1. Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sen de bu vasıflardan bolca var demektir.
2. Hak Yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil! 3. Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batınınin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindirki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.
4. Kainattaki her zerrede Allahın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescitte, kilisede, havra da değil, her an her yerdedir. Allahı görüp yaşayan olmadığı gibi, O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.
5. Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:”Bırak kendini, ko gitsin! ” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!
6. Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.
7. Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.
8. Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sadece kimsenin bilmediği gizli bir bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.
9. Sabretmek öylece durup beklemek değil ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki,gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.
10. Ne yöne gidersen git,-Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney-çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.
11. Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.
12. Aşk bir seferdir.Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.
13. Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir.Tutup da ona hayran olmaya değil.
14. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üsütne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
15. Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek hepimiz tamamlanmamış birer sanat eserleriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.
16. Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.
17. Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.
18. Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.
19. Başkalarından saygı, ilgi yada sevgi bekliyorsan,önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.
20. Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
21. Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
22. Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil…
23. Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır, ne tefritte. Sufi daima orta yerde…
24. Madem ki indan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allahın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak buna yakışır , soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.
25. Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.
26. Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.
27. Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsin o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.
28. Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise, başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatını yaşar. 29. Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demektir. Bu sebepten, “ne yapalım hayatımız böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.
30. Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıpta kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. Sufi kusur görmez. Kusur örter.
31. Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.
32. Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost… Ve sakın doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!
33. Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil,hiçlik bilincidir.
34. Hakka teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir belde de yaşar.
35. Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.
36. Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrıda onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. Onun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan! 37. Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde herşey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.
38. “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli. (
39. Noktalar sürekli değilse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, herşey yerli yerinde kalır, merkezinde…… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.
40. Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi yada cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata yada tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.
Alevi – Bektaşi Öğretisi, yüzyıllar boyunca kendi değerleriyle bugüne gelmiş, dünyaya, yaşama, tüm insanlığa kendi dünya görüşünün yansımasıyla hep aydınlık bir pencereden bakmıştır. Her türlü karanlık ve karamsarlık içinde umudu var eden bir inanç ve kültür öğretisi olarak; tüm yaşamı, senenin her döngüsünü, bir insan ömrünü, dünyayı ve evreni de yine tüm insanlığın ortak tarihi ve kültürel bilinç dünyasının gözüyle görmüş, Alevi – Bektaşi toplumu da bu ilkelerle yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Birçok inanç ve uygarlıkta olan Hızır ve de Hızır – İlyas Kültü, İnancı Aleviliğin ve Bektaşiliğin de temel yapı taşlarından birisidir.
Hızır; zaman zaman bir peygamber, bir eren, bir veli kimliğinde daha çok sırlarla örülü bir gizemli varlık olarak tasavvur edilmiştir. Hızır dar günlerin, zor günlerin, imdat istenilen anların kurtarıcısı, insanın ve insanlığın sığındığı, çağırdığı, beklediği gizli güçleri olan insan – üstü bir kimliktir. Hızır bir anda ortaya çıkar, Hızır bilinmez diyarlardan gelir, Hızır mağruptan maşruğa dek sınırsız bir çizgide tüm insanlığın dertlerinin ortağı, kurtuluş müjdecisidir. Hızır; Ekmeği tükenene un, dermansız hastalara sağlık, kederler içinde yaşama aşkını tüketenlere bir umut kaynağıdır.
Hızır’da zaman, mekân mefhumu yoktur. O her yerde hazır ve nazırdır. Hızır’dan hiçbir zaman umut, ümit kesilmez, Hızır’a asla ve asla beddua edilmez, Hızır her daim hazır ve nazır bilinir ve o sadece sevgiyle anılır. Anadolu’da özellikle kırsal alanda, Doğu Anadolu’da; karlar – tipiler yaşamı çok güçleştirir, ağalar / beyler insanın emeğini sömürür, yaşam koşulları insanları çaresiz bırakır. Tarlası kıraç, harmanı kesat, yüce dağ başlarında fırtınalar içinde çaresiz kalan yüz binler her daim bir umut kapısı aramışlar kendilerine. Bir kurtarıcı, ellerinden tutacak bir iyilik meleği, onları dertlerden, açlıktan, sefaletten çekip alacak bastığı yerler yeşeren bir hayat kaynağı düşlemişler tarihler boyunca. Denizler de ise türlü fırtınalar içinde kalan denizciler, yolcular da yine bir kutlu peygamber, bir eren çağırmışlar rüzgârlara katarak seslerini; İlyas, Elyas olmuş o da Hızır’ın can yoldaşı, kan kardeşi, en sevdiği sırdaşı, gönüldaşı, mühasip kardeşi ve biricik sevdiceği. Onlar Hıdırellez (Hızır – Elyas’ta yani 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece buluşup sabahlara kadar en saf, en temiz bir şekilde muhabbet eyleyip her tarafı pür-ü pak ederek, yazı karşılamışlar. Artık 21 Martta doğanın uyanması tamamlanmış, toprak – su bütünleşmiş doğa can suyunu alıp, canlanmış yaz başlamıştır.
Ama zemheri ayında yani, bugün hala Yunanistan’daki Alevi – Bektaşi toplumunun 8 Kasım günü (Kasım Kurbanı Etkinlikleri) yaptıkları gibi, kış başlayıp harman – ekim – dikim bitip canlılık yer altına çekilince Aralık ayından sonra kışın en zor günleri başlar. İşte bu günler de Abdal Musa Lokması verilip “Birlik Cemleri” kurulur. Ocak sonu ve şubat boyunca ise Alevi – Bektaşi İnancı’nda “Hızır Günleri” başlamış olur. Yani kışın en sert, soğuk, zor günlerinde Alevi – Bektaşi toplumu daha fazla Hızır’ı çağırır, anar, onun anısını yaşatır.
HIZIR GÜNLERİ Hızır adına oruçlar tutulur, lokmalar yapılıp dağıtılır, cem meydanları açılır. Anadolu’nun farklı tarihlerinde olsa da yani ocak sonu şubat ayı içinde, belirmem günlerde çoğunlukla üç gün Hızır aşkına oruçlar tutulur. Hızır aşkına bazı yörelerde 3 gün, Dersim (Tunceli), Tokat, Amasya gibi yörelerde ise Perşembe akşamı başlayıp diğer Perşembe akşamına kadar sürecek 7 gün “Hızır Oruçları” tutulur. Hızır aşkıyla coşa gelen âşıklar, zakirler, sadıklar sürekli Hızır nefesleri, şiirleri söylerler. Hızır’ın aşkı âlemi sararken, insanlar ellerinde ne var ne yoksa ibadethanelere yani; ocaklara, tekkelere, dergahlara, ziyaret mekanlarına, kutsal mezarlıklara, cemevlerine, derneklere, vakıflara getirirler, insanlarla paylaşırlar.
Bu iş geleneksel olarak; insanların ortaklaşa veya dileyen kişi olursa onun niyetine kurban adakları getirilip dedeler, babalarla dualar alınıp tığlanır… Gülbanklar (gülbenk) çekilir, insanlar evlerinde ellerinden gelen bildikleri hamur işlerini yaparlar bol bol getirirler diğer insanlarla pay ederler. Özellikle Hızır Oruçlarında getirilen lokmaların tümü bir araya getirilir, herkese eşit bir şekilde pay edilir. Hızır Orucundan sonra kurbanlar kesilir, etli pilav tüm gelenler ayrım gözetmeksizin pay edilir. Özellikle Hızır günlerinde tüm inanç merkezlerinde insanlar toplanır “Allah, Allah, Allah, Ya Hızır, Ya Hızır, Ya Hızır, Ya Boz Atlı Hızır, Medet Mürvet Kapıları Açılsın, Derdimizin Dermanı Sensin Ya Hızır…” denilerek hep beraber nefesler söylenir, yüksek sesle dualar okunur, gülbenkler çekilir… Bu bolluğun ve bereketin sembolüdür.
Hızır Hanenize Uğrasın, denir. Hızır El Vursun, denir, Hızır Gadanızı, Balanızı Kaf Dağı’nın Ardına Atsın, denir. Medet Senden Ya Boz Atlı Hızır, Yetiş Car (Zor) Günlerimize, denir… Hızır’la ilgili Anadolu’da sayısız inanç ve gelenek vardır. Bir haneye Hızır’ın uğraması bolluk, bereket, sağlık, mutluluk yani yeryüzündeki en büyük keramet ve kısmetinin gelmesi demektir. Öyle ki, bir boş odaya, bir tepsi üzerine un konulur, o gece Hızır haneye gelmişse o una el bastığına inanılır, insanlar büyük sevinçler duyarlar. Kış aylarında olmasına rağmen evler tümüyle havalandırılır, temizlenir, çeşmelerden taze sular getirilip evlere, evlerin önlerine serpilir. Ateşler yakılır, hamur işleri olmak üzere yemekler yapılır. Eğlenceler yapılır, oyunlar oynanır… İnsanlara büyük bir sevinç ve mutluluk gelir. Hızır’ın gelmesiyle koyunlar kuzular… Bolluk, bereket, sağlık umutları her tarafı kaplar. Bir peygamber, eren, veli olduğuna inanılan, kerametler gösteren, gerçek anlamda darda, zorda kalanlara el attığına inanılan Hızır inancı Alevi – Bektaşi Öğretisi’nin temel sembol şahıslarından – uygulamalarından birisidir.
Alevi – Bektaşi toplumu Hızır adına ant içer, onun adı kutsaldır. Hızır aslında saf iyilik halidir, İnsan-ı Kamil olma, olgun olma halidir. Bir insan özüyle, tümüyle kendi isteğiyle ve öz bilinciyle bir insana, topluma bir fedakârlıkta bulunup, hiçbir etki altında kalmadan kendi alın teri, kendi bilinci, kendi sevinci ile bir yardımda bulunur, iyilik ederse onun eli Hızır’ın elidir.
Hızır onun elini kullanmıştır, dünyayı zalimliklerden, fakirliklerden, yokluklardan kurtarmıştır. İnsan yaşamı kutsaldır. Hızır da bir insan vasıtasıyla bir yaşamı kolaylaştırarak yeryüzünde adaletin sağlanmasına vesile olmaktadır.
Gerçeküstü bir varlık gibi görünen Hızır ve İlyas aslında Alevi – Bektaşi Öğretisinin ve bunu istismar etmeyen tüm dünya insanlığının ortak iyilik aklıdır, ruhudur. Her bir insan bir diğerinin Hızır’ı olmalıdır. Bir öğrenci okutan, darda kalana yardımcı olan, bir hastayı iyileştiren, mesleğini namusuyla, özverili bir şekilde yapan çalışkan insanının elinden de Hızır tutmuş demektir. Hakk cümlemizi Hızır’ın bereketiyle nurlandırsın, zalimlere fırsat vermesin, dünya insanlığını ve güzel yurdumuzu karanlıklar içinde, yokluklar içinde bırakmasın…
Hızır hanenize uğrasın… Hakk eyvallah. Aşk ile… Muhabbetlerimle… Ayhan Aydın 1 Şubat 2022
YETİŞ CAR GÜNÜNDÜR
Yetiş car günündür boz atlı Hızır Ateşler içinde korda kalmışam Ayan olsun sana ahvalim halim Halil İbrahimem narda kalmışam
Bir divane kulum ağlar sızlarım Mümkünüm kesildi tutmaz dizlerim Geleceksin diye yolun gözlerim Yakup gibi ahuzarda kalmışam
Seyfiliyim tez gel sultanım şahım Dinmiyor feryadım figanım ahım Dost nedir kusurum, nedir günahım Hallacı Mansurum darda kalmışam
İnkılâbımız henüz yenidir. Dedikleri gibi kökleşip benimsendiği hakkındaki kanaatlerimiz ancak ilerde karşılaşacağımız hâdiselerle gerçekleşecek ve sağlamlaşacaktır.
Fakat, şimdi şuna emin olmalısınız ki, bugün başına şapka giyen, sakalını bıyığını traş eden, skomin ve frakla toplum hayatımızda yer alanlarımızın çoğunun kafalarının içindeki zihniyet, hâlâ sarıklı ve sakallıdır.
Yaşamak şakaya gelmez, Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın Bir sincap gibi mesela.
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın, Yani, o derecede, öylesine ki, Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, Yahut kocaman gözlüklerin, Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda İnsanlar için ölebileceksin.
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, Hem de en güzel, en gerçek şeyin Yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için Yaşamak, yani ağır bastığından.
Anadolu, Balkanlar, Kafkasya, Ön Asya, Ortadoğu, Mısır, İran, Hindistan… İnsanlığın, kültürlerin, uygarlıkların mayalandığı yerler. Ekim – dikimin, yazının, sanatın, aşkın, sevdanın yurtları… Ama yüzyıllar boyunca kavimler göçüne tanıklık ettiği gibi, yüzlerce savaşa, kayıma, katliama da tanıklık etmiş bu yaralı topraklar.
Acaba hiçbir zaman; inançlar, mezhepler, zorba otokrat yönetimlerin iktidarları için kıydıkları canların feryatları dinmeyecek mi? Bugün bile bu topraklarda halen kan ve gözyaşı akıyor… Savaş tarihler boyunca ve bugün de bir egemenlik sürme mücadelesidir. Ama aslolan insanlık değil midir, insanı sevmek, yaşamı çoğaltmak, geleceğin umutla dolmasını sağlamak… Bu coğrafyada bir de Osmanlı – Safavi mücadelesi yaşandı, bir de Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail Hatayi çatışmasına tanıklık etti bu kanla yoğrulmuş dağlar, vadiler, ovalar. Bir de hem savaşan, hem de inanç temelli de olsa ölümsüz şiirler yazan bir devlet adamını da gördü tarih, tarih durdukça yaşayacak Şah İsmail Hatayi Sultan…
İnsanın özüne dönüp kendisini keşfetmesi, onu “eşrefi mahlûk” olarak yaratmış olan Tanrı’ya korkuyla değil, sevgiyle varıp, en büyük kötülüğün insan kalbi kırmak olduğu düsturuyla varlık âlemine çıkan ve birçok inanç ve kültürden de beslenen Kalenderi – Kızılbaş – Alevi – Bektaşi yol ve öğretisinde insan kalbi bir Kâbe’dir, onu yıkan kâinatı yıkmış gibidir.
Hakk’ın bir tecelliği olan ve tüm âlemdeki yaratılmış her nesneye; sevgi, saygı ve özüyle bağlılığı betimleyen Alevi Bektaşi kültüründe Hakk – Muhammed – Ali bir nurdandır; Hakk yaratan ise, Peygamber Mürşid-i Âlem, Ali bolluk, bereket dağıtan, evrenin devamlı yanan, canlı üç çerağının saç ayağıdır. “Yaratmıştır on sekiz bin âlemi / ırızkları veren Ali değil mi” (Pir Sultan Abdal) Alevi inancında Muhammed Mustafa bilge, Ali ise; bir Gök Tengri, zalimlere kılıç çalan, mazlumun hakkını alan, adalet dağıtan bir rehberdir. Seyyidlerin oturduğu post Ahmed-i Muhtar yani Muhammed Mustafa bilgelik ve adalet postudur. Onu yola getiren, Miraç’ta O Tanrı’yla görüşmeden yüzüğünü ona veren, her şeyi bilen bir Hermes olan Hz. Ali, “ilim şehrinin kapısıdır”. Atası Muhammed’i, Ali’yi bile dara kaldırıp hesap soran “Şehitler Serdarı” İmam Hüseyin ise; zalimin zulmüne direnip, haksızlığa / karanlığa fırsat vermemek için kendi canını en sevdiklerinin canıyla birlikte feda eden ve eski Mezopotamya mitolojisinde “haksız yere öldürülen Tanrı (Tammuz-Adonis) Figüro boyutunda sonsuz direnç, övünç, hak alma, mazlumluk timsalidir.
Şah İsmail Hatayi 17 Temmuz 1487’de Erdebil’de doğan Şah İsmail Hatayi’nin babası; Safavi devletinin önemli isimlerinden Şeyh Haydar, annesi ise Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu Uzun Hasan’ın kızı Begümşah Sultan’dır. Babasının öldürülmesi üzerine çok zorlu bir çocuklukla baş başa kalan Şah İsmail Hatayi’yi, bu haneden ailesini, onlara gönülden bağlı bir halk kitlesi hem korumuş, hem büyütmüş, hem de her daim sevip kollamıştır. Şah İsmail Hatayi’yi ve onun yaşamına yön veren mücadelesindeki temel yapıyı anlayabilmek için onun büyük dedesine bakmak gerekir. Safavi Devleti’nin ve Safavi Tarikatı’nın kurucusu olarak kabul edilen Şeyh Safiyeddün Erdebili (1252 – 1334) neredeyse Osmanlı Hanedanlığı’nın kuruluş döneminde sadece Erdebil’de değil, tüm Kafkasya’da, İran’da, Hindistan’a kadar uzanan büyük bir bölgede bir tarikat – devlet örgütlenmesi meydana getirerek insanlar arasında çok geniş, inanç temelli, çok etkili bir sosyal ağ kurmuştur. Bu devlette bir şeyhlik kurumu, tarikat örgütlenmesi dikkat çeker. Buna göre şeyhine ölümüne bağlı müritler topluluğu aşiret aşiret, ocak ocak, yöre yöre, bölge bölge, şehir şehir o büyük tarikata, şeyhlerine bağlılık gösterirler. Ölümüne sevdikleri, onların izinden gidip mistik bir şekilde bağlandıkları, bir mürşit olarak gördükleri şeyhleri için yapmayacakları olmayan, bu göçebe toplulukları; onların sözünden çıkmayarak, gerekirse seve seve kendi canlarını verirler.
