Ana Sayfa Blog Sayfa 27

Cemevi ibadethane mi? “Kültürel tesis” mi?

0

22 Ocak 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan “Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile cemevlerini imar planlarında “kültürel tesis” olarak sınıflandırdı. Düzenleme, Anayasa’nın 90. maddesi, AİHM kararları ve toplumsal beklentiler çerçevesinde inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkeleri açısından önemli sıkıntılar doğuracağı endişesi taşımaktadır.

Türkiye’de Alevi toplumunun temel taleplerinin başında gelen “cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması” sorunu, on yıllardır süregelen bir hukuk ve demokrasi mücadelesidir. Bu süreçte en kritik dönemeçlerden biri, 2016 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Prof. Dr. İzzettin Doğan ve 300 civarında Alevi yurttaş tarafından yapılan başvuru sonucunda verdiği karardır.

AİHM, cemevlerinin ibadethane olduğunu ve Aleviliğin kendine özgü inanç pratikleri ile ayrı bir inanç sistemi olarak devlet tarafından tanınması gerektiğini hüküm altına almıştı. Bu karar doğrultusunda Sayın Prof. İzzettin Doğan’nın başvurusu sonucu Danıştay da cemevlerinin ibadethane olduğunu tescil etmiş, böylelikle hukuki zemin uluslararası ve ulusal üst yargı organlarınca netleştirilmişti. Ancak 2026 yılına gelindiğinde Çevre, Şehircilik ve İlim Değişikliği Bakanlığı tarafından yayımlanan yeni yönetmelik, bu birikimi görmezden gelerek konuyu yeniden teknik ve “kültürel” alana hapsetmeye yönelik kötü niyetli bir girişimdir.

Siyasal iktidarın imzaladığı bu yönetmelik Anayasa’mızın 90. maddesinin açık bir ihlalidir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası (2004 değişikliği), temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla ulusal kanunların farklı hükümler içermesi durumunda, milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağını açıkça belirtir.

AİHM kararları, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) kapsamında bağlayıcıdır. Danıştay ve AİHM tarafından “ibadethane” olarak tanımlanan bir yapının, bir yönetmelik değişikliği ile “kültürel tesis” olarak kodlanması ile Anayasa’nın 90. maddesi resmen ihlal edilmiştir.

İdari bir yönetmelik, ne Anayasa’nın amir hükümlerine ne de Türkiye’nin uymakla yükümlü olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı olabilir. Cemevlerinin “kültürel tesis” sayılması, inanç özgürlüğünü ikincilleştiren bir idari işlem niteliğindedir.

2022 düzenlemesinden, 2026 yönetmeliği sürecine baktığımızda tam bir tezatlık olduğu görülmektedir.

2022 yılında 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen Ek Madde 10’da, cemevlerine yönelik imar planlarında yer ayrılmasını yasal bir zorunluluk haline getirmişti. Bu adımda, her ne kadar “ibadethane” ifadesi doğrudan kullanılmasa da, cemevlerinin kamusal alandaki meşruiyetini artırması bakımından önemli görülmüştü.

Ancak 22 Ocak 2026 tarihli “Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği”, bu süreci ileriye taşımak yerine geriye sarmıştır. Oysa 2018 yılındaki “İmar Barışı” sürecinde birçok cemevi, yapı kayıt belgelerine “ibadethane” olarak işlenmişti.

Yeni yönetmelik, daha önce fiilen veya bazı belgelerle tescil edilen ibadethane statüsünü “kültürel tesis” torba tanımına indirgeyerek kazanılmış hakları tehdit etmektedir. Bu, sadece teknik bir düzenleme değil, Alevi inancının mekansal kimliğine yönelik bir saldırıdır.


Yönetmeliğin hazırlanma sürecinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın görüşlerinin esas alınmış olması, başka bir garabete neden olup tartışmanın en can alıcı noktalarından birini oluşturmaktadır.

Alevi tolumu tarafından bir asimilasyon merkezi olarak kabul edilen, siyasi iktidarın Alevileri bölmek üzere tasarladığı paravan kuruluşu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bu yönetmeliğin hazırlanmasında ötekileştirici ve incitici bir rol üstlenmiştir.

Alevi toplumu ile istişare edilmeden, “rızalık” alınmadan atılan bu adım, ilgili başkanlığın kuruluş amacının bir kez daha sorgulanmasına neden olmaktadır. Cemevlerinin bir inanç merkezi olmaktan çıkarılıp “kültürel” bir öğeye indirgenmesi, inancın teolojik özünü zedeleyen bir risk taşımaktadır. Kurumun bu tanıma onay vermesi, Alevi toplumunda “asimilasyon ve inancın folklorikleştirilmesi” endişelerini haklı çıkarmaktadır. Bu bürokratik karar, devletin en üst kademelerinde dile getirilen “toplumsal barış” vaatleriyle taban tabana zıt bir tablo görünümündedir.

Siyasal iktidar artık bir karar aşamasında olduğu halde cemevlerini ibadethane değil, kültürel bir olgu olduğunu yönetmeliklerle tanımlamayı tercih etmesi beraberinde toplumsal tepkilerin avazını duyar olduk:

Aleviler vardır, Alevilik haktır, ibadethanemiz Cemevi’dir!

Cemevleri, tıpkı İslamiyet’in ilk dönemindeki mescitler gibi, sadece birer bina değil; toplumsal adaletin sağlandığı, eğitimin verildiği ve en önemlisi inancın rituellerinin (Cem ibadeti) gerçekleştirildiği çok fonksiyonlu kutsal mekanlardır.

Camiler, Kiliseler ve Havralar “ibadethane” statüsüyle tüm haklardan (elektrik, su, vergi muafiyeti, imar kolaylıkları vb.) yararlanırken, bu yönetmelikle siyasal iktidar tarafından Cemevleri’nin “kültürel tesis” kategorisine sokulması, Alevileri “ikinci sınıf yurttaş” statüsünde görüldüğünü belgeledi.

Bir inancın nerede ve nasıl ibadet edeceğine devletin bürokratik kurumları değil, o inancın sahipleri karar verir. Cemevini kültürel bir tesis olarak tanımlamak, Alevi erkanına, Hakk Muhammet Ali Yolu’na ve onun insan odaklı öğretisine yönelik bir saygısızlık olarak kabul edilmektedir.

22 Ocak 2026 tarihli yönetmelik değişikliği, Alevi toplumunun iradesini ve hukuki kazanımları yok sayan bir adım olarak tarihe geçmiştir. Çözüm, kelime oyunları veya teknik tanımlamalarla değil, o inanç sahiplerinin rızalığı alınarak adaletli, vicdani ve anayasal bir tanıma dayanmaktadır.

Temel Talepler ve Öneriler:

Söz konusu yönetmelikte cemevleri derhal “İbadet Alanı” olarak yeniden tanımlanmalıdır.

Cemevlerinin statüsü yönetmeliklerin inisiyatifinden çıkarılmalı ve Anayasa ve Türkiye Cumhuriyeti kanunları çerçevesinde “ibadethane” olarak resmen tescil edilmelidir.

Devlet, tüm inanç gruplarına karşı eşit mesafede durmalı ve “eşit yurttaşlık” ilkesini resmi olarak uygulamaya geçirmelidir.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bu hatadan dönmeli, toplumsal barışı zedeleyen bu düzenlemeyi derhal revize etmelidir.

Cemevi kültürel bir miras değil, yaşayan ve nefes alan ibadethanelerdir. Bu gerçeğin hukuken kabulü, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları karnesi için bir tercih değil, artık bir zorunluluktur.

Cemevlerinin hukuki statüsü sorunu, 2026 yönetmeliği ile yeni bir boyutta krize neden oldu.

Türkiye’de laiklik mekanizması, devletin inançlar karşısında tarafsızlığını ve tüm inanç topluluklarının kendi pratiklerini özgürce icra etmesini gerektirir. Ancak Cemevleri’nin statüsü tartışması, siyasal iktidarın “tanımlayıcı” bir rol üstlenmesiyle tıkanmaktadır.

Sosyolojik olarak bir mekanın ibadethane olması, orayı kullanan topluluğun atfettiği kutsallıkla ilgilidir. Siyasal iktidarın bir toplumsal yapının “kültürel” mi yoksa “inançsal” mı olduğuna karar vermesi, din ve vicdan özgürlüğüne doğrudan bir darbedir. 2026 yönetmeliği, siyasal iktidarın bu sınırı aşarak bir inanç merkezini “kültürel tesis” olarak etiketlemesiyle sonuçlandı.

Uluslararası hukuk ve AİHM süreci Alevilerin lehine kararlarla sonuçlandı.

AİHM’nin 2016 yılında sonuçlandırdığı İzzettin Doğan ve Diğerleri v. Türkiye Davası, bu tartışmanın hukuki miladıdır. Mahkeme, Türkiye’nin Alevilere yönelik ayrımcılık yaptığına ve din özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetmişti.

AİHS Madde 9 ve 14: Mahkeme, cemevlerine ibadethane statüsü verilmemesinin, AİHS’in 9. maddesindeki (Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü) ve 14. maddesindeki (Ayrımcılık yasağı) hakları ihlal ettiğini tescillemiştir.

Anayasa Madde 90: Türk hukuk sisteminde uluslararası sözleşmeler kanunların üzerindedir. Dolayısıyla, bir yönetmeliğin AİHM tarafından tescil edilmiş bir hakkı (ibadethane statüsü) daraltarak “kültürel tesis” yapması, normlar hiyerarşisine aykırıdır.

3194 Sayılı İmar Kanunu ve yeni yönetmelikteki “Kültürel Tesis” çelişkilidir. Siyasal iktidar bu çelişkiyi görmezden gelerek 20-25 milyon nüfuslu bir inanç toplumunu karşısına almayı yeğledi.

2022 yılında yapılan yasal düzenleme (7421 sayılı kanun), cemevlerini imar planlarına dahil ederek olumlu bir adım gibi görünse de, “ibadethane” kelimesinden kaçınılması bir “gri alan” oluşturmuştu.

22 Ocak 2026 tarihli yönetmelik, bu gri alanı Aleviler aleyhine siyaha dönüştürerek doldurmuştur. Cemevlerinin “Kültürel Tesis Alanı” olarak kodlanması, bu mekanların cami, kilise veya havra ile aynı hukuki kategoride (İbadet Alanı) yer almasını engellemektedir. Ayrıca kültürel tesis statüsü; emlak vergisi muafiyeti, enerji giderlerinin genel bütçeden karşılanması ve personel rejimi gibi konularda da cemevlerini dezavantajlı hale getirmektedir.


Cemevlerini “kültür merkezi” olarak tanımlamak, Alevi inancını bir “inanç” olmaktan çıkarıp bir “folklorik öge” düzeyine indirgemektir. Alevi toplumu bu hamleyi, inancın özünü boşaltmaya yönelik bir asimilasyon politikası olarak değerlendirmektedir. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, toplumun rızasını almadan yönetmeliğe öneride bulunarak onay vermesi, kurumun “hizmet” mi yoksa “denetim ve asimilasyon” odaklı mı olduğu sorusunu akla getirmektedir.

Türkiye’nin iç barışı, tüm inanç ve kültürlerin kendilerini öz kimlikleriyle ifade edebilmelerine bağlıdır. Siyasal iktidarın “Alevi Açılımı” söylemleri ile bürokrasinin “kültürel tesis” kararı arasındaki tezat, samimiyetsizliğe yol açmaktadır. Bir vatandaşın vergi verip, kendi inanç merkezinin devlet tarafından “kültürel tesis” (yani bir nevi cafe, müze veya kütüphane benzeri ticari kuruluş) olarak görülmesi, yurttaşlık bağına zarar veren bir durumdur.


Sonuç olarak, 22 Ocak 2026 tarihli yönetmelik değişikliği, hem hukuki hem de vicdani açıdan sürdürülebilir değildir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “Kültürel Tesis” ibaresini “İbadet Alanı (Cemevi)” olarak ivedilikle revize etmelidir. Bu sorun yönetmeliklerle değil, doğrudan İmar Kanunu ve ilgili mevzuatta “ibadethane” maddesinde gösterilerek çözülmelidir.

Eğer adil ve hakkaniyetli bir düzenlemeye ihtiyaç duyuluyorsa bu kapalı kapılar ardında değil, Alevi toplumunun kurumları olan Anadolu Alevi Ocakları temsilcisi Dedeler ile Alevi Demokratik Kitle Örgütleri ve akademik çevrelerin katılımıyla, “rızalık” esasına göre yapılmalıdır.

Siyasal iktidar kritik bir eşiktedir. Eğer Alevi toplumunun sorunlarını çözmek istiyorsa önünde iki seçenek var:

Ya Alevi toplumunun rızalığını alarak, adaletli bir kararla Aleviliği yasal zeminde kabul edecek; ya da “Aleviliği reddediyoruz ve Alevileri bir inanç toplumu olarak tanımıyoruz, dolayısıyla ister kabul edin ister etmeyin bu yönetmelik size bir lütuftur, cemevleri oyun oynanan yerlerdir ve bu da kültür dairesinde ancak yer bulur” diyecek.

www.halktv.com

https://halktv.com.tr/makale/cemevi-ibadethane-mi-kulturel-tesis-mi-1003282?fbclid=IwY2xjawPlY4FleHRuA2FlbQIxMABzcnRjBmFwcF9pZBAyMjIwMzkxNzg4MjAwODkyAAEeTodBDNEMs-njq8jlTPfKuXr8NU6YBt2Ng3znKS9C1EAUH2_vJtH3Y333ZAI_aem_x4DW_aGF_OP7YuzDbbW0fQ

27 OCAK 1954 – Köy enstitüleri ile ilk öğretmen okullarını

0

27 OCAK 1954 – Köy enstitüleri ile ilk öğretmen okullarını “ilk öğretmen okulları” adı altında birleştiren yasa Meclis’te kabul edildi. Böylece Köy enstitüleri kapatıldı.

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru 1945 yılında Sovyetler Birliği lideri Stalin’in Türkiye’den Kars, Artvin ve Ardahan’ı ve Boğazlarda askeri üs istemesi üzerine, Milli Şef de ABD’den askeri destek istemişti. Bu desteği vermeye hazır olduğunu belirten ABD, Truman Doktrini ile yardıma başlamıştı ama karşılığında Türkiye’de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleştirilmesini ve Milli Şeflik, “5 yıllık kalkınma planları” ve “Köy Enstitüleri”leri gibi Sovyet sistemine benzer uygulamaların kaldırılmasını talep etti.

1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı. İlerleyen yıllarda da, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu “iş için iş içinde eğitim” ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954’te kapatıldılar.

Cumhuriyet Halk Partisi içinden Köylüyü topraklandırma Yasasına karşı çıkan bir kesim milletvekili Demokrat Partiyi kurdu. Bu parlamenterler içinde Atatürk Devrimlerine karşı olup tek parti yönetiminde bu düşüncelerini açığa vuramayanlar olduğu, Atatürk devrimlerine muhalefet hisleri besleyen ancak bu karşıtlıklarını ortaya koymaya cesaret edemeyen siyasi ve toplumsal yapının bir karşı devrim atağı başlatarak Köy Enstitülerinin kapatılmasını sağladığı iddia edilmiştir.

Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün eski müdürü Rauf İnan ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Köy Enstitülerinin kapatılmasının Atatürk Devrimleri karşıtlarınca başlatılan bir Karşı Devrim hareketi olduğunu söylemişlerdi. 1945 yılında Köy Enstitüleri hakkında komünistlerin, dinsizlerin yetiştiği fuhuş yuvaları olduğu söylenerek saldırı kampanyaları başlatılmıştı. Parlamentoda bütçe görüşmelerinde milletvekili Emin Sazak’ın Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk zannediyorlar demesi üzerine Hasan Âli Yücel, Bu çocukların her birinin birer Atatürk olması temenni edilir şeklinde cevap vermişti.Köy enstitüleri 1954 yılında kapatılmıştı.

Köy Enstitülerine yöneltilen ve kapatılmaları ile sonuçlanan belli başlı eleştiriler birkaç ana başlık altında toplanabilir. Enstitülerde öğrenciler tek tip üniforma giyiyordu ve enstitü müdürü bile buna uyup aynı üniformayı giyiyordu. Öğrenciler bizzat yönetime katılıyorlardı. Bu ve benzeri sebepler ile enstitülere komünistlik suçlamaları yapılıyor arada bir ihbar mektuplarını dikkate alan polisin baskınlarına uğruyordu. Kız öğrencilerin erkek öğrenciler ile karma eğitim görmesi sonu gelmez dedikodulara neden oluyordu. Köylüler okul ve enstitü inşaatlarına yardım ile devlet tarafından mükellef kılınmıştı. Bu zorlamalar köylülere angarya olarak geliyordu. Öğrencilerin boğaz tokluğuna öğrenim görecekleri kendi okullarının inşasında çalıştırılmaları eleştirilmekteydi.

Köylere atanan öğretmenler yörenin toprak ağalarıyla sorunlar yaşıyorlardı. Bu geçimsizlikler köy öğretmenlerinin toprak ağalarının seçtirdiği milletvekillerine şikayet olarak ulaşıyordu. Bu durum toprak sahiplerinin durmaksızın Ankara’ya baskı yapmalarına neden oluyordu.

Halk arasında yayılan bir kısmı kasıtlı söylentiler de etkili olmuştu. İvriz Köy Enstitüsü’nden M. Ali Eren (1911-2001) “Düşünceler ve Anılar II” adlı eserinde şunları aktarmaktadır :

« ..bir gün sabaha doğru tan yeri ağarırken, okul bekçisinin “Mehmet Ali Bey, Mehmet Ali Bey” diye bağırdığını duydum. “Kalk, hemşerilerin geldi.” dedi. O sırada okulda daimi elektrik yoktu. Bir motordan sağlanan elektrik gece yarısı kesiliyordu. Kapıyı açtım: Önde aksakallı bir erkek ve arkasında 7 kadın vardı. Hepsi birden ağlıyorlardı. “Hoş geldiniz hemşeriler” dedim. Onlar sızlanmalarını daha da hızlandırıp, hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Neden sonra sakinleşen hemşeriler, dün akşam bir haber aldıklarını, enstitüde okuyan 20 Beyağıl’lı kızın okuldan kaçtıklarını, onunun İvriz Çayı’nda boğulduğu, onunun da kaybolduğu haberini aldıklarını söylediler. Onlara, “Çocuklarınız yatakhanelerinde mışıl mışıl uyuyorlar, hiçbir şeyleri yok.” dediysem de, benim sözüme inanmadılar. Mecburen giyindim. Kurallara göre kız yatakhanelerine erkek öğretmenler giremez, yalnızca bayan öğretmenler girerdi. Bu nedenle onları yanıma alarak, bayan kimya öğretmeninin yanına gittim. Öğretmeni uyandırdım. Bu velileri kız yatakhanesinin önüne kadar götürmesini ve çocuklarını uyandırarak, bu velilere gösterdikten sonra, tekrar yatırmasını istedim.

Söylediklerim yapıldı. Veliler rahat bir nefes aldılar. Ama zamanla veliler, çocuklarını birer ikişer okuldan kaçırdılar… »

Cemevi – Bir Mekândan Fazlası, 2’59” [25.01.2026] | @ismailenginhd

0

Cemevi – Bir Mekândan Fazlası, 2’59” [25.01.2026] | @ismailenginhd

“‘Cemevi’ kavramı ilk kez ne zaman kullanıldı? (…)

(…) Cemevleri bu dönemde çoğaldı. Ama bir sorun vardı: Cemevleri, yürütmenin de etkisiyle ibadethane olarak değil, dernek ya da vakıf binası olarak tanımlandı.

Tabelalarda ‘Kültür Derneği’, ‘Kültür Merkezi’, ‘Cem Kültür Derneği’ yahut ‘Cem Kültür Merkezi’ yazması da bu yüzden. Bir yanda cem yapılıyor, öte yanda resmî olarak ‘ibadet yokmuş’ gibi davranılıyordu.

Günümüzde halen ‘Cemevi Kültür Derneği’ veya ‘Cemevi ve Kültür Merkezi’ kaydına rastlanılmakla birlikte artık doğrudan ‘Cemevi’ deniliyor.

Esasen, Türkiye’nin değişik yerlerinde “dede evi”, “dede damı”, “ meydan evi”, “cem damı”, “baba evi”, “mürebbi evi” … olarak adlandırılmaktaydı. “Cemevi” kavramınaysa (…) rastlanıyor” :

Aşka varınca kanadı kim arar

0

“Aşka uçarsan kanadın yanar…”
Sadi Şirazi
“Aşka uçmazsan kanat neye yarar…”
Mevlânâ
“Aşka varınca kanadı kim arar…”
Yunus Emre
YOL
“Gel gönül, yola girelim
Bu yol bizi aşka taşır
Kolu kanadı nidelim
Kol kanatsız başa taşır

Yola giren ikrar bozmaz
Nefse uyup tuzak kazmaz
Bu yol günah, vebal yazmaz
Sevabını okka taşır

Ak karayı tarta tarta
Gönüllerde çıkar tahta
Hiçlik şalı takıp sırta
Heybesini yoka taşır

Duy Derûnî neler söyler
Yolsuz kol kanadı neyler
Canı cana tevhid eyler
Varlığını Hakk’a taşır…”

Hıdır Çam

CEMEVLERİ  İBADETHANEMİZDİR

0


Cemevleri Sosyal ve Kültürel Tesis Değil, İbadethanemizdir.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yayımlanan yeni yönetmelikle cemevleri, imar planlarında spor tesisi ve kreşlerle aynı kategoride “kültürel tesis” olarak tanımlanmıştır. İstanbul Cemevi olarak bu yaklaşımı kabul etmiyoruz. Cemevleri, Alevi toplumunun ibadethanesidir. İnancımızın mekânı, sosyal ya da kültürel tesis olarak tanımlanamaz. Bu düzenleme, Alevilerin yıllardır dile getirdiği eşit yurttaşlık ve ibadethane tanınması talebini yok saymaktadır. Yanlıştan derhal dönülmeli, cemevleri “uygulama imar planlarında” ibadethane statüsüyle yer almalıdır.

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı

Gazi Arslan
Aleviyol 

“Alevilik, İslamdır. Hakk-Muhammed-Ali yolunun Kırklar Meclisi’nde olgunlaştığı ve Oniki İmamlarla devam eden; İmam Cafer-i Sadık’ın akıl ölçüsünü rehber olarak alan, Horasan erenlerinin himmetleriyle Anadolu’ya gelen Hazret-i Pîr’le ve ulu ozanlarımızın nefesleriyle hayat bulan inancın adıdır.
Alevilik inancı, hayatın amacını insanın ham ervahlıktan çıkarak insan-ı kâmil olup özüne dönmek olarak tanımlar. Bunun için de; Mürşid, Pîr ve Rehber huzurunda ikrar verilerek Dört Kapı Kırk Makam aşamasından geçilir. İnancımızın uygulandığı mekân cemevidir.”

