1 Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü
Bostân ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu
2 Kerpîç koydum kazana poyraz ile kaynatdım
Nedir diye sorana bandım verdim özünü
3 İplik verdim Çulhâya sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini
4 Bir serçenin kanadın kırk kağnıya yükletdim
Çifti dahı çekmedi kaldı şöyle yazılı
5 Bir sinek bir kartalı kaldırıp vurdu yere
Yalan değil gerçekdir ben de gördüm tozunu
6 Balık kavağa çıkmış zift turşusın yemeğe
Leylek koduk doğurmuş bak a şunun sözünü
7 Bir küt ile güreşdim elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım göyündürdü özümü
8 Kâf Dağı’ndan bir taşı şöyle atdılar bana
Öylelik yere düşdü bozayazdı yüzümü
9 Gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü
10 Bir öküz boğazladım kakıldım sere kodum
Öküz ıssı geldi eydür boğazladın kazımı
11 Uğruluk yapdım ana bühtân eyledi bana ben ayım
Bir çerçi geldi eydür kanı aldın gözgümü
12 Tosbağaya uğradım gözsüzsepek yoldaşı
Sordum sefer kancaru Kayserî’ye ‘azimi
13 Yûnus bir söz söylemiş hîç bir söze benzemez
Münâfıklar elinden örter ma‘nâ yüzünü
Yunus Emre’nin sembolik olan sözkonusu bu şiiri bilmece gibidir.
Her kelimesi, her kavramı ayrı bir metafordur. Kullandığı bu semboller akıl ürünü değildir.
Manevi yolculuğa çıkan insanın gönül kapıları açılmaya başlar.
Herkese kapalı olan gerçekler yani ilahi sırlar, yolcunun gönlüne yansıdığı kadarıyla anlam kazanmaya başlar. 13 beyitlik olan Yunus’un bu şiirinin son beyiti şöyledir:
“Yûnus bir söz söylemiş hîç bir söze benzemez
Münâfıklar elinden örter ma‘nâ yüzünü”
İlahi hakikatler uluorta yerde anlatılmaz. Bunları tecrübe edene veya ehline anlatılır. Bu şiirde de bütün ilahi gerçekleri anlamayan zahir ehlinden örtmek için bu şekilde söylüyor.
- beyit
Erik dalına çıktım, onda üzüm yedim. Bahçenin sahibi ‘cevizimi niye yersin!’ diye beni azarladı. Burada 3 metafor var.
Erik, üzüm, ceviz. Burada bahsettiği erik ekşi eriktir. Eriğin dışı değerli ve çekirdeği yenmiyor.
Üzümün tamamı yeniyor.
Ceviz ise 4 kademelidir: Yeşil kabuğu, sert kabuğu, sarı zarı, ve meyve kısmı.
Kuran-ı Kerim’de 4 kademelidir. Zahiri anlamı vardır. Tarikat ehlinin anlayacağı, marifet ehlinin anlayacağı ve son merhalede hakikati yaşayanların anladığı kısım.
Başa dönersek, Yunus erik dalında üzüm yiyemezsin diyor.
Yani sırayı gözetmeliyiz.
Müslüman olmaktan maksat hakikate ulaşmaktır.
Hakikate ulaşmak isteyen kişi tarikat ve marifet makamlarını geçmek zorundadır. Yunus bu konuda yolcuları uyarıyor.
Bostan ıssı tarikatın (yolun) sahibidir yani insan-ı kamildir.
Sen Allah’a talip isen bu sırayı gözeterek hakikate ulaşabilirsin. Aksi takdirde yolun sahibi kızar.
Tarikat deyince zikir ve tefekkür esas alınmalıdır. En önemli şartı zikir ehli olmaktır.
Erik şeriatı temsil eder ve ekşi olması şeriat uygulamalarının zorluğunu temsil eder.
Yani o acıyı/ekşiyi nefsimize tattırmadan tatlı üzüme ulaşamayız. Aslında bunları uzun uzun anlatmamız lazım.
- beyit
Kazan yemek pişirilen kaptır. Kerpiç ise evin yapı malzemesidir.
Poyraz, sert esen rüzgâr demektir. Yunus, kazanın altına ateş yakmak yerine onu sert rüzgârla kaynatmaya çalışan birinden söz eder.
“Nedir diye sorana, bandım verdim özünü” diyerek de aslında pişmemiş, dolayısıyla yenmeye elverişli olmayan bir yemeğe işaret eder.
Kerpiç insan bedenini temsil etmektedir.
İslâm kültürüne göre insan bedeni dört unsurdan (anâsır-ı erbaa): toprak, su, ateş ve havadan oluşur.