Çok iyi bir eğitim alıp kendisini yetiştiren Şeyh Safiyeddün Erdebili’nin kurmuş olduğu o köklü yapı Safavi Devleti’ni ve Şah İsmail Hatayi’yi doğurmuştur. Buna göre; kuş uçmaz kervan geçmez dağ başlarından, derin vadilere, yemyeşil ovalara kadar çok büyük bir coğrafyada, turna süreleri gibi kadını – erkeği, yaşlısı – genci binlerce insan, bazen tanrısallaştırdıkları şeyhlerinin izinden gitmek için yollara düşmüşlerdir. Bazen yurtlarını bile terk edip, onlara bağlılık göstermişler, gerekirse kuzusundan, koyununa, tahılına, kilimine, ellerinde ne varsa, onları “nezir” olarak o şeyhlere, o ocaklara vermişler, onlar için, her türlü fedakârlığı göze almışlardır. Kökenleri hakkında çok farklı fikirler ileri sürülen Safavi hanedanlarının; Kürt, Fars, Türk olduğu, inançlarının Sünni, hatta temelde Şii olduğu zaman içinde Kızılbaşlık öğretisinin geliştiği ve bu topraklarla özdeş hale geldikleri söylenir.
Bu bir süreçtir; Şah İsmail (1487 – 1524) ve ondan sonra yaklaşık yüz – yüz elli yıllık dönemde Kızılbaş Öğretisi devlet yönetiminde, halk kesiminde, âlim sınıfında en zirvede iken zamanla her şey değişmiştir. Şiilik zamanla Kızılbaşlık öğretisini kendi içinde eritmiş, tarikatın bir zamanlar asli unsuru olan Kızılbaş öğretisi, inançları, kural ve ayinleri, erkânları yok sayılmış, dışlanmış, aynen Osmanlı’da olduğu gibi, din dışılığı, İslam dışılığı ifade eden, “Rafizi, Mülhit, Zındık” şeklinde dinden sapmış bir kimlik olarak algılanmıştır.
Osmanlı’da Aleviler Osmanlı’nın ilk yüz, yüz elli yıllık kuruluş sürecinde Kalenderi, Alp – Eren, Baba, Dede, Işıklar, Torlaklar, Cavlakiler, “Anadolu ve Rumeli Abdalları, Erenleri” ve tüm farklı inanç ve konar – göçer halk toplulukları kısmen hoş görüşle karşılanıp Osmanlı topraklarında nefes almıştır. Bunda hem bu toplulukların, hem de Osmanlı’nın kendilerince yararları söz konusudur. Bu topluluklar kendilerine bir kimlik ve zamanla bu topraklarda yer yurt bulurken, Osmanlı ise bu geniş halk kesiminin hem manevi, hem insan popülâsyonundan yararlanmıştır. Ama özellikle 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alıp devleti imparatorluğa geçirme sürecinde buradaki öykü değişmeye başlamıştır. Ocaklara, Tekke, Dergâh yapılarına, konar – göçer topluluklara gösterilen hoşgörü ortadan kalkmış, yerleşik yaşam ve vergi düzeni, Bizans’ı (Roma’yı) örnek alan merkezi idare, geniş halk kesimlerini bu arada Alevi olarak nitelendirilen geniş kitlelerin özgürlüklerini kısıtlamış, yaşamlarını zorlaştırmaya başlamıştır. Yani toplum üzerindeki devlet baskısı artmıştır.
Merkezi bir otoriteyi daha çok hissettirmek isteyen Osmanlı askeri sistemiyle, sarayın büyüyen giderleriyle, sözde askeri seferler yani yağmalardan elde edilen gelirlerden (ganimet) çok daha fazlasını aktardığı batıya yapılan yatırımların faturasını Anadolu halk kesiminden çıkarmaya başlamış, bu da toplumsal tepkiyi arttırmıştır. Kerbela’dan beri devamlı bir kıyım, sürgün, baskı gören ve Alevi – Bektaşi / Kalenderi – Kızılbaş zümresinin tabanını oluşturan halk kesimi zaten 1240 tarihinde Anadolu’nun ve tüm Türk Tarihinin en büyük Halk Hareketi olarak kabul edilen Babailer İsyanı’nda eşi benzeri olmayan bir kalkışmayla Selçuklu devletine başkaldırmıştı. Osmanlı’da ise Şeyh Bedreddin İsyanı (1420) ve diğer isyanlarla tepkisini gösteren halk kitlelerinin ekonomik, sosyal istekleri yanında inanç yönünden de baskıya uğramaya başladıklarını söyleyebiliriz. Bu tepkiler ise Yavuz Sultan Selim’le doruğa çıkmıştır. Osmanlı Hanedanlığı Safaviler gibi bir tarikat örgütlenmesi içinde olmasalar da, devlet erki dini toplumu dizginlemek için kullanmaya yönelmiş, Şeyhülislamlık kurumunun memurları olan Kadılar devlet bürokrasisinde çok etkin olup tüm Osmanlı’da dini hükümlerin kalıcı olmasını sağlamışlardır. Sünni İslam inancını benimseyen Osmanlı Devlet Sistemi hızla İslamiyet’in farkı bir yorumu olarak bile görmeyi bıraktıkları Kızılbaş – Alevi topluluklarını baskı altına almaya başlamışlar, Anadolu ve Rumeli’de çok ciddi zulümlere girişmişlerdir.
Burada şunu söylemek gerekir; Osmanlı bir yandan zaten Sünni devlet yapılanması içinde eritmek istediği, zaman zaman ayaklanan, zorbalıklara tepki gösteren, kendi özgün kimliğini, inancını, kültürünü yaşatmak isteyen bir kitleyle karşı karşıyayken, aynı zamanda Safavi Devleti’nin topraklarının, ülkelerinin doğusunda yükselen bir güç olmasının da derin etkisiyle Alevi – Kızılbaş zümrelere kıyımlarını arttırmıştır.
Şah İsmail’in Anadolu’daki Etkileri
Dedelerinden aldığı mirası yaşatmak için müthiş bir istek duyan Şah İsmali Hatayi bir yandan bir devlet adamı iken, bir yandan da Türk Dili’nin en büyük ozanlarından birisi olarak tarihteki yerini almıştır. Zaman zaman safiyane bir şekilde her ikisi acaba ayrı insanlar mıdır? Dedirtecek şekilde iki ayrı dünyayı yansıtan Şah İsmail Hatayi, bir devlet adamı olarak ordusunun başında savaş alanındayken, bir yandan da özellikle inanç konularında benzersiz şiirler (deyişler) yazan bir bilge inanç önderi, şeyhi olarak ortaya çıkmaktadır. Çaldıran’dan (23 Ağustos 1514) önce Şah İsmail, büyük dedesinin izinden giderek kendisine gönülden bağlı yüz binlerce seven kitlesini harekete geçirmek için ciddi gayretler içinde oldu. Kendisi de Erzincan’a kadar gelen Şah İsmail’in aslında en büyük hedefi Osmanlı topraklarındaki Kızılbaş – Alevi / Konar – göçer halk kitleleriydi. Bunları kendisine bağlayıp, Osmanlı’yı zayıflatıp, onun topraklarını zapt etmek istiyordu. Osmanlı devlet sisteminden çok rahatsız olan Anadolu Türkmen boyları, mürşit, pir ocağı olarak bilinen Erdebil Ocağı / Dergâhı’nın başında olan Şah İsmail’i hem inanç önderleri olarak dede, hem bir adil büyük bir devlet adamı, hem kendilerine gelecek vaad eden bir şeyh olarak görüyorlardı. Şah İsmail’le birlikte büyük dedesinden itibaren yoğun propaganda, taraftarlarının yürüttükleri irşat faaliyetleri, eğitimci, hatip, ozan, şair kimlikle aynen İsmaili Daileri gibi rehberler; dağlarda, yaylalarda, köylerde Safavi Devleti’nin etkisini yılmadan, usanmadan ölümcül bir görev gibi, buralara kadar taşımışlardı. Anadolu Alevi – Kızılbaş halk zümrelerine göre; Yezit Osmanlı bir zalim yönetim, İmam Ali ve İmam Hüseyin’in yolundan giden aynı zamanda Aleviler için çok kutsal olan Musa-yı Kazım Soyundan olduğuna inanılan Safavi mürşitleri cennet bahçesinin gülleridir, bu dünyanın sultanlarıdır, onlara can feda edilmelidir… Pir Sultan yazdığı bir şiirinde Şah’ın yani Safavi Şahlarının Anadolu’ya gelip, İstanbul’a oturmasını diliyor…
“Hak’tan inayet olursa Şah Urum’a gele bir gün Gazada bu Zülfikar’ı Kafirlere çala bir gün
Hep devşire gele iller Şah’a köle ola kullar Urum’da ağlayan sefiller Şad ola da güle bir gün
Çeke sancağı götüre Şah İstanbul’a otura Firenk’ten yesir getire Horasan’a sala bir gün
….” (Pir Sultan Abdal)
Şah İsmail Hatayi çok yönlü bir siyaset izleyerek öğretisini, görüşlerini, fikirlerini Anadolu içlerine kadar hızlı bir şekilde yaymıştır. Zaten dedelerinden aldığı mirası devam ettirmiş, öz kendisiyle bir yakınlığı olan kitlelerle bağlantı kurmuş, Türkçe konuşup, yazdığı için de Anadolu içlerinde öyle derin kırılma hatları oluşturmuştur ki, 1512 yılında Antalya Teke Yöresinde ayaklanan Şahkulu; Şah İsmail, Safaviler aşkına on bin kişilik bir güce ulaşmış, Osmanlı ordularını dize getirmiş, binlerce insanı arkasından sürükleyebilmiştir. En nihayetinde Çaldıran yenilgisinden (1514), kısa bir süre sonra (1524) çok genç yaşında (36) hayata veda eden Şah İsmail Hatayi aslında Alevi / Kızılbaş, hatta Bektaşi toplulukları için bir ütopyanın yaratıcısıdır.
Çaldıran’da Avşar boylarına kadar nice nice obalar, aşiretler, farklı kesimler onun yanında yer almasına rağmen Osmanlı batıdan da aldığı paralı askerlerin, kullandıkları silahların da etkisiyle Safavileri yenilgiye uğratmışlar, bozguna uğrayan sadece Safavi ordusu değil, Şah İsmail Hatayi’nin peşinden giden on binlerce kişinin hayalleri olmuştur. Çaldıran’da Osmanlı ordusu içindeki Yeniçeri birliklerinin içinden, karşılarında kılıç salladıklarının, o güne kadar “Kızılbaş” olarak aşağılanan kitlenin aslında kendilerinin de çok sevdikleri Hacı Bektaş Veli gibi önderleri seven kitleler olduğunu görünce ikilemde kalıp hatta Şah İsmail tarafına geçen birlikler olduğunu tarihi kaynaklar kaydetmektedir. Bu bir savaş; savaşı Safaviler kazanmış olsaydı belki tarih farklı yazılacaktı ama bu kanlı toprakların kaderi gerçekten kökten değişecek miydi?
Sonuçta; Safavilerin Çaldıran’da savaşı kaybetmeleri, Osmanlı’nın paralı Frenk askerleri sayesinde zafer kazanmalarının en korkutucu sonucu, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi yurtlarında yaşayan Kızılbaş topluklara zulümlerinin artması, baskının devletin tüm bürokrasisine sinen bir paranoyaya dönüşmesidir. Bugüne kadar halen ve halen “Kızılbaş” bu topraklarda düşman, ahlaksız, hain, rezil bir insan tipi olarak anılmaktadır. Bunun sebebi de, ülkesinin gerçeklerini görmek istemeyen, insanına insan gibi davranmayan, farklı inançları benimseyip tüm toplulukları, kendi yurdunun insanını tam kucaklayamayan ümmetçi gerici bir kafa yapısıdır.
Anadolu’da Osmanlı’nın baskı ve zulmü Şah İsmail Hatayi ve Safavilerin manevi desteğiyle halkın içinde isyancı ruhu canlı tuttu. Yine Anadolu tarihinin en büyük halk hareketlerinden birisine dönüşen ve Hacı Bektaş Veli’nin soyundan, hatta Pir Balım Sultan’ın evladı olduğuna inanılan bir Alevi – Bektaşi önderi Hacı Bektaş Çelebisi, Pir Kalender Çelebi, 1527 büyük bir ayaklanma çıkarmış, on binlerce kişiyi yanına toplamayı başarmıştır. Maraş’tan başlayıp geniş bir alana yayılan ayaklanmayı Osmanlı orduları zorlukla bastırabilmişlerdir. Maalesef pir Kalender Çelebi’nin boynu vurulmuştur. Başı bugün Hacı Bektaş Dergahı’nda, Hacı Bektaş Veli türbesi yanındaki Pir Balım Sultan Türbesi içindedir. Şah İsmail Bir Toplum – İnanç Önderi Ama Bir Büyük Ozan Şah İsmail özellikle Anadolu’da Alevi pirlerini yani ocak inanç önderlerini kendi tarafına çekmiş, onlara “Kızılbaş – Alevi” öğretisinin değerlerini tekrar hatırlatmış, benzersiz deyişlerinin de derin manevi etkisiyle sürekli bir şeyh, bir ocakzade, İmam Ali’nin tezahürü olduğu vurgusunu yapıp duygusal olarak onları etkisi altına almaya başarmıştır.
Burada çok ısrarla söylemek gerekirse; Safavilerin ve Şah İsmail’in buradaki en büyük başarısı çok köklü bir tarikat yapılanması, çok ciddi bir örgütlenme içinden gelmeleridir. Şeyh’e bağlılık düsturunu çok iyi kullanan Şah İsmail, kendileri için hayatlarından bile vaz geçecek insanları iyi keşfetmiş, yeri gelince insanları ödüllendirmiş, yeri gelince cezalandırmış, sadece kendi yol ve öğretisi ve devlet nizamında cesaretle, yılmadan çalışmıştır.
Anadolu yaylalarından binlerce kişi obalar halinde çadırlarıyla konar – göçer olarak Safavi Devleti sınırlarına doğru yönelmiş, bu hem insan gücü, maddi – manevi kaybı nedeniyle Osmanlı’yı sarsmış, buna karşı çok büyük tedbirlere başvuran Osmanlı Yönetimi Anadolu’dan doğuya, Safavi Devleti’ne akışı kesmek için zor kullanmaya başlamıştır. (Faruk Sümer, Safavi Devleti’nin Kuruluşunda Anadolu Türkmenlerinin Rolü isimli tarihi çalışmasında tüm bunları detaylarıyla ortaya koymuştur.) Bir nevi Osmanlı’yı gafil avlayan Şah İsmail aynı zamanda yine sadece sözlü olarak değil yazılı olarak tarikatının ve inanç sisteminin öğretisini çok mahir bir şekilde Anadolu içlerine tekkelere, dergâhlara, ocaklara sokmayı başarmıştır. Belki gerçekten bir mucizevî olayı tam anlamıyla kavrayamayanlar bunu açıklıkla yorumlayamıyorlar. Çünkü Şah İsmail Hatayi kendi yaşadığı dönemde hemen bu etkiyi yaratabilmiştir. Büyük dedesi Şeyh Safiyüddün Erdebili’nin yazmış olduğu ve Alevi – Bektaşi / Kızılbaş toplulukları için çok önemli şeyler ifade eden, bir pir (dede) ile talip (muhip) insanlar arasındaki inanç ve sosyal davranışların neler olduğu, inanç yaptırımlarına, inancın gereklerine ilişkin “Buyruk” denilen kitapları halkın anlayacağı şekilde yeniden ele almıştır. Bu buyrukların yüzlerce, belki binlerce kopyayla Anadolu içlerine göndermiştir. Tarihçilerin ifadesine göre Bisati tarafından kaleme alınan ve yine Şah İsmail Hatayi’nin büyük dedesi Safavi Devleti’nin kurucusu Seyh Safiyeddin Erdebili’nin yazdığı ve çok hacimli olan temel buyruk kitabının (Menâḳıbü’l-esrâr behcetü’l-aḥrâr) bir özeti ve güncel hali olan bu buyruklar büyük bir maharetle (Şah İsmail’den sonra da) Anadolu Alevi dedelerine, ocaklarına, tekkelere, dergâhlara, ozanlara, köylere ulaştırılmıştır.
Bu eserlerde bir inançlı insanın uyması gereken yasaklar, dünya ve ahret yaşamını belirleyen kurallar bütünü vardır. En temel Alevi – Bektaşi / Kızılbaş yazılı metinlerinden birisi olan bu eserlerle de Şah İsmail sadece benzersiz şiirleri (Deyiş, düvez-i imamları, şathiyleri) kadar yazınsal olarak da Anadolu Kızılbaş zümrelerine hükmetmiştir. Safavi Ocağı / Tarikatı / Dergâhı aynı zamanda Erdebil Ocağı olarak da söylenmektedir. Türkiye’de aynı zamanda manevi ve tarihsel olarak Erdebil Ocağı’na bağlı dedeler olduğu gibi somut olarak da çok önemli inanç merkezli ocaklarımızdan Şah İbrahim Veli Ocağı doğrudan Erdebil ve Şah İsmail’le kan bağı olan bir ocaktır.
