Ana Sayfa Blog Sayfa 54

Oğuz’um, Çepni’yim, Karakeçili,

0

Oğuz’um, Çepni’yim, Karakeçili,
Vallahi billahi sizden değilim,
Sizler değiştiniz idrar içeli,
Vallahi billahi sizden değilim,

Haramsa haramdır riyaysa riya,
Yine kuru sıkı atıyor Ziya,
Maskeler inince göründü foya,
Vallahi billahi sizden değilim.

Üç’e alıp üç’e yirmiye satmam,
Rızkımın içine haramı katmam,
Çektiğim çileyi asla unutmam,
Vallahi billahi sizden değilim.

Kömüşe, koyun’a saygım var fakat,
Hayvanın suçu ne; zihniyet sakat,
Avradı sormayın bambaşka avrat,
Vallahi billahi sizden değilim.

Bende namus var, ahlak var bende,
Halkımın yanında oldum zor günde,
Bu gün de böyleyim inanki dünde,
Vallahi billahi sizden değilim.

                         Hacıbey ÖZBAY
                            15/10/2025

Yandım Dünyada

0

Yenilen haramlar tez sindirildi,
Kusulmadı ona, yandım dünyada.
Hain hırsızlar dost ilan edildi,
Küsülmedi ona, yandım dünyada.

Kopmasın vatanın dalı, yaprağı,
Diyerek fukara bekler toprağı.
Şöyle bir villadan şehit bayrağı,
Asılmadı ona, yandım dünyada.

Yatan ayılmıyor ondan horultu,
Gırtlaklar sıkılmış, odur hırıltı.
Doğru duyulmasın diye gürültü,
Susulmadı ona, yandım dünyada.

Uyanıklıktan hep Harun şişmeler,
Yükü tutup kaçmaktan bu koşmalar.
Zorbaya, yobaza akan çeşmeler,
Kesilmedi ona, yandım dünyada.

Harun Ustaoğlu 14.10 .2025 SALI

Günün Sözü

0

Hiç kimse durumundan hoşnut değil,

ama herkes aklından hoşnut

Lev Tolstoy (Anna Karenina)”

