’li Milletvekilinin de içeride bulunduğunu gördüm. Milletvekilinin bana ilk sözü ‘Pezevenk’ oldu. Çeşitli hakaretler yağdırıyordu. Polisler Milletvekilini dışarı çıkardılar…” (22. 04. 1978 tarihli Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet Gazeteleri)
Kahramanmaraş katliamı 23 ve 24 Aralık 1978’de yapıldı. Oysa bu tarihten sekiz ay önce (Nisan 1978) bir katliamın plan ve hazırlıklarının yapıldığı somut kanıtlarıyla ortadadır. MHP Genel Başkanı TÜRKEŞ’in de “kehaneti”yle, bu hazırlıklardan haberli olduğu açık açık görülmektedir.
Yine bu gelişmelerden anlaşılıyor ki, ülkücüler, Maraş katliamını, gönderilen bombalı paketlere göre planlamışlar ancak, Pazarcık CHP İlçe Başkanı Memiş ÖZDAL’ın paketi almayışı ve güvenlik güçlerinin Maraş’ta ortaya çıkardıkları ırkçı örgüt elemanlarının tutuklanması, Maraş’ta katliamı geciktirmiştir.
O tarihten Aralık’a kadar geçen sekiz aylık süre içinde katliamın altyapısı hazırlanmaya çalışılır. Katliamdan bir hafta önce, görevli olduklarını söyleyen birtakım kişiler, Alevi ve solcuların oturdukları semtlerde, bir tür nüfus sayımı yaptıklarını söyleyerek konutları dolaşmışlar, evde kaç kişinin oturduğunu sormuşlar ve yeni numaralar verdikleri kapıları kırmızı boyayla işaretlemişlerdir. Başka bir bölgede başka bir grup, bu kez PTT görevlisi olduklarını ve mektupların kaybolmaması için bir çalışma yaptıklarını söyleyerek kapılara boyayla işaretler koymuşlardır. İşaretlerin ne anlama geldiğini “işaretlenenler” bir hafta içinde acı bir şekilde öğreneceklerdi.
Kamuoyu nezdinde katliama meşruiyet kazandırmak için bazı senaryoların hazırlanması da gerekiyordu. Faşist örgütlerin her zaman başvurdukları yöntemlerden biri “Dini ve camileri” kullanmaktır. Belirli yerlere ve özellikle ibadethanelere patlayıcı madde atıyorlar ve “Dinsiz solcular attı” diye propaganda yapıyorlardı. Maraş katliamında da aynı yönteme başvurulmuştur. Kendi binalarına ve camilere tesiri az patlayıcılar atıyor, sonra suçu solculara yükleyerek “meşru tepkilerini” göstermek için miting ve yürüyüş yapıyor, ardından saldırıya geçiyorlardı. Maraş’ta da bu yönde planlar yapılmış, hazırlıklar tamamlanmıştır. Sıra artık uygulamaya gelmiştir.

    d) Katliamın başlama vuruşu: Çiçek Sinemasında patlama

    ÜGD tarafından getirtilen “Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli bir film 16 Aralık 1978’de Çiçek Sinemasında gösterilmeye başlanır. 19 Aralık Salı günü seans saat 20.00’de başlamıştır. Seyirciler içinden sık sık “Müslüman Türkiye, Milliyetçi Türkiye, Başbuğ TÜRKEŞ, Komünistler Moskova’ya, Katil iktidar” sloganları yükselmektedir.

    Çiçek Sineması, Maraş’ın Boğazkesen, Kanlıdere, Uzunoluk ve Kale Caddelerinin kesiştiği dört yol ağzındadır. PTT ve CHP binasına yakındır. Filmin bitimine az bir süre kalmışken salonda tesiri az olan bir patlama olur. Önceden hazırlanmış 30-40 kişilik Ülkü Ocaklı bir grup, “Bunu solcular attı” diye diğer seyircileri tahrik etmişler, sloganlarla PTT ve CHP binasına saldırmışlardır.

    Polis, olaya hemen el koyar. Araştırma sonucu patlayıcı maddenin ülkücüler tarafından atıldığı ortaya çıkar. Bu nedenle bazı kişiler gözaltına alınır. Gözaltına alınanlardan Yusuf İLHAN, poliste verdiği 21 Ocak 1979 tarihli ifade tutanağı şöyledir:

    “Daha önceden tanıdığı sanık Ökkeş KENGER’in 17. 12. 1978 Pazar günü kendisine ‘Ankara’dan geldim, cezaevinde yatan kardeşin Muhittin’i gördüm, sana selamı var, ama sen kardeşine layık değilsin; neden sağda solda dedikodu yapıp kardeşimin cezaevine girmesine onlar sebep oldu diyorsun, biz Kahramanmaraş’ı düzelteceğiz. Çiçek Sinemasındaki film ülkücüleri savunuyor, arkadaşlarımız oraya toplanıyor, biz bunları istediğimiz yöne çekebiliriz, sana da iş düşüyor. Bir görev versek yapar mısın?’ dediğini; kendisinin ‘Kardeşimi yaktınız, beni de mi yakmak istiyorsunuz?’ diyerek bu teklifi kabul etmediğini ve yanından ayrıldığını; 18. 12. 1978 Pazartesi günü eski belediye önünde yine yanına gelen sanık Ökkeş KENGER’in ‘Sana bir görev vereceğim, yapmazsan seni harcarız, bu başkanın emridir’ dediğini, tuvalete gideceğini söyleyerek sanığın yanından ayrıldığını; akşam eve geldiğinde kardeşi Mehmet İLHAN’ın ‘Seni bir arkadaşın Kümbet Çay Bahçesinde bekliyor’ demesi üzerine oraya gittiğinde sanık Ökkeş KENGER’in kendisini beklediğini ve ‘Yarın akşam Çiçek Sinemasına patlayıcı madde atacağız, esas görevi biz yapacağız, senin yapacağın işte korkacak bir şey yok, taş atmak gibi bir şey’ diyerek parkasının cebinden çıkardığı kırmızı çiçekli bir beze sarılmış yarım dinamit lokumunu kendisine verdiğini; fitilinin yarım parmak dışarıda göründüğünü; beze sarılı bir yarım dinamit daha göstererek ‘Bir arkadaşımla beraber sinemada olacağız, yan salondan sahne kısmına geçip oradan atacağız, sen yarın akşam fllm başladıktan sonra kaleye çıkan yolun üzerinde dolaş, içerdeki patlamayı duyduktan sonra elindeki dinamiti ateşleyip sinemanın damına at’ dediğini; kendisinin bu dinamiti aldığını; 19. 12. 1978 günü akşam sinemadaki patlamayı duyunca kendisinin de elindeki dinamiti ateşleyerek sinemanın damına fırlattığını; ancak dinamitin patlamadığını; bilahare buluştukları ÖKKEŞ’in ‘Sen bizi kandırdın, dinamiti atmadın’ dediğini; yanından ayrılıp eve gittiğini, dinamiti patlatmaktaki amacının sinemadaki ülkücü gençliği ve dışarıdaki halkı tahrik etmek ve patlamayı solcuların yaptığı intibaını vererek hadise yaratmak olduğunu söylemiştir.” 7

    Poliste yapılan işlemden sonra Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı da Yusuf İlhan ve Ökkeş KENGER’i ayrı ayrı çağırarak ifadelerini alır. Yusuf İLHAN, dinamiti Ökkeş KENGER’in verdiğini tekrarlamış, Ökkeş KENGER de olayı doğrulamıştır.

    Tanık İsmail Laçin ise Savcılık ifadesi tutanağında şu bilgiler vardır: “Çiçek Sinemasına patlayıcı madde atıldığı gece Manisa’daki kızına telefon etmek için PTT’de bulunduğu sırada sanık Ökkeş KENGER’in gelerek bir konuşma yaptığını ve PTT’den ayrıldığını; sanığın ne konuştuğunu duymadığını, aradan 5-6 dakika geçtikten sonra sinemada patlama olduğunu; bir sivil şahsı içeriye getirdiklerini, dışarıdaki halkın PTT’yi taşlayıp camları

kırdığını; daha sonra gelen polislerin bu sivil şahsı alıp götürdüklerini,
“Sanık Ökkeş KENGER’in bir süre sonra bu defa yanında 15 kişilik bir grup ile tekrar PTT’ye gelip telefon yazdırdığını; telefonu hemen çıkınca durumun ilgisini çektiğini, zaten kabinin kapısının da açık olduğunu ve konuşmanın da rahat duyulduğunu, ‘Orası Genel Merkez mi? Ben teşkilattan Ökkeş KENGER, sen onlara söyle beni tanırlar, burada sinemaya bomba atıldı, 10 yaralı var, 4’ü ağır, söyle acele gelsinler!’ dediğini; bu ikinci konuşmada sanığın yaralıların ismini yazdırmadığını ve herhangi bir dergi isminin geçmediğini söylemektedir.” 8

    Kahramanmaraş Valiliği, İsmail LAÇİN’in ifadesi doğrultusunda telsizle durumu İçişleri Bakanlığı’na iletir. Yapılan araştırmada Ökkeş KENGER’in Ankara’da konuştuğu telefonun Ülkücü Gençlik Derneğine ait 294351 nolu telefon olduğu; ve konuşmanın, patlayıcı maddenin atıldığı gün 20.40 ile 22.27 saatleri arasında yapıldığı tespit edilir. 9

    Polise ve Sıkıyönetim Komutan Yardımcılarına verdikleri ifadeleri mahkemede kabul etmeyen sanıkların tümü, yargılama sonunda delil yetersizliğinden beraat eder. (Hatta birinci sanık Ökkeş KENGER, MHP ve BBP’den milletvekili olarak Meclise girer.)

    Faşistlerin bütün çabalarına karşın, kentteki Aleviler ve solcular, provokasyona gelmemek konusunda titiz davranırlar ve “Ne gelecekse mala gelsin, cana gelmesin” diye temkinli olmaya özen gösterirler. Ne var ki, faşistler kararlıdır. 20 Aralık’ta saat 20.00 sıralarında bu kez de, Yeni Mahalle’de sol görüşlülerin ve Alevilerin devam ettiği Akın Kıraathanesi’ne patlayıcı madde atılır ve iki kişi ağır yaralanır. 21 Aralık akşamı, Devlet Hastanesi civarında oturan sağ görüşlü judo öğretmeni Güngör GENÇAY’ın olmadığı sırada evine patlayıcı madde atılır.

    İki öğretmen öldürülüyor

    Maraş Meslek Lisesi öğretmenlerinden sol görüşlü Hacı ÇOLAK ve Mustafa YÜZBAŞIOĞLU, 21 Aralık’ta okuldan evlerine giderlerken yolda silahlı saldırıya uğrarlar. Hacı ÇOLAK olay yerinde ölürken; Mustafa YÜZBAŞIOĞLU yaralı olarak hastaneye yetiştirilir, ama kurtarılamaz ve yaşamını yitirir.

    Öğretmenlerin cenazesi 22 Aralık’ta kaldırılacaktır. Faşistler ve sağcı gruplar, cenaze törenine saldırmak için geceden çevre il, ilçe ve köylere adam göndererek, “Komünistler, Aleviler Cuma namazında camileri bombalayacaklar, Müslüman kardeşlerimizi katledecekler. Bunun hazırlığını yapıyorlar. Müslüman kardeşlerimizi katliamdan korumak için toplanalım” diye çağrı yaparlar. Bu arada Maraş Müftüsünün de resmi araçla kentte dolaştığı, halkı kışkırttığı bildirilir. 10

Faşistlerin ve din görevlilerinin propagandasının sonucu, on bine yakın kalabalık Ulu Cami’nin etrafına ve cenazelerin geleceği güzergah üzerinde toplanır.
Cumhuriyet Savcısı, otopsisinin çabuk yapılması ve defin için cenazelerin bir an önce teslim edilmesi isteğiyle, Devlet Hastanesi Başhekimi Çetin DİKER’i sıkıştırmakta, ancak Başhekim, “Halen kurşunlar bulunamadı, film çekmemiz gerekiyor” diye teslimatı geciktirmektedir. Başhekimin amacı, cenaze törenini cuma namazı bitimine denk getirmektir. Nihayet cenazeler saat 14.30’da sahiplerine teslim edilir. Başhekim de özel otosuna binerek Ulu Cami’ye gider. Orada toplanan MHP’li tanıdıklarına, “Cenazeyi teslim ettik, birazdan gelirler” der. Devlet Hastanesinin bir hemşiresi, o günü, “Otopsinin tamam olmasından sonra, Başhekim Çetin Bey hastaneden ayrıldı. Giderken bize, sakın ayrılmayın, yaralı ve ölü gelebilir, dedi. Biz korktuk, telaşlandık” diye anlatmaktadır. 11

    Meslek Lisesinde yapılan törenden sonra cenazeleri Ulu Cami’ye götürmek üzere kortej yola çıkar. Korteje beş bine yakın kişi katılmıştır. Yolda polis ve askeri birlikler, kortejdekileri tek tek arayarak ellerindeki pankartlara varıncaya dek, üzerlerinde ne varsa toplar. Cenaze korteji Ulu Cami’ye yaklaştığında, toplanan saldırganlar “Komünistlerin, Alevilerin namazı kılınmaz. Komünistler Moskova’ya, Katil iktidar” sloganlarıyla bağırarak saldırıya geçer. Ellerindeki taş, sopa, kiremit parçaları ve patlayıcı maddelerle korteje saldırılması üzerine, iki grubun arasında bulunan polisler, kaçar ve hükümet binasına sığınırlar. Orada bulunan ve sayısı az olan jandarma birliği havaya ateş ederek saldırıyı durdurmaya çalışmış, ancak başarılı olamamıştır. Kortejdekilerin kaçmak zorunda kalması sonucu ortada sahipsiz kalan cenazeleri askeri birlik alır ve Devlet Hastanesinin morguna götürür.

    Bu arada, faşist saldırganlar gruplar halinde, şehir içine dalmış, Alevilerin yoğun olduğu mahallelere dağılarak önüne gelenleri dövmeye, ev ve işyerlerini tahrip etmeye başlamıştı. CHP, DİSK, TÖB-DER, POL-DER, TİKP, Tekstil Sendikası ve Sağlık Müdürlüğünün binalarını yakıp yıkan saldırganlar, av tüfeği satan bazı dükkanları talan ederek silahlarını götürürler. Sokak ve mahalle aralarında girdikleri çatışmalar sonucu, saldırganların üçü hayatını kaybeder: Cemil KARADUTLU, Memili BAKICI, Hamza YILMAZ. Olaylar, askeri birlikler tarafından ancak geç saatlerde denetim altına alınabilir. Saldırı sonucu, 100’e yakın işyerinin tahrip edilerek yakıldığı saptanır. 22 Aralık günü böyle noktalanır.



    2. Toplu katliam başlatılıyor

    Gelişmelerin iyiye doğru olmadığını gören Alevi, CHP ve diğer sol partilerle demokratik kitle örgütlerinin temsilcilerinden oluşan bir grup, aynı gün Valiye, Emniyet Müdürüne, Jandarma Alay Komutanına giderek ertesi günün olaylı geçeceğinden endişe ettiklerini belirtir ve önlem alınmasını isterler. Vali ve yetkililer kaygısızca güvence verirler:  “Devlet güçlüdür, her olayın üstesinden gelecek güçtedir. Önlemler alınmıştır. Vatandaşlar emin olsunlar.” Oysa öğretmenlerin cenaze töreninde ertesi günün kanlı geçeceğinin somut belirtileri vardı. Her nedense, çevre illerden güvenlik yardımı istenmediği gibi, yeterince önlem alma yoluna da gidilmez.

    Faşist gruplar ve yandaşları, cenaze töreniyle ilgili saldırı olayını değerlendirerek 23 Aralık 1978 günü başlatılacak katliamın planını yeniden gözden geçiriyorlardı. Saldırı için gerekli sopa, demir çubuk, benzin ve gaz, paçavralar, kazma, kürek gibi araç ve gereçlerini tamamlayarak güvenli evlerde saklamaya; saldırıyı yönetecek kadrolarını belirleyerek eksiklerini gidermeye çalışıyorlardı.

    23 Aralık Cumartesi yapılacak saldırıya ve katliama halkı da katmak için camilerde ve belediye hoparlöründen yapılacak çağrının metni hazırlanır. sabahında Belediye hoparlörü ve camilerden, sabah saatlerinden itibaren aralıksız olarak, “Dünkü olaylarda komünist ve Aleviler tarafından şehit edilen üç din kardeşimizin cenazesi kalkacaktır. Bütün din kardeşlerimiz buna katılsınlar, son görevlerini yapsınlar” şeklindeki duyuru yapılmaya başlanır. Yatsı ve sabah namazında da cami imamları aynı çağrıyı yaparlar. Artık katliamın hazırlıkları tamamlanmıştır ve saldırı emri beklenmektedir.

    Belediye hoparlöründen yapılan anonsu durdurmak için giden Yzb. Bülent ENGİN karşılaştığı durumu şöyle anlatıyor:

    “... 23. 12. 1978 günü, saat 06.30’dan itibaren verilen görev gereğince Eğitim Enstitüsü ve çevresinde tertibat alındığını; saat 08.00’e doğru askerlerin Belediye hoparlöründen tahrik edici yayın yapıldığını bildirmeleri üzerine Belediye hoparlörlerini dinlediğini; hoparlörlerden ‘Vatandaşlar, din kardeşlerimiz, toplanıp akşamki olaylarda

ölen ölülerimizi gömelim’ şeklinde yayın yapıldığını; bundan sonra şehrin çeşitli kesimlerinde yer yer dumanlar görüldüğünü ve silah seslerinin gelmeye başladığını; yakındaki belediye binasına giderek yayın odasına girdiğini; yayın odasında kimsenin olmadığını, etrafta bulunanlara, ‘Bu yayını kim yaptı?’ diye sorduğunda, bilmediklerini söylediklerini; saat 10.30’a doğru sokağa çıkma yasağı konulduğunu ve bu yasağın belediye hoparlöründen yayınlatılması emrinin kendisine verildiğini; bunun üzerine tekrar belediye yayın odasına girdiğini, orada bulunan polis memurunun sokağa çıkma yasağına ilişkin Valilik emrini daha önce getirdiği halde yayın yapmadıklarını kendisine söylediğini; orada bulunan memurlara sorduğunda, ‘Şu anda Belediye Başkanı uyuyor, onun emri olmadan yayın yapmayız’ dediklerini, bunun üzerine Belediye Reisinin iznine gerek olmadığını, sokağa çıkma yasağı duyurusunun 10 dakikada bir yayınlanmaması halinde yayın odasına el koyup yayın yapmayanları tutuklayacağını söylemesi üzerine duyurunun belediye hoparlöründen yayınlanmaya başladığını; Eğitim Enstitüsü yukarısındaki Hükümet Konağı önünden geçen Trabzon Caddesi üzerindeki büyük bir grubun oradaki dükkanları tahrip ettiklerini…” 12
Askeri yetkilinin belirttiği gibi, belediye hoparlöründen yapılan anons hem halkı tahrik etmekte, hem saldırının başlatılmış olduğunun işaretini vermektedir. Bunun üzerine, katil faşistler, mahallelere dağılarak saldırıya başlamışlardır.

    23 Aralık günü, mahallelere yaygın ve sistematik saldırı başlatılır.



    a) Mahallelere Saldırı

    Yörükselim ve Mağaralı Mahallesi

    Sabahın ilk saatlerinde, Abdurrahman Kurt’un evine civardaki evlerden otomatik silahlarla ateş edilmiş; gazlı paçavralar ateşlenerek evin içine atılmıştır. Daha sonra eve giren faşistler, evdeki insanları feci şekilde döverek işkence etmiştir. Sokaklarda dolaşan başka bir grup, silahla evlere ateş etmektedir.

    Yörükselim Mahallesine giden saldırgan gruba katılmak, destek vermek için Uzunoluk Caddesi üzerinde toplanan üç bine yakın ve ellerinde MHP bayrağı bulunan bir topluluk, “Alevilere ölüm, komünistler Moskova’ya, milliyetçi Türkiye” sloganlarıyla harekete geçer. Askeri birlikler saldırganları engellemeye çalışmış, ancak topluluk, içlerindeki maskeli kişilerin, “Ne duruyorsunuz, Yörükselim’de arkadaşlarımız şehit ediliyor, yürüyelim” tahrikiyle barikatı yaran topluluk, Yörükselim’deki saldırgan gruba katılmıştır. Ellerinde sopa, demir çubuk, odun, balta, nacak, silah ve patlayıcı maddeler bulunan saldırganlar, önceden işaretlenmiş Alevi evlerini tahrip ederek ateşe veriyorlardı. Mahallede, bazı kişilerin, saldırganlara karşı savunmak amacıyla ateş açtıkları, birkaç kişinin öldüğü söylenir. Yörükselim Mahallesini işgal eden faşistlerin bir grubu, Ahırdağı eteklerindeki Çamlık bölgesinde bulunan Alevi evlerine yönelir, ancak burada sol bir grubun direnişiyle karşılaşır; karşılıklı çatışma sonucu taraflardan ölenler olur.

    Sayısı bini bulan bir saldırgan topluluğu Mağaralı Mahallesini basmış, evlerinden dışarı çıkardıkları Alevileri kurşuna dizmişlerdir. Katliam sonrası, dere içinde Alevilere ait kokuşmuş 16 ceset bulunmuştur.

    Katliamı yaşayanlar anlatıyor:

    “... Hep ellerinde Alman tüfeği, mavzer, makineli tüfekler vardı. Kadınlarımızın memeleri kesildi. Altı aylık çocuğumuza kurşun sıkıldı. Kolları kesildi, kafaları dövüldü (ezildi). Kadınlarımızın hem ölüsüne hakaret ettiler, hem dirisine. Kocasının yanında yaptılar. Kocası dedi ‘Allah’tan korkun’. Kocasını çektiler öldürdüler. Ardından kadını öldürdüler. 20 yaşında bir babayı oğluyla birlikte öldürdüler. Gözlerine şiş soktular insanların. Seyrantepe’de Kaşanlı (...)ün karısının ırzına geçip, kurşuna dizdiler. Daha sonra külotunu çıkarıp sokağa attılar. Kalaycı Şah İsmail’e de baltayla vurup beynini parçaladılar....” 13

    Mahmut DUMAN: “Evimiz, Yörükselim Mahallesi Çeşme Sokaktadır. Evde oturuyorduk. Sokaktan ve evimizin yakınından silah sesleri gelmeye başladı. Pencereden baktığımızda, büyük bir kalabalık gördük; ellerinde sopa, satır gibi cisimler vardı. Bağırıyorlardı. Bizim evin üst tarafında bulunan birkaç evi yakmışlardı. Evlerin penceresinden alevler yükseliyordu. Bizim evi sardılar, biri ‘Bu evdekilere dokunmayın’ diye bağırıyordu. Kalabalık evimizin etrafından dağılarak başka tarafa gitti. ... Daha sonra, tahminen saat 12.00 sıralarıydı. Dışarıdan evimize silahla ateş edildi. Sokakta 25-30 kişi gaz doldurdukları şişeleri ateşleyerek pencereden içeriye attılar. İçerisi alev aldı. Bir grup da kapıyı zorladı ve kırarak içeriye girdi. Ellerinde tahta, nacak, silah vardı. Bizi evden dışarı çıkardılar, ellerimizi başımızın üstünde tuttuk. Bu sırada bize ateş ettiler. Oğlum Mehmet Duman öldü. Biz de yaralandık. Askerler geldi, bizi alıp götürdüler.” 14

    Hüseyin ÜN: “Yörükselim Mahallesi Çamlık Caddesi Balkaya Sokağının başında evde oturuyoruz. 23. 12. 1978 Cumartesi günü hastanenin önünden silah sesleri ve bağırtılar geldi. Evin önüne çıktık ve baktık. Ellerinde silah ve çeşitli saldırı malzemesi bulunan kalabalık bir grup bize doğru geliyordu. Gelen grubu, evimize yaklaştırmamak için taş attık. Onlar da silahla bize ateş ettiler. Kaçarak evin içine girdik. O sırada askerler geldi, saldırganları uzaklaştırdılar. Öğle zamanıydı, askerler gitti. Askerlerin gittiğini gören saldırgan grup tekrar mahalleye daldı. Evimizi otomatik silahla taradılar. Eve girdiler, sopalarla bizi dövdüler; sonra bizleri sıraya dizdiler, silahla taradılar. Kamil GÜLŞEN, Zeynep ÜN ile Yusuf LAKAP öldürüldüler. Beni ve Şakir’i öldü diye orada bıraktılar. Yaralıydık, askerler geldi ve bizi hastaneye götürdüler.” 15

    Meryem POLAT: “Beş çocuğum, damadım ve kızımın nişanlısı vardı. Evimiz, mahallenin en ucundaydı. Ortalardaki bir eve gittik. Sabahtan başlayıp ikindiye kadar bütün evleri yaktılar. Bir çocuk kazanda yakıldı. Bizim evin de yandığını duydum, çocuklarla gittik, baktık yanıyordu. O sırada bağıra bağıra 100 kadar kişinin geldiğini gördük. Hemen yanan evin bodrumuna sığındık. Her şeyi tekrar talan ettiler. Biz bodrumda suyun içindeydik; üstümüz tahtaydı. Tahtalar yanıyor, üstümüze düşüyordu. Evim kül oldu. Bodrumda sekiz kişiydik, orada olduğumuzu anlamadılar, çıkıp gittiler. Askerler gelip bizi Ticaret Lisesi’ne götürdüler” 16

    Yörükselim ve Mağaralı Mahallesinde; Zekeriya, Gülşen, Kamil ÜN, Şah İsmail KALAYCI, Mahmut DUMAN, Evliya ERMİŞ, Hasan ÖZTAŞ öldürülmüş, çok sayıda insan da yaralanmıştır. Yörükselim’de 129 ev ile 14 işyeri; Mağaralı Mahallesinde de 45 ev ile 2 işyeri tahrip edilerek yakılmıştır. Katliamdan önce, bu mahallelerde bulunan Hasköy Sokağında 32, Alanya Sokağında 6, Karacaköy Sokağında 13, Elbistanlılar Sokağında 12 ve Göksun Sokağında da 3 evin kapısına kırmızı işaret yapıldığı ve yeni numaraların yazıldığı askeri görevlilerce tespit edilmiştir. 17 



    Serintepe Mahallesi

    23 Aralık sabahının ilk saatlerinde saldırgan bir grup mahalleyi basar. “Aleviler, diğer mahallelerde Müslüman kardeşlerimizi, kadınlarımızı katlediyorlar. Camileri ateşe veriyorlar” şeklindeki kışkırtmalarına kapılan ve daha önce tarafsız görünen birçok Sünni de onlara katılmıştı. Alevilere ait önceden işaretlenmiş evlere giren ve içerdekileri, sopa, satır ve silahla işkence ederek öldüren saldırganlar, evleri ateşe vermişlerdir.

