Ana Sayfa Blog Sayfa 18

Bana namaz kılmaz diyen

0

Bana namaz kılmaz diyen
Ben kılarım namazımı
Kılarısam kılmazısam
Ol Hak bilir niyazımı

Hak’tan artık kimse bilmez
Kafir Müselman kimdürür
Ben kılarım namazımı
Hak geçirdiyse nâzımı

Ol nazı dergahtan geçer
Ma’ni şarabından içer
Hicabsız can gözüm açar
Kendisi siler gözümü

Sözüm ma’nisine erin
Bi-nişandan haber verin
Dertli aşıklara sorun
Bu benim dertli sözümü

Dost isteyen gelsin bana
Göstereyim dostu ona
Budur sözüm önden sona
Ben bilirim kendi özümü

Yunus şimdi söyle sözün
Münkir ister istemesin
Pişir kurtar kendi özün
Arifler tatsın tuzunu.

Yunus Emre
(1240 – 1320)

Ormanda büyüyen adam azgını

0

Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selâm vermek için kesen beğenmez

Âlemi ta’n eder yanına varsam
Seni yanıltır bir mesele sorsan
Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan
Câmiye gelir de erkân beğenmez

Elin kapısında kul kardaş olan
Burnu sümüklü hem gözü yaş olan
Bayramdan bayrama bir tıraş olan
Berbere gelir de dükkân beğenmez

Dağlarda bayırda gezen bir yörük
Kimi tımar sipah kimi ser-bölük
Bir elife dili dönmeyen hödük
Şehristâna gelir ezân beğenmez

Bir çubuğu vardır gayet küçücek
Zu’m-ı fâsidince keyif sürecek
Kırık çanağı yok ayran içecek
Kahvede fağfuri fincân beğenmez

Yaz olunca yayla yayla göçenler
Topuz korkusundan şardan kaçanlar
Meşe yaprağını kıyıp içenler
Rumeli bohçasını duhân beğenmez

Aslında neslinde giymemiş hâre
İş gelmez elinden gitmez bir kâre
Sandığı gömleksiz duran mekkâre
Bedestene gelir kaftan beğenmez

Kazak Abdal söyler bu türlü sözü
Yoğurt ayran ile hallolmuş özü
Köyden şehre gelen bir köylü kızı
İnci yakut ister mercân beğenmez

Resim Demirhan Ocak

Dönmeyi hiç düşünmeyenlerin anısına saygıyla 18 Mart Çanakkale Destanı

0

ÇANAKKALE -18 BEYİTTE 18 MART-


Bir haykırışla dünya, oynamıştı yerinden
Ders almıştı milletler Türklerin zaferinden

Tek bir yürek gibiydi; Trakya, Anadolu
Asrın şanlı sayfası olmuştu Gelibolu

Setler çekiliyordu, ilden Kilitbahir’e
Ve boğaz daraldıkça, benziyordu nehire

Ulu bir duvar oldu, kıyıda Conkbayırı
Çözemedi düşmanlar bu zekayı, bu sırı

Yüzen bir efsaneydi Nusret Mayın Gemisi
Oldu tüm tayfasıyla bu vatanın hamisi

Askere yatak döşek, olmuş iken siperler
Şanlıydı vatan için vuruşan o neferler

Vardı koca yürekler, silah olmasa bile
Düşmana cephe dardı, Türklereyse nafile

Vatan için verirken, Türk cengâver el ele
Onsekiz Mart Onbeşte şahlandı Çanakkale

Duyuldu her cepheden, Seyit’in top atışı
Güç verdi askerlere, gemilerin batışı

Düşüp şehit olurken, asker “Kınalı Ali”
Bir sembol oluyordu O’nun bu en son hali

Savaşırken düşmanlar sömürgenler adına
Vatanını savunan Türk erdi muradına!

Birer süngü olmuştu askerlerin bakışı
Ürkütmüştü düşmanı tepelerden akışı

Ölmeyi emretmişti bir muzaffer komutan
Cephede vatan için özdeşti bayrak ve kan

O gün o cephedeki, Yarbay Mustafa Kemal
Atamız sayesinde sağlandı bu istiklal

Bu vatan toprağında şehitlerin kanı var
Bu kanlarla kovuldu emperyalist canavar

Kutsaldır bu ülkenin her köşesi, her yanı
Belgedir buna şanlı, Çanakkale Destanı

Harcı kanla karıldı mümtaz Cumhuriyetin
Çok ağırdır hesabı her bir kötü niyetin

Böyle büyük zaferler atalardan hediye
Var olmalı bu yüzden, vatanımız Türkiye!

Hürdemi Nevzat Bayramoğlu
Güzergâh / Mart 2022

AKIL: İLBER ORTAYLI

0

Tanrı’nın insana gönderdiği en kutsal şey kitaplar değildir…
Akıldır…
Uygar dünyayı yöneten demokrasi kutsal kitaplarda yoktu…
Sınıfların eşitliği, köleliğin kaldırılması,
bedenin dokunulmazlığı,
kadın hakları,
insan hakları, laiklik, evrensel hukuk…
kullandığımız takvimler,
organ nakilleri, radyo dalgaları,
antibiyotikler, bilgisayarlar…
Bunların hiçbirisi kutsal kitaplarla gelmedi…
Akılla geldi…
Tanrı’nın insana verdiği en mübarek şey:
AKIL …
Onu sana veren, onu işlet diye verdi ya…
Fakat şu haline bak…
Dünyanın en bereketli topraklarının üzerinde yarı tok, yarı açsın…
Ve dünyanın en katmer katmer kültürü üzerinde üretimden, teknolojiden,
sanattan, bilgi zenginliklerinden yoksun…
Üzerindeki ceketin modelinden…
Ayağındaki pabucun astarından…
Gözündeki gözlüğün çerçevesinden…
Bindiğin arabadan…
Bereket beklediğin traktöründen, ununu veren değirmenine kadar…
Bir teki olsun senin icadın değil…
Aklını kullananların eseri…
Şeker şurubundan sahte bal, patatesten sahte tereyağı yaptın da
dünya kimyacılarını şaşırttın mı?!!!
Ama bir ağrı kesici yapamadın…
Canın mı sıkıldı bu işlere, al bir Alman hapı…
Ve daya sırtını Rus doğalgazlı peteğe, geçer…
En çok beslenme eksikliğinden çocuğun öldüğü…
En çok işçinin çalışırken yaşamını yitirdiği…
En çok annenin doğumda can verdiği…
En çok kadının bıçaklandığı…
En çok gencin intihar ettiği ülkenin bireyisin.
Neden?..
Dört yanın ateş… Kurşunlar vızır vızır…
Kan gölü içindesin… Çocuklarını alıyorlar elinden…
Ama aklın ermiyor…
Çünkü aklın erdiğinden beri aklını masallarla hurafelerle doldurmuşlar
Ne diyeyim…Aç gözünü artık…
Yol ver GERÇEK YARATICI’NIN verdiği AKLA
Şu yobazların, menfaatperestlerin, güç ve para peşinde olanların peşine artık takılma;
Bin senedir geldiğin yeri artık gör…
Niye evde öyle söylenip durduğunu biliyor musun?..
Çünkü aklın dahi senden şikâyetçi.
Şu 57 tane İslam ülkesine bak.
Hangisi mutlu huzurlu,
hangisi aklını kullanıp insanlık hizmetine sunulacak ne yapmış,
ne icat etmiş,
hepsi başkasının eline bakan,
onun icatlarını bekleyen,
Ondan yardım bekleyen durumundasın.
Hani gâvur icadıydı.
Hani gâvur icadı kullanmak günahtı.
Düşün ve Aklını kullan…
“12 bin dolar maaşla yabancı dil bilmeyen Basın ataşesi atadılar!
6 bin dolara da Basın Ataşesine tercüman tuttular!
Tercümanın eşini de 8 bin dolar maaşla din ataşesi yaptılar.
Afrika’da bile bulamazsın bu sersemliği..!”
İlber Ortaylı

Evvel benem ahir benem

0

Evvel benem ahir benem
Canlara can olan benem
Azıp yolda kalmışlara
Hizır medet eden benem

Bir karara tuttum karar
Benim sırrıma kim erer
Gözsüz beni nerde görer
Gönüllere giren benem

Kün deminde nazar eden
Bir nazarda dünya düzen
Kudretinden han döşeyip
Aşka bünyad olan benem

Düz döşedim bu yerleri
Baskı kodum bu dağları
Sayvan gerdim bu gökleri
Yeri sonra düren benem

Halk içinde dirlik düzen
Dört kitabı doğru yazan
Ak üstüne kara dizen
Ol yazdığı Kur’an benem

Dost ile birliğe yeten
Buyruğu neyise tutan
Mülk eyleyip dünya düzen
O bahçıvan hemen benem

Ben bu yere buyuracak
Yeryüzüne gün vuracak
Ulu deniz mevc urucak
Gemiye yol bulan benem

Diller damaklar şaşıran
Aşk kazanın taşıran
Hamza’yı Kaf’tan aşıran
O ağulu yılan benem

Yunus değil bunu diyen
Kendiliğidir söyleyen
Mutlak kâfir inanmayan
Evvel ahir zaman benem

Bir yanardağ var içimde

0

Bir yanardağ var içimde
Korlu lavın alıyım ben
Dost meclisinde açılan
Has bahçanın gülüyüm ben

Kadimdir atalar, cedler
Cismimde saklı ayetler
Bende bütün meziyetler
Enel Hak’kım Ali’yim ben

Al, kızıl korlarda yanan
Eriyip nefsinde sönen
Dervişlerle semah dönen
Aşk ehliyim deliyim ben

El verir pirler erine
Yol tutmayız kör körüne
Sunar kırklar bir birine
Mest eyleyen doluyum ben

Pişer özüm yana yana
Dost çilesi sevap bana
Turap olsam ayağına
Yol erinin yoluyum ben

Kuru bedenim dolaşır
Gah güler, gahi ağlaşır
AYHANİ, Hak’ka ulaşır
Canlı ceset ölüyüm ben

Hakk’tan inayet olursa

0

Hakk’tan inayet olursa
Şah Urum’a gele bir gün
Gazada bu Zülfikar’ı
Kafirlere çala bir gün

Hep devşire gele iller
Şah’a köle ola kullar
Urum’da ağlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün

Mehdi Dede’m gelse gerek
Ali divan kursa gerek
Haksızları kırsa gerek
İntikamın ala bir gün

Pir Sultan’ın işi ahtır
İntizarım güzel Şah’tır
Mülk iyesi padişahtır
Mülke sahip ola bir gün

Pir Sultan Abdal

Medet mürvet dedim kapına geldim

0

Medet mürvet dedim kapına geldim
Muhammet Mustafa Ali gel yetiş
İsyan deryasına gargolup kaldım
Pirim Ulu Haci Bektaş Veli gel yetiş

şu benim halimi pirime bildir
Kalbimizin evini nur ile doldur
Cesedim ölmeden nefsimi öldür
Fadime Hatice Ulu gel yetiş

Bir tarafta nefsi emmar em azar
Bir tarafta vesvese çok hille düzer
Günahımızı yazmakta melekler bezer
şah İmam Hasan Hüseyin Veli gel yetiş

Demah aldatmada geziyor her bar
Hırsa nefse fırsat vermeye cabbar
Sana sığınmışam Vahüdür Gahhar
Car günümün İmam Zeyneli Ali Aba gel yetiş

Yezidiler elinde müşkül halimiz
Münkür münafık farş eyledi yolumuz
İmam Bakır sen al bizim elimiz
İmam Cafer kali kaldır gel yetiş

Dağlarca günahımızı gel vurma yüze
Cehennem narını gösterme bize
Musayi Kazim’la Pir Musrü Riza
Tağı Naki İmam Ali gel yetiş

Tövbekaram günahkaram bu yolda
Medet mürvet dedim kusurum elde
Göster cemalini gizleme darda
Askeri gönlümün gülü gel yetiş

Noksani kulun ister didarı Cennet
Masumu paklarda yetişe himmet
Sana Sığınmışım Mehdi Muhammet
Sarı Saltık Kızıldeli gel yetiş

Hasbihâl eyleme bir cahil ile

0

Hasbihâl eyleme bir cahil ile
İkrâr ver kâmile var yürü yürü
Özünde melânet bakışı hile
Dolaşır yollarda kör sürü sürü

Zalim güruhuna uğramadan geç
Özünde melânet bakışı iğrenç
Âşığın eşiği kendine miraç
Çıkma yükseklere dur geri geri
Hudey hudey hudey dur geri geri

Gel Mahzuni derviş değil(canan) durmuş ol
Dolu kap taşırır boşalmışa dol
Derlerdi ki kalpten kalbe gider yol
Neden ağlamıyor yâr zari zari
Neden ağlamıyor yar zari zari
Herkes taklit etmez yüce Haydar’ı

KEMALİST MİLLİYETÇİLİK, ÇAĞDAŞ TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

0

Mustafa Kemal Paşa’nın çağdaş milliyetçilik anlayışı, Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan gelişmelerle nispeten homojenleşmiş ve bazı etnisitelerin devlete karşı ayaklanma gücünün kalmadığı bir nesnel ortamda geliştirildi ve uygulandı
Ülkedeki Ermenilerin, Rumların ve Arapların ayrılıkçı girişimlerinin gücü tükenmişti. Emperyalistlerle işbirliği içinde olan Kürtlerin başta 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı ve 1937-1938 Dersim ayaklanmaları olmak üzere başkaldırıları da yenilgiye uğratıldı. Zaten bu dönemde Kürtler daha ancak aşiret kimliğiyle hareket ediyordu; ortak davranabilen bir etnisite bile oluşturamamışlardı. Aşiret reislerinin emperyalist güçlerle ilişkileri de bu çabaların gerici olmasına neden oldu.
Kemalist milliyetçilik, Osmanlı’da olduğu gibi, farklı inançlardan toplulukların “millet sistemi” içinde varlığını sürdürdüğü, hukuk sistemlerinin farklı olduğu, ayrı eğitim sistemlerinin uygulandığı ve askerlik konusunda ayrıcalıklarının olduğu “federatif” bir yapıyı reddetti. Bu “mozaik” türü millet örgütlenmesi dış tahrik ve yönlendirmelere açıktı. (1990’lı yıllarda Yugoslavya’da yaşananlar bu çerçevede hatırlanmalıdır.)
Kemalist milliyetçiliğin geliştirilmesi ve uygulanmasında, Sovyet Rusya ile 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşmasının da etkisi oldu. Bu antlaşmaya göre, iki taraf, kendi topraklarında karşı tarafa zarar vermeyi amaçlayan bir faaliyette bulunmayacaklar ve bu nitelikteki girişimleri engelleyeceklerdi. Moskova Antlaşması, resmi adıyla “Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması”nın ilgili maddesi şöyleydi: ”Madde 8: Bağıtlı Taraflar, toprakları üzerinde karşı Taraf ülkesinin ya da ona bağlı topraklardan birinin Hükûmeti rolünü üstlenmek savında bulunan örgüt ve grupların kurulmasını ya da yerleşmesini ve öteki ülkeye karşı savaşım amacında olan gurupların yerleşmesini hiç bir zaman kabul etmemeği yükümlenir.”
Kemalist milliyetçilik anlayışı ırkçılığa dayalı bir millet yapılanmasını da reddetti.
Türkçülerin veya Turancıların birleştirmeye çalıştığı Türk soyluların büyük bölümü Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerde yaşıyordu. Türkçülük veya Turancılık girişimleri, Türkiye’nin Mustafa Kemal Paşa’nın hayatta olduğu dönemde ilişkilerine büyük önem verdiği Sovyetler Birliği ile işbirliğini bozacak nitelikteydi. Irka dayalı Türkçülük anlayışı, hem Osmanlı’dan devralınan ve dönüştürülmeye çalışılan nüfusun yapısı, hem de dış politika açısından sakıncalıydı. Bu nedenle Turancılık reddedildi.
Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye gelen Zeki Velidi Togan’ın yaşadıkları da bu anlayışın bir sonucuydu.
Zeki Velidi Togan, Sovyet Rusya’ya karşı mücadele etmiş bir Türkçüydü; 1927 yılında Türkiye’ye geldi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alındı ve Darülfünun’da profesör olarak atandı. Ancak “hareketleri şüpheli görüldüğünden 1932 senesinde memleketimizden çıkarılmıştır. Bu tarihten sonra Viyana ve Bonn’da kalan maznun 1938 senesinde mümleketimizde tekrar melce (sığınak,YK) bulmuş, üniversite profesörlüğü gibi yüksek şeref ve itibar kendisinden esirgenmemiştir.” (Darendelioğlu, İlhan, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, Oymak Yayınları, İstanbul, 1976;72) Zeki Velidi Togan, bu süreci anılarında şöyle anlatmaktadır: “İlmi içtihatlarım beni sekiz sene Türkiye dışında, Avusturya ve Almanya’da kalmak mecburiyetinde bıraktı. İkinci Cihan Savaşı sırasında Sovyetler, Türkiye’nin Müslüman Türk kavimleri üzerinde nüfuzundan korktuğu ıçın bu kavimlerin tarihi ve milli kültürleri üzerinde çalışanların başına büyük belalar çıkardı.” (Zeki Velidi Togan, Hâtıralar, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. No.298, Ankara, 2019,529). Zeki Velidi Togan Türkiye’ye ancak Atatürk’ün ölümünden sonra dönebildi. (Darendeliolu,1976;79-80)
Kemalist milliyetçiliğin, Türk ırkçılığına dayalı bir Türkçülük anlayışını engellemesinin diğer bir örneği de Türk Ocakları’nın amacının değiştirilmesidir.
Türk Ocakları’nın Cumhuriyet döneminde ilk kongresi 1924 yılında toplandı. Örgütün amaçları tüzüğün 2. maddesinde şu şekilde belirtilmişti: “Türk Ocağı’nın maksadı, bütün Türkler arasında milli şuurun takviyesine, Türk harsının meydana çıkarılmasına, medenî, sıhhî tekamüle ve millî iktisadın inkişafına çalışmaktır.” (Sarınay, Yusuf, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, Ötüken Yay., İstanbul, 2004;305) Türk Ocakları’nın tüzüğündeki bu hüküm 1927 yılında değiştirilerek, “Türk Ocaklarının fiilen iş sahası, Türkiye Cumhuriyeti hudutları dahiline münhasırdır” yapıldı.
Türk Ocakları daha sonra 1931 yılında kapatıldı ve 1932 yılında Kemalist milliyetçilik anlayışını yerleştirmede önemli bir araç olan halkevleri ve halkodaları kuruldu.
Atatürk’ün hayatta olduğu dönemde Türk ırkçılığının reddedilmesi ve çağdaş bir millet anlayışının benimsenmesinin iki diğer örneği de, hıristiyan Türkler konusundaki devlet politikasıdır.
Yunanistan ile 1923 yılında yapılan mübadele anlaşmasında, Türk soylu ortodoks olan Karaman Türkleri mübadeleye tabi tutuldu ve Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakıldı. Diğer taraftan, 1930’lu yıllarda günümüz Moldova’sında yaşayan hıristiyan Gagavuz Türkleri’nin Türkiye’ye gelmeleri konusundaki girişimler kabul edilmedi. Her iki olayda da, Türk soyundan gelen insanlar Türkiye’de yaşayamadı (Benlisoy,Foti-Benlisoy,Stefo, Türk Milliyetçiliğinde Katedilmemiş Bir Yol: ‘Hiristiyan Türkler’ ve Papa Eftim, ISTOS Yay., İstanbul, 2022;325-338) .
Türkiye, diğer taraftan, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Yunanistan ve Bulgaristan’da yaşayan Türkleri de kapsayacak yayılmacı (irredandist) bir dış politika izlemedi. Türkiye’nin Kıbrıs politikası da ırkçılık nedeniyle değil, adanın bölgedeki stratejik öneminden dolayıdır.
Turancı Ziya Gökalp’in kitaplarının 1924 yılından sonra yayımlanmaması da bu konudaki tavrın göstergelerinden biridir: “Gökalp’in eserlerinin, Gökalp’in ölüm tarihi olan 1924’ten sonra yayımlanmadığını ve Latin harfleriyle basılan ilk kitabının da 1939 gibi geç bir tarihte yayımlandığını unutmamalıyız. Gökalp’in Türkçülüğün Esasları adlı kitabı, yeniden ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, Türkçü akımın genç liderlerinden Reha Oğuz Türkkan tarafından kurulan Kitap Sevenler Kurumu adlı bir kültür kurumunca yayımlanmıştır.” (Özdoğan, Günay Göksu, “Turan”dan “Bozkurt”a, Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), İletişim Yay., İstanbul, 2019;77)
1924 Anayasasının 2. maddesi şu şekildeydi: “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır; resmî dili türkçedir; makarrı Ankara şehridir.”
1924 Anayasasının 88. maddesine göre “Türk” tanımı (Türkçeleştirilmiş biçimiyle) şöyleydi:
Madde 88.- Türkiye’de din ve ırk ayırd edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir.
Türkiye’de veya Türkiye dışında bir Türk babadan gelen yahut Türkiye’de yerleşmiş bir yabancı babadan Türkiye’de dünyaya gelipte memleket içinde oturan ve erginlik yaşına vardığında resmî olarak Türk vatandaşlığını istiyen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür.
Türklük sıfatının kaybı kanunda yazılı hallerde olur.
1924 Anayasasının konuyla ilgili bazı diğer maddeleri aşağıda sunulmaktadır:
Madde 69.- Türkler kanun karşısında eşittirler ve ayrıksız kanuna uymak ödevindedirler. Her türlü grup, sınıf, aile ve kişi ayrıcalıkları kaldırılmıştır ve yasaktır.
Madde 75.- (Özgün hali) Hiçbir kimse mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefî içtihadından dolayı muaheze edilemez. Asayiş, âdabı muaşereti umumiye ve kavanine mugayir olmamak üzere her türlü âyinler serbesttir.
Madde 87.- Kadın, erkek bütün Türkler ilk öğretimden geçmek ödevindedirler. İlk öğretim Devlet okullarında parasızdır.
Madde 92.- Siyasi hakları olan her Türkün, yeterliğine ve hakedişine göre, Devlet memuru olmak hakkıdır.
5 Şubat 1937 gün ve 3115 sayılı Kanunla Anayasanın 2. maddesi şu şekilde değiştirildi: “Madde 2.- Türkiye Devleti, Cümhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.”
Anayasanın 75. maddesi de şu şekilde değiştirildi: “Madde 75: Hiçbir kimse mensub olduğu felsefî içtihad, din ve mezhebden dolayı muahaze edilemez. Asayiş ve umumî muaşeret âdabına ve kanunlar hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü dinî âyinler yapılması serbesttir.”
1931 yılında yayımlanan Medenî Bilgiler kitabında Mustafa Kemal Paşa Türk milletini şöyle tanımlıyordu: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” (Afetinan, Medenî Bilgiler ve M.Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara, 1969;18, 351)
CHP’nin 1931 Programı’ndaki “millet” tanımı şöyleydi:
.
“Vatan, türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde mevcudiyetlerini muhafaza eden eserleri ile yaşadığı bugünkü siyasi sınırlarımız içindeki yurttur. Vatan, hiçbir kayit ve şart altında ayrılık kabul etmez bir küldür.
“Millet, dil, kültür ve mefkûre birliği ile biribirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasî ve içtimaî heyettir.
“Cümhuriyet Halk Fırkasının Ana Vasıfları 1 – Cümhuriyet Halk Fırkası, A) Cümhuriyetçi, B) Milliyetçi, C) Halkçı, Ç) Devletçi, D) Lâik, E) İnkılâpçıdır.” (CHF, CHF Programı, Ankara, 1931)
CHP’nin 1935 yılındaki kongresinde kabul edildiği biçimine göre, vatan ve millet (ulus) kavramları şu şekilde tanımlanmıştı:
“Esaslar: 1- Vatan, 2- Ulus, 3- Devletin esas kuramı, 4- Kamusal haklar.
“Vatan; Türk ulusunun eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerindeki eserleri ile, bugün, üstünde yaşadığı, sıyasal sınırlarla çevrilmiş, kutsal yurddur.
“Vatan hiç bir bağ ve şart altında ayrılık kabul etmez bir küldür.
“Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurddaşlardan meydana gelen sıyasal ve sosyal bir bütündür.
“Devletin esas kuramı: Türkiye; ulusçu, halkçı, devletçi, lâyık ve devrimci bir cumuriyettir.
“Cumuriyet Halk Partisi; a – Cumuriyetçi, b – Ulusçu, c – Halkçı, ç – Devletçi, d – Lâyik, e – Devrimcidir.” (CHP, CHP Programı, Ankara, 1935)
Edirne Milletvekili Şeref Aykut 1936 yılında yayımlanan kitabında şöyle yazıyordu: “Ulusu türlü türlü anlatanlar vardır. Ancak bizim Partimizin temel olarak aldığı anlam şudur: Dil, ülkü, kültür birliğile birbirine bağlı yurttaşların kurdukları siyasal ve sosyal bir bütündür. (…) Kandaşlık da ulusta temel olamaz. (…) Ulus kandaşlık değildir.” (Aykut, Ş., Kamâlizm (C.H.Partisi Programının İzahı), Muallim Ahmet Halit Kitap Evi, İstanbul, 1936;6, 7)
CHP’nin 1943 Programı’ndaki “millet” tanımı da şöyleydi: “Millet, dil, kültür ve ülkü birliğiyle biribirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği içtimaî ve siyasî bir bütündür.” (CHP, Cümhuriyet Halk Partisi, Program ve Nizamname, (Partinin VI. Büyük Kurultayında 14.VI.1943 Tarihindeki Toplantısında Kabul Edilmiştir), Zerbamat Basımevi, Ankara, 1943;3)
