15 OCAK 1923 – Atatürk’ün, Eskişehir’e gelişi ve Mutasarrıflık Dairesi’nde halkla konuşması:
“…Biz bütün milletçe, Hükümet’çe ve Meclis’çe samimî surette barışa taraftarız. Gerçekten, barış hem kendi menfaatimiz hem de cihanın menfaati yararınadır.”
Mustafa Kemal Paşa 15 Ocak sabahı saat sekizde Eskişehir’e geldi, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi, Asım ve Galip Paşalar ile erkân heyeti, polis, jandarma, memurlar ve halk tarafından karşılandı. Diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa, İleri başyazarı Celal Nuri Bey’e yaptığı açıklamada, Lozan Konferansı’nın sıcak ve pek ciddi bir safhaya girdiğini belirtiyor ve diyordu ki:
”Cepheyi teftişten maksadım, orduları yakından görmektir. Son muzafferiyetten bugüne kadar talim ve terbiye ile geçen günlerin semeratını tetkik edeceğim. Aynı zamanda halk ile de temasa gelmek ve onlarla hal ve atiye ait hasbihallerde bulunmak isterim. Halk Fırkası hakkında esna-yı seyahatimde bulacağım fırsatlardan istifade ederek bazı izahlarda bulunmak niyetindeyim. Benim fırka teşkil etmem hakkında endişeli mütalaada bulunanları tenvir edeceğim. Ben öyle bir fırka teşkilini tasavvur ediyorum ki, bu fırka milletin bütün refah ve saadetini temine matuf bir programa müstenit olsun. Milletimizin şeraiti buna müsaittir.”
Seyahatinden dönüşte burayı ziyaret edeceğinden Eskişehir’de fazla kalmayarak İzmit’e hareket etti. Kendisine burada Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa da katıldı. Gazi, annesinin ölüm haberini Eskişehir’de almış, başyaveri Salih Beye telgraf çekerek, münasip bir tarzda merasim-i defniyesinin ifa edilmesini istemişti.
Eskişehir Mutasarrıflık Dairesinde 15.1.1 / 15 Ocak 1923 (saat 3.40’tan sonra) Atatürk seyahat etmesinin amacını açıklamak için Maksad-ı Seyahat başlığı altında bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmanın özeti şöyledir:
‘’Efendiler!
İki maksatla seyahat ediyorum. Birincisi, son muzafferiyattan beri talim ve terbiye ile iştigal eden ordumuzu görmek ve bu talim ve terbiyenin derecesini tetkik eylemektir. Ordu mıntıkası fevkalade geniştir. Mümkün olursa Adana’ya kadar gideceğim. İkincisi bu münasebetle ahali ile yakından temas etmek ve onlarla müdavele-i efkar eylemektir. ‘’
Paşa, seyahat amacını açıkladıktan sonra Mutasarrıf Nihat Bey ile yaptığı konuşmada Eskişehir’in vaziyeti hakkında bilgiler almıştır.
Bölgede hububat sıkıntısı olmuştur ve ihtiyaç sahiplerine tohum dağıtımı yapılmaya çalışılmaktadır. Bu dağıtımı İktisat vekâleti namına İktisat Müdürü Feri Bey yapmıştır. Havaların iyi gitmesi ile nadasa bırakılan arazilerden bir sonraki yıl için iyi verim alınacağı öngörülmüş, ayrıca hayvan sıkıntısı çekildiği de ifade edilmiştir. Mustafa Kemal, Eskişehir ormanları konusuna da değinmiştir. Orman Müdürü Arif Bey, Eskişehir’de fen memurlarının hazırladığı rapora göre 225 hektar orman olduğunu, bu ormanları çam ve meşe ağacından oluştuğunu belirtmiştir. Bölgede üç tane ateş, 15-20 kadar da su hazarhanesi olduğu ifade edilmiştir. Eskişehir ormanlarından Ankara, Konya ve daha önceleri de İstanbul’a sevkiyat yapıldığı aktarılmıştır. Liva dâhilinde Çifteler’e kadar bir şose olduğu da konuşmalardan çıkarılabilmektedir.
Atatürk yeni kurulan hükümetin ne şekilde olduğunu açıklayarak bu hükümet şeklinin eskiden olduğu gibi tek bir kişinin isteğine bağlı bir yapıda değil halkın yönlendirmesi ve istekleri doğrultusunda hareket ettiğini belirtmiştir. Bu noktada geçmiş yönetimde padişahların ne gibi bir siyaset izlediklerine de değinen Mustafa Kemal’in sözleri şu şekildedir:
‘’Efendiler!
Osmanlı tarihini tetkik edersek görürüz ki bu bir millet tarihi değildir. Milletimizin mazideki halini ifade eden bir şey değildir. Belki milletin başına geçen birtakım insanların hayatlarına, ihtiraslarına, teşebbüslerine ait bir hikâyedir. Bu böyle olmakla beraber bütün bu devirlerde dȃvet namına muayyen bir istikameti siyasiye yoktu. Belki devletin ve milletin başına geçen insanların kendilerine mahsus siyasetleri vardı veyahut hiç siyasetleri yoktu.’’
Bu sözlerin ardından örnek vererek açıklamak maksadıyla Fatih Sultan Mehmet’in padişahlığı esnasında takip ettiği siyasetin bir batı siyaseti olduğunu ancak ölümünden sonra başa geçen Bayezit’ın ise taassup dairesi içinde hareket edip herhangi bir siyasetinin olamadığını açıklamıştır. Ardından gelen Yavuz Sultan Selim’in ise bir doğu siyaseti takip ettiğini, Sultan Süleyman’ın ise iki siyaseti birden takip etmeye çalıştığını söylemiştir. Bu dört sultan haricinde kalanların da tam manasıyla bir siyaset takip edemediklerini belirtmiştir.
Bu sözlerden anlaşılacak olan devletlerin kuruluşundan itibaren takip ettikleri, ulaşmak istedikleri bir siyasetlerinin olması gerektiği ve başa geçen şahısların değişmesi halinde dahi esas alınan siyasetin değişmemesi gerektiğidir.
Açıklamaların ardından Türkiye’nin siyasetinin ne olduğunu da şu şekilde belirtmiştir:
‘’Takip olunması makbul olan siyaset milletin tabii kabiliyet ve ihtiyacıyla mütenasip olanıdır. Bizim için ne ittihad-ı İslam ne de Turanizm mantıki bir meslek-i siyaset olamaz itikadındayım. Artık Türkiye’nin devlet siyaseti hudud-ı milliyesi dâhilinde hâkimiyetine istinaden müstakil yaşamaktır. Bu günkü milli hükümetimizin düstur-ı hareketi budur
. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesinde belirtilen ifade takip olunacak siyasetin en temel özelliği niteliğindedir. Bu temel “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” ifadesidir.
Hâkimiyet denen iradenin tek bir şahsa bırakılması milletin başına çeşitli felaketlerin gelmesine sebep olacağı gibi milletin hâkimiyetini kullanırken de uyanık davranması ve bu iradeyi başkalarına kaptırmaması gerektiği uyarısında bulunmuştur.
Milli iradenin her hangi bir şahsın eline bırakılmasından doğan sıkıntıların en yakın hatırlatıcısı I. Dünya Savaşı’na girilirken bu durumun halkın isteği olup olmadığı meselesidir. Bu nokta üzerinde de duran Atatürk şunları ifade etmektedir:
‘’ Milletin Harb-i Umumiye girmek için meyean-ı kalbi var mıdır? Ben zannediyorum ki yoktur. Çünkü Harb-i Umumiye girmeden evvelki devirlerin her biri de felakete müncer safahat ile dolu idi. Zaruret-i katiye olmadıkça millet istemezdi ki harb olsun. Mamafih harbe girmiş ise kabahat kendisinin değildir diyebilir miyiz? Hayır, kabahat ma’teessüf kendisinindir. Çünkü hâkimiyetini başka ellere vermiştir.’’
Harbin ardından imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na ve sonrasına da dikkat çeken Mustafa Kemal, yapılmaya çalışılan antlaşma belki iyi niyetli gibi gözükse dahi akabinde yurdun işgal edildiğini bunun nedeninin de milli egemenliğin olmamasından kaynaklandığını hatırlatmıştır. Yaşananlardan sonra artık milletin hâkimiyetini bir şahsa terk etmesinin mümkün olamayacağını belirtmiştir.