Nutuk 15 Ekim 1927

0

Atatürk’ün
15 Ekim 1927’de okuduğu
Nutuk neden önemli?..
Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 Ekim 1927 tarihinde CHP kurultayında yaptığı konuşmanın metnidir.
Söylevinin son kısmı olan gençliğe hitabında, Nutuk’un felsefesi hakkında ipuçları vermiş; geçmişi anlatıp aynı zamanda gelecekte olabilecek tehlikeleri önceden sezmemiz için alınacak derslerden bahsetmiştir.
Nutuk nasıl bir eser?
Nutuk, Atatürk’ün Samsun’a çıktığı tarih olan 19 Mayıs 1919’dan, Cumhuriyet sonrası inkılap dönemine kadarki (1927) zaman diliminde olan olayları anlatmaktadır.
Eser yazıldığı dönemde Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı olan Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 – 20 Ekim 1927 tarihleri arasında yerli ve yabancı basın mensuplarının da katıldığı partisinin 2. yılında okuduğu yaklaşık 900 sayfalık bir kitaptır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bu dönemle ilgili en temel resmi tarih kaynağı olmak niteliğindedir.
Atatürk’ün tarihçi kimliği
Nutuk’un güncel Türkçeye çevrilmiş sürümleri pek çok yayınevi tarafından basılmış bazıları Söylev adını tercih etmişlerdir. Nutuk, belgeleri sayesinde, Atatürk’ün tarihçi kimliğini de ortaya koymaktadır.
Atatürk; yaşanılan olaylarla ilgili kayıtlı belgeleri toplamış ve Nutuk’u yazarken bu belgelere dayanarak icraatlarını özetlemiştir.
Atatürk, gençliğe hitabında, Nutuk’un felsefesi hakkında ipuçları vermektedir.
Atatürk, Nutuk ile geçmişi anlatıp aynı zamanda gelecekte olabilecek tehlikeleri önceden sezmemiz için alınacak derslerden bahsetmektedir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı dönemi’ni birinci ağızdan aktardığı, Cumhuriyet tarihi açısından önemli bir eserdir.
Bazı sayfalarda açıkça belirttiği “sonraki yıllarda durumun kolay ve açıkça değerlendirilmesi için bu kadar ayrıntıya yer verilmiştir” sözü ile Atatürk ileri görüşlülüğünü bir kere daha ortaya koymuştur.
Nutuk’u okumadan önce Dolmabahçe Sarayı’nda…Afet İnan anlatıyor:
Atatürk, Büyük Nutuk’u seslendirmeden önce 1927 yazında Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlediği akşam toplantılarında arkadaşlarına okumakta, onlarla tartışmaktadır.
Yaz aylarının sıcak bir gününün gecesi, Atatürk’ün etrafında daha kalabalık bir aydınlar topluluğu vardı. O, arkadaşlarına adeta bir sürpriz hazırlamanın sevinci içinde, ‘Oturunuz ve dinleyiniz’ dedi.
Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan (1908-1985)
Nutuk‘un sonuna koyacağı satırları yüksek sesle okumaya başladı. Dinleyenlerin nefes dahi almadıklarını sanıyorum. Çünkü ben kendimi öyle hissediyor ve milli bir heyecanın tesiri içinde yaşıyordum.
Atatürk bu metni okuyup bitirdiği zaman derin bir nefes almış, fakat iki damla gözyaşını bizlerden saklamamıştı…
Bu “Gençliğe Hitabe” okunduğu akşam artık tarih olmuş olaylar konuşma mevzuu değildi. Atatürk coşmuş konuşuyor ve başkalarına, diğer akşamlarda olduğu gibi, konuşma fırsatı vermiyordu.
O, Türkiye Cumhuriyeti’nin istikbali üzerinde duruyordu. “Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği Cumhuriyet’e inananlarla, onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır” diyordu.
“Gençliğe Hitabe” nutkunu ilk dinleyenlere, methetmek fırsatını dahi verdiğini hatırlamıyorum. Sadece O’nun sözleri hâlâ kulaklarımda akisler yapmaktadır:
“Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik mevkiine geçtiği vakit Türk Milleti yükselecektir.” diye telkinlerde bulundu.
O, Türk gençliğinin sağ duyusuna, milliyetçiliğine, vatan muhabbetine inandığını ve onlara güvendiğini söylüyordu.
Nutuk’un okunması tam altı gün, 36 saat 33 dakika sürmüştü. Kongre’nin son günü olan 20 Ekim 1927’de Mustafa Kemal sözlerini şöyle bağlamıştı:
“Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.”
Bu cümleyi okurken sesi daha kısılmış, titremiş, gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Gözyaşları içinde “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ebediyen muhafaza ve müdafaa etmektir!” diye başlayan ve “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” diye biten Gençliğe Hitabe’yi okuduktan sonra cebinden çıkardığı mendil ile gözlerinin yaşını silmiş ve alkış tufanı arasında kürsüden inmişti. Bu sırada neredeyse herkes onunla birlikte ağlamaktaydı…
Türk Gençliğine bıraktığım emanet
“Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.
Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.
Bu sonucu, ‘Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk Gençliği!
Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza dek korumak ve savunmaktır.
Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. Gelecekte bile seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek iç ve dış düşmanların olacaktır.
Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyeti savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!
Bu olanak ve koşullar hiç uygun olmayan bir durumda kendini gösterebilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetini yıkmak isteyecek düşmanlar, dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir galibiyetin,bir gücün temsilcisi olabilirler.
Zorla veya hile ile kutsal yurdun bütün şehirleri teslim alınmış, bütün işletmeleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olanı ise, ülkede iktidara sahip olanlar gaflet, sapkınlık ve hatta ihanet içinde olabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri kişisel çıkarlarını, işgalcilerin siyasi amaçlarıyla birleştirerek düşmanla işbirliği yapabilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde ezik ve bitkin düşmüş olabilir.
Ey Türk geleceğinin evladı! İşte bu durum ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun güç, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
Mustafa Kemal Atatürk (1927)

MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNISI / FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

0

Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı, yasla,
Her bir heceden heceden.


Mustafa Kemal’in kağnısı derdi, kağnısına
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifcik,
Nam salmıştı asker içinde.


Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola önceden önceden.
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar,
Kocabaş, çok ihtiyardı, çok zayıftı,
Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanı sıra,
Gecenin ulu ağırlığına karşı,
Hafifletir, inceden inceden.


İriydi Elif, kuvvetliydi kağnı başında
Elma elmaydı yanakları üzüm üzümdü gözleri,
Kınalı ellerinden rüzgâr geçerdi, daim;
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alını yeşilini kapmıştı, geçirmişti,
Niceden, niceden.