Liselerde ders kitabı olarak kullanılmak üzere Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından yazılan ve 1931 yılında yayımlanan kitapta, “Türk milliyetçiliği” şöyle anlatılıyordu:
“Milli mücadele başlamadan önceleri bizde milliyetçilik cereyanı henüz vazıh bir görünüş almış değildi. Osmanlı Devleti tabiiyeti altındaki muhtelif unsurlardan bir Osmanlı Milleti vücuda getirmeğe uğraşmış, fakat ‘osmanlılık siyaseti’, tam bir muvaffakiyetsizliğe uğramıştı. Bu muvaffakiyetsizlik bazı nazariyatçıları, ‘ümmet’, dedikleri ‘islam milleti’, fikrine, islam ittihadı siyasetine sevk etmişti.
“Bilhassa Abdülhamit II. devrinde çok itibar gören bu siyaset de ne devletin kuvvetlenmesine, ne de Osmanlı camiasının muhafazasına yaradı.
“Bu nazariyelerin ortaya çıktığı sıralarda (XIX. asrın ikinci yarısı) birçok arap, acem kelime ve kaidelerile milli vasfını kaybetmek yolunda olan dilimizin sadeleştirilmesi, büyük Türk ırkı camiasını teşkil eden kardeş ve akraba kavimlerin araştırılması tarzında bir türkçülük cereyanı belirmeğe başladı. Umumiyetle pek zayıf olan bu cereyan ancak dil sadeleşmesi sahasında az çok kendini gösteriyordu. Osmanlı İmparatorluğunun mühim parçalanma safhalarından biri olan Balkan Harbinden sonra, milli felaket Türkler için milli siyaset güdülmesini teşvik edecek bir intibah uyandırmış ve Osmanlı matbuatında bu vadide bazı neşriyat yapılmış, türkçülük gençlik arasında revaç bulmuş olmakla beraber, zamanın siyasetine hakim bulunan İttihat ve Terakki Hükumeti bu cereyanı benimsemekten ürkmüş, sonuna kadar osmanlılık, islamcılık, türkçülük siyasetleri arasında bocalayıp durmuştu.
“Türkçülük, osmanlı unsurlarının ayrı ayrı tuttukları milliyetçilik cereyanlarına karşı koymak gayretinden, bütün Türk kavimleri birleştirmeği istihdaf eden turancılığa kadar gidiyor ve bunlar bazan da islam ittihadı fikirlerile karıştırılıyordu. Elhasıl fikirlerde ve cereyanlarda vuzuh ve kat’iyet yoktu. Hele siyasi hayatta bu fikirlerin tesiri pek az hissolunuyordu.
“Türk milliyetçiliği ancak milli idareden sonra, her sahada bütün vuzuh ve şümulile hakiki mana ve delaletini bulmuş, siyasî, iktisadî, harsî bir devlet sistemi halini almıştır. Halk Fırkası, milliyetçiliği en ehemmiyetli umdelerinden biri edinmiştir. Meşrutiyet devrinde kurulmuş olan (1912), Türk Ocakları adlı gençlik cemiyeti Cümhuriyet devrinde yüzlerce şubesi olan bir teşkilat halinde genişlemiş ve 1931 kurultayında verdiği kararla maksat ve gayede tamamen beraber olduğu Halk Fırkasına iltihak etmiştir.
“Türk milliyetçiliğine göre, Türk Milleti büyük insanlık ailesinin yüksek şerefli bir uzvudur. Bu itibarla bütün insanlığı sever ve milli haysiyet ve menfaatlerine ilişilmedikçe başka milletlere karşı düşmanlık beslemez ve telkin etmez.
“Türk milliyetçiliği, ‘bütün muasır milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber, Türk içtimai heyetinin hususi seciyesini ve başlıbaşına müstakil hüviyetini mahfuz tutmayı esas sayar’; bu itibarla milli olmıyan cereyanların memlekete girmesini ve yayılmasını istemez.
“Bizim milliyetçiliğimiz, gerek müstakil, gerek başka devletlerin tebaası halinde yaşayan bütün Türkleri hangi dinden olurlarsa olsunlar derin bir kardeşlik hissile candan sevmek, onların refah ve inkişafını candan dilemekle beraber kendisine siyasi iştigal hududu olarak Türkiye Cümhuriyeti hudutlarını kabul etmiştir.
“Türkiye Cümhuriyeti dahilinde türk dili ile konuşan, türk kültürü ile yetişen, türk mefkuresini benimsiyen her fert, hangi dinden olursa olsun Türktür.” (Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, Tarih IV, Türkiye Cumhuriyeti, İstanbul, 1931;180-182)
1932-1935 yıllarında Şevket Süreyya Aydemir öncülüğünde yayımlanan Kadro Dergisi’nde ve Şevket Süreyya Aydemir’in ilk baskısı 1932 yılında yapılan İnkılâp ve Kadro kitabında da milliyetçilik, tüm etnik köken ve inançlardan Türk vatandaşlarını kapsayacak bir biçimde anlaşılıyordu:
“Yeni Türkiye, aşırı ve çelişmeli bir sanayi ve sermaye yoğunluğu yaratarak, kendi içinde sınıfların sınıfları sömürmesi nizamına dayanan inhisarcı ve klasik bir kapitalizme kaymayacaktır. Teknik ve ekonomik gelişmesini, planlı bir devlet kontrolünün düzenleyici nizamı içinde, makul bir karma ekonomiye dayayacaktır. Bu manada anti-emperyalizm ve anti-kapitalizm, yeni Türk milliyetçiliğinin onu, hem istilacı milliyetçilik hırslarından, hem de çelişmeli ve çatışmalı bir millet anlayışından ayırd eden temel vasıflardır.
“Türk milli kurtuluş hareketinin, tamamıyla kendine özgü olan bu yeni milliyetçiliği, diğer bize benzer memleketlerin girdiği veya gireceği milli kurtuluş hareketleri için de örnek olan, ideolojik prensiplerden biridir. Bu sosyal bir milliyetçiliktir. Sosyal milliyetçilik budur.” (Aydemir, Şevket Süreyya, İnkılâp ve Kadro, Bilgi Yay., Ankara, 1968;190-191)
Ancak 1930’lu yıllarda, belki de uluslaştırma (milletleşme) çabalarında yaşanan zorluklara ve bazı başarısızlıklara bağlı olarak, devlet içindeki bazı kesimlerde ırkçı söylem ve uygulamalar gündeme geldi. Taner Timur’un bu konudaki değerlendirmesi şöyledir: “1930’ların milliyetçiliğinde Avrupa’da kurulan ırkçı rejimlerin etkileri olabileceği gibi, bürokratik kadronun egemen sınıflar karşısındaki bağımsızlığının artması da rol oynamış olabilir. Bütün bunlar ‘Türkçü’ tezleri yeniden gündeme getirmiştir. Ayrıca Doğu’da asayişin bir türlü temin edilememiş olması ve zaman zaman isyanların patlaması, Meclis’ten bir takım ırkçı kanunların geçmesine yol açmıştır.” (Timur, T., Türk Devrimi ve Sonrası, 4. Baskı, İmge Yay., Ankara, 1997;156)
