Perşembe, Nisan 2, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 18

Hak belasın versin Mülcem Oğlu’nun

0

Hak belasın versin Mülcem Oğlu’nun
Hançer ile kanın saçtı Ali’nin
Terk eyledi Bağdat gibi şarını
Ecel burcu boynun büktü Ali’nin

Ali’m çeker idi dünya firkatın
Cümle kullarını alırdı satın
Fatma Ana ile Şehriban Hatun
Libasın üstüne döktü Ali’nin

Ali’m ah eyledi eridi sızdı
Kanber de bu işte ayrılık sezdi
Oğlu İmam Hasan tabutu düzdü
Tabutu misk anber koktu Ali’nin

Bir nur doğdu Muhammed’in veçhinde
Zülfikar oynadı Çin ü Maçin’de
Doksan bin evliya sancak içinde
Gözleri kan ile doldu Ali’nin

Pir Sultan Abdal’ım sever hazırı
İstemişler Üveys ile Hızır’ı
Yükletmişler Ab-ı Zemzem çadırı
Deve kapısına çöktü Ali’nin

Arama boşuna mümin kulları

0

Arama boşuna mümin kulları
Şu âhir zamanda artık bulunmaz
Gerçeği söylersem kul kızar ama
Hakk olan Cem’lere çoğu alınmaz.

Hakk olan Cemleri yürüten yoktur
Meydanı seyire çeviren çoktur
Her Ân’ı kalemle yazdıran Hakk’tır
Amel defterinde yazı silinmez.

Ali evlâdında kibir olur mu
Müminin kalbini kırıp böler mi
Nefis denizine yelken salar mı
Münafıktan asla kâmil olunmaz.

Talipler azıtıp Yoldan çıktılar
Haramlara helâl gibi baktılar
Hanesine ateş atıp yaktılar
Kül olmuş evlere cila çalınmaz.

Buyruğa göre Yol sürülmez oldu
Kâmil’e müşkiller sorulmaz oldu
Nuh’un gemisine sarılmaz oldu
Tufandan kurtulup geri gelinmez.

Müminlerin olmaz kalpte karası
Hakk iledir, uzak değil arası
Gece gündüz durmaz kanar yarası
Kerbelâ Yolundan ayrı kalınmaz.

Keremî’yim der ki bozuldu düzen
Kalmadı âr edep, çoğaldı azan
Ol ikrâr imanla kuruldu mizân
Parça parça edip bine bölünmez.

Sözler: Baki Pınar (Keremî)

Rumeli’nin Kapısını Açan Yenilmez Gönül Eri: Sarı Saltık Ayhan Aydın

0

Geldik’ti bir zaman, Sarı Saltık’la Asya’dan,
Bir diyarı Rum’a dağıldık Sakarya’dan (Yahya Kemal Beyatlı)


XIII. yüzyılda yani 1200’lü yıllarda yaşamış, muhtemelen 1263 yılında Balkanlar’a yani Rumeli’ye geçen, 1293’de Hakk’a nail olduğuna inanılan, Anadolu’nun ve Rumeli’nin tarihe en derin bir şekilde izler bırakmış ulu erenlerinden birisi de Sarı Saltık’tır.
Onun; Aleviler – Bektaşiler arasındaki yaygın inanca göre; Hacı Bektaş Veli’nin, “biz seni Rumeli’ye (Rum Eli’ne) saldık, orada bizim yolumuzu, erkânımızı süresin, oradakileri gönlünle fethedesin” sözleriyle sırtını sıvazlayıp, “safa nazar kıldıktan”, hayır duada bulunduktan sonra, Anadolu’dan Rumeli’ye aynen kendisinin Anadolu’ya güvercin donunda geldiği gibi, mana gücüyle gönderilen bir barış elçisi olduğuna inanılmaktadır.
Sarı Saltık’la ilgili; Ahmet Yaşar Ocak, Şükrü Haluk Akalın gibi bazı isimlerin bilimsel çalışmalarla ortaya koyduğu bazı gerçekler yanında, menkıbeler içinde, bazen tümüyle uydurma, akıl almaz şekilde başka tarihi şahıslarla ilişkilendirenlere kadar piyasada yüzlerce yazı, birçok da kitap bulunmaktadır.
Nihayetinde her ne kadar tarihsel bazı verilerle de örtüşüp, “alp eren” kimliğinde bir öncü isim olsa da ki, belli bir siyasi eğilime- inanca sahip insanlar Sarı Saltık’tan Balkanlar’ı kılıcıyla Müslümanlaştıran bir savaşçı kahraman Türk mücahidi simgesi çıkarmışlardır, bu tarihi çarpıtmaktan başka bir şey değildir.
Uzmanı olmadığım bir alan ve zaten haddimizi bildiğimiz için, kesin analizlerde bulunacak bir alanda ahkâm kesen birisi gibi davranamayacağımız için, bu konuda da derin konulara giremeyeceğim. (Kendileri masa üstünde her konuyu bilen birileri, benim analiz yapma kabiliyetim olmadığı için, bir yazar olmadığımı da söyleyebilirler, ne gam!)
Bilimsel çalışmalarla onun hem tarihi, hem de çok geniş coğrafyalar üzerinden yapılacak araştırmalarla söylencesel kimliği elbette ortaya konulacaktır.
Yalnız; Alevi – Bektaşi toplumu içinde; “alp – eren” kimliğinden ziyade “sohbet ve muhabbetleriyle”, üstün mahir yetenekleriyle, bir dede, bir baba, bir eren, Hacı Bektaş Veli gibi bir büyük pirden himmet alması dolayısıyla gösterdiği kerametlerle; insanlığın “bin bir donunda’ görünen Sarı Saltık, aynı zamanda bir halk önderi olarak da kabul edilmektedir.
Alevi – Bektaşi düşünce dünyasında O, sıra dışı bir yol ulusu, sadece kendi başına hareket eden, derviş nitelikli bir eren değil, mücadeleci, sürekli hareket eden, devamlı mucizeler (kerametler) göstere göstere binlerce darda olan cana yardımcı olandır. Her ne kadar Hızır’ı zaman zaman çağırsa ya da Hızır onun yardımına ulaşsa da, kendisi yer yer Hızır gibi aynı anda çok uzak diyarlarda müşkül halde bulunanlara ulaşan, dertlere derman olan, zalimin karşısına kılıçla çıkan, yüzerek nice deryaları aşan, yedi başlı ejderhayı yenen, “kafir -küffar” kralın kızını kurtarıp sağ salim krala teslim eden, muhipleriyle, yarenleriyle, dervişleriyle nice nice tekkeler kuran, tam anlamıyla gezgin, Hıristiyan dinini çok çok iyi bilen, dört kutsal kitabı ezbere okuyan, “mantıkdan mana veren”, konuşmaları ve öngörüleriyle halkı ikna eden, halkı kendine hayran eden, kimi yerde çoluğu çocuğuyla döl alıp evlatlarıyla hala hayatta olan, Balkanlar’da tüm hayatını Hakk, halk ve adalet için savaşlarla, mücadelelerle geçiren, hiçbir kılıcın kendisine işlemediği ululardan ulu, gönüllerde yer etmiş bir ölümsüz cengaverdir.
Halktır bu, sevdiğini her daim yaşatır yüzyıllar boyunca, onu zaman zaman kılıktan kılığa sokar ama her daim belleğinin içinde onu çerağları yanan ibadet kürsüsünde baş tacı eder.
İşte Sarı Saltık da nihayetinde her gittiği yerde çerağlarını yakmış, gönüllere ölmez, yenilmez bir er olarak yerleşmiş, kurduğu yoldaki sevgi pınarından bal damlamaya devam eden aynı zamanda bir halk kahramanıdır.
O sonsuz bir muhabbet meydanı kurmuş, “ocak – tekke – dergâh- zaviye” dediğimiz gerçeklikle yaşamını sürdürmüş, en son vasiyeti gereği de “çerağının yanmaya devam ettiği”, yani Hakk nefeslerinin söylenmeye devam ettiği yine kendisinin kurduğu dergâhında, Romanya Babadağ’daki mekanında – makamında sonsuza kadar bir “sır olmuştur”.
Ama o zamana kadar nice nice zalim küffar krallarla savaşmış, kâh cinlere, kâh devlere karşı mücadele vermiştir. Hatta hatta çoğu insanın bilmediği şekliyle tüm Anadolu’da, tüm Balkanlar’da, Arabistan’a, Çin’e, Kırım’a kadar giden istisnasız Alevi – Bektaşi kimlikli en meşhur Türk “masal – menkıbe – inanç önderi – alp / eren” kahramanı olmuştur. Bu bir abartı değildir.
1453’de İstanbul’un Türkler tarafından alınışını yapan Fatih Sultan Mehmet’in bir sefere çıkması dolayısıyla oğlu Şehzade Cem’i Edirne’ye göndermesiyle birlikte belki de onunla ilgili bilgileri daha fazla elde etmemizi sağlayan bir çalışmaya da sahip olmuş olduk. Cem Sultan halkın hafızasında, ruhunda, sözlerinde çok ama çok canlı bir şekilde yaşayan Sarı Saltık Efsanesini derlemesi için yanında bulunan Ebü’l Hayr-ı Rumi isimli bir kişiye bir görev vermiş. O da yedi yılda halk arasında dolaşarak Sarı Saltık anlatılarını, efsanelerini, masallarını, menkıbelerini derleyip toparlamış, sonuçta da; Saltukname isimli ölümsüz bir eser meydana getirmiştir. İşte çok hacimli ve elbette ki farklı anlatıların da karıştığı bu eser Sarı Saltık’ı anlamak için bir veri kaynağı teşkil ediyor. Ama elbette bu bir derleme kitaptır. Nasıl ki, birçok eser sonradan derlendiyse, hatta Alevi- Bektaşi toplumunun öncü isimlerinden Hacı Bektaş Veli adına yazılan Velayetname de, Uzun Firdevs isimli birisi tarafından Hacı Bektaş Veli’nin Hakk’a nail olmasından yaklaşık iki yüz yıl sonra derlenmişse, aynen onun gibi Saltukname de, Sarı Saltık’tun ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra derlenmiştir. Üstelik bu eser muhteva bakımından da çok farklıdır. Geniş coğrafyalar cereyan eden tarihi savaşlar, destanlar, efsaneler, inanç konuları, kahramanlıklar, birbirinden çok kopuk öyküler gibi birçok konunun iç içe geçtiği Saltukname farklı bir kitaptır.
Türkiye’de bir ocak merkezi olarak Tunceli Hozat’taki türbesinin dışında Anadolu’nun birçok farklı yerinde bu arada bizzat gidip gördüğümüz gibi Babaeski’de, İstanbul Rumelifeneri’nde türbeleri (makamları) bulunan Sarı Saltık’ın Balkanlar’da ise yirmiden fazla yerde türbesi (makamı) vardır.
Şahsen; asıl türbesinin olduğu söylenen Romanya Babadağ’daki, Bulgaristan Varna yakınlarındaki Kaliagra, Makedonya Ohri’deki Sveti Naum Manastırı içindeki, Arnavutluk Kruya kentinde bir dağdaki, Kosova İpek şehri yakınlarında bir köydeki, Bosna Mostar Blagay’daki türbe ve makamlarını gördüğüm Sarı Saltık’ın bunlar dışında da birçok yerde türbesinin (makamını) olduğunu duyduk, okuduk.
İnanışa göre yüz yıl ömür sürüp, sonuçta bu dünyadan göçeceğini anladığında çok sevildiğini bildiği ülke krallarının gelip kendi cenazesini alacağını düşünüp bazıların göre 7, bazıların göre 12, bazılarına göreyse 30 farklı tabut yaptıran, Sarı Saltık son anda da herkesin gönlünü yapmasını bilerek büyük bir ders vermiştir. Sonunda ise; çerağının yandığı yani dergâhının olduğu Romanya Babadağ’da toprak anaya “sır”, inananlara, onu her daim dillerinde, gönüllerinde yaşatanlara ise sonsuza kadar bir kılavuz, bir meşale olmuştur.
Can dostlar; Sarı Saltık ve Sarı Saltıklar bugün de halen yaşamaktadırlar.
Evet, evet o nice nice öncü, ulu, hafızalara, tarihe, kültürümüze derin bir şekilde kazınmış yüzlerce ölümsüz sima gibi Sarı Saltık da hala aramızda yaşamaktadır.
Sevgili dostlar;
Onun çok büyük coğrafyalarda, farklı kültür katmanlarımda, ona inanan her toplumun arasında farklı farklı bir kimlikle yaşaması bir şey ifade etmez.
O, “saz çalınır akşamları cem olur / gönlüm terazisi yıkılır gider” denilen Dersim coğrafyasında, onun soyundan geldiğine inanan, onun adına cemler yürüten, deyişler, düvazlar söyleyen Anadolu Alevi halk toplulukları içinde, onun soyundan geldiğini söyleyen dedelerde, onun adına saz çalan zakirlerde, adak adanan, kurbanlar kesilen, lokmalar sunulan tüm makamlarda, yani Anadolu’nun birçok yerinde halen cap canlı yaşadığı gibi, tüm Balkanlar’da da bugün de yaşamaktadır.
Ama Balkanlar’da yaşayan Sarı Saltık; elbette çok daha farklı bir kültür motifi olarak varlığını sürdürmekte, yerli dinlerin, inançların, efsanelerin de karışımıyla, bir “kültür ve dinler karması” temel bir sembol olarak varlığını devam ettirmektedir.
Elbette zaman zaman; çelik zırhı, miğferi, kılıç veya uzun mızrağıyla yiğit bir atın üstünde, yenilmez bir şövalye, insanları kendi inancına – dinine çağıran ve sürekli vaazlar veren bir misyoner, kiliseler de herkesi derinden etkileyen hatip bir rahip, çocukların gözünde “zalim kral, kont, soylu”lardan zaten halkın olan türlü ganimetleri zorla alıp yine fakir halka dağıtan Robin Hood gibi bir halk kahramanı olarak da yaşamaktadır.
Yine Balkanlar’da Müslüman, Türk veya Arnavut Alevi- Bektaşi, Sünni toplumun gönlünde de Sarı Saltık, İslam’ı en güzel şekilde Hz. Peygamber Efendimizin yaşadığı şekilde, adaletle, kin ve nefreti yok eden, “dört kitabın manasını bilen”, sesli Kuran olup Hıristiyanlar’ı derin bir cezmeye düşürüp onları Müslüman eden bir İslam misyoneri olarak da yaşamaktadır.
Bektaşiler ise; onun bir “baba” olduğuna, meydanlar açtığına, cem yaptığına, tekkelerinde çerağlarını dualadığına, deminde, devranın da, sofrasında tuzu ve muhabbetiyle bir Yol önderi olduğuna inanmaktadırlar.
Sarı Saltık deyince; masallar, efsaneler, menkıbeler, muhabbetler birbirine karışmaktadır.
Sarı Saltık, çok geniş coğrafyalarda; Alevi – Bektaşi Müslüman halk kesiminin gönlünde, Kah Zaloğlu Rüstem, kah İmam Hüseyin’in öcünü alan ölümsüz bir ruh Eba Müslim Horasani / Teberdar, kah Beyazıd-ı Bestami, kah öğütler veren, Koca Ahmet Yesevi’nin hikmetlerini söyleyen bir Hace, yani ulu bir kişi, kah Dedem Korkut, kah Yunus Emre gibi dilde dilekleri gönülde muratları hâsıl eden bir büyük ozan, bir şaman, bir ermiş kişi olmaktadır.
Kim bilir tarihte yine birilerinin gönlünde; Sarı Saltık aynı zamanda çığlıkları vadilerde yankılanmaya devam eden, inançlarından dolayı diri diri yakılan on binlerce Bogomil’in de öcünü alan, haksızların bağrını ezen, mazlumların yegane umudu, gözlerinin yaşını silen, geleceklerinin ışığı, hanların, ağaların, derebeylerinin korkulu rüyasıdır.
Derbentler yapsa da, Şatolar, Kaleler kursa da; kimse önü alınamaz bir sel gibi, bir ateş gibi, volkan gibi akıp giden Sarı Saltık ve onun gibilerin akışının çağıltısını durduramaz…
Onlar hareket edince; dağlar iniler, vadilerde sesler yankılanır…
Ama ille de, ille de, bir haksızlık yapan varsa, kim olursa olsun, Sarı Saltık/Sarı Saltıklar çağırılır, o tez zamanda yetişir Boz Atlı Hızır gibi, Hızır Aleyhisellam gibi…
Altay Dağları’ndan, Horasan Yurdu’na, Tebriz’deki Ulu Dergâha, Dersim’de Düzgün Baba’dan, Romanya Babadağ’a, Bosna Mostar’da Blagay Buna Irmağı’nın çıktığı gözeye bir kervanımız gider bizim…
S A R I S A L T U K
Günün battığı yerde senin makamlarını gösteren mühür;
çıkıp kendi kalıp ve sûretinden, et ve kemiklerinden
su ve ateş kılığında dalıyorsun bir kökler ormanına
sen bir zamanlar yalnız bozkırlarda dolaşan derviş
yalnızca yaban balı ve çekirge ile beslenmiş
sen kumarbaz fatihin bir yenine gizlediği kupa beyi
sen yetimin kan yerlerinde edeceği dönülmez yemin
sen ömrünü seher yellerine yüklemiş abdal gezgin
“Seni Rum’a saldım. Var git, post ve asa ile,
nam ve şan sahibi ol yedi krallık yerde !”
Seni duyacak halkın ağzından Edirne’den bir şehzade.
ve diyecek: “ Bu kentte otururum padişah olursam !”
Gecenin boş sayfaları senin gecende değil artık.
aynı düşleri görürken o kuş dillerinde konuşanlar.
Bir tabut hazırlanacak öldüğün zamanlar, eğer ölürsen,
Bir tabut verilecek seni dileyen o yedi kral

Özdemir İnce
Sevgili Dostlar;
Sarı Saltık ölmez, durmaz, tükenmez, ölümsüz bir isimdir…
O bir büyük inancın, kültürün, Yolun bir büyük neferidir…
O da nihayetinde Onun gibi nice nice ulularla birlikte anlam kazınır, bir bütünde buluşur…
Bu erenlerin kurduğu Erenler Katarına katılanların yoğrulduğu, var olduğu, bir büyük Yol, bir büyük Öğretidir… Devamlı, devamlı kendini yeniler, ezelden ebede, akıp gider kainat var olduğunca…
Bazı Önemli Alevi – Bektaşi Önderleri – Ozanları
Alevilik – Bektaşilik bu inanç için çok önemli olan, kendi yollarını aydınlatan İnanç Önderlerinden çok etkilenerek oluşmuş Ebu Müslim-i Horasani (ö. 755), Beyazıd-ı Bestami (ö. Yaklaşık 875) Cüneyd-i Bağdadi (ö. 910), Hallacı Mansur (ö. 922), Koca Ahmet Yesevi (ö. 1167), Ebul Vefa (Tacu’l-Arifin Seyyid Ebü’l-Vefa Bağdadi) (ö. 1107), Dede Garkin, Haydariliğin kurucusu Kutbeddin Haydar (ö. 1221), Kalenderiliğin kurucusu Cemalü’d-Din Savi (ö. 1232/33), Şıhabeddin es Sühreverdi (ö. 1234), Baba İlyas (ö. 1240), Baba İshak (ö. 1240), Muhyiddin İbnü’l Arabi (ö. 1241), Ahi Evran (ö. 1261), Hacı Bektaş Veli (ö. 1270), Sarı Saltık (ö. 1293), Barak Baba (ö. 1307), Tabduk Emre, Yunus Emre (1320), Şeyh Edebali (1326), Abdal Musa, Abdal Murad, Abdal Mehmed, Postinpuş Baba, Şeyh Mehmed Küşteri (I. Murat Dönemi (1362/1389), Seyyid Ali Sultan (ö. 1420’ler), İmameddin Nesimi (ö. 1408), Şeyh Bedreddin (ö. 1416), Kaygusuz Abdal (ö. 1444) Hacı Bayramı Veli (ö. 1429), Otman Baba (ö. 1478/79), Akyazılı Sultan, Demir Baba (XV. – XVI. Yüzyıl yıllar), Şah İsmail Hatai (1487- 1524), Pir Sultan Abdal, Kul Himmet (1500’lü yıllar), Gül Baba (ö. 1541), Yemini, Virani (1500 yılların sonu, 1600’lü yıllar) Hubyar Sultan, Şah İsmail, Şah İbrahim Veli gibi aynı zamanda bir kısmı için İslam tasavvufunun da temel taşları diyebileceğimiz insanların görüş ve düşüncelerinden de etkilenerek, onların fikirlerini de benimseyerek inanç ve ibadet sistemlerini oluşturmuşlardır.
Tarihler boyunca dergâhlar, tekkeler, ocaklar, cemevleri Alevi/Bektaşi inancının da hem merkezleri, hem de bu inancın yayıldığı mekânlar olmuşlardır.
Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli’de ocaklar yanmış, kinler- kibirler yok olmuş, gönüller birlenmiş; Anadolu bir harman yeri olmuştur.
İşte sevgili dostlar;
Abdal Musalarla, Mısır’da Kaygusuz Abdallar’la, Baba Mansurlarla, Ağu içenlerle, Kureyş Babalarla, Şahkulu Sultan, Karacaahmet, Eryak Baba, Veli Babalarla, Süceattin Veli’lerle, Sinemiller, Cemal Abdallarla, Seyyid Ali Sultan, Otman Baba, Demir Baba, Ali Koç Baba Sultan, Sersem Ali – Harabati, Hıdır Babalarla, Dikmen Dedelerle, Budapeşte’de Gülbaba’ya kadar binlerce yol ulusunun, pirininin, mürşidinin, ozanının içinde olduğu bitip tükenmeden giden bir büyük hazimeniz bir ulu kervanımız vardır bizi…
Yine Balkanlar’dan bir büyük Alevi – Bektaşi ozanı Virani bizim için söylemiş…


Bir Ulu Şehide tellalığım var
Ben tellalım pazar başım Ali’dir
Eksik alıp artık satsam yine kar
Ben tellalım pazar başım Ali’dir


Irıza malıdır alıp sattığım
Üçler, Beşler, Kırklar Pazar ettiğim
İmam Cafer’den dükkânı tuttuğum
Ben tellalım pazar başım Ali’dir


Virani’yem hem dem Hakk’a yeterim
Tellal oldum şu Âlemi gezerim
Kudretten dükkânım kendi pazarım
Ben tellalım pazar başım Ali’dir


Hakk Muhammed Ali diye sazların çaldığı, deyişlerin söylendiği, bir dostluk kervanıdır bu kervan…
Sonra durmaz, durdurulamaz bu ulu kervan bir yürüyüş eyler; Makedonya Ohri’ye de varır, Arnavutluk Kuruya’ya da çıkar, işte Bosna – Hersek’de Mostar Blagay’a bir dağ eteğindeki gözeden su da içer…
Dağdan dağa, ovadan ovaya, ormandan ormana, su gözelerine oradan da insanlığın doruklarına ulaşır Alevi Bektaşi Yolu’nun Rehberleri…
Sarı Saltık üstüne ne dense azdır.
Yirmi yılda Balkanlar’da en geniş coğrafyalarda türbesini gezdiğim, açıkçası özel olarak sözlü bir derleme yapmasam da, isminin çok ama çok iyi bilindiğini, gönüllerde yer ettiğini gördüğüm Sarı Saltık’ın tarihini, inancını da, kültürünü de onun içinden çıktığı Alevi- Bektaşi toplumunun bir ferdinin yazması gerekir.
Bunu yazacak insanlar çıkarmamak da, bu toplumun affedilmez bir eksiği, bu kurumların ihmal edilmez bir görevleridir.
Muhabbet ehline saygı, sevgi ve aşkla…
Ayhan Aydın
8 Nisan 2020
Rumelifeneri’nde Sarı Saltık
Anadolu ve Rumeli Alevi – Bektaşi kültür dünyasında (evreninde) en önemli sembol isimlerden birisi olan Sarı Saltık’ın gerek Anadolu’da, gerekse de Balkanlar’da (Rumeli)’de birçok yerde türbesi bulunmaktadır.
Bir kişinin birden çok yerde mezarının bulunması olağan bir durum değildir. Ancak aynı isimli şahsiyetlerin belki ayrı ayrı yerlerde mezarları – türbeleri olabilir. Fakat aynen Yunus Emre’de, Kızıldeli’de, Karacaahmet’te olduğu gibi Sarı Saltık’da da durum farklıdır. Döneminde veya yaşadıkların devrin sonrasında halkın gönlünde ve hafızasında çok derin yerler bırakan ulu şahsiyetlere farklı coğrafyalarda birçok insan topluluğu sahip çıkmıştır – çıkmaktadır. Bir de tarihsel olarak, bir kutlu kişinin farklı yörelere ziyaretleri, farklı bölgelerde konaklamaları- gezmeleri, oralarda kalmaları da onların etkisinin büyük bir alana yayılmasına vesile olmuştur. Yani belli bir türbesi olsa da, kabri bir yerde olsa da, onu kendi yurdunda görmek – göstermek isteyenler tarafından makam mezarlar / makam türbeler de yapılmıştır. Bu durum için en iyi örnek Sarı Saltık’tır. Büyük ihtimalle Romanya Babadağ’da asıl türbesi olmasına rağmen; Bulgaristan Varna – Kaliağra Burnu’nda, Makedonya Ohri Kenti’nde Ohri Gölü yanındaki St. Naum Manastırı içinde, Arnavutluk başkent Tiran’ın 40. Km. kuzeyindeki Kruya Kentinde bir dağda, Kosova İpek Köşk Köyü vd. birkaç yerde, Bosna – Hersek, Mostar Blagay’daki türbe – makamlar en bilinenleridir. (Çok şükür hepsini görme şansına ulaştım.)
Hatta bununla ilgili anlatılan bir menakıp olayı çok iyi açıklamaktadır. Kendisinin bütün Balkanlar’da çok sevildiğini iyi bilen Sarı Saltık ilerleyen yaşında bir gün dervişlerine şöyle bir vasiyette bulunmuştur. “Bir gün bu dünyadan göçersen, yedi tabut yapın, her bir yerden beni sevenler, Sarı Saltık bizimdir, biz onu alıp kendi yurdumuza götüreceğiz, derler. Siz de yedi tabutun hepsini hazırlayın, her gelene de birer tanesini verin, benim gerçek tabutum burada kalsın, der. Hakk baki olur, bir gün Sarı Saltık bu dünyadan göçer. Haber tez ulaşır, Rumeli’nin dört bir tarafından o bölgenin yöneticileri atlarla cenazeye gelir ve Sarı Saltık’ın dediği gibi onu alıp kendi yurtlarına götürmek isterler. Dervişler de her birine ayrı ayrı, gizli olarak bu tabutları verirler. Gelenler emin olmak için tabutları açar onun gül yüzlü cemalini görmek isterler. Her birisi de onu görüp tanıyıp tabutları alıp götürürler, kendi yurtlarında defnedip bir türbe yaparlar. Böylece Sarı Saltık her manada olduğu gibi bu manada da bir mucize gösterir, ne kadar ulu bir zat olduğunu bir kez göstermiş olur. Böylece Balkanlar’da yedi yerde türbesi olmuş, kendisini çok sevenlerin hem gönüllerine, hem topraklarına sırlanmış olur. Bu menakıpname yaygın olarak halen bugün Balkanlar’da Aleviler, Bektaşiler arasında anlatılmaktadır.
Selçuklu Dönemi’nde yaşayan ve Anadolu’dan Rumeli’ye 1263-64 yıllarında geçtiğine inanılan Sarı Saltık ise özellikle Balkanlar’da bugün de etkisi çok ciddi şekilde hissedilen bir alp – eren olarak çok büyük bir saygı, sevgi, hürmetle anılmaktadır.
Bir Kalenderi önderi olarak ve alp – eren kimliğinde, barışın, hoşgörünün, adaletin temsilcisi olarak görülen, yedi başlı ejderhayı yenen yiğit bir kahraman olarak bilinen, Hıristiyan Azizler gibi Hıristiyanlarca da kutsanan, manevi önderliğiyle Rumeli topraklarına mührünü vuran, Balkanlar’da en az yedi yerde türbesi – makamı bulunan Sarı Saltık, bugün halen burada halkın gönlünde capcanlı yaşamaya devam etmektedir.
Rumelifeneri’nde Sarı Saltık…
Bugün ise; belki bazıları için biraz farklı gelse de, ihmalkârlığımın bir eseri olarak, Türkiye’de Tunceli Hozat, Babaeski’de türbelerden sonra, yaşadığım şehirdeki makamına ilk kez gitmenin heyecanını yaşadım. (Sarı Saltık’ın Türkiye’de daha birçok yerde türbesi, türbe – makamı var.)
İki yıldır planlamamıza rağmen bir türlü gidemediğimiz türbeye Haşim Turan canımızın rehberliğinde bugün, ulaşmak kısmet oldu. Şu anda Şahkulu Sultan Dergâhı’nda hizmet yürüten İmam Yılmaz Hocamızla bir büyük sevinci ve mutluluğu yaşadık.
Önerimizi dikkate alan Pir Haber Ajansı’nın çok değerli iki muhabiriyle birlikte sisli bir günde yola koyulduk. Sarıyer’deki Telli Baba’ya uğradıktan sonra menzilimize yöneldik.
Rumelifeneri’nin içinde, zemininde yer alan türbede yatan Sarı Saltık yatırıyla ilgili ayrıntılı bir bilgi yok elimizde.
Yine söylenceler içinde kalmış bir kimlik var karşımızda. Tam da bugünkü gibi bir havada yani, sislerin, pusların olduğu bir havada, dalgalar içinde kıyıya varma sevdasında ve endişesinde olan denizcilerin rehberi olarak, onlara kılavuzluk eden Sarı Saltık’ın, denizcilerin koruyucusu olduğuna inanılıyor. Yani; Sarı Saltık, Horasan’dan gelen bir eren kişi olarak, denizcilere yardım eden bir denizci piri olarak da anılıyor.
Ama aynı zamanda Sarı Saltık, yanındaki yoldaşlarıyla, yarenleriyle Karadeniz’e tam da bu noktadan açılan ve Rumeli’yi fetheden bir alp eren olarak kimlik buluyor.
Daha önce çok sevgili Mahmut Aydın ve Hüseyin Başar Babaların ziyaret ettiğini biliyorum. Onları sevgiyle yâd ediyorum.
Bu makam bugün tümüyle Sünni gelenek ekseninde örtünmüş bir durumda. Seccadeler, tesbihler, Kabe- Hacc resimleri her yeri kaplamış durumda. Belki de ilk kez başında Hakk Muhammed Ali aşkıyla İmam Yılmaz hoca sayesinde çerağlar yandı, dualar edildi.
Pir Haber Ajansı tüm bu erkânları görüntüledi, Haşim Turan, İmam Yılmaz ve benden bazı bilgileri kayıt altına aldı. İsmet Sefer ve diğer basın emekçisi arkadaşımıza şükranlarımız vardır.
Dileğimiz; her yerde yaşadığımız asimilasyonlar karşısında, tekke ve dergâhlarımızın, ocak merkezlerimizin elimizden çıkması karşısında, şaşkın – lal olmuş bir şekilde, sözde bir şey yapamamanın çaresizliği için sağa sola geçici öfke patlamaları yapmak yerine, yapmamız gereken; gerçekten adam gibi ve tam anlamıyla örgütlenmek, değerlerimize sahip çıkmaktır.
Olması gereken; Alevi – Bektaşi kültür evreninde temel şahsiyetlerimizin bir kısmını kaybedip, (Ahi Evran, Yunus Emre gibi) neredeyse uzaktan üzüntüyle seyrederek iç geçirmek yerine, her birisini varlığımız, onurumuz, şerefimiz olarak kabul edip, onları koruyabilme gücünü göstermemizdir.
Siyasi artistler gibi orada burada poz vererek, iki nutuk çekip, sahte bilgece sözlerle buralar kurtarılamaz, birlikler sağlanamaz.
Dert bizde, derman ellerimizde ve örgütlü toplum olmaktan geçmektedir.
Erenler Katarında, Hakk Muhammed Ali Kervanında, Alevi Bektaşi Yolu’nda, Gerçeğe Hizmet Edenlere; Eyvallah Dostlar, Eyvallah…
Not: Sarı Saltık’la ilgili özellikle, onun yaşadığı dönemin tarihi arka planıyla ilgili, çok değerli bilim insanı, tarihçi Ahmet Yaşar Ocak’ın kitabını herkese tavsiye ederim. Birinci baskısı Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan eserin üçüncü baskısı Kitap Yayınevi tarafından çıkarılmıştır.
Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, Popüler İslamın Balkalar’daki Destani Öncüsü, 13. Yüzyıl, Güncellenmiş ve Genişletilmiş 3. Baskısı, Kitap Yayınevi, 2016, İstanbul, 200 Sayfa
Ayhan Aydın
Rumelihisarüstü- Sarıyer
28 Mart 2018, Çarşamba
Sarı Saltuk (Saltık) Hakkında Bazı Bilgiler
Sarı Saltuk’la İlgili Ahmet Yaşar Ocak’ın Eserinden Alıntılar…
… Sarı Saltık’ın içinde bulunduğu, Dobruca’ya göç eden aşiretin, Babailer isyanına katıldığını bildiğimiz Çepni boyu olduğu, Fuat Köprülü, Z. Velidi Togan ve Faruk Sümer gibi bazı tarihçilerce çok muhtemel görülmektedir. Bu mümkündür; çünkü isyanda çok faal bir rol oynayan bu boyun, isyanın bastırılması ve Selçuklu kuvvetlerinin takibatı sebebiyle merkezden uzak mıntıkalara çekilmesi çok normaldir… (Sayfa: 66)
… İşte ancak böyle bir sosyal-dini statü ve otorite sahibi olarak Sarı Saltık, II. İzzettin Keykavus’un yolladığı haber üzerine, Karesi (Balıkesir) yöresindeki on oniki bin kişilik kendi aşiretini almış ve Konstantinopolis boğazından geçirerek Bizans imparatoru VIII. Mihail’in kendilerine tahsis ettiği Dobruca steplerine götürmüş ve yerleştirmiş olabilir. Sıradan bir dervişin böyle bir işi başarabilmesi, göç gibi önemli bir olay konusunda büyük bir Türkmen aşiretine sözünü geçirme ihtimalinin çok zayıf olması itibariyle, imkansıza yakın derecede zordur. Böyle önemli bir işi ancak o aşiretin iç inde çok yüksek bir nüfusu olan biri, kısaca lider konumuna sahip birisi becerebilir. Bu sebeple biz, Sarı Saltık’ın yalnız bir şeyh değil, aynı zamanda aşiret reisi olması gerektiğini düşünüyoruz. (Sayfa: 67-68)
….
Şu halde bu anlatılanları bir arada değerlendirdiğimiz zaman, Sarı Saltık ve aşiretinin Dobruca’ya yerleşmesinden çok daha eski tarihlerde, Dobruca ve havalisinde Hıristiyanlığın, Ortodoksluğa mensup yönetici ve yüksek tabaka hariç olmak üzere, büyük çoğunluğuyla Bogomiller’den oluşan heterodoks bir toplumsal ve dini taban teşkil ettiğini; Sarı Saltık zamanında artık mevcut olmasalar da, Müslüman kolonilerinin muhtemelen İsmaililer’den meydana gelen bir İslam heterodoksisi oluşturduğunu, İsmaili tesirler ağırlıklı bu teterodoksiyi Sarı Saltık’la gelen Türkmenler’in pekiştirdiğini tahmin edebiliriz. Her ne kadar Balkanlar’daki bu karmaşık dini zeminin analizi konusunda bugün için bazı problemlerin çözülmesine ve bu sebeple daha detaylı araştırmalara ihtiyaç varsa da, çizmeye çalıştığımız bu kaba taslak yapı profili dahi, Sarı Saltık ve kolonisinin nasıl bir dini zemine geldiğini göstermeye bir parça da olsa yetecektir.
İşte Sarı Saltık ve kolonisi, bu heterodoks zemine Anadolu Türkmenleri’nin Babai isyanından çıkmış yeni heterodoks İslam anlayışını taşıdı. Bugün onun kısmen Bulgaristan, kısmen de Romanya topraklarında kalmış eski faaliyet alanlarında Bektaşilik ve Alevilik gibi, artık biribiri içine geçmiş iki heterodoks İslami toplumun mevcudiyeti bir tesadüfün değil, böyle bir tarihsel arkaplanın Osmanlı fetihleri ile devamından başka bir şey değildir. Bu iki zümrede bugün de canlılığını koruyan hulul ve tensüh merkezli heteredoks İslam inançlarının temeli, Bogomilizm’den Müslümanlığa geçen Hıristiyanlarca, İsmaili hakıyyeleriyle, Sarı Saltık ve aşiretiyle 1263/64’lerde buralarda atıldı ve XVI. Yüzyılda da Safavi propagandasıyla gelişti. Günümüzde Romanya Bektaşileri ile Deliorman Alevileri’nin kökeni büyük bir ihtimalle işte bu şekilde oluşmuş olmalıdır. (Sayfa: 98-99)
… Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz sanıyoruz: Bugün artık Sarı Saltık’ın gerçekte Alevilik ve Bektaşilik ile bir ilgisinin bulunmadığını söylemenin, bu çevre mensuplarınca hiçbir kıymeti yoktur. Sebebi ise gayet açıktır: Bugün Balkanlar’da çok güçlü bir şekilde, kendinden sonraki bütün evliyadan daha canlı olarak yaşayan Sarı Saltık kültü, bütünüyle Bektaşiliğin ve Aleviliğin damgasını taşır. Başka bir deyişle, ona öldükten sonra ölümsüzlük kazandıran bunlar olmuştur. Bu sebeple bugün halkın hafızasında yaşayan Sarı Saltık Bektaşidir, Alevidir. Halk arasında dolaşan menkabeleri da bunu göstermiyor mu? (Sayfa: 124)
Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, Popüler İslam’ın Balkanlardaki Destani Öncüsü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2002, Ankara
Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, RUMELİ’DE SARI SALTUK’UN İZLERİ VE OHRİ’DEKİ SVETİ NAUM / SARI SALTUK ZİYARETGÂHI yazısından alıntı.

Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli’nin fethi esnasında gazalara katılan, kahra¬man¬lığı ve velayeti ile daha yaşarken efsane¬vî bir şahsiyet haline gelen bir Türk kahramanıdır [1]. Hayatı etrafında oluşan menkıbelere diğer gazi ve velilerin menkıbe¬le¬ri de karışmıştır. Bu sebeple Sarı Saltuk’un gerçek hayatı ile ilgili bilgileri elde etmek son derece güçleşmiştir. Tarihî kaynaklarda yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler Sarı Saltuk’un gerçek hayatını ortaya koyacak nitelikte değildir. Gerçek hayat ile menkıbevî hayat birbirine karışmıştır. Üstelik tarihî kaynakların Sarı Saltuk hakkında verdikleri bu bilgilerin bazan birbiriyle çeliştiği de görülmektedir.
Sarı Saltuk’un destanî şahsiyeti ile ilgili bilgileri çeşitli menakıb-nâmelerde [2] ve velayet-nâmelerde [3] bulabilirsek de hiç şüphesiz bu konuda en önemli kaynak, doğrudan doğruya Sarı Saltuk’un hayatını konu alan Saltuk-nâme adlı eserdir. Ebül¬hayr-ı Rûmî adındaki bir yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkıbeleri toplamış ve üç ciltlik bir eser haline getirmiştir. Eser tahminen 1480 yılında tamamlanmıştır [4].
Saltuk-nâme’ye göre Sarı Saltuk’un asıl adı Şerif Hızır’dır [5]. Babasının adı Seyyid Hasan’dır. Şerif Hızır, üç yaşındayken babasız kalır. Şerif’in yetiştirilme¬si işini Seravil adındaki bir lala üstlenir [6]. Kısa sürede ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kul¬lan¬mayı öğrenen Şerif Hızır, Türk destanlarındaki alp tipinin önemli bir örneğini teşkil eder.
Şerif Hızır’ın Saltuk adını alışı ise bir geleneğe dayanmaktadır. Bu gelenek, kişinin gösterdiği kahramanlık sonucu ad almasıdır. Dede Korkut Kitabı’nda örnekle¬ri¬ni gördüğümüz ad alma-ad verme olaylarının [7] benzerleri Saltuk-nâme’de de yer almak¬¬tadır. Kahramanımıza Saltuk adını, savaşta yendiği Alyon adlı bir düşmanı vermiştir. Müslüman olan Alyon’a da Saltuk, İlyas adını verir [8]. Bu ad verme olayı dışında eserde geçen diğer ad verme olayları Saltuk’a yenilerek Müslüman olan kişilere Saltuk tarafından bir Türk adı verilmesi ile ilgilidir [9].
Sarı Saltuk, bir destan kahramanında bulunması gereken bütün özelliklere sa¬hip¬¬tir. Son derece güçlüdür, yüreğinde korkunun zerresi bile yoktur. Tek başına düş¬man içine yanar od gibi girmekte, düşman kalelerini fethetmektedir. Aman dile¬yen düşmanına karşı ise merhametlidir. Saltuk-nâme’de, yiğitte bulunması gereken özel¬lik¬ler ok atmak, yazı yazmak, suda yüzmek ve yiğitçe gezmek olarak sırala¬nır¬ken, Sarı Sal-tuk’un bu dört hünerde mahir olduğu özellikle belirtilir.
… Dobruca bölgesinin Romanya’da kalan kısmında Babadağ olarak anılan küçük bir kasabada Sarı Saltuk türbesi vardır [50]. Burada yatan kişinin gerçekten de Sarı Saltuk olduğuna dair kaynakların bulunduğuna yukarıda değinmiştik. Kuzey Dobruca’daki 9.000 nüfuslu bu kasabanın güney kısmındaki Maçin sokağında Sarı Saltuk türbesi ve bu türbenin karşısında da yaz kış akan Baba Pınarı bulunmaktadır. Türbe yakın zamanda bir onarımdan geçirilmiştir. Ancak, bu onarım sırasında türbenin tarihî yapısı kısmen kaybolmuştur. Türbe, bugün de kasabadaki ve çevredeki Türkler tarafından ziyaret edilmektedir. Türbeyle Vedat Tairoğlu adlı Babadağlı bir Türk ilgilenmektedir. Babadağ’ın yaşlıları, eskiden bu türbenin yanında bir bina daha bulunduğunu söylüyorlar. Arif Reyip’in dedesinden dinlediğine göre bu bina eskiden tekke olarak kullanılıyormuş[51]. Evliya Çelebi’nin Seyahat-nâme’de büyük bir hayranlıkla anlattığı bu türbe ve tekkeden bugün sadece üzeri kapalı bir mezar kalmıştır. Kasabanın en yaşlı kadını Sıdıka Emriye Hanım eskiden beri türbenin ziyaret edildiğini, kadınların adaklar adadığını anlatıyor. Çocukluğunda türbe ziyaretinin büyük bir tören şeklinde yapıldığını, Hıristiyanların da türbeyi ziyaret ettiğini[52] belirtiyor[53]. Günümüzde ise Hıristiyanlar artık bu türbeyi ziyaret etmiyor. Kasabadaki bir başka ziyaretgâh olan Koyun Baba’yı Müslümanların yanı sıra Hıristiyanlar da ziyaret etmektedir. Sarı Saltuk türbesini ziyaret eden kadınlar dileklerinin olması için türbede dualar okumakta, mum yakmaktadır. Eve döndükle¬rin¬de koku çıkarma olarak adlandırdıkları kızgın yağda hamur kızartma işini yapmaktadır[54]. Anadolu’da lokma dökme olarak adlandırılan bu geleneğin Babadağ’da koku çıkarma olarak adlandırılması dikkat çekicidir. Kokunun ve tütsünün eski Türk inancı içerisinde, özellikle nazardan, büyüden ve tehlikelerden korunmakta önemli bir yeri olduğu bilinmektedir[55]. Bu hamurlar daha sonra hayır için üç veya yedi eve dağıtılmaktadır. Bunlar da Türk inanç sistemi içerisinde yeri olan sayılardır.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, RUMELİ’DE SARI SALTUK’UN İZLERİ VE OHRİ’DEKİ SVETİ NAUM / SARI SALTUK ZİYARETGÂHI, ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ, ( http://turkoloji.cu.edu.tr/CAGDAS%20TURK%20LEHCELERI/6.php)
Machıel Kıel’in Makalesinden Alıntı…
… Tarihî kaynaklara göre Sarı Saltuk, Dobruca’ya yerleşmesinden vefatına kadar irşad faaliyetlerini sürdürmek amacıyla çeşitli tekke ve zâviyeler açmıştır. Dobruca’daki Sarı Saltuk, Kaligra’daki Sultan (Yılan) Tekkesi, kendisinin bizzat açtığı ve faaliyette bulunduğu tekkeler olarak bilinmektedir. Sarı Saltuk’un adına ölümünden sonra açılan tekkeler Babaeski’deki Eski Baba Tekkesi ile Kütahya Şeyhlü’deki Sarı Selcük Tekkesi’dir. Sarı Saltuk uğradığı yerlerde önemli hizmetlerde bulunduğundan adına makam-türbeler oluşturulmuştur. Saltuknâme’ye göre başlıcaları Kalliakra (Bulgaristan), Babadağı (Romanya), Blagay (Hersek), Ohri (Makedonya), Kruya (Akçahisar / Arnavutluk), Rumelifeneri (İstanbul), Babaeski (Edirne), Bor (Niğde), Diyarbakır, Tunceli ve İznik gibi merkezlerde olmak üzere Sarı Saltuk’un pek çok türbesi bulunmaktadır. Babadağı’ndaki zâviye 1484’te II. Bayezid’in emriyle külliyeye dönüştürülmüş ve etrafında yeni bir şehir olarak Babadağı kurulmuştur. Buradaki zâviye XVIII ve XIX. yüzyıllardaki Rus istilâlarında yok olmuş, 1828’den sonra yaptırılan tek kubbeli basit türbe binası zaman zaman onarılarak korunmuş, son olarak Türk iş adamları tarafından restore ettirilip 26 Ekim 2007’de ziyarete açılmıştır.
Önceleri hıristiyanların da ziyaret ettiği türbe halen hem ziyaretgâh hem önemli tarihî bir mekân olarak korunmaktadır.
Kalliakra’da Sarı Saltuk’a ait bir zâviyenin varlığı, XVI ve XVII. yüzyıl kaynaklarında temellükâtı ve dervişlerinin isimleri zikredilmek suretiyle belirtilmektedir. Kaynaklar o dönemde Sarı Saltuk’un hâtırasının yaşadığını gösterse de zâviye bugün mevcut değildir. Kruya, Ohri ve Blagay’da bulunan türbeleri yanı başlarındaki yapılarla hâlâ birer ziyaretgâhtır. Arnavutluk’un Kruya kasabasındaki (Akçahisar) Sarısaltuk tepesinde bir mağaranın içinde basamaklarla inilen tekkedeki türbe 975’te (1567-68) veya daha geç yapılmış olmalıdır. Ohri’de Sveti (Aziz) Naum Manastırı’ndaki şapelde yer alan türbe hıristiyanların Slav asıllı hıristiyan bir azize, müslümanların ise Sarı Saltuk’a ait kabul ettikleri bir yerdir. Kosova’da Dragaş’a yakın Plava köyünde, Jur köyünde, Virmica-Dragaş kavşağının sağında, Paştrik dağının tepesinde, Yakova – İpek arasındaki Pirlepe köyünde Sarı Saltuk makamları vardır. Bunlardan İpek’te bulunan ve her yıl 2 Ağustos’ta büyük kutlamalar yapılan türbe sarılık hastalığına yakalananların ziyaret ettiği bir mekândır.
….
Machıel Kıel KAYNAK: Bu metin Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nden alınmıştır. (İslam Ansiklopedisi, Cilt: 36; sayfa: 147)
Balıkesir Üniversitesi’nden Aydın Ayhan’ın Makalesinden Alıntı…
Rumeli’nin Türkler tarafından fethinden sonra Kazdağı Türkmenlerinin bir kısmının Yakup Ece önderliğinde yeniden Rumeli’ne geçerek pirlerinin başlatmış olduğu mukaddes vazifeyi sürdürmek için serhat boylarına dağılıp belki de daha sonra “akıncı gaziler” teşkilatlarının çekirdeğini teşkil ettiler.[80]
Tarih içinde gerek Rumeli’nde gerekse Anadolu’da Alevi inançlı bazı gruplara “Işıkçılar Cemaati” dendiği kaydedilmektedir. “Işıkçı” diye anılan gruplar arasında Sarı Saltık Baba’ya bağlıların da olduğu, ya da o devirlerde “Rafizi”, “Kızılbaş” veya “Alevi” olarak adlandırılan bütün gruplara Rumeli ve Anadolu’da “Işıkçılar” deniliyordu.[81] bazı Osmanlı kaynaklarında “ışıklık” Bektaşî-Alevî toplumu içinde bir tarikat mertebesi olarak da kabul edilmekteydi.[82]
“Işıklar”ın “Devlet-i Alîye’nin birçok yerinde tekkeler, dergâhlar açtıkları,[83] sık sık Sünni inançlı devlet yönetimi ve halkla inanç, adet, ibadet şekilleri bakımından ters düştükleri, şikâyet edildikleri, tekke ve dergâhlarının devamlı teftiş edilip cezalandırıldıklarını, bayramlarda, belkide nevrûz ve kandillerde de kös, küdüm, dümbelek, nekkâre ve saz çalarak dolaştıklarını ve bunların bu davranışlarının[84] ve hattâ kurdukları vakıflarının bile engellendiğini görüyoruz.[85]
“Işık” kelimesi anlam olarak 13.asır Türkçesi ile “ışk” o zamandan kalan bütün metinlerde aşk anlamındadır.[86] (Bu konuda rahmetli Bedri Noyan Dedebaba ile aramızda aramızda bir fikir ayrılığı oluşmuştu. Bedri Noyan Dedebaba, akşam olunca bütün Bektaşi dergâhlarında “çerağ uyandırılır” Bunun için bunlara “Işıkçılar” denilmiştir, diyordu. Oysa akşamları, bütün dergâhlarda, hankâhlarda, zaviyelerde, tekkelerde, türbelerde ışık uyandırılır. Sultan Bayezid buraları feth ederken, geçtiği her yer Hıristiyan diyarı idi. Ama bence “Işkçı” tabiri, Sultan buraya gelince, kendileri gibi Türkçe konuşan dervişlere rastlamış, onlara kim olduklarını sorduğunda: “Biz ışk ehliyiz, Sultanım.” Diye cevap vermelerinden kaynaklanmaktadır.
“Saru Saltuk Baba” Balkan Türkleri ve Müslümanlığı arasında bu güne kadar yaşayagelmiştir. Sarıu Saltuk Baba’nın Hakk’a yürümesinden en az iki yüz elli sene sonra kaleme alınan “Otman Baba Velâyetnamesi’nde bile Sarı Saltuk Baba’nın kendisinde “hulûl” ettiği iddiasındadır.[87]
“Işıklar” aleyhine verilmiş 1558 ve daha sonraki yıllarda birçok hüküm varsa da gerek Kaligra’daki Sarı Saltık Dede ve gerekse Varna’daki Akyazılı Baba tekkelerinin bütün suçlamalara rağmen kapatılmasına dair bir teşebbüs yoktur.[88]
Verilen emir ve hükümler buralarda şarap yapan, tekkelerde saz çalan, namaz ve Sünni inancı ile alay eden kişilerin cezalandırılmaları, men edilmeleri yönündedir.
Rumeli’nde Dobruca ve Deliormanlar bölgesinde bugün bile Alevî inançlı Işıklara, Abdallara ve Sofulara ait köyler bulunmaktadır.[89]
1643 de buralara gelen Evliya Çelebi[90] oralarda anlatılan efsaneyi, “Kelegra Sultan Tekkesi ve kalesi” başlığıyla Sarı Saltık Tekkesini uzun uzun anlatmıştır.[91] Tekkeyi ziyaret eden Evliya Çelebi burada şeyhin; ağaç kılıcı, sapanı, def ve kudümü, sancağı ve bayraklarının hala durduğunu, dervişlerinin Ehlisünnet akidesine bağlı ilim ve fazilet ehli olduğunu kaydetmektedir.
Bölge Osmanlılar tarafından ilk defa Yıldırım Bayazid Han tarafından feth edilmiştir. Daha sonra buradaki kale, belki de “Fetret Devri”nde elden çıkmış, 2. Bayazid devrinde yeniden Türklerin eline geçmiştir.[92] Zamanla kale harap olmuş, sık sık Kazaklar tarafından baskına uğradığından 4. Murad Han’ın emriyle Özi Muhafızı Koca Kenan Paşa tarafından yeniden güçlü bir şekilde inşa ettirilmiştir.
1967 ve 1971’de buraları gezen Michael Kiel, buradaki eserlerin “93 harbi”nde harap edildiği ve şimdi çok kötü durumda olduğunu yazmaktadır.
Sarı Saltık Gazi, çevredeki Hıristiyanlardan da çok hürmet görmüş ve benimsenmiştir. Özellikle Ortadoks Bulgar halk tarafından bir aziz gibi; Sveti Nikola (Aziz Nikola), Aziz Spyridon, Aziz Naum diye kabul görmüştür.[93] Hatta Aziz Georgios, Aziz Elias, daha sonraları Aziz Simeon ve Kara Koncolos yerine de konulmuştur.[94]
Sarı Saltık Baba (Dede, Gazi) Türk-İslam âleminde derin izler bırakmış, özellikle Rumeli’ndeki Müslümanlar üzerinde ve Alevi-Bektaşi inancı çevresinde hürmet gösterilen, saygı ile anılan bir yol önderi olmuştur. Baba’nın manevi şahsiyeti o kadar derindir ki sıkıntılı zamanlarda imdada çağrılanlardan olmuştur. Bu inanç çerçevesinde Rumeli’ni İslamlaştıran, her zaman menkıbelerde anılan bir “Alperen”dir.


Genç Abdal’la Hacı Bektaş geldiler
Sar Saltığı Rumeli’ne saldılar
Şükrolsun dertlere derman oldular
Tavafın kabuldür abdal dediler. [95]


Yönümü döndürdüm Sarı Sultan’a
Ali muratları vere sabahtan
Yüzümü süreyim Seyit Battal’a
Mahlûkun Zülfikâr yolu sabahtan. [96]


Aydın Ayhan, Turan Jeopolitiği’den. http://turanjeopolitigi.com/…/116-babadag-ile-ilgili…
Neval Konuk’un çalışmasından…
Günümüzde türbe ve restorasyonda yapılan müdahaleler
Restorasyonu yapılan Sarı Saltuk Türbe binasının Sarı Saltuk’un ölümünden uzak olmayan bir zamandan kalmış olabileceği gibi, Rus istilasından sonra yapılmış olabileceği tahmin ediliyor. Yapı, kare planlı olup, içten tromp geçişli – kubbe ile örtülüdür. Türbenin önünde, iki tarafı duvarlı ve yaklaşık 3. M. Derinliğinde bir sundurma bulunmaktadır. Restorasyon esnasında, esas mekân örtü sistemi ile sundurmanın üst örtüsü alaturka kiremitle tamamen yenilenmiştir. Kubbenin ortasında da bir âlem konulmuştur. Türbe, içten içe 4.83X4.83 m. Ölçülerindedir. Duvar kalındığı, 0.96 m.dir. Türbenin dış cephesi tamamen sıvanarak, moloz taş duvar örgüsü kapatılmıştır. İç kısmında ise, pencerelere kadar olan duvarların alt kısmı ile üstlerde de tromplar moloz taş örgüsüyle bırakılmış, diğer yerler sıvanarak kapatılmıştır. Bu moloz taşlı olan kısımların derzleri ise, harçla yenilenmiştir.

Türbenin bahçesinde hicri 1050 (miladi 1640-41) tarihinde vefat eden İbrahim Çelebi’nin mezarı ile bir mezar taşı içinde, avlunun kuzey –batı köşesinin karşısında kabirler düzenlenmiştir.
… Restorasyon; Nihayetinde 27 Haziran 2006’da başlayıp, Haziran 2007’de tamamlanan restorasyon, toplam 65.500 AVRO’ya mal olmuştur. Ertan ve Erkan Demirhan kardeşler 28.500 AVRO, TİKA 27.000 AVPO, T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı 10.000 AVRO vererek, restorasyonun finansmanın sağlamışlardır.
Romanya Babadağ Sarı Saltuk Türbesi Restorasyonu, Hazırlayan: Neval Konuk, Sarıyıldız Basımevi, Siteler, 2007, Ankara
Sarı Saltık’la İlgili Birkaç Kitap ve Makale

  • Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, Popüler İslam’ın Balkanlardaki Destani Öncüsü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2002, Ankara
  • Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, RUMELİ’DE SARI SALTUK’UN İZLERİ VE OHRİ’DEKİ SVETİ NAUM / SARI SALTUK ZİYARETGÂHI, ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ, ( http://turkoloji.cu.edu.tr/CAGDAS%20TURK%20LEHCELERI/6.php)
  • Machıel Kıel KAYNAK: Bu metin Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nden alınmıştır. (İslam Ansiklopedisi, Cilt: 36; sayfa: 147)
  • Aydın Ayhan, http://turanjeopolitigi.com/…/116-babadag-ile-ilgili…
  • Neval Konuk, Hazırlayan, Romanya Babadağ Sarı Saltuk Türbesi Restorasyonu, Sarıyıldız Basımevi, Siteler, 2007, Ankara
    Romanya gezisini tamamlayıp Türkiye’ye dönünce internet üzerinden bir araştırmaya girince 2015’de Romanya’da bir sempozyum daha yapılacağını öğrenmiş oldum.
    Davet
    BİRİNCİ DUYURU
    Değerli Araştırmacılar,
    Bilgi, iletişim ve teknoloji çağı olarak adlandırabileceğimiz günümüz dünyası hızlı bir değişim ve gelişim göstermektedir. Ancak bu gelişmelerin ışığında millî ve manevî değerlerin korunması ve gelecek nesillere aktarılması da bir o kadar zorunluluktur. Geçmişinden, kültüründen ve köklerinden uzaklaşan, kopan milletler tarih sayfasından silinmeye mahkumdurlar.
    Türkler ve Türk tarihi için en az Anadolu ve Orta Asya kadar önemli bir coğrafya da Balkanlardır. Tarihî belgelere bakıldığında sanılanın aksine, Türklerin Balkanlara komşu bir millet değil, doğrudan doğruya 1640 yıldan beri Balkanların yerlisi olan bir millet olduğu anlaşılmaktadır.
    Balkanların Türkleşmesi ve İslamlaşmasında pek çok insanın katkısı olmuştur. Bu amaç uğrunda üstlendiği görevle özellikle Sarı Saltuk Gazi ismi öne çıkmaktadır. Bu Türkmen dervişinin Balkanlara gidişinin birtakım sosyal, kültürel ve bilimsel etkinliklerle anılması, Sarı Saltuk Gazi’nin ve onun menkıbevi hayatını konu alan Saltuknâme’nin kültür tarihimiz açısından öneminin yeni bilgi, belge ve araştırmalar ışığında gün yüzüne çıkarılıp kamuoyuna duyurulması ve sonuç itibariyle böylesi etkinliklerle arzulanan Balkan barışına katkı sağlanması, Balkan ülkeleriyle dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin artırılması bir gereklilik arz etmektedir.
    Bu ve benzeri gerekçelerle Trakya Üniversitesi, Yunus Emre Enstitüsü, Türk Dil Kurumu ve Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) iş birliğinde, 6-9 Mayıs 2015 tarihinde Bosna Hersek’in Saraybosna şehrinde II. ULUSLARARASI SARI SALTUK GAZİ SEMPOZYUMU” düzenlemek istiyoruz.
    Bu sebeple ,“Sarı Saltuk”, “Sarı Saltuk ve Balkanlar” genel başlıkları çerçevesinde çalışmalar yürüten değerli araştırmacıları bu bilimsel etkinliğe bildirileri ile katılmaya davet ediyoruz.
    Doç. Dr. Rıdvan CANIM Prof. Dr. Yener YÖRÜK
    TÜ Balkan Araştırma Enstitüsü Müdürü Trakya Üniversitesi Rektörü
    S A R I S A L T U K
    Günün battığı yerde senin makamlarını gösteren mühür;
    çıkıp kendi kalıp ve sûretinden, et ve kemiklerinden
    su ve ateş kılığında dalıyorsun bir kökler ormanına
    sen bir zamanlar yalnız bozkırlarda dolaşan derviş
    yalnızca yaban balı ve çekirge ile beslenmiş
    sen kumarbaz fatihin bir yenine gizlediği kupa beyi
    sen yetimin kan yerlerinde edeceği dönülmez yemin
    sen ömrünü seher yellerine yüklemiş abdal gezgin
    “Seni Rum’a saldım. Var git, post ve asa ile,
    nam ve şan sahibi ol yedi krallık yerde !”
    Seni duyacak halkın ağzından Edirne’den bir şehzade.
    ve diyecek: “ Bu kentte otururum padişah olursam !”
    Gecenin boş sayfaları senin gecende değil artık.
    aynı düşleri görürken o kuş dillerinde konuşanlar.
    Bir tabut hazırlanacak öldüğün zamanlar, eğer ölürsen,
    Bir tabut verilecek seni dileyen o yedi kral
    Özdemir İnce
    Arnavutluk Kruya Kenti’ndeki ziyaret makamı yanında bulunan Sarı Saltık heykeli. (Fotoğraf: Ayhan Aydın)

Yolların olayım Şah Abbas senin

0

Bindi Ukap´a da sürdü Fırat´a,
Yolların olayım Şah Abbas senin.
Allah Allah deyip geldi gayrete,
Dillerin olayım Şah Abbas senin.

Yedi sargıyı da yarıp sollayan,
Ehlibeyt´in yetimlerin kollayan,
Kanlı yezidlere kılıç sallayan,
Ellerin olayım Şah Abbas senin.

Yoluna bakarım gözlerim nem de,
İsmini anarım sohbette demde,
Mekan kurducağın habu sinem de,
Güllerin olayım Şah Abbas senin.

Doldurdun Fırat´tan suyu tuluma,
Siper ettin bedenini zuluma,
Canım kurban yürüdüğün yoluna,
Çöllerin olayım Şah Abbas senin.

Çarpışa çarpışa halin kalmamış,
Çekmediğin bunca zulüm kalmamış,
Dökülmüş yaprağın dalın kalmamış,
Dalların olayım Şah Abbas senin.

Nedir bu kederin kurban olduğum,
Hasretinden sararıpda solduğum,
Arayıpda yetimlerin bulduğun,
Yılların olayım Şah Abbas senin.

Erlik meydanında gösterdin çaba,
Fırat´tan suyunu doldurdun kaba,
Binipde sürdüğün atın Ukap´a,
Nalların olayım Şah Abbas senin.

Senin içindir ağlayıp coştuğum,
Ahı feryad figanlara düştüğüm,
Ol fakir hanene serip açtığın,
Çulların olayım Şah Abbas senin.

Gözyaşımı gözyaşına katayım,
Ellerimi ellerinden tutayım,
Dağılmış arılar sönmüş peteğin,
Balların olayım Şah Abbas senin.

Sayılmıyor vücüdunda yaralar,
Bu dert beni pare pare pareler,
Yakışır mı sana giymek kareler,
Alların olayım Şah Abbas senin.

ALİ SEFA´m der ki Şah´tır gördüğüm.
Ayağı tozuna yüzler sürdüğüm,
Bir damla su için şehit verdiğin,
Kolların olayım Şah Abbas senin.

Yol yezidi el yezidi barıştı

0

Mümin olan dostlar sararıp soldu
Bağrını döverek saçını yoldu
Dünya kahpelerin eline kaldı
Dürüst belli değil puşt belli değil
.
Çağırırım Hakk’ı daim her demde
İçim kan ağlıyor gözlerim nem de
Herkes diyor Allah benim sinemde
Dolu belli değil boş belli değil
.
Kimse artık kötülükten kaçmıyor
İyiye güzele kucak açmıyor
Haram mıdır helal mıdır seçmiyor
Lokma belli değil aş belli değil
.
Bu gidişe bin kez olsun yazıklar
Mazlumları ezer sütü bozuklar
Herkes tutmuş birbirini kazıklar
Çirkin belli değil hoş belli değil
.
Hakk’ı sevdim diye el beni taşlar
Akıyor gözümden kan ile yaşlar
Gül dalına konmuş öter baykuşlar
Bülbül belli değil kuş belli değil
.
Yol yezidi el yezidi barıştı
Şah Hüseyin’le savaşmakta yarıştı
Mevsimlerde dost düşmana karıştı
Bahar belli değil kış belli değil
.
Dost dostunu yese bile doymuyor
Büyük küçük birbirini saymıyor
Böyle düzen beş parayı degmiyor
Hayal belli değil düş belli değil
.
Ali Sefa’m sonumuz ne olacak
Herkes ettiğini bir gün bulacak
Hepimizin bir gün başı yanacak
Kuru belli değil yaş belli değil

Seneler sürer her günüm

0
JPEGmini

Seneler sürer her günüm
Yalnız gitmekten yorgunum
Zannetme sana dargınım
Ben gene sana vurgunum

Başkalarına gülsem de
Senden uzak kalsam da
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum

Dağları aşınca başım
Geri kaldı her yoldaşım
Gel sevgilim gel kardaşım
Ben gene sana vurgunum

Gönlüm seninkine yardı
Aynı şeyleri duyardı
Ayaklarımız uyardı
Ben gene sana vurgunum

İtilmiş tekmelenmişim
Doğduğum günde yanmışım
Yalnız sana güvenmişim
Ben gene sana vurgunum

Sabahattin Ali.

Sordum erenlerden pirin birine

0

Sordum erenlerden pirin birine
Ne ararsan sende var dedi bana
Bundan ötesine dalma derine
Yaşarken dervişlik kâr dedi bana

Sana senden yakın ara şahını,
Her olur olmaza deme ahını,
Sır eyle söyleme, kul günahını,
Örterek bir yara sar dedi bana.

Kulları incitip gönül haşlarsan,
Nefsi yücelere koyup kışlarsan,
Sen seni bilerek günah işlersen,
Cehennemde yakar nar dedi bana.

On sekiz bin âlem Hakk’ın yolunda.
Zikir vardır yaratılan dilinde,
Gül kızarır hicabından dalında,
Bülbülün dilinde zar dedi bana.

Kul Sadık özümde sesi duyunca,
Üçler beşler kırklar görüp sayınca,
Kulun dostu Mevla ömür boyunca.
Bir hazreti Allah yar dedi bana

Onat Kutlar’ın Deniz’ler için yazdığı şiir

0

I.

Ateş sardı kör yılanın gözünü
İspinoz kuşu da ötmez oldu
Kurudu evinizin önündeki asma
Ananızın kurduğu salçalar
Soğuyor kızgın güneşte ve örtüyor
Gözyaşlarının dinmeyen buzları
Sayısız köylerini yoksul doğunun

Yüzünüzün denizinde yapraklanan kan
Şimdi ölü suların dibine çöküyor
Kinin külrengi örümcekleri
Seriyor suların ve şehirlerin
Üstüne unutuşun kefenini
Artık cellatlar sizi hatırlamıyor

Yalnız sessizliğin çınladığı
Avlunuzun taşlarından bir ses
Soruyor belirsiz zamanlarda
“Öldün mü oğul?”
Kim biliyor bu sorunun karşılığını
Ananız kapıları kapatıyor
Kapatıyor yollarını doğunun kan
Kanın kepengini beş bezirgân kapatıyor

Mermer sokaklarda tabutlar gibi
Abanoz renginde bir arabanın
Sıcak koltuğunda yüz ölü vizon
Kayıtsız bir kahkahayı sarıyor
Berber koltuklarında taş orkideler
Bana ne alıyor pazaryerinden
Soyulmuş kabuklarıyla çürürmüş muzlar

Kocaman hesap makinelerinden geçiyor
Rotatifin el değmemiş topları
Matbaa ananın yüksek kapıya
Besleme girdiğinde peydahladığı
Sürüyle pezevenk bağrışarak
Kirli kâğıtlarla kapatıyor
Daracık bir avlunun gerçeğini
Kanlı ve unutulmaz gerçeğini

Sizin için değil artık gölgeli serin
Bir ikindi masası konuşmaları
Oralarda demirden çeneleriyle
Zamanın kahvesini öğütüp içen
Bir yudum kahveye bir yudum acı
Bir yudum kahveye koca bir deniz

II.

Ölüleri öylesine gömdüler
İyi ki mayıs ve sabah erken
Keten çiçekleri getirmiş rüzgâr
Başka da kimseler yoktu
Şimdi bazen mayıs mı unutuyorum

İlmeği arkadan vuran
Kolu bir tane değil ki
Hepsini gördüm hepsini
Ah daracık avludan geçen ses
Oğlumun boynuna dokunamıyorum

Geri gelmeyecek olan
Nasıl bilir ve oradan vururlar
Denizin yüzü ürperiyor
Kanlı bıçağını su temizlemez
Nereye gidersen git seni tanıyorum

III.

Üzülme baba, nerdeyse çıkar
Şimdi dağlardan
Gelir serin bir esinti terini siler
Okşar derisini kanı temizler
Biz o rüzgârı biliriz
Rüzgâra parmaklık konur mu?

Kahırlanma baba demir kapılar
Ardından iki türkü şimdi erişir
Biri köpekler üstüne bir aslanlar
Yüzünden sular gibi geçer ölü oğlunun
Biz o türküleri tanırız
Doldurur gökyüzünü, toprağa yeter
Türküye kurşun sıkılır mı?

Unutma baba onun arkadaşları var
Çatlamış nar gibi mayıs ayında
Yazları ürperen zeytin dalları
Altın eylül ağaçları gibi genç kızlar
Alnını çiçeklerle donatırlar
Çiçeksiz düğüne gidilir mi?

Unutma baba onun arkadaşları var
Seyrek ağaçlı korularından yoksulluğun
Ve uçsuz bozkırlardan koşarak
Ölüme açılan yiğit çocuklar
Yaşamanın savaşçısı çocuklar
Tez ulaştırırlar onu güneşe
Kentlerin kanalına dolar balçığı
Güneş balçıkla sıvanır mı?

Hatırlar mısın baba, ninem anlatırdı
Serin yaz sabahlarında Sivas’ın
Söğüt dallarında bir ak güvercin
Açarmış eski kitabın sayfalarını
Okuu okuuu… dermiş ağzında can dili
Denizi geçen Yusuf’un sayfalarını
Hüseyin’in Battal Gazi’nin sayfalarını
Her birine Simav’dan bir zeytin dalı
Koysak bir gün okuyan olur mu?

IV.

Baba Hıdır İlyas kıssadan hisse söylerdi
Darağacına tahta veren çınar bir gün anlar
Bayrağı taşıyan düşerse onu taşırlar
Son yoksul çocuğun yüzü gülünceye kadar.
(Onat Kutlar)

Sevgili Onat Kutlar’ın, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan katledildikten sonra yazdığı şiirin kısa öyküsü şöyle:

12 Mart faşizminin karanlık günlerinde idamlara karşı düzenlenen imza kampanyasının başını bilindiği üzere Onat Kutlar çekmişti. Ankara’da da Altan Öymen ve Erdal Öz’ün çabalan unutulmaz. Ben de o dönem İnşaat Mühendisleri Odası başkanı olarak karınca kararınca katkı koymaya çalıştım. Toplumda olumlu yankı bulan, adeta baskı günlerinin ölü toprağını silkeleyen bu imza kampanyası bilindiği üzere sonuç vermedi ve 6 Mayıs 1972’de üç fidanımız darağacına gönderildi.
Umut çiçeklerinin sonuçsuz kalsa da açmasını sağlayan bu çabanın öncüsü Onat Kutlar’ın ne kadar etkilendiğini tahmin etmek zor değil.

Bir gün Ataköy’e, çalıştığım şantiyeye geldi. Yazdığı şiiri verdi. Benim de bir kopya çıkartmamı istedi. O günler fotokopi yaygın değil. Elimle kopyasını çıkartıp geri verdim bu şiiri. Daha sonra tekrar temize çektim evde.

Çok sonra şiir kitabının hazırlığını yaparken aradı Sevgili Onat. Yazdığı bu şiiri bulamıyordu. Bendeki kopyasını istedi. Ne kadar arasam boşuna.. Bulamadım nereye koyduğumu. Öyle kaldı bu adsız şiir bir kitap arasında..
Sevgili Onat Kutlar’m bombalı saldın sonucu öldürülmesinin üzerinden on beş yıl geçti. Ve ben geçenlerde kuytu köşede bekleyen bir kitabın içinde buldum bu şiiri.
(METE AKALIN, 6 Mayıs 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi)

Ara ara göç ettiler birakarak yoldaşları

0

Ara ara göç ettiler birakarak yoldaşları
Gözler yaşli terkettiler ağlayan gurbet kuşları
Gönül ezik, ayrilirken alem duydu feryatları
Cana, dosta sarilirken ‘döneceğiz” diyordu gurbet kuşları

Sitem sanma ey allahim, nedir sevenin günahı
Mutlulukla kucaklyaşip tez dönsün gurbet kuşları
Çilemiz bu, yazimiş buymuş kader aldi hep ahları
İki yudum sevgi için ezildi gurbet kuşları.

Sanırım ben de bir ozanım ama

0

Sanırım ben de bir ozanım ama
Bir Mahsuni olamadım ne çıkar.
Veysel ile düzen verdim sazıma
Şenlik gibi çalamadım ne çıkar.

Zemheride bahar yeli oldum da,
Pirim Hacı Bektaş Veli oldum da,
Yunus gibi, sevgi seli oldum da
Bir dergaha dolamadım ne çıkar.

Üç- beş yıl yanında bulundum O’nun,
Hiç kervanı olamadım yolunun,
Karslı Âşık Murat Çobanoğlu’nun
Kıymetini bilemedim ne çıkar.

Asım’la, Muhlis’le yanıp, yakılıp,
Kara zindanlarda boynum bükülüp,
Pir Sultanlar gibi dara çekilip
Nesimi’ce ölemedim ne çıkar.

Sevenlerin yaş dinmezmiş gözünde,
Hüzün vardır her sevdanın özünde,
Nice dost buldum da şu yeryüzünde
Bir Himmeti bulamadım ne çıkar.

Karacaoğlan’dan destur alarak,
Hüdai’nin sevdasıyla dolarak,
Bir İhsani, bir Reyhani olarak
Şu dünyaya gelemedim ne çıkar.

Bülbül ayrılır mı gonca gülünden,
Suna nasıl ayrılırsa gölünden,
Abdurrahim Karakoç’un gönlünden
Mihriban’ı alamadım ne çıkar.

Her günüm gam, keder, her günüm çile,
Bu aşkı çekmemiş Sefai bile,
Küheylan atıyla Köroğlu ile
Çamlıbel’de kalamadım ne çıkar.

Mevla çok ağlatmış Dertli kulunu,
Mecnun terk etmemiş bir gün çölünü,
Kılıç kuşandırıp Dadaloğlu’nu
Toroslar’a salamadım ne çıkar.

Seyrani’yle başımızı alıp da,
Yad ellerde boynu bükük kalıp da,
Şirin’in uğrunda Ferhat olup da
Şu dağları delemedim ne çıkar.

Yetti bu ayrılık canıma yetti,
Ne ömrüm tükendi, ne gamım bitti,
Ali İzzet gibi sel olup gitti
Gözyaşımı silemedim ne çıkar.

Şu sazımı omuzuma asalı,
Dertlerime deva olmadı Aslı,
Yanık Ozan, Âşık Kerem misali
Bir gün olsun gülemedim ne çıkar.

Düşler Ülkesinde Dolunay Vakti adlı kitabımdan
Mayıs 2013 Adapazarı
Yanık Ozan

Benim sevdam başka sevda

0

Benzemiyor hiçbirine
Benim sevdam başka sevda
Ne Layla’ya ne Şirin’e
Benim sevdam başka sevda

Bülbül olur gülde kanar
Uçup gider dile konar
Karda yanar, korda donar
Benim sevdam başka sevda

Ninnisiyim çocukların
Rüzgarıyım yağmur, karın
Bayramıyım ahu zarın
Benim sevdam başka sevda

Aya, güneşe taparım
Yıldız toplar ev yaparım
Kurdu kuzuya katarım
Benim sevdam başka sevda

Halayların başındayım
Ağıtların peşindeyim
Anaların döşündeyim
Benim sevdam başka sevda

Gözümdür gördüğüm gözler
Sözümdür duyduğum sözler
Yüzümdür baktığım yüzler
Benim sevdam başka sevda

Baharımın güzü yoktur
Meleğimin yüzü yoktur
Din, kitabın izi yoktur
Benim sevdam başka sevda

Deruni’yem sırrı vermez
Zahir gözler bakar görmez
Duyanların aklı ermez
Benim sevdam başka sevda…

Bugün “Ben devlet adamıyım” diye geçinen bazılarının

0

Bugün “Ben devlet adamıyım” diye geçinen bazılarının mutlaka okuması gereken bir olay. Onlar ki M. Kemal’i ve Cumhuriyeti karalamak için ellerine geçen her fırsatı değerlendirme çabasındalar. Yanlış olsa da bazı kesimlerin kafasını bulandırmak bile yeterli. Yapılan insafsızca saldırılar, yakıştırmalar yalan çıkınca utanmasalar “Bunu kim ortaya attı?” veya “Bizi yanlış anladınız.” yalanı arkasına sığınırlar. Son günlerde bu ve benzeri örnekleri çok yaşadık. Bu öyküyü okusunlar ki devlet adamlığı neymiş, “Tek Adam” nasıl olunurmuş öğrensinler.
Size Atatürk döneminde yaşanan bir olayı anlatacağım.
“O dönemde bize yan bakmayı bırakın kaşlarını bile çatamazlardı” dedirtecek bir olay. Olay “Kanapiçe Koyu Olayı”.
Tarih 14 Temmuz 1934. Kanapiçe Koyu, Aydın-Kuşadası sınırları içinde, Sisam Adası’nın hemen dibinde, karşıdan biri seslense sesi rahatlıkla duyulabilecek kadar yakın bir koy. İşte her şey bu koyda oluyor.
O tarihte İngiliz donanması Sisam Adasına demirler. Sınırlarımızı yine askerlerden oluşan Gümrük Muhafaza Alayları korumakta. Donanma askerlerinden dördü bir sandalla gizlice bizim koya yaklaşır. Askerlerimiz kendilerini ikaz eder, dinlemezler. Bunun üzerine adamlara ateş açıp hepsini vururlar. Yalnız ölen İngilizlerden 3’ünün cesedi bizim kıyıda kalır, 1 İngiliz’in cesedi ise denize düşüp kaybolur.
Durum hemen Kaymakam Dilaver Bey’e bildirilir. Kaymakam da durumu telgrafla Ankara’ya anlatır. Ankara’dan talimat gelmesi beklenirken, bir İngiliz savaş gemisi Kuşadası Limanı’na demirler. 2 İngiliz subayı karaya çıkıp, Kaymakamın makamına gider. Kaymakamdan askerlerin hesabını sormaya çalışır. Ancak Kaymakam, Atatürk’ün arkasında olacağını düşünüp, hesap sormalarına sert bir şekilde karşılık verir. Türk askerinin ülkemizin yasalarını uyguladığını anlatır.
Bunun üzerine İngilizler 3 maddelik bir ültimatom verir. Ültimatom maddelerinden biri de İngilizlere ateş açıp vuran Balıkesirli er Musa’nın kendilerine teslimi. İngilizler gidince Kaymakam durumu tekrar Ankara’ya bildirir. Ültimatomdan Atatürk de haberdar edilir. Konuyu inceleyen Atatürk şu emri verir:
“Görevini yaptığı anlaşılan Türk eri Balıkesirli Musa, yerinden alınamaz ve cezalandırılamaz. Gerekirse Musa için İngiltere ile savaş göze alınır. Şimdi Ankara’ya hareket ediyorum. Ege’de kısmi seferberlik emri veriyorum.”
Atatürk’ün emri derhal uygulanır. Ültimatomu kabul etmeyeceğimiz telgrafla İngiliz donanmasına, İngiliz donanmasınca da Londra’ya bildirilir. Kısacası bir er için gerekirse İngiltere ile savaşa girilecektir.
Sonunda İngiliz Hükümeti Türkiye’nin kararlılığını görünce, ültimatom maddelerinden sadece kayıp olan teğmenin cesedinin Türk karasularında aranmasına razı olur. Gıkları çıkmaz. Türk Devletinin iyi niyetiyle ortak bir arama faaliyeti başlatılır.
Bu olay sonunda, Kuşadası Kaymakamı Dilaver Bey’e bir takdirname ile 50 lira para ve 1 hafta istirahat izni verilir. 1934’ten sonra Dilaver Bey başka bir yerde görevliyken Kuşadası’na gelen Mülkiye Müfettişleri, İngiliz amirale çekilen 9 liralık telgraf ücretini uygunsuz bulup, hakkında soruşturma açarlar.
Dilaver Bey, devlet parasını çarçurdan mahkemeye sevk edilir(Günümüz politikacılarının bu durumdan çok ders almaları gerekir, ama nerde). Yargıç Kemal Aksüt, ilk celsede salonu boşaltır, Dilaver Bey’i yanına çağırır, gerekli makamlara ağzına geleni söyler ve beraat kararı verir.
Kanapiçe Olayı’nda cesaret var. Uluslararası siyasette dik duruş var. En önemlisi ulusal gurur ve onur var.
İşte önder, devlet itibarı budur. Bir eri için koca bir ulusu savaşa sürükleyebilecek kadar cesur olana önder denir. O koskoca ulus da bilir ki; bir tek er İngiliz’e teslim edilirse ardından ulus teslim edilir, namus teslim edilir. Bu ülke işte böyle bir dönem yaşamıştı.
Bu öyküden, isteyen istediği hisseyi çıkartır…