Durdu birdenbire Kocabaş, ova bayır durdu,
Nazar mı değdi göklerden, ne?
Dah etti, yok. Dahha dedi, gitmez,
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gacır gucur
Nasıl dururdu Mustafa Kemal’in kağnısı.


Kahroldu Elifçik, düşünceden düşünceden.
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş
Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni.
Geçer götürür ana, çocuk, mermisini askerciğin,
Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım.
Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere, iyceden iyceden.


Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri, büyüdü yürek kadar,
Örtüldü gözleri örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal’in kağnısı, bacım,
Kocabaşın yerine koştu kendini Elifcik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.
TABLO: SAMİ YETİK

Tarihe Tanıklık Ediyoruz

0
İstanbul Cemevi
İstanbul Cemevi

TANJU OKAN – BU BENİM HALKIM (1975)

0

Bir sevgi dolmuş yürekten
Bir kuvvet bütün evlerden
En yüce günde analar
Kurtlar kuşlar olmuş halkımı yaratan

Gözleri çakmak heryerde
Mertlikte yoktur üstüne
İşte bu benim halkımdır
Bu benim halkım
Sevdalar taşır yürekte

Aslanlar yatar gönlünde
İşte bu benim halkımdır
Bu benim halkım
Bir garip olur akşamlar

Gün doğar güneş ışıldar
Yaşlı genç seni selamlar
Merhabalar olmuş halkımı yaratan
Bir çocuk doğmuş köylerde

Ak sütü tatmış kucakta
El öpmüş kutsal bayramda
Saygısıdır benim halkımı yaratan

Fakir Baykurt saygıyla anıyoruz

0

15 Haziran 1929; Yeşilova, Burdur – 11 Ekim 1999, Essen, Almanya)

Bugün, Anadolu insanının diliyle konuşan büyük yazar Fakir Baykurt’un ölüm yıldönümü.
Gerçek adı Tahir Baykurt’tu. “Tahir fazla resmî,” dedi; “Ben fakirim ama halkın fakiriyim.”
Ve böylece edebiyatımıza “Fakir Baykurt” olarak geçti.
1929’da Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy’de doğdu.
Babası Kara Veli, annesi Kara Elif’ti.
Yoksulluğun, savaşların, yokluğun içinden çıktı.
Babası, 14 yıl askerlik yaptıktan sonra kağnıdan düşüp öldüğünde Baykurt henüz 9 yaşındaydı.
Dayısının “okutacağım” vaadiyle köyden ayrıldı ama bu gidiş bir sürgüne dönüştü.
Dayısı onu çalıştırdı, savaş başlayınca da askere gitti.
Fakir Baykurt, yengesine ve çocuklarına bakarken büyüdü.
Yoksulluğun ve emeğin anlamını o yaşlarda öğrendi. Köy Enstitüleri kuşağındandı.
Gönen Köy Enstitüsü’nden 1948’de mezun oldu.
Öğretmenliğe başladı; Anadolu’nun köylerinde çocuklara yalnız okuma yazma değil, düşünmeyi öğretti.
Edebiyata şiirle girdi.
İlk şiiri 1945’te yayımlandı: “Fesleğen Kokuluma.”
Ama kısa sürede köy hikâyelerine yöneldi; orada hem yaşamı hem de sınıf mücadelesini buldu.
İlk kitabı Çilli (1955).
İlk romanı Yılanların Öcü (1959).
Bu romanla Yunus Nadi Ödülü’nü kazandı — çünkü halkın sesi artık edebiyata karışmıştı.
Ardından geldi: Irazca’nın Dirliği, Kara Ahmet Destanı, Kaplumbağalar, Tırpan…
Onun kahramanları ağalar değil, köylülerdi.
Toprakla, kuraklıkla, haksızlıkla, kaderle mücadele eden insanlar…
Kadın karakterleri — Irazca gibi — Anadolu’nun direniş ruhunu taşıdı.
1965’te Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) kurucu başkanı oldu.
Öğretmenlerin örgütlenmesi için verdiği mücadele yüzünden sürgün edildi, soruşturmalara uğradı.
Ama halktan kopmadı, çünkü o halkın içinden doğmuştu.
1970’lerde ve 80’lerde Almanya’ya göç eden işçilerin hikâyelerini anlattı:
Gece Vardiyası, Yüksek Fırınlar, Duisburg Treni, Koca Ren…
Yurdundan kopan insanların iç göçünü, yalnızlığını, özlemini yazdı.
“Sanat engelleri aşmak, devrim yapmaktır,” derdi.
Roman, halkı uyandırmanın bir yoluydu onun için.
Gerçekçiydi ama asla umutsuz değildi:
“Yoksulun yüzüne gülmeyen bir edebiyat, bana göre değildir.”
Eleştirmenler onu “köy romancısı” olarak anladı.
Ama o şöyle dedi:
“Ben ne köy ne şehir yazarıyım. Ben insanın yazarıyım.”
Almanca, Fransızca, Rusça, Bulgarca, Hollandaca, Gürcüceye çevrilen eserleriyle,
dünyaya Anadolu’yu tanıttı.
İki şiir kitabı da yayımladı: Bir Uzun Yol ve Ateş Dikenleri.
11 Ekim 1999’da Almanya’nın Essen kentinde pankreas kanseri nedeniyle hayata veda etti.
Cenazesi Türkiye Yazarlar Sendikası önünde yapılan törenle uğurlandı,
Zincirlikuyu’da toprağa verildi. Fakir Baykurt, yalnız bir yazar değil, bir halk öğretmeniydi.
O, köy enstitülerinin, emeğin, direnişin, halkın sesiydi.
Onun kalemiyle köyler konuştu, kadınlar direndi, insanlar bilinçlendi.
Bugün onu bir kez daha sevgiyle, saygıyla, minnetle anıyoruz.
“Romanımda halkın soluğunu duymayan kalem, kalem değildir,” demişti.
Onun kalemi hâlâ Anadolu’nun rüzgârında uçuşuyor. EDİTÖR
Fakir Baykurt, evlerinin önüne açılan kahveden gelen hoş kokulara dayanamaz ve “Çay isterim, ille de çay!” diye tutturur. Çayın da yeni yeni içilmeye başladığı günlerdir. Anası oğluna kıyamaz; elinden tutup kahvenin önüne götürür ve kahveciyi çağırıp, “Hüseyin, bir bardak çay getir!” der.
Ağzı yanar, bardağı atar.
Çay gelir; çayın nasıl içileceğini bilmeyen Fakir Baykurt, sıcak çaydan hızla bir yudum içer; ağzı yanınca bardağı yere atar. Çay dökülür ama yer toprak olduğu için bardak kırılmaz. Fakir Baykurt, “Anam şimdi vuracak mı? Şurama mı vuracak? Burama mı vuracak?” diye beklerken anası kahveciyi yeniden çağırır:
“Hüseyin, bir çay daha ver!”
Fakir Baykurt’a ikinci çay gelir. Çayı üfleyerek içer. Yıllarca anasına sorup durur:
“Anacığım, o gün çayı döktüm; bir tokat vurmadın; neden vurmadın?”
Bu sorunun cevabını anası yıllar sonra, oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda verir. Oğlunun sınıfını görmek isteyen Elif Baykurt o gün sınıfa girer; oğlunun ders vermesini izler. Beş sınıfı birden okutan Fakir Baykurt, anasının ders izlemeye geldiği günü şöyle anlatır:
“Sınıfta estim, gürledim!”
— Nasıl, beğendin mi öğretmenliğimi?
Ders bitince dışarı çıkarlar. Fakir Baykurt anasına sorar: “Anacığım, beğendin mi öğretmenliğimi?” Anası: “Eh, işte, fena değil!” Fakir Baykurt: “Nasıl fena değil? Müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de ‘fena değil’ diyorsun; nasıl olur böyle?” Anası cevap verir:
“Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum — aç kulağını, dinle! Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!”
Türk hikâyeci, romancı, şair, sendikacı ve öğretmen Fakir Baykurt’u saygıyla anıyorum.

Bu nasıl gidiştir, giden dönmüyor

0

Bu nasıl gidiştir, giden dönmüyor
Yolcuda bir hal var, yolda bir hal var
Garip bülbül boşa figan eylemez
Bahçede bir hal var, gülde bir hal var

Geçip gideceğim, yol vermez dağlar
Fırat hırçın coşmuş, dev gibi çağlar
Emek verdim, meyve vermedi bağlar
Fidanda bir hal var, dalda bir hal var

Seyfili çaresiz didindim durdum
Dünyanın kahrında bıktım yoruldum
Efkarlandım, aldım sazım oturdum
Perdede bir hal var, telde bir hal var

Hüseyin Yorulmaz (Ozan Seyfili) Dede

İlahi Mustafa Mürteza hakkı

0

İlâhi Mustafa Mürteza hakkı
İnsan-ı Kâmilden ayırma bizi
Yüz-i yirmidörtbin Enbiya hakkı
İnsan-ı Kâmilden ayırma bizi