1930’lu yıllarda ırkçı yaklaşımlar önem kazansa da, devletin resmi belgelerinde ulus tanımında “dil, kültür ve ülkü birliği” esası kabul edildi.
Ancak 2-11 Temmuz 1932 günleri Ankara Halkevi’nde toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’ne sunulan tebliğler farklı bir millet tanımına dayandırılıyor, “Türk milleti”nin tarihi ve tarihteki başarıları konusunda “ırkçılık” olarak nitelendirilebilecek ve bilimsellikten uzak iddialar dile getiriliyordu. (T.C.Maarif Vekâleti, Birinci Türk Tarih Kongresi, Maarif Vekâleti ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Tarafından Tertip Edilmiştir, Konferanslar, Müzakere Zabıtları, İstanbul, 1932) “Türk Tarih Tezi” olarak nitelenen bu yaklaşım doğrultusunda 1930’lu yıllarda ırkçı bazı çalışmalar ve uygulamalar yapıldı; ancak bu tezin “ulus” anlayışı devletin resmi belgelerine belirleyici bir biçimde yansımadı. Bu tez bir süre sonra terkedildi.
Türk Tarih Kurumu’nun 20-25 Eylül 1937 tarihlerinde toplanan İkinci Türk Tarih Kongresi’nde de bu konu ayrıntılı olarak ele alındı. Bazı bölgelerde Türklerin biyolojik özellikleri konusunda ölçümler yapıldı. (Maksudyan,Nazan, Türkçülüğü Ölçmek, Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi, 1925-1939, Metis Yay., İstanbul, 2005). Ancak bu çalışmalar bir devlet politikası haline getirilmedi ve bir süre sonra gündemden kalktı.
1934 yılında Trakya’nın bazı kentlerinde Yahudilere dönük sistemli bir saldırı başladı. Mayıs ayında Yahudi aleyhtarı bazı yayınların ardından 21 Haziran 1934 günü Çanakkale’de bazı Yahudiler dövüldü ve evleri yağmalandı. Çanakkale’de başlayan ve başta Kırklareli olmak üzere diğer Trakya illerine de yayılan tehdit ve saldırıların devam etmesi üzerine sayıları 3 bin ile 8 bin arasında olduğu tahmin edilen Yahudiler evlerini terk etti ve İstanbul’a kaçtı. Bu Yahudilerin büyük bölümü esnaftı. (Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve ‘Türkleştirme’ Politikaları, İletişim Yay., İstanbul, 2001, s.72-74; Rifat N.Bali, 1934 Trakya Olayları, Kitapevi Yay., İstanbul, 2008) Bu saldırılar, Türkiye’deki Yahudi cemaatinde büyük bir huzursuzluk yarattı ve aralarında sermayedarların da bulunduğu bazı Yahudilerin başka ülkelere göç etmesine neden oldu. Bu saldırıların amacı, yaklaştığı tahmin edilen dünya savaşı nedeniyle Trakya’nın “hassas bölge” kabul edilmesi ve bölgenin savunmasının güçlendirilmesiydi.
1935 yılında kabul edilen 2762 sayılı Vakıflar Kanunu, azınlık cemaatlerine ait vakıfları denetim altına aldı.
Recep Peker 1935 yılında şunları söyleyebiliyordu: “Türk kanı, bütün bu gürültüler içinde temiz kalmıştı. Batı türkleri bu çöküntü içinde kanının arılığını korudu ve sakladı.” (Peker, R., İnkılab Dersleri Notları, Ulus Basımevi, Ankara, 1935;5)
Mahmut Esat Bozkurt’un bazı yazılarında milliyetçilik ırk birliğine dayandırılmaktadır.
Adliye Bakanı Mahmut Esat Bey’in 1928 yılı Ocak ayında Türk Ocakları Kültür Heyeti şerefine verdiği ziyafette yaptığı konuşma, Türk Yurdu Dergisi’nin Ocak 1928 sayısında “Çağdaş Milliyetçilik” başlığıyla yayımlandı. Mahmut Esat Bozkurt’un konuşmasının bazı bölümleri aşağıda sunulmaktadır:
“Türk milliyetçiliği bir fikir cereyanı, bir kültür birliğidir. Fikir ve kültürlerin sınırları yoktur. Milliyetçilik düsturunun infaz ve tahakkuku için cebir ve zor kullanılması lüzumsuzdur. Zira milliyetçilik kan birliğine dayalı olduğu kadar, ondan ziyade fikir cereyanı, bir kültür birliğidir. (…)
“Türk milliyetçiliği ne dinciliktir ne de dinsizliktir; laikliktir. lrktaşın vicdanı bir kutsiyettir ki onun harimine hiçbir el değemez. Din siyasetidir ki Türk milletinin çöküş sebebi olmuştur. Şahidim tarih ve hadiselerdir. Irktaş istediği kanaatle hareket eder. Esasen din, Allah ile fert arasında bir kavuşma yoludur. Herkes ilahını kendi idrak ve manasına göre arar bulur. Mezhep ihtilaflarının Türk milleti için ne vahim, ne yürek yakıcı akıbetler doğurduğu meçhulümüz değildir. Daima hasis menfaatlere vasıta olan bu kara tehlikeyle mücadele Türk Ocaklarının belli başlı bir sahası olmalıdır. Mezhep ve kıta Türklüğü, yani Şii, Sünni Türk; Rumeli, Anadolu ve bilmem daha nere Türklüğü yoktur; vicdan, kültür ve fikir Türklüğü vardır.” (Bozkurt, Mahmut Esat, Toplu Eserler IV, Kaynak Yay., İstanbul, 2015;205)
Mahmut Esat Bozkurt’un, Gökbörü Dergisi’nin 1 Ocak 1943 tarihli sayısında yer alan “Milliyetçilerin Cevabı!” yazısında da şu değerlendirme yer almaktadır:
”Milliyetçilikle ırkçılık uzlaştırılabilir mi? Kanı ve anadili Türkçe olan, kendini Türklükte ve Türk tarihinde bulan, Türkün acılarını kendi acısı, saadetini kendi saadeti sayan, Türkle gülen, Türkle ağlayan ve kültürü Türk olan Türktür. Milliyetçilikle ırkçılık bu yönden birbirlerinden ayrı şeyler değildirler.
“Burada, bir duyuş ve bir görüşü söylemekten kendimi alamayacağım: Bizim Osmanlı tarihinin en derin yaralarından biri -belki de birincisi- Türkün mukadderatını Türkten başkalarının eline bırakmak olmuştur. Bundan çok sakınmak lazımdır. Milli işlerimizde Türkten başkasına inanmamalıyız! Türkün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir.” (Bozkurt,2015;249-250)
Kemalist milliyetçilik veya Atatürk milliyetçiliği, ırkçılığı reddeden, Türkiye Cumhuriyeti’nin devraldığı demografik ve toplumsal yapıyı çok doğru kavrayıp, halkı çağdaş bir “Türk milliyetçiliği” altında birleştirmeyi amaçlayan bir anlayış bütünlüğüdür.