Hacı Bektaş yolu ulu bir yoldur

0

Hacı Bektaş yolu ulu bir yoldur
Çamura basarak toz etmesinler
Hak’ka gidenlerin hepsi de kuldur
Bizi bu Dergah’tan yoz etmesinler

Olmaz cahillerde İkrar’a durak
Özünü sel almış dışından kurak
Can’ları üzerek gönül kırarak
Oniki İmamı koz etmesinler

Evladı Ali’ye etmişiz biat
Nedemek efendi insana cihat
Cumhuriyet bize ecdat’tan ırat
Münafıklar bundan söz etmesinler

Şu ülkede sonu gelmez yalanlar
Bu kadar mazlumun hakkın alanlar
Kendi kör nefsine secde kılanlar
Yanmış yüreğimi köz etmesinler

Der Mahzuni ey sevdiğim bak bana
Hak fitneyi emretmedi Kur’an a
Aşk’a taptı Hacı Bektaş Mevlana
Alimler gerçekten naz etmesinler

Aşık Mahzuni Şerif

Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in öyküsü

0

Her sabah okul öğrencilerini güne başlatan “Türküm doğruyum çalışkanım” andı var y
Geçenlerde sevgili hocam Prof. Dr. Baskın Oran’ın eşi Feyhan, “Biliyor musun o andı kim yazdı?” diye sordu.
“Kim?” dedim merakla…
“Dedem.”
“Deden kim?”
“Reşit Galip…”
İnanılır gibi değil.
Ne o andın 1933’ün 23 Nisan günü Reşit Galip’in kaleminden çıktığını biliyordum ne de Feyhan’ın Atatürk döneminin Maarif Vekili Reşit Galip’in torunu olduğunu…
Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar, şehre Reşit Galip Caddesi’nden geçerek inerler.
Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir.
Bu bilinmezlikte belki Dr. Reşit Galip’in 41 yaşında göçüp gitmesi rol oynamıştır, belki de İnönü’yle yıldızının hiç barışmaması…
Onu daha yakından tanımak isteyenlere, yeni yayımlanan çok kapsamlı bir çalışmayı, Yener Oruç’un “Atatürk’ün Fikir Fedaisi: Dr. Reşit Galip” kitabını (Güner Y., 2007) tavsiye edip lafa girelim.
Etkileyen konuşma
Feyhan’ın anlattığına göre Rodos’ta doğan Reşit Galip, ortaokulu bitirince kardeşiyle bir sandala binip Marmaris’e gelmiş.
Liseyi İzmir’de okumuşlar.
Kardeşi Hüseyin Ragıp (Baydur) diplomatlığı seçip büyükelçilik yapmış.
Reşit Galip ise İstanbul Tıp’a gidip doktor olmuş.
Öğrenciyken gönüllü olarak I. Dünya Savaşı’na katılmış.
Kafkas Cephesi dönüşü öğrenimini tamamlayıp fakültede asistanlığa başlamış.
1923 Mart’ında, hekimlik yaptığı Mersin’e Mustafa Kemal Paşa geldiğinde Paşa’nın huzurunda konuşmuş ve gözlerine doğru bakarak şöyle demiş:


“Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün.
Sen bu milletin bir ferdisin.
Senin birinci büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmekliğindir.”
Herkesin yüceltme yarışına girdiği günlerde Gazi’yi “milletin bir ferdi” sayan 30 yaşındaki bu hatip, herkesin dikkatini çekmiş.
Tabii en çok da Gazi’nin…
Kemal Paşa ona milletvekilliği önermiş ve Dr. Reşit Galip, Ocak 1925’te Meclis’e girmiş.
Bir süre İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmış. CHF İdare Heyeti’nde görev almış.
Türk Ocakları’nda, Halkevlerinde çalışmış. Yine Atatürk’ün isteğiyle Serbest Fırka’ya girmiş.
Ve Atatürk’ün sofrasına oturmuş.
Onu bakanlığa taşıyan süreç de o sofrada başlamış.
Ata’nın sofrayı terk ettiği gece
Bu sofra sahnesi pek çok tanığın anılarında vardır:
1931 sonbaharıydı.
O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet’in bir yakınmasıyla başladı.
Esat Mehmet, Atatürk’ün Harbiye’den “tabya öğretmeniydi.”
Kazım Özalp’in “Atatürk’ten Anılar” kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı.
Esat Mehmet, “kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini” belirtti.
Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi.
Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı: “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi” dedi.
“Bu bir geriliktir.
Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır.
Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.”
Sofra gerildi.
Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı.
“Bu konuyu uzatmayalım.
Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız” dedi.
Ama Reşit Galip alttan almadı.
“Af buyurunuz Paşam!
Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir.
Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim.
Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez.”
“Bu kokuşmuş kafayla…”
Reşit Galip’in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı:
Halkevi’nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı.
Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekaleti’nden izin alamamışlardı.
Reşit Galip “Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez” diye kestirip attı.
Atatürk’ün kaşları çatıldı.
“Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz” diye çıkıştı.
Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti.
Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti.
57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı’nı işaret ederek dedi ki:
“Devrimci devrimcidir.
İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar.
Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.”
Atatürk yeniden uyarma gereği duydu:
“Esat Bey yeteneklidir.
Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır.
Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?”
“Kusura bakma Paşam, taşımıyor!
Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır.”
“Sizi de eleştiririm!”
Bunun üzerine Gazi’nin sabrı taştı:
“Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize müsaade edemem” diye haşladı.
Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:
“Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum.
Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm.
Mesela Rose Noir’a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz.”
İlk kez Atatürk’ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu.
Milletin sofrası
Reşit Galip’in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu’nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı.
Atatürk bir gece oraya gitmiş, mekanın sahibi Madam Senya’dan “İş Bankası’ndan kredi alamıyoruz” yakınmasını dinlemiş ve orada bir kağıda İş Bankası Genel Müdürü’ne hitaben “yardımcı olunması” isteğini yazmış, Rus çifte vermişti.
Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.
Atatürk bu kez kızmadı; “Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin” diyerek kibarca Reşit Galip’i sofradan kovdu.
Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu.
Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı:
“Burası sizin değil, milletin sofrasıdır.
Milletin işlerini görüşüyoruz.
Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.”
Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp “Öyleyse biz kalkalım” dedi.
Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip’i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.
Sonra neler oldu?
Bu müthiş sahnenin devamı daha da ibret vericidir:
Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı’nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir.
Atatürk uyandığında Genel Sekreteri’ne Reşit Galip’i sorar.
“Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi.
Ankara’ya gidecek kadar borç para istedi.
25 lira verdik” derler.
Atatürk “Ankara’ya gidecek adama 25 lira mı verilir.
Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz” der.
Sonra “Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor.
Parası yok ama cesareti var” diye ekler.
1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip’in Ankara Radyosu’ndaki bir konuşmasını dinler; “Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız.
Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile” demektedir.
Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder.
Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder.
Onun yanına da, hocası Esat Mehmet’i oturtur.
Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı’nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.
Rose Noir olayı mı?
Onu da hatırlatalım:
İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş, Atatürk imzalı kağıdı alınca doğruca Dolmabahçe Sarayı’na gelmiş, Ata’nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmiş, talebi reddetmiştir.
Kütüphanedeki yatak
Reşit Galip’in bakanlığı sadece 13 ay sürdü.
Bu süre içinde Darülfünun’dan üniversite reformunu başlattı.
Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı.
Eşi Zübeyre Hanım’ın deyimiyle “deli gibi çalışıyor” ama Atatürk’e çıkışacak kadar ayarsız dili yüzünden her gün işe cebinde istifa mektubuyla gidiyordu.
Aslında Atatürk’le araları iyiydi.
O Gazi’ye “Paşam”, Gazi de ona “Doktor” diye hitap ederdi.
Torunu Feyhan Oran’a “Peki ne oldu da ayrıldı?” diye sordum.
Bir gün sofradan ayrılırken, Atatürk, “Seni eve ben bırakacağım” demiş.
Eve bırakınca o da saygıdan, “Ben de sizi uğurlayacağım Paşam” karşılığını vermiş.
Ama kendisinin arabası olmadığından yürüyerek uğurlamış.
O gece zatürree olmuş.
Dinlenmesi tavsiye edilince 1933 Ekim’inde görevden ayrılmış.
1934 yazında Moda’daki bir deniz kazasında kızlarını kurtarmaya çalışırken akciğerlerini hepten üşütmüş.
Bir mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra ölümü bekleyerek, hastalığını takip etmeye başlamış.
Keçiören’deki bağ evinin kütüphanesine demir yatağını taşıtıp yedi ay kitaplar arasında yatmış.
1934’te, 41 yaşında hayata veda etmiş.
“Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmış” dedi hiç görmediği torunu Feyhan: “Anneannem üç çocuğunu büyütebilmek için Afet İnan’dan yardım istedi.
Atatürk’ün yardımıyla krediyle bir ev aldılar.
O evin bir odasına sığışıp diğer daireleri kiraya vererek geçindiler.”
Feyhan ilkokulda her sabah içtiği andın dedesinin kaleminden çıktığını ilkokul sonda annesinden öğrenmiş.
Sonra dedesini Cebeci Asri Mezarlığı’nda ziyaret etmiş.
Dr. Reşit Galip orada, kendisinden önceki bir başka Maarif Vekili, Mustafa Necati ile yan yana yatıyormuş.
ANLATAN: ABDULLAH IŞIK

“Atatürk korkunun büyüğü olmadı. Sevginin, gerçeğin, insanlığın büyüğü oldu.”

0

“Atatürk korkunun büyüğü olmadı. Sevginin, gerçeğin, insanlığın büyüğü oldu.”
“O, insanlığın geri kalmış, özgürlüğünü yitirmiş bütün yığınların bir meşalesidir. O’nun yarattığı dava, davasını üzerine kurduğu yol, her karanlığa düşen için tek çıkar yoldur.”
Bu sözler, Kurtuluş Savaşı’nda Adana Cephesi’ne “Yeni Adana” gazetesiyle ve grup komutanı olarak katılan Ferit Celal Güven’indir.
Güven, zaferden sonra 1923 yılında O’nu, Adana’ya ilk gelişlerinde Türkocağı Genel Sekreteri olarak karşılar ve gençlik adına bütün içtenliğiyle seslenir:
“Yurdu düşmanlardan temizledin ama, işin bitmedi. Asıl bundan sonra başlıyor çetinin çetini savaşın! İç düşmanlardan temizlenmiş hakkı hukukuyla, eğitimi-öğretimiyle, örnek bir yurt istiyoruz senden” der.
Mustafa Kemal Paşa, bu konuşmadan duyduğu kıvancı belirttikten sonra verdiği yanıtı şöyle tamamlar:
“… Vatan ve millet sizin gibi gençlere sahip bulundukça, şimdiye kadar başarıyla ulaştığı zaferlerin üstüne daha çok görkemli zaferler koyabileceğine kuşku duymuyorum.”
Güven, Adana’yı Mustafa Kemal Paşa tutkusu saran o günlerde, halkın coşkulu gösterileri arasında geçen bir anısını şöyle anlatır:
“Ayağının tozuna yüz sürmeyi adak edenleri zorla topraktan ayırabiliyorlardı. O genç, alçak gönüllü kurtarıcı, bu coşkulu, kendinden geçmiş halkı selamlaya, selamlaya Hükümet Konağı’na geldiler. Merdivenlerin yarısına geldikleri zaman, bir kucak sarı çiçekle bir köylü kadının nefes nefese, sıçramasına merdivenleri çıktığını gördük.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, durdular, köylü kadın yanına kadar çıktı. Tanımlanamayacak bir hayranlıkla O’nun gözlerine tutuldu ve bir süre bu dalgınlık içinde yerinden kımıldanamadı, sonra bir ana sesindeki sevgi ve özlemle:
– Ah benim çakır oğlum! Yolunu bir deli gibi gözledim. Sana bu çiçekleri tarlamdan yoldum. Eğ başını! O sarı altın saçlarını öpeyim… Bu benim adağım, umudumu çok görme…
Genç Komutan’ın yüzüne bir gönül rahatlığı ve neşe yayıldı, başını O’na doğru eğdi. Köylü kadın bu sarı başı bağrındaki sarı çiçeklerin üzerine bastırdı. Kokladı, öptü. Sonra da sarı fulyeleri ayağının altına sererek:
– Adağım yerini buldu koca yiğit, tuttuğun altın, kılıcın keskin olsun, her muradın yerine gelsin, dedi.
Bu köylü kadın, bizim cephe arkadaşımız (Sultan Ana) idi.”
“Atatürk, çoğu defa muhafız alayındaki erlerin güreşlerini izlerler, onların en küçük yanlışlarını bulup düzeltirlermiş. Konunun açıldığı ve Ferit Celal Güven’in de bulunduğu Çankaya’da bir sofrabaşı söyleşisinde Atatürk, bununla ilgili olarak şunları anlatır:
– Dün, yirmi erin güreşlerini izledim. Birbirleriyle kıyasıya döğüştüler. Her çarpışmanın sonunda biri üstün çıkar ya! Çok ve gerçekten çarpıştılar. O kadar ki gömlekleri parçalandı. Bu ölçüde çetin döğüşmeye ben neden olmuştum. Gömleklerini ödemem gerekirdi. Kendi gömleklerimi bunlara dağıttım. Giymelerini söyledim. Hiç birisi giymedi. Hayretle nedenini sordum:
– Köylerimize, çocuklarımıza ve evlerimize bundan daha büyük armağan ne görütebiliriz, dediler.
Atatürk, zile bastı emir verdi:
– Benim elbise dolabımda üzeri etiketli bir er gömleği var. Onu alıp bana getiriniz!
Salonda ufak bir kımıldanış bile yoktu.
Gömleği getirdiler…
– Bu gömleği görüyor musunuz arkadaşlar! Dün arkadaşlarının hepsiyle başa çıkan erin gömleği… Yamalı bir gömlek, fakat; tertemiz… Türk köylüsü gibi… Onun geniş ruhu gibi sade. Kendi dolabımda, kendi eşyalarımın yanında, benim için sevimli, gözümü doyuran içimi açan bir hatıra.
Sonsuz mavi gözlerinin içi hafif bir yaş parlaklığı ile sıvandı:
– Dünyada sevgisi benim için yegane cömert olan şey, Mehmed’in, Türk köylüsünün soyluluğundan gelen şeylerdir. Onun sevgisine inanmış ve kanmış olanlar, insanların en mutlusudurlar!, dediler.
Tanımı, bence olanak dışı olan bu insancıl sahnelerden, içinin taşkınlığı sesindeki ürpermelerden anlaşılan bir arkadaş:
– Atam, dedi. Sizin bu içli, soylu duygularınızda inkılabın büyük edebiyatı çağlayan haliyle seslenmekte, ne çare ki; en becerikli olanlarımız, en cömert yeteneklilerimiz bile bu büyüklükleri işleyebilmek, iletebilmekten çok uzaktırlar. Sana bizler yeterli değiliz!..”
Yine aynı toplantıda spor konusuna da değinen Atatürk:
– Türk ulusu anadan doğma sportmendir. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerlerinde güreşirken görürsünüz. Ata en çok ve en iyi binen yalnız Türk erkekleri değil; Türk kadını da bu işi bilir. Hangi ulusun daha sportmen olduğu ancak savaş meydanlarında anlaşılır. Türk’ün savaş meydanlarındaki şaşılacak direnme gücü ve kahramanlığı; ruhu kadar yapısının da bir kanıtıdır. Yalnız, savaş sportmen ulusların üstünlüğünü belirtmek için kullanılması uygun görülmeyen korkunç bir araç olduğundan ancak gördüğümüz, bildiğimiz yöntemler uygulanmaktadır.
Benim en çok sevdiğim spor serbest güreştir. Hangi Türk erini, köylüsünü isterseniz soyup meydana çıkarınız. Dik omuzları, iyi, kusursuz oluşmuş adaleleri, keskin yüz çizgileri, yanık tatlı renkleri, kafa yapıları, insanın ruhuna güven, neşe veren bir yapıt olarak canlanır. Spor yalnız beden gücünün bir üstünlüğü sayılamaz. Kavrayış ve zeka, ahlak da buna yardım eder. Zeka ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zeka ve kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda iyi ahlaklısını severim.” demiştir.
Yine O’nunla ilgili olarak bir başka anısını Güven şöyle anlatır.
“1.Dünya Savaşı’nın son yılı. Mustafa Kemal Paşa, savaş alanlarında sürekli dövüşmelerden, çatışmalardan yorgun, biraz da hasta düşmüştü. Dinlenmek, tedavi görmek için Karlsbad’a gider. O, tedavisi için şunları anlatırdı:
– Çamur banyolarından, tatsız maden suları içmekten, sıkı pehrizden artık sıkılmış, daha da zayıf, dermansız düşmüştüm. Bu böyle olmayacak dedim. Beraberimde götürdüğüm emirerim Kolonyacı Şevki’ye; getirdiğimiz sandığı aç, bana bir şişe rakı çıkar dedim. Beni tedavi eden doktora da bir hafta sonra uğradım. Beni görünce:
– Oooo… Tedavi iyi gidiyor. Ne güzel toplanmış renginiz de yerine gelmiş.
– … Evet ama, bu sizin değil benim tedavim.
– Ne gibi?
– Ne gibi olacak? Perhizi bozdum, birazda içiyorum.
– Generalim, çaresini bulmuşsunuz. Artık benimle bir ilginiz kalmamalı, diyerek kızdı.
O akşam bunları anlatırken çok neşeliydi.
– Benim Karlsbad’da tutulmuş anılarım olacak. Bu akşam onları okuyalım dedi ve yaverini çağırttı, anılarını getirtti. Bunlar, siyah kaplı üç ince defterdi.
İsmail Müştak Mayakon okuyordu. Notların bazı bölümleri Fransızca tutulmuştu.
O günlerde devrin ileri gelenlerinden baylı bayanlı bir topluluk da Karlsbad’da imişler. Bunların içinde Hüseyin Cahit Yalçın, Büyük Cemal Paşa’nın eşi de varmış. Bir gece toplantısında Mustafa Kemal Paşa ortaya Türk kadının hürriyeti konusunu atmış. Atatürk, o geceyi hatıra defterine şöyle yazmıştı:
“Geç vakit otele döndüm. Bu akşamki konuşmalarımızı buraya geçiriyorum. Efendim! Önce kadınlarımızı okutmak, sağlam bir kültür, sağlam bir anlayış sahibi yaptıktan sonra özgürlüklerini vermeliymişiz. Yok önce peçeyi kaldırmalı, sonra çarşafı, yok çarşafın eteğini biraz kısaltmalı imişiz. Oysa bu toplulukta bulunan kadınlarımız Avrupalı kılığında idiler. Ben insan değil miyim? Özgür yaşamak, uygar insanlar gibi yaşamak hakkım değil mi? Bir sürü geri kafalıların isteğini bekleyecek miyim? Hayır! Ben iktidara geldiğim gün bu işi bir coup (kendi deyimleriyle vuruş)da çözeceğim?”
Görülüyor ki Atatürk, bütün ömrü boyunca neler yapmış neleri başarmışsa, bunları önceden tasarlamış, değişmez biçimine koyarak sarsılmaz temelleri üzerine oturtmuştur. O’nun hayatında yarım, rastgele başlanılmış bir iş yoktur.
Bundan ötürüdür ki devrimlerimizin karakteri ödünlere, duraksamalara pay vermez! Ferit Celal Güven bir Cumhuriyet Bayramı balosunda yine O’nunla beraberdir:
“1936 yılındaki Cumhuriyet Bayramı balosunda etrafındaki konuklarıyla söyleşileri sırasında onları her zaman olduğu gibi düşünceleriyle aydınlatıyordu.
Dünya barışının açıklamasına geçmişlerdi. Artık bir daha duyamayacağımız o güzel sesi dalga dalga yükseldi:
– Biz kimsenin düşmanı değiliz! Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.”
Ankara Halkevi Başkanı olarak yıllarını bu kültür kuruluşunun çalışmalarına veren ve milletvekilliği de yapmış bulunan Ferit Celal Güven’i 24.11.1975 günü kaybetmiştik.
FOTOĞRAF: Atatürk Adana’da. Yanında Şair Mehmet Emin Yurdakul, Yaveri Salih Bozok, Latife Hanım, Damar Arıkoğlu ve Ferit Celal Güven