Değişir Bu Devran

0

Hele sabret gönül değişir devran
Göl bağlanır umman konuşur birgün
Rüzgar eken fırtınayı biçecek
Yel bağlanır tufan konuşur birgün

Gönüldür incinir hoyrat dillerden
Yeniden doğmak var sönen küllerden
Duman çıkmaz ateş olmayan yerden
Kül bağlanır duman konuşur birgün

Ruhunu kemiren azabı düşün
Başıboş değiliz hesabı düşün
Hazırlan o güne cevabı düşün
Kul bağlanır rahman konuşur birgün

Ziynetin olmalı sağlam şahsiyet
Nefse kul olmaktır asıl acziyet
İnsan olan asla etmez eziyet
Dil bağlanır vicdan konuşur birgün

Yapraklar düşmeden evvel sararır
Yola çıkan elbet menzile varır
Bilemezsin sır içinde sır vardır
Yol bağlanır iman konuşur birgün

Ozan Coşkun Arslan

Koçgiri İsyanını Hazırlayan Sebepler

0

İsyanın kaynağını oluşturan Koçgiri aşireti Zara, Hafik, İmranlı, Su Şehri, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Ovacık, Kuruçay ve bunları kapsayan bölgeye yerleşmiş durumdadır. Aşirete bağlı olan İbolar, Zazalar, Balular, Kereteliler ve Sarular olmak üzere beş büyük kabilenin katılımıyla ‘Batı Dersim’ denilen bölgede patlak veren bu isyan esasen Ekim 1920’de başlamıştır. Yunan 23 Mart 1921’de Afyon ve Eskişehir’den saldırıya geçmiş, böylelikle İkinci İnönü adı verilen çetin savaşlar başlamış, bu tarihten itibaren Koçgiri isyancıları da saldırılarını arttırmışlardır. Dökülen kan artmış, isyan iyice ilerleyip ciddi bir saldırı haline gelmiştir. Koçgiri aşiretlerinin 6185 silahlı kuvvetine Dersim’ den gelen 2150 kişilik destek kuvvet de eklenince isyancıların sayısı 8335’i bulmuş, batıda Yunanlılarla mücadele eden Türk Ordusu doğuda isyancılara karşı adeta ikinci bir cephede savaşmak durumunda kalmıştır.

Masum bölge halkı nasıl kandırıldı?

Mondros Mütarekesinden sonra Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyyid Abdülkadir ve Kürt ileri de gelenleri İngiliz yanlısı bir politika izleyerek İngiliz desteğinde ‘Kürdistan’ devleti kurmayı amaçlamışlardır. Sadrazam Damat Ferit Paşa da İngilizlerle sürekli temas halinde olmuş, milli mücadeleye karşı Kürtleri kullanmayı önermiştir. Bu öneri İngilizler tarafından uygun görülmüş Fransız etkinlik alanındaki Kürtleri kullanabilmek için Fransızlar’dan işbirliği istenmiştir.
İngilizler Dersim Aşiretlerini kendi politikaları doğrultusunda kullanabileceklerini düşünmektedirler. İngilizlere göre Dersim halkı kullanılmaya çok müsait olup aşiret başkanlarınca yönetilmektedir. Koçgiri yöresi dağlık ve yüksek rakımlıdır. Yoksul olup hayvancılıkla uğraşan halk, dünyada ne olup bittiğinden hatta devletin varlığından bile habersizdir. Halkın yaşamı, geçimi ve huzuru aşiret reisinin himayesindedir. Dersimde bir aşiret ağası diğer bir aşiretle dövüşmek veya devlete karşı gelmek istediği zaman aşireti için seferberlik ilan etme hakkına sahiptir. Aşiret reisi bir devlet başkanı gibi yüzyıllardan beri bu hakkı korumuştur. Kürdistan’ı kurmak için öncelikle Dersim ve Koçgiri bölgelerini Kürdistan’ın içine çekmeleri gerektiğini bilen İngilizler bu görevi Kürt Teali Cemiyetine verirler. Cemiyet Dersim ve Koçgiri halkını Kürt olduklarına inandırmaları için Baytar Nuri’nin de (Nuri Dersimi) içinde bulunduğu bir ekibi Dersime görevlendirir. Böylelikle Kürtçülük fikri ilk defa Dersim ve Koçgiri topraklarına girer. Cemiyetin sekreterliğini yapan Alişir’de Jepin adlı gazeteyi çıkartarak Kürtçülük propagandası yapmaktadır. Alişir, tıpkı fotoğrafta gördüğünüz Baytar Nuri gibi isyanın elebaşlarından birisi olarak karşımıza çıkacak.

İsyanda etnik kökenli ve mezhepsel Propaganda

Baytar Nuri’nin Dersim’in Kalan Aşiretinden olması ve Koçgirililerin Türkçe ile birlikte ‘kurmançça’ konuşan Aleviler olması Kürtçülük propagandası için büyük avantaj sağlasa da 16. yüzyılda yapılan Osmanlı-Kürt ittifakı bölge halkının hafızasından silinmemiştir. Ayrıca bölge halkının siyasi bilinci olmadığından Kürtlük sorunu da yoktur. Kendi coğrafyalarının dışında gelişen Kürtlük sorunu aşiret reislerinin dayatmaları ile yöreye girmiş ve köken olarak Türkmen olan bu halk, Kürtçülük olaylarının içine itilmiştir. İngiltere, Kürt Cemiyetleri vasıtasıyla Kürdistan vaat ettiği aşiret reisleri ile anlaşmıştır. Koçgiri Aşireti reislerinden Haydar Bey Kürt Teali Cemiyeti ve Teavün Cemiyeti üyesidir. Kardeşi Alişan Bey’de Kürt Teali Cemiyeti’nin İngiliz Yüksek Komisyonu’na gönderdiği kurul içinde yer almaktadır. İsyanın dikkat çekici noktalarından birisi de Aşiret reislerinin eylem kararını Aleviler için kutsallık taşıyan Hüseyin Abdal Tekkesi’nde almış olmalarıdır. Aşiret reisleri ve Kürt ileri gelenleri bu tekkede and içerek eylem kararı almışlardır. Burada aşiret reislerinin halkın isyana katılımı için Alevilik motif ve simgelerinin kullandığını söyleyebiliriz.
Ayrıca halkın arasında dolaşan din adamı kılığındaki yabancı ajanlar halkı en duyarlı oldukları noktadan vurarak “Alevileri Hükümet vuracaktır” söylentisini yaymışlar ve halkı kendini savunmaya davet etmişlerdir. Aşiret reislerinin de aynı tutumu sergilemesi ile cahil bölge halkında “Hükümet bizi öldürmeye gelecek, kendimizi müdafaa etmek zorundayız” düşüncesi meydana gelmiş, artık olayların başlaması için gerekli zemin oluşmuştur.

İsyanın Fiilen Başlaması

25 Temmuz 1920’de Şadan Aşireti reisi Paşo Refahiye’den Kuruçay’a gönderilen cephane kafilesinin önünü keserek jandarmaları esir alır. Refahiye ilçe merkezini işgal ederek yönetime doğrudan el koyar. Hükümet konağına sözde Kürdistan bayrağını çeker.
Alişir’in propagandasının etkisinde kalan Mustafa Ağa Kemah köylerine giderek Dersimlilerin devlete asker vermeyeceğini Kemahlılarında vermemesi gerektiğini söyler ve halkı korkutur. 1 Ekim 1920 de Alişir Kemah’ı basar soygun ve yağmacılık yapar ve isyan yayılır. Günlü çiftliğini basan Kara İbo köylülerin çoğunu öldürür geri kalanlara da “Siz Ermenilere yaptınız bizde size yapıyoruz. Dersim aşiretleri geliyorlar. Biz Sivası alacağız ve sonra Ankara’ya gidip ulusal hükümeti devireceğiz” diyerek gözdağı verir. Dersim aşiretlerinden Bezgar Aşireti Eğin’e gelmekte olan jandarma birliğini Kuruçay’ın Kambo yöresinde esir alır ve cephanelere el koyar. Alişan Bey Hozat ve Çemişgezek aşiretleri ile ‘Hozat Toplantısı’nı yapar. Kürt ulusal kuruluşunda birlik olduğunu, Kürdistan’ın bağımsızlığını açıklamaya hazır olduklarını, Batı Dersim’de kırk beş bin kişilik birliğin hazır beklediğini söyler ve hep birlikte and içilir. Batı Dersim’de kırk beş bin kişilik birliğin hazır beklediğini söyler ve hep birlikte and içilir. 20 Aralık 1920’de Sivas-Kangal-Divriği arasındaki posta işletmesi engellenir. Posta müdürlerinden Ayanoğlu Mustafa öldürülür. 25 Aralık 1920’de Ankara’ya ‘Batı Dersim Aşiret Başkanları’ imzasıyla bir telgraf çekilir. Sevr Antlaşması gereği doğu illerinde Kürdistan’ın kurulması istenerek aksi takdirde bu hakkın silah yolu ile alınacağı bildirilir. Olaylar üzerine Miralay Halis Bey’in birliği 14 Şubat 1921 günü İmranlı’ya varır. Halis Bey taburunu İmranlı’da bırakarak birkaç askerini yanına alıp aşiret reisleri Haydar ve Alişan beylerle görüşmek için Boğazviran’a giderek şunları söyler:
‘Bakın beyler annem bir Kürt kızı idi. Bende bir Kürt yeğeniyim. Gelin Hükümete bağlılığınızı bildirin. Ben de raporumda ıslah edilecek bir şey yoktur diyeyim. Siz de bu çete olaylarına son verin. Siz de biz de huzura kavuşalım.’

Geniş yetkilere sahip Nurettin Paşa isyanın bastırılması için Zara, Kangal, Refahiye ve Kemah askeri ve sivil birliklerine talimatlar göndererek 54. Süvari Tümenini Sivas’tan Koçhisar’a, 32. Süvari Alayını Tokat’tan Sivas’a, Erzincan’daki yüz milisi ise Refahiye’ye gönderir. Nurettin Paşa emrindeki birliklere gönderdiği bildiride yapılacak olan imha harekatının detaylarını anlatırken sivil halka müdahalede edilmeyeceğinin de üstünde şu sözlerle durmaktadır:
“İmha harekatı Koçgiri aşiretine ve bunlara katılmak üzere Tunceli’den gelmiş olan asilere ve Koçgiri çevresinde isyana katılmış olanlara yöneltilecektir. Kanunlara bağlılıklarını devam ettirmiş olan köy ve aşiretler halkının hiçbir suretle zarar görmemeleri çok önemlidir. İmha harekatı sırasında kişi haklarına önem verilmesini, halkın kalbini kazanmaya gayret harcanmasını silah arkadaşlarımdan beklerim”

10 Mart 1921 tarihinde Müdafaa-i Milliye vekaletinden Giresunlu Osman Ağa’ya (Topal Osman) gizli bir şifre gelir ve Giresun Gönüllü Alayının derhal isyan bölgesine hareketi emredilir. İsyanı bastırma işinin Topal Osman’a verilme sebebi Giresun Alayının isyan bölgesine yakın olması ve çete savaşlarını iyi bilen Koçgiri İsyancılarının ancak çete savaşlarını en az onlar kadar iyi bilen Osman Ağa ve gönüllüleri tarafından dize getirileceğinin düşünülmesidir.
Osman Ağa Haydar ve Alişan Bey’lere bir mektup gönderir ve şunları söyler:

“Ey din kardeşlerimiz, muhterem arkadaşlar! İçimizdeki Pontusçuları temizledik. Ermenilere terki silah ettirdik. Başka büyük düşmanlarımız var. Yunan ordusu da yurdumuza saldırdı. Kardeş kavgasını bırakalım, bir din kardeşi olarak birleşelim. Yunan ordusunu yurdumuzdan atalım. Davamızın peşi pek büyüktür. Vatanımızı bu felaketten kurtaralım”
Uzlaşmak istemeyen Alişan ve Haydar beylerden Topal Osman’a şu cevap gelir:
“Osman Ağa, biz senin topunu tüfeğini elinden alacağız, başka kimse ile işimiz yoktur.”

Koçgirili Beko özel olarak Osman Ağa ve birliği ile savaşmak için gönderilir. Beko Sabaha karşı Giresun Alayına baskın yapar. Osman Ağa’nın emri ile makineli tüfekler patlamaya başlar. İsyancılar geri çekilmek zorunda kalır. Refahiye’yi hareket üssü olarak seçen Giresun Alayı Kalkancı bölgesini temizler ve Kızıltepe’deki isyancılarla savaşır. İki ateş arasında kalan isyancılar Kuzeydoğu yönünden kaçarlar. 5 Nisan’da 600 kişilik kuvvetli bir isyancı grubu Alaya yeni bir saldırı yapar. Bu çatışmada isyancılar 50 ölü 64 yaralı verirken, Giresun Alayı bir yaralı verir. Kırıktaş Köyü civarında yapılan ayrı bir çatışmada ise Giresun Alayı isyancılara birçok kayıp verdirir. Hükümet kuvvetlerinin moralini yükselten bu çatışmalardan sonra Nurettin Paşa başarılandan dolayı Osman Ağa’yı tebrik eder.

15 Nisan 1921’de Belensor – Taşdibi yönüne ilerleyen Giresun Alayı Kemah Müfrezesi ile birleşip Koçgiri’yi alır. İsyancılar batı ve kuzeybatı yönünden kaçarlar. 18 Nisan 1921’de Kızlartepesi ve Alakilise taraflarına kaçan isyancıları dağıtılır. İsyancılardan 150 kişi ölürken 60 tüfek ele geçirilir. İsyanın elebaşlarından Alişir’in evi yıkılır. Görünmezkale mevkiindeki çatışmada Osman Ağa’nın atı vurulur ancak Osman Ağa yara almadan kurtulur. 27 Nisan 1921’de Çıragediği mevkiinde 28. Süvari Alayı isyancılar tarafından pusuya düşürülür. 5 Subay ve 82 er şehit olurken zayiatın daha fazla artmasını Giresun süvari birliği önler. Cesaretlenen isyancılar iki gün sonra Giresun müfrezesi ile tekrar çatışmaya girerler. Çalıyurt, Mistolar, Karahüseyin, Karataş köylerinde yapılan çatışmalarda isyancılar 20 ölü ve 12 yaralı bırakan isyancılar kaçmak zorunda kalırlar. 10 Mayıs 1921’de yiyecekleri tükenen 300 kişilik Dersimli grup Kemah’ı basar. Halk bir süre çarpıştıktan sonra kaleye çekilir. 22 Mayıs 1921’ de 400 kişilik Dersimli Grup Kemah’ın güneyinden Tan köyü yönünden saldırıya geçer. 3. Kafkas Tümeninin 11. Alayından iki bölük saldırıya karşı koyar ve başarılı bir savunma verir. 23 Mayıs 1921’de Kemah’ı koruması için 54. Alay görevlendirilir.

24 Mayıs 1921’de Nurettin Paşa Genelkurmay’a bir telgraf göndererek ‘Koçgiri ayaklanmasını bastırma hareketinin bitmek üzere olduğunu, şimdiye dek Fırat – Erzincan – İmranlı arasındaki bölgede 500 kadar isyancının öldürüldüğünü ve bölgenin temizlendiğini’ bildirir. 30 Mayıs 1921’de isyancılar büyük bir saldırıda bulunurlar. Bu saldırının, isyancıların son ciddi saldırısı olduğunu söyleyebiliriz. 500 kadar isyancı Dersim’den Ilıç’a doğru harekete geçerler. 2 Haziran 1921’de Hıktar köyü yakındaki çatışmada isyancılar geri çekilmek zorunda kalırken 2 nizamiye eri ve 1 gönüllü şehit olur. 17 Haziran 1921’de isyanın elebaşlarından Alişan Bey’in ve 32 ileri gelen isyancının teslim olması ile birlikte isyan tamamen bastırılmış olur.

Geniş yetkilere sahip Nurettin Paşa isyanın bastırılması için Zara, Kangal, Refahiye ve Kemah askeri ve sivil birliklerine talimatlar göndererek 54. Süvari Tümenini Sivas’tan Koçhisar’a, 32. Süvari Alayını Tokat’tan Sivas’a, Erzincan’daki yüz milisi ise Refahiye’ye gönderir. Nurettin Paşa emrindeki birliklere gönderdiği bildiride yapılacak olan imha harekatının detaylarını anlatırken sivil halka müdahalede edilmeyeceğinin de üstünde şu sözlerle durmaktadır:
“İmha harekatı Koçgiri aşiretine ve bunlara katılmak üzere Tunceli’den gelmiş olan asilere ve Koçgiri çevresinde isyana katılmış olanlara yöneltilecektir. Kanunlara bağlılıklarını devam ettirmiş olan köy ve aşiretler halkının hiçbir suretle zarar görmemeleri çok önemlidir. İmha harekatı sırasında kişi haklarına önem verilmesini, halkın kalbini kazanmaya gayret harcanmasını silah arkadaşlarımdan beklerim”

10 Mart 1921 tarihinde Müdafaa-i Milliye vekaletinden Giresunlu Osman Ağa’ya (Topal Osman) gizli bir şifre gelir ve Giresun Gönüllü Alayının derhal isyan bölgesine hareketi emredilir. İsyanı bastırma işinin Topal Osman’a verilme sebebi Giresun Alayının isyan bölgesine yakın olması ve çete savaşlarını iyi bilen Koçgiri İsyancılarının ancak çete savaşlarını en az onlar kadar iyi bilen Osman Ağa ve gönüllüleri tarafından dize getirileceğinin düşünülmesidir.
Osman Ağa Haydar ve Alişan Bey’lere bir mektup gönderir ve şunları söyler:

“Ey din kardeşlerimiz, muhterem arkadaşlar! İçimizdeki Pontusçuları temizledik. Ermenilere terki silah ettirdik. Başka büyük düşmanlarımız var. Yunan ordusu da yurdumuza saldırdı. Kardeş kavgasını bırakalım, bir din kardeşi olarak birleşelim. Yunan ordusunu yurdumuzdan atalım. Davamızın peşi pek büyüktür. Vatanımızı bu felaketten kurtaralım”
Uzlaşmak istemeyen Alişan ve Haydar beylerden Topal Osman’a şu cevap gelir:
“Osman Ağa, biz senin topunu tüfeğini elinden alacağız, başka kimse ile işimiz yoktur.”

Koçgirili Beko özel olarak Osman Ağa ve birliği ile savaşmak için gönderilir. Beko Sabaha karşı Giresun Alayına baskın yapar. Osman Ağa’nın emri ile makineli tüfekler patlamaya başlar. İsyancılar geri çekilmek zorunda kalır. Refahiye’yi hareket üssü olarak seçen Giresun Alayı Kalkancı bölgesini temizler ve Kızıltepe’deki isyancılarla savaşır. İki ateş arasında kalan isyancılar Kuzeydoğu yönünden kaçarlar. 5 Nisan’da 600 kişilik kuvvetli bir isyancı grubu Alaya yeni bir saldırı yapar. Bu çatışmada isyancılar 50 ölü 64 yaralı verirken, Giresun Alayı bir yaralı verir. Kırıktaş Köyü civarında yapılan ayrı bir çatışmada ise Giresun Alayı isyancılara birçok kayıp verdirir. Hükümet kuvvetlerinin moralini yükselten bu çatışmalardan sonra Nurettin Paşa başarılandan dolayı Osman Ağa’yı tebrik eder.

15 Nisan 1921’de Belensor – Taşdibi yönüne ilerleyen Giresun Alayı Kemah Müfrezesi ile birleşip Koçgiri’yi alır. İsyancılar batı ve kuzeybatı yönünden kaçarlar. 18 Nisan 1921’de Kızlartepesi ve Alakilise taraflarına kaçan isyancıları dağıtılır. İsyancılardan 150 kişi ölürken 60 tüfek ele geçirilir. İsyanın elebaşlarından Alişir’in evi yıkılır. Görünmezkale mevkiindeki çatışmada Osman Ağa’nın atı vurulur ancak Osman Ağa yara almadan kurtulur. 27 Nisan 1921’de Çıragediği mevkiinde 28. Süvari Alayı isyancılar tarafından pusuya düşürülür. 5 Subay ve 82 er şehit olurken zayiatın daha fazla artmasını Giresun süvari birliği önler. Cesaretlenen isyancılar iki gün sonra Giresun müfrezesi ile tekrar çatışmaya girerler. Çalıyurt, Mistolar, Karahüseyin, Karataş köylerinde yapılan çatışmalarda isyancılar 20 ölü ve 12 yaralı bırakan isyancılar kaçmak zorunda kalırlar. 10 Mayıs 1921’de yiyecekleri tükenen 300 kişilik Dersimli grup Kemah’ı basar. Halk bir süre çarpıştıktan sonra kaleye çekilir. 22 Mayıs 1921’ de 400 kişilik Dersimli Grup Kemah’ın güneyinden Tan köyü yönünden saldırıya geçer. 3. Kafkas Tümeninin 11. Alayından iki bölük saldırıya karşı koyar ve başarılı bir savunma verir. 23 Mayıs 1921’de Kemah’ı koruması için 54. Alay görevlendirilir.

24 Mayıs 1921’de Nurettin Paşa Genelkurmay’a bir telgraf göndererek ‘Koçgiri ayaklanmasını bastırma hareketinin bitmek üzere olduğunu, şimdiye dek Fırat – Erzincan – İmranlı arasındaki bölgede 500 kadar isyancının öldürüldüğünü ve bölgenin temizlendiğini’ bildirir. 30 Mayıs 1921’de isyancılar büyük bir saldırıda bulunurlar. Bu saldırının, isyancıların son ciddi saldırısı olduğunu söyleyebiliriz. 500 kadar isyancı Dersim’den Ilıç’a doğru harekete geçerler. 2 Haziran 1921’de Hıktar köyü yakındaki çatışmada isyancılar geri çekilmek zorunda kalırken 2 nizamiye eri ve 1 gönüllü şehit olur. 17 Haziran 1921’de isyanın elebaşlarından Alişan Bey’in ve 32 ileri gelen isyancının teslim olması ile birlikte isyan tamamen bastırılmış olur.

Yeni eserimiz “Yolun Hınzırları” yayınlandı.

0

Yeni eserimiz “Yolun Hınzırları” yayınlandı.
Bu eser; alevi yol öğretisini asimile eden içimizdeki keklik soylulara ithafen yazılmıştır.

Pirin dediğini yanlışa yoran,
Bilimin yolundan çıkanlar çoktur,
Yolun önderidir natık-ı kuran,
Arapçayı hayra yoranlar çoktur..


“Yolun Hınzırları”; 90 lı yıllarda Devlet desteği ve organizasyonuyla kurulmuş, dizayn edilmiş,
erkanları ise özel olarak yetiştirilmiş elemanlar aracılığıyla belirli yapılar tarafından kurgulanmış,
yaklaşık 30 yıllık tarihi olan günümüz cem evlerinde yetişmiş, asimilasyon için özel olarak eğitilmiş çıkar peşinde koşan bazı tüccar kişiliklerdir.
Sıdk ile özünü çekmemiş dara
Atmamış benliğin ateşe nara
Yolun hınzırları açarlar yara
Ardımızdan bizi vuranlar çoktur
Belirli yapılar eliyle dizayn edilen günümüzde ki yaradılışçı, dinci, mezhepçi, ırkçı bu yapay
aleviliğin temsilcilerinin bizlere alevilik dersi vermeye çalışması; papanın imamlara islamı,
şeyhülislam’ın ise papazlara hıristiyanlığı öğretmesine benzer.


Terkedip pirini uymuş imama,
Salavat getirip gelmiş imana,
Badem bıyıkları uymuş zamana,
Ehl-i sünnet deyip buranlar çoktur..


Her dönemin ihanetçileri olmuştur, oluyor ve olacaktır ama bu ihanetçiler hiçbir
zaman Hallac-ı Mansur, Pir Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal gibi anılmayacaklardır.
Dün farklı egemen güçlere bugün ise yine günün egemenlerine hizmet eden bu ihanetçi,
keklik soylular olsa olsa “Yolun Hınzırları”olarak anılacaklardır, bizde bu ihanetçileri layık oldukları şekilde eserimizle tarihe not düştük.


Keramet bilgidir bunu iyi bil,
Sevgi doldur kalbe cehaleti sil,
Bizim kabemizdir insan-ı kamil,
Kıble nerde diye soranlar çoktur..


Bu keklik soyluların yaptıkları asimilasyon yetmiyormuş gibi, birde bizim gibi düşünen, yaşayan ve mücadele edenleri tehdit edip hedef göstermeleri, zaman zaman cana kast etmeye varan söylemleri, bizi ne mücadelemizden ne de hakikatin yolundan alıkoyamaz.


En-El Hak der dilim hiçbir korkum yok,
Boş laflara artık bilki karnım tok,
Karataş çok yedi cahillerden ok,
Katli vacip deyip duranlar çoktur.
Aşk ile..
Metin Karataş (Sersuri)