Bir zamanlar doğu Anadolu’daki birçok ocağın Erdebil Ocağı / Dergâhına doğrudan bağlı olmasalar da, o ocağın çok derin etkisinde kaldıkları tarihi bir gerçektir. Şah İsmail ordusundaki erlerin bir kısmına Kızıl Börkler giydirirmiş, Kızılbaş bu kızıl börklülerden gelmektedir. Zamanla Kızılbaş öğretisini benimseyen, uygulayan, yaşatanlara yani ocağa, dergâha, tarikata sıkı sıkıya bağlı olanlara bu isim verilmiş, bu kısa sürede her yere yayılmış, bir tamlama, bir isimlendirmenin ötesinde bugün Alevi denilen halk toplulukları için kullanılır olmuştur. Safavi Devleti’ni kendisine düşman bilen ve böyle gösteren Osmanlı Hanedanlığı Kızılbaşlığı en aşağılık sıfatlarla bezeyerek bir küfür, hakaret, saldırı objesi olarak kullanmaya başlamıştır. Anadolu’daki baskılardan, Safavi Devleti’nde yeni bir yaşam arayışı, mürşit bildikleri şeyhlerine akın akın giden Anadolu Türkmen Boyları “Kızılbaş” nitelendirmesiyle çok büyük bir saldırıya maruz kalmışlardır. Yani Osmanlı bilinçli olarak hem Safavi Hanedanlığını, onların şeyhlerini, ileri gelenlerini hedeflerindeki düşman olarak görürken, bir yandan da, onları destekleyen, onlarla beraber olan, oraya giden ve Anadolu ve Rumeli’de kalan bir kitleyi de psikolojik olarak ezmek için tüm yazışmalarında bu terimi kullanmıştır. Açık açık ana – bacı tanımayan, her türlü ahlaksızlığı, iffetsizliği yapan, dinsiz, imansız, mülhit, zındık bu güruhun katledilmesi fermanları Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde binlerce örneğiyle durmaktadır. Devletin bakışı bu şekildedir.
Şah İsmail Hatayi Alevi – Bektaşi kültür dünyasında o kadar derin bir yere sahiptir ki, bu dünyada yaşayıp ölmüş bir insanın etkisinin çok çok ötesinde bir etkidir. Şah İsmail Hatayi’nin kendi zamanında basılmış birkaç nüshası da olan çok önemli bir divanı vardır, Hatayi Divanı. Ama gerek onun şiirleri ya da zamanla onun ismini kendi ismi yapan yani onun mahlasıyla deyişler yazan ozanların yüzlerce şiirini bizzat binlerce insan ezbere okur olmuştur. Şah İsmail Hatayi’nin deyişlerinde Hakk sevgisi, Ehlibeyt, Ali aşkı, Kerbela ve tüm Alevi öğretisinin özünde olan temalar işlenmiştir. Ama burada Anadolu’dan Balkanlar’a kadar istisnasız hemen tüm Alevi topluluklarında Şah İsmail Hatayi kadar okunan, bilinen, deyişleri sazlar eşliğinde söylenen ikinci bir ozanın olmaması çok ilginçtir. Hatta Anadolu’da onun adına başka ocaklar bile kurulmuştur; Hatayi Sultan Ocağı, gibi. Hatta bir şiirin sonu olarak, yani ozanın mahlasını içeren kısma o şiirin “hatayisi” denir.
Şah İsmail Hatayi Alevilik’te, Alevi cemlerinde olmazsa olmaz zorunlu bazı hizmetlerin yerleşmesini, o hizmetler yerine getirilirken adeta bir dua olan deyişlerin sahibi olarak bir nevi de inançsal yapıyı belirleyen bir isim de olmuştur. Daha doğrusu aynen İmam Hüseyin’de olduğu gibi, Hz. Ali’de olduğu gibi, Şah İsmail Hatayi bir ozan, inanç önderi kimliğinde ölümünden sonra bir başka boyutta çok daha canlı ve ölümsüz bir şekilde Alevi –Bektaşi toplumu tarafından yaşatılmaya başlanmıştır. Otuz yıllık Anadolu ve Balkanları kapsayan geniş araştırmalarımızda, yaptığımız binlerce söyleşide, girdiğimiz cemlerde gördüğümüz, kayıt altına aldığımız gibi; ne ilginçtir ki, bugün de kesinlikle hala, Alevi cemlerinde, sohbet ve muhabbetlerinde, türlü etkinliklerde ağırlıklı olarak Şah İsmail Hatayi’nin nefesleri sazlar eşliğinde çalınıp söylenmektedir. Hatta konserlerde ünlü sanatçılar da Şah İsmail Hatayi’den mutlaka deyişler söylerler. Bu başlı başına bir bilimsel çalışma konusudur.
Sonuç Sonuçta; iki devlet çatışırken, iki toplum kesimi de birbirine düşman kılınmıştır. Osmanlı sürekli Kızılbaş (Alevi) düşmanlığı yaparak Sünni İslam inancındaki topluluklarda Alevilere karşı çok büyük ön yargıların oluşmasına bizzat devlet zemin oluşturmuştur. Safavi Devleti’nde de Sünni ve Şii kesime bir baskının olduğu gerçektir. Hatta Şah İsmail Hatayi zaman zaman kendi kurallarına uymayan Kızılbaş topluluklarını, Anadolu’dan İran (Safavi) coğrafyasına giden konar – göçer toplulukları da cezalandırmıştır. Tüm bunların sonucunda da Osmanlı’da devlet yapısı iyece Sünni merkezli bir inanç yapısına bürünürken, İran’daki bazı baskılardan sonra, zamanla Kızılbaş düşmanlığı büyümüş Şiilik bugünkü halini almıştır.
Şah İsmail Hatayi büyük bir devlet adamı ama ondan da önemlisi çok büyük bir ozandır. Dayandığı kökleri yaşatmak, atalarının çektiği acıların bir nevi öcünü almak için büyük bir mücadeleye girişmiş, kendisini inancın merkezine oturtmuş, belki de Baba İlyas ve Baba İshak’ın rolünü biraz alarak, kendisine bağlı halkı da ayaklandırıp, kendisine bağlayarak tüm Anadolu ve Ön Asya’da bir büyük önder olmak istemiştir.
Amacı hiç kuşkusuz bir dünya imparatoru olmak olan Şah İsmail Hatayi’nin karşısındaki Yavuz Sultan Selim ise; fırsat bu fırsat diyerek Anadolu’da ciddi bir Alevi – Kızılbaş katliamı yapmış, Kızılbaş düşmanlığını tüm ülkeye yaymıştır. Ama asıl büyük Sünnileştirme ve Kızılbaş düşmanlığını 46 yıl hükümdarlık yapan oğlu Kanuni Sultan Süleyman gerçekleştirmiştir. Kent merkezlerine büyük camiler yapan, halkı camiye gitmeye zorlayan Kanuni, devletin temeline sinen korkuyu yenmek, imparatorluğu sarsılmaz bir şekilde merkezileştirmek için bu sefer kılıçla birlikte kalemi kullanmış, Kızılbaş düşmanlığını binlerce fermanla tüm Anadolu ve Rumeli’ne taşımıştır. Askeri ve idari bürokraside resmen bir inanç temelli yapı yaratan Kanuni bugünkü iktidarların mezhepçi bakış açılarını kendi din adamlarıyla birlikte devletin temeline o zaman koymuştur.
Kızılbaşlar’ın defterlerinin dürülmesi, sürgün edilmesi, Sünnileştirilmesi, Kızılbaş merkezlerine cami – medreseler yapılması, Kalenderilerin cezalandırılmasına ilişkin binlerce belgenin, yüzlerce taraflı, mezhepçi, gerici kitabın yazılmasını sağlamıştır. Son beş yüz yıllık tarihte Çaldıran bozgunundan bu yana bu topraklarda bedeli hep halk ödemektedir. Halk zümrelerini mezhepçi bir şekilde ikiye bölen bizzat devletin kendisi olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde; cumhuriyete, laikliğe, çağdaşlığa rağmen hala devlet beş yüz yıllık hastalıkla bakışından kurtulamamış, kendi öz vatandaşları olan Alevi – Bektaşi (Kızılbaş) zümreleri yok saymaya, örselemeye, haklarını gasp etmeye devam etmektedir. Aleviliğin / Bektaşiliğin – Kızılbaşlığın bir büyük erdemi de; toplumsal barışı – ahlaksal yaşamı hedeflemesidir. Kişi kendi özünü Kerbela’da katledilen İmam Hüseyin, zalimler elinden hayatını kaybeden Fatıma Ana, Bağdat’da katledilen Hallac-ı Mansur, Halep’te derisi yüzülen Seyyid Nesimi gibi dara çekip, öz eleştirisini yaparak dostluğa, kardeşliğe doğru yürürken, bir yandan da toplumun aydınlanması için çalışır.
Kendisi ve içinde olduğu kesiminin dışında da, tüm dünya insanlığı, evren ve tüm canlılarla barış dolu bir dünyada yaşamak isteyen Alevi – Bektaşi toplumu artık; bu çağda yüzyılların üzerlerine bindirdiği yüklerden, tortulardan, ön yargılardan kurtulmak, özgür bireyler ve özgür bir toplum olarak serbestçe hareket edip, kendi kültürünü, inancını, öğretisini baskı olmadan yaşamak istemektedir. Aslında özlemi duyulan şey; gerçek bir demokrasi, insan hakları, laiklik, hakça üretip – hakça pay edilen eşitlikçi bir dünya düzenidir.
Muhabbet ehline aşk ile… Ayhan Aydın 22 Aralık 2025
Sufi mezhebimin nesin sorarsın Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz Gözlüye gizli yok ya sen ne dersin Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Eğnimize kırmızılar giyeriz Halimizce her manadan duyarız Katarda İmam Cafer’e uyarız Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Her kimin ki çerağını Hak yakar Mümin olanları katara çeker Aslımız On İki İmama çıkar Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Biz tüccar değiliz alıp satmayız Erkan gözetiriz yoldan sapmayız Gönlümüz ganidir kibir tutmayız Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Muhammed Ali’dir kırkların başı Uralım Yezid’e laneti taşı Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir eşi Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Baharda açılır gonca gülümüz Ol dergâha doğru gider yolumuz On İki İmam ismin okur dilimiz Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Şah Hatayi’m eydür Muhammed Ali Onlardan öğrendik erkânı olu Ali Muhammed’dir Muhammed Ali Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Anadolum sütün kesilir Yörük yürümez, dil vermez Ahir zaman destanları Kaf dağından ses gelmez
Keçisi, oğlağı, devesi Yükün çekip yaylasına yürümez Ah çeker, sinesini deler Ağlar, ağlar şafağa ermez
Kilimine, halısına kan damlar Nakışları solar gayrı Çiğdemleri boy sürmez Ak saçların örgüsüne kar yağar Kederli yüzler bir dahi gülmez Gitmez ağam gitmez Nazlı, güzel ağam, Bal bakışlı kalender ağam Bu düzen, bu kara düzen Böyle gitmez
Köle değilim Kör değil Lâl değilim Sağır değil Bu devran böyle sürmez Soldurma renklerimi Kırıp dökme hayallerimi Kehribar sarısı bıyığım Tütün tabakam Yerde sürünen nazlı yavrum Her biri bir köşede sefil Neyleyim gönlümü nergis kesmez Hançer saplanmış ekmeğime Ateş yanmaz, ocağımda tütün tütmez
Sohbetin tadı kaçmış Artık kurtlar bile obamda ulumaz Çadırlarımın kılları yılan Urganları cellada delil olur Benim kaderimi ferman kesmez Dağ çökmüş obama El aman, karı, kışı geçit vermez
Anamın kınalı keyveni elleri, içli sesi Belindeki kuşağı ve ki direnci Öfkesi kınında kilitlenmiş dişleri Haykırır vadiler boyu ses kesmez Vicdansız dağlar, vicdansız düzen Akbababalara Sırtlanlara yem etme beni Katarlanmış gidiyor Bir türkü tutturmuş, dertli bir türkü Yürüyor dağlar, bulutlar yürüyor Cerenler iniyor deredeki suya, Uçup giden, beni öksüz koyan Turnalar, turnalar, turnalar Kesmeyin dizlerimdeki takatı Gitmeyin, gitmeyin, ne olur gitmeyin Giderseniz de Beni bu çöllerde öksüz komayın Ben de varayım, ben de varayım Ben de o kervana varayım Varayım da canımı o kervana vereyim Ölürsem de o tozlu yollarında öleyim Sıla da gurbet, gurbet de sıla diyeyim Gözlerim turnalarda, bir vadi dibinde kalayım… Ayhan Aydın 16 Ocak 2023
AABF disiplin kurulundan sert açıklama: Kurultay bu koşullarda yapılamaz Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Merkez Disiplin Kurulu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nda (AABK) 31 Ocak 2026’da yapılması planlanan Olağan Seçimli Kurultay öncesinde izlenen yöntemin ciddi hukuki ve kurumsal sorunlar barındırdığını belirterek, yargı süreci devam eden yöneticilerin görev ve karar mekanizmalarında yer almaması gerektiğini vurguladı.
Yapılan açıklamanın tam metni şöyle:
Alevitische Gemeinde Deutschland Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Körperschaft des öffentlichen Rechts
AABF GYK AABF İnanç Kurulu Almanya Alevi Gençler Birliği Almanya Alevi Öğrenciler Birliği AABF Bölge Temsilcilikleri
Bremen, 22.01.2026
KAMUOYUNA
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Yönetim Kurulu tarafından yapılan toplantı çağrısı ve özellikle 31 Ocak 2026 tarihinde yapılması planlanan Olağan Seçimli Kurultay öncesinde izlenen yöntem, Avrupa’daki Alevi örgütlülüğünün tamamını ilgilendiren ciddi hukuki ve kurumsal sorunları bir kez daha görünür kılmıştır.
Öncelikle açıkça ifade edilmelidir ki; 6 Şubat 2023 depremleri sonrasında toplanan bağışlar ve Madımak Belgeseli için ayrıldığı belirtilen fonlara ilişkin tartışmalar yeni değildir. Bu mesele bugün ortaya çıkmamış, ilk kez sorulmamış ve ilk kez belge talep edilmemiştir. AABF Merkez Denetleme Kurulu raporlarına yansımış, Bölge toplantıları ve Genel Kurul gündemini oluşturmasına rağmen bu konularda delegelerin söz ve bilgi isteme hakkı engellenmiş ve Merkez Disiplin Kurulu, aylar boyunca, usulüne uygun ve yazılı şekilde bilgi ve belge talebinde bulunmuş; ancak bu taleplerin tamamı AABF Yönetimi tarafından cevapsız bırakılmıştır. Belgeler sunulmamış, denetim fiilen engellenmiş, kurumsal denetim mekanizmaları işlevsiz hale getirilmiştir.
Bu nedenle bugün yapılan “yüzleşme”, “gelin konuşalım” ya da “belgesi olan gelsin” çağrıları, hukuki ve kurumsal gerçeklikle örtüşmemektedir. Çünkü bu süreçte belge sunma yükümlülüğü iddia sahiplerine değil; kamu kaynağını kullanan, bağış toplayan ve harcama yetkisini elinde bulunduran yönetime aittir. Banka hareketleri, sözleşmeler, faturalar, teslim ve dağıtım tutanakları yönetimin sorumluluğundadır. Yetkili kurullar belge isterken susan bir yönetimin, kamuoyuna dönerek “gelin anlatın” demesi samimi olmadığı gibi hukuken de geçerli değildir.
Gelinen aşamada, AABF Denetleme Kurulu raporlarına yansıyan ciddi usulsüzlük tespitleri, Madımak Belgeseli kapsamında ortaya çıkan ve bugüne kadar açıklanmayan yüz binlerce Avroluk farklar ve deprem yardımlarına ilişkin belgesizlik hali, iç denetim yollarıyla giderilememiştir. Bu nedenle Almanya genelinde yaklaşık 150 yönetici, delege ve kurum temsilcisi tarafından suç duyurusunda bulunulmuş, konu yargıya intikal etmiştir. Bu başvurular keyfi değil; aylarca sonuç alınamayan denetim ve disiplin süreçlerinin zorunlu bir sonucudur.
Öte yandan, AABK’nin çok federasyonlu yapısına rağmen konfederasyon başkanlığının fiilen ve süreklilik arz edecek biçimde tek bir federasyon üzerinden yürütülmesi, kurumsal eşitlik ilkesini zedelemekte; konfederasyonun ortak irade iddiasını zayıflatmaktadır. Yine Genel Kurulu dernekler masası tarafından tescil edilmediği halde, Özgür Demir’in Almanya Alevi Kadınlar Birliği Başkanı sıfatı ile AABF Yönetiminde yer alması ve akabinde AABK delegeliği, aynı zamanda AABF Denetim Kurulu üyeliğinin sürdürülmesi kamu hukuku yönetim ilkeleri ile bağdaşmadığı gibi yetkisiz temsiliyete de sebep olmaktadır. Yine AABF Yürütmesinde görev alıp aynı zamanda AABK denetiminde de görev almak yönetim hukuku ilkelerine aykırılık teşkil etmektedir. Bu durumlar, özellikle kriz dönemlerinde, kurumsal meşruiyet sorununu ve organların ayrılığı, denge-denetim sorununu daha da derinleştirmektedir.
31 Ocak 2026 tarihinde yapılması planlanan Olağan Seçimli Kurultay, bu ağır hukuki ve kurumsal sorunların gölgesinde gerçekleştirilemez. Hakkında ciddi ve belgeli iddialar bulunan, yargı sürecine konu olmuş yöneticilerin; yargı sonuçlanana kadar temsil, görev ve karar mekanizmalarında yer almaması, bir cezalandırma değil; masumiyet karinesinin, kurum itibarının ve kamu yararının korunmasıdır. Aksi yöndeki her adım, şüpheleri derinleştirecek ve Alevi kurumlarına duyulan güveni daha da zayıflatacaktır.
Bu süreç; kişisel husumetlerin, siyasal hesapların ya da “birlik bozuluyor” söyleminin konusu değildir. Bu süreç, kamu tüzel kişiliği statüsüne sahip bir kurumun kamu parasına hesap verme sürecidir. Toplantılarla geçiştirilemez, seçim takvimine sıkıştırılamaz, sorumluluk iddia sahiplerine yüklenemez. Hukuki sorumluluk; belge sunmakla, denetime açılmakla ve yargı önünde hesap vermekle yerine getirilir.
AABF Merkez Disiplin Kurulu olarak, yargıya başvuran 150 duyarlı delegeler kurumumuza ilettiği; sürecin hukuki zeminde, şeffaflık ve kamu yararı temelinde yürütülmesi yönündeki kararlılık bildirimlerini, kamuoyuna saygıyla paylaşıyoruz.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve bağlı federasyonlarımız hakkında son dönemde sosyal medya ve dijital platformlarda ortaya atılan iddialar, yorumlar ve asılsız değerlendirmeler üzerine, konuları açık ve doğrudan ele almak amacıyla yüz yüze bir toplantı düzenliyoruz.
Alevi yolu; yüzleşme, rızalık ve hakikat yoludur. Sözü, iddiası ve belgesi olan herkesin, düşüncelerini açıkça ifade edebileceği bu buluşmaya davetimizdir. Kapalı kapılar ardında konuşmak yerine, gerçeğin ışığında bir araya gelmeyi önemsiyoruz. Gerçeklerin konuşulması için; sözü olan, iddiası olan, belgesi olan gelir.
Toplumumuzun birlik ve dirliğini güçlendirmek, yanlış bilgilerin önüne geçmek ve ortak aklı büyütmek için tüm canlarımızı yapıcı, saygılı ve açık bir ortamda gerçekleşecek bu toplantıya bekliyoruz.
Toplantı: Yüz yüze görüşme Tarih: 30 Ocak 2026, Cuma Saat: 18.00 Yer: Bühl Cemevi
Katılmak isteyenler:
Katılım teyidi için en geç, 28 Ocak 2026 Çarşamba gününe kadar
aabk@alevi.com adresine e‑posta ile gönderilmesi gerekmektedir.
Gerçeklerin ortaya çıkması, rızalığın sağlanması ve yolumuzun değerlerinin korunması için tüm canlarımızın katkısını önemsiyoruz.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Yönetim Kurulu
Nesini yazayım kardeşim… PKK’nın tanık, TSK’nın sanık olmasına şaşmadınız da, bayrağımızın indirilmesine mi şaştınız? Habur’da havayi fişekle karşılamalarını, UEFA kupası kazanmış gibi otobüsün üstünde tur attırmalarını yadırgamadınız da, bayrağın indirilmesini mi yadırgadınız? Diyarbakır’a karışırız diyen Barzani’yi AKP kongresinde onur konuğu yapıp, Türkiye seninle gurur duyuyor diye alkışlamalarından rencide olmadınız da, bayrağın indirilmesinden mi rencide oldunuz?
Saçılıma karşı çıkanlara “iki cihanda lekeli” demediler mi?
Apo’ya Diyarbakır meydanında “Ulusa Sesleniş” konuşması yaptırmadılar mı? “TSK cami bombalayacaktı” iftirasını aylarca manşet yaparlarken, “isteklerim yerine getirilmezse 50 bin kişiyle halk savaşı olur, bundan önce yaşananlar devede kulak kalır” diyen Apo’nun, İmralı tutanaklarını sansürlemediler mi? Apo açık açık “AKP’yle ittifaka gireceklerini, kendi isteklerinin yerine getirilmesi karşılığında Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını destekleyeceklerini” söylemedi mi? Bizim yalaka basın, koşa koşa gidip, Kandil’deki basın toplantısını naklen yayınlamadı mı? Devletin valisi “Abdullah Öcalan’ı takdirle karşılıyorum” demedi mi?
Apo posteri taşımak suç olmaktan çıkarılırken, otomobiline Atatürk posteri yapıştıranlara trafik cezası kesilmedi mi? 19 Mayıs yasaklanırken, TC kaldırılırken, PKK bayrağı serbest bırakılmadı mı? PKK bayrağıyla alakalı suç duyurusunu inceleyen savcılık, “sarı kırmızı yeşil renkler, PKK sembolü manasına gelmez, Senegal’in Gana’nın Kamerun’un bayrağı da yeşil kırmızı sarıdır” deyip, takipsizlik vermedi mi?
PKK kurşunuyla tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş, şeref madalyalı subayımız, PKK itirafçısının yalanlarıyla intihar ettirilmedi mi?
10 şehidimizin toprağa verildiği gün, şarkıcılarla beraber Somali’ye gidilmedi mi? 8 şehidimizin toprağa verildiği gün, dışişleri bakanımız, başbakanımızın eşi ve kızıyla beraber Myanmar’a gidip, Myanmarlılara ağlamadı mı? 15 şehidimiz varken, AKP milletvekili stadyumda sünnet düğünü yapmadı mı, bakanlar kirve olmadı mı? 25 şehidimiz varken, AKP’nin valisi AKP’nin Necdet beyine sucuk hediye etmedi mi?
PKK cirit atarken, ömrünü terörle mücadeleye adamış Genelkurmay Başkanı terörist suçlamasıyla müebbet hapse mahkûm edilmedi mi? “Bayrağı korumaya yeminli” kuvvet komutanlarımız, pırıl pırıl subaylarımız hapse tıkılırken, AKP’nin cankuşu Hilmi efendi “kasaptaki ete soğan doğramam” demedi mi?
Kışlaya molotof atıp, askeri üsteki bayrağımızı indirdiklerinde, Necdet bey’in sabrı taşmazken… Aynı Necdet bey, sessiz çığlık eylemine katıldı diye, emekli tümgeneralin eşi Derya Beştepe’ye “orduevine giriş yasağı” koymadı mı?
Ne diyeyim?
Sıkmayın canınızı, Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler mi diyeyim?
Bayrak düşerse… Vatan düşer.
Saklı gizli yok, her şey gözünün önünde cereyan ediyor… Bir daha oy ver, Türk bayrağını indirdikleri yere Kürdistan bayrağı diksinler mi diyeyim? Bülent UYGUR
Agop Martayan, Robert Kolej’i, New York Bilim Ödülü alarak bitirdiği hafta askere alınmış, yedek subay olarak önce Diyarbakır’a, sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilmişti. Büyük kahramanlıklar gösterdiği cephede yaralandı ve madalyayla ödüllendirildi. Daha sonra da, azınlık subaylarına yönelik önlemler çerçevesinde Güney Cephesi’ne gönderildi.
Halep’e asker gözetiminde varan Agop otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaştı.
Hint bir albay Agop’a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyledi ve ondan, bu isteğini Türkçe’ye çevirmesini istedi.
Agop, tutsak Hint albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı, “casusluk yaptığı” suçlamasıyla gözaltına alındı. Komutana hesap vermek üzere iki asker gözetiminde Şam’daki birliğine gönderildi. Şam’da huzuruna çıkarıldığı komutan Mustafa Kemâl’di. Mustafa Kemâl, Agop’la ilgili raporu okuduktan sonra, biraz hayranlıkla, biraz da merakla sordu: “Nasıl oldu da kaçmadın, kolaylıkla kaçabilirdin”… Agop, Kafkas Cephesi’nde aldığı madalyasını işaret etti: “Bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değildir” dedi ve ekledi, “Kafkas Cephesi’nden kaçmayan herhâlde Şam sokaklarından kaçacak değildir. Emir buyurun süngüyü çıkarsınlar”. Askere “süngüyü çıkar” buyruğu veren Mustafa Kemâl, genç subaya bir öğüt verdi: “Halep’te seni tutuklayan komutanını kötülüyorsun ama o haklıydı” dedi. “Seni de anlıyorum… Gençsin, yedek subaysın, daha askerî kanunları okumamışsın, bilmiyorsun. Şunu bilmelisin ki, tutsaklarla temâs etmek yasaktır”.