Desti girimizdir İmam-ı Hasan
Hüseyn-i kerbelâ şah-ı şehid’an
İmam Zeynel, İmam Bakır elaman
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

Caferi Sadık cümlemizin serveri
Musa Kâzım, Rıza yolun rehberi
Medet mürvet Taki, Naki, Askeri
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

Muhammed Mehdi’dir şah-ı velâyet
İşitir cihanı nuru hidayet
Niyazımız budur her dem her saat
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

SIDKI’ yam dünyaya eyleme heves
Ruh pervaz edep de kalır bu kafes
Ya ilâhi evvel ahir son nefes
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

Allah Allah…

Ayrılık zamanı geldi erenler

0

Ayrılık zamanı geldi gaziler
Yakar bu sinemi nar dertli dertli
Ah ettikçe ciğerlerim sızılar
Ağlayıp ederim zar dertli dertli.

Gel karşıma dal boyunu göreyim
Bir dolu ver muradıma ereyim
Sana bir yadigâr mendil vereyim
Sil çeşmin yaşını var dertli dertli.

Geçen sohbetleri düşün hayal et
Sen de benimi için ağla melal et
Ayrılık vaktidir hakkın helal et
Kuşlardan haberim sor dertli dertli.

Sefil Sıdki çağırırım erlere
Aktı çeşmim yaşı döndü sellere
Düştü nasibimiz gurbet ellere
Gözle yollarım yar dertli dertli.

Deme

0

Bir bilinmez ufuktayız
Gök perde de kör noktayız
Hak bizdedir biz Hak’tayız
Varı ben var ettim deme

Günden güne erir iken
Bilinmeze yürür iken
Düşlerde nur görür iken
Rüyayı kâr ettim deme

Dal kurumuş yaprak solmuş
Son giden de toprak olmuş
Sevenleri saç baş yolmuş
Günahla ar ettim deme

Dalını kırdığın ağaç
Kapından kovduğun muhtaç
Yum gözünü elini aç
Kolayı zor ettim deme

Çekip giden onca kullar
Şimdi bize haber yollar
Kara melek tırpan sallar
Talihi kör ettim deme

Kalbin ferahsa alnın ak
Gez permüjde yalın ayak
Hak için tüm cihanı yak
Elimi kir ettim deme

Ruh göktedir beden yerde
Duayla biter son perde
Hasımlık ettiğin ferde
Dünyayı dar ettim deme

Şahı yahut padişahı
Almışsa bir mazlum ahı
Gelse işin feriştahı
Sakın ha pir ettim deme

Yani Yunus Emre gibi
Kalbe düşen cemre gibi
Hakk’a tapan zümre gibi
Değilse yer ettim deme

Dikerler mermerden taşı
Dökerler birkaç gözyaşı
Hürdemi her arkadaşı
Gönlünde yâr ettim deme

Gönül gitmek ister Sultan Haydar a

0

Merzifon elinde duramaz oldum
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a
Her nadana sırrım veremez oldum
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Üçler ile beşler cismimin canı
Yedilerde fark eyledim erkânı
Nesl-i İmam Bakır keremler kanı
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Ali olup Fazlı için satılan
Hamza kahramanla Kaf’a atılan
On İk’imam katarına katılan
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Doksan bin halifenin aşçısı
Balım Sultan, Abdal Musa yaycısı
Ali nesli bu âlemin gözcüsü
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Ahmet-i Yesevi aslı mayası
Haydar-i Kutb-id-din hasların hası
Sefil Sıdkı çeker ah ile yası
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Partiler, mafyadan medet umarsa;

0

Partiler, mafyadan medet umarsa;
Ona sahip çıktığının resmidir.
Savcı, hâkim bunlara göz yumarsa;
Adaleti yıktığının resmidir.

Yönetenler hep ikilik güderse,
İnadına yanlış yola giderse,
Şahsı için harcar, halkı öderse;
O devletin çöktüğünün resmidir.

Emekçiler avdır; patron peşinde,
Nişangâhı vatandaşın döşünde…
İnsan kanı çakalların dişinde;
Oluk oluk aktığının resmidir.

Söylemeden sözün daha ağrını,
Bindebir’im duyan var mı çağrını?
Her gün böyle bu dertlerle bağrını,
Dağlayıp da yaktığının resmidir.

18.11.2020
Ozan Bindebir