    Olayı yaşayanlar anlatıyor:

    Murat BOZKURT: “23.12.1978 günü sabah saat 08.30 sıralarıydı. Bakkal Murat’ın evinin önüne minibüs, kamyon ve traktörlerle insanlar getirildi. Kısa sürede

kalabalık büyüdü. Sonra ‘Müslüman Türkiye, Komünistler Moskova’ya Allah’ını seven gelsin, Alevilere ölüm, Alevileri yaşatmayalım’ sloganlarıyla bağırarak yürüyüşe geçtiler. Ellerinde kesici, delici aletler, taş sopa ve uzun menzilli silahlar vardı. Biz, İmam ERGÖNÜL’ün evinde bulunuyorduk. Evin etrafını sardılar. Taşlarla camlarını kırdılar. Sonra başka tarafa doğru bağırarak gittiler. Aradan birkaç dakika geçmemişti ki, tekrar geldiler. Eve hücum ederek, evin tavanını deliciyle delmeye çalıştılar. Evin içine, gaza batırılmış bez parçalarını ateşleyerek atıyorlardı. Pencereden patlayıcı madde attılar. Evin içini alevler sardı. Kadın, çocuk bağırarak korunmaya çalışıyorduk. Başka bir grup da demir kapıyı sökmeye çalışıyordu. İçerde hiçbir şey yapamıyorduk.. Ateşi söndürmeye çalışırken kapıyı kırıp içeriye doluştular. Bizlere sopa, nacak, kılıç gibi kesici aletlerle vurmaya başladılar. Her tarafımız kan içindeydi. Küfür ve hakaret ediyorlardı. Yalvarmalarımız çevrede yankılanıyordu. Bir yanda yanan ev ve eşyalar, bir yanda yaralılar ve akan kanlar tüyleri ürpertiyordu. Bizi sıraya dizdiler, silahla ateş ettiler. İmam , Hüseyin, Güllü ERGÖNÜL ile Hacı Bektaş BOZKURT ve Mahmut ÜNAL’ı öldürdüler. Birkaçımız da ağır yaralandık. Kargaşa ortasında bir fırsatını bulup (Ben, İbrahim BOZKURT, Mercan BOZKURT ve Sultan ATEŞ) dışarı kaçtık. Oradan Mağaralı Deresinin öbür tarafında bulunan Molla TABAK’ın evine sığındık. Sonra askerler geldi, bizi Kışlaya götürdüler. Yakınlarımız öldürüldü. Evlerimiz, eşyalarımız tamamen yandı…” 18
Hatun KÖSE: “23.12.1978 Cumartesi günü sabahın ilk saatlerinde bakkal Murat’ın evinin önüne arabalarla, kamyonlarla çok kişi geldi. Hepsinin elinde tahra, satır, nacak, silah, sopa vardı. Topluca yürüyüşe geçtiler. ‘Durmayın, 5 yaşından 90 yaşına kadar durmayın, Komünist Alevileri öldürün, kim bunları öldürürse cennetlik olacaktır. Kahrolsun Komünistler, Yaşaşın Türkeş’ diye bağırıyorlardı. Yörükselim Mahallesine doğru yürüdüler. Çok sürmedi, geri döndüler. ‘Vurun, kırın, öldürün’ diye emir veriyorlardı. Alevilerin evlerine saldırdılar, yakmaya, tahrip etmeye başladılar. Bir grup da ellerindeki silahlarla pencerelerden içeriye ateş ediyorlardı. Biz de korkumuzdan Mehmet POLAT’ın evine sığındık. Sığındığımız bu eve de saldırdılar. Taş ve sopalarla pencereleri kırdılar. ‘Vurun komünist Alevilere’ diye sürekli bağırıyorlardı. Mehmet POLAT’ın kapısının önünde oturan 80 yaşındaki M. Ali GÜNER’in boynuna tahrayı dayadılar. ‘Müslüman mısın, değil misin?’ diye soruyorlardı. Bu sırada askerler yetişti, saldırganları uzaklaştırdılar. Askerler sıra halinde evlerin önünde nöbet tuttular. O sırada saldırganların cephaneliğe yürüdüklerinin haberi gelince, askerler oraya doğru koşarak gittiler. Askerler gidince saldırganlar, gruplar halinde aşağıdan ve yukarıdan silahla ateş ettiler. Evlerin üzerinde kurşunlar vızır vızır gidiyordu. Can korkusuyla yerlerde sürünerek kaçmaya çalışıyorduk. Bu sırada Hüseyin KİLİT ile Hatice TEMİZ atılan kurşunlarla yaralandılar. Sürünerek, çömelerek Mağaralı Deresini geçtik. Molla TABAK’ın evine zor bela yetişerek içeri girdik. Bu sırada içeri girmekte olan Hüseyin ve karısı Fatma BAZ vurularak öldürüldü. Fatma BAZ’ın kucağındaki küçük çocuğu 6 aylık Yılmaz da kurşunla vurularak öldürüldü. Sığındığımız Molla TABAK’ın evinin etrafını sardılar. Her taraftan yağmur ve dolu gibi kurşunlar geliyordu. Evin camları, kapıları delik-deşik olmuştu. Biz içerdekiler de yerlere uzanarak kurşunlardan saklanmaya çalışıyorduk. Saldırganların elinde üç hilalli bayraklar vardı. Topluca hücuma geçtiler. Bizler korku içinde birbirimize sarıldık. Tam içeri girecekleri sırada askerler yetişti, bizi alıp askeri kışlaya götürdüler. Ölüler orada kaldı. Eşyalarımızın bir kısmını alıp götürüyorlardı, geri kalanı evle birlikte yaktılar. Bizler de esirler gibi ortada kaldık. O günlerde Maraş’ta devletin yerini faşist saldırganlar almıştı..” 19

    Kamil BERK: “23. 12. 1978 günü, geceden beri bir şeylerin olacağının kuşku ve korkusunu yaşıyorduk. Ama yine de, devlet var diye biraz güveniyorduk. Ne bilelim ki, ... sabahın ilk saatleriydi, güneş doğmak üzereydi. Mahallenin sokaklarında sopalı, silahlı, baltalı büyük bir grup bağırarak yürüyorlardı. Mağaralı Deresini geçerek Ahmet TABAK’ın motorunu yaktılar. Sonra Ahır Dağına doğru gittiler. ‘Allahını, peygamberini seven, eli balta, silah, sopa tutan yürüsün, Alevileri öldürelim, komünistleri içimizden temizleyelim’ çağrısıyla ve bağırmalarıyla mahalle içinde saldırıya geçtiler. Bu sırada askerler geldi, saldırganları aşağı doğru indirdiler. Öğleden sonra yeniden geldiler. Benzin şişeleri vardı. Alevilerin evlerine saldırdılar, evlerin penceresinden benzin şişelerini içeri attılar; arkasından gazlı bezleri ateşleyerek içeri attılar. Evleri ateşe verdiler. ‘Maraş size mezar olur, vatan olmaz; Yaşasın Türkeş, Yaşasın MHP’ diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş etmeye başladılar. Korkudan kaçıp kurtulmak isteyenlere arkadan ateş edip öldürüyorlardı. Bu sırada evden çıkmakta olan Cemal BAYIR ve Ali ÜN’e silahla ateş ettiler ve öldürdüler. Biz de Molla TABAK’ın evine sığındık. Bu eve de ateş ettiler. Merdiven başında içeri girmeye çalışan Fatma BAZ ile Zeynep AYDOĞDU’yu kurşunla öldürdüler. Fatma BAZ’ın kucağındaki 6 aylık oğlu Yılmaz da kurşunla öldürüldü. Molla TABAK’ın evine çok insan sığınmıştı. Dışarıdan yağmur gibi kurşun geliyordu. Evin camları, kapıları delik deşik olmuştu. Bizler içerde birbirimize sarılarak hem ağlıyor, hem korunmaya çalışıyorduk. Askerler geldi, hepimizi kışlaya götürdüler. Evlerimiz, eşyalarımız hem yağmalandı, hem yakıldı.” 20

    Serintepe Mahallesinde, Hatice GÖRÜR, Ali ASLAN, Cemal BAYIR, Ali ÜN, Fatma BAZ, Yılmaz BAZ, Hüseyin BAZ, ZeynepAYDOĞDU, İmam ERGÖNÜL, Hacı Bektaş BOZKURT, Hüseyin ERGÖNÜL, Güllü ERGÖNÜL, Mahmut ÜNAL, İsmail KARACA öldürüldü. 96 ev de tahrip edilerek yakıldı.



    Yusuflar Mahallesi

    23 Aralık Cumartesi günü sabahı, ellerinde çeşitli saldırı malzemesi olan, önlerinde maskeli kişilerin bulunduğu bine yakın saldırgan, sloganlarla Yusuflar Mahallesini çember içine aldı ve Alevilerin evlerine otomatik silahlarla ateş etmeye başladı. Saldırganlar, daha sonra kapılarını kırarak içeriye girdikleri evlerde bulunanları satır, sopa ve silahla dövdüler ve öldürdüler.



    Naciye-Habibe ÜNVER: “Yusuflar Mahallesi Dalyan Sokakta oturuyorduk. 23. 12. 1978 sabahı saat 09.00 sıralarında saldırgan bir grup evimizi bastı. Korkumuzdan, komşumuz Osman KÜÇÜKBEŞE’nin evine gittik. Hepimiz bir odada gizlenmeye çalışıyorduk. Saldırganların sayısı tahminen beş altı bin kişi kadardı. Önce evimizi yağmaladılar, eşyalarımızı dışarı çıkararak yaktılar. Bir grup saldırgan da saklandığımız evi bastı. Saklandığımız odanın kapısını içerden kilitlemiştik, kapının kilidini ve kapıyı taradılar. İçerde bulunan Mehmet ÜNVER alnından kurşunla yaralandı. Kapıyı kırdılar, odaya daldılar. İçerde bulunan erkekleri (eve sığınan Ünver ailesinin erkekleri) alıp dışarıya çıkardılar. Yol üzerinde ‘Allahını seven vursun’ diye bağırdılar. Topluca taş, sopa, balta ile vurmaya başladılar. Malik ÜNVER’i öldürdüler. Bu sırada Mehmet ve karısı Döndü ÜNVER, kaçarak karşıdaki komşumuz Nebahat ALBEZ’in evine sığınmaya çalışıyorlardı. Arkasından koşan saldırganlar her ikisini de yakalayarak, öldürdükleri Malik’in cenazesinin yanına götürdüler. Bu arada Mehmet ve karısı Döndü ‘Her ikimizi birden öldürün’ diye bağırdılar. Her ikisine önce sopa ve taşla vurdular, sonra silahla öldürdüler. Bu sırada, saldırganlar yanlışlıkla bir arkadaşlarını da vurdular. Onun cenazesini hemen alıp kaçırdılar. Dışardaki

kalabalık büyüdü. Sonra ‘Müslüman Türkiye, Komünistler Moskova’ya Allah’ını seven gelsin, Alevilere ölüm, Alevileri yaşatmayalım’ sloganlarıyla bağırarak yürüyüşe geçtiler. Ellerinde kesici, delici aletler, taş sopa ve uzun menzilli silahlar vardı. Biz, İmam ERGÖNÜL’ün evinde bulunuyorduk. Evin etrafını sardılar. Taşlarla camlarını kırdılar. Sonra başka tarafa doğru bağırarak gittiler. Aradan birkaç dakika geçmemişti ki, tekrar geldiler. Eve hücum ederek, evin tavanını deliciyle delmeye çalıştılar. Evin içine, gaza batırılmış bez parçalarını ateşleyerek atıyorlardı. Pencereden patlayıcı madde attılar. Evin içini alevler sardı. Kadın, çocuk bağırarak korunmaya çalışıyorduk. Başka bir grup da demir kapıyı sökmeye çalışıyordu. İçerde hiçbir şey yapamıyorduk.. Ateşi söndürmeye çalışırken kapıyı kırıp içeriye doluştular. Bizlere sopa, nacak, kılıç gibi kesici aletlerle vurmaya başladılar. Her tarafımız kan içindeydi. Küfür ve hakaret ediyorlardı. Yalvarmalarımız çevrede yankılanıyordu. Bir yanda yanan ev ve eşyalar, bir yanda yaralılar ve akan kanlar tüyleri ürpertiyordu. Bizi sıraya dizdiler, silahla ateş ettiler. İmam , Hüseyin, Güllü ERGÖNÜL ile Hacı Bektaş BOZKURT ve Mahmut ÜNAL’ı öldürdüler. Birkaçımız da ağır yaralandık. Kargaşa ortasında bir fırsatını bulup (Ben, İbrahim BOZKURT, Mercan BOZKURT ve Sultan ATEŞ) dışarı kaçtık. Oradan Mağaralı Deresinin öbür tarafında bulunan Molla TABAK’ın evine sığındık. Sonra askerler geldi, bizi Kışlaya götürdüler. Yakınlarımız öldürüldü. Evlerimiz, eşyalarımız tamamen yandı…” 18
Hatun KÖSE: “23.12.1978 Cumartesi günü sabahın ilk saatlerinde bakkal Murat’ın evinin önüne arabalarla, kamyonlarla çok kişi geldi. Hepsinin elinde tahra, satır, nacak, silah, sopa vardı. Topluca yürüyüşe geçtiler. ‘Durmayın, 5 yaşından 90 yaşına kadar durmayın, Komünist Alevileri öldürün, kim bunları öldürürse cennetlik olacaktır. Kahrolsun Komünistler, Yaşaşın Türkeş’ diye bağırıyorlardı. Yörükselim Mahallesine doğru yürüdüler. Çok sürmedi, geri döndüler. ‘Vurun, kırın, öldürün’ diye emir veriyorlardı. Alevilerin evlerine saldırdılar, yakmaya, tahrip etmeye başladılar. Bir grup da ellerindeki silahlarla pencerelerden içeriye ateş ediyorlardı. Biz de korkumuzdan Mehmet POLAT’ın evine sığındık. Sığındığımız bu eve de saldırdılar. Taş ve sopalarla pencereleri kırdılar. ‘Vurun komünist Alevilere’ diye sürekli bağırıyorlardı. Mehmet POLAT’ın kapısının önünde oturan 80 yaşındaki M. Ali GÜNER’in boynuna tahrayı dayadılar. ‘Müslüman mısın, değil misin?’ diye soruyorlardı. Bu sırada askerler yetişti, saldırganları uzaklaştırdılar. Askerler sıra halinde evlerin önünde nöbet tuttular. O sırada saldırganların cephaneliğe yürüdüklerinin haberi gelince, askerler oraya doğru koşarak gittiler. Askerler gidince saldırganlar, gruplar halinde aşağıdan ve yukarıdan silahla ateş ettiler. Evlerin üzerinde kurşunlar vızır vızır gidiyordu. Can korkusuyla yerlerde sürünerek kaçmaya çalışıyorduk. Bu sırada Hüseyin KİLİT ile Hatice TEMİZ atılan kurşunlarla yaralandılar. Sürünerek, çömelerek Mağaralı Deresini geçtik. Molla TABAK’ın evine zor bela yetişerek içeri girdik. Bu sırada içeri girmekte olan Hüseyin ve karısı Fatma BAZ vurularak öldürüldü. Fatma BAZ’ın kucağındaki küçük çocuğu 6 aylık Yılmaz da kurşunla vurularak öldürüldü. Sığındığımız Molla TABAK’ın evinin etrafını sardılar. Her taraftan yağmur ve dolu gibi kurşunlar geliyordu. Evin camları, kapıları delik-deşik olmuştu. Biz içerdekiler de yerlere uzanarak kurşunlardan saklanmaya çalışıyorduk. Saldırganların elinde üç hilalli bayraklar vardı. Topluca hücuma geçtiler. Bizler korku içinde birbirimize sarıldık. Tam içeri girecekleri sırada askerler yetişti, bizi alıp askeri kışlaya götürdüler. Ölüler orada kaldı. Eşyalarımızın bir kısmını alıp götürüyorlardı, geri kalanı evle birlikte yaktılar. Bizler de esirler gibi ortada kaldık. O günlerde Maraş’ta devletin yerini faşist saldırganlar almıştı..” 19

    Kamil BERK: “23. 12. 1978 günü, geceden beri bir şeylerin olacağının kuşku ve korkusunu yaşıyorduk. Ama yine de, devlet var diye biraz güveniyorduk. Ne bilelim ki, ... sabahın ilk saatleriydi, güneş doğmak üzereydi. Mahallenin sokaklarında sopalı, silahlı, baltalı büyük bir grup bağırarak yürüyorlardı. Mağaralı Deresini geçerek Ahmet TABAK’ın motorunu yaktılar. Sonra Ahır Dağına doğru gittiler. ‘Allahını, peygamberini seven, eli balta, silah, sopa tutan yürüsün, Alevileri öldürelim, komünistleri içimizden temizleyelim’ çağrısıyla ve bağırmalarıyla mahalle içinde saldırıya geçtiler. Bu sırada askerler geldi, saldırganları aşağı doğru indirdiler. Öğleden sonra yeniden geldiler. Benzin şişeleri vardı. Alevilerin evlerine saldırdılar, evlerin penceresinden benzin şişelerini içeri attılar; arkasından gazlı bezleri ateşleyerek içeri attılar. Evleri ateşe verdiler. ‘Maraş size mezar olur, vatan olmaz; Yaşasın Türkeş, Yaşasın MHP’ diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş etmeye başladılar. Korkudan kaçıp kurtulmak isteyenlere arkadan ateş edip öldürüyorlardı. Bu sırada evden çıkmakta olan Cemal BAYIR ve Ali ÜN’e silahla ateş ettiler ve öldürdüler. Biz de Molla TABAK’ın evine sığındık. Bu eve de ateş ettiler. Merdiven başında içeri girmeye çalışan Fatma BAZ ile Zeynep AYDOĞDU’yu kurşunla öldürdüler. Fatma BAZ’ın kucağındaki 6 aylık oğlu Yılmaz da kurşunla öldürüldü. Molla TABAK’ın evine çok insan sığınmıştı. Dışarıdan yağmur gibi kurşun geliyordu. Evin camları, kapıları delik deşik olmuştu. Bizler içerde birbirimize sarılarak hem ağlıyor, hem korunmaya çalışıyorduk. Askerler geldi, hepimizi kışlaya götürdüler. Evlerimiz, eşyalarımız hem yağmalandı, hem yakıldı.” 20

    Serintepe Mahallesinde, Hatice GÖRÜR, Ali ASLAN, Cemal BAYIR, Ali ÜN, Fatma BAZ, Yılmaz BAZ, Hüseyin BAZ, ZeynepAYDOĞDU, İmam ERGÖNÜL, Hacı Bektaş BOZKURT, Hüseyin ERGÖNÜL, Güllü ERGÖNÜL, Mahmut ÜNAL, İsmail KARACA öldürüldü. 96 ev de tahrip edilerek yakıldı.

Yusuflar Mahallesi
23 Aralık Cumartesi günü sabahı, ellerinde çeşitli saldırı malzemesi olan, önlerinde maskeli kişilerin bulunduğu bine yakın saldırgan, sloganlarla Yusuflar Mahallesini çember içine aldı ve Alevilerin evlerine otomatik silahlarla ateş etmeye başladı. Saldırganlar, daha sonra kapılarını kırarak içeriye girdikleri evlerde bulunanları satır, sopa ve silahla dövdüler ve öldürdüler.

    Naciye-Habibe ÜNVER: “Yusuflar Mahallesi Dalyan Sokakta oturuyorduk. 23. 12. 1978 sabahı saat 09.00 sıralarında saldırgan bir grup evimizi bastı. Korkumuzdan, komşumuz Osman KÜÇÜKBEŞE’nin evine gittik. Hepimiz bir odada gizlenmeye çalışıyorduk. Saldırganların sayısı tahminen beş altı bin kişi kadardı. Önce evimizi yağmaladılar, eşyalarımızı dışarı çıkararak yaktılar. Bir grup saldırgan da saklandığımız evi bastı. Saklandığımız odanın kapısını içerden kilitlemiştik, kapının kilidini ve kapıyı taradılar. İçerde bulunan Mehmet ÜNVER alnından kurşunla yaralandı. Kapıyı kırdılar, odaya daldılar. İçerde bulunan erkekleri (eve sığınan Ünver ailesinin erkekleri) alıp dışarıya çıkardılar. Yol üzerinde ‘Allahını seven vursun’ diye bağırdılar. Topluca taş, sopa, balta ile vurmaya başladılar. Malik ÜNVER’i öldürdüler. Bu sırada Mehmet ve karısı Döndü ÜNVER, kaçarak karşıdaki komşumuz Nebahat ALBEZ’in evine sığınmaya çalışıyorlardı. Arkasından koşan saldırganlar her ikisini de yakalayarak, öldürdükleri Malik’in cenazesinin yanına götürdüler. Bu arada Mehmet ve karısı Döndü ‘Her ikimizi birden öldürün’ diye bağırdılar. Her ikisine önce sopa ve taşla vurdular, sonra silahla öldürdüler. Bu sırada, saldırganlar yanlışlıkla bir arkadaşlarını da vurdular. Onun cenazesini hemen alıp kaçırdılar. Dışardaki 

kargaşadan yararlanarak ben ve Habibe ÜNVER, polis memuru Yaşar ALTINKESEN’in evine sığındık. Sonra askerler bizi alıp kışlaya götürdüler.” 21
İsmail YILMAZ: “Yusuflar Mahallesi Mutlugün Sokağı Dik Çıkmazında oturuyorduk. 23.12.1998 Cumartesi günü, saat 10.00 sıralarında bir grup ‘Vurun kızıl komünistlere, bunlara yaşamak haramdır’ diye evimize saldırdılar. Sopalarla vurdular, muhtelif yerlerimizden yaralandık. Babam Ali, annem Hatice, ağabeyim Hüseyin YILMAZ’a saldırdılar. Babam, anam ve ağabeyim, ‘Bizi öldürmeyin’ diye çok yalvardılar. Dereden kaçarak hastaneye yetiştim. Bir gün yattım, yaralarımı sardılar, ertesi gün hastaneden çıkıp eve gittiğimde annemin, babamın ve ağabeyimin cesetlerini evimizin kapısının önünde gördüm. Babamın parmaklarını kesmişlerdi, kanını da bir kazanın içine akıtmışlardı. Annemin kafasını biriketle parçalamışlardı, yüzü tanınmıyordu. Evimizi, eşyalarımızı da yakmışlardı. Her şey kül olmuştu.” 22

    Elif ve Gülizar NERGİZ: “Yusuflar Hekimoğlu Sokakta oturuyoruz. 23.12.1978 günü öğleden sonra ellerinde balta, et satırları, tabanca, sopa, taş ve Kuran bulunan saldırganlardan bir grup, ‘Allahını seven Alevileri öldürsün’ diyor ve bağırarak yürüyorlardı. Evimize saldırdılar. Önce dış kapıyı kırarak, duvarları yıkarak içeriye girdiler. Biz de korkumuzdan evin bir köşesinde saklanmaya çalışıyorduk. İçeri girdiklerinde İsmail NERGİZ’in başına balta ile vurdular, yere yıkıldı. ‘Hangi mezheptensiniz?’ diye sorgulamaya başladılar. İsmail ağır yaralıydı, konuşamıyordu, cevap veremiyordu. Sonra İsmail’in bacağından tutup, yerde sürükleyerek sokağa çıkardılar. Bir süre sokakta dolaştırdılar. Sonra tekrar eve getirdiler ve öldürdüler. O sırada Zeynep NERGİZ İsmail’in üzerine atıldı ve ağlayarak cesedine sarıldı. Acımadan Zeynep’e de ateş ettiler ve onu da öldürdüler. Cesetlere sopayla vuruyorlardı. Bu fırsattan faydalanarak komşumuz Mehmet BALTACI’nın evine sığındık. Sonra askerler geldi, bizi kışlaya götürdüler...” 23

    Fatma ŞENGÜL: “Yusuflar Mahallesi Neşeligün Sokakta oturuyoruz. 23.12.1978 öğleye doğru cadde üzerinde bağırıyorlardı. Silah sesleri geliyordu. Dışarıya baktık, yollar ve sokaklar saldırganlarla dolu. Ellerinde et satırları, tahra, balta, sopa, silah gibi şeyler görünüyordu. Eli silahlı bir grubu görünce ev sahibimiz Şerife KARAASLAN’ın evine gittim. Buraya gelen saldırgan grup ‘Burada Alevi var mı, bize verin öldürelim. Yoksa evinizi yıkarız’ diye tehdit ettiler. Ev sahibinin sözleri üzerine geri gittiler. Bir süre sonra tekrar geldiler, beni alıp yakınımızda olan Yeşil Cami’ye götürdüler, orada ‘Salavat getir bakalım Müslüman mısın?’ dediler. Salavatı getirdim, beni bıraktılar. Tekrar ev sahibinin yanına geldim. Bir süre sonra başka bir grup geldi ‘Bu evde Alevi varmış yakacağız’ diye bağırdılar. Ev sahibi Şerif KARAASLAN, saldırgan gruba Müslüman olduğumu söyledi. Öyleyse pencereye gelsin ‘Eşhedü çeksin’ dediler. Pencereye çıkarak eşhedüyü çektim. Beni alkışladılar.

    Saldırgan grup, bu defa Ali AKINCI’nın evine hücum etti. Eşyalarını dışarıya atıp yaktılar. Civardaki bir komşuya sığınmış olan Ali AKINCI’yı yakalayarak ‘Salavat getir. Müslüman mısın?’ diye sıkıştırdılar. Ali, ‘Ben Müslümanım’ dediyse de ‘eşhedü’ çekemedi. Bunun üzerine Ali AKINCI’yı vurdular. Ev sahibi ise ‘Adam zaten yaşlı ve hasta bir kişi, bırakın evine gitsin’ demesi üzerine bıraktılar. Fakat başka bir saldırganın, ‘Adamı neden bıraktınız, Alevi ayağımıza gelmiş, neden öldürmediniz?’ demesi üzerine, evine yeniden girerek Ali AKINCI’yı öldürdüler...” 24

    Leyli ÜNVER: “Öğretmenlerin cenazelerini camiye koymadılar. Hükümet ve polis dedi ki, ‘Dükkanlarınızı kapatıp, evlerinize girin’. Saat 7.00’de eve tıkıldık. Babamız, ‘Bari gelin hep beraber oturup, bir çay içelim’ dedi. Çayı hazırladık, içmeden saldırdılar. Sabah 9.00’da camide toplanıp saldırdılar. Başka bir eve saklandık. Analık kaçmadı, avluda kaldı ihtiyar. Evi ateşe verdiler, ev ateş alınca analık bağırdı, ‘Abdullah, İbrahim beni kurtarın’ diye. İkisi de koştular, ikisi de vuruldu o sırada. Ortanca oğlumu kucağıma aldım, Malik kucağımda öldü. Bey de ben de yaralıydık. Hep saçma yarası. Büyük oğlan geldi. ‘Gelme’ dedim geldi. Biri 7.5 aylık bebeleri var. Bebeleri kapıp, komşuya saklandım. Komşu bizden değildi. Elbistanlı bir polisti. Sonra dışarı koştum, çaya gittim. Mahmut’u boklu çaya atmışlar, yaralı ‘ölüyorum’ diyor. İbrahim’le çıkardık. Bir eve gittik, saklasınlar diye. İçeri almadılar. İbrahım çarşıya gitti, Vali’ye gitmiş. Vali, ‘Ne dolaşıyorsun, dava daha savulmadı git’ demiş. Geri geldi. Bir kalabalık geliyordu motorla, motora bindik; motor hastaneye götürmedi. ‘Hastaneye götürmeye yetkim yok’ dedi. Ne demekse? Sağlık Ocağında hep bize saldırdılar, beyin ağzına silah tuttular. ‘ağzını aç’ dediler, vurdular. İbrahim de kucağımda öldü. Ben yaralı yaralı sürünerek içeriye girip saklandım. Sakallı bir adam gördü, saklandığım odanın kapısına dayandı. Ölü sandı. ‘Şu şarmutayı kocasının üstüne atın’ diye dışarıdakilere verdi beni. Üstümüzden paraları, dükkanın anahtarlarını, her şeyi aldılar. Gerisini bilmiyorum. Bir asker, ‘Kadında can var’ dedi. Duyuyorum, ama dilim dönmüyor. ‘Cenazeye atmayın’ dedi. Hastaneye götürdüler. Oradan helikopterle Adana’ya, 15 gün ameliyatta kaldım.” 25

    Yusuflar Mahallesinde; Mehmet ÜNVER, Döndü ÜNVER, Malik ÜNVER, Zöhre YILDIRIM, Abdurrahman YILDIRIM, Gülsüm AKIRMAK, Hasan AKIRMAK, Ali YILMAZ, Hüseyin YILMAZ; Yusuf LEVENDİZ, İsmail NERGİZ, Zeynep NERGİZ, Ali AKINCI, Hatice YILMAZ öldürüldü, 24 ev tahrip edilerek yakıldı.

Dumlupınar Mahallesi
Aynı gün, saldırganlardan bir grup Orman Deresi civarında bulunan Alevi evlerine saldırır.
Saldırıyı Yaşayanlar anlatıyor
Yeter İŞBİLİR: “Ali Rıza İŞBİLİR kaynım olur. Dumlupınar Mahallesi Neyzen Sokakta oturmaktayız. Ali Rıza İŞBİLİR’in polis memuru olan kardeşi Hacı Veli’yle yeni evliyiz. Kaynım Ali Rıza’nın evinde kalıyorduk. 23. 12. 1978 Cumartesi günü öğleden sonra tahminen saat 15.00 sıralarında ellerinde balta, sopa, tahta, av tüfeği bulunan saldırganlar, oturduğumuz evin önüne geldiler ‘İşte sarı öğretmen Ali Rıza İŞBİLİR’in evi’ diye bağırdılar. Dışarıdan evi kurşun yağmuruna tuttular. Bir kısmı dama çıkarak bacaları yıkmaya başladı. Sonra oturduğumuz evin kapısını, duvarlarını, kazma ve baltayla kırarak, sökerek içeriye girdiler. Ben, odada bulunan elbise dolabının içine girdim, saklandım. Saldırganlardan bazıları ellerindeki tahta ile dolaba vurmaya başladılar. ‘Aman ben varım’ bağırarak ve ağlayarak dışarıya çıktım. Tahta ile bana vurmak isterken, elimi önüne siper ettim. Elim ve kolum ağır yaralandı. Bir ara fırsat bulup dışarıya doğru kaçarken merdivenlerde kaynım öğretmen Ali Rıza İŞBİLİR’in, karısı Ayşe’nin ve kızı Sebahat’ın orada yerde yattıklarını, üzerlerinde televizyon, biriket, taş, tahta parçalarının bulunduğunu, her taraflarının kan olduğunu görüp üzerlerine düştüm. Sonra kendime geldim ve kalktım, aşağıya doğru kaçmaya başladım. Arkadan tüfekle ateş ettiler, omuzumdan yaralandım. Sokakta birkaç evin kapısını dövdüm, hiçbiri içeri almadı. Arkamdan koşarak beni yakaladılar; evdeki ölülerin yanına götürdüler. ‘Türk müsün, gavur musun?’ diye sorguya çektiler. Yaralarımdan kan akıyordu. Ben de ‘Türküm, buraya yeni gelin geldim’ dedim. Birisi ‘Bırakalım, bu Türkmüş’ dedi. Bazıları da ‘Elimize geçmişken öldürelim’ diyordu. Üzerimdeki bilezik, küpe ve altınlarımı aldılar. Sonra beni aşağı indirerek caddeye doğru götürdüler. Cadde üzerinde Ali Rıza İŞBİLİR’in oğlu Mehmet’i sopa ve kalaslarla dövüyorlardı. Bir saldırgan, Mehmet İŞBİLİR’e ‘Bu senin
neyin oluyor?’ diye sordu. O da, ‘Benim amcamın karısıdır, yeni gelin geldi. Onu öldürmeyin’ dedi. Beni oradan alarak bir düğün evine götürdüler. Sonra babamın evinin yakınına götürüp bıraktılar. Kaynım öğretmen Ali Rıza, karısı Ayşe, kızı Sebahat, oğlu Mehmet ve eşim Hacı Veli İŞBİLİR’i öldürdüler. Evlerini, eşyalarını da yaktılar.” 26
Seyithan KÖSE: “Olay günü kalabalık bir grup, BALTA ailesinin evine saldırdılar, ateşle yakmaya çalışıyorlardı. Yanlarına giderek engel olmaya çalıştım. Saldırganlar ‘Senin kanında da bozukluk var. Burada Aleviler oturuyormuş, onları göster’ dediler. Karşı çıkınca ellerindeki sopalarla dövmeye başladılar, ağır yaralandım, kaçtım ve evde saklandım. BALTA ve SAĞLAM ailesinin erkekleri de evlerinden çıkarak tarlalara doğru kaçmaya çalışıyorlardı. Arkadan sıktılarsa da vuramadılar. Sonra dönüp evlerini, eşyalarını yaktılar.” 27

    Şerife BALTA: “23.12.1978 günü akşamı evimizi yaktılar. Ben, babam Mehmet Ali, dayım Ali ve dayımın oğlu Mehmet SAĞLAM ile birlikte, Orman Deresinin altındaki tarlalara doğru kaçtık, o gece soğukta tarlalarda saklandık. Ertesi gün Örsen köylüleri bizi orada gördüler. ‘Dört Alevi de bizim köye nasip olsun’ diye bizi alıp Örsen’e götürdüler. Orada Yaşar KİRİK, bizi kendi evine aldı. Bazı köylüler, ‘Öldürelim’ diyorlardı. Yaşar KİRİK engel oldu. Geceyi orada geçirdik. Bir sonraki gün Maraş’a gitmek üzere yola çıktık. Aksu’yu geçmiştik ki, silahlı şahıslar bize saldırdılar. Kaçmaya başladık, bir hendeğin içine uzanarak saklanmaya çalıştık. Ancak saldırganlar, babamı, dayım Ali’yi ve oğlu Mehmet SAĞLAM’ı yakaladılar. Tarlada kurşuna dizdiler. Ben de yaralıydım, sürüklenerek, saklanarak kaçtım...” 28

    Dumlupınar Mahallesinde Elif ve M. Ali BALTA, Mehmet ve Ali SAĞLAM, Ali Rıza, Sebahat, Ayşe, Hacı Veli ve Mehmet İŞBİLİR öldürülür, 12 ev ve işyeri de tahrip edilerek yakılır.



    Yenimahalle ve Sakarya Mahallesi

    Yaşayanlar anlatıyor

    “Faşistler tarafından öldürülen iki öğretmenin cenaze töreni sırasında çıkan olaylardan sonra, saldırgan bir grup, “Müslüman Türkiye, komünistler Moskova’ya” sloganlarıyla mahalleler arasında dolaşmaya başladılar. Daha sonra öncü sayılan 30’a yakın ülkücü, bir evde toplanarak 23.12.1978 günü saldırılacak Alevilerin evlerini, saldırıda kullanılacak sopa, dinamit, gazyağı gibi malzemeleri ve görevlileri beliredi. 23 Aralık Cumartesi günü sabahı, belirlenen Alevi evlerine otomatik silahlarla saldırdılar. Pencerelerden içeriye patlayıcı ve yanıcı madde atarak yangın çıkardılar. Yangından kurtulmak için dışarı çıkanları, kadın, çocuk, yaşlı demeden sopalarla dövmeye başladılar. Erkekleri, kadınları toplayarak ‘Kelime-i şehadet’ getirmeye zorladılar.”

    Kudret KUDRETOĞLU: “Sakarya Mahallesi Üçüncü Selim Sokakta oturuyoruz. 23.12.1978 günü sabahı, yakınımızda bulunan Çınar Cami önünde 300-400 kişilik bir grup toplanmıştı. ‘Müslüman Türkiye, Aleviler Moskova’ya, Maraş ovası Müslümanların yuvası’ diye bağırıyorlardı. Bizim sokağa doğru yürüdüler. Saldırganların bazısı avcılar gibi giyinmişlerdi. Bazılarının da yüzleri örtülüydü (Maskeli). Ellerinde av tüfeği, çivili tahta ve benzeri silahlar, sopalar vardı. Evimizin önüne geldiler. Karşı komşumuz Naime BALTACI, ‘Durun’ dedi. Mahalledeki Alevilerin evlerini tek tek gösterdi. Naime kadın, ‘Müslüman olan, dinini, milletini seven yürüsün Alevilerin üstüne’ diye topluluğu tahrik ediyordu. Bu sırada saldırganlar, Habibe ÖZDEMİR’in evini taşladılar. Musa SUNA’nın evine yöneldiler. Damdan bakıyorduk, Musa SUNA’nın evinin bulunduğu taraftan duman ve alevler çıkmaya başladı. Biz de korkumuzdan ev sahibimiz Milcan BALAR’ın evine sığındık. Gece saat 03.00 sıralarında ev sahibi bizi uyandırıp dedi ki, ‘Çınar Cami’nin bitişiğindeki Kırıkhanlı Dişçi’nin evinde 7 tane ölü var. Onların acısından bize rahat vermiyorlar. Alevileri çıkarmazsanız sizin evi de yakacağız diyorlar, durmayın gidin’. Biz de önce evimize gittik, sonra İsadivanlı Mahallesindeki Şeker Apartmanına sığındık. Bizden sonra evimizin eşyalarını yağlamamışlar, ateşe vererek yakmışlar.”29

    Nursel ve Songül METİN (Öldürülen İlköğretim Müfettişinin kızları): “Yenimahalle Refet Efendi Caddesinde, Musa Suna’nın evinin alt katında oturuyorduk. Olaylardan bir hafta kadar önce, ellerinde defter, kalem olan iki şahıs geldi. ‘Nüfus sayımı için evlerin numaralarını yeniden belirliyoruz. Kaç kişi oturduklarını yazıyoruz’ dediler. Sonra kapımıza 12/A numarasını yazdılar, yanına işaret koydular. 22. 12. 1978 Cuma günü akşamı mahallede büyük bir topluluk oluştu. Arka sokakta oturan Çokuçkunların taksisinin geceleyin sayısız gidiş-geliş yaptığını gördük. Cumartesi sabahı saat 08.00 sıralarında ellerinde kırma av tüfeği, taş, sopa, satır, Kuran bulunan 300-400 kişilik saldırgan grubu, ‘Müslüman Türkiye, kahrolsun komünistler, Alevilere ölüm’ diye bağırıyordu.. Evimizin önünden geçip aşağıya doğru gittiler. Bitişiğimizdeki odun deposundan da bu kalabalığa odun dağıttılar. Saat 11.30 sıralarında evimize saldırdılar. Korkudan hepimiz banyo ve tuvalet arasına sığındık. Evin camlarını taşla kırıp içeriye gazlı meşaleler attılar, yatak odasına attıkları bombanın patlamasıyla yangın çıktı. Söndürmeye çalışırken, bu sefer kurşun yağmuruna tutulduk. Bu sırada babam (Süleyman METİN) somyanın üstüne çıkıp dışarıya bakarken atılan kurşunla karnından yaraladı, yere düştü. Mutfağın pencere demirini testere ile kesen saldırganlardan ikisi içeri girdi ve babama teslim olmasını söyledi. Babam yaralıydı ve yerde yatıyordu. ‘Çocuklarımla teslim oluyorum. Garanti verirseniz dışarıya da çıkacağım’ dedi. Bu sırada kapıyı açtılar, içeriye doldular. Babam, T’eslim olduk, daha ne istiyorsunuz?’ dedi. İçeriye giren saldırganlardan biri, elindeki tüfek ve sopayla yaralı babamı dövmeye başladı. Arkasından silah sesi geldi. Annem ‘Öldürdünüz’ diye bağırmaya başlayınca, saklandığımız yerden çıktık. Babam kanlar içinde yerde yatıyordu. Saldırganlar, küçük kız kardeşim Hürriyet’in, babama sarılarak ağlamasıyla alay ederek gülüşüyorlardı. Sonra evin her tarafına gaz, benzin dökerek ateşe verdiler. Odalar ve salon alev alev yanıyordu. Babamın cesedini yanmaması için dışarı çıkarmaya çalışıyorduk. Saldırganlar ise ‘Bırakın kafir yansın’ diye bağırıyorlardı. Sonra cesedi ateşe doğru çektiler. Bizi de sopayla dövmeye başladılar. Bizi evden çıkardılar, sokaklarda gezdirmeye başladılar. Bu arada pijamalarımızı aşağıya indiriyor, çirkin davranış ve hakaretlerde bulunuyorlardı. Topluluğun başında bulunan sakallı Mahmut DOĞAN’ın elinde et satırı bulunuyordu. Bizi, ‘Sizin hesabınızı daha sonra göreceğiz. Alevilerin son günü, boynunuzu vuracağız’ diyerek korkuturken topluluğu da sürekli tahrik ediyordu. Bu şahsın yanında iki tane daha sakallı şahısla sarı bıyıklı bir şahıs bulunuyordu. Topluluğun kışkırtılmasında bunlar da rol alıyordu. Bizi Namık Kemal Mahallesi Çerkezler Semtine götürdüler. Topluluktan birinin, ‘Müslüman olan kızlara dokunmasın’ demesi üzerine, Eğitim Enstitüsü öğrencisi Ramazan PURKAYA, bizi topluluğun elinden aldı ve evlerine götürdü. Saldırganlar yeniden bizim eve doğru yöneldiler. Bizi yeniden götürmeye çalıştılar, yalvardık, bizi bıraktılar. Sınıf arkadaşım Hacer BÜYÜKKÖSE’nin evine gittik. O sırada kadınlı-erkekli bir grup arkamızdan, ‘Bunların kökünün sonu gelsin, kahpeler, orospular, Ecevit gelsin sizi kurtarsın, sizin gibi Alevileri biz ne yapacağız, komünistler’ diye bağırıyor ve hakaret ediyordu. En sonunda, olay bölgesine gelen bir askeri araçla vilayete götürüldük.” 30

    Elif SUNGUR: “Eniştem İbrahim BİLMEZ’in yanında kalıyordum. 22.12.1978 Cuma gecesi komşularımız Hasan ILDIRCAN ve Hasan YAKAR, aileleri ile beraber bize geldiler. Ertesi gün saat 10.00’a doğru, ev sahibimizin karısı

Fatma geldi. ‘Evi yakacaklar, dışarı çıkın’ dedi. Biz evi terk etmedik. Ellerinde taş, sopa, tahta, tüfek ve Türk bayrağı ile üç hilalli bayrak bulunan bir grup, ‘Müslüman Türkiye, Başbuğ Türkeş, Maraş Müslüman yeri, Komünistler Moskova’ya’ diye sloganlarla bağırıyorlardı. Mahallenin yollarını ve etrafını çevirdiler. Bir süre sonra, Şükrü KAYA ile bir grup kapıyı kırarak eve girdi. Erkekleri aradılar. Erkeklerimiz, evde bir odada saklanıyorlardı. Biz kadınlar, odanın önünde oturarak girmelerini engellemeye çalışıyorduk. Saldırganlar çıktılar, sonra tekrar dönüp saldırıya geçtiler. Aşağıdan odunları yakarak evi ateşe verdiler. Taşlarla camları kırarak içeriye ateş ettiler, dinamit attılar. Şişelere gaz doldurup attılar. Evin içi yanmaya başladı. Dumandan duramaz hale geldik. Balkona çıkmak zorunda kaldık. O sırada damın üstünde bulunan Recep ESENCELİ, ‘Gelin sizi kurtaracağım’ diyerek Ali BİLMEZ’i ve beni elimizden tutarak damın üstüne çekti. Ali BİLMEZ, dama çıkar çıkmaz vuruldu. Ben de yaralandım ve tekrar balkona düştüm. O sırada saldırganlar, ‘Siz kadınlar aşağıya inin, erkekleri öldüreceğiz’ diye bize bağırdılar. Teyzem Fatma BİLMEZ; ‘Kocamı da öldürdünüz, oğlumu da öldürdünüz, daha ne istiyorsunuz?’ diyerek saçını başını yoluyordu. İçerideki ateş biraz sönmüştü, tekrar içeri girdik. O sırada, damda bulunan Hasan ILDIRCAN’ı da vurdular. Evin içine yine dinamit atmaya başladılar. Saldırı sabahtan akşama kadar devam etti. Mecburen balkona çıktım ve ‘Teslim oluyoruz’ diye bağırdım. Evde erkek olarak yalnız Hasan BİLMEZ sağ kalmıştı. Onu da silahla yaraladılar. Teyzem Fatma BİLMEZ ile Selda BİLMEZ, yaralı olan Hasan’ı dama çıkardılar. Saldırganlar pencereye demir direk dayadılar ve eve bir sürü saldırgan doldu. Birisi beni merdivenlerden, yanan odunların üstüne attı. Ağzım ve yüzüm yandı. Biri ‘kız yanıyor’ diyerek beni ateşten aldı.. Evde kalan kadın ve çocukları topladılar. Kimileri ‘Bunları öldürelim’ derken, kimileri de ‘Müslümanlıkta bu yok, kadınlara dokunmayın’ diyor ve engel olmaya çalışıyordu. Başka bazıları da, ‘Bunları rehine olarak alalım’ diyordu. Ve sonunda bizi saldırgan topluluğun içine attılar. Saldırganlar bizi kaldırıp kaldırıp yere vurdular. Çok dövdüler; yara bere içinde kalmıştık. Ben bayılmışım, saldırganlardan Hüseyin KEKİK’in evine götürmüşler. Ayıldığımda, orada bulunan gençler, beni çimdiklemeye, sarkıntılık etmeye başladı. Sonra askerler beni gördü. Alıp kışlaya götürdü.” 31
Bu mahallede, Süleyman METİN, Musa FUNDA, Aziz TÜZÜN, Fidan, Esma, Ali, Mehmet, Fatma, Hasan, Suna ve Ali BİLMEZ, Hasan ILDIRCAN, Hasan KÜÇÜKYAKAR, Hüseyin YÜZÜAK, Musa ALTUN öldürülmüş, 45 ev ile bir oto yakılmıştır.
Daha sonra hazırlanan Savcılık iddianamesinde Selda BİLMEZ’e atfen şu anlatımlara yer verilmektedir: “Sakarya Mahallesi Dereköy Sokaktaki Dişçi Rüstem’in (297 iddianame numaralı sanık Rüstem SARIKAYA) evinin üst katında kiracı olarak oturduklarını; 23.12.1978 Cumartesi günü, saat 10.00-10.30 sıralarında kardeşi Murat’ı kucağına alarak balkona çıktığında karşısında oturan Göksunlu SUNA ailesinin (300 iddianame numaralı sanık Hasan SARIOĞLAN) kızlarının ‘Biraz sonra çocuk sevmeyi gösteririz’ dediğini, evden içeriye girdiğinde babası İbrahim BİLMEZ’in, ‘Ev sahibinin karısı ile oğlu geldi, evi basacaklarmış’ diye konuştuğunu; hemen arkasından da evin 500-600 kişilik bir grup tarafından çevrildiğini; bunların ‘Başbuğ Türkeş’ diye bağırdıklarını; çoğunun elinde Türk bayrağı ve üç hilalli bayrak bulunduğunu; saldırganların ‘Erkekler çıksın, kadın ve çocuklara bir şey yapmayacağız’ diye bağırdıklarını; evin erkeklerini bir odaya koyarak kadınların bu odanın kapısının önünde toplandıklarını; saldırganların bir kısmının yukarı çıktıklarını; ev sahibinin oğlu Şükrü SARIKAYA’nın (292 iddianame numaralı sanık) kendisine bir tekme vurarak yere devirdiğini ve içeriden kilitli olan kapıyı kırarak ‘Erkekler, gavurlar burada’ diye bağırdığını ve aşağıya indiğini; o zaman saldırganların aşağıda bulunan odunları yaktıklarını, evin içine ateş ettiklerini, dinamit, yakılmış naylon ve gaz doldurulmuş şişeler attıklarını; yanmakta olan evi söndürmek için suyu açtıklarını, saldırganlara, ‘Erkek yok. Bir ben varım, çoluk çocuğuma dokunmayın’ diyerek kendisini pencereden aşağıya attığını; evi ateş ve duman sardığı için kadın ve çocukların balkona çıkarak biriketlerin oraya sığındıklarını; kardeşleri Ali ve Hasan BİLMEZ ile komşuları Hasan ILDIRCAN ve Hasan YAKARCA’nın sedirlerin altına saklanmış olduklarını; balkonda bulundukları sırada eve yapılan ateşin devam etmekte olduğunu; aşağıda kadınların şişelere gaz doldurup erkeklere verdiğini, erkeklerin de bunları evden içeri attıklarını, ‘Alevileri öldürelim, bir Aleviyi öldüren bir yıl hacca gitmiş olur’ diye bağırdıklarını; o sırada yanlarına gelen ve gözleri az gören ağabeyi Ali BİLMEZ’i, damda bulunan bir adamın (306 iddianame numaralı sanık Recep ESENCELİ) ‘Seni kurtaracağım’ diyerek dama çıkardığını, ağabeyi Ali BİLMEZ’in dama çıkmasıyla vurulmasınının bir olduğunu; o sırada saldırganların sokaktaki demir elektrik direğini dayadıkları pencereden içeriye girmeye başladıklarını; dama çıkmak isteyen Hasan ILDIRCAN’ı bu sırada vurduklarını; Hasan YAKAR’ı da merdivenden inerken vurduklarını ve ateşe attıklarını; saldırganların dışarıdan tekrar ‘Teslim olun’ diye bağırdıklarını; bunun üzerine yanlarında bulunan büyük ağabeyi Hasan BİLMEZ’i de, ‘Teslim oluyoruz’ diye ayağa kalktığında vurduklarını; yanlarına gelen 3-4 saldırganın hepsini dama çıkarttıklarını; annesinin ve kendilerinin devamlı olarak, ‘Bizi öldürmeyin, sizde Müslümanlık, din iman yok mu?’ diye yalvardıklarını; orada kendilerine ‘Eşhedü’ çektirdiklerini ve ‘Gavursanız da Müslüman oldunuz’ dediklerini; o sırada yaralı vaziyette damda yatmakta olan Hasan ILDIRCAN’ı aşağıya attıklarını; kendilerini bitişik evin damına dayadıkları merdivenden aşağıya indirmeye başladıklarını; önce çocukların indiğini ve onları komşulara götürdüklerini ve sonra, yaralı büyük ağabeyi Hasan BİLMEZ’i ve annesi Fatma BİLMEZ’İ de aralarına alarak, merdivenden sokağa indirmeye başladıklarını; kendisi sokağa indiği sırada saldırganlardan birisinin ağabeyi Hasan BİLMEZ’İ çekerek düşürdüğünü, annesi Fatma BİLMEZ’in de ağabeyinin üstüne düştüğünü; o zaman saldırganların ateş ederek ve sopalarla vurarak annesini ve ağabeysini öldürdüklerini; kendisinin bağırarak annesi ve ağabeyinin üzerlerine atıldığı sırada, iki saldırganın kollarından tutarak dövdüklerini ve diğer çocuklarla beraber arka taraftaki Yassıada Sokaktaki Hüseyin KEKİK’in (372 iddianame numaralı sanık) evine götürerek, ‘Bunları rehin alalım, bizim onlarda adamlarımız var’ dediklerini; bir süre sonra gelen askerlerin kendilerini kurtardıklarını; olaylar sırasında saldırganlardan bazılarının ‘Yeter’ diyerek çekilmek istediklerini, elleri silahlı elebaşların ise ‘Çekilirseniz sizi vururum’ diyerek dağılmayı önlediğini …” (G.K., s. 219)
İsadivanlı ve Duraklı Mahallesi

    23 Aralık Cumartesi günü, sabahın ilk saatlerinde, ellerinde sopa, tahra, silah gibi saldırı araçları bulunan bir grup, mahallede Alevilere ait evlere saldırdı. Saldırılar sonucu birkaç kişi öldü, birçok insan yaralandı ve evler talan edildi. Saldırıya katılan mahalle imamı, saldırganlara propaganda yapıyordu.

    Ertesi gün yeniden gelen saldırganlar silahlarla evleri taramaya başladılar. Gaz dolu şişeleri evlerin penceresinden içeriye atarak yangın çıkardılar. Daha sonra saldırgan gruplar, Duraklı Mahallesine yöneldiler. Bu mahallede Alevilere ait bir evi tahrip ederek yakan saldırganlar, bir kişiyi

de öldürdüler. Sonra Aleviler, yetişen askeri birlik tarafından kışlaya götürüldüler.
Yaşayanlar anlatıyor

    Leyla ERCAN: “İsadivanlı Mahallesi Kiraz Sokakta oturuyorduk. 24.12.1978 günü, saat 09.00 sıralarında dışarıdan sesler geldi.. Kapıya çıkıp baktığımızda komşumuz öğretmen Mehmet ŞEKER’in evinin etrafının sarıldığını gördük.. Kalabalık bir grup, taş ve sopalarla evin camlarını, kapılarını kırmaya çalışıyorlardı. Kalabalık arasında bir ses, ‘Ben orayı satın aldım, camlarını kırmayın, ben Müslümanım’ diye bağırıyordu. Bunun üzerine saldırganlar, ‘Evi, eşyalarını dışarı çıkardıktan sonra yakalım’ dediler. Evin içine girdiler, eşyalarını tarlaya çıkararak yaktılar. Komşumuz Gülizar OLGAN, ‘Gavur malı mı yakıyorsunuz? Yazık, günah, yapmayın’ diyordu. Saldırganların içinde bulunan Dereli Köyü Muhtarı Mehmet POLAT, ‘Aleviler Camiyi yakmışlar, kızların başına çökmüşler, ırzına geçmişler, memelerini kesmişler’ diye yüksek sesle bağırıyordu. Gülizar OLGAN’a da, ‘Orospu, onları niye kayırıyorsun, kendi evlatlarını içeride tutuyorsun’ diye çıkışmaya başladılar. Bu kez saldırganlar bizim evi taşladılar, yağmaladılar, eşyalarımızın bir kısmını götürdüler, bir kısmını da evle birlikte yaktılar.” 32

    Fatma ÖZDEMİR: “İsadivanlı Polat Sokakta oturuyoruz. 23.12.1978 günü öğleye doğru 100-150 kişilik bir grup bahçe kapısına geldiler. ‘Komünistler, Aleviler çıkın dışarı, öldüreceğiz’ diye bağırıyorlardı. Biz evin içinde saklanmaya çalışıyorduk. Babamı dışarıya çağırdılar, babam çıkmayınca evin kapısını ve pencerelerini taş ve sopalarla zıngıldıyordu. Biz de evin içinde birbirimize sarılmış ağlaşıyorduk. Bir süre sonra saldırganlar uzaklaştılar, korkumuz azaldı.

    Ertesi gün pazardı. Öğleye doğru yine sokaklardan gelen bağırtılar, silah sesleri her tarafı çınlatıyordu. Korkumuzdan evin  damına çıktık. Komşumuz Sabiha KILIÇOĞLU’nun evine saldırdılar, evi ateşe verdiler. Bir süre sonra askerler geldi, Sabiha’nın evdeki çocuklarını alıp götürdüler. Artık sıranın bize geldiğinin korkusu içindeydik ki bize doğru yöneldiler. Hemen içeriye girdik. Mutfak penceresinden bakmaya başladık. Hamo Dayıyı görünce ‘imdat’ diye bağırdık. Ama Hamo Dayı, elindeki uzun menzilli bir silahla kendi evinin damından bize doğru ateş itti. Saldırganlar ise, ‘Vurun Alevilere.  Alevilerin kanı helaldir. Allah Allah’ diye bağırıyorlardı. Evin önüne geldiler; biz içeride bağırıyor ve ağlaşıyorduk. Korku içindeydik. Karşı komşumuz Gülizar ve Zeliha, ‘Ellemeyin onları, onlar yetimdir’ diye bağırdılar. Saldırganlar ise evin önündeki bahçe duvarını yıktılar, demir kapıyı, sonra apartmanın giriş kapısını ve dairemizin kapısını kırdılar. Evimize patlayıcı madde attılar. Babam, bizi banyoya sokarak saklamaya çalışıyordu. Evin iç kapısını zorluyorlardı ki, babam kapıyı açtı. ‘Tamam, ben sizinle geliyorum, çocuklarımı ellemeyin, ne yapacaksanız bana yapın’ dedi. Babamın kollarından tutarak aralarına aldılar. Bize de, ‘Anneniz var mı?’ diye sordular, ‘Yok’ dedik. Bize dokunmadılar. Karşımızdaki komşumuz Gülizar bizi evlerine götürdü. O sırada saldırganlardan bir kısmı arkadan bize saldırdılar. Gülizar kapıyı zorla örttü. Pencereden baktık; evimizin önünde babamın alnı kan içindeydi. İki saldırganın arasında dışarıya çıkardılar. Babam, ‘Yavrularımı, çocuklarımı gösterin’ diye bağırıyordu. Dayanamadık ve balkona çıktık, babam bize bakıyor ve ağlıyordu. O sırada babamızın kolundan çekerek ileriye doğru götürdüler. Saldırganların hepsinin elinde gaz şişesi, sopa, torbalar, silah vardı. Biz Gülizar’ın evinde hep ağlıyorduk. Akşam karanlığı çöktüğünde babamızı aramaya çıktık. Evimizin 30 metre uzağında bulunan sokakta cesediyle karşılaştık. Göğsünden vurmuşlardı. Kafasının ve yüzünün yaraları daha kötüydü. Korkuyorduk, kaçarak askeri birliklere sığındık. Orası yaralı, çocuk ve kadınlarla doluydu. Babalarını, kardeşlerini ve evlerini kayıp etmişlerdi.” 33

    Bu mahallede 2 kişi öldürülmüş, 33 ev de yakılıp yıkılmıştır.

    Mahalle sakinlerinden Koco ERAT’ın anlatımları iddianamede şu şekilde yer alıyor: “Şeker Apartmanının yöneticisi olduğunu, bu apartmanın Zeynep Hanım (eski adı Akdeniz) Sokağına bakan balkonunun birinci katında Rıza ATEŞ, ikinci katında Güllü ATEŞ, üçüncü katında A. Mümin NAVRUZOĞLU, beşinci katında da kendisinin oturduğunu; bunların hepsinin Alevi olduğunu, 24. 12. 1978 Pazar günü, saat 10.00 sıralarında ellerinde üç hilalli bayraklar olan saldırganların, ‘Kahrolsun Komünistler, katil Ecevit sizi kurtarsın, halk askerlerle el ele’ diye bağırdıklarını; kuzey taraftan birinin, ‘4 numara ateş, ... 6 numara ateş’ diye bağırması üzerine apartmana ateş edildiğini, apartmanın bitişiğindeki evden gelen, ‘Şişe at, dinamit at’ şeklindeki sesler üzerine apartmana patlayıcı madde atıldığını; apartmanın önündeki 2 Murat marka otomobilin yakıldığını; eve 18 tane patlayıcı madde atıldığını saydığını; apartmana her taraftan, özellikle karşıdaki Anadolu Hamamının üzerinden, sol taraftaki komşu Cuma SEVİM’in (423 iddianame numaralı sanık) evinden ateş edildiğini; aşağı katların tutuştuğunu; evin önündeki odunların yakıldığını, artık umut kalmayınca, kızının kırmızı mantosunu çıkarıp salladığını, fakat buna da ateş ettiklerini; o sırada apartmanın önüne 3 tane kariyer geldiğini; apartmanda bulunanların askerlere sığındıklarını, 5. katta oturan annesini sırtına alarak aşağıya indiğini; o sırada çevreden, ‘Komünist kaçıyor ateş edin’ diye bağırdıklarını; üzerine ateş edilince bir römorkun altına girdiğini; o sırada kariyerlerin gittiğini ve kendisinin sırtında annesi ile kaldığını; yanındaki bir askerin, ‘Dayı ben seni korurum’ dediğini, fakat Cuma SEVİM’in evinden ateş açılması sonucu askerin vurulduğunu, apartmanın etrafındaki komşuların hepsinin saldırıya katıldıklarını ve saldırganlara yardım ettiklerini...” (G.K., s. 230)



    Namık Kemal Mahallesi

    23 Aralık Cumartesi günü akşamı, Mahallenin muhtarı bir grup ülkücüyle mahallede zorla silah ve patlayıcı madde toplamaya başlar. Kendi evinin önüne, belediyeye ait iki araçtan, torbalarla silah ve yakıt indirir. Bu malzemeleri, pazar günü sabah namazı sırasında saldırganlara dağıtır. Cami imamı da, halkı hükümete ve Alevilere karşı kışkırtıcı konuşmalar yapmıştır. Sabah namazı biter bitmez, hazır bulunan saldırganlar mahalle arasına dağılırlar. Alevilere ait evlere gazlı paçavralar atılarak yangın çıkarılır. Saldırı sırasında dokuz kişinin öldürüldüğü, onlarcasının ağır yaralandığı saptandı.





    Yaşayanlar anlatıyor

    Namık Kemal Mahallesinde görevli Tankçı Yüzbaşı Ahmet GÜLTEKİN, Askeri Savcılıktaki ifadesinde saldırıyı şöyle anlatıyordu:

    “24. 12. 1978 günü sabahtan itibaren Namık Kemal Mahallesinde görevli olduğunu, o gün mahallede olayların erken saatte başlamış olduğunu, mahalleye gittiğinde birçok evin yanmakta olduğunu, yanan evlerin bulunduğu sokaklara yayıldıklarında, saldırı havası içinde olan, eli sopalı kalabalık gruplarla karşılaştıklarını, girdikleri sokaklarda bazı evlerin duvarlarına kırmızı yazı ile ‘Bu ev satılıktır’ diye yazılmış olduğunu, bu evlerde hasar olmadığını, yanan evlerde bu şekilde bir yazının olmadığını, sokaklardaki grupların bazı evleri yakmak istediklerini ve üzerlerinde yazı olmayan evleri göstererek bu evlerde silah olduğunu, ateş edildiğini söylediklerini, bu şekilde gösterilen evlere girdiklerinde saldırgan bir durumla karşılaşmadıklarını ve silah da bulamadıklarını, bu gibi evlerde bulunanların, öldürüleceklerini, can emniyetlerinin olmadığını söyleyerek

kurtarılmayı istediklerini, bunları reolarla Aslanbey İlkokuluna taşıdıklarını, evlerdeki şahısları taşıdıkları sırada, dışarıdaki eli sopalı grupların da çoğaldığını ve taşkınlıklarının arttığını, bunların gösterdikleri evlerde bulunan şahısların gavur olduklarını, hepsinin öldürüleceğini söyleyerek ‘Gavurlara ölüm, Cihad’ şeklinde slogan attıklarını, evlerdeki şahısların tahliyeleri bitince sokaktaki grupları dağıttıklarını, ancak bu grupların geriye çekilerek sokak aralarında tekrar toplandıklarını, bu grupların Namık Kemal Mahallesinin güney tarafındaki Karamaraş Semtine geçmek istediklerini, kendilerinin de bu geçişi önlemek için barikatlar kurduklarını, havaya ihtar ateşi yaptıklarını, buna rağmen saldırgan grupların etraftan dolanarak Karamaraş Semtine geçtiklerini, bu sırada Karamaraş Bölgesinden silah seslerinin geldiğini, bu grupların elinde taşlar, sopalar olduğunu ve yollarda giderlerken kışkırtıcı sloganlar söylediklerini, hatta askerleri bile kışkırttıklarını ve ‘Karamaraş bölgesinde gavurlar askerleri öldürdü’ diyerek kendilerini yanlış yöne sevk etmek istediklerini, grupları sözle teşvik ve tahrik eden, komuta eden kişilerin olduğunu, Namık Kemal Mahallesinde iken bazı kadınların gelerek, kocalarının, yakınlarının öldürüldüklerini söylediklerini ve bunlarla birlikte evlerine gittiklerini, üç evden toplam 7 ölü çıkarttığını, olay yerine gidene kadar yaygın yağma ve saldırıların yapılmış olduğunu…” 34
Cuma DOĞAN: “Namık Kemal Mahallesi Bağlarbaşı Alemdar Sokakta oturuyoruz. 24. 12. 1978 Pazar günü sabah saat 09.00 sıralarıydı, mahallemizin muhtarı Mehmet YEMŞEN’in önünde bulunduğu 200-300 kişilik saldırgan grup, bitişiğimizdeki Ali UZUNPINAR’ın evine saldırdı. Önce birkaç kişi bahçe duvarından içeriye girdi. Bahçenin kapısını kırdılar. Ali UZUNPINAR kaçmaya çalışırken, saldırgan Yusuf TANKU, ‘Alevi dedesi kaçıyor’ diye bağırdı ve Yaşar KURU yetişerek Ali UZUNPINAR’ın başına kaput geçirdi ve yere yıktı. Biz de saldırganlara görünmemek için penceremizi kapattık. Olay bittikten sonra dışarı çıktığımızda Ali UZUNPINAR’ın cesedini sokak ortasında kanlar içinde bulduk. Hasan UZUNPINAR’ı evinin içinde öldürmüşlerdi. Cesedi yerde kanlar içindeydi. Abidin ve İbrahim UZUNPINAR ise ağır yaralılardı. Sokaktaki askerlerden yardım istedik, gelip bizi Aslanbey İlkokuluna, yaralıları da hastaneye götürdüler…” 35

    Maviş TOKLU: “24. 12. 1978 Pazar günü, saat 10.00 sıralarında mahallemizin Muhtarı Mehmet YEMŞEN ile Fevzi GÖRKAM’ın başında bulunduğu saldırgan bir grup, ‘Allah Allah, Komünistlerin kökünü kazıyacağız, büyük-küçük demeyin komünistlerin kafasını ezin’ diye bağırıyorlardı. Muhtarın elinde silah ve bayrak vardı. Diğerlerinin elinde silah, patlayıcı madde, gaz, benzin, sopa gibi saldırı malzemeleri vardı. Evime hücum ettiler, kapıyı kırarak içeri girdiler. Odada oturan kocamı (Kalender) alıp bahçeye çıkardılar. Ben de arkalarından koşarak çıktım. Muhtara, ‘Aman etmeyin eylemeyin, kocamı öldürmeyin, çoluk-çocuğumu meydanda koymayın’ diye çok yalvardım. Muhtar bana dönerek, ‘Çocuklarını götür, Karaoğlan beslesin, kocanı Karaoğlan’ın yoluna kurban kesiyorum’ dedi. ‘Karaoğlan kim?’ diye sorduğumda, ‘ECEVİT’ diye cevap verdi. Kocamı, gözlerimin önünde işkence ederek öldürdüler. Öldürülürken kocama sarıldım, üstüm başım hep kan oldu. ‘Aman muhtar etme eyleme, sen ne ediyorsun?’ dediğimde, ‘Pişirdik pişirdik, komünistler gelsinler, hep yesinler’ dedi. Saldırganlar, bu defa yakınımızda oturan kardeşim Hüseyin TOKLU’yu getirmek için evinin etrafını sardılar ve kardeşimi içerden çıkardılar. Yine muhtara yalvardım yakardım. ‘Kocamı öldürdün, bari kardeşimi öldürme’ diye yalvarıyordum. Muhtar ise, ‘Hüseyin’i de Karaoğlan yoluna kurban ediyorum. Biz Karaoğlan yoluna bu sene kurban keseceğiz, bayram günü gelmiş’ dedi ve kardeşim Hüseyin’i işkence ederek öldürdüler.

    “Sonra, karşımızda oturan ve bir gözü görmeyen çok yaşlı Cennet ÇİMEN’in evine gittiler. Bu kadını, ‘Gel nene, gel nene’ diyerek elinden tutup dışarıya çıkardılar. Cennet kadın, gözleri görmediği ve yaşlı olduğu için öldürülenlerden ve yakılanlardan habersizdi. Sanıklardan Cuma YALÇIN ile Nuri BOĞA tornavida ile Cennet kadının (80 yaşında) gözlerini oydular, sonra silah sıkarak öldürdüler. Yakınında bulunan helanın çukuruna baş üzeri atıp, üzerine at arabasını devirdiler. Daha sonra hem bizim evi, hem diğer evlerin tümünü yaktılar. Fevzi GÖRKEM, ‘Yürü, hadi seni kurtarayım’ diyerek beni alıp götürdü. Bir süre yürüdük, aniden kalbim sıkıştı, yüreyemedim. Beni bıraktı gitti. Biraz dinlendikten sonra evime döndüm. Evimin her tarafı alev, kül ve kan... Azıcık dinlendim, askerlere haber vermek ve sığınmak için çıktım, yolda Mustafa GÖKTAŞ, bir elini İbrahim USTA’nın boynuna sarmış, diğer elinde de tabanca tutuyordu. İbrahim USTA’ya, ‘Senin kanını evime akıtmayayım’ diyordu. Götürdü, saldırgan topluluğun içine itti, topluluk İbrahim USTA’yı dövmeye başladı, sonra da onu öldürdüler. Ben de kör-topal sürünerek askerlere sığındım...” 36

    Döne TIRAŞ: “24. 12. 1978 günü sabahleyin oğlum Ali ve kızım Ayşe ile birlikte kahvaltı yapıyorduk. Sokaktan, ‘Komünistler Moskova’ya, komünistlere, Alevilere ölüm’ diye bağırtılar geliyordu. Pencereden baktık, kalabalığı görünce kapılarımızı kilitleyerek yakın komşumuz Keyfo YILMAZ’ın evinin odunluğuna saklandık. Saldırganlar, evimizi taşladılar, sonra yaktılar. Daha sonra saldırganlar kanal tarafına gittiler. Biz de saklandığımız yerden çıkarak komşuların yardımıyla evdeki yangını söndürmeye çalıştık. Baktık saldırganlar tekrar geliyor, başlarında Muhtar Yemşen vardı, ‘Alevilere ölüm, yeriniz Moskova’ diye bağırıyorlardı. Evimize yaklaştılar, tekrar ateşe verdiler. Bu grubun arkasında bir de plakasız kamyon vardı. Saldırganlar kamyondan benzin alıp evleri yakıyorlardı. Bir de evlerden aldıkları kıymetli eşyaları kamyona koyuyorlardı. Oğlum Ali ile afet evlerine doğru kaçmaya başladık. Yolda bir saldırgan grup oğlum Ali’yi yakaladı. Ben Karamaraş’a kaçtım. Öğleden sonra dayanamadım, oğlumu aramaya çıktım. Mahalleye geliyordum, Kalender TOKLU ve Hüseyin TOKLU’nun cesetlerini evlerinin önünde gördüm. Tüm aramalarıma rağmen oğlumu göremedim. Askerlere sığındım, olaydan dört gün sonra askerlerle birlikte oğlumu aramaya çıktık. Mahalleye geldiğimde oğlum Ali’nin cesedini, Dilber YILMAZ’ın evinin bodrum katında bulunan bir kazan içinde yakılmış bir vaziyette buldum.” 37

    Elif CEREN’in olaylarla ilgili ifade tutanakları şöyle: “Namık Kemal Mahallesi Bağlarbaşı Semtindeki Kanalevlerinde oturduklarını; 24. 12. 1978 Pazar günü sabah 09.00 sıralarında silah sesi ve bağrışmalar duyarak kapıdan baktığında ellerinde bayrak, silah, sopa ve baltalar olan bir topluluğun ‘Vurun komünistlere’ diye bağırarak ateş edip ev yakarak kendilerine doğru geldiğini görünce, birçok aileyle beraber Erkenez Çayına doğru kaçmaya başladıklarını; o sırada kocası Hüseyin CEREN’in, YSE’nin arkasındaki Yeni Sanayide bekçilik yaptığı yerden kendilerinin kaçtığını görünce kurtarmak için yanlarına geldiğini; Dereli Köyü yönünden kırmızı bir traktörle gelen saldırganların traktörden inerek yollarını kestiğini; bunun üzerine geri dönerek tekrar şehre doğru kaçmaya başladıklarını; saldırganların da arkalarından ateş ettiğini, kocası Hüseyin CEREN’i silahla vurarak öldürdüklerini; saldırganların ayrıca Bayram BİL ve Hasan CENGİZ’i öldürdüklerini, Fatma BİL’i de yaraladıklarını...” (G. K., s. 260)



    İsmail T.: “Pişkinler Tekstil Fabrikasında işçi olarak çalışan İsmail T., saldırı günü Bağlarbaşı Cami’nde sabah namazındadır. Saldırgan grup, harekete geçince korkusundan ayrılamaz, birlikte saldırıya katılır, saldırı

sırasında tanık olduğu katliamı Aydınlık Gazetesi’nin ekibine anlatır. İsmail T.’nin anlatımı şöyle:
“Bağlarbaşı Cami’nde Hoca, her gün verilen vaazdan bir saat önce vaaz vermeye başladı. Ben de erkenden kalkıp Camiye gittim. Camide üç bine yakın kalabalık vardı. Herkesin elinde, tahra, balta, sopa ne ararsan bulunuyordu. Camide hoca vaaz veriyordu. Verilen bu vaaz, tamamen oradaki kalabalığı kışkırtmaya çalışıyordu. Hoca, ‘Hükümet komünist bir hükümettir. Geçmişte de Halk Partili komünistler camilerimizi kapatıp, kitaplarımızı yaktırdı. Şimdi de komünistlere yardım edip, Ulucami’yi yaktırdı. Müslüman din kardeşlerimizi öldürdüler. Allahını seven Müslüman olarak cenk meydanında toplansın. Kafirlere ve Alevilere karşı hâdlerini bildirmeliyiz’ dedi. ‘Hükümeti yıkmak ve yerine Müslüman hükümetini kurana kadar kanımızı akıtmak için kararlı mıyız?’ diye sordu. Orada bulunan kalabalıktan bazıları ‘Kararlıyız’ diye bağırınca, caminin dışına çıkıldı. Ülkücü gençlerden oluşan vahşet ekibi ayrı bir grupta toplandı. Benim de içinden kurtulup kaçamadığım ikinci grup ayrı bir yerde toplandı…

    “Benim içinde bulunduğum grubun başını Namık Kemal Mahallesi Kalkındırma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı ve cami hocası, muhtar, belediye zabıtası Ahmet FEDAKÂR çekiyorlardı. Bu grupta Bertiz Köylüleri vardı. Muhtarın atışıyla saldırıyı başlatıp, Bağlarbaşı Mahallesinde bir Alevi evini ateşe verdiler. İçerde alevler arasında bir genç gelin pencereden atlayıp dışarı kaçarken, onun üzerine yürümek istediler. Kalabalığın içinde bazıları ‘Kadınlara ve çocuklara dokunmayalım’ deyince, gelini geri bıraktılar. Ama içerde üç çocuk alevler arasında uyurken kül olup gittiler. Bu olayda bazı insanlar dayanamadıklarını belirtip ayrılmak istediler. Grubu idare edenler, arkadan ayrılıp kaçan olursa hemen vuracağız ihtarıyla cevap verip, orta kısma silahlı kişileri koydular.

    “İkinci olarak ‘Allah Allah’ naralarıyla bir Sünni evine saldırdılar. Buradaki Sünni evinde iki Alevi saklanıyormuş. Önce, Sünni olan ev sahibi dışarı çıktı. Ona evinde Alevi sakladığını söylediler, inkâr etti. Bunun üzerine evin bodrum katında iki Alevi vatandaşı bulup getirdiler. Önce Alevileri saklayan Sünni vatandaşı, Umman silahlarla vurup öldürdüler. Bu öldürme sırasında Aleviler kaçmaya çalışırken, otomatik silahla vurulup öldüler.

    “Kahveci Hasan adlı bir Alevi vatandaşın evine geldik. Gaz döküp evi ateşe verdiler. Kahveci Hasan, ‘Durun beni öldürmeden, komşularla helâlleşelim, ondan sonra öldürün’ diyerek dışarı çıktı. Kahveci Hasan kendisine silah doğrultanlarla helâllaşmaya çalışırken, bütün silahlar Hasan’ın kafasına çevrilmişti. Tam bu sırada askeri araba geldi. Şaşkınlık oldu, Hasan olanca gücüyle askeri arabaya kendini atıp kurtuldu...” 38

    Namık Kemal Mahallesindeki saldırı sonucu, Abidin, Ali, Hasan UZUNPINAR, Ali TRAŞ, Kalender ve Hüseyin TOKLU, İbrahim USTA, Şıho BEKAR, Cennet ÇİMEN, Hüseyin CEREN, Hasan CENGİZ, Bayram BİL, Mehmet YILDIZ yaşamlarını yitirmişler, 147 ev tahrip edilerek yakılmıştır.



    Şehiriçinde ve diğer mahallelerde yapılan saldırılar

    Kahramanmaraş’ta devletin yetkilileri ve güvenlik güçleri, faşist saldırganlara yenik düşmüşlerdi. Hiç bir engel ve korku tanımayan faşist katiller, istedikleri mahalleyi, hatta polis karakolunu, devlet dairelerini (Sağlık Müdürlüğü, YSE binası, Sağlık Ocağı, Çarşı Karakolunu) işgal ederek yakmışlardır.

    Gazipaşa semtinde, iki saldırganın elinden kurtularak, yakınında bulunan askeri birliğe sığınmış. Saldırganlar, bu iki kişiyi, askerlerin elinden alarak kurşuna dizmişlerdi.

    Sağlık ocağında görevli iki yaralıyı da zorla dışarı çıkararak kurşuna dizmişlerdir. Devlet Hastanesinin yolunu ve etrafını çeviren saldırganlar, hastaneye getirilen yaralılara silahla ateş ediyor ve öldürüyorlardı. Yaralıları hastaneye taşıyan cankurtaranın şoförünü de silahla öldürmüşlerdir. Yüzleri maskeli bir grup, yurttaşların korkudan sığındıkları bir apartmanı yaylım ateşine tutarak bazılarını yaralamışlardır.

    Komando Taburu tarafından yapılan aramada bir dere içinde beşi kadın, biri polis olmak üzere 16 ceset bulmuşlardır. Keza Yusuflar mahallesinde oturanların çoğunluğunun Sünni olmasına karşın, öldürülenlerin tümü Alevi olması, katliamın Alevilere yönelik olduğunun somut kanıtıdır. Mağaralı mahallesinin semtinde kokuşmuş 17 ceset bulunmuştur. Yörükselim ve Yeni Mahalle’de öldürdükleri kadın ve çocukların cesetlerinin üzerine gaz dökülerek yakıldığı saptanmıştır. Yakılan evleri söndürmeye giden itfaiyecilere engel olunmuş, itfaiye arabasının lastiklerinin havası boşaltılmıştır.



    b) Resmi Kurum ve Kişiler

    Hükümet binasına saldırı

    22 Aralık’ta başlatılan ve beş gün devam eden katliamda, devletin yetkilileri ve güvenlik güçleri tamamen yetersiz kalmışlardı. Öyle ki Vali’nin eşi, polislerin, memurların aileleri ve halktan on binlerce kişi hükümet binasına sığınmışlardı. Saçını yolan kadınların, anne ve babasını arayan çocukların gözyaşları, yaralıların iniltisi, dışarıda kan ve ateş. Bu insanların acısını paylaşmaya çalışan basın temsilcileri de üzüntü içinde bilgi almaya çalışıyorlardı. Cumhuriyet Gazetesinin muhabirlerinin izlenimi şöyle:

    “Kahramanmaraş’tan Gaziantep’e ve Adana yönlerine traktörler, kamyonlar, taksi ve minibüslerle büyük bir insan akımı vardı. Askerler, akımın 24 saatten beri devam ettiğini söylüyorlardı... Kardeşlerini, bacılarını, anne ve babalarını kaybetme endişesini taşıyan insanların oluşturduğu bir başka akım, çeşitli kentlerden Maraş yönüne...

    Vilayet binasının ikinci katı kadın ve çocukların oluşturduğu büyük bir kalabalıkla doluydu. Kiminin evi yanmıştıı, kimi can güvenliği olmadığı için sığınmıştı vilayete. Ve çocuklar ağlıyordu... Üç gündür açtı bu çocuklar. Bu kalabalığın arasına katılan gazeteciler, sık sık ağlamaklı sesli insanlardan şu sözleri dinliyoruz. “Biz de kapımıza MHP’li yazsaydık bunlar başımıza gelmezdi. Suçumuz onlar gibi düşünmemiştik. Bu bir çatışma değil, tek yanlı bir katliamdır. Çocuklarım evde kaldı, komutan kurtarın onları, evim yanıyor.

    “... ve bir kadın ağlıyordu vilayetin önünde... dizlerini dövüyordu, saçlarını yoluyordu.... Ak saçlı ak bıyıklı bir ihtiyar ‘ölüyoruz’ diye bağırıyordu. Yurttaşlar, tam bir tepki havası içinde olayları izlemeye gelen AP’li ve CHP’li parlamenterleri sert dille eleştiriyordu.

    “Devlet Hastanesinde görünen daha bir dehşet vericiydi. Hastane cephe gerisi bir sağlık kuruluşu görünümü kazanmıştı. Birbiri peşi sıra hastaneye getirilen yaralılar yataklar dolu olduğu için koridorlara taşınmıştı. Doktorlar bir ameliyattan öbürüne koşuyorlar...” 39

    Faşizm karşıtları katliamdan kaçarak hükümet binasına sığınmışlardı. Bu saldırganlar bu sığıntıları istiyorlardı. Katliamda kararlılardı. Hükümet binasının etrafını çevirdiler. Kahramanmaraş Emniyet Müdür Yardımcısı Hüsnü IŞIKLI’nın anlatımı: “Saldırgan gruplar, tekbir getirerek ‘Müslüman Türkiye’ sloganıyla hükümet konağına saldırı düzenleyerek ele geçirmeye çalıştılar. Hükümet konağına sığınan bazı memurlar ve bunların aileleri ile bir kısım yurttaşın askeri araçlarla buradan alınarak şehir dışına nakledilmesini istediler. Askeri birlikle çatışan saldırganlardan 6 kişi yaralandı.” 40

Hükümet binasına sığınanların başka yerlere nakledilmek istenmesinin nedeni ne olabilir? Nedeni açıktır; hükümet binasında 35 bine yakın sığıntı bulunmaktadır. Bina dışına çıkarıldıklarında, ve değişik yerlere gönderildiklerinde, bu kadar insanın korunması zorlaşacak, zaten yetersiz olan mevcut güvenlik güçleri çok sayıda bölgeyi korumada büsbütün yetersiz kalacak ve bu da, katliam için en uygun koşul olacaktır.
Saldırganların hükümet binasına yönelik saldırısını, binayı korumakla görevli askeri birliğin komutanı olan Yüzbaşı Mustafa PEKER’in, tutanaklara geçtiği şekliyle, anlatımından: “24. 12. 1978 günü bölüğüne vilayet konağı etrafında ihtiyat ve emniyet görevi verildiğini, bölüğündeki kariyerlerden birisi Adliye binasının köşesinde ve yol üzerinde, diğer kariyeri vilayet binasının diğer köşesine yerleştirdiğini, Adliyenin köşesindeki kariyerin ön tarafında da 12-13 kişilik bir mangayı yolu tam kapayacak şekilde sıraladığını, kendisinin de manganın hemen arkasında bulunduğunu, saat 10.00-10.30 sıralarında Kıbrıs Meydanından vilayet binasına doğru 2000 kişinin üzerinde bir kalabalığın önünde ve yanında yürüyen bazı kişilerin pardesülerinin altında tabancalar olduğunu, topluluğun ‘Kahrolsun komünistler, Müslüman Türkiye, din elden gidiyor, Vali istifa, İçişleri Bakanının kellesini istiyoruz’ şeklinde sloganlar attığını, topluluğun ön kısmı özel idare binasının oraya gelince, önce sözle sokağa çıkma yasağı olduğunu, dağılmalarını ikaz ettiğini, fakat topluluğun yürümeye devam ettiğini, bunun üzerine Tugay komutanı General BOĞUŞLU’nun emri ile vilayet binasının önünde, köşesinde bulunan kariyerleri de adliyenin köşesindeki kariyerlerin yanına getirerek birini yol ortasına, diğerini de sol tarafına yerleştirdiğini, kalabalığın yürümesine devam etmesi üzerine bu defa yine Tugay komutanının emri ile kariyerlerin ve erlerin önce havaya ikaz atışı yaptıklarını, kalabalığın yürümesine devam etmesi üzerine bu defa erler tarafından topluluğun önüne ikaz atışı yapıldığını, bunun üzerine topluluğun dağılmaya başladığını, kariyerlerin topluluğun peşine takıldığını ve dağıttığını…” 41

    Hükümet binasını korumakla görevli askeri birlikten Yüzbaşı Ömer SANCAR’ın, Askeri Savcıya verdiği ifade tutanaklarda şöyle yer alıyor: “24. 12. 1978 Pazar günü, saat 07.00’de Kıbrıs Meydanı PTT civarındaki hatta tertibat alındığını, saat 10.00 sıralarında mahalle arasında kalabalık olduğu haberini alınca Tabur Komutanı Bnb. ŞERBETÇİOĞLU ile birlikte kalabalığa doğru giderek dağılmalarını söylediklerini, bu topluluk dağıldığı sırada sokakta elleri sopalı bir grubun karşılarına çıktığını, tabur komutanı ile beraber önlerini keserek ilerlemelerini durdurmak istediklerini, ancak fazla kalabalık olan bu grubun kendilerini dinlemeyerek yarıp geçtiklerini, tekrar koşarak önlerini çevirdiklerini ve havaya ikaz ateşi açtıklarını, topluluğun yine yürüyerek Kıbrıs Meydanına geçtiğini, ‘Ordu, millet el ele, Vali, İçişleri Bakanına ölüm’ diye bağırarak vilayete doğru yürüdüklerini, bu grubu ancak açılan ateşle durdurulabildiklerini ve gruptan 7-8 kişinin yaralandığını, havaya ateş açarak meydanı boşalttıklarını...”42

    Faşistlerin kellesini istediği İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, katliamı yakından izlemekte ve katliamın, solcuların tahriki sonucu çıkmış olduğunu söylemekteydi. Özaydınlı, önerisi uygulamada olan Türkeş’i ziyaret ediyor ve alınacak önlemleri konuşuyordu.



    Jandarma İl Alay Binasına saldırı

    MHP Genel Başkanı Türkeş, “Ülkücüler, güvenlik güçlerinin yardımcılarıdır” diyordu. Sağ siyasi hükümetler de, ülkücüleri böyle görüyor ve koruyorlardı. Ülkücüler de bu güvenceye dayanmış ve alışmışlardı. Bunca saldırıyı ve cinayeti bu güvenle gerçekleştirmişlerdi.

    Ancak katliamda askerleri yanlarında görmeyen, hatta kendilerine engel olarak bulan faşist saldırganlar, tepkilerini askerlere de yöneltir ve “komünist asker” sloganıyla askeri binalara saldırıya geçerler.

Faşistlerin saldırılarını, görevli subaylar Askeri Savcıya şöyle anlatıyordu:
Jandarma Astsubay Ali KÖŞNEK: “23. 12. 1978 Cumartesi günü, İl Merkez Jandarma bölüğünde olduğu sırada Alay binasının etrafında bulunan eli sopalı, baltalı, silahlı şahısları yakalamaya başladıklarını, bundan sonra Alay binasına otomatik tüfeklerle hedef gözetmeksizin ateş edildiğini, bunun üzerine Alayda İdari Hizmetlerde kullanılan efratla, şubelerde çalışan rütbeli şahıslara silah ve mermi dağıttıklarını, Alay binasını korumak için mevzilendiklerini…”
Jandarma Astsubay Ramazan ÜNAL: “23. 12. 1978 günü, Alay Komutanlığı binasına geldiği sırada Alay binasından kendisine ‘Siper al’ diye talimat verildiğini, bunun üzerine gizlendiğini, o sırada elinde fotoğraf makinesi olan bir kişinin kendisini görünce kaçarak yakındaki bir eve girdiğini, bu şahsı elinde fotoğraf makinesi, tabanca ve dinamit lokumu ile yakaladığını, bu şahsın kendisine gazeteci süsü verdiğini ve amacının Jandarma Alay Komutanlığı binasına dinamit koyarak hadise çıkarmak olduğunu…” 43
Sağlık Bakanı Maraş’a sokulmuyor

    Ankara’dan uçakla Adana’ya gelen Sağlık Bakanı Mete TAN, karayoluyla Kahramanmaraş’a hareket eder. Türkoğlu İlçesinin yakınlarında silahlı saldırganlar tarafından yolu kesilir. Taş ve silahla saldırırlar. Güvenlik güçleriyle saldırganlar arasında pazarlığa başlanır. Saldırganlar kararlıdır, görüşmeler çatışmaya dönüşür. Uzun süre bekletilen bakan, yoluna, baskı ve saldırılar altında devam etmek zorunda kalmıştır.

    Sağlık Bakanı Mete TAN, güvenlik güçlerinin sıkı koruması altında Devlet Hastanesine gider. Tanık olduğu durumu şöyle anlatmaktadır:

    “Hastaneye getirilen ölülerden 52’sini inceledim. Bunlardan üç tanesi sopayla öldürülmüş, diğer ölüler 9 mm’lik mermilerle ya başından ya yüzünden ya da kalbinden vurulmuşlardır. Boğularak öldürülenlerin de olduğunu söylediler. Üç yaşında bir çocuk da kurşunla öldürülmüştü. Bir cehennem aleminden geldim. Allah bir daha göstermesin...

    “Kurşun yağmuru altında gidip-geldim, etrafımızda, üstümüzde kurşunlar vızır vızır gidip geliyordu. Bazı yerlerde gazetecileri de ben kurtardım. 70’lik yaşlıları, üç yaşındaki bebekleri vurmuşlar. Cesetler kokuyordu. Kışkırtma var. Kışkırtma Alevilik-Sünnilik üzerine işlenmiş...” 44

    Adana’dan karayoluyla Maraş’a giden Devlet Bakanı Salih YILDIZ, Adalet Bakanı Mehmet CAN, Milli Eğitim Bakanı Necdet UĞUR’un yolu Topçam ve Karabıyıklı Köyünün yakınında kesilmiş, bakanlar, silah ve taşla saldırıya uğramışlardır. Güvenlik güçlerinin müdahalesinin sonucu saldırıdan kurtulan bakanlar yollarına korku içinde devam edebilmişlerdir.



    Sükunet Bildirisi

    Saldırıya uğrayan mahalleler için için yanıyordu ve cesetler sokaklarda kokuşmaya terkedilmişti. Saldırgan faşistler ise, “Yaşasın başbuğ Türkeş” sloganlarıyla sokaklarda nara atıyorlardı. Korkularından hükümet binasından çıkamayan bakanlar ve milletvekilleri de ortak bildiriler hazırlamakta, hoparlörlerden barış çağrısı yapmaktadırlar. CHP’li Milletvekili Hüseyin DOĞAN, Orhan SEZAL, AP’li Milletvekilleri, Halit EVLİYA, Mehmet ŞEREFOĞLU, Adnan KARAKÜÇÜK, Ali Rıza AKGÜN’ün ortak imzalı barış çağrısı şöyle:

    “İki günden beri devam eden, yüreğimizi yaralayan hadiseler eminiz ki, bizi olduğu kadar, ecdadımızın da

kemiklerini sızlatacak noktaya maalesef gelmiştir. Senelerce kardeşçe yaşamış olan sizler tahriklere kapılmayın. İçişleri Bakanımız, Milletvekillerimiz ve Senatörlerimiz de aranızdadır. Verilen emirlere itaat ediniz. Şerefli Türk Ordusuna ve güvenlik kuvvetlerine yardımcı olunuz. Hastalar ve kayıplar hepimizin acısıdır. Bu olaylar burada bitmeli ve acımız daha da büyümemelidir. Her türlü tedbir ve vecibeler yerine getirilmektedir. Bize inanınız, güveniniz. Sükûnetinizi muhafaza ederek, evlerinizde istirahat ediniz.”45
Milletvekilleri, halkı sükûnete çağırmak için Maraş Müftüsünün konuşmasını gerekli görmüşlerdi, ama nedense, tüm aramalara karşın Müftü’ye ulaşmak mümkün olmuyordu.

    Savcı Dündar Saner’in açıklaması, gelişmelerin resmi bir ağızdan ifade edilmesi bakımından anlamlıydı:

    “Uzun süreden beri tezgahlanan plan bu şekilde tatbikat safhasına konuldu. 14-15 yaşlarındaki çocuklar, 20-25 yaşında şartlandırılmış kişiler tarafından Yörükselim, Şeyhadil ve dünden itibaren sırayla Kümbet, Yeni Mahalle’ye sevk edilerek burada cinayetler işletilmiştir. Küçük çocukların ve yaşlı adamların üzerine gaz dökülerek yakılmış. İnsanlık dışı olaylar işlenmiştir. Olayların başlangıcında 20 kişiye otopsi yapabilme imkanı bulduk. Bunlar uzun menzilli silahlarla öldürülmüş idi. Daha sonra gelen ceset fazlalığından değil otopsi, kimlik tespiti bile yapmaya imkân kalmamıştır. Daha önce ihbar olarak değerlendirdiğimiz toplu katliam olayları, toplu halde ceset bulunması ile doğrulanmaktadır. Nitekim çukurlar içerisinde, çatışma geçen mahallelerde, öğretmen evleri civarında üçer, dörder ceset bulunmaktadır. Bu yüzden ölü sayısının resmi miktarı aşarak 200’ü geçeceğini tahmin ediyorum.” 46



    Kamu tanıklarının ifadesi

    Katliam nedeniyle kentte görevli askeri birliklere mensup subaylardan bazılarının, Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Hatay İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 numaralı Askeri Mahkemesi’nde verdikleri ifade şöyle:

    Yüzbaşı Timur ŞEN: “Kahramanmaraş 3. Tabur 8. Bölük Komutanı olduğunu; 22. 12. 1978 günü cereyan eden cenaze töreni olayları sonrasında, General BOĞUŞLU’nun başkanlığında yapılan toplantıda, Yörükselim Mahallesinde oturan Alevilere karşı harekete geçileceği yolunda istihbarat alındığı için bu mahalle ile diğer mahalleler arasında birliklerin yerleştirilmesine karar verildiğini; kendisinin de 3. Tabur 8. Bölük ile beraber 23. 12. 1978 günü 04.30-05.00 civarında Jandarma Komutanlığı (Şehit Çuhadar Ali Caddesinin doğuya uzanan kısmı - Işık Caddesi - Pınarbaşı Caddesi) tertibat alındığını; Uğrak Pastanesinin bulunduğu köşedeki yola (Uzunoluk Caddesi - Işık Caddesi), şehirden gelip Askeri Gazinoya çıkan yola (Enstitü Caddesi), Vilayet Konağına çıkan yola (Pınarbaşı Caddesi) ve bunlardan özellikle Uzunoluk Caddesinin Işık Caddesi ile kesiştiği Uğrak Pastanesinin bulunduğu köşeye askerleri yerleştirdiğini; her birinin başına 3 Takım Komutanını görevlendirdiğini, kendisinin de elindeki telsizle Uğrak Pastanesinin önünde yer aldığını; saat 07.00 sıralarında gün yeni ışımaya başlarken Belediye hoparlöründen, ‘Dünkü olaylarda şehit edilen 2 din kardeşimizin bugün cenazesi kaldırılacaktır. Bütün din kardeşlerimiz buna katılsınlar, din kardeşlerimiz son görevinizi yapın’ şeklinde ve genel mahiyeti itibarıyla sağ görüşlü kişileri toplamayı amaçlayan anonsların yapıldığını; anonsların arkasından da anonsu yapan dernek veya partinin isminin söylendiğini; bu anonsların 08.00’e  kadar devam ettiğini; durumu telsizle Tabur Komutanına bildirerek anonsların önlenmesini istediğini, Tabur Komutanının Vali ile temasa geçtiğini söylediğini; bu anonslar üzerine köşe başını tuttuğu yollardan şehir merkezine doğru şahısların birer ikişer inmeye başladığını,

    “Saat 09.00 civarında Uzunoluk Caddesinden yukarıya tertibat aldığı yere doğru ellerinde kalın sopalar ve taşlar olan, ‘Kahrolsun komünistler, Şehitlerimizin kanını yerde bırakmayacağız, hesap soracağız’ diye bağıran, yol üzerindeki işyerlerini tahrip ederek ilerleyen 15.000 kişi civarında bir topluluğun gelmekte olduğunu; Uğrak Pastanesinin köşesinde 15 askeri, bir Takım Komutanı ve kendisinin beklemekte olduklarını, grubun hareketlerini devamlı olarak Tabur Komutanına rapor ettiğini; yolun ortasına bir makineli tüfek yerleştirerek beklemeye başladığını; grupla arasında 100 metre kalınca gruba doğru giderek daha fazla ilerlememelerini, bağırmamalarını, aksi halde ateş açacağını söylediğini; grubun bu ihtar üzerine durduğunu; ellerindeki sopaları devamlı salladıklarını; hepsi ile muhatap olamayacağını, liderleri kimse onun gelip konuşmasını söyleyince, grubun önünde lider pozisyonundaki 3 kişinin gayet küstahça ve ellerindeki sopalarla kendisine doğru ilerleyerek, ‘Söyle biziz’ dediklerini; bu 3 kişiyi bir gün önceki cenaze töreni olayları sırasında Ulucami önündeki sağ grubun en ön saflarında görmüş olduğunu ve tahrik edici davranışlarda bulunduklarını fark ettiğini; bu 3 kişiden birisinin olaylardan sonra yakalandığında teşhis ederek hakkında ifade verdiğini ve isminin Şaban DENİZDOLDURAN olduğunu, bu 3 kişiye bulunduğu yerden geçemeyeceklerini, bu hususta emir aldığını, geçmeye çalıştıkları takdirde makineli tüfekle ateş ettireceğini ve ne pahasına olursa olsun buradan geçirtmeyeceğini söylediğini; bu 3 kişinin kalabalık gruba dönerek geçemeyeceklerini söylemesi üzerine grubun içinde dalgalanmalar olduğunu, kimisinin geriye döndüğünü, kimisinin tekrar kendilerine doğru yürümeye başladıklarını, bu gruptan bir kısmının, ‘Bizim Orduyla işimiz yok, bırakın bizi yukarıya geçelim’ dediklerini; kendisiyle konuşan 3 kişinin ise topluluğa dönüp, ‘Yörükselim Mahallesinde arkadaşlarımız şehit ediliyor, gidelim’ diyerek grubu tahrik etmeye çalıştıklarını; ancak topluluğun kendisine karşı tecavüzkâr hareketi olmadığı gibi, kendisini de geçmeye çalışmadıklarını; bu arada şehir içinde muhtelif yerlerden, özellikle Yörükselim Mahallesinden yoğun bir şekilde makineli tüfek sesleri geldiğini, saat 09.00-09.30 sıralarında yine belediye hoparlörlerinden Valiliğin sokağa çıkma yasağının ilan edildiğini, bunun üzerine kendisinin hem bu üç kişiye hem de gruptakilere dağılmalarını, evlerine gitmelerini tekrar söylediğini; gruptan kopmalar olmasına rağmen 4 veya 5 bin kişi civarında bir topluluğun hava kararana kadar sokakta kalmaya devam ettiğini; topluluğun liderlerine çocukları niçin aralarına aldıklarını, ateş etmesi halinde doğacak panikten çocukların ezilip ölebileceklerini söylediğinde, ‘Onlar davalarına inanan kişiler, bu yaşta davalarına hizmet ediyorlar’ diye cevap verdiklerini,

    “Sokağa çıkma yasağı ilan edildikten sonra Yörükselim Mahallesinde bulunduğu tarafa doğru koşarak gelen 4-5 kişiyi yakaladığını; bunlardan birinin üzerinde ucu kıvrık, keskin orak şeklinde kesici bir alet (tahra), iki üç dinamit lokumu, bol miktarda tüfek fişeği, dinamit kapsülü ve pantolon kemerine sokulmuş şişe içinde benzin bulunduğunu; diğer şahısların üzerinde de uzun bıçak, şiş, tornavida bulunduğunu; yakaladığı bu şahısları çok yakındaki Merkez Polis Karakoluna gönderdiğini; grubun saat 21.00 sıralarında tamamen dağıldığını” 47

Jandarma Önyüzbaşı Günay Güneri: “23. 12. 1978 Cumartesi günü sabahından itibaren jandarma birliklerinin şehre giriş ve çıkış yollarını kontrol görevinin verildiğini ve Adana, Kayseri, Gaziantep yollarının kontrol altına alındığını, saat 09.00 sıralarında Jandarma Alay Binasında bulunurken, Yörükselim Mahallesinden yoğun silah seslerinin geldiğini duyduğunu, gerek telefon eden, gerekse bizzat gelen vatandaşlardan, bu mahalleye silahlı saldırı olduğunu ve öldürme olayının vuku bulduğunu öğrenince İl Jandarma
Bölük Komutanı Teoman SARAÇ ve yanlarına aldıkları erlerle Alay Binasından çıkarak silah seslerinin geldiği yöne hareket ettiklerini; kendisinin önce Ortaseki Sağlık Ocağına gittiğini ve orada kurşunla yaralanmış vatandaşları gördüğünü; Yörükselim, Mağaralı ve Serintepe Mahallesinde öldürme ve çok miktarda yaralama olayının olduğunu öğrenince Endüstri Meslek Lisesinin bulunduğu sokaktan Yörükselim Mahallesine girdiğini; yukarı doğru çıkarken yaralanmış şahıslar, yerlerde kan izleri görüldüğünü, silah sesleri, patlama sesleri, çağrışmalar duyduğunu; arkasından kariyerlerin gelmekte olduğunu; bu sırada Yzb. Teoman SARAÇ’ın da kendisine yetiştiğini; boşluklardan sızıp, arkalarına geçerek oradaki topluluklarla birleşmeye çalışan gruplarla uğraştığı sırada Tuğgeneral Mahmut BOĞUŞLU’nun, refakatinde yalnız bir Jeeple gelip bir eve saldırmak isteyen toplulukla konuştuğunu söyleyerek, bunların yakalanmasını istediklerini; General BOĞUŞLU ile adı geçen eve girdiklerini; evde çok sayıda kadın ve erkeğin olduğunu; kendilerine saldırıldığını ve öldürüleceklerini söylediklerini; evde kısa bir araştırma yaptıysa da herhangi bir silah bulunmadığını; bilahare bir av tüfeği getirdiklerini, dışarıdaki kalabalığın bu av tüfeğini görünce yatışır gibi olduğunu; yanına iki jandarma eri alarak tepeye doğru çıkmaya başladığını; bunun üzerine ellerinde silah bulunan bu topluluğun tepenin daha uç tarafına doğru gerilediklerini; tepenin üstünden Kahramanmaraş’ın kuş bakışı olarak görüldüğünü; çeşitli silahların, patlayıcı maddelerin dinamitlerin çıkardığı seslerin duyulduğunu, çeşitli yerlerde toplanmış saldırgan insanların, çıkan dumanların, yanan evlerin hep görüldüğünü, orada bulunanların, tepedeki silahlı saldırganların aşağıya inmesini önlediğini,
“Bu sırada büyük bir grubun hemen aşağılarında ve Yörükselim Mahallesinin en yukarısında bulunan koruluğun yakınındaki evlere saldırdığını, içindeki insanları çıkarıp yaktıklarını görerek, erleri tepede bırakarak olay yerine yalnız gittiğini, orada bulunan piyade taburuna ait bir miktar erle beraber havaya ihtar atışı yaparak topluluğun üzerine yürüyüp 50 metre kadar gerilettiklerini; topluluğun hemen hemen hepsinin elinde sopa, demir, nacak gibi şeyler olduğunu; bu toplulukla uğraştığı sırada Yzb. Teoman SARAÇ’ı da bir kariyerin üzerine çıkmış toplulukları dağıtmaya çalışırken gördüğünü; kariyerlerin gelmesiyle topluluğun saldırılarının o bölgede durduğunu ve topluluğun başka bir yere gittiğini; öğle vakti yolların kapalı ve ateş altında olması nedeniyle, tabur arazisinden geçerek alaya geldiğini; alaya giderken Piyade Tabur Komutanı Bnb. Kemal GÜNDÜZ’ün ve yanındakilerin Yörükselim Mahallesinde ateş altında olduklarını, kendilerini gizleyecek birer siper seçtiklerini gördüğünü,

    “İl Jandarma Alay Komutanlığına geldikten sonra alay binasının önündeki caddede (Şehit Çuhadar Ali Caddesi) bulunan toplulukları dağıttığını; alay binası önünden geçip hastaneye giden yoldan birçok yaralının götürüldüğünü gördüğünü, alay binası yanında bulunan cezaevi ve lojmanları muhafaza için gerekli tedbirler alarak mevcudu arttırdığını; telefonun devamlı çalarak her yerden yardım isteklerinin geldiğini; karanlığın basması ile şehirde nisbi bir sükûnetin sağlandığını; bu arada Gaziantep 23’üncü Seyyar Jandarma Tugay Asayiş Bölüğünün Kahramanmaraş’a gelerek görev aldığını,

    “Sağ grubun Alevilerin bulunduğu mahalle ve evleri basarak tahrip ettikleri, evde bulunanları öldürdüklerini...”  48

Piyade Yüzbaşı Sedat KİPER: “39’uncu Piyade Tugayı 1’nci Taburda görevli olduğunu; 23. 12. 1978 günü İslahiye’den hareketle saat 16.30 sıralarında Kahramanmaraş Piyade Tabur Kışlasına geldiklerini; Yörükselim Mahallesindeki evlerin yanmakta olduğunu ve bazı sivil şahısların evlerini söndürmeye çalışmakta olduğunu, bir grup insanın toplu olarak kışlaya gelmekte olduklarını; mahallede yanan evlerin bahçelerinde cesetler gördüğünü; saat 19.00’a kadar mahallede görev yaptıklarını; itfaiyenin görev yapmasına engel olmak isteyen grupların olduğunu; dar bir sokak içinde yanmakta olan bir eve karşısındaki elektrik direğinin yatırılmış olduğunu ve bu evi yakanların direği kullanarak içeriye girmiş olduklarını; evin önünde yerde biri kadın ikisi erkek üç ceset olduğunu; bu yangını söndürdüklerini; bazı işyerlerinde büyük Türk bayraklarının asılı olduğunu; bazı yerlerde ise elle yapılmış üç hilalli resimler olduğunu,
“24.12.1978 günü sorumluluk bölgesinde arama yaptıklarını,
“25.12.1978 günü hastane bölgesine geldiğinde bazı şahısların Yörükselim Mahallesinde silah olduğunu, toprağa gömdüklerini ve gruplar teşkil ettiklerini söylemeleri üzerine çok sıkı bir arama yaptıklarını; bölgede silah ve kesici bir alet bulamadıklarını; arama yaptıkları yerde Alevilerin oturduğunu; halkın evlere sinmiş ve korkulu bir halde bekleştiklerini; bunların olaylardan kaçıp gelen insanlar olduğunu; mahallenin üst kısmında ise çok gergin bir havanın olduğunu, ‘Koruyun, koruyun onları’ diye konuşanların olduğunu; asker geldi diye evlerden dinamit lokumlarının sokaklara atılmış olduğunu; bölgede ve olaylarda bol miktarda ufak dinamit lokumunun kullanıldığını; sokak ortasına atılmış bir kutu fünye bulunduğunu…” 49
Bir vatandaşın dilekçesi
“Sayın komutanım,
“Kahramanmaraş’ın Yörükselim Mahallesinde oturan bir vatandaş olarak 22.12.1978 günü mahallemizdeki vahşeti sizlere şöyle özetleyebilirim:
“Sabah saat 7.30’da mahallemizi korumak için gelen piyade taburunun başındaki Binbaşı Kemal GÜNDÜZ ve Yüzbaşı Aziz Kamil BİLGUTAY bize, ‘Siz içeri girin, sizin emniyetiniz sağlanmıştır’ diyerek biz mahalle sakinlerini evlerimize tıkadıktan sonra, Yüzbaşı Kamil, askeri arabaya binerek yamaç dağda toplanmış kalabalığın yanına gidip kalabalığın yanındaki sivil araçtan indirilen malzemelerin dağıtılmasına nezaret etti. Tekrar mahalleye geldiğinde ‘Kışlayı Aleviler bastı, kışlayı kurtarın!’ diye bir yaygara koparıp taburun kışlaya çekilmesini sağladı. Biz Aleviler vatandaş değil miyiz? İftiralarla bizleri eziyorlar. Çocuklarımızı, kadınlarımızı kesiyorlar. Diri diri mahalledeki çam ağaçlarına çiviliyorlar?
Sayın komutanım, ne olur, Allah rızası için gerekenler hakkında kanuni işlemin yapılmasını ve Yörükselim Mahalle halkının ifadesinin alınmasını, vatandaşlık hakkımızın çiğnetilmemesini; işe ve güce gidemiyoruz. Bizlere bir yol gösterilmesini sizlerden arz ederiz. 17. 01. 1979
Saygılarımla.
Adres : Ahmet GÜDÜCÜ
Yörükselim Mah.
Çeşme Sok. No: 10 (Yusuf oğlu, 1956 doğumlu)” 50
Gizli bir rapor

    İçişleri Bakanı İrfan ÖZAYDINLI, Kahramanmaraş katliamının gün ışığına çıkarılması için özel bir ekibi görevlendirir. Özel ekip ayrıntılı raporunu İçişleri Bakanına sunar. Ancak raporun içeriği gizli tutulur. Gündem Dergisi, bu raporu elde etmiş, bazı bölümlerini yayınlamıştır. Raporun yayınlanan bölümü şöyle:

    “18. 12. 1978 günü, ÜGD Maraş Şubesi ikinci başkanı Mustafa KANLIDERE, Ökkeş KENGER ve üçüncü başkan Mustafa TECİRLİ’ye ‘Halkı kışkırtmak, tahrik etmek ve isyanını sağlamak için solcuların attığı süsü verilmek kaydıyla, tahrip gücü az bir dinamit atılmasını’ emretmiştir. Atılacak dinamitin Başkan Mehmet LEBLEBİCİ ile görüşür ve bir köye gelir, aynı gün birinci Başkan LEBLEBİCİ An kara’ya hareket eder...

“15 gün öncesinden itibaren, gelecek program olarak Zeynel ile Veysel filminin parçası gösterilmişken ve ayrıca yedek olarak sırada iki film daha bulunurken, Adana’nın Maraş ÜGD Şubesi’ne gelen iki şahsın getirdiği bu film (‘Güneş Ne Zaman Doğacak’), 16 Aralık’ta aniden gösterime sokulmuştur…
“Patlama sesinden sonra ilk kaçan Salman ILIKSOY’un peşine düşülür. 40 metre sonra yakalanır ve Çarşı Karakoluna götürülür. Bu sırada patlama olayını ve bombayı atanı gördüğünü ve tanıyacağını ifade eden Cuma AVCI isimli şahıs da karakola getirilir… Salman ILIKSOY, polis memuru Mahir GÜNEY ve polis memuru Hasan AYDIN, ‘Bombayı atanı tanırım’ diyen Cuma AVCI’nın karşısına çıkarılır. Cuma AVCI, ortada bulunan polis memuru Hasan AYDIN’ı göstererek, tanıdığını bildirir. Emniyet Müdür Yardımcısı Hüsnü IŞIKLI’nın ikazı üzerine ikinci kez polis memuru Hasan AYDIN’ı göstererek tanıdığını bildirir. Teşhise katılan dışarı çıkartılır. Konu için zabıt tutulmaz. Bu arada tanık Cuma AVCI’ya, ‘O polis memuru idi. Suçlu o değil. Bombayı atanlar parkalı olur. Onlar uzun bot giyerler, sakallıdırlar, bıyıklarına dikkat ettin mi?’ gibi şeyler söylenir. Sonra Salman ILIKSOY yine amir odasına teşhis için alınır. Ve tabii Cuma AVCI bombayı atan şahsı ısrarla tanır ve teşhis eder. Son olarak, Emniyet Müdürü Kâmuran KORKMAZ’ın emriyle aynı karakolun bir başka odasına geçilerek, dosyada bulunan teşhis zaptı düzenlenir…

    “Olaylardan önce, Ankara İli Bahçelievler, Karşıyaka ve Keçiören semtlerinde oturdukları bilinen Hüseyin YILDIZ, Ünal AĞAOĞLU, Haluk KIRCI, Mustafa ÖZMEN, Mustafa DÜLGER, Remzi ÇAYIR, Mustafa DEMİR, Bünyamin ADANALI, Ahmet Ercüment GEDİKLİ, Mustafa KORKMAZ ve İsmail UFUK ile Mehmet GÜRSES isimli şahısların Kahramanmaraş iline gittikleri öğrenilmiştir. Yine İskenderun Demir Çelik İşletmesinde Fabrika Stok Kontrol Müdür Muavini olan Hayri KUŞÇU, Çelik-İş Sendikası yetkililerinden Tuncay TEREKLİ ... isimli şahısların olaylardan önce ve olaylar sırasında Maraş’a gittikleri öğrenilmiştir.

    “19-25 Aralık 1978 tarihleri arasında Kahramanmaraş ili otellerinde kalan kişilerin günlük kayıtlardaki isim listesine göre (..) aynı isme sahip kimi kişilerden, meslekleri bir seferinde terzi, bir seferinde çiftçi gibi değişik kayıtlar alınmıştır. Bunun dışında raporda, o günlerde herkesin dikkatini çeken milli piyangocularla ilgili ilginç bilgiler vardı. ‘Adıyaman ilinden gelerek Çelik Palas Oteli’nde, 19-20 Aralık 1978 günlerinde yatan ve kendilerini milli piyangocu olarak tanıtan 26 değişik isimli şahısların, Milli Piyango İdaresinden alınan, 26 Ocak 1979 gün ve 013/653 sayılı yazıları ve ekinde bulunan belgelerden, ne sabit ne de seyyar bayii olmadıkları anlaşılmıştır. Yine ekte bulunan 013 sayılı yazıdan, yalnız 9 ve 31 Aralık günlerinde çekiliş yapıldığı anlaşılmıştır. Kahramanmaraş ilinde de yeteri kadar milli piyango bayii vardır. Ve 19-22 Aralık günlerinde çekiliş olmayacağına göre, sahte meslek göstererek kalan bu kişilerin, olaylardan haberdar olarak gelmiş militanlar oldukları kanısı uyanmaktadır.

    “Milli piyangocuların Kahramanmaraş’a doluştuğu bu günlerde bazı evler ve işyerleri üç hilal çizilerek, bazıları ise üzerlerine çarpı konularak işaretleniyor, şehirde çeşitli yerlerde solcular, Aleviler ve hükümet aleyhine slogan yazılıyordu.

    “22 Aralık 1978 günü Maraş’ta olaylar patlak verdiğinde, iki ayrı telefon görüşmesi daha yapılmıştır.

    “* İskenderun Demir-Çelik İşletmesi’nde çalışan Alaattin ERYAMAN isimli şahıs, Kahramanmaraş ili 3050 numaradaki şahıs ile konuşurken, 3050 numaradaki kişinin, ‘Benzinlikte toplandık, mahallelere saldırdık’ dediği öğrenilmiştir.

    “* Adana ilinden bir şahıs, Malatya Özel Doğu Kliniği Doktoru Muhittin TURGUT’u telefonla aramıştır. Yapılan bu telefon konuşması sırasında, Adana’daki şahıs, ‘Kahramanmaraş’tan oraya yaralılar gelecek, dikkatli olun’ demiştir. Muhittin TURGUT, ‘Orasını bana bırakın. Malatya olaylarında bir açık verdim mi ki bunda vereyim. Malatya olaylarında ne şekilde çalıştığımı siz de bilirsiniz’ karşılığını vermiştir.” 51

    Bu rapor hala gizlidir; devletin arşivlerinde farelere terkedilmiştir.





    Katliam Maraş’ın dışına taşıyor

    Katliamın uygulayıcıları, kentin çevresindeki Sünni köylere de propaganda ajitasyon ekipleri gönderir. Köylüleri, ya Maraş’a katliama katılmaya çağırıyorlar ya da kente giden yolları kontrol etmek üzere görevlendirmeyi amaçlıyorlardı. Propaganda esas olarak şu ifadelere dayanıyordu: “Maraş’taki solcular, komünistler, Aleviler birleşerek camileri bombalıyorlar, mahallelerde Sünni Müslümanların evlerini tahrip ediyor ve yakıyorlar. Kadınlara-kızlara tecavüz ediyorlar. Alevi köylerinden silahlı militanlarını Maraş’a getiriyorlar. Biz de Maraş’a giriş yollarını kontrol ederek, bunların girişini engelleyelim. Bir bölümümüz de Maraş’ta direnen kardeşlerimizin yardımına gidelim.” Bu yöntemin etkili olduğu görüldü. Çevredeki Sünni köylüler büyük ölçüde ‘kazanılmıştı’. Böylece, kente giriş-çıkış yolları işgal edildi ve araçlar kontrol edilmeye başlandı. Yolcular sorgulanıyor, Alevi olduğu saptananlar sorgulamaya alınıyor, işkenceden geçiriliyor, bazı durumlarda da öldürülüyordu.

    Köylere yönelik saldırılardan birkaç örnek:

    * Çokyaşar Köyünde oturan Yusuf KARATAŞ’ın düğünü vardır. Gaziantep’ten Duran YAPRAK ve Ahmet KARAÇAM davetli olarak katılmışlardır. Düğün sonu, Yusuf KARATAŞ, bu iki konuğunu kendi arabasıyla Gaziantep yolunun üstüne götürür. Ancak yolları, Karasu Köyü civarında 150 kişilik bir grup tarafından kesilen yolculara feci işkenceler yapılır.

    * Nihat BOZKURT, arabasına benzin almak üzere Göksü Yolu üzerinde bulunan Shell Akaryakıt İstasyonuna gider. Hasancaklı Köyünden olan ve traktörle benzinlikte bekleyen bir grup saldırgan Nihat’ı gördüklerinde “Gelin burada bir Alevi var” diye bağırırlar. Nihat’ı dışarı çıkartarak külotunu aşağı indirir, sünnetli olup-olmadığına bakarlar. Nihat’ın sünnetli olduğunu görürler. Ama Nihat Alevidir, öldürülmesi gerekmektedir. Ve Nihat’ı işkenceyle öldürürler.

    * Cüceli Köyüne yük almak için giden üç kamyonun sürücüsünün Alevi olduğundan şüphelenen köylüler, adamları sorguya çeker. Köy muhtarı Yaşar KILIÇ, tanıdığı ikisini serbest bıraktırırken, üçüncü sürücüye, “Dinime, imanıma sen Alevisin” der ve topluluğu, “Aradığımız adam burada, gelin!” diye sürücüye saldırmaya çağırır. O sırada İmam Mustafa  TÜTEN yetişir ve sürücüyü kurtarır.

    * Karacasu Köyünün Atizi Obasında bulunan tek Alevi aile Şahinlerdir. Şahin ailesinin üç ferdi Arzu, Abuzer ve Telli, Maraş’taki bir yakınlarının durumunu öğrenmek için komşuları Ahmet SİMSAR’ın evine gider. Konuklarını bir odaya kapatan evsahibi, akibetleri hakkında karar vermek için yapılan toplantıya gider. Kapının iyi kilitlenmediğini gören üç ‘tutuklu’, gizlice dışarı çıkarak evlerine geldiklerinde, evlerinin soyulduğunu, ateşe verildiğini görürler. Korku ve çaresizlikten komşuları Halit OSMAN’ın evine sığınırlar. Halit OSMAN da can güvenliğinı sağlayamayacağı endişesiyle komşularını jandarma karakoluna götürerek kurtarır.

    * Emiruşağı Köyünden Veli TORUN ve Mustafa ACINIKLI, Maraş’a gitmek üzere yola çıkarlar. Yusufhacılar Köyünde yolları kesilir ve elleri bağlandıktan sonra köye götürülerek bir direğe bağlanırlar. Ancak durumu gören Köy Muhtarı, bağlarını çözdüğü Veli ile Mustafa’yı köyden geçen tanıdık bir traktöre teslim eder. Ne var ki öldürmeye kararlı olan militanlar, traktörü izleyerek yolunu keser ve düşman belledikleri bu iki kişiyi yolun kenarına götürürler. Veli TORUN bir fırsatını bularak kaçarken, Mustafa ACINIKLI kurşunlanarak öldürülür.52

    Türkoğlu İlçesinin yakınında kurulan barikatlarla Elazığ, Malatya ve Gaziantep’ten gelen yolcu otobüsleri, diğer araçlar durduruluyor, yolcular indiriliyordu. Kimilerine hakaret ettikleri yolcuların üzerlerindeki para ve kıymetli eşyaları gaspeden faşistler, basın temsilcilerine de saldırırlar. Bu arada Milliyet Gazetesinin aracı tamamen tahrip edilir.

    Kente giren bir yolda gördükleri ve yaralılar için kan getiren bir ambulansı durduran faşistler, “Bu kanları Müslümanlara mı, gavurlara mı götürüyorsun?” diye sorguya çektikleri sürücü Gürsel VARGÜL’ü döverler. 53

    Kemal YILDIZ’ın tutanaklardaki anlatımından: “Kahramanmaraş Çokyaşar Köyü’nde oturduğunu; 24.12.1978 Pazar günü sabahleyin amcasının oğlu Ahmet YILDIZ ve arkadaşları İbrahim ELTUTAN ile birlikte Kahramanmaraş’daki yakınlarının durumunu öğrenmek için yola çıktıklarını saat 11.00 sıralarında Erkenez Çayına geldikleri sırada önlerine Yusufhacılı Köyü’nden 5 kişinin çıktığını, ‘Nerelisiniz, nereden geliyorsunuz, Alevi misiniz, Sünni misiniz?’, diye sorduklarını, İbrahim ELTUTAN’ın ise ‘Ben Sünniyim’ dediğini; saldırganların İbrahim ELTUTAN’ı su kanalının öbür tarafına götürerek konuştuklarını ve onu bıraktıklarını; saldırganların bu defa ellerindeki silahları kendisine ve amcasının oğlu Ahmet YILDIZ’ın üzerine çevirerek elbiselerini çıkarttıklarını; üzerlerinde sadece külot kaldığını; saldırganlardan birisinin kendisini kanalın alt tarafındaki tepe bir yere ana avrad küfür ederek götürdüklerini; arka taraftan üç el silah sesi ve amca oğlu Amhet YILDIZ’ın feryadını işittiğini; kaçmaya başladığını; saldırganların arkasından ateş ederek kendisini omuzundan yaraladıklarını...” (G.K., s. 262) 







    Ömer BABACAN’ın tutanaklardaki anlatımından: “Pazarcık İlçesi Gülhaş Karahöyük Köyü İlkokulu öğretmeni olduğunu; 24. 12. 1978 Pazar günü görev yaptığı köyden olan arkadaşları ile birlikte Kahramanmaraş’tan yaya olarak Türkoğlu İlçesi Kılılı Köyüne gitmek üzere hareket ettiklerini; saat 17.00-17.30 sıralarında hava kararmak üzereykin Kılılı Köyüne az bir mesafe kaldığında arkalarından gelen bir arabadan inen silahlı dört kişinin nereden geldiklerini sorduğunu, üzerlerini aradıklarını; kendisinin öğretmen

olduğunu hüviyetinden anlayınca, üzerine saldırarak dövdüklerini; Mehmet KOCA ile beraber tarlaların içine kaçtığını; saldırganların arkalarından ‘Gavurlar, pis komünistler’ diye bağırdıklarını; arabayı kullanan şahsın tabancasını çekerek ‘Kaçmayın vururum’ dediğini; yakındaki bir tepeye çıkınca eli belinde olan birisinin kendilerini durdurduğunu, bu sırada aşağı taraftan kendilerini ilk önce durduran dört kişinin de ellerinde silahları ile geldiklerini; ‘Pis komünist, demek sen Maraş’ta ev yaktın, kaç ülkücüyü öldürdün, sizin gibileri yaşatmayacağız, bu dünyada çoluk çocuk ne varsa hepinizi temizleyeceğiz’ diyerek kendisini dövmeye başladıklarını; silahların namlularını alnına dayadıklarını; bu saldırganları daha önceden karşılaştıklarında arabayı kullanan şahsın(787 iddianame numaralı sanık Mehmet KIZILDAĞ) yönlendirdiğini; soruları devamlı bu şahsın sorduğunu; saldırganların o sırada olay yerine gelen 20-30 köylüyü de ‘Bunlar komünistler, köyü basmaya geliyorlardı, bunların bu dünyada yaşaması hak değildir. Hiçbirisini sağ bırakmamak lazım’ diyerek kışkırttıklarını; belki kurtulabilir umuduyla tepeden aşağı kaçmaya başladığını; saldırganların en önce o dört kişi ve özellikle arabayı kullanan şahıs en önde olduğu halde elindeki silahla ateş ederek kendisini kovaladıklarını; diğer saldırganların da silahlarıyla durmadan ateş ettiklerini; sırtından ve kalçasından kurşunla yaralanarak yere yığıldığını; saldırganların yanına geldiklerini; arabayı kullanan şahsın, ‘Ulan pis komünist, niye kaçtın, senin yüzünden az daha arkadaşlarımdan birkaçını vuracaktım’ dediğini ve yine kendisini dövdüklerini; tekrar kaçmaması için ellerini arkadan bağladıklarını; kendisini bir yandan döverlerken bir yandan da ‘Bunu ne yapalım’ diye konuştuklarını; daha önce arabayı kullanan şahsın ‘Öldürelim, bu başımıza iş açacak, nasıl olsa komünist, öldürsek dünya bir pislikten kurtulmuş olur’ dediğini; kendisini döve döve köye götürdüklerini; o sırada havanın kararmış olduğunu, saldırganlara Alevi olmadığını söylemesine rağmen, ‘Sen Alevi olmasan da TÖB-DER’lisin, komünistsin’ dediklerini; köye girdikleri sırada köylülerin, ‘Demek köyü basmaya gelen komünistler bunlar’ dediğini, yanında bulunan Mehmet KOCA’nın ise, ‘Benim bu köyde amcam var. Biz bu köye sığınmaya geliyorduk’ diye cevap verdiğini; saldırganların daha önceden, ‘Komünistler köyü basmaya geliyor’ diyerek köyü ayağa kaldırdıklarını anladığını; köye gelen jandarma devriyelerinin kendilerini kurtardığını…” (G.K., s. 280)
Bir Aleviyi öldürenin mükafatı cennettir

    Kahramanmaraş katliamında, fanatik İslamcılar ve benzerleri yüzyıllardır önceki Şeyhülislamların fetvalarını andıran fetvalar vermişlerdir. Bağlarbaşı İmamı Mustafa YILDIZ, 22 Aralık 1978 Cuma namazında, “Oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır” diye vaaz verir. Katliamda öncülük yapan faşist katiller yüzlerini maske ile kapatırken, yaşı 60’ın üstünde olan sakallı fanatik dinciler yüzlerini maskelemeyi gereksiz görmüşlerdir. Top sakallarını oynatarak, dişlerini gıcırdatarak, “Allah için Alevileri, gavurları vurun, evlerini yakın. Solcuları öldürün. Polis ve asker durdurursa dönün onları da vurun” diye topluluğu tahrik etmişlerdir.

    Faşistlerin hac, cennet gibi sorunları yoktu. Onların yeşil, kırmızı pasaportlara, siyasi iktidarların nimetlerinden yararlanmaya gereksinimleri vardı. Katliamı siyasal dincilerle ortaklaşa kararlaştırdıkları içindir ki dine, cennete inanır görünüyorlardı. Milliyetçilik ve Müslümanlık adına verilen bu vaazlar ve fetvaların telkin ettiği inançla saldırıya geçmişlerdir.

    Esma SUNA adında bir genç kadın gebedir, doğumu yakındır. Faşistler, Esma SUNA’nın evini dışarıdan otomatik silahlarla tarar, evin içine patlayıcı madde ve benzinli paçavralar atarlar. Sonra evin kapılarını kazma ve baltayla kırarak içeriye giren faşistler, evde bulunan Fidan, Ali, Fikri ve Mehmet SUNA ile konuk Musa FUNDA’yı kurşuna dizer. Fazlı ile Elif SUNA da sopa ve satırla ağır yaralanır ve öldü diye bırakılır. Esma SUNA, “Kocamı, çocuklarımı, kardeşlerimi öldürdünüz. Bari beni öldürmeyin” diye yalvarır, bu arada ellerini karnındaki bebeğin üstünde siper etmeye çalışmaktadır. Oysa, işin içinde “hac” sevabı ve cennete gitme vardır. İki canlı bir Alevi kadını ellerine geçmiştir bir kere, bu fırsatı kaçırmak aptallık olacaktır. “Ya Allah” diye sopa ve satır Esma’nın kafasına, sırtına, karnına iner. Esma’nın üstü başı kan içindedir. Doğmamış bebeğini kurtarmanın çabasıyla sokağa fırlar. Saldırganlar da arkasında ateş ederek Esma’yı yere düşürürler. Öldü diye bırakırlar. Esma, karnındaki bebeğin yüzünü görmenin hayaliyle ellerini karnının üstünde gezdirmektedir. Bir komşusu Esma’yı sırtlayarak Devlet Hastanesine yetiştirir. Doktorlar, “Esma’nın kurtuluşu zordur, bari bebeğini sezaryen ameliyatla kurtaralım” diye ameliyata alırlar. Ne var ki bebek de sıkılan kurşunla parçalanmıştır. Esma ve bebek kurtarılamaz. Doktorlar ve hemşireler gözyaşlarını tutamazken, faşist katiller ve fanatik dinciler, hac sevabının ve cenneti kazanmanın sevincini paylaşıyorlardı...

    İki gözü görmeyen 80 yaşında bir nine olan Cennet ÇİMEN’in gözlerini tornavidayla oymaları, sonra kurşuna dizmeleri, baş üstü helanın çukuruna bırakmaları da hac sevabı ve cenneti garantiye almak içindir...

    İlköğretim Müfettişi Süleyman METİN’i öldürdükten sonra 15-16 yaşlarında üç kızını sokaklarda çıplak dolaştırmak, sarkıntılık etmek de hac sevabı ve cennet içindir ve Ortaeski Sağlık Ocağında bulunan iki yaşındaki hasta torun ile ninesi de hac ve cennet yolunun kurbanı olmuşlardır.

Sıkıyönetim ilanı
Kahramanmaraş katliamı, sıkıyönetim ilânına gerekçe olmuştur. Başbakan Bülent ECEVİT, sıkıyönetimin gerekçesini şöyle açıklıyordu: “Ülkemiz de şiddet eylemleri bir süredir açıktan demokrasiye yönelik ve milli birliğimizi tehdit edici boyutlara varmıştır. Özellikle Kahramanmaraş’taki bütün milletimizi yasa boğan acı olaylar, bu eylemlerin ne kadar ileri boyutlara vardığını gösteriyordu.
“Anayasanın tanıdığı demokratik düzeni temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerinin kesin belirtilerinin ortaya çıkması üzerine Adana, Ankara, Elazığ, Bingöl, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, Kahramanmaraş, Kars, Malatya, Sivas, Urfa ve Hatay illerinde bugünden itibaren iki ay süreyle sıkıyönetim ilân edilmesine karar verildi.” 54
Sıkıyönetim, TBMM’de 537 üyenin kabul, birer üyenin ret ve çekimser oyuyla kabul edilir. MHP Genel Başkanı Türkeş ve MHP yönetici kadrosu, birçok ilin sıkıyönetim kapsamına alınmasını ısrarla savunmuştur.
3. Değerlendirmeler

    a) Avukat Nusret SENEM ve Gazeteci

Örsan ÖYMEN

    Avukat N. SENEM’le röportaj

    Nusret SENEM, Kahramanmaraş katliamı davasına müdahil avukat olarak katıldı. Avukat SENEM, davanın sonuna kadar mağdurları ısrar ve kararlılıkla savunmuştur.

    Soru: Maraş’ta meydana gelen olaylar Alevi-Sünni çatışması mıdır?

    - Aralık 1978’de meydana gelen Kahramanmaraş Katliamı, çok sayıda Alevi vatandaşımızı hedef almakla birlikte, kesin olarak bir Alevi-Sünni çatışması olarak, bir mezhep çatışması olarak nitelenemez.

Katliama önderlik eden güçler, olayların başından itibaren, zaman zaman, “Ordu millet el ele”, “Aleviler bir subayı, on eri öldürdü; ne duruyorsunuz; bu silahlarınızı ne zaman kullanacaksınız?” diyerek, askerleri de yanlarına alıp, saldırılarına ortak etme çabası içinde olmuşlardır. Tanık olarak dinlenen subayların, bu ve benzeri beyanları olmuştur.
Çok sayıda tanık, bazı evlerin tahrip edilmesi ve vatandaşların katledilmesi anında, “Bir Alevi öldürmek 2 defa hacca gitmeye bedeldir” türü, tahrik edici sloganlar atıldığını, mahkemede ifade etmişlerdir. Tahrip edilen evlerde katledilenlerin, çoğunlukla Alevi vatandaşlar olduğu da bir gerçektir. Tahriklerin sonuç verdiği ve bin yıldır bir arada yaşamış insanların, düşman gibi saldırıya uğradığı yadsınamaz.

    Ancak, bütün bunlar, katliamın amacının, bir “Alevi-Sünni çatışması” olduğunu yine de kanıtlamaz.

    Bu olayı, 1970’li yılların siyasi gelişmeleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nin 12 Eylül 1980 öncesinde ülkemizi istikrarsızlaştırma, halk kitlelerinin kurtarıcı arar hale getirilmesi ve ülkenin darbe ortamına sürüklenmesi operasyorlarında kullandığı kontr-gerillanın ve onun siyasi örgütü gibi faaliyet yürüten zamanın MHP’sinin, yan kuruluşlarının, iktidar olarak kalmasına asla tahammül edemedikleri solcu Ecevit Hükümetini devirmeye yönelik, isyan hareketi olarak görüyorum. Katliamın, Alevi vatandaşlara yönelmesinin temel sebebi, Kurtuluş Savaşı’ndan itibaren Mustafa Kemal’in aydınlanma hareketini ve CHP tarafından kurulmuş solcu hükümeti desteklemeleridir. Bir diğer sebep de, yoksul Sünni kitlelerin, katliam yapan bir avuç aşağılık CIA çocuğunun arkasına kolayca takılmaya, kandırılmaya uygun görülmesidir.

    Saldırganlar, devlet kuvvetleri aleyhine, Ecevit Hükümeti aleyhine, sloganlar atmışlar, propaganda yürütmüşler ve siyasi talepler ileri sürmüşlerdir.

    Sloganlardan birkaç örnek: “Katil iktidar”,”Katil Ecevit”,”Katil polis”, ”Ecevit’ini çağır, Türkeş karşında”, ”Bizim Türkeş’imiz yanımızda, sizin Karaoğlan nerede?”, ”Komünist Ecevit sizi gelsin kurtarsın”, ”Senin hükümetin gelsin kurtarsın seni”.

    İnsanlar, Başbakan Ecevit kasdedilerek, “Karaoğlan’a kurban ediyoruz” denilerek öldürülmüşlerdir.

    Katliamın öncesinde, kıvılcım çakılması eylemi olarak nitelenebilecek ve Ökkeş KENGER (ŞENDİLLER)’in sanık olarak yargılandığı, Çiçek Sineması’nın bombalanması olayı sonrasında, sağa sola saldıran ülkücü grup, olaya müdahale eden polislere de saldırmıştır. İki solcu öğretmenin, 21 Aralık günü öldürülmesinin ardından, 22 Aralık 1978 Cuma günü yapılan cenaze törenine saldırı olayında polis ve jandarmaya da yoğun şekilde saldırılmıştır. Bu sırada iki polis aracı yakılmıştır. Hatta, polise saldırı o derece yoğunlaşmıştır ki, İçişleri Bakanlığı, isyanı bastırma görevinden polisi tamamen almıştır. Polis, olayların yaşandığı, en yoğun üç gün boyunca, görev dışı kalmıştır. Saldırganlar hiçbir yerde, olayları bastırmakla görevli olan askeri güçlerin uyarılarına, sokağa çıkma yasağına uymamışlar, her yerde, çatışma sonucu, güç şartlarda yenilerek, püskürtülebilmişlerdir. Askere, gerek bütün şehir çapındaki mevzi görev yerlerinde ve gerekse, İl Jandarma Alay Komutanlığı’na, silahlı saldırıda bulunmak suretiyle, karşı koymuşlardır. Bu saldırgan gruptan bazıları, olay anında yakalanmışlardır.

    24 Aralık 1978 Pazar günü, iki üç bin kişilik silahlı bir grup Kahramanmaraş Valilik Binası’na; “Müslüman Türkiye”, ”Kahrolsun komünistler”, ”İçişleri Bakanı dışarı”, ”Vali istifa”, ”İçişleri Bakanı’nın kellesini isteriz” diyerek saldırıya geçip, büyük bir tehdit yaratmış ve saldırı, Hükümet binasını korumakla görevli askeri zırhlı personel taşıyıcıların ele geçirilmesine saniyeler kala, uçaksavar mermileri de kullanılarak, son anda önlenebilmiştir. İçişleri Bakanı, Kahramanmaraş Valisi ve Jandarma Alay Komutanı ile diğer güvenlik yetkililerinin tamamının bulunduğu Valilik Binasındaki insanlar, kellesi istenen İçişleri Bakanı ile birlikte, tesadüfen katliamdan kurtulmuştur. Bu saldırının görüntüleri, TRT tarafından, o günlerde sık sık, görüntülü olarak yayınlanmıştır. Bu saldırıda, ön safta grubu yönetenlerden olan ve yaralanıp Kahramanmaraş Devlet Hastanesi’ne götürülen 7-8 militan sır oldu. Olayın suçluları ise, tanık olarak yargının karşısına çıkmakla birlikte, hiçbir zaman, bütün çabalarımıza karşın, bu soruya muhatap olmadılar. Yargılanmadılar.

    Olayın, zamanın Ecevit Hükümetine karşı silahlı kalkışma olduğunu, sanık İmam Mustafa YILDIZ, saldırgan topluluğa karşı yaptığı konuşmada şöyle dile getirmektedir:

    “Bugün burada namaz kılmak caiz değildir. Başımızda komünist ve imansız bir hükümet var. Memleketimizi komünist ve ebücahiller işgal etti. Cuma günü Ulu Cami’yi yıkıp yaktılar. Geçmişte de bu Halk Partisi bizim kitaplarımızı yaktırdı. Hocalarımızı astırdı. Bugün bize düşen görev, çevremizdeki Alevi-Sünni imansızları temizlemektir.”

    Bu sözler, katliamın gerçek amacını özetlemektedir. CHP Hükümetini devirmek ve onu destekleyen Alevi veya Sünni olarak niteledikleri solcuları katletmek. Olayın gelişimi ve ortaya çıkan bütün deliller bunu kanıtlamıştır.

    Nitekim, Kahramanmaraş katliamı davası kararına bakıldığı zaman görülecektir; yargılamayı yapan Sıkıyönetim Mahkemesi de katliamı, doğru olarak; “Hükümete karşı silahlı isyan” ve “Türkiye ahalisini birbiri aleyhine kıtal’e teşvik ve bu teşvik neticesinde kital’in meydana gelmesi” olarak nitelemiştir.

    Av. Nusret SENEM, Av. Ali KALAN, Av. Emcet OLCAYTU ve Av. Barış YİĞİT’ten oluşan büromuz, davanın başından itibaren, olayın nitelemesini doğru yapmıştır. Bu uğurda yürüttüğümüz mücadele, Mahkeme ve Askeri Yargıtay kararında da önemli bir etken olmuştur.

    Artık tarih olan bu olayın doğru olarak anımsamasına katkısı olur düşüncesiyle, sorunuza cevabımı biraz uzun tutmayı tercih ettim.







    Soru: Katliamı, faşist-şeriatçı örgütler, tek başına mı gerçekleştirdi? Yoksa perde arkasında gizli örgütler var mıydı? Eğer varsa, bunlar hangi örgütlerdir?

    - Olaylar sonucu, sanık ifadelerinde, tanık beyanlarında, devletin güvenlik görevlilerinin raporlarında, basının olaylara ilişkin haber ve fotoğraflarında, iddianame ve yargılamayı yapan Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi Gerekçeli Kararında, katliamı planlayıp uygulayanlar olarak MHP, Ülkücü Gençlik Derneği ve MİSK gibi yasal olarak kurulmuş parti ve örgütler ile ETKO, Kontr-Gerilla gibi illegal örgütlerin adı geçmektedir.

    O günlerde, şeriatçı kuvvetlerin bu olaya katılması, Alevi düşmanlığı ve tahriklerin etkisi oranında mevzi, örgütsüz ve düzensizdir. Anımsanacağı gibi, bunların en önemli temsilcileri, Yörükselim Mahallesindeki katliamda 7-8 kişinin hunharca öldürülmesinden sorumlu tutulup idam cezası Askeri Yargıtay’ca da onanan Mahmut DOĞAN (Sakallı Hoca)’dır.

    Yapılan yargılamalar neticesinde MHP ve diğer ülkücü kuruluşlar hakkında suç duyuruları reddedildi. Sıkıyönetim Mahkemesi ortaya çıkan kanıtları görmezden geldi. Yeterli kanıt bulunmadığını ileri sürdü. Mahkeme, sanıkların olay tarihlerinde MHP’ye kayıtlı olduğu konusunda araştırma yapılması taleplerini reddettiği halde, “(Sanıkların) üye olduklarına dair dava dosyasında herhangi bir bilgi bulunmadığından; müdahil vekillerinin adı geçen parti hakkında C. Başsavcılığına başvurması konusunda istemlerinin reddine” karar verdi.

1980 Ağustos ayında Ecevit Hükümeti’nin istifa edip, MHP’nin dıştan desteklediği Demirel başkanlığında sağcı hükümetin kurulması ile değişen siyasi ortam, sözünü ettiğimiz diğer kuruluşlar ve ETKO ile Kontr-Gerilla sorumluları hakkında bir adım atılmasına olanak tanımamıştır. 12 Eylül ile birlikte de olayın failleri, koruma zırhına kavuşmuşlar, idam cezası onananlar ise, o dönemde solcu idam hükümlülerine uygulanan yoğun infazlara rağmen, idam edilmekten kurtulmuşlardır.
Soru: Katliam 5-6 gün boyunca sürdü. Uzun sayılabilecek bu süre içinde güvenlik güçleri katliamı niçin önleyemedi? Bu, faşistlerin üstünlüğünden mi, güvenlik güçlerinin taraf tutmasından mı kaynaklandı?

    - Katliam, 19. 12. 1978 günü Çiçek Sinemasına bomba atılması, 21. 12. 1978 günü iki devrimci öğretmenin öldürülmesi ve 22. 12. 1978 günü cenaze kortejine toplu katliam yapılması amacıyla saldırılması ile, 23. 12. 1978 tarihinde tek tek saldırılar şeklinde sürerken, bu tarihten itibaren şehir çapında, silahlı isyan hareketine dönüşmüştür. Çevre ilçe ve köylerde yapılan propagandalar sonucu, sokağa çıkma yasağı ilan edildiği halde, binlerce insan Kahramanmaraş’a yığılmış ve Maraş’ın bütün mahallelerinde planlı, askeri düzen içinde, aralarında parola ile irtibat kurulduğu bilinen taarruzlar yapılmıştır. Önceden işaretlenen evlere ve mahallelere saldırılmıştır.

    Bu saldırıların önlenememesi ihtimalini düşünmüyorum. Hükümeti devirmek isteyen, İçişleri Bakanı’nın kellesini isteyen ve katliamı yapan güçler, devlet güvenlik kuvvetleri içine de yuvalanmış, ABD’nin kontrol ettiği ve kullandığı güçlerdir. Yasadışıdırlar. Nitekim, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, bu güçlerin, darbe ortamı yaratılması için, olayları planladıkları ve katliamın boyutlarının büyük olması için çalıştıkları anlaşılmıştır. Ancak, güvenlik kuvvetlerinin esas gövdesi, yukarıda da açıkladığım gibi, yasadışı organizasyonlarla ilişkide olmamıştır. Hatta isyan eden saldırgan güçlerin hedefi olmuşlardır. Katliamı, bu yasal askeri kuvvetler bertaraf etmiştir.

    Soru: Katliamdan önce gerçekleşen bazı saldırı ve cinayetler, Maraş’ta bir katliam olacağının belirtileriydi. Maraş Valiliği, Emniyeti, İstihbaratı neden önceden önlem almadı?

    - 15 Nisan 1978’de ortaya çıkarılan ETKO örgütü, birçok provokasyon aleti ile - üzerinde, hangi MHP’linin ev ve işyerine atılacağı yazılı bombalarla- yakalandılar. Bu örgüt militanları, Adana Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde, bizlerin de müdahil vekilleri olarak katıldığımız davalarda ağır cezalar aldılar. Şahin BORU, Muhittin İLHAN, Ahmet BAĞCI adlı sanıklar hatırlanabilir.

    Bu kişilerin yakalanması, katliamın ve silahlanma faaliyetlerinin sekiz ay kadar ertelenmesine neden olmuştur. Olayların öncesinde Maraş polisinin etkin çabası, bütün sağ partilerin yoğun saldırılarıyla karşılaştı. Ecevit hükümeti ise, dirayetli bir tutum izlemek yerine, ülkücü saldırganları yatıştırmaya çalıştı. Yaptıkları yalan propagandadan yılgınlığa kapıldı. Aleni olarak yapılan katliam hazırlıklarını dahi görmezden geldi. Olay olmasın diye adeta dua eder duruma düştü. Bu sebeplerle, olayların önceden bilinmediği, hazırlıkların tespit edilemediği görüşü gerçeklerle bağdaşmıyor. ETKO soruşturması, Yüzbaşı M. Ali ÇEVİKER ile Ökkeş ÇOKUÇKUN’un, Kahramanmaraş’ta silahlanma faaliyetinde bulunduklarına ilişkin bilgiler ve daha onlarca olgu, emniyet güçleri tarafından bilinmektedir. Ancak, siyasi iradenin zaaf içinde oluşu nedeniyle, katliam bağıra bağıra gelmiştir.

    Soru: Katliamda yaşamını yitirenlerin ve yaralananların öyküleri acıklıdır. Bunlar içinde sizi en çok etkileyen olay hangisidir?

    - O tarihte, insanların kanını donduran vahşet örnekleri vardır. Maraş’ta yaşananlar, tarih kitaplarında okuduğumuz bu tip olayların çağımızda da, irtica ve faşist ideolojiden etkilenen kişiler tarafından, olanca acımasızlığı ile yaşatıldığını gösteren ve asla son olmayan örneklerden birisidir.

    Musa SUNA’nın gelini Esma SUNA, karnında 8 aylık çocukla kurşuna dizilmiştir. Doktorlar, anne karnındaki 8 aylık çocuğun da kurşunlanmış olarak çıkarıldığını otopsi raporunda belirtmişlerdir!

    Bir gözü kör olan, 90’lık Cennet ÇİMEN’in diğer gözü tornavida ile oyulmuştur. Sonra vurularak öldürülmüş ve ayaklarına araba tekerleği geçirilerek, başının üzerine tuvalet çukuruna dikilmiştir!

    Kurşunlanarak öldürülen 11 yaşındaki Ali TRAŞ’ın, kol ve bacakları kesilerek, kazana konup yakılmıştır!

    İbrahim BİLMEZ’in iki gözü ama oğlu ve akıl hastası Ali BİLMEZ kurşunlanarak öldürülmüştür!

    Sanık Faruk DOĞRUBAKAN ve Haydar TUT, mağdur Kemal YILDIZ’ı bir tepeye çıkarmışlar ve işin zevkine varmak, iyi nişancı olduklarını göstermek için, arkasından ateş etmişlerdir!

    Müfettiş Süleyman METİN’i öldürenler, karısı ve çocuklarının, cesedinin üzerine atılıp ağlamalarını alkış tutarak, kahkahalar atarak alaya almışlardır!

    Bu olayların, din adına yapıldığı iddialarını doğru bulmuyorum. Bu davranışları savunan bir ahlak ve din olacağına inanmam mümkün değildir. Bu vahşetin sergilenmesinin ancak kontr-gerilla teorisinde yeri vardır. ABD’li kontr-gerilla uzmanlarının yayınlanmış kitaplarında, halka yapılacak vahşetin derecesinin büyüklüğü, halkı gerilladan uzaklaştıracak önemli bir kontr-gerilla taktiği olarak övülür.





    Soru: Katliamla ilgili ilginç anınız var mı?

    - 1979 Haziran ayında başlayan duruşmalar, 8 Ağustos 1980 günü kararla neticelendi. Duruşmalar sırasında, asla unutamayacağımız olaylar yaşadık. Haftanın beş günü sürekli devam eden duruşmalar boyunca, duruşma salonunda ve dışarıda, 45 gün süren, Kahramanmaraş mahalle ve ilçelerinde yaptığımız keşifler sırasında asla belleğimizden silinmeyen anılar var. Bir gün bunları yazma fırsatı bulacağımızı umarım. Burada acı bir iki anıya yer vermekle yetinelim. Adana’da herkesin, efendiliği ve bilgisi ile üzerinde saygı uyandırmış olan Av. Halil Sıtkı GÜLLÜOĞLU öldürüldü. Adana Kapalı Spor Salonunda süren duruşmalar sırasında, sanıklar tarafından linç edilmekten son anda kendi çabası ile kurtulmayı başaran Halil abi, evinin önünde, arabasına bindiği sırada, ülkücü saldırganların kurşunlarına hedef olarak yaşama veda etti. Onu asla unutamam.

    Av. Barış YİĞİT, Av. Ali KALAN, Av. Nusret SENEM, Av. Emcet OLCAYTU, duruşma salonunda sayısız kez saldırıya uğradıktan sonra mahkeme, kapalı salonun müdahil kürsüsünün hemen yanında bir merdiven kurdurdu. Spor salonunun tribünlerine çıkarak saldırıları defetmiş sayıldık. Bir kara mizah örneği olarak anımsarız.

    Biz, bu dava ile bir hukuk cephesi açarak mücadele ettik. Ancak çok üzülerek söylemek gerekirse, solun 49 parçaya bölünmüş diğer kesimleri ve bazı sol çevreler, bu kavgayı sürekli küçümsediler. Bizleri, sıkıyönetim ve katliamcıların adaletine alet olmakla eleştirdiler. Hukuk cephesindeki mücadelenin önemsenmemesi yanlıştı. Onların dediklerine biz de katılsaydık, katliamın gerçekleri ortaya çıkarılamazdı. Bu mücadele, aslında tehlikeli ve zor işti. Ölüm göze alınarak sonuna kadar gidilmişti. Av. Ahmet ALBAY, Av. Ceyhun CAN, Av. Halil GÜLLÜOĞLU bu davadaki rolleri nedeniyle, o günlerde katledildiler. Onları

minnetle anıyorum. Mağdurlar, ölenlerin yakınları, son dakikaya kadar bizleri desteklediler. Onlarla, adeta tek yürek gibiydik. Olağanüstü zor ve tehlikeli günleri omuz omuza yaşadık ve başardık.
Örsan Öymen’in kaleminden katliam

    Milliyet Gazetesinin köşe yazarı Örsan ÖYMEN, Maraş katliamını değerlendirdiği yazısında, katliamı gerçekleştiren faşist örgütlerin hangi siyasi iktidarlar döneminde kurulduğuna ve korunduğuna işaret ederek şöyle diyor:

     “Günümüzdeki çatışmaların dinci-laik çizgi yerine, mezhepler ekseninde oluşmasında... Bunun altında yatan da, gerek büyük sermayenin, gerekse işçi sınıfının giderek laik nitelik kazanması, böylece mezhep çatışmalarında odak noktasının, sermaye ve işçi sınıfının göreli olarak güçsüz olduğu bölgelere ve küçük kentlere kaydırılması; varılmak istenen amaç ise, kesinleşmiş sınıfsal farkları, mezhep ekseni üzerinde belirsizleştirmek ve tarihin zorunlu olarak sileceği sağ görüşleri bir süre daha kızgın çatışmanın sıcak ortamında canlı tutabilmek...

    Gafletten, dalaletten ve hıyanetten söz eden, ardan ve horlayandan dem vuran, haykırışlara da bir soru işareti koymak gerekir. Ve bu işaretin ardından bazı sorular sormak gerekir.

    Acaba Alevilik-Sünnilik kışkırtmaları, mezhep düşmanlıkları hangi dönemde, hangi cepheleşme iktidarında Türkiye gündemine girmiştir?

Hangi eğitim sistemi uygulamasında ders kitaplarına sokulmuştur?
Bu kitaplar hangi dönemde yargılanıp bağımsız yargı organları önünde kışkırtıcılığa, mahkum edilmiştir.
Ve Türkiye’de faşist odaklarının, birer silah deposu haline gelişi, güvenlik kuvvetlerine yardımcı sokak güçlerinin, vurucu cinayet şebekelerinin palazlanışı, devletin içine tırmanışı, kimlerin yönetimine yaramıştır? * Komando kamplarındaki gencecik beyinler, kimler tarafından yıkanmıştır? Aferin oğlum komünisti vur!* Bu kamplarda ellerine silah tutuşturulanlara adam öldürme talimleri, kimler tarafından, kimlerin yönetimi sırasında uygulanabilmiştir? * Bu uygulamayı devlet arşivine raporlar halinde sunan ve ilgilileri uyaranlara karşı, kimler ne yapmıştır? * Kahramanmaraş kıyımını, salt siyasal amaçlar için ‘küfür malzemesi’ yapmadan önce takkeyi önüne koyup biraz düşünmek gerekir.” 55 Örsan ÖYMEN’in, mantık süzgecinden geçirerek sıraladığı soruların yanıtları bulunsaydı; cinayetlerin, katliamların gerçek sorumluları ortaya çıkacaktı. Dönemin Ecevit hükümeti, katliamdan önce gerekli önlemleri almadığı, sonra ise, suçluların üzerine gitme cesareti gösteremediği için, cinayet ve katliamların sorumluluğunu sırtında taşımaktadır. b) Siyasi Parti ve Liderler Süleyman DEMİREL AP Genel Başkanı Süleyman DEMİREL’in, Kahramanmaraş katliamıyla ilgili olarak yaptığı açıklama: “… Kahramanmaraş’ta meydana gelen olaylar, bir olaylar zincirinin parçası sayılmalıdır. Kars’ta, Erzincan’da, Sivas’ta, Elazığ’da, Malatya’da, Gaziantep’te, Urfa’da meydana gelen olaylar zincirine, Kahramanmaraş olayları eklenmiştir… Şimdi meselenin başka bir cihetine bakalım. Burada yaralananların tümü kurşunla yaralanmış ve kurşunla ölmüştür. Demek silah kullanılıyor. Bu silahlar burada depo haline gelinceye kadar hükümet neredesiniz? Kime neyi izah edeceksiniz? Bunlardan haberiniz olmadı mı? Haberiniz olduysa niye toplamadınız? Sivas’ta aynı hadise olmuştu. Sivas’ta Alibaba Mahallesi silah deposu haline gelmiş, hükümetin bundan haberi olmuş, burayı aramak cesaretini gösterememiştir, aramamıştır. Elazığ’da ve Malatya’da benzeri olaylar olmuştur. Solculuk Halk Partisinin himayesine girdikten sonra Türkiye bu duruma geldi. Bunun aksini söyleyecek kimse yoktur.” Alpaslan TÜRKEŞ MHP Genel Başkanı Alpaslan TÜRKEŞ’in açıklaması: “MHP’yi suçlamaya kalkışmakla son derece gülünç olmaktadır. Emrine aldığı ve yalan yayan istasyonu haline getirdiği TRT de kendilerini kurtaramayacaktır. Ecevit’i huzurunuzda bir defa daha uyarıyoruz. Derhal işkenceleri durdurunuz. İşkencecileri derhal adalete teslim ediniz. Anayasa’ya ve kanunlara bağlı kalınız. Kin ve düşmanlık saçan uygulamalardan ve konuşmalardan derhal vazgeçiniz. Adaleti ve tarafsızlığı her şeyin üzerinde tutunuz. Aksi takdirde ülkeye huzur değil kavga, barış değil savaş getirmeye devam edeceksiniz. Bu tutumunuzda ısrar ederseniz, tarihe kanlı bir iktidarın başı olarak geçeceksiniz.”56 Bülent ECEVİT CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent ECEVİT’in, Kahramanmaraş katliamıyla ilgili olarak yaptığı açıklamalar ilginçtir: “Son zamanlarda sürekli olarak ve giderek artan ölçüde maalesef halkımız kışkırtılmaya kalkıldı. Bir yanda ‘Bu kış ülkeye komünizm geliyor’ haberleri yayılıp, iddialar yapılır, bir yanda da buna karşı Endonezya tipi soykırımının ve ayaklanın açıktan açığa kışkırtılır. Son günlerde de toplumun bütün kesimleri açıktan direnişe ve ayaklanmaya kışkırtıldı. İşte tüm bu kışkırtmaların ve tertiplerin acı sonuçları Kahramanmaraş’ımızda maalesef görülüyor… Öyle anlaşılıyor ki, şimdi halkı olayların içine çekebilmek için, bir devlet gücüyle halkı karşı karşıya getirebilmek için mezhep ayrılıklarının belirgin olduğu yurt köşelerinde kışkırtmalarını ve tertiplerini yoğunlaştırmış bulunuyorlar… “Kendi milletine kıyanlar milliyetçi değildir, olamazlar da. Cinayetleri işleyenler kadar bunları yetiştirenler ve kışkırtanlar da sorumludurlar. Bazı gençler kamplarda soykırımı ve katliamı için yetiştirilmiştir. “Bunlar devlet dışında bir devlet gücü oluşturmaya başlamışlardır.” 57 Bülent ECEVİT, tanımını koymuş ama üstlerine gidememiştir. Saldırı ve katliamlarla ilgili istihbaratı alamamıştır. Faşist örgütlerin devlet bürokrasisinin, istihbaratının, güvenlik güçlerinin içindeki örgütlenmesinin üstüne gidememiştir. Doğruları söylemiş olabilir, ama kendisi hükümettir, ortaya çıkaracak güç de hükümettir. Türkiye İşçi Köylü Partisi “Dün halka yapılan saldırının başını ÜGD Başkanı Mehmet LEBLEBİCİ çekmiştir. MHP ileri gelenlerinden fabrikatör Hasan BALCI ise iki öğretmen arkadaşımızın öldürülmesinden beri çevre illerden saldırgan toplayandır. Dünkü kanlı olayların uygulamasında önemli rol oynamıştır. Faşist saldırganlar, mezhep düşmanlığı propagandasıyla birkaç günden beri cenazeye karşı kışkırtmalarda bulunmuşlardır. Vali ve Emniyet Müdürü, defalarca uyarılmasına rağmen başlangıçta az olan saldırganları dağıtmamış, onların güç toplamasına izin vermiştir…” 58 Türkiye İşçi Partisi TİP Genel Başkanı Bahice BORAN’ın açıklaması: “Faşist terör istediği yerde istediği gibi kol gezmektedir. Hükümet terör yuvalarının ve arkasındaki güçlerin üzerine cesaretle gitmeli ve sonuç almayı başarmalıdır. Hükümet güvenlik kuvvetlerini kesin olarak kendi emri altına almayı ve
istihbarat örgütünü kendi emri ve kontrolü altına almayı başarmalıdır.”
MSP

    MSP Genel Başkan Yardımcısı Recai KUTAN: “Maraş’taki kanlı olaylara partimiz katılmadı. ‘Müslüman Türkiye’ bizim sloganımız değildir. Olaylara katılmadığımız için bazı çevreler bize kızıyorlar.” 59

c) Katliam basında
Milliyet (25. 11. 1978)
“Ölenlerin sayısının 76’yı, yaralı sayısının 1000’i aştığı bildiriliyor. Sokağa çıkma yasağına rağmen 10.00 sıralarında sayıları bini bulan bir grup, Kıbrıs Meydanında toplandıktan sonra vilayet binasına doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Ellerinde sopalar ve taşlar bulunan, tekbir getirerek ve ‘Müslüman Türkiye, Komünistlere ölüm’ diye slogan atarak yürüyen grubu durdurmak için askeri birlikler havaya ateş açmışlardır. Sağ şiddet eylemcileri (Saat 11.30) şehrin doğu ve batı mahallelerine doğru sızmışlar ve burada bazı evleri ateşe vermişlerdir. Yangını söndürmek için gelen itfaiyeye de ateş açmışlardır.
“Komando taburu tarafından yapılan aramada Yusuflar Mahallesinde bir dere içinde 5’i polis olmak üzere 16 ceset bulunduğu, komando çavuşu, cesetlerin bulunduğu derede başka ölülerin olduğunu belirterek sayının 100’e yakın olduğunu söyledi.”

    Hürriyet  (26. 12. 1978)

    “Girilen evlerden ve enkaz altından cesetler çıkarılıyor. Cesetlerin kokmaması için çevre illerden buz istendi. Cuma gününden bu yana örgütlenmiş saldırgan toplulukların yarattığı dehşet ve terör... Ölü sayısı 98, yakılan-yıkılan enkaz altında cesetler bulunduğu, askeri birlikler, girilmeyen Yörükselim Mahallesine giderek kontrol altına aldı. Çamlık tarafında bir topluluk askerlerin üstüne ateş açtı.

    “Mağaralı Mahallesinde kokmaya başlayan 16 ceset bulundu. Otopsilerin Belediye Mezbahasında yapıldığı öğrenildi. 2500 kişilik seyyar mutfak Ankara’dan getirildi.

    “Saldırganlara dinamit lokumu ve silah dağıtıldı. Adını açıklamayı sakıncalı bulan bir yetkili, ‘Maraş Müftüsünün resmi araçlarla kenti dolaştığını ve halkı kışkırtıcı konuşmalar yaptığını, olayların bundan sonra başladığını’ öne sürdü.”

Cumhuriyet (24. 12. 1978)
“CHP’li ve Alevi yurttaşların ev ve işyerleri ateşe verildi. Alevilerin yoğun olduğu Yörükselim, Yeni Mahalle semtlerinde kurşun yağmuruna tutulan bazı evlerde Alevi yurttaşların satırla hunharca öldürüldükleri, Hastane çevresini de kontrol altına alarak getirilen yaralılara ateş ettikleri, bazılarını kurşuna dizdiklerini öğrenildi.

    “Gazipaşa semtinde askerlere sığınan iki kişi eylemciler tarafından geri alınarak bunlardan biri silahla öldürüldü, biri ağır yaralanarak sokakta bırakıldı.

    “Saldırganlar, sağlık ocağında görevli iki yaralıyı zorla dışarı çıkararak kurşuna dizmişlerdir.

    “Saldırganlar, Devlet Hastanesinin çevresini çevirerek hastaneye getirilen yaralılara silahla ateş etmişlerdir. Yaralıları taşıyan ambulans şoförü de silahla öldürülmüştür.

    “Alevilerin yoğun olduğu Yörükselim, Yeni Mahalle ve Karamaraş Mahalleleri saldırının yoğunlaştığı, katliamların arttığı mahallelerdir. Uzun menzilli silahlarla taranmışlardır. Evler ateşe verilmiştir. Girdikleri evlerde yurttaşları satırla hunharca katletmişlerdir.”



    Cumhuriyet (25. 12. 1978)

    “24. 12. 1978 sabahı saat 10.15 sıralarında sağcı gruplar, sokağa çıkma yasağına karşın kentin sokaklarında birikmişler, bin kişilik bir grup vilayete yürümeye başlamışlardır. Topluluğun dağılmasını isteyen jandarmalara saldırınca aralarında çatışma çıkmış, jandarmalar havaya ateş etmek zorunda kalmışlardır. Ve beş bin mermi yakılmıştır. Sağcıların ellerinde Amerikan yapımı M.I. piyade tüfeklerinin bulunduğu, vilayete yakın bazı binaları ateşe vermişlerdir.

    “Yakınlarını kayıp eden çok sayıda yurttaş, vilayet önüne gelerek ‘Biz bu şehirden gitmek istiyoruz. Bize yardım edin, asker değil, şehri terk için araç istiyoruz’ diye bağırıyorlardı.

    “YSE Bölge Müdürlüğünün binası, sağcı saldırganlarca işgal edilmiştir. Orada silah dağıtıldığını, Yörükselim, Yeni Mahalle ve Sakarya Mahallesinde iki günden beri mahsur kalan kişileri kurtarmaya giden polislerin üzerine uzun menzilli silahlarla ateş açılmıştır.

    “Yapılan saldırılarda gittikleri evlerde kadın-çocukların kurşuna dizildiği, boğazlarının kesildiği, daha sonra ölülere gaz dökülerek evlerin ateşe verildiği bildirilmiştir.”



    Tercüman ( 25.12. 1978)

    “Esma Suna adlı hamile bir kadın yaralı olarak hastaneye getirilmiş. Sezaryen ameliyatıyla bebek alınmış ise de, ancak hem anne hem de bebek ölmüştür.

    “ 24.12. 1978 günü saat 10.00 sıralarında bir patlama ve silahlı bin kişilik bir grubun hükümet konağına yürümesiyle yeniden yoğunlaşmıştır. Evlerden de askerlerin üstüne ateş açılmıştır. Bu saldırıyı vilayette İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı da izlemiştir.

    “Emniyet kuvvetlerinin giremediği mahallelerde patlama ve silah sesleri yoğunlaşmıştır. Bu arada çocukların, kadınların, yaşlıların üzerine gaz, benzin dökülerek yakıldıkları haberi vilayet binasına ulaşmıştır.

    “Milli Eğitim müdürü Kasım KOÇ, olaylar başlayınca sığınmak amacı ile Çokyaşar Köyü’ne gitmiş: ‘Orada durumun daha feci olduğunu gördüm. 4 kişiyi gözlerimin önünde silahla tarayarak öldürdüler, ölü sayısı en azından 15’dir.’”

Aydınlık (16. 01. 1979)
“Evimize saldırmışlardı, kaçtık. Mecburen Mahmut KUŞAT’ın (Kürt Mahmut) evine sığındık. Kendisinden korkuyorduk. Bize, ‘Biraz sonra geleceğim’ diyerek dışarı çıktı. O sırada telefon çaldı, telefonu açtım. Telefona çıkan şahıs, ‘Ben Ahmet YILDIZ’ım dedi ve Mahmut’u sordu. Kendisine ‘Evde olmadığını ve benim de akrabası olduğumu’ söyledim. ‘Biz burada komünist Alevileri epeyce öldürdük’ dedi. ‘Elimize geçen komünist kurtulamıyor, doğruca fabrikaya atıyoruz. Nusret (Nusret KUŞAT, Mahmut’un oğlu) İslahiye’den bir sandık silah getirdi. Burada pek gözükmemesi için gönderdim. Herhalde eve gelir. Şu anda bizim Bekir ve Mehmet bir Aleviyi çevirdiler. Durum iyi. Bizim gibi yaparlarsa, şehirde hiçbir Alevi komünist sağ bırakmayacağız. Alo sizin orada durum nasıl?’ dedi. İyi, iyi burası sakin, dedim ve korkudan kapattım.

    “Hemen vilayeti aradım. Çıkan komutana, ‘15 dakika içerisinde bizi kurtarmazsanız öldürecekler’ dedim. Eğitim Enstitüsüne de telefon ettim. Bizi kurtarmaları için yardım istedim. 15 dakika kadar sonra zil çaldı. İçeri Mahmut KUŞAT girdi. Hemen telefona koştu. Telefonda Başhekim Çetin DİKER’le görüştü. ‘Ağabey komünist Alevilerin seni öldürdüğünü duyduk ve çok üzüldük, şükür sağsın’ dedi. Evde bulunanlar titremeye başladık. Askeri arabalar o anda geldi. Kurtulduk.”

Bilanço ve Sonrası…
Kahramanmaraş katliamından sonra her zaman olduğu gibi soruşturmalar yapıldı, davalar açıldı.
25 Aralık gecesi saldırılar sona erdi. Sıra katliamın bilançosunun çıkarılmasına gelmiştir. Saptanan ölü sayısı 111’dir. Yüzlerce kişi yaralıdır. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkılmıştır. Saldırılar durmuş ama halkın korkusu durmamıştır. CHP Milletvekili Oğuz SÖĞÜT, “Yaşananların bir soykırım olduğunu ve Alevi nüfusun yüzde 80’inin kenti terk ettiğini” söylüyordu.

    Kahramanmaraş katliamı olmuş bitmiş, Ecevit hükümeti 26 Aralık’ta toplanan Bakanlar Kurulu’nda çareyi 13 ilde sıkıyönetim ilan etmekte bulmuştu. “Sağa da, sola da karşıyız” diyerek iktidar olmaya çalışan Ecevit, katliamı, “Kahramanmaraş toplumsal olayları” olarak anıyordu. Günaydın gazetesinin 28 Aralık’taki manşeti durumu açıklıyordu: “Demirel keyifli. Yeniden başbakan olma umudu Demire’i sevindirdi” ve “Ecevit sıkıntıdan sigarayı günde iki pakete çıkardı”.

    Sıkıyönetim isteyenler başarmışlardı. Demirel’den Türkeş’e kadar herkes sevinç içindeydi. (Ne ki sevinçleri kursaklarında kalacaktı...) Hatta katliamı “Komünist ve Maocu yasadışı silahlı gerillaların katliamı” olarak nitelendiren Alpaslan TÜRKEŞ, sıkıyönetimin sadece 13 il ile sınırlı tutulmasını yetersiz buluyordu.

    Dönemin İçişleri Bakanı İrfan ÖZAYDINLI’nın hazırlattığı rapora göre, katliam planlayıcıları dışarıdan gelmişti: “19-25 Aralık 1978 tarihleri arasında Kahramanmaraş otellerinde kalan kişilerle ilgili yapılan araştırmada, kent dışından gelen 26 tane seyyar piyango bayii bulunduğu tespit edilmiştir.

    “Kahramanmaraş ilinde yeteri kadar Milli Piyango bayii vardır. Ve 19-25 Aralık günlerinde çekiliş olamayacağına göre, sahte meslek göstererek kalan bu kişilerin, olaylardan haberdar olarak gelmiş militanlar oldukları kanısı uyanmaktadır.” (İfadelerinin inceliğine bakın, gerçek gözüne girmiş, o hâlâ ‘çabalama kaptan, ben gidemem’ diyor...) Kısacası, piyango bu kez Kahramanmaraş’a çıkar!

    Bu piyangocuların bir başka versiyonuna 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta rastlıyoruz. Yine dışardan gelmişler, otel defterlerinin meslek hanesini, “hicret koşucusu” olarak doldurmuşlardı!

    Kahramanmaraş’a piyango satmaya gidenler arasında adlarını artık ezberlediğimiz isimler de var. Ellbet piyangocu olarak değil, katliam sanıkları olarak: Ünal AĞAOĞLU ve Haluk KIRCI... İşveren ise bu davada yargılanan Ökkeş KENGER. Tanıl BORA ve Kemal CAN’ın Devlet, Ocak, Dergah isimli kitabında söz ettikleri gibi, “Ülkücü hareket 12 Eylül sonrasında söz konusu tarihsel sorumluluğu ve onun bilgisini ‘silmek’ için iki etkiye bel bağlayabilirdi: Bir, MHP’nin, ülkücü hareketin Maraş’a ilişkin sorumluluk taşıdığı bilgisinin yayılması. İki, Maraş’ın unutulması. Maraş olaylarının bilgisi ’12 Eylül öncesi terör olayları’ genelliği içinde kaybolmuş veya ‘vasatlanmış’ durumda olması. Bu acı ama gerçek durumda, Türkiye toplumunun kolektif siyasal belleğinin ezeli zayıflığının payı var. Bu zayıflıkta 'devlet politikalarının' özellikle askeri darbe sonrası rejimlerin, söz konusu ortak belleği deforme eden, travmaya uğratan süreçleri belirleyici...”

    Evet, yıllar boyunca silmeye çalıştılar katliamın, katliamların izlerini... O silicilerden biri de Turgut TÜRKEŞ’ti. Akşam gazetesinde 20 Ekim 1994 tarihinde “Buradan Bakınca” isimli köşesinde (Ne kadar anlamlı bir isim seçmiş köşesine!) şu sıkıntısını dile getiriyordu: “Zülfü LİVANELİ Alevilerle ilgili yaptığı ve ATV’de yayınlanan programda (O zaman, prim yapıyordu bu tür programlar. Şimdi başka...) benim sayabildiğim kadarıyla üç defa Sivas, Çorum, Kahramanmaraş olaylarının ismini zikrederek, zihinlerde yer yapması için veya bilmeyenlerin sorup öğrenmeleri için dikkat çekti.” Ne diyelim, yarası olan gocunur...

    Kahramanmaraş katliamının ardından, bütün demokratik kitle örgütleri ve gençlik günlerce katliamı lanetlemiş ve yine bu yüzden cezalandırılmışlardı. Ancak biz yaşadıklarımızı unutmadan, unutturmadan yaşıyoruz. Kim nereden bakarsa baksın, unutturamaz...

    Unutturamaz, nasıl unutalım ki...?             