Alevi demişler sünniler bize.

0

Alevi demişler sünniler bize.
Ali’yi severiz Aleviyiz biz ,
Kim Sevmez Ali’yi sorarım size.
Hacı Bektaş’ı Severiz Aleviyiz biz

Ali Muhammed’in öbür ismidir.
Ali inkarların elbet hasmıdır.
İki cihan Murtaza’nın dostudur
Ali’yi severiz Aleviyiz biz
Hacı Bektaşı Severiz Aleviyiz biz

Allahımda o Ali’yi Severdi.
Onun için ona Aslanım dedi.
Muhammed Ali’ye kızını verdi
Ali’yi Severiz Aleviyiz biz
Hacı Bektaş’ı Severiz Aleviyiz

Ceddimiz Muhammed Pirimiz Ali ,
Atamızdır Hünkar Bektaş-ı Veli
Divanına durdum oy kızıl deli
Ali’yi Severiz Aleviyiz Biz
Hacı Bektaş’ı Severiz Aleviyiz Biz

Dinleyin nefesim mevali canlar

0

Dinleyin nefesim mevali canlar
An içün okuram lanet yezid’e
Muhammed Ali’yi sevmedi onlar
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Ali’m yezidlerin yayın yasandır
Yezid imamların üstün basandır
Hasanla Hüseyin’in başın kesendir
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Gör ne eylediler Ali Ali Ali şu ben fakiri
İmam Zeynel aba kıldı şükürü
Kirişle boğdular İmam bakır’ı
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

mam-ı cafer’i erkan yürüttü
Onu mevaliden gayri kim tuttu
Musa-yı Kazım’a kurşun akıttı
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Münkirler ağuyu ileri koydu
Şah İmam Rıza’yı çağırın dedi
Taki Naki ah eyleyip ağladı
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Soyurdular askeri’nin donların
Akıttılar al kırmızı kanların
Mehdi alacaktır hayfın onların
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Şah Hatayî’m bu dert böyle oluptur
Yezid’in münkirin devri dönüptür
Ey erenler sene tamam oluptur
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide.
An içun okuram lanet yezide.

İnsan boğazlatan din benim değil.

0

Kim ne derse desin umrumda olmaz
İnsan boğazlatan din benim değil.
Böyle bir inancı havsalam almaz
Sevgiye tarafım, kin benim değil.

Yoksul eti yiyip, içerler kanı
Cihad der katleder bunca insanı.
Çıkarına araç dini, imanı;
Böylesi hinoğlu hin benim değil.

Düşünen beynimi geçmez pul etmem,
Hayal âlemine köle, kul etmem.
Bilimden öteye yol kabul etmem,
Medet umdukları sin benim değil.

Yobazlar huriyi düşlesin dursun,
Hocalar muskaya başlasın dursun,
Hacılar Şeytan’ı taşlasın dursun,
Şeytan benim değil, cin benim değil.

Cahille arama bir duvar ördüm,
Aklın yolu birdir; yok üçüm, dördüm.
Tanrı’yı her daim çevremde gördüm,
Fizikötesinde tin benim değil.

Gerçek âleminde görülmez serap,
Gördüm diyen varsa olmuştur harap.
Gerçek insanlığa olurum türap,
Bindebir’im ancak, bin benim değil.

10.06.2014 – Ozan Bindebir

Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş,

0

Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş,
Meğer Şah’ı sevmiş dese yeridir
Yetmiş iki millet sevmedi Şahı,
Biz severiz Şah-ı Merdan Ali’dir.

Kırkımız bir katara dizildik,
Hakk’a, Muhammed’e ümmet yazıldık.
Hakikate şerbet olduk ezildik,
Biz içeriz sâki peyman Ali’dir.

Gidi Yezit bizler haram yemedik,
Bâtın ettik gördüğümüz demedik.
İkrâr birdir dedik, geri dönmedik,
Yediler’iz, birincimiz Ali’dir.

Muhammed dinidir bizim dinimiz,
Tarikat altından geçer yolumuz.
Cibril-i Emindir hem rehberimiz
Biz müminiz, mürşidimiz Ali’dir.

Pir Sultan’ım, Nesimi’dir pîrimiz,
Evvel kurban verdik Şah’a serimiz.
On’ki İmam meydanında dârımız,
Biz şehidiz serdarımız Ali’dir.

TEKKE VE ZAVİYELER NEDEN KAPATILDI?

0

Atatürk, Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’te türbelerden, yalancı evliyalardan söz ederek “Ölülerden yardım istemek medeni bir toplum için uygun değildir” demişti.[1] Türbelerin, tekkelerin, zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini şu sözüyle vermişti:
“Var olan tarikatların amacı, kendilerine bağlı olan kimseleri dünyada ve manevi olan hayatta mutluluk sahibi yapmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün kapsamı ile medeniyetin ışığı karşısında filan veya falan şeyhin uyarmasıyla maddî ve manevi mutluluğu arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum.”
VAKIF DERNEK DEĞİLDİR
Tarikattaki şeyh-mürit ilişkisi, eleştirel aklı dikkate almadığı için biata neden olur. Bilimin değil, şeyhin himmeti yol göstericidir. Atatürk ise buna karşı çıkarak kendi aklını kullanan, özgür yurttaşı hedeflemiştir:”Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakikî tarikat, tarikatı medeniyedir.”[2]
Dahası tarikat ve cemaatları sendika, meslek kuruluşu, dernek, vakıf gibi kurumlarla aynı kategoride değerlendiremeyiz. Tarikat ve cemaatların iç işleyişlerinin belirlendiği tüzükleri olmadığından kural yoktur. Kural, şeyhin ağzından çıkandır. Koşulsuz biat vardır.
Tarikatlar inançla sınırlı kalmayıp en son FETÖ’de görüldüğü gibi devleti ele geçirip inanç gözetmeksizin milletimize karşı silah kullandılar. Çünkü tarikatlar bahçedeki çiçekler değildir. Kendini “en doğru inanç yolu” olarak kabul ettirirler.
30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine [Kapatılmasına] ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına [Yasaklanmasına ve Kaldırılmasına] Dair Kanun”[3] ile tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Dahası şeyhlik, dervişlik, müritlik, falcılık, büyücülük, vb yapılması ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesi de yasaklandı.
Bu durum yasanın 1. maddesinde şöyle belirtilmiştir:
“Türkiye Cumhuriyeti içinde, gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhin yönetimi altında gerekse başka şekillerde kurulmuş bulunan tüm tekke ve zaviyeler; sahiplerinin, diğer şekillerde haklarını kullanarak sahiplenmeleri devam etmek üzere tamamı kapatılmıştır. Bunlardan, yasal düzenlemelere uygun olarak, cami veya mescit şeklinde kullanılanların faaliyeti sürer. Genel olarak tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, naiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber verme ve isteğine kavuşturmak amacı ile nüshacılık (muskacılık) gibi unvan ve sıfatlara ait hizmet görmek ve/veya kıyafeti giymek yasaktır. Türkiye Cumhuriyeti içinde, sultanlara ait ya da bir tarikata yahut çıkar sağlamaya yönelik olanlarla tüm sair türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır. Kapatılmış olan tekke ve zaviyeleri ya da türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden kuranlar veya tarikat ayini yapmak için geçici bile olsa, yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar ya da bunlarla ilgili hizmetleri yapanlar veyahut kıyafetleri giyenler, üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere para cezası ile cezalandırılırlar.”
TARİKAT ÖZGÜRLÜĞÜ BOĞAR
10.6.1949 tarihindeki 5438/1 nolu kanunun ek maddesi ile “Şeyhlik, babalık ve halifelik gibi, baş durumda bulunanlar altı aydan az olmamak üzere hapis ve 500 liradan aşağı olmamak üzere sürgün cezası ile cezalandırılırlar” hükmü getirilmiştir. 13.7.1965 tarih ve 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun geçici 2. maddesiyle sürgün cezası kaldırılmıştır. 1990 yılında da maddeye “Türbelerden Türk büyüklerine ait olanlarla büyük sanat değeri bulunanlar Kültür Bakanlığınca umuma açılabilir. Bunlara bakım için gerekli memur ve hizmetliler tayin edilir” hükmü eklenmiştir.[4]
Bugün ise “Tekke ve zaviyelerin kapatılması ise toplanma özgürlüğü ve dernek kurmaya ilişkin evrensel ilkelere aykırıdır” diyerek açılma talebi var. Oysaki tarikat ortamında özgürlük, çok kültürcülük, çoğulculuk değil, aksine tek-tipçilik, biat vardır. Tarikat özgürlüğü boğar.
Kaynakça:
1- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.I, 3. Baskı, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, s.225.
2- Aynı yer.
3- Mustafa Solak, Şükrü Kaya (Atatürk’ün Bakanı), 3. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016, s.320.
4-http://www.mevzuat.gov.tr/ Metin1.Aspx?MevzuatKod=1.3.677&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch=Tekke%20ve%20Zaviyeler&Tur=1&Tertip=3&No=677, erişim tarihi 27.11.2018.
https://www.aydinlik.com.tr/tekke-ve-zaviyeler-neden… MUSTAFA SOLAK / TARİHÇİ-YAZAR.Fotoğraf Hereke 17 Ocak 1923.

Vurulduk ey Halkım unutma bizi

0

“Ben Atatürkçüyüm….
Ben, cumhuriyetçiyim…
Ben lâikim…
Ben antiemperyalistim…
Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım…
Ben insan hakları savunucuyum…
Ben, terörün karşısındayım…
Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.
Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız.
Öyleyse vurun, parçalayın, her parçamdan benim gibiler beni aşacaklar doğacaktır.”

Uğur Mumcu anısına saygılarımızla

Uğur Mumcu (* 22. August 1942 in Kırşehir; † 24. Januar 1993 in Ankara)

Türkiye neden Atatürk’ün istemediği bir ülke oldu da, istediği ülke olamadı?