Bu bedenin, yani nefsin, terbiye edilebilmesi için “pişmesi” gerekir.
Mevlânâ’nın ifadesiyle: “Hamdım, piştim, yandım.” Pişmek için ateşe ihtiyaç vardır; rüzgâr ise pişirmez, aksine ateşi söndürür.
Yunus’un burada vurguladığı husus, tasavvuf yolunda da her alanda olduğu gibi sahtekârların bulunduğudur.
Türkçede “soğuk nefesliler” diye adlandırılan bu kişiler, silsile itibariyle Peygamberimiz’e dayanmazlar.
Bu nedenle nefsin terbiyesinde etkili olamazlar.
Bu beyitte:
Kerpiç nefsi,
Kazan tarîkati,
Ateş aşkı,
Poyraz ise soğuk nefeslileri temsil eder.
Sonuçta Yunus, “Pişmemiş insan bir insanı pişiremez; ancak pişmiş insan bir insan pişirebilir” gerçeğini dile getirir.
- beyit
Yunus’un yaşadığı dönemde iplik yapımı göz önüne getirilmelidir.
Ninelerimiz koyun ya da keçiden elde ettikleri yünü kirman adı verilen aletle iplik hâline getirir, kullanılabilir hâle sokarlardı.
Daha sonra bu iplik çulha denilen dokumacıya verilirdi. Dokumacı ipliği tezgâhında dokur ve kumaş hâline getirirdi; bu kumaştan da giysi yapılırdı.
Bu sembolik anlatımda dokumacı mürşidi, iplik ise bizim dünyada manevî olarak biriktirdiklerimizi temsil eder.
Nasıl ki ipliği dokumacıya götürüp “bundan bez yap” diyorsak; nefsimizi de terbiye edilmek üzere bir mürşide teslim etmek gerekir ki, ondan insan-ı kamil ortaya çıkabilsin.
Yunus burada olumsuz bir duruma işaret eder: Dokumacı ipliği kumaş hâline getirmediği hâlde, “Ben dokudum, gelsin alsın” demektedir.
Halbuki ortada ne kumaş vardır, ne de ortaya çıkan bir kemâl. Yani kâmil geçinen sahte mürşitlerden söz etmektedir. Böyle birine rastlarsan insan-ı kâmil makamına ulaşamazsın.
Burada akla şu soru gelir: Kamilliğin alameti nedir?
İlk merhalede, mürşit denilen zatta mutlaka Hz. Peygamber’in manası zuhur etmelidir.
İkinci merhalede ise, senin gönül dünyandan, yani kendi iç manandan Hz. Peygamber’in nuru ortaya çıkmalıdır.
Eğer bu gerçekleşmezse, o yol gerçek yol değildir
- beyit
Kağnı, yani öküz arabası, bazı el yazmalarında doğrudan “öküz” şeklinde geçmektedir ve aynı anlama gelir.
Kırk kağnı ifadesiyle kastedilen kırk alimdir.
Serçe kuşu ise kuşların en zayıfı olarak, yolun başında, henüz bir gün ya da bir saat önce mürşidine teslim olmuş dervişi simgeler.
Yunus’a göre, gerçek bir mürşide biat eden bir dervişin bir saatlik irfan bilgisi, kırk alimin sahip olduğu bilgiden daha değerlidir ve onları geride bırakır.
Kağnı bir çift öküz tarafından çekildiği için kırk kağnı seksen öküz demektir.
Bu da, ne kadar çok alim ve kitap bilgisi olursa olsun, yeni bir dervişin aldığı hakikat bilgisinin karşısında yetersiz kalacağını gösterir.
Şiirdeki “yazılıp kalmak” ifadesi, dizlerinin üzerine kapanmak, yüzüstü yere serilmek anlamına gelir.
Böylece alimlerin sahip olduğu dışsal bilgiler, tasavvufun sunduğu ilm-i ledün karşısında aciz kalır.
Çünkü tasavvufi bilgi, yani ledün ilmi, bütün zahiri bilgilerden üstündür.
- beyit
Yunus, sinek ile kartalı karşılaştırır. Sinek küçücük, kartal ise güçlüdür.
Sadece kitabi bilgilere, yani şeriatın zahiri yönüne bağlı kalan alimler; Yunus gibi okuma-yazma bilmeyen veya kitap bilgisi sınırlı olan dervişleri küçümserler.
Yunus’un yaşadığı ortamda da bu durum sıkça görülmüştür.
Bir gün ümmi bir derviş ile bir alim karşı karşıya gelmiştir.