Yıldırım Koç
www.yildirimkoc.com.tr

BU DÜNYADAN BİR EROL TOY GEÇTİ

0

Onun romanlarında sadece karakterler yoktu,
Türkiye’nin tarihi, emekçileri ve mücadeleleri vardı…
1936’da Manisa’nın Alaşehir ilçesinde doğdu. Küçük yaşlardan itibaren hayatın zorlu yüzüyle tanıştı. Daha beş yaşındayken babasının lokantasında çalışmaya başladı. Çocukluğu, bir yandan çalışıp bir yandan okumakla geçti.
Boş zamanlarında ise Alaşehir Halkevi’ne sığınıyordu. Raflardaki kitaplar onun için yeni bir dünyanın kapısıydı. Türk ve dünya edebiyatını küçük yaşta okumaya başladı.
1951’de ortaokulu bitirdiğinde babası onun lokantada çalışmasını istiyordu. Ama o okumakta kararlıydı. Tek başına İzmir’e gidip İnönü Lisesi’ne kaydoldu. Hayatını sürdürebilmek için fırında ve üzüm işletmelerinde çalıştı.
Liseden ayrıldı ve İzmir’de onbaşı olarak askerlik yaptı. Ardından bankacılık yılları başladı. 1956’dan 1963’e kadar Yapı Kredi Bankası’nda çalıştı, sonrasında Birleşik Tasarruf Bankası ve Tütünbank’ta görev aldı.
Erol Toy’un yazı serüveni ise çok daha önce başlamıştı. İlk öyküsü 1952’de İzmir’de yayımlanan Çınar dergisinde çıktı. 1967’de yayımlanan “Yenilgi”, onun ilk kitabıydı. Bu öykülerde kendi hayatından izler vardı. Ardından romanlar geldi.
“Toprak Acıkınca”, Kurtuluş Savaşı’nın Ege’deki örgütlenmesini anlatarak edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. “Acı Para” ile küçük esnafın mücadelesini anlattı. “İmparator”, Türkiye’de sermaye gücünü tartışmaya açtı.
Aynı yıl çıkan “Azap Ortakları”, Şeyh Bedrettin ve arkadaşlarının tarihsel mücadelesini romanlaştırdı. Gözbağı, Son Seçim, Doruktaki Öfke, Yitik Ülkü gibi romanlarında ise Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihini edebiyatın diliyle anlattı.
“Pir Sultan Abdal” ve “Çeliğe Su Vermek” gibi oyunlar yazdı. Yazko’da yöneticilik yaptı, Somut dergisinin genel yayın yönetmeni oldu. Bu dergide yayımlanan bir yazı nedeniyle 1983 yılında 16 ay hapis cezası aldı. Ama yazmaktan vazgeçmedi. Hayatı boyunca Türkiye’yi anlatmaya çalıştı…
13 Mart 2021’de, 85 yaşında aramızdan ayrıldı.
Aradan geçen yıllara rağmen eserleri,
onun anlattığı hikâyeleri hâlâ yaşıyor…

KUTADGU BİLİG VOLGALI

0

Bir Tarihçinin Şeytanla Akademik Kariyeri
1944 yılının Mart ayında Prag’da doğan bebeğin ilk çığlığı güçlü değildi. Hatta doğumu gerçekleştiren doktor sonradan şöyle demişti:
“Bu çocuk ağlamadı… sanki dünyaya geldiği için özür diler gibiydi.”
Adını Kutadgu Bilig Volgalı koydular.
Babası Başkirt kökenli bir tarihçiydi. Annesi de öyle. İkisi de Stalin’in Orta Asya’ya sürgün ettiği Başkurt aydınlarındandı. Sovyet sürgün trenlerinden kaçıp Prag’a ulaşmışlardı. Hayatları boyunca kaçmışlardı ama bir şeyi bırakmamışlardı: kitapları.
Evleri kitap doluydu.
Ama sevgi dolu değildi.
Babası çocuğuna sarılmak yerine şöyle derdi:
“Bak oğlum, Timur’un Semerkant’ı ele geçirmesi aslında stratejik bir zorunluluktu.”
Annesi ninni söylemezdi. Onun yerine Bizans vergi sistemini anlatırdı.
Kutadgu Bilig beş yaşında çok önemli bir şey öğrendi:
İnsan sarılmak yerine dipnot verebilir.

Ve sevgi yerine bibliyografya bırakabilir.

Üniversite yıllarında Kutadgu Bilig olağanüstü bir öğrenciydi.
Sebebi zekâ değildi.
Sebebi sevgisizlikti.
İnsan sevgi görmeyince iki şeyden biri olur:
ya şair
ya profesör
Kutadgu Bilig profesör olmayı seçti.
Ama tarih okudukça hayal kırıklığı büyüyordu.
Gerçek tarih utanç vericiydi.
Krallar çoğu zaman korkaktı.
Savaşlar çoğu zaman saçmaydı.
Halklar çoğu zaman kandırılmıştı.
Ama televizyonu açınca bambaşka bir tarih vardı.
Orada herkes kahramandı.
Orada hiçbir hata yoktu.
Ve Kutadgu Bilig hayatının en büyük keşfini yaptı:

Tarih gerçeklerden değil, iyi anlatılmış yalanlardan oluşur.

Bir gün televizyon programına davet edildi.
Programın adı:
“Tarihin Derin Gerçekleri”
Sunucu heyecanla sordu:
“Hocam, bu savaşın gerçek nedeni nedir?”
Gerçek aslında çok basitti. Vergiler yüzünden çıkan sıradan bir isyandı.
Ama Kutadgu Bilig şöyle dedi:
“Bu savaş milletimizin tarihsel kaderinin kaçınılmaz sonucudur.”
Sunucu gözleri dolu dolu baktı.
“Ne kadar derin bir yorum!”
O gün Kutadgu Bilig üçüncü büyük keşfini yaptı:

İnsanlar gerçeği değil, kendileri hakkında güzel yalanları sever.

Bir süre sonra Viyana’da bir akademik kongrede konuşma yaptı.
Salonda ciddi tarihçiler vardı.
Kutadgu Bilig kürsüye çıktı ve şöyle dedi:
“Bizim tarihimiz dünyadaki en ahlaklı tarihtir.”
Bir Alman tarihçi el kaldırdı.
“Hocam, arşiv belgeleri bunun tersini söylüyor.”
Kutadgu Bilig gülümsedi.
“Belgeler yorum meselesidir.”
Salonda alkış koptu.

O an akademinin de televizyon kadar kolay manipüle edilebildiğini fark etti.

Bir gece Prag’daki eski bir kütüphanede çalışırken karşısına biri oturdu.
Siyah takım elbise.
Sakin bir yüz.
“Sen çok hırslı bir adamsın,” dedi.
Kutadgu Bilig başını kaldırdı.
“Evet.”
“Ünlü olmak istiyorsun.”
“Evet.”
“Ben yardımcı olabilirim.”
“Karşılığında?”
Adam gülümsedi.
“Ruhun.”
Kutadgu Bilig birkaç saniye düşündü.
Bir akademisyen gibi hesap yaptı.
Ruh = metafizik
Ün = gerçek
Sonuç basitti.
“Tamam.”
Adam elini uzattı.
“Ben şeytanım.”
Kutadgu Bilig omuz silkti.

“Ben de tarihçiyim.”

Bundan sonra kariyeri inanılmaz hızlandı.
Televizyon programları.
Gazete köşeleri.
Devlet törenleri.
Bir programda şöyle dedi:
“Biz tarihte hiç hata yapmadık.”
Sunucu ağladı.
Başka bir programda şöyle dedi:
“Biz her zaman mazlumların yanında olduk.”
Program reyting rekoru kırdı.
Kutadgu Bilig artık sadece bir profesör değildi.
Bir mit üreticisiydi.
Sonunda devlet onu Ulusal Tarih Müzesi’nin müdürü yaptı.

Artık resmi tarih onun elindeydi.

Bir gün müzeyi gezen bir çocuk sordu:
“Amca burada neden hiç yenilgimiz yok?”
Kutadgu Bilig gülümsedi.
“Çünkü biz sadece zaferleri sergiliyoruz.”
Çocuk tekrar sordu:
“Peki yenilgiler nerede?”
Kutadgu Bilig cevap verdi:
“Arşivlerde.”
Çocuk üçüncü soruyu sordu:
“Peki arşivler nerede?”
Kutadgu Bilig sustu.

Çünkü arşivler kapalıydı.

Yıllar geçti.
Kutadgu Bilig yaşlandı.
Bir gece müzedeki ofisinde o adam tekrar ortaya çıktı.
“Hatırlıyor musun?” dedi.
Kutadgu Bilig başını salladı.
“Ruhumu almaya geldin.”
Şeytan güldü.
“Hayır.”
“Sen zaten ruhunu kaybettin.”

“Cezan başka.”

Kutadgu Bilig kısa süre sonra öldü.
Gazeteler şöyle yazdı:
“Büyük tarihçi hayatını kaybetti.”
Televizyonlar dedi ki:
“Ulusun hafızasıydı.”
Müzede heykeli dikildi.

Ama ruhu cehenneme gitmedi.

Şeytan ona şöyle dedi:
“Sen insanları manipüle etmeyi sevdin.”
“Şimdi aynı şeyi tersine yapacaksın.”
Kutadgu Bilig’in ruhu dünyada kaldı.
Bir bedenden diğerine giriyordu.
Bir gazeteciye.
Bir akademisyene.
Bir televizyon yorumcusuna.
Ve her seferinde aynı şeyi söylüyordu:
“Size yıllarca yalan söyledik.”
Programlar kesiliyordu.
İnsanlar kovuluyordu.

Ama Kutadgu Bilig çoktan başka birine geçmiş oluyordu.

Yıllar sonra Kutadgu Bilig şeytana sordu:
“Sen gerçekten kimsin?”
Şeytan güldü.
“Ben şeytan değilim.”
“Ben insanların duymak istediği yalanım.”
Kutadgu Bilig şaşırdı.
“Peki gerçek şeytan kim?”
Şeytan televizyon ekranını gösterdi.
Orada bir tarih programı vardı.
Sunucu şöyle diyordu:
“Gerçekleri konuşacağız.”
Ama kimse gerçeği konuşmuyordu.
Şeytan fısıldadı:
“Gerçek şeytan benim değil.”

“Gerçeği duymak istemeyen kalabalık.”

Kutadgu Bilig Volgalı o an anladı.
Şeytanla anlaşma yapmamıştı.
Sadece insanların duymak istediği şeyleri söylemişti.
Ve dünyada bundan daha güçlü bir şey yoktu.
Çünkü insanlar yalanı sever.
Ama gerçeğe gülerek inanmazlar.

Cümle cana tek nazarla

0

Cümle cana tek nazarla
Bakmak ulvi etikettir
Doğduğun yer vatan ama
Doyduğun yer memlekettir

Bir hünerdir tez ayılmak
Tenden öte, can kayırmak
Din, dil, mezhep, ırk ayırmak
Sonu meçhul felakettir

Şah, sultanı görme emsal
Her zafer bir kanlı masal
Sınır değil, insan kutsal
Sezebilmek keramettir

Nefstir seni senden çalan
Senle gezer sinsi yılan
Mahlükatı insan kılan
Sevgi, duygu, merhamettir

Sorma kimdir, neyin nesi
Hakk katında birdir sesi
İnsanın insan sevmesi
Huzur, barış, selamettir

Duy kulak ver Deruni’ye
Gavur, müslüm, ayrım niye?
“El ele, el Hakk’a” diye
Gidilen yol Hakikattir…

İlber Ortaylı Hakka yürüdü 14.03.2026

0

İlber Ortaylı (21 Mayıs 1947, Bregenz – 13 Mart 2026, İstanbul),Türk tarihçi, akademisyen ve yazardır. Türk Tarih Kurumu şeref üyesiydi. Ortaylı, Uluslararası Osmanlı Etütleri Komitesi yönetim kurulu üyesi ve Avrupa İranoloji Cemiyeti ve Avusturya-Türk Bilimler Forumu üyesiydi.