0

Türkiye neden Atatürk’ün istemediği bir ülke oldu da, istediği ülke olamadı?
Halka anlatılan din bir masaldır.
Bu masal şunları söyler:
Sabret
Şükret
Kaderine razı ol
Bu dünya imtihan
Asıl adalet öte dünyada
Masalın amacı nettir:
Bu dünyada sus, itaat et, katlan; karşılığını hayali bir gelecekte al.
Halka anlatılan din, halkın hayatını değiştirmez.
Halkın hayatına katlanmasını sağlar.
Gerçek din halk için değildir.
Gerçek din:
Yönetenler içindir
Sömürenler içindir
Hesap vermek istemeyenler içindir
Gerçek dinin işlevi:
Meşruiyet üretmek
İtaati kutsamak
Sorgulamayı günah ilan etmek
Tanrı adına konuşan, insana hesap vermez.
Bu, tarihte icat edilmiş en kusursuz iktidar zırhıdır.
Din hukuk üretmez.
Çünkü hukuk:
Eşitlik ister
Genellik ister
Denetlenebilirlik ister
İtiraz hakkı ister
Dinde bunların hiçbiri yoktur.
Dinde olan şey buyruktur:
Kaynağı sorgulanamaz
Yorumu güçlüye aittir
Cezası keyfîdir
Bu nedenle:
Şeriat hukuk değil, itaat rejimidir.
Üstelik dinde eşitlik, sadece müslümanlar arasında bile yoktur.
Hiyerarşi açıktır: yöneten–yönetilen, erkek–kadın, mümin–kâfır.
Din siyaset yapmaz.
Program üretmez
Kamu yararı tanımlamaz
Ekonomi kurmaz
Ama şunu yapar:
İktidarı Tanrı adına meşrulaştırır
Biatı erdem yapar
İtaati kutsal kılar
Bu yüzden her diktatör dine yaslanır.
Hiçbir demokrat buna ihtiyaç duymaz.
Din ahlak üretmez.
Çünkü ahlak:
Empati ister
Sorumluluk ister
Bireysel vicdan ister
Dinde ölçü şudur:
Tanrı emrettiyse doğrudur.
Bu, ahlak değildir; ahlakın iptalidir.
Bu yüzden din:
Çocuk evliliğini meşrulaştırır
Kadın dövmeyi hak sayar
Şiddeti kutsar
Katliamı görev haline getirir
Din Ne Üretir?
Din şunları üretir:
Korku
Tehdit
Terör
Cehennem
Azap
Lanet
Korku, itaatin yakıtıdır.
Yalan
Cennet vaadi
Şehitlik masalı
Kandıranı ödüllendirir, kandırılanı susturur, aç ve sefil bırakır.
Kandıramadığını düşman ilen eder.
Ya araca bağlar, ya sürer, yahutta katleder.
Terörü ve savaşı Allah ile meşrulaştırır
Ölürsen kazanırsın
Öldürürsen sevap
Bu mantık yalnızca dinle mümkündür.
Kutuplaşma ve Düşmanlık
Biz–onlar
Mümin–kâfır
Uzlaşma imkânsizdir, çünkü Tanrı pazarlık yapmaz.
Kadın Düşmanlığı
Kadın yarımdır
Kadın denetlenmelidir
Kadın özne değil nesnedir
İslam reforme edilemez
Kim ki buna yeltenir canıyla öder.
Bu yaşananlar yanlış yorum değildir.
Bu dinin istisnası değil, doğal sonucudur.
Din güçsüzken yumuşak görünür.
Güçlenince:
Buyruk verir
Şiddet ister
Kan ister
Bu tarihsel olarak istisnasızdır.
Atatürk Neden Bu Dine Karşı Devrim Yaptı?
Eğer din anlatıldığı gibi zararsız bir masal olsaydı:
Halifelik kaldırılmazdı
Medreseler kapatılmazdı
Tarikatlar dağıtılmazdı
Laiklik getirilmezdi
Masal devlet yıkmaz.
Ama din:
İsyan örgütledi
Fetva çıkardı
Cumhuriyetin karşısına dikildi
Atatürk dine saldırmadı.
Din saldırıyordu.
Elinden gelse dini kökünden kazıyacaktı.
Neden Dini Kaldırmadı?
Çünkü toplum hazır değildi.
Din bir gecede kaldırılamazdı.
Kaldırılsaydı iç savaş çıkardı.
Atatürk’ü en yakınındakiler terk eder, sırtını döner, Kendilerini kurtarmak için Atatürk’ü satarlardı
Yani bu cehalet Atatürk`ü taşlardı
Bu yüzden Atatürk:
Dini serbest bırakmadı
Ama iktidarsızlaştırmak istedi
Diyanet bu amaçla kuruldu: dini toplumdan korumak için değil, toplumu dinden korumak için.
Din:
Bilgi değildir
Hukuk değildir
Ahlak değildir
Siyaset değildir
Din:
Korku üzerine kurulu bir itaat ve tahakküm düzenidir.
Halka masal anlatılır.
Yönetenlere yetki verilir.
Sömürenler aklanır.
Hesap soranlar susturulur.
Din budur.
Başka bir din yoktur.
Atatürk Türk Milletine Ne Söylüyor?
Bu soru basit bir sorusu değildir.
Bu soru, Atatürk’ün bütün hayatı, devrimleri ve çatışmalarının özüdür.
Atatürk Türk milletine şunu söylüyordu:
Akıldan Vazgeçersen İnsanlıktan Vazgeçersin
İnsan, aklını bir otoriteye teslim ettiği anda kül olur.
Din, gelenek, tarikat, lider, kutsal kitap…
Kaynağı ne olursa olsun, sorgulanamayan her şey insanı küçültür.
Atatürk’ün bütün devrimleri tek bir hedefe yöneliktir:
Aklı özgürleştirmek
İnsanı kül olmaktan çıkarmak
Yurttaş yaratmak
Din Vicdanda Kalmalı, Devletten Çıkmalıdır
Atatürk dine ahlaki bir saygı göstermedi; siyasi bir sınır çizdi.
Mesajı açıktı:
Din bilgi kaynağı olamaz
Din hukuk üretemez
Din devlet yönetemez
Devlet, gökten gelen buyruklarla değil, hayatın gerçekleriyle yönetilir.
Bu, dine karşı bir saldırı değil; toplumu koruma refleksidir.
Ulus Olmadan Özgürlük Olmaz
Ümmet, özgür birey üretmez.
Ümmet:
Sorumluluğu Tanrı’ya devreder
Kimliği siler
Bireyi eritir
Ulus ise:
Sorumluluk yükler
Hesap sorar
Yurttaşlık bilinci üretir
Bu yüzden Atatürk:
Halifeliği kaldırdı
Ulus-devlet kurdu
Bilim Olmadan İlerleme Olmaz
Bilim, tek meşru bilgi kaynağıdır.
Bu yüzden:
Medreseler kapatıldı
Eğitim birleştirildi
Akıl dışı öğretiler tasfiye edildi
Bilim dışı her yol, çöküş yoludur.
Kadın Özgür Değilse Toplum Esirdir
Kadını aşağılayan bir toplum özgür olamaz.
Kadın:
Yurttaş yapıldı
Hukuk önünde eşitlendi
Kamusal alana çıkarıldı
Bu bir jest değil, medeniyet zorunluluğuydu.
Türkiye Neden Atatürk’ün İstemediği Bir Ülke Oldu?
Devrim Yapıldı, Zihniyet Değişmedi
Yasalar değişti.
Zihinler değişmedi.
Toplum:
Kaderci kaldı
Biatçı kaldı
Otoriteye bağımlı kaldı
Zihin değişmeden devrim kalıcı olmaz.
Laiklik Savunulmadı, Sadece Yazıldı
Laiklik:
Eğitimle korunur
Kültürle yerleşir
Cesaretle savunulur
Ama:
Eğitim dinselleştirildi
Tarikatlar tolere edildi
Din siyasete geri alındı
Sonuç kaçınılmazdı.
Yurttaş Yerine Seçmen Yetiştirildi
Cumhuriyetin hedefi yurttaştı.
Zamanla:
Sorgulayan birey değil
Oy veren kitle üretildi
“Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir.” __Friedrich Nietzsche
Seçmen sorumluluk almaz.
Yurttaş alır.
Atatürk Anlaşılamadı, Kutsallaştırıldı
Atatürk’ün en büyük trajedisi:
Onun düşüncelerinin değil, heykellerinin korunmasıdır.
Oysa Atatürk şunu istiyordu:
Sorgulanmak
Asılmak
Geliştirilmek
Dondurulan fikir olur.
“Milletimizin saf karakteri yetenekle doludur. Ancak bu doğuştan gelen yeteneği geliştirebilecek metodlarla donanmış vatandaşlar lazımdır __Kemal Atatürk
Din Yeniden İktidar Aracı Yapıldı
En ucuz yönetme yöntemi tekrar devreye sokuldu:
Korku
Kader
Kutsallık
Bu, Atatürk’ün açıkça uyardığı şeydi.
Atatürk’ün istediği Türkiye:
Akılcı
Bilimsel
Laik
Yurttaş temelli
Bugünkü Türkiye:
Kaderci
Biatçı
Kutsalla yönetilen
Sorgulamadan korkan
Sorun Atatürk değil.
Sorun, onun ne dediğinin yapılmamış olmasıdır.

Nokta