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ikinci maddesi milli egemenliğe vurgu yapmaktadır ve şöyle ifade olunmuştur:
Maddedeki ikinci fıkra usul-i idaredeki prensibimizi ifade etmektedir. Buna nazaran mukadderat-ı millete yalnız ve ancak millet hakim olacaktır. Milleti temsil eden idare-i milliyeyi millet namına mahdut ve muayyen bir zaman için şahsiyet-i tecelli ettiren Millet Meclisi dahi en nihayet millet tarafından tecdide maruzdur. Asıl olan millettir. Hâkimiyet onun olduğu gibi idare hakkı da onundur . Henüz yeni kurulan Cumhuriyet yönetiminin esaslarının yerli yerine oturmadığı sebebiyle bu idare içinde seçilen yönetim usulünün ise vahdet-i kuva (kuvvetler birliği) olduğunu belirtmiştir. Şeriata göre hükümet biçiminin nasıl olacağını da açıklayan Mustafa Kemal şunları söylemiştir:
‘’Nusus-ı Kur’aniye’ye ve Ehadis-i Nebeviye’ye göre hükümetin yalnız esasatı ifade olunmuştur. O esasat şunlardır. Meşveret adl, uli’l emre itaat. İdareyi devlette meşveret çok mühimdir. Bizzat Cenab-ı Peygamber dahi meşveretle iş yapmak lüzumunu söylemiştir. Ve kendisi bizzat öyle yapmıştır.’’
Danışılmadan başkalarının fikirleri alınmadan yapılan bir yönetimin doğru olmayacağını bu nedenle meşveret yapılması gerektiğini, fakat emre itaat kısmında bahsedilenin kesinlikle tek bir şahıs değil milletin seçtiği ve millet namına iş görecek olanların kararına yani milletin sesine itaat gerektiğini sözlerine eklemiştir. Ancak millet namına çalışan meclislere dahi halkın kayıtsız şartsız bir güven duyulmaması gerektiği, çünkü meclislerin dahi istibdat yapabileceklerini ve bu baskının tek bir şahsın baskısından daha fena sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunmuştur. Milletin kendi hakkını korumak için vekillere geniş haklar vermek ve yanlış işlerin önünün açık tutulması yerine milli hakları koruyucu kanunların gerektiği ve ancak bu şekilde milletin egemenlik hakkının sağlıklı işleyebileceğini belirtmiştir.
Mustafa Kemal , hilafet konusuna da değinerek, hilafetin siyasi ve idari bir noktada etkisinin olmaması gerektiği çünkü hâkimiyetin millete ait olduğu, ilmi ve dini nokta ise halifelik görevini yalnızca Türkiye’nin üstlenmesinin doğru olmayacağını söylemiştir.
İslam âlemini etkileyecek ve tabiatı altına almak isteyecek hilafet makamının öncülüğünü Türkiye’nin yapması uygun olmayacağından ve yapılmak istenenin de milli hâkimiyete ters düşeceğinden uygun olmadığı ifade edilmiştir. Hz Peygamber’in “Benden 30 sene sonra hilafet olamayacak sultanlıklar olacak.” sözünü de kendi açıklamaları içinde yer veren Mustafa Kemal, Hz. Ömer’in hilafet makamına seçildiğinde kendisine Hilafet-i Resulullah dendiğini ancak onun bu sıfatı kabul etmeyip halife değil kendinin yalnızca bir emir olduğunu söylediğini hatırlatmıştır. Hz. Ali’den sonra başa geçen hiçbir halifenin bütün İslam âlemini idare edemediğini böyle bir yaptırım gücünün hiçbir zaman olmadığını, halifelik makamına göre de hiçbir İslam devletinin hareket etmediğini belirtmiştir. Bu günkü hükümetin ise milletin rahatı ve huzuru için var olduğunu sözlerine eklemiştir.
Eski hükümetler ile yeni hükümet arasında bir kıyas yapan Gazi şunları ifade etmiştir:
‘’Milli olmayan sabık hükümet milletin refahını muhafaza etti mi? Vakız sabık hükümetler namütenahi yerler zapt etti. Fakat onlardan ricat ede ede bugün tespit etmeye uğraştığımız bu hududa geldi. Ziyatımızın yani eski hükümet tarzındaki ziyatımızı birkaç misal anlayabileceğiz. Süveyş Kanalı açıldıktan sonra Yemen’de zayi olan Türk evlatlarının miktarı 1,5 rahlesindedir. Afrika ve Suriye’nin muhafazası için feda edilen Türk evlatları da hadden efzundur. Milletimiz baştan ayağa kadar çok fakirdir ve refah ve saadetten de uzaktır. 2-3 sene evvel Samsun’da halk bir miting yapıyordu. Ecnebiler halkın miting yapıp yapmadığını tecessüs ettikten sonra “Hayır miting olmadı birtakım hamal toplandı” demişlerdir.
Hâlbuki Efendiler!
Bunlar fakru zarurette düçar olmuş efrad-ı millet idi. Milletin refah ve saadetini temin etmeyen hükümet muzirdir. Fenadır ve terki lazımdır. Fakat biz onu kolay terk edemedik. Ve millet ondan halas bulabilmek için çok fedakârlık yapmıştır ve daha çok fedakârlığa lüzum vardır. Bugünkü şekl-i hükümetimiz iyi midir? İyidir! Millet bu milleti tesis sayesinde münkariz bir devletten muvaffakiyetlerle tetevvüç eden yeni bir hükümet kuruldu’’.
Bu sözlerinin ardından Atatürk, hükümetin halkı ve devleti zengin etmek yani yurtta eksik olanları almayarak milleti hak ettiği yere taşımak için var olduğunu söylemiştir. Yapılacaklar ve halk adına halkı mücadelesini verecek bir parti kurmanın şart olduğunu savunan Mustafa Kemal, bu partinin adının da Halk Fırkası olması gerektiğini belirtmiştir.
Yeni kurulan devletin yapacağı işlerde planlı ve programlı hareket etmesi gerektiğini vurgulayan Atatürk şimdiye kadar yapamayacağı bir sözü millete vermediğini, yaptıklarını da milletin desteğiyle
yaptığını ve yine milleti desteğine ihtiyacı olduğunu sözlerine eklemiştir.
Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi Efendi söz alarak şunları söylemiştir:
‘’Eskişehirlilerin mücahede-i milliyede gösterdiği fedakârlık hakkındaki takdirata Eskişehirliler namına teşekkür ederim. Şimdiye kadar olan mesaide ve harekâtta hata olmadığını bu kanaatle arz ederim ki akdemce bir vesile zat-ı alileri Müdafaa-i Milliyemize dair beyanetta bulunurken Avrupalıların Yunanlılardan maada kuvvet-i harbiye tedarik edemeyeceklerine kanaatim vardı. Ve onları bir noktaya kadar çektikten sonra imha edeceğiz demiştiniz. Bu takip olunan gaye hususunda büyük amil olmuştur. Düşmanı öyle bir noktaya kadar çekerek milli yurdumuzda imha edildiğini gördüğümüzü söylemekle iftihar ederim. Milletim ilm-ü irfan yolunda ve asrın ihtiyacatıyla mütenasip olan tasavvuratımızda muvaffak olunacağını beyanat-ı sabıka ve ondaki isabetler beraat-i istihlaldir. Ben buna şahit olduğumu bila-riya arz etmek isterim.’’
Gazi Paşa:
‘’Millete söylenen sözlerden ve verilen vaatlerden ve hadisenin bizi teksip etmediğinden bahsolundu. Hakikaten memlekete hizmet etmek isteyenlerin kalbi açık olmalıdır. Açık söylemelidirler. Milletle milleti sevk ve idare eden insanlar açık kalp ile görüşmelidirler. Yapılacak şeyler olduğu gibi ifa olunmalıdır. Yoksa safsatalarla milleti ifa etmek ifsal etmek demektir. Şiarımız daima memlekete karşı hakayıkı ifade olmalı dır. Ve ancak bu tarz milleti tenvire badi olabilir. Millete hakikati izah edenlerin kendisinin de aldanmadığına emniyeti olmalıdır. Arkadaşlar! Benim bütün hayatımda takip ettiğim meslek budur.