    Sevgili Emil Galip SANDALCI’nın 26 Aralık 1979 tarihinde Demokrat gazetesinde “Zamandır” başlıklı yazısında dediği gibi: “Kuşkusuz içinde yaşadığımız şu kokuşmuş, kanlı, haksız ve eşitsiz rezil ortamda faşizme, emperyalizme, şovenizme vb. karşı olacağımızı açıklamak doğaldır. Eğer asfalt yol üzerine kapaklanmış cesedi gazete kağıtları ile örtülü profesör dostumuzun (Orhan TÜTENGİL) öpülesi ak saçlı cansız başını TV ekranlarında seyrederseniz ve de cenazesinde -katili imişcesine- dipçiklenirseniz, ya da eşinizin, oğlunuzun, kardeşinizin, babanızın kanlı et parçalarını duvarlardan kazırsanız, gözü gitmiş, kolu bacağı kopmuş, delik deşik edilmiş, felç olmuş, tabanları patlatılmış, elektrikle delirtilmiş, ardına cop sokulmuş insanları tanır, bilirseniz... Elbette faşizmin yanında değilsiniz. Eğer insansanız, Hitlerleri, Himlerleri kıskandıracak Kahramanmaraş kıyımının yapıldığı bu ülkede şovenizm karşısına dikileceksiniz...” (Aktaran Feza KÜRKÇÜOĞLU, V - Özgürlük Dergisi, Sayı 16, 15 Aralık 1998)



    Katliamın bilançosu

· Ölü sayısı 111
· Yaralı sayısı 1000’in üstünde
· Tahrip edilerek yakılan ev 552
· Tahrip edilerek yakılan işyeri 289
· Yakılan oto 8
23-25 Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta yaşamını yitirenler
· Abidin UZUNPINAR Sol
· Ali UZUNPINAR Sol
· Hasan UZUNPINAR Sol
· Mehmet ÜNVER Sol
· Döndü ÜNVER (Ev Hanımı) Sol
· Zühre ÜNVER (Ev Hanımı) Sol
· İbrahim ÜNVER Sol
· Malik ÜNVER Sol
· Fidan SUNA (Ev Hanımı) Sol
· Ali SUNA Sol
· Esma SUNA (Ev Hanımı) Sol
· Mehmet SUNA Sol
· Yılmaz BAZ Sol
· Kezban USTA (Ev Hanımı) Sol
· İbrahim USTA Sol
· Yusuf LEVENDİZ Sol
· Ali AKINCI Sol
· İsmail NERGİS Sol
· Hasan AKIRMAK Sol
· Ali YILMAZ Sol
· Hatice YILMAZ (Ev Hanımı) Sol
· Hüseyin YILMAZ Sol
· İmam ERGÖNÜL Sol
· Hüseyin ERGÖNÜL Sol
· Güllü ERGÖNÜL (Ev Hanımı) Sol
· Süleyman METİN Sol
· Ali TRAŞ Sol
· Zeynep AYDOĞAN (Ev Hanımı) Sol
· Ali ÜN Sol
· Kamil ÜN Sol
· Zekeriya ÜN Sol
· Gülşen ÜN (Ev Hanımı) Sol
· Elif BALTA (Ev Hanımı) Sol
· Kemal ÖZDEMİR Sol
· Cennet ÖZDEMİR (Ev Hanımı) Sol
· Ali DOĞAN Sol
· Mehmet DUMAN Sol
· Yusuf LAKAP Sol
· Hasan YÜZÜK Sol
· Kalender TOKLU Sol
· Hüseyin TOKLU Sol
· Zeynep NERGİZ (Ev Hanımı) Sol
· Aziz TÜZÜN Sol
· Hasan ILDIRCAN Sol
· Mustafa ACINIKLI Sol
· Veli YILDIZ Sol
· Ahmet YILDIZ Sol
· Şıbo BEKAN Sol
· Mahmut ÜNAL Sol
· Sebahat İŞBİLİR (Ev Hanımı) Sol
· Hacı Veli İŞBİLİR Sol
· Ali Rıza İŞBİLİR Sol
· Mehmet İŞBİLİR Sol
· Mehmet SAĞLAM Sol
· Ali SAĞLAM Sol
· M. Ali BALTA Sol
· Hasan KÜÇÜKKAYA Sol
· Hatice GÖRÜR (Ev Hanımı) Sol
· Hasan ÖZTAŞ Sol
· Hüseyin CEREN Sol
· Ali BİLMEZ Sol
· Hasan BİLMEZ Sol
· İbrahim BİLMEZ Sol
· Fatma BİLMEZ (Ev Hanımı) Sol
· Hacı Bektaş BOZKURT Sol
· Hasan NERGİZ Sol
· Ali ASLAN Sol
· Veysel KALKANDELEN Sol
· Şah İsmail KALAYCI Sol
· Derviş ZÜLKÜFLÜ Sol
· Musa FUNDA Sol
· Abbas KARAKIZ Sol
· Bayram BİL Sol
· Musa ALTUN Sol
· Mehmet TORUN Sol
· Memili BAKICI Sol
· Hamza YILMAZ Sağ
· Ercan KÖŞE Sol
· Nazım TOSUN Sol
· Mehdi KÖKLÜ Sağ
· Osman ANDIZ Sağ
· Evliya ERMİŞ Sağ
· Ökkeş DALKIRAN Sağ
· Mehmet KAHVECİ Sağ
· Mehmet MENGÜCEK Sağ
· Hacı BIYIKLI Sağ
· Bünyamin VAROL Sağ
· Abdullah KANDEMİR Sağ
· Adem ARMUT Sağ
· İsmail TERCAN Sağ
· Abdullah POLAT Sağ
· Mehmet ERGÜNDÜZ Sağ
· Ökkeş İNCE Sağ
· Necati PARAMIŞ Sağ
· Zeki YILDIRIM Sağ
· Süleyman AYDOĞAN Sağ
· Cemil KARADUTLU
· 13 kişinin kimliği tespit edilememiştir. Bu nedenle adlarını yazamadık. Toplam ölü sayısı 111 kişidir.
(Kaynak : O. Tayfun MATER, 12 Eylül Öncesi-Sonrası, s. 612)

    Davanın sonucu

    Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Hatay İlleri Sıkıyönetim Askeri Komutanlığı I Numaralı Askeri Mahkemesinin (Esas No: 1980/82, Karar No: 1980/520 sayılı) gerekçeli kararı:

· Hakkında dava açılan sanık sayısı 804
· Ölüm cezasını alanlar 29
· Müebbet hapis cezası alanlar 7
· 15-24 yıl arası hapis cezası alanlar 7
· 10-15 yıl arası hapis cezası alanlar 29
· 5-10 yıl arası hapis cezası alanlar 259
· 1-5 yıl arası hapis cezası alanlar 26
· Beraat edenler 379
· Karar aşamasında firarda olanlar, çeşitli nedenlerle davası tefrik edilenler ve ölümle davası düşenlerin toplamı : 68
· Ölüm ve müebbet cezalarının dışındaki diğer hapis cezalarında 1/6 arasında indirim uygulanmış, cezalar daha da azalmıştır.
Mahkemenin kararı, Yargıtay’da bozuldu. Yeniden yargılama, Yargıtay süreci vb. idam cezaları uygulanamadı. Hafif cezalarla dosya kapandı.
KAYNAKLAR
1) Besim ATALAY, Maraş Tarihi, Dizerkonca Mat., İstanbul 1973, s. 72
2) A.g.e., s. 168 – 180
3) Aydınlık Gazetesi, 12. 01.1979
4) Aydınlık, 03. 01. 1979
5) Sonhavadis ve Milliyet Gazeteleri, 22. 04. 1978
6) Milliyet, 22. 04. 1978
7) Kahramanmaraş Davası Gerekçeli Kararı (Gerekçeli Karar), (1980/92, Karar: 1980 / 520),
s. 36
8) Gerekçeli Karar, s. 349
9) A.g.e., s: 360
10) Hürriyet Gazetesi, 26. 12. 1978
11) Aydınlık, 18. 01. 1979
12) Gerekçeli Karar, s. 173
13) Muzaffer İlhan ERDOST, Faşizm v e Türkiye, s. 205 – 206
14) Gerekçeli Karar, s. 186
15) A.g.e., s. 186
16) Yenigündem Dergisi, Sayı 38, 23-29 Kasım 1986
17) Gerekçeli Karar, s. 191
18) A.g.e., s. 194
19) A.g.e., s. 194
20) A.g.e., s. 196
21) A.g.e., s. 198
22) A.g.e., s. 199
23) A.g.e., s. 201
24) A.g.e., s. 202
25) Yenigündem Dergisi, Sayı 38, 23-29 Kasım 1986
26) Gerekçeli Karar, s. 204 – 205
27) A.g.e., s. 206
28) A.g.e., s. 207
29) A.g.e., s. 208
30) A.g.e., s. 210
31) A.g.e., s. 220
32) A.g.e., s. 227
33) A.g.e., s. 232
34) A.g.e., s. 244
35) A.g.e., s. 248
36) A.g.e., s. 251
37) A.g.e., s. 253
38) Aydınlık, 26. 01. 1979
39) Cumhuriyet, 26. 12. 1978
40) Hürriyet, 25. 12. 1978
41) Gerekçeli Karar, s. 274
42) A.g.e., s. 273-274
43) A.g.e., s. 272
44) Milliyet, 25.12. 1978; Cumhuriyet, 26. 12. 1978
45) Milliyet, 25. 12. 1978
46) Tercüman, 25. 12. 1978
47) Gerekçeli Karar, s. 172
48) A.g.e., s. 175
49) A.g.e., s. 181
50) Aydınlık, 31. 01. 1979
51) Yenigündem Dergisi, Sayı 38
52) Gerekçeli Karar, s. 276, 280
53) Hürriyet, 24. 12. 1978
54) Cumhuriyet , Milliyet, Hürriyet, 26. 12. 1978
55) Milliyet, 27. 12. 1978
56) Milliyet, 25. 12. 1978
57) Milliyet, 25. 12. 1978
58) Cumhuriyet, 24. 12. 1978
59) Hürriyet, 25. 12. 1978

Kurtuluş Savaşı Aşık Güfrani

0

Elhamdülillah ……….. alel a’la
Bu cenge nusret-i Sübhan yetişti
Yüz yirmi dört bin peygamber ile
Din serveri fahr-i ekvan yetişti

Sunuf-u evliya kalktı ayaga
Bir hareket geldi yazıya daga
Ervah-ı süheda sol ile saga
Can Hüseyin sah-ı cihan yetişti

Gazi Kemal Pasa hazretlerine
Ask olsun kemal-i izzetlerine
Bu canın yüz suyu hürmetlerine
Bize Hakk’tan lütf u ihsan yetişti

Görülmedi böyle bir keremkani
Fikriyle fethetti bütün cihanı
Ecanib dediler Ali-i Sani
Bil sah-ı merdan-ı zaman yetişti

Vezir-i azamdır ol Ýsmet Pasa
Pervaneler gibi saldı atese
Bu emekler bosa gider mi hasa
Feda-yı can eden arslan yetişti

Sair zabit dahi sıdk ile tuttu
Hulusla askerin önünde gitti
On üç günde Yunan yerlere attı
Ýzmir’e bir parça kalan yetişti

Ýstedi Ýzmir’i Yunan ordusu
Yunan’ınki simdi bir can kaygusu
Attılar deryaya kalan bakisi
Atina’ya canı olan yetişti

Anadolu on dört günde paklandı
Yolu ile düsmanımız haklandı
Köse bucak kafir var mı yoklandı
Her tarafa emr-i ferman yetişti

Afyon’da sur tellerini kestiler
Allah Allah ile birden bastılar
Kırıldı kuvvesi Yunan giydiler
Birden bire kızıl uçan yetişti

Kurtulanlar topal oldu kör oldu
Bu harp feth-i Hayber ile bir oldu
Kalktı zulmet sükür cihan nur oldu
Dogdu günes mah-ı taban yetişti

Yedi cephe tuttu Türk’ün askeri
Yunan’a ejderha oldu her biri
Ele geçenlerde kalmadı diri
Ol basını alıp kaçan yetişti

Tayy-i mekan etti yerler kavustu
Hesapsız mühimmat koydu savustu
Ruzigarlar esti toza karıstı
Arkasından acı duman yetişti

Bin üç yüz otuz dokuz senemiz
Yüz senedir topa karsı sinemiz
Neler çekmis hem anamız babamız
Gör sabır eyle arifan yetişti

Yasasın rüesa hem alelusul
Yasasın vükela ve sahib-i ukl
Yasasın asakir mevcud-u cedvel
Yasasın milletten kurban yetişti

Yasasın kamilen hep ehl-i iman
Havuzda ve göllerde bütün ihvan
Yasasın Türkiye yasasın vatan
Bu harbe vuhus tiran yetişti

Harpten firar eden dinsiz haindir
Onların katli de farz-ı ayndır
Bize canın lazımlıgı bugündür
Bu devlete sanma her can yetişti

Kıyamette is bu dünyanı bekası
Bes kisiden mürekkeptir ihyası
Üç dört degil rûb-u meskun a’dası
Alem-i rahmete Rahman yetişti

Almıs iken bütün kafir cihanı
Ecnebiler ibret tuttu Yunan’ı
Türkiye kubbenin sems-i tabanı
Dil salana kahr-ı Yezdan yetişti

Çün üç yüz otuz üç müslüman
Bizde ecnebide bulunan ihvan
Bes insandan çogaldı bu ins ü can
Bize ihmal gaflet keslân yetişti

Yekdigerimiz kovalasmayalım
Yalan bühtan gıybet söylesmeyelim
Biz niçin yalvarıp aglasmayalım
Kemikten ilige isyan yetişti

Ne de satıcılar helal getirir
Ne dükkancı sıdkı bütün oturur
Bu kazanca hiç eksik mi yetirir
Bize her taraftan noksan yetişti

İsteyiksiz köpek gitse sürüye
Gider mi çobanın işi ileriye
Davet eder bütün kurdu beriye
Pay yarıya denen hayvan yetişti

Ya martına parmagını çaldırır
Nargil suyu içerinizi soldurur
Kendini imansız dinsiz öldürür
İblis aldı simdi mihran yetişti

Kardeslerim eli ele alalım
Evvela biz Hakk yolunu bulalım
Yaradana sadık bir kul olalım
Kulluk eden kula sultan yetişti

Ne ayarı güzel kantarı çekeriz
Kilo dolu alır noksan dökeriz
Ne tarlaya helal tohum ekeriz
Hallerimiz çok perisan yetişti

Ne kadın anlatır ere halini
Ne avrada er inanır malını
Bekler ikisi de fırsat yolunu
Araya bir fesat hicran yetişti

Çün mufassal yaptık biz bu destanı
Simdilik uyuttuk bu çevrestanı
Geçin öne yaptırmayın ziyanı
Sayenizde çok saye-ban yetişti

Buyralım mektebe evlatlarımız
Her fenden okutmak mutadlarımız
Ne fena mahsül-ü icatlarımız
Der odun çekmeye oğlan yetişti

Ecnebi kadar mı bizdeki akıl
Fakat terbiyeden gafiliz gafil
Bu gidisat dogru degil velhasıl
Demek ki insandan hayvan yetişti

Güfrani girdi altmış yaşına
Tac-ı devlet mi konuldu başına
Karar olmaz Azrail’in işine
Ecel bugün yarın hemen yetişti

Yürü Deniz

0


Bilegin tunç olsun, nazlı aslanım
Yürü Deniz yürü, bizde geliriz
Zincire sıgmayan, tatlı kaplanım
Yürü Deniz yürü, bizde geliriz
Kim yigit, kim korkak birgün biliriz

Gaflet, dalalet ve hıyanet!Yürü Deniz
Bilegin tunç olsun, nazlı aslanım
Yürü Deniz yürü, bizde geliriz
Zincire sıgmayan, tatlı kaplanım
Yürü Deniz yürü, bizde geliriz

Kim yigit, kim korkak birgün biliriz
Ne güzel yakısmıs, tomson dalına
Bu el senin gez, salına salına
Millet satılır mı, katil falına
Yürü Deniz yürü, bizde geliriz

Kim yigit, kim korkak bir gün biliriz
Aslan’ım, Yusuf’um, canım Sinan’ım
Korum koçalagım, büyük Ýnan’ım
Sanma üçten besten, korkup dönenim
Yürü Deniz yürü, bizde geliriz

Kim yigit, kim korkak bir gün biliriz
Mahir sana kurban, olsun Mahzuni
Sen olmussun, yigitligin ilk dini
Felekler kudursa, yutamaz seni

Yürü Mahir yürü, dalgan bas olsun
Ardında halkın var, gönlün hos olsun
Söz: Asık Mahzuni Serif

HIZLA GİDERSİN

0

Yirmi dört yıl olmuş baktım takvime
Ördek ile geldin kazla gidersin
Çoğu aldın azı verdin kim kime
Yetmedi mi? neden nazla gidersin?

Geçersiz oylarla kaptın mühürü
Şimdi devran senin yürü be yürü
Başımıza sardın amayı-körü
Divana kapkara yüzle gidersin

Millet kesesinden yaşa bedava
Nerede kutsaldı o kutlu dava?
Elbet bir gün döner bu puslu hava
Bırakır yükünü azla gidersin

Bu mazlum milletin tutarsa ahı
Gökyüzünde olsa indirir şahı
Yalan dolan ile yapma perdahı
Bir sabah ansızın dozla gidersin

Yıllardır söylenir aynı terane
Enflasyon da düşecekmiş bahane
Biz ölsek de sizin işler şahane
Bulduğun petrolle gazla gidersin

Yandaşların ağzın dilin balladın
Atı eğerlerdin eşek çulladın
Elde Kur’an meydanlarda salladın
Gerçek sandım yalan pozla gidersin

Siyasete alet ettin dinini
Kiri çıkmaz yıkasan da tenini
Kaypaklığın kaygan eder zemini
Fren tutmaz ise hızla gidersin

İşçi emekliye düşman kesildin
Geldin gittin yakasından asıldın
Diplomasız iken sanki sarsıldın
Sıkılmazsan güler yüzle gidersin

Yetmiş yaşındayım aklı başında
Helal var mı senin ekmek – aşında?
Seksen altı milyon can savaşında
Tuzun kuru elbet hazla gidersin

Sözüm sözdür benden evvel giderse
Kurban keseceğim o gün gelirse
YADİGAR’IM duam kabul olursa
Düğün bayram olur sazla gidersin

Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

0

Hak, Muhammed, Ali üçü bir nûrdur
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali
Birisini Hak bil üçü de birdir
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

Müsâhip mürîde demese beli
Ona şefâat etmez Muhammed Ali
Dünyada, ahrette eğridir yolu
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

Müsâhip müsâhiple nice bozula
Sakın, defterinde lanet yazıla
Balı sönmüş arı gibi sızıla
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

Müsâhip müsâhiple malın ayıra
Şâh-ı Merdân durağına duyura
Yedi tamu nârı ona buyura
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

Müsâhip müsâhibe bulsa mana
Onları sürerler karanlık hana
Yüzü kara, gitmez ulu divana
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

Müsâhibe söylese kem sözünü
Cehennem kalbinden karadır yüzü
Dünyada, ahrette eğridir özü
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

Müsâhiple bozulan Hakk’a kanlıdır
Atasiyle bozulan Peygambere kinlidir
Mihmânla bozulan yedi dinlidir
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

Tâlipler, almayın akça faizi
Münkirin dünyada karadır yüzü
Müslim bacılar geymeyin kırmızı
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

Hak da bir kuluna eylerse nazar
Kalem neyler, divit neyler, hep yazar
Abdal Pir Sultan’ım güherler düzer
Söyleyen Muhammed, dinleyen Ali

KANDAN KINA YAKILMAZ

0

Vurma dedim vurulursun
Kandan kına yakan var mı
Kandan kına bre yezit
Yakınıp da onan var mı
Sen yarını ne sanırsın
Yarın vuran bre yezit
Bu dünyada barınır mı

Nasıl kıydın şu sabaha
Ürkmedi mi ellerin
Ellerin bre yezit
Ekmekten korkmadın mı
Nasıl kıydın şu insana
Kolların bre yezit
Kırılıp sarkmadı mı

Kanlı el kanlı ekmek
Sofra değil leşbaşı bu
Sofra değil bre yezit
Sardı dünyayı kokusu
Sevmek ağlamak gülmek
Hakkın değil bre yezit
Seniki kahpe korkusu

Akrep desem yılan küser
Yılan desem sırtlan kızar
Soyun sopun bre yezit
Soyun sopun nerde yazar
Bu susar o susar
Susmaların bre yezit
Elbetteki bir sonu var

Nasıl kıydın şu güzele
Yok mu senin sevenin
Sevenin bre yezit
Şu dünyada tek sevenin
Nasıl kıydın şu cana
Sevilenin bre yezit
Sevilenin yok mu senin
Yaratanım dünya dünya
Yaşatmaktan bıkılır mı
Kan dökerek bre yezit
El içine çıkılır mı
Nasıl kıydın şu yarına
Kandan kına bre yezit
Kandan kına yakılır mı …

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL

YAŞASIN CUMHURİYET

0

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Başbakan İSMET İNÖNÜ’ye yazdığı mektup❗
“Sevgili paşam, Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur hiç itiraz etme.
Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın.
Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Baş Delegesi olarak elbette biliyorsun.
Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın.
Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim.
Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı.
Yoksul bir köylü devletiyiz.
Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az.
4 bin km. kadar demiryolu var.
1 metresi bile bizim değil.
Üstelik yetersiz.
Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda.
Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız.
Doğu’daki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de, insanlıkla da bağdaşmaz.
Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız.
Her yerde tefeciler halkı eziyor.
Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz.
Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.
Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136.
Pek az şehirde eczane var.
Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu, sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde.
Bit ciddi sorun.
Nüfusumuzun yarısı hasta.
Bebek ölüm oranı % 60’ı geçiyor.
Nüfusun % 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe.
Telefon, motor, makine yok.
Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.
Düşmanın yaktığı köy sayısı 830.
Yanan bina sayısı 114.408.
Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor.
Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek.
İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı.
İktisatçımız da çok az.
Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş.
Oysa CUMHURİYET’İN İNSAN MALZEMESİNİ HAZIRLAMALI, NAMUS CEPHESİNİ GÜÇLENDİRMELİYİZ.
Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediyor.
Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var.
Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da vermelisin.
Genel durumu tam bilsinler.
Bütçemiz, gelirimiz yetersiz.
İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var.
Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz.
*Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı.
Osmanlı bu gerçeği geç fark etti.
Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı.

Cumhuriyet’e uygun bir Anayasa’ya gerek var.

Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney.
Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız.
Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik.
Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız.
Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız.
Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu.
Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.
Allah yardımcımız olsun!”

GAZİ MUSTAFA KEMAL

Cumhuriyeti kuran kahramanlar kuşağının hangi koşullarda ve hangi zorluklarla mücadele ettiğini ve geleceğe ilişkin hayallerini yukarıdaki cümleler büyük bir açıklıkla ortaya koyuyor.
Kahramanların öncü olmak ve yol açmak gibi onurlu bir görevi ve kaderi varsa arkadan gelen biz cumhuriyet kuşaklarının da bu değerlere ve mirasa sahip çıkmak, korumak ve geliştirmek gibi bir görevi ve vatan borcu vardır.
Lozan antlaşmasının yıldönümünde tüm yurttaşlarımızı dedikodulara kulak vermeden Cumhuriyete ve kurucu değerlere sahip çıkmaya davet ediyoruz.

Cumhuriyetçi Birlik Platformu Düşünce Merkezi

Yeni Anayasa ve 400 Vekil Senaryosu: Uçurumun Kenarındaki Cumhuriyet

0

Yeni Anayasa ve 400 Vekil Senaryosu: Uçurumun Kenarındaki Cumhuriyet
Türkiye son yıllarda alışıldık siyasal zeminlerin ötesine geçmiş durumda. Siyasi partiler arası geçişkenlikler, anayasa tartışmaları ve toplumun sessizce yönlendirildiği “normalleştirilmiş kaos” ortamı, artık sadece politik bir mesele değil – rejimin mahiyetini belirleyecek bir kırılma eşiğidir.

⚠️ 400 Milletvekili Senaryosu: Ne Olur?
Anayasa’nın 175. maddesine göre, eğer bir siyasi blok (örneğin: AKP + MHP + transfer milletvekilleri + dolaylı DEM/Pkk desteği) 400 milletvekiline ulaşırsa, yeni anayasa için halk oylamasına gitmeye gerek kalmadan, doğrudan anayasa yapabilir.
Bu durumda olabilecekler:
• Anayasa’nın değiştirilemez 4. maddesi (laiklik, Cumhuriyetin nitelikleri) fiilen kaldırılabilir.
• Türk kimliği tanımı (66. madde) ortadan kaldırılabilir; yerine “ümmet, vatandaşlık” gibi amorf tanımlar konabilir.
• Yeni bir devletin kurucu figürleri olarak Erdoğan ve Bahçeli ilan edilebilir.
• Geçmişteki tüm anayasa ihlalleri, yolsuzluk iddiaları, darbe girişimleri “yeni anayasa çerçevesinde” temize çekilebilir.
• “Ümmet birliği” adı altında, teokratik-milliyetçi sentezli bir yapı kurulabilir: Modern bir “Erdoğanistan.”
Bu senaryo, Cumhuriyet’in sessizce tasfiyesi, ulus devletin tarihe gömülmesi anlamına gelir.

🧍‍♂️ Peki Muhalefet Ne Yapıyor?
🔴 1. CHP (Ana Muhalefet)
• Özgür Özel, görüşmeleri önce “saygı gereği” kabul etti; ardından “laiklik kırmızı çizgimiz” diyerek geri çekildi.
• Ancak bu pasif pozisyon, halkı bilinçlendirmekten uzak. Uyarı yok, seferberlik çağrısı yok, tabanı harekete geçiren bir kampanya yok.
• AKP’nin anayasal ilerleyişi adım adım sürerken, CHP hâlâ dilini ısıtmakla meşgul.
🟡 2. Diğer Muhalefet Partileri
• İYİ Parti, iç krizlerle meşgul, ideolojik tutarlılığını kaybetmiş durumda.
• DEVA, Gelecek, Saadet, denge siyaseti ile “tarafsız” görünüyor ama bu ortamda tarafsızlık da pozisyon almaktır.
• DEM (HDP), 66. maddenin değişmesini destekliyor; bu nedenle anayasal destek AKP’ye dolaylı olarak gelebilir.

🧭 Ne Yapılmalı? – Zaman Daralıyor
Muhalefet, “sessiz bekleyiş” yerine etkin bir stratejiye geçmeli. Öneriler:

  1. Genel seferberlik çağrısı yapılmalı. Anayasa değişikliği tehdidini anlatan afişler, kampanyalar, sosyal medya içerikleri hızla devreye girmeli.
  2. Transfer vekillerin kimliği açıkça teşhir edilmeli. Halk, kimlerin Cumhuriyet’i satılığa çıkardığını bilmeli.
  3. Tüm muhalefet ortak anayasa savunması metni yayınlamalı. Ortak ilkelerde birleşmek, kutuplaşmanın panzehiridir.
  4. Anayasa Mahkemesi, YSK ve uluslararası hukuk kurumlarına erken başvurular yapılmalı.

    🧨 Uyarı Yerine Geçer
    Toplumlar, rejim değişimlerini her zaman seçimle yaşamaz. Bazen bir sessizlik, bir ilgisizlik, bir “ne yapalım, elimizden bir şey gelmiyor” duygusu içinde kendi rejimlerinin mezarını hazırlar.
    Bugün Türkiye’de olan budur.
    Laikliğin teminatı olan 4. madde, Türklük tanımı olan 66. madde ve cumhuriyetin çimentosu olan anayasa; bir gecede yok olmayacak, ama bir sessizlik içinde eritilecektir.

    🕯️ Sonuç Yerine
    Birilerinin Cumhuriyet’i, laikliği ve ulus devleti sessizce tasfiye etme planı varsa…
    Diğerlerinin de artık “görüşme trafiği” değil, direniş stratejisi kurma zamanı gelmiştir.
    “Referanduma gitmeden anayasa değişebilir” gerçeği, yalnızca iktidarın elindeki bir koz değil – muhalefetin neden artık susmaması gerektiğinin de en net gerekçesidir.

YENİ ANAYASA VE BAŞKANLIK HEVESLİLERİNE
SABİH KANADOĞLU’ NDAN UYARI ! <<
Kimse kendi kendine gelin-güvey olmasın…….
** YENİ ANAYASA **
Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun Yeni Anayasa konusundaki görüşleri:
.

  1. Bu meclis dört yıl için yasama yetkisi almıştır.
  2. Meclis üyeleri mevcut anayasaya sadakat yemini etmiştir.
  3. 1. ve 2. Maddede belirtilen nedenlerle bu meclisin bir yeni anayasa yapma yetkisi yoktur.
  4. Yeni bir anayasa yapma şartları oluşturmak için,
    a. Evvela halkın yeni bir anayasa isteyip istemediği referanduma sunulur.
    b. Nitelikli çoğunlukla kabul edildiği takdirde barajsız bir seçimle bir kurucu meclis oluşturulur.
    c. Bu kurucu meclisin hazırlayacağı yeni anayasa taslağı yeniden referanduma sunulur.
    .
    EĞER ÜLKENİZİ SEVİYOR VE KORUMAK İSTİYORSANIZ , BU YORUMUN YAYILMASINA PAYLAŞARAK YARDIMCI OLUNUZ …