Kartal gibi görünen alim, sinek gibi gördüğü derviş tarafından alaşağı edilmiştir.
Yunus “yalan değil, gerçektir; ben de gördüm tozunu” diyerek bu olayı aktarır.
Burada Türkçedeki “tozunu attırmak” deyimini kullanır.
Tasavvuf erbabı gönülden çalıştığı için, gönülde elde ettiği bilgileri uluorta dile getiremez.
Ancak çok zaruri bir durumda bu bilgileri kullanabilir. Bu da sık rastlanan bir şey değildir.
Dolayısıyla hakiki arifler çoğu zaman yenilmiş görünmek zorundadır; çünkü galip gelselerdi içlerindeki sırrı ifşa etmiş olacaklardı.
Oysa bu Hak tarafından yasaklanmıştır. İşte bu durum, Hallâc-ı Mansur’un başına gelen olayı hatırlatır.
6.beyit
Balık denizde yaşar; fakat Yunus’un beyitinde balığın kavağa (Yunus dilinde çınar ağacı) çıktığını görürüz.
Balık genel anlamda nefsi, özel olarak ise burada kendini insan-ı kamil gibi gösteren kişiyi temsil eder.
Normalde denizde olması gereken balığın ağaçta bulunması, ters bir duruma işaret eder.
Bu balık, zift turşusu ile beslenmektedir ve çevresindekilere de bundan yedirmektedir.
Zift, ağaç kabuğundan elde edilen siyah bir merhemdir; eskiden sıcak merhem olarak kullanılır, soğuduktan sonra ise tahta gibi sertleşirdi.
Çınara çıkan balığın bu sert ve besleyici olmayan madde ile beslenmesi, aslında sahte bir mürşidi simgeler.
Çünkü sahte mürşit, ne ile beslenmişse talibine de onu sunar.
Yunus burada yolcuları uyarır: sahte mürşidin verdiği lokma boğazda kalır.
Devamında Yunus, “Leylekten leylek doğar” der. Koduk ise katır demektir.
Katırın soyunun devam etmemesi nedeniyle bu benzetme yapılır.
Leylek, insan-ı kamili temsil eder; insan-ı kamilden insan-ı kamil doğar.
Buna karşılık katır misali sahte mürşitlerden hakikate dair bir nesil ya da hakikat bilgisi türemez. Bu yolun sahtekarlarından ilm-i ledün dersi alınmaz.
- beyit
“Küt” kelimesi, eli ayağı kesik, kötürüm insan demektir; bir başka anlamı da şeytandır.
Yunus, bir küt yani şeytan ile güreştiğini anlatır: Eli yoktu ama ansızın daldı ve iki ayağımdan yakalayıp çekti. Güreş sırasında arkasına dolanıp üzerine çıkmak ve onu alt etmek istedim, fakat başaramadım. Bu güreşte, küt beni tuşa getirdi, içimi acıttı.
Burada Yunus, nefse karşı mücadelenin ne kadar zor olduğunu anlatmaktadır.
Nitekim Peygamber Efendimiz de en kanlı savaşlardan döndüklerinde sahabeye dönüp, “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” buyurmuştur.
Büyük cihat, insanın kendi nefsiyle olan savaşıdır: kin, kibir, riya, öfke ve arzularla mücadeledir.
Yunus, bu beyitte kendi nefsiyle mücadelesinde defalarca yenik düştüğünü, fakat yılmadan çabalayarak başarıya ulaşana kadar büyük emekler verdiğini ifade eder.
- beyit
Kaf Dağı, hayali bir dağdır ve varlık aleminin en yüksek noktası olarak kabul edilir.
Bu alemin en yüce yerinde insan bulunur. İnsanlık aleminin içinde en belirgin ve öne çıkan kişiler ise alimlerdir.
Ancak bu alimler, peygamberi bilirler ama onun ilminin özüne vakıf olamazlar.
Çünkü Peygamberimizin manası, miracın sırrında gizlidir.
Bu beyitte Kaf Dağı alim kişiyi temsil eder.
Oradakilerin attığı taşlar ise, “Sen bu işi bilmezsin” demektir.
Yunus’un “Bozayazdı yüzümü (Taş neredeyse yüzüme çarpacaktı)” ifadesi, alim geçinenlerin sataşmaları ve ithamları sonucunda, Yunus’un neredeyse irfani bilgisini açığa çıkaracak hale geldiğini anlatır.
Burada Yunus, böyle bir tehlikeye karşı dikkatli olunması gerektiğini vurgular.
- beyit
Gözsüz kişi, varlığa Hak ile bakan kişidir; o, Haktan başka bir şey görmez.
Sağır kişi ise, varlıkta Haktan başka bir şey işitmez.
Yunus, bu kimseler için “gözsüz” ve “sağır” tabirlerini kullanır.
Dilsiz olan da Haktan başka bir şey söylemez; onun tüm sözleri Hak’tandır.
Burada görünüşte üç özürlü insan modeli vardır. Oysa aslında özürlü olan bizi; gördük sandığımızı göremeyen, duyduk sandığımızı işitemeyen, konuştuk sandığımızı hakkıyla söyleyemeyenler.
İnsan, gözüyle Hakk’ı görmedikçe, kulağıyla Hakk’ı işitmedikçe, diliyle Hakk’dan konuşmadıkça bu yol bitmez.
- beyit
İslam tasavvufunda her hayvanın bir sembolik değeri vardır.
Bunlardan yalnızca birkaç tanesi istisna tutulur; onlardan biri de leylektir.
Bunu rüya tabir ilmine vakıf olanlar iyi bilir.
Bu beyitte öküz, şehveti temsil eder.
Onun sert bir şekilde yere serilmesi, dervişin nefsinin şehvet duygusunu yenmiş olduğunu gösterir.
Ancak bu sırada öküzün sahibi gelip hesap sorar.
Öküzün sahibi, kin, kibir ve öfke gibi cehennemin yedi kapısına işaret eder.
Nefsin tüm bu unsurları tek bir gövdeye bağlıdır; o da nefs-i emmaredir.
Nefs-i emmare, “Kazımı neden boğazladın?” diye hesap sorar.
Kaz, insandaki ahmaklık sıfatını temsil eder.
Bu da gösterir ki nefis, tek bir hamlede kolayca öldürülemez. Onunla mücadele uzun ve çetin bir süreçtir.
- beyit
Çerçi, satıcı demektir. Eskiden Anadolu’da çerçiler, boyunlarına astıkları tezgâhlarda incik boncuk, ayna gibi küçük eşyalar taşır ve satarlardı.
Yunus, böyle bir satıcıdan ayna çaldığını ve ardından “Neden aynamı çaldın?” diye azar işittiğini söyler.
Bu sembolik anlatımda çerçi, insan-ı kâmili; hırsızlık yapan kişi ise nefs-i emmareye sahip olan kimseyi temsil eder.
Ancak burada dikkat çekilen husus şudur: Gerçek insan-ı kamil “neden aynamı çaldın” diye hesap sormaz, çünkü onun gayesi insan yetiştirmektir.
Ayna hz peygamberin manasını temsil eder.
- beyit
“Tosbağa” kaplumbağa, “gözsüz sepek” ise köstebek anlamına gelir.
Yunus, bu iki hayvanı sembolik olarak kullanır. Kaplumbağa, münzevi ve dedikoducu kişileri temsil eder; başını çıkarır, söyleyeceğini söyler ve ardından tekrar kaybolur.
Köstebek ise gözsüzdür; hakikati ne görebilir ne de duyabilir.
Toprak altında yaşadığı için güneşi, yani hakikati göremez.
Türkçedeki “Körler sağırlar birbirini ağırlar” atasözü bu duruma uygundur.
Yani gözü görmeyen, kulağı işitmeyen kişi hakikat ehline değil, sahte mürşitlere yönelir.
Halbuki gözü gerçekten görebilseydi, hakikat ehlini bulabilirdi.
Yunus burada “Kayser”adlı kişiyi örnek verir. Kayseri, “Kayser’in memleketi” demektir; yani Hz. Muhammed’in memleketi değildir.
Asıl sefer, hakikate doğru olmalıdır.
Kaplumbağa ve köstebek misali kişilerden alınan bilgilerle Hakikat-i Muhammediye’ye varılamaz; onların götürdüğü yer sadece “Kayser”dir.
- beyit
“Yunus bir söz söylemiş hiç bir söze benzemez
Münâfıklar elinden örter mana yüzünü”
Münafık iki kişinin arasını, toplumun ahlakını bozan demektir.
Hakikate ehli bilgisini bu münafıklardan gizler. Bu dün böyleydi. Bugün de böyledir.
Hakikate ehli her dönem olacaktır. Olmak zorundadır.
Bunlar kendilerini bazen gizlerler.
İbn Arabi demiştir ki: hakikat meydanda ulu orta konuşuluyorsa hakikat ehli gizlidir, hakikat ehli ortada açıkta ise hakikat bilgii gizlidir. Hakikati hakikat ehli ehli olmayandan gizlemek zorundadır.
Mustafa Tatcı