Mustafa Kemâl, Agop’un yanında taşıdığı kitabı gördü ve ilgilendi. Lâtin harfleriyle yazılı Türkçe’yi ilk kez o kitapta görüyordu.
Agop’a, tabancasını, belgesini verdi ve “Şam’ı biliyor musun” diye sordu. Agop “Şam’ı çok iyi bilirim” deyince Mustafa Kemâl ona bu kez, özel bir izin verdi: “O hâlde git, şehri biraz gez, ondan sonra gel” dedi.
Agop’un belgesi elindeydi. İstese, bu belgeyle firar edebilirdi. Tam kapıdan çıkarken, Mustafa Kemâl onu geri çağırdı: “Gel bakalım senin üstün başın perişan” dedi. “Bu perişan giysilerle Şam’ı gezmek olmaz”. Cebinden kartını çıkardı, bir not yazdı, kartı Agop’a uzattı ve gerekli yere vermesini söyledi. Kartta şu yazı vardı: “Bu mülâzım efendiyi giydiriniz ve tabldotumuza dâhil ediniz”. Aradan yıllar geçti. Sofya Üniversitesi’nde çalışan Agop adlı bir bilim adamının, İstanbul’da yayımlanan Ermenice Arevelk gazetesinde “Türk Yazıtlarının 1200. Yıldönümü” başlıklı bir yazı dizisi yayımlandı. Bu yazı dizisi, dil devrimi hazırlıkları içinde olan Mustafa Kemâl’in dikkatini çekti. Yazıları okudukça, yazarının kendisine hiç de yabancı gelmediğini duyumsadı. Yıllar önce Şam’da câsus diye karşısına getirilen Ermeni yedek subayı geldi gözlerinin önüne.
Yazarın fotoğrafını görmek istedi.
Eşinin annesinin evini bilen bir kişi gitti, oradan aldığı Agop’un bir fotoğrafını getirdi. Mustafa Kemâl, fotoğraftaki Agop’u hemen tanıdı. “Bu Agop, Şam’da bana casus diye getirilen Agop’un ta kendisi” dedi ve onun adını, 1. Dil Kurultayı’na katılacak bilim adamları listesine yazdırdı (1932).
Mustafa Kemâl’in çağrısı üzerine Sofya’dan gelen Agop ve karısı, İstanbul’da çiçeklerle karşılandı. Zaman yitirilmeden Agop, Dolmabahçe Sarayı’na götürüldü. Mustafa Kemâl, yıllar sonra görüştüğü Agop’a hak ettiği konumu sağladı. Onun danışmanı, sözcüsü ve eserlerini düzenleyen biri oldu. Dil konusunda yoğun tartışmaların yapıldığı anlarda yanı başlarında duran karatahtanın önünde açıklamaları hep Agop yaptı.
Kurultay’da “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki râbıtalar”, ikincisinde “Türk paleoetimolojisi” konulu bildirilerini sundu. Bu sebeple soyadı devrimi ile birlikte Atatürk “dil konularını açıklar” anlamında ona Dilâçar soyadını verdi. Ölüm döşeğindeyken Atatürk’ün görmek istediği kişilerin başında Agop Dilâçar geliyordu. Atatürk çok ağır hastaydı. Ona bir vasiyette bulundu:
“Arkadaşlara selâm… Sakın… Dil çalışmalarını… Gevşetmeyiniz…” dedi.
Agop Dilâçar bütün hayatını, Atatürk’ün bu vasiyetini yerine getirmek için çalışarak değerlendirdi.
Agop Dilâçar, kurumdaki çalışmalarını Türkçe’nin, Türk lehçelerinin tarihsî inkişâfı üzerinde yoğunlaştırmıştır. Ayrıca 1942-1968 yılları arasında Türk Ansiklopedisi çalışmalarını başdanışman olarak yürütmüştür. Onun için, Türkçe’yi eski güzellikleriyle tanıtma, özleştirerek geliştirme yolundaki çalışmaları bir Atatürk ödeviydi. Özellikle yabancı terimlerin Türkçeleştirilmesi konusunda özenle duruyordu. Türkçe’nin ilk terim sözlük ve kılavuzlarının hazırlanmasıyla başlayan değerli katkıları diğer bilim terimleri sözlükleriyle de sürmüştür.
Agop Dilâçar Türkçe için şöyle düşünürdü:
“Türkçe’deki duygu ve düşüncenin en ince ayırtlarını belirtebilme, ses ve şekil öğelerini baştan sona dek düzenli ve uyumlu olan bir sisteme göre bağdaştırıp dizileme gücü, insan zekâsının dilde gerçekleşen bir başarısı olarak belirir”.
Bununla birlikte, ona göre:
“Türkçe sözdizimi, birçok Batı dillerine göre çok kıvraktır. Çünkü kelime sırasını yönlendiren yalnızca mantık olduğu için, anlama göre sözcük sırası değişebilir ve bu Türkçe’de kolaylıkla kullanılır. Bu kıvraklık birçok çağdaş dillerde yoktur”. Sn.Semih Eryıldız dan alıntıdir.
Avusturya Alevi İnanç Toplumu’na bağlı Yardım Kurumu Hızır Avusturya, 10. kuruluş yıl dönümünü 17 Ocak 2026 Cumartesi günü, Hz. Ali Cemevi’nin ev sahipliğinde Innsbruck’ta düzenlenen anlamlı ve coşkulu bir programla kutladı.
Programda, Hızır Avusturya’nın 10 yıllık yardım ve dayanışma çalışmaları kamuoyu ile paylaşıldı. Şeffaflık ve güven esaslı yardım anlayışının altı çizildi.
Eğitimden Afet Yardımlarına Uzanan Dayanışma
Hızır Avusturya bugüne kadar; maddi durumu yetersiz üniversite öğrencilerine burs, ilkokul çağındaki çocuklara kırtasiye ve kışlık giysi desteği, deprem, yangın ve hastalık gibi afetlerde mağdur olan canlara yardım, deprem bölgelerinde konteyner okul projeleri ve Korona sürecinde yaşlılar için gönüllü dayanışma çalışmaları gerçekleştirdi.
Ayrıca Hacıbektaş ilçesinde Serçeşme Parkı, misafirhane, kütüphane ve ağaçlandırma gibi kalıcı hizmetlere de imza atıldı.
Vorarlberg’den Yoğun Katılım.
Etkinliğe Vorarlberg İmam Hüseyin Cemevi Başkanı Ali Şaşkın öncülüğünde otobüs kaldırılarak Vorarlberg’den çok sayıda insanın katılımı sağlandı. Vorarlberg Alevi toplumunun yoğun ilgisi, geceye ayrı bir güç ve anlam kattı.
Sanat, İnanç ve Dayanışma Bir Arada.
Gecede Ali Eren Çınar, Vorarlberg’in güçlü sesi Gurbet Bayar, Sanem, Denise ve Muharrem Çukacı, Serdar Yıldız, Meltem Baykal, Emrah, Ferdi, Volkan ve Ufuk Gülen sahne aldı.
Programa; Avusturya Alevi İnanç Toplumu Genel Başkanı Yüksel Bilgin, Türkiye Cumhuriyeti Salzburg Başkonsolosu Şükriye Bayar, Avusturya Parlamentosu Milletvekili Selma Yıldırım, Innsbruck Belediye Başkan Yardımcısı Georg Willi, akademisyenler, inanç temsilcileri, belediye başkanları ve Avrupa’nın farklı ülkelerinden çok sayıda davetli katıldı.
“Dayanışmayı Büyütmeye Devam Edeceğiz”
Programda konuşan Hızır Avusturya Başkanı Zöhre Doğan, Hızır Avusturya’nın din, dil ve ırk ayrımı yapmadan ihtiyaç sahibi herkese yardım eli uzattığını vurgulayarak, geceye katılım sağlayan tüm canlara, destek veren kurumlara ve temsilcilere teşekkür etti.
Hızır Avusturya yetkilileri, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da paylaşmayı ve dayanışmayı büyütmeye, darda zorda olan canlara Hızır eli uzatmaya devam edeceklerini ifade etti.
___ATN Medya_________________
Fotoğrafların çekimi ve katkılarından dolayı Yaşar Şahin Dedeye, ATN Medya ailesi olarak teşekkür ederiz.