Perşembe, Mart 12, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 174

Ben Ali’yi gördüm arşda durunca

0

Ben Ali’yi gördüm arşda durunca
Yerin göğün binasını kurunca
Ali’nin sırrına kimse ermedi
Cebrail’e bir kez sual sorunca

Nice yıldan sonra dünyaya geldi
Güruh-u Nâciden ona bent oldu
Yerle göğ arası nur ile doldu
İrfan kurulup da sohbet olunca

Dirildiler üçler beşler yediler
Hâk lokması geldi orda yediler
Nefes bilmeyene lânet dediler
Hutbe okunup da sohbet sürünce

Hâk Çalâb da bunu böyle buyurdu
İblis olan bu dergâhtan sürüldü
Gönüller bir olup sınık sarıldı
Cebrail de gökten yere inince

İrahmet deresi sel gibi aktı
Gaziler Hatçe’nin yüzne baktı
Muhammed’in teri gül gibi koktu
Feriştahlar inip yüzler sürünce

Ortaya aldılar İmam Cafer’i
El ele tuttular çekti katarı
Şükr eyledi iki cihan serveri
Hutbe okunup da ikrar verince

Muhammed Miraç’ta Burağa indi
O nasıl Burak’tır ünü bilindi
Ay ile güneş de secdeye indi
Aliyle Muhammed dâra durunca

Ali talibini yaban istemez
Müminler haricîn de sohbet eylemez
Kim ki bu nefesi sıdk ile tutmaz
Cehennemin azabına dolunca

Hakikat kapısını ol server açtı
Ali’yle Muhammed erkâna düştü
Bu hikmeti gören serinden geçti
Yer gök titredi tarik gelince

Cebrail erkânı eline aldı
Destur ey Şâh dedi beline çaldı
Selman da ol demde pür serden oldu
Doldurup kadehi ele alınca

Doldurup kadehi eline aldı
Destur Fatıma ana dedi de kandı
Hatice kibriya Zehrâ da geldi
Muhabbet mest oldu onlar gelince

Cennetin içini bir hoş gezdiler
Katarlandılar dergâha gittiler
Hâk için semaha bile tuttular
Metsi bihuş didar görünce

Muhabbet ettiler Hakk’a yettiler
Hakk’ın buyruğunu anlar tuttular
Selman’ın getirdiği üzüm ezdiler
Şol meseni para pare bölünce

Okumuşum ağı bilmem karadan
Bu yolu koymuştur yoktan var eden
Kaldırın şekki gümânı aradan
Cebrail’e irehberim deyince

Ali Kanber’i gel dedi geldi
Cebrail nameyi Ali’ye sundu
Şükredin talipler bu size kaldı
Cebrail de gökten yere inince

Kâfirler elini batırdı kana
Ali’yi sevenler gelsinler ceme
Bu nefes söylendi on yedi hâne
Ali ile Muhammed dâra durunca

Hâtâyi’m bu yolun vasfını söyler
Bahriler derya vü ummanı boylar
Kim ki bu nefesi sıdk ile dinler
Sırat mizan yoktur onlar ölünce

Bir gül açılmış gülistan bağında

0

Bir gül açılmış gülistan bağında
Kokusu tutupdur cümle âlemi
Yedi âyet yazılı her yaprağında
Kış olmazsa gülün rengi sola mı

Rengi kırımızıdır ortası sarı
Aynaya tek bakan görür didârı
Kandil-i kudretden görmez ağyarı
Yâr olanlar görür çekmez elemi

Kokusun alanlar mest olup gezer
Bağban olan Şah’a armağan düzer
Her yaprağı yüz dört kitabı yazar
Okuyanlar görür levh ü kalemi

Kapusu on iki kırkdır budağı
Dü cihâna hüküm ider dudağı
Arş Kürsî içidir dışı Tur dağı
Mûsâ kıldı anda Hak’la kelâmı

On deryadır bir de umman göldedir
Anı bilen canlar kadîm yoldadır
On sekiz bin âlem söyler dildedir
On ikinci zulmât dile gele mi

Gölden zahir oldu la’l ile mercan
Alemin derdine olupdur derman
Dü cihana eyler hükm ile ferman
Sevka gelse ihya ider âlemi

Sağından behişt kapusu açılur
Solundan yedi tamuya göçülür
On kapudan içeriye geçilür
Her can girer binde bir can bile mi

Bir tarafı muhabbetin bağıdır
Bir tarafı inci gevher dağıdır
Âb-ı hayvan çıkar Hamr ırmağıdır
İçenler ayıkdır sarhoş ola mı

Gülistan bağçesinde açılan güldür
Can bülbülü söyler sanmayın dildir
Ezelden NOKSANİ ana maildir
Pire yeten hatm eyledi kelâmı……..

Dost cemâlin gördüm buldum safâyı

0

Dost cemâlin gördüm buldum safâyı
Şâz oluben güldüm elhamdülillah
Kalmadı gam gusse attık cefayı
Can kurban dilersen dönemem billâh

Surette melekdir güruhda Nâcî…
Mâh yüzün seyr eden neyler mi’râcı
Bir tavaf sevabın bulmaz bin hacı
Alnında yazılmış nûr-ı arşullâh

Kaşların mihrabı kıbl-i imândır
Kirpiklerin kasdı sîne-i çandır
Gözlerin fitne-i âhır zamandır
Yıkar bu âlemi neûzübillâh

Kametin elifdir benzer çinâra
Vasf edemez dilim olsan sad pare
Zülf ü zenahdânın gören biçâre
Dembedem zikr eder tebarekallah

Leblerin esrarı beyt-i Rahmân’dır
Vücûdun şehri dârü’l-amandır
NOKSANİ kulunun cismine candır
Kalb-i viranımda nefh-i Rûhullâh

Sokrates

0

“Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız bir de cehaletin bedelini hesaplayın “

Sokrates

Uyan ne yatarsın şafak söküldü

0

Uyan ne yatarsın şafak söküldü
Hep niyazlar kabûl olur sabahta
Hakkın dîvânına cümle dizildi
Müminler maksudun bulur sabahtan
.
Gönül pervâneveş yandı tutuştu
Aşkın kazanında kaynadı coştu
Seherde uyanan Hak’la buluştu
Gafiller gaflette kalır sabahtan
.
Kaddimiz dal olup iki büküldü
Gözümün gevheri yere döküldü
Dilberin hayali geldi dikildi
Derdimin dermanı gelir sabahtan
.
Gerçi kim bilirim noksanım çoktur
Hudânın indinde zerrece yoktur
Söyleyene bakma söyleten Hak’tır
Kâmiller günahın bilir sabahtan
.
Sabahın hürmeti gelmez hesaba
Vasfın şerh eylesem sığmaz kitaba
Sersem Alî başın koymuş türaba
Er Hak deyip secde kılar sabahtan

DİYANET’İN “KARŞI DEVRİMCİ” ROLÜ!..

0

Diyanet’in kuruluşunun yüzüncü yıldönümünde Başkan Prof. Dr. Ali Erbaş, Devletin ve Diyanet’in kurucusu (1) Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gençlere emanet ettiği (2) Türkiye Cumhuriyeti’nin, hafızlara emanet edileceğini (3) ilân etti!

Erbaş’ın aynı konuşma içerisinde “millet olmayı” değil de  “ümmet olmayı”  önemseyip öne çıkarması  manidardır.

Hafızlara:

“Hayatınızı Kur’an’a göre tanzim edeceksiniz” tavsiyesinde bulunması ise açıkça Anayasa ihlâli ve meydan okumadır.

Şeriyye ve Evkaf  Vekaleti’nin yerine 3 Mart 1924’te kurulan  Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) görevi Anayasamızın 136. maddesinde:

“Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir” (4) şeklinde -bir emir cümlesi ile- tarif edilmiştir…

Bu görev yerine getirilirken; hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde; “laiklik ilkesi doğrultusunda” hareket edileceği ve “bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalınacağı”  vurgulanmıştır…

***

Erbaş’ın, yüz yüze seslendiği hafızlara ve bu arada kendisini devletin radyo ve televizyonlarından dinleyen gençlere, -ki bunların  arasında başka dinlerin mensupları; Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler, Hinduistler, Şamanistler, Zerdüistler, Tengristler, halk dinlerine mensup olanlar, puta tapanlar, deistler, agnostikler,ateistler vb. gibi farklı inanç tercihleri bulunan yüzbinler, belki de milyonlarca yurttaşın- hayatlarını hangi dine göre tanzim edeceklerini tavsiye etmesi, laik bir devlette aleni olarak suç işlemektir, yürürlükteki yasaları hiçe saymaktır…

Her ne kadar 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’unun 1. maddesinde DİB’in görevinin:

“İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek”  (5) olarak belirlenmiş ise de bu hüküm Türkiye’nin çağdaş ülkeler liginde olmadığını göstermektedir.

Yasa ile “kamu hizmetinden”te diğer din ve inançların ayrı tutulması anlaşılır gibi değildir.

Bu Yasa, Anayasa’nın  136. maddesine aykırı olmaktan başka, kanun yapma tekniğine (genellik ilkesine) de aykırı olarak düzenlenmiştir…

***

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, İslâm Dini’ni din tüccarlarının elinde siyaset malzemesi olmaktan kurtarmak ve hurafelerden arındırarak orijinal haliyle öğrenilmesini temin etmek ve bu şekilde; “biat eden” kullar yerine, “düşünen ve sorgulayan yurttaşlar” yetiştirmek amacıyla kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı, aradan  geçen 100 yıl içerisinde kendisini geliştirip çağa uyduracak yerde, tam aksi bir işleve bürünerek gericiliğin bayrağını taşıma rolünü üstlenmiş bulunmaktadır.

Milli bayramlarda ve özellikle de Cuma hutbelerinde Mustafa Kemal’in adının anılmaması ayıbı, neredeyse bir “kural” haline getirilmiştir.

Bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın Cuma gününe denk gelmesi münasebetiyle Cuma Hutbesi’nde Atatürk’ün adının anılması ve Büyük Taarruz’un özetlenerek Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya  saygı sunulması, hangi inançtan olursa olsun her Türk vatandaşının yüreğine, birazcık olsun su serpmiştir.

Ne yazık ki, vatanımızı düşman işgalinden kurtaran  ve  Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan ebedi şefimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün böyle özel günlerde adeta yok sayılması (6) siyasi iktidarın bilinçli bir tercihi gibi durmaktadır.

Hutbelerde şehitlerden söz ediliyorken onlara savaşın emrini veren ve komuta eden kahraman komutanları unutturulmaya çalışılması yurtseverlikle asla bağdaştırılamaz.

Üstelik de bir kamu kurumu aracılığı ile bu iş yapılıyorsa hiçbir şekilde izahı olamaz…

***

22 yılda bir defa da olsa Diyanet’in:

“Büyük Taarruzun Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere onun tüm silah arkadaşlarını, istiklal mücadelemizin bütün kahramanlarını ve bu toprakları bizlere vatan kılan ecdadımızı şükran ve minnetle yâd ediyoruz” (7) diyerek Cuma hutbesinde yaptığı hatayı düzeltmesi yine de “takdirle” karşılanmalıdır…

7 yılda 42 ülkeye gidip Anıtkabir’e bir kez olsun gitmeyen (-8-) Diyanet İşleri Başkanı’nın bu son tutumunu yine de ihtiyatla karşılamak gerekir…

***

8 bakanlıktan daha fazla bütçeye sahip (9) ve Anayasal bir kurum olan DİB’in,  Anayasa’da yazılı görevinden uzaklaşarak, “Şeriat Devleti” oluşturmak isteyenlerin en önemli aracı olarak faaliyet gösterdiği milyonlarca yurttaşın üzüntü kaynağıdır:

Diyanet, ÇEDES (10) ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatı içerisine girmiştir.

Ailelere,  öğrencilerin “seçmeli ders” olarak din dersi okumalarını tavsiye etmektedir.

Yurt içinde ve yurt dışında taşınmaz mallar edinerek ve iktisadi işletmeler kurarak, ticaretin de içerisine girmiştir.

İş bulabilmenin ve işe girebilmenin yegane anahtarının imam-hatiplerde olduğu kanısı neredeyse yerleşmiştir…

Bu faaliyetleri ile Diyanet kuruluş amacından iyice uzaklaşmıştır…

***

Diyanet’in bugün itibariyle yürüttüğü faaliyetler, “millet egemenliği”ne ve “milli irade”ye de açıkça aykırıdır.

Bir anlamda “Şeriat Devleti”ne (11) geçiş için zorunlu alt yapı faaliyetlerini sürdürmekle “karşı devrimci” bir rol üstlenmiş bulunmaktadır…

Ne yazık ki muhalefet partileri, “dinsizlikle” veya “din düşmanlığı yapmakla” suçlanma korkusu altında, bu kötü gidişe ve hukuksuzluğa karşı etkili muhalefet yapamamaktadırlar.

“Diyanet Akademisi”ne karşı Anayasa Mahkemesi’ne bile başvurmayı beceremeyen muhalefetin, bu edilgenliğinden yararlanan Siyasal İslâmcılar, son 22 yıl içerisinde “karşı devrim” için çok önemli yol kat etmişlerdir…

Örgütsüz halkın yapabileceği pek fazla bir şey yoktur!

Halkın yegane örgütü ise siyasi partilerdir.

Onlar da uykuya dalarsa, yarınlarda her şey için çok geç kalınabilir…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Diyanet İşleri Başkanlığı Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle 429 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlı bir teşkilat olarak kurulmuştur

https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Person/PresidentDetail/25/mehmet-rifat-borekci

(2) “Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan milli ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum. “

https://kho.msu.edu.tr/hakkinda/harbiyeli_ataturk/nutuk/20/1.html

(3) https://diyanet.gov.tr/tr-tr/Kurumsal/Detay/36834/vatanimizin-gelecegini-hafizlarimiza-emanet-edecegiz

(4) https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2709&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5

(5) https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.633.pdf

(6) https://www.diyanethaber.com.tr/30-agustos-2024-cuma-hutbesi

(7) https://diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/36843/diyanet-isleri-baskanligindan-30-agustos-zafer-bayrami-mesaji

(-8-) https://tele1.com.tr/ali-erbas-7-yilda-42-ulke-gezdi-anitkabirin-onunden-bile-gecmedi-1130999/

(9) İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, AB Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre Şehircilik ve İklim Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığının bütçelerinden fazla olan Diyanet İşleri Bakanlığının bütçesi 2024 yılında 91 milyar 824 milyon 805bin liraya yükseltildi. Türkiye’deki 11 ilin (Artvin, Ardahan, Bartın, Bayburt, Bilecik, Çankırı, Erzincan, Gümüşhane, Iğdır, Kilis ve Tunceli) nüfusundan fazla personeli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’nda 211 bin 164 kişi istihdam edilmektedir. Kamu kurumlarının personel ihtiyacı çoğunlukla “yatay geçişle” Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan karşılanmakta, bu şekilde bütün kurum ve kuruluşlara imam-hatipliler  “mülâkat”usulü ile yerleştirilmişlerdir.

https://haber.sol.org.tr/haber/diyanetin-personel-sayisi-11-ilin-nufusunu-asti-388198

(10) Proje kapsamında “manevi danışman” olarak görevlendirilen imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve Kur’an kursu hocaları, okullarda öğrencilere “değerler eğitimi” veriyor ve seminerler gerçekleştiriyorlar.

https://www.bbc.com/turkce/articles/c87nrz2nkl1o

(11) ”Demokratik hukuk devletinde “güçler ayrılığı” ilkesi yanında  “Anayasa Mahkemesi” gibi denetleme organları vardır.  Kur’an ve Sünnet’i esas alan Şeriat Devleti’nde, bütün güç Tanrı adına halkı yöneten kişide toplanmıştır. Güçler bölünemez…

Tanrı’nın vekili olmak üzere iktidara sahip olan kişi, bu iktidarlarından bazılarını yine kendine mutlak olarak bağlı bazı kişilere bırakabilir. Osmanlı devletinde “hürriyet mücadelesi” yapan Yeni Osmanlılar (Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Mithat Paşa vb. ) bile, merkeziyetçilik sistemine karşı gibi görünseler de “padişahın çıkarlarını ve iktidarını” halkın çıkarları ile uzlaştırma amacına yönelmişlerdi.

Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait bulunduğu ve milletin kendi kendisini kendi hür iradesine göre yönetmesi gerektiği ve kişinin doğal hak ve hürriyetlerinin hiçbir güç, hiçbir emir ve hüküm ile yok edilemeyeceği fikrine dayanan BATI DEMOKRASİSİ anlayışının hemen her şeriat ülkesinde reddedildiğini görmekteyiz.

İslâm’da devlet anlayışında tek Tanrı, Tek Kitap ve tek Sünnet fikri yatar ve demokrasinin hiçbir çeşidi bu fikirle uyuşmaz.

İnananların başı olan kişi (Padişah), Tanrı tarafından emredilmiş veya yasaklanmış hususlara göre toplumu yönetir ve böyle bir yönetime Müslümanlar itaat etmekle görevlidirler.

Hal böyle olunca “halk egemenliği” veya “millet egemenliği” bakımından Osmanlı devleti 19. yüzyıl sonlarında bile Orta Çağ Avrupa’sından geride idi.

Sadrazam Rüştü Paşa, cehalet içerisinde yaşayan bir halka hürriyetler tanımanın tehlikeli olduğunu ve bunun memleketi anarşik durumlara götürebileceğini ileri sürüyordu.

Fetva emini ise, Anadolu’daki ve Rumeli’deki Türk haklarının son derece cahil olduklarını , bu cahillere hak tanınamayacağını ve Şeriat hükümleri dışında idare etmenin caiz olmayacağını savunuyordu.

Ancak ne var ki, halkın cahil olduğunu ve devlet ve hükûmet yönetimine hiçbir şekilde katılmaması gerektiğini savunanlar, yüzyıllar boyunca halkı cahil bırakanların kendileri olduğunu düşünerek vicdan azabı duymamışlardır.

Sanılır ki din adamının devlet siyasetine alet edilmesi ve din ve devlet işbirliği halinde bulunması geleneği, Abbasi halifeleri ile başlamıştır. Halbuki İslâm din ve devlet ayrılığı diye bir ayırım tanımadıktan gayri, aksine devletin başlıca görevinin DİNİ UYGULAMAK VE YAYMAK OLDUĞU tezine dayatılmıştı.”Uhrevi” ve “Dünyevi” iktidarların birbirinden ayrılmasını düşünmek dahi “dinsizlik” olarak kabul edilmekteydi.”

Şeriat devletinde “meşveret” usulünün bulunduğu ve bu nedenle Şeriat Devletinin “demokratik” nitelikte olduğu” görüşü doğru değildir. Geçen yüzyılın sonlarında savunulmaya başlanan; ‘iktidar sahibinin, yöneticilerin ve yetkililerin, halka ve halkın temsilcilerine danışarak toplumu yönetmeleri gerektiği’ fikrinin dayanağı olarak gösterilen; Neml Suresinin 29-32 ayetleri ile Şura Suresinin 36. ayetinin devlet yönetimiyle ilgileri yoktur. (Birincide ‘onlara danışın” denenler inkarcılar, ikincide “aranızda danışın” denenler ise karı ile kocadır.)

Kur’an hükümlerini kendi amacına uygun şekle sokabilmek ve böylece görüşlerine güç kazandırmak için ayetlere bambaşka anlamlar verilmekten kaçınılmamıştır.

İslâm’da “halk iradesi”nin (çoğunluk iradesinin) veya “milli irade”nin  yeri yoktur.

İlk prensip Tanrı ve Peygamber iradesi üstünde başka irade olamayacağı ve bu iradeye kayıtsız ve şartsız boyun eğmek gerektiği prensibidir.”

Bu yüzden de Diyanet İşleri Başkanlığının el altından savunduğu Şeriat devletinde, laiklik ilkesi yaşayamaz/yaşatılamaz!..

(Bu kısa not;Prof. Dr. İlhan Arsel’in Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına adlı eserinden (s.123-224)özetlererek alıntılanmıştır. CC)

https://kutuphane.ttk.gov.tr/details?id=427884&materialType=KT&query=Devlet.

Ulu Ozanlar

0

Kalp evinde ara, sarayı hanı
Muhammmet Ali’dir, canların canı
Neylesin ozanlar, şöhreti şanı
Dostlar meclisinde, yerimiz vardır
……..
Dilinde deyişler, elinde asa
Boynunda urganı, devrildi masa
Boğdu Hızır paşa, bizleri yasa
Pir Sultan’lar gibi, erimiz vardır
……..
Zahiri inancım, Enel Hâk yolu
Ahiri inancım, Enel Hâk yolu
Tahiri inancım, Enel Hâk yolu
Mansur’un darında, darımız vardır
………
Şah Hatayi Ulu, ozandan biri
Fuzuli, Virani, sanki bir diri
Kul Himmet üstadım, yerdi münkiri
Yüzülen Nesimi, derimiz vardır
……..
Horasan’dan beyaz, güvercin uçtu
Nice gönüllere, ışıklar saçtı
Anadolu yurdum, kapılar açtı
Hacı Bektaş Veli, pirimiz vardır
…….
Ezgar’ım beyhude, yaşama veda
Mazlumlar uğruna, şu başım feda
Gök kubbe altında, hoş olsun seda
Daha dik duracak, ferimiz vardır
Ezgar Ergün.

ÇAĞ KAPATAN FİLOZOF: GİORDANO BRUNO

0


Bilimden gidilmeyen Yolun sonu Karanlıktır
İnsanlık tarihinin en karanlık dönemi Ortaçağ, 324’te Kilisenin beş kişiyi kara büyü yapmakla suçlayarak, canlı canlı yakmasıyla başlar ve 1216 yıl sonra, Kilisenin Rönesans’ın gerçek filozofu, bilim adamı Giordano Bruno’yu yine canlı canlı yakmasıyla son bulu
Bruno, doğa, evren ve tanrı konularıyla ilgilenerek kilisenin asla affetmeyeceği suçlar işliyordu.
Ama baskılar sonunda Roma’ya kaçmak zorunda kaldı.
İşlemediği bir cinayetle suçlanınca, buradan da Cenevre’ye gitti. Bir süre sonra, bazı safsatalara karşı bir bildiri yayınladı, Kilise tarafından tutuklandı, aforoz edildi ve ağır işkenceler gördü.
Çok ağır koşullar altında önce İsviçre’ye sonra da Fransa’ya sığındı 1583’te, Oxford Üniversitesinde, Kopernik’in Yeni Evren kuramı konusunda bir dizi konferans verdi.
1585’te Paris’e döndü.
Ne var ki, Paris’te Kiliseler arası barış kavgaya dönüşmüştü.
Bruno bu yeni havaya hiç aldırmadan, Katolik Kilisesi’nin bağnaz tutumunu acımasızca eleştirdi.
Paris Katolik Kilisesi’nin egemenliğindeydi; artık Paris’te kalamazdı;
Almanya’ya kaçtı.
Burada, “Yüz Altmış Makale” adlı eserini yayınlayarak, bütün dinlerin barış içinde bir arada yaşamaları gerektiğini vurguluyor ve hoşgörüyü savunup bağnazlığı yeriyordu.
Bu sefer de, Protestan Kilisesi tarafından, “kabul edilmiş doktrinlere aykırı düşünceler” taşıdığı gerekçesiyle aforoz edildi.
Engizisyon Bruno’yu Felsefeci değil, ca­sus olduğu iddiasıyla yakalayıp zindana attı.
Yedi yıl işkence ettiler.
Bruno’dan, herkesin gözleri önünde, bilimi lanetlemesini istiyorlardı.
Ama Bruno’ya bunu yaptırabilecek işkence yoktu.
Defalarca kendi kendisine şu sözleri tekrarlıyordu:
”Dayan. Mert ol.
Cahillerin yargısı seni tehdit etse bile, fikrinden dönme.
Işığı karanlıktan ayıracak bir yüksek akıl mahkemesi vardır. Kahramanlar bedenin değil ruhun ölümünden korkarlar.
”Bruno, yedi yıl süren baskı ve işkencelere rağmen, geri adım atmıyor, özür dilemiyor, “Geri alınacak hiçbir sözüm yok,” diyordu.
Papa VIII. Clemens sıkıldı ve, “Artık bitirin bu işi,” dedi.
Emir yerine getirildi ve Bruno yakılarak ölüme mahkum edildi. Yüzlerce Romalı, ünlü bir dinsizin yakılmasını seyretmeye koşuyordu.
Papa, 50 Kardinal ve bütün ülkelerden özel olarak bu büyük kilise şölenine (!) gelen konuklar meydanı doldurmuştu..
Romalılar, başına taç yapıp övünmeleri gereken bu büyük insanla alay ediyor, ona küfrediyorlardı.
Kalabalıkta biri, “Bruno sevinsene! Pek yakında, var olduğunu söylediğin dünyalara göç edeceksin, ”diye bağırıyordu.
Bruno, bir odun yığınına çıktı.
Korkusuzca seyircilerinin gözlerinin içine bakıyordu.
Odunlar tutuşturuldu.
Papazlar heyecanla Bruno’nun hiç olmazsa bu son dakikalarda fikirlerinden döneceğini ve büyük bir zafer kazanarak mutlu olacaklarını sanıyorlardı.
Hüküm, yüzüne karşı okunduğunda, Bruno, ”Ölmemi buyuran sizler, şu anda benden daha fazla korkuyorsunuz,” diye haykırınca, susturabilmek için ağzına bir askerin mendilini tıkadılar.
Öpmesi için uzatılan haça tükürdü.
Dilini kerpetenle kopardılar ve diri diri yaktılar.
Ağzından ne bir söz, ne bir inilti çıktı.
Bilincini de kaybetmemişti.
Tam 400 yıl sonra, haklı bulunarak heykeli dikildi.
Nereye mi?
Yakıldığı, Roma’nın meşhur “CampodeiFiori” meydanına. CampodeiFiori, “Çiçek Tarlası” demek, İtalyan gençler her gün o heykeli canlı çiçeklerle, çiçek tarlasına dönüştürüyor, hiç çiçeksiz bırakmıyor
BRUNO DA BİZİ ŞU SÖZLERİYLE İKAZ EDİYOR:
“Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı’yı.”

KATLİAMLARIN İÇYÜZÜ

0

Emperyalizmin Doğası

    Malatya, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamlarında öldürülen insanlarımızı, tahrip edilen ve yakılan konutları ve işyerlerini gördük. Gazi katliamı, olanca çarpıcı ve sarsıcı sonuçlarıyla günler boyu televizyonlarımızdan evlerimize yansıdı. Üniversitelerde bombalı saldırılardan ölen, yaralanan yüzlerce gencin çığlıkları halen kulaklarımızda yankılanmaktadır. Gözleri şişle oyulan yaşlı kadınlar, kurşunlanarak öldürülen ve eziyet edilen gebe kadınlar, boyunları satırla koparılan üç aylık bebeler, belleğimizde canlı birer anı olarak kalacak.

    Yıllar boyunca ülkemizde, yolcu otobüsleri tarandı, onlarca yolcu öldürüldü. Sorgulama merkezlerinden insanların ölüsü çıktı. İşkenceden geçirilen yüzbinlerce yurttaşın çoğu sakat kaldı. Binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Milyonlarca yurttaş zorla göç etttirildi. Zindanlar doldu-boşaldı, kin tohumlarıyla kardeş kardeşe, komşu komşuya düşman edildi. Katillere “Yurtseverlik ve kahramanlık” pâyesi verilirken; bilim adamları, aydınlar, demokrasi güçleri zindanlara dolduruldu. Bilimsel ve demokratik eğitim kösteklenirken; ortaçağ modeli Türk-İslam sentezini temel alan eğitim programlarıyla gencecik beyinler dumura uğratıldı. Onurlu üreticiler olarak ülke ekonomisine katkı verebilecek durumdaki yüzbinlerce insan yoksullaştırılarak çöplüklerden yiyecek toplar hale getirildi. 12 Eylül 1980 öncesi 5388 kişinin öldürüldüğünü yetkililer açıkladı.

            Yeraltı yerüstü kaynakları bakımından zengin bir ülkede yaşayan insanlarımız neden çöplüklerden yiyecek toplayacak duruma getirildi? Tarih boyunca yanyana dostça yaşayan çeşitli topluluklara mensup insanlarımız, niye birbirini boğazlamaya kalkıştı? Çevrenin kirlenmesi, teknolojinin başdöndürücü gelişmesi mi çıldırttı bu insanları? Yoksa perde arkasında, yine insanlardan oluşan bir senaryo yazarı ya da başrol oyuncusu mu gizlenmekteydi?
    
            Bütün bunlar, aldatıcı bir becerikli elin marifetiydi.
    
            Adına “Emperyalizm” denilen bu becerikli el, sömürgeleştirmek için koca bir Çin halkını zorla uyuşturucu müptelası yapan, işgal ettiği onlarca ülkenin halkına onlarca yıl kan kusturan, ülkeleri ve toplumları birbirine düşüren, iç savaşlar çıkartan, dünya savaşlarının doğrudan kaynağı olan bir güç ve dinamiktir.
    
            Emperyalizm, en kaba yöntemlerle en sinsi ve incelikli yöntemleri sömürü ve yağma faaliyetlerinde bir arada kullanmayı becerebilen, demokrasi süsüyle kandırdığı insanların başına  faşizmin en alasını bela eden bir güçtür. Emperyalist ülkeler, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında uyguladıkları işgal yoluyla sömürme yolunu bir yana bırakmaya, kendisine müstakbel pazar olarak gördüğü ülkelerde işbirlikçiler bularak, siyasal iktidara onlar aracılığıyla egemen olmaya yöneldiler. Bağımlı ülkelerde sömürü koşulları elveriyorsa biçimsel bir demokrasi uygulamakta sakınca bulmayan emperyalistlerin, çıkarlarının tehlikeye girdiğini hissettikleri ilk anda, bu ülkelerde, işbirlikçileri eliyle faşizmi devreye sokmakta tereddüt ettikleri görülmemiştir.
    
            Faşizmin etraflı bir anlatımını yapmak yerine, Muzaffer İlhan ERDOST’un faşizm üzerine değerlendirmelerini aktarmayı uygun bulduk:
    
            “Faşizm, mali sermayenin (Finans-Kapitalin) en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının diktatörlüğüdür... Faşizm, Birinci Dünya Savaş’ında yenik düşen iki emperyalist ülkede (İtalya’da, Almanya) doğar. Faşizm, Emperyalist yayılmacılığın doğal sonucudur... Faşizm, burjuva demokrasisinin, parlamenter demokrasiyi ortadan kaldırarak  sürdürülmesidir. Faşizm, ırkçılığı, şovenizmi ve gerici ideolojileri geliştirerek canlanır. Faşizm, demokrasiye, demokratik örgütlenmeye, aydınlara karşıdır. Faşizm, işçi sınıfına ve emekçi yığınlarına karşı olduğu halde, bu kitleleri kendi sınıfları aleyhine kullanmaya çalışır... Ancak yeni faşizm, ilke olarak Anayasal kurumları, demokratik kurumları, biçimsel olarak koruyan, ama bu kurumların demokratik işlerliğini demokratik olmayan yollarla açık deyişle zor yoluyla ortadan kaldırır. Faşizm diktatörlüğünü, kitle temeline dayandırmak için iki yol izler. Ya geniş bir kitle tabanı yaratarak iktidara gelir. Ya da ‘Devletin silahlı’ güçlerine dayanarak gelir. Bununla birlikte devlet organlarını da kullanarak temelini geliştirmeye çalışır. Bağımlı, yarı bağımlı ülkelerde ABD kökenli faşizm, bu iki 

    yolu da zincirleme olarak kullanmaktadır. Çünkü faşizm, artık ve özellikle yabancı ülkelerde parlamentoyu ve öteki demokratik kurumları “Kurum” olarak muhafaza ederek açık kanlı diktatörlüğünü sürdürme olanağını bulmuştur. Bu nedenle de bazı ülkelerde faşist iktidarları sürekli koruyabilmek için genel oya gereksinme duyulmaktadır…” 1

            2.  ABD Emperyalizmi Türkiye’de
    
            Türkiye, ABD’ye yarı bağımlı bir ülkedir. Türkiye’deki cinayetlerin, katliamların perde arkasındaki güçlere baktığımızda; ABD (CIA), MİT, Kontr-Gerilla, işbirlikçi sermaye ve faşist partileri görüyoruz.
    
            İkinci Dünya Savaşı 1945’de sona erdi. Bu savaşta faşist ittifak (Almanya-İtalya) yenilmiş; kapitalist ve sosyalist blok ittikafı galip çıkmıştır. Böylece dünya, Kapitalist Blok, Sosyalist  Blok ve Üçüncü Dünya ülkeleri (geri kalmış, gelişmekte olan ülkeler) olmak üzere üç gruba bölünmüş oluyordu.
    
            Kapitalist blokun Avrupa kanadı, savaş nedeniyle ekonomik yönden ağır zararlar görmüş, insan kaybına uğramıştı. Kapitalistlerin içinde en güçlüsü ABD idi. ABD, Avrupa ülkelerine yaptığı milyarlarca dolarlık ekonomik ve teknik yardımla Avrupa’yı da güdümüne almıştı. NATO’nun kuruluşuyla bu egemenlik daha da pekişti. ABD’nin tek korkusu SSCB idi. ABD, Sovyetler Birliğinin sıcak denizlere inmesini, geri kalmış Afrika ve Asya  ülkeleriyle siyasi ve ekonomik ilişkiler geliştirmesini engellemeyi ön planda tutuyordu.
    
            ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya hakimiyetini tesis etmek için oldukça kapsamlı bir faaliyete girişti. Hakimiyet alanının başlıcaları Üçüncü Dünya diye bilinen geri bıraktırılmış ülkelerdi. ABD emperyalizmi, yıllardır depolarında bekleyen süt tozunu, eti ve çeşitli gıda maddelerini, modası geçmiş savaş artığı silah ve teçhizatını Üçüncü Dünya ülkelerine hibe ediyor, bu ülkelere büyük miktarlarda krediler açıyor, ülke ekonomilerini ve yönetimlerini emperyalist ağına düşürüyordu. Bu geniş çaplı operasyonda CIA uzmanlarının rolü ve ilgili ülkelere yerleşmesi çok önemliydi. Türkiye bu süreçte, ABD’nin önemli ‘çalışma’ alanlarından biri olarak öne çıkıyordu. Türkiye, onyıllar boyunca ve halen, ABD’nin ve diğer emperyalistlerin tertiplerinin önemli bir merkezi olmuştur.
    
            CIA ajanları tarafından çıkarıldığı bilinen bir dergide yer alan değerlendirme ve bilgiler oldukça çarpıcıdır: “1970 yılı ortalarında Türkiye sadece CIA’nın başlıca haberleşme merkezlerinden biri olmakla kalmıyor, NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı)’nın bütün askeri haber alma işlemlerinde ana karargahı oluşturuyordu. Bütün Ortadoğu ülkelerinde yaklaşık on bine yakın ajan bulunduğu, bunun 1500’e yakınının ise Türkiye’de faaliyet gösterdiği belirtiliyor. Ajanların Türkiye’deki kurum ve kuruluşların içine sızmak için çok titiz yöntemler kullandığını belirten ilgili kaynaklar özellikle aşırı sağ ve sol örgütler, üniversiteler, işveren kuruluşları, ajanslar, çiftçi ve esnaf kuruluşları, işçi sendikaları ve gençlik örgütlerinde faaliyet gösterdikleri... Ajanların yerli destekleyicileriyle birlikte üniversitelerdeki eğitimden anarşiye, işçi-işveren ilişkilerinden siyasal hayata kadar her konuda olay yaratma çabası içinda olduklarını ileri sürmektedirler. ABD’nin, dostu olan ülkelerde anarşi yeterli değilse özel ajanlarıyla anarşi yarattıkları bilinir hale geldi.” 2
    
            1970’de Türkiye’de 1500 ABD ajanı bulunuyor. Bunlar, en azından binlerce ev sahibi ajan da yetiştirmişlerdir. Anarşik olayların tırmandırılmasında, ev sahibi ajanlar yetersiz kaldığı zaman CIA’nın kendi ajanlarını devreye soktuğu bildirilmektedir. Böylece bağımlı ülkenin ekonomisi ve siyasal yönetimi üzerindeki denetim korunmakta ve derinleştirilmektedir.. Artık ABD, dünyada kapitalist sistemin tek lideridir. Kapitalizme bağımlı Üçüncü Dünya ülkelerinde gelişen ulusal kurtuluş hareketlerini kanla bastırıyor, bağımsızlık ve demokrasi yanlısı yönetimleri darbelerle değiştiriyordu. Yani bu ülkelerde, ABD’nin bilgisi dışında hiçbir şey yapılamamaktaydı.
    
            ROCKEFELLER Grubunun hazırladığı bir raporda şöyle denilmektedir: “Bizim güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Bu açık saldırıların yanında, ondan daha tehlikeli, fakat saldırı görünüşünde olmayan başka cins tehditler de vardır. Bu tehditler, içerden yapılmak istenen değişme ve dönüşümlerdir. Bu maskeli saldırılar bazen iç harb şeklinde bazen demokratik akımlar ve reformlar biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda Yunanistan bize birinci örneği, Vietnam ikinci örneği ve nihayet Ortadoğu olayları üçüncü örneği verdi. Bizim amacımız bu ve buna benzer akımları önlemek olmalıdır.” 3 Görüldüğü gibi ABD, kendisine bağımlı yönetimler dışındaki uyanışı ve demokratik gelişmeyi tehlikeli görmekte ve dirilişe yönelen ulusları susturmaktadır.
    
            CIA nedir?: Devitvise ve S. ROSS, CIA’yı şöyle tanımlamaktadır: “Bugün ABD’nde iki hükümet var: biri görünen, diğeri görünmeyen. Birinci hükümet, yurttaşların gazetelerden, çocukların yurttaşlık bilgisi kitaplarından öğrendikleri hükümettir. İkincisi ise, soğuk savaşta ABD’nin politikasını yürüten, birbiri içine geçmiş, gizli mekanizmadır. Bu ikincisi istihbarat toplar, casusluk yapar ve bütün dünyada gizli hareketler planlar ve bu planları uygular...
    
            “Görünmeyen hükümet, sadece CIA’dan ibaret değildir. İstihbarat ailesi diye bilinen dokuz örgüt (Milli Güvenlik Kurulu, Savunma Haber Alma Örgütleri, Milli Güvenlik Örgütü, Kara Kuvvetleri İstihbaratı, Dışişleri Bakanlığı Haber Alma ve Araştırma Bürosu, Deniz Kuvvetleri İstihbaratı, Hava Kuvvetleri İstihbaratı, Atom Enerjisi Komisyonu, Federal Araştırma Bürosu) ve buna benzer birçok örgüt bulunmaktadır. 4

    ABD’ye bağımlı ülkelerde, hükümet darbelerini, iç savaşları organize eden; ırk, din, mezhep çelişkilerini körükleyen; bağımlı ülkelerde taşeron örgüt ve siyasi partiler kurduran, faşistleri devlet bürokrasisinde ve kurumlarında kadrolaştıran; bilimsel ve demokratik eğitimin yerine ırkçı-dinci eğitimi koyan; demokratik örgütenmeyi yasaklayan veya anti-demokratik yasalarla sınırlandıran; kaçakçılığı, mafyayı meşrulaştıran güç, ABD’nin görünmeyen hükümetidir. Yani CIA’dır.

            Türkiye ve CIA: :Türkiye, Anadolu Kurtuluş Savaşı ile işgalci emperyalist güçleri kovmuş; 600 yıllık Osmanlı Saltanatına son vererek Cumhuriyeti ilân etmiştir. 1946 yılına kadar, dış ülkelere olan Osmanlı borçları sıfırlanmış; birçok yabancı şirket de devletleştirilmiştir. Diğer bir anlatımla Türkiye, kendi bağımsızlığını korumaya çalışmıştır. Ancak, 1945’de imzalanan bir anlaşma ile ABD’den askeri yardımla borçlanmanın yolları açıldı. Bu tarihten sonra ABD uzmanları Türkiye’ye yerleşmeye başladılar.
    
            1950’de iktidar olan DP, ABD ile içli-dışlı oldu. Adnan MENDERES başbakanlığındaki DP iktidarı, TBMM’nin kararına gerek duymadan bir telefon görüşmesiyle Kore’ye binlerce asker gönderdi. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal BAYAR, “Yakında Türkiye küçük Amerika olacaktır” diyordu.
    
            Gerçi Türkiye bağımsızlık, sanayi ve ekonomi yönünden küçük Amerika olmadı. Ama CIA, ülkenin her tarafına yerleşerek kendine bağımlı örgütler aracılığıyla siyasal iktidarları istediği doğrultuda yönlendiriyordu. Türkiye CIA’nın ikinci bir yurdu ve adresi olmuştu.
    
            Bütün bu gelişmeler olurken, iktidarının son dönemlerinde Başbakan Adnan MENDERES, ABD’nın tutumundan kuşku duyar. Başbakanlık Müşteşarı Ahmet Salih KORUR’a; “Amerikalılar, Milli Emniyete hakim. Para veriyor; örgüte nüfuz ediyorlar. Milli Emniyetin bütün dosyaları CIA’nın kontrolünde. Bunları denetle” diye görev verir. Ahmet Salih KORUR, incelemesini yapar ve topladığı bilgileri Başbakana iletir: ”İstanbul’da Milli Emniyete ait bir okul, servisin İstanbul örgütü olduğunu görüyor. İstanbul Bölge Örgütü Başkanlığına doğrudan doğruya para ödüyorlar. Karşılığında iş istiyorlar...” 5 Ama iş işten geçmiştir, hiçbir şey yapılamaz.
    
            CIA’yla ilgili olarak Tabii Senatör Suphi GÜRSOYTRAK, Cüneyt ARCAYÜREK’e şunları söyler: ”Ordunun büyük küçük bütün birimlerine giren Amerika, kuşkusuz istihbarat elemanlarını da yerleştirmiştir. Sürekli rapor alıyordu Amerika. Ordu dışındaki devlet kademelerinde de aynı durum olduğuna göre, CIA bir yandan ABD Büyükelçiliğiyle birlikte, soluk alışımızı bile saptıyorlar.” 6
    
            Tabii Senatör Haydar TUNÇKANAT da, Senato grubunda şu açıklamayı yapar: “... Bu devrede müttefikimiz Amerika’nın CIA teşkilatının da gelip Milli Emniyet’in içine yerleşmesi ve bizim hakkımızda elde etmek istedikleri (...) istihbaratı yine bizim teşkilatımız aracılığı ile ve kendi paralarıyla sağlamaları da Milli Emniyet Teşkilatı’nı dış istihbarattan ziyade iç güvenlik faaliyetlerine zorlamış ve bunda da başarı sağlamışlardır. Bilhassa teşkilatta önemli mevkiler işgal edenlerin, Amerikalılar tarafından tertiplenen dış seyahatlara katılmaları ve hibe şeklindeki bazı yardımlar, Milli Güvenliğimiz aleyhine geniş imkanlar sağlamalarına neden olmuştur.” 7
    
            Artık CIA’nın girmediği, etkin olmadığı kurum ve kuruluş kalmamıştır. İşçilerin, memurların, öğretmenlerin, gençlik ve köylülerin arasına sızdırdığı ajanlarının aracılığıyla halkın birliğini ve dirliğini ırksal, dinsel, bölgesel ve etnik ayrışımlarla bozmaya çalışıyordu. Ezilen kesimlerin ve sınıfların etkinlikleri ve siyasal mücadeleleri de provoke ediliyordu. Ayrıca EÜ için bir ordu talimatnamesi hazırlanarak uygulamaya konulmuştur. CIA’nın ordu için hazırladığı talimat şöyledir:
    
            a) EÜ ordu birliklerini sızmalara ve başkaldırıya sempati duyan unsurların ya da ABD düşmanı olan kişilerin etkilenmesinden korumak,
    
            b) EÜ ordusu üyelerinin geleceklerini garanti altına almak, isteklerinden ötürü başkaldıran gruplarla ilişki kurmalarını önlemek,
    
            c) EÜ’nün ordusunda ABD’ye yakınlığıyla tanınan subayların terfi etmelerine çalışmak,
    
            d) Aynı tür koruma görevini EÜ’nün ABD istihbaratı sahasına giren tüm örgütlerinde yürütmek.8
    
            CIA, bağımlı siyasi partilerin aracılığıyla parlamentoyu kısır çekişmelerle boğup çalıştırmamakta, parti liderlerini ve hükümeti istediği zaman değiştirebilmektedir. 1964’de İsmet İNÖNÜ’nün hükümeti bu yöntemle düşürüldü. Bilindiği gibi İsmet İNÖNÜ, yarım yüzyıldan fazla devletin siyasetinde en üst düzeyde (Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, ana muhalefet partisi liderliği) görev yapmıştır. 1961-1964 yılları arasında Başbakandır. Kıbrıs sorunu gündemdedir. Bakanlar Kurulu Kıbrıs sorununu görüşmek üzere toplanmıştır. İnönü, Bakanlar Kurulunda şunları söyler: “Daha bağımsız ve şahsiyetli dış politika izlenmesini istiyoruz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlerime havale edeceğim. Onlar etraflı çalışma yapacaklar, teklifler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin etrafında uzman denilen yabancılar dolu, iğfal etmeye çalışıyorlar; muvaffak olamazlarsa işi sürüncemeye bıraktırmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum. Neticesi bana gelmeden Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurumdan önce elçimden öğreniyorum... Peygamberler edası ile size dünyaları vaad ederler. İmzayı attın mı ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir. Üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök, gitmezler... Fakat zannetmeyin ki kolay bir iştir. Savuşturulan

    iki iç badire bunun yanında çok kolay kalır. Teşebbüs ettiğimiz zaman başımıza neler gelebileceğini kestiremem…” 9

            İnönü, Kıbrıs’a müdahaleyi düşünmektedir. ABD Başkanı Johnson, İnönü’ye çirkin ifadeli, tehdit edici bir mektup gönderir. Johnson’un mektubu üzerine İnönü; “Dünya yeniden kurulur. Türkiye içinde yerini alır” diye bir açıklamada bulunur. Dünya yeniden kurulmadı. Ama dostumuz ABD, General PORTER’i gönderir. Porter, Türkiye’de önemli kişilerle görüşür, araştırmasını tamamlar. İsmet İnönü yurtdışında gezide iken, ortakları hükümetten çekilirler, hükümet düşer.
    
            Genel Başkan Ragıp GÜMÜŞPALA’nın ölümü nedeniyle; AP’ye Genel Başkan seçilecektir. Süleyman DEMİREL, ABD’nin bursu ile Amerika’da okurken; ABD’nin Başkanı Johnson tarafından kabul görmüş ve takdir edilmiştir. Ayrıca Amerikan MORRİSON Şirketinin temsilciliğini yapmaktadır. AP’nin Genel Başkanlığı’na seçilmesi gerekiyordu ve seçildi de. 10 Ekim 1965’de yapılan milletvekilli genel seçimlerinde, ABD de, AP’nin iktidar olmasına ışık yakıyordu. Ön hazırlıkların yapılması için Albay Jackson Türkiye’ye gönderilir. Jackson, uzun uzun çalıştıktan sonra bir rapor hazırlayarak ABD yetkililerine sunar. Raporda sol ve sol eğilimlerin birlik oluşturmasının sakıncalarından sözederek bu kesimlerin gelişmesinin önlenmesini; ayrıca tehlikeli gördüğü yüzlerce politikacı ve bilim adamının da etkisizleştirilmesini önermektedir.  10
    
            Seçim sonucu AP çoğunlukla tek başına iktidar, Süleyman DEMİREL de Başbakan oldu. AP ve CIA uzun süre iktidar balayını birlikte sürdürdü. Bir süre sonra AP CIA’dan rahatsızlık duymaya başladı. AP iktidarında 7 yıl Dışişleri Bakanığı yapmış olan İhsan Sabri ÇAĞLAYANGİL, CIA’dan rahatsızlığını şöyle belirtmektedir: “Hiçbir istihbaratçı herhangi haberi doğru her yere götürmez. Dışişleri Bakanlığı’na başka söyler, devlet reisine başka söyler. Genel Kurmay Başkanına başka söyler. Benim istihbarat şefim kandisi farkında bile olmadan CIA benim altımı oyar... Amerika şuna aldırmaz. Bir memlekette demokratik idare olmuş, şoven idare olmuş, faşist idare olmuş ona hiç bakmaz. Amerika, o memleketin kendisine ne ölçüde tabi olduğuna, kendi politikasına ne dereceye kadar uydu haline gelebileceğine bakar...” 11
    
            ABD uzmanlarının yoğunlukta olduğu kurumlar ise; DPT, Devlet Personel Dairesi, DİF, Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü, İktisadi Devlet Teşekkülleri Yeniden Düzenleme Komisyonu, Jandarma Genel Komutanlığı, Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü, Atatürk Üniversitesi, ODTÜ, Teknik Öğretmen Genel Müdürlüğü, Kız Teknik Öğretmen Genel Müdürlüğü, Eğitim Araçları Genel Müdürlüğü, Orta Öğretim Genel Müdürülüğü, Demiryolları ve Limanlar İnşaat Reisliği, Karayolları Genel Müdürlüğü, İhracatı Geliştirme Etüd Merkezi, DSİ, Nüfus Planlaması Genel Müdürlüğü, Çalışma Genel Müdürlüğü, Maden Teknik Yardım Komisyonu, MTA, Sümerbank, MKE, Ziraat Bankası, Tarımsal Araştırma İdaresi, Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları, Borsalar Birliği’dir. Yani mevcut tüm bakanlıklarda Amerikalı uzmanlar görev yapmaktadırlar. 12
    
            ABD, kapitalist ülkelerin en güçlüsüdür. Kapitalist Bloka yarı ve tam bağımlı ülkelerin yönetilmesini, denetim altında tutulmasını başarıyla sürdürmektedir. Ne var ki, kapitalizmin karşısında Sosyalist Blok bulunmaktadır. Sosyalist Blokun en güçlü ülkesi ise Sovyetler Birliği’dir. Sovyetler Birliği, sıcak denizlere ulaşmanın özlemi içindedir. En azından bu denizlerin bağımsız ülkelerin denetiminde olmasını istemektedir. Ayrıca Sovyetler Birliği, kapitalizme bağımlı ülkelerde bağımsızlık mücadelesi veren güçlere, devrimci uyanışlara destek oluyordu. ABD de Sovyetler’in bu amaçlarının gerçekleşmesini engellemeye çalışıyordu. ABD bunun için, Sovyetler’e karşı Türkiye’den Pakistan’a kadar uzanan ve “Yeşil Kuşak” adıyla anılan bir güvenlik bölgesi oluşturdu. Yeşil Kuşak Bölgesinin içinde Türkiye, Irak, İran, Afganistan, Pakistan yer alıyordu. Bu ülkelerin katılımıyla “Bağdat Paktı” kuruldu. ABD, görünümde paktın üyesi değildi; ama bu kuruluşu, Amerika’nın görünmeyen hükümeti (CIA) yönetiyordu. Bağdat Paktı, Sovyetler’e karşı ABD’nin jandarmalığını üstleniyordu. Bu ülkelerin halkını, komünizme karşı koşullandırmak ve kışkırtmak için dini (İslami) eğitime, cami yapımına, Kuran kurslarına, din adamı yetiştiren okulların açılmasına, tarikatların yaygınlaşmasına önayak oldu. ABD, dini (islami) eğitime ve dini kurumlara her türlü ekonomik, politik desteği veriyordu.
    
            14 Temmuz 1958’de Irak’ta, General Abdülkerim KASIM, ihtilalle Kral 2. Faysal’ı devirdi; Krallık yerine Cumhuriyet ilân edildi. Böylece Bağdat Paktı’nın bir ayağı kopmuş oldu. Bu kez, Bağdat Paktı’nın adı “CENTO” olarak değiştirildi. CENTO da CIA’nın denetimindeydi. ABD; Türkiye, İran ve Pakistan’da da Irak ihtilali gibi girişimler olabilir korkusu ile bir anlaşma imzaladı. 5 Mart 1959’da imzalanan anlaşmaya göre; “Türkiye’nin siyasal bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne yapılacak her türlü tehdidi, gayet ciddi bir şekilde tetkik edecek. Buna karşılık, Birleşik Devletler, doğrudan ya da dolaylı saldırı, sızma, yıkıcı faaliyetler, sivil saldırı durumlarında Türkiye’ye müdahalede bulunacak, ya da yardım edecektir...”  13
    
            Bu anlaşmayla, Türkiye’de emek, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi yıkıcı faaliyet olarak görülecek, ABD de derhal müdahale edecek, bağımlı yönetim işbaşında tutulacaktır. ABD ile yapılan anlaşmalar ve önlemler, kuşkusuz ABD’nin çıkarlarının korunmasına yöneliktir.
    
            27 Mayıs 1960 Askeri Darbesiyle, DP iktidardan uzaklaştırıldı. 1961 Anayasası hazırlandı. 1961 Anayasası, bazı temel hak ve özgürlükleri içeriyordu. İşçilerin lokavtla

    birlikte grev hakkını ve sınırlı da olsa, kamu çalışanlarının (memurların) sendikalaşma hakkını getirmiştir. Memurlar, kısa sürede sendikalaştılar. Özellikle öğretmenler TÖS’ü kurdular. 150 bin öğretmenin 100 bini TÖS’e üye olmuştu. Öğretmenler, bağımsızlık, özgürlük ve insan haklarından söz ederek sömürüye, baskıya karşı seslerini yükseltiyorlardı. Üniversitelerde öğrenci örgütleri kuruldu. Emeği, özgürlükleri savunmaya; emperyalizme karşı çıkmaya başladılar.

            13 Şubat 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP) bağımsızlık, emek, iş ve özgürlük ilkesiyle halkla kaynaşıyordu. TİP, 10 Ekim 1965’de yapılan Milletvekili Genel Seçimlerinde 15 milletvekili çıkararak, TBMM’de grup kurdu. TİP milletvekilleri, ABD ile yapılan gizli anlaşmaları, ABD’nin Türkiye’deki üs ve tesislerini ortaya çıkardılar. ABD’ye bağımlı siyasi iktidarların anti-demokratik uygulamalarına karşı çıkarak emekçileri savunmaya, bilgilendirmeye, uyarmaya yöneldiler. Bu uğraşların sonucu, ABD’nin kanlı ve çirkin yüzü yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.
    
            Anti-emperyalist bilinç yaygın bir şekilde gelişiyordu. Bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi yanlısı güçler, meydanlarda, üniversitelerde, köylerde “Hoş Amerika-Puşt Amerika” sloganlarıyla ABD’yi protesto ediyorlardı. ABD 6. Filosu limanlarımıza geldikçe, sert tepkilerle karşı çıkılıyordu. ABD Ankara Büyükelçisi KOMMER’in arabası ÖDTÜ’de yakılmıştı.
    
            Türkiye’deki uyanış ve devrimci gelişmeler, ABD’yi korkutuyordu. Türkiye’nin siyasi iktidarıyla ve kurumlarıyla kaynaşmış olan CIA, yeni Amerikan faşizmini uygulamaya yöneldi. Üniversitelerde devrimci gençlere karşı faşist örgütler (MTTB, Ülkü Ocakları, Akıncılar, Komünizmle Mücadele Dernekleri) kurdurarak öğrenciler arasındaki çatışmayı körükledi. Üniversite öğrencisi Taylan ÖZGÜR, bu çatışmanın ilk kurbanı olmuştur.
    
            Barış Gönüllüleri adıyla ajanlarını, ülkenin etnik ve mezhepsel çeşitliliğin yoğunlukta olduğu bölgelere göndererek araştırma yaptırdılar. Bu bölgelerde iç içe yaşayan değişik etnik ve mezhepsel (Alevi-Sünni) kökenlere sahip toplulukları karşı karşıya getirmeye, iç kavga yaratmaya çalıştılar. Malatya, Çorum, Sivas, Elazığ, Erzincan, Adıyaman, Tunceli, İstanbul Gazi olayları bu körüklemenin sonuçlarıdır.
    
            TİP’i etkisizleştirmek, parlamento dışı bırakmak amacıyla baskılar arttırıldı. TİP’in binalarına, üyelerine saldırılar yoğunlaştırıldı. Sola ve sol partilere karşı demokratik görünümlü ırkçı-dinci partiler (MHP ve MSP gibi) kuruldu. Faşistler, devlet bürokrasisine ve kurumlarına yaygın olarak yerleştirildiler. Provokasyon ve işkence yapacak, faili meçhul cinayet işleyecek gizli birimler, örgütler (Kontr-Gerilla) oluşturuldu. Faşist örgütler ve önlemlerle devrimci mücadele engellenemeyince, bu kez askeri müdahale planlandı. 12 Mart 1971 askeri müdahalesi, bu plânın ürünüdür. Darbelerle ilgili değerlendirme ileriki sayfalarda yapılacaktır. Şimdi, taşeron olarak kullanılan faşist ve dinci örgütlere bakalım.
    
    
    
            3. Emperyalizmin Taşeronları
    
            a) MHP ve Ülkü Ocakları

    MHP, Alpaslan TÜRKEŞ’in siyasal ve idelojik öncülüğünde kurulmuş bir partidir. Türkeş’in ideolojik oluşumunun temeli esas olarak 1940’larda atılmıştır. Türkeş, 1917’de Lefkoşe’de (Kıbrıs) doğmuştur. Daha sonra Alpaslan TÜRKEŞ olarak değiştireceği esas adı Hüseyin Feyzullah’dır. İlk ve orta öğrenimini Kıbrıs’ta yapmıştır. Sonra Türkiye’ye göç ederek 1933’de Kuleli Askeri Lisesini, 1936’da Harb Okulunu bitirerek subay olur. Lise ve Harb Okulu yıllarında “Türk Nazi” dergilerinde takma adla yazdığı şiirleri, yazıları yayınlanır. Turancı olarak bilinen Nihal ATSIZ’la ilişkileri gelişir. 1944’de Turancıların davasında tutuklanarak yargılanır. Savcının iddianamesine göre Türkeş, “Türkiye’de yalnız Türk soyundan gelenlerin yaşama hakkı olduğunu, büyük bir Türk Birliği kurmanın zaruri” olduğunu söylüyordu. Türkeş, 4 Nisan 1944’de Nihal ATSIZ’a gönderdiği mektupta ona bağlılığını belirtiyor ve “Türk milletinin içinde bulunduğu tehlikelerden kurtulmanın mümkün olacağını umuyorum. Adsız’ın kılıçtan keskin olan kalemi bu işi herhalde başarıya ulaştıracaktır” diyordu. 14

            Türkeş, yargılandığı davadan beraat eder; kurmay olur. 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesini yapanların içinde yer alır. 27 Mayıs askeri hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığını üstlenir. Tüm istihbarat birimlerini kendine bağlar. Daha sonra, CIA ile ilişkilerinin arttığı, faşist bir darbenin hazırlığında olduğu söylentisiyle Milli Birlik Komitesinin bir bölümüyle araları açılır. Türkeş, kendisiyle aynı görüşü paylaşan 14 Milli Birlik Komitesi üyesiyle birlikte yurtdışına müşavir olarak gönderilir.
    
            Türkeş, yurtdışından (Delhi) döndükten sonra, yandaşlarıyla birlikte CKMP’ye girer. CKMP, küçük toprak sahibi ve esnafın temsilcisi olarak görünüyordu. Sağ görüşlü bir parti ve Genel Başkanı Osman BÖLÜKBAŞI idi. 1961 seçimlerinde 54 milletvekili, 16 senatör çıkarmıştı. İsmet İNÖNÜ’nün kurduğu hükümetlere bakan vererek ortak olmuşlardı. Türkeş, CKMP’nin üyesi olduktan sonra partiyi ele geçirerek genel başkan oldu. 8-9 Şubat 1969’da yapılan kongrede partinin adı “Milliyetçi Hareket Partisi” olarak değiştirildi. Partinin programı ve çalışma yöntemi İtalyan Faşizminin “Korporatif” sistemine benzer hale getirildi. Milliyetçilikle dinciliği sentezlemeye yönelen, “Türk-İslan Sentezi”ni ortaya koyan bu yaklaşım tarzıyla dünyadaki Türkleri birleştirmek (Turan İmparatorluğu) hedeflenmektedir. Kuramsal tasarının yolunun, Türkiye’de iktidarı ele geçirme ile gerçekleşeceğine inanıyorlardı. Faşizmin, demokratik

    ortamda ve demokratik kurallarla iktidar olma şansı azdır. Kaldı ki, demokratik ortam ve kurallar, faşizmin özüne de terstir. Bu zorlukların bilincinde olan Türkeş ve MHP teorisyenleri kendileri gibilere yardım etmek bakımndan deneyimli olan ABD’yle sıkı ilişkilere girdiler. ABD’ye bağımlı sağ iktidarların desteğini ve güvencesini alarak “Komando Kampları” açmaya, silahlı militan yetiştirmeye başladılar. Kamplarla ilgili gelişme ve uygulamalardan kuşku duyan Emniyet Genel Müdürlüğü, 1970’de bir raporla durumu Başbakan Süleyman DEMİREL’e sunar. Raporun içeriği şöyledir:

            “Komando Kampları, Hitler Almanya’sındaki SS ve Fırtına Birlikleri isimli Nazi Teşkilatının benzeridir. Türk Milliyetçiliği, Türkçülük maskesi ile yurdumuzda tatbik edilmek istenen NASYONAL SOSYALİZM, yani mevcut düzeni yıkmayı öteden beri milli hududlar içinde yaşamakta olan Türk tabiyetindeki azınlıkları sınırdışı etmeyi ve başka devletlerin siyasi hududları içinde yaşamakta olan Türkleri yine başka devletlerin toprakları içinde kalan (Turan ismi verilen) çok geniş bir toprak parçası üzerinde birleştirmeyi öngören emperyalist ve saldırgan bir siyasettir.
    
            Raporda MHP’nin yan kuruluşları dört başlık altında inceleniyor:
    
            “Dernekler, teşkilatlar, partiler ve komando kampları. Bu örgütlerin içinde en faal olanı Ülkü Ocaklarıdır. MHP ile tamamen bağlantılıdır. Bi de Genç Ülkücüler Derneği, Türkiye’de Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milliyetçi Türk Kadınlar Derneği, Eski Harbiyeliler Yardımlaşma Derneği...
    
            “Komando Kampları, bu derneklerin, gençleri fikri ve fiziki yönden geliştirmek ve onlara Turancılık Ülküsü aşılamak amacıyla 1968 yılı yaz aylarından itibaren yurdun çeşitli il ve ilçelerinde kuruldu.”  15
    
            Raporda, komando kamplarının yerleri şöyle belirtilmiştir:
    
            * 1968 Ağustos ayı içinde İzmir İlinin Gümüldür Akreptepe mevkiinde eski Mardin MHP Milletvekili Rıfat BAYKAL’ın arazisi üzerinde takriben 150 - 200 gencin katıldığı bir komando kampı açılmıştır.
    
            * 03. 08. 1968 tarihinde Ankara - Eskişehir Yolu üzerinde kurulan komando kampını MHP Genel Yönetim Kurulu üyelerinden Dündar TAŞER yönetmiştir. Emekli askerlerin de ders verdiği kampa 100 kişi katılmıştır. Kampın çadırları Kızılay’dan temin edilmiştir.
    
            * Gaziantep İli Merkez İlçeye bağlı Erikçe Köyü’nde 20. 07. 1970 günü 20 kişinin katıldığı bir komando kampı açılmıştır... Kampta MHP İl Başkanı Cengiz GÖKÇEK ve Abdülkadir ÖZSİMİTÇİ’nin atış kulübünden temin ettikleri üç adet tüfek ve iki adet susturucu takılmış tabanca ile atış talimleri yapılmıştır.
    
            * 29. 07. 1970 günü Adana Namrun Yaylasında MHP’ye bağlı gençleri eğitmek amacıyla Ülkü Ocakları Birliği, Genç Ülkücüler Teşkilatı tarafından Güney Bölgesi Komando Kampı adı altında bir kamp kurulmuştur. 10 adet Simitvelson tabanca, 7 adet Kırıkkale yapısı tabancanın bulunduğu saptanmıştır.
    
            * 29. 06. 1970 günü Bursa’nın Mudanya İlçesi Kumkaya Köyü hududları içindeki Yıldıztepe mevkiinde daha önce kurulması tasarlanan komando kampının yerini görmek gayesiyle MHP Genel Başkanı Alpaslan TÜRKEŞ Bursa’ya gelmişti. Ziyaret sonrası kamp 12. 07. 1970 günü faaliyete geçti.
    
            * 22. 07. 1970 günü Ankara’da Esenboğa Yolu üzerinde şehre 10 km mesafede Ülkü Ocakları Birliği, Türk Ocakları ve Genç Ülkücüler Teşkilatı yöneticileri tarafından 14 çadırlık bir kamp kurulmuştur. Kampa 60-70 kişi katılmıştır.
    
            * 20. 07. 1970 tarihinde Adana’nın Yumurtalık İlçesi Ayaş Mevkiinde 150 kişilik komando kampı kurulmuştur. Emekli binbaşı Ruhi Ünal ile Teknik Ressam Hüseyin Günel tarafından yönetilmiştir.
    
            * 13. 10. 1969’da Mersin Kampı; 22. 07. 1969’da Kayseri Kampı; 29. 07. 1969’da Sakarya Kampı; 08. 08. 1969’da Konya Kampı; 16. 08. 1969’da Tokat Kampı; 1969’da Malatya Kampı; 1970’de Trazon Kampı; 25. 07. 1970’te Denizli Kampı 16 açılmıştır...
    
            Emniyet Genel Müdürlüğünün Başbakan Süleyman DEMİREL’e sunduğu raporda, MHP’lilerin silahlanmasından da söz edilmektedir. Keza komando kamplarında eğitilen militan Seyit BOSTANCI, karıştığı bir eylemden dolayı Akşehir Cezaevinde tutukludur. Örsan ÖYMEN’e yazdığı mektupta şunları anlatır:
    
            “Komando Kampına yemekler bir jiple şehirden özel olarak geliyordu. Tüm yaşamım boyu ben ve ailem böyle yemek yememiştik. Eğitim çalışmalarımız belirli dalları kapsıyordu. Seminer çalışmaları, spor çalışmaları ve askeri eğitim. Askeri eğitim çalışmalarımızı albay ve yüzbaşı yönetiyordu. Biri izinliydi. Onlar olmadığı zaman eğitimi Cengiz GÖKÇEK yönetiyordu. (Cengiz GÖKÇEK daha sonra Sağlık Bakanlığı yaptı.H.N.Ş.) Silahlı eğitim, çalışmalarımızın en önemli koluydu. Hedeflerde hep insan modellerini seçerdik. Vurunca da ‘Aferin sana komünisti beyninden vurdun’ diye mükafatlandırılırdık...”  17
    
            Türkeş, 12. 10. 1969 seçimlerinden sonra Milliyet Gazetesi Yayın Müdürü Abdi İPEKÇİ’ye şunları anlatır:
    
            “Gençlik kolları çeşitli sportif ve kültürel faaliyetlerde bulunuyordu. Bu arada kendilerine judo öğretiliyor. Komünistlere memleketi sahipsiz sanıp da sokak  hakimiyetini vermeyiz. Onların anlayacağı dilden konuşacağız. Memleketçi, milliyetçi çocuklar vardır. Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz.
    
            “Ülkücüler polise ve devlet kuvvetlerine saygılıdırlar. Bu yüzden polisle aralarında çatışma çıkması mümkün

    değildir. MHP gençlik sayısını 300 bin tahmin ediyorum… Türkiye’de yaygın, Milliyetçi teşekküller olarak 1150 gençlik teşkilatımız vardır. Memlekette yayılma istidadı gösteren komünist faaliyetlerine, komünist fikir hareketine karşı teşkilatlandırmak, uyandırmak maksadını güdüyoruz. Ve bu arada tabii ki, bunların varlığını partimizin iktidar istikametindeki çalışmalarında faydalanmak için kullanmayı düşünüyoruz. Ülkücülerin mücadelesi kendi halindeki öğrencilerle değil, komünist militanlarladır.” 18

            Faşist örgütlerin niçin kurulduğunu, komando kamplarının silahlı eğitim yaptıklarını, Emniyet Genel Müdürlüğü rapor ederek Başbakan Süleyman DEMİREL’e veriyor. Eylemlerde yakalanan militanların ifadeleri ortada. Basın sürekli yazıyor. Bunlara ek olarak MHP Genel Başkanı Türkeş, Ülkü Ocaklarının kuruluşunun, kamplarda silahlı eğitim yapmanın nedenini açık açık söylüyor. Devlet erkini elinde tutan güçler ve siyasi iktidarlar ses çıkarmıyor. Tam tersine gelişmelerine her türlü desteği veriyorlar.
    
            Ülkü Ocaklarında ve komando kamplarında yetiştirilen faşist militanların bir bölümü, İçişleri Bakanlığı (Emniyet) ve Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere devlet kurumlarında görevlendirildi. Devlet kurumları ise, MHP’ye zaten destek veriyorlardı.
    
            İşte bir örnek: Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlı bazı binaların MHP’ye verilmesi için, MHP Genel Başkanlığı’na bir yazıyla bilgi verilmektedir.

    T.C.

    Vakıflar Genel Müdürlüğü (Kayseri: 04.06.1079)

    Kayseri Vakıflar Bölge Müdürlüğü

    Servis: Emlak

    Sayı: Makam, özel: 1-1

    MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ GENEL MERKEZİNE

    B. Evler / ANKARA

            Bölge Müdürlüğümüze ait eski eser niteliğindeki ilimiz Çifte Medreseler (Gıyasiye-Şifaiye) binalarının kullanım hakları Bakanlar Kurulunun 12. 12. 1976 tarih ve 7/12872 sayılı kararnamesiyle Kayseri Valiliği emrine verilmiştir.
    
            İlimiz Tapu Müdürlüğü’nün 240 ada, 5 parsel, 22 pafta ve 337 kütük sayısında kayıtlı bulunan Selçuklu Devrine ait Çifte Medreseler hacim yönünden çok geniş bir alanı kapsadığından Ülkücü Gençlerin yetişmesi için davamıza hizmet yönünden büyük fayda ve yarar sağlayacaktır. Milliyetçi-ülkücü fikrin gelişmesi ve gençlerin barınması yönünden adı geçen Medreseler çok idealdir.
    
            Mezkür binayı daha önce Kayseri Valiliğinden habersiz olarak Akıncılar Derneğine 10 yıl süreyle kullanma hakkı verilmişti. Kayserimizin sayın ve güzide Valisi Celal KAYACAN ile birlikte çalışarak ve ilgili mahkemenin hakimlerini görerek Akıncılar Derneğinin elinden almış bulunmaktayız.
    
            Değerli Ülkücü-Milliyetçi Valimiz Celal KAYACAN ile çalışkan Devlet Bakanımız Enver AKOVA’nın görevlerinden ayrılmadan Kayseri Gıyasiye-Şifahiye Medreselerini, İlimiz MHP örgütünün Ülkü-Bir Teşkilatına devretmeyi ve bir protokola bağlamayı uygun buluyoruz.
    
            Kayseri ve civarında ülkücü akıma büyük yararı dokunacak olan bu medreselerle ilgili, sayın Genel Başkanımız Türkeş ile partimizin ileri gelen grup üyelerinin görüş ve tensiplerini acele olarak Kayseri Bölge Müdürlüğümüze bildirilmesini ve gereğini yüksek görüşlerinize arz eder, emirlerinizi tezelden beklemekteyim.
    
    
    
            St. Mç. (30/5) İmza                                                     Mustafa ÇELİK                (Bölge Müdürü - İmza)  19
    
            Görüldüğü gibi devletin binalarını, tarihi eserlerini, dinci ve ülkücü örgütlere peşkeş çekmek için yarış yapılmaktadır. Ülkücüler ve Akıncılar Derneği böyle korunuyor ve destekleniyordu.
    
            AP Hükümeti, MİT ve Kontr-Gerilla faşistlerin saldırılarına, okulları işgal etmelerine yardımcı oluyordu. Öyle ki, saldırılar, orta okul ve liselere değin yaygınlaştırıldı. Faşist saldırganlar korunurken; saldırıya uğrayan solcular gözaltına alınıyor, işkence görüyorlardı.
    
            Bunca cinayet ve katliam, CIA, MİT, Kontr-Gerilla ve AP iktidarı ile MHP’nin bilgisi ve korunmasında yapılıyordu. Ancak bunca baskıya rağmen, fabrikalardaki işçi direnişlerini engelleyemediler, üniversitelere egemen olamadılar, toplumsal muhalefetin boyutlanarak yaygınlaşmasını önleyemediler.
    
            Sıkıyönetim ve MHP
    
            MHP, saldırı ve katliamlarını daha başarılı, güvenli ve korumalı sürdürmek istiyordu. Böyle bir güvencenin ise, ancak sıkıyönetim ilan edilmesiyle sağlanabileceği düşüncesindeydiler. Sürekli olarak sıkıyönetim ilanı istiyorlar, bu arada tüm olanaklarını kullanarak saldırılarını yoğunlaştırıyorlardı. Sıkıyönetimle, devrimciler, solcular ve demokratik kitle örgütlerinin yöneticileri baskı altına alınacak, faşistler için engelsiz bir ortam oluşmuş olacaktı. Böyle düşünüyorlardı...
    
            Birikim Yayınlarının 1979’da çıkardığı Maraş’tan Sonra isimli kitapçıkta, sıkıyönetim ve MHP şöyle değerlendirmektedir.
    
            “Lehine bir askeri darbeden umut kesen bir MHP’nin sıkıyönetimin sosyalist harekete yönelik bastırma girişimleriyle teselli bulacağı düşünülebilir. Sıkıyönetimin eskiden olduğu gibi ‘ülkücü’ canileri bir yana bırakıp, hatta 

    onlara ‘devleti savunan milliyetçi gençler’ payesi verip, olanca gücüyle sosyalistlere yüklenmesi, bunca marifetleri yanına kâr kalan bir MHP için hayli sevindirici, ferahlatıcı bir durum gibi nitelenebilir. Ayrıca bu durumun MHP’nin öteden beri bayraktarlığını yaptığı ‘anarşi kömünistlerin eseridir’ tezine kamuoyunda güç kazandırıp onun ideolojik başarısına katkıda bulunacağı da eklenebilir.

            “Ancak ne faşist hareket bu ‘ortalama iyi’ ile yetinebilecek durumdadır ve ne de ulusal ve uluslararası ortam sıkıyönetim uygulamalarının yukarıdaki gibi olmasına elverir. Sıkıyönetim önlemleri faşist cinayetler portföyünün bunca kabarık hale geldiği durumda, en azından ‘mızrağı çuvala sokamayacağı’ için faşistlere de yönelmek zorundadır. Dozu şu veya bu ölçüde olabilir, ama faşist hareket bu kez sıkıyönetim önlemlerinden ister istemez bir miktar nasibini alacaktır.
    
            “Bir miktar ‘nasiplenme’nin bile faşist hareket saflarında nelere yol açacağını biraz olsun tahmin edebiliriz. ‘Ülkücü’lerin fazla sıkıntıya gelemedikleri yakalananların verdiği ifadelerden anlaşılmaktadır. Saldırırken gayet kararlı olup, onlarca insanı acımasız biçimde öldürürken elleri titremeyen ‘ülkücü kahramanlar’ savunmaya zorlandıklarında iyice titremeye başlamakta, pişman ve kullanılmış olduklarını anlayıp ‘kendilerine dönmekte’dirler çoğunlukla.
    
            “Fakat ‘dönecek’ yerleri kalmamış olan ve şimdi kendilerini ateşle çevrilmiş akreplerin ruh hali içinde hissedip, ateş almamış son yerden fırlamayı, zehirini ‘düşman’larına boşaltıp kurtulmayı düşünme noktasına gelmiş olan faşist hareketin merkezi, bu son yere atılmak, ‘son koz’ oynamak, içsavaş yolunu, ‘askeri darbe’ ile olmasa da kendi güçleriyle açmak imkanını deneyecektir. Çok güçlü bir ihtimalle faşist hareketin merkezine egemen olan anlayışın bu olduğunu söyleyebiliriz.
    
            “Sıkıyönetimin faşist teröre bulanmış kesimleri de içermek zorunda olan uygulamaları, ‘hareket’in saflarında gedikler açmadan önce faşist hareket, eğer ‘askeri darbe’ imkanının tümden yittiğine karar verirse bu kez sıkıyönetimi de karşısına almayı hesaplamış bir seri eyleme girişebilecektir.
    
            “Bu eylemlerin sıkıyönetimi, onun kadrolarını hedef alması gerekmez. Sıkıyönetim sorumlularının önlemekte aciz kaldıkları eylemler düzenleyerek, kamuoyunda ‘sıkıyönetimin de çaresiz kaldığı’ yargısını yerleştirmek yeter. Solcuların yaptığı izlenimi verecek bombalamalar, kişilere yönelik sistemli cinayet ve terör eylemlerini de programına dahil eden bir faşist kampanya, kendi doğal hedeflerini de vurmayı ihmal etmeyerek bu yargının doğduğu ortamı hazırlayabilir. Geniş topluluklarda düzenin son umudu ordunun da başarısız kaldığı kanısı yaygınlaşır. Dolayısıyla genel bir otorite bunalımını doğurmaya yönelik bu kampanya amacına varır, geniş yığınlar var olan kurum ve kuruluşların tümünden umut kestikleri bir kaosa itilirse, faşist hareket, organize gücüyle ‘sağ cephe’yi toparlayabildiği gibi, ‘düzen isteyen’ ve bunun için faşizme bile ‘ehveni şer’ diyebilecek epeyce bir ‘sessiz çoğunluğun’ bile onayını bekleyebilir.
    
            “İkinci bir yol, yine ‘sıkıyönetime rağmen’ düzenlenebilecek Malatya, K. Maraş türü eylemlerdir. Özellikle K. Maraş olayının yörede uyandırdığı ve resmi beyanlara, çağrılara rağmen kolay kolay dinmeyecek olan tepkiler ve bu olayla hızlanan etnik-dinsel saflaşmalar, en ufak bir kışkırtmayla belki K. Maraş olayı boyutlarını aşabilecek olan olaylara neden olabilir. K. Maraş’da yalnızca dinsel etkenler harekete geçirilerek uygulanan tertipler, Bingöl, Muş, Van, Elazığ gibi aynı zamanda etnik ayrılıkların da keskin biçimde varolduğu illerde daha üst boyutlara vardırtılabilir ve üstelik bunlar kolayca yaygınlaşabilir.
    
            “Şüphesiz ihtimallerdir bunlar. Ve bu ihtimalleri kullanmak şu içinde bulunduğumuz tarihi evrede, faşist hareketin vereceği politik kararlara sıkı sıkıya bağlıdır. Toplumda varolan politik güçler ve eğilimlerden hiçbiri, faşist hareket gibi bir ‘son koz’ kullanma noktasında değildir. Her biri ‘geleceğin’ kendisine daha iyi imkanlar bahşedebileceğini düşünebilecek durumdadır. Yalnızca faşist hareket ‘ya şimdi ya da hiçbir zaman’ deme noktasındadır. Bugünkü idelolojik-politik kimliği ile, kadro ve taraftarlarının niteliği ile Türkiye’deki faşist hareket, MHP, varoluşunu belirleyecek kararı alma noktasındadır.
    
            “Başarı umudunun nesnel olarak çok zayıf olduğu durumlarda, faşist hareketlerin o zayıf ihtimali kesin zafer olarak görebildikleri ve bunun sonucunda harekete geçerek devasa bir kan ve ateş denizinden geçmesine yol açtıklarının örnekleri var. Hatta bazen zafer umudunun hiç olmadığını bile bile, sırf faşistlere özgü bir Nihilizmle, sırf ‘kendilerinden olmayan’ bir dünyaya duydukları hayvani kinle ellerindeki son imkanı acımasız bir hunharlıkla kullandıkları da olmuştur.
    
            “Bunlar tarihi deneyler, dersler olarak ortadayken, Türkiye faşist hareketinin, hiç de az olmayan bir iç savaş potansiyelini harekete geçirmeye dayalı bir yol izlemeyeceğini sanmak, bu ihtimale güvenmek yalnızca dar görüşlülük değil, ihanetten öte bir tutum olur.
    
            “Faşist hareket bu yolu tutabilir veya tutmayabilir. Ama özellikle sosyalistler her iki ihtimale de hazır olmak zorundadırlar. Bir yandan sıkıyönetimlerin ağırlaşacak baskıları, bir yandan ‘demokratik düzen’e özgü çeşit çeşit güçlerin tecrit eylemleri ve öte yandan faşist hareketin muhtemel bir iç şavaşa yönelik girişimleri sürerken Türkiye sosyalist devrimci öğeleri, üstelik bunca zaaf içindelerken, bütün bunlara karşı aynı anda savaşmanın imkansız denecek ölçüde zor olduğunu görüp, tarihin bu içerikte, bu

    kapsamda önlerine koyduğu sorun ve görevlerden yüzgeri edemezler, etmemelidirler.

            “Şu anda zor da olsa, fazlasıyla yoksa da ve imkanlar kısıtlıysa da sosyalist hareket her şeyi oluruna bırakma tavrını benimseyemez. Kendisine şu tarihi anda anlamsızlığı iyice açık bir ‘sıkıyönetime hayır’ sloganı seçip, eylemini bununla kısıtlayamaz. Bu edilgen, edilgen olduğu kadar da dar görüşlü konumda kalamaz. Yukardan beri anlatılmasına çalışılan koşullar ortadayken, tarihi görevini ‘sıkıyönetime karşı çıkmak’ ekseninde tespit eden bir hareket, yalnızca affedilmez bir dar görüşlülükle malul değildir, ayrıca önündeki bir tarihi imkanı da ‘harcamış’ olacaktır. Çünkü eğer kendi politik-toplumsal anlayışına gerçekten sahip çıkan bir tutumla ve buna uyarlı eylem perspektifiyle harekete geçebilme yeteneğini, gücünü gösterebilirse, tüm bu olumsuzlukları aşabilecek, güç de olsa bir zafere bile erişmesini sağlayabilecek potansiyellere sahip olduğunu görecektir.”

    (Maraş’tan Sonra, Birikim Yayınları, s. 27)

            Türkeş Sıkıyönetim Mahkemesi’nde Yargılanıyor
    
             12 Eylül 1980’de yapılan faşist askeri darbede, MHP Genel Başkanı Alpaslan TÜRKEŞ bir süre saklandı. Sonra Ankara Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Savcılarına teslim oldu. Ankara’da 4. Kolordu denetiminde kurulu bulunan Sıkıyönetim 1 Numaralı Askeri Mahkemesi’nde MHP ve Ülkü Ocakları hakkında dava açıldı. Yapılan yargılama sonucu MHP ve Türkeş’le ilgili gerekçeli kararda şöyle deniliyordu:
    
            “MHP ile yan kuruluşları olan Ülkücü Dernekler içinde oluşan silahlı faşist ve ırkçı çetenin, yasadışı uğraş ve çabaları ile ülkücü görüşü, milli görüş yapmak amacı ile oluşturulan örgütün TCK’nın 141/3 maddesinde açıklandığı biçiminde, milli ve kendi deyimleri ile ülkücü görüşün egemen olduğu, karşı görüş ve düşüncelere hak tanımayan, demokratik kurallara aykırı; özgürlük kavramına yabancı bir devletin kurulması için eğitim, bilinçlendirme, sindirme, yıldırma, silahlanma ve kadrolaşma aşamalarından sonra düşünce ve amaca uygun eylemlerde bulunduğu...
    
            “MHP’nin parti maskesi altında oluşan örgüt vasıtası ile görüşünü devlet görüşü yapmayı hedef sayarak, devletin tek lider olarak Alpaslan TÜRKEŞ tarafından yönetilmesini ve devletin tüm gücünün egemen ve etkin ülkücü milliyetçilerde bulunmasını amaçlayarak, yasaya aykırı bir cemiyetin ve devletin tek bir fert ve tek bir zümre tarafından idaresini arzulayan bir hale dönüştüğü; oluşturulan çetenin disiplinli, organize ve hiyerarşik bir düzen içinde, amaçlanan gayeye elverişli ve bunu gerçekleştirebilecek ve toplum için tehlike doğurmaya yeterli sayıya sahip bulunduğu...
    
            “Devlet ve Anayasal düzeni kendi görüşleri doğrultusunda değiştirmeye yönelik amaçları uğruna, hiç tanımadıkları veya kendi deyimleri ile komünist olarak niteledikleri kurum ve kişilere karşı yönelik kıyıma varan eylemlerin, Alpaslan TÜRKEŞ’in liderliğinde ülkücü görüşün tümüyle egemen olduğu bir devlet düzeni sağlamaya ve böylece gerçekte demokratik hukuk devletine ve Anayasaya karşı işlenen zor ve şiddete dayalı bir saldırı niteliğinde olduğu;
    
            “Çeşitli semtlerde karşıt görüşte olduğuna inanılan veya inandırılan kişilere karşı kurşunlama, bombalama, yaralama, tehdit, gasp ve öldürme gibi eylemleri işlemek suretiyle karşıt görüşteki kişilerin yıldırıp sindirilerek semtten göç ettirilmeleri veya göç etmeye mecbur bırakılmaları neticesinde semt veya mahallede ülkücü görüşün hakimiyetini sağlamak...
    
            “AlpaslanTÜRKEŞ’in Merkeziyetçi, yukarıdan aşağıya kademelendirilmiş, otoriter, organize vaziyetteki bir teşkilatlanmanın başı olduğu ve bu cümleden olarak yurtiçi ve dışındaki çeşitli kişi ve kurumlardan gerek isteyerek gerekse manevi baskılar ile toplanan paraların sarfını ve teşkilat içindeki gizli harcamaları bizzat yaptığı, teşkilat içindeki insan unsurunu dışarıya karşı ‘Dokuz Işık’ diye isimlendirilen fikirlerle, içeriden ise tek yönlü eğitimle koşullandırdığı ve bu insani unsuru geniş mali olanaklarla, silah, mühimmat, araç ve gereçlerle donattığı, kendi görüşü dışında farklı düşünen herkese karşı koşullandırılan ülkücüleri bazı kişileri komünist veya Alevi gibi ayrı gruplar şeklinde koşullandırılarak belirlenen amaç doğrultusunda toplu kıyıma varan şiddet olaylarına ittiği ve bu amaçla vermiş olduğu...”  20
    
            Türkeş’in, mahkemedeki savunmasında “İdeolojimiz iktidarda biz içerideyiz” demesi, 12 Eylül’ün ideolojisini de belirtmiş oluyordu.
    
            MHP ve ÜGD davasıyla ilgili mahkeme kararı, Askeri Yargıtay’da uzun süre bekletilmiş, sonunda zaman aşımı nedeniyle dava kendiliğinden düşmüştür.

    b) Dinci Partiler

    İkinci Dünya Savaşını izleyen onyıllar boyunca ABD, Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerini, SSCB’ne karşı karakol olarak kullanmak için “Yeşil Kuşak” plânı adıyla bir tampon bölge oluşturuyordu. Hatta ABD, Uzak Asya ülkelerini de denetimine almayı ve ABD-Avrasya İmparatorluğu kurmayı amaçlıyordu. Ne var ki plan yeterince tutmuyor ve Uzakdoğu’nun bazı ülkelerinde (Kore, Vietnam, Kamboçya) emperyalizme karşı bağımsızlık ve özgürlük savaşımı veriliyor ve ABD yenilgi üstüne yenilgi alıyordu.

            ABD’nin belirlediği “Yeşil Kuşak” içinde yer alan ülkelerde inanç olarak İslâm dini egemendi. İslâm ülkeleri içinde laikliği benimsemiş tek ülke ise Türkiye idi. Türkiye’de demokratik gelişmeyi, toplumsal uyanışı engellemek gerekiyordu. Engellemenin yöntemlerinden biri ve en önemlisi dini öne çıkarmak ve yaygınlaştırmaktı. Türkiye Milli

    Eğitim Bakanlığı’nda çalışan Amerikalı uzmanlar ile ABD’nin yürüttüğü ortak bir proje sonucunda, Türk hükümetine 1962’de bir öneri paketi sunulur. Bu projede, toplumsal muhalefetin yükselişini durdurmanın yöntemlerinden biri olarak, dinci örgüt ve partilerin kurulması, geliştirilmesi, etkin bir konuma getirilmesi önerilmektedir. 21 Proje uygulamaya konuldu.

            Türkiye Birlik Partisi
    
            Bu projeye bağlı olarak Alevi oylarını soldan ayırmak, mezhep çelişkisini körüklemek amacıyla 12 Ekim 1966’da “Birlik Partisi” kuruldu. Partinin amblemi, bir karenin ortasında bir aslan ve etrafında on iki imamı simgeleyen on iki yıldızdı. Partinin kurucu genel başkanlığına, uzun yıllar Amerika’da kalmış emekli General Tahsin BERKMAN getirilmişti. Daha sonra Millet Partisi’nden transfer edilen Hüseyin BALAN genel başkan oldu. Birlik Partisi, 1969 milletvekili seçimlerinde 8 milletvekili çıkarmış, bu milletvekillerinin bir bölümü AP’ye geçmiştir. 1969’da partinin genel başkanlığına Mustafa TİMİSİ seçildi. 22
    
            Alevi toplumu, BP’ye 1973-1977 milletvekili seçimlerinde destek vermedi. 12 Eylül 1980 askeri darbesi döneminde diğer partiler gibi TBP de kapatıldı.
    
    
    
            Milli Nizam Partisi (MNP)
    
            Siyasal İslâmcılar, DP içinde toplanmışlardı. Daha sonra DP’nin devamı olan AP’yi desteklemişlerdi. DP ve AP çizgisi, merkeziyetçi ve laikleştirici bürokrasiye karşı, mevcut muhalefetle dinsel muhalefeti kaynaştırıyor ve İslâmcı muhalefetin oy potansiyelinden yararlanıyordu. DP ve devamı AP, metropol kentlerde (İstanbul, İzmit, İzmir, Ankara, Adana, Bursa) kümelenmiş büyük sermayeyi temsil etmekteydi. Orta ve küçük sermayenin çıkarları gözardı ediliyordu. İslâmcı gruplar, Anadolu’nun imalatçı ve küçük sermaye alanında daha etkinlerdi. Büyük sermaye ile küçük ve orta sermaye arasındaki çelişki giderek artıyordu. ABD bu ayrışımlardan yararlanarak İslâmi temele dayalı bir partinin kurulmasını plânladı. 26 Ocak 1970’de Milli Nizam Partisi (MNP) kurduruldu.
    
            MNP bir yandan “Adil düzen, Milliyetçi Mukaddesatçı bir Türkiye” sloganıyla halka inerken; öte yandan Nizamülmülk’ten Abdülhamit’e kadar birçok devlet adamı, sultan ve tarikat şeyhini partinin kurucuları arasında sayarak İslâmı simgeleştirmeye, İslâmcılara mesaj vermeye çalışıyordu. Sağ basının kimi organları (Bugün ve Sabah Gazeteleri), MNP’nin tüm Müslümanların ve Türkiye’nin tek umudu olduğunu savunuyorlardı. MNP’nin altyapısı (camiler, tarikatlar, Kur’an kursları, imam-hatip okulları) hazırdı. Kısa sürede örgütünü tamamladı. Kuruluş kongresini 8 Şubat 1970’de Ankara’da “Allahüekber, amin, inşallah” sesleri arasında yaptı. 23
    
            12 Mart 1971 darbesi sırasında TİP’in kapatılmasına karşı denge sağlasın diye MNP de kapatıldı. Anayasa Mahkemesi, 25. 05. 1971’de TİP ve MNP’nin kapatılması kararını verdi.
    
    
    
            Milli Selamet Partisi (MSP)
    
            ABD’nin Yeşil Kuşak projesinin içinde İslâmcı partinin kurulması öngörülmüştü. MNP kapatılınca; 12 Mart generalleri sıkıntıya düştü. Çözüm aramaya yöneldiler. Müdahalenin perde arkası güçler, yeniden İslâmcı bir parti kurulmasını öneriyorlardı. 12 Mart müdahalesinde Necmettin ERBAKAN yurtdışında (İsviçre) idi. Genel Kurmay Başkanı Memduh TAĞMAÇ ve ekibi, Orgeneral Turgut SUNALP’ı gizlice İsviçre’ye göndererek Erbakan’la görüştürdüler. Erbakan, hemen Türkiye’ye döndü. 11. 10. 1972’de Erbakan’ın, Süleyman Arif EMRE’nin başkanlığında MSP’yi kurması sağlandı. MSP ilk kongresini 21. 01.  1973’de yaptı. Partinin Genel Başkanlığı’na Necmettin ERBAKAN getirildi.
    
            MSP kısa süre içinde örgütlenmesini tamamlayarak 14. 10. 1973 Milletvekili Genel Seçimlerine katıldı ve yüzde 11.8 oy alarak 48 milletvekili çıkardı. Bu seçimde hiçbir parti tek başına hükümet kuramıyordu. Zorunlu olarak koalisyona gidilmişti. CHP ile MSP ortak hükümeti kuruldu. CHP MSP ortaklığı 7 ay sürdü. Bu kez Süleyman DEMİREL’in Başkanlığı’nda AP, MSP, MHP, CGP ortak (1. MC) hükümeti kurulmuş oldu. MSP 1973’den 12 Eylül 1980’e kadar devlet bürokrasisinde ve kurumlarında kadrolaşma politikası izledi. İslâmi eğitime yönelik İmam-Hatip Okullarının, Kur’an kurslarının açılmasına, cami yapımına hız verdi. Öte yandan da ekonomik altyapısını oluşturmaya ve güçlendirmeye çalıştı. Yurt içinde ve dışında şirket kurmaya, çeşitli iş alanlarını ele geçirmeye yöneldi.
    
            MSP bir yandan örgütlenme ve kadrolaşma çalışmaları sürdürüyor; diğer taraftan şeriat kurallarının egemen olduğu İslâm ülkeleriyle işbirliği yolları arıyordu. Pakistan’da (14. 03. 1976) yapılan I. SİRET-İ NEBİ kongresine MSP de katıldı. Bu kongrede alınan kararların bir bölümü şöyleydi:
    
            * İslâm ülkelerindeki anayasal müesseseler, İslâmi esaslara uygulanmalı ve Arapça halka indirilmelidir.
    
            * İslâmi olmayan kanunlar kaldırılmalı ve şeriata uygun kanunlar güçlendirilmelidir.
    
            * Bütün daire ve işyerlerinde anlaşma ve nizamlar dua ile birlikte takdim edilmeli ve bu yerlerde bir imam bulunmalı ve mescit açılmalıdır.
    
            * Tamamen şeriata dayalı modern İslâm devleti kurabilmek için gerekli girişimlerde bulunulmalıdır... 24
    
            MSP, Siret-i Nebi Kongresinde alınan kararların doğrultusunda ortak olduğu veya dışarıdan destek verdiği hükümetler üzerinde ağırlığını koyarak devlet dairelerinde ve kuruluşlarında mescitler açılmasını sağladı. Devlet dairelerinde çalışan kadınların bir bölümünün başlarını

    örtmesi sağlandı. Bugün sorun haline getirilen türban, Siret-i Nebi kararlarının ürünüdür. Cuma gününün resmi tatil olmasına ilişkin hazırlanan yasa tasarıları birkaç kez TBMM’ye sunuldu. Camilerde, Kur’an kurslarında, imam-hatip okullarında şeriata yönelik eğitim serbestçe yapılmaya başlandı. Tarikatlar aracığıyla şeriat hükümlerinin uygulamasının propagandası yoğunlaştırıldı. Öyle ki TBMM’nin dua ile açılmasını önerildi…

            Cezayir Milli Eğitim Eski Bakanı Prof. Dr. Ahmet CABBAR, Cezayir’de irticanın nasıl geliştiğini; demokrasiyi, laikliği ve insan haklarının nasıl yok edilmek istendiğini deneyimlerine dayanarak şöyle açıklıyordu:
    
            “...Bağımsızlık hareketinden sonra dini okullar açıldığını ve Ortadoğu ülkelerinden getirilen öğretmen ve profesörlerin ‘ideolojik’ profiline dikkat edilmediğini, bazı batılı devletlerin de bağımsızlığını Ulusal Kurtuluş Savaşı ile elde eden tek Arap ülkesi Cezayir’in bölgedeki gücünü kırmak için köktendinciliğe destek verdiğini...
    
            “Cezayir, ilk olarak hem kız hem erkek öğrencileri için 10 yıllık zorunlu temel eğitime karar verdi (1962 yılında). Çünkü savaşlar ve sömürgecilik, Cezayir’de sadece 10 ulusal okul bırakmıştı. Bu nedenle hızlı bir eğitim seferberliğine girildi. 1980’lere kadar 16 bin okul açıldı. 8 milyon öğrenciyle Tunus’un tüm nüfusu kadar bir potansiyel yaratıldı. Cezayir’de bu büyük öğrenci kitlesi karşısında yeterli sayıda öğretmen yoktu. Bu nedenle Ortadoğu ülkelerinden Müslüman profesörler, öğretmenler getirildi. Ancak bunların ideolojik kökeni denetlenmedi. Böylece çok sayıda gerici okullara sokulmuş oldu. Bu noktada da tuzağa düşürüldü...
    
            “Cezayir, Arap ülkeleri arasında her açıdan bir semboldü. Ulusal Bağımsızlık Savaşını kazanmış ve ekonomik kurtuluş için de mücadele veren bir ülkeydi. Ayrıca SSCB’ne de yakındı. Bazı batılı ülkeler bu sembolü kırmak ve Cezayir’in Arap ülkeleri içindeki lider vasfını yıkmak istedi. Yani milliyetçilik yerine, ümmetçiliğe dayalı teokratik devlet, onların işine daha çok geliyordu. Çünkü şeriata dayalı İslâm dünyasının lideri Suudi Arabistan, Pakistan gibi ülkelerdi. Yani İslâm dünyasında Cezayir lider olmayacaktı...
    
            “Kimi zaman şiddet kullanılarak harekete geçerler. Bu amaçla savaş başlattılar. İkinci strateji olarak da ekonomik krizden yararlanarak sosyal kuvvetler harekete geçirilir ve halk ayaklanması yaratılır. Üçüncü olarak demokratik kurumları kullanarak teokratik devleti kurmak isterler. Demokrasiyi kullanarak demokrasiyi yıkarlar. Onlar için önemli olan milletin değil, Allah’ın istediğini yerine getirmek de şeriatla olur düşüncesiyle demokrasiyi yok ederler...”  25
    
            Cumhuriyetin 75. yılında Ankara’da “Batı ve İrtica” konulu bir konferans düzenlendi. Bu konferansa Mısırlı Araştırmacı Dr. Hetata ile Cezayir’li Gazeteci Mulud Ben Muhadded de katılmışlardı. Bu iki konuşmacı kendi ülkelerinde ve diğer İslâm ülkelerinde siyasal İslâmi (şeriatçı) örgütlerin nasıl geliştirildiğini şöyle anlatıyorlardı:
    
            Mısırlı Şerif HETATA: ”Camileri propaganda merkezi olarak kullanıyorlar... Belediyeleri elde eden köktendinciler, demokratların unuttuğu kent varoşlarına yakın ilgi gösteriyorlar. Sağlık ve sosyal servisleri ile yoksullara büyük olanaklar sağlayarak kendi militanlarını yaratıyorlar... Mısır’da 1946’dan beri demokratik-liberal-sol güçlerin yok etmeye çalışıldığını, oluşturulan politik boşluktan irticai güçler yararlanarak ülkede büyük bir güç haline geldiler... Devletin unuttuğu köy kökenli yurttaşlara özel ilgi gösteriyorlar. Çünkü kentlere göç, köylünün uyum sorununu gündeme getiriyor. Müslüman güçler kent kenarlarındaki varoşlarla ilgileniyor ve onları kazanıyor. Onlara sosyal hizmet ve sağlık servisleri sunuyorlar... Televizyonlar devletin elinde, devlet şeriatçıların, gericilerin konuşmasına izin veriyor. Ama bize konuşma hakkı verilmiyor...”
    
            Cezayirli Mulud Ben MUHAMMED: ”Şeriatçı güçler, kazandıkları belediyelerin araç, telefon ve her türlü kaynaklarını kendi çıkarları için kullandılar. ŞeriatçıParti (FIS) sürekli takiye yapıyordu. FIS lideri ile 1990’da söyleşi yapmak istedim. Evi çok lükstü. Ancak fotoğraf çekmek istediğimde, yere oturmak ve öyle poz vermek istedi. Niyeti çok açıktı, seçmenleri aldatmak istedi. Kendisini yoksul ve bir peygamber gibi göstermek istiyordu. Söyleşinin ardından da bana ‘Bizim çok paramız var, yanımızda yer al ve bizim çalışmalarımızı anlatan yazılar yaz’ teklifini yaptı, köktendincilerin iktidara gelmesinin ardından şeriatçı uygulamalar başladı...” 26
    
            Bu anlatımlar, emperyalizmin, sömürmek istediği tüm ülkelerde uygulanan planlardır. Bu anlatımlar, Türkiye’deki uygulamalarla tamamen benzeşmektedir.
    
    
    
            Siyasal İslamcıların gelişmesini hazırlayan resmi kurumlar
    
            * 90 bin cami, bu camilerde 110 bin görevli personel,
    
            * 581 İmam-Hatip Okulu (Her yıl 600 bin öğrenci öğrenim görmektedir.)
    
            * Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetiminde 1765 kız, 755 erkek, 2474 karma olmak üzere 4994 Kur’an Kursu; bu kurslarda her yıl 6 bin diplomalı hafız yetiştirilmektedir.
    
            * Tarikatların özel olarak açtığı Kur’an Kurslarının sayısı 10 binin üstündedir.
    
            * Akşam ve yaz Kur’an Kurslarında okuyan öğrenci sayısı 1.390.929’dur.
    
            * Sayısı 25’i geçen İlahiyat Fakültesi ve Yüksek İslâm Enstitüsü,
    
            * Devletin resmi okullarında (ilk, orta, lise) din derslerinin zorunlu okutulması (12 milyon öğrenci zorunlu din eğitimi görmektedir.)

    Siyasal İslamcıların gelişmesini hazırlayan özel kurumlar: Diyanetin, İmam-Hatip Okullarının ve Kur’an Kurslarının dışında, tarikatların ve bazı dinsel grupların kurduğu özel vakıflar ve dersaneler de siyasal İslâmın gelişmesine katkı sağlamaktadır.

            Milli Görüş: Bu akım, Nakşibendi tarikatına bağlıdır. İşçi, esnaf, öğrenci, işveren ve kültür kesiminde örgütlüdür. 60 öğrenci yurdu bulunmaktadır. Avrupa’da 34 Bölge Başkanlığı, bu başkanlıklara bağlı 200 şube; yine 16 özel televizyon, 28 radyo, 26 yayın organı; yurt içinde 30, yurtdışında 480 olmak üzere 510 dernek, 40 vakıf, 70 şirket, 6 özel okulu bulunuyor.
    
            Nurcular: 16 yayın organı, 23 dernek, 220 vakıf, 24 pansiyon, 70 dersane, 96 şirket.
    
            Süleymancılar: 6 yayın onganı, 210 dernek, 14 vakıf, 1750 pansiyon, 28 şirket.
    
            Fethullahçılar: 200 vakıf, 13 dernek, 47 özel okul, 82 şirket, 346 dersane, 448 öğrenci yurdu, 1 üniversite, radyo, televizyon, çok sayıda yayın organı.
    
            Özel şahısların yaptırdığı dinsel okullar:
    
            Anaokulu                     108
    
            İlkokul                           59
    
            Lise                               56

    Şirketlerin yaptırdığı dinsel okullar:

            Anaokulu                       28
    
            İlkokul                          208
    
            Lise                             251

    (Kaynak: Seyfi OKTAY (Adalet Eski Bakanı), “CHP’ye Sunulan Rapor (1996)”dan aktaran; Nazan KULOĞLU, “Şeriata Adım Adım”, 2000’e Doğru)

            Devletin ekonomik ve politik desteği ve korumasıyla oluşturulan bu kurumlarda, siyasal İslâma (şeriata) yönelik eğitim yapılmaktadır. Bu okullarda, demokrasiye, laikliğe, bilimsel ve demokratik eğitime karşı, şeriatın dışındaki değişik inanç topluluklarını baskıyla sindirmeye, göçe zorlamaya çalışacak milyonlarca militan yetiştiriliyor.
    
            MSP, kırsal bölgelerden (köylerden) kentlere göç edenlerin yerleştiği varoşlardaki yurttaşlarla ilişki kurmakta; sosyal gereksinmelerini (kömür, odun, giysi, gıda, sağlık vb) karşılamaya çalışırken; diğer yandan da tarikatların, Kur’an Kurslarının aracılığıyla şeriatın alt yapısını oluşturmaya çalışmakta, militan yetiştirme çalışmalarını yürütmektedir.
    
            MSP’nin Batı’ya ve ABD’ye karşı çıkışları içtenlikli değildir. Türkiye’de İslâmi bir partinin kurulmasını ABD istemiş ve kurdurtmuştu. 12 Mart askeri müdahale de, MNP’nin kapatılması ardından, yeni bir partinin (İslâmi) kurulması için Org. Turgut SUNALP’ı İsviçre‘deki Erbakan’a gönderen, MSP’yi kurdurtan da ABD’dir.
    
            12 Mart Askeri müdahalesi döneminde solcuların demokrasiye, laikliğe, özgürlüklere yönelik açıklamaları “Komünizm” propagandası olarak nitelenerek ağır hapis cezaları verilmişti. Oysa 12 Mart muhtırasını veren generaller, kendilerini Atatürkçü olarak tanıtıyorlardı. Atatürk’e, laikliğe açıktan hakaret eden siyasal İslâmcıların (şeriatçıların) öncülerinden sayılan ve bir tarikat öncüsü olan Kadir MISIROĞLU, Milli Türk Talebe Birliği’nde verdiği konferansta şunları söylüyordu:
    
            “İnkılap dünya tarihinde bir defa azametle yapılmıştır. O da kainatın Fahr-i Ebedisinin,  batılı mutlak bir hakimiyete mahkûm ederek yaptığı inkılaptır. Yani İslâm inkılabıdır. Ondan sonra bir daha inkılap olmamıştır ve olmayacaktır. Eğer olacaksa, vaktiyle 1400 yıl daha evvel büyük peygamberimizin yaptığı inkılabın devamı mahiyetinde ve onu muvafakıyetsizliğe uğratmak için aramıza girmiş bulunan birtakım bâtıl molozların kaldırılması nevinden ve yine inşallah bir defa yapılacaktır...
    
            “İnkılap bitti. Yüz numaramıza kadar değişti. Yüz numaramız garbın (batının) yüz numarası oldu. Cumamız Pazar oldu. Değişmeyen hiçbir şeyimiz kalmadı. Artık tavizi onlar vereceklerdir. Saha inkılapçıların değil, inkılap aleyhtarlarına açıktır. Yolumuz açık olsun, gazamız mübarek olsun”  27
    
            Bu konuşmanın davası, Eskişehir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde görülüyordu. Askeri Savcı takipsizlik kararını verir. 1. Ordu Komutanı Org. Faik TÜRÜN’dür. Bu karara itiraz etmez. Ama Türün Paşa, Ziverbey Köşkünde gazeteci İlhan SELÇUK’a, diğer solculara yapılan işkencelere katılır...
    
            12 Eylül Faşist Cuntasının generalleri, komünizme ve irticaya karşı olduklarını, Atatürk’ün ve laikliğin savunuculuğunu yaptıklarını sık sık vurguluyorlardı. 1976’da Pakistan’da yapılan “Siret-i Nebi” konferansında alınan kararlar doğrultusunda 1982 Anayasası’na devletin resmi okullarına zorunlu din derslerini koydular. Yurtdışına gönderilen din görevlilerinin (imamların) maaşı (1982-1984), ABD’ye tam bağımlı Suudi Arabistan Krallığınca ödendi. Yine Suudi Arabistan Krallığı, TBMM’de yapılan camiye 20 milyon TL, ODTÜ’de yapılan camiye de 210 milyon TL yardım yapmıştır. Cuntanın generalleri, “İmamların maaşını niçin veriyorsunuz, camiye yardımı niçin yapıyorsunuz?” diye sormamışlardır. Soramazlardı, çünkü bu ABD’nin önerisiydi. Türkiye’de şeriatın yaygınlaşmasını, güçlenmesini istiyorlardı. Bütün bu gelişmelere, ABD’ye karşı olduğunu söyleyen MSP de karşı çıkmadığı gibi, karşı çıkanlar damgalanıyordu.
    
            12 Eylül 1980 askeri darbesi; tüm siyasi partileri kapattı. 1983’te sözde sivil yönetime geçilmişti. MSP’nin devamı olarak Refah Partisi kuruldu. RP, 1987, 1991 ve

    1995 milletvekili genel seçimlerine katıldı. 24. 12. 1995’de yapılan milletvekili genel seçimlerinde yüzde 21.4 oy oranıyla (158 milletvekili) birinci parti oldu. Daha sonra Necmettin ERBAKAN, RP ile DYP’nin kurduğu ortak hükümette başbakan oldu.

            RP, Anayasa Mahkemesince kapatılınca, RP’nin yönetici kadrosu, milletvekilleri topluca Fazilet Partisine (FP) katılırlar. Yalnız Necmettin ERBAKAN yasaklı olduğu için dışarıda kaldı.
    
            RP’nin kapatılmaması için, Erbakan ve partinin önde gelenleri, ABD yetkilileriyle görüşmüş ve  baskı yapılmasını istemişlerdi.
    
            Keza RP muhalefetteyken Çekiç Güçe, İMF’ye karşıydı. Hükümet olduklarında Çekiç Güç’ün süresinin uzatılmasına blok oy verdiler. İMF’nin önerdiği reçetelere uydular. Siyasal İslam çizgisi, ne kadar takiye yaparsa yapsın, ABD’nin koruması altındadır.
    
    
    
            MSP ve devamı RP’nin 1972’den 1995 seçimlerine kadar gelişmesi:
    
            * 14 Ekim 1973 Milletvekili seçimlerinde aldığı oy 1.265.771, oy oranı yüzde 11.8, milletvekili sayısı 48.
    
            * 24 Aralık 1995’te yapılan milletvekili seçimlerinde aldığı oy 6.012.450, oy oranı 21.4, çıkardığı milletvekili sayısı 158.  28
    
            Siyasal İslâmcılar, bu güçleriyle İslâmı kurallara dayalı bir düzen kurmayı, demokrasi, laiklik yanlısı güçleri sindirerek göçe zorlamayı amaçlamışlardır. Türkiye’de işlenen cinayetler ve katliamlarda siyasal İslâmcıların katkısı büyüktür.
    
    
    
            4. Bir Yakın Tarih Turu
    
            ABD, kurdurttuğu ve desteklediği ırkçı-şeriatçı örgütlerle, gelişen toplumsal muhalefeti önleyemedi. ABD ve bağımlı işbirlikçi sermaye, toplumsal muhalefetten korkuyordu. Ayrıca iktidarda olan Süleyman DEMİREL hükümeti, kendine özgü dengeler kurmaya yönelmişti. Bu gelişmelerden Batılı emperyalist ülkeler de tedirgindiler. Nitekim Batılı ülkeler, Türkiye’nin yetkililerine, “Memleketiniz sosyalizme gidiyor. Hükümetiniz bigâne kalıyor; yatırım konusunda güvenemiyoruz” diyorlardı. ABD’nin Lübnan’a asker göndermesinde Türkiye’deki üslerin kullanılamayacağını söylemişti Süleyman DEMİREL. ABD ve bağımlı sermaye güçleri, yeni çözüm yöntemlerini aramaya yöneldiler. Artık, askeri denetimli bir hükümetin işbaşına gelmesi gerekiyordu. Generaller muhtıraya zorlandı ve 12 Mart 1971 müdahalesi gerçekleşti.
    
    
    
            a) 12 Mart Askeri Müdahalesi
    
            Genel Kurmay Başkanı Memduh TAĞMAÇ “Demokratik ve toplumsal muhalefet, siyasi ve ekonomik durumun önüne geçmiştir” diyor; askeri müdahalenin işaretini veriyordu. Beş kuvvet komutanı ortak imzalı muhtırası, 12 Mart 1971 günü saat 13.00’de radyoların haber bülteninde okundu. 1965’ten beri iktidarda olan Süleyman DEMİREL, özenle koruduğu şapkasını alıp, başbakanlıktan ayrıldı. CHP Milletvekilli Nihat ERİM, partisinden istifa ettirilerek bağımsızlaştırıldı. Arkasından hükümeti kurmakla görevlendirildi.
    
            Nihat ERİM hükümeti, 5 AP, 2 CHP, 1 CGP’li milletvekili ile TBMM dışından 14 teknokrattan oluşmuştu. Nihat ERİM’in hükümet programı oldukça sert önlemler almayı vaadediyordu:
    
            “... Dernekler, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü, grev ve lokavt hakkında kanunlara tam saygı sağlanacak, uygulamadaki boşluklar giderilecektir. Sendikalar kanunu ile toplu sözleşme, grev ve lokavt kanunları birlikte ele alınarak birbirini tamamlayan bu iki kanun arasındaki çelişmeler giderilecektir. Ulusal ekonomiye zarar veren sosyal patlamalara sebep olan aksaklıklar öncelikle hukuki tedbirler yoluyla giderilecektir. Eylem yapıyoruz, devrimciyiz, gibi sözlerle devlet düzenine karşı zorlama davranışlarını sürdürenler, devleti bütün heybetiyle karşılarında bulacaklardır....”  29
    
            Askeri muhtıranın ve Nihat ERİM hükümetinin amacı ilk baştan anlaşılıyordu. Erim hükümetinde görev alan teknokratların bir kısmı Dünya Bankasında, bir kısmı İMF’de, bir kısmı OYAK’ta uzman olarak çalışan kişilerdi. Yani sınıfsal yapıları belliydi. Gizli güçler tarafından bakanlıklara önerildikleri söylentisi yaygınlaşmış, basının haber bültenlerinde yer almıştı.
    
            Nihat ERİM hükümetinin ilk uygulaması, 1961 Anayasası’nın birçok maddesini değiştirmek oldu.Anayasaya on bir geçici madde eklendi. Bu değişikliklerin içeriği şöyle:
    
            * Temel hakların kullanılmasına sınırlamalar getirilmiş; bu amaçla genel bir yasak eklenmiştir.
    
            * Gözaltında tutma süresi 7 günden 15 güne çıkarıldı.
    
            * Memurların sendikalara üye olmaları yasaklandı.
    
            * Hükümete kanun gücünde kararname çıkarma yetkisi tanındı.
    
            * TRT’nin özerkliği kaldırıldı.
    
            * Üye seçiminde hükümetin etkin olduğu DGM kurulması öngörüldü.
    
            * Gazete ve dergilerin toplatılması hakimlerin kararına bağlı hükmü kaldırılarak yerine, yetkili mercilerin toplatabileceği eklendi.  30
    
            Askeri müdahale ve Nihat ERİM hükümetinin anti-demokratik uygulamaları birbirini izledi. Türkiye Öğretmenleri Sendikası (TÖS) kapatıldı. Tüm yöneticileri gözaltına alınarak Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde yargılandılar. İşçi sendikalarının çalışmaları anti-demokratik yasalarla sınırlandırıldı. DİSK yöneticileri yargılandılar. TİP ve sol

    partiler kapatıldı. Yöneticileri tutuklanarak yargılandılar. Sol yayınlar (kitap, dergi, gazete) toplatıldı, yayınlar yasaklandı. Onbinlerce öğretmen, işçi, memur işlerinden atıldılar.

            Devrimcilere, demokratlara baskı ve işkence edilirken, sol örgütler kapatılırken; MHP, MİSK, Milliyetçi Öğretmenler Derneği, Ülkü Ocakları örgütsel çalışmalarını serbestçe yapıyorlardı.
    
            İdamlık suç işlememiş Deniz GEZMİŞ, Hüseyin İNAN, Yusuf ASLAN’a idam cezası verildi; ceza hızla yerine getirildi. (6 Mayıs 1972’de idam edildiler.)
    
            Böylece gizli uygulamalarıyla varlığını sürdüren faşizmin yüzü ortaya çıkmış oluyordu.
    
            Nihat ERİM hükümetindeki teknokratlar, bu koşullarda ancak 8 ay çalışabildiler. Teknokratların istifasıyla (11 kişi) hükümet düşmüş oldu. Nihat ERİM, yeniden hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ne var ki, yönetim gücü, askerlerin elindeydi. Erim hükümeti biçimsel ve yetkisizdi. Sonuçta Erim de zorlama sonucu Başbakanlıktan istifa etti. Başbakanlığa CGP’den Ferit MELEN getirildi. Ferit MELEN, 12 Mart askeri müdahalesinin faşist uygulamalarına haklılık kazandırmak için kendince senaryolar uyduruyordu. Ferit Melen diyordu ki: “Eğer 12 Mart olmayıp da anarşistler başarı kazansaydı, 35 milyon Türk’ü Sibirya’ya süreceklerdi. Sibirya’daki komünistleri de Türkiye’ye getireceklerdi...”  31
    
            Böyle bir göçün, mantıksal olasılığı yoktu. Ruhsal hastalar bile böyle söylemlerde bulunmazlar ve inanmazlar. Ferit MELEN de bunun bilincindeydi. Ama kendisini başbakanlığa getirenler böyle konuşmaya zorluyorlardı. Sıkıyönetim ve DGM’deki solculara ait dava dosyalarının çoğunluğu, Sibirya’ya göç söylemine benzer senaryolarla doludur...
    
    
    
            b) 12 Mart sonrası
    
            12 Mart askeri müdahalesi ile 1961 Anayasası’nın temel hakları içeren maddeleri değiştirildi. Sol ve devrimci kişiler zindanlara konuldu. Sol partiler, memur ve öğretmen sendikaları, gençlik örgütleri de kapatıldı. Irkçı ve dinci örgütler korunarak geliştirildi. Büyük ölçüde faşizmin alt yapısı oluşturuldu. Dışa karşı, demokratik görünümü sürdürmek amacıyla seçim kararı alındı.
    
            14 Ekim 1973’de yapılan milletvekili genel seçimlerine sol kanattan yalnızca CHP; sağ kesimden AP, MHP, MSP, CGP partileri katılıyordu. Seçim sonucu AP yüzde 29.8 oyla 149, CHP yüzde 33.3 oyla 185, MHP yüzde 3.4 oyla 3, MSP yüzde 11.8 oyla 48 milletvekili çıkardılar. 1973 seçimlerinde sağ oylar bölünürken; sol oylar CHP’de birleşmişti. CHP, 185 milletvekiliyle birinci parti olmasına karşın tek başına hükümet kuracak 226 sayıyı bulamıyordu. Süleyman DEMİREL, bölünmüş sağ oyları AP’de toplamak amacındaydı. Bu nedenle CHP ile ortak hükümet kurmaya yanaşmıyordu. Zorunlu olarak CHP ile MSP’nin ortak hükümeti kuruldu. MSP, Anadolu’nun orta kesim sermayesini temsil etmekle birlikte dine (şeriata) dayalı bir düzenin özlemini taşıyordu.
    
            CHP, 12 Mart’ın açtığı yaraları sarmak, acılarını kısmen de olsa dindirmek amacıyla genel af tasarısını gündeme getirdi. Bilindiği gibi, 12 Mart yönetimi ve yargılaması, sol güçleri örgüt kurmakla; sağcıları ise adi suçla yargılamıştı. Genel af tasarısının parlamentoda görüşülmesinde, MSP, sağ eylemcileri içine alan adi suçlarla ilgili maddelere olumlu oy verirken; solcuları ilgilendiren af maddesinde, diğer sağ partilerle işbirliğine girdi ret oyu kullandı. Böylece ceza almış olan ve yargılaması devam eden solcular af kapsamının dışında bırakıldı. CHP, af yasasını, eşitlik ilkesine uymadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine götürdü; ilgili maddeler iptal edilerek solcular da aftan yararlanmış oldular.
    
            MSP, protokolü gözardı ederek, kendi siyasi amacı doğrultusunda yatırımlar yapmaya, devlet kurumlarında, bürokraside kadrolaşmaya başladı. Bu sırada Kıbrıs olayı gündemde idi. 20. 07. 1974’de Kıbrıs çıkartması yapıldı. Bülent  ECEVİT, hem Kıbrıs çıkartmasını oya dönüştürmek, hem MSP ortaklığından kurtulmak için koalisyonu bozdu.
    
            Süleyman DEMİREL, sağın oylarını birleştirmeden erken seçimden yana değildi. Diğer sağ partiler de erken seçimden yana olmadılar. Hükümeti de kurmuyorlardı. Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK, Kontenjan Senatörü Prof. Dr. Sadi IRMAK’ı hükümeti kurmakla görevlendirdi. Ancak Irmak hükümeti, parlamentoda güvenoyu alamadı. Cumhurbaşkanı, bu kez hükümeti kurma görevini Süleyman DEMİREL’e verdi. Süleyman DEMİREL, AP, MSP, MHP ve CGP ile ortaklık hükümetini kurdu. Bu hükümete 1. Milliyetçi Cephe hükümeti adı verilmişti. 2 Nisan 1975’de güvenoyu alan MC hükümeti, cinayetlerin, katliamların ve saldırıların yoğunlaşmasının işaretiydi. MHP, AP’nin desteğiyle Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere devletin kurum ve kuruluşlarında kadrolaşmaya başladı. Özellikle Eğitim Enstitülerini ele geçiren MHP’liler, bu okullarda silahlı eğitim yapıyorlardı.
    
            MSP ise, kendine bağlı bakanlıklarda kadrolaşmaya yöneldi. Ayrıca amaçları doğrultusunda eğitim yapacak İmam-Hatip Okullarının, Kur’an Kurslarının açılmasına, cami yapımına, ekonomik alt yapısını oluşturmaya önem veriyorlardı. Böylelikle biçimsel de olsa var olan demokratik yapı faşistleştirildi. Bireysel ve toplu katliamlar artıyordu. Memur sürgünleri, açığa alınmalar ve işten atılmalar, MC’nin öncelikli uygulaması oldu.
    
            CHP, “Hakça düzen, su kullananın, toprak işleyenin; halk nereye kadar solda ise biz de o kadar soldayız; Kontr-Gerilla’dan ve katillerden hesap soracağız...” sloganı ve söylemleriyle sol güçleri CHP’ye destek vermeye

    çağırıyordu. At izi ile it izinin birbirine karıştığı bir ortamda 1977 milletvekili seçimlerine gidildi.

            c) 1977 Seçimleri
    
            CHP, devlet partisidir ve sermaye ağırlıklıdır, ama faşist değildir. CHP, bu yapısıyla ola ki faşizmin ve şeriatın önünü keser; tahrip edilmiş kurum ve kuruluşları yeniden demokratik duruma getirir, inancı yaygınlaşmıştı. Sol ve demokratik güçler, demokratik kitle örgütleri, sol söylemlerine güvenerek CHP’yi desteklemeye karar verdiler.
    
            5 Nisan 1977’de yapılan milletvekili genel seçimlerinde: CHP yüzde 41.4 oyla 213; AP yüzde 20.2 oyla 189; MHP yüzde 6.4 oyla 16; MSP yüzde 8.6 oyla 24 milletvekili çıkardılar. Bu seçimde solun desteğiyle CHP birinci parti olurken; AP tüm çabalarına karşın oylarını koruyamadı. 1973’deki yüzde 29.8 oranındaki oyunu bu seçimde yüzde 20.2’ye düşürmüştü. MSP de 1973’de aldığı oyları koruyamadı. Sağ partilerden oyunu arttıran sadece MHP idi. 1977 seçimleri, sağ ve solun ayrışımının kesin belirtisidir.
    
            CHP, 213 milletvekiliyle, tek başına hükümeti kuracak 226’yı bulamıyordu. Sağ partiler de koalisyona yanaşmıyorlardı. Nitekim Süleyman DEMİREL, “Milliyetçi Partiler topluluğu iktidarı sola teslim etmemelidir” diye bağırıyordu. Sonuçta Süleyman DEMİREL’in başkanlğında AP, MHP, MSP ortaklık hükümeti kuruldu. Böylece 2. MC iktidar oldu.
    
            2. MC Hükümetinin kuruluşu, biçimsel olarak var olan demokrasinin demokratik kurumlarının, özgürlüklerin, insan haklarının iyiden iyiye yok edilişinin ve faşizmin iktidara tırmanışının belirtisiydi. Faşistler, üniversitelerde, yüksek okullarda, ortaokul ve liselerde, fabrikalarda, mahallelerde yaşam hakkını tümden yok etmek için toplu katliamlara yöneldiler. Silahlı, bombalı saldırılar yoğunlaştı. 02. 12. 1977’de ODTÜ’de öğrenciler üzerine atılan bomba ile 24 öğrenci ağır yaralandı. 15. 12. 1977’de ADMM öğrencilerinin toplandığı Albayrak Kırathanesine patlayıcı madde atıldı, iki öğrenci öldü, birçoğu da yaralandı. 04. 01. 1978’de öğrencilerin bindiği otobüs silahla tarandı, şoför öldü, 6 öğrenci ağır yaralandı. 16. 03. 1978’de İstanbul Üniversitesi merkez binasında ve polisin denetiminde topluca çıkan öğrencilerin üzerine bomba atıldı, 7 öğrenci parçalanarak ölürken; 100 öğrenci yaralandı. 08. 10. 1978’deTİP’li 7 öğrenci evleri basılarak hunharca öldürüldü. Temmuz 1978’de 15 öğrenci, 4 işci, 2 memur, 5 öğretmen öldürüldü. Faşistlerin saldırısıyla ilgili yüzlerce örnek verilebilir. Bu saldırı ve katliamlarda yüzlerce genç yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı. Can korkusuyla onbinlercesi de okulunu terk etmek zorunda kaldı.
    
            Devlet daireleri, ülkücü-şeriatçı faşistlerin karargahı haline getirilmişti. Solcular, demokratlar devlet dairelerinde işlerini izleyemez oldular. Bunca cinayetin, katliamın ve baskının karşısında Başbakan Süleyman DEMİREL, “Bana sağcılar cinayet ve suç işliyor dedirtemezsiniz” diyordu.
    
            Prof. Aydın YALÇIN, faşistlerin cinayet ve saldırılarıyla ilgili olarak Demirel’le bir görüşme yapar. Demirel, “Canım onlar bizim çocuklar, azıcık ölçüyü fazla kaçırmış olsalar da ziyanı yok.  Onlar milliyetçi ve anti-komünist çocuklar. Onlardan büyük zarar gelmez. Üç aşağı beş yukarı MHP de bizim safımızda  sayılır; hem zaten bize mesele çıkarmayan tek siyasal kuruluş onlar” diyor, açıktan açığa canileri kolluyordu.  32
    
            CHP faşist gelişmelerden endişelenmektedir. MC hükümetinin düşürülmesi arayışına yönelmiştir. AP’den 12 milletvekili istifa eder. CHP, istifaları şaibeli ve tartışmalı olan 12 milletvekiliyle hükümeti kurma girişiminde bulunur. Gensoru ile 2. MC hükümeti düşürüldü. Türkiye’de ilk kez gensoru ile düşürülen hükümet 2. MC hükümeti oluyordu.
    
            Bülent ECEVİT, AP’den istifa eden milletvekilleriyle hükümeti kurdu. Ecevit hükümeti, başlangıçta bazı olumlu uygulamalara yönelmişti. Ecevit, muhalefetteyken CIA, MİT, Kontr-Gerilla örgütleriyle ilgili söylediklerini anımsamadığı gibi, CHP’ye destek veren sol ve demokrat güçleri de “Gölge etmeyiniz, başka bir şey istemiyorum” diyerek dışlıyordu.
    
            Ecevit, muhalefette sık sık “Kontr-Gerilla”nın varlığından şikayetçi olurdu. 1973 seçimlerinde (Giresun’da) yaptığı bir konuşmada şöyle demişti:
    
            “12 Mart sonrası dönemde, adı sanı ortaya çıkan ve tedbirlerin, hatta soruşturmaların hukukiliğine de, insanlığa da gölge düşüren Kontr-Gerilla adlı örgütün, bu resmi görüntülü, fakat gayrı resmi örgütün, niteliği ve amacı üzerindeki örtü kaldırılmıştır.” (33) Yine 7 Mayıs 1977’de Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK’e gönderdiği mektupta şunları belirtiyordu: “... söz konusu örgüt, gerilla ve kontr-gerilla savaşları için ve her türlü yeraltı faaliyetleri için planlar yapar ve insan yetiştirir... Gizlilik içinde çalışır, demokratik hukuk dışındadır...
    
            “Çünkü bu eylemlerden bazıları görünürdeki çoluk-çocuk tarafından değil, ancak güçlü bir örgüt tarafından düzenlenebilecek niteliktedir. Özellikle 1 Mayıs 1977 Taksim Olayı bu izlenimi vermektedir.
    
            “Bu örgütte görev almış, yönetici olarak çalışmış kimselerden bazılarının, emekliye ayrıldıktan sonra da bilgilerini ve yetiştirdikleri elemanları siyasal nitelikteki eylemler için kullandıklarını gösteren belirtiler vardır...” (34)
    
            Kontr-Gerilla örgütünden şikayetçi olan Ecevit, hükümet olduktan sonra bu konu üzerine gidememiştir. Nihat ERİM hükümetinde başbakan yardımcısı Sadi KOÇAŞ, Kontr-Gerilla’yla ilgili olarak şunları söylüyordu:

    “… Bunu tertipleyenler vardı. İç ve dış mihraklı, isteyenler vardı… Kontr-Gerilla, gerillaya karşı biz Kontr-Gerillayız diyen birtakım insanlardan oluşan bir örgüt. Bunların, gerilla, komando oldukları kendilerinden menkûl, ama bunlar bir makamdan yetki alıyorlar. Nedir o makam? Belki Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı’nın emri var, bilemiyorum, ama Milli İstihbarat Teşkilatı olduğu kesindir… Bazı isimleri tanıyorum, bunların içinden o zaman bu işleri yapan binbaşı, yarbay ve yüzbaşı gibi rütbeli kimselerden bahsedilirdi. Hatırladıklarım, MİT’de çalışıyorlardı… Ama asıl suç, emri verenlerindir…” 35

            Bülent ECEVİT hükümeti, cinayet örgütlerinin, bu örgütlere destek veren perde arkası güçlerin üzerine gidip ortaya çıkaramadı. Devlet bürokrasisinde ve kurumlarındaki ırkçı, şeriatçı kadroları da ayıklayamadı. MİT ve emniyet güçleri, kendisine bilgi vermedikleri gibi, emirlerini de uygulamıyorlardı. Katliamlar katlanarak yaygınlaşıyordu.
    
            Ecevit, sözde ABD’nin baskısını azaltmak amacıyla SSCB ile yapılan anlaşmayı tepkiyle karşıladı. ABD’nin dışişleri bakan yardımcısı Warren Christopher, Bülent Ecevit’le görüşür. Görüşmeden bir bölüm:
    
            “- Warren : Sovyetler Birliği’nin anlaşmaya uyup uymadığını denetlememiz gerekli. İran’daki istasyonlar kapatıldıktan sonra durum güçleşti. Zira, uydulardan alan iyi görülemiyor. Bunun tek yolu, Türkiye’den casus uçuşları yaparak U-2’lerle bu denetimi gerçekleştirmemizdir. Sizden bu uçuşlara izin vermenizi istiyorum.
    
            - Ecevit : SSCB ile salt anlaşmasını biz yapmadık, siz ikiniz yaptınız. Bu konuyu onlarla konuşmadınız mı? Onlarla anlaşınız...
    
            - Warren : Eğer bu isteğimiz reddedilirse, Türk-Amerikan ilişkilerinin tonu değişir ve şunu iyi bilin ki, beklediğiniz yardımlar gerçekleşmeyebilir...
    
            - Ecevit : (Ayağa kalktı) ‘Mademki siz yardım ile bu uçuşlar arasında bir ilişki, bağı kuruyorsunuz, bana da görüşmeyi kesmekten başka yapacak bir şey kalmıyor.”
    
            Ecevit’in yanıtı, Washington’a ulaştığında, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Zbigniew BRZEZINSKI, “Bu adam ne yapmak istediğini bilmiyor. Gidip düşmandan izin alındığı görülmüş müdür?”  diyordu. 36
    
            Keza Genelkurmay Başkanı Kenan EVREN, ABD ziyaretinde, ABD’nin Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Brzezinski, Evren’e “İstikrarlı bir Türkiye istiyoruz. Gelişmeler ise bu yönde gitmiyor” diye Ecevit’e olan güvensizliğini anlatmaya çalışıyordu. ABD Ecevit hükümetini düşürmeye kararlıydı.
    
            ABD (CIA), Süleyman DEMİREL hükümetiyle, toplumsal muhalefeti ve devrimci uyanışı önlemeye çalışmış, ama başaramamıştı. Ecevit’e güvenmiyorlardı. Yeni planlara yöneldiler. Öncelikle Ecevit hükümetini düşürmek sonra faşist bir askeri darbenin alt yapısını oluşturmanın yollarını aradılar. ABD’nin bu planına, işbirlikçi sermaye de katıldı. Özel sektör tarafından üretilen (tüp, gaz, şeker, yağ gibi) maddeleri bloke ederek, piyasada suni bir yokluk yarattılar. Gazete ilânlarıyla Ecevit hükümetinin beceriksizliğini sergilemeye ve onu düşürmeye çalıştılar. CIA, MİT, Kontr-Gerilla ve faşist örgütler de cinayetlerini, saldırılarını yoğunlaştırmaya başladılar. Katliamlar, üniversitelerin dışına taşındı. Malatya, Kahramanmaraş, Erzincan, Adıyaman, Elazığ olayları bu planın halkalarıdır.
    
            Boş bulunan milletvekillikleri ile kısmı senato üyelerinin seçimi bu ortamda yapılacaktı. Ecevit, sol güçleri dışlamış; sol güçler de CHP’ye verdikleri desteği çekmişlerdi. Sağ partiler (AP, MHP, MSP), işbirlikçi sermaye güçleri, faşist örgütler, CHP’yi hükümetten düşürmek için seçim yapılacak illerde saldırılarını ve cinayetlerini tırmandırıyorlardı. Seçim yapılacak illerdeki törer olayının bilançosu şöyle:
    
    
    
            İlin Adı            Olay Sayısı         Ölü Sayısı
    
            Ağrı                    27                             4
    
            Amasya            44                                3
    
            Artvin                 30                                5
    
            Antalya              76                                8
    
            Balıkesir            77                                5
    
            Bitlis                    6                              Yok
    
            Burdur               22                              Yok
    
            Çanakkale         12                                2
    
            Erzincan            8                                2
    
            Erzurum           11                                2
    
            Hakkari                6                              Yok
    
            Hatay               100                             19
    
            Isparta               47                                1
    
            İstanbul           765                            110
    
            Kars                120                              10
    
            Kütahya            17                              10
    
            Mardin               59                                6
    
            Muş                     4                                1
    
            Rize                  38                                2
    
            Samsun          153                               31
    
            Siirt                    13                                4
    
            Tokat                38                                5
    
            Van                    10                              Yok
    
            Yozgat               37                                1
    
            Aydın                 56                                3
    
            Edirne               33                                2
    
            Konya              165                                5
    
            Manisa             251                              22
    
            Muğla                14                              Yok  
    
            Toplam          2.239                                 305     37

    Seçim sonucu CHP’nin oy oranı yüzde 41.4’den yüzde 29’a düştü. Böylece seçimlerden yenik çıkan Ecevit, hükümetten çekilmek zorunda kaldı.

    12 Kasım 1979’da Süleyman DEMİREL, MHP ve MSP’nin desteğiyle yeniden başbakanlığa getirildi. Demirel’in azınlık hükümetinin işlevi ve özü MC hükümetiyle farksızdı. Bu hükümet, sola ve demokratlara karşı acımasızdı. Yanlı uygulamalarla terör tırmanıyor, faşist terörün ve katliamların sorumluları olarak solcular gösteriliyordu.

    d) Katliam Alevilere Yöneliyor

    Anadolu Alevi toplumu, faşizme ve şeriata karşıdır. Bu nedenle MHP ve MSP, Aleviler içinde taban bulamıyordu. Ayrıca Aleviler, oylarını hep sol partilere veriyorlardı. Faşist ve şeriatçı baskılar arttıkça Alevilerin oyları, sosyal demokrat olan CHP’de toplanmaya başlandı. Oysa CIA, MİT, Kontr-Gerilla gibi gizli örgütler, solu ve CHP’yi zayıflatarak faşist ve dinci partileri iktidar etmeyi amaçlıyordu. Aleviler, yoğun olarak bulundukları illerde (Adıyaman, Amasya, Çorum, Elazığ, Erzincan, Hatay, Kars, Kırşehir, Malatya, Kahramanmaraş, Ordu, Tokat, Tunceli) baskı altına alınarak göçe zorlandı. Değişik kentlere göç eden Alevilerin blok oyları dağılacağı gibi; geçim kaygısına düşen Aleviler siyasal oluşumlardan uzak kalacaklardı. Perde arkası gizli örgütlerin planı böyle çizilmişti.

    CIA, MİT, Kontr-Gerilla’nın ortak hazırladığı katliam planı, 1977’den itibaren uygulamaya konuldu. Üniversite ve okullara yönelik faşist saldırı ve cinayetler, bu kez Alevilerin yoğunlukta olduğu kentlere yöneltildi. Malatya, Kahramanmaraş, Sivas, Çorum katliamları; Adıyaman, Elazığ, Tunceli, Erzincan, Kırşehir, Amasya, Tokat, Kars’taki saldırılar, bu planın sonuçlarıdır.

    7 Nisan 1978’de Ankara’dan, ağırlıkları, ambalajları, özellikleri aynı olan dört bombalı paket Malatya Belediye Başkanına, Pazarcık CHP İlçe Başkanına, Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısına, Adana’da bir işadamına postalanır. Malatya Belediye Başkanı Hamit FENDOĞLU, adına gönderilen paketi 17 Nisan 1978 günü alır, açtığında patlama sonucu kendisi, gelini ve iki torunu yaşamını yitirir. Pazarcık’a gönderilen paketin alıcısı Memiş ÖZDAL kuşkulanır ve paketi almaz. Paketi açan PTT memurlarından biri ölürken, diğeri ağır yaralanır. Adıyaman ve Adana’ya gönderilen paketlere ise sahiplerini bulmadan el konulur.

    Başbakan Bülent ECEVİT ile İçişleri Bakanı İrfan ÖZAYDINLI, bombaların Ankara Nükleer Araştırma Merkezi’nde imâl edildiğini, MHPile ilgili olduğunu açıkladılar. Süleyman DEMİREL ve TÜRKEŞ, bu açıklamaya sert tepki gösterdiler. Daha sonra Ecevit ve İrfan ÖZAYDINLI, bu açıklamaların arkasında durmadı; bombaların nerede imâl edildiğini, kimlerin gönderdiğini de ortaya çıkarmadılar. Çıkaramazlardı, çünkü perde arkasındaki örgütlerin gücü, hükümeti aşıyordu. Keza Malatya ve Kahramanmaraş katliamlarından önce devlet yetkilileri uyarıldığı halde, neden önlem alınmadığı da oldukça düşündürücü ve anlamlıdır…

    Çorum katliamı, daha da düşündürücüdür. MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün SAZAK, 27 Mayıs 1980’de Ankara’da öldürüldü. 28 Mayıs’ta Çorum’da saldırı ve katliam başlatıldı. Gün SAZAK’ın Çorum’la yakından uzaktan bir ilgisi yok. Neden katliam Çorum’da başlatıldı? Sorusu, Nazilerin Avusturya’yı işgal yöntemini hatırlatmaktadır. Hitler, Avusturya’yı işgal etmeyi amaçlamıştı, ama bir gerekçe de gerekiyordu. Sonunda bir gerekçe bulunur: “Berlin’deki resmi makamlardan Avusturya’daki Nazilere gönderilen emirde ‘Bizim uygun görüp bildireceğimiz günde, bizim Viyana Elçimizi öldüreceksiniz. Bunun üzerine Almanya, kendi elçisini Avusturyalıların öldürdüğü gerekçesiyle Avusturya’yı işgal edeceklerdir.” 38

    Gün SAZAK’ın öldürülmesi, Hamit FENDOĞLU’na bombalı paket gönderilmesinde, Kahramanmaraş’ta Çiçek Sinemasına patlayıcı madde atılmasında, Nazilerin yönteminden esinlenmiş olunmasın?

    ABD Ankara Büyükelçiliğinin 2. Katibi Robert Alexander PECK (CIA görevlisi), K. Maraş katliamından önce Maraş’a gidiyor, sağ partilerin il yöneticileriyle, bazı işadamlarıyla görüşüyor. Birkaç gün sonra katliam oluyor. Aynı kişi Çorum’a da gidiyor, AP ve MHP İl Yöneticileriyle, CHP’li Belediye Başkanı Turhan KILIÇOĞLU’yla görüşüyor. Vali’den bilgiler alıyor. Kısa süre sonra Çorum’da da katliam oluyor. 39

    Hiçbir devlet yetkilisi (Başbakan, İçişleri Bakanı, Vali, Emniyet), “Sen Kimsin, hangi sıfatla ve yetkiyle Aleviler-Sünniler, sağ-sol hakkında bilgi topluyorsun” diye sormamıştır. Tam tersine konuk edilmiş ve istediği bilgiler verilmiştir. Kesin olan odur ki, bu adamın gittiği her yerde olaylar çıkmaktadır.

    Bu katliamların nedenleri arasına, katliamların gerçekleştiği illerdeki ticaret erbabının pazar kaygılarını da eklemek gerekir. Katliama uğrayan Aleviler zorunlu olarak göç etmişlerdir. Bu göç sonucu solun oylarında önemli ölçüde düşüş olurken; sağ partilerin oylarında ve özellikle MHP ve MSP’nin oylarında yükselme olmuştur. Bunu Malatya, K. Maraş; Çorum ve Sivas örneğiyle somutlaştıralım.

    Malatya 1973 1977 1995

    AP 20.224 (%13.8) 32.247 (%17.0) 23.503(%8.1) DYP

    CHP 64.422 (%44.1) 99.107 (%52.3) 40.252 (%14.0)

    MHP 2.688 (% 1.8) 17.371 (% 9.2) 24.031 (% 8.3)

    MSP 29.138 (%19.9) 38.516(%20.4) 107.218(%37.2) RP

    ANAP …………………. …………………. 66.262

    DSP …………………. …………………. 11.400

    K. Maraş 1973 1977 1995

    AP 27.774 (%17.8) 57.250 (%26.5) 60.434(%6.4)–(DYP)

    CHP 51.043 (%32.0) 74.282 (%34.4) 33.813 (% 9.3)

    MHP 8.669 (% 5.6) 33.470 (%15.5) 38.253 (%10.5)

    MSP 41.454 (%26.7) 33.772 (%15.6) 134.331(%36.8)-(RP)

    ANAP ………………….. ………………….. 72.368

    DSP ………………….. ………………….. 9.792

    Çorum 1973 1977 1995

    AP 29.282 77.754 47.453 – (DYP)

    CHP 47.276 74.884 57.987

    MHP 4.374 26.414 34.855

    MSP 3.450 17.120 92.056 – (RP)

    DSP ……………. …………….. 16.138

    ANAP ……………. …………….. 41.041

    Sivas 1973 1977 1995

    CHP 63.259 (%32.9) 106.082 (%42.9) 42.860 (%14.2)

    MHP 8.629 (% 4.5) 32.539 (%13.2) 17.573 (% 5.8)

    MSP 49.532 (%25.7) 34.701 (%14.4) 118.437(%39.3)– RP

    ANAP …………………. ……………………. 70.648

    AP (DYP) 32.437 58.044 31.972

    DSP …………………. ……………………. 11.707

    (Devlet İstatislik Enstitüsü)

    Tabloda görüldüğü gibi, sağ partilerin oyları artarken; Sosyal Demokrat Partilerin oylarında önemli ölçüde düşüş görülmektedir. Sosyal Demokratların oy düşüşünün birçok nedeni bulunmaktadır. Bir kez sol dağınık. Sosyal Demokrat Partiler ilkesiz, programsız, kararsız, üretkenlikten yoksun, demokratik kitle örgütleriyle bağları kopuk, kendi içlerinde demokratik kuralları uygulamayan bir aymazlığın içindeler.

    Sağ partiler de öyle. Ama onlar umutlarını ABD’nin güvencesine, dini kullanmaya, terör, çete ve mafya gibi örgütlere bağlamışlardır. Kısacası, ülke, bağımsız, çağdaş, demokratik, özgürlükçü, eşitçi bir düzenden yoksun bırakılmıştır.

    1975’den 12 Eylül 1980’e kadar 20 bine yakın olay meydana gelmiş, bu olaylarda 5388 kişi yaşamını yitirmiş, onbinlerce kişi yaralanmış, onbinlerce işyeri ve konut tahrip edilmiş, onbinlerce öğrenci okullarını bırakmak zorunda bırakılmıştır. Böylece faşist bir darbenin altyapısı da hazırlanmış oluyordu.

            e) 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi

    ABD’nin görünmez hükümeti CIA, Türkiye’de gelişen ve yaygınlaşan devrimci ve toplumsal muhalefetin önünü kesmek için, 12 Mart askeri müdahalesi ile 1961 Anayasası’nın temel hakları içeren maddelerinin değişmesini sağlamıştır. Bu uygulamayla, öğretmenlerin, memurların sendikal hakları yasaklandı. Sol partiler, devrimci örgütler kapatıldı. Yüzlerce bilim adamı, aydın, binlerce işçi, öğretmen, genç işkencelerden geçirildi, zindanlara konuldu. Yine de bağımsızlık ve demokrasi yanlısı güçlerin mücadelesini engelleyemediler. Sağ partilerin (AP, MHP,MSP) ortak hükümetleri de (MC), devrimci ve toplumsal muhalefeti durduramadı. Bülent ECEVİT hükümetini de denediler. Olmuyor, olmuyordu.

    ABD (CIA), faşist darbede karar kıldı. 1978’de Ecevit hükümeti döneminde darbeyi düşündüklerini Org. Bedrettin DEMİREL, Cüneyt ARCAYÜREK’e anlatır:

    “ Benim kanaatim, 1978’de hele 1979’da açık açık söyledim… Sayın Evren, bütün bu olumsuz durumu görüyordu, kabul ediyordu. Fakat bir ordu müdahalesi için zamanın iyi seçilmesi kanaatinde idi. “ 40

    Darbe, altyapı yeterince oluşturulmadığı, kamuoyunun desteği yeterince sağlanamadığı için ertelendi. Yukarıda belirtildiği gibi, binlerce insan öldürülmüş, yaralanmış, binlerce ev ve işyeri tahrip edilerek yakılmış. Okullarda okunamaz, işyerlerinde çalışılamaz, sokaklarda gezilemez olmuştu. Terörün görünen yüzüne sağ-sol, Alevi-Sünni çatışması konulmuştu. Yaşamından umudu kesilen halk, bir kurtarıcı beklentisine sokuldu. Oysa kurtarıcıyı CIA önceden belirlemişti. Darbe bildirisi, 12 Eylül 1980 günü 04.00’de Genelkurmay Başkanı Org. Kenan EVREN, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Nurettin ERSİN, Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Tahsin ŞAHİNKAYA, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat TÜMER, Jandarma Genel Komutanı Sedat CİLASUN’un ortak imzalarıyla, TRT’nin ilk haberi olarak yayınlandı. Senaryonun bilincinde olmayanlar, ilk anda faşist darbeyi alkışladılar. Bu bilinçsiz alkışlar, faşist cuntanın liderlerini etkilemiş olacak ki, kendilerini 2. Atatürk görmeye Atatürk’ü taklit etmeye başladılar. Bununla da yetinmediler, Şeyhülislamlar gibi dualı nutuklar, ayetli açılış törenleri düzenlediler. Terör ve cinayetler bıçakla kesilmişcesine durdu. Yeni doğan çocuklara “EVREN” adı konuluyordu. “EVREN” tabelalı işyerleri ve okullar açılmaya başlamıştı.

    Faşist cuntanın uygulamaları, bağımsızlık, emek, özgürlük yanlısı sol güçlere yönelikti. Siyasi partiler kapatıldı, genel başkanları gözaltına alındı. DİSK ve bağlı tüm sendikalar kapatıldı, mallarına, paralarına el konuldu. DİSK’in Genel Başkanı (Abdullah BAŞTÜRK) ve üst yöneticileriyle bine yakın işyeri temsilcisi gözaltına alınarak işkence edildi ve tutuklandılar. TÖB-DER kapatıldı, mallarına, paralarına el konuldu. Yöneticileri ve yüzlerce üye öğretmen gözaltına alınarak işkence edildi; ağır hapis cezaları verildi. Barış Derneği ve diğer devrimci kuruluşlar kapatıldı. Yöneticileri gözaltına alındı. Onbinlerce devrimci ve sol görüşlü genç, gizli örgüt senaryosuyla gözaltına alındı, tüyler ürpertici işkencelerden geçirildi, zindanlara konuldu. Onbinlerce işçi işyerlerinden atıldı; yüzbinlerce sol içerikli kitap toplatıldı. Bir bölümü yakıldı, bir bölümü SEKA’ya

    gönderildi. Sol yayınların tümü yasaklandı. Cumhuriyet’in ilanından beri Kemalizmi savunan Cumhuriyet Gazetesi’nin yayını bile defalarca yasaklandı.

    Faşist cuntanın gözleri öyle dönmüştü ki, 17 yaşındaki çocukları bile (Erdal EREN) idam ettiler. Cuntanın lideri Kenan EVREN, “Asmayalım da besleyelim mi?“ sözleriyle katı yürekliliğini ve acımasızlığını dışa vuruyordu. Özellikle solcuların, Alevilerin yoğunlukta olduğu mahalleler, köyler sık sık aranıyor, insanlara hakaret, işkence ediliyordu.

    Üniversitelerin özerkliği kaldırıldı. Üretmeyen, yaratmayan, düşünmeyen kuşaklar yetiştirmeye yöneldiler. 1961 Anayasası’nı kaldırdılar; yerine temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran ve anti-demokratik hükümlerle donatılmış 1982 Anayasası’ın kabul ettirdiler. Ola ki bir gün faşist uygulamalardan dolayı hesap sorulur korkusuyla, 1982 Anayasası’na “12 Eylül yöneticilerinden hesap sorulamaz” diye ek 15. Maddeyi koydular. Bugüne değin bu maddenin değiştirilmesini göze alamadılar. 1982 Anayasası’yla ilk ve orta öğretimde din dersleri zorunlu hale getirildi.

    12 Eylül faşist cuntası, demokrasi güçlerine, devrimcilere, aydınlara, demokratik kitle örgütlerine yönelik bunca işkenceye, baskıya karşın faşist ve şeriatçı saldırganlara, örgütlere daha hoşgörülü davranıyordu. Bu örgütlerden gözaltına alınanlar göstermelik olarak adi suçla yargılanıyorlardı. Örgütün önemli kişileri devletin hassas birimlerinde görevlendiriliyor, yeşil ya da kırmızı pasaportlar veriliyor, yurtdışına görevli olarak gönderiliyorlardı. O gün korunan faşistler, çete ve mafya lideri oldular. Başbakanından milletvekiline kadar devletin önemli mevkilerinde bulunan kişilerle senli-benli ilişki içine girdiler. Başbakan Mesut YILMAZ, “Devletin en önemli sorunu çete-mafyadır. Zamanında yanlışlık yapılmış. Bunlar devleti kullanıyorlar. Haklarından gelemezsem Başbakanlık bana haram olsun” diyordu. Diyordu ama, yakalanan olmadığı gibi, rastlantı sonucu yakalananlar da delil yetersizliğinden serbest bırakılıyordu.

    Bugün Türkiye’de ekonomi ve siyaset yaşamına egemen olan çeteler ve mafya örgütleri, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bunların insan rezervi, CIA, MİT, Kontr-Gerilla ve sağ iktidarlar tarafından korunan komando kamplarında yetiştirilen faşist militanlardır.

    12 Eylül faşist cuntası dönemindeki uygulamaların kara listesi:

    • 650 bin kişi gözaltına alındı.
    • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
    • 210 bin dava açıldı, 1230 bin kişi yargılandı.
    • 517 kişiye idam cezası verildi.
    • 49 kişi asıldı (Erdal EREN 17 yaşındaydı).
    • 71 bin kişi, 141, 142, 163. maddelerden, 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandılar. * 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
    • 30 bin kişi sakıncalı olduğu gerekçesiyle işten atıldı.
    • 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
    • 30 bin kişi, siyasi mülteci olarak yurtdışına gitmek zorunda kaldı.
    • 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
    • 42 kişi cezaevlerindeki uygulamaları protesto amacıyla yaptıkları açlık grevleri ve ölüm oruçlarında yaşamlarını yitirdiler.
    • 937 film sakıncalı bulunarak yasaklandı.
    • 23 bin 667 derneğin faaliyeti yasaklandı.
    • 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim görevlisi, 47 hakimin görevine son verildi.
    • 7 bin 233 devlet görevlisi bölgelerinin dışına sürüldü. * 1402 Sayılı Yasayla 9 bin 400 kişi kamu görevinden alındı, sürüldü.
    • 600 kişi faili meçhul cinayete kurban gitti.
    • Gazetecilere toplam üçbin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
    • 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. * 3 gazeteci öldürüldü, 300 gazeteci saldırıya uğradı.* 39 ton gazete, dergi, kitap sakıncalı bulunarak imha edildi. (41)</code></pre></li>

    Bunca uygulamanın sorumlusu görülen cuntanın lideri Kenan EVREN’le ilgili fıkralar anlatılıyordu. Fıkranın biri şöyle:

    “Bir gün Evren Paşa, yaveriyle berbere gider. Berber, saç tıraşı sırasında sağ tarafa geçtiğinde, ‘Paşam ne zaman demokrasiye geçeceksiniz?’ diye sorar. Evren Paşa’dan ses çıkmaz. Berber, sol tarafına geçtiğinde yine, ‘Paşam ne zaman demokrasiye geçeceksiniz?’ diye sorar. Evren Paşa’ dan yine ses çıkmaz. Berber arka tarafında yine ‘Paşam ne zaman demokrasiye geçeceksiniz?’ diye sorar. Paşa’ dan yine ses çıkmaz. Tıraş biter, yaver Evren’in paltosunu tutar. Dışarı çıkarken yaver geri döner. Berbere ‘Be birader bir defa sordun, cevap vermedi. Niye sık sık aynı soruyu soruyorsun?’ diye çıkışır. Berber, ‘Demokrasi lafını duyunca Evren Paşa’nın saçının kılları diken diken oluyordu, o zaman saç tıraşı kolaylaşıyordu. Tıraşın iyi yapılması için sık sık sordum. Yoksa demokrasiden bana ne?’ der…”

    1. Sonuç

    Türkiye’de işlenen cinayetler, katliamlar, saldırılar, 15-20 yaşlarındaki gençlerin kurduğu örgütlerin işi değildir. Bunca otomatik silahı ve bombayı temin etmek, bunca cinayet işlemek ve katliam yapmak ama yakayı ele vermemek, yakalandığında kurtarılmak, cezaevlerinden kaçırmalar organize etmek, gençlerin kurduğu örgütlerin harcı olamaz. Bunları örgütleyen, katliam ve saldırıları planlayan, silah sağlayan, suç işleyenleri koruyan perde arkası örgütler ve güçler bulunmaktadır. Perde arkası örgüt ve güçlerin bir ucunun devlet erkini elinde tutan siyasi güçlere ve bir ucunun da ta ABD’ye (CIA) dayandığını, yukarıda örnekleriyle açıklamaya çalıştık.

    Faşist örgütlerin elleri, yüzleri ve gözleri kanlıdır. Ama bunların ipi kimin elindedir? CIA, MİT ve Kontr-Gerilla gibi gizli örgütlerin, gelişmeleri perde arkasından yönettikleri, daha çok muhalefetteyken olmak üzere, çeşitli partilerin sözcüleri ve eski kıdemli politikacılar ve askerler tarafından öteden beri dile getirilmektedir. Ama hiçbir iktidar söz konusu güçlerin üzerine gitme kudreti gösterememiştir.

    Malatya, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas katliamları, Alevilerle Sünniler arasında olmuş birer çatışma olarak nitelenemez. “Alevi-Sünni çatışması”, perde arkasındaki güçlerin hem topluma egemen olmak, hem de kendi rollerini gizlemek için kullandığı ve yaydığı bir aldatmacadır.

    Cinayet ve katliamlarla, şu şekilde maddeleştirilebilecek amaçların güdüldüğü söylenebilir:

    1) ABD’nin, geri bıraktırılmış ülkeler ve Türkiye’deki çıkar ve egemenliğini korumak,

            2) Emekçilerin sınıfsal uyanışını ve mücadelesini engellemek, sermaye egemenliğinin sürmesini sağlamak,

    3) Sol parti ve devrimci kuruluşların kitlesel gücü niteliğinde olan Alevilerin topluluk niteliğini parçalamak ve onları, kimliksiz yığınlara dönüştürmek üzere yerinden yurdundan etmek,

    4) Zaman zaman hedeflerine pürüzsüz ulaşmalarına engel çıkaran parlamento oyununa bir son vermek, demokratik kitle örgütleri ve işçi sendikaları gibi bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük yanlısı güçleri en etkin bir şekilde yok edecek faşist darbenin meşruiyetini oluşturmaktır.

    Dileğimiz, sol ve devrimci güçlerin, acı tarihsel deneylerden akılcı yöntemlerle dersler çıkarmasıdır.

    Kaynaklar

    1) Muzaffer İlhan ERDOST, Faşizm ve Türkiye

    2) Günaydın Gazetesi, 2 Ekim 1979

    3) Süleyman GENÇ, Bıçağın Sırtındaki Türkiye, s. 21

    4) Süleyman GENÇ, a.g.e., s. 29

    5) Cüneyt ARCAYÜREK, Demokrasi ve Gizli Servisler, s. 43

    6) ARCAYÜREK, a.g.e., s. 53

    7) Suat PARLAR, Gizli Devlet, (C. Senatosu tutanaklarından alıntı), s. 248

    8) PARLAR, a.g.e., s. 318

    9) Süleyman GENÇ, a.g.e., s. 97-98

    10) A.g.e., s. 101-105

    11) İsmail CEM, Tarih Açısından 12 Mart, s. 299

    12) Süleyman GENÇ, a.g.e., s. 98-99

    13) Muzaffer İlhan ERDOST, a.g.e., s.: 96

    14) Suat PARLAR, a.g.e., s. 291

    15) Aydınlık Gazetesi, 20. 01. 1978

    16) Aydınlık Gazetesi, 21. 10. 1978

    17) Örsan ÖYMEN, Milliyet Gazetesi, 31. 10. 1978

    18) Cumhuriyet Gazetesi, 21. 08. 1978

    19) Cumhuriyet Gazetesi, 24. 08. 1979

    20) Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 numaralı Askeri Mah. 1981/176, K: 1987/14, Cilt: 4

    21) Suat PARLAR, a.g.e., s. 288

    22) İbrahim AKSOY, Hükümlü Yazılar, s. 78

    23) Ali Yaşar SARIBAY, Türkiye’de Modernleşme, Din ve Partiler, s. 98

    24) Uğur MUMCU, Rabıta, s. 140

    25) Cumhuriyet Gazetesi, 12. 10. 1998

    26) Cumhuriyet Gazetesi, 13.10.1998

    27) Uğur MUMCU, a.g.e., s. 68

    28) DİE Yıllığı

    29) İsmail CEM, a.g.e., s. 279

    30) Mete TUNÇAY, Türkiye Tarihi, C: 4, s. 232

    31) İsmail CEM, a.g.e., s. 279

    32) Yeni Forum Dergisinden aktaran Suat PARLAR, a.g.e., s. 33

    33) Süleyman GENÇ, a.g.e., s. 231

    34) Cüneyt ARCAYÜREK, Demokrasi Sonbaharı,

    s. 358

    35) Oğuzhan MÜFTÜOĞLU, Türkiye Gerçeği, s. 218

    36) İsmail CEM, a.g.e., s. 97-98

    37) Hürriyet Gazetesi, 17. 09. 1979

    38) İsmail CEM, a.g.e., s. 34

    39) Cüneyt ARCAYÜREK, Darbeler ve Gizli Servisler

    40) Cüneyt ARCAYÜREK, 12 Eylül’e Doğru Adım

    41) Cumhuriyet Dergi, Sayı: 651 (13. 09. 1998)

    KAYNAKÇA

    KİTAP

    1) Hıfzı Veldet VELİDEDEOĞLU, 12 Eylül: Karşı Devrim, Evrim Yay., İstanbul 1989

    2) Muzaffer İlhan ERDOST, Faşizm ve Türkiye, Onur Yay., Ankara 1995

    3) Muzaffer İlhan ERDOST, Üç Sivas, Onur Yay., Ankara 1996

    4) M. Ali BİRAND, 12 Eylül, Karaca Yay., İstanbul 1984

    5) Cüneyt ARCAYÜREK, Darbeler ve Gizli Servisler, Bilgi Yay., Ankara 1995

    6) Cüneyt ARCAYÜREK, Demokrasi Dur, Bilgi Yay., Ankara 1986

    7) Süleyman GENÇ, Bıçağın Sırtındaki Türkiye, Der Yay., İstanbul

    8) İsmail CEM, Tarih Açısından 12 Mart, Cem Yay., İstanbul 1978

    9) F. DURALI, Aleviler ve Gazi Olayları, Ant. Yay., İstanbul 1995

    10) 68 Yargılıyor, 68’ler Birliği Vakfı Yayını, Ankara 1998

    11) Ali SİRMEN, On İkiden On İkiye Türkiye, Çağdaş Yay., İstanbul

    12) Uğur MUMCU, Papa-Mafya-Ağca, Tekin Yay., İstanbul 1984

    13) Uğur MUMCU, Saklı Devletin Güncesi, Um:ag Yayını, Ankara 1997

    14) Uğur MUMCU, Rabıta, Um:ag Yayını, Ankara

    15) Tayfun MATER, Devrimci Yol Savunması, Simge Yay., Ankara1989

    16) Ali Yaşar SARIBAY, Türkiye’de Modernleşme, Din ve Parti ve Partiler, Alan Yay., İstanbul 1985

    17) Talat TURHAN, Kontr-Gerilla, Tüm Zamanlar Yay., İstanbul 1993

    18) Suat PARLAR, Osmanlı’dan Günümüze Gizli Devlet, Spartaküs Yay., İstanbul 1994

    19) H. Nedim ŞAHHÜSEYİNOĞLU, Demokrasi, Laiklik ve Özgürlük Mücadelesi PSAKD Yayını, Ankara 1997

    20) İbrahim AKSOY, Hükümlü Yazılar, Deng Yay., İstanbul 1996

    21) Ahmet REFİK, Onaltıncı Asırda Râfızılık ve Bektaşilik, Ufuk Yay., İstanbul 1996

    22) Mete TUNÇAY ve Arkadaşları, Türkiye Tarihi, C:4, Cem Yay., İstanbul 1989

    23) Oğuzhan MÜFTÜOĞLU, Türkiye Gerçeği, Patika Yay., İstanbul 1989

    24) Sadık ERAL, Çaldıran’dan Çorum’a Anadolu’da Alevi Katliamları, Yalçın Yay., İstanbul 1995

    25) Mahmut MAKAL, Karanlığı Zorlayanlar, Başak Yay., Ankara 1992

    26) Besim ATALAY, Maraş Tarihi

    27) Zeki COŞKUN, Aleviler-Sünniler ve Öteki Sivas, İletişim Yay., İstanbul 1995

    28) Sivas Kitabı, Edebiyatçılar Derneği Yayını, Ankara 1994

    29) Çetin YİYENOĞLU, Ölü Ozanlar Kenti, Ekin Yay., Ankara 1994

    30) Ali YILDIRM, Ateşte Semaha Durmak, Yurt Yay., Ankara 1993

    31) Ali BALKIZ, Sivas’tan Sydney’e Pir Sultan, Prospero Yay., Ankara 1994

    32) Lütfü KALELİ, Sivas Katliamı ve Şeriat, Alev Yay., İstanbul 1994

    33) Bilinmeyen Yönleriyle Sivas Katliamı, Ayyıldız Yay., Ankara 1994

    34) Öner YAĞCI, Sivas’ı Unutmadık

    35) Serdar DOĞAN, Yaşamak, Martı Kanadında Rüzgar Taşımaktır, Aral Yay., Ankara 1997

    36) Maraş’tan Sonra, Birikim Yay., İstanbul 1979

    37) Orhan APAYDIN, Kim Öldürüyor, Niçin Öldürüyor?, İstanbul 1978

    DERGİLER

    1) Nokta Dergisi, Sayı: 22 (1986)

    2) Yeni Gündem, Sayı: 70 (1978)

    3) TÖB-DER Dergisi, Sayı: 90, 91, 94, 95, 102 (1975)

    4) Ülke, Sayı: 8

    5) Birikim, Sayı: 39

    6) Pir Sultan Abdal Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı: 8, 9, 10, 12, 13, 15, 16, 20, 23, 24

    7) İlke, Sayı: 58 (1978)

    GAZETELER

    1) Cumhuriyet

    2) Milliyet

    3) Hürriyet

    4) Tercüman

    5) Sonhavadis

    6) Aydınlık

    7) Sabah

    8) Ortadoğu

    9) Akşam

    10) Akit

    11) Zaman

    12) Türkiye

    13) Demokrat

    14) Günaydın

    15) Çorum (Çorum – Yerel)

    16) Gayret (Malatya)

    17) Görüş (Malatya)

    MAHKEME KARARLARI

    1) Adana DGM, 1975 / 24

    2) Adana Sıkıyönetim Mah. (K. Maraş) 1980 / 92

    3) Ankara DGM (Sivas) 1993 / 106

    4) Ankara SYTM, 1981 / 176

    5) Yargıtay 9. Ceza Dairesi : 1996 / 688

    6) TBMM Araştırma Komisyonu Raporu

    KISALTMALAR

    ABD : Amerika Birleşik Devletleri

    ANAP : Anavatan Partisi

    AP : Adalet Partisi

    AID :

    BP : Birlik Partisi

    CHP : Cumhuriyet Halk Partisi

    CGP : Cumhuriyetçi Güven Partisi

    CIA : ABD Merkezi Haberalma Servisi

    CKMP : Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi

    DGM : Devlet Güvenlik Mahkemesi

    DGB : Devrimci Gençlik Birliği

    DP : Demokrat Parti

    DYP : Doğru Yol Partisi

    DSP : Demokratik Sol Parti

    DSİ : Devlet Su İşleri Müdürlüğü

    EÜ : Ev Sahibi Ülke

    FP : Fazilet Partisi

    İMF : Uluslararası Para Fonu

    MİT : Milli İstihbarat Teşkilatı

    MSP : Milli Selâmet Partisi

    MAYÖD : Malatya Yüksek Öğrenim Derneği

    MC : Milliyetçi Cephe

    MHP : Milliyetçi Hareket Partisi

    MKE : Makina Kimya Enstitüsü

    MNP : Milli Nizam Partisi

    MTTB : Milli Türk Talebe Birliği

    MÜSİAD : Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği

    NSA : Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı

    ODTÜ : Orta Doğu Teknik Üniversitesi

    PTT : Posta, Telefon, Telgraf İşletmesi

    PSAKD : Pir Sultan Abdal Kültür Derneği

    RP : Refah Partisi

    SYÖD : Sivas Yüksek Öğrenim Öğrencileri Derneği

    SSCB : Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği

    TÖB-DER : Tüm Öğretmenler Birleşme-Dayanışma Derneği

    TİP : Türkiye İşçi Partisi

    TÜM-DER : Tüm Memurlar Derneği

    TÜDET : Türkiye Teknik Elemanlar Derneği

    TBMM : Türkiye Büyük Millet Meclisi

    TÖS : Türkiye Öğretmenler Sendikası

    ÜGD : Ülkücü Gençlik Derneği

    ÜYD : Ülkü Yolu Derneği

    SİVAS KATLİAMI

    0

    Tarihsel Giriş Sivas, Yozgat, Çorum, Amasya, Tokat, Erzincan ve Tunceli’nin oluşturduğu coğrafi kuşakta (Yerleşik birimde) yerleşik halkın siyasal ve inançsal yapısı çeşitlilik gösterir. Bu coğrafi bölgede, Alevi (Kızılbaş), Sünni, Ermeni, Kürt, Türkmen, Zaza gibi etnik ya da inançsal topluluklar iç içe yaşamaktadırlar. Bu topluluklar, kimi zaman birbirlerine karşı üstünlük elde etme kavgalarına girişmiş, kimi zaman da Selçuklu ve Osmanlıların baskısına, sömürü ve asimilasyon uygulamalarına karşı ortaklaşa (Nurali 1517, Şeyh Celâl 1518, Zünnû 1525, Kalender Çelebi 1526) başkaldırmışlardır. Başkaldıranlar, egemen otoritenin düzenli ordusu karşısında her zaman yenilgiye uğramış ve onbinlerce canı kurban vermişlerdir.Pir Sultan Abdal da halkı Osmanlı’nın zulmüne ve soygununa karşı örgütlediği için Hızır Paşa tarafından Sivas’ta asılmıştır. Anadolu’nun diğer bölgelerinde Osmanlı yönetimine başkaldırıp yenilenler de bu bölgeye ve Sivas’a sığınarak canlarını kurtarmaya çalışmışlardır.</code></pre></li>

      Timur, 1400’de Sivas’ı kuşattır. Uzun süre kuşatma altında kalan Sivas Kalesi’nin Komutanı Mustafa Bey, kaleyi teslim etmek için, Sivas halkına ve askerlerine dokunulmama koşulu ile Timur’la bir sözleşme imzalalar. Bu sözleşmede Timur, “Hiç kan dökmeyeceği” sözünü vermiştir. Kale teslim edildikten sonra Timur, verdiği sözün gereği olarak kılıçla kimseyi öldürtmez ve kan da akıtmaz. Ama Sivas kalesini savunan 4 bin asker ile binlerce sivili el ve ayaklarından bağlayarak kazılan çukurlara diri diri doldurur, üstünü toprakla örter. Böylece kan akıtmadan 7-8 bin kişiyi yoketmiş, şehri tamamen yağmalamıştır, evleri yaktırmıştır. Sivas’ın siyasi tarihi, bu tür katliamlarla doludur.

      Karayazıcı Abdülhalim Bey 1598’de Sivas ve çevresinde Osmanlı’ya başkaldırır; Sivas’ın ve bölgenin yoksul halkı da Karayazıcı’ya destek verirler. Ancak, başkaldırının disiplini zamanla bozulur. Sivas bölgesinde yerleşik halkın ekinleri, bağ ve bahçeleri, evleri ve işyerleri yağmalanır, yakılır ve insanlar öldürülür. Her şeyi elinden alınan halk, yoksullaşır, kırlarda otlamaya çıkar.

      Emperyalist ülkeler, Anadolu’yu işgal ederek aralarında bölüşmeye kalkışırlar. Anadolu halkı, emperyalist işgale karşı, bölgesel direnişe geçer. Direniş güçlerinin birleşmesini sağlamak amacıyla Mustafa Kemal Samsun’a çıkar, oradan Sivas’a gelir. Mustafa Kemal, Anadolu’nun etkin kişilerinin katılımıyla Sivas Kongresini organize eder (04.09.1919). Böylece Anadolu’nun Kurtuluş Savaşının temeli Sivas’ta atılmış olur.

      Bu sırada Sivas’ta etkin olan tarikat şeyhi Recep (1919), siyasal İslâmi amaçlı bir ayaklanma başlatır. Ayaklanma sırasında Sivas’ta birçok ev ve işyeri yağmalanır ve yakılır. Ayaklanma amacına ulaşmadan bastırılır.

      1921‘de “Koçgiri” ayaklanması başlatıldı. Yazılı kaynaklara göre, Koçgiri ayaklanması “Kürt ulusal” amaçlıdır. Ayaklanmayı bastırmak üzere Nurettin Paşa görevlendirilmiştir. Ayrıca bir çete reisi olan Laz Osman (Topal Osman) da çetesiyle birlikte Sivas’a gönderilir. Topal Osman’ın hem Alevi, hem Kürt düşmanı olduğu halkın sözlü öykülerinden aktarılmaktadır. Koçgiri Aşireti’ne bağlı onlarca köy yağmalanarak yakılır, binlerce insan öldürülür. Kadın ve kızlara tecavüz edilir. Koçgiri köylerine ve halkına yapılan bu zulüm Millet Meclisi’nde sert eleştiri ve tartışmalara neden olmuştur.

      Sivas’ın merkezinde yerleşik halkın büyük çoğunluğu Sünni, kırsal kesimde (köylerde) yerleşik olanların çoğunluğu da Alevi inançlıdır. 1950’ye kadar komşuluk ilişkilerine özen gösterilmiş, her iki topluluk arasında mezhep çatışması yaşanmamıştır. 1950’den sonra Sivas kent merkezinde ticaretle uğraşanların çoğunluğu İzmir, İstanbul, Adana, Mersin, Ankara gibi kentlere göçtü. Sivas’ın kırsal kesiminde de büyük bir göç başlamıştır. Göçün büyük bölümü, İzmir, İstanbul, Ankara, Adana, Mersin’e; bir bölümü de Sivas merkezinedir. Siyasal İslâmcılar ve tarikatlar devreye girerek köylerden Sivas’a göçen insanları ideolojik etki altına almaya ve yönlendirmeye çalıştılar. Böylece Sivas İl merkezinde Alevi-Sünni ayrışımı körüklendi. Alevi-Sünni ayrışımı siyasal alanda da yaşandı. Aleviler, DP’nin özgürlük söylemlerine inanarak 1950-1960 döneminde yapılan milletvekili seçimlerinde oylarıyla DP’ye destek verdiler. DP, tarikatlara ve siyasal İslâmcılara destek vererek örgütlenmeye yöneldi. Bunun üzerine Aleviler, bu kez oy desteklerini CHP’ye yönelttiler. Sünni inançlı toplumun büyük çoğunluğu da DP’ye, daha sonra MSP veya MHP’ye yöneldi. Böylece mezhepsel ayrışım giderek belirginleşiyordu. Bu ayrışımın yarattığı ortamdan yararlanan sağ ve sol grupların etkisiyle çatışmalar boyut kazanmaya başladı.

      Sivas’ta 4 Eylül 1978’de meydana gelen saldırı ve katliam bu ayrışımın ürünüdür. 2 Temmuz 1993’deki katliam ise, devletin desteğiyle kurulan ve güçlendirilen ırkçı-şeriatçı örgütlerin güç denemesi niteliğindedir. Bu saldırıların temelinde elbette sınıfsal ayrım ve çelişkiler yatmaktadır.

      Bu tür saldırılar ve katliamlarla ilgili olarak, Zeki COŞKUN’un İbrahim ASLANOĞLU’ndan yaptığı bir aktarma oldukça açıklayıcıdır: “… Çoğu ne hükümete karşı idi, ne ağaya veya zorbaya… önlerine kim gelirse onun emrine girerlerdi. Yegane amaçları vurup kırmak, ne buldularsa yağma edip biraz dünyalık kazanmaktı. İsyan bayrağını çeken ister bölükbaşı olsun, ister bey, ister paşa, onlar için farketmezdi. Yeter ki birisi önüne düşşün…” 1

      Sivas’ta yaşanan saldırı ve katliamlarda da din, iman, komşuluk, insanlık düşünülmemiş, öncülük edenlerin kimliğinin ve amacının ne olduğuna bakılmamıştır.

      1. 4 Eylül 1978 Sivas Olayı

      4 Eylül 1978 Sivas olayı ve katliamıyla ilgili olarak, Sivas’ta kurulu bulunan 14 Demokratik Kitle Örgütü ortaklaşa hazırladıkları bir raporu Cumhurbaşkanına, Başbakana, İçişleri Bakanına, Sivas Valiliğine sunmuşlardır. Söz konusu raporun birer örneği basın organlarına da gönderilmiştir. Demokratik Kitle Örgütlerinin hazırladığı rapor, oldukça ayrıntılı ve belgelidir. Biz, bu raporu olduğu gibi sunacağız. Sonra basının haberlerini ekleyeceğiz. Başlıkları biz koyduk.

              a) Kitle Örgütlerinin Raporu

      TÖB-DER Sivas Şb. – Genel-İş Sivas Şb. – Dev Maden-Sen Sivas Şb. – TÜTED Sivas Şb. – TMMOB – TÜM-DER – Tek-Ges-İş Sivas Şb. – SYÖD – Sivas DEV-GENÇ – Köy Koop – Alibaba Der – Halk-Der – Yüceyurt-Der – Si-Der. 1

      (İlke Dergisi, Sayı:58, Ekim 1978)

      Olayların perde arkası

      Sivas olaylarının gerçek yönü neydi? Kamuya ne yansıtıldı? Bugüne değin yapılan açıklamalar tek yönlü olmuştur. Bir halk deyiminde “Kimi yapar, kimi çeker” denir. Sivas olayları da öyle oldu. Evleri, işyerleri yakılan, yıkılan, talan edilen, saldırıya uğrayanlar aniden suçlu oldular, gözaltına alınarak günlerce işkence gördüler ve arkasından da tutuklandılar. Bunlar yetmiyormuş gibi, kamuya, ters ve yanlış bilgiler verildi. Öylesine oyunlar dönüyordu ki iktidar dahil herkes, “Allah belalarını versin” diyerek tezgahlanan oyun ve oyuncular karşısındaki güçsüzlüklerini belirtiyorlardı. Demek ki bu olayların yönlendiricileri öylesine güçlüydüler ki boyutları iktidarı aşıyordu. Bu nedenle gerçek suçlular yerine mağdur olanlar ve suçsuzlar suçlu gösterildi.

      Bizzat olayları yaşayan, görenler olarak; olup bitenler karşısında utanç duyarak bu açıklamayı yapıyoruz:

      Sivas olaylarının kökeni elbette ki birkaç günlük veya aylık bir çatışmanın kışkırtmanın sonucuna dayanmamaktadır. Bu olay yıllardan beri ülkemizin her ilinde meydana gelen saldırılardan ve katliamlardan soyutlanamaz. 1961 Anayasası, bazı demokratik hak ve özgürlükler getirmişti. Bu özgürlüklerden yararlanan işçiler, köylüler ve tüm emekçiler uyanmaya, insanca yaşama koşullarını öğrenmeye ve aramaya başladılar. Kendi sömürü ve egemenliklerini sürdürmeye çalışan güçler de uyanan emekçi sınıf ve tabakaları sindirmek, baskı altında tutmak için yeni yöntemlere başvurdular. Sömürü ve baskıda engin deneyleri olan ABD’den Barış Gönüllüleri adı altında uzmanlar getirildi ve ülkemiz adım adım gezdirildi. Bu uzmanlar, ülkedeki etnik grupları, mezhepleri ve ayrıcalıklarını saptayarak raporlar düzenlediler. Ülkemizdeki egemen güçler, sömürücü kesimler, bu raporlar doğrultusunda çalışmalarla çelişkileri körüklemeye başladılar. Yine aynı doğrultuda siyasi partiler kurdular. Bu partilerin denetiminde çeşitli örgüt ve dernekler kurdurarak bölücü ve tahrik edici çalışmalarını hızlandırdılar.

      İşte Sivas olayları bu zincirin bir halkasıdır. Bugüne değin yapılan bölücü kışkırtmaların sonucu olarak doğmuştur. Olayların birkaç ay öncesine bakıldığında yöneticilerinin ve oyuncularının kimler olduğu ve nasıl hazırlandığı anlaşılacaktır.

      a) Sivas’ın Divriği İlçesi’nde Aleviler çoğunluktadır. Burada Türkiye Demir-Çelik İşletlemeleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı Çürek, Divpalet Maden Tesisleri bulunmaktadır. MC döneminde bu işyerlerine çok sayıda faşist militan, işçi adıyla alındı. Görevleri sadece yörede Alevi-Sünni çelişkileri yaratmaktı. Halka saldırıyorlar, cami bahçelerine patlayıcı maddeler atarak halkı tahrike çalışıyorlardı. Halk, Divriği’de bu oyunlara gelmedi.

      İmranlı İlçesi’nde de aynı oyunları sergilediler, evler ve işyerleri tahrip edildi, insanlar yaralandı.

      b) İlçelerdeki bu oyunları fiyaskoyla sonuçlanınca, bu kez oyunlarını Sivas İl Merkezi’ne kaydırmaya çalıştılar. Bu çalışmaları bazı örneklerle açıklayalım:

      1) 11 Ağustos 1978 tarihli Hakikat Gazetesi’nde “Bize Göre” sütununda “İhtilal Başladıktan Sonra” başlığı altında şöyle deniliyor: “Gidiş budur; Türkiye şartları içinde ekonomik, sosyal, kültürel ve ideolojik oluşumlarla bir bolşevik ihtilaline süratle ve başarı içinde gidilmektedir. Bülent Bey de bir kalkan ve alet olarak kullanılmak istenmekte ve kullanılmaktadır.”

      2) 25 Ağustos 1978 tarihli Hakikat Gazetesi “Yarınlar Kimin” sütununda “Masumlarmış” başlıklı yazı: “…. Müslüman hemşerilerimiz camiide namaz kılarken Allaha küfretmek gafletini gösterenler, Müslümanlar camilerden çıkarken üzerlerine kurşun yağdıranlar….. Dükkanları basıp haraç istercesine bilmem ne DER’e para topluyorlar.”

      3) 1. 9. 1978 tarihli Yeniden Doğuş Dergisinin 7. sayfasında “Kurtuluş Yakındır” başlığı altında şunlar yazılmıştır: “Fertler olarak kendimizi İslama uydurmak ve Müslüman olmak zorundayız. Yanlışlara mahal olmasın, kendimizi yeni baştan sıraya çekip eksikliklerimizi tamamlamak, düzenin bize yamadığı İslamdan olmayan taraflarımızı müsamahasız ve tavizsiz kesip atmak zorundayız… Kurtuluşumuz yakındır.”

      4) Sivas Eğitim Enstitüsü, MC döneminde komandoların “eğitim” ve saldırı karargahı olmuştu. Nasıl ki Amerikan üslerine Türk kumandanları giremiyorlarsa, bu eğitim enstitülerine de hiçbir güvenlik kuvveti veya devlet yetkilisi giremiyordu. Girenler ise önceden haber verilerek ve onların izni alınarak giriyorlardı. İktidar değişikliği ile okul yönetimi demokratlaştırıldığından dolayıdır ki bu faşistler, mevzilerini kaybettiklerini bilerek saldırılarını daha da arttırdılar. Her gün sokaklarda olaylar çıkartıyorlar ve adam yaralıyorlardı.

      5) Eğitim Enstitüsü’nde okuyan bir komandonun arkadaşına yazdığı mektup: “Metin kardeşim; bu mektubu Sivas’taki olaylardan önce yazdım sonra atıyorum. Bizden beş yaralı var. Biz TÖB-DER’e Allah Allah diye saldırırken POL-DER’li polisler üzerimize ateş açtı, komünistleri hiç kovalamadılar. Ama biz onları yine de TÖB-DER’e soktuk. CHP binasını, Muslular Kitabevi’ni çeşitli solcu kuruluşları tahrip ettik. Şimdilik bu kadar. Sabahleyin postahanede bu notu yazdım. Kardeşin Remzi İbicek.”

      6) Öğretmen Erol Arabacı, okuldan evine yeni dönmüştür, evinin zili çalınır, kapıyı açtığında üç kişinin silahlı saldırısına uğrar, kafasından ve vücudunun çeşitli yerlerinden ağır yaralanır. Saldırganlardan birini tanır ve o lütfen yakalanır. Diğer ikisi daha ortalarda yoktur, bulunamaktadır.

      7) Eğitim Enstitüsü öğretmeni Yunus Yıldırım okuldan evine oğlu Osman’la birlikte dönerken yolda beş kişinin silahlı saldırısına uğrar. Ondört tane kurşun sıkılır, baba ve oğlu ağır yaralanır. Saldırganlardan ikisini tanırlar, bunlar da lütfen yakalanırlar. Diğer üç suç ortağı ortalarda halen yoklar. Kimbilir hangi saldırının içindedirler?

      8) Öğretmen Seydullah İnangür’ün evine iki defa patlayıcı madde atılarak tahrip edildi.

      9) Altıntabak Mahallesi’ndeki Kartal Kıraathanesi’ni kurşunladılar.

      10) Alibaba Mahallesi’ne gitmekte olan bir grubun üzerine yaylım ateşi açılıyor. Biri işçi olmak üzere 4 yurttaş yaralanıyor.

      Bu kışkırtmalar ve saldırıların kimlerce, niçin yapıldığını iyi bilen Sivas’lılar bu oyunlara gelmediler. Ama kışkırtmalar ve saldırılar durmuyordu. Çünkü emniyet görevlileri ve üst düzeydeki yöneticiler saldırganları koruyor ve destekliyorlardı.

      Her an doğması muhtemel olan olayların önlenmesi için Sivas milletvekilleri çağrılarak ildeki gerginlik onlara anlatıldı ve durumun ilgili sorumlulara iletilmesi ve uyarılması istenildi. Ayrıca sorun il sorumlularına da iletiliyordu. Önlem alınamadı veya alınmak istenilmedi. Nihayet Ramazan ayı geldi, bu ay istismarın en çok olabileceği bir aydı. Ramazan ayı içerisinde öylesine yalanlar uyduruluyordu ki, “Aleviler-Komünistler camileri bombalayacaklar, cami vaizini dövdüler. Oruç tutan yurttaşlara saldırdılar..” gibi aslı ve astarı olmayan yalanlar uydurularak her tarafa yayıyorlardı. Öyle bir noktaya gelindi ki halk, bu saldırganların olmayan sabotajlarına karşı kendi camilerini beklemek zorunda kaldılar. Nihayet ramazanın sonuna gelinmişti ki saldırgan faşistler bir bildiri ile halkı adeta savaşa çağırdılar. Bildiride şöyle denilmektedir:

      “Aziz hemşerilerimiz, eceli gelen köpek cami duvarına pisler atasözü tecelli etmektedir. En son çare olarak camiilerimize saldırmayı, mübarek ramazan ayında yüzümüze sigara üflemeye kadar cüret etmişlerdir. Fakat ülkücü Türk gençliğinden daima hak ettikleri cevabı almışlardır. Ülkücü gençlik olayları yakından takip etmekte ve her an uyanık bulunmaktadır. Ancak Vatan müdafaası sadece gençlere terk edilemez. ‘Ben de bu vatanın evladıyım’ diyen herkes vazifesini yerine getirmeli ve mücadeleye destek olmalıdır…”

      Olaylar Başlıyor

      1- 4. 9. 1978 günü, saat 10.00 sıralarında Alibaba Mahallesi’nde halk, pazar yerinde bayram alışverişi yapmaktadır. Bu sıralarda mahallenin üst kesiminde bulunan Çukurtarla Semti’nde patlayıcı bir madde atılıyor ve yoldan geçen yurttaşlara saldırılıyor. Önceden hazırlanan plan gereğince aynı anda faşist bir grup da Alibaba pazar yerindeki halka silahla saldırarak “Ey Müslümanlar ne duruyorsunuz, Aleviler, komünistler namazdan çıkan Müslümanlara saldırdı, Müslümanlar katledildi” diyerek saldırılarını ve tahriklerini sürdürürler. Bu sırada yaşlı bir kadın saldırganın açtığı ateş sonucu öldürüldü. Birçok kişi yaralandı. Pazar yerindeki tüm eşyalar, araçlar talan ve tahrip edildi. Kalabalık giderek büyüyor, mahalle aralarına dalarak evleri yakma, yıkma girişimlerini yoğunlaştırıyorlardı. Olay giderek büyüyor ve tüm bölgeye yayılıyordu. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar panik içerisinde sıkılan kurşunlar altında nereye sığınacaklarını şaşırmış, var güçleri ile bağırarak imdat istiyorlardı. Mahalle bir savaş alanına dönmüştü.

      2- Aynı anda İnönü ve Yiğitler Mahallesi’nde de önceden hazırlanan ve oralarda görevlendirilen faşistler aynı sloganlarla bir yandan halkı tahrik ediyorlar, diğer yandan

      evleri yakma, yıkma ve talan etmeyi sürdürüyorlardı. Habersiz bir baskına uğrayan mahalle halkı, ne yapacaklarını şaşırmış bir durumda sadece imdat istiyorlardı. Yüzlerce ev, işyeri yakılmış yıkılmış ve çok sayıda insan yaralanmıştı.

      3- Diğer mahallelerde de taksilerle ellerinde megafonla dolaşarak “Ey Müslümanlar camiyi Aleviler bombaladı. 300 dindaşımız katledildi, ne duruyorsunuz. Gün cihat günüdür” şeklinde duyurularla halkı ayaklanmaya çağırıyorlardı. Faşist hazır güçlerin denetimindeki saldırı ve talan kısa sürede tüm mahallelere ve şehir içine yayıldı.

      4- Bir kol şehir içerisine yayılmıştı. Önceden listelenen ev ve işyerleri tahrikçilerce gözü dönmüş gruba gösteriliyor, orası talancılar tarafından hemen yıkılıp yakılıyordu. İlk tespitlere göre bu şekilde bine yakın işyeri tahrip ve talana uğramıştır. Bu sırada Belediyenin tanzim satış mağazası da tamamen talan edilmiştir. Saldırganlar, istasyonda da saldırılarına devam etmişlerdir. CHP’ye ait bir bina, belediye binası ve Vali Konağı da saldırıya uğramış ve büyük hasar görmüşlerdir. Vali, kendinin ve çocuklarının canını kurtarmayı askeri birliklere sığınmakta buldu. Ama halkın malı ve canı faşist saldırganların insafına bırakıldı.

      5- Saldırganların bir kolu Yüceyurt Mahallasi’ne doğru yönelerek önüne gelen her evi ve işyerini yakıp yıkıyor ve talan ediyordu. Kaçmayı başaramayan yaşlı kadın ve çocuklar yerlerde sürükleniyor, saldırıya uğruyorlardı. Bu sırada saldırganlardan bir grup da mahallenin camiisine ve caminin bitişiğindeki Cami Onarma ve Güzelleştirme Derneği’ne saldırarak tahrip ettiler. Cami bahçesinde de halkın üzerine yaylım ateşi açtılar. Bu saldırı olaylarını yaşayan Cami Derneği Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri basına şu açıklamayı yaptılar: “4. 9. 1978 Pazar günü, saat: 16.30 sıralarında bir grup faşist saldırgan mahallemize gelerek birçok ev ve işyerlerinin yanı sıra Yüceyurt Mahallesi Cami Onarma ve Güzelleştirme Derneği’ni de tahrip ederek yağmalamışlardır…”

      Keza olay esnasında saldırganlardan birkaçı bakkalda bulunan küçük bir kızın elbisesini yırtarak ona tecavüz etmek istemişler, ancak bir yaşlının müdahalesi ile amaçlarına ulaşamamışlardır.

      Olayın birinci günü, 6 ölü, yüzlerce yaralı ve 1000’e yakın işyerinin tahribi, talanı ve çok sayıda evin de yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanır. Birinci gün olaylarının nasıl tezgahlandığını Sivas’ta çıkmakta olan ve sağcıların yayın organı Hakikat Gazetesi, 7 Eylül 1978 tarihli nüshasında; “Alibaba’daki olayda hızlarını alamayanlar, şehir merkezine inmişler ve sloganlar atarak Müslümanları dini kurtarmaya çağırmışlardır. Bir anda tahrikler nedeniyle çocuk yaştakiler ve ihtiyarların da katıldığı grup tarafından Kepenek ve Atatürk Caddesi’nde Kepçeli mevkiindeki bazı işyerleri yakılmaya ve tahrip edilmeye başlanıldı… Alibaba Mahallesi’ndeki bir camide ikindi namazı kılan 300 kişinin bir sol grup ve Aleviler tarafından toptan öldürüldükleri ve caminin havaya uçurulduğu söylentileri üzerine bu semtte kontrol altına alınan olaylar bir anda yeniden başlamıştır.”

      Bu sağcı gazetenin haberinde bile halkın nasıl tahrik edildiği açıkça görülmektedir.

      Olayın İkinci Günü

      Olayın birinci günü sona ererken faşist güçlerin görevlileri, yaptıkları anonslarla, “Her mahallenin kendi kitaplığında toplanarak olayların değerlendirmesi”nin yapılmasını istiyorlardı. Bu kitaplıklar, Ülkücü Gençlik ve Ülkü Ocakları’nın mahallelerdeki üsleridir. Akşam buralarda toplanılır, ertesi günkü saldırı planı ve yerleri katılanlara duyurulur, dağılmamaları sağlanılmaya çalışılır.

      Bayram namazında okunmak üzere hazırladıkları bildiriyi, “Tahrik ve isyanı amaç güttüğü nedeniyle okumayacağını” belirten müftü saldırıya uğrar. Bayram sabahı (4. 9. 1978) faşist militanlar cami önlerine giderek namazdan çıkan halkı olaylara katmak için tahrik ediyor ve baskı yapıyorlardı.

      Çayyurt Mahallesine Saldırı

      Hazırlanan faşist grup Çayyurt Mahallesi’ne saldırarak oradaki tüm ilericilerin evlerine girmek suretiyle ev eşyalarını dışarı çıkarıyor ve yakıyorlardı. Kadınları, çocukları, yaşlıları dövüyorlardı.

      Bayram Yemeklerine Pisleniyor

      Yörenin törelerine göre bayram günleri konuklarına ikram edilmek üzere çeşitli yemekler hazırlanır. Saldırganlar bayram hazırlığı için yapılan yemeklerin içine pislerler ve “Buyrun birbirinize ikram edin” diyerek bu marifetlerini kalabalığa duyururlar.

      Hayvanlara Saldırıyorlar

              Bu mahallede saldırdıkları evlerin eşyaları yanı sıra hayvanlara da saldırıyorlardı. Halil Butul'un evindeki ineğin kuyruğu kesiliyor ve havada sallandırılarak Hitlervari gösteri yapıyordu. Ve aynı adamın at arabası tahrip ediliyor ve atların kıçına kazık çakılarak öldürülüyor.

      Aynı mahallede 60 yaşlarındaki Arzu Erciyes linç edilmeye çalışılır. Arzu Ana, feryatlar içerisinde yalvarır. Tekmeler, coplar sırtına inip kalkar. Annesini kurtarmaya çalışan kızı Fadime de bağırıp çağırmaktadır. Bu kez kızın üzerine saldırarak tüm elbiselerini yırtıyorlar ve el parmaklarını kırıyorlar. Şimdi eli alçıda.

      Ambargo

              Faşistler, bu mahalledeki ilericilere ekmek ve yiyecek verilmemesi için karar alıyorlar ve uyguluyorlardı. Bu mahallede saldırıya uğrayan sol görüşlüler zorunlu ihtiyaçlarını iki kilometre uzaktan zorluk ve perişanlık içerisinde sağlanmaktadır.

      Dedebalı ve Gülyurt Mahalleleri

      Aynı gün saldırganlardan bir grup bu mahallelere giderek saldırılarını sürdürürler, evleri yıkar ve yakarlar. Halkı yaylım ateşine tutarlar. Olaylar, bir kişinin ölümü ve çoğunun yaralanması ile sonuçlanır. İkinci günün olayları da yüzlerce kişinin yaralanması, birçok evin yakılması ile sonuçlanır.

      Demokratik Kitle Örgütleri Kapatıldı

      Saldırıya uğrayan dernekler (TÖB-DER, TÜTED, TÜM-DER, Sivas Dev-Genç, SYÖÖ ve diğer kuruluşlar) güvenlik gerekçesiyle kapatılırlar. Buna karşın saldırıların asıl kaynağı olduğu tüm Sivaslılarca bilinen faşist örgütlerin yan kuruluş ve lokalleri şu veya bu gerekçe ile açık tutulmaktadır. Örneğin Ülkü Ocakları lokali pastahane olarak açık tutulmaktadır. Burada yeni saldırı hazırlıkları yapılmaktadır.

      Güvenlik Kuvvetlerinin Tutumu

      Güvenlik kuvvetlerinin bir kısmı o gün sivil elbiseleri ile saldırganların içinde idi. Bir kısmı da saldırganlara bir şey olmasın diye onları koruma görevi yapıyorlardı. Her ne hikmetse saldırı anlarında yörenin üst düzeydeki yetkilileri ya izinli, ya da başka yerlerde oluyorlar. İşte Sivas olaylarında da öyle olmuştur. O gün ilde hiçbir sorumlu bulunamıyordu. Yurttaşlar öldürülüyor, yaralanıyor, saldırıya uğruyor, işyerleri ve evleri yıkılıyor, yakılıyor, talan ediliyor buna karşın engelleyici hiçbir önlem alınmıyordu. Olayın başlamasından 5-6 saat sonra güvenlik kuvvetleri, enkazları güvence altına almak üzere duruma hakim oluyorlardı. Suçlular ortalarda yoktu, her yerde olduğu gibi evi, işyerleri yıkılan yakılan talan edilen ve saldırıya uğrayan yurttaşlar gözaltına alınıyorlardı. Küfürler, tehditler, işkenceler ve tutuklamalar birbirini izledi. Suçlu arama bahanesiyle tüm ilerici ve demokratların evleri didik didik aranır. Örneğin, Onkardeşler Apartmanı. Bu apartman üç bloktan oluşmakta ve içinde 20 kadar daire bulunmaktadır. Bu dairelerde sol görüşlü yurttaşlar oturmaktadır. Bu evler didik didik aranır. Eşyalar dağıtılır, evde ne kadar kitap, gazete, dergi varsa alınıp götürülür. Aynı apartman çevresinde yüzlerce ev bulunmaktadır. Bunların hiçbiri aranılmadığı gibi aranılan evlerde sanki suç unsuru olabilecek bir şey bulunmuş süsü verilerek evi aranmayan kişiler tahrik edilmeye çalışıldı. Alibaba mahallesinde ve diğer mahallelerde evi yakılan, yıkılan, talan edilenlerin evleri öylesine aranıldı ki, eşyalar sokaklara atılıyor, parçalanıyor ve kırılıyordu. Sanki orası bir savaş alanı ve oranın sakinleri esir insanlardı.

              Ayrıca olayları kamuoyuna ve basına da çarpıtarak veriyorlardı. Deniliyordu ki; "Aleviler ve solcular Alibaba Camiinden çıkanlara saldırdıkları için olaylar başladı". Oysa saldırı saat 10.00 sıralarında Çukurtarla Semti ve pazar yerinde başlatılmıştır. Bu saat namaz saati değildir ve keza camiye de çok uzaktır. Yine deniliyordu ki; "Çatışma çocuk kavgası yüzünden çıktı." Bunlar hangi çocuklarmış? Sonra bir mahallenin çocuk kavgası ne diye tüm ilin mahalle ve sokaklarına yayılsın? Eğer çocuk kavgası yüzünden ve aniden çıkan bir saldırı ise A mahallesindeki adamlar B mahallesindeki solcuların ev ve işyerlerini nereden ve nasıl biliyorlardı ve sadece oraya saldırarak yakıyor, yıkıyor ve talan ediyorlardı?...

      Gerçekte saldırı çok öncelerden planlı olarak hazırlanmış, hedef ev ve işyerlerinin listeleri tutulmuş ve bu listeler faşist militanların ellerine verilmiştir. Sivas’taki bu olay, 4 ana amaca yönelliktir:

      1- Alevi-Sünni çelişkisi doğurarak tüm emekçileri birbirine karşı getirmek.

      2- Mevcut iktidarı yıpratarak düşürmek.

      3- CHP’nin Türkiye’deki olayların tertipçisi olduğunu kanıtlamak.

      4- Olaylardan yararlanılarak tüm devrimcileri suçlu gösterip cezalandırmak.

      Egemen güçler siyasi iktidarın hoşgörüsünden ve göz yummasından yararlanarak bu amaçlarına kısmen ulaşmışlardır. Şöyle:

      1- Alevi-Sünni çelişkisi yaratma amacına ulaşmada belki fazla başarı elde edememişlerdir. Çünkü olayları iyi değerlendiren Alevi ve Sünni yurttaşlar bu oyunun farkına varmışlar ve oyuna gelmemişlerdir.

      2- İkinci amaçları olan mevcut iktidarı yıpratmakta ise hayli başarı sağlamışlardır. Çünkü dünyada büyük yankılar yaratan Kıbrıs Çıkartması’nı iki saat içerisinde gerçekleştiren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve 12 Mart’ta zihinlerdeki en gizli örgütleri ortaya çıkardığını kıvançla söyleyen Emniyet Güçleri’nin gözleri önünde meydana gelen bu yağma, yıkma, yakma ve adam öldürmeler saatlerce sürmüştür. Olaylar nasılsa ancak 5-6 saat sonra kontrol altına alınabilmiştir. Hem de saldırganlar korunup mağdurlar suçlu gösterilerek. Nitekim bazı emniyet görevlilerinin, “Umudunuz Ecevit gelsin de sizi kurtarsın” sözleri hayli etkili olmuş ve yüzlerce kişi özenle camlatıp odasına astığı Ecevit resimlerini evlerinden indirerek yırtıp sokaklara atmıştır. Halkın bu davranışı göstermiş olması, olayları tezgahlayanların hükümeti yıpratmak amacında başarılı olduklarının somut kanıtıdır.

      Keza 12 Mart dönemindeki o faşist baskılar sırasında evler aranırken, yüzeysel de olsa bir mahkeme kararı ile birlikte mahallenin muhtarı ve ev sahibi de bulunurdu. Arama sırasında suç sayılacak eşya ve yayınları alıp götürüyorlardı. Bir de tutanak tutuluyordu. Oysa bu olayda hiçbir mahkeme kararı alınmaksızın, yanlarına muhtar ve ev sahibini de almadan evlerin kapıları kırılarak içeri giriliyor, ev eşyaları dağıtılıyor, parçalanıyor, kırıyordu. Gazete, kitap, dergi, teyp, radyo gibi eşyaları alıp götürüyorlardı. Evi de açık bırakarak gidiyorlardı. Bunu birkaç örnekle açıklayalım:

      İstasyon Caddesi’nde bir apartmanda oturan Yüksek Mimar Mühendis Ayşe Nevin Kırteke, bayramdan önce

      Ankara’daki yakınlarının yanına gider. Olaydan sonra evinin kapısı kırılır, içeri girilir. Yanlarında hiç kimse bulunmaz. Evdeki eşyalar dağıtılır, yırtılır, bir kısmı alınıp götürülür. Bu arada fiyatı oldukça yüksek olan bir altın bilezik de kaybolur. Nelerin götürüldüğüne dair hiçbir tutanak da tutulmaz ve evin kapısı açık bırakılır. Ev sahibi geldiğinde kapının açık olduğunu ve kapıda “Bu eve emniyete haber vermeden kimse girmeyecek” yazılı bir kağıdın asılı olduğunu görür. Oysa günlerce önce kırılan kapı o günden beri açıktır. Hırsızların bu emre uyup uymadığını bilemiyoruz.

      Avukat Hacı Akyol ve Murat Genç’in müşterek oturduğu eve de aynı şekilde kapısı kırılarak girilir. Radyo, teyp ve karyolaları kırılır. Bir teyple bir fotoğraf makinesi ve Murat Genç’e ait 17.500 TL de kayıplara karışır. Evdeki mahkeme dosyaları, dergi, gazete, kitap, özel mektup ve resimler alınıp götürülür. Bir tutanak dahi tutulmaz.

      Üç oto dolusu cephane ve 4 Filistinli gerilla

      Bilindiği gibi bir olayın suçlusunu emniyet kuvvetleri yakalar. Yakalananların kimler olduklarını, ne suç işlediklerini, üzerlerinden, evlerinden ve işyerlerinden nelerin çıktığını ancak emniyet bilir. Basına ve diğer çeşitli yerlere olayla ilgili gerekli açıklamayı ya savcı, ya vali, ya da emniyet müdürü yapar. Her olayda normal olarak işlemesi gereken bu prosedür, Sivas olaylarında görülmemektedir. Şimdi Sivas olayları ile ilgili olarak sağ basına bakalım:

      a) 8. 9. 1978 Tarihli Tercüman: “Sivas’ta bir CHP’li avukatla 4 Filistinli gerilla, 3 oto dolusu patlayıcı madde ile yakalandı… Şüphe üzerine çevrilen 3 otomobilde yapılan aramada çok sayıda bomba, tahrip kalıbı ve dinamit bulunmuştur… Murat Genç adlı avukat ile isimleri açıklanmayan 4 Filistinli gerilla ve 5 öğrenci yakalanmıştır…”

      b) 10. 9. 1978 Tarihli Milli Gazete: “Sivas’ta silah ve cephane ile yakalanan avukat ve arkadaşlarının kimlikleri belli oldu.”

      c) Yine aynı gazetenin aynı tarihli nüshasında, MSP’li Sivas Milletvekili Temel Karamollaoğlu’nun demeci yayınlanır: “Cephanelerle yakalanıp tevkif edilen bu avukat bu hükümetle Filistinliler arasında aracılık yapmaktadır.”

      d) MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, olaylardan sonra yaptığı basın toplantısında, Sivas olaylarının dış mihraklı olduğunu söylüyor, “CHP’li avukatla beraber 4 Filistinli gerillanın yakalanması, CHP’lilerin olayla ilişkisinin ispatıdır…” diyor.

      Demek ki, önceden tezgahlanıp hazırlanarak sahneye konulan bu oyunun sahte belge ve bilgileri olaylardan önce bu kişilere ve yayın organlarına iletiliyordu.

      Olaylar gerçekten anlatıldığı gibi miydi? Yoksa kamuoyunu yanıltmak için çarpıtılmış mıydı? Olayın gerçek yanı şöyle idi: Avukat Murat Genç Sivaslıdır. CHP’lidir. Kendi kişisel çıkarlarını en son plana atan, köylülerin, işçilerin, fakirlerin, öğrencilerin davalarına giren; dertlerine, işlerine eğilen bir kişidir. Bu nedenle Sivas’ın tüm ilçe ve köylerince sevilen, saygı duyulan ve güvenilen bir devrimcidir. Bu yüzden o, MİT mensubu olduğu tahmin edilen bazı kişilerce, dolaylı haberler gönderilerek; “İşçilerin, köylülerin, devrimcilerin, öğrencilerin davalarına bakmak sana mı kalmış. Başına gelecekleri sen düşün” şeklinde tehdit ediliyordu. Keza emniyet görevlileri de, “Ah o Avukat Murat Genç bir elimize düşse…” diye açıkça küfürler ediyor, tehditler gönderiyorlardı. Nihayet Sivas’taki kanlı olaylar olur. Bu olay, Avukat Murat Genç’i suçlu göstermek için en büyük fırsat sayılır. Ne var ki Avukat Murat Genç, olaylardan bir gün önce Malatyalı olan ortağı Avukat Hacı Akyol’la birlikte Malatya’ya gitmiştir ve bayramı orada geçirecektir. Av. Murat Genç olayı Malatya’da akşam TV’den öğrenir ve ertesi günü (4. 9. 1978) Sivas’a hareket eder.

      Murat Genç’in yeğeni Sivas’ın Alibaba Mahellesi’nde oturmaktadır. O da bayramı köydeki dedesinin yanında geçirmek üzere köye gider. Saldırı olaylarını radyodan duyar. “Acaba evimiz, babam, anam ve çocuklarım ne oldu” diye Sivas’a gelmek üzere köyden arkadaşları ile birlikte yola çıkar, Kangal’da jandarmalarca alıkonur. Bu haber Murat Genç’e iletilir. Murat Genç Malatya’dan dönerken arabasına Kazım Kırteke adında bir tanıdığı da alır. Beraberce Kangal’a dönerler. Jandarma, “Murat Genç siz misiniz?” diye sorar. Ondan evet yanıtını alınca, “Vilayetten emir geldi, seni de gözaltına alacağız” der ve onu da alırlar, arabada arama yapılır. Kazım Kırtepe’ye ait bir tabanca ve bir miktar mermi bulunur. Böylece Murat Genç, Kazım Kırteke, Hasan Genç ve Cuma Türk gözaltına alınırlar. Aynı şekilde Sivas’taki akrabalarının durumunu öğrenmek üzere gelen başka kimseler de yolda çevrilerek gözaltına alınırlar. Olay bu.

      Hani üç oto dolusu silah, dinamit, tahrip kalıbı, bomba… acaba bunca cephane nerede ve ne oldu? Neden adalete teslim edilmemiş ve sadece Kazım Kırtepe’nin tabancası ile mermileri teslim edilmiştir. Hele o 4 Filistinli gerilla ne oldular?…

              Neredeler? Yoksa öldürüldüler mi? Öldürüldülerse cesetleri nerede? Öldürülmemişlerse neden adalete teslim edilmemişlerdir? 4 Filistinli gerilla gerçekten yok idiyse; kamuya böyle yalan ve uyduruk haberler neden verilmiştir?...

      Av. Murat Genç ve diğerleri gözleri bağlanarak Sivas’a getirilir. Dev Maden-Sen Şube Başkanı Mirza Arabacı, Sivas Tıp Fakültesi memurlarından Abdullah Küçükterzi ve İbrahim Kaygusuz da gece evlerinden alınırlar. Gözleri bağlanarak bilinmeyen yerlere götürülürler. Falakaya yatırılır, vücutlarına elektrik cereyanı verilir. Atılan dayaktan Av. Murat Genç’in üç kaburgası kırılır, diğerleri de sedyelik olurlar…

      Cumhuriyet Savcı Yardımcısı da işkenceciler arasındadır

      İşkence sırasında Av. Murat Genç’e yöneltilen soruların bazıları şunlardır: “Sen niye İmranlı olaylarının davasını aldın? Divriği’deki olaylarda Yusuf Koçkaya’nın davasını niye aldın? İşçilerin davalarını niye takip ediyorsun? TÖB-DER ve solcuların davalarına niye hep sen bakıyorsun? 1976’da Ecevit’in Sivas’a gelişinde gece çıkan olaylarda Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekilleri bile ilgilenmedikleri halde sen niye yakalananların davalarına baktın? Milletvekili seçimlerinde neden sol görüşlü adayların kazanması için çalıştın? Ülkeyi komünistlere mi teslim etmek istiyorsun?”

      Yine işkence sırasında Av. Murat Genç’e, “Bak kendi elyazınla şöyle bir yazı yazacaksın: ‘Ben Filistinli gerillalarla işbirliği halindeyim. Düzene karşı halkı ayaklandırmak için cephane ve mühimmat hazırlıkları yapıyoruz. İlk partide üç oto dolusu cephane getiriyordum ki yakalandım. Gizli örgütümüz geniş çalışmalar içerisindedir, yardımları hep dışarıdan alıyoruz…’ Bunları genişçe yaz ve imzala. Yoksa buradan diri çıkamazsın. Güvendiğin Ecevit de seni kurtaramaz, belki yakında o da senin yanına gelir ve dertleşirsiniz” gibi laflar edilerek alaylı, tehditli, küfürlü ve işkenceli bir ifade alma yöntemi uygulanmıştır. İşkenceler sürerken Av. Murat Genç tanıdık bir ses duyar. O tanıdık ses, “Bak yavrum, bu ifadeleri imzala, bana da güven” demektedir. Bu ses Cumhuriyet Savcı Yardımcılarından Ömer Erdoğdu’nun sesidir. Murat Genç sesi tanıyıp “Savcı Bey olayları siz daha iyi biliyorsunuz” dediğinde; “Ulan ne savcısı” denilerek verilen açık kapatılmaya çalışılır. Murat Genç yeniden falakaya yatırılır. O ses, yani savcı yardımcısının sesi bir daha duyulmaz olur.

      Dev. Maden-Sen Şube Başkanı Mirza Arabacı, içinde 24 dairenin bulunduğu bir apartmanda oturur. Gece evine baskın yapılır, didik didik aranır. Tüm kitapları ayırt edilmeksizin alınıp götürülür. Evde bir şey bulunmaz. Ancak yirmi dört dairenin müşterek kullandıkları bahçede bir tabancanın bulunduğu bir polis memurunca söylenir. Mirza Arabacı’yı da Murat Genç’le ilişkilendirerek güya gizli örgüt oluşturma suçunu kabullendirme denemesine girişirler. Ve “Sen DİSK’in ne olduğunu biliyor musun ki, oraya üye oldun?” gibi yüzlerce soru sorulur. “DİSK burada örgütlenecek ve ileride komünist darbe yapacak” denilerek örgüt işleri üzerinde durulur.

      Nihayet günlerce süren işkence ve sorgular sonunda Sivas adliyesinde savcılık huzuruna çıkarılırlar. “Acaba hangi savcı huzuruna çıkarıldılar?” şeklinde aklınıza gelen ilk soruyu hemen yanıtlayalım: Evet maalesef işkenceler sırasında sesi Av. Murat Genç tarafından tanınan Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Ömer Erdoğdu’nun huzuruna çıkarıldılar.

      Suçlu gösterilen bu kişiler henüz savcının huzuruna çıkarılmadan görevli savcı yardımcısı Ömer Erdoğdu basına şöyle bir açıklama yapar: “Sanıklar, duruşmada işkence gördüklerini, kendilerinin muayeneye gönderilmelerini istemişlerdir. Sanıkların hastaneye sevk istekleri kabul edilmemiştir… Sanıkların belli bir örgüt üyesi olduklarına dair henüz bir kanıt bulunamamıştır. Sanıklar, suçlarını polis ve jandarmaya itiraf etmişler, ancak duruşmada kabul etmemişlerdir…” (Milliyet, 10.9. 1978)

              Bu açıklamaya göre savcı diyor ki: Hastaneye sevk isteği duruşmada reddedildi. Halbuki mahkeme isteği yerinde görerek sanıkları doktora sevk etmiş ve sanıklar işkence gördüklerine dair rapor almışlardır. Yine savcı Erdoğdu, "Hepsi tutuklandılar" diyor. Oysa İbrahim Kaygusuz, Nihat Gürbüz duruşmada; Mirza Arabacı, Hasan Genç ve Cuma Türk de bir üst mahkemeye yapılan itiraz sonucu tahliye olmuşlardır.

      Görülüyor ki, savcı yardımcısı, bu bilgileri önceden ve daha savcılıkça hazırlık tahkikatı yapılmadan hazırlamış ve basına vermiş. Önceden basına verilen o gizli örgütler, silahlar, bombalar, tahrip kalıpları, dinamitler ve 4 Filistinli gerilla komploları fiyaskoyla sonuçlanınca; bu yalancılıklarını örtbas etme telaşı içinde, suçlu gösterilenlere işkence zoruyla belge imzalatılmaya uğraşılmış, aynı şekilde basın da yanlış bilgilerle aldatılmaya çalışılmıştır.

      Bir de Sivas Emniyet Müdürlüğü görevini yapan zatın suçlu gösterilen ve işkenceden geçirilenlere öğüt olarak söylediklerine bakalım: “Ne olacak, beni de 27 Mayıs’ta böyle yaptılar ve Yassıada’ya gönderdiler. Bu hep komünistlerin işidir. Size, onlara uymayın, dediğimizde inanmıyordunuz…”

      Artık bu kişilerden tarafsızlık beklenir miydi?… Onlar Sivas olaylarında bal gibi taraflıydılar ve arzuladıklarını başardılar da? Çünkü suçlular suçsuz, suçsuzlar suçlu görüldü, kamuoyuna böyle yansıtıldı.

      İlkokullarımızda öğrencilerimize her gün “Türküm, doğruyum” andı söyletilir. MHP Genel Başkanı kendisini Türklerin savunucusu koruyucusu, saymaktadır. Bu anda göre onun önce kendi doğruluğunu ispatlaması gerekir. Hani, “Dış mihraklar, 4 Filistinli gerilla, cephaneler”, onlara ne oldu, şimdi neredeler? Alpaslan Türkeş, bunları ispatlamazsa, biz de onun başkalarına söylediği, “şerefsizlik, yalancılık, iftiracılık” sözlerini kendisine iade hakkını kendimizde bulacağız.

      Üzücü başka bir olay daha

      Sağcı teröristler, bir yanda olayları yaratırlarken diğer yanda yapılanların sorumluluğunu ilericilere ve özellikle de CHP’lilere yüklemeye çalışmaktadır. Buna karşın CHP’li yöneticiler bunların her saldırısında oyuna gelip bir adım geriye çekilerek; onların suçladıkları kişileri CHP’den ihraç etmeye, derneklerini kapatmaya yönelmektedirler. Hatta aynı asılsız suçlamalara katılarak adeta onları doğrulamaya çalışmaktadır. CHP bunu yapacağına olayların gerçek kökenine inerek nereden kaynaklandığını, kimlerin gücü ve

      desteği ile yapıldığını ortaya çıkarmalıdır. En akılcı yol bu olması gerekir kanımızca…

      Sonuç

      1- Sivas olayları ne bir mezhep, ne de çocuk çatışmasından çıkmıştır. Bu doğrudan doğruya tüm emekçilere karşı düzenlenen ve planlı bir şekilde sahneye konulan bir oyundur. Bu oyunun amacı emekçi halkı sindirmek, baskı altında tutmak ve örgütlenmelerini engellemektir.

      2- Sivas olayları tamamen faşist güçlerce çıkarılmıştır. Belirtildiği gibi, katliam önceden planlanmış ve çevre illerden, ilçelerden faşist militanlar Sivas’a getirilmiştir. Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkanı M. Yazıcıoğlu’nun olaylardan bir gün önce ve olaylar sırasında Sivas’ta bulunması tesadüfi değildir.

      3- Tahrip edilen evler ve işyerleri seçimi tesadüf değildir. Saldırılacak yerler, önceden listelenmiş ve militanlara verilmiştir.

      4- Güvenlik kuvvetleri, gerçek suçlular yerine evleri, işyerleri tahrip edilenleri ve olaylarla hiç ilgisi olmayan dernek ve sendika yöneticilerini gözaltına almıştır. Gözaltındakilere işkence yoluyla belgeler imzalatılarak onlar, suçlu gösterilmeye çalışılmıştır.

      5- Sivas olayları, basına, radyo ve televizyona çarpıtılarak verilmiş, böylece kamuoyu yanıltılmıştır.

      6- Saldırıya uğrayanların ve saldırı hedefinin salt bir mezhep mensupları olduğu ve tahrip edilen evlerin, işyerlerinin salt Alevilere ait olduğu şeklindeki iddia doğru değildir. Sivas’ta saldırıya salt Aleviler değil, tüm ilericiler, yurtseverler ve demokratlar uğramıştır.

      7- Alevi yurttaşlar Sivas’ı terk etmiş değiller, çünkü Sivas’ta bir Alevi ve Sünni çatışması mevcut değildir. Tüm demokratlar ve ilericiler halen güçbirliği halindedirler ve inançlı olarak dimdik duruyorlar.” 2

      b) Basından Haberler

              Tercüman (8. 9. 1978): “Sivas’ ta CHP’li bir avukat 4 Filistinli gerilla ile Eğitim Enstitüsü öğrencisi Kangal İlçesi’ne 3 otomobil dolusu patlayıcı madde götürürken yakalanmışlardır. Dün gece şüphe üzerine çevrilen üç otomobilde yapılan aramada çok sayıda bomba, tahrip kalıbı ve dinamit bulunmuştur. Murat Genç adlı avukat ile isimleri açıklanmayan 4 Filistinli gerilla ve 5 öğrenci yakalanmış, olayla ilgili soruşturma başlatılmıştır...”
      
              Tercüman (8. 9. 1978): “Sivas olayları bu hale gelinceye kadar görevliler nerede? Saatlerce gsüren yaylım ateşi hangi silahla yapılmıştır? Bu silahlar ne zaman  nereden gelmiştir? Bu gerginliğin hükümet tarafından bilinmemesi mümkün değildir. Buna rağmen niçin bir tedbir alınmamış, bunca vatandaşın kanı dökülünceye kadar beklenmiştir. Ne pahasına olursa olsun, devleti eline geçirmeye kalkanların, ne pahasına olursa olsun, hükümette kalmak istemeleri ve liyakatsızlıkları memleket idaresinden bihaber oluşları olup bitenlere şaşkın, seyirci kalmalarını sağlamıştır.
      
              “Bu hükümetten bir çare beklenemez. Vatandaşı birbirine düşürmüşlerdir....”
      
              Tercüman (9. 9. 1978): “Türkeş düzenlediği basın toplantısında; ‘Sivas’ taki olayların her yönü ile içine ideolojik faaliyetlerin girdiği bir Sünni - Alevi çatışması olduğunu... Töb-Der’li öğretmenlerin olayları körüklediğini, Pol-der’li polislerin ise vatandaşın üzerine ateş ettiğini... Saldırıda ölen 9 kişinin Sünni ve bir kişinin Alevi olduğunu... CHP üyesinin 4 Filistinli gerillayla beraber uzun ve kısa menzilli silahlarla yakalandığını belirten haber, bu kanatımızı doğrular mahiyettedir... Sivas’ta olaylar öncesi Eğitim Enstitüsüne aşırı komünist militanların getirilip yerleştirildiklerini... Alevi mahallelerin kışkırtıcı elemanler tarafından bir üs olarak kullanıldığını ve Sünni vatandaşların üstünde saldırıldığını’ belirtmiştir.”
      
              Ortadoğu (7. 9. 1978): “Sivas’ ta bayram kanlı geçti.
      
              “Bayram arefesinde Sivas’ın Alibaba semtinde çocuk meselesinden çıkan bir kavga, solcu provokatörlerin halkın içerisine katılarak kışkırtması ile bir anda mezhep kavgasına dönmüştür. Taş, sopa, bıçak, demir çubuk ve tabancaların kullanıldığı çatışmayı ilk anda emniyet kuvvetleri önleyememiştir... Olay kısa zamanda bütün Sivas’ta yayılmış ve bu arada çatışan gruplar birçok işyerini tahrip ederek ateşe vermişlerdir.”
      
              Cumhuriyet (4. 9. 1978): “Sivas Valisi Fikret Kozak, olaylarla ilgili olarak basına şu bilgileri verdi:
      
              “Olaylar, Sünni ve Alevi yurttaşların oturdukları Alibaba Mahallesinde çocuk kavgasından çıkmıştır. Yaşlı bir kişi çocukları ayırmaya gitmiş. Ancak henüz bilinmeyen bir nedenle sağ eğilimli kişiler bu yaşlı adamı ve bir olması nedeniyle kısa bir sürede sağcılarla solcular arasında silahlı çatışma şeklini almıştır. Buradaki çatışmada iki kişi ölünce olaylar bu kez tüm kentte yayılmıştır...
      
              “Olaylar sırasında sağcıların şehirde terör yarattıkları ve Alibaba Mahallesi’nde bazı evlere benzin dökerek ateşe verdikleri görülmüştür. ‘Kanımız aksa da zafer İslamın’ diye bağıran ve yüzlerine mendiller bağlayan sağcı gruplar, demir çubuk ve sopalarla çarşı içinde ve bazı ana caddelerde bulunan dükkanların tümünü, Bankalar Caddesi, Posta ve Kepenek Caddesi’ndeki dükkanların büyük bir bölümü tahrip etmiştir. Olaylar sırasında polisin yeterli kışkırtmalarda bulunduklarını belirtmiştir...
      
              ... AA’nın haberine göre emniyet yetkilileri bazı sağ çevreleri bir süreden tahriklemre hazırnlandıklarını dünkü 

      olaylarda Aleviler camilere saldırıyor şeklinde bir söylentinin rol oynadığını söylemişlerdir. Bu arada bazı kişiler de bu söylentiyi yaymak için mahalle mahalle dolaşarak halkı tahrik etmişlerdir.”

      c) Cinayetlerin Bilançosu

      1974-1980 Yılları arasında Sivas’ta işlenen siyasi cinayetler:

      ·Hüseyin ESEN (Öğretmen) 15.05.1974 Sol

      ·Abdullah CAHUD (Savcı) 06.12.1975

      ·Sinan SAVAŞ (Öğrenci) 11.01.1976 Sağ

      ·Hasan ULUBAŞ (Öğrenci) 11.09.1977 Sağ

      ·Fikret ÇAĞAN (Bakkal) 07.06.1978 Sol

      ·Gülsüm KEKLİK (Ev Hanımı) 04.09.1978 Sivas Olayları

      ·Vedat KANIT (Çocuk) 04.09.1978 Sivas Olayları

      ·Bektaş GÖKDEMİR 04.09.1978 Sivas Olayları

      ·Gülizar BORA (Ev Hanımı) 04.09.1978 Sivas Olayları

      ·Musa OĞUZ 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

      ·Bünyamin YILMAZ 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

      ·Musa KALE 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

      ·Muhittin AKBAY 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

      ·Ahmet GÖNENÇ (Öğrenci) 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

      ·Ömer AKSAK 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

      ·Ruhi ÖZVAR (Öğrenci) 04.09.1978 Sol Sivas Olayları

      ·Ali İLERİ (Öğrenci) 04.09.1978 Sol Sivas Olayları

      1. 2 Temmuz 1993 Katliamı a) Pir Sultan Abdal ŞenlikleriPir Sultan Abdal, Sivas Yıldızeli İlçesi’ne bağlı Banaz Köyü’nde yaşamıştır. Halkın diliyle ve sazıyla halk kültürünü yaygınlaştıran ve yaşatan bir ozandır. Osmanlı yönetiminin baskı, katliam ve soygununa karşı çıkarak halkı örgütleyen bir halk öncüsüdür. Bu özellikleri ve uğraşları nedeniyle Osmanlı yönetiminin şimşeklerini üstünde toplamış; sonuçta Sivas’ta asılmıştır. Osmanlı yönetimi, Pir Sultan Abdal’ı asmakla da yetinmemiş, deyişlerini, şiirlerini de yasaklamıştır. Tüm baskı ve yasaklara karşın, halk, Pir Sultan Abdal’ı unutmamış; 400 yıldan beri deyişlerini, şiirlerini sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktararak bugünlere getirmiştir. Banaz Halkı, kendi öncüsü ve piri olan Pir Sultan Abdal’ın ilkelerini ve kültürünü örgütlü olarak yaşatmayı amaçlar. 1976’da Banaz Köyü’nde “Pir Sultan Abdal” adıyla bir dernek kurulur. Derneğin öncülüğünde ve yöre halkının katkıları ve katılımıyla her yıl Pir Sultan Abdal etkinlikleri düzenlenmektedir. Ayrıca Yıldız Dağı’na bakan tepenin üstüne, 8 metre boyunda tunç kaplamalı bir Pir Sultan Abdal heykeli yaptırılır. Ne var ki 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yöneticileri, diğer dernekler gibi bu derneği de kapatırlar. Sevenleri, Pir Sultan Abdal’ı yaşatmaya kararlıdır. 1988’de Ankara’da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ni kurulur. Eskiden olduğu gibi, Banaz Köyü’nde her yıl Pir Sultan Abdal Etkinlikleri düzenlenmeye de başlanır. 1-4 Temmuz 1993’te, Pir Sultan Abdal Etkinliklerinin dördüncüsü düzenlenecektir. Bilindiği gibi Pir Sultan Abdal, tüm ezilenlere, demokrasi ve özgürlük yanlısı olan herkese mal olmuş bir simgedir. Pir Sultan’ın bu özelliğinden hareket eden Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticileri, etkinlikleri demokrasi ve özgürlük yanlısı kesimlerin temsilcileriyle ortaklaşa yapma kararı alır ve bu amaçla, çeşitli demokratik kitle örgütlerine, yazarlara, ozanlara, sanatçılara çağrı yaparlar. Çağrı mektubu şöyledir: “Sayın Başkan ve Yönetim Kurulunun Değerli Üyeleri; “Önce bir hususun altını sevinerek çizmek gerekiyor. Hepimizin mutlulukla izlediği bir örgütlenme sürecini birlikte yaşıyoruz. Bu süreci başlatma şansının bizlere ve bizim kuşaklarımıza nasip olması, kuşkusuz ayrı bir onur nedeni olarak kabul edilmelidir. Tarih, ulusumuzun ve yaşamsal donanımımız olan kültürümüzün asimile edilerek Araplaştırılmasına ve sonuç olarak da yok edilmesine karşı gösterilen direncin örnekleriyle doludur. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Atatürk'ün uluslaşma, laikleşme ve çağdaşlaşma çabalarıdır. Bunun yanında Alevi yurttaşların Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde dinsel gericiliğe, din devletine, dinin siyasete ve kişisel çıkarlara alet edilmesine karşı verdiği mücadelenin sayısız örnekleri de tarihi birer gerçek olarak ortadadır. Bunlardan en çarpıcı örnek de PİR SULTAN ABDAL'dır.</code></pre></li>

      “Çağdaş ve ilerici bir yaklaşım örgütlülüğün önemli bir kilometretaşı olan dernek ve vakıflarımızın giderek amacına daha uygun işlevleri üstleneceğine inancımız tamdır. Evrensel yanları bugüne dek fazla yansımayan Alevi kültür ve folklorunun, ulusumuzun tümüne ve insanlığa kazandırılması konusundaki çabalarımızı tarih kuşkusuz tespit edecek ve değerlendirecektir. “Canlar, “Bilindiği gibi, Kültür Bakanlığı güzel Anadolumuzun evrensel isimleri adına kültür şenlikleri düzenliyor. Ancak siyasi iktidarın bu kapsamda ünlü düşünür Hacı Bektaş Veli adına düzenlenen şenliklerde Alevi felsefesinin özünü saptırmaya çalıştığını, onu siyasi araç yaptığını hepimiz üzülerek izliyoruz. Bunun en somut ve çarpıcı örneği, ANAP döneminin Ülkücü Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek'tir. Zeybek'in o ünlü konuşmasında, Hacı Bektaş Veli'nin Ahmet Yesevi tarikatına bağlı olduğunu, ondan feyz aldığını kanıtlamak için büyük çaba sarfetiği hâlâ hatırlardadır. “Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Abdal Musa ve benzeri halk önderleri adına düzenlenen şenlikler, bizler için mihenk taşlarıdır. Bu şenlikler, Anadolu kültürünün gün ışığına çıktığı, yaşadığı, ete kemiğe büründüğü, renklendiği, insanları etkilediği ve kitleselleştirdiği devinimlerdir. Bu şenliklerin siyasi amaçla kullanılmasına asla izin vermemeli, onlara sahip çıkmalı ve özünün korunmasına gerekli özeni göstermeliyiz. Bunu sağlamak için de ev sahipliğini biz yapmalıyız, şenlikleri bizler yönetmeliyiz. “Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri'ne sürekli evsahipliği yapan derneğimizin Yönetim Kurulu, yukarıda bilgilerinize sunulan özet görüşlerden yola çıkarak, farklı bir yol ve yöntemi önermekte, evsahipliğini de bölüşmek istemektedir. Bu şenliklerde kültürümüz, en anlamlı şekilde ortaya konmalı, bizler tarafından dikkatle izlenmeli ve konuklara keyifli bir ortam sunulmalıdır. Basının, TV'nin şenlikleri takip etmesi sağlanmalı ve bu yoldan şenliğe katılamayan yurttaşlarımıza da ulaşılmalıdır. Laiklik ve demokrasi konusundaki çabalarımızın kitleselliğe dönüşmesine ve kamuoyuna mal olmasına bu şenlikler büyük katkı sağlamalıdır. Bu nedenle yazımız ekinde sunulan Şenlik Programı'nda sıralanan etkinliklerin, dernek ve vakıflarımız arasında paylaştırılması düşünülmektedir. Örneğin; bir kuruluşumuz semah ekibi ile katılarak katkıda bulunacaksa, bir başka kuruluşumuz gazetecileri, panelistleri, sanatçıları veya TV ekibini götürmeyi, bunlara araç sağlamayı, konaklama için yer ayırmayı vb… görevleri üstlenerek katılabilirler. “Sevgili Canlar; “Bu mektubumuz yurtiçi ve yurtdışında olmak üzere yaklaşık olarak elli kuruma gönderilecektir. Pek doğal olarak, özellikle yurtdışındaki kuruluşlarımızın organizasyon içerisinde aktif bir görev almaları ve yerine getirmeleri çok zor görünmektedir. Bu kuruluşlarımızdan bütçeleri ölçüsünde, sembolik de olsa bu organisazyona katkı beklediğimizi belirtmek istiyoruz. Ancak bu kuruluşlarımızın yönetici ve üyeleri, tatillerini şenlik tarihine denk getirir ve konuğumuz olurlarsa, hem şenliğimizi onurlandırırlar, hem de bizi mutlu kılarlar. Şenlik düzenlenmesine aktif veya maddi olarak katkıda bulunacak kuruluşlar, uygun görecekleri bir ismi de tespit ederek Şenlik Komitesi'ne önereceklerdir. “Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri'ne maddi veya manevi olarak katılmayı düşünenlerin ve “Şenlik Komitesi Üyeleri’nin isimleri, dergimizin 7. sayısında ilan edilecektir. “Önerilerimize olumlu yaklaşım gösteren kuruluşlarımızın değişiklik öneri veya düşünceleri varsa, onları en geç 15 Mayıs 1993 tarihine kadar bize bildirmelerini rica ederiz. 22. 04. 1993 Saygılarımızla… Rıza AYDOĞMUŞ Murtaza DEMİR Gen. Bşk. Yrd. Genel Başkan “ 3 Derneğin çağrısına çok sayıda örgüt, yüzlerce yazar, ozan, sanatçı, semah ve tiyatro ekibi olumlu yanıt verdi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin yöneticileri, Kültür Bakanlığı’nın ve Sivas Valiliğinin katkılarını da istemişlerdir. Kültür Bakanlığı ve Sivas Valiliği, bu istemi olumlu karşılar ve mali katkı yanında, konaklama ve ağırlama konusunda da katkıda bulunulacağı bildirilir. Hatta, Sivas üst Düzenleme Kurulunda, Kültür Bakanlığı Sivas İl Müdürü Mehmet Talay da yer alır. 30 Haziran 1993 akşamı, ozanlar, yazarlar ve sanatçılardan oluşan yüzlerce kişi otobüslerle Ankara’dan Sivas’a hareket eder. Sivas halkı, konuklarını coşkuyla karşılar. 1 Temmuz gününün programı oldukça yoğundur. Sivas Kültür Merkezi’nin konferans salonu tıklım tıklım dolmuştur. İzleyicilerin çoğunluğu ayaktadır. Salonun içindekiler kadar bir topluluk da dışarıda kalmıştır. Saygı duruşundan sonra, PSAKD’nin Genel Başkanı Murtaza Demir bir açış konuşması yapar. Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in konuşmasından sonra Yazar Aziz Nesin konuşur. Daha sonra sahneye gelen halk oyunları ekibi salonu coşturur. Öğleden sonra Buruciye Medresesi’nde kitap ve fotoğraf sergilerinin açılışı yapılır. Yazarların imza masalarının önündeki okuyucular onlarca metrelik kuyruklar oluşturmuştur. Halkla yazarlar ve sanatçılar bir aile gibi kaynaşmışlardır. Saat 17.00’de Kültür Merkezi’nde Hasret Gültekin’ in dinletisinden sonra, “Çağların Pir Sultanlarından Günümüz Pir Sultanlarına“ başlığıyla düzenlenen panel başladı. Yazar - Gazeteci Sami Karaören’in yönettiği panele, Asım Bezirci, Prof. Dr. Afşar Timuçin, Aydın Çubukçu ve Hüseyin Gülkanat panelist olarak katıldılar. Pir Sultan Abdal Etkinliklerinin birinci günü, halkın ilgisi ve coşkusuyla noktalandı. Etkinlikleri izleyen Sivaslılar, kent dışından gelenleri evlerine konuk etme yarışına girmişlerdir. Konukların bir kısmı evlere dağılırken, bir kısım konuk da otellerde kalmayı yeğlemiştir. 2 Temmuz günü programı saat 10.00’da başladı. Şenlik ekipleri, bir gün önceki yoğun çalışmanın yorgunluğuna aldırmadan, günün etkinliklerinin daha başarılı ve coşkulu geçmesi için hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlardı. Buruciye Medresesi’ndeki fotoğraf ve kitap sergilerine gösterilen ilgi aynı yoğunlukta sürüyordu. Salonun çılışından çok önce gelmiş insanlar, ellerindeki kitapları imzalatmak ve değerli yazarlarla sohbet edebilmek için heyecanla bekleşiyordu. Saat 14.00’deki Kültür Merkezi’nde Arif Sağ’ın dinletisinden sonra, “Medya ve Emperyalizm” paneli yapılacaktı. Hasan Uysal’ın yöneteceği panele, Sami Karaören, Raif Türk, Şükrü Günbulut, Mustafa Yalçıner ve Soner Doğan da panelist olarak katılacaktı. Kültür Merkezi’nde 1500 kadar izleyici bulunuyordu. Bu çalışmalar sürdürülürken, bazı cami önlerinde ve yakınlarında birtakım gruplaşmalar görüldüğü ve bir saldırı olabileceği haberi fısıltı halinde yayılıyordu. b) Saldırı Başlıyor PSAKD’nin Sivas’taki etkinliklerine yönelik saldırı, anlık bir tepkinin ürünü değildir. Bu saldırının planlı bir hazırlık süreci sonrası başlatıldığı olaylardan sonra ortaya çıkmıştır. Irkçı-şeriatçı örgütler, Malatya, Kahramanmaraş, Elazığ, Çorum, Tokat, Kayseri gibi çevre illerdeki deneyimli militanlarını Sivas’a taşımışlar ve militanlar, Belediye’nin ve dini vakıfların yurtlarında konuk edilmişlerdir. Bu hazırlıklara ek olarak Sivas halkının dini duygularını tahrik amacıyla bildiri dağıtılmış ve camilerde dar kadrolu toplantılar yapılmıştır. Saldırı ve katliamdan iki gün önce dağıtılan bildirilerden biri şöyle: “MÜSLÜMAN KAMUOYUNA “Bismillâhirrahmânirrahim “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da mü’minlerin analarıdır.” (Ahzâb:6) “Mü’minlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resûlü (S.A.V.)’ne ve O’nun temiz zevcelerine, Allah’ın beytine (Kâbe’ye) ve kitab’ı Kur’an’a alçakça küfredilmekte ve mü’minlerin izzet ve namuslarına saldırılmaktadır. “Dünyanın bazı bölgelerinde şeytan ve onun yandaşları olan emperyalist kâfirler, dinimize ve mukaddes değerlerimize dil uzatmaktadırlar. Bunun başını ise satılmış, mürted Salman Rüşdi köpeği çekmektedir. “Bu şeytanî oyunlara karşı, izzetli ve duyarlı Müslümanlar yiğitçe mücadele ortaya koyarak, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir. “Bu iğrenç oyunların bir uzantısı olarak ülkemizde de; AYDINLIK gazetesi denilen bir paçavrada, mel’un Rüşdi’nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz Nesin, aynı şekilde, Kur’an’ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)’in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür’etinde bulunmuştur. Bu olay, dünyanın değişik yerlerinde kâfir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve ikiyüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli Müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından coplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır. “Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar’ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar’la alay edercesine gezebilmektedir . “Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: “İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. “Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. “Gün, Allah (C.C.)’ın vahyi Kur’an-ı Kerim’e, Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed (S.A.V.)’e, O’nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulması günüdür. “‘İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ (Nisa:76) “Galip gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır. MÜSLÜMANLAR” 4 Saldırı ve katliam gecesi 1 Temmuz akşamı da başka bir bildiri evlere dağıtılır: “Halkımıza Çağrı; “Müslüman halkın yaşadığı bu ülkede, İslam için binlerce şehit verilmiş bu topraklarda, bir kesim tarafından, ‘basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti’ adı altında, Müslümanlar’ın kutsal değerlerine sözlü veya yazılı olarak kimse saldıramaz. “Biz Müslümanlar, canımız pahasına da olsa, bu değerlerimizi korumakta kararlıyız. “Müslüman halkımızdan bu konularda duyarlı olup, İslam’ın değer yargılarını alaya alanlara izin vermemelerini, ne pahasına olursa olsun bunu engellemeyi dini bir görev olarak bilmelerini, bu alçaklar karşısında susulduğunda, yarın mahşerde Allah’a nasıl hesap vereceğimizi düşünmelerini istiyoruz. “ ‘Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeyi gerekir. O’nun eşleri, onların anneleridir...’ (Ahzâb Suresi, Ayet: 6) “ ‘Ve kâfirlerin hesapları varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah hesabı çabuk görendir.’ (Enfal Suresi, Ayet : 30) “ ‘Kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.’ (Saff Suresi , Ayet:8) “Not: Bu yazıyı okuyan, Allah rızası için çoğaltarak dağıtsın. MÜSLÜMANLAR” 5 Etkinliklerin ikinci günü, Sivas’taki sağ eğilimli yerel basında (Hürdoğan, Bizim Sivas, Hakikat, Anadolu, Yeni Ülke, Taraf) da halkı tahrik edici başlıklarla bezenmiş haberler çıkmıştı. Tertipçiler, saldırıya geçmek için koşulların yeterince olgunlaştığı kanaatine varırlar. 2 Temmuz günü, camiler tıklım tıklım dolar. Bazı saldırganlar cuma namazını tam bitmemiş olacak ki, bir yanda ellerinde sopalar, bir yanda yarı bırakılmış namazlarını tamamlamak için sağına, soluna selam vererek koşuyorlardı. 2 Temmuz Cuma günü, saat 13.30’da saldırı başlatıldı. Değişik camilerden akın akın insan, şenlik yapılan Kültür Merkezinin önünde toplandılar; taş ve sopalarla Kültür Merkezine saldırdılar. “Sivas laiklere mezar olacak, Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak, Şeriat gelecek, batıl zail olacak“ sloganları atan gruplar, Kültür Merkezi’nde bulunan 1500 kişinin üzerine saldırır. Ancak, etkinlikleri izlemekte olanların direnişleriyle karşılaşan ve sayıca görece az olan saldırganlar, geri çekilmek zorunda kalır. Saldırganlara sürekli olarak yeni katılımlar olmaktadır. Çeşitli camilerden çıkanlar, koşarak saldırganlara katılmaktadır. Kalabalık gruplar, Kültür Merkezi’ne bir kez daha saldırırlar. İzleyiciler ve görevliler bir yandan saldırıya karşı barikat kurarak direniyor; öte yandan da içerideki insanları boşaltmaya ve arabalarla başka yerlere göndermeye çalışıyorlardı. Olay yerinde yeteri sayıda güvenlik gücü yoktu. Olanlar da saldırıyı engelleyecek güçte değillerdi. Kültür Merkezi’nin camları, kapıları ve pencereleri yerle bir edilmişti. Nihayet, Kültür Merkezi boşaltıldı ve saldırıya uğrayanlar güvenli bölgelere gönderildi. Bu arada, yeni katılımlarla saldırganların sayısı onbine yaklaşmıştı. Gözlerini kan bürümüştü ve dişlerini gıcırdatarak parçalayarak insan arıyorlardı. Saldırgan kitle, isteğine ulaşamamanın verdiği hırsla Kültür Merkezi’nden Valiliğe yöneldi. Valilik önünde toplanan binlerce saldırgan, “Şerefsiz vali istifa, Sivas size mezar olacak, Şeriat gelecek, zulüm bitecek, Yaşaşın şeriat, Muhammed’in ordusu kafirlerin korkusu, Yaşasın Hizbullah, kahrolsun laiklik, şeriat isteriz...” sloganlarıyla binayı taşa tuttular... Saldırganların bir kolu, yeni dikilen “Halk Ozanları Heykeli”ne yöneldi. Heykeli kazma ve balyozla parçalayarak sürüklemeye başladılar. Bu arada, kimi saldırganların dişlerini heykele geçirmeye çalıştığı görülüyordu. Diğer bir grup da, Kongre Müzesinin yanında bulunan Atatürk heykeline saldırdı, yere düşürdükleri Atatürk heykelini de sürüklemeye başladılar. Saldırganların sayısı giderek 15 bine yaklaşmıştı. Şeriat istemlerini ve sloganlarını haykırarak etkinlik konuklarının kaldığı Madımak Oteli’ne yöneldiler. Otelde, kent dışından gelmiş ve çoğunluğu yazar, ozan ve sanatçı yaklaşık 150 kişi bulunuyordu. Saldırı üzerine, güvenliğin daha kolay sağlanacağı düşüncesiyle otele gelmiş insanlar tedirgin oldular. Otelin önünde az sayıda polis vardı ve saldırganlara, “Dağılın, yapmayın” demekten öte bir müdahalede bulunacak gibi görünmüyorlardı. Otelde bulunanlar, tehlikenin ayırdında idiler. Telefonla Sivas Valisi’ni, Emniyet Müdürünü ve diğer yetkilileri arayarak önlemlerin artırılmasını istediler. Bununla da yetinmediler, telefonla Ankara’da bulunan Başbakanı, Başbakan Yardımcısını, İçişleri Bakanı’nı, parti liderlerini ve milletvekillerini aradılar. Oteldekiler arasında olan halk ozanı, 1987-1991 dönemi SHP milletvekilli Arif Sağ da, telefon başından ayrılmıyor, Ankara’da SHP milletvekili Cevdet Selvi’yi, Bakan Seyfi Oktay’ı, İstanbul eski belediye başkanı Nurettin Sözen’ i arayarak saldırının korkunçluğunu anlatıyor, bir an önce önlem alınmasını istiyordu. Otelde bulunan Aziz Nesin de Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ve Çalışma Bakanı Mehmet Moğoltay’la görüşerek can güvenliklerinin sağlanmasını istedi. Ulaşılan her yetkili, “Korkmayın, her türlü önlem alınmıştır” yanıtını veriyorlardı. Saldırganların amacını sezinleyen Sivas Valisi Ahmet Karabilgin de saat 14.30’da Başbakanı ve İçişleri Bakanı’nı telefonla arayarak bilgi vermiştir. Saldırının giderek bir katliama dönüşeceğini gören Sivas Valisi, çok tedirgin olur ve Ankara’yla telefon irtibatını hiç kesmez. Saat 14.40’da yeniden İçişleri Bakanı’nı ve müşteşarını arar, saldırının artık bir katliama dönüşmekte olduğunu bildirir. Vali yine de rahatlayamaz. Saat 18.45’te Başbakanı ve İçişleri Bakanı’nı tekrar arar ve mutlaka yardım edilmesi gerektiğini bildirir. Çevre illerden de yardım istenmektedir. Sivas Valisi’nin bunca çabalarının ve görüşmelerinin sonucu, Tokat Emniyet Müdürlüğü’nden 20 polis; Kayseri Emniyet Müdürlüğü’nden 31 Polis, Jandarma Komutanlığı’ndan 20 Jandarma olmak üzere 71 güvenlik görevlisi gelmiştir. Sivas Tugay Komutanı 6 bin kişilik asker mevcudundan yalnızca 30-40 acemi er göndermiştir. Askerler saldırganların arkasında bir yerde nöbet tutarcasına bekletilir. Bir ara Tugay Komutanı da olay yerine gelir ve sağa sola bir göz attıktan sonra ayrılır. Otel’de bulunanların Ankara’daki yetkililerle yaptığı telefon görüşmeleri ve önlem istemleri de dikkate alınmamıştır. Bu girişimler ve devletin duyarsızlığı değerlendirildiğinde saldırganların korunduğu tartışması gündeme gelmektedir. Madımak Oteli’ne sığınmış yüzlerce kişi, pencerelerden saldırganların oteli yakmaya çalıştığını izlemekte, korku içinde beklemektedir. Saldırganlar, can almadan ayrılmayacak gibidir. Karanlık çökmüş, elektrikler de kesilmiştir. Saldırganlardan kimileri, otelin önündeki arabaları ters çevirerek ateşe vermekte, kimisi de bidonlarla benzin taşıyarak otelin içine atmaktadır. Alevler, otelin giriş ve alt katlarını sarmaya başlamıştır. Sivas İtfaiyesi gecikmeli de olsa yangın yerine gelmiş, ancak saldırganlar itfaiyenin çalışmasını engeller. Hortumlar kesilir, arabaların lastiklerinin havası boşaltılır. Yangın oteli tamamen sarar. 8 saattir kurtarılmayı bekleyenlerin umudu tükenmeye başlamıştır. Artık ölümün çok yakınında olduklarını biliyor ve ondan kurtulmanın yollarını arıyorlardı. Yangın bütün oteli sarmıştır. Cinnet halindeki kalabalık, ölüm haberlerini beklemektedir. Dışarıda gözlerini kan bürümüş katiller, otelden gelen yanmış insan eti kokusunu ciğerlerine çekerken, Ankara’daki bakanlar ve yetkililer de kokteyllerde kadeh kaldırıyorlardı. 4 Temmuz günü, Sivas’ın Madımak Oteli’nde 35 can yakılarak katledilmiştir. 51 kişi de kendi olanaklarıyla ağır yaralarla kurtulabilmişlerdir. Çatıya çıkarak yardım isteyenler arasında Aziz Nesin ve Lütfü Kaleli de vardı. İtfaiyenin merdivenli arabası otele yaklaştı. Aziz Nesin ve Lütfü Kaleli merdivenlerden inerlerken, Sivas Belediye Meclisi Üyesi Cafer Erçakmak ile bazı belediye görevlileri saldırıya geçtiler.Aziz Nesin ve Lütfü Kaleli, itfaiyenin merdivenlerinden aşağıya atıldılar. Başından yaralanan Aziz Nesin ve Lütfü Kaleli’yi linç edilmekten araya giren polisler kurtardı. Yaralılar ambulansla değil polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesine götürüldü. c) Yaşamını Yitirenler Yaşamını yitirenler: 1) Behçet Sefa AYSAN Şair - Ankara 2) Yeşim ÖZKAN Sanatçı - Ankara 3) Nurcan ŞAHİN Sanatçı - Ankara 4) Muhibe AKARSU Misafir - Ankara 5) Muhlis AKARSU Sanatçı - Ankara 6) Murat GÜNDÜZ Sanatçı - Ankara 7) Handan METİN Sanatçı - Ankara 8) Ahmet ÖZYURT Sanatçı - Ankara 9) Huriye ÖZKAN Sanatçı - Ankara 10) İnci TÜRK Sanatçı - Ankara 11) Özlem ŞAHİN Sanatçı - Ankara 12) Yasemin SİVRİ Sanatçı - Ankara 13) Asuman SİVRİ Sanatçı - Ankara 14) Uğur KAYNAR Şair - Ankara 15) Sehergül ATEŞ Sanatçı - Ankara 16) Gülender AKÇA Sanatçı - Ankara 17) Gülsün KARABABA Sanatçı - Ankara 18) Mehmet ATAY Sanatçı - Ankara 19) Hasret GÜLTEKİN Sanatçı - Sivas 20) Serkan DOĞAN Sanatçı - Ankara 21) Muammer ÇİÇEK Sanatçı - Tokat 22) Belkıs ÇAKIR Sanatçı - Ankara 23) Asaf KOÇAK Karikatürist - Ankara 24) Edibe SULARI (AĞBABA) Misafir - İsviçre 25) Menekşe KAYA Sanatçı - Ankara 26) Koray KAYA Çoçuk - Ankara 27) Serpil ÇANİK Sanatçı - Ankara 28) Erdal AYRANCI Yönetmen - Ankara 29) Asım BEZİRCİ Yazar - Ankara 30) Sait METİN Sanatçı - Ankara 31) Carina (Cuanna) THUIJS Misafir - Hollanda 32) Nesimi ÇİMEN Sanatçı - İstanbul 33) Metin ALTIOK Şair, Yazar - Ankara 34) Kenan YILMAZ Otel görevlisi - Sivas 35) Ahmet ÖZTÜRK Otel görevlisi - Sivas Yaralananlar: 1) Aziz NESİN 27) Oktay SAMUR 2) Lütfiye AYDIN 28) Kadir ARDIÇ 3) Cafer Can AYDIN 29) Ahmet BAYRAM 4) Aydoğan YAVAŞLI 30) Faruk YALÇIN 5) Melahat YAVAŞLI 31)H.İbrahim DARBİÇER 6) Kamber ÇAKIR 32) Ahmet YAPAR 7) Lütfi KALELİ 33) Şaban YILMAZ 8) Serdar DOĞAN 34)Selahattin ÖZASLAN 9) Gülay ŞAHİN 35) Nurettin DARIKA 10) Makbule ÇİMEN 36) Sabri KANGAL 11) Nuray ÖZKAN 37) Birsen GÜNDÜZ 12) Bülent DAYLAŞLI 38) Mustafa GÖKTEKİN 13) Faruk DAYLAŞLI 39) Turan KESER 14) Bedia ATMACA 40) Erkan KILIÇ 15) Şadiye TANIŞ 41) Şükrü GÜLMEZ 16) İnci ŞENER 42) Bilal KALE 17) Nevzat ÇİĞDAMLI 43) Ali SERTAŞ 18) Ünal ALTUNAY 44) Çiğdem GÜLHAN 19) Ali UYGUR 45) Mecit ÜNAL 20) Hasan YILDIRIM 46) Hidayet ÖZDEN 21) A. Turan ONAK 47) Solmaz YILMAZ 22) Mustafa KAYA 48) Zülali BİLGİN 23) Erdal KOÇ 49) Seyit İNAT 24) Rukiye GÜLER 50) Ersin GÜREN 25) Adem ŞAHİN 51) Salim CEBENAY 26) Ercan DEVELİ Otelden yara almadan kurtulanlar 1) Arif SAĞ 21) Neval OĞAN 2) Yıldız SAĞ 22) Tuncay YILMAZ 3) Murtaza DEMİR 23) Demet IŞIK 4) Ali ÇAĞAN 24) Elif DUMANLI 5) Haydar ÜNAL 25) Murat KILIÇ 6) Yüksel YILDIRIM 26) İclal KARAKUŞ 7) Ali BALKIZ 27) Ertan KARTAL 8) Ali BAŞTUĞ 28) Ali Rıza KOÇYİĞİT 9) Ali DOĞAN 29) Mustafa TÜRKAN 10) Ayben KOP 30) Rıza AYDOĞMUŞ 11) Ali YÜCE 31) Mehmet AYDOĞMUŞ 12) Nimet YÜCE 32) Deniz HUNAR 13) Celal YILDIZ 33) Ferhun ATEŞ 14) Nurhan METİN 34) Cevat GERAY 15) Cem CELASUN 35) Gülsen GERAY 16) Zerrin TAŞPINAR 36) Olgun ŞENSOY 17) Mehtap YÜCEL 37) Nuray ÖZKAN 18) Hülya KADEROĞLU 38) Cevat ÜSTÜN 19) Battal PEHLİVAN 39) Hidayet KARAKUŞ 20) Türkân PEHLİVAN 40) İ. Cem ERSEVEN Yaralanan polisler: 1) Doğukan ÖNER İl Emniyet Müdürü 2) Rahim ÇALIŞKAN Emniyet Müd. Yrd. 3) Mustafa UZUN Şube Müdürü 4) Yaşar TEMEL Başkomiser 5) İbrahim KURŞUN Komiser 6) Sönmez KAYIŞ Polis Memuru 7) Ramazan KARATAŞ Polis Memuru 8) Bülent DAMLACI Polis Memuru 9) Nevzat GÜNDOĞDU Polis Memuru 10) Ersoy KARA Polis Memuru 11) Şaban AKIN Polis Memuru 12) Salim ŞEN Polis Memuru 13) Hüseyin YÜKSEL Polis Memuru 14) Sebahattin DİNÇ Polis Memuru (Kaynak: Sivas Kitabı, Edebiyatçılar Derneği Yayını, s.335-37)6 d) Devlet yetkilileri ne dedi? Sivas’ta eli sopalı, taşlı, zincirli onbini aşkın saldırgan, insan avındaydı. Korkunç durum, Başbakana, İçişleri Bakanı’na defalarca bildirildiği halde herhangi bir yardım gelmedi ve önlem alınmadı. 35 insan yakılarak feci şekilde katledildi. Böyle bir ortamda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel; “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz” diyor, ilgilileri uyarıyordu. Cumhurbaşkanının “halk”tan kastettiği oteli kuşatan saldırgan kalabalıktı. Gerçi Süleyman Demirel, politik yaşama kazandırdığı, “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” şeklindeki veciz sözü ile tarafını çoktan açıklamıştı. Başbakan Tansu Çiller ise, “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” diyebiliyordu. Daha sonra TBMM’de yaptığı bir konuşmada da Van’da yakılan bir oteli, Sivas’takiyle karıştırmış ve “Bir vatandaş, sigortadan para almak için sigortalı oteli yakmıştır” demişti. Bir başbakan, ülke sorunlarına ve toplumsal gelişmelere bu denli duyarsız olabiliyordu. Ülkenin iç asayişinden sorumlu bir yetkilisi, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu, otele yapılan saldırıyı, “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir” şeklinde yorumlayarak saldırganları mazur göstermiştir. Devlet yetkililerinin açıkça taraf tutmaları, güvenlik güçlerinin ilk soruşturmasını da etkilemiştir. Saldırı öncesinde, sırasında ve sonrasında yeterince önlem alınmadığından insanlar yakılmış, saldırgan katiller ellerini kolllarını sallayarak kent dışına çıkmış ve izlerini kaybettirmişlerdir. 10-15 bin saldırgandan ancak 35 kişi, katliamdan bir gün sonra gözaltına alınmıştır. Artan toplumsal tepkiler sonucu, gözaltına alınanların sayısı daha sonra 190’a çıkarıldı. Gözaltına alınanlar hakkında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına muhalafetten dolayı soruşturma başlatılmış, fezlekeler bu doğrultuda hazırlanarak Cumhuriyet Savcılığı’na sevkedilmişlerdir. Soruşturmanın bu yetersiz çerçevede kalması sonucu, 190 kişiden 124’ü tutuklanmış, geri kalanlar serbest bırakılmışlardır. Olay, rejime yönelik ve arkasında ırkçı-şeriatçı örgütlerin bulunduğu siyasal bir gelişme şeklinde ele alınmadı. Hukuki süreç bu yönde işletilmedi. Böylece, 35 kişinin katledilmesine, 60 kişinin ağır yaralanmasına, onlarca arabanın yakılmasına neden olan katliamın düzenleyicileri olan ırkçı-şeriatçı örgütler ve katliamda kusuru bulunan sorumlular ortaya çıkarılmadı. e) Sivas Valiliğinin Raporu Sivas Valisi Ahmet KARABİLGİN, katliamla ilgili olarak hazırladığı bir raporu İçişleri Bakanlığına sunar: I. Olay Öncesi İstihbarat 01. 07. 1993 Perşembe günü, İl Merkezinde başlayacak olan ve aralarında Aziz NESİN’in bulunduğu birçok yazar ve sanatçının katılacağı 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’ni protesto etmek amacıyla, 30. 06. 1993 günü ‘gizli’ olarak, ‘Ek - 1’de sunulan bildiri dağıtılmıştır. Konunun hassasiyetinden dolayı, etkinlik programı ve Aziz Nesin aleyhindeki bildiri Emniyet Müdürlüğü’ne faksla iletilmiştir. II. Olayın Başlangıcı ve Seyri 2 Temmuz 1993 Cuma Paşa Camii önünde görevli emniyet ekibi (3860 kodlu) tarafından, Paşa Camii ve Meydan Camii’nden, Cuma namazından çıkan 500-1000 kadar kişiden oluşan grubun dört koldan Hükümet Konağı’na doğru ilerledikleri bildirilmiştir. (13.30) - Hükümet Meydanı gerisinde oluşturulan polis barikatını aşan yaklaşık 2 bin kişi, maydanda, “Vali istifa”,”zafer İslam’ın”,”Şeytan Aziz”,” İslamiyet’i ezdirmeyeceğiz” vb. sloganlar atmışlardır. (13.40)- Sayıları yaklaşık 3 bini bulan grup, Osmanpaşa Caddesi ve Buruciye Medresesi civarında benzer sloganları yinelemiştir. (13.55) - 3 bin 500 dolaylarında gösterici, Kültür Merkezi önüne gelmiş ve içerdeki karşıt grupla slogan mücadelesi başlamış, çatışma polis tarafından önlenmiştir. (14.10) - Kültür Merkezi’nden ayrılan grubun sayısı, 4-5 bini bulmuştur. (14.40) - Grup, Buriciye Medresesi’ne gelmiştir. (14.45) - Buriciye Medresesi önünden Hükümet Meydanı’na geçen 6 bin dolayındaki gösterici, aynı sloganları tekrarlamışlardır. (14.50) - Grup, Hükümet Meydanı’ndan Atatürk Caddesi’ne yönelmiştir. (15.00) - Atatürk Caddesi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na gelinirken, sayı yaklaşık 8-9 bini bulmuştur. (15.10) - Hükümet Meydanı’ndan İstasyon Caddesi yoluyla Kültür Merkezi’ne gelen göstericiler, bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etmiş; Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla taşlı sopalı çatışma, polisçe, fazla büyümeden, zor kullanılarak önlenmiştir. (15.30) - Valilik tarafından görevlendirilen Belediye Başkanı, Kültür Merkezi önündeki topluluğu sakinleştirmek için bir konuşma yapmıştır. (15.48) - Kültür Merkezi’nden İstasyon Caddesi yoluyla yeniden Hükümet Meydanı’na ve Madımak Oteli civarına gelen yaklaşık 10 bin kişilik gösterici grubu, slogan atmaya devam etmiştir. (15.55) - Madımak Oteli önünde toplanan yaklaşık 15 bin göstericiye, Valilik’ten gelen istek üzerine, Belediye Başkanı ve Büyük Birlik Partisi İlçe Başkanı birer konuşma yapmışlardır. (18.00) - Belediye İtfaiye araçları, Hükümet Meydanı’na gelmiştir. (18.30) - Kültür Merkezi önündeki heykel, belediye garajına konulmak amacıyla Meydan’dan geçirilirken, topluluk tarafından Madımak Oteli önüne getirilmiştir. (19.14) - Madımak Oteli önündeki araçlar ve heykel ateşe verilmiştir. (19.50) - Otele yaklaşmak isteyen itfaiye araçlarına, göstericiler yere yatarak engel olmuşlardır. (20.00) - İtfaiye, otele güçlükle yaklaşabilmiştir. (20.05) - Yangın Otele de sıçramıştır. (20.10) - Afyon Sokak’tan (arka taraftan) gelen itfaiye, yangını söndürmeye başlamıştır. (20.20) - Hükümet Meydanı’na gelen göstericiler, Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlamışlardır. (20.40) - Güvenlik kuvvetleri havaya ateş etmiş ve göstericiler dağılmaya başlamıştır. (20.50) - Kalabalık, küçük gruplar halinde şehrin çeşitli kesimlerine yayılmıştır. (21.00) - Atatürk - Kongre ve Etnografya Müzesi önünde bulunan Atatürk Büstü tahrip edilmiştir. (21.40) - Sayın İçişleri Bakanı Valiliğe gelerek, olaylarla ilgili bilgi almıştır. (22.00) - Valilikçe ilan edilen ”sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hâkimiyet sağlamışlardır. (23.00) III. Olayın Nedeni Olayların asıl nedeni, dinsiz olduğunu birçok kez açıklayan yazar Aziz Nesin’i bahane eden irtica yanlısı ve devlet düşmanı odakların, fırsattan yararlanıp, halkı, işsiz, güçsüz kişileri galeyana getirmesi ve istismar etmesidir. Olaylar, idarenin elinde olmayan, kanunsuz göstericiler karşısında eldeki güvenlik güçlerinin kesin üstünlüğünü imkansız kılan bir gelişim seyretmiştir. Gelişmeler, dakika dakika hükümet yetkililerine ve üst düzey yöneticilere iletilmiştir. Çeşitli camilerden çıkan ve normal bir kalabalık içinde küçük gruplar halinde değişik yönlerden gelen göstericiler, bir anda Hükümet Konağı önünde kanunsuz gösterilerine başladılar. 13.30 dolaylarında başlayan bu ilk olay üzerine, derhal Emniyet ve Jandarma üsleri ile yaptığım haberleşmede, başlayan olaya karşı alınacak önlemler değerlendirilmeye ve uygulamaya sokulmuştur. Olayın, ilk dakikalarında yarattığı izlenim, toplanan kişilerin hemen dağılıp gidecekleri şeklinde olmuştur. Topluluğun Hükümet Konağı önünden ayrılmayıp slogan atmayı sürdürdükleri ve yere oturmaya başladıkları görüldüğünde, işin ciddiyeti anlaşılmış ve saat 13.45’te, yani olayın başlamasından 15 dakika sonra, Tugay Komutanı’ndan askeri güç talebinde bulunulmuştur. 13.45’te başlayan ve aralıklarla süren takviye kuvvet isteme talebine gecikerek karşılık verilmiştir. Hazırlandığı bildirilen kırk kişilik ilk kuvvet, Hükümet Konağı önüne ancak saat 16.00 dolaylarında ulaşmıştır. Saat 19.10’da Genelkurmay Başkanı ile yaptığım telefon görüşmesine kadar, Tugay güçlerinin olay mahalline sevki</code></pre></li> mümkün olamamıştır. Sayın Genelkurmay Başkanı bu telefon görüşmesinde, Tugay’ın tüm gücünün olaylara müdahale etmek üzere kullanılacağını bildirmiştir. Saat 19.45’te, göstericiler kundaklanmış Madımak Oteli’ne girmek üzereyken, Tugay’ın son gelen ek gücü, koşar adımla kalabalığa müdahale etmeye çalışmış, ama kalabalığı yaramamıştır. Tugay takviyesinin en son anda, saldırganlar otele girmek üzereyken ulaşmakta olduğu, deşifre edilecek Emniyet telsiz konuşmalarından, Emniyet Müdürü ile yaptığım haberleşmelerden de anlaşılmaktadır. Bu kritik anda yanımda bulunan İl Jandarma Komutanı’nın emri ile Jandarma timinin havaya ateş açması, olayların daha vahim noktalara gitmesini önlemede etkin olmuştur. IV. Son Değerlendirme 1. Kanunsuz bir toplum olayına dönüşeceği yönünde kesin bir belirti bulunmamasına rağmen her türlü güvenlik önleminin alındığı etkinliklerde fanatik bir grubun çıkarttığı olayın, daha önceki yıllarda yaşanan ve tüm şehri kaplayan mezhepler arası çatışmaya dönüşmemesi, güvenlik güçlerinin halk üzerine ateş edip olayları daha da alevlendirmesi yanlışlığına düşülmemesi yönünde her türlü duyarlılık gösterilmiştir. Keza aynı yaklaşım, Sayın Başbakan’ımız ve İçişleri Bakanı’mızla yaptığım telefon görüşmelerinde, ‘Gösteriler içindeki halkın, güvenlik güçlerinin ve saldırıya hedef olan misafirlerin hepsinin korunması zorunluluğu olmadıkça kuvvete başvurulmaması’ şeklinde tekrar edilmiş ve bu yönde talimatlar alınmıştır. 2. İlk anda kuvvete başvurup, grubun tüm şehre yayılması; olayların tüm şehri kaplaması ve sayıca yetersiz güvenlik güçlerinin şehre yayılan olaylar karşısında iyice güçsüz bir duruma düşmesi ve olayların daha büyük facialara dönüşmesi sonuçlarını yaratabilirdi. 3. Çevre illerden gelen takviye güçler, 25-30 sayıları mertebesinde kalmış, Tugay’ın tüm gücünün bir anda seferber edilmemesi de, mevcut güvenlik kadrosuna yeterli desteğin zamanında katılamaması sonucunu doğurmuştur. V. Sonuç Sonuç olarak, yaşanan üzücü olayın öncesinde, olay sırasında ve sonrasında, eldeki tüm olanaklar ve güvenlik gücü kullanılmaya çalışılarak, ilimizde bulunan askeri birlik, 5. Piyade Er Eğitim Tugay Komutanlığı’ndan, İçişleri Bakanlığı Sayın Müsteşarı’nın bilgisi altında Kayseri ve Tokat illerinden; ilimiz Hafik, Yıldızeli, Kangal, Şarkışla ve Zara Kaymakamlarından takviye kuvvet zamanında istenilmiş, Sayın Başbakan’a, Sayın İçişleri Bakanı’na, Sayın İçişleri Bakanlığı Müsteşarı’na, uçak ve helikopterle takviye gönderilmesi talebi arz edilmiştir. Yaşanan bu üzücü olayda, Valiliğimiz yasal ve idari her türlü çareye başvurmuş, gerekli makamlarla haberleşme ve koordinasyon içinde bulunmuştur. Dünyanın her yerinde, ülkemizin birçok yerleşim merkezinde de yapılması gereken en temel iş, olayları sınırlamak ve büyümesini engellemektir. Bu çerçevede Valiliğimiz görevlerini eksiksiz olarak yerine getirmiştir. 7 f) Tahrik mi, Tertip mi? Devletin Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakan düzeyindeki yetkililerinin olaya yaklaşımları, yakılanların bunu sanki hak ettiği yolundadır. Saldırganlara yönelik herhangi bir tutum alınmasına karşı çıkmakta, olayın tahrike bağlı bir duyarlık olduğunu iddia etmektedirler. Böyle bir tutum, etkilerini göstermekte gecikmedi. Nitekim Emniyet Müdürü ile Vali hemen görevden alınır. Katliam soruşturması, Aziz NESİN’in tahrikleri ekseninde yürütülür. Emniyet tahkikatı bu yöndedir ve Savcılık da böyle bir yol tutturmuştur. Cumhuriyet Savcılığı soruşturmasında, katliamı planlayan ve başlatan örgütler üzerinde durulmamış; saldırı Aziz NESİN’ın tahriklerine bağlanmış ve iddianame, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına muhalefet temelinde hazırlanmıştır. (Sivas Savcısının hazırladığı iddianame: Hazırlık 1993/2460, Sivas Asliye Ceza Mahkemesi) Ankara DGM Savcılarının 1 Nolu DGM’ye sunduğu iddianamede de, “Sivas’ta Pir Sultan Şenlikleri ve bu şenliklere katılan, bir konuşma da yapan, Aziz NESİN gibi dini inkâr etmekten öte, İslâm dinini küçültücü, aşağılayıcı bir kitabı da neşrettiren, Türk halkına aptal demekten çekinmeyen kişilerin davet edilmesi” gibi ifadelere yer verilmiştir. 8 DGM Savcıları da, katliamı planlayanları ve başlatan örgütleri ortaya çıkarmaktan yana olmamış ve olayları Aziz NESİN’in tahrikine bağlamışlardır. Ankara 1 Nolu DGM de gerekçeli kararında (E: 1993/106, K: 1994/190), saldırıyı ve katliamı Aziz NESİN’in tahrikine bağlayarak olaylarda bir örgüt aramanın gereksiz olduğuna karar vermiş, sanıkların cezasında da dörtte bir oranında indirim uygulamıştır. Oysa saldırının ve katliamın örgütlü olarak planlandığına dair tanık ifadeleri ve belgeler bulunmaktadır. Üstelik bunların tümü mahkemeye sunulmuştur. Olaylardan iki gün önce kentte, “Müslüman Kamuoyuna” başlıklı bir bildirinin dağıtıldığını belirtmiştik. Şenliklerin birinci gününün akşamı, “Halkımıza Çağrı” başlığı taşıyan ikinci bir bildirinin dağıtıldığı da vurgulanmıştı. Malatya Valisi, saldırıdan bir gün önce bir otobüs dolusu Aczmendi militanının Malatya’dan Sivas’a geldiğini, basına söylemiştir. Yine daha önce aktardığımız gibi, şenliklerin birinci ve ikinci günleri, Sivas’taki yerel sağ basın organları (Hürdoğan, Bizim Sivas, Hakikat, Anadolu, Yeni Ülke vb.) dağıtılan bildirilerin içeriğine uygun ve tahrik edici yazılar yayımlamışlardır. Bu yazılı kaynaklara ek olarak, TBMM’nin olayla ilgili kurduğu Araştırma Komisyonuna ifade veren çeşitli görevlilerin anlatımları da ilginç bilgilerle yüklüdür. O günlerde Sivas Emniyet Müdürü olan Doğukan ÖNER: “... Bu Perşembe günü de, Aziz NESİN Buriciye Medresesine gitmiş, Buriciye Medresesinde öğleye kadar kitap imzalamış, o akşama kadar belirli yerlerde gezmiş. O akşam çıkıp Madımak Oteli’ne gitmiş. Gece saat 21.00’de bir tek siyasi şubemizin korumasıyla birlikte yanında 8 kişi ile Madımak Oteli’nden çıkmışlar, Atatürk Caddesinden inmiş aşağıya; orada Sarayhan Restorantı var; Sarayhan Restorantına yaya gitmişler. Orada içki içtikten sonra da yine yaya olarak aynı ekiple o şekilde gitmişler. Yani ben şunu arz etmek istiyorum, yani olay bir tek Aziz NESİN’e yönelik olan bir hadise değildir. “... Bu işte kesin provokasyon vardır. Bu işte kesin dışarıdan gelme birtakım güçler vardır. İlk defa camiye gittiğim zaman o caminin ön tarafında belirli birtakım gruplar vardı... Ben o grupları Madımak önünde görmedim...” 9 Mehmet YILDIZ (Sivas Emniyet Asayiş Müdürü): “Heykel getirildi, topluluğun önüne atıldı. Atılınca gerçekten insanlar artık çok çılgınca hareket ediyorlardı. Dişleriyle dahi ısıranları gördük, kafasını vuranları gördük... Paşa Camisinden anons edilince, diyelim ki 200 kişi pankart astı. Amerikan Bayrağını yaktılar...” Millet Partisi İl Başkanı: “Paşa Camisinde namaz bitmişti, bir kısım imamı beklemeden namaz biter bitmez dışarıda bir gürültü patırdı oldu... Amerikan Bayrağının yakılışını bizzat gördüm. Pankartı da cami duvarında asılı olarak gördük.” Dr. Hüseyin POLAT (Tabiblar Odası Başkanı): “Öncelikle bu saldırı devlete karşı yapıldı. Laik Cumhuriyete ve Atatürk’e karşı yapıldı. Belediye Başkanı ‘Gazanız mübarek olsun’ diyerek manevi destek verdi.” Mehmet TALAY (Kültür Bakanlığı Sivas İl Müdürü): “Aziz NESİN Sivas’a ilk kez gelmedi. Aziz NESİN bundan yedi, sekiz ay veya bir sene kadar önce kitap imza gününe gelmişti. Sonra Aziz NESİN’in konuştuğu gün Perşembe günü, olaylar 24 saat sonra çıkıyor. Tepki olarak olsaydı aynı gün tepki olurdu...” Şakir ŞEKER (ANAP İl Başkanı): ”Caminin içinden insanlar çıkmaya başladığı anda, 20 veya 25 kişilik namazla hiç alakası olmayan ve namaz kılmayan bir grup, bahçede namaz kılan yere gelir ve bunlar bir pankart açarlar, arkasından da bir Amerikan Bayrağı ateşe verilir...” 10 Yine kamu tanıklarından Emniyet görevlileri İzzet KARADAĞ, Erol ÇÖL, Refik SUNGUR, Nazım GÜNAYDIN, Orhan Veli KARADAYI, Mehmet ÖZBEK, Ömer Faruk ÜNAL hazırlık ifadelerinde ve Mahkemedeki ifadelerinde saldırının ve katliamın organizeli olduğunu belirtmişlerdir. 11 Belgelerden ve tanıkların anlatımlarından anlaşıldığı gibi, Sivas katliamı tahrik sonucu değil, örgütlü ve planlı hazırlıkların sonunda gerçekleşmiştir. g) Yargı Süreci Katliamdan birkaç gün sonra soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma ve yargılamanın gelişimi şöyledir: 1) Sivas C. Başsavcılığı, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına muhalefetten dolayı bazı kişiler hakkında soruşturma başlatır ve Sivas 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açar. Sivas 2. Asliye Ceza Mahkemesi de 23. 08. 1993 gün, 1993/302 Esas, 1993/315 kararıyla, kamu güvenliği yönünden davayı Ankara Asliye Ceza Mahkemesine gönderir. Ankara 19. Asliye Ceza Mahkemesinin 1993/1185 E. Kararıyla dava Ankara DGM’ye gönderilir. 2) Sivas C. Başsavcılığı, ayrıca 22. 07. 1993 gün ve 1993/2212 Hz. Sayılı iddianamesiyle Sivas Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açar. Mahkeme de kamu güvenliği nedeniyle dava dosyasını Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderir. Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi de, oluşumunun DGM’yi ilgilendirdiği gerekçesiyle 11. 10. 1993 gün, 1993/169 E., 1993/150 sayılı kararıyla davayı Ankara DGM’ye gönderir. 3) Sivas İli, Kayseri DGM kapsamındadır. Bu yüzden, Kayseri DGM Savcılığı da soruşturma başlatır. Sonra 25. 08. 1993 gün, 1993/175 Esas, 1993/197 sayılı kararıyla davayı kamu düzeni bakımından Ankara DGM’ye gönderir. 4) Ankara DGM, kendisine gönderilen dava dosyaları hakkında 27. 10. 1993 tarih ve 1993/129 Esas, 1993/109 sayılı kararıyla görevsizlik kararı verir. Böylece Mahkemeler arasında uyuşmazlık sonucu dava dosyası Yargıtay’a gider. Yargıtay 16. Ceza Dairesi de 08. 11. 1993 gün ve 1993/11824 Esas, 1993/11804 sayılı kararıyla Ankara DGM’nin yetkili olduğuna karar verir. 5) Ankara DGM, gerek Asliye Cezada açılan davaların dosyasını, gerekse Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dosyayı 1993/106 Esas kararıyla birleştirir. Sonuçta dava, Ankara 1 nolu DGM’de açılmıştır. Görüldüğü gibi, saldırı ve katliam sırasında Emniyet, suçluları yakalamada oldukça pasif kalmış; Sivas’ın dışından gelen saldırganlar kolaylıkla Sivas’ı terketmişlerdir. Sonradan gözaltına alınanların tümüne yakını Sivas’ta oturanlardır. Yargı sürecinde dava dosyası, Kayseri DGM, Sivas, Ankara Asliye ve Ağır Ceza Mahkemeleriyle, Ankara DGM ve Yargıtay arasında uzun süre dolaştırılmıştır. Böylece sıcağı sıcağına soruşturma başlatılmadığı gibi, suçluların çoğunluğu çoktan kayıplara karışmışlardır. 35 kişinin ölümüne, 60 kişinin yaralanmasına neden olan bu katliamın soruşturulmasına, yargılanmasına etki eden veya engellemeye çalışan gizli güçler mi vardır? Burası tartışma konusu olmuştur. Ama katliamın öncesi, sonrası ve yargılama süresinde saldırganların korunduğuna, basın ve kamuoyu tanık olmuştur. Ankara 1 nolu DGM’ye sunulan iddianamede Sivas Katliamı şöyle anlatılmaktadır: “İDDİANAME: 02. 07. 1993 Cuma günü her yıl olduğu gibi Banaz Köyü’nde yapılmakta olduğu söylenilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin bu yıl Sivas şehrine dikilen Pir Sultan Abdal Abidesi’nin açılışı nedeniyle Sivas il merkezinde yapılmış olması, toplantıya İslam dünyasında tepki yaratan Şeytan Ayetleri Kitabı’nı Türkiye’de de yayınlayan Aziz Nesin’in davet edilmesinin, il içinde olumsuz bir ortamın doğmasına neden olduğu gözlenmiştir. Sivas ilinde yaşayan vatandaşların bu duruma hassasiyetlerini gösterecekleri ve bir büyük olayın geleceği önceden bilinmesi de bir yana, yasal ve emniyet tedbirlerinin bu tür olayları önlemede etkin bir çare olamayacağı açıktır... “İslam dünyasında tepki yaratan ‘Şeytan Ayetleri’ kitabının Türkiye’de yayınlanmasını yürüten ve Türk toplumunda sergilediği hareketleriyle hiç de iyi izlenim bırakmayan Aziz Nesin’in bu merasime (4. Pir Sultan Abdal şenliği) davet edilmesi, geleneksel olarak Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin her yıl Banaz Köyü’nde yapıldığını düşünürsek, bu şenliğin Sivas İl Merkezi’ne getirilmesi; kamu davasındaki bu olayı hazırlamıştır. “İşte 02. 07. 1993 gününün Cuma olması ve camilerden çıkan halkın, fanatik dincilerin yönlendirmesiyle, yetkililerce olayın önlenmesi için yeterli tedbirin alınmaması ve geciktirilmesi, “Ayrıca, fanatik toplulukça şenlikten bir gün önce il merkezinde yayınlanan gazetelerde açıklamalar yapılması ve halkı kışkırtan bildiriler dağıtılması; “Hele hele Aziz Nesin’in İslam Dini’ne karşı tutum ve davranışları ve açıklamaları; “Kapalı bir salonda düzenlenen toplantıda terör örgütü militanları için saygı duruşunda bulunulması; “Eylemin hazırlayıcı nedenleri arasında sayılabilir. Sivas ilinde meydana gelen bu vahim olay için de, ‘Bu şenlik neden İl Merkezi’nde yapılmıştır, neden Cuma gününe rastlatılmıştır, neden genelde halk tarafından hareketleri hiç de hoş karşılanmayan Aziz Nesin şenliğe davet edilmiş, kendisine konuşmalar yapma imkanı tanınmış, neden şenlikle hiç ilgisi olmayan terör örgütü militanları için saygı duruşunda bulunulmuştur?’ soruları cevapsız kalmaktadır. “Bir yanda ‘Marksist-Leninist’ düzene dayalı devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik oluşturulan yasa dışı terör örgütleri, özellikle PKK terör örgütünün; bir yanda fanatik dincilerin laik devlet düzenini cebren ilga edilip, yerine şeriat devlet düzeninin getirilmesine ilişkin; “... Çalışmaları Sivas olayında tahrik ve teşvik şeklinde görüntülenerek gövde ve güç gösterisi oluşturulmuştur. Olaydan bir gün önce sokağa dökülen Marksist-Leninist düzene dayalı, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik Dev-Sol, Dev-Genç, PKK terör örgütlerinin militanlarının katılmasıyla Sivas sokaklarında yapılan yürüyüş ve Aziz NESİN’in konuşmaları sergilediği tavrı, bir gün sonra meydana getirilecek olayların tahrikçisi olmuştur...” 12 DGM savcılarının iddianamelerinde, Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri ve bu şenliğe katılanlar “Dev-Sol, Dev-Genç, PKK” örgütleriyle bağlantılı olmakla suçlanmaktadır. Bu örgütlerin Sivas’ta yürüyüş yaptıklarından sözedilmektedir. Oysa Sivas Valiliğinin ve Emniyet Müdürlüğünün raporlarında böyle bir yürüyüş olmadığı belirtilmiştir. Yine, katliamı gerçekleştiren ırkçı-şeriatçı örgütlerden hiç söz edilmemiştir. Katliamın nedenini Aziz NESİN’in tahrikine ve sol örgütlere bağlayarak savcıların, katliamı yapanlardan yana taraflı olduğu görülmektedir. Davanın ilk duruşması, Ankara 1 nolu DGM’de 21. 10. 1993 günü yapıldı. Duruşmayı izlemek üzere binlerce kişi Ankara DGM önüne geldi. Binin üstünde polis Adliyenin geliş yollarını çevirmişti. Saldırganların yakınlarının ve avukatlarının dışında kimseyi Adliyeye yaklaştırılmıyorlardı. Sivas’ta katledilenlerin aileleri ve avukatları içeri alınmadılar. Emniyet güçleri, duruşmayı izlemeye gelenlere ve katledilenlerin yakınlarına acımısızca saldırdılar. Kadınları saçlarından tutarak yerlerde sürüklediler ve copladılar. Ağza alınmayacak küfür ve hakaretler yapıldı. Birçok kişi gözaltına alındı. İlk duruşma böyle başladı. Yakınlarını kaybeden aileler ve müdahil avukatları sonraki duruşmalara katılma imkanı buldular. Sanıklar, her duruşmada müdahil avukatlara ve yakınlarını kaybeden ailelere sözle ve el hareketleriyle hakarette bulunuyorlardı. Mahkeme heyeti bu tür hareketlere müdahale etmiyordu. Müdahil avukatlar, katliamla ilgili elde edilmiş fotoğrafları, filmleri ve benzeri belgeleri mahkemeye sundular. Mahkemeye sunulan belgelerde saldırganlar, somut olarak görülüyordu. Ancak mahkeme heyeti avukatların belgelerin incelenmesi istemini kabul etmedi. Daha sonra davanın gelişimini, tanıkların ifadelerini basından ve kamuoyundan gizlemek için gizlilik kararı alındı. Müdahil avukatlar, mahkeme heyetinin tutumunu yanlı görerek reddi hakim isteminde bulundular. Avukatların bu istemi de reddedildi. Mahkemenin yanlı tutumu karşısında, müdahil avukatlar, yaptıkları bir açıklamayla duruşmalara katılmama kararı aldılar: “...Şeriat heveslilerinin, teokratik devlet özlemcilerinin yargılandığı ve Cumhuriyet tarihimizin en önemli davalarından olan Sivas Olayları Davasının her yönüyle topluma, halkımıza açık olması gerekir. Müdahil vekileri olarak, gerekçesi ve nedenleri bile tutanağa yazılmamış olan ‘Gizlilik kararı’nın sürmesini asla benimsemeyiz, yargılamanın kamuoyundaki inandırıcılığına gölge düşmesine göz yummayı, halkın haber alma hakkının tıkanmasını içimize sindiremeyiz ve hukuka uygun bulmayız. “Bu nedenle meslektaşlarımız, müdahil müvekkillerin de isteklerini göz önünde bulundurarak; mahkemelerce verilmiş bulunan ‘Gizlilik kararı’ kaldırılıncaya kadar, duruşmalar halka açık olarak yapılıncaya kadar, duruşmalara girmeme ve mahkemeyi tarihi sorumluluğu ve hukuki yanlışlığı ile baş başa bırakma kararı vermişlerdir...”13 Müdahil avukatların bu kararını desteklemek üzere, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi de tüm şubeleriyle açlık grevi kararını aldı. 14 Haziran 1994 günü başlayan ve18 Haziran akşamı sona eren dört günlük açlık grevine, Derneğin 35 Şubesinin tüm yönetim kadrosu katıldı. Açlık grevi süresince 100 binin üstünde kişi ve kurum temsilcisi Derneği ziyaret ederek destek verdiler. Buna ek olarak Ankara’da 200 bin bildiri dağıtıldı. Bunca tepki ve uyarıya karşın, mahkeme heyeti kararında direnerek yargılamayı yürüttü. Gizlilik içinde yürütülen yargılama 26. 12. 1994’te karara bağlandı. Mahkemenin gerekçeli kararı şöyledir: “Gerekçeli Karar: ...Sivas olaylarının devlete ve laik düzene yönelik olmadığı, Aziz NESİN’in Şeytan Ayetleri kitabını yayınlamasına duyulan öfke, kin ve nefretin oluşturduğu tahrik sonucu ve Aziz NESİN’e yönelik bir eylem olduğu, kast edilen Aziz NESİN olmasına rağmen hedefde sapma sonucu 37 masum insanın ölümü ile sonuçlanan bu olayların, laik-antilaik veya mezhep çatışması olmadığı, sadece İslam dinince mukaddes sayılan değerlerin aşağılanmasına tepki gösterildiği, Aziz NESİN’in Anadolu’nun herhangi bir vilayetinde da aynı tepkiyi görebileceği, dolayısıyla şahsa yönelik eylemin bir başka amaca çekilerek kamplaşma ve kutuplaşma yaratmasının hukuki ve sosyal bir yararı olmadığı kanaatindeyiz. “... Olayların müştekisi Aziz NESİN’in, Bakanlar Kurulu’nun 24. 08. 1989 tarih ve 1989/14479 sayılı kararnamesinde, yazarı Salman RÜŞDİ olan ‘Şeytan Ayetleri’ isimli kitabın Türkiye’ye sokulması ve dağıtılmasını yasakladığı, Türkiye’de bu yasağa rağmen adı geçen kitabı Aydınlık Gazetesinde yayınladığı ve bu kitabın içeriği itibarıyla Müslümanların Peygamberi ve eşlerine karşı tahrik ve tazyif edici ibarelerin bulunması sebebiyle tüm Müslüman halkı bu yayından dolayı haksız şekilde tahrik ettiği, böylece olayların çıkmasının müsebbibi bulunduğu anlaşıldığından, sanıklara tayin olunan ceza TCK’nun 51/1 maddesi gereğince ¼ nisbetinde indirilecek... hapis cezasıyla ayrı ayrı cezalandırılmalarına...“ (Ankara 1 nolu DGM’nin Gerekçeli Kararı, Sayfa: 461/465) 14 Böylece Sivas katliamı davasının 22 sanığı hakkında 15’er yıl, 3 sanığı hakkında 10’ar yıl, 54 sanığı hakkında 3’er yıl, 6 sanığı hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanığı hakkında da beraat kararı verildi. DGM’nin kararında katliamı gerçekleştiren faşist (ırkçı-şeriatçı) örgütlerden söz edilmediği gibi, katliam Cumhuriyete ve laikliğe karşı bir eylem olarak da değerlendirilmemiştir. Ama bir suçlu gerekliydi ve o da bulunmuştu: Aziz NESİN. Üstelik bu hiç de yeni bir şey değildi; devletin yetkilileri, siyasi iktidarın sözcüleri, emniyet yetkilileri ve savcılar da, Sivas katliamının örgütlü bir hareket olmadığını, Aziz NESİN’in tahrikiyle ortaya çıkmış bir tepkinin sonucu olduğunu, olayın ilk gününde açıklamışlardı. Müdahil avukatlar, DGM’nin kararını taraflı, hukuka ve adalete aykırı olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyiz ettiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Esas No: 1996/688, Karar No: 1996/4716 kararıyla, “Katliamın Cumhuriyete, Laikliğe ve Demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek DGM’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 nolu DGM, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı. Karar, 28. 11. 1997’de açıklandı. Mahkemenin Esas No: 1996/84, Karar No: 1996/199 Gerekçeli Kararında şu ifadelere yer veriliyordu: “... 7-8 saatlik uzun bir zaman süreci içerisinde güvenlik görevlilerince yapılmış olan çeşitli uyarılara rağmen dağılmayarak Hükümet Konağının önünde bulunan güvenlik görevlilerini kurduğu barikatın da zorlanıp devlet ve hükümetin il’de temsilcisi olan valiye ‘Şerefsiz vali’, ‘Vali istifa’ şeklinde, yürüyüşler ve toplanmalar sırasında Cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerine aykırı biçimde ‘Şeriat gelecek zulüm bitecek’, ‘Cumhuriyeti burada kurduk, burada yıkacağız’, ‘Yaşasın şeriat, kahrolsun laiklik’, ‘Şeriat isteriz’, ‘Dinsiz laikler’ sloganlarının atılması, bir kısım işyeri, mesken ve araçların yakılması ‘Yak yak’ sloganları altında güvenlik görevlilerinin kurduğu barikatın cebir kullanılmak suretiyle açılıp otelin yakılması suretiyle 35 kişinin öldürülmüş ve çok sayıda kişi ve güvenlik görevlisinin yaralanmış bulunması ve nihayet Türk İnkılabının temel taşlarından birisi olan Sivas Kongresinin imzalandığı ve sonradan müzeye dönüştürülmüş bulunan bina ile önündeki Atatürk Heykelinin tahrip edilmiş olması, olayda kullanılan cebir, bir kısım icra hareketlerinin TCK’nin 146. Maddesinde belirtilen sonucu yaratmaya elverişliğinin ve Aziz NESİN’in düşünce ve davranışları bahane edilmek suretiyle Anayasal düzenin en önemli ilkelerinden olan Cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerinin ortadan kaldırılmasına yönelik bulunduğunu tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır...” (Gerekçeli Karar, s. 65-67) DGM’nin kararında 33 sanığa idam, diğerlerine de muhtelif ağır hapis cezaları verilmiştir. Mahkemenin kararı taraflarca temyiz edilmiştir Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, 24. 12. 1998 günü verdiği kararda hapis cezaları onaylanırken, 33 idam cezası bazı usul noksanlıkları nedeniyle bozulmuştur. Dava bir kez daha DGM önündedir. KAYNAKLAR 1) Zeki COŞKUN, Aleviler-Sünniler ve Öteki Sivas, s. 27 2) İlke Dergisi, Sayı: 58 (Ekim 1978) 3) PSAKD Arşivi 4) Sivas Kitabı, Edebiyatçılar Derneği Yayını, s. 319 5) A.g.e., s. 323 6) A.g.e., s. 335 7) A.g.e., s. 330 ve Lütfi KALELİ, Sivas Katliamı, s. 41 8) Gerekçeli Karar (Ankara 1 nolu DGM: 1993/106, Karar: 1994/190) 9) Sivas Dosyası (TBMM Araştırma Komisyonu Dosyası) 10) A.g.e. 11) Kayseri DGM Savcılığı (16. 07. 1993-KL -4) 12) Gerekçeli Karar (Ankara 1 nolu DGM: 1993/106, Karar: 1994/190), s. 95, 96, 111, 112 13) A.g.e. 14) A.g.e. Bu bölümle ilgili geniş bilgi için şu kaynaklardan yararlanılabilir A- Kitaplar: 1) Muzaffer İlhan ERDOST, Üç Sivas 2) Zeki COŞKUN, Aleviler-Sünniler ve Öteki Sivas 3) Sivas Kitabı, Edebiyatçılar Derneği Yayını 4) Çetin YİĞENOĞLU, Ölü Ozanlar Kenti Sivas 5) Ali YILDIRIM, Ateşe Semaha Durmak 6) Ali BALKIZ, Sivas’tan Sydney’e Pir Sultan 7) Bilinmeyen Yönleriyle Sivas Katliamı, Ayyıldız Yayınları 8) Lütfi KALELİ, Sivas Katliamı 9) Serdar DOĞAN, Yaşamak 10) Öner YAĞCI, Sivas’ı Unutmadık B-Dergiler: 1) Pir Sultan Abdal / Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı 8, Ağustos 1993 2) A.g.e., Sayı 9, Ekim 1993 3) A.g.e., Sayı 10, Aralık 1993 4) A.g.e., Sayı 12, Haziran 1994 5) A.g.e., Sayı 13, Ocak 1995 6) A.g.e., Sayı 15, Haziran 1995 7) A.g.e., Sayı 16, Temmuz 1995 8) A.g.e., Sayı 20, Eylül 1996 9) A.g.e., Sayı 23, Temmuz 1997 10) A.g.e., Sayı 24, Ekim 1997 C-Gazeteler: 1) Cumhuriyet, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10,11 Temmuz 1993 2) Miliyet, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10 Temmuz 1993 3) Hürriyet, 3, 4, 5, 6, 7, 8, ,9 10 Temmuz 1993 4) Aydınlık, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11 Temmuz 1993 5) Sonhavadis, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 Temmuz 1993 6) Tercüman, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 Temmuz 1993 7) Akşam, 3, 4, 5, 6, 7, 8 Temmuz 1993 8) Akit, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 Temmuz 1993 9) Zaman, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 Temmuz 1993 10) Sabah, 3, 4, 5, 6, 7, 8 Temmuz 1993 11) Türkiye, 3, 4, 5, 6, 7, 8 Temmuz 1993

      ÇORUM KATLİAMI

      0
      1. Hazırlık Aşaması

      Çorum katliamı da, ülke genelinde işlenen siyasi cinayetlerden, okul işgallerinden, Malatya, Kahramanmaraş, Gazi katliamlarından soyutlayanak; sağ-sol grupların çatışmasıyla değerlendirilemez. Böyle bir değerlendirme, siyasi cinayetlerin ve katliamların ardında yatan dinamikleri görmekten mahrumdur.

              1961 Anayasası, ileriye yönelik bazı temel hak ve özgürlükler getirmişti. Memurlar, gençlik, köylü ve esnaf örgütleniyordu. Emek ağırlıklı, demokrasi yanlısı siyasi parti ve örgütlenmeler kurulmaya başladı. Vatandaş olmanın bilinci ve toplumsal muhalefet gelişiyordu. Uyanış ve örgütlenmenin sonucu olarak bağımsızlık, sömürü ve baskılar tartışılmaya başlandı. Emekçi kesimler, siyasi iktidarların uygulamalarını izlemeye, denetlemeye ve sorgulamaya yöneldiler. Bu yıllarda toplumsal muhalefetin geliştiği illerden biri de Çorum’du. Çorum’daki toplumsal muhalefetin yaygınlaşmasını baskıyla engellemeyi amaçladılar. Baskıya bir kılıf gerekiyordu. İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da etnik ve mezhepsel topluluklar içiçe yaşıyordu. Bu bölgelerde işsizlik de fazlaydı. Tertip sahipleri, planlarını uygulamaya, etnik ve mezhepsel bir ayrım yaratma üzerinden gitmeyi yeğlediler. Bu amaçla, devletin ekonomik ve politik desteğiyle güçlendirilen ırkçı-şeriatçı örgütler devreye sokuldu. Bu örgütler, “Türk-İslam Sentezi” öğretisinin rehberliğinde, halkı Alevi-Sünni, Türk-Kürt olarak ayırmaya ve bu ayrılığı körüklemeye başladılar.
      
              1980’de yapılan Çorum katliamı, bu planın uygulanmasında önemli bir halkadır. Ancak öncelikle, tertiplere direnecek demokrat güçleri kontrol ve baskı altına almak, saldırıda bulunacak güçleri güvenceye almak gerekiyordu. Bu amaçla Çorum Valiliği’ne sağ görüşlü ve taraflı (AP iktidarında İçişleri Bakanlığı yapmış ve zehir hafiye diye tanınan Faruk SÜKAN’ın bacanağı) Rafet ÜÇELLİ atandı. Emniyet Müdürlüğüne, yansızlığıyla tanınan Hasan UYAR’ın yerine, Tunceli’de birçok olaya adı karışmış olan Nail BOZKURT; Milli Eğitim Müdürlüğüne de MHP’nin militanı olarak tanınan Fethi KATAR getirildi. Demokrat olarak tanınan 40’a yakın polis tel emriyle başka illere atandı. Demokrat birçok okul yöneticisi ve öğretmenle memur, kentten sürgün edildi. Devletin birçok kurumu, faşistlerin karargahı haline getirildi. MHP’lilere yaygın olarak silah ruhsatı verilmeye başlandı.
      
              Planlanan katliamın önhazırlıkları hakkında bilgilenmek üzere ABD’nin Türkiye Büyükelçiliğinde görev yapan Robert Alexandr PECK (CIA görevlisi olarak tanınmaktadır) Çorum’a gider ve kentte, MHP İl Başkanı ve Yöneticileriyle, Vali ve CHP’li Belediye Başkanı Turhan KILIÇOĞLU’yla görüşür. MHP’nin etkin olduğu köy ve ilçeler ile Alevi ve Sünni nüfusun dağılımı hakkında bilgi edinmeye çalışır. Aynı kişi, Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a da gider.
      
              Gazeteci - Yazar Cüneyt ARCAYÜREK, CHP hükümetinde İçişleri Bakanlığı yapmış olan Hasan Fehmi GÜNEŞ’ten şu bilgileri alır:
      
              “1979’da Amasya Belediye Başkanı Gündüz TÜREM, şimdi SHP İl Başkanı, telefondaydı, ‘Bir Amerikalının geldiğini, görüşmek istediğini’, bildirdi. Amasya duyarlı bir kent, MHP’liler orada iyi örgütlenmişler. Adamın adı PECK’ti, ABD Büyükelçiliğinde görevliydi. Konuşmasını ve içeriği hemen bildirmesini söyledim. Vali Aydemir CEYHAN’ı aradım, Amerikalıyı kontrol altına almasını ve konuk etmesini bildirdim.
      
              “Amasya Belediye Başkanımız beni aradı ve zarfın üstüne aldığı notları okudu. O zarfı da bana gönderdi sonra; PECK meraklıydı.
      
              “Amasya’da Alevi-Sünni ve sağ-sol çatışması üzerine sorular soruyor ve ne zaman, hangi ölçüde bir çatışma çıkabileceğini araştırıyordu. Vali, adamı misafir etmişti bir devlet kuruluşunda
      
              “Nedense misafirhanede rahat edememiş PECK. Sabah erkenden, kahvaltı etmek için, Saraçoğlu tesisleri diye anılan, bize göre MHP’lilerin merkezi bir yere gitmiş. PECK’i izledik. Daha sonra Karadeniz kıyısına gitti. Hep aynı soruları soruyordu. ‘Bir kıvılcım patlama yaratır’ı araştırıyordu. .... Gündüz ÖKÇÜN’e gittim, anlattım. PECK, CIA ajanıydı. MİT ve başka kanallar CIA ajanı olduğunu bildiriyordu. Kıbrıs’taki CIA istasyonuna bağlıydı.” 1
      
              Çorum’da deneme niteliğinde birtakım olaylar çıkartılıyor. Ülkücüler, Alaca İlçesinde bir şoförü öldürmüş, katil bulunamıyor. Mart 1980’de, CHP Gençlik Kolu üyesi Cemal KEPÇELİ dükkanında silahlı saldırıyla yaşamını yitiriyor. Ülkücü katil, uzun süre sonra Çanakkale’de yakalanıyor; üzerinde öldürülecek CHP’lilerin isim listesi çıkıyor. Bunlar sadece sınırlı örnekler. Bu dönemde, kentte meydana gelen çok sayıda saldırı ve yaralamanın suçluları bulun(a)mamaktadır.
      
              19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlama hazırlıkları sırasında, ülkücüler, bayram törenine katılan kızların kıyafetlerini gerekçe göstererek halkı tahrik amacıyla şu bildiriyi dağıtırlar:
      
              “MÜSLÜMAN, NAMUSUNA SAHİP ÇIK!
      
              “19 Mayıs gösterileri adı altında yine masum bacılarımızın iffet ve hayasına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor. Yine Müslüman evladı kan ağlaya ağlaya, kâfir düzen tarafından soyularak, en müstehcen ve kepaze kılıkta teşhir edilecektir.
      
              “Bin yıllık mübarek tarihimize bundan büyük bir leke sürülebilir mi?
      
              “Kurtuluş Savaşında namusunu Yunan eli kirletmektense ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı?
      
              “Ey Müslüman, düşün, süngüyle ana karnından çocuk çıkartan zihniyetle bu zihniyetin farkı ne? ‘Namazını kıl, orucunu tut yeter, karışan mı var?’ diyen gafil Müslüman, sen de düşün.
      
              “Düşün ki, hâddini bilmeyenlere bildirelim hâdlerini. Şu hadis-i şerifi asla unutma: Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile kanı ile malı ile CİHAD edenlere / İslamcı Gençlik.”  2
      
              Katliam için ortamın yeterince olgunlaştığı bir döneme giriliyordu.
      
      
      
              2. Katliamın Birinci Dönemi
      
      
      
              Gün SAZAK’ın öldürülmesi
      
              MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün SAZAK (I. MC Hükümetinde Gümrük ve Tekel Bakanlığı yapmıştır) 27 Mayıs 1980 günü Ankara’da vurularak öldürüldü. Bunun üzerine, MHP ve ÜGD gibi bağlı örgütler, Türkiye genelinde planlı bir saldırıya geçerler. Saldırı, özellikle Alevilerin yoğunlukta olduğu kentlerde yoğunlaşır. Saldırı kampanyasının sonuçlarıyla ilgili basında yer alan haberler. 
      
              * Çorum’da MHP’lilerin yürüyüşünde bir kişi öldü, 10 kişi yaralandı. 100 işyeri tahrip edildi.
      
              * Sivas’ta sokağa çıkma yasağının kalkmasından sonra ülkücü bir grup polisle çatıştı. Bir komiser muavini ile bir ülkücü yaralandı.
      
              * Devlet Planlama Teşkilatına yeni alınan ülkücüler, Başbakanlık yemekhanesinde saygı duruşu için memurları zorla ayağa kaldırdı, direnenler tartaklandı.
      
              * Ankara’da üç günlük yas ilân eden ülkücüler, eğlence yerleri ve işyerlerinin üç gün süreyle açılmamasını istediler.
      
              * Manisa’da esnafın kepenk kapatması için bildiri dağıtan 100 ülkücü gözaltına alındı.
      
              * Konya’da amca çocuğu üç işçi,  kaldıkları evi basan faşistlerce öldürüldü.
      • Eskişehir’de üç kişi öldürüldü, * Bursa, Adana ve İstanbul’da yedi kişi öldürüldü.* Sakarya’da TSİP merkezi saldırıya uğradı; bazı okullarda öğrencilerin derslere girmeme eylemi başlatıldı. * İzmir’in değişik semtlerinde protesto eylemleri yapan gruplarla polis arasında çatışma çıktı, bir polis memuru yaralandı. * Çorum’da devam eden olaylarda iki polis öldürüldü, bir polis ağır yaralandı. Çorum’da sokağa çıkma yasağı konuldu. * Merzifon’da başlayan ve bazı evlerle işyerlerinin tahrip edilmesiyle süren olaylardan sonra Amasya Valisi Abidin COŞKUN İlçede gece sokağa çıkma yasağı koydu. İlçede tüm okullar beş gün tatil edildi. * Artvin’de Cemal ŞİMŞEK ve oğlu Kemal ŞİMŞEK silahlı saldırı sonucu yaralandı. Cemal ŞİMŞEK öldü. * Kars’ta bir kişi öldürüldü.</code></pre></li>Diyarbakır’da Abdülrezak ÖNER isimli işçi silahlı saldırıda öldü. * Kütahya’da Halk-Der Başkanı Abdullah ÖZCAN ve Fakir ZİNCİRCİ silahlı saldırı sonucu yaralandı, Abdullah ÖZCAN kurtarılamayarak öldü.* Trabzon’da Fatih Eğitim Enstitüsü’nde yapılan saldırıda dört öğrenci yaralandı. 3</code></pre></li>

      Gün SAZAK, Ankara’da öldürülmüştü. Eğer olacaksa, duygusal bir tepkinin Ankara’da gösterilmesi beklenirdi. Oysa Türkiye genelinde başlatılan saldırı, tahrip ve cinayetler günlerce sürdü. Özellikle Alevilerle Sünnilerin, Türklerle Kürtlerin iç içe yaşadığı kentlerde saldırı ve cinayetler halka yönetildi. Tüm bunları, duygusal bir tepkinin masum sonuçları olarak değerlendirmek mümkün değildir. Cereyan eden, planlı programlı bir cinayet ve saldırı kampanyasıdır. Çorum katliamı, Gün SAZAK’ın ölümü gerekçe gösterilerek başlatılmıştır. 28 Mayıs Çarşamba günü, sağcı grupların (ülkücüler), Çorum’un en işlek caddesinde toplanmaya başladıkları görülür. Çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan ülkücüler, bir süre sonra, elleri havada kurt işareti yaparak “Kanımız aksa da zafer İslamın, Kana kan, intikam” sloganlarıyla yürüyüşe geçerler. Yürüyüş kısa sürede bir ‘saldırı yürüyüşü’ne dönüşür. Güzergah üzerinde bulunan ve solculara ait olan işyerleri tahrip edilmeye başlanır. Saldırının heyecanı, kortejin çevresindeki görevli polisleri de sarar ve polisler, saldırganları seyre dalar. Kimi okullarda sağcı gruplar, öğrencileri eyleme ve derslere girmemeye zorlar. Endüstri Meslek Lisesinde sağcı bir grup, solcu öğrencileri dövmek isterken, kavgayı önlemeye çalışan okul müdürü ve yardımcıları polislerin engellemesiyle karşılaşırlar. 28 Mayıs günü başlatılan ilk eylem böyle noktalanır. Eylemden sonra sağcı gruplar ve MHP İl Yöneticileri, ilk günün değerlendirmesini yaparak yeni saldırı hazırlıkları planlıyorlardı. Gün SAZAK’ın Ankara’da düzenlenen cenaze törenine katılmak için ayrılanlar kente dönmeye başlarlar. Ayrıca bazı yabancı turizm şirketleri de Çorum’a çeşitli bölgelerden MHP’li militan taşıyorlardı. 29 Mayıs günü başlatılacak ve günlerce sürecek saldırının planı, saldırı yapılacak semtler, bu semtlerde görevli olacakların listesi bu arada hazırlanır, Günlük işlerinin uğraşısı içindeki Çorumlular, 29 Mayıs sabahı evlerinden çıktıklarında, cadde ve sokakların eşkıyalarca işgal edildiğini görürler. Yüzyıllar öncesinin eşkıyaları yağmacıydılar. Oysa bu eşkıyalar gözleri kanlı, ağızları beyaz köpüklü, elleri silahlı olarak insan avına çıkmışlardı. Yüzyıllar öncesi eşkıyalar, gereksinmeleri olan giyecek, yiyecek için yağma ve talan yapıyorlardı. Yörelerindeki ağalardan başka kimseyle ilişkileri yoktu. Oysa bu eşkıyalar, ABD, İMF ve Dünya Bankasıyla ilişkilidirler. Kendilerini ülke ölçeğinde kollayan, yönlendiren, ekonomik ve politik destek veren siyasi iktidarlar ve güçler bulunmaktadır. 29 Mayıs 1980 sabahıdır. Faşist güruh, Çorum’un caddelerini, sokaklarını, meydanlarını işgal etmekle yetinmedi, Çorum’la bağlantılı bütün il, ilçe ve köy yollarını tuttular. Sağırların ve körlerin bile görebileceği bu hazırlıkların, devlet tarafından görülmemesi olanak dışıdır. “Kana kan, intikam” sloganıyla saldırıya geçen faşistler, Alevi ve solculara ait önceden belirlenmiş işyerlerini tahrip etmeye ve yakmaya başladılar. Gördükleri kendilerinden olmayan herkese sopalarla saldırıyor ve esir alıyorlardı. Saldırıya uğrayanların, güvenlik güçlerine başvurduklarında aldıkları yanıt oldukça açıklayıcıydı: “Toplumsal olaydır, müdahale edemeyiz.” Çorum Gazetesine saldırı Rıza ILIMAN, Çorum’da öğretmendir. Çorum’un kültürünün, folklorunun ve sorunlarının araştırılmasını, tartışılmasını; genç kuşağın kültürel çalışmalara katılmasını istemektedir. Bu tür çalışmaların kalıcılığını sağlamak amacıyla yerel bir günlük gazetenin çıkarılmasını düşünür. Kendisi memurdur. Eşi Yeter ILIMAN adına “Çorum” gazetesini çıkarır. 4 sayfalık gazetede; Çorum’un sorunlarını, kültürel ve siyasal etkinliklerini yansız olarak yansıtmaya çalışır. Çorum Gazetesi bu özelliği nedeniyle gerici ve faşist güçlerin ilk hedefi olmuştur. 29 Mayıs günü, saldırganlar, sol yayın bulunduran Bahar Kitabevi’ni silahlı tararlar. Kitabevinin sahibi Mustafa KARAKURT ve eşi, bodrum katına sığınarak canlarını kurtarmaya çalışırlar. Kitabevinin içinde ne buldularsa tahrip ederek yakan saldırganlar, sonra Çorum Gazetesi’ne yönelirler. Rıza ILIMAN, oğlu ile gazetenin yazıhanesinde oturmaktadır. Saldırganların gelişini gördüklerinde arabalarıyla uzaklaşırlar. Ama gazetenin matbaası ve bürosu tam bir harabeye çevrilir, bütün eşyalar tahrip edilerek yakılır. Gazetede işçi olarak çalışan Vahap AVCI ve Murtaza KARATÜRK, binanın köşelerine sığınarak canlarını kurtarırlar. Saldırganlar, Alevilerin ve solcuların çoğunlukta oldukları Milönü Mahallesine yönelirler. Gelişmeleri izleyen Milönü halkı, yollarda barikatlar kurarak önlemlerini almaya çalışırlar. Saldırgan grup Milönü’ne üç ayrı koldan yürümektedir. Bir kol, Gazipaşa İlkokulu yanındaki yoldan, diğer bir grup Eski Mecitözü Caddesi’nden, başka bir grup da Yetiştirme Yurdunun yanındaki yoldan “Kana kan intikam, kanımız aksa da zafer İslamın” sloganıyla Milönü’ne doğru yaklaşmaktadır. Faşistleri yolda sol bir gruba mensup devrimciler karşılar. Karşılıklı çatışma başlar. Bu sırada çevrede olan polis ekibi, savunmada olan sol gruba saldırarak iki kişiyi gözaltına almaya çalışır, ancak sert bir tepkiyle karşılaşırlar ve olay yerinden ayrılmak zorunda kalırlar. Halk kendini korumaya çalışıyor Çorum halkı, Kahramanmaraş katliamını anımsamaktadır. Kentte görevli polislerin yanlı tutumlarına tanık olmuşlardır. Bu yüzden, güvenliklerinin sağlanmasına ilişkin yegane çarenin kendi imkanlarına dayanmak olduğuna karar verirler. Ancak, ellerinde saldırganlarınkiyle eşdeğer nitelikte savunma gereçleri yoktu. Şimdilik asıl yapacakları, masalarını, sandalyelerini, biriket türünden malzemeleri mahalle girişlerine yığarak barikat oluşturmak ve barikat nöbetine durmaktı. Başka seçenekleri de yoktu. Demokrat, Alevi, Sünni, solcu ayrımı gözetmeden güçbirliğiyle giriş yollarında kurdukları barikatlarla önlemlerini alır ve kadını, genci, yaşlısıyla dönüşümlü olarak nöbet tutmaya başlarlar. Milönü semtinde bunlar olurken; kentin başka semtlerinden (Kuruköprü, Üçevler, Sigorta, Mutluevler vb.), çatışmaların yoğunlaştığı, silah kullanıldığı, işyerlerinin tahrip edilerek yakıldığı haberleri geliyordu. Faşistlerin saldırılarına polisin seyirci kalması, bazı polislerin de faşist saldırganlara yardımcı olmaları, olayların genişlemesine ve yaygınlaşmasına neden oluyordu. Saldırı, genellikle Alevi ve solcuların oturdukları semtlere yönelmişti. Daha şimdiden, 45 yaşındaki Servet YILDIRIM öldürülmüş, Celal ERDOĞAN (Öğretmen), Salih YILMAZ (Öğretmen), Turan KABALAK, Vedat ELİAÇIK, Hüseyin ŞİMŞEK, Sefer EKEN, Sezai GÜREN, Neşet AYDIN, Mustafa NALLICA, Sadık VASIFOĞLU, Hasan KÖSE, Aşır DEMİREL isimli kişiler de kurşunla ağır yaralanmışlardı. Altınevler semtinde evlerinin balkonunda oturan iki kızkardeş de, atılan ateşle yaralanmıştır. Olayların kontrolden çıkması üzerine, Çorum Valisi Rafet ÜÇELLİ, sokağa çıkma yasağı koymuş ve askeri birliklerden yardım istemişti. Askeri birlikler, kentte saldırıyı önlemek, güvenliği sağlamak için yollarda kurulan barikatların kalkmasını, karşılıklı çatışmanın durmasını sağlamaya çalışıyordu. Sadık ERAL, bu durumu şöyle anlatır: “Barikat başında bekleyenlerle bir subay arasında şu konuşma geçiyor: Barikatları hemen kaldırın. Yoksa silah kullanmak zorunda kalacağız ! - Barikatları savunma amacıyla kurduk. Gördüğünüz gibi saldıran onlar !- Barikatları kaldırıp güvenliği sağlamak zorundayız. - Barikatları kaldırırsak yeni bir Kahramanmaraş katliamı yaşanır. Saldırganları dağıtmazsanız, barikatları kaldırmayız. - Pazarlık yapmaya niyetimiz yok - Öldürseniz bile barikatları terk etmeyeceğiz. Barikatlar kalkmıyor. Askerlerle barikatçılar yan yana bekliyorlar. Barikatların yanlarında ateşler yakılıyor. Askerler ve halk birlikte ısınıyor. Yer Ankara-Samsun karayolu üzeri... Çorum Kalesi yakınlarındaki büyük bir barikatın başı. Yine askerler ve barikatçılar... Bu sefer askerlerin başında Jandarma Yarbay Vural GÜRİDE var. Elinde telsiz. Barikatçılar, askerlere sırtları dönük durumda oturmuşlar. Yarbay GÜRİDE, telsizle konuşmakta. Konuştuğu, Vali Rafet ÜÇTELLİ... Telsiz konuşması orada bulunanlarca duyulmaktadır. Valiyle Yarbay GÜRİDE arasında şu konuşma geçer: - Lütfen Ankara-Samsun karayolu trafiğe açılsın. - Sayın Valim, yolu açmak için silah kullanmak zorunda kalacağız. Kan akar, bu da olayları tırmandırır. ! - Her şeye karşın yol trafiğe açılmalıdır. ! - Kan dökülür, ben açamam sayın Valim, buyurun siz açın... Ankara-Samsun karayolundaki zayıf barikatları aşan 19 AN 709 plaka yazılı kırmızı renkli Renault marka bir otomobil, Milönü Semtini tarayarak boydan boya geçiyor. Ardından ateş açılıyor. Daha sonra, plakasının bir traktöre ait olduğu anlaşılan otomobilin içindeki polisleri tanıyanlar oluyor. Otomobilin polislere ait olduğu yolunda halk arasında kesin kanaat oluşuyor...” 4 İki polisin ölümü Mayıs’ın 28, 29, 30’uncu günleridir. Karşılıklı çatışmalar sürmektedir. Askeri birliklerin devreye girmesiyle saldırılar ve çatışmalar denetim altına alınmış gibi görünmektedir. Bunu fırsat bilen güvenlik kuvvetleri, bazı mahallelerde operasyonlara başlar. Saldırıların başladığı günden beri güvenlik güçleri Milönü’ne giremiyorlardı. Arama sırasında güvenlik güçleri, Mutluevler-Su Deposu yakınında, yol ortasında kurşunlanarak öldürülmüş bir erkek cesediyle karşılaşırlar. Yapılan kimlik tespitinde cesedin polis memuru Abdurrahman KOÇAK’a ait olduğu belirlenir. Daha sonra Milönü’nde başka bir polisin daha öldürüldüğü, birinin de yaralandığı ortaya çıkmıştır. Bu olaydan yaralı kurtulan polis memuru Mehmet BEKTAŞ’ın ifadesi şöyledir: “Trafikteki servisler kaldırılmış olduğu için, sabahları işe değişik vasıtalarla gidiyorduk. O sabah Muzaffer ile Milönü’nden geçerken boş bir arsadan üzerimize dört el ateş edildi. ‘Durun, teslim olun, silahlarınızı atın’ diye bağırdılar. Muzaffer silahını çekip ateş etmeye başladı. Benim Kırıkkale tutukluk yapmıştı. Onlar ateş etmeye devam ediyorlardı. O sırada Muzaffer vuruldu ve düştü. Düşünce ateş edenler uzaklaştılar. Muzaffer, ‘Hemşerim beni kurtar!’ dedi. Eğilip baktığımda ölmüştü. Onun tabancasını aldım ve kaçanların arkasından iki el ateş ettim. Bu sefer 100-150 kişi olarak bana doğru geliyorlardı. Yapacak bir şey yoktu, kaçarak bir apartmana girdim. Bu sırada attıkları bir tuğla alnıma gelmişti. Ev sahibi, ‘Girecek benim evi mi buldun, defo!’ dedi. Beni kovalayanları da içeri aldı. Üzerime atladılar ve beni sürükleyerek sokağa çıkarttılar. O sırada kendimi kaybetmişim. Eşim Gülay beni oradan olarak, hastaneye götürmüş.” 5 Başka söylentilere göre, Mehmet BEKTAŞ, birlikte olduğu polis memuru Muzaffer YEŞİLYURT’a Milönü’deki barikatların kaldırılmasını teklif etmektedir. Demokrat olduğu bilinen Muzaffer YEŞİLYURT karşı çıkınca, Mehmet BEKTAŞ silahını çekerek Muzaffer’i vurur. Barikatların yanında bulunanlar da olayı görüyor ve Mehmet BEKTAŞ’ın arkasına düşüyorlar. Olay açıklığa kavuşmuyor, ama iki solcu olayla ilgili olarak gözaltına alınıyor ve tutuklanıyorlar. Polisler Milletvekiline saldırıyor CHP Çorum Milletvekilleri Şükrü BÜTÜN ve Ethem EKEN ile Senatör Abdullah ERCAN olayları yerinde incelemek üzere Çorum’a gelirler. TBMM üyeleri, CHP’li Belediye Başkanı Turhan KILIÇOĞLU’nun makamında olaylar hakkında bilgi almakta, değerlendirme yapmaktadırlar. Bu sırada, Belediye Başkanının odasına, yüzü sararmış, heyecanlı, telaşlı bir genç girer. Saldırganların ateşli silahla yaraladığı iki gencin durumlarının ağır olduğunu, yaralıların hastaneye yetiştirilmesi gerektiğini anlatır. Haber üzerine CHP’li parlamenterler hemen dışarı koşarak yaralılara yardım etmeye çalışırlar. Dışarıda polis ekibinin beklediği görülür. Ekipten Kemal MARAŞLI, “Olayların sorumlusu sizsiniz, polisleri siz öldürttünüz, komünistler” diye milletvekillerine bağırır. Bunun üzerine, ekipteki diğer polisler de harekete geçer ve parlamenterlere saldırır. Milletvekilleri, saldırıdan korunmak için ellerini siper ederler. İtişme sırasında, Milletvekili Şükrü Bütün’ün belindeki tabanca yere düşer. Polis Kemal MARAŞLI, hemen tabancayı kapar ve milletvekillerine çevirir. O sırada, söz konusu iki genci vuran MHP’liler de geri dönerek milletvekillerine saldırırlar. Neyse ki, olay yerine gelen bir başka polis ekibinin saldırgan polislere ve MHP’lilere müdahale ederek silah çekmesi üzerine daha vahim bir gelişmenin önüne geçilir. Ancak, ilk ekipten polisler tehditkar sözler sarfetmekten geri durmaz. Polisin birinin milletvekillerine, “Bir ateş edin, halinizi görürsünüz. Biz de sizi vururuz” dediği duyulur. 6 Ethem EKEN anlatıyor (CHP Çorum Milletvekili /1977-1980): ”28 Mayıs 1980 günü saldırı olayının başladığını duyunca Şükrü BÜTÜN ile hemen Çorum’a geldik. Saldırı devam ediyordu. Önce Vali Rafet ÜÇELLİ ile görüştük. Vali saldırganları korurcasına savunma yapıyordu. Zaten bu olay, Vali Rafet ÜÇELLİ ile Emniyet Müdürü Nail BOZKURT’un Çorum’a atanmasıyla başladı. Valinin yanından ayrıldık. Faşistler cadde ve sokaklarda slogan atarak işyerlerini tahrip ediyor ve yakıyorlardı. Ben doğruca öğretmen İsmail PAMUK’un evine gittim. İsmail PAMUK’un evi saldırının yoğunlaştığı Milönü ve caddeye egemendi. Evin teras katına geçtim. Telefonu da oraya aldım. Saldırının ne denli yaygınlaştığını, tahrip edilen işyerlerini, polisin seyirci oluşunu oradan net görüyorum. Valiye, Emniyet Müdürüne aralıksız telefon ederek önlem alınmasını söylüyordum. Ayrıca Ankara’ya, Başbakan ve İçişleri Bakanına da sık sık bilgi vererek önlemlerin yetersiz olduğunu, olaylara derhal müdahale edilmesini istiyordum. Ayrıca bizim partinin (CHP) Yönetim Kuruluna, milletvekillerine de bilgi veriyordum ve gerekli yerlerle ilgi kurulmasını, olaya müdahale edilmesini söyleyerek desteklerini istiyordum. Maalesef Çorum’da yetkililer ve emniyet güçleri taraflıydılar. Müdahaleyi sürekli savsaklıyorlardı. Ben de sert uyarılarla tepkimi gösteriyordum. Bunun etkisiyle olacak ki, Vali Rafet ÜÇELLİ ve Emniyet Müdürü Nail BOZKURT tel emriyle derhal görevden alındılar. Olaylar ondan sonra denetim altına alınabildi. “Ankara’ya döndüm. Katliamla ilgili raporumuzu hem CHP Merkez Yönetimine, hem İçişleri Bakanına verdik.</code></pre></li> Çorum AP ve CHP Milletvekilleri olarak birlikte Başbakan Süleyman DEMİREL’le görüşmek için randevu istedik. Bir türlü yanıt alamadık. Bir gün TBMM’de yapılan bir görüşmeye Süleyman DEMİREL katılmıştı. Hemen yanına giderek, Çorum olaylarını kendisine iletmek istediğimizi, Çorum AP ve CHP milletvekilleri ve senatörleriyle birlikte görüşeceğimizi, randevu verilmesini söyledim. ‘Hemen’ dedi ve not aldı. Bekliyoruz, bir türlü yanıt gelmiyordu. Bir gün randevu verildiği haberi geldi; ancak, CHP milletvekilleriyle görüşeceğini söylüyormuş. Anlaşılıyordu ki önce AP ve MHP milletvekillerini çağırmış ve ayrı görüşmüş. Bizi de ayrı çağıracak ve şov yapacak. Arkadaşlarıma dedim ki, ben gitmiyorum. Zaten Çorum’a gitmem gerekiyor dedim. Gitmedim. Arkadaşlarımız Şükrü BÜTÜN, CHP Senatörü Abdullah ERCAN gitmişlerdi. Dediğim gibi, her zamanki şovuyla nutuk çekmişti. “Çorum katliamı, rastlantı değildir. Devletin bilgisi dahilinde ve önceden planlanan bir hazırlığın sonucudur. Saldırı ve katliam, asla Alevi-Sünni çatışması değildir. Bu, faşistlerin ve destek verenlerin kılıflamasıdır.” 7 İçişleri Bakanı Çorum’da İçişleri Bakanı Vekili Orhan EREN, Jandarma Genel Komutanı Org. Sedat CELASUN birlikte Çorum’a gelir. Valilikte bir toplantı düzenlenir. Toplantıya Çorum Valisi, Emniyet Müdürü, Çorum’da örgütlü bulunan siyasi partilerin yöneticileri; CHP Milletvekilleri Ethem EKEN, Şükrü BÜTÜN, Senatör Abdullah ERCAN, AP Milletvekilleri Aslan TOPÇUBAŞI, Ahmet CİNBEK katılmışlardır. Olaylar değerlendirilir ve önlemler üzerinde durulur. Çorum Valisi Rafet ÜÇELLİ ağlamaklı ve acındırıcı biçimde; “Milönü’nden gelip evimi basacaklarmış, çocuklarımı ve beni öldüreceklermiş” der. Olayları yanlı anlatır. CHP Senatörü Abdullah ERCAN da emniyet kuvvetlerinin davranışından yakınır. Jandarma Genel Komutanı Sedat CELASUN, acıklı ve ağlamaklı konuşmasından etkilendiği Valiyi; “Biz gerekli yerlerden emir aldık. Milönü’ne tanklarla girip olaylara son vereceğiz” diye yanıtlar. CHP Çorum Milletvekili Ethem EKEN olaya açıklık getirmeye çalışır: “Nasıl olur sayın Paşam? Milönü’ne tanklarla girmek neyi çözer? Bu daha çok kan dökülmesine neden olur. Belki bir Milönü hiçbir şey değil ama, Türkiye’de 14 milyona yakın Alevi vatandaş yaşamaktadır. Milönü’ne tanklarla girip kan döküldüğünde tüm ülkede büyük olaylar çıkar.” Çözüme yardımcı olmak üzere alınan karar şöyledir: “Kendi aramızda bir heyet kurup vatandaşların içine girelim. Onları yatıştırmaya, barikatları kaldırmaya çalışalım.” Oluşturulan heyet Milönü’nde barikattaki vatandaşlarla konuşur ve ikna edilen Milönü halkı barikatı kaldırır. 8 Vali ve Emniyet Müdürü görevden alınıyor “Olayların başladığı 28 Mayıs 1980 gününden beri saldırı ve katliam sürüyor. Özellikle Kuruköprü, Sigortaevleri, Terlemezevler Mahallesinde çatışmalar yoğunlaşmıştır. Milönü, Kale Mahallesi, Esnafevleri, Şenyurt, Bahçelievler, Karşıyaka, Nadık Mahallesinde ise halk kendi güvenliğini kurulan barikatlarla sağlamaya çalışıyordu. Askeri birliklerin müdahalesinin sonucu saldırı olayı kısmen de olsa denetim altına alınabilmiştir. “Olaylardan sonra Çorum’da operasyon başladı. Ancak halk, başta Vali Rafet ÜÇELLİ, Emniyet Müdürü Nail BOZKURT ve tüm Yönetim Kadrosunu suçlu sayıyordu. Haklı görülen nedenleri de vardı. Çorum Emniyetinde görevli polislerin olayı başlatanlarla birlikte olduğu, onlara silah ve mermi getirdiği, ordu birliklerinin yapacağı aramaları önceden haber vererek saldırganların silahlarını saklamalarına yardımcı oldukları, bazı köylerden gelen silahlı militanları şehre soktukları tespit edilmiştir. “Vali ve Emniyet Müdürünün yanlılığı anlaşılmıştır. Bunun üzerine Vali Rafet ÜÇELLİ ile Emniyet Müdürü Nail BOZKURT görevlerinden alınarak; Valiliğe İçişleri Bakanlığı Özlük İşleri Genel Müdürü Yüksel ÇAVUŞOĞLU, Emniyet Müdürlüğüne de Erdem YURTSEVEN atandılar.” 9 Çorum dışına taşan ölüm Faşist saldırganlar, Çorum’un giriş-çıkışlarını işgal ederek araçları tek tek arıyor, solcu ve Alevi yolculara işkence ediyorlardı. Yolculara adeta vize uygulanmaktadır. Yolculara işkence etmekle yetinilmiyor, üzerlerindeki para ve kıymetli eşyalar da gasp ediliyordu. Çorum-Ortaköy karayolu, MHP’lilerin yoğunlukta olduğu Ovasaray Köyünün yakınından geçmektedir. Ovasaray’dan 35-40 MHP’li militan yolu kapatır; Çorum’dan Alevi köyü Kozluca’ya giden bir kamyonu durdururlar. Selahattin ve Metin ARDIÇ adlı iki genç kardeşi kamyondan indiren faşistler, gençleri işkenceli sorgulamadan geçirirler. Selahattin’i vurarak ağır yaralarlar. Selahattin’in küçük kardeşi Metin henüz 10 yaşlarındadır. Ağabeyinin kanlar içinde yerde yatışını, eli silahlı faşistlerin bakışlarını gördükçe korkudan titremektedir. Saldırganlardan biri, kamyonun yönünü Çorum’a doğru çevirir, yaralı kardeşleri şoför mahalline yerleştirir. Ne var ki Metin daha çocuktur ve kamyonu kullanmasını bilmemektedir; yaşam mücadelesi içindeki Selahattin, yaşama umuduyla zor bela kamyonun direksiyonuna geçer, bir an evvel hastaneye yetiştmeye çalışmaktadır. Ama güçsüzleşmiş ve kan kaybetmektedir. İki kardeş SSK Hastanesinin önüne kadar güç bela gelebilmişlerdir. Bu hastane, faşistlerin üs olarak kullandıkları bir yerdir. Çaresiz hastaneye giren Selahattin’in ilk tedavisi yapılır ve sigortalı olmadığı gerekçesiyle Devlet Hastanesine gönderilir. Selahattin ARDIÇ’ın kan kaybı oldukça fazladır. Yardıma ihtiyacı vardır. Kardeşi Metin’i babasına gönderir. Babadır, acı haber üzerine hastaneye koşar. Hastanenin etrafı saldırgan faşistlerin denetimindedir. Tüm zorlukları göğüsleyerek oğlunu kurtarmaya uğraşır. Selahattin’in kan grubunun belirlenmesi gerekmektedir. Bir şişeye konulan kan, tahlil için Kan Merkezine gönderilmek üzere babasına verilir. Yollar, faşistlerin işgalindedir. Baba Cemal, her şeyi göze alarak yola çıkar. Hastaneye ulaşır, ne var ki bir görevli, “Komünistler burada kan tahlili yapamazlar” diyerek Baba Cemal’ın elindeki şişeyi alır ve SSK Hastanesinin önündeki barikata vurarak kırar. Sonuç: Kan tahlili yapılamadığı için gerekli kan bulunamamış ve Selahattin kan kaybından yaşamını yitirmiştir. 10 Ankara’da ameliyat sonucu yaşamını yitirmiş bir Alevi kadının cenazesi köyüne götürülmektedir. Cenaze arabası, Kuruköprü mevkiinde durdurulur. Eli silahlı faşistler, minibüstekilerin tümünü ve cenazeyi arabadan indirir. Kimlik tespiti yapılır, yolcuların Alevi olduğunu öğrenirler. Faşistler, cenazeyi açmak isterler. Cenaze sahipleri yaslıdır, defin ve yola çıkma belgelerini gösterirler. Belgeler yırtılır, coplarla cenaze sahipleri dövülür. Cenaze sahipleri yalvarmakta, karanlık çökmeden cenazeyi köye yetiştirmek istemektedirler. Ama karşılarındaki, ölüden bile intikam almaya çalışan gözlerini kan bürümüş faşistlerdir. Tabutu tekmeler, hakaretler savururlar. Sonunda, saldırganların içinde orta yaşlı birinin, “Bırakın şu pezevenkleri, cehennem olup gitsinler” demesiyle cenaze arabası yola devam edebilir. 11 Gün SAZAK’ın ölümünden beri ulaşıma kapalı yollar arasında, MHP’lilerin etkin olduğu Sünni köylerin yakınından geçenler de vardı. MHP’li olarak bilinen Kayı, Ovasaray ve Cemilbey Köyleri ile Çorum arası 25 kilometrelik yoldan hiçbir Alevinin geçmesine izin verilmiyordu. Aynı bölgedeki Ahmetoğlan, Çobandoğan, Savak ve Yoğunşehit Köylerinde yaşayan Aleviler, esir kampındaymışcasına dışarı çıkamıyor ve zorunlu gereksinimlerini karşılayamıyorlardı. Hayvanlar içerde, insanlar içerde, ekinler tarlada, eli silahlı faşistler yollarda… 12 Ceset... ceset... ceset... Faşistler, insan avındaydı. Önlerine geleni öldürüyor, işkence ediyorlardı. İhbar üzerine Mutluevler inşaatında iki ceset bulunur. Kimlik belirlemesinde birinin Yahya BARAN’a, diğerinin de Osman AKSU’ya ait olduğu ortaya çıkar. Elleri, gözleri ve ağızları bağlı olan cesetlerin her birinde 18’er kurşun yarası olduğu saptanır. Yahya BARAN’ın, sağ görüşlü Adnan BARAN’ın akrabası olduğu öğrenilir. 13 Faşist saldırganlar köy yollarını tutmuşlardır. Araçlardan indirilen solcuları, Alevileri veya kentte ele geçirdikleri kişileri tarlalara, inşaatlara götürerek orada öldürüyor, ekili tarlalara gömüyorlardı. Birkaç örnek şöyle: * Eskiekin Köyü sınırları içinde, buğday tarlalarında iki gencin cesedi ortaya çıkarılmıştır. Osmancık-Mehmet Teke Köyü nüfusuna kayıtlı Kazım GÜLER’e ait cesedin kurşunla delik-deşik edildiği; kimliği belirlenemeyen diğer cesedin de işkence edildikten sonra silahla öldürüldüğü... * Bayat’ın Gökboğaz Mevkiinde Şeref ŞAHİN adında bir gencin; Elvan Çelebi Köyü sınırları içindeki tarlalarda da SSK Çorum Hastanesinde çalışan Necati GÖKTAŞ’ın silahla taranan cesedi bulunmuştur. Tarlalarda bulunan cesetlerin tümünün solcu ve Alevilere ait olduğu; cesedi bulunmayan nice kayıp bulunduğu görülmüştür. Halkı kışkırtan polis Kemal MARAŞLI isimli polis memuru, MHP militanı gibi çalışan polislerin en önde gelenlerindendi. Olaylar başlamadan önce Kayseri’ye tayini çıkmış, ama ilişkisini kesmemiş olan MARAŞLI, Çorum’da görev yapmaya devam etmektedir. Aynı durumda olan ve tayini çıktığı halde Çorum’da bekletilen çok sayıda polis olduğu bildirilmektedir. Polis Memuru Kemal MARAŞLI, olay süresince Çorum’un cadde, sokak ve mahallelerini gezerek sürekli olarak halkı tahrik etmeye, kışkırtmaya çalışmaktadır. Kemal MARAŞLI, kendi görüşünde olan bir polis ekibiyle Milönü’ne girmeye çalışır. Milönü halkı, kurduğu barikatlarla yanlı görülen bu polislerin mahalleye girmelerini engellemeye çalışırlar ve durumu askeri birlik komutanı General Şahabettin ESENGÜL’e bildirirler. General ESENGÜL, hemen Valiyi arar ve ‘Oraya polis girmeyecektir. Eğer polis girerse askerin vur emri var” uyarısında bulunur. Bunun üzerine polislerin Milönü semtine girmesi engellenmiş olur. Bu engellemeye sinirlenen Polis Kemal MARAŞLI ekipten ayrılır, Yeşilyurt Mahallesindeki evine döner. Olay çıkarmadığı için rahat değildir. Evine girerken mahalle halkını kışkırtmayı sürdürür. Karısına, “Hiç korkma, kafalarına taş at. Yeter ki karakola gelsinler. Ben o zaman gösteririm. Burasını hepsine mezar yapacağım. Çorum’u kan denizine çevireceğim” diye mahallelinin duyacağı şekilde bağırmaktadır. Kemal MARAŞLI’nın adı sonraki kanlı olaylara karışır. Eşyalarını bırakarak karısıyla Çorum’u gizlice terk eder. Evini arayanlar, MHP’ye ait çok sayıda doküman bulur, duvarların da Türkeş’in fotoğraflarıyla süslendiği görülür. Sonradan Kemal MARAŞLI, Çorum olaylarına karışma ve adam öldürme suçundan yargılanır. Önce idam cezası verilir, cezası sonra müebbete çevrilir. 14 Kent içi göç ve fırsatçılar 28 Mayıs 1980’de başlatılan saldırı ve katliam Haziran ayı boyunca sürmüştür. Saldırı, tahrip ve cinayetler, kent içinde göçe neden oldu. Bu, amaçlananlardan en azından birinin gerçekleştiği anlamına geliyordu. İç göç, yoğun olarak, Alevilerin ve Sünnilerin iç içe oturduğu mahalle ve semtlerde oldu. Sünnilerin çoğunlukta olduğu mahallelerde oturan Aleviler, gereksinmeleri olan eşyalarını el arabalarıyla, traktörlerle, sırtlarıyla Alevilerin çoğunlukta olduğu Milönü, Bahçelievler, Yeniyol, Yavrutuna, Kali, Gülalibey gibi semtlere; Alevilerin çoğunlukta olduğu mahallelerde oturan Sünniler de aynı biçimde Sünnilerin ağırlıklı olduğu Cepli, Kuduzhan, Çöplü, Ulukavak, Uçdutlar, Karakeçili gibi semtlere göç etmeye başladılar. Emniyet yetkililerine göre Çorum’da 600’e yakın aile iç göç yapmıştır. Artık Çorum kenti, Beyrut gibi keskin çizgilerle ayrılmış durumdadır. İç göçe karşın, Aleviler de Sünniler de olayların devam edeceği korkusu içindeydiler. Olası bir saldırıda kendilerini korumak amacıyla sopa, demir çubuk, silah ve benzeri gereçler temin etmeye çalışıyorlardı. “Kurt dumanlı havayı sever” halk deyiminde olduğu gibi, fırsatçılar da toplumsal olayların yaygınlaştığı ortamlardan yararlanmaya çalışırlar. Çorum olaylarında da fırsatçılar türedi. Çıkarın sağı-solu, Alevisi-Sünnisi olmaz. Çorum’da Alevi-Sünni fırsatçıları gizlice ortaklık kurarlar. Sünniler mahallesinden göç eden Alevilerin evlerini ucuza almak için Sünni ortaklar devreye girer; Alevilerin yoğunlukta olduğu mahallelerden göç eden Sünnilerin evlerini de Alevi ortakları devreye girerek kelepir fiyatına satın alır. 15 Olaylardan ve iç göçlerden rahatsızlık duyan Çorum CHP İl Başkanı ile AP İl Başkanı şu açıklamayı yaptılar: CHP İl Başkanı Cemal SOLMAZ: “Çorum’da olayların başlamasına Gün SAZAK’ın öldürülmesi neden olmuştur. CHP’lilerin ve Alevi yurttaşlarımızın işyerlerinin yağmalanmasına, tahrip edilmesine, CHP’li parlamenterlerin tartaklanmasına, polis seyirci kalmıştır. Polis açıkça yan tutmuştur. İşyerlerini yağmalayanlar, öldürülen polisin cenaze töreninde hazır bulunmuşlardır., Bunlar hakkında hiçbir işlem yapılmaması, vatandaşın tepkisine neden olmuştur. İldeki olay, köylere mezhep çatışması diye duyurulmuş, köylüler galeyana getirilmiştir. Dışarıdan gelen kışkırtmacıların yanında polisin yanlı tutumu, silahlanmayı da teşvik ediyor, mezhep çatışmasını da körüklüyor. Polis olayları yatıştıracağı yerde, tahrik ediyor. Çorum halkı şu anda nefes alamaz duruma girmiştir.” AP İl Başkanı Saffet CERİT: ”Sessiz ve sakin olan ilimizde büyük olaylar tezgahlanmıştır. Alevi ve Sünnilerin oturdukları yerlerde vatan hainlerince ve devlet düşmanlarınca tezgahlanan oyunda vatandaşlarımız tam olarak ağa düşürülememiştir. Eğer bunların planları tam olarak tutmuş olsaydı, ilimizde kan gövdeyi götürür, büyük katliamlar olurdu. Halkımızı tahrik edenlerin dışarıdan geldiği kanaatindeyiz. Kahramanmaraş olaylarını tertipleyenler de bunlardır. Maalesef, olaylar mezhep çatışması boyutuna ulaşmıştır ve Alevi-Sünni ayrımı keskin çizgilerle gerçekleştirilmiştir. Olayları nefretle kınıyoruz ve halkımızın eskisi gibi huzur içinde yaşamaları için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.” 16 Jandarma Komutanı görevden alınıyor 28 Mayıs 1980’de Çorum’da MHP’lilerin başlattığı saldırılar boyutlandı. Polisler MHP’lilerden yana hareket ediyorlar, bundan cesaret alan saldırganlar büsbütün dizginsizleşiyorlardı. Gelişmeler karşısında Vali, jandarmadan yardım istemek zorunda kalır. Askeri birlikler, kentin çeşitli yerlerine yerleşir ve olayların gidişatını varlıklarıyla önemli ölçüde tayin ederler. Jandarma birliğine Yarbay Vural GÜRİDE komut etmektedir. Jandarma Yarbayı Vural GÜRİDE, polislerin solculara ve Alevilere karşı kinli tahriklerini, MHP’li saldırganlara nasıl yardımcı olduklarını görmekte; buna karşı önlemler almaktadır. Jandarma Komutanı, demokrat tutumu ve yansızlığıyla herkese güven verir. Faşistler bu durumdan rahatsız olur. Askeri birliklerin kenti boşaltmasını, bu başarılamazsa hiç olmazsa komutanın görevden alınmasını isterler. MHP Çorum Milletvekili Mehmet IRMAK, Çorum’a gelir; iç savaşa dönüşen kanlı olayların yaygınlaşmasını önlemeye çalışan jandarma ve askeri birlik komutanlarına, “Neye engelliyorsunuz?” diye baskı yapar. Önce Jandarma Komutanı Vural GÜRİDE ile görüşür, tehditle susturmaya çalışır. Demokrat ve yansız tutumunda kararlı olan Yarbay’ı etkilemek mümkün olmaz. Milletvekili IRMAK, bu kez Çorum’da görevlendirilen askeri komutan Tuğgeneral Şehabettin ESENGÜN’le görüşür. Tuğgeneral Şehabettin ESENGÜL, Nokta Dergisi muhabirine, MHP Milletvekillerinin baskısını şöyle anlatır: “İsimlerini dahi hatırlamak istemiyorum. Bu milletvekilleri devamlı suretle yaranın kabuklaması değil, kanamasını isteyenlerdi. İşleri güçleri Ankara’da belirli odakları tahrik etmek ve almış olduğu yetkilerle Çorum’a gelip karma karışık etmekti. Bu iki milletvekili olayların tarafımdan bastırılmasını memnuniyetle karşılamadı. Yani ne istiyorlardı? Bir taraf korunsun, diğer taraf öldürülsün. Yani katalizör rol oynamayacaksınız. Güvenlik tedbirleri tam olarak almayacaksınız, bir kesim ki ona Sünni kesim diyebilirsiniz, Alevileri esasen sıkışmış bir bölgede çevirmiş, onların üzerine saldırıp imha etmek istiyorlardı... “Bir asker kişi olarak bir generale zaten tehditleri sökmezdi de. Ama ‘Senin cezanı biz veririz’ gibi bir davranış içindeydiler. Özellikle birisi fevkâlade küstah bir tavır içindeydi. Bunun karşısında benden gerekli uyarıları aldılar, zamanın Valisi Yüksel ÇAVUŞOĞLU’nun makamında, son olaylar sırasında kendilerine Çorum’da bulunmamalarının daha hayırlı olacağını, güvenlik kuvvetlerinin ve güvenlikten sorumlu bana bağlı birliklerin burada vazifeli olduğunu ve asker oldukça onların beklediği manzaranın ortaya çıkmayacağını kendisine söyledim.” 17 Süleyman DEMİREL hükümeti, MHP ve MSP’nin desteğiyle kurulan azınlık hükümetidir. Süleyman DEMİREL’in sağcı örgütleri koruduğu ve desteklediği herkesçe bilinmektedir. MHP’nın baskı ve önerisi doğrultusunda Jandarma Komutanı Yarbay Vural GÜRİDE görevden hemen alınır. Böylece, Çorum’da MHP’lilerin önündeki engellerden biri kalkmış oluyordu. 18 Çorum’da 28 Mayıs’da başlayan, Haziran ayı içinde de aralıklarla devam eden saldırı, tahrip, yakma ve cinayetler, noktalanmış görünmektedir. Oysa Çorum için için kaynıyordu. Gazeteci gözüyle Cumhuriyet Gazetesinin muhabiri Reha ÖZ ile Mahmut TUNABOYLU, olayların başladığı 28 Mayıs’tan 20 Haziran’a kadar olan birinci saldırıyı geniş bir şekilde incelediler. İnceleme, dizi halinde yayımlandı. Bir bölümden bazı pasajlar şöyle: “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı öncesi MHP’liler, ‘İslamcı Gençlik’ adını kullanarak kentte bildiriler dağıtıyorlar ve ‘halkı cihada çağırıp, bayrama saldırmalarını, kızların iffetini kurtarmalarını’ istiyorlardı. Bayram günü eli sopalı, zincirli faşistler stad kapılarını tutarak halka saldırdılar. Çok sayıda kişiyi yaraladılar. Olaylardan sonra gözaltına alınan hiçbir faşist yokken, polis kent içinde sol görüşlü gençlerin oturduğu kahvehaneleri basıyor, karakola doldurulan gençler günlerce dayak yiyorlardı. “Emniyet Müdürü Nail BOZKURT, faşistlerin eylemlerine karşı yumuşak bir tavır alırken, solun en küçük bir hareketine olanca gücüyle yükleniyor. Sol eğilimli gençler günlerce karakolda işkenceden geçiriliyor, adliyeye sevk edilmiyorlardı. Nail BOZKURT yanlı tavrını öylesine rahat kullanıyordu ki, bazen olanlardan Vali Rafet ÜÇELLİ’nin bile haberi olmuyordu. Örneğin Çorum’un Ortaköy İlçesine bağlı Karahacip Köyü yolunda yakalanan bir öğretmen ve üç faşistin üzerinde 7 tabanca ele geçirilmiş. Ancak kendisinden bilgi sorulan Vali ÜÇELLİ, ‘Benim böyle bir olaydan haberim yok. Nasıl oldu, ben bir öğreneyim’ karşılığını vermişti... “Yine Kargı ilçesinde MHP yanlıları ile devrimci gençler arasında çıkan silahlı çatışma sonucu, sol görüşlü bilinenlerle CHP’lilerin işyerleri tahrip edilmiş, faşist saldırganlar yerine, saldırıya uğrayan devrimciler karakollara çekilip dövülmüşlerdir. Bu olaylar da Vali’den gizleniyor, ancak olayların yinelenmesi iledir ki üzerine gidiliyor. “Emniyet Müdürü Nail BOZKURT, son olarak Tekirdağ’dan ve Ankara Polatlı’dan Çorum’a atanan iki emniyet müdürü yardımcısını da kısa sürede tutum ve davranışlarıyla pasifize etti ve bu iki emniyet müdür yardımcısının bazı olaylara müdahale etmek istedikleri ve bu nedenle pasifize edildikleri Çorum’da herkesin bildiği bir gerçek... “...29 Mayıs günlü olaylar hakkında bilgi sorulduğunda, Vali, bazı dükkanların taşlarla tahrip edildiğini, yakma, yıkma olayı olmadığını, ayrıca ölü de bulunmadığını ileri sürüyor. ‘Olaylarda sadece dört kişi yaralanmıştır’ diyordu. Vali olayları kimin çıkardığı yolundaki bir soruya da ‘Yorum yok’ şeklinde yanıt veriyordu. “Oysa ÜÇELLİ’nin bunları söylediği sırada Servet YILDIRIM adlı sol görüşlü bir yurttaş yaralanmış. Çorum Gazetesi ve 50’ye yakın işyeri tahrip edilip, ateşe verilmişti. “... Tüm bu olanlardan sonra İçişleri Bakanı Vekili Orhan EREN, Çorum’daki olayları ‘karşı görüşlerin’ çatışması olarak gösterebilmiştir. EREN, olaylarda güvenlik görevlilerinin yan tuttuğu yolundaki haberlere ilişkin bir soruya şu yanıtı vermişti: ‘Ben bu kanaatte değilim. Siz önce hüküm veriyorsunuz. Ona göre varsayım yapıyorsunuz. Bu olaylarda polis yan tutmamıştır. Olaylar zaten iki polisin öldürülmesi üzerine başlamıştır. Bu herhalde olaylar hakkında yeteri kadar fikir verir.’ “Daha önce de, öldürülen CHP’liler için ‘Öldürülenler normal CHP’liler değildir’ özdeyişini, siyasal yaşamımızdaki yerine tüm çirkinliğiyle oturtuveren EREN, altı polisin Çorum’daki olaylarda öncülük ettikleri gerekçesiyle işten el çektirildikleri ve bunun savcı yardımcısı tarafından resmi olarak açıklandığı hatırlatılınca da şu yanıtı vermişti: ‘Savcı Yardımcısından önce Savcı ve Vali vardır. Bunu Vali değil, Savcı Yardımcısı söylemiş. Çorum’da altı polis tutuklandı diye bir şey yok. İçişleri Bakanlığı’na bu konuda bir bilgi gelmedi. Bu doğru değildir.’ “ 19 Bir bilim adamının üzüntüsü Hıfzı Veldet VELİDEDEOĞLU Çorumludur. Çocukluğunu, gençliğinin büyük bölümünü Çorum’da geçirmiş, çağdaş, ilerici bir toplumun oluşması için 70 yıla yakın uğraş veren bir bilim adamıdır. Çorum olaylarını duyduğunda dünyası sarsılır. Kinin ve yobazlığın önüne bilimin ve aklın geçmesini isteyerek üzüntülerini şöyle dile getirir: “Hürriyet Gazetesinde Çorum kentinin düşman kamplara bölünmüş durumunu gösteren plana baktım. Cumhuriyet Gazetesinin 20-21 ve 22 haziran 1980 sayılarında Reha ÖZ ve Mahmut TURNABOYLU’nun Çorum olaylarını anlatan röportajlarını okudum. Yerinde yapılmış gözlemlere dayanan bu incelemeler beni -itiraf edeyim- çok büyük üzüntüye ve dehşete düşürdü. Onlarda sözü edilen mahallelerden bir bölümü çocukken barış içinde sere-serpe oynadığımız yerlerdi. Milönü, Bahçelievler gibi semtler ise, baharda çiğdem topladığımız, yazın kurulan harmanlarında düven sürmeye gittiğimiz düzlüklerdi. Demek buralar birkaç gün içinde savaş cephelerine dönüşmüş, binlerce kurşun vızıltılarına sahne olmuştu. Benim hemşerilerimden bir bölümü, başka bir bölümünü kıyasıya yok etmeye kalkışmıştı oralarda. Acaba niçin? Bunu bilen var mıydı aralarında? Bir türlü inanasım gelmiyordu bu katliam girişimine. “Şu günlerde Çorum’dan İstanbul’a gelmiş olan birkaç tanıdık, Çorum’u alt-üst etmeye kalkışan ve kentte tahribat yapan militanlardan çoğunun Çorum’un yabancısı olduğunu, dışarıdan geldiklerini söylediler. Hem bunu söyleyenler Alevi değil Sünni, solcu değil AP’li kişiler, kendi hallerinde bir karı-koca. Evleri Alevilerin çoğunlukta olduğu bir mahallede bulunduğu için onları da Alevi sanmışlar, militan saldırganlarca rahatsız edilmişler. Çok tedirgin bir durumdaydılar. İş bulup yerleşmek umuduyla gelmişler İstanbul’a, ‘Artık yaşanacak yer olmaktan çıktı Çorum’ diyorlardı, büyük bir üzüntü içinde. “İstanbul’daki başka bir hemşerimden de şunu duydum. Eski Demokrat Partililerden olup işleri tıkırında giden bir zat, birkaç günlüğüne Çorum’dan İstanbul’a gelip dönmüş ve ‘Bütün işler Kızılbaş Jandarma Alay Komutanı yüzünden bozuldu. Çünkü o Kızılbaşları tutuyordu’ demiş. Oysa bütün namuslu gazeteler -MHP’li Milletvekillerinin istemi üzerine sonradan değiştirilen- bu komutanın yansız tutumu almasaydı Çorum’da da bir Maraş katliamı olur ve kan gövdeyi götürebilirdi’ diye yazdılar. Herhalde doğrusu da bu. “İki ineğimizle birkaç koyunumuzu babam ortakçıya vermişti. İneklerin ortakçısı, Çorum Ovasına bakan Kösedağı’nın öte yüzündeki Kızılören Köyü’nden Lafçı Ali adında bir Aleviydi. Belirli aralıklarla ve hiç aksatmadan yağ, kaymak ve yoğurt getirirdi ineklerin ürününden. Öbür ortakçı Çorum Ovasındaki Buluz Köyü’nden Ömer Ağa adında bir Sünniydi. Bunu şuradan biliyorum. Doğan kuzuların öldüğü, koyunlarımızın süt vermediği haberini getiren Ömer Ağa’ya öfkelenen babam, bir gün önce, ‘Ağzından Allah ve Muhammed üzerine yemin eksik olmaz ama ne hikmetse herkesin koyunları döl verir hep bizimkiler vermez. Şu Kızılbaş Lafçı’nın (Yani öbür ortakçının) hiç yemin ettiğini duymadım ama, hak yediğini de görmedim’ diye bağırmıştı. “Kimi zaman babam, kimi zaman amcalarımla birlikte Çorum yöresindeki Çerkez, Kürt, Sünni ve Alevi Türk Köylerinden birçoğuna gitmişimdir. Halkı Sünni olan köyler için ‘Sünni’ nitelemesi kullanılmazdı. Halkı Alevi olan köylere ‘Kızılbaş Köyü’ denilirdi. Çorum kentinin sadece bir kıyı mahallesinde Kızılbaşların oturduğu ve orada yoksul kişilerin yaşadığını bilirdim. Ama o uzak mahalleye hiç gitmedim... “... Kızılbaşlar üzerine öyküler dinlemiş, onların kötü ve ahlaksız insanlar olduğuna inanmıştık. Enbiyaların Bahattin, ‘Kızılbaş, gavurdan beterdir’ derdi. Babasından duymuş, oysa şimdi bileğimi saran şu iyi kalpli adamın yüzünde hiç de kötülük belirtisi yoktu. O günden sonra hiçbirimiz onun ardından bağırmadık. Ve ben, çok sonraları Aleviler için çıkartılan söylentilerin Sünni iftiraları olduğu kanısına vardım. “Bunları hatıra anlatmak için yazmadım. Burada anıların sırası değil şimdi. Çorum ve yöresinin etnik ve mezhepsel durumunu vurgulamak için yazdım. Demek ki, Türkiye’yi bölüp parçalamak ve böylece kendi hırslarını doyurup kötü amaçlarına ulaşmak isteyen melunlar hep etnik durumları böyle olan bölgeleri seçiyorlar. “Anlattığım günlerden bu yana Aleviler ekonomik bakımdan geliştiler ve Çorum’un birçok mahallesinde mülk edindiler. Cumhuriyetin ilânından ve Atatürk’ün laiklik devriminden sonra, Alevi ve Sünni yurttaşlar arasında kız alıp vermeler de çoğaldı. Pek çok Alevi yurttaş yüksek öğrenim yaparak ülkede önemli görevler aldı. Ve sorumluluklar yüklendi. Ülkemizde o denli barışçı bir ortam oluştu ki, büyük kentlerde kimin Sünni, kimin Alevi olduğu bilinmez ve sorulmaz oldu. Doğal olanı da buydu. Çünkü, ister Sünni, ister Alevi, yurttaşların hepsi... “... Haydi bunlar türlü propaganda, slogan ve mitlerle aldatılmış deneyimsiz gençler diyelim ve günümüzde işbaşında olan politikacılardan da umudumuzu keselim. Ama yüksek öğrenim görmüş ve ‘aydın’ nitemini takınmış yöneticilere ne diyelim? Politikacıların eleştiri ve kıyımını düşünmeksizin vaktinde yasal önlem alıp tam yansız bir tutum ve davranışla tüm suçluları adalete vererek, böyle kanlı olayların önünü alacak olanlar onlardır. Ne yazık ki onlardan kimisi, bunun tersini yapmakta, sol kesime karşı gereğinden çok sert davranırken; sağ kesimin saldırganlarına göz yummaktadır. Çorum Valisi ve Emniyet Müdürü böyle tutumları dolayısıyla istemeye istemeye değiştirilmiştir. Çok daha sonra, yansız davranışlarıyla halkın güvenini kazanmış olan Jandarma Alay komutanı da ne yazık ki değiştirilmiştir. Bazı illerdeki yöneticilerin aşırı yan tutucu durumlarını son Nevşehir olaylarında da gördük...” 20 CHP’nin hazırladığı rapor 28 Mayıs günü başlayan faşist saldırı üzerine Altan ÖYMEN, Şükrü BÜTÜN, Ethem EKEN, Erol ÇEVİKÇE ve Vehbi MEŞHUR’dan oluşan CHP parlamenter heyeti, Çorum ve Merzifon’daki saldırı olaylarını yerinde inceler ve değerlendirmelerini bir rapor haline getirirler. Altan ÖYMEN tarafından basına açıklanan raporun bazı bölümleri şöyle: “... Yüz gün içinde kurtarılmış bölgeleri kaldıracağından söz eden DEMİREL’in yönetiminde tam tersine birçok kent ve kasaba bölüm bölüm sağcı militanların kurtarılmış bölgesi haline getirilmekte, devlet daireleri de başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere kurtarılmış daire haline sokulmaktadır. “Devlet güçlerine karşı duyulan güvensizliğin ülkeyi büyük bir göç alanı haline getirdiğini, binlerce insanın mahallelerinden mahallelere, kasabalarından kentlere, kentlerden büyük kentlere akın ettiklerini, ayrıca yurt dışına iltica etmek isteyenlerin sayısının da hızla yükseldiğini;... “DEMİREL hükümeti ise Türkiye’yi altı ay içinde göçülen ve kaçılan bir ülke haline sokma vebalinin utancını duymak bir yana, tam tersine bu kaçışa yol açan olayları, bilinçli olarak körüklemektedir... “Çorum’da halk, polisin yanlı tutumundan kendisini korumak için bu barikatları kurmuştur. Polisin yanlı tutumu, resmi demeçlerle de ortadadır. Çorum Savcı yardımcısı, altı polis memurunun tahrikçilik ve öncülük yaptıkları saptanarak haklarında soruşturma açıldığını bildirmiş. Buna karşılık DEMİREL, grupta yaptığı konuşmada, ‘Barikatlar kurularak bir mahalleye devlet güçlerinin girişi engellenmektedir’ diyebilmektedir. DEMİREL’in bu açıklamasından sonra Çorum Valisi, ‘Barikatları gece saldırılardan kendilerini korumak amacıyla halk kurmuştur’ demiş, böylece DEMİREL’in olayı saptırdığı ortaya çıkmıştır...” 21 3. Katliamın İkinci Dönemi a) İkinci Saldırı Hazırlıkları Açık hazırlık ve yetkililerin kayıtsızlığı 28 Mayıs’ta başlayan olaylarda faşistlerin amacı, Çorum ve Çorum’a bağlı ilçe ve kasabalarda oturan solcu ve Alevileri baskı ve katliamlarla korkutmak, göçe zorlamak, süreç içinde bölgede denetimi tam olarak ele geçirmekti. Ancak, Kahramanmaraş katliamından ders çıkaran Çorum halkı, saldırının ilk günü, kendi olanaklarıyla kurduğu barikatlarla özgüvenliğini önemli ölçüde sağlar. Ayrıca, faşistler ilk saldırıda Sünni topluluğun yeterli desteğini görmemişlerdi. Bu ve diğer nedenlerden dolayı, faşistlerce istenilen başarı sağlanamamıştı. Faşistlerin çalışmaları artık 28 Mayıs ve izleyen günlerde cereyan eden saldırılarda görülen eksikliklerini gidermeye yoğunlaşmıştı. Kent halkının Sünni kesimlerinin aktif desteğini almak, başlıca amaçlardan biri haline gelmişti. Ayrıca olası eksikliklere karşı, dışarıdan faşist militan ve silah getirme, saldırıya engel olan ve olması beklenen devlet görevlilerini kentten uzaklaştırma faaliyetlerini hızlandırdılar. İçlerinde ekipler oluşturarak mahalle, kasaba ve köy çalışmalarına yöneldiler. Köy ekipleri, militanlarına saldırı yöntemlerini öğretiyor. görev yer ve konumlarını saptıyordu. Saldırı öncesi günün akşamı, görevlendirilen ajitatörler, Maraş’ta ve diğer yerlerde uygulanan ve artık bilinen yöntemi hayata geçireceklerdi: “Aleviler, Çorum’da camileri bombaladılar, çok sayıda Müslümanı öldürdüler; kadın ve kızlara tecavüz ettiler. Biz Müslüman olarak bu din kardeşlerimize yardım etmeliyiz!” Saldırının başlama mesajı alındığında, kenti çevre bölgelere bağlayan yollar denetim altına alınacaktı. Yollarda kimlik kontrolü yapılacak; Alevi ve solcular esir alınarak sorgulama komitesine teslim edilecekti. Kentte, Validen başlayarak yetkililerin ve istihbarat birimlerinin, faşistlerin hazırlıklarından habersiz oldukları düşünülemez. Bir an kendi kaynaklarıyla bilgi alamadıklarını kabullenelim. Ama yetkililer sürekli olarak uyarılmıştır. Nitekim, saldırıdan üç gün önce, 30 Haziran’da, iki büyük partinin kent temsilcileri, CHP İl Başkanı Cemal SOLMAZ ile AP İl Başkan Yardımcısı Erol ŞAHİN, Vali Yüksel ÇAVUŞOĞLU ve Emniyet Müdürü Erdem YURTSEVER’le görüşürler; görüşmede, yetkililere MHP’nin saldırıya hazırlandığı iletilerek önlem alınması istenir. 22 Tehlikenin varlığı, yine 30 Haziran’da, bir başka tür haberci tarafından da duyuruluyor. Saat 16.30 sıralarında, sonradan Adnan ÖZEJDER’e ait olduğu öğrenilen, 19 AT 535 plakalı ve yeşil renkli bir Murat 131 otomobil, sol görüşlülerin oturduğu semtlere dalıyor, içinden çevreye ateş açılıyor, ateş sonucu Hatice İLHAN isimli bir lise öğrencisi ağır yaralanıyor. Halkın takibi sonucu otomobil Milönü semtinde yakalanıyor, içindekiler kaçıp kurtulurken, otomobil ateşe veriliyor. 23 Daha ilginci, İçişleri Bakanlığı’na ulaşan bir haberdir. Bu habere göre, Çorum’da faşist saldırıya karşı direnen sol görüşlülere, köylerden yardım gelecektir. Alınan ‘istihbarat’ sonucu, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Çorum Valiliğine şu telgrafı çekmiştir: “Sayın Yüksel ÇAVUŞOĞLU, Çorum Vali Vekili Çorum’da meydana gelen olaylarda köy ve köylülerin şehir ve kasabalarda bulunan yakınlarına silah getirerek ya da karışarak yardımcı oldukları, bu sebeple Çorum’un köylere açılan çıkış yollarının ağzında daima kontrol yapılması gerektiği, Bahabey Koruluğu ve Su Deposu bölgesi ile Kuşsaray Köyü’nden Nadık Pınarı ve Milönü Mahallesi’ne gelen yolun kontrol altına alınması gerektiği, Alaca, Sungurlu, Mecitözü ilçelerinin de hassas olduğu, buralarda da tedbirli bulunulmasının gerektiği, olayların sıcaklığını kaybettikten sonra provokatör ve suçluların aranmasının zaruri olduğu ileri sürüldü. Bilgilerinize rica ederim. Durmuş YALÇIN Müsteşar (İçişleri Bakan yardımcısı)“ 24 Bunca bilgi ve uyarıya karşın, önlem alınmaması oldukça anlamlı ve düşündürücüdür. İçişleri Bakanlığı’nın gönderdiği telgrafın içeriği daha da anlamlıdır. Telgrafa göre yalnız solcuların ve Alevilerin oturduğu semtlerin dışarıyla ilişkilerinin kesilmesi öneriliyor. Nitekim telgraf üzerine söz konusu semtlerde operasyon başlatılır. Mahalleyi saldırıya karşı koruyacak 100’e yakın kişi gözaltına alınır. Saldırıyı yapan faşist örgütlerin bulunduğu semtlerde hiçbir arama yapılmaz. Solcu ve Alevilere yönelik operasyonlar sürüyor Mayıs’ta başlatılan ilk saldırıda, MHP’li ülkücüler, Alevi ve solcuların yoğun olduğu semt ve mahallelere girememişlerdi. Olaylar yatıştıktan sonra, emniyet kuvvetleri, bu bölgelerde operasyonlara başladı. Terlemezevler semtinde bulunan Çorum Şoförler ve Nakliyeciler Derneği Başkanı Hasan ÖZTÜRK, faşist saldırılara karşı cesaretle durmakta ve çevredeki halkın direnmesinde önemli bir rol üstlenmektedir. Ayrıca, Hasan ÖZTÜRK’ün evi, faşistlerin üs olarak kullandıkları SSK Hastanesine yakın, çevreye egemen bir tepenin üstündedir. Faşistler, bu tepeyi ele geçiremiyor, böylece istedikleri semtlere ateş etme olanağı bulamıyorlardı. Polisler, Hasan ÖZTÜRK’ü de gözaltına alır. Oturanların çoğunluğu CHP’li ve Alevi olan Üçevler semtinde operasyon düzenleyen polis, semtteki erkeklerden 60 kişiyi gözaltına alınır. Faşistlerin egemen olduğu semtlerde herhangi bir arama ve operasyon yapılmadığını vurgulamak herhalde gerekmiyor. 25 Cihad bildirisi dağıtılıyor MHP’li ülkücüler, İskilip’te bildiri dağıtarak halkı din için savaşa (cihada) çağırır. Bildiri şöyle: “Büyük Türk Milleti, Aziz İskilipliler, “Son bağımsız Türk devleti üzerinde oynanan hain oyunları, komploları, plânları görmemek için artık kör olmak, hatta hain olmak gerekir. “Türk varlığını dünya üzerinden silmek isteyen emperyalist güçlerin yerli uşakları, komünistler, vatan hainleri, bölücüler, Türk devletinin temeline dinamit koymak isteyenler ellerindeki Rus ve Çin yapısı silahlarla ne yapmak istemektedirler. “Bu eli silahlı eşkıyalara karşı artık kesin tavır almak, dur demek zamanı çoktan gelmiş, hatta geçmiştir bile. Kıymetli hemşerilerimiz, Müslüman Türk milletini bataklığa sürüklemek isteyen, bölmek, parçalamak, yok etmek, isteyen komünist cinayet çetelerine karşı uyanık olalım. Türk devletini yok etmek isteyen bu hain emperyalist güçlere karşı yılmadan, çekinmeden, canı pahasına mücadele veren-Ülkücü Türk Gençliği’ne destek olalım. Büyük Cihada hazırlanalım. “Ülkücü Türk Gençliğinin her ferdinin cesetleri birer birer çiğnenmedikçe bu mübarek vatan topraklarına komünizm girmeyecektir. Ülkücü Türk Gençliği barış zamanı bir karıncanın ayağına basıp incittiği zaman bundan üzüntü duyacak kadar yufka yürekli olduğu gibi, aynı zamanda vatan hainleri için sokaklar dolusu idam sehpası dikecek kadar da gaddardır. Burası da böyle bilinsin. Bizi komünist kurşunları değil, milletimizin susuşu öldürüyor. Kanımız aksa da zafer İslamın. Yolumuz Allahın yolu. / ÜLKÜCÜ GENÇLİK” 26 İskilip’te dağıtılanla aynı içerikte bir bildiri de Çorum’da dağıtılmıştır. SSK Hastanesi üs haline getiriliyor Çorum SSK Hastanesi, sağın etkin olduğu bir yerdir. Faşistler, SSK Hastanesini üs olarak kullanmaktadır. Kendi yaralılarını burada tedavi ederken; karşıt görüşten gelen yaralılara işkence yapıyor kimilerini de öldürülüyorlardı. Hastanenin bodrum katı işkencehane olarak kullanıyorlardı. Hürriyet Gazetesinin muhabiri Saygı ÖZTÜRK, hastanede gördüklerini şöyle yazıyor. “Çorum Sosyal Sigortalar Kurumu Hastanesi belli bir grubun üssü olarak kullanılıyor. Silahlar buraya sokuluyor, bodrum katında işkenceler yapılıyor. Çorum’da kanlı olaylardan görüntüler ve çizgiler şöyle: SSK Hastanesi güvenlik kuvvetlerince aranacaktı. Asker çevreyi sardı. Personelin dışarı çıkışına izin verilmedi. İçeride büyük bir arama için tüm timler hazırdı. Şanlı Türk askerine ‘Komünist’, Mehmetçik’e ‘Piç’ diye bağıranlar cezasız kalamazdı… “Geniş bir arama tarama yapıldı. Dolaplar açıldı, bodrum katı arandı. Yatakların altı arandı... Burada çeşitli suçların failleri de bulunuyordu. Ama bunlar ele geçirilemedi, neden mi? “Askerin arama yapmasından hemen önce hastanede yoğun bir faaliyet başlamıştı. Bazı askerlerin teşhis ettiği kişiler tuvaletlerde bıyıklarını sakallarını kesiyor, saçlarını yanlarındaki kişilere tıraş ettiriyorlardı... Hastanenin bazı personeli yaralıları unutmuş, hastane içine sızanlara ‘görevli’ belgesi çıkartmakla meşguldü. Sonuçta ancak üç militan bu hastanede ele geçirilebildi. Tabii saçına kıyamayan bir hemşire, ‘Komünist asker’ demenin bedelini gözaltına alınmakla görecekti. “Terlemezevler semtinde bir genç silahlı beş kişi tarafından koluna girilip kaçırılıyordu. Bu genç de öldürülecek, ya da örgüt evinde sorguya çekilip, hakkında karara varılacaktı... Gencin tüm direnmelerine rağmen beş kişi onu sürükleyerek götürmeye uğraşıyordu. Sırtına bir tabancanın namlusu dayanmıştı... Bir köşebaşında asker belirdi. Gerçi kaçırmak isteyenler paniğe kapıldı ve genci orada bırakıp kaçarlarken arkadan ateş ettiler. Gözlerimle tanık olduğum bu olaydan sonra yaralı kişi hastaneye getirildiğinde olayın etkisi ile konuşamadığını, dilinin tutulduğunu öğreniyordum...” 27 Faşistler, SSK Hastanesinin çevresindeki apartmanlara uzun menzilli ve otomatik silahlarını yerleştirmiş, solcu ve Alevi evlerine ateş ediyorlardı. Polis, bunları görmüyor muydu? Görmez olur mu? Kimi polisler, faşistleri koruyor; kimi polisler de faşistlerle birlikte bizzat saldırı düzenliyordu. SSK Hastanesinde çalışan 21 personel, dilekçeyle Çorum Valiliği’ne can güvenliklerinin olmadığını bildirirler. Dilekçe şöyledir: “Valilik Makamına - ÇORUM “MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün SAZAK’ın öldürülmesi ile 28. 05. 1980 tarihinde Çorum ili merkezinde başlayan 04. 07. 1980 tarihinde Alaattin Camiine bomba atıldığı iddiası ile devam edegelen ve geniş boyutlara ulaşan anarşik olaylar sonucunda birçok kişi kaçırılıp işkence edilmek suretiyle yaşamını yitirmiştir. Biz aşağıda isim ve adresleri yazılı şahıslar SSK Hastanesinde personel olarak çalışmaktayız. Adı geçen bu hastanede görevli arkadaşlarımız Necati GÖKTAŞ kaçırılıp, işkence edildikten sonra öldürülmüştür. “Hastane, bulunduğu muhit itibariyle asayiş ve can güvenliği yönünden çok hassas bir bölge olup olaylar sürekli bu bölgeden kaynaklanıp il çapında yayılmaktadır. Yine bu cümleden olmak üzere arkadaşlarımızdan Erol ÖZLÜ ve Halil ÇEVİK de karşıt görüşlülerce dövülmüş olup, bunlardan Erol ÖZLÜ’nün 20 günlük raporu mevcuttur. Berber Ekrem ÇELEBİ, Erol ÖZLÜ’yü ziyarete gittiğinde, silahlı saldırı sonucunda ağır derecede yaralanmıştır. “Hastanede görevli personelin şefi Nuri ÇIRAK, A. Hamdi EFE, İsmet KUZU, Bekir KOZAN, İbrahim YILDUZ, Mehmet PEKER; hemşirelerden Şadiye İLMEN, Hatice ALKAN, Sevil TARHAN, İsmail HÜYÜKOĞLU, Osman CENGİZ, Aslan AKBAŞ, Ömer YAKAR, Ali KOL, Dursun YÜKSEL, Hidayet KILIŞ bu hastanede devlet memuru görevini tam anlamıyla suistimalle, MHP’nin adeta bir militanı olarak çalışmakta, dışarıdaki militanlarla işbirliği halinde SSK Hastanesi yöresinde tüm olayları tezgahlamaktadırlar. Hastane adeta siyasi bir partinin karargahı haline gelmiş olup, karşıt görüşlü yaralıların dahi tedavi ve can güvenliği olanağı kalmamıştır. Yukarıda bahsi geçen karşıt görüşlü arkadaşlarımız sürekli bizleri tehdit ve baskı altında tutmakta, görevimizi yapmayı engellemekte, bizleri hastaneye sokmamaktadırlar. “Kahraman Türk Ordusunun şerefli mensuplarına ‘Komünist asker, defol’ diye bağıran hemşire Şadiye İLMEN, Pansumancı Ömer YAKAR, Necmettin SALİMOĞLU halen bu hastanede görev yapmakta, nedense yakalanıp sorguları yapılmamaktadır. “Yukarıda bahsi geçen olaylar sonucunda bu hastanede can güvenliğimiz ve çalışma barışı kalmamıştır. Olayların kaynaklandığı bir muhit olmasına rağmen gerek hastane çevresinde, gerekse içerisinde herhangi bir etkin can güvenliği bulunmamaktadır. İleride doğması muhtemel hadiselerin önlenmesi, çalışma barışının sağlanması, can güvenliğimizin temini için gerekli etkin önlemlerin alınmasını, bahsi geçen konular üzerinde hassasiyetle durulmasını, gidiş ve dönüşlerimizde bizlere servis arabası tahsis edilmesini saygılarımızla arz ve talep ederiz. 14. 07. 1980” 28 SSK Hastanesininin durumu böyle. Çorum Valisinin ve Emniyetin yanlı tutumu belli. Kimi kime şikayet edeceksiniz? b) Cihad Çağrıları ve Saldırı 1 Temmuz gecesi: Saldırı başlıyor Kent dışından gelmesi gerekenler gelmiş, Sünni köylerdeki MHP yanlılarının hangi köy yolunu kontrol edeceği, ele geçirilen solcu ve Alevi yurttaşlara neler yapılacağına ilişkin hazırlıklar tamamlanmıştır; artık saldırı işareti beklenmektedir. Çorum merkezinde oturmakta olan solcu ve Alevilerin önemli bir kısmı, emniyet tarafından gözaltına alınmıştır. Faşistler, uzun menzilli silahlarını apartman çatılarında mevzilendirmişlerdir. Ev ve işyerlerini yakmak için gerekli benzin ve malzeme hazırlanarak görevlilere teslim edilmiş, esir alınan solcu ve Alevilerin saklanacağı yerler de belirlenmiştir. En nihayet, halkı cihada çağıran bildiriler de dağıtılmış, kısacası katliamın tüm hazırlıkları tamamlanmıştır. Bu savaş Arabistan çölündeki Bedevilerin hurmalık savaşı değil; demokrasi ile faşizmin savaşı olacaktı. Hazırlıklar, bunu gösteriyordu... 1 Temmuz 1980; Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gece... Terlemezevler ile SSK Hastanesi civarına yerleştirilen uzun menzilli silahlarla solcu ve Alevi evlerine ateş açılır. Bu, çatışmanın başlangıç işaretidir. “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız” sloganıyla saldırı başlatılır. Faşistlerin egemen olduğu Bahçelievler, Mutluevler, Etievler, Yavrutuna ve Terlemezevler, Ulukavak, Çatalhavuz, SSK Hastanesi semt ve mahallelerinden yayılan silah sesleri, kenti çınlatmaktadır. Solcu ve Alevilere ait ev ve işyerleri yağmalanmakta, tahrip edilmekte ve ateşe verilmektedir. Kısa sürede alevler içinde kalmış kentin üstüne kara bir duman çökmüştür. Saldırıya uğrayan semtlerin telefonu kesilmiş, halkın yardım isteme ve haberleşme olanakları ortadan kaldırılmıştır. İlk saldırı, Şoförler Derneği Başkanı Hasan ÖZTÜRK’ün evine yapılır. Hasan ÖZTÜRK gözaltındadır. Ev ile önünde bulunan iki TİR kamyonu tahrip edilerek yakılır. 2 Temmuz: Boyutlanan saldırı ve sokağa çıkma yasağı Çarşamba günü, Çorum’un pazarıdır. Çorum’daki çatışma ve saldırıdan habersiz olan çevre köy ve kasaba halkı, satacak ürünlerini traktörlerle, minibüslerle Çorum’a götürmek üzere yola çıkmışlardır. Yollar silahlı ve maskeli faşistlerce tutulmuştur. Kent pazarına gelen tüm araçlar durdurularak kimlik kontrolü yapılmaktadır. MHP’lilerin kendi yandaşlarına gizlice verdikleri parolayı söyleyenler pazara bırakılmakta, diğerleriyse sorgudan geçirilmekte, saatleri, yüzükleri, paraları ve eşyaları gasp edilmektedir. Alıkonanlar daha sonra minibüslerle belirlenen yere götürülerek görevlendirilen adamlara teslim edilmektedir. Aralarında kadınların da olduğu bu kişilere elle, küfürle taciz ve hakaret ediliyor, işkence yapılıyordu. Cezaevi firarisi katiller ise, köylerde saldırılarını sürdürüyorlardı. Bu katiller, Yoğunpelit Köyü’nde köyün koyunlarını güden çoban Mehmet KAYGISIZ’ı öldürürler, koyunlarını da götürürler. Saldırının yoğunlaşması üzerine Vali Yüksel ÇAVUŞOĞLU, sokağa çıkma yasağı ilan eder. Ancak bunun bir çözüm olmadığı hemen görülür. Solcu ve Alevilerden yasağa uymayanlar gözaltına alınırken; faşistler saldırılarını özgürce sürdürmektedirler. İşyerleri ve konutlar serbestçe tahrip edilerek yakılmakta, yangını söndürmeye giden itfaiye görevlileri de silahla tehdit edilerek engellenmektedir. Günün bilançosu, 4 ölü, 10 yaralı, tahrip edilerek yakılan 50 ev ve işyeridir...” 29 Olayı yaşayan tanıklar anlatıyor Elmas ÇAKMAK: “Oğlum Hikmet ve kocamı götürdüler. Bir haber alamadım. CHP’lilere ait tüm evleri yaktılar. Ben Eymerli Ahmet’in evine sığındım. O beni sakladı. Sabah olunca da bana, ‘Sizi koruyamam kaçın’ dedi. Kaçıp Milönü’ne geldim. Oralarda asker ve polis yoktu. Evlerimizi yakanların çoğu Çatak ve Türkler Köylüleri idi.” Kemal TEKE: “Biz Üçevler ve Çiftlikpınarı’nda oturuyoruz. Evlerimizi yangına verdiler, buradaki CHP’liler topluca şehri terk ederek Yeni Köye doğru çekilmek zorunda kaldık. Ben bir topluluğun içinden geliyorum. Kaçtım. Onlar 500’e yakın insan geceyi Yeni Köyde geçirdiler. Sabah oradan çıkınca Paşaköy, Ayazköy, Beydili, Çatak, Türkler Köylüleri tarafından esir alınmak üzereler. Öldürülebilirler. Bunlar, Sarin, Eşençay, Acıpınar, Kızılpınar köylüleridir. Her an öldürülebilirler.” Yusuf ...: “Sarılık Köprübaşı Mahallesi, 2. Cihan Sokakta oturuyorum. Hastanede evrak memuruyum. Göreve gidiyordum. Büyük bir kalabalık, ‘Cami yandı’ diye geliyordu. Bunlardan 100 kadarı evimin önünde toplandılar. ‘Kızılbaşları yakın, yıkın’ diye bağırıyordu. Bu sırada Harmancıklı Rıza CANCAN’ı kurşunlayarak evinin önüne attılar. Ölüsü iki gün orada kaldı. Bu kalabalığın başında Çomarlı Aydın, Yavulu Osman AYDIN’ın damadı olan İmam-Hatip öğrencisi vardı. Benim evi ateşe verdiler. Çocuklarım kaçtı. Hademe Laçinli Sabri’nin bodrumuna girdiler. Orada beni ve evin yanışını seyrediyorlardı, korku içindeydiler. “Beni yakaladılar, iyice dövdüler, sonra Harmancıklı Elvan’ın evine götürüp, elimi ve ayağımı bağlayarak astılar. Yanımda aynı biçimde üç kişi daha asılıydı. Birisi Kemal ULUMAN’dı, diğerlerini tanıyamadım. Bunlardan biri dişi ile ipi çözdü. Bizi de kurtardı. Ufak bir duvardan atladım. Zor yürüyordum. Çok kan kaybetmiştim. Duvar dibinde yatarken çocuklarım beni arıyormuş. Seslerini duydum, buradayım dedim. Yanıma geldiler. Güç bela Harmancıklı Elvan’ın evine düştüm. Burada beni gördüler, tekrar dövdüler, tekrar bağladılar. Çok yalvardım. Ben kimseye zararı olmayan birisiyim, dedim. Dinlemediler.Birkaç komşu yatıştırdı. Beni hastaneye getirdiler. Beni dövenlerin arasında olan Yavulu Osman’ın elinde tüfek vardı. Uzun sarı birisinin elinde tabanca, kısa esmer birisinde nacak, diğer birkaç kişide demir çubuk vardı.” Hatice KALTAKÇI: “Kalabalık bir grup evimin önüne geldi. Kocamı alıp götürdüler, önce bir bakkala, sonra bir kahveye soktular. Buradan çıkardılar, başına bir torba geçirdiler. Önlerine kattılar, sopalarla vurdukça düşüyordu. Ben korktum, bayıldım. Böyle devam etmişlerdi. Şehir dışına kadar gitmişler, hapishanenin arkasına çıkınca orada ölmüş, otların içine atmışlar. Kocamı beş gün aradım. Hastane morguna getirmişler, tanıyamadım. Tanınacak hal koymamışlardı ki. Katilleri iyi tanıyorum. Erol DİKER, Ümit ÇİMEN, Cengiz KAYA, Ünal ÇİMEN, Topal ELVAN, Halit KÜRER, Recep BARUT, Salih CİNDİLLİ idiler...” Halil COŞKUNER: “SSK Hastanesi arkasında oturuyorum. Simel Beton Boru Fabrikasında çalışan işçiyim. Akşam üzeri eve geldim. Babam beni çarşıya gönderdi. Eve döndüm. Yemeğe oturmuştuk. Kuruköprü yöresinden gelen bir grup evi sardı. ‘Yakacağız’ dediler. Hemen camları kırmaya başladılar. ‘Bunlar baba-oğul komünist’, dediler. Bizi önlerine aldılar, ellerinde tüfek ve tabanca vardı. ‘Yürüyün, orospu çocuğu komünistler’ diye vuruyorlardı. Babamın kafası, yüzü kan içindeydi. Kuruköprü’de bir harabe eve soktular bizi, soydular. Babamdaki 4000 lira ile bendeki 50 lirayı aldıktan sonra bizi bağladılar. Kimisi, ‘Bunların kafalarını keselim’, kimileri ‘Gözlerini oyalım’ diyordu. Silah sesleri geldi, bizi bıraktılar. Bir jandarmayla iki polis bizi kurtarıp panzere aldı. Devlet Hastanesine gittik. Orada bir polis ifademizi alıyordu. Ben anlatırken aynen şöyle dedi: ‘Bunların pek doğrusu yoktur. Doğru şöyle orospu çocuğu.’ Artık yapacağım bir şey kalmamıştı. Sözümü kestim. Oradan SSK Hastanesine gelip yattık. Gece silah sesleri hiç susmadı. Öğrendim ki bir asker yaralanmış. Asker; ‘Kurban olayım Milönü’ne. Bu faşistler insan değil’ diye bağırıyordu. Evimiz yağma edildi. Gece de yakmışlar.” 30 3 Temmuz: Faşist saldırı devam ediyor Tarih 3 Temmuz 1980, günlerden Perşembe. Salı günü akşamı başlayan faşist saldırı, sokağa çıkma yasağına karşın, Çarşamba ve Perşembe günü de devam eder. İskilip yolu üzerinde bulunan Yıldız Kiremit Fabrikasının yanında işkence edilerek ve kurşunlanarak öldürülmüş iki ceset bulunmuş, ancak kimlikleri belirlenememiştir. Esnafevler semtinde bir özel otomobil yakılmıştır. Nurettin Caddesi ile Garajlar çevresinde faşist saldırıların sürdüğü, CHP’lilere ve Alevilere ait çok sayıda işyerinin yakıldığı bildirilmiştir. Bazı semtlerde ve mahallelerde oturan solcu ve Alevi kişiler, can korkusuyla başka semtlere kaçmışlardır. Boş kalan evler, önce yağmalanmış, sonra yakılmıştır. Ölü sayısı 7, yaralı sayısı onlarcadır. 30 ev ve işyeri de tahrip edilerek yakılmıştır. Çorum’da saldırı başlatılıyor, aynı gün Alaca’da 800 kadar faşist, solcu ve Alevilere ait 50 işyerini tahrip ederek yakıyor. Saldırıda 8 kişi yaralanır. Yine aynı tarihte Mecitözü’ne bağlı Hisarkavak (Alevi-Solcu) köyünü basan faşist bir grup, tarlada çalışan Bektaş ÜNAL adında bir işçiyi kurşunlayarak öldürürler, saldırıda 3 kişi de ağır yaralanır. Bu saldırı üzerine köy halkı topluca Mecitözü’ne giderek saldırıyı protesto eder. Kaymakamın istemi üzerine askeri birlikler ilçede denetimi sağlamaya çalışmıştır. 32 Çorum’da görevli askeri birliklerin komutanı Tuğgeneral Şahabettin ESENGÜL, saldırıyı şöyle anlatıyor: “Saat 13.00 civarında öğle namazı vakti Jandarma Alay Komutanlığı’ndan ayrılıp tabur merkezine gideceğim sırada adeta bir merkezden sinyal almışçasına bir birbuçuk saat içerisinde sağ kesim sokaklarda hayret verici bir biçimde barikatlar oluşturulmuştu. Şehrin muhtelif kritik ve kilit noktalarına yerleştirdiğim birlik komutanlarından devamlı telsiz raporları alıyordum. Sağ kesimin böyle çok ani barikatlarla donatıldığını, sol kesimde durumun nasıl olduğunu sorduğumda onların da aynı yoğunlukla barikatlar kurduğunu öğrendim. “Muazzam bir direniş vardı. Beni örtülü olarak enterne etmeye çalışıyorlardı. Jandarma Alay Komutanlığı dahil her tarafı barikatlarla donatmalarının amacı buydu. Ve bunların bir merkezden sevk ve idare edildiğinden kesinlikle kuşkum yok. Sivil toplum bu ölçüde bilinçli olamaz. Alaattin Camii’nin bombalama haberi bu sırada geldi. Alaattin Camii’nin de yakıldığını söylüyorlar. Kuvvetlerin nerede? ‘Var mı böyle bir durum?’ dediğimde, orada görevli subayım, ‘Kesinlikle böyle bir durum yoktur, cami güvenlik altındadır. Çünkü o civarda güvenlik önlemleri var. Ancak biliyorsunuz, yer yer yangın çıkartıyorlar, cadde üzerinde barikatlar, alevler var. Demek ki, camiyi yakıyorlar imajı vermek için bu yangınları çıkartmışlar’ dedi… Askeri birlikler, çıkarılan bu sahte haberi alınan önlemlerle bir balon gibi söndürdü. Ancak ne yazık ki bu mizansene asker dışında bazı kamu görevlileri de inanarak Ankara’ya Camiinin gerçekten yakıldığını rapor ettiler. Bağlı olduğum komutanlık, olayın gerçek olup olmadığını telefonla bana sorduklarında ‘Şimdi olay yerindeyim. Böyle bir durum yok. Askeri birlikler tamamen duruma hakimdir’ dedim. “Şu anda emniyet kuvvetlerinden memnun olduğumu söyleyemem. Tabii olaylar bu görevlilerin gerçek tutumunu daha ziyade ortaya çıkardı. Öyle hadiseler oldu ki, polis teşkilatı görev duygusu içerisinde davranmış olsaydı böyle bir sonuç ortaya çıkmış olmazdı...” 31 Çorum’da, faşistlerin katliamı nedeniyle vatandaşlar göç etmek için güvenlik güçlerinden yardım istemek zorunda kalıyorlardı. Acıdır ki, bu istemleri olumlu karşılanmıyordu. İşte bir örnek: Çorum Cezaevinde gardiyan olarak çalışan Ali KARAOĞLU, can ve mal güvenliğinin sağlanmasını talep ediyor. “Çorum Cezaevinde başgardiyan olarak çalışıyorum. Evime bomba ve kurşun atıldı. Şimdi evimi başka yere taşıyacağım. Şoförler gitmiyor. 6 nüfuslu bir aile iki gecedir başka yerde gizleniyorum. Hayatım son bulacaktır. Taşınmak için Emniyet gücü verilmesini siz büyüklerimden emir buyurulmasını saygıyla arz ederim.” Verilen yanıt oldukça soğukkanlı: “Şahıslara kuvvet verilemeyeceğinin ilgiliye tebliği. 04. 07. 1980 Em. Müdürü-İmza” 32 4 Temmuz: Kanlı Cuma Dini görevliler, sofular ve tarikat reisleri, “Haftanın ilk günü olan Cuma günü çalıştırılan hayvanların (öküz, at, eşek vb.) dinlenmesi, ayrıca insanların da Cuma namazında bir arada namaz kılmaları, sohbet ederek yakın ilişki kurmaları, kötülüklerin önlenmesinde birbirine destek olmaları, barış ve dostluğu geliştirmeleri fırsattır, sevaptır” derler. Oysa Osmanlı’dan günümüze değin toplu saldırıların ve katliamların birçoğu Cuma namazı çıkışında başlamıştır. Kahramanmaraş, Sivas ve Çorum katliamları da Cuma namazından sonra başlamıştır. Toplumsal saldırı ve katliamlarda, “Camilere bomba konduğu; camilerin yakıldığı, camide namaz kılan Müslümanlara silahla ateş edildiği…” söylentileri yayılarak halk kışkırtılmak istenmiştir. Oysa ne cami yakılmış, ne de namaz kılanlara ateş edilmiştir? Bir sapığın camiye saldırdığını varsayalım. Ülkenin kolluk kuvveti, yargı mercii vardır. Yasalar neyi gerektiriyorsa yaparlar. Saldırganların amacı, dini ve camileri korumak değil, kendi saldırı ve katliam planları doğrultusunda halkın dini inancını istismar etmektir. Bir din görevlisi, öncüsü ve sorumlusu, bu tür propagandalar yapanların, bu tür gerekçelerle saldırı ve katliamlara yardımcı olanların dinle ilgisinin olmadığını söyleyememiştir. Çorum katliamını plânlayan faşistler, Cuma namazına katılacak topluluktan nasıl yararlanacaklarının senaryosunu hazırlıyorlardı. Zaten bu tür senaryoların hazırlanması ve uygulanmasında oldukça deneyimli sayılırlar. 3 Temmuz günü MHP’li bir Belediye Meclis Üyesi, Belediye Başkanı Turhan KILIÇOĞLU’na, “MHP’de bir şeyler olduğunu, parti örgütünde yabancı insanların dolup taştığını, durmadan bir yerlere telefonlar edildiğini, bu konuşmalarda sık sık ‘Cuma’dan söz edildiğini, Cuma günü Çorum’da büyük olayların çıkmasından kuşku duyduğunu” söyler. Kılıçoğlu da hemen Vali’ye telefon ederek anlatılanı iletir ve o gün şehirde bir şey olmasa da sokağa çıkma yasağının sürmesinden yana olduğunu ifade eder. 33 Bu uyarılara karşın Vali, 4 Temmuz Cuma sabahı sokağa çıkma yasağını kaldırır. MHP’li faşistler, Cuma namazına katılacak halkı tahrik etmek, saldırı eylemine mümkün olduğunca fazla sayıda insan katmak için, kendi adamlarını değişik camilere bölüştürürler. Ulu Cami’de hoca vaaz verirken; kimliği saptanamayan biri içeri girerek, “Alaaddin Cami’sini yaktılar. Siz ne duruyorsunuz?” diye bağırır. Cuma namazı topluluğu içinde bulunan MHP’liler, Ulu Cami’deki topluluğu tahrik ederken; faşistlerin belirli görevlileri, diğer camilerde de “Ne duruyorsunuz, komünistler, Aleviler, Alaaddin Cami’ye bomba attılar, cami ve içindekiler yanıyor” yalanıyla topluluğu kışkırtır. Binlerce insan, “Allahu ekber, kanımız aksa da zafer İslâmın, komünistlere ölüm” sloganlarıyla ellerine geçirdikleri kazma, kürek, balta, demir çubuk, taş, silahla doğruca Milönü’ne koşarlar. Topluluk içinde bulunan bazı kişiler ve cami imamları, ‘Anlatılanların asılsız olduğunu, camiye bomba atılmadığını” söyleyerek saldırıyı engellemeye çalışmışlar, ancak başarılı olamamışlardır. Sinirler gergindir ve zaten faşistler silahla ateş etmeye başlayınca ortalık ana baba gününe dönmüştür. Saldırganları gören Milönü halkı, yollara barikatlar kurmaya, taş ve silahlarla karşı koymaya hazırlanır. Faşist gruplar, Sigortaevlerine, Terlemezevler, Mutluevler ve yöresine, Gazipaşa İlkokulu yöresine, Yavruvatan Mahallesine doğru saldırıya geçmişlerdir. CHP’li, solcu ve Alevilere ait evler, işyerleri yağmalanıyor, tahrip edilerek ateşe veriliyordu. Faşistlerin kanlı saldırısına bazı polisler de katılmıştı ve silahlarıyla Alevi ve solcu evlerine ateş ediyorlardı. Faşistlerin işgalinde bulunan semt ve mahallelere güvenlik görevlileri giremiyordu. Ne kadar ölü, yaralı olduğunu, kaç ev ve işyerinin yakıldığını bilen yoktu. Çorum’un üzerini alev ve karaduman, sokaklarını kan kaplamıştı. 34 Faşistler kentin telefon şebekesini kesmeyi de unutmamışlar, böylece kentin dışarıyla bağlantıları tümden kesilmişti. Çorum Valisi saat 13.00’de yeniden sokağa çıkma yasağı koyarken, emniyetin panzerleri de Alevilerin yoğunlukta olduğu mahallelere ateş saçıyorlardı. Katliamın tanıkları anlatıyor Halil ALTUN: “4. 7. 1980 Cuma günü manifatura mağazama geldiler. ‘Burası dinsizlere aittir. Bunlarla başa çıkılmaz, vurun’ şeklinde bağırdılar. Bunu duyan tanıklarım var. Kırdılar, yağmaladılar, her şeyimizi bitirdiler. Ne acıdır ki bunların içinde olanların bir kısmı da sözde esnaftı. Bunlar, tuhafiyeci Necati ve Sami Yağlı, berber Reşat, tezgahtar Fikret Baran, Züccaciyeci Ertuğrul Şahirci, Akın Matbaası sahibi Yaşar’dır.” Şükrü YANCAN: “Ben işçiyim. Çukurören Köyü’nden Çorum’a çalışmaya gelir - giderim. 3. 7. 1980 günü de çalışmak için gelmiştim. Saldırganlar hüviyetime baktı. Tamam dediler, beni bağlattılar. ‘Ulan komünistler siz oruç tutmazsınız, kafirsiniz, sen Alevisin değil mi?‘ dediler. Hürriyet İlkokulu çevresinde olduğumu tahmin ediyordum. Beni iyice dövdüler, öldü zannederek bırakıp gittiler.” 35 c) Katliamın boyutları ve tepkiler TRT’ye ne demeli TRT, 4 Temmuz Cuma namazı sırasında faşist grubun, Alaaddin Cami’sine bomba atıldığı propagandasına destek verircesine saat başı, “Çorum’da meydana gelen olaylarda ilk tespitlere göre dört kişinin öldüğü, bazı kişilerin de yaralandığı bildirildi. Olaylar Milönü semtindeki Alaaddin Camisine patlayıcı bomba atılması ve dışarıdan ateş açılması ile başladı” şeklinde haber veriyordu. TRT’de kısa aralıklarla yayınlanan bu haber, faşistlerin çıkardıkları “Aleviler camiyi bombaladı” söylentisini doğrular nitelikteydi. Haberi duyan halk, eline ne geçirmişse sokağa fırlamış ve saldırganlara katılmıştı. TRT’ye bu haberi kim verebilir? TRT Çorum muhabiri Münir TÜMTÜRK, böyle bir haberi vermediğini söylüyordu. Çorum Cumhuriyet Savcısı Ertem TÜRKER, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada şöyle demektedir: “Alaaddin Camisinin bombalandığı haberi olaydan bir saat önce bütün şehirde duyulmuştu. O sırada ben Merkez Jandarma Karakolu’ndaydım. Alaaddin Cami bombalandı diye polis telsizi duyurdu. Bu telsizin hemen arkasından bir askeri telsiz duyuldu. Yüzbaşı Naiz ‘Bombalama olanağı yok, hangi polis bu haberi verdi?‘ diye bağırdı.” Savcı haber vermemiş. TRT muhabiri vermemiş, Vali de haberi doğrulayıcı veya yalanlayıcı açıklamada bulunmamıştır. Yalan ve tahrik edici haberi TRT’ye kim verdi? Telsizle camiye bomba atıldı diyen polisler de bulunmamıştır.(36) Milliyetçilik ve Müslümanlık adına katliam “Kanımız aksa da zafer İslamın” ve “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız” sloganları eşliğinde, Müslümanlık ve milliyetçilik adına insanlara işkence ve eziyet edildi, korunmasız insanlar gaddarca katledildi. Şükrü Yalçın, Halil Büyrü, Süleyman Üreyen, Ahmet Doğan, Mustafa Bağcı, Veli Solmaz, Gökçen Kartal, Rıza Candan, Hamza Gökmen bu şekilde öldürülenlerden birkaçıdır. O günlerin gazete haberleri de hiç iç açıcı değildi: “İskilip yolu üzerinde Yazı Mahallesinin çıkışında biri kadın 7 kişi, elleri bağlı silahla öldürülmüş olarak bulundu. SSK Hastanesi’nde 7 kişinin cesedi bulunmaktadır. Toplam ölü sayısı 17’ye yükselmiştir. Kimliği belirlenenler: İsmail Solmaz, Veli Solmaz, Hasan Bağzık, Rıza Candan, Ahmet Doğan, Şükrü Yalçın, Mehmet Yılmaz, Mehmet Şahinci, Mustafa Yıldırım, Aziz Gündoğdu, Ali Paçacı. Bu sayının giderek artacağından korkulmaktadır.” 37 Eğitimci, yazar ve araştırmacı İsmail PAMUK anlatıyor: “Milönü semtinde oturmaktayım. Milönü, bundan 30 yıl kadar önce, bomboş bir yerdi. Şehrin çöpleri buralara dökülürdü. Köylerden kentte göç edenler buraya yerleştiler. Bir varoş alanıydı. Süreç içinde yeni yapılarla bu noktaya gelindi. Bu semtte oturanların çoğunluğu demokrat ve Alevilerdir. Genellikle Çorum’da Alevi - Sünni ayrımı yoktur. Çorum’un Alevisi Sünnisi birbirlerine dostlardır. Ancak MHP’lilerin mezhep körüklemesiyle bazı saldırılar oluyordu. Ama Sünnilerin büyük çoğunluğu bu kışkırtmalara katılmıyorlardı. Nitekim, 28 Mayıs’ta başlayan birinci saldırı sırasında, MHP’liler, tüm kışkırtmalara karşın Sünni inançlı Çorumlulardan destek bulamamışlardı. Daha sonra dini ve camiyi ortaya attılar. Bu nedenle tarafsız Sünniler katılmasalar da senaryonun özü anlaşıldığında desteklerini çekmişlerdir. Saldırganların çoğunluğu dışarıdan getirilmiş militanlardır. “Çorum katliamına başından sonuna kadar tanık oldum. Hatta 4 Temmuz Cuma günü başlatılan saldırıdan bir gün önce, emniyet güçleri, Milönü’nde, SSK Hastanesi çevresinde birçok Alevi ve solcuyu gözaltına alırlarken, ben de gözaltına alınanlardan biriyim. Saldırıyı MHP’liler başlattı. Tanık olduğum bir olayı anlatayım. İkinci saldırı sırasında olacak, Veli Solmaz adında bir dedeyle kahvenin önünde oturuyorduk. Ahmet Doğan diye bir tanıdık geldi Telaşlıydı, heyecanlı ve korku içindeydi. Titriyor ve kısık sesle Veli Solmaz’a ‘Mahallemizde evleri yakıyorlar. Ben bir kamyon buldum, eşyalarımı köye taşıyacağım. Ama korkudan gidemiyorum. Senin kardeşin CHP İl Başkanıdır. Askerlere söylesin iki asker versinler, beraber eşyalarımı yükleyip gideyim’ dedi. Veli Solmaz da, ‘Yahu sen de korkaksın. Bunu yapanlar 15 - 16 yaşlarındaki çoluk çocuk. İçlerinde aklı başında biri var mı ki. Haydi beraber gidelim. Onlarla konuşurum, komşularda çayımızı da içeriz, eşyanı da yükleriz’ dedi ve birlikte kalkıp gittiler. Aradan on, on beş dakika geçmişti ki Veli Solmaz ile Ahmet Doğan‘ın öldürüldüğü, fırına atılarak yakıldığı haberi geldi. Yakınları ve komşuları, her ikisinin fırından çıkarılan kemiklerini, küllerini bir torbaya koyarak getirdiler. Elbette ki Çorum’da katledilenler yalnız bu ikisi değildi. Çok sayıda kadın, çocuk ve erkek öldürüldü. Askeri birlikler olmasaydı, belki daha çok insan ölebilirdi. Çünkü polislerin büyük çoğunluğu yanlıydı ve saldırganları kolluyorlardı. Emniyet güçleri yansız ve zamanında önlem almış olsalardı, inanınız ki böylesine acılı olaylar olmayacaktı.” Tanık Bektaş: “Evimden zorla alınarak, halen Çukurörenli KARABEBEK adı ile bilinen şahsın evine götürdüler. Orada gözlerimi bağladılar. Ben kendilerine, 74 yaşında olduğumu, hacca gittiğimi, temiz bir insan olduğumu, ibadetini yapan bir Müslüman olduğumu, 17 nüfusluk olduğumu, beni bağışlamalarını söyledim. Beni tartakladılar. Sonra bıraktılar.” Tanık Bekir (Bektaş’ın torunu): “Evimden zorla alarak dedemin götürüldüğü yere götürdüler. Gözlerimi bağladılar. El ve ayaklarımı da bağladılar. Ayrı bir odaya koydular. Beni dövmeye başladılar. O sırada gözlerimdeki bağ kendiliğinden çözüldü. Beni dövenlerden birinin elinde bir tabanca vardı, sopalı olan Hasan Çoksoy’u tanıdım. Daha birkaç kişi vardı. Görsem tanırım. Bana yapılan işkenceden sonra bayılmışım. Dedem ve babam beni aramaya çıkmışlar. ‘Oğlumuz Bekir’i arıyoruz, nerede?‘ diye sorduklarında, tanımadıkları bir kişi, ‘Mahalledeki baş tertipçi, sevk ve idare edici olan kişiye sorun ve ondan izin alın, o başkandır’ dedi. Biz de kim olduğunu sorduğumuzda, bize 22 - 23 yaşlarında bir şahıs gösterdiler. Daha sonra yaptığımız araştırmada eli silahlı şahsın Selim Gökgöz olduğunu bize söylediler.” 38 Faşistlerin kadına saygısı Kahramanmaraş katliamında Esma Suna’nın evini basmışlardı. Esma’nın gözleri önünde çocuklarını, eşini öldürmüşlerdi. Esma Suna ise gebe ve doğumu yakındır. Faşistler gözlerini kırpmadan satır, sopa ve kurşunla Esma’yı ve karnındaki bebekle birlikte öldürmüşlerdi. Gözleri görmeyen 80 yaşlarındaki bir kadının gözlerini tornavida ile oymuş, sonrada öldürmüşlerdi. 1978 Sivas olayında da küçük bir kız çocuğuna tecavüze kalkışmışlardı. İsim üstünde ‘faşist’, bunlar kadın, çocuk, yaşlı ve hasta dinlemezler. Kan içicidirler. İşte Çorum’da da marifetlerini gösterirler, “Kartal bir Alevi ailesidir. O gün kapılarını sıkı sıkıya kapatmış, korku içinde dışarıdan gelen sesleri dinliyorlardı. Onların da kapıları çalındı. Bazı sesler ‘Dışarı çık, öldüreceğiz sizi’ diye bağırdılar. Kapı kırılmak üzereyken Satılmış KARTAL kapıyı açtı. Kapıdan elleri sopalı bir grup dalmıştı. Satılmış KARTAL, o kargaşada kendisini dışarı atmış, bitişik apartmanda gizlenmeyi başarmıştı. Ama karısı Gökçen KARTAL evde kalmıştı. Bağırmaları duyuluyordu kadının. Gökçen KARTAL’ı sürükleyerek dışarı çıkarırlar. Orta yaşlı kadın önce yakınlarındaki bir başka eve götürülür. Aynı mahallede oturan Emine ÜREYEN, daha sonra mahkemedeki ifadesinde, ‘Bir ara külotunu çıkararak değneğe takıp salladıklarını, sonra urganla el ve ayaklarını bağlayarak götürdüklerini’ söylemişti. Gökçen KARTAL rehinelerden sadece biriydi. Emine ÜREYEN, komşusu Gökçen KARTAL’ın götürülüşünün ardından kocası Süleyman ÜREYEN’in de rehin alınışına tanık olur. Dehşetin kol gezdiği Çepni Mahallesi’nde Süleyman ÜREYEN, silahlı, sopalı avcılar için ‘Varan iki’ydi...” 39 “Komşu kadın ve iki çocuğumla birlikte bir bodruma saklanmıştık. 20-30 kişilik bir grup bizi bodrumda buldu. Bunlar da ‘S........ min Kızılbaşları’ diyerek, bizi bulunduğumuz yerden aldılar. Döverek dışarı çıkardılar. Zincirlerle ve sopalarla durmadan edep yerlerimize ve memelerimize vuruyorlardı. Yanan evimizin yanına geldiğimizde komşu kadın külotuna saklamış olduğu 17 bin lirayı belki bizi bırakırlar diye adamlara verdi. Ancak yine bırakmadılar. Silahların dipçikleriyle vurarak bizi bir adamın evine teslim ettiler. Gecenin on ikisine kadar bu evde kaldık. Yüzü maskeli bir adam, ‘Ben karıları almaya geldim’ diyerek bizi bulunduğumuz evden aldı. Komşu kadın ve yanımda iki küçük çocuğuyla bizi bir bağ evine götürdüler. Orada bizi çırılçıplak soydular. ‘Sizi çırılçıplak her yerde gezdireceğiz’ dediklerinde korkudan altımıza ettik. Ancak bizi bırakmadılar. Çocukları bağ evinde bırakıp, biz ‘iki kadın’ı başka bir yere götürdüler. Dört kişi nöbet tutar gibi değişerek geldiler… Ben bayılmışım. Onlara durmadan kendimin Sünni olduğumu söyleyerek yalvarıyordum. Bırakmadılar. Ekmek filan yiyecek bir şey vermediler. Karşımıza bir bidonla su koydular, çocuklar su istedi. ‘Kızılbaşları zaten susuz öldürüyorlar’ diyerek çocuğa bile su vermediler… Ertesi gün ikindi zamanı olmuştu. Bir ıslık sesi duyduk. Bunun üzerine yanımızdakiler kaçıp gittiler. Biz de oradan yürüyerek ayrıldık. Yürüyerek şehre geldik, askerler gelip bizi aldılar…”40 (Bu vahşeti anlatan kadının ismi saklı tutulmaktadır. Nedeni bellidir.) Milliyetçilik ve Müslümanlık adına kadına saygı böyle duyulmaktadır. İçişleri Bakanı aylar sonra yine Çorum’da Çorum’da faşistler insan avındadır. Apartman çatılarına yerleştirilmiş uzun menzilli silahlar Alevilerin ve solcuların evlerini taramaktadır. Solcu ve Alevilere ait ev ve işyerleri yakılıyordu. Telefon ve su şebekeleri kesilmiştir. Kimi polisler resmi elbise ve silahlarıyla faşist grupla birlikte halka ateş ediyorlardı. SSK Hastanesi faşistlerin üssü olmuştur. Onlarca ölü, yüzlerce yaralı vardır. Saldırganlardan yana Vali ve Emniyet... ikiye bölünmüş Çorum halkı... Böyle bir ortamda İçişleri Bakanı Mustafa GÜRCÜGİL, Jandarma Genel Komutanı Sedat CELASUN ve Emniyet Genel Müdürü İsmail DOKUZOĞLU helikopterle Çorum’a gelmişlerdir. Helikopterler kent üzerinde birkaç tur atar. Daha sonra Emniyet Müdürü ve askeri birlik yetkilileriyle görüşen heyet, aynı yoldan gerisin geri Ankara’ya dönerler. Türkiye kaynıyor, Çorum yanıyor. Gazeteciler, bu konularda bilgi edinmek için bakanı rahatsız etmektedirler. Sonunda bakan Mustafa GÜRCÜGİL zorunlu olarak basın toplantısı yapar. Basın toplantısında Çorum olaylarını değerlendirirken şöyle der: “...Çorum olayları solun bir tertibidir ve devleti yıkma eylemlerinden biridir. Devlete destek düşüncesiyle hareket eden bir sağ grup, bunların karşısına çıkmıştır. Aslında siyasi gayeli ve siyasi hedefli olan sol gruptur. Oradaki mezhep ayrılıklarını istismar etmek suretiyle Türk devletini, Türk Milletini bölmek ve devletin karşısına çıkartmak gibi bir davranışın içine girmişlerdir...” 41 İçişleri Bakanının bu konuşması, siyasi iktidarın faşist katliamının yanında olduğunun somut kanıtıdır. Bunu söyleyen, bir İçişleri Bakanı, yani devletin adamı, yani ülkenin bölünmesini istemeyen bir bakan! Katilleri, yağmacıları, işkencecileri devletin destekçisi olarak gören bir İçişleri Bakanına da, panzeri ve otomatik silahıyla halka ateş eden güvenlik gücü yaraşırdı doğrusu... Siyasi partiler, İçişleri Bakanının tutumuna tepki gösterdiler. CHP Genel Sekreter Yardımcısı Altan ÖYMEN, “İçişleri Bakanı Çorum’da kışkırtıcılığı görmek yerine, cesaretlendirecek bir tutum izledi” diyor ve şu açıklamayı yapıyordu: “Heyetimle saptadığımıza göre, Çorum olayları, kesinlikle planlı bir kışkırtmanın ürünüdür. Esasen yanlı tutumlarıyla olayların daha önceki kısmında başlıca sorumlulukları olan bir kısım polis amir ve memurları, bu kışkırtmacılıkta da aktif rol oynamışlardır. Oysa ki, Alaaddin Camii’nin yakıldığı yolundaki asılsız haberin süratle yayılmasına, şehrin her tarafını dolaşan önceden tertipli grupların yanı sıra, polis telsizlerinin verdiği ‘Cami yanıyor’ anonsu katkıda bulunmuştur. Caminin bahçesinde bir arabadan atıldığı bildirilen bir patlayıcı maddenin ise esrarı hâlâ çözülmemiştir. Arabanın plaka numarası da belli olduğu halde, kime ait olduğunun araştırılması zamanında yapılmamış, durum açığa çıkarılmamıştır. “Çorum’da polis örgütü içinde yan tutan militanların bulunduğu, daha olayların kırk gün önceki başlangıcı sırasında saptanmış, durum İçişleri Bakanı vekiline bildirilmiş ve bir kısım polis memurunun naklinde zorunluluk olduğu anlaşılarak bunların tayini yoluna gidilmişti. Ancak , bu işlem tamamlanmadığı için aynı polisler, aynı yanlı tutumlarını son olaylar sırasında da aktif olarak göstermişlerdir. “Bugünkü İçişleri Bakanının olayları tamamen tek yanlı bakış açısı, kandisinin Çorum’da bulunduğu sırada belirttiği görüşler ve verdiği emirlerle, bir kere daha ortaya çıkmıştır. Bakan kışkırtıcılığı görmek yerine; kışkırtıcılığı cesaretlendirecek bir tutum izlemiştir. “Aynı tutumu, TRT de cami konusuyla ilgili asılsız haberleri doğru imiş ve olayların nedeni imiş gibi göstererek, yani saldırganları neredeyse mağdur göstererek benimsemiştir. “Yüzyıllar boyunca barış içinde yaşamış ve bugün barış için yaşamaktan başka bir amacı olmayan Çorum Halkı, doğrudan doğruya hükümetin sorumluluğu altındaki bu kışkırtıcılığın sonunda şimdi tamamen iç savaş şartları altındadır. Ölüm olaylarının, evlerinin, dükkanlarının yakılmasının dışında hastanedeki yaralıların bakımı bile, sayıları zaten çok eksik olan personelin bütün çabalarına rağmen sağlanamaz haldedir. Yanlı tutumuyla bu durumun başlıca sorumlusu olan hükümet, manzarayı sadece seyretmektedir...” 42 MSP Genel Sekreteri Oğuzhan ASİLTÜRK de tepkisini şöyle dile getiriyordu: “Biz daha önce de çeşitli kereler uyarıda bulunduk. Devlet kademelerinde mülki amirlerin ve emniyet teşkilatının içerisinde yeterli olmayan ve taraf tutan yöneticilerin bir an önce değiştirilmesini istedik. Bundan daha da vahimi, taraf tutmanın da ötesinde, bugün icraatları ile bizzat anarşistleri teşvik eden, yangını körükleyen yöneticiler de vardır. Bunların tümü değiştirilmelidir. Çorum’da çıkan olayları da bu çerçevede değerlendiriyoruz. İçişleri Bakanı GÜRCÜGİL’in kendisi olaylar karşısında fevkalade yetersiz kalmaktadır. Bu meselenin derinliğine inememektedir. Bir güçlük de bundan çıkmaktadır. Önüne konan kağıtları yüzde yüz inanarak doğruymuşçasına okumaktadır. Bu nedenle zaman zaman büyük hatalara düşmektedir...” 43 İşte Çorum katliamı, işte İçişleri Bakanı ve de siyasilerimiz... Kırşehir’de saldırı Başbakan Süleyman DEMİREL, Çorum’daki olayın, iki polisin öldürülmesiyle başladığını söylüyordu. Oysa Mecitözü’nde, Alaca’da, Sivas’ta Kırşehir’de polis öldürülmemişti. Çorum’la aynı anda faşistler Mecitözü, Alaca, Sivas ve Kırşehir’de de saldırıya geçmişlerdi. Saldırılar belirli yerlerden alınan emir doğrultusunda yapılmaktadır. Kırşehir’deki saldırıyla ilgili basın haberleri şöyle: “Kırşehir’de çarşıya indiğiniz zaman ilk dikkatinizi çekecek görünüm kepenklerini indirmiş dükkanlar. Sokaklarda tek tük dolaşan insanlar... “Eğer başka bir ilden Kırşehir’e geliyorsanız; kente gelmeden bir köyde inip buradan telefonla taksi çağırmanız ve kente ara yollardan girmeniz gerekiyor. Kent dışına seyahat edecekseniz, önce otobüs şirketinden biletinizi ayıracaksınız. Sonra bir taksiye atlayıp kentin dışında anayola çıkacaksınız ve otobüs sizi buradan alacak. Eğer garajdan biner veya inerseniz polislerin gözleri önünde kimlik kontrolünden geçtikten sonra dövüleceksiniz. “Tarafsız vatandaşların, hatta AP’lilerin bile yaşam hakkı bulamadığı Kırşehir’de bugün insanların ana caddede çevrilip demir çubuklarla dövülmeleri artık günlük olağan olaylar haline gelmiştir. “Kırşehir’de başta Vali Metin SARIOĞLU olmak üzere devletin resmi kuvvetlerinin bütün bu saldırılar karşısında seyirci kalması, bunun ötesinde bizzat faşist saldırganlarla işbirliği içinde bir görüntüde olmalarıdır. Öyle ki, Vali SARIOĞLU’nun Ankara’da ODTÜ’de okuyan oğlu annesinin gözü önünde bir grup faşist tarafından dövüldükten sonra, bu vali, saldırganların hakkında yasal işlem yapacağı yerde, oğlunu kendisini dövenlerle barıştırmış ve ‘Seni tanımamışlar. Müslümanlar böyle şeyler yapmazlar’ diyebilmiştir. “Özellikle Eğitim Enstitüsünü üs olarak kullanan sağcı militanlar sokakta yol çevirerek adam dövme, gece ev basma, ya da işyerlerini tahrip gibi eylemlere yönelmişlerdir. “Faşist çeteler Kırşehir’de Enstitünün çevresinin, anayol olan Ankara Caddesini, çarşıyı ve Yenice Mahallesini denetimleri altına almış bulunuyorlar. Sol görüşlü yurttaşların çoğunlukta yaşadığı Bağbaşı, Garipyer ve Aşıkpaşa Mahallelerinde ise faşist saldırılara karşı Çorum benzeri bir direniş verilmektedir. Ancak güvenlik görevlileri, mahallenin kurduğu barikatları kaldırmakta, sonra mahalleye giren faşist saldırganlar önce havaya silahla ateş açmakta, daha sonra evlere girerek içeride bulunanları ayırım gözetmeksizin dövmektedirler. “Faşist saldırılar 26 Haziran’da doruk noktasına ulaşmıştır. On’a yakın işyeri tahrip edilmiş, maliyede memur olarak çalışan sol görüşlü Yılmaz TÜRKER’i öldürmüşlerdir. Bir başka saldırı sırasında sadece sol görüşlü ve CHP’lilere ait dükkanların tahrip edilmesi, saldırının önceden planlandığını, dükkanların önceden seçilmiş olduğu göstermiştir. İlerici bir öğretmenin cesedi yaylada bulunmuştur. “Faşist çetelerin saldırıları bununla da kalmamış, kapatılan işyerlerine yenilerinin eklenmesine çalışılmıştır. Çarşı esnafı savcıya şikayette bulunduklarında, faşistler adliyenin etrafını kuşatmışlardır. Esnaf içeriden çıkamamış, savcının yardımıyla polis çağrılmış, esnaf polisin gözetiminde evlerine gidebilmişlerdir...” 44 Türkiye genelinde yoğunlaştırılan faşist saldırıları, katliamları hangi dış ve iç güçlerin yönlendirdiği, amacın ne olduğu, kitabın son bölümünde ele alınacak. Ancak CHP Milletvekili Süleyman GENÇ’in CHP grubunda yaptığı açıklamayı da yazmadan geçemeyeceğiz: “... Bilinen odur ki, Türkiye bugün faşistler tarafından sürdürülen iç savaşın işgali ve etkisi altındadır. İşgal eylemi Tokat, Yozgat, Amasya, Erzincan, Erzurum, Ağrı bir şerit olmak üzere; Elazığ, Kayseri, Nevşehir, İçel bir başka şerit olmak üzere sürdürülmektedir. Ankara’yı çevreleyen bir başka şerit ise Kırşehir, Çorum, Çankırı, Kırıkkale, Afyon, Kastamonu’dur. Bu eylemin devamını Karadeniz’e, Samsun’a ve Trabzon’a bağlamaktır.” 45 Polis panzeri ölüm kusuyor “Polis panzeri ve arkasındaki 3 sivil araba ile Çorum’da operasyon yapıldı. Panzer mahalleden geçerken mahalle önündeki kadınlara ateş açtı. Bunun üzerine Hatem DURSUN adlı hamile kadın kafasından aldığı iki kurşun yarasıyla öldü…” 46 Öğretmen Hüseyin ÖZDEMİR, panzerin açtığı ateş sonucu yaralanır ve saldırıyı şöyle anlatır: “Ben saldırı günü arkadaşlarla birlikte Milönü’nde kahvede oturuyordum. Birden bir panzer sesi duyduk, dışarı çıktık. Halk dışarıda toplanmıştı. Panzer hedef gözetmeksizin halkın üzerine ateş ederek geliyordu. Halktan panzere taş atılıyordu. Panzer bu kalabalığı dağıttı. Ve mahallede bir süre dolaşarak panik yaratmaya çalıştı. Bu arada halk yeniden toplanmıştı. Panzer tekrar benim de içinde bulunduğum kalabalığa doğru ateş ederek gelmeye başladı. Nasıl tank savaşta karşı tarafı tararsa panzer de öyle ateş ediyordu. Baktım panzerin altında kalacağız, ‘Arkadaşlar kendinizi yol dışına atın’ diye bağırdım. Tam bu sırada karnımda bir yanma hissettim. Panzer üzerime geliyordu. Kendimi yolun kenarında bulunan 1.5 metrelik bir çukura atarak panzerin altında çiğnenmekten kurtuldum. Bir müddet sonra arkadaşlar beni sağlık ocağına, oradan Çorum Devlet Hastanesine götürdüler...” 47 Tıp öğrencisi Süleyman ATLAS panzer kurbanı Ailesinin dar olanaklarıyla liseyi bitirmiş yüzbinlerce öğrenci gibi üniversite sınavlarına girmiş; Tıp Fakültesini kazanmıştır. Ailenin ekonomik gücü okutmaya yeterli değildir, ama boğazından keserek Süleyman’ı okutmaya kararlıdır... Süleyman, her yıl başarıyla bir üst sınıfa geçmektedir. Yaz tatilinde ailesine yardımcı olmak ve okul harçlığını toplamak için mevsimlik işçilik yapmakta, boş zamanını da kitap okumakla geçirmektedir. 4 Temmuz Cuma. “Alaaddin Camisine bomba atıldı” yalanı ve propagandasıyla tahrik edilen halk sokaklardadır. Milönü Mahallesinde slogan ve silah sesleri yankılanmaktadır. Süleyman, ne olduğunu merak ederek o tarafa doğru yürür. Sokakta ve cami çevresinde saldırı sürmekte, polis panzeri, faşistlere destek amacıyla sokak içinde sağa sola kurşun yağdırmaktadır. Panzerden gelen bir kurşun omuzuna isabet eder ve Süleyman yere yıkılır. Panzer, Süleyman’ın üzerine yürür ve onu çiğnemek ister. Süleyman yuvarlana yuvarlana panzerin paletleri altında ezilmekten zorlukla kurtulur. Bu kez, panzerden inen polisler, Süleyman’ı alıp götürmek isterler. Süleyman, “Ben bu yarayla ölmem, n’olur beni polislere teslim etmeyin” diye yöresindeki insanlara bağırır. Polisler avlarını yakalamışlardır, götürmekte kararlılardır. Birkaç polis, Süleyman’ın koluna girerek panzere götürür. Orada bulunan bir kadın, “Ne olur, onu Sigorta Hastanesine götürmeyin” diye gözyaşları içinde bağırarak panzerin arkasından koşmaktadır. Süleyman ATLAS, Sigorta Hastanesine götürülür. Süleyman’ın yaralandığı haberi ailesine yetişir. Ailenin elinden ağıttan başka bir şey gelmez. Sigorta Hastanesi faşistlerin üssüdür. Oraya gitmek, ölümü peşinen kabullenmektir. İçleri acıyla kavrulan anne ve baba, doğruca askeri birlik komutanına giderler. Bir gün sonra askerlerin yardımıyla hastaneye gittiklerinde Süleyman’ın ölüsüyle karşılaşırlar. Süleyman’ın vücudu delik deşik edilerek şişlenmiş, kolu kırılmıştır. Acılı baba, 14 Temmuz 1980 günü Çorum Cumhuriyet Savcılığına dilekçeyle başvurur ve Süleyman’ın otopsisinin yapılmasını, suçluların yakalanmasını ister. Dilekçe şöyle: “05. 07. 1080 günü cenazemizi asker refakatinde hastaneden alıp eve getirdik. Gördük ki, çocuğum aldığı yaradan değil, işkenceden ölmüş. Vücudunda sigara izmaritleri söndürülmüş, çeşitli yerlerine şişler sokulmuş ve kolu parçalanmış. Bu işkence ya panzerdeki polisler ya da hastanede bulunan görevliler tarafından yapılmıştır... “Süleyman’ın ölümüyle ilgili otopsi raporu ve belgesi bulunmamış, ama ceset üzerinde, ameliyat dikişleri, madeni beş liralıklar büyüklüğünde birbirini takip eden ‘küt darbe’ye bağlı kanamalı yaralar görülmüştür. ‘Mahkeme o gün panzerde görevli polislerin isim listesini ister. Emniyet, ‘Olayın gidişatı gereği; acil önlem alınması gerektiğinden isim tespiti yapılmadan personele görev verildiğini ve bu nedenle hangi polislerin bulunduğunun ismen tespit edilmesinin mümkün olmadığını’ bildirmiştir. “Böylece ne panzerden ateş eden polisler, ne de SSK Hastanesinde işkence yapan veya görüp tanıklık edecek kimseler bulunamamıştır.” 48 Erbil Tuşalp gördüklerini yazdı Cumhuriyet Gazetesi muhabiri ve yazarı Erbil TUŞALP, Çorum’da olayları izlemekte, yetkililerden bilgi edinmektedir. Gördüklerini ve tanık olduğu olayları Cumhuriyet Gazetesinde değerlendirir. Değerlendirmenin bir bölümü şöyle: “Direniş terminolojilerine ‘panzer savaşı’ olarak geçen 4 temmuz günü Milönü’ne yönelen saldırının dağıtılması sırasında panzerden açılan ateş sonucu dört yurttaş öldürüldü. 4 Temmuz direnişi başarılı olamıyor. Halkın faşistlere saldırması sırasında panzer araya girip devrimcileri dağıtıyordu. Öğretmen Hüseyin ÖZDEMİR, öğretmen Mustafa YILDIRIM öldü ve tıp öğrencisi Süleyman ATLAS yaralandı. “Panzerin içinde görev alan ve Samsun’dan gelen bir polis memuru hareket merkezinin telsizinden duyduğu ‘ateş edin, ateş edin’ anonslarının etkisinden hâlâ kurtulmuş değil. Ve içinde bulunduğu panzerin duvara sıkıştırarak ezdiği yaşlı bir kadının sonunu merak ediyor. Halkın korkulu düşü haline gelen panzeri etkisiz hale getirmek için tüm Milönü insanları çare aramaktalar hâlâ. “4 Temmuz savunmasının en karanlık bölümlerinden biri de 20 yaşındaki Tıp öğrencisi Süleyman ATLAS’ın öldürülmesi olayı. ATLAS, Milönü’deki panzer savaşında omuzundan yaralandı. İlk duyanlar yarası hafif diye sevindiler. Ancak Süleyman, Panzer’in içine alınıp Sigorta Hastanesine götürüldü. Anası Naciye ATLAS’ın taze acısı içinde anlattıklarının özeti ‘oğlumun katillerini isterim’ diye belirtmektedir. Naciye ATLAS şöyle anlattı: “Elleriyle Sigorta Hastanesine götürdüler. Öldürmek için tabii. Çocukların ıslık sesini duyunca kadın, kız, çoluk, çocuk sokağa döküldük. Beş tane polis geliyordu yukarıdan, ellerinde telsizle konuşa konuşa ateş ettiler. Koştular kovaladılar. Sonra da savaşı bizr kazandık, biz kazandık deyince karşılarındakilerin bizler olduğunu düşündüm. İçime bir acı düştü. Bunca evladımın arasında Süleymanımı düşündüm. Bize ya can güvenliği, ya ölüm. İkinsinden biri haram.’ “Süleyman ATLAS’ın öldürülmesi konusunda adının açıklanmasını istemeyen bir yetkili ile aramızda geçen konuşma aynen şöyle: “Cumhuriyet - Süleyman’ın Sosyal Sigorta Hastanesi’nde işkence ile öldürüldüğü söyleniyor, doğru mu? Yetkili - İşkencenin nerede yapıldığını bilmiyorum. Cumhuriyet - İşkence yapıldığı saptandı mı? Yetkili - Delik deşik etmişler çocuğu Cumhuriyet - Otopsi raporunu verebilir misiniz? Yetkili - Veremem, ama işkence ile öldü diye yazabilirsiniz. “Sevindik Akın Köyü mezarlığında gömülen Süleyman ATLAS’ı son kez gören ağabeyi Zihni ATLAS’ın söyledikleri de devlet yetkilisini doğruluyordu. Şöyle konuştu: ‘İki saat önce kucakladım kardeşimi. Göğsünde ve yüzünde sigara yanıkları vardı. Vücudunda sivri bir mille delinmiş dört tane delik gördüm. Elinin biri kırılmış ya da koparılmış gibi sallanıyordu. Doktor olmayı çok istemişti. Hastanede işkence görerek öldürüldü. Bunu kabul etmek çok güç” “Cuma günü, saat 13.00’de başlayan saldırı Terlemez, Gazipaşa ve Yeşilyurt’ta dört can alarak saat 18.30’a dek sürdü. Faşist saldırı püskürtülürken; Çorum’da MHP’nin ileri gelenlerinden kitabevi sahibi provokatör Mehmet ŞAHİNCİ de öldürüldü. “Halk Cuma gecesini Ulukavak, Yazıbaşı, Üçevler, Cezaevi, Yeni Garajlar ve Saat Meydanı çevresinde alev içinde bir Çorum’u izlemekle geçirdi. “Güvenlik güçlerinin Çorum’un Ankara, Samsun, Osmancık, Alaca, İskilip, Ortaköy ve öteki köy girişlerinin denetimini geç saatlerde ele geçirilmeleri üzerine Çorum’u kana bulayan faşistlerden büyük bir kısmı kenti terk etti. Paşakaya, Ulusoy, Vaşalar ve Tekke Köyleri’nden getirilen faşistler Çorum dışından getirilen faşistleri bir gece ağırladıktan sonra rahatça Yozgat’a, Elazığ’a ve Erzurum’a yolcu ettiler. “Kocası Rıza CANDAN’ı yitiren Şaziye CANDAN’ın oğlu Yusuf CANDAN da ölümden döndü. Ana Şaziye CANDAN taze acısını şöyle aktardı: ‘Komşuda oturuyorduk. Yoksa Rıza’mla birlikte bizi de öldürürlermiş. Duyduğum kadarıyla oğlumu bağlayıp götürmüşler, babasını öldürüp dışarı atmışlar. Rıza’dan vazgeçtim, oğlumu aramaya koyuldum. Ellerine, ayaklarına düştüm insan sanıp, Askeriye gelmeseydi çocuğumu bulamayacaktım... Valimiz hani sokağa çıkma yasağı ilân ettiydi. Hani malınızı, canınızı bana emanet bilin demişti...’ “Etnik açıdan Türk ve Kürt, dinsel bakımdan ise Alevi ve Sünni toplulukların yoğun olarak yaşadığı Orta Anadolu’da Çorum kitle terörü ve kırımının faşist hareket için bir son olmadığı apaçık ortadadır...” 49 Katliamdan köylüler de payını alıyor Kızılkaya Köyü halkı Alevidir. Çorum’daki katliamın acı haberini radyodan ve Çorum’dan gelen komşularından öğrenmişler. Çorum’da yakınları bulunmaktadır. Yakınlarının durumunu öğrenmek için bir baba-oğul traktörle Çorum’a giderlerken yolları kesilir ve rehin tutulurlar. Bir daha da haber alınmaz. Köyün her evinde ağıt ve gözyaşları var. Kayıplarını aramaya çıkamıyorlar. Çünkü faşistler, her tarafı çevirmiş, yolları denetimlerine almışlardır. Zorunlu olarak askeri birliklerden yardım isterler. Köylülerin yanına 8 - 10 kadar jandarma verilir. Jandarmalar, köy muhtarı ve köy halkı sıra halinde ekin tarlalarının içinde yakınlarının ölüsünü aramaya çıkmışlar. Sadık ERAL, arayışı ve acı sonucunu şöyle yazıyordu: “... Mercimek tarlasına geldiklerinde tüyler ürpertici bir durumla karşılaşırlar. Paçacılara ait traktör yarı yanmış vaziyette orada bulunmaktadır. Traktörün tekerleklerinden bir kısmı yanmış, yakıt deposu patlamış, arka göbek toprağa oturmuştur. Traktör ve toprak arasında yarı yanmış durumda baba Ali PAÇACI’nın cesedi bulunmaktadır. Ceset oradan alınır. Cesedin birçok yerinde kesici aletlerle meydana getirilmiş yaralar mevcuttur. Özelikle boyun arka kısmında bulunan, boyuna yarı yarıya indirilmiş bir darbe kafayı öne düşürmüştür. Oğlu Veysel’in cesedi bulunamazr. Köylüler aramayı sürdürürler. Bu arada başka bir cesetle karşılaşırlar, arpa tarlası içinde. Bu birinci olaylardan beri kayıp olan Yoğunpelitli Kireçli Musa’nın cesedidir. Her tarafına kurt düşmüş, lastik ayakkabıları yoksul nasırlı ayaklarına yapışmıştır. Veysel’in cesedi nice sonra arazide bulunarak, hastaneye kaldırılan cesetler içerisinden teşhis edilip getirilir Kızaklıkaya Köyü’ne.” 50 “Yaydığı Köprüsü civarında şoför Ali GÜNDOĞDU ile tarla sahibi Rıza AYVAZ’ın kolları kesilmiş ve kafa derileri yüzülmüş durumda cesetleri bulunmuştur. Salman adlı bir kişinin başı kesilerek hunharca öldürülmüş; Ali TEKEL’in bacanağı Selman ESER ise kafası kesilmiş ve ayaklarından asılmış olarak bulunmuştur.” 51 Eymir Köyünden Abbas AŞAN: “Olay günü Karayollarından maaşımı aldım, köyüme dönüyordum. İkizler benzinliği yanında bir grup beni yakaladı. Sopalarla dövdüler, üzerimdeki 9 bin lirayı aldılar. Beni bağladılar. Kömür deposu yanında üstü açık mandıra olarak yapıldığını bildiğim yere götürdüler. Oraya vardığımda çeşitli yerlerinden yaralı, dayak yemiş 6-7 kişi daha vardı. Onları da bağlamışlardı. Bunlardan daha sonra ölen Hüseyin ŞİRİN’le beni sırt sırta bağladılar. İkimize de tekrar vurmaya başladılar. Biz kendimizden geçmiş durumda yerde yatıyoruz. Tanımadığım birkaç kişiyi nöbetçi bırakıp gittiler. Geceyi öylece geçirdik. Sırtımdaki bağlı Hüseyin Şirin’in öldüğünü anladım. Çünkü hiç hareket etmiyordu. Tahminen gece yarısı, ölen Hüseyin’i sırtımdan çözdüler. Tekrar elimi ayağımı bağladılar. Hüseyin’i de, ‘Bu ölmüş, atalım ekinlerin içine’ diye alıp götürdüler. Sabah olmuş gün ağarmıştı. Caniler beni ve Yaşar ÖLMEZ’i İkizlerin benzinliğinin altındaki asfalta götürdüler. Orada ikimizi yatırarak tabancayla ateş ettiler. Beni kafamdan, Yaşar ÖLMEZ’i kolundan vurdular. Öldü zannederek bırakıp gittiler. Tanımadığım, birkaç kişi gelip bizi bekçilere gösterdiler. Onlar polis çağırdı hastaneye götürüldük…” 52 İtirafçıların itirafları 28 Mayıs 1980’de başlatılan, aralıklarla devam eden ve 4 Temmuz’da doruk noktasına varan Çorum katliamında 58 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi yaralanmıştır. Çok sayıda ev ve işyeri tahrip edilerek yakılmıştır. Bu katliamın önde gelen sorumlularından biri Ülkü Yolu Derneği Çorum Şube Başkanı Seydi (Said) ESENYEL’dir. Bu şahıs, Çorum davasının görüldüğü Erzincan Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde yargılanır, müebbet hapis cezası alır. ESENYEL’in itiraf yasasından yararlanmak üzere verdiği itiraf dilekçesinde ilginç bilgiler yer almaktadır: Seydi ESENYEL: “... Mahallenin Oba Başkanı Eyüp GÜL beni evimin önünde karşıladı. ‘Başkan, Alevilere ait 30’u aşkın ev ve işyerini tahrip ettirdim. Bir yandan da ediyoruz ve 8 tane rehinemiz var’ dedi. ‘Ayrıca mahallemizde bulunan av malzemeleri satan Tüfekçi Halil diye bilinen Halil TAŞKALDIRAN’a ait av malzemeleri satan bir dükkanın soyulduğunu, elimizde 60’a yakın çift kırma ve tek kırma silah olduğunu (...) halen bir yerde çatışmanın sürdüğünü, daha da rehin alabileceğimiz 20’ye yakın insan olduğunu söyledi’. Bunun üzerine evime 500 metre uzaklıkta bulunan olay mahalline gittiğimde Eyüp GÜL beni rehinelerin yanına götürdü... Herkesin evine gitmesi gerektiğini, ancak teşkilatımızın Oba üyeleri gençlerin kalmasını emrettim. Kalan gençlere, daha evvelden tüfekçi dükkanlarından soyularak alınan tüfeklerin dağıtılmasını; yüzlerine birer maske şeklinde bez takmalarını, rehineleri alıp getirmelerini emrettim. Eyüp GÜL’e de köylülerin bu konuda tanık durumuna düştükleri için hiç değilse olay yerine kadar getirilmelerini, ancak olayı, yani katliamı, tetik çekme işini bizim gençlerimizin yapması gerektiğini, köylülerin de kendileri ateş etmiş gibi aynı suça ortak edildiklerine inandırılmalarını, ilerde konuştukları zaman, yani bu olayı anlattıkları zaman kendilerine yaşam hakkı ben ve teşkilatım tarafından tanınmayacağını bilhassa tek tek anlatılmasını, gerekirse köylülerin de vurulabileceğini emrettim. “Yine Eyüp GÜL’e, ‘Şartlar bizi bu hale getirdi. Bu eylemi gerçekleştirmek durumuna düştük. Sanmayın ki biz insan kasabıyız. Yapılan her hareket Türk Milletinin bölünmezliği ve parçalanmaması içindir... Köylülerle ve bu işi bitireceksiniz, öldüreceksiniz’ dedim... Bu olaydan sonra köylülerle birlikte gönderdiğim gençler Eyüp GÜL’ün nezaretinde geri döndüklerinde Türk Milliyetçiliği hareketi adına yapılan bu eylemler için minnettar olduğumuzu... söyledim. “... Köylüleri gönderdik... Daha sonra olayı nasıl gerçekleştirdiklerini sorduğumda, Oba muhasibi olan Uğur ÖZKİREMİTÇİ, ‘Rehineleri şehirden iki kilometre götürdükten sonra, köylüleri bahçeliklerin içinde beklettik. İşi önce biz bitirdik. Ancak hepsinin ellerinden ve bellerinden inşaat demiri ile bağlı olduklarından ayakta durmalarını sağladık. Köylüleri tekrar yanımıza alarak olay yerine vardık. Köylülere, haydi bakalım, başkanın verdiği görevi birlikte bitirelim, dedik. Birlikte ateş ettik. Ancak şu salak herifler kimi havaya kimi adamlardan öteye, kimi de 10 metre geriye ateş etmelerine rağmen olayı kendilerinin yaptığını sanıyorlar. Buna inanarak içlerinden... pişmanlık getirenler de vardı.’ Ben en iyisinin böyle olduğunu, ilerde konuşamayacaklarını söyledim...” 53 Adil ŞAHİNBAŞ: Çorum’un Hacıpaşa Köyü’nde oturmaktadır. Olay günü, faşistler köye haber göndererek yardım istemişler. Adil, 8 arkadaşıyla birlikte traktörle Çorum’a geliyor. Olaylara katıldıkları gerekçesiyle yargılanırlar. Sonuçta müebbet hapis cezası verilir. Pişmanlık yasasından yararlanmak için dilekçe verir. Dilekçenin bir bölümü şöyle: “... Çorum’a girişte barikatla karşılaştık, barikatta bizi durdurdular, kimlik kontrolü yaptılar. Barikatta kontrol yapanlar sivil halktı ‘Bunlar da bizdenmiş, Sünnilermiş’ dediler. Bu grubun içinde Ahmet ŞENGÜL, Ahmet ZEREN, Hüseyin ILDIRAN’ı tanıdım. Bizi alıp başkanın yanına götürdüler. Başkan, orada bulunan tomrukların üstünde oturmuştu. Yanında 150-200 kişi vardı. Başkan bize ve orada bulunan kalabalığa bir konuşma yaptı. İsminin bilahare Seydi olduğunu öğrendiğim Başkan, ‘Arkadaşlar, bu adamlar komünist, bunlar camilerimizi bombaladılar, bu adamların ölmesi lazım’ dedi. Bizim hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Konuşmayı bizim için yaptığını sanmıştık. ‘Bizi niçin öldürüyorsunuz, biz komünist değiliz’ dediğimizde, ‘Siz değil, elimizde komünist rehineler var, onlar için söylüyorum’ dedi. Sonra orada bulunan topluluğa, ‘Teşkilat adamlarımız kalsın, diğerleri dağılsın’ dedi. Orada kalan kişilere birer tüfek verdiler. ‘Silahsız kimse kalmasın, gidin rehineleri alın gelin’ dedi. Biz orada durduk, rehineleri getirdiler. Bize de ‘Siz de bizimle beraber gelin’ dediler. Getirilen rehineler 6 erkek, bir kadın olmak üzere 7 kişilerdi. Bu rehinelerin üçünü bir, üçünü bir ayrı ayrı bağlamışlardı. Kadının elleri ve gözleri ayrı bağlı idi. Maskelilerden bir kısmı bu rehinelerin kollarına girdiler. Rehinelerle beraber Hıdırlık semtinden aşağıya indik, tahminen bir veya iki kilometre uzaklaştık. Orada bize ‘Siz burada durun’ dediler. Bizim başımızda da 20 kadar maskeli kişi silahla bekliyorlardı. Diğer 10 kadar maskeli kişi de rehineleri alıp 200 metre uzağımıza kadar götürdüler. Orada silah sesleri gelmeye başladı. Biz hâlâ korku içindeydik, ya şimdi bizi de öldürürlerse... Rehineleri götüren maskeliler geri geldiler. Bize ‘Siz de gelin, bu adamların işini bitirelim’ dediler. Biz de korku belası beraberinde gitmek zorunda kaldık. Oraya gittiğimizde, adamları karanlıkta zor görebiliyorduk. Bu rehine dedikleri kişilerin bir kısmı oturmuş vaziyette, kimisi yatmış vaziyette idiler. Bu maskeli kişiler önce ateş ettiler, bize de ‘Siz de ateş edin’ dediler. Biz de ateş ettik. Hep beraber geri döndük ve başkanın yanına gittik. Başkan maskelilerin içinde birini yanına çağırdı, konuştular. Ne konuştuklarını duymadık. Ondan sonra Başkan biz köylülere döndü ‘Sizin yapmış olduğunuz bu iyiliği unutmayacağız, milliyetçilik dediğin böyle olur. İslamiyet böyle korunur’ dedi. ‘Bu olayı kimseye söylemeyeceksiniz, söylerseniz sizin akibetiniz de böyle olur’ diyordu. ‘Eğer başka yerde söylerseniz kendinizi kurtaramazsınız. Çünkü siz de olaya katıldınız; şimdi sizi bırakıyoruz, köyünüze gidin’ dedi. Biz bunlardan kurtulduğumuza şükrettik... Bunu şimdiye kadar sakladım. Çünkü üzerimde baskı ve tehdit vardı, aile durumumdan korkuyordum. Çorum Cezaevinde bize seminer veriyorlardı. Seminer verdikleri için aleyhimize dava açıldı, korkumuzdan semineri verdiklerini de inkar ettim... “Bu olayın açığa kavuşturulmasını istiyorum; kendi irademle yapmadım. Rehineler, biri kadın, 6 erkekti. Sonra 8 kişi dediler, benim gördüğüm 7 kişilerdi... Pişmanım pişmanlık yasasında yararlanmak istiyorum. Suçsuzum… 11. 06. 1985” 54 Şov yapan siyasiler Süleyman DEMİREL (Başbakan): “Eğer bu fitne CHP’den destek görmezse, devlet bu fitneyi çok kısa bir zamanda söndürür. CHP neyi söylemeye çalışıyor. Günlerdir bu mesele ile uğraşıyoruz. Hükümetin bir yerde mesele çıkarmasından, kargaşa çıkarmasından memnuniyet duyabileceğini söylemek tamamen sadizmdir. Bundan daha büyük bühtan düşünülemez. Bunları söyleyen çılgındır. Bu hadiselerin karşısında hükümet vardır. Arkasında değil... Kimin nerede olduğu belli. Bu hadiselerin hepsinin arkasında CHP var, bunların hepsinin karşısında hükümet var. AP ve onun hükümetinin yolu sulhtan, sükunetten, kardeşlikten, insanlıktan, bolluktan, imandan ve kalkınmadan geçer...” Başbakan DEMİREL, “Çorum olaylarının arkasında CHP var dediniz. Acaba sağ eylemcilerin bu olaylarda hiçbir etkisi olmamış mıdır?” şeklinde bir soruyu şöyle yanıtlamıştır: “Burada sağ-sol tartışması yapmaya hacet yok. Olay, iki polis öldürülerek başlıyor. Tamam mı? 22 vatandaş öldürülmüş, günah değil mi? Kim öldürüyorsa bunun tümünün karşısına çıkmak lazım. Meseleyi saptırmamak, yanlış istikamete götürmemek lazım, tekrar ediyorum, kışkırtıcıların, bölücülüğün hamisi Halk Partisidir...” 55 Bülent ECEVİT ( CHP Genel Başkanı): “Devlet Hastanesi iyi niyetli çabalara karşın, sağlık görevini yapma bakımından yetersizdir. Buradaki yaralılar Ankara’ya getirilememiştir. Bu da yaralıların ifadeleri Çorum’da baskı ortamı içinde alınacak demektir. SSK Hastanesi ise bir militan kesiminin işgali altındadır. Türk Silahlı Kuvvetleri‘ne hakaret dolu sloganlar bu hastaneden haykırılmaktadır. Olayları sağcı militanların başlattığı bilindiği halde iktidar bunu saklayıp bir komünistlik tehlikesi varmış görüntüsü vermeye çalışmaktadır. Sayın Başbakan DEMİREL’in bazı sözleri de kışkırtıcı niteliktedir. Bizim gensorumuz ile daha önceki olaylar arasında bağ kurmuştur. Hükümetin Çorum’daki olaylarda da taraf olduğu, taraflardan biriyle birlik olduğu ve onların suçlarını örtbas etmeye çalıştığı ortadadır. “Çorum’da göç başlamıştır. Türkiye, hızla bölünmeye gitmektedir. Bazı karanlık niyetli kişilerin Türkiye’yi Vietnam’a, Yemen’e ve Kore’ye çevirme gayreti içinde oldukları görülmektedir. Bölgemiz çok yönlü bölünme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tür kışkırtmaların ulusal birliği en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde vatandaşları kıyıma kaldırtacak şekilde yapılmasının milliyetçilikle ilgili yoktur. Türkiye’nin bu durumdan kurtuluşu sağduyuya, kışkırtmalara kapılmaktan kaçınmaya bağlıdır. CHP heyeti, Alevi ve Sünni yurttaşların bu durumdan tedirgin olduklarını ve barış içinde yaşamak istediklerini görmüştür...” 56 Alpaslan TÜRKEŞ (MHP Genel Başkanı): “... Türkiye’nin gündeminde silinmeyen temel mesele olarak devlet ve rejim düşmanlarının yıkıcılk ve bölücülük gayretleri devam etmektedir. Allahı bir, kitabı bir, vatanı ve devleti bir olan milletimiz birbirine düşürülmek için türlü ihanet tertipleri ile karşı karşıyadır. Son günlerde Sivas, Merzifon ve Çorum’da vuku bulan müessif hadiseler bu ihanetin de bir ölçüde yaygınlaştırıldığını göstermektedir. Çorumluların da, milletimizin fertlerinin de bu parçalanma hareketi karşısında uyanık ve soğukkanlı olmaları şarttır. Kaybedecek veya feda edecek bir şeyimiz yoktur. Milletimiz birlik ve bütünlük içinde istikbale yürümek zorundadır. Hükümet, siyasi gücü ne olursa olsun cesaret ve kararlılıkla olayların üzerine yürümelidir. Güvenlik duygusu süratle temin edilmelidir...” 57 Necmettin ERBAKAN (MSP Genel Başkanı): MSP Genel Başkanı Erbakan, Başbakan Süleyman DEMİREL’e şu telgrafı gönderir: “Çorum’da anarşinin fevkalade önemli bir noktaya ulaşarak, bir iç savaş boyutlarına vardığı müşahade edilmektedir. Şu ana kadar gelen ajans haberlerine göre 15 yurttaşımız bu olaylarda hayatını kaybetmiştir. Ve çok büyük mal ziyanı vardır. Henüz şehirde kontrol da sağlanabilmiş değildir. Tarafsız bir tutumla ve olayların daha vahim boyutlara ulaşmasını önlemek için kararlılıkla olayların üzerine gidilmesi gerekmektedir. Aksi halde bu alev yurdun başka yerlerine de yayılarak daha vahim neticelerin doğmasına sebep olabilir. 50 milyon vatan evladının birliği, beraberliği ve kardeşliğini burada tekrar ifade eder, yaralılara acil şifa, olayda hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet dilerim...” 58 Basında yankılar Tercüman (07. 07. 1980) “Yapılan operasyonlar sırasında önceki günkü olaylarda öldürülmüş 5 kişinin cesedi bulundu. Ölenlerin sayısı 20’ye yükseldi. Savcı, operasyonlar sonucu 322 kişinin gözaltına alındığını bildirdi.” Milliyet (03. 07. 1980) “Çorum’da önceki akşam başlayan olaylardan gece 1 kişi, sabaha karşı da 3 kişi ölmesi nedeniyle saat 06.00’dan başlamak üzere ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konuldu... önceki gün sağ teröristler, dağıttıkları bildiri ile halkı cihada çağırmışlar; daha önce gruplar halinde kentin Ulukavak, Çatalhavuz Mahalleleri ve SSK Hastanesinin çevresindeki CHP’li ve sol görüşlü kişilere ait evleri yakmaya başlamışlardır. Sol görüşlülerin oturduğu semtlerin telefonları kesilmiştir. “Sağ görüşlü teröristler, SSK Hastanesi çevresindeki apartmanlara yerleştirdikleri uzun menzilli tüfeklerle evlere ateş açmaya başlamışlardır. Buradaki yurttaşların bazıları yaralanmış, daha önce saldırı nedeniyle boşaltılan sol görüşlü kişilere ait evler yakılmışlardır. Yangını söndürmeye giden itfaiye engellenmiştir.” Milliyet (05. 07. 1980) “Milönü semtinde dün Alaaddin Camii’nin yanına bir patlayıcı atılması üzerine yakında bulunan bazı gruplar arasında çatışmalar çıkmıştır. Uzun menzilli silahların da kullanıldığı bildirilen çatışmalar daha sonra diğer mahallelere sıçramış ve sokak çatışmalarına dönmüştür. Saat 13.00’de vali, yeniden sokağa çıkma yasağı koymuş. Çeşitli araçlarla halka duyurmaya çalışmış. Ancak önlenememiştir. Bu arada sağ teröristlerce kentin Üçevler ve Çiftlikpınar yöresinde içme suyu şebekesi kesilerek yollara barikatlar kurmuşlardır. “Olayların başladığı saatlerde Ankara’ya ‘Ölüyoruz-Yanıyoruz’ şeklinde yardım isteme telefonları gelmiş. Ancak kısa süre sonra Çorum’la tüm haberleşme kesilmiştir. Saldırganların, belirli mahallelerde çıkardıkları yangın devam etmiş, 30’u aşkın ev yakılmıştır. Yangın bölgesine güvenlik kuvvetleri dahil hiç kimsenin giremediği olaylarda ölü ve yaralı sayısı belirlenememiştir.” Cumhuriyet (04. 07. 1980) “Önceki gün ve dün gece sokağa çıkma yasağına karşın faşistler, bombalı ve silahlı saldırılarını sürdürmüşlerdir. Olaylarda 3 kişi öldürülmüş, 5 kişi yaralanmıştır. “İskilip yolu üzerinde Yıldız Kiremit Fabrikası yanında dün öğleden sonra kimliği belirlenemeyen iki ceset daha bulunmuştur. İki gün içinde öldürülenlerin sayısı 7’ye çıkmıştır. “Esnafevleri semtinde de bir özel otomobil yakılmıştır. Nurettinbey Caddesi ile Garajlar çevresinde saldırılarını sürdüren faşistler çok sayıda işyeri yakmışlardır. “Çorum halkı, faşistlerin yoğun olduğu ve üssü olan mahallelerde arama yapılmamasını eleştirmişlerdir. “Alaca’da önceki gün 1000 kadar faşist grubun saldırıya geçerek 50 işyerini tahrip etmesi ve 8 kişinin yaralanması ortamı gerginleştirmiştir. “Bir grup faşist, Mecitözü ilçesine bağlı Hisarkavak köyünü basarak Bektaş ÜNAL adında bir işçiyi öldürmüşlerdir. 3 kişi de yaralanmıştır. Köy halkı Mecitözü’ne giderek protestoda bulunmuşlardır.” Cumhuriyet (06. 07. 1980) “Çorum’da göç sürerken ölü sayısı halen artıyordu. Evleri saldırıya uğrayan Çorumlulardan bir bölümü ölüm korkusu ile kamyonlarla kentten ayrılmaya başlamışlardır. Faşistlerin, kendilerini engellemek isteyen askerlere ‘Komünist asker Moskova’ya’ diye slogan atmalarını, Menzil Komutanı Tümgeneral Remzi GÜVEN ‘Olay maalesef doğrudur’ demiştir. “İskilip yolu üzerinde Yazı Mahallesinin çıkışında biri kadın 7 kişinin elleri bağlı olarak tabancayla vurulmuş cesetleri bulunmuştur. Çorum SSK Hastanesinde 7 kişi de dahil olmak üzere toplam 17 ceset bulunmaktadır.” Hürriyet (06. 06. 1980) “Bir Alevi vatandaşa ait Ambalaj Fabrikası yakıldı. Çimento Fabrikasının işçileri can güvenliği olmadığı için işbaşı yapmadı. “Bir grup saldırgan, kömür almak için sıra bekleyenlere saldırarak dağıttılar, burada çalışan 16 görevliyi de tehdit ettiler. “Merkeze bağlı 2 köyün 5’inin giriş ve çıkışlarının kurulan barikatlarla kontrol altına alındığı bildirilmiştir.” Hürriyet (05. 07. 1980) “Cuma namazının kalındığı Ulu Cami’de hoca vaaz verirken, kimliği saptanmayan bir genç, camiye girip ‘Alaaddin Cami’sini yaktılar. Siz ne duruyorsunuz?’ diye bağırdı. Aynı anda haber kent içindeki diğer camilere de ulaştırıldı. Bunun üzerine silahını, kazma küreğini, demir çubuk ve sopalarını kapan vatandaşlar camilerin önünde toplanıp ‘Allah Allah, Allah-u Ekber’ diye bağırdılar. Tüm camilerin etrafı sarıldı ve taşlı, sopalı, silahlı çatışmalar bir anda başladı. Çeşitli kollardan, bombalanarak yakıldığı öne sürülen Alaaddin Camine doğru halk koşmaya başladı. Dükkanlar kapandı. Bir anda ellerinde silahlarla sopalarla yurttaşlar sağa sola koşuşurken, Milönü Semtinde bu gruplar üzerine otomatik silahlarla ateş açıldı. Kentte güvenliği sağlamaya çalışan Komando Birliği ise halkı uyarmak için zaman zaman havaya ateş etti.” d) Bilanço 1980 Öncesi Çorum’da Meydana Gelen Siyasal Cinayetler ·Ergül BAŞ (Öğrenci) 22.03.1977 Sol ·Hüseyin YILMAZ (Çiftçi) 25.04.1977 Sol ·Mustafa KURU (İşçi) 29.04.1977 Sol ·C. Yalçın KILIÇ (Öğrenci) 20.10.1977 Sağ ·Mustafa ODABAŞI (Çiftçi) 10.12.1977 Sol ·Mehmet ÇIPLAK 10.12.1977 Sağ ·Resul ÖZTÜRK (Öğrenci) 03.11.1978 ·Hasan KUŞ (Bekçi) 21.08.1978 ·Halil ÖZER 04.01.1980 ·Hıdır SARIKAYA 27.02.1980 Sol ·Cemal KEÇELİ (Mobilyacı) 25.03.1980 Sol ·G. Naci BAYRAKTAR (Öğr.) 31.03.1980 Sol ·Mahmut SOLAK (Şoför) 05.04.1980 Sol ·Satılmış TUMRUK (İşçi) 01.05.1980 Sağ ·Servet YILDIRIM (Öğretmen) 29.05.1980 Sol Çorum Katliamı ·Muzaffer YEŞİLYURT (Polis) 30.05.1980 Çorum Katliamı ·Abdullah KOÇAK (Polis) 31.05.1980 Çorum Katliamı ·Selahattin ARDIÇ (Çiftçi) 03.06.1980 Sol Çorum Katliamı ·Musa KİREÇLİ 03.06.1980 Sol Çorum Katliamı ·Yahya BARAN (Şoför) 04.06.1980 Sağ Çorum Katliamı ·Osman AKSU 04.06.1980 Sağ Çorum Katliamı ·Kazim GÜLER 23.06.1980 Sol Çorum Katliamı ·Şeref ŞAHİN 23.06.1989 Sol Çorum Katliamı ·Necati GÖKTAŞ (Memur) 26.06.1980 Sol Çorum Katliamı ·Mustafa ÖZDEMİR 02.07.1980 Sağ Çorum Katliamı ·Abdullah SUCU (Emekli Memur)02.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Ali ŞAKAR 02.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·İsmet SOLMAZ 02.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Bektaş ÜNAL 03.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Mustafa TAHTASI 03.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Seydi ÖZDEMİR 03.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Selime ESER 03.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Dursun ERKOÇ 03.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Mehmet YILMAZ 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Süleyman ÜREYEN 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Ahmet DOĞAN 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Veli SOLMAZ 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Şükrü YALÇIN 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Halil BÜGÜRÜ 04.07.1980 ·Gökçen KARTAL (Ev Hanımı) 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Rıza AYBARS 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Hasan BAĞZIK 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Rıza CANDAN 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Süleyman ATLAS 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Raif ERDEM 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Mehmet ŞAHİNCİ 04.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Aziz ÖZKAYA 04.07.1980 Sağ Çorum Katliamı ·Mustafa YILDIRIM 04.07.1980 Sağ Çorum Katliamı ·Hatim DURSUN (Ev Hanımı) 06.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Ali GÜNDOĞDU 06.07.1980 Çorum Katliamı ·Ali BAÇACI 06.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Nurettin BAYDEMİR 06.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Ali AYDEMİR 07.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Cumali BAĞCI 07.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Hüseyin ŞİRİN 07.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Musa ACAR 07.07.1980 Çorum Katliamı ·Mehmet KAYGISIZ 07.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Aziz GÜNDOĞDU 07.07.1980 Sol Çorum Katliamı ·Hüseyin ÖZDEMİR 07.07.1980 Sol Çorum Katliamı Temmuz 1980’de Çorum’da yapılan katliamda yaşamını yitirenlerin bir bölümünün adını tespit edemedik. Bu katliamda 200’e yakın kişi de yaralanmıştır. KAYNAKLAR 1) Cüneyt ARCAYÜREK, Darbeler ve Gizli Servisler, s. 221-22 2) Çorum Gazetesi, 23. 07. 1980 3) Milliyet Gazetesi, 30-31. 05. 1980 4) Sadık ERAL, Çaldıran’dan Çorum’a Anadolu’da Alevi Katliamı, Yalçın Yay., İstanbul 1993, s. 88-90 5) Sadık ERAL, a.g.e., s. 94 6) Cumhuriyet Gazetesi, 02. 06. 1980 - Sadık ERAL, a.g.e., s. 98 7) Yenigündem Dergisi, Sayı 70, (05-11 Temmuz 1987) 8) Sadık ERAL, a.g.e., s. 99 - 100 9) Çorum Gazetesi, 21. 07. 1980 10) Sadık ERAL, a.g.e., s.103-105 11) Cumhuriyet, 08. 06. 1980 12) Cumhuriyet, 08. 06. 1980 13) Hürriyet, 05. 06.1980 14) Sadık ERAL, a.g.e., s.101 15) Sadık ERAL, a.g.e., S. 114 16) Hürriyet, 07.06.1980 17) Nokta Dergisi, Sayı 22 , s. 21(8 Haziran 1986) 18) Cumhuriyet, 13. 06. 1980 19) Reha ÖZ - Mahmut TUNABOYLU, Cumhuriyet, 20. 06.1980 20) Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Cumhuriyet, 29. 06. 1980 21) Cumhuriyet, 07. 06. 1980 22) Aydınlık Gazetesi, 09. 07. 1980 23) Sadık ERAL, a.g.e., s.119 24) Sadık ERAL, a.g.e., s.124 25) Sadık ERAL, a.g.e., s.121-122 26) Çorum Gazetesi, 24. 07. 1980; Tercüman Gazetesi, 1980 27) Saygı ÖZTÜRK, Hürriyet, 07. 07. 1980 28) Çorum Gazetesi Sahibi Rıza ILIMAN’ın Arşivinden 29) Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet Gazeteleri, 03. 07. 1980 30) Çorum Gazetesi, 26. 07. 1980 31) Nokta Dergisi, Sayı 22, s. 21, (8 Haziran 1986) 32) Cumhuriyet, Milliyet Gazeteleri, 04. 07. 1980 33) Sadık ERAL, a.g.e., s.125 34) Milliyet, Hürriyet, Cumhuriyet Gazeteleri, 05. 07. 1980 35) Çorum Gazetesi, 30. 07. 1980 36) Sadık ERAL, a.g.e., s.129-131 37) Sonhavadis, Cumhuriyet, 06. 07. 1980; Tercüman Gazetesi, 07. 07. 1980 38) Çorum Gazetesi, 28. 07. 1980 39) Nokta Dergisi, Sayı: 22, s. 14, (8 Haziran 1986) 40) Sadık ERAL, a.g.e., s.159 41) Cumhuriyet, 14. 07.1980 42) Milliyet, 07. 07.1980 43) Cumhuriyet, 09. 07.1980 44) Cumhuriyet, 08. 07.1980 45) Cumhuriyet, 09. 07.1980 46) Aydınlık Gazetesi, 08. 07.1980 47) Çorum Gazetesi, 31. 07. 1980 48) Sadık ERAL, a.g.e., s.146-147 49) Cumhuriyet, 09. 07. 1980 50) Sadık ERAL, a.g.e., s.151-152 51) Aydınlık Gazetesi, 08. 07.1980 52) Çorum Gazetesi, 30. 07.1980 53) Nokta Dergisi, Sayı: 22, s. 14-17, (8 Haziran 1986) 54) Erzincan Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Dosyası 55) Cumhuriyet, 11. 07. 1980 56) Milliyet, 11. 07. 1980 57) Tercüman, 06. 07. 1980 58) Milliyet, 06. 07. 1980; Cumhuriyet, 09. 07. 1980 YARDIMCI KAYNAKLAR 1) Oğuzhan MÜFTÜOĞLU, Türkiye Gerçeği, Patika Yay., İstanbul 1989 2) O. Tayfun MATER, Devrimci Yol Savunması, Simge Yay., Ankara 1989 3) Muzaffer İlhan ERDOST, Faşizm ve Türkiye, Onur Yay., Ankara 1995 DERGİLER 1) Nokta Dergisi, Sayı: 22, (8 Haziran 1986) 2) Yenigündem, Sayı: 70, (5-11 Temmuz 1987)

      MALATYA OLAYLARI

      0

      1. Hazırlık Süreci

      a) Giriş

      Malatya’da meydana gelen olayları değerlendirmeden önce, bu kentin siyasi ve inançsal yapısının bilinmesinde yarar vardır. 1990 genel nüfus sayımına göre Malatya’nın nüfusu 702.055’dir. Kent nüfusunun yüzde 30’unu Alevi, yüzde 70’ini Sünni topluluğu oluşturmaktadır. Alevilerin yoğunlukta olduğu ilçeler Arguvan, Arapgir, Doğanşehir, Akçadağ, Hekimhan’dır. Yeşilyurt ve Darende ilçelerinde ve köylerinde yerleşik Alevilerin sayısı azdır. Pütürge’de ise Alevilerin yerleşik olduğu yalnızca dört köy bulunmaktadır.

      Malatya merkezinde Alevilerin yoğun olduğu mahalleler, Başharık, Gürsel, Çavuşoğlu, Özalper (Samanharkı), Çilesiz, Fırat, Küçük Mustafapaşa, Samanlı, Ata, Aşağıbağlar’dır. Diğer mahallelerde az sayıda Alevi yerleşiktir.

      Malatya’nın siyasi yapısının zaman dilimi içinde önemli değişimler yaşamış olduğunu görürüz. 1946’da çok partili döneme geçilmiştir. Kurulan siyasi partilerden biri DP’dir. DP halka yapılan baskıların ve yoksulluğun karşısında olduğunu belirterek özgürlüklerin savunuculuğunu yapıyordu. Aleviler, Osmanlı’dan beri horlanmışlar, baskı ve katliamlarla karşılaşmışlardır. DP’nin özgürlük söylemlerine inanan Aleviler, 1950, 1954 ve 1957 yıllarında yapılan milletvekili genel seçimlerinde oylarının yaklaşık olarak yüzde 70’ini DP’ye, kalanını da CHP’ye veriyorlardı. Sünni topluluğunun büyük çoğunluğu (yüzde 70) ise, İsmet İnönü’ye tutkularından dolayı oylarını CHP’ye veriyorlardı. 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle DP kapatıldı. 1961 Anayasası hazırlandı. 1961 Anayasası bazı yenilikler, temel hak ve özgürlüklere ilişkin önemli düzenlemeler içeriyordu. Buna bağlı olarak memurlar örgütlenmeye başladılar. Sivil örgütlerin içinde nicel ve nitel olarak en önemlisi, öğretmenlerin kurduğu TÖS’dü. TÖS’e üye öğretmenlerin tümüne yakını solcu ve demokrattı. Köylerde genellikle TÖS üyesi öğretmenler çalışıyordu. Bu arada, demokrasi ve emek yanlısı TİP’in de yandaşları çoğalıyordu.

      1950’li onyıl boyunca DP’ye oy veren Aleviler, bu kez sol partilere yöneldiler. 1965 milletvekili genel seçimlerinde Alevilerin çoğunluğu CHP’ye, bir bölümü de TİP’e oy verdi. Önceki seçimlerde CHP’ye oy veren Sünni topluluğu, bu kez DP’nin devamı olan AP’yi ve diğer sağ partileri desteklemeye yöneldi. Böylece Malatya’da siyasal yapılanmanın üzerinde bulunduğu zemin sürekli değişiyordu.

      1973 milletvekili genel seçimlerinde MSP, 29.139; AP, 20.224; MHP, 2.686 ve CHP, 64.442 oy almışlardı. Görüleceği üzere, çalkantılı yılların başlarında, siyasal İslâmcıların ağırlıklı olduğu MSP kentte önemli ölçüde taban oluşturmuştu. Bu siyasal gelişmeler sağ-sol ayrışımını da birlikte getirdi. Sağ siyasi iktidarların (1950’den günümüze sağ partiler iktidardadır) desteğiyle kurulan ve korunarak geliştirilen Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları, Akıncılar Derneği gibi sağ dernekler güçlenirken; karşıt sol örgütler de oluşuyordu.

      Bu ideolojik örgütlenmeler, giderek karşılıklı çatışmalara dönüştü. Sağ örgütler, genellikle dini kullanarak karşıtlarına saldırıyorlardı. Sol örgütler ise, “Demokrasi, eşitlik ve özgürlük” söylemiyle taban oluşturmaya çalışıyorlardı. Siyasal ayrışım körüklendikçe Aleviler sol partilere, özellikle CHP’ye blok halinde oy vermeye yöneldiler. 1977 milletvekili genel seçimlerinde CHP, 99.107; AP, 32.224; MSP, 38.516; MHP, 17.371 oy aldılar. 1

      Bu seçimlerde MHP ve MSP’nin oyları büyük artış göstermiştir. Türkiye genelinde sağ siyasal iktidarlar tarafından körüklenerek geliştirilen ideolojik ayrışımın yoğunlaştığı illerden biri Malatya’dır. Malatya’da Alevi-Sünni ayrışımı yaratmak amacıyla “Mum söndü” tiyatro getirerek Aleviler küçük düşürülmeye çalışıldı. Nitekim Alevilerin bu oyuna tepkileri sert olmuştu. Camilerde de Alevilere yönelik horlayıcı, suçlayıcı vaazlar veriliyordu. “Türk-İslam sentezi” doğrultusunda konferanslar, paneller düzenleniyor, ırk ve inanç ayrılığı körükleniyor, bu ayrımlar üzerinden saldırılar tertiplenmeye çalışılıyordu.

      Gelişmelerde, ABD’nin gönderdiği “Barış Gönüllüleri”nin de oldukça önemli etkileri olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD, Sosyalist Blok’un gelişmesini kendine yönelik bir tehdit olarak algılamış, bunun karşısında da bazı ülkeleri öncü karakol olarak kullanmayı amaçlamıştı. Türkiye, Sovyetler Birliği’yle karadan ve denizden komşuydu. Bu yüzden, Türkiye ABD için önemli bir ileri karakol işlevi üstlenebilirdi, ancak bunun için Türkiye’nin Sovyet nüfuzuna girmesini önleyecek tedbirler almak gerekmekteydi. Türkiye’deki devrimci gelişmeler ve örgütlenmeler, bu amaçla engellenmeye çalışıldı. Devrimci ve demokrat kitle örgütlerinin karşısında duracak ırkçı-şeriatçı örgütlenmelere yönelindi. Bununla da yetinmeyen ABD, özel yetiştirilmiş uzmanlarını Barış Gönüllüleri adıyla Türkiye’ye göndermeye başladı. Barış Gönüllülerinin, Türkiye’deki feodal, etnik ve mezhepsel (Alevi-Sünni, Kürt-Türk) ayrışımın yoğun olduğu bölgelerde (Doğu, İç ve Güneydoğu Anadolu) çalışması isteniyordu. Her türlü gereksinmeleri karşılanan Barış Gönüllüleri, istenilen bölgelerde görevlendirildiler.

      Barış Gönüllüleri, Türkiye’de ne iş yapacaklardı? Gelişlerinin nedeni gerçekten barış için olamazdı, çünkü Türkiye’de o dönem iç savaş yoktu. Eğer barış istiyorlarsa öncelikle kendi ülkelerine baksınlardı. ABD’deki Kızılderililere yönelik baskı ve soykırımına engel olsunlar, kendi ülkelerinde iç barışı sağlasınlar, Vietnam’a ve Kore’ye asker gönderilmesini engellesinlerdi. Elbette, kendi ülkelerindeki olumsuzlukları görmezlikten gelerek Türkiye’de barışı

      sözümona sağlamaya gelmelerinin altında gizli bir amaç bulunmaktaydı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal yapının halen önemli ölçüde devam ettiğini iyi bilen ABD, bu bölgelerdeki aşiretler, inançsal topluluklar arasındaki çelişkileri saptamaya çalışıyordu.

      Barış Gönüllülerinin bir bölümü Malatya’da çalışmaya başladı. Öncelikle Alevilerle Sünnilerin iç içe yaşadığı ve yoğunlukta olduğu ilçelerde çalışmayı yeğlemişlerdi. Barış Gönüllülerinin çalışmalarından kuşku duyan Akçadağ’ın köylerinden bir grup (Süleyman Kırteke, Reşoali Erdoğdu, Köse Polat, Teslim Töre ve arkadaşları) ortak bildiriyle tepkilerini duyurmaya çalıştılar, ama tutuklanarak cezaevine konuldular. Malatya Ağır Ceza Mahkemesinde, 1969/158 nolu dosyayla yargılanan bu kişiler, daha sonra beraat ettiler. Malatya’daki gerici ve ırkçı saldırılar, Barış Gönüllülerinin Malatya’da çalıştıkları dönemde başlamıştı. Böylece ideolojik ve inançsal ayrışım saldırıya dönüştü. Aşağıda, bu saldırılardan birkaç örnek, çeşitli boyutlarıyla ele alınacak.

      b) Kemal Abbas Altunkaş olayı (1968)

      Kemal Abbas Altunkaş, 27 Mayıs 1960’da Tunceli’de Milli Eğitim Müdürüdür. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonrası Nevşehir’e öğretmen olarak atanır. Bir süre sonra Malatya Turan Emeksiz Lisesine edebiyat öğretmeni olarak gelir. Kemal Abbas, güzel şiir okur, hoş sohbetlidir. Nurculara karşı tepkiseldir ve tepkisini her ortamda çekincesiz göstermektedir. Malatya’da kısa sürede çevre edinir. En yakın arkadaşlarından biri, CHP İl yönetiminde bulunan Turan Akyol’dur.(Daha sonra MSP’den Malatya milletvekili seçildi.) Kemal Abbas, Turan Akyol’un babasına ait Fırat Palas Oteli’nin boş bir odasında özel ders vermeye başlar.

      1967-68’de Malatya’da sağ-sol ayrışımı keskinleşmeye, saldırılar yaşanmaya başlar. Kemal Abbas, hem TÖS’ün üyesi, hem Tuncelili ve Alevi kökenlidir. Sağ örgütler, Malatya’da Alevi-Sünni ayrışımını körüklemek için her yöntemi denemektedirler. Kemal Abbas’ı hedefleyen bir plan hazırlanır. Kemal Abbas’ın özel ders verdiği öğrenciler arasında sağ görüşlü, Yakınca kasabasında yoksul ve problemli bir ailenin çocuğu olan Kenan Çırak da bulunmaktadır. Irkçı örgütler çıkar karşılığında Kenan Çırak’ı piyon olarak seçerler. Kamuoyunu etkileyecek olayın senaryosu hazırlanır. 18.01.1968 günü akşamıdır. Kemal Abbas, özel ders verdiği öğrencileri için otele gelir, ders notlarını alarak odasına çıkar. Kenan Çırak da gelmiştir. “Hocam kahve mi, çay mı içersiniz?” diye sorar. Kemal Abbas, “Sade bir kahve ve su getir” yanıtını verir. Tepsi üzerinde kahve ve su gelir. Kemal Abbas, bir yandan kahvesini yudumlamakta, bir yandan da o günün ders konusunu anlatmaktadır. Kahve bitmiştir, Kemal Abbas derin bir dalgınlığın içinde uyur gibidir. Bir süre sonra Kenan Çırak, Kemal Abbas’ın kesik erkeklik organını elinde sallayarak dışarıya fırlamış ve “Bana tecavüz etmek isterken uzvunu kestim…” diye sokakta bağırmaya başlamıştır. Bunun üzerine otel katibi Kemal Abbas’ın bulunduğu odaya girer. Kemal Abbas, somyanın üstünde dalgın dalgın oturmaktadır; yere akan kan pıhtılaşmıştır. Gel gör ki Kemal Abbas, acı duyduğuna ilişkin herhangi bir belirti vermediği gibi, yerinden dahi kıpırdamamıştır.

      Otel katibi karşılaştığı acılı olayı polise ve ailesine bildirir. Kısa bir süre içinde Kemal Abbas, Kayseri Tıp Fakültesine yetiştirilmek üzere karayoluyla yola çıkarılır. dört saat sonra Kayseri Tıp Fakültesine ulaştırılır. Olayın üzerinden beş saat gibi uzun bir süre geçmiştir. Bunca süreye karşın Kemal Abbas halen baygın ve gelişmelerden habersizdir. İlk müdahale sırasında yapılan tahlil sonuçlarına göre, uyuşturulduğu ve halen uyuşturucunun etkisinin geçmediğini belirten rapor verilir. Kayseri’de, İstanbul’daki Tıp Fakültelerinden birine acilen yetiştirilmesi gerektiği söylendiği için, hemen karayoluyla İstanbul’a hareket edilir. İstanbul’da da, uyuşturulduğuna dair rapor verilir.

      Fırat Palas Oteli’nde meydana gelen olaydan 15-20 dakika sonra yüzlerce sağ görüşlü kişi hükümet binasının önünde gösteri yapmaya başlamıştır. Aynı anda, olayın ayrıntılarıyla yer aldığı sağ görüşlü Beydağı Gazetesi de mahallelerde, kahvelerde dağıtılmaktadır. Oysa, Beydağı Gazetesinin matbaasının makinesi eski tip, el dizgilidir. Böyle bir haberin elle dizgisinin yapılması için en azından 5-6 saat zamana gereksinme vardı. Demek ki, hazırlanan senaryonun doğrultusunda haber çok önceden dizilerek hazırlanmıştır.

      Sağ örgütler, olayı protesto etmek amacıyla bir miting düzenleme kararı alır. Bu yönde hazırlıklar sürerken; Alevilere ait ev ve işyerlerinin işaretlendiği görülür. Saldırı duyumunu alan Aleviler, güvenlikleri için belirli noktalarda nöbet tutmaya başlar. Malatya’nın cadde ve sokakları insanlarla dolmuştur. En ufak bir kışkırtma ve tartışmanın yüzlerce insanın ölümüne neden olabileceğı bir gerginlik hüküm sürmektedir. Mitingin iptali için, Malatya Valiliğine, Savcıya, Başbakana, Cumhurbaşkanına ve İçişleri Bakanına telgraflar çekilmeye, telefonlar edilmeye başlanır. Şehir merkezinde alınmış olan olağanüstü güvenlik önlemleri de artırılmıştır. Valilik, mitingin güzergahını değiştirerek şehir dışına taşır. Bu gerginlik birkaç gün devam eder.

      Malatya’da bu olumsuz gelişmeler olurken; Milli Eğitim Bakanı, Kemal Abbas’ı açığa alır. Kemal Abbas’ın avukatları, açığa alınmanın yanlı bir soruşturmanın sonucu olduğunu ileri sürerek Danıştay’a dava açarlar. Danıştay 5. Dairesi, gerekli belgeleri değerlendirerek E:1969/2553, K:1970/1957 ve 05. 05. 1970’de, olayın tertip olduğunu belirtir ve açığa alınma kararını iptal eder.

      Kemal Abbas’ın davası, güvenlik gerekçesiyle Samsun’a nakledilir. Samsun sorgu yargıcı, E:1969/22, K:1969/216 sayılı ve 18. 11.1969 günlü kararıyla olayın komplo olduğuna karar verir. Daha sonra Samsun Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada Kenan Çırak ağır hapis cezasına çarptırılır.

      c) Hekimhan Olayı (1968)

      Hekimhan’ın AP’li Belediye Başkanı Ali Akyüz ile AP İlçe Başkanı ve İl Genel Meclisi Üyesi Turan Garipağaoğlu’nun öncülük ettiği sağcı militanlar, 15 Aralık 1968’de Hekimhan Lisesi’nde görevli sol görüşlü öğretmenlere ve öğrencilere “vurun Alevilere, komünistlere” sloganı eşliğinde, cop ve şişelerle saldırırlar. Çok sayıda öğrenci yaralanır. Lisede görevli 13 öğretmen, jandarmanın gözetiminde okuldan alınarak Malatya’ya götürülür. Daha sonra bu öğretmenlerden solcu ve Alevi olanlar kar-kış demeden değişik yerlere sürgün edilirler. Birçok öğrenci de okuldan uzaklaştırılır. 2

      d) 2 Şubat Mitingi (1975)

      Devlet destekli ırkçı-şeriatçı örgütlerin mensuplarının, gözlerini kırpmadan karşıtlarını öldürdüğü yıllardı 1970’ler. Bireysel saldırılar ve öldürmeler giderek toplu saldırılara dönüşüyordu. Yoğunlaşan faşist saldırıları kınamak, devlet yetkililerini uyarmak amacıyla Malatya’daki demokratik kitle örgütleri bir araya gelir ve “Faşizmi protesto” adıyla bir miting düzenleme kararı alırlar. Gerekli yasal işlemler tamamlanır ve izin alınır.

      2 Şubat 1975 günü İnönü Caddesi’nin üzerinde bulunan Kız Meslek Lisesi’nin önünde on bin kişi toplandı. Yürüyüş sırasında yolda katılanlarla yürüyüşçülerin sayısı 30 bine ulaşmıştı. Yürüyüş halindeki kitle, güzergah üzerindeki binalarda oturanlar tarafından alkışlanıyordu. Disiplinli, sessiz ve çok katılımlı yürüyüş korteji Atatürk Anıtı’nın önüne geldi. Saygı duruşundan sonra dağılınacağı sırada, ortaya Ülkü Ocaklı bir grup çıktı. Tahrik edici slogan ve küfürlerle hakaret etmeye başladılar. Bu sırada emniyet güçleri

      dağılmakta olan topluluğa copla saldırarak miting alanını savaş alanına dönüştürdüler. 22’si ağır olmak üzere aralarında kadın ve çocukların da olduğu yüzlerce kişi yaralandı. Saldırı sonrası ülkücüler polisleri omuzlarına almış alkışlıyorlardı.

      Polislerin saldırısında ağır yaralananlar şu isimlerden oluşuyordu: Aziz Maho (öğretmen); Aziz Takçi (öğretmen), Ali Şahabettin Aktaş (ilköğretim müfettişi), Ramazan Şimşek (öğretmen), Şeyho Kızıldağ (öğretmen), Yusuf Bayram (öğretmen), Hasan Doğan (öğretmen), Hüseyin Nacar (öğretmen), Hasan Sönmez (öğretmen), Hasan Çınar (öğretmen), Hüseyin Gökbulut (öğretmen). Selahattin Toy (halktan), Erdal Bozkurt (halktan), Mustafa İçöz (halktan), Yusuf Akdağ (halktan), Hüseyin Özçelik (halktan), Mustafa Yılmaz (avukat), Mehmet Balarısı (köylü), İlyas Zengin (köylü), Kemal Atalay (köylü), Ali Kaya (köylü). 3

      e) 15-16 Şubat olayları (1975)

      TÖB-DER, öğretmenlere yapılan baskıları, sürgünleri ve öğretmenlerin özlük sorunlarını görüşmek amacıyla 15 Şubat 1975’de 57 ilde kapalı salon toplantısı yapılmasını kararlaştırır. Kapalı salon toplantılarının yasal kurallara uygun izinli yapılması da TÖB-DER’ce karara bağlanır. Alınan kararlar, şubelere bildirilir. TÖB-DER Malatya Şubesi, bu karar doğrultusunda valiliğe başvurarak gerekli izni alır. Hazırlıklara başlanır.

      Devletin siyasi güçleriyle iyi ilişkiler içinde olan ve her yerde taşeron olarak kullanılan ırkçı-şeriatçı örgütler, TÖB-DER’in toplantılarını engellemek, olay çıkarmak, Alevi-Sünni, Kürt-Türk ayrışımı yaratmak amacıyla planlar hazırlamaya koyulur. Faşistlerin saldırı hazırlıklarıyla ilgili bilgiler ve haberler yaygılaşınca; TÖB-DER Malatya Şubesi yöneticileri, Malatya Barosu Başkanı Turan Fırat, CHP İl Başkanı ve bazı duyarlı kişiler, Vali Sadullah Verel’i ziyaret ederek duyumlarını, kaygılarını iletirler. Vali, “Ben on ayrı kaynaktan bilgi topluyorum. Böyle bir saldırının olacağına dair en ufak bilgi edinmedim. Böyle bir saldırının olması düşünülemez. Devlet güçlüdür, her şeyin üstesinden gelecektir” yanıtını vermiştir. Malatya Valisine ne gibi bilgilerin verildiği bilinmiyordu; ama TÖB-DER toplantısının yapılacağı 15 Şubat günü, faşistlerin kentin belirli semtlerinde toplanmaya başladığı görüldü. Toplananlar bir süre sonra saldırıya geçtiler. Saldırganların bir kolu, Elazığ Caddesi üzerinde bulunan vali konağını sarar. Taşlarla konağın camlarını yerle bir ederler. Valiye ve eşine yakışıksız sözler edilir. Vali Sadullah Verel ve eşi, konağın balkonuna çıkarak ellerinin başparmağını havaya kaldırır ve “Biz de Müslümanız!” diye bağırırlar. Saldırganlar bu “itiraf”la yetinmez ve Vali ile eşinin kelime-i şahadet getirmesini isterler. Bunun üzerine Vali ve eşi “kelime-i şahadet” getirirler, hem de birkaç kez tekrarlayarak…

      Saldırganların eylemlerinde kararlı olduğu görülür. Oradan şehir merkezine doğru yürüyüşe geçerler. Karşılarına çıkan ve solcu bildiklerine ait olan işyerlerini yağmalarlar ve yakıp yıkarlar.

      Saldırganların bir kolu, Belediye binasının önüne toplanmıştır. Bu grup, yürüyüşe geçtikleri Fuzuli Caddesi üzerinde bulunan CHP İl binasına, bazı basın organlarının bürolarına ve TÖB-DER binasına saldırırlar. Aynı cadde üstünde karakolu bulunan Toplum Polisi, barikat kurarak saldırının yaygınlaşmasını engellemeye çalışıyordu.

      Saldırganların başka bir kolu da, Samanpazarı denilen meydanda toplanarak Cezmi Kartay Caddesi üzerinde bulunan Alevilere ait işyerlerini yağmalamaya, yakmaya yöneldi. Başka bir kol da PTT binasının bulunduğu yöne doğru yürüyüşe geçti. Saldırı ancak akşama doğru askerlerin müdahalesiyle denetim altına alınabildi. Saldırının birinci günü böyle noktalandı.

      Saldırı, ikinci gün olan 16 Şubat’ta, daha acımasız ve daha yıkıcıydı. Birinci gün yağmalanan ve yakılan işyerlerinin sahipleri, zararlarını tespit etmeye, kırılan ve yıkılan yerlerini onarmaya çalışıyorlardı. Saldırganlar da yeni bir saldırının hazırlığı için Belediye ve Samanpazarı Meydanında toplanmaya başladılar. Ortalıkta polis görünmüyordu. Toplanan saldırganlar, yine kollara ayrılarak yürüyüşe geçtiler. Önceden belirlenen solcu ve Alevilere ait işyerlerini yakmaya giriştiler. Bir gün önce saldırma imkanı bulamadıkları CHP ve TÖB-DER binasının kapılarını, camlarını ve tüm eşyalarını yerle bir ettiler. Saldırı giderek mala zarar vermekten cana zarar vermeye dönüşüyor, çatışmalar ve yaralamalar görülmeye başlıyordu. İşte ancak o zaman askeri birliklerden yardım istendi. Akşama doğru saldırı güçlükle denetim altına alınabildi. İki günün bilançosu, bir ölü ve 29 ağır olmak üzere 220 yaralıydı. Yaralananların çoğunluğu Alevi ve sol görüşlü işyeri sahipleriydi.

      Tanıklar anlatıyor

      Hasan Bozkurt (işçi): “Saat 16 sıralarıydı, evime gidiyordum. Cezmi Kartay Caddesinde, karşıdan gelen büyük bir kalabalıkla karşılaştım. ‘Kahrolsun Ecevit, komünist Ecevit, başbuğ Türkeş’ diye bağırıyorlardı. Hızla geldiler, ben de bunların arasında kaldım. Bu sırada karşı bir grup belirdi ve Cezmi Kartay Caddesi, birden bire cehenneme döndü…

      Kalabalığın arasında, şimdi burada çiftçilik yapan eski AP Milletvekili Hamit Fendoğlu’nu gördüm. MHP İl Başkanı Şerif Dursun’la birlikteydiler. Kavgalara bunlar da katıldılar. Kalabalıktan bazı kişilerin elinde kurt resmi vardı.

      “Ortalık makineli tabancaların sesiyle yankılanıyordu. Çatışmaya başladılar. Caddede korkunç bir kavga başlamıştı. Tabanca mermileri ve taşlar yağıyordu. Sopalar inip kalkıyordu. Bu sırada bir grup, Doğan Palas ve Tüccarlar Klubü Oteli’ne yöneldi. Sahipleri CHP’li olan bu oteller kısa zamanda tamamen tahrip edildi. Bir başka grup da TÖB-DER merkezi ile altında bulunan beş dükkanı aynı şekilde tahrip edip, içeride taş üstünde taş bırakmamışlardı. Beydağı, Halk Postası ve Güneş Gazetelerinin idarehaneleri de aynı akıbete uğradı. Çoğunu tanımıyordum. Ben Malatyalıyım, hemşehrilerimin çoğunu tanırım. En azından aşinalığım vardır. Bu memlekette herkesin birbirine göz aşinalığı vardır. Fakat, hadiseyi çıkaranların çoğunu tanımadım. Bunlar, herhalde Malatyalı değillerdi. Başka yerlerden gelmişlerdi…”4

      Cafer Erkul (35 yaşlarında gazete satıcısı): “Bildiğiniz gibi benim kulübem İş Bankasının tam önünde, karşımda Ziraat Bankası var; şu kenardaki de Garanti Bankası, PTT binası da karşımda. Emniyetin en çok güvence altında bulundurması gereken bir alan. İşte burada saldırıya uğradım. Ben Malatyasporluyum ve aynı zamanda CHP’liyim. Kulübemde Ecevit’in resimleri ve kitapları vardı ve satıyordum. Saldırıdan önce bana geldiler ve ‘Sen şu kitap ve resimleri satma. Sana istediğin kadar para veririz’ dediler. ‘Ben inancımı parayla satacak adam değilim‘ dedim.

      “Nihayet 15. 02. 1975 günü saat 13-14 sıralarında 06 plakalı beyaz bir arabayla Dr. Muhittin Turgut, yanında bulunan birkaç kişiyle geldi. Şu kenarda durdular. Ben de yeni yemek getirtmiştim, daha bir lokmasını ağzıma almadan kulübe taş ve sopalarla sallanmaya başladı. Kafama, sırtıma bıçaklar inip kalkıyordu. Kulübe dar olduğu için çıkamıyordum. Tahrayla kapıları kırarak beni dışarı çıkardılar. Elden ele verdiler. Tam 17 bıçak yemişim. Nasıl kurtulduğumu bilmiyorum. Bir uyandım ki Sigorta Hastanesinde serum veriliyor. Yanımdaki karyolada da anam yatıyordu. Anam benim öldüğümü duyunca kriz geçirmiş ve komaya girmişti.”

      -Emniyet’te kimse yok muydu?

      -Tek kişi olsaydı onların hepsini yakalardı. Kimse ortalıkta yoktu.

      -Zararın ne kadar?

      -Biz 4-5 kardeşiz. Çok fakiriz. 28 yıllık emeğimizi bu kulübeye yatırmıştık. Daha o gün 3500 TL borç ederek Tekel’den sigara almıştım ve satıyordum. Şöyle böyle 28-30 bin lira kadar zararım oldu. Oldu değil yok oldum. İnan ki tek çivi dahi bırakmamışlar. Sigara, para, kitap, dergi ne varsa hepsini alıp götürmüşler, yırtmışlar.

      Anlamadığım nokta, bunu Müslümanlık adına yapıyorlarmış. Müslümanlıkta böyle talan, hırsızlık var mı ki? Kıbrıs’taki EOKA’cılar dahi bunlardan merhametliydiler. Bunların gözleri dönmüştü, talancıydılar. Bir yanda Müslüman Türkiye diye bağırırlarken, diğer yanda hırsızlık, talan, adam öldürmeye girişiyorlardı.

      Ata Yıldırım (50 yaşlarında berber): “Benim dükkanım Fuzuli Caddesinin üzerinde ve Hükümet Binasının arkasındadır. Karşımda ve caddenin öbür kenarında da Toplum Polisinin binası var. Ayrıca dükkanımın önünden bir yol da CHP binasına doğru gider. Yani dört yol ağzındayım.

      “Babam imamdı. Ben de uzun süre imamlık yaptım, sonra berber oldum. O saldırıyı görünce her şeyimden utandım. Hiçbir din bu çapulculuğa, tahribe ve ayrıcalıklara müsaade etmez. Bunların yaptıklarının din ve insanlıkla ilgisi yoktu. Gözleri dönmüştü, ne yaptıklarını bilmiyorlardı.

      “Dükkanımda oturuyordum. 16. 02. 1975 günü saat 13 sıralarında Belediyenin önünde bir grup saldırgan bağırarak Fuzuli Caddesinden yukarıya doğru (TÖB-DER Lokaline) yürümeye başladılar. Tam Toplum Polisinin binası önüne gelince içlerinde birisi bağırarak ‘Önce şu solcu CHP binasını tahrip edelim, sonra TÖB-DER’e gidelim’ dedi. Ve kalabalık, CHP binasının, Beydağı, Halk Postası ve Güneş Gazetelerinin camlarını kırdıktan sonra geri döndü. Aynı polislerin yanından geçerek TÖB-DER Lokaline doğru gittiler. Bu kalabalık içinde Paşa Camii’nin imamı da vardı. Ve bağırıyordu. Hatta bir jandarma astsubayının, durumu görünce polislere dönerek ‘Utanmıyor musunuz, bu nedir?’ diye bağırdığını duyduk, tabii polisler de duydu. CHP binasıyla Hükümetin arası 29-30 metre bile yok.

      “Gördüklerimi Malatya Milletvekillerine anlattım. Halkı tahrik edenlerin başında bazı imamlar geliyordu. Emniyet ve Vali tamamen göz yumuyordu. Yoksa 10-15 polis hepsini dağıtabilirdi.“

      Haydar Karagöz (20-25 yaşlarında, gazete satıcısı): “Benim kulübem belediyenin bitişiğindedir. 15 metre yukarımda Toplum Polisinin binası ile 20 metre karşımda Hükümet binası var. Saldırganlar, Belediyenin önünde toplandılar. Yani benim kulübemin bulunduğu yerde toplandılar. Resmi ve sivil polisler buralarda geziniyorlardı. Saldırganlar, ‘Allahuekber, Müslüman Türkiye’ gibi sözler söylüyorlardı. Sanki sinema dağılmıştı. Her biri bir tarafa doğru gitmeyi söylüyorlardı.

      “Ben gazete satıcısıyım. Kârıma bakarım. Her gazeteyi, dergiyi sattığım için hep bana ‘Bu gazeteleri satmayacaksınız’ diyorlardı. Aldırış etmiyordum. İşte bu yüzden ilk defa kulübeme saldırdılar. Ben kalabalığı görünce kulübeden çıktım. Biraz ileride durdum. Beni görmediler. Orada bulunan sivil polislerden bazılarının, ‘Haydi şu kulübeyi dağıtın, kaçın…’ dediğini kulağımla duydum. Onları tanıyorum da… Saldırganlar, tüm sigaraları, dergileri, gazeteleri dağıttılar. Kulübeyi yıktılar. Karşımdaki sinema reklamlarının bulunduğu yerleri kırdılar, parçaladılar. Oradan CHP’ye ve TÖB-DER’e doğru bağırarak gittiler. Hiç kimse mani olmuyordu.

      “Halbuki 20-30 polis bunları rahatlıkla dağıtabilir ve hatta hepsini Emniyete götürebilirdi. Çünkü çoğunluğu çocuktu.

      “Ben fakirim, bu kulübedeki gelirle geçiniyorum. Böyle insanlık olur mu? Onlar kim, ben kim? Hepimiz Türk’üz, Müslümanız ve insanız. Ama bunlar, bunlardan uzaktır. Polis hiç engel olmuyordu. Ne yapayım, zararım 7-8 bin liradır. Borç ederek yeniden kulübeyi yaptım…”

      Adını söylemek istemeyen bir cami imamı: “Kardeşim, siz bir defa görüyorsunuz. Bunlar her gün camilerde bölücü konuşmalar yapıyorlar. Sanki cami değil, bir parti binası. Bunları, Emniyet de, Vali de, öğretmen de ve halk da iyi biliyor, dinliyor. Müslümanlıkta bölücülük yoktur. Talan yoktur. Dükkanın sahibi olmadığı halde tahrip ediyorlar ve mallarını götürüyorlar. Bu hırsızlıktır, zorbalıktır. Elhamdülillah Müslümanlıkta bunlar yasaktır. Affedilmeyen günahlardandır. Sonra Alevi kim, Sünni kim? Hepsi kardeştirler. Cephede birlikte savaşıyorlar, fabrikada birlikte çalışıyorlar, bu ayrım nedir? Çok ayıptır. Dine yakışmaz. Ne bileyim, bu dünyadaki suçu hemen kanun vermelidir. Yoksa memlekete yazıktır. Camilere saldıracaklar demişler. Müslüman yalan söylemez. Düpedüz yalandır. Şimdiye kadar camiye saldırma görmedim. Velev ki saldıracaklarını biliyorlardı, niye Emniyet’e haber vermeden halkı toplayarak saldırganlığa geçmişlerdir. Yalandır kardeşim yalandır…“

      Süleyman Efe (Avukat): “Olayı açıklamadan önce derinlemesine incelemek ve değerlendirmek gerekiyor.

      “Tarihimizi incelediğimizde görüyoruz ki, ileriye ve halka yönelik her girişim karşısında mutlaka irtica olayının varlığına tanık olmaktayız. Bilindiği gibi, ekonomik, politik, siyasal ve kültürel yönden geri kalmış toplumlarda halkın tüm emeği sömürücülerin ipoteğine girmiştir. Ellerinde yalnız inançları kalmıştır. Bunu da vermemek için canlarını vermektedirler. İşte halkın bu can alıcı noktasını iyi bilen ve değerlendiren sömürücü güçler; halkı bu yönüyle tahrik ediyorlar.

      “İlericilere düşen en büyük sorumluluk; halkı, bu etki alanından çıkarmaktır. Bu sorumluluk ödünsüz olarak demokratik yollarla yapılmalıdır.

      “Bu açıdan olaya bakıldığında, dinin ne kadar sömürüldüğü, sorumluların kimlerden yana olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

      “15. 02. 1975 günü evde oturuyordum. Evim Turan Emeksiz Caddesi üzerindedir. Dışarıdan gelen bağırtı ve gürültüler duyduk. Çocuklarım pencereye koştular. ‘Baba, baba gel…’ diye heyecanla seslendiler. Pencereye gittim. Çok kalabalık bir grup, önlerinde öğrenci oldukları belli olan çocuklar vardı. Ellerinde değnekler vardı. ‘Müslüman Türkiye, Allahuekber, ölüm…’ gibi sesler çıkarıyorlardı. Bir şeylerin olduğunu anladım. Yanımda yeğenim İbrahim vardı. Durumu öğrenmek için çarşıya gönderdim. Gitti geldi. Birçok işyerinin tahrip ve talan edildiğini, bir kişinin yaralandığını söyledi.

      “O gün TÖB-DER’in kapalı salon toplantısı vardı. ‘Acaba öğretmenlere bir şeyler oldu mu?’ diye ben de çıktım. Hükümetin arkasından geçerek gitmek istedim. Hükümetin ve belediyenin arası çok kalabalıktı. Bağırıyorlardı. Polis azınlıktaydı. Ses çıkarmıyorlardı. TÖB-DER’e giden yolda polis barikat kurmuştu ve kimseyi bırakmıyordu. Oradan yazıhaneye gittim. Yazıhanem Mecidiye İş Hanının 4. katındaydı. Bitişiğinde Samanpazarı Alanı vardır. Bu alan da hiç tanımadığım insanlarla doluydu. Tekbir getiriyorlardı. Oradan Cezmi Kartay Caddesindeki 50. Yıl Kıraathanesine saldırdılar. Camlarını kırdılar, biraz sonra askeri birlik geldi. Birkaç saldırgan, yanına gittikleri bir üsteğmenin ellerini öptüler. Sonra dağıldılar…

      “Daha sonra Tüccarlar Kulübüne gittim. Orada; Malatya Beden Eğitim Bölge Müdürü Osman Çağlar olduğunu öğrendiğim bir kişi, konuşuyor ve olayı anlatıyordu. ‘Bir grup kalabalık geldi, burada toplantı varmış dediler. Yok dedim. İçlerinde tanıdığım sakallı ve hacca gitmiş bir şeyh vardı. Kendisine, bu iyi bir şey değildir dedim. O da, hayır, din için her şey yapılır dedi ve geri döndüler. Şehre doğru gittiler. İçlerinde Şerif Dursun da vardı. Biraz ötede topluluğu durdurdu ve ‘Ölüme hazır mısınız?’ dedi. Onlar da ‘evet’ diyorlardı. ‘Böylece gittiler…’ diyorek anlatıyordu…

      “Ertesi gün (16.02.1975) TÖB-DER’e gittim. Herkes üzücü olayı anlatıyordu. Bir aralık iki polisin geldiği ve TÖB-DER başkanını emniyete götürdüğünü ve dönüşünde

      ‘Emniyet Müdürünün emniyetini sağlamayacağız, lokalinizi boşaltınız’ dediğini anlattı. Öğretmenler dağılarak lokali boşalttılar.

      “Ben de Cezmi Kartay Caddesindeki 50. Yıl Kıraathanesine gittim. Biraz oturdum. Sonra kıraathanenin alt katındaki Kent Lokantasına inerek yemek yemeye gittim. Dışarıda oldukça kalabalık vardı ve bağırıyorlardı. Lokantada, Turan Emeksiz Lisesi Müdürü de vardı. Kalem şefi Hüseyin Özcan ile Mehmet Guguk ve Ali Zeynel adlarındaki öğretmenler de oradaydılar. Onlar da kalabalığı görünce şaşırdılar. Ali telefonla valiliği aradı ve Valiyi evinde buldu. Durumu anlattı. Vali de ‘Bir şey olmaz. Yürüyüş varmış, seyire gelmişler. Tedbir alınmıştır’ dedi. Daha sonra saldırı başladı. Camlar, kapılar kırılmaya başlandı. Korkuyla dışarı çıkan işyeri sahiplerinin üstü polisçe aranıyordu. Ben de, ‘Ne oluyor, önce olayı yaratanları önleyin’ dedim. Bunun üzerine polisler üzerime atılarak coplarla vurmaya başladılar. Bir arabaya koydular. Her tarafım kan ve yara içindeydi. Hastaneye götürdüler. Doktorun yanında da vurmaya başlayınca doktor ve bazı hemşireler engel oldular. Yaralarım sarıldı. Eve döndüm. Kısacası olay, önceden hazırlanmış ve bilinen bir şeydi. Çünkü polis taraf tutuyordu. Ancak askeri birlikler gelince önlenebildi. Olay bir irtica hareketiydi.”

      Mehmet Ali Yılmaz (65 yaşlarında, seyyar yumurta satıcısı): “Ben seyyar yumurta satıcısıyım. Geçimimi bununla sağlıyorum. Cezmi Kartay Caddesindeyim. Saldırı başladı. Polis yoktu, olanlar da seyirciydi. Tekbir getiriyorlar, ilahiler okuyorlardı. Saçlı, bıyıklı kimi görseler dövüyorlardı. Bu sırada dükkanların camları kırıldı. Ateş açıldı. Ortalık toz dumana döndü. Saldırganlardan biri bana ateş etti. Sağ kulağımın altından bir kurşun girdi ve dilimin bir kısmını ve takma üst dişlerimi parçalamak suretiyle dışarı çıktı. Ağzım kan içerisindeydi. Bu sırada bir grup beni yakalayarak ‘kelime-i şahadet’ getirmemi istedi. Ben de getirdim. Bıraktılar. Ötede başka bir grup tuttu, yine ‘kelime-i şahadet’ getirmemi istediler. Sonra ‘yanlış okudu’ diyerek dövdüler.” 5

      TÖB-DER’in Raporu

              15-16 Şubat 1975 olaylarını yaşayarak tanık olan TÖB-DER Şube Yönetimi, ayrıntılı bir rapor hazırladı. Rapor, Malatya Valisi’ne, İçişleri Bakanlığı’na ve Milli Eğitim Bakanlğı’na gönderildi. Raporun bazı bölümleri şöyle:
      
              Saldırının birinci günü: “TÖB-DER Malatya Şubesinin düzenlediği kapalı salon toplantısının saatleri yaklaşırken, toplantıya katılacak öğretmenler gelmeye başladı. Diğer yanda irtica ve saldırı olayına katılacaklar da sabahın erken saatlerinde Malatya’ya akın ediyorlardı. İlk grup (40-60 kadar kişi) Akpınar Semtinin Samanpazarı Alanında ellerindeki sopalarla, demir çubuklarla ilahiler okuyarak toplanıyorlardı. Önlerinde Şerif Dursun bulunuyordu. Giderek kalabalık büyüdü. Hamit Fendoğlu (Hamido) ve Dr. Muhittin Turgut da katılarak omuzlara alındılar. Saat 10.00 sıralarıydı. Ellerinde bulunan başı çivili coplar, demir çubuklar, tahralar gibi saldırı gereçlerini havaya kaldırarak ilahiler söyleyip Kelime-i Şahadet getiriyorlar, Allahuekber, Müslüman Türkiye, Şeriat İsteriz, Komünistlere Ölüm, Cihad gibi sloganlarla tansiyonu yükseltiyorlardı. Saldırı olaylarının açıklamasına geçmeden bu tahrikçi başlarının durumuna değinmekte yarar görüyoruz.
      
              * Hamit Fendoğlu (Hamido): Demokrat Partili olup, 27 Mayıs darbesiyle Yassıada’ya götürülmüş, cezaya çarptırılmıştır. Daha sonra 1965-1969 yılları arasında AP Malatya Milletvekili seçilmiş, Meclis’te Tabii Senatör Sıtkı Ulay’ın kulağını ısırarak yaralamış, 1973 seçimlerinde DP Milletvekili adayı olmuşsa da seçilememiştir.
      
              * Hacı Şerif Dursun: Büyük Doğucu’lardandır. 1951 yılında Malatya’da Gazeteci Ahmet Emin Yalman’a yapılan suikasta, 1971’de Kırıkhan’da 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan kanlı olaya karışmıştır, MHP’lidir.
      
              * Dr. Muhittin Turgut: Malatya’daki Doğu Özel Hastanesinin sahibi olup, Hastanenin her tarafı Bozkurt resimleriyle donatılmıştır. MHP’lidir.
      
              Hamido ve Şerif Dursun, Malatya’nın merkezine bağlı 15-20 köyün birleşmesinden oluşan İzollu Aşiretinin ileri gelenlerindendir. Bu aşirete egemendirler. Saldırıya katılanların büyük çoğunluğu bu aşirettendir. Diğerleri Elazığ’ın Palu ve Baskil ilçesinden getirilmiştir. Malatya’nın diğer ilçelerinden de katılanlar vardır.
      
              Buraya kadar yapılan açıklamalardan akla şöyle bir soru gelebilir. “Peki polis hiç bunları önceden sezinlemedi mi, toplanırken görmedi mi?”
      
              Saldırganların toplandığı yerin 100 metre uzağında Merkez Polis Karakolu, 50 metre doğusunda Toplum Polisinin binası, 30 metre güneyinde Hükümet binası (Hükümet binasında Vali, Jandarma İl Komutanı, Savcı ve Emniyet Müdürü) bulunmaktadır. Toplandıkları yer, şehrin ana caddesinin üzeri olup, merkezi yerdir.
      
              Toplantı saati yaklaşmaktadır. ‘Allahuekber’ sesleri Malatya’yı çınlatıyordu. Gittikçe çoğalan saldırganlar, kollara ayrılarak yağmalamaya, tahrip etmeye ve yakmaya başladılar. Malatya Emniyeti, TÖB-DER’in bulunduğu Fuzûli Caddesinin giriş-çıkış yollarında barikat kurarak saldırganların gelişlerini önlemeye çalıştılar. Bir polis ekibi de TÖB-DER Lokali önünde görev almıştı. Bir ara Emniyet 2. Şube şefi, TÖB-DER’e geldi. ‘Toplantınızı ya öne alın, yahut iptal ediniz. Güvenliği sağlamamız zorlaşıyor. Cezmi Kartay Caddesi curcunaya döndü’ diyordu. Diyordu ama, paneli öne almanın veya iptal etmenin önemi kalmamıştı. Çünkü her taraf sarılmıştı. Samanpazarı, Belediye önündeki alanda toplanan saldırganlar, tahralarını, nacaklarını, çivi başlı sopalarını, demir çubuklarını havaya kaldırarak ‘Şeriat isteriz, Müslüman Türkiye, Komünistlere ölüm, cihad’ gibi sloganlarla bağırıyorlardı. Saldırı ve tahribat başlatılmıştı. Saldırganların bir kolu, Cezmi Kartay Caddesine doğru harekete geçmiş, 50. Yıl Kahvesine saldırarak tüm camlarını kırmışlardı. Bu cadde üzerinde ve Alevilere ait birçok işyeri tahrip edilerek yakılmıştı.
      
              Saldırganların diğer bir kolu, Kışla Caddesinde aynı sloganlarla saldırılarını sürdürüyorlardı. Vali konağının camlarını da kırmışlardı. Vali ve eşi dışarı çıkarak ‘Biz de Müslümanız’  diye şahadet parmaklarını havaya kaldırarak kelime-i şahadet getirmişlerdir.
      
              Saldırganların başka bir kolu, İstasyon Caddesinden Sıtmapınar Semtine doğru saldırılarını sürdürüyorlardı. İş Bankası önünde Cafer Erkul’a ait gazete kulübesine saldırarak tahrip etmişler. Cafer Erkul’u da ağır biçimde yaralamışlardır. Sıtmapınarında Dursun Erkul’a ait gazete bayii tahrip edilmiş ve yakılmış, sahibi feci şekilde dövülmüştür.
      
              Keza hükümet binasının bitişiği ve toplum polisi binasının önündeki sinema reklamlarının yerleri tamamen tahrip edilmiş. Aynı yerde Haydar Karagöz’e ait gazete kulübesi de tahrip edilerek dağıtılmıştır. Böylece saldırının birinci günü 9 kişi yaralanmış, 7 işyeri tahrip edilerek yakılmıştır.
      
              Saldırının ikinci günü: “16.02.1975 günü ‘Nasıl olsa Emniyet kuvvetleri durumu kontrolleri altına aldı ve artık bir şeyler olmaz’ düşüncesiyle herkes şehir merkezine geliyor, işyerlerini kontrol ediyordu. Halkı köylerden toplayıp getiren tahrikçiler ise, amaçlarını yeterince gerçekleştirmemişlerdi. Çünkü TÖB-DER ve Alevilerin birçok işyeri hala sapasağlam duruyordu. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için uzak yerlerden, köylerden getirdikleri saldırganları bırakmadan evlerinde, çeşitli yerlerde konuk ederek saklamışlardır.
      
              16.02.1975 Pazar günü erken saatlerde (saat 10.00) belediyenin önündeki alanda, bir gün önce kullandıkları

      saldırı araç ve gereçleriyle toplanıyorlardı. Belediye ile hükümet binasının arası 20-30 metre ya var, ya yoktur.

              Öğretmenler kendi lokallerinde gelişmelerden habersiz oturuyorlardı. Saat 12.00 sıralarında iki sivil polis geldi, Şube Başkanı Tuncay Ünlü ile TÖB-DER Bölge Temsilcisi H. Nedim Şahhüseyinoğlu’nun Emniyet Müdürlüğü’nce çağrıldığını söylediler. Her iki yönetici birlikte Emniyet Müdürlüğüne gitti. Hükümet binasının önüne gittiklerinde, tahrikçi ve saldırgan bir grubun toplanıp beklediğini görmüşlerdir. Polis ise, hükümet önünde bekliyordu.  Emniyet Müdürü, ‘Hocam, sizden rica ediyorum, sizler dünkü olaylara karşı bir yürüyüş düşünüyormuşsunuz. Bu nedenle karşı grup yeniden toplanmış. Bir olay çıkarılmaması için lokalinizi boşaltarak dağılınız. Yoksa çıkacak herhangi bir olayda koruma gücümüz olmayacaktır’ dedi.
      
              Emniyete giden yöneticilerimiz ise, ‘Bizim yürüyüşümüz yoktur, böyle bir şeyi düşünen tek üyemiz dahi yoktur. Uydurmadır. Ancak emniyet bizi korumakta güçsüzse, müsaade buyurun biz kendi güvenliğimizi kendimiz alalım’ yanıtını vermiştir.
      
              -Biliyorum sizin yürüyüşünüz olmadığını, ama halkı öyle kandırmışlar. Olayı görüşüyoruz, önlememiz zordur, lütfen dağılınız...
      
              -Ama onlar iki gündür yasadışı toplanıyorlar. Suç işliyorlar. Dağılması gerekenler onlardır. Biz lokalimizde oturuyoruz.
      
              Karşılıklı tartışmalardan sonra anlaşıldığı kadarıyla bir oyun düzenlenmiş. Bu oyunda hem saldırıya uğramamızı, hem de suçlu duruma düşmemizi istiyorlardı. Yönetim Kurulumuz ve avukatlarımız birlikte olayı değerlendirdi. En uygun çözümün TÖB-DER’i boşaltmak olduğu kanaatine vardık ve lokalimiz boşalttık...
      
              Eğer emniyet kuvvetleri (polis) içtenlikle ve yansız davransaydı, saldırganlar ilk anda ve hiçbir güçlükle karşılaşmadan dağıtılabilirlerdi. Müdahale edilmemesi, saldırganları daha da cesaretlendirmiştir.
      
              Saldırının ikinci günü, aynı topluluk ilahilerle ve bir gün önceki sloganlarla saptadıkları semtlere doğru harekete geçti.
      
              Önce sinema reklamları (bir gün önce tahrip edilmişti, yeniden .yapmışlardı) yeniden tahrip edilerek parçalandı. Oradan CHP binasına, gazetelerin bulunduğu bürolara saldırdılar. Büroları tamamen tahrip ederek yaktılar. Sonra TÖB-DER’in lokaline saldırdılar. Lokalin tüm kapıları, pencereleri, içindeki eşyaları tahrip edildi, yakıldı. Altta bulunan 3-4 dükkan da camları tahrip edilerek yağmalandı.
      
              Başka bir kol da İstasyon Caddesinden hareketle, bu cadde üzerindeki Malatya Basın Galerisi ve gazete başbayii gibi birçok işyerini tahrip etmiştir. Diğer bir kol da Kışla Caddesi üzerinde bulunan ve içki satan birçok dükkanın camlarını kırmıştır.
      
              Keza bir gün önce tahrip edilen ve hemen camları takılan 50. Yıl Kıraathanesine yeniden saldırarak tüm camlarını, eşyalarını tahrip ettiler.
      
              Sokaklarda rastladıkları solcu ve saçı uzun, bıyıkları kaba olanlara da feci şekilde işkence etmişlerdir. Bu sırada saçı uzun olan bir genci döverek öldürdüler. Avukat Süleyman Efe de aynı biçimde dövülerek ağır yaralanmıştır. Süleyman Efe’yi dövenler polistir.
      
              Böylece iki gün süren saldırının bilançosu, 60 işyerinin tahrip edilmesi, yüzlerce insanın yaralanması, bir ölü ve yakılan Malatyadır.
      
              Polis, olanları engelleyeceği yerde, işyerlerini korumak zorunda kalmış olanları, lokantada yemek yiyenleri, kahvede oturanları toplayarak gözaltına aldı... 6
      
      
      
              Basında 15 - 16 Şubat olayları
      
              Cumhuriyet (16. 2. 1975): “Malatya’da TÖB-DER’in toplantısını protesto için 2000 kişi yürüyüşe geçmiş, bu arada Vali Lojmanını taşa tutmuşlardır. Saldırganlar daha sonra sol eğilimli kişilere ait bazı işyerlerini ve gazete bayilerini tahrip etmişlerdir.”
      
      
      
      
      
              Cumhuriyet (16. 2. 1975): “Malatya’da bir çatışma oldu, bir kişi öldü. TÖB-DER’in önceki gün yapılan toplantısından sonra başlayan olaylar dün büyümüş, ‘Müslüman Türkiye’ diye bağırarak tekbir getiren sağcı bir grup, solcu diye tanınan kişilerin işyerleri ile CHP ve TÖB-DER merkezlerini taşlamışlardır. Malatya sokaklarında ‘Komünist avına’ çıktıklarını ilân eden bazı sağcıların kanlı saldırıları polisin yetersiz kalması karşısında askeri birliklerce süngü takarak önlenebilmiştir...
      
              “Samanpazarı mevkiinde önceki gün toplanarak, ellerinde Türk Bayrağı olduğu halde halkı kışkırtan grubun başlarında AP Eski Malatya Milletvekili Hamit Fendoğlu ile Şerif Dursun’un bulunduğu ve tüm olayların bunların direktifiyle başlayıp, genişleyerek kanlı bir biçime dönüştüğü...
      
              “Sağcılar, şehirde giriştikleri güya ‘Komünist avı’nda uzun saçlı gençleri toplayarak dövmüşlerdir. TÖB-DER üyesi öğretmenler sokak aralarında feci şekilde dövülmüşlerdir.”
      
              Oktay Akbal’ın yazısı, Cumhuriyet (19. 2. 1975): “Pazar günü yurdun birçok ilinde yapılan TÖB-DER kapalı salon toplantıları gözünü kan bürümüş daha doğrusu bürütülmüş insanlar tarafından baskına uğradı. İzin alınmıştı, kapalı salon toplantısı yapmak için. Faşist örgütler günlerce önceden hazırlıklarını yapmışlar, bu toplantıları kurmak için... Açık bir gerçek bu. Bir İstanbul gazetesinde çıkan yazılarla daha da belirginleşen bu işlerin ardında kimin, kimilerin bulunduğunu gözler önüne seren bir gerçek... CHP Genel Merkezinden yapılan bir açıklamaya göre, bu gazete birkaç gün önce şöyle yazılar yayınlamıştır: ‘Kavgayı halkı yanıltıcı mekanlarda ve şartlarda yapmak yerine, halkın içinde, cesur, daha iyi göreceği yerde yürütmeliyiz. Bir Taksim hadisesi halkın kuralların niyeti ve eylemi hakkında tam ve kesin fikir sahibi olmasına neden olmuştur. Tarihi bir pazar gününün hatırası üç solcu eşkıyanın Taksim civarından bile korkarak geçmesini sağladı.’ “’

      Ergün Göze, Tercüman (21.02.1975): “Böylece TÖB-DER, Türk Öğretmenine, Türk Milletine, Türk Gençliğine tamamen ters düşmüştür. TÖB-DER, bugüne kadar Türk Öğretmenine yapılan en büyük kötülüğü yapmış. Onu Stalin’le bir hizada görmüştür. Sayın Ecevit de “Her ne kadar TÖB-DER’i tasvip etmemekle beraber faşizan baskılardan söz ettiğini” söylemekle partisini Stalin’le aynı noktaya getirmiş bulunmaktadır.”

      Alpaslan Türkeş’in basın açıklaması, Tercüman (23. 2. 1975): “Türk Milliyetçiliği herkesten önce ve herkesten çok sömürüye karşıdır. Emperyalizmin kökünü kazıyacağız. Adana’da işçi Hüseyin’in öldürülmesinden de bizi mesul tutan Ecevit’e hatırlatırım. Eğer biz öldürmeye niyetli olsak, işçi Hüseyin’e sıra ne zaman gelir düşünmesi gerekir… Halkın en meşru tepki hakkını kullanmasını devlete isyan diye jurnallamaktan utanmayan adamın kişiliğine bakın… Ve olayların devlete karşı değil, sadece TÖB-DER’e karşı olduğunu görmemezlikten gelmektir.”

      Hürriyet (18. 02. 1975): “Malatya’da Pazar günü çıkan olaylar sırasında sağcı oldukları öne sürülen eli sopalı topluluk 300 işyerini tahrip etmişlerdir. İki kişinin öldürülmesi ve 100 kişinin yaralanmasından sonra, askeri birliklerin müdahalesiyle güçlükle bastırabilen olaydan sonra 224 kişi gözaltına alınmıştır.”

      Milliyet (16. 02. 1975): “Malatya’da, saat 11.00’de ellerinde özel olarak yapılmış sopalar olduğu halde yürüyüşe

      geçen bir grup, vilayet önünde ‘Yaşasın Müslüman Türkiye, Kahrolsun Komünizm’ diye bağırmışlar. Yürüyüşçüler sol yayınlar sattığı ileri sürülen Cafer Erkul’un satış barakasını tahrip etmişlerdir. Sinema afişlerinin asılı bulunduğu camekânları parçalamışlardır. Bir içkili lokanta, üç kahve ve iki kitabevi taş yağmuruna tutularak camları kırılmış… olaylarda 18 kişi yaralanmış, ikindi ezanının okunmasıyla yürüyüşçülerin büyük bir bölümü camilere girmişlerdir.”

      Deniz Baykal’ın Meclis’te yaptığı konuşma, Milliyet (18. 2. 1975): “Cepheleşme hareketiyle birlikte, Ülkü Ocakları Derneği saldırgan bir politika içinde girdi. Sağ terörizm dönemi başladı. Hükümet süratle açıklamalıdır. Adana’daki işçiyi öldürenler, afiş asan genci üç yerinden vuranlar, Şahin Aydın’ı, Kerim Yaman’ı öldürenler, TÖB-DER toplantılarını basarak isyan yaratanlar kimlerdir? Bunların siyasal nitelikleri nedir? Bütün bu olaylarda yer alanların aynı siyasal kampta yetiştirilmiş olmaları basit bir rastlantı mıdır? Bu olayların sorumluları kimlerdir? Tetiği çeken parmaklar mı, yoksa o parmaklara hükmedenler mi? Hükümetin suçlu ile haklı karşısında tarafsız kalmaya çalışmasını anlamak mümkün değildir.”

      Olayın hukuki boyutu ve sonucu

      Olaylar denetim altına alındıktan sonra 400 kişi gözaltında alındı. Gözaltına alınanların yüzde 90’ını, işyerleri saldırıya uğrayanlar ile TÖB-DER Şube Yöneticileri, Malatya Yüksek Öğretim Derneği’nin ve Devrimci Gençlik Birliği’nin yöneticileri oluşturuyordu. Binlerce saldırgandan yalnızca 40 kadar kişi gözaltına alınmıştı.

      Resmi yetkililerin anlatımlarına göre, saldırı TÖB-DER’e yönelikmiş. 57 il merkezinde kapalı salon toplantısı düzenlemiş olan TÖB-DER’in toplantısı yasal izinlidir. Saldırı ise Alevilerin yoğun olduğu (Malatya, Erzincan, Adıyaman, Amasya, Tokat, Turhal, Elazığ vb.) bölgelere yönelikti. Alevilere ait işyerleri tahrip edilmişti. Eğer saldırı TÖB-DER’e yönelikse, Alevilere ve solculara ait işyerlerini niye yağmalayarak tahrip etmişlerdir? Alevilerin ve solcuların işyerlerini önceden kim belirleyerek işaretlemiştir? TÖB-DER’in konuşmalarının sonucu halkın tahrik olduğu söylendi. Oysa TÖB-DER’in toplantıları kapalı salonlarda yapılıyordu. Görüntü ve ses dışarıya verilmiyordu. Kaldı ki, daha toplantılar başlamadan saatler öncesinden saldırı başlatılmıştı. Bu ve benzeri sorular yanıtlandığında saldırının perde arkası ortaya çıkacaktır. Kim ne zaman yanıtlayacaktır?

      Olay sonrası İçişleri Bakanı Mukadder Öztekin, Jandarma Genel Komutanı Org. Orhan Yiğit ve Emniyet Genel Müdürü Celal Öztüfekçi beraberlerindeki heyetle Malatya’ya geldiler. Bu yetkililer, Malatya Emniyetinin önceden belirlediği kişilerle görüştürüldüler. Saldırıya uğrayan, işyerleri tahrip edilenler dinlenilmedi, görüşülmedi…

      Adana DGM’nin üç savcısı, olayları soruşturmak üzere Malatya’ya geldi. Gözaltında bulunanların ifadeleri alındı. Saldırıya uğrayanlarla saldırganlar ayrımı yapılmadan; sanki birlikte saldırı düzenlenmiş gibi, savcılar ortak dava açılmasına karar vermişlerdir. Olayların başladığından beri saldırganlar korunuyordu. Kimi polislerin olay sırasında yakaladıkları, gözaltına alınmadan bırakılmışlardı. Ortada ölen ve yaralanan insanlar ile tahrip edilmiş işyerleri bulunmaktadır. Bunlar için de bir suçlu bulunmalıydı. Ama emniyetin yanlı tutumu nedeniyle gerçek suçlular ortalıkta yoklardı. DGM’nin savcıları da bu doğrultuda yürüttükleri soruşturmanın sonunda dengeyi sağlamak amacıyla hareket ettiler ve saldırganlardan kaç kişi tutuklanmışsa; saldırıya uğrayanlardan da o kadar kişi tutuklandı.

      Tutuklananlar: Saldırıya uğrayanlar: Tuncay Ünlü (TÖB-DER Şube Başkanı), Kasım Demir (TÖB-DER Yöneticisi), Mehmet Hatip Özer (TÖB-DER Yöneticisi), Aziz Maho (TÖB-DER Yöneticisi), Haluk Türkşen (TÖB-DER Yöneticisi), Veli Yılmaz (TÖB-DER Üyesi), H. Nedim Şahhüseyinoğlu (TÖB-DER Üyesi, Bölge Temsilcisi), Nevzat Yıldırım (TÖB-DER Üyesi), Kemal Kırlangıç (TÖB-DER Üyesi), Murtaza Akgül (TÖB-DER Üyesi), İhsan Pektaş (Sol görüşlü), Nurettin Eren (Sol görüşlü), Ali Arı (sol görüşlü), Hadi Kepenç (Sol görüşlü), Cemalettin Doğan (Sol görüşlü), Adem Özcan (Sol görüşlü), Orhan Apaydın (Gazeteci), Ünal Nebioğlu (CHP’li), Talat Ertuna (Sol görüşlü işçi), Ömer Kral (Sol görüşlü öğrenci), İsmet Günay (Sol görüşlü), Rıza Karaca (Sol görüşlü, işyeri tahrip edilen), Hasan Karaca (Sol görüşlü, işyeri tahrip edilen), Cemil Çimen (Sol görüşlü, işyeri tahrip edilen), Hüseyin Bezek (Sol görüşlü).

      Saldırganlar: Orhan Menekşe, Yaşar Bozkurt, Recep Mesut Samanlı, Ekrem Berber, İhsan Memiş, Şerif Dursun, Hamit Fendoğlu, Timurtaş Uçar, Muhittin Turgut, Abdullah Yılmaz, Zeki Öz, Ramazan Temur, Mehmet Ali Diri, Hüseyin Şen, Aziz Moran, Haci Doğru, Mehmet Polaloğlu, Ali Ercan, Abuzer Karagöz, Nail Çelebi, Temur Altınkaya, Yusuf Kantıya, Haşim Karaaslan, Hüseyin Çekin, Bedri Öner. 7

      Adana DGM savcılarının hazırladığı iddianamede, saldırıya uğrayan ve işyerleri tahrip edilen TÖB-DER, Malatya Yüksek Öğrenim Derneği, Devrimci Gençlik Birliği yöneticileri hakkında şu görüş ve değerlendirmelere yer verildiği görülmektedir:

      “TÖB-DER Malatya Yönetim Kurulu üyeleri, MAYÖD Malatya Şubesi Yönetim Kurulu üyeleri DGB Malatya Şubesi müteşebbis heyeti üyeleri olan sanıklar ile 02. 02. 1975 tarihinde Malatya Merkezinde tertip edilen sessiz yürüyüş tertip komitesinin üyeleri ve 15. 02. 1975 tarihinde TÖB-DER tarafından tertip edilen kapalı salon toplantısında konuşmalar yapan sanıkların cümlesinin kül halinde aynı maksat ve gaye uğrunda zaman zaman birleşerek ve birbirlerinin fiillerini aynı amaç uğrunda bulundukları bu suretle TÖB-DER, MAYÖD, DGB derneklerinin yasal birer kuruluş olmalarına rağmen tüzüklerinde yazılı uğraşı amaçları haricinde gizli kasıt ve gayelerini gerçekleştirmek için legal görünüm altında illegal cemiyet olarak çalışmalar yaptıkları, 02. 02. 1975 tarihli sessiz yürüyüş tertip heyetinin ve 15. 02. 1975 tarihli TÖB-DER Malatya Şubesi kapalı salon toplantısında konuşma yapan sanıkların da aynı gizli kasıt ve gaye uğrunda birleştikleri ve bu suretle gizli cemiyet olarak bu sanıkların 1961 tarihli Anayasamızın getirmiş olduğu sosyal ve iktisadi nizamı yıkmak, sosyal sınıflar üzerinde tahakkümü tesis etmek, memleket içinde müesses iktisadi, sosyal nizamları yıkmaya matuf 1-2-3-4-5 numaralı bentlerde yazılı olduğu şekilde çalışmalar yaptıkları, bu çalışmalar cümlesinden olarak yayınladıkları bildirilerle, yaptıkları konuşmalarla gayelerine erişmek için işçi ve köylü sınıfını oluşturmak ve eyleme hazırlamak maksadıyla muhtelif vesilelerle, muhtelif zamanlarda aynı sanıkların komünizm propagandası yaptıkları, cemiyetin muhtelif sınıflarını kanunlara itaatsizlik ve umumun emniyeti için tehlikeli bir tarzda kin ve adavete tahrik eyledikleri tüm bildiri münderecatları, 28. 12. 1974 tarihli gecedeki konuşmalar, 02. 02. 1975 tarihli sessiz yürüyüş sırasında geçirilen pankart münderecatları, bu konuşmaları ihtiva eden bantların tape edilmiş suretiyle, emanete alınan bant ve matbu evrak münderecatı 15. 01. 1975 tarihinde Malatya merkezindeki toplum olayları, şahadet ve tekmil dosya münderecatıyla sabit olmuştur.”

      İddianamenin saldırganlarla ilgili bölümünde ise şu değerlendirmeler yapılmaktadır:

      “Malatya Merkezi Ülkü Ocakları Şubesi Yönetim Kurulu Başkan ve üyelerinin Malatya’da vuku bulan toplum olaylarından birkaç gün evvel evrak arasında mevcut (Yüce Türk Milletine) başlıklı bildiriyi teksir ettirip halka dağıttıkları, bu bildiri münderecatında ileri sol temayüllü şahıslar tarafından söylendiği anlaşılan (Memleketin ovasından en yüksek tepesine kadar kızıl bayrak çekeceğiz. Mescitleri ve

      Kâbe’yi yıkıp yerine bostan ekeceğiz… Kıpkızıl komünistim… istediğim bir zaman sana gelirim… atarak kızıllığımı karanlıklara… dışarıdan bir ezan sesi geliyor… tıpkı köpek havlamasını andırıyor) cümlelerini bu bildiri münderecatına yazdıkları ve bildirinin son kısımlarına da (…nesillerimizi milliyetçi yetiştirerek komünizmi, masonizmi ve vatanımızı hiçbir menfaate dayanmadan yüceltmek ve yükseltmek olmalıdır…Ülkü Ocakları) cümlelerini yazdıkları;

      “Bu suretle milliyetçilik grubun sapık ideolojiye sahip olduklarını kabul ettikleri karşı gruptaki şahısları bizzat ezeceklerini beyan etmek ve bu hususu bildiri şeklinde kaleme alarak 15-16. 02. 1975 günü Malatya Merkezinde vuku bulan toplum olaylarından birkaç gün evvel teksir ettirerek halka dağıtmak suretiyle, halkı bu olaylara tahrik ve teşvik ettikleri; bu suretle cemiyetin muhtelif sınıflarını umumun emniyetleri, elde edilen bildiri, bu bildirilerin dağıtıldığına dair tevilli ikrar ve şahadet ile sabit olmuştur…”8

      İddianamede, TÖB-DER, MAYÖD, DGB yöneticileri için ileri sürülen gerekçeler, onlarca yıldan beri Sıkıyönetim Mahkemelerinin, DGM’nin iddianamelerinde kalıplaşmış suçlamaların tekrarı ve benzeridir. İddianamenin düşündürücü yanı; Malatya’da sağcıların başlattığı saldırı sonucu öldürülen kişilerin, yaralanan yüzlerce kişinin, yağmalanarak tahrip edilen yüze yakın işyerinin suçlularının nerede olduğuna, suçluların kimler olduğuna dair bir “iddia”nın olmamasıdır. Bu saldırı örgüt işi değil midir?

      Bir süre sonra Adana DGM’de duruşmalar başladı. Tutukluların bir bölümü hemen ilk duruşmada, geri kalanlar ise sonraki duruşmalarda tahliye edildiler. DGM ile ilgili yasa, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Dava dosyası Malatya Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi. Malatya Ağır Ceza Mahkemesi de davanın Sıkıyönetim kapsamında olduğunu belirterek dosyayı Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesine gönderdi. Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesi de davanın sıkıyönetimin ilanından önce işlendiğini belirterek dosyayı yeniden Malatya Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi. Sonuçta Yargıtay, davaya Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesinin bakacağına karar verdi. Bu gel-gitlerle dava zaman aşımına uğradı. Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesi, 1983 / 8826, E: 1983 / 220, Karar No: 1984 / 38 kararıyla davanın zamanaşımına uğradığını belirterek tüm sanıkların beraatine karar verdi. Böylece 15-16 Şubat 1975’te gerçekleşen saldırılar, suçluları ortaya çıkarılmadan örtbas edildi ve dava dosyası tarihin yargısına havale edildi.

      f) Akçadağ Öğretmen Okulu Olayı (1975)

      Akçadağ İlçesinde 17 Nisan 1940’da Akçadağ Köy Enstitüsü açıldı. Daha sonra, Köy Enstitüsü’nün yerleşim yerini belirlemek üzere araştırmalar yapıldı. Malatya-Adana demiryolunun otuzuncu kilometresinde bulunan Akçadağ İstasyonunun güneydoğusuna düşen arazi saptandı. Enstitü’nün yeri için belirlenen araziler, Karapınar, Kırlangıç ve Onatlı Köylerine aitti. Köylüler, üç bin dönümlük arazinin bir bölümünü düşük bir bedel karşılığı, büyük bölümünü de bağış yoluyla verirler. O dönem karayolları yeterli değildi ve hatta yoktu. Bu nedenle, Darende ve Akçadağ ilçeleriyle çevre köylerin ulaşımı Enstitü’nün bitişiğinde bulunan tren istasyonundan yapılıyordu. Okul yönetimi, Enstitü arazisinin tam ortasından geçen on metre genişliğinde, 2 km uzunluğunda bir yol açtı. Bu yolu çakıl ve kumla da döşetti. Çevrenin tüm ulaşımı bu yol üzerinden yapılmaya başladı.

      Akçadağ Köy Enstitüsü’nün yöresinde 15 Alevi köyü bulunmaktaydı. Enstitü Yönetimi, bu köylerle ve diğer komşu köylerle ilişkileri oldukça sıcak, neredeyse bir aile gibiydi. İmece yoluyla bölgenin köylülerine kayısı, elma, kavak, bağ dikiminde yardımcı olunuyordu. Enstitü’de milli bayramlarda ya da diğer günlerde düzenlenen temsillere, eğlencelere ve törenlere tüm köylerin halkı çağrılırdı. Enstitü ile halk arasında dostluk ve işbirliği sağlanıyordu. Yöre köyleri de düğünlerine Enstitü’nün öğretmenlerini, yöneticilerini, folklor ve müzik ekiplerini çağırırlardı. 1950’de Köy Enstitüleri kapatıldı. Yerine Öğretmen Okulları açıldı. Akçadağ Köy Enstitüsü’nün yerine açılan Öğretmen Okulu da, yöre halkıyla devraldığı gelişmiş ilişkileri pekiştirerek sürdürdü.

      Böylece 1970’lere gelindi. 1974’de CHP ile MSP’nin ortak hükümeti düşünce, AP, MSP ve MHP’nin ortaklaşa hükümeti (I. MC) kuruldu. MC Hükümeti, yatılı okulların yönetiminde bulunan demokrat yönetici ve öğretmenleri okuldan uzaklaştırmaya; yerine ülkücü öğretmenler ve yöneticiler atamaya öncelikli olarak yöneldi. Böylece yatılı okullar, ülkücülerin kurtarılmış bölgeleri oluyordu. Akçadağ Öğretmen Okulu’na da Cafer Toksun adında bir müdür atandı.

      Cafer Toksun, Sivaslı bir Alevi ailenin çocuğudur. Yoksuldur, yatılı okula zorlukla girmiştir. Öğretmen olduktan sonra ırkçılarla ilişkilerini sıklaştırır. Yeni müdürün Alevi bir aileden geldiğini öğrenen komşu köyler halkından Aleviler, “Bizden de bir müdür çıktı” diye sevinmişler, hediyelerle kutlamaya gitmişlerdir. Cafer Toksun, ziyaretine gelen köylüleri soğuk karşılar. Hatta bir ara, sorguya çekercesine “Bu köylerin oylarını hep CHP’ye verdiklerini öğrendim. Doğru mu?” diye sorar. Köylülerin, “Müdür bey, faşistlere verecek değiliz ya…” yanıtı üzerine, Cafer Toksun’un rengi sararır, gözleri döner ve “Bir daha bu okulun toprağına ayak basmayacaksınız” diye gelenleri odasından kovar.

      Şeyh Mano, Kırlangıç Köyündedir. Pir Sultan Abdal hayranıdır. Pir Sultan Abdal hakkında bilgi edinmek için Sivaslı olduğunu öğrendiği Cafer Toksun’a gider. Cafer Toksun, Şeyh Mano’nun kılık kıyafetine, kaba bıyıklarına bakar ve küçümseyerek “Senin ne isteğin var, söyle bakalım” diye sorar. Şeyh Mano, “Beyefendi, siz Sivaslısınız, Pir Sultan Abdal hakkında bilgi öğrenmek için geldim” dediğinde, Cafer Toksun’un tepesi atar ve “Komünistler sizi yoldan çıkarmışlar. Senin o sorduğun aptal da sapkının biriydi” yanıtını verir, konuğunu kolundan tuttuğu gibi dışarıya çıkarır. Şeyh Mano, “Orası Sivas’tır, Pir Sultan da çıkar, Hızır Paşalar da çıkar. Seni Pir Sultan sanmıştım” yanıtıyla ayrılır.

      Bir süre geçmiş ve Cafer Toksun, yöre halkı ve okul hakkında yeterli bilgiyi edinmiş, kadrosunu oluşturmuş, saldırı planlarını hazırlamıştır; sıra uygulamaya gelmiştir. İlk iş olarak, okulun üç bin dönümlük arazisinin etrafını dikenli telle çevirdi, böylece yöre köylerin Akçadağ’a ulaşmak için 35 yıldan beri kullandığı yolu kapatmış oldu. Yolun girişine bir kulübe yaptırdı. Kulübeye silahlı bekçi yerleştirdi ve telefon bağlattı. Bununla da yetinmedi, okul arazisine eli silahlı bekçiler yerleştirdi ve yaklaşanlara ateş ettirmeye başladı. Böylece okulla yöre halkının ilişkilerini kesti. Eğer biri okula gidecekse, nöbetçiler önce ziyaretçinin kimliğini kontrol ediyor, sonra okul yönetimine telefon edilerek verilen bilgilere göre işlem yapılıyordu.

      Okulun demokrat öğretmen ve çalışanlarına baskı yaparak onları uzaklaşmaya zorluyordu. Cafer Toksun’un baskılarından öğrenciler de paylarına düşeni alıyordu. Sol görüşlü öğrencileri baskıyla yıldımaya, kimi zaman da derslerden çıkararak dövmeye giriştiği şeklindeki haberler giderek artıyordu. Faaliyetlerinde, Malatya Ülkü Ocaklarından getirdiği ve özel yetiştirilmiş militanları da kullanıyordu. Okulun salonlarında asılı sanat değeri yüksek tablolar indirilmiş, yerine MHP’nin propaganda resimleri yerleştirilmişti. Atatürk’ün resminin de indirildiği, yerine Ergenekon Destanıyla ilgili bir tablonun asıldığı haberi, basın organlarında yayımlanmıştı.

      Akçadağ Öğretmen Okulu adeta askeri bir kamp, Cafer Toksun da kampın komutanı gibiydi. Rastladığı Alevi kadınlara “Alevileri yaşatmayacağım. Sizi kocasız bırakacağım” dediği, baskılarını artırdığı görülmekteydi. Gelişmeler üzerine, yöre halkı ve öğrenci velileri, durumu

      Malatya Valisine bildirirler. Vali, şikayetleri dikkate almamakta, müdürden yana tutum sergilemektedir.

      Saldırı ve baskılarla ilgili basın haberi şöyle:

      “Dün öğleden sonra Akçadağ Öğretmen Okulu’nda meydana gelen çatışmada birkaç öğrenci yaralanmış, okul binasının ön tarafındaki bütün camlar kırılarak okul büyük ölçüde hasara uğratılmıştır. Olay üç solcu öğrencinin dövülmesi üzerine, okulda bulunan 500 kadar solcu öğrenci idarenin bu tutumunu protesto ederek derse girmişlerdir. Faşist öğrenciler, idarenin bıraktığı boşluktan faydalanarak ellerine geçirdikleri taş ve sopalarla birbirlerine girmişlerdir. Olay yerine jandarma birlikleri getirilmiş, okulda bulunan öğrenciler ise derslerine devam etmişlerdir.” 9

      Akçadağ Öğretmen Okulu’nda ülkücülerin silahlı eğitim yaptıklarına; öğrencilere, öğretmenlere yönelik baskıların giderek arttığına, bu baskıların yöre halkına da yöneldiğine tanık olunmuştur.

      Gelişmeler somut meyvelerini vermekte gecikmez ve nihayet, 7 Kasım 1975 gecesi, önceden hazırlanmış eli sopalı ülkücüler, aniden yatakhaneleri basar. Öğrenciler yatmaya hazırlanmaktadır ve kimisi pijamalı, kimisi de don-gömlekledir. Ani baskın ve bedenlerine inen sopaların tesiriyle ne yapacaklarını şaşıran 600 öğrenci, can korkusuyla dışarı fırlamışlardır. Bir kovalamaca başlamıştır. Baskı ve saldırıdan kaçan 600 öğrenci, okulun üst tarafında bulunan dağ ve tepelere sığınırlar. Mevsim yağışlı ve soğuk, öğrenciler çıplaktır. Saldırı haberi Malatya’da CHP İl Başkanı Turan Fırat’a ulaşır. CHP İl Yönetimi, TÖB-DER ve basın organları mensupları ortaklaşa tuttukları birkaç otobüsle dağlara sığınan öğrencileri toplamaya gider ve megafonla öğrenci aramaya koyulurlar. Kayaların kovuklarına sinmiş ve korkuyla bakışan henüz 15-16 yaşlarındaki çocukların büyük bölümü toplanarak Malatya’ya getirilir. O gece evlere dağıtılan öğrencilerin soğuktan donmaları önlenmiş olur.

      Meydana gelen olaylardan dolayı 600 öğrenci okuldan uzaklaştırılmıştır. Okuldan uzaklaştırılan öğrencilerin velileri tarafından hazırlanan ve yetkililere ulaştırılan belge şöyle değerlendirilmektedir: “ ‘Atatürkçü öğretmen ve öğrencileri okuldan uzaklaştırmak için çok öncelerden Okul Müdürü Cafer Toksun, Eğitim Şefi Fazlı Aktaş, öğretmenlerden Mehmet Yıldırım, Halit Karadağ, Remzi Sağıroğlu, Züleyha Cömert, Celal Aydoğmuş, Mehmet Kara tarafından hazırlığı yapılan ve ortamı oluşturulduktan sonra meydana gelen olay esnasında, 700 öğrencinin dolaplarının tahrip edilerek eşyalarının, kitaplarının ve paralarının talan edildiği, talan edilen paraların ve eşyaların bu öğretmenlerce Ülkü Ocaklarına teslim edildiği, Atatürkçü öğrencilerin okulun bodrumuna konularak işkenceye uğradıkları ve günlerce ekmek verilmediği gibi, şimdi de olayı saptırmak için olaya mezhep, dil ve bölgecilik gibi bölücülük niteliğinde olan suçlamalarda bulundukları, böylece korkunç bir bölücülük yaptıkları, bütün bu olaylardan haberli olan Malatya Valisi ve Milli Eğitim Müdürünün olaya yeteri kadar eğilmedikleri, hatta olayla ilgili tanıklar ve mağdurların kimisinin dini görüşlerinden, kimisinin politik görüşlerinden dinlenilmedikleri, sadece olayı yaratanlar ve onların gösterdikleri tanıkları dinleyerek tek taraflı kovuşturma yaptıkları, Vali ve Milli Eğitim Müdürünün adeta onların koruyuculuğunu yaptığı’, ileri sürülerek Cumhurbaşkanına, Senato ve TBMM Başkanına, Parti Genel Başkanlarına ve Parlamenterlere durum bildirilmiştir. Olaya eğilmelerini, bülücülük niteliğini taşıyan bu tutumun önlenilmesini, ilgililer hakkında kovuşturma yapılmasını, gerçeğin ortaya çıkması için ilgilerini istemişlerdir…” 10

      Malatya Milletvekili Celal Ünver, demokratik kitle örgütleri temsilcileri ve basın mensuplarından oluşan bir heyetle Akçadağ Öğretmen Okulu’na gider. Olayı incelemek üzere Akçadağ Cumhuriyet Savcısı ile İlçe Jandarma Komutanı da o sırada okulda bulunmaktadır. Okul Müdürü Cafer Toksun, Milletvekili Celal Ünver’in okulu gezmesini, gözaltına alınan öğretmen ve öğrencilerle görüşmesini, olayın neden kaynaklandığını öğrenmesini engellemeye çalışır. Bunun üzerine Celal Ünver sert bir tepki gösterir ve Savcının araya girmesiyle olay büyümeden yatışır. Dönemin yerel basın organlarında, Okul Müdürünün olumsuz tutumu şöyle anlatıldı: “İlimiz Akçadağ Öğretmen Okulu’nda son çıkan olaylardan sonra 20 kadar öğrenci velisi ile okula giden CHP Malatya Milletvekili Celal Ünver, Okul Müdürü ile görüşürken, bir süre önce duvara asılan bozkurt resmi hakkında bilgi istemiş ve bunun üzerine Okul Müdürü Cefar Toksun, zile basıp çağırdığı birkaç öğretmen ve öğrenciyle CHP Milletvekili Celal Ünver’in üzerine yürümek istemiştir. Bu arada CHP Milletvekili Celal Ünver odaya gelen kalabalık bir öğretmen topluluğuna, ‘Siz kim oluyorsunuz ki beni dışarı atmak istiyorsunuz’ demiş ve bunun üzerine orada bulunan jandarma üst çavuşunun müdahalesiyle olay büyümeden önü alınmıştır…” 11

      Akçadağ Öğretmen Okulu’nda meydana gelen olayların sonucunu merak etmeyiniz. Hiçbir şikayet ve soruşturma sonuç vermedi. 600 öğrenci, 20 öğretmen okuldan uzaklaştırıldı. Okul, tamamen Ülkü Ocaklarının karargahı haline geldi.

      Parlamento üstü bir örgüt

      Devletin ekonomik ve politik desteği ve korumasıyla güçlendirilen Ülkü Ocakları, kendilerini devlet yerine koyuyorlardı. Dokunulmazlıkları vardı. Devletin en üst organı olduklarını her yerde ve ortamda açıkça söylüyorlardı. Nitekim Ülkü Ocakları Malatya Şube Başkanı, yaptığı bir basın açıklamasında bakın ne diyor:

      “… büyük Türk Milletine ve onun yetkililerine şunu bilhassa ifade etmek istiyorum. Ülkücüler parlamento dışı parlamenterlerdir. Yani ülkücüler milletin seçilmemiş milletvekilleridir. Ülkücüler bulundukları yerlerde millete hizmet ederler. Ülkücüler milletin bir yön ve hedef tayin etmeye çalışan öncüleridir, önderleridir. Hareketimiz meşrudur. Herkese açıkça şunu hatırlatırız ki, bizim Allah, Vatan, Millet, Devlet, Bayrak ve insanlığa hizmetten başka bir aşkımız yoktur…” 12

      Görüldüğü gibi, Ülkü Ocakları kendilerini ülkenin en üst kurumu olan parlamentonun da üstünde bir kurum olarak görmektedirler. Bu özellikleri nedeniyle, her türden katliam, tahrip ve yağma onların gözünde meşruydu. Evet Ülkü Ocaklarının dokunulmazlığı vardır. Kuruluşundan günümüze değin gerçekleştirdikleri onlarca katliamın, öldürdükleri yüzlerce aydının, bilim adamının hesabını vermemişlerdir. Onlardan herhangi bir hesap sorulmamıştır da. O tarihlerde Başbakan Süleyman DEMİREL’in, “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz…” demeci ve söylemi; kurdurduğu, koruduğu örgütle karşı karşıya gelmek istemediğindendir.

      1970-1980 arasında Malatya’da bine yakın olay oldu, yüzün üstünde öğretmen, genç, memur, esnaf öldürüldü. Dokunulmazlıkları nedeniyle, bunca olaya karşın, Ülkü Ocakları yakayı ele vermemişlerdir. Malatya Emniyet Müdürlüğünün basına verdiği bilgilere göre, 1976’da 980, 1977’de 891 olay olmuştur. Yani iki yıl içinde Malatya’da meydana gelen olayların toplamı 1871’dir. Bu rakamlar, Malatya’da terörün nasıl tırmandırıldığının kanıtıdır.

      1. Hamit Fendoğlu (Hamido) Olayı ve Katliam (1978)

      a) Fendoğlu’na Gönderilen Bombalı Paket

      Cumhuriyetin ilânından 1980’e kadar Malatya’da CHP ağırlıklıydı. 1946’dan 1960’a kadar Malatya’nın milletvekillerinin tümünü CHP kazanıyordu. 1961’den 1980’e kadar yapılan milletvekili seçimlerinde Malatya’nın 6 milletvekilinin 4’ünü CHP, geri kalan ikisini de sağ partiler

      alıyordu. (1965 seçimlerinde 1 milletvekilini TİP almıştı.) Malatya’nın iki senatörünü de CHP alıyordu.

      Malatya Belediye Başkanlığını, 1920’den 1977’ye kadar CHP adayları kazanıyordu. 11 Aralık 1977’de yapılan Belediye Başkanlığı seçimlerini bağımsız aday Hamit Fendoğlu kazandı. Fendoğlu sağ görüşlüydü.

      Fırat Nehri üzerinde Keban ve Karakaya Barajlarının yapılmasından sonra, baraj suyunun altında kalan yüzlerce köyün halkı Malatya’ya göç ettiler. Göçün altyapısı hazırlanmamıştı. Göçle gelenlerin büyük çoğunluğu varoşlara (gecekondu) yerleştiler. Bu insanlar, kent yapısıyla uyum sağlayamadılar. Ekonomik ve kültürel bunalımla karşı karşıya kalmışlardı. Göçün olumsuz etkilerinden doğan siyasal ve kültürel boşluğu, siyasal İslamcılar (tarikatlar) ile ırkçı-milliyetçiler doldurmaya, kente yeni gelen bu insanları siyasal düşünceleri doğrultusunda yönlendirmeye çalıştılar. İzinli-izinsiz sayısız Kuran kursu açıldı. Bu gelişmelerin sonucu Malatya’nın demokratik ve siyasal yapısında büyük değişimler oldu. Malatya İl Merkezinde güçlenen siyasal İslamcılar ve ırkçılar, Malatya’da Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımı yaratmaya yöneldiler. Kent merkezinde işyeri açmış olan Aleviler, baskıyla göçe zorlanıyordu. Sık sık sağcılarla solcular çatışmaya; çeşitli mahalleler kurtarılmış bölge ilan edilmeye, faili meçhul cinayetler artmaya başladı. Mezhepsel ve etnik ayrışım ve saldırılar ilçe ve köylere değin uzandı. Hamit Fendoğlu, böyle bir ortamda (11.12.1977) bağımsız olarak Belediye Başkanlığı’na seçildi.

      Hamit Fendoğlu, Malatya merkezine bağlı Burgurlu Köyü’nde dünyaya gelir. Küçük yaşta ailesiyle birlikte Malatya’ya taşınırlar, ama köyü ve mensup olduğu İzollu Aşiretiyle ilişkilerini ve bağını koparmadan sürdürür. Genç yaşta politikayla ilgilenmeye başlar. 1946’da DP’nin gençlik kollarıyla ilişkisi gelişir, partiye üye olur. Lise öğreniminden sonra çiftçilikle uğraşan Hamit Fendoğlu, renkli, hareketli kişiliğiyle Malatya’da isim yapar; etkin kişiler arasında yerini alır.

      27 Mayıs 1960 darbesiyle DP kapatılır. DP’nin milletvekilleri, bakanları ve yöneticilerinin çoğunluğu gözaltına alınır. Hamit Fendoğlu da gözaltına alınarak Yassıada’ya gönderilir. Orada DP’nin üst yöneticileriyle birlikte yargılanır.

      1965 Milletvekili Genel Seçimlerinde DP’nin devamı olan AP’nin listesinde Malatya Milletvekili seçilen Fendoğlu, 1969’a kadar Milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. TBMM’de Tabii Senatör Sıtkı Ulay’a, TİP Milletvekili Çetin Altan’a, İrfan Solmazer’e saldırır. Bu nedenle adı kavgacı olarak yayılır. Yakın arkadaşı olan gazeteci Abdullah Uraz, gazetedeki köşesinde Hamit Fendoğlu hakkında şunları yazar:

      “… Sık sık çıkan kavgalarda buna dayanamayan Hamido, ön safta bu kavgalara karşın kendisini tutamazdı. Hakkında yayınlar başlar. O, bunlardan üzülür şöyle derdi: ‘Yahu bu işi anlamıyorum. Beni hadise makinesi gibi gösteriyorlar. Yahu siz ne biçim gazetecisiniz… Sizde Allah korkusu yok mu? Görmediniz mi? Ben mi olay çıkardım? Ben mi bir kimseye hakaret ettim? Tahrik ettim? Onlar tahrik edecek, küfür edecek, benim liderime, hatibime bunları yapacak, üstlerine yürüyecek… Sonra… Sonra ben de duracağım. Olur mu öyle şey? Bu Hamido’ya yakışır mı? Sonra da beni suçlu gösteriyorlar’…” 13

      Hamit Fendoğlu, hareketliliği nedeniyle AP yönetimiyle anlaşamaz, partiden ihraç edilir. Ferruh Bozbeyli’nin kurduğu Demokratik Parti’ye geçer. 1973 Milletvekili Genel Seçimlerinde bu partiden aday olur, ama seçimi kazanamaz. 15 Şubat 1975’de Malatya’da meydana gelen saldırıda yer alır. Tutuklanarak Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanır.

      Fendoğlu, 1977’de yapılan seçimlerde MSP, MHP ve sağ güçlerin, örgütlerin desteğiyle bağımsız olarak Belediye Başkanlığını kazandı. Belediye Başkanı olduktan sonra siyasal İslamcılar ve milliyetçilerle (ülkücüler) arasının açıldığı söylentisi yaygınlaşıyordu. 1978’de Türkiye’de politik ortam oldukça karışıktı, sol ve sağ gruplar birbirleriyle kıyasıya çatışma içindeydi. Halk tedirgin, muhalefet partileri (AP, MSP, MHP) tahrik ediciydi. Siyasal iktidar (CHP) yetersizdi…

      Böyle bir ortamda, Ankara-Emek PTT’sinden Hamit Fendoğlu adına bir koli gönderilir. Koli, Kasım Önadım adıyla gönderilmiştir. Kasım Önadım, Hamit Fendoğlu’nun çok sevdiği bir arkadaşı, dostudur. Koli, Malatya PTT’sine gelir; Fendoğlu 14 Nisan 1978’de koliyi aldırtır. İşlerin yoğunluğu nedeniyle koli birkaç gün belediyede kalır. 17 Nisan günü akşamı Fendoğlu koliyi arabasıyla evine götürür. O anı, Hamit Fendoğlu’nun eşi Mukaddes şöyle anlatmaktadır: “Hamit eve geldi. Elinde bir paket vardı. Çocuklar ‘Ne o dede?’ deyip etrafını sardılar. Hamit de ‘Kasım amcanız size çikolata göndermiş’ dedi.” 14

      Hamit Fendoğlu, koltuğuna oturmuş, kolinin ambalajını açmaya çalışıyordu. Kolinin kapağı açıldığında ani bir ses ve patlama binayı sarsar. Mutfakta bulunan eşi salona koştuğunda Hamit’in paramparça olduğunu, torunlarının ve gelinin de kanlar içinde yerde yattıklarını görür, korkunç olay karşısında ne yapacağını şaşırır. O sırada komşuları koşuşarak olay yerine yetişirler. Hamit Fendoğlu’yla aynı köyden ve yakını olan AP İl Başkanı Avukat Bayram Özcan da ilk yetişenlerden biridir. Avukat Özcan’ın anlatımından:

      “Yakın komşuyuz. Olayı duyduğumda ilk yetişenlerden biriyim. Hamit parçalanmıştı, torunları ve gelini halen canlılardı. Onları bir an evvel hastaneye yetiştirmeye çalışıyorduk. O sırada evin önünde sayıları 100 kadar olan bir grup birikti, slogan atmaya başladılar. Bu acıya yenilerinin ekleneceğinden kuşku duyuyordum. Ölü ve yaralıları hastaneye yetiştirdik, maalesef yaralıları kurtaramadık. Biz bu telaşın içindeyken, hastanenin önünde sayılarının 1000 kadar olduğu tahmin edilen bir grubun toplanmış olduğunu, sloganlarla şehir merkezine doğru yürüyüşe geçtiklerini, sağa sola saldırdıklarını sonradan öğrendim. Kuşkularım daha da arttı. Malatya’nın yeni acılarla karşılaşmasını istemiyordum. Bu ülke, bu toprak, bu insanlar bizim. Uygarca ve hoşgörü içinde sorunlarımıza çözüm aramalıyız. Maalesef sağ-sol grupların çatışması hepimizi üzmektedir. Yarın nelerin olacağını tahmin etmiştim. Hastaneden şehir merkezine yürüyüşümde emniyetin ortalıklarda görünmemesi kuşkularımı daha da arttırıyordu. Hemen il yetkilileriyle görüştüm, önlem alınmasını önerdim, Hunharca yapılan bir katliamın sorumlularını Malatya’da aramak acelecilik olurdu…”

      Malatya Cumhuriyet Savcısı Halim Karabeyoğlu: “Olayın olduğu gece Adalet Bakanlığı Müsteşarına olayları ayrıntılı olarak anlattım. Sıkıyönetimin mutlaka gerekli olduğunu da anlattım. İlgililere anlattım…” 15

      Malatya’da bulunan CHP senatörleri, düzenledikleri basın toplantısında Hamit Fendoğlu’nun ve yakınlarının ölüm olayını kınayarak ertesi gün meydana gelmesi muhtemel olaylara yetkililerin dikkatini çekerek önlem alınmasını istiyorlardı. 16

      Hamit Fendoğlu ve yakınlarının ölüm haberi hemen İçişleri Bakanına bildirildi. Bunun üzerine Diyarbakır’da bulunan Emniyet Genel Müdürü Gündüz Atabek ve Jandarma Genel Komutanı Şahap Yardımcıoğlu uçakla Malatya’ya geldiler. Vilayette Vali, Emniyet Müdürü ve Jandarma İl Komutanı ortak toplantı yaparak önlemleri görüştüler.

      Gelişmelerden kuşku duyan CHP Malatya İl Örgütü, demokratik kitle örgütleri, basın ve duyarlı kişiler, Başbakanı, İçişleri Bakanını, Valiyi ve diğer yetkilileri arayarak önlem alınmasını istediler. Bütün bu çabalar, “Sakin olunuz,

      tahriklere kapılmayınız, devlet güçlüdür, her şeyin üstesinden gelecektir. Gerekli önlemler alınmıştır” yanıtıyla karşılaşıyordu.

      Oysa katliamın olduğu gece, göstericilerin saldırı ve taşkınlıkları, ertesi günün nasıl olacağının işaretiydi. Bunca uyarılara ve saldırılara karşın önlem alınmaması düşündürücüdür. En azından yakın illerden güvenlik kuvveti istenilerek, şehrin giriş ve çıkışlarını denetleyebilirlerdi. Şehir merkezinde güvenlik güçlerinin sayısını artırabilirlerdi. Ama hiçbiri olmadı…

      c) Bindirilmiş Kıtalar Görev Başında

      18 Nisan 1978 Salı. Sabahın erken saatlerinden itibaren kente, komşu il ve ilçelerden, köylerden akın akın insan gelmeye başlamıştı. Gelenlerin bir bölümü belediyenin önünde, diğer bir bölümü de Samanpazarı’nda toplandı. Toplananların sayısı kısa sürede on bini aştı. Çoğu 15-20 yaşlarında gençlerdi. Gençlerin ellerinde özel hazırlanmış sopalar, zincirler, nacak gibi saldırı aletleri bulunuyordu. Yüzleri maskeli olan çok sayıda kişi de, toplanan grupların önüne geçtiler. Bir kol, Cezmi Kartay Caddesine yöneldi. Burada bulunan işyerlerinin çoğunluğu Alevilere aitti. Bir kol, Fuzuli Caddesine, bir kol Akpınar, Yoğurtpazarı, Mısırlı Çarşısı ve eski Halep Caddesine; bir kol da Turan Emeksiz Caddesine doğru “Kahrolsun Komünizm, katil Ecevit, Müslüman Türkiye, Dan Dan Hamido’ya intikam” sloganlarıyla yürüyüşe ve saldırıya geçtiler.

      Göstericilerin önünde bulunan maskeliler, solcu ve Alevilere ait önceden işaretlenmiş işyerlerini göstererek tahrip ettiriyor, arkasından gaz dökerek yakıyorlardı. Yanan yağların, mobilyaların, halıların, deterjanların kokusu ve dumanı tüm Malatya’yı sardı.

      Siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin (CHP, TÖB-DER, TÜM-DER, Tütüncüler Derneği) merkez binalarıyla, Gayret, Görüş, Ekspres, Baydağı, Güneş Gazetelerinin matbaa ve idarehaneleri, Tekel bayileri, gazete bayileri yerle bir edildi. Rakı, şarap ve benzeri içkilerin satıldığı lokantaların, Tekel bayilerinin ve marketlerin önü kırılmış şişelerle, masalarla birbirine karışmıştı. Ateşe verilen bu yerlerden çıkan kokular insanları sersemletiyordu. Malatya’nın üstüne pis kokulu kara bir duman çökmüştü. Alçaktan uçan jetlerin sesleri karmaşa havasını artırıyordu.

      Yeni katılanlarla göstericilerin sayısı 20 bine yaklaşıyordu. Denetim elden çıkmıştı. Artık kimin ne yaptığı bilinmez olmuştu. İşaretlenmiş işyerleri ve konutlar tahrip ve yağma edilerek ateşe veriliyordu.

      Ortaklıkta başlarında maskeliler olduğu halde, ellerinde benzin bidonuyla dolaşan on binlerce saldırgandan başka kimse yoktu. Güvenlik güçleri de yoktu. Belki o gün izinlilerdi! Yalnızca jet uçakları alçaktan uçarak ve sesleriyle saldırganları caydırmaya çalışıyorlardı. Ancak bu bir işe yaramamıştı. Sokaklara dökülen eşyalar alev alev yanıyordu. Cadde ve sokaklar atılmış buzdolapları, mobilyalar, televizyon ve radyolar, içki şişeleri, yağ kutuları, kumaşlar, ayakkabılar, sebze ve meyveler, cam parçaları, kapı ve pencere kırıkları, gaz tüpleri, devrilmiş otolardan geçilmiyordu. İçin için yanan eşyalardan yükselen ağır ve değişik kokular ve kara duman göz açtırmıyordu. Ateşi söndürmeye gelen itfaiye araçları, hortumları kesilmiş olarak sokaklarda bekletiliyordu.

      Şehir merkezinde sağlam yer kalmamış ve saldırganların da işi bitmişti. Bu kez mahallelere yöneldiler. Rastladıkları genç kızlara sarkıntılık etmeye, yaşlı kadınları dövmeye başladılar. Bu ortamda nereden geldiği bilinmeyen bir kurşun, saldırganlar arasında bulunan İnönü Üniversitesi öğrencisi Tahir Kökçü’yü kafasından ağır yaralamıştı. Hastaneye kaldırılan yaralı kurtarılamış ve yaşamını yitirmişti.

      Olayları yatıştırmak amacıyla bir konuşma yapan Malatya Cumhuriyet savcılarından Necati Sezener ile Adıyaman‘dan gelen Jandarma Komando Birliği komutanı Yüzbaşı Arif Doğan saldırıya uğradı ve her ikisi de bıçak ve kurşunla yaralandı.

      Malatya’nın etkin ailelerinden birine mensup olan Devlet Hastanesi Başhekimi Yüksel Fenercioğlu, olayları yatıştırmak, yakma ve yıkmayı önlemek amacıyla bir konuşma yapmak istedi, ancak gözlerini kin bürümüş maskeli saldırganlar yine saldırdı. Dr. Yüksel Fenercioğlu ve yanındakiler ateşli silahla yaralandı. Yaralılar Devlet Hastanesinde tedavi altına alındı.

      Kalabalık bir grup, Alevilerin yoğun olduğu Ata (Haçova), Cemal Gürsel ve Başharık Mahallelerine doğru yürüyüşe geçti. Turan Emeksiz Caddesinin üzerinde bulunan yüzlerce işyeri ve evin camlarını kırarak eşyalarını sokaklara atıyor, gaz dökerek yakıyorlardı. Bu sırada bir apartmandan saldırganların üstüne ateş açılır. İki kişi yaralanır. Saldırganlar da apartmanı ateşe verirler.

      Saldırganların geliş haberini alan üç mahallenin sakinleri sokak ve yollarda barikat kurarak güvenliklerini sağlamaya çalışırlar. Aralarında silahlı kimseler de bulunmaktadır. Yaşlılar, silahlı bir çatışma olasılığını ortadan kaldırmaya çalışıyor, “Komşular, gençler sizden ricamız, aman kimseye silahla karşılık vermeyesiniz, öldürmeye çalışmayasınız. Varsın evlerimizi, işyerlerimizi yağmalasınlar, yaksınlar. Evler yapılır, işyerleri yeniden açılır. Ama ölüm unutulmaz; kin ve kan davasına dönüşür. Malatya’da hepimiz (Alevi-Sünni, Türk-Kürt) komşuyuz. Her gün yüz yüze bakıyoruz. Şu kötü niyetlilere uymayınız, oyuna gelmeyiniz” diye gerginliği yatıştırmaya çalışıyorlardı.

      Saldırganlar, Turan Emeksiz Caddesinde “Komünistlere ölüm, katil Ecevit, dan dan Hamido’ya intikam, Müslüman Türkiye” diye slogan atarak, önlerine gelen işyerlerini, konutları tahrip ediyor ve yakıyorlardı. Tam bu sırada askeri birlikler cemselerle olay yerine yetişerek, olası kanlı bir çatışmayı önlediler.

      Saldırganların bir kolu, Malatya’nın büyük semtlerinden biri olan Sıtmapınarı’na yönelmişti. Burası, işçilerin yoğun olduğu bir semtti. Saldırganlar, yıka yaka Sıtmapınarı’na ulaştı ve Alevi ve solculara ait işyerlerinin tümünü tahrip etti.

      Üç öğrencinin hunharca öldürülüşü

      Çilesiz Mahallesi, Malatya’nın güneybatısında, bahçeli bir semttir. Kentin eski mahallelerinden biri sayılır. Yüzyıldan beri Alevilerle Sünniler iç içe yaşamaktadır. Mezhep sorunları yaşamadan ortak iş yapmışlar, az da olsa birbirlerine kız alıp-vermişlerdir. Karanlık eller durmaz ki; Hamit Fendoğlu’nun hunharca öldürülmesini fırsat bilenler saldırılarını bu semte de yönelttiler.

      Çilesiz Mahallesi’nin halkı, Malatya Merkezi’ndeki saldırı olayını üzüntü ve kuşkuyla izlerken; mahallenin çocukları da bahçede top oynamaktadırlar. Saat 12.00’ye doğru bir araba, top oynayan çocuklara yaklaşır. Arabadan biri iner, “Naci, Sait, Özcan” diye ismen çağırdığı üç çocuğu arabaya alır ve uzaklaşırlar. Arkadaşları da, herhalde öğretmenleridir, bir yeri göstermek için götürdüler, düşüncesiyle başta ailelerine haber vermezler. Ama sonra kuşkulanırlar ve ailelerine bildirirler.

      Götürülen çocuklar (Özcan Türksever, Sait Hazar, Naci Erguvanlı) 14-15 yaşlarında olup, Gazi Lisesinin öğrencileridir. Üçü de Alevi ailenin çocuklarıdır. Birkaç saat sonra acı haber gelir. Çocuklar önce işkence görmüş, sonra kafalarına sıkılan kurşunlarla öldürülmüştür. Katiller bununla da yetinmemişler, cesetleri, Malatya’ya 8 kilometre uzaklıktaki Beylerderesi’nde demiryolu tüneli önünde rayların üstüne bırakmışlardır. Üzerlerinden tren geçen cesetler paramparça olarak bulunmuştur. Çocukların aileleri, katillerin bulunması için kuşkulandıkları bazı isimleri ilgili makamlara

      vermişler, ancak sanki yer yarılmış katiller içine girmiş gibi, cinayetler yapanların yanına kar kalır.

      Saat 16.30 sıralarında komşu illerden gelen askeri birlikler saldırganları ve saldırıyı denetim altına alırlar.

      Celal Bayar ve Süleyman Demirel Malatya’da

      Hamit Fendoğlu’nun ve yakınlarının cenazeleri, Bulgur Köyü’ne götürüldü. Cenaze törenine katılmak üzere eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, Esenboğa Havalimanına giderler. Ancak, olaylar nedeniyle Malatya Havaalanı hava trafiğine kapatıldığı için, Bayar ve parti başkanları, uzunca bir süre Havaalanının açılmasını bekler. Sonunda uçakla Malatya’ya, oradan da karayoluyla doğruca Bulgurlu Köyü’ne giderler.

      Celal Bayar, bir gazetecinin sorusu vesilesiyle değerlendirmesini yapar: “Bu münasebetle tekrar edeyim ki, bugünkü tutumla anarşi dediğimiz milletlerarası ihtilalci komünizmin önüne geçilemez. Ancak bu mesele, komünizm tehlikesine inanmış olan kimselerin, alacakları çok ciddi ve şumullü tedbir ve icraatları ile hal ve tasfiye olunur.” 17 Celal Bayar, bir zamanlar “Kışla birlikte komünizm gelecek” demişti.

      Cihad ve din

      Hamit Fendoğlu’nun ölümünden iki gün önce Bilim ve Kültür Derneği adlı bir kuruluş, Malatya’da “Milletim Uyan” başlıklı bir bildiri dağıtır. Bildiride şu ifadeler yer almaktadır:

      “Milletini seven subay, öğretmen, memur, talebe, işçi, köylü, kendini devletin, milletin temiz ideallerine adayan değerli kardeşlerimiz, komünistler tarafından kahpece şehit edilmişlerdir. Müslümanlar, bizi yok etmeye yönelen İslam ve millet düşmanlarının karşısında, müdafaa kavgasında birleşelim. İçinde bulunduğumuz zor günler, bütün Müslümanları bir araya getirmelidir. Vedatlar, İbrahimler; sizlerin bıraktığınız yerden davamız daha da yükselecek, komünist katillerden intikamınız mutlaka alınacaktır.” 18

      18 Nisan günü, Malatya’da saldırı başladığı saatlerde Belediye hoparlöründen Kuran okumaya başlanır. Kuran’ın okunmasından sonra sağcı bir grubun hoparlörden yaptığı “Din elden gidiyor. Camilere de bomba konuluyor” anonsları aralıksız akşama kadar sürmüştür. Böylece halkın dini duyguları kışkırtılarak katılımın çoğaltılmasına, saldırıların yaygınlaştırılmasına çalışılmıştır. “Güçlü devlet”in Malatya’daki temsilcileri ise bu tahriklere seyirci kalmıştır.

      Olay gecesi

      18 Nisan’ı 19 Nisan’a bağlayan gece, sağcı ve solcular, olası bir saldırının korkusunu yaşıyorlardı. Kimi mahallelerde azınlıkta olan Aleviler, Alevilerin yoğunlukta olduğu ‘Cemal Gürsel, Ata, Samanlı, Özalper, Çavuşoğlu, Başharık Mahallelerine sığınarak kendilerini güvenceye almaya çalışıyorlardı. Tüm mahalle ve sokaklarda nöbet tutuluyordu. Aleviler ve solcular, olası bir saldırıda haberleşmek üzere birbirlerinin telefonlarını alıyorlardı. Sokaklardaki nöbetlerin yanı sıra, evlerde de nöbet tutuluyordu. Silahlı olmayanlar mutfak bıçaklarını, tahra, balta gibi kesici aletlerini yanlarında bulunduruyorlardı. Evlerin ışıkları söndürülmüştü ve insanlar yangına karşı kendilerince önlemler almışlardı. Az da olsa bazı kişiler, gecenin karanlığında evlerinin yol cephesini yeşile boyamışlardı. Kimi evlerin pencerelerinde ise, “Bu evde Hamido’nun yası var” yazılı kağıtların asılı olduğu görülüyordu. Telefonla mahalleler arası haberleşme aksamadan sürdürülüyordu.

      Gece yarısı olmuştu ki, bazı mahallelerden silah sesleri duyulması heyecan ve korkuyu doruğa çıkardı. Telefonlaşmalar, çeşitli yollarla haberleşmeler ve bilgi alma çabaları yoğunlaşmıştı. Gözü yaşlı anneler, bebelerini katliamdan nasıl kurtaracaklarının umutsuz çareleri üzerine kafa yoruyordu. Kimi kadınlar ise, erkeklerin yanında çatışmaya hazırlanıyorlardı.

      Şehir merkezinde tahrip edilen ve yakılan işyerlerinin yangını devam ediyordu. Karanlığı artıran ağır ve kokulu bir dumanla kaplı gökyüzü, korkuyu artırıyor, tehdidi insanların yanan genizlerine ulaştırıyordu. İlk gece, önemli bir olay yaşanmadan ama herkesin tetikte olduğu bir şekilde geçti.

      Ertesi günün gazetelerinde saldırıya ilişkin manşetler şöyleydi:

      • Bine yakın işyeri yakılıp tahrip edildi. Polis ve Jandarma müdahale etmeyince Jetler uçuruldu. (Son Havadis, 19. 04. 1978)
      • Fendoğlu’nun mensubu olduğu Bulgurlu Aşiretlerinden onbinlerce kişinin şehre girmesiyle büyüyen olaylar sırasında bin kadar işyeri ve ev kundaklanarak, 3 kişi öldürülmüş, 30 kişi yaralanmıştır. (Tercüman, 19. 04. 1978)
      • Dün sabah erken saatlerde çoğunluğu köylerden gelen ellerinde uzun sopa ve zincir bulunan binlerce kişi şehir içinde gösteri yaptılar. Polisin kendilerine karşı koymaması sonucu, birçok işyeri tahrip edilerek yakıldı. (Hürriyet, 19. 04. 1978)
      • Malatya, saldırgan gruplar tarafından savaş alanına çevrildi. (Cumhuriyet, 19.04. 1978)
      • Malatya’da en az 700 işyeri tahrip edildi. Belediye hoparlörlerinden “Din elden gidiyor, camilere bomba konuluyor” anonsları yapıldı. (Milliyet, 19. 04. 1978) 19

      c) Saldırganlar Mahallelerde

      Beydağı tepelerinde kente ulaşan güneşin ışıkları, yangının karabulutunu delerek tahrip edilmiş ve yakılmış yerleri aydınlatmaya çalışıyordu. Yeni bir günün sabahında, geceyi ayakta nöbet tutarak geçirmiş olanlar, görevlerini yenilere bırakıyordu. Mahallelerden ya da sokaklardan birer temsilcisi, yakılan ve tahrip edilen yerleri görmek, ayrıntılı bilgiler getirmek üzere, şehir merkezine gönderildi. Kimi işyerlerinin sahipleri de enkazı temizlemeye, arta kalan eşyalarını toplamaya gelmişti. Caddeler, sokaklar dükkan ve işyerlerinden çıkarılmış kırık dökük ve yanık eşya kalıntılarıyla doluydu. Yangın için için devam ediyordu. Kokudan ve enkazdan geçilmiyordu. Askeri birlikler ve güvenlik güçleri tam teçhizatla ikişer ikişer dolaşıyorlardı. Motorize birlikler de caddelerde ve mahalle aralarında devriye geziyorlardı.

      Şehir merkezinde tahrip edilen ve yakılan işyerlerinin önü ile, cadde ve sokaklar insanla dolmuştu. Herkes birbirine kuşkuyla bakıyordu. En ufak bir tartışma kanlı olaylara dönüşebilirdi. Böyle bir ortamın yaratılmasının sorumluluğunu kimse üstlenmek istemediğinden olacak ki, kimse kimseyle konuşmak istemiyordu.

      Saldırganların, Alevilerin yoğun olduğu mahallelere yöneldiği haberi fısıltıyla yaygınlaşınca; şehir merkezi yavaş yavaş boşalmaya başladı.

      Beydağı Mahallesi, Beydağı’nın batı cephesinin dik yamaçlarına yerleşiktir. Buraya yerleşenlerin çoğunluğu Elazığ, Tunceli, Sivas, Adıyaman’ın köylerinden gelenlerdir. Varoş olarak (gecekondu) tanınan bu mahallenin kanalizasyonu, suyu, yolu yoktur. Cemal Gürsel Mahallesi de aynı sorunlarla karşı karşıyadır. Bu mahalleler, gecekonduların tüm tipik sorunlarını yaşayan, işsizliğin kol gezdiği, yoksulluğun bel büktüğü yerlerdir. Böyle bir ortamda tarikatların, milliyetçilerin, solcuların egemenlik yarışına girmeleri kaçınılmaz olmuştur.

      Silahlı çatışmanın patladığı haberi ilk bu semtten geldi. Beydağı Tepesinden bir grubun otomatik silahlarla ateş açması üzerine, mahalleden, adeta “Geleceğiniz varsa,

      göreceğiniz de var” dercesine, silahını eline alan rasgele ateş eder. Binlerce mermi sıkılır. Bu sırada 10-15 kişi de yaralanır. Haberi alan askeri birlikler olay yerine yetişirler. Tepeden ateş edenler, Beydağı’nın yükseklerine doğru kaçışırlar. Mahalle içindekiler de kaçışarak görünmemeye çalışırlar. Beydağına kaçmak isteyenler, havadan izleyen helikopterin yardımıyla silahlarıyla birlikte yakalanırlar. Yakalananların sağ gruptan olduğu söylenir. Bu arada, güvenlik güçleri tarafından mahallede de arama yapılır, çok sayıda kişi gözaltına alınır. Aramada bol miktarda silah ve mermi ele geçirilir.

      Beydağı, Başharık ve Cemal Gürsel Mahallelerinde silahlı çatışma çıktığı sırada, Başharık’ın Yakıncı Sokağında oturan biri dışarı fırlayarak, “Ey Müslümanlar ve duruyorsunuz, Aleviler ve komünistler yukarıda yüzlerce Müslümanı öldürdüler. Dernek kanalı cesetlerle dolu…” diye bağırır. Bunun üzerine, bağıranın karşı komşusu ve mahallede “Babaanne” olarak tanınan, namazlı, aptesli yaşlı bir kadın dışarı çıkar ve “Ulan sahtekâr, yalancı, sen evindeydin. Silah sesleri ta uzaklardan geliyor. Kapı komşularını birbirlerine mi düşürmek istiyorsun?” diyerek eline aldığı taşla adamın arkasına düşer. Eğer o yaşlı anne olmasaydı, belki bu sokakta da çatışma çıkmıştı.

      Bu kez kötü haber Çavuşoğlu Mahallesinden geldi. Habere göre, bu mahallede silahlı çatışma çıkmıştı. Çavuşoğlu Mahallesinde oturanların yüzde 80’i Alevi kökenlidir. Sağcı bir grup mahalleyi silahla basar, belirli yerlere ateş ederler. Mahalleden de karşılık verilir. Az sonra olay yerine yetişen polisin, saldırganların peşine düşeceğine, mahallenin içine dalarak evleri aramaya başlamasından yararlanan sağcı grup kayıplara karışır. Mahalle sakinleri, polisin yanlı tutumunu protesto ederek “Bizim evlerimiz burada, önce burayı basıp ateş edenleri, evlerimizi yakanları yakalayın” diye sert tepki gösterirler. Silahlı saldırı sırasında mahalleli gençlerden 16 yaşlarındaki Aziz Yüce bacağından yaralanmış, birkaç ev de ateşe verilmiştir. Polis yanlı tutumunda kararlıdır, evleri aramaktan vazgeçmez. Bazı evlerde silah ve mermi ele geçirilir. Ayrıca mahallede kırk kişi de gözaltına alınır.

      Özalper (Samanharkı) Mahallesi de sağcı bir grubun silahlı baskınına uğrar. Saldırganlar, bazı işyerlerinin ve evlerin camlarını kırar. Konutlardan da silahla karşılık verilmiş, ardından saldırganlarla mahalleli, sokakta taş ve sopalarla birbirlerine girmişlerdir. Çok sayıda kişi yaralanır; Polis, silahlı ve sopalı sağcı grupları görmezlikten gelerek; işyerleri ve evleri saldırıya uğrayanları toplamaya yönelir. Bu kez polise karşı tepki yoğunlaşır. Bu sırada olay yerine askeri birlik yetişir, mahalleyi kontrol altına alır. Yapılan aramalarda silah ve mermi ele geçirilir, bunları taşıyan ya da bulunduranlar da gözaltına alınır.

      Özalper Mahallesinde, saygınlığıyla tanınan Yusuf Güzel tepkisini dile getiriyordu: “Hamido’nun ve yakınlarının ölümü hepimizi çok üzmüştür. Ama mahallede oturan Alevilerin suçu nedir? İki gündür evlerimizi, işyerlerimizi tahrip ettiler, yaktılar. Kanlı bir olay çıkmasın diye gençlerimizi evlerde tutarak dışarı bırakmadık. Onların canı varsa, bizim de var. Bir yanda faşistler saldırıyor, bir yanda polis bizi eziyor. Böyle devlet, adalet olmaz. Bizi canımızdan bezdirdiler.”

      Kalender Ağdaş isimli yaşlı bir vatandaş da, bir polis yetkilisiyle tartışıyordu. “Memur bey, iki-üç gündür var mıyız, yok muyuz. Gözümüze uyku girmedi. Şu karşıdaki evlerin, şu yukarıdaki evlerin, şu sokaktaki evlerin tümü Sünni. 30-40 yıldan beri komşuyuz. Aramızda değil mezhep, çocuk kavgası bile olmadı. İki günden beri Alevilere, solculara ait ev ve işyerlerimizi yaktılar. Kanlı olay olmasın diye çocuklarımızı, gençlerimizi sokağa bırakmıyoruz. Faşistler silahla kollarını sallayarak geliyorlar, dükkanları, evleri yakıyorlar, tahrip ediyorlar. Polisler de geliyor, onları değil, suçlu diye bizi alıp götürüyorlar. Devlet, Alevilere, şehirde işiniz yok, işyeri açamazsınız, işçi olarak çalışamazsınız, çocuklarınızı okutamazsınız, yeniden köylerinize gidin, davar-sığır güdün desin. Bu nedir? Faşistler uzaklardan gelip bize saldırıyor, ateş ediyor. Polis geliyor bize saldırıyor, bizi toplayarak götürüyor…”

      Mahallelerde silahlı çatışmaların yoğunlaştığı haberleri yaygınlaşıyordu. Olayın birinci günü Çilesiz Mahallesinde bahçede top oynayan üç lise öğrencisi kaçırılmış ve işkenceyle öldürülmüşlerdi. Öldürülen bu gençlerin cenaze törenine on bin kadar kişi katılmıştı. Cenaze törenine katılan kadınlar gözyaşlarıyla ağıt söyleyerek, yaşlılar suskun, gençler slogan atarak yürüyorlardı. Güvenlik güçleri, kortejin yolunu değiştirmek için engellemeye çalışmıştı. Kortejdekiler de direniyor ve belirlenen güzergâha gitmek istiyorlardı. Güvenlik güçleriyle kortejdekiler arasında sert tartışmalar, itişmeler de olmuştu. Güvenlik güçleri, bazı gençleri gözaltına almaya kalkışınca, tartışmalar daha da sertleşiyordu. Askeri birliklerin devreye girmesiyle olay tatlıya bağlandı. Cenazeler, Kuyuönü Mezarlığında toprağa verildi. Tam bu sırada Cemal Gürsel Mahallesine silahlı saldırı düzenleyen sağcı bir grupla solcular arasında çatışma başlamıştı. Binlerce merminin sıkıldığı çatışmada 10 kadar kişi yaralandı. Askeri birliklerin yetişmesi üzerine çatışan gruplar kaçışmaya başladılar. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. Aramalarda bol miktarda silah ve mermi yakalandı.

      Çatışmaların çıktığı mahallelerin tümü Alevilerin yoğun olduğu yerlerdi. Başka yerlerden gelen sağcı gruplar silahla saldırıyor, güvenlik güçleri gelince kaçışıyorlardı. Güvenlik güçleriyse kendini savunan mahalle halkını gözaltına alıyordu. Tüm bunların, Alevileri gözaltına almak için hazırlanmış bir oyun olduğunu düşünenler de olmuştu. Çünkü silahla saldıran sağcılar nedense yakalanmıyordu. Yakalanan az sayıda sağcıyı da askeri birlikler ele geçirmişti.

      19 Nisan akşamı, güvenlik güçleri ve askeri birliklerin ortaklaşa çabalarının sonucu olaylar denetim altına alınmıştı. Ama korku ve kuşkular günlerce sürdü. Mahalle, sokak ve ev nöbetleri devam etti.

      İçme suyuna zehir konulması

      İki günden beri devam eden saldırının, işyerlerinin ve konutların yakılıp yıkılmasının yarattığı sinir gerginliği, korku ve heyecan sürüyordu. Bu gece ve yarın neler olabileceği olasılıkları üzerine tahminler, yorumlar yapılıyordu. Tam bu sırada, şehrin içme suyuna zehir konulduğu haberi kısa süre içinde tüm kentte yayıldı. Bilinmeyen biri tarafından, emniyete, bazı kurumlara ve basına telefon edilerek içme suyunun bulunduğu ana depoya çok miktarda zehir atıldığı bildirilir. Bunun üzerine Valilik, her olasılığı düşünerek tahlil sonuçları gelinceye kadar kent suyunun içilmemesini anons eder.

      İki-üç günden beri uykusuzluğun ve olumsuz ortamın gerginliğinden rahatsız olan bazıları zehirlendikleri şüphesiyle hastanelere başvurur; hastanelere kasıtlı olarak başvuranlar da olmuştur. Haber üzerine 8. Kolordu Komutanı, Sağlık Müdürünü de yanına alarak, tüm hastaneleri bizzat dolaşmış, hastalarla görüşmüş; hastane yetkililerinden bilgi almıştır. Kolordu komutanı ayrıca kentteki resmi, özel ve askeri hastanelerden suyun tahlilini istemiştir. Kısa süre sonra tahlil sonuçları rapor halinde gönderilir. Gelen raporların tümünde içme suyunda zehirli maddelerin bulunmadığı belirtilmiştir. Ancak Türkeş’i Malatya’ya geldiğinde evinde konuk etmiş olan Muhittin Turgut’un sahibi olduğu “Doğu Özel Hastanesi”ne zehirlenme şikayetiyle 200’e yakın başvuru olduğu, Muhittin Turgut’un gelenleri geri göndermediği, zehirlenme belirtilerini teyid ettiği, fakat böyle bir şeyin şimdilik olanaksız olduğu bildirilmiştir. 20

      Silah kaçakçıları devrede

      Malatya’da silah kaçakçılığı yapan bir şebekenin Sünni elemanlarının, Sünni mahallelerinde tanıdıklarının aracılığıyla “Alevilere dışarıdan çok silah geldi. Saldırıya hazırlanıyorlar” diye söylenti çıkardığı, bu duruma karşı önerilerde de bulunduğu bildiriliyordu. Bu kişilerin şöyle konuştuğu anlatılır: “Bir Müslüman olarak, zorumuza gitti. Böyle bir gün ve ortamda Müslümanlara yardımcı olmazsak, Müslümanlığımızdan şüpheleniriz. Sağdan-soldan silah temin ettik. Size istediğiniz kadar silah vereceğiz. Para önemli değil, elinize geçtiğinde ödersiniz.”

      Aynı şebekenin Alevi ortaklarının da, Alevilerin yoğun olduğu mahallelere giderek aynı biçimdeki söylemlerle güya yardımcı olmaya çalıştığı belirtilir. Kaçakçılar, böylece silahlarını, o günün fiyatlarının 3-4 kat üstünde pazarlama imkanı bulmuşlardır.

      Hamit Fendoğlu’nun eşi hükümetin telgraflarını kabul etmiyor

      Hamit Fendoğlu’nun eşi Mukaddes Hanım, saygın bir ev hanımıdır. Konukseverdir. Her akşam evinde en azından üç-dört konuğu bulunmaktadır. Tatlı dil, güleryüzle konuklarını, komşularını, arkadaşlarını memnun etmeye çalışır. İnsanlar arasında ayırım gözetmeden, fakir-zengin demeden herkesi aynı gözle görür, sever ve yardım elini uzatır. Çevrede sevilen bir hanımefendidir.

      Mukaddes Hanım, eşinin, gelininin ve torunlarının acısını yaşarken Malatya’da işyerlerinin tahrip edildiğini, yakıldığını, üç öğrencinin öldürüldüğünü duyduğunda, “Bunlar olmamalıydı. Acımıza yeni acılar eklenmemeliydi. Biz ve Malatyalılar böyle acıyı hak etmemiştik” diye üzüntülerini belirtmiştir.

      Hamit Fendoğlu’nun ve yakınlarının katledilmesinden dört gün sonra Başbakan Bülent Ecevit ile İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Fendoğlu’nun eşine birer başsağlığı telgrafı göndermişlerdir. Mukaddes Hanım, gelen her iki telgrafı da almaz ve gerekçesini şöyle belirtir:

      “Bu suikast bir Kotil’e (İstanbul Belediye Başkanı), bir Dinçer’e (Ankara Belediye Başkanı) yapılmış olsaydı, Ecevit’in temsilcisi veya kendisi o cenaze töreninde bulunmaz mıydı? Bu acılı gönlümle Ecevit’e soruyorum: Eşimin cenaze törenine hükümeti temsilen kim gönderilmiştir?

      “Hükümetin İl’deki temsilcisi Vali bile başsağlığı ziyaretine dört gün sonra gelmiştir. Ecevit iktidar olurken; ‘Analar ağlamayacak, göz yaşlarımız dinecek’ demişti. Şimdi anneler değil, babalar, babaanneler, kayınvalideler de ağlıyor..” 21

      d) Bir Bilanço

      17 Nisan 1978 akşamı başlayan saldırı, tahrip ve silahlı çatışma; 20 Nisan akşamına kadar sürdü. Ancak üç gün içinde denetim altına alınabildi. Bu süre içinde 8 kişi ölmüş, 20’si ağır olmak üzere 100 kişi yaralanmış, 100 işyeri ve konut tamamen olmak üzere, toplam 960 işyeri ve konut tahrip edilmiştir. Olaylar sırasında onlarca oto da zarar görmüştür.

      Bazı işyerlerinde yangının halen devam ettiği 20 Nisan günü şehir merkezindeki enkazı kaldırma çalışmaları başlatıldı. Cadde ve sokaklar ancak iki günde temizlenebildi. Bir yandan enkaz kaldırılıyor, bir yandan da mahkeme kanalıyla hasar tespiti yapılıyordu. Hasarın o dönemin değeriyle 100 Milyon TL olduğu belirlenmiştir. Ancak devlet 60 Milyon TL ödemiştir.

      Doğu illerine gönderilen bombalar

      Hamit Fendoğlu’na gönderilen bomba dışında, birbirinin benzeri ve ağırlıkları 1 kilo 350’şer gram, ambalajları da aynı olan üç paket daha 7 Nisan’da Ankara’dan postaya verildi. Bombalı paketler, Kahramanmaraş’ın Pazarcık İlçesi CHP İlçe Başkanı Memiş Özdal’a (Alevi), Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısı Abdülkadir Oltu’ya ve Ahmet Akalın adında Adanalı bir işadamına gönderilmiştir.

      Pazarcık’taki alıcı Memiş Özdal kuşkulanır ve paketi almaz. Postaneye getirilen paketi burada iki memur açar. Açılır açılmaz meydana gelen patlama sonucu, bir memur parçalanarak yaşamını yitirirken, diğeri de ağır yaralanır.

      Adıyaman ve Adana’ya gönderilen paketlere, alıcılarına ulaşmadan İçişleri Bakanlığınca el konulur. Uzmanlar tarafından röntgen ışınlarıyla incelenen paketlerde bomba olduğu belirlenir ve paketler imha edilir.

      Yapılan inceleme sonucu, bu paketlerdeki patlayıcıların, daha önce İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilerin üzerine atılan bomba ve ADMMA yakınlarında atılarak 5 kişinin yaralanmasına neden olan bombalarda kullanılanla aynı olduğu belirlenmiştir. Bombaların dinamit üzerine demir çubuklar ve şarapnel parçaları konduktan sonra telle sarılarak yapıldığı, ateşleme piminin kutunun kapağına bağlandığı saptanmıştır.

      Uzmanlar, herhangi bir yerde yapılmasının mümkün olmadığını belirttikleri bu türden patlayıcıların ancak Atom Enerjisi Araştırma Merkezinde yapılabileceğini belirtmişlerdir. Bunun üzerine Ankara Nükleer Araştırma Merkezinde arama yapılmıştır. Bu merkezde çalışanların büyük çoğunluğu Ülkü Ocaklıdır. Ülkü Ocaklarının eski Genel Başkanı Muharrem Şemsek de burada çalışmaktadır. Muharrem Şemsek ve birkaç arkadaşı gözaltına alınır ve Nükleer Araştırma Merkezi de bir süre için kapatılır. Muharrem Şemsek ve arkadaşları daha sonra mahkemece serbest bırakılır. 22

      Bombalı paketler neden Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gönderilmiştir? Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal yapı (aşiret, şıhlık, tarikat, ağalık) ağırlıktadır. Mezhep, Kürt-Türk çelişkisi bulunmaktadır, Bu yapının her an kavgaya hazır olduğu beklentisiyle bu bölgeler seçilmiştir. Amaç, bölgede karışıklık çıkarmak, kavga ve çatışma ortamının fitilini ateşlemektir. Böylesine profesyonel planlar, PTT organizasyonun kullanılması, sıradan örgütlerin işi değildir. Bunlar ancak, deneyimli, çok ilişkili kurum ve örgütlerin yapabileceği eylemlerdir, hazırlıklardır. Hamit Fendoğlu’nun ölümüne neden olan bombanın sırrı hâlen çözülmüş değildir.

      “Hamido ile iki torununun ve gelininin katliyle ilgili suikastın, solcuların ve onlarla işbirliği halindeki bölücülerin eseri olduğuna dair bir bant gazetemizce ele geçirilmiştir.” 23

      Ortadoğu Gazetesi böyle yazıyordu. Ama aradan tam 20 yıl geçmiştir. Ortadoğu Gazetesinin ele geçirdiği söylenen bant nerededir? Niçin bu bant alınıp çözülmemiş, olay ortaya çıkarılmamıştır? Gazetenin ele geçirdiği ileri sürülen bant gerçekse, açıklanmasında bir sakınca mı vardır? Bombanın ve katliamların arkasında güçlü örgütler mi var? Bombalar Ankara Nükleer Enerji Araştırma Merkezi’nde mi imal edildi, eğer öyleyse bombalar kimler tarafından imal edildi, kimlere verildi? Birbirini izleyen sorular…kuşkular.. susan iktidarlar… tartışılan Kontr-Gerilla örgütü ve CIA…

      Politikacıların söz düellosu

      Başbakan Bülent Ecevit: “Malatya olayının rastlantı olmadığı, ülkede kutuplaşmayı körüklemek isteyen güçlerin, örgütlerin payının olduğu söylenmektedir. Muhalefet partileri Malatya’daki olaylara tam olarak temas etmemişlerdir, çünkü taraf tutmaktadırlar… Barışa razı olmayanlar vardır…” 24

      Tekin Erer (Son Havadis Gazetesi): “Komünist ve anarşist elbette bomba atacak, elbette yurtta huzursuzluk çıkaracaktır. Onun görevi esasen budur. Böyle olmazsa zaten biz onlara anarşist ve komünist damgasını vurmayız. Komünist ve anarşistlerin yurdu karıştırmak, milleti bölmek

      abotajlar yapmak, cinayetler işlemek görevidir. Onların işi bu” 25

      Yaşar Okuyan (MHP Genel Başkan Yardımcısı): “Komünist alçaklar tarafından hunharca öldürülen Malatya Belediye Başkanı, değerli dava insanı merhum Fendoğlu’nun gerçek katillerini CHP iktidarı himayesine almaktadır. Ve milliyetçilere iftira savurmaktadır…” 26

      Süleyman Demirel (AP Genel Başkanı): “Hadiselerin altında komünizm, yıkıcılığın ve bölücülüğün bulunduğunu henüz hükümet hiç dillerine almıyor. Türkiye’yi rahatsız eden gerçek sebep budur… Bu olayların gerçek sebebini anlamaktan aciz bulunan hükümetin gaflet uykusundan uyanması için daha kaç vatandaşımız can verecektir? Bu hükümet gaflet uykusundadır…” 27

      Alpaslan Türkeş (MHP Genel Başkanı): “Ecevit ve İçişleri Bakanını, bizim hakkımızda ima yolu ile de olsa öne sürdükleri iddialarını ispata davet ediyorum. Bu iddialarını ispat edemedikleri takdirde dünyanın en alçak ve en şerefsiz insanları olacaklardır…” 28

      Görüldüğü gibi, siyasi partilerin lider ve yöneticileri, bu katliamların, olayların neden ve niçinlerini araştırmadan, önleyici çözüm önerileri üretmeden; demagojilerle birbirini suçlamaktadırlar.

      Provokasyon kokusu

      Malatya’da meydana gelen olaylar sırasında polislerin büyük bölümü müdahale etmemiştir. Saldırganlara engel olmaya, maskeli öncülerini yakalamaya çalışan bazı polisler ise diğer bazı polislerin sert ve küfürlü tepkileriyle karşılaşmışlardır. Hatta kendi aralarında kavga edenler de olmuştur. Malatya Emniyet Müdürü, polislerin kendi aralarındaki kavgadan dolayı POL-DER Başkanı Komiser Yusuf Değirmenci ile POL-BİR Başkanı Rıza Kaya’yı işten el çektirmiştir.

      Yine adını açıklamak istemeyen bir polis yetkilisi, Milliyet Gazetesi’nin Malatya Muhabiri Erhan Akyıldız’a şu açıklamayı yapmıştır: “Malatya’da olaylar aynı anda, değişik yerlerde patlak vermiştir. Cenazenin kaldırılacağı caminin yanında bulunan bir dinamit patlamadan etkisiz hale getirilmiştir. Bazı yerlerden ateş açıldığı görülmüştür. Bütün bunlar, olayın kökünde bir provokasyon olduğunu işaret etmektedir. Dünkü protesto gösterisini yapanların büyük bir çoğunluğunu 15-20 yaşlarındaki gençlerin teşkil etmesi de bunun başka bir kanıtıdır.” 29

      Cumhuriyet Gazetesi’nin Malatya muhabiri, aynı zamanda Görüş Gazetesinin de köşe yazarı Raşit Kısacık’a göre; “… Bu gergin hava, Emniyet kadrosunda da geniş ölçüde huzursuzluğa, gerginliğe ve küskünlüğe yol açıyor, polisin olaylar karşısındaki etkinliği kalmıyordu. Nitekim 17 Nisan akşamı saat 19.00’da Hamit Fendoğlu’nun evinde açılan bombalı kolinin yolaçtığı olayın nelere gebe olacağı hemen herkes tarafından değerlendiriliyorken; bu değerlendirmenin polis örgütünden neden yapılmadığına dikkat çekiliyordu. Aynı gece saat 20.00 sıralarında harekete geçen MSP’li, MHP’li ve AP’li militanların Kışla Caddesi’nde yaptıkları yürüyüş ve bu yürüyüş esnasındaki saldırılar ertesi gün için bir uyarı iken, bir gün sonra cadde ve sokaklarda hiçbir güvenlik görevlisinin görülmemesi çok anlamlıdır.

      “17 Nisan gecesi saldırganlardan hemen sonra Malatya’da bulunan CHP’li senatör, bir basın toplantısı düzenleyerek… ertesi gün olabileceklere yetkililerin dikkatini çekerek önlem alınmasını istiyorlardı. Ancak ne yazık ki bu istem yetkilileri harekete geçirmiyordu…” 30

      Türkeş’in kehaneti

      MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş; “Hükümet, MHP’ye yönelik iftiralarını yoğunlaştırdığını ve milliyetçilere işkence ederek, canavar POL-DER üyesi işkenceci polisler hakkında hükümetin yasal yoldan hesap sormasını istemiş. Bu muameleler sürdüğü takdirde Erzurum ve Kahramanmaraş’ta da bu tür olayların çıkacağını belirterek gelecek hakkında tahminde bulunma sayılmamalıdır demiştir..” 31

      Türkeş’in bu kehânetinin gerçekleşmesi çok sürmez. Erzurum ve Kahramanmaraş’ta olaylar başlar. Pazarcıklı Memiş Özdal, 7 Nisan’da gönderilen bombalı paketi alıp açsaydı; 24 Aralık 1978’de Maraş’ta meydana gelen toplu katliam herhalde o zaman olacaktı. Türkeş; ezbere konuşmaz, bir olay olacaktır demişse mutlaka olur. Nitekim Kahramanmaraş’ta ve Erzurum’da olay çıkacak demişti. Çok sürmedi, olaylar her iki ilde artarda patlak verdi.

      Kahramanmaraş’ta güvenlik güçleri, sağcı örgütlerin eylem hazırlığı içinde olduklarına dair ihbar alırlar. Bunun üzerine olay çıkmasını beklemeden genel bir arama yaparlar. Arama sırasında çeşitli eylemlere karışmış, adam öldürmüş ve yaralamış olanların da içinde bulunduğu 34 kişi gözaltına alınır. Sorguları yapılarak adliyeye sevkedilen ve tutuklanan bu kişilerin arasında, Büyük Ülkü Derneği’nin birinci ve ikinci başkanlarıyla MHP Maraş Milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş’ın oğlu Avukat Edip Özbaş da bulunmaktadır. Tutuklama haberini alan MHP Milletvekili, Adliyeye giderek tutuklama kararını veren 2. Asliye Ceza Hakimi Kazım Demirsu ile Ertop Kazmaz’a saldırır, Savcıya hakaret eder.

      Olayların soruşturmasında, “Türk Yıldırım Komandoları” ile “Esir Türkleri Kurtarma Ordusu” adıyla iki gizli örgüt ortaya çıkarılmıştır. Soruşturmayı yürüten yetkililerin açıklamalarına göre; “Ülkü Ocaklarının, lise öğrencilerinin eline az tesirli patlayıcı maddeler vererek ülkücülere ait yerlere attırdıkları, suçu sol örgütlere yükleyerek eyleme geçtikleri” saptanmıştır. 32

      Erzurum’da Atatürk Üniversitesi’nde ülkücüler, sol görüşlü öğrencilere ve öğretim üyelerine saldırarak dövmüşlerdir. Ayrıca Erzurum sokak ve caddelerinde sol görüşlü olanların işyerleri tahrip edilmiş ve dövülmüşlerdir. 33

      Malatya’dan Alevi göçü

      Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesinin ardından çıkarılan olaylarda 1000’e yakın işyeri tahrip edildi ve yakıldı. Yakılıp yıkılan işyerlerinin yüzde 90’ı demokrat, solcu ve Alevilere aitti. Saldırıdan yaralananların da çoğunluğu bu kesimin insanlarıydı. Artık Malatya’da demokratların, solcuların ve Alevilerin yaşamlarını sürdürme ve iş yapma olanakları zorlaşmıştı. Bu nedenle Malatya’dan göç başladı.

      12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbeden sonra da, demokrat, solcu ve Alevilere yönelik faşist baskılar yoğunlaştı. Neredeyse her gün evleri, işyerleri aramadan geçirilen bu insanlar, uyduruk gerekçelerle gözaltına alınıyor, işkencelerden geçiriliyordu. Bunca baskıyla karşılaşan demokrat, solcu ve Aleviler, sonunda Malatya’yı terk etmek zorunda kaldılar. İş sahibi olanlar, işyerlerini günün değerinin çok altında fiyatlara satarak Mersin, Adana, İstanbul, İzmir gibi kentlere göç etmeye başladılar. Ekonomik gücü olmayanlar da köylerine döndüler. Böylece Malatya’nın inançsal, etnik ve kültürel mozaiği, siyasal yapısı esaslı bir değişime uğramış oldu…

      1974-1980 Yıllarında Malatya’da İşlenen Siyasi Cinayetler:

      ·Adı Mesleği Öldürülme tarihi Politik tarafı

      .Hamza KARAAĞAÇ, Memur 15. 02. 1974 Sol

      ·Nüvit BARUT Serbest 13. 09. 1975 Belirsiz

      ·Kazım GÖKTAŞ Öğrenci 06. 12. 1975 Sol

      ·Mehmet ŞENSES Polis 22. 01. 1976

      ·Bekir ALTINDAĞ Bekçi 22. 01. 1976

      ·İlker AKMAN Mühendis 25. 01. 1976 Sol

      ·Y. Ziya GÜNEŞ Öğrenci 25. 01. 1976 Sol

      ·H. Basri TEMİZALP 25. 01. 1976 Sol

      ·Naim KORKMAZ İşçi 25. 08. 1976 Sol

      ·Mehmet YILMAZ Öğretmen 26. 01. 1977 Sol

      ·Mehmet ERBAŞ Muhtar 02. 06. 1977 Sol

      ·Kaya ÇAVDAR Öğrenci 20. 11. 1977 Sağ

      Mahmut TANER Serbest 11. 12. 1977 Sağ

      ·Mustafa BAR İşçi 22. 01. 1978 Sol

      ·Haydar CERİTLİ İşçi 22. 01. 1978 Sol

      ·Erhan BİTLİSLİ Mühendis 25. 01. 1978 Sol

      ·Metin KORKMAZ Öğrenci 10. 03. 1978 Sol

      ·Hasan YASİN Öğrenci 10. 03. 1978 Sol

      ·Ahmet Şerif SATILMIŞ Öğrenci 04. 04. 1978 Sağ

      ·Zeynel ADIGÜZEL Öğrenci 14. 04. 1978 Sol

      ·Vedat GÖKDEMİR Öğrenci 14. 04. 1978 Sağ

      ·İbrahim Ömer TOY Öğrenci 14. 04. 1978 Sağ

      ·Hamit FENDOĞLU Belediye Bşk. 17. 04. 1978 Sağ

      ·Hanife FENDOĞLU Ev Kadını 17. 04. 1978

      ·Bozkurt FENDOĞLU Çocuk 17. 04. 1978

      ·Mehmet FENDOĞLU Çocuk 17. 04. 1978

      ·Saip HAZER Öğrenci 18. 04. 1978 Sol

      ·Özcan TÜRKSEVER Öğrenci 18. 04. 1978 Sol

      ·Naci ERGÜVENLİ Öğrenci 18. 04. 1978 Sol

      ·Doğan GÜL Öğrenci 18. 04. 1978 Sol

      ·Tahir KÖRÜKÇÜ Öğrenci 18. 04. 1978 Sağ

      ·Murtaza İÇEN Öğretmen 21. 06. 1978 Sol

      ·Turgay GÜRPINAR Öğrenci 03. 08. 1978 Sol

      ·Yüksel MAZMANOĞLU Esnaf 30. 08. 1978 Sol

      ·Hasan BAŞYURT Memur 22. 09. 1978 Sol

      ·Haci YİĞİT İşçi 24. 09. 1978 Sol

      ·Müslüm KOYUNCU Serbest 24. 09. 1978 Sol

      ·Mehmet BENLİ Öğrenci 24. 09. 1978 Belirsiz

      ·Ali BİLMENER Öğrenci 24. 09. 1978 Sol

      ·Hasan ÇINAR Öğretmen 25. 09. 1978 Sol

      ·Şinasi SERDAROĞLU Öğrenci 26. 09. 1978 Sol

      ·Recep EROĞLU Serbest 27. 09. 1978 Sol

      ·Kemal PAŞAHAN Öğrenci 28. 09. 1978 Sağ

      ·Vahap EREN Öğrenci 28. 09. 1978 Sol

      ·İhsan ENGİN Öğrenci 09. 10. 1978 Sol

      ·Tahir ÖZYAZGAN Öğrenci 10. 10. 1978 Belirsiz

      ·Murtaza KAYA Öğretmen 25. 10. 1978 Sol

      ·H. Abdullah KÖSE Öğretmen 26. 10. 1978 Sağ

      ·Hasan ÖZGÜR Çiftçi 02. 11. 1978 Sol

      ·Ramazan ORAL Öğretmen 03. 12. 1978 Sol

      ·Alişar DURHAN Serbest 20. 12. 1978 Sağ

      ·Bülent GÜL Öğrenci 22. 12. 1978 Belirsiz

      ·Mustafa ÜNAL Eczacı Kalfası 13. 06. 1979 Sol

      ·Nevzat YILDIRIM Öğretmen 08. 06. 1979 Sol

      ·Ali ELÇİ PTT Müd. 19. 07. 1979 Sol

      ·Ertuğrul EMİR Öğrenci 26. 08. 1979 Sol

      ·H. Hüseyin TULUK Mühendis 22. 09. 1979 Sol

      ·Mirza KORKMAZ Marangoz 24. 09. 1979 Sol

      ·Zeki SERELİ Öğrenci 12. 10. 1979 Belirsiz

      ·Mustafa ÖCAL Odacı 16. 11. 1979 Belirsiz

      ·Hasan ÖZTÜRK Eczacı Kalfası 20. 11. 1979 Sol

      ·Hüseyin ASLAN Emekli Memur 26. 11. 1979 Sol

      ·Nurettin KILISDOĞAN İşçi 08. 12. 1979 Sol

      ·Necati İÇEN İşçi 09. 12. 1979 Belirsiz

      ·Ömer ASLAN Öğretmen 10. 12. 1979 Belirsiz

      ·Mehmet YUMRUTEPE Sendikacı 26. 12. 1979 Sol

      ·Ahmet ÇELİK Öğrenci 27. 12. 1979 Sol

      ·Aziz SÜRÜ Öğrenci 29. 12. 1979 Sol

      ·H. Hüseyin ÇOLAKOĞLU İşçi 09. 01. 1980 Sol

      ·Tahsin BEZENE Şoför 21. 01. 1980 Sol

      ·Andan ÇİFTÇİOĞLU Esnaf 05. 02. 1980 Sağ

      ·Hasan DOĞAN 20. 02. 1980 Sol

      ·Fahrettin AKSOY Öğrenci 24. 02. 1980 Sağ

      ·Mehmet KIZILCIK 07. 03. 1980 Sağ

      ·Enver KOÇ İşçi 19. 03. 1980 Sol

      ·Mehmet Ali ÇİLESİZ Öğretmen 04. 04. 1980 Sağ

      ·Halit ERTAŞ Öğretmen 09. 04. 1980 Sol

      ·Hidayet VARAN Şoför 19. 04. 1980 Sağ

      ·Hasan KARAGÖZ Öğretmen 28. 04. 1980 Sol

      ·Bektaş MUTLU Öğretmen 09. 05. 1980 Sol

      ·Nusret ARIBANLI İşçi 17. 05. 1980 Sağ

      ·Muharrem YILDIRIM Öğretmen 21. 06. 1980 Sol

      ·Şahap ÖZELÇİ Tamirci 23. 06. 1980 Sağ

      ·Ahmet ÖZDİLEK Polis 08. 07. 1980 Belirsiz

      ·Vahap ÖKSÜZ Esnaf 17. 07. 1980 Belirsiz

      ·Bahattin KAYA Memur 17. 07. 1980 Sağ

      ·İhsan YILDIRIM Öğrenci 17. 07. 1980 Sağ

      ·Mehmet DURAK Öğrenci 17. 07. 1980 Sağ

      ·A. Seyit ERTAŞ 23. 07. 1980 Sol

      ·Ali KUTLAR Öğretmen 01. 08. 1980 Sol

      ·Sadık TOPER İşçi 05. 08. 1980 Sağ

      ·Abbas KALI 14. 08. 1980 Sağ

      ·Osman TERDİ Bakkal 20. 08. 1980 Sağ

      ·Abuzer KUTLU Kitapçı 25. 08. 1980 Sağ

      ·Cemal GÜLER Gözlükçü 28. 08. 1980 Sol

      ·Semai ERCAN 09. 09. 1980 Sağ

      ·Bektaş TÜRK Çocuk 09. 09. 1980

      ·Mehmet KORKMAZ Şoför 09. 09. 1980 Sağ

      ·H. Hüseyin DEDE Öğretmen 09. 09. 1980 Sol

      ·Mahmut GÜLTAŞ İşçi 10. 09. 1980 Sağ

      ·Selahattin KARATAŞ Öğretmen 11. 09. 1980 Sol

         Yaralamayla da sonuçlanabilen siyasal olaylar

      · Malatya’daki Demokratik Kitle Örgütlerinin ortaklaşa düzenledikleri mitinge saldırı yapıldı. 22’si ağır olmak üzere 100’e yakın yaralı (02. 02. 1975)

      · TÖB-DER’in düzenlediği kapalı salon toplantısına ülkücülerin saldırısı sonucu çıkan olaylarda bir kişi öldürüldü, onlarca kişi yaralandı. Yüze yakın işyeri tahrip edildi. (15-16 Şubat 1975)

      · Arguvan Belediye Başkanının oğlu Naci Orhan silahlı saldırıdan ağır yaralandı. (01. 07. 1975)

      · Doğanşehir’de ülkücüler, İbrahim Elmas ve Hasar Basri Elmas’ı döverek ağır yaraladılar. (12. 08. 1975)

      · Hasan Şahin (Emekli öğretmen, solcu) dövülerek yaralandı. (17. 09. 1975)

      · Akçadağ İlköğretim Okulu’ndan 500 sol görüşlü öğrenci, ülkücülerin saldırısına uğrayarak yaralandı ve okuldan uzaklaştırıldı.

      · TÖB-DER Bölge Temsilcisi İbrahim Nacar dövülerek ağır yaralandı. (26. 02. 1976)

      · Ticaret Lisesi Müdürü Mehmet Paçacı dövülerek ağır yaralandı. (02. 03. 1976)

      · TÖB-DER üyesi Haydar Daban, ülkücüler tarafından dövülerek yaralandı. (30. 03. 1976)

      · Yatılı okul sınavlarına girmek için Hekimhan’dan Malatya’ya gelen 200 öğrenci komandolar tarafından garajda dövüldü. (14. 05. 1976)

      · Gayret Gazetesini basan Ülkücüler, malzemeleri dağıtarak tahrip etti. (1976)

      · Turan Emeksiz Lisesine saldıran ülkücülerle öğrenciler arasında çıkan çatışmada 5 polis, çok sayıda öğrenci yaralandı. (24. 03. 1977)

      · İlçe Seçim Kurulu üyesi öğretmen Hüseyin Yıldırım, uğradığı saldırıda yaralandı. (10. 04.1977)

      · Malatya Eğitim Enstitüsü’nü basan komandolar, 10 kız öğrenciyi ağır yaraladı.

      · Ticaret Lisesi öğrencilerinden Sultan Alper ile Aynur Malatyalı, ülkücülerin saldırısı sonucu yaralandı. (17. 03. 1978)

      · Malatya Yüksek Meslek Lisesi’nde okuyan öğrenciler üzerine silahla ateş açılması sonucu Ahmet Şerif, Battal Erdem, Azmi Ayten ağır yaralandı; Ahmet Şerif Satılmış olay yerinde yaşamını yitirdi. (05. 04. 1978)

      · Çavuşoğlu Mahallesine yapılan silahlı saldırı sonucu Zeynel Adıgüzel öldü, Müslüm Adıgüzel yaralandı. (17. 04. 1978)

      · Derme İlkokulu önünde bir taksiye ateş edildi, üç kişi yaralandı.

      · Eğitim Enstitüsüne gece silahla ateş edildi ve okul yakılmak istendi. (08. 06. 1978)

      · Eğitim Enstitüsünde bir grup öğrenci Valiliğe yürümek isterken çıkan çatışmada bir polis, iki sivil yaralandı. (28. 06. 1978)

      Ülkücülerin gittiği Turan Emeksiz Caddesi üzerindeki bir kahve gece silahla tarandı, ikisi ağır olmak üzere on kişi yaralandı. (14. 09. 1978)

      · Silahlı saldırıya uğrayan özel bir hastanenin başhekimi Dr. Mehmet Alp ağır yaralandı. (08. 05. 1979)

      · Gazeteci ve Turizm Müdür Yardımcısı Cumali Uyan, silahlı saldırı sonucu ağır yaralandı. (17. 05.1979)

      · Öğretmen Ömer Bozkurt silahlı saldırıda yaralandı. (13. 09. 1979)

      · Köy Koop Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Elmasulu uğradığı silahlı saldırıda ağır yaralandı. (20. 09. 1979)

      · Salt Köprü Mahallesinde bir eve baskın düzenleyen silahlı kişiler bir kişiyi öldürdü, iki kişiyi ağır yaraladı. (25. 10. 1979)

      · Doğanşehir’de çıkan silahlı çatışmada Adnan Çiftçioğlu ölürken, Oktay Turan ağır yaralandı. (07. 02. 1980)

              Bu bilgiler, Malatya’da kurulu Görüş ve Gayret Gazetelerinin 1974-80 yıllarında yayımlanan sayılarından derlenmiştir.

      Malatya, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas Katliamlarının İçyüzüne Dönük Bir İnceleme

      0

      H. Nedim Şahhüseyinoğlu

      ÖNSÖZ

      Orhan Apaydın, Kim Öldürüyor, Niçin Öldürüyor? adlı yapıtında, tarihçi Augistin Thierry’ın şu sözünü aktarır: “Bir toplumsal eylemi kimin tasarlamış olduğunu doğru olarak bilmek istiyor musunuz? Bunlara özünde kimlerin gereksinmesi olduğunu araştırırsanız, ilk düşüncenin eyleme geçme iradesinin ve hiç olmazsa yapılan işten en büyük payın o kimselere ait olması gerekir. Yapılan iş kimin çıkarına ise, o işi yapan kimsedir.”

      Geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerde siyasal cinayetlerin, toplu katliamların perde arkasında konumlarını sürdürmek isteyen egemen güçleri görürüz. Egemen güçleri emperyalistlerle işbirliği içinde olan ülkelerde, siyasal cinayetlerin, toplu katliamların daha da boyutlanarak iç savaşa dönüştüğü görülmüş ve yaşanmıştır.

      Osmanlı’nın ekonomik, kültürel, sosyal uygulamalarına (asimilasyon, rüşvet ve soyguna) karşı, Anadolu halkının direnişi, Kızılbaşlık ya da Celâli ayaklanması diye kılıflanmış, yoksul halktan yüzbinlercesinin kellesi vurulmuştur.

      Sukarno, Endonezya’da bağımsızlık ve özgürlük yanlısı bir milyonu aşkın insanı bir gecede katlettirdi. Şili’de ABD işbirlikçisi faşist Augusto Pinochet, sosyalist Allende iktidarını kanla devirdi. Yüzbinlerce yurtsever insan işkencelerde yaşamını yitirdi. Toplumların sosyal mücadele tarihi, bu tür örneklerle doludur…

      Türkiye, yarı bağımlı, yolsuzluk, rüşvet ve mafyanın kurumlaştığı; çetelerin at oynattığı bir ülke durumundadır. Devlet erkini elinde tutan güçler, egemenlik ve çıkarlarını güvenceye almak, halkın ve emekçilerin uyanışını, direnişini engellemek için karşıt faşist örgütler (Ülkü Ocakları, Akıncılar, Komünizmle Mücadele Dernekleri vb.) kurdurarak eyleme yöneltmişlerdir. Böylece siyasal ve faili meçhul cinayetler, toplu katliamlar halkın güncel yazgısı haline getirilmiştir…

      Bu kitabın yazımında güdülen amaç, etnik ve inançsal toplulukların arasına sokulan kin ve kan güdümünü körüklemek değildir; dinsel bir inancı üstün tutma veya küçümseme de değildir. Amaç, bu tür katliamların mezhep (Alevilerle Sünnilerin) ya da sağ-sol çatışması olmadığını; emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin ortak planlarının perde arkası gizli güçler (CIA, MİT, Kontr-Gerilla) tarafından uygulanmasının sonucu olduğunu bir yönü ile sergilemektir.

      Siyasal cinayetler ve katliamlar yaşadık; bu gibi olaylara tanık olduk. Demokrasi havarisi nice iktidar geldi-geçti. Hiçbiri, ne katliamların nedenlerini, perde arkasındaki güçleri görmek istedi, ne de katliam tertipçilerinin üstüne gidebildi. İktidar ve muhalefet rolünü dönüşümlü olarak oynayan siyasi partiler birbirini suçlamaya; Alevi-Sünni çatışması sonucu olduğunu iddia ederek katliamların gerçek nedenini kılıflamaya çalıştılar. Devlet içinde devlet konumunda olan gizli eller biliniyordu. Bütün çaba, bu gerçeğin kamoyuna malolmasına engel olmak; sınıfsal ve toplumsal bir uyanış sürecine giren emekçilerin arasına dinsel ya da ırksal nifak tohumları ekerek onları karşı karşıya getirmek için harcanıyordu. Katliamlarda toplumun inancı, değeri ve kurumları (din ve cami gibi) büyük bir pervasızlıkla basit birer araç olarak kullanılıyordu. Örneğin, Malatya’da halk, “Alevilerle solcular Cezmi Kartay Caddesindeki Camiye saldırdılar, patlayıcı madde attılar” propagandasıyla kışkırtıldı. Oysa o dönemde, Cezmi Kartay Caddesi üzerinde ve yakınında cami yoktu. Kahramanmaraş’ta katliam, “Komünistler-Aleviler, Ulu Cami’ye saldırdılar; Müslümanları öldürüyorlar” kışkırtmasıyla başlatılmıştı. Çorum’da “Alaaddin Cami’ye patlayıcı madde atıldı”ğı tahrikiyle halk sokaklara dökülmüştü. Sivas’ta, “Alibaba Mahallesinde Cami’ye saldırıldı” denilerek propaganda yapılmıştı. Keza 1993 Sivas katliamından önce “Cihad çağrıları“ yapılmıştı. Saldırı ve katliamlardan sonra söylentilerin gerçek olmadığı ortaya çıkmıştı ama ne gam! Devlet yöneticileri bu gerçekleri görmezden geliyor ve yanlı tutumları ile saldırganların cesaretini artırıyordu.

      Amacımız, katliamların üzerindeki giz örtüsünü aralamak, gizli örgütleri tanımak, böylece olayları daha akılcı değerlendirmenin imkanlarını yaratmak ve tarihten ders çıkararak provokasyonlara gelmeyecek bir bilinç oluşturmaktır. Bir başka ifadeyle amacımız, belirli bir zümrenin çıkarlarını koruyan, biçimsellikle sınırlandırılmış demokrasinin yerine; bütün kurum ve kurallarıyla işleyen, çok sesli, katılımcı, özgürlükçü, eşitçi, barışçı ve insan haklarını koruyan bir demokratik ortamın oluşmasına yardımcı olmaktır.

      Malatya, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas katliamlarıyla ilgili belgeleri, kaynakları, mahkeme kararlarını, iddianameleri uzun bir süre boyunca inceledik. Katliamı yaşayan tanıklarla görüştük. Elde edilen bilgi ve belgeleri değerlendirdik ve sonuçta, elinizde tuttuğunuz ve beş bölümden oluşan yapıt ortaya çıktı.

      Çalışmamızı sürdürürken birçok dostumuz katkılarını esirgemedi. Kahramanmaraş katliamını yaşayan ve tanık olan CHP eski milletvekili ve hukukçu Hüseyin Doğan, elindeki dokümanları, bilgileri verdi. Yine Kahramanmaraş katliamında mağdurların avukatı Nusret Senem ile yazar ve araştırmacı Muzaffer İlhan Erdost olanca katkılarını esirgemediler. Çorum katliamıyla ilgili bilgi ve belgelere ulaşmam konusunda, avukat-yazar Sadık Eral, CHP eski milletvekili Ethem Eken, Çorum Gazetesi sahibi ve CHP Çorum eski milletvekili Rıza Ilıman, eğitimci-yazar İsmail Pamuk, aynı ölçüde katkı verdiler. Sivas katliamının mağdurlarının (aynı zamanda müdahillerin) avukatlarından Mehdi Bektaş da Sivas katliamıyla ilgili dokümanları verdi. PSAKD’nin zengin arşivinden yararlanırken her türlü kolaylık ve katkı sağlandı. Kitabın dizgisini ve sayfa düzenini gerçekleştiren Deniz Aydın’a, kitabın dil ve yazım kuralları yönünden düzeltisini yapan Metin Kayaoğlu’na ve katkı veren tüm canlara içtenlikle teşekkür ediyorum.

      Mart 1999

      Ankara

      H. Nedim Şahhüseyinoğlu

      Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri

      0

      Anadolu etnik, inançsal, kültürel farklılıkları bünyesinde barındıran çok renkli bir mozaiktir. Büyük ve zengin tarihsel geçmişi ile bir dünya kültür mirası coğrafyasıdır. Doğaldır ki bu dünyanın insanlık ailesi için son derece değerli birçok inançsal/kültürel unsuru yeterince bilinip tanınmamaktadır.

      Anadolu’da yaşayan kültürel inançsal topluluklardan birini de kendilerine özgün yapıları ile Aleviler meydana getirir.

      Alevilik nedir, Aleviler kimlerdir?

      Alevilik çeşitli ve farklı kültürlerden, dinlerden, inançlardan aldığı ögeleri sentezleyerek bünyesine alarak orjinal bir öğreti yaratmıştır. Alevilikte Hırıstiyanlık’tan, İslamiyet’ten, Budizim’den, Mani inancından, Zerdüşlük’ten, Anadolu’nun yerli inançlarından vb. unsurlar görülür. Düşünüldüğünün tersine Alevilik İslamiyet’ten farkı, onun şartlarına, olmazsa olmazlarına uzak duran bir felsefedir.

      Alevilik; insanı merkezine koyan (insanı merkez alan) Anadolu’ya özgü eşi benzeri olmayan bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğreti ve hatta bunların tümünü de aşan bir toplumsal olgudur.

      Aleviler Anadolu toprakları üzerinde 1000 yıldır yaşamlarını sürdürmektedirler. Anadolu Alevi nüfusu ise 20 milyon civarındadır.

      Alevilik Anadolu’daki resmi dinsel anlayışın dışında oluşmuş ve olmuştur. Bu nedenledir ki tarihte Anadolu’da kurulan gerek Selçuklu devleti zamanında gerekse Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyeti altında sürekli olarak Aleviler baskı ve zulüm görmüşler, aşağılanmışlar, horlanmışlar, yadsınıp yok edilmeye kalkışılmışlardır.

      Alevilik Osmanlı’nın resmi dinsel anlayışı olan Şeriatı/İslamiyeti yadsıyan bir inanç/öğreti olduğundan Aleviler birçok katliama maruz kalmış, tarihsel süreçte kendi varlığını korumak için bedeller ödemiştir. Avrupa’da ortaçağda yaşanan engizisyonun bir benzeri Anadolu’da Aleviler üzerinde uygulanmıştır.

      Hümanizm Aleviliğin Temel Karakteridir

      Aleviler tarihte salt inançlarından/ kültürlerinden/öğretilerinden dolayı birçok katliam yaşamış olmalarına rağmen Alevi öğretisinin temelini insan sevgisi yani hümanizm oluştur. Aleviler insanda tanrısal özellikler görürler. Onlara göre insan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana değer verilmelidir çünkü insan dünyadaki her şeyin yaratıcısıdır. İnsan yaratan ve yaşatandır. Hümanizm, insan sevgisi temelinde tüm “kerametlerin/ mucizelerin” insanda olduğuna inanır. Bunu “her ne arar isen insanda ara” özdeyişiyle dile getirir.

      Aleviler insanlar arasındaki her türlü ayrımcılığa karşıdırlar. İnsanın insan olarak doğmasından ötürü saygıya, hak ve özgürlüklere layık olduğuna inanırlar.

      İnsan hakları evrensel bildirgesinde ifadesini bulan temel insan haklarının bütün insanlar için gerçekleşmesi gereğine inanırlar.

      Alevi toplumu barıştan, dostluktan, hoşgörüden yana, bilime ve gelişime açık zengin sanatsal ve estetik değerleri ile insanlığın gelişimine katkıda bulunmaktadır.

      Alevilik dünyada yaşayan tüm insanlık ailesini/tüm insanları dost ve kardeş bilir. Farklı olmayı insanlık için bir zenginlik sayar.

      Aleviler Demokrasiden Yanadır

      Aleviler ve Alevi öğretisi demokrasiye bağlıdır. Bu onun tarihsel geleneğinden, Alevi öğretisinin yapısından kaynaklanır. Aleviler kendilerini demokrasi cephesinde görür. Çünkü demokrasi genel anlamıyla halka ve çoğulculuğa dayanan ama bireyin ve azınlıkların haklarına güvence veren inançların, düşüncelerin, siyasi eğilimlerin özgürce tartışıldığı farklılıkların kendisini ifade edebildiği çoğunluk ilkesinin hakim olduğu ve sorumluluklarının yüklendiği bir ortamı varkılar.

      Yoksul Anadolu insanlarının varoluş öğretisi olan Alevilik sürekli bir gelişim, oluşum ve değişim içerisinde olmuştur. Alevilik 1000 yıllık tarihi boyunca mazlumdan yana zalime karşı, ezilenden yana ezene karşı, zulme, zorbalığa baskıya karşı haktan ve haklıdan yana olmuştur.

      Kendi dışındaki inançsal, dinsel, kültürel farklılıkları bir gerçeklik olarak gören ve saygı ile yaklaşan Aleviler tüm toplumsal kararların o toplumda varolan bireylerin ortak iradesi ele alınması gereğini savunur.

      Alevilikteki toplumun iradesini arama anlayışı günümüzde demokrasi olgusu ile bütünüyle örtüşmektedir. Günümüz Alevi topluluğu tamamıyla demokrasiden yanadır. Yaşadıkları ortamlarda eksiksiz bir demokrasinin gerçekleşmesi için uğraş vermektedirler. Alevi hareketi insanını doğası ve tarihi birikim bakımından dolayı özgürlükçüdür ve demokrasi yanlısıdır. Çünkü özgürlük insan kişiliğini ve düşüncesinin gelişmesi, gerek bireyin gerek toplumun yaratıcı, yetenekli ve sürekli gelişebilmesi için başta gelen koşuldur. Özgürlük, aynı zamanda yenilenme, gelişim ve değişim için gereklidir.

      Bu anlamıyla Alevi örgütlenmesi, inanç özgürlüğünü, siyasi örgütlenme özgürlüğünü, düşünce ve basın yayın özgürlüğünün, insan hak ve özgürlüklerini savunur.Tüm sorunların ancak demokrasi temelinde çözülebileceğine inanırlar.

      ALEVİLİK DOĞMATİK VE BAĞNAZ DEĞİLDİR ALEVİLİK RASYONELDİR

      Alevilik dogmatik ve bağnaz değildir. Aleviler kuralcı ve biçimciliği reddederler. Öze, önem verirler. Diğer dinlerde, inançlarda olan, insan yaşamının her alanına müdahale eden kendileri dışında “doğruyu” görmeyen katı donuk yaklaşımları Alevilikte bulamazsınız. Dogmatizme karşı, bilimden yana, insan aklının ve iradesinin özgürlüğüne inanırlar. Alevilik eleştirel bir yaklaşımı savunur. Alevi öğretisinde “mutlak”lık, “değişmez”lik söz konusu değildir. Kılık-kıyafetten, ibabet etme biçimine, dünyaya, yaşama bakışta bu farklılıkları açık seçik görmek mümkündür. Bu durum aynı zamanda Aleviliğin bir zenginliğidir. Aleviler hiç kimsenin kendileri gibi inanmak ve düşünmek zorunda olduğunu dayatmazlar. Kimseyi kendilerine benzetmek istemezler. Herkesi kendilerini ifade ediş biçimlerine göre algılarlar, eşit koşullarda bir arada özgürce yaşamayı savunurlar. Alevilik rasyoneldir. Alevilikte akıl ve mantığa aykırı düşüncelere / inançlara / uygulamalara yer yoktur. Alevilik gerçekliği temel aldığından dolayı, realisttir, ilericidir.

      ALEVİLİK ÇAĞDAŞTIR SÜREKLİ BİR DEĞİŞİM VE GELİŞİMDEN YANADIR

      Alevlik donmuş, kalıplaşmış bir öğreti/inanç değildir. Tüm tarihi boyunca sürekli bir gelişim, değişim ve ilerleme içerisinde olmuştur. Alevilikte bir söz vardır: “Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!” Aleviler tüm çağdaş yeniliklere öğretilerini uyarlamayı bilmişlerdir. Alevilik yaşadığı ülkeye, zamana, mekana, yenilik ve değişimlere uyma yeteneğini her zaman gösterebilmiştir. Alevilik bilimsel ve teknolojik gelişmelerden yana olmuş, değişim ve gelişime her ortamda öncülük etmişlerdir.Bilim dışılığı, akıl dışılığı şiddetle reddeder. Bilim her koşulda Aleviliğin yol göstericisi olmuştur. Bir Alevi özdeyişi bu anlayışı şu şekilde ifade eder: “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!”

      ALEVİ ÖĞRETİSİ EVRENSELDİR HOŞGÖRÜ ÜZERİNE YÜKSELİR

      Anadolu Aleviliği evrensel özellikler gösterir. Bu nedenle yalnız başına hiçbir ulusa, etnik guruba mal edilemez, onunla sınırlanıp daraltılamaz.

      Alevilik yeryüzünde yaşayan tüm insanları din, dil, ırk, inanç, cinsiyet ayrımı yapmaksızın bir ve eşit olarak görür. Alevi öğretisinde “72 millete bir nazarla bakmak” ilkesi esastır. Bu tüm insanlar için eşitlik ve kardeşlik demektir.

      Aleviler geçmişten bugüne hiçbir ulusa kendi dışındaki hiçbir inanca ve kültüre arşı düşmanlık beslememiştir. Tersine kardeşçe bir arada eşitçe yaşamayı öne çıkartmıştır. Çok kültürlü, çok inançlı, çok milliyetli bir barış ve kardeşlik ortamını özler.

      Alevi öğretisi hoşgörü temeli üzerine kurulmuştur. Aleviler hiçbir insanı inancından dolayı kınamazlar, hakir görmezler, küçümsemezler. Hiç bir insandan kendileri gibi inanmalarını talep etmezler. Kendi yollarına girmeye zorlamazlar. Kimseyi kendilerine benzetmek istemezler. İslamiyet’in fetih anlayışına şiddetle karşıdırlar. Dinsel bağnazlığa, fundamentalizmi şiddetle reddeder. Alevilik ırkçılığı insanlık suçu olarak değerlendirir.

      Uluslarüstü bir inanç bir yaşam tarzı olan Alevilik, kendisini Alevi gören, Alevi hisseden bütün uluslardan insanların, yani Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Arnavut ve diğer ulusların ortak bir inancı kültür mozaiğidir.

      Aleviler, Anadolu’nun zengin mozaiğinden, ulus ve inanç kültür kimlikleri temelinde eşit koşullarda kardeşçe bir arada yaşamayı hayata geçirecek, imha ve inkar politikalarını reddeder ve yeni bir toplumsal barış projenin yaratılmasından yanadırlar. Bu çerçevede Alevi öğretisi Alevi inancı ve kültürü her türlü ırkçı-şovenist ve milliyetçi akımı reddeder. Ona karşı mücadele eder. Bu anlayışlarda barışçı, eşitlikçi ve evrenseldir.

      ALEVİLER LAİK TOPLUM LAİK DEVLET İLKESİNİ SAVUNURLAR

      Alevi toplumu yaşadığı her toplumda kamusal ve toplumsal hayatın laiklik ilkesine uygun olarak yapılandırılması gereğini savunurlar. Laiklik, siyasal, hukuksal ve felsefi bir bütünlük arzeden, imam ve inanç yerine aklın hakimiyetini, bilimi öne çıkaran laiklik aynı zamanda, siyasi iktidarların dini kudretten ayrılması dinin kamu hayatı üstündeki etkisini sınırlamak ve genel olarak devletle din işlerinin birbirinden ayrılması anlamını da taşır. Laiklik ilkesinin reddi, kamusal ve toplumsal hayatın bir inanca, bir dine göre şekillendirilmesi çağdışılıktır, toplumsal bir çatışma nedenidir.

      Laiklik inananların, farklı inananlar farklı düşünenlerin kendi tercihlerinin ortak güvencesidir. Bunun için laiklikte devlet inançlar karşısında taraf değil, ortak güvencedir. Laiklik inanç dünyasının sivil topluma devridir. Bu çerçevede laiklik demokrasinin temel bir ilkesidir.Bunun içindir ki Aleviler laiklik ilkesini ısrarla benimserler. Laiklik için mücadeleyi her zaman yürütür ve savunurlar.

      ALEVİLİK DOĞAVE ÇEVRE DOSTUDUR

      Alevi öğretisi doğa ve insan dostudur. Alevilikte “her şeyin bir canı/ruhu” olduğu inancı vardır. Dolayısıyla dağın, taşın, ağacın, ırmağın, böceğin yani doğadaki tüm canlı ve cansız varlıkların da bir canı vardır. Ve hiç bir canı incitmemek gerekir. Aleviler doğayla dosttur. Doğanın tahrip edilmesine, insanların insanca yaşayacağı ortamın yok edilerek çevrenin kirletilmesine karşı dururlar. Hatta Alevilikte ağaçların, dağların, suların kutsallığı söz konusudur. Bu kutsallık yaşam kaynağı olan doğanın korunmasından kaynaklanıyor olsa gerekir.

      ALEVİLİKTE KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ VARDIR

      Alevi felsefe ve öğretisinde cinsiyet ayrımcılığına yer yoktur. Kadın ve erkek toplumda eşit statüdedirler. Alevilik tüm kültür ve inanç eylemlerinde kadın ve erkeğin eşit biçimde yer almasını öngörür. Alevilikte kadın erkek eşitliği “aslanın dişisi de aslandır” özdeyişi ile dile getirilir.

      SANAT ALEVİLİĞİNİN VAROLUŞ UNSURUDUR

      Sanat Alevi öğretisini var eden temel unsurların başında gelir. Aleviliğin toplumsal/inançsal kurumlarının başında gelen “cem” adı verilen toplantılar saz, şiir, semah eşliğinde yürütülür. Alevilik’te Alevi felsefesini dile getiren şiirleri söyleyen ozanlara büyük saygı duyulur. Ozanların eren/evliya olduğu dahi düşünülür. Şiirler saz eşliğinde ezgili bir biçimde söylenir. Bir müzik aleti olan saz da Alevilikte kutsal addedilir. Kadın ve erkeklerin birlikte katıldıkları semahlar (yani dans) da Aleviliğin vazgeçilmez unsurlarındandır. Sazı, şiiri, semahı ile Alevilik estetize edilmiş bir yaşam sunar. Estetik güzellik adeta Aleviliğin kendisidir.

      ALEVİLER DÜNYAYA KUCAK AÇIYOR

      Farklı ulusların, toplulukların, inançlarından, kültürlerinden, tarihi birikim ve estetik değerlerinden süzülüp gelerek özgün bir öğreti oluşturan Anadolu Aleviliği sosyolojik gelişime uygun olarak bugün kıtaları kapsayan bir geniş coğrafyaya yayılmış bulunmaktadır.

      Ne var ki bütün varlığına rağmen Alevilik Türkiye’de resmi olarak yok sayılmakta, inkar edilip yadsınmaktadır. Aleviliğin inkarı yalnız Türkiye için değil insanlık ailesi için de önemli bir kayıptır.

      Dünya insanlığını sevgi, saygı ve hoşgörü ile birbirine kaynaştırarak barış içinde uyumlu bir şekilde bir ararda yaşamalarını özleyen/öngören Alevilik bunun için tüm dünya insanlığına kucak açmış bulunmaktadır.

      SEMAH HAKKINDA SORULARA KISA CEVAPLAR

      0

      Değerli Rıza Aydın Can,
       
      Cem- Semah ile ilgili kısa açıklamalarınız için teşekkür ederim.
      Cem – Semah – Kırklar konusunda sizden öğrenebileceğim çok şeyin var olduğunu düşündüğüm için izninizle bir kaç soru daha sormak istiyorum.
       
      1- Semahı ilk dönen kırklar kimlerdi? İsimleri belli midir? Gerçek hayatta vuku bulan bir olay mıdır, bazılarının söylediği gibi mitoloji midir?
      2- Semahın uygulanması  kırklara ilahi yol ile mi bildirilmişti? Kırkların kültürlerinin bir parçası mıydı?
      3- Kırklardan bahsedilirken, Hz Muhammed (saa) neden kırklara dâhil edilmiyor? (Cem de 39 kişi var, 40. kisi olan Selman o an orda yoktur).
      4- Kırklar ile semah dönen Hz Muhammed (saa) semahı ümmetine açıklamış mıdır?
      5- Kırkların semah döndüğüne dair Ehlibeyt İmamlarından hadisler nakledilmiş midir?
      6- Kırklar Hz Muhammed (saa)’in haberi dâhilinde ve rızası olarak mı toplanmışlardı? Hz Muhammed(saa)’in bu oluşumdan habersiz miydi?
      7- Kırklara dâhil olmak bir ayrıcalık, fazilet sebebi midir?

       
      Saygılarımla
       
      Velayet Aytan

      SEMAH HAKKINDA SORULARA KISA CEVAPLAR

      Değerli muhabbet ehli.

      Sayın Velayet Aytan Can’ın, semahlar bağlamında sorduğu sorular üzerine düşünüp bütün boyutlarıyla bu soruların çağrıştırdığı konuları yazmak isterdim, ancak iki gün sonra Maraş katliamını Maraş’ta anmak için Türkiye ye gideceğiz, hem de bugünler de Muharrem sohbetleri babında etkinliklerimiz var. Oradan oraya koşturup duruyoruz. Zaman dar. Bu yüzden dolayı, dostumuzun sorularını yanıtsız bırakmamak için, aceleden kısaca cevaplamaya çalışacağım. 

      Birinci sorunun başında sorduğu: “Semahı ilk dönen Kırklar kimlerdi” sorusu eksik yada yanlış bir sorudur. Kırklar Meclisinde ilk kez, ne zaman, kimlerin semah döndükleri konusunda ne bir bilgi vardır, nede bu bugüne kadarda bu tür sorular sorulmuştur. Semah, cemde yürütülen on iki hizmetten biridir, birlik cemleri olduğundan beri, bu cemlerde semahta dönülmüş olmalıdır. Burada konuştuğumuz –konuşulan konu, Hz. Muhammed’in ilk kez katıldığı, Kırklar Ceminde dönülen semahtır. Alevilik insanlığın en kadim anlayışlarından biridir, bu yüzden bu geleneğin, bu yolun ne zaman başladığını, nasıl o günlerden bu günlere geldiğini pek konuşmadık. Bu olguyu “Devriye” konusunu işleyen -anlatan nefeslere bakarak çözebiliriz belki. Örneğin bunun için, Şiri ile Edip Harabi’nin devriyelerinde anlattıklarına bakılabilir.  Bu nefeslerden biri, “Daha Allah ile cihan yoğ iken / Biz anı var edip ilan eyledik” diye söze başlarken diğeri “Cihan var olmadan ketm-i âdemde / Hak ile birlikte yektaş idim ben” diyor. Bu nefseleri yazanlar, tarihlerini daha evrenin yaratılmasından önceye alıp oradan buyana getirirler. Şiri: “Bu cihan mülkünü devredip geldim / Kırklar meydanında erkâna girdim” diyor.  Hz. Muhammed’in katıldığı Kırklar Cemi, Kırkların İlk Cemi, Kırkların ilk toplantısı değildi zahir, ancak bu Muhammet için ilkti, Muhammed buna ilk defa katılıp tanık olacaktı. Bunu ben böyle anlıyorum. Burada murat edileninde bu olduğunu düşünüyorum. Duyduğum dinlediğim kadarıyla da bu konu hep böyle anlaşılmıştır.  Kırklar Cemi, o günlerden bu günlere hep sürüp gelmiştir, işte bir gün, Hz. Muhammed’in o özel gününde, Hz. Muhammed’de Kırklar Cemine katılıp o cemde semah dönmüştür. Bu konularda, kesin, mutlak şeyler söylemek gibi bir tarzım olmadığı bilinir ama bu konun bundan başka bir izahını da duymadım ben.

      Konu (Hz. Muhammed’in Kırlarının cemine konuk olması) Alevi inancında şöyle yer alır, yada şu vesile ile gündeme gelir. Peygamber’in Miraç’a gidip geliş süreci anlatılırken, Peygamber dünyaya dönünce, yolu Kırklar meclisine uğrar, oraya mihman olmak, onlarla tanışmak nasip olur, orda semah dönerler, işte konu bu vesile ile gündeme gelir. Bunun temel kaynaklarda nasıl anlatıldığına bakalım.

      Bu konun, en yetkin anlatımı, BUYRUK diye bilinen “Menakıb-ül Esrar Behcet-ül Ahrar” adlı kitabın[1] “Kırklar Cemi” adını taşıyan birici bölümü ile Şah İsmail Hatayi başta olmak üzere, ulu ozanlarımızın nefeslerinde vardır. En yetkin anlatım yada ilk başvuracağımız yer buralar olduğu için, bizimde konuya buralarda nasıl anlatıldığına bakarak başlamamız doğru olur. Bizde oralardaki anlatıma bakıp, bunu anlamaya çalışarak koyu anlatmaya başlayacağız.

      Önce sorunun şu şıkkını yanıtlayalım. Soruyu soran dostumuz sorusunda “Bu hayatta vuku bulan bir olay mıdır, bazılarının söylediği gibi mitoloji midir?” diyor. Buna şöyle bir cevap vermek uygun olur: Peygamberin, Burak adlı bir binite binip, Miraç’a çıkışı, Allah ile bin bir kelam danışıp, dönüşünü anlatan olgu ne ise, bu hangi kategoride değerlendiriliyorsa, buda aynen öyledir, öyle değerlendirilmelidir. Peygamber’in Miraç’a çıkışı, hayatta vuku bulmuş bir şey ise buda öyledir, yok öyle değil de bu bir mitoloji ise buda bir mitolojidir. O nasıl bir öngörüyse buda öyle bir öngörüdür, düşüncedir. Bunları böyle algılamak, böyle anlamak gerekir. Aslında bana kalırsa, benim kendi düşüncem şöyle, nasıl olduğu tanımlanamayan, Burak adlı bir binitle, arşı alaya çıkmak, göğün bir katında Allah ile görüşmek somut olarak yaşanıp, algılanmanın ötesinde, manevi olarak algılanan bir motifler olabilir, ama şehirde giderken, karşılaştığı, Kırkların Cemine katılmak mümkündür, sahici olarak olma ihtimali olabilecek bir şeydir.

      Bu kaynakların ışığından bakınca, Alevi inancına göre bu yolculuğun şöyle anlatıldığı görülür. Peygamber Miraç’a giderken, yolunun üstünde bir Aslanın durduğunu görür, Aslan yolun üstünde kükremektedir, gaipten gelen bir nida (ses)  Aslanın ağzına hatemini (yüzüğünü) vermesini söyler. Peygamber denileni uyup aslanın ağzına yüzüğünü verir, Aslan sakinleşir, Muhammed’de bu sayede yoluna devam eder. Göğün en yüksek katında dostuna ulaşıp onunla “doksan bin söz konuşur”[2]   

      “Muhammed, Miraçtan dönerken şehirde bir kubbe görür. Bu kubbe ilgisini çeker. Yürüyüp onun kapısına varır. İçerde birileri sohbet ediyordur. Hz. Muhabbet içeri girmek için kapıyı vurur. İçerden bir ses “kimsin, ne için geldin” diye sorar.

      Hz Muhammed:

      “Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Erenlerin yüzüne göreyim!” diye karşılık verir.

      İçerden:

      Bizim aramıza Peygamber sığmaz. Var peygamberliğini ümmetine yap” derler.

      Bunun üzerine Muhammed kapıdan çekilir, tam gideceği zaman Tanrıdan bir ses bir nida gelir.

      O ses “Ey Muhammed, o kapıya var” diye buyurur.

      Tanrının bu buyruğu üzerine Muhammed, yeniden o kapıya varıp kapıyı çalar.

      İçerden:

      “Kim o” diye sorulur.

      Hz. Muhammed:

      “Ben peygamberim açın içeri gireyim, mübarek yüzlerinizi göreyim” der.

      İçerden:

      Bizim aramıza peygamber sığmaz, ayrıca bize peygamber gerekli değil” derler.

      “Tanrı’nın Elçisi, bu sözler üzerine geri döndü. Oradan uzaklaşacağı sırada Tanrı yeniden buyurdu:

      “Ey Muhammed, geri dön. Nereye gidiyorsun? Var, o kapıyı arala” buyurdu.

      İçerden:

      “Kimsin?” diye bir ses geldiğinde:

      Yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum. Yoksulların hizmetkârıyım. Sizi görmeye geldim. İçeri girmeme izin var mı?” diye karşılık verdi. Yeniden geri dönüp geldiğini bildirmedi.

      O anda kapı açıldı.

      İçerdekiler:

      “Merhaba, hoş gelip uğur getirdin; gelişin kutlu olsun, ey kapılar açarı!” diye karşılayarak içeri çağırdılar.

      O mecliste Kırklar oturmuş, aralarında söyleşiyorlardı.

      Peygamber Hazretleri:

      “Kutsal kapı, hayırlar kapısı açıldı. Bismillâhirrahmanirrahim” diyerek, önce sağ ayağını içeri atıp o kapıdan içeri girdi. Muhammed bakınca bunları yirmi ikisinin er, on yedisinin bacı olduğunu gördü[3].

      “Muhammet peygamber geldi” diye gaipten bir ses geldi.

      Muhammed’in içeri girmesi için, inananlar ayağa kalktılar. Tümü ona yer gösterdi. Hz. Ali de o mecliste idi. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin yanına oturdu. Ama onun Hz. Ali olduğunu anlamadı.

      Hz. Muhammed’in aklına bir takım sorular belirdi. “Bunlar kimler? Tümü aynı düzeyde. Büyükleri hangisi, küçükleri hangisi?” diye düşündü. Soru sormayı gereksiz görüyordu ama dayanamadı:

      Sizler kimlersiniz? Size kimler derler?” diye sordu.

      İçerdekiler:

      Biz Kırklar’ız” diye karşılık verdiler.

      Hz. Muhammed:

      Peki, sizin ulunuz kim, küçüğünüz kim, ben anlayamadım” dedi.

      Kırklar:

      Bizim ulumuzda uludur, küçüğümüzde uludur. Bizim kırkımız birdir, birimiz kırktır, birimize neşter vursan kırkımızdan kan akar” diye karşılık verdiler.

      Hz. Muhammed:

      “Ama biriniz eksik o biriniz ne oldu?” diye sordu.

      Kırklar:

      “O birimiz Selman’dır. Taşraya çıktı. Pars’a (İran’a) gitti. Ama niçin sordun? Selman da burada. Onu aramızda say” dediler.

      Hz. Muhammed, Kırklardan bunu göstermelerini istedi. O zaman Hz. Ali kutsal kolunu uzattı. Kırklardan biri “Destur” diyerek Hz. Ali’ni koluna bir neşter (bıçak) vurdu. Hz. Ali’nin kolundan kan akmaya başladı. Bu sırada tüm Kırkların bileğinden kan akıyordu. O an pencereden bir damla kan gelip ortaya damladı. Bu kan, taşrada bulunan Selman’ın kanıydı. Sonra Kırklardan biri Hz. Ali’nin kolunu bağladı. Öbür Kırklar’ın da kanı durdu.

      O sırada Pars’tan Selman-ı Farisî’nin geldiğini gördüler. ( Mu muhabbet cemlerinde, bura şöyle anlatılır: Selman keşgüllahdan geldi. “Hu” deyip içeri girdi. Kırklar ile beraber Muhammed’de ayağa durdu. Selman’ın keşgüllahından çıktı bir üzüm danesi) Selman bir üzüm tanesi getirdi. Kırklar bu üzümü getirip Hz. Muhammed’in önüne koydular:

      Ey yoksulların hizmetkârı, bir hizmet et de bu üzüm tanesini bize paylaştır[4]” dediler.

      Hz. Muhammed duruma baktı. “Bunlar kırk kişi, üzüm tanesi bir tane. Ben bu üzümü nasıl böleyim?” diye düşünceye daldı. O anda Tanrı Cebrail’e:

      “Sevgilim (Muhammed) zorda (darda) kaldı. Tez yetiş, cennetten bir nur tabak al, ilet. O üzümü bu tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırklara verip içsin” diye buyurdu.

      Cebrail, cennetten, nurdan yapılmış bir tabak alıp, Tanrı’nın Elçisi’nin karşısına geldi. Tanrının selamını ileterek o tabağı Muhammed’in önüne koydu.

      “Şerbet eyle ey Muhammed” dedi.

      O sırada Kırklar, Hz. Muhammed üzümü ne yapacak diye seyrediyordu. Birden, Hz. Muhammed’in önünde nurdan tabağın belirdiğini gördüler. Tabak güneş gibi ışık veriyordu. Hz. Muhammed, tabağın içine bir damla su koydu. Sonra parmağı ile o üzüm tanesini o nurdan tabak içinde ezip şerbet eyledi. Tabağı Kırkların önüne koydu. Kırklar o şerbeti içtiler. Tümü ilk yaratılıştaki gibi sarhoş oldular. Oturdukları yerden ayağa kalktılar. Bir kez “Ya Allah” diyerek el ele verdiler. Üryan büryan semaha girdiler. Muhammed de bunlarla birlikte semaha girdi. Kırkların semahı ilahi bir nur içinde sürdü. Semah ederken Hz. Muhammed’in başından mübarek imamesi düştü. İmame kırk parça oldu. Kırkların her biri bir parçasını aldı. O parçayı etek yapıp kuşandılar.

      Hz. Muhammed pirlerini ve rehberlerini sordu.

      Kırklar:

      “Pirimiz Şah-ı Merdan Ali’dir; kuşkusuz, tartışmasız ve rehberimiz Cebrail Aleyhisselam’dır” dediler.[5]

      Bunun üzerine Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin orada olduğunu anladı. Hz. Ali, Hz. Muhammed’in yanına doğru yürüdü. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin geldiğini görünce, saygı ve sevgi ile eğilerek Hz. Ali’ye yer gösterdi. Kırklar da Hz. Muhammed’e katılarak, Hz. Ali karşısında saygı ile eğilerek, yol açıp yer gösterdiler. Bu sırada Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin parmağında nişan-ı mührü gördü.[6]

      Buyruk’ta, Hz. Muhammed’in katıldığı Kırklar Ceminde dönülen semah hakkında anlatılan bunlar. Konuyu Şah İsmail Hatayi de nefeslerinde aynen böyle anlatır. Bir ayrıntı yada farklılık varsa oda şudur, Hatayi nefesinde Muhammed semah dönerken Kırkların da “El çırptığını” söyler. “El çırpma” tabiri bizim yörede “çibik çalmak” diye söylenir, sanırım bu söz buğun “alkışlamak” denileş şeyle aynı olguyu anlatır. Bugünlerde semahta aman alkış tutmayın diyen arkadaşların bunu düşünmesi gerekir.  Şimdi Hatayi’nin “Miraçlama”  diye bilinen 29 beyitlik nefesinden ilgili bölümü buraya alarak, bunun nasıl anlatıldığına bakalım:

      “Canım size kimler derler / Şahım bize kırklar derler

      Cümleden ulu yolumuz / Eldedir kulhü varımız

      Birimize neşter vursan / Bir yere akar kanımız

      Cümledir ulu yolumuz / Eldedir küllü varımız

      Madem size kırklar derler / Neden eksik biriniz

      Selman Şeydullah’a gitti / Ondandır eksik birimiz

      Selman Şeydullah’dan geldi / Hü deyip içeri girdi

      Muhammed esridi coştu / Tacı başından da düştü

      Ol şerbetten biri içti / Cümlesi oldu hayran

      Mümün müslüm üryan büryan / Hep girdiler semaha

      Cümleside el çırpuben / Dediler Allah Allah

      Muhammed de bile girdi / Kırklar ile semaha[7].

      Hz. Muhammed’in katıldığı, Kırklar Ceminde dönülen o semahla ilgili, temel kaynaklarda anlatılanlar öz olarak böyledir. Burada yeri gelmişken yada değinilmişken şunu da vurgulayalım hem Fuat Bozkurt’un hazırladığı Buyruğun ilerleyen sayfalarında, Hem de “Bisâti’nin kaleme aldığı Şeyh Sâfî Buyruğunda “Pirin kimdir” diye sorarlarsa, “Yoldur” de, deniyor.[8] Bisati Buyrugunda söyleniş biraz farklı “Eğer sorarlarsa pirin kimdir diye? Eyit kim pirim yoldur.”[9] Aslında geleneğin, yolun gereği olarak böyle denmek gerekir, yol uludur.

      – Bu anlatımımla, ikinci sorunun cevabını da verdiğimizi düşünüyorum. 2. Soru şöyle sorulmuş: “ Semah uygulaması, Kırklara ilahi bir emirle mi gelmişti? Yoksa kültürlerinin bir parçası mıydı?”

      Bir defa sorudaki şu yanlışı düzeltelim, semah bir uygulama değil, bu tabirin kendisi yanlış, semah cem ibadetinin bir bölümüdür, cemde yapılan on iki hizmetten biridir. Sorudaki bu söylemin hatasını düzelttikten sonra cevaben şunları diyebiliriz.  Bence Kırkların eskiden buyana, yani Hz. Peygamber’in Kırlar Cemine gelip bunlardan haberdar olmasından çok önceden beri, Kırklar semah dönerlerdi. Muhammed’de Kırklar Cemine alınınca, onlarla bu güzelliği yaşadı diye biliriz. Bence bu onların kültürlerinin, dini anlayışlarının, ibadeti yapışlarının bir parçasıydı. Alevi inancında ibadetin standardı yoktur, ibadet tek bir standart tipe indirilmemiştir, buna da şiddetle karşı çıkılır. Aslında Mevlana’nın, Mesnevisinde anlattığı Hz. Musa ile çoban yada çocuk arasında geçen ibadetin şekli konusunda ki tartışmada buradan kaynaklanır. Mevlana’da ibadetin standartlaştırılmasına karşıdır. 

      Sorunun ikinci şıkkındaki, semah ilahi bir yol ile mi bildirilmiştir bölümüne gelince, Alevilikte ilahı emir kavramı pek yoktur. Her can, Hakkın bir görünümü olduğu için, her şey onların, cemal cemale oturup muhabbet etmesinden çıkar[10]. Bu yüzden her şey muhabbetten hâsıl olur derler. Bu tartışmanın sınırlarını aşar ama şunu söyleyeyim Alevilikte Hakkı kişinin dışında görmek yanlıştır. Hakk her canın içindedir, her canın içindeki bu güzellikle hemhal olması gerekir. “Şimdi Hakk’ı birlemişim özümde evvel iki bildiğime ağlarım” der bir ozanımız. Bu konuya dalarsak tartışmanın boyutu genişler. Ama şunu söyleyeyim, İsmet Zeki Eyüboğlu Hacı Bektaş’ı anlattığı kitabında şunu sorar. Her tarikat kurucusu sonunda Allah ile birleşir, onunla konuşur ama böyle bir şey Hacı Bektaş’ta yoktur, niye yoktur onu anlamadım der. Bence bu sorunun cevabı şudur, Anadolu Alevi’si Hakk’ı dışında aramaz,[11] araması bu felsefenin anlaşılamaması olur. “Hakk’tan ayrı görme yâri” diye türküler söyleyen, bu geleneğin insanları, uluları kendilerinden de Hakk’ı ayrı görmezler. Hakk insanın gönlündedir. Bu anlayış Hakk’ı arşı alada arama anlayışını da gereksiz hale getirir. Bu ayrı bir tartışmadır, Alevilikteki yol ayrımları bahsinin ikinci bölümünü yazarken -anırım- bu konuya da değineceğim.

      Şimdi buradan diğer iki soruya, dördüncü soru ile beşinci soruya geçe biliriz, dördüncü soruda şöyle deniyor:  “Kırklar ile semah dönen Hz Muhammed (saa) semahı ümmetine açıklamış mıdır?” diye soruluyor.

      Hz. Muhammed’in Kırklar cemini görüp oradaki güzelliği yaşadıktan sonra, bunu ümmetine açıklayıp açıklamadığını bilmiyorum. Bundan sonraki Hz. Muhammed ile ilgili araştırmalarımda bu soruya yanıt olacak bir şey bulursam onu yazarım ama bu güne kadarki okuduklarımdan buna verilecek bir yanıt hatırlamıyorum; bu yüzden bugün bunu açıklamışta diyemem açıklamamışta diyemem; beklide Hz. Muhammet bunu açıklamıştır ama bu hadislere alınmamıştır. Ancak burada iki konuya dikkat çekmek isterim:

      Birincisi,  Buyrukta, Muhammed’e ilginç bir eleştiri var. Buna dikkat çekmek isterim. Buyrukta Muhammed’e Cebrail aracılığıyla Tanrının emrettiği “buyruğu halka söylemekten kaçındı”, şeklinde çok ağır bir eleştiride vardır.  Bu alevi muhabbetlerinden içten içe söylenen şey, buraya da geçmiş, buna kısaca bakalım. Buyruktan olduğu gibi aktarıyorum.

      “Bu sırada Cebrail geldi:

      “Ey Muhammed; Tanrı, Ali’yi vasi etmeni buyurdu” dedi.

      Hz. Muhammed bundan kaçınmak istedi. Bunun üzerine Cebrail yeniden geldi:

      Ey Muhammed, Tanrının buyruğunu yerine getirmekten niçin kaçınıyorsun?” diye sordu.

      Hz. Muhammed:

      “Ama minber yok” diye karşılık verdi.

      Cebrail:

      “Ey Muhammed, yüce Tanrı “Ali’yi vasiyet eyle” diye buyurdu” dedi.

      Hz. Peygamber bundan kaçınmak istedi. Bunun üzerine Cebrail yeniden geldi. Hazretin ulu kapısına yükseldi. Şöyle dedi.

      “Ey Muhammed, Tanrının buyruğunu yerine getirmekten niçin kaçınıyorsun?”

      Peygamber (Tanrının selamı üstünde olsun):

      “Peki ama, minber yok” diye karşılık verdi.

      Cebrail:

      “Tanrı deve palanlarından minber yapıp, üzerine çıkıp vasiyet etmeni buyurdu” dedi.

      Bunun üzerine, Hz. Peygamber işaret etti. İnsanlar deve palanlarından minber düzdüler. Hz. Muhammed, o minberin üzerine çıktı. Önce güzel bir hutbe okudu. Sonra şunları söyledi.

      “Ey insanlar, hakikat Şah-ı Merdan Ali hakkında geldi. Varın Hz. Ali’ye iradet getirin.”[12]

      Bunlar idrak edenlerin anlayacağı gibi, bu kültürde söylenebilecek ağır eleştiridir. Hz. Muhammed, Kırklar cemine katıldıktan sonra, bunu ümmetine açıkladı mı açıklamadı mı bunu tam bilmiyorum. Ama bu konuda sorgulayabiliriz. Yukarda bunun nasıl yapıldığını bir örneği vardır. Ancak Hadislerin sağlıksızlığından dolayı, yanı Muhammed’in neleri söyleyip neleri söylemediklerini tam bilemediğimizden dolayı buna net bir cevap veremeyiz. Bunu aşağıdaki beşinci sorunun yanıtında anlatacağız ama burada da kısaca yazalım.

      Dikkat çekmek istediğim ikinci konuda şudur: Hz. Peygamber, bu dünyadan göçerken, kendisinin istediği vasiyet yazdırma arzusu, engellendiği gibi, o bu dünyadan göçünce, onun hadisleri de toplanıp imha edilir. Sonrada Hz. Peygamberin hadislerini yazmak, hadislerinden söz etmek yasaklanır. Bunlar bugünün insanına garip gelecektir ama bu bir hakikattir. Özellikle Ömer ile Osman’ın halifeliği dönemlerinde, hadislerden bahsetmek, onları yazmak yâda toplamak kesinlikle yasaktır. Ben bu konuyu “İmam Ali’yı Anlamak” adlı yazımda kısmen yazmıştım, bunun için o yazıma bakılabilinir. Bu konuyu Abdülbaki Gölpınarlı  “Tarih boyunca İslam mezhepleri ve Şiilik” adlı kitabın da, özellikle “HADİS YASAĞI” bölümünde anlatmaktadır, oradaki anlatımlar da bu konu anlamak isteyenin anlayacağı açıklıkta anlatılır[13]. Konu Prof. Dr. Talat Koçyiğit’in “Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarınca” yayınlanan “Hadis Tarihi” adlı kitabında da utangaç bir şekilde olsa da vardır. Bunun için, Abdülbaki Gölpınarlı’nın yazdıklarını okuduktan sonra, bu kitabın -26 sayfasındaki- “HADİSLERİN YAZILMASI bölümüne bakılırsa konu kısmen anlaşılır. Bu kitap, gerçeği karartmak için ne kadar çabalasa da konu anlaşılıyor. Kitabın dikkatle okunması, eleştirel bir gözle anlatımın değerlendirilmesi gerçeği anlamamızı sağlıyor. Örneğin şöyle diyor, Halifeliği döneminde “Ebu Bekir’in 500 kadar hadisi bir kitapta topladığını fakat sonradan bazı sebeplerden dolayısıyla bu kitabı imha ettirdiğini belirten hadisler vardır” diyor.[14]  Yani demem oki, bu günkü hadis kitaplarına asla güvenilemez. Yazımın konusu bu olmadığı için buraya dikkat çekip geçiyorum.

      Beşinci soru şöyle diyor: 5- Kırkların semah döndüğüne dair Ehlibeyt İmamlarından hadisler nakledilmiş midir?

      Bu sorunun cevabı yukarda ki soru ile ilintilidir. Burada hadisten bahsedildiği için kısaca bunu aydınlatmak gerekir. Peygamberin bu dünyadan göçtüğü zamanlarda yaşadığı şehirde 17 tane okuryazar var imiş. Ama Hz. Muhammed’in söylediklerinin iktidarların hoşuna gitmediğinden hadislerin yazılması önceleri yasaklanmış. Bu yasağın kalkıp, hadis toplanmaya başlandığı tarihin 717 yılından, yanı Peygamberin bu dünyadan göçüşünden 85 yıl sonra başladığı, bunlarında dönemin iktidarının hoşuna giden şeyler olduğu bilinen bir gerçektir. Bu yüzden hadislere dayanılarak bir tartışma yapmanın, buradan bir sonuca gitmenin doğru olama imkânı yoktur. Ayrıca Ehli Beyit imamlarının Semahlar konusunda bir şey deyip demediklerini bilmiyorum. Bu güne kadarki okuduklarımda böyle bir bilgi hatırlamıyorum. Belki vardı ben dikkat etmediğimden hatırlamıyorum. Bizler, “Bildiğimizin âlimi, bilmediğimizin talibi” olduğumuzu her dem söyledik, bunu yine söylüyoruz; her şeyi bilmemizin imkanı yoktur.

      Altıncı soruda şöyle deniyor: “Kırklar Hz Muhammed (saa)’in haberi dâhilinde ve rızası olarak mı toplanmışlardı? Hz Muhammed(saa)’in bu oluşumdan habersiz miydi?”

      Yukarda anlatılanlar bu soruyu açıklıyor bence. Yukarda Buyruktan aktardıklarımın ışığında, bu soruya şu karşılığı versem yanlış olmaz sanırım: Kırkların varlığından da, Kırklar Meclisinin Cem yaptığından da, Hz. Peygamberin önceden bir haberi yoktu, ben bu sonucunu çıkarıyorum; haberi olsa “size kimler derler, sizin ulunuz kim, küçüğünüz kim” diye sormazdı, zahir. Beklide bu konunun buraya alınmasıyla verilmek istenen mesajın özü budur; bu yol bu erkân, Hz. Peygamberin bu şekilde bundan haberinin olmasından önce kurulup o günlere gelmişti.

      Gelelim üçüncü soruya, üçüncü soruda şöyle deniyor: “Kırklardan bahsedilirken, Hz Muhammed (saa) neden kırklara dâhil edilmiyor? (Cem de 39 kişi var, 40. kişi olan Selman o an orda yoktur).”

      Bence beklide en önemli soru bu.

      Kırklardan bahsedilirken, Hz. Muhammed Kırklara neden dahil edilmiyor?  Dâhil olsa idi, meclis Kırk birler meclisi olacaktı. Yukarıdaki anlatımdan açıkça anlaşıldığı gibi, Hz Muhammed’in Kırklar Meclisine konuk olduğu o ana kadar o meclisten haberi yok. Haberi olduktan sonra o meclisinin cemlerine (Toplantılarına) gelmiş mi bunu bilmiyoruz. Belki burada, Hz. Muhammet, Kırklardan biri olabilir miydi bunu tartışmak gerekir. Aslında yukarda anlatılan iyi tahlil edilirse bunun cevabının içinde olduğu anlaşılır. Bunu sorgulamak ilginç olabilir.

      Ama bunu nasıl tartışacağız.

      Bilindiği gibi, Anadolu Alevileri, Hz. Muhammed’e Sünnilerin baktığı gibi bakmazlar, onu, onların gördüğü gibi görmezler. Sorunda büyük ölçüde buradan çıkıyor-kaynaklanıyor.

      Aleviler Hz. Muhammed’e kırk yıl, yaşını yaşadıktan, bu süre içinde olgunlaştıktan, kamalata erdikten sonra, ona peygamberlik verildiğini söylerler. Kaygusuz Abdal “Dil – Guşâ”da şöyle diyor: “Ârifler her menzile ki geçer, her mertebeye ki irüşür. Gerek haberdâr ola, zira ki Hakk’ı bilmek arifliktür. Dahı Muhammed Mustafâ kırk yaşında kâmil oldu. Âdem yaratılandan ta bu deme değin ol sıfatlu adem gelmedi. Anun ârifliği haddi kırk yılda oldu.”[15] Sünni camia ise doğuştan, Muhammet’in yaratılışta, özel yaratıldığına, Muhammed’in kutlu doğduğuna inandığı için kutlu doğum haftaları düzenliyor.

      Aleviler batini bir gözle bakıp, şöyle derler. Peygambere kırk yaşında Peygamberlik verilmiştir. Peygamberin, Hz. Hatice’den başka bir kadınla evlendiği, 7 yaşındaki bir çocuğa söz kesip, 9 –10 yaşlarında Hz Aişe ile evlendiği, oğulluğunun hanımını ondan boşatıp, onu eş olarak aldığı, düzinelerce cariyelerinin, eşlerinin olduğu, yanına topladığı insanlarla başka dinden, başka inanıştan insanlara saldırıp, onların mallarını, mülklerini ellerinden aldığı vb şeyler doğru değildir. Bizim peygamberimiz olan Muhammet Mustafa batinen böyle şeyler yapmaz -yapamaz, zahiren yapmış gibi görülmesi bizi bağlamaz. Ama Sünni ulama bütün bunları kabullenir.

      Vel hâsılı kelam, şunu demek istiyorum. Sünni camianın anlattı vasıflarda, bir insanın – örneğin o vasıflarda bir dedenin cemde yeri olmaz. Bir an şöyle düşünelim. Diyelim ki, bir Alevi dedesi, beş altı tane kadın ile evlenmiş, bunun içinde 10 yaşında bir kız, oğulluğunun eski eşi de var. Yanında topladığı insanlarla, Musevilere, İsevilere saldırıp, onların mallarını mülklerini, eşlerini ganimet olarak almış, bu dedeyi ceme alıp cemi yönetme yetkisi verirler mi? Verirler derseniz ondan sonra konuşuruz. Ben şahsen kendi adıma şunu söylemek isterim, Mekke’deki kadim düşmanlarla Hudeybiye antlaşması yapılıp, o tehlike savuşturulunca, Hayber şehrinde yaşayan, Yahudilere saldırılıp, mallarının, mülklerinin, eşlerinin, kadınlarının ganimet olarak alınmasını, Anadolu Aleviliğinin ruhuyla, pratiğiyle uyuşmayacağını düşünüyorum. Bütün bu sebeplerden dolayı, bu üçüncü soru üzerinde çokça düşünülüp, üzerinde çokça konuşulması gereken bir sorudur. Şimdilik bu kadar söyleyebiliyorum. “Söz var, Hulk ,içinde, söz var halk içinde” kuralı gereği bu kadar söylemeyi yeterli buluyorum.

      Bu yüzden “Neden Kırk Birler Meclisi olmamıştır”, neden Kırklar meclisinin içerisinde Hz. Muhammet yok, sorusu üzerinde çok düşünülüp, çok yazılması gereken bir sorudur. İsterseniz bunları Maraş Katliamı anmasından sonra sakin bir dönem olursa yazar konuşuruz.

      Toparlarsak, Aleviler:

      Nesimi’nin “Eğer sual eder isen sırrımdan / Cümlemizi var eyledi varından” dediği gibi, bütün bu cümle âlemin yoktan yokluktan değil, Hakk’ın kendi varından var edildiğine inanırlar. Bu yüzden bütün kevni mekâna bakınca Hakk’ı görürler. Yüzlerine aynayı tutunca da, özlerine bakınca da yine Hakkı görürler.[16]

      Alın yazısına hayır ile şer’in Haktan geldiğine inanmazlar.[17]

      Hakk’ın mekânının insanların gönül Kâbe’si olduğuna, Hakkın mekândan münezzeh değil mekânı olduğuna, insanların gönlünde olduğuna inanırlar. Bu yüzden insanı Kâbe bilirler.

      Ölüme değil devriyeye inanırlar.[18]

      Kadınlarla erkeklerin, yetmiş iki milletin, bütün insanların, bir birlerine eşit, bir can olduğuna, bunların insan olarak aynı değerde olduğuna inanırlar. Kadınla erkeği eşit kabul eden ender dini inanışlardan biridir.

      Alevilerin insanı algılayışını kendine has orijinal bir inançtır. Onlara göre Haktan gelen can ten denilen bir kalıba, bir kafese girer, bu kalıp eskiyince can kafesten uçar Teni, kalını sırlarlar. Aslolan ten denilen bu kalıbın içindeki Haktan gelen manadır. Bu mananın dışındaki kalıbının farkı önemli değildir bu mana birbirine eşittir. Kaygusuz Abdal bu yüzden “Bu âdem dedikleri el ayak baş değil / Âdem manaya derler suret ile kaş değil” der.  İşte özde olan bu mana, doğuludan batılıya, esmerinden sarışına, kadından erkeğe eşittir.

      Aleviler bu manadan korkmaz onu sevdikleri için onunla hem hal olmak isterler. Bu yüzden Aleviler diğer inançlardan farklı olarak ne cennetin nimetlerine tamah ettikleri için ne de cehennemin azabından korktukları için bu inanca bağlanmazlar onlar sevdikleri için onunla hemhal olup birlik olmaya çalışırlar onların dilinde buna tevhit denir. Yunus “cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri / İsteyen ver sen onu bana seni gerek seni” derken bunu söyler. 

      Doğadaki her şeyi canlı kabul ederler, hayvanlar ağaçlar dile gelip konuşur efsanelerinde.

      Kamil sözünün kuranın özü olduğuna inanırlar.

      Hakkın insanın özünde, kalbinde olduğuna inanırlar. “Küfür her mezhepte küfür, küfür bizde iman olur”, “Küfür içinde iman vardır seçebilirsen gelberi” derken, Enel Hakk, ben Hakkım demenin her inanışta şirk sayılıp küfür kabul edildiğini, ama kendilerin buna iman ettiğini söylerler.

      Alevi ibadete tek bir standart getirilmesine karşıdır.

      Alevi gönüllere seslendiği için Gülbenkleri halkın anlayacağı dildedir. Alevi anlamadığı duaya âmin demez.

      Anadolu Alevilerin, cem de saz çalması, demi lokma olarak dağıtması[19], semah dönmesi Sünnilikle asla uyuşmaz.

      Alevi kalka makbul olunmadan Hakka makbul olunamayacağını söyler.

      “Hacı Bektaş Veli geleneği iyilik yaparken inanç seçmez”[20], bir kişiye dost olması için yada bir kişinin saygın, değerli olması için onun inancını değiştirmesini istemez, Velayet Namede Hace Bektaş’ın keşişlerle dostluğu buna iyi bir örnektir. Bu yüzden bir ozanımız ”Ben insanın değerini bölemem, doğu batı gâvur Müslim bir bana” der.

      Aleviler Ramazanda oruç tutmaz.[21]

      Aleviler camiye gitmez.

      Aleviler takkiye yapmaz, yalan söylemez.

      Alevilikte tek eşlik esastır.

      Aleviler dört dinin dördünü de, dört peygamberin dördünü de Hakk görürler ama kendilerini de Hakk bilirler. Hak Muhammet Ali demeleri İsa’ya, Musa’ya, Davut’a Hakk demelerini engellemez. Aşık Veysel: İncil’e bak, Tevrat’a bak, dört kitabının dördü de Hakk” diyor.

      Bu şıklar böyle sıralana bilir. Böyle bir çalışma yapabiliriz, belki ilerde böyle bir çalışma yaparım. Ama bence bunlar yeterli. Bütün bu sebeplerden dolayı Anadolu Aleviliği, Sünniliğin hiçbir kurumuyla, hiç bir anlayışıyla anlaşamaz. Yolları ayrıdır, bunların adları da ayrı olmalıdır. Sünni mantığı ile Aleviliği yorumlamaya kalmanın da, onu o mantıkla anlamaya çalışmanın da gereği yoktur, çünkü Sünni mantıkla Alevilik anlaşılamaz.

      Gelelim son, yedinci soruya, şöyle sormuşlar: “Kırklara dâhil olmak bir ayrıcalık, fazilet sebebi midir?”

      Bence buna hem evet hem de hayır diye yanıt vermek gerekir. Evet, Kırklara dâhil olmak, kemalet’e ermek önemlidir. Ama Şah İsmail Hatayı, “Hayat merdivenlidir” der. Hacı Bektaş Çelebilerinden biri nefesinde “Kişi ayarından düşer mi düşer” diyor. Önemli olan burada, şunu anlamak gerekir ki kimseye bu doğuştan verilmez, kişi çalışarak, hizmet ederek, her mertebeye yükselir, her katara katılabilir.[22]

      Son olarak. Şunu bilinmesini isterim. Sorular cevapsız kalsın istemedim. Niyetim gerçeğin bilinip anlaşılmasına hizmet etmektir. Bir şeyleri zorlayarak bir yerlere yamamayı doğru bulmuyorum. Konuyla ilgili yazılmasını düşündüğüm çok yan var, zaten bunlar yazdık yazıyoruz da, belki ilerde buradaki anlatılanları daha da geliştiririm. 13.12. 2010

      Saygılarımla.

      Ali Rıza Aydın.

      SEMAH KONUSUNDA SORULAN EKSORULARA CEVABIM

      Değerli muhabbet ehli,

      Sayın Velayet Aytan Can, semahlar hakkında sorduğu sorulara verdiğim yanıtları yeterli bulmayıp yeni sorular sormuş. Sorularını okuyunca yazdıklarımın anlaşılmadığını anladım. Bir şeyi anlattığınızda karşıdaki bunu anlayamıyorsa kusurun sizin anlatımınızda olacağına inandığım için, o yazdıklarımı tekrar okudum.  İyi ki de tekrar okumuşum, bazı eksiklerimi görüp düzelttim, ayrıca konunun daha iyi anlaşılması için devriye konusunda bir iki çift söz daha ekledim. Ekli dosyada bunu yeniden gönderiyorum.

      Tamda dostumuzun sorusunda olduğu gibi, “Alevi inancında Hz. Muhammed’in katıldığı Kırklar Cemi, her hangi bir Kırklar Cemi değildi, bizzat Kırkların Hazır bulunduğu bir cemdi” ama bu Kırkların ilk cemi değildi. Bunun böyle olduğunu anlamak için Devriye konusunu işleyen nefeslere bakmak yeterlidir. Benim Devriye konusunu anlattığım yazımı, oradaki nefesleri okuyunca bunun böyle olduğu anlaşılacaktır. Bakınız, Şiri ne diyor: “Anasırdan bir libasa büründüm / Nâr-ü bâd-ü hak-ü âbdan göründüm /Hayrul beşer ile dünyaya geldim / Âdem ile bir yaş idim ben”, “İsmail göründüm bir zaman ey can / İshak, Yakup, Yusuf oldum bir zaman / Eyüp geldim, çok çağırdım el’aman / Kurt yedi vücudum, kan yaş idim ben”,  “Mübarek asayı Musa’ya verdim / Ruhulkudüs olup Meryem’e erdim / … Gâhî nebi, gâhî veli göründüm /Gahi uslu, gahi deli göründüm / Gahi Ahmet gahi Ali göründüm / Kimse bilmez sırrım kallaş idim ben”

      Konuya böyle bakınca “… Hz. Muhammed’in katıldığı Kırklar Ceminden önce, yol erenlerin birden çok kereler kırkların toplanıp cem olduğunu söylemek pek ala mümkündür; hatta hatta bu bir zorunluluktur. Aleviler Guruhi-Nacıden buyana sürüp geldiklerine İsa’nın da Musa’nın da Davud’un da kendilerinden olduğunu kendilerinin de onların haklı davasında onlarla beraber olduğuna inanırlar. Şairin “Havva anan dünkü çocuk sayılır Anadolu’yum ben” dediği gibi Hz. Muhammed’in Kırklar Cemine mihman olması bu tarih açısından pek eski bir tarih sayılmaz. Bizler ortaokula gelip “Din derslerinde” Sünni hocaları dinleyene kadar İsa Peygamberin, Musa peygamber’in bizim dışımızda bize yabancı bir dinden olduklarını hiç mi hiç duymamıştık.[1] Bizim ana ocağından aldığımız dini terbiyeye göre, dört kitabın dördü de, dört peygamberin dördü de bizdendi, Haktı. Ama buna ek olarak biz “Eğer dört ırmağın gözün sorarsan Serçeşmeden gelir suyun durusu” diye inanıyorduk. Serçeşmeden akan bu duru su, onların yaşadığı zaman diliminde, o kültürel ortamlarda böyle akıp, bu tadı vermişti, zaman geliştikçe daha da gelişerek zamanımı –bu günlere kadar ulaşmıştı. Bu yüzden bu yoldu önemli olan bu yola yoldaş olmaktı. Zorunlu din derslerindeki hocalar, bu inancımızı zedeledi, bizden onlardan başka bir şey olduğumuzu böylece anladık. Bilinç farkı fark etmekle oluşur. Bizler yürüyen zaman içinde bu farkları fark ede ede bu günlere geldik. Bu yol bundan sonra bizleri nereye götürür bunu hep beraber yaşadıkça göreceğiz.

      Bu sualleri soran değerli dostumuzun yaptığı gibi, Kırklar Ceminin gerçekten vuku bulup bulmadığından kuşkuya kapılmak, bu yolun erbabı din ehlinin işi değildir, bunu olsa olsa, bu yolun dilinde ham ervah denilen, henüz gönül gözü henüz açılmamış, gerçeği göremeyen kişiler düşünüp kuşkuya düşerler. Ancak Yunus’un “Tezcek gelir başa geçte değildir” dediği gibi bunların gönül gözünün açılması içinde zaman geçmiş sayılmaz, yol erenleri bunları irşad etmek için çalışacaklardır. İlk cevabımda yazdığım gibi, Miraç inancı ne ise buda biraz öyle bir inançtır, bunun laboratuarda ispatı yapılamaz; en azından bunu ben yapamam. … Okuyan canlar, Miraç olayına olduğu gibi, buna da inanıp inanmamakta serbesttirler, ancak annemin buna yürekten inanıp, itikatla bağlı olduğunu bildiğim gibi, itikatlı Alevilerin de buna inandıklarını biliyorum; önemli olanda bu. Ama ben ne sizi, nede başka birini bunlara inanmaya çağıramam, benim böyle bir görevim yok. Bu aşkın deryasına dalmak, iyi bir gavvâs olmayı gerektirir, yoksa bu deryadan çıkamaz boğulur gidersiniz. Ben bildiğimi, aklımın erdiği kadarıyla anladıklarımı sizlerle paylaşıyorum, aklımın erdiği kadarını söylüyorum ki, günah benden gitsin diye, gerisi okura kalmış. 

      Kırklar Cemi inancının Gadir-i Hum olayı ile doğrudan bir ilgisi yoktur. O konu buradan doğmaz. Ayrıca siz üzerinde durmamışınız ama hadislere güvenilip güvenilmeyeceği tezi burada da kendini hissettiriyor. Şöyle ki Gadir-i Hum[2] olayında yaşanılanlar ile ilgili Emevi geleneğinin bir tezahürü olan Sünnilerin, örneğin Diyanet İşleri Başkanlığının Gadir-i Hum’da dağıttıkları sözler bu konuda Alevilerin, Şiilerin kısaca söylersem Ehli Beyt’e meyledenlerin anlattıklarına hiç mi hiç uymaz; bakın karşılaştırın gerçekle yüzleşeceksiniz. Niye, çünkü Hadisler, Hz Peygamberin zamanında hatta O’nun bu dünyadan göçtüğü yıllarda toplanmamıştır, O’nun bu dünyadan göçüşünden –yaklaşık olarak- 85 yıl sonra, sağlıksız bir biçimde, toplayanların o günkü amaçlarına hizmet etmesi için toplanmaya başlanmıştır. Peygamberin yaşadığı kentte 17 kişinin okuryazar olduğu bilinen bir hakikattir. Kulaktan kulağa yayılan, bu sözleri, rivayetler olarak 85 yıl sonra toplamaya kalkarsanız sonuç böyle olur. Sünni geleneğini Gadir-i Hum ile ilgili yazdığı Peygamberin oradaki söylediği söylenen sözlere bir bakınız, aradaki farkın nerden doğduğunu birde sizler izah ediniz. Gerçeği göreceksiziz. Bu konuda bu kadar söz yeter.

      Aşk ola.  26.12.2010. Adana

      Ali Rıza Aydın


      [1] Ozan Mahzuni Şerif bu yüzden dört dinli olduğunu söylerdi.

      [2] Gadir-i Hum gününü bizim Nusayrı yada Aliallahiler diye tanımladığımız Arap Alevileri Alinin doğum günü olarak anlatıp bir bayram olarak kutlarlar, Anadolu Alevilerinde bu gelenek hiç olmamıştır bu günde yoktur.


      [1] Bu kitap önceleri “İmam Cafer Sadık Buyruğu” diye basılmıştı, daha sonra Şeyh safi Buyruğu, yada BUYRUK adıyla basıldı. Kitap alevi camiasınca ne kadar bilinse de bunun adı ilk kez F. Köprülü’nün meşhur eseri Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” da geçer, bakınız sayfa 282, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

      [2] Bakınız Buyruk sayfa 14. Buyruk diye yaptığım alıntıları Fuat Bozkurt’un hazırladığı buyruktan yapıyorum. Kapı yayınları 2009, dördüncü baskı.

      [3] Hace Bektaş’ın hayatında, bu öykünün içinde Kadıncık Ana’nın yer aldığı gibi öncü, etkin bir kadın imgesi, başka dini hayat içerisinde var mıdır diye sormak gerekir. Örneğin,   Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde Kırklara girecek 17 kadın adı sayılabilir mi? İslam’ın önderleri arasına da, İslam meclislerinde öncü kadın var mıdır? Bence bu meclis imgeseldir.  

      [4] Dikkat edilirse “Ey yoksulların hizmetkarı” demekle onu diğer sıfatlarından azade kılmış oluyorlarlar.

      [5] Buyrukların ilerleyen sayfalarında “Pirin kimdir sorusuna “Yoldur” diye cevap veriliyor. Bakınız Bisati Buyruğu sayfa 64, Faat Bozkurt’un hazırladığı Buyruk için 185. sayfa. Doğrusu piriniz kimdir sualine aynen böyle “Yoldur” diye cevap vermek gerekir. Yol herkesten uludur.

      [6] Bu bölümü Fuat Bozkurt’un hazırladığı Buyruk adlı kitabın 13 ila 18. sayfalarında yer alan “Kırklar Cemi” adlı bölümden buraya aktardım.  Halk içinde anlatılırken söylenen ama kitapta olmayan bazı cümleleri de ben ekledim, dikkatli okur bunu karşılaştırınca anlayacaktır. Anlarımı bölmemek için metin içinde bunları belirtmedim.

      [7]Miraclama diye bilinen bu nefes birçok yerde yayınlandı, birçok kitapta vardır ben bir kaçını yazayım: İsmail Onarlı, Şah İsmail. Sayfa: 185. Mehmet Yaman, “Alevilikte Cem”, sayfa 64, Nejat Birdoğan, “Alevilerin Büyük Hükümdarı ŞAH İSMAİL HATAYİ”, sayfa 164.  Nejat Birdoğan’ın kitabında beyit şöyle “El çaluban Allah Allah dediler Allah Allah” şeklinde geçiyor. Bizim yörede “El çırpmak” yada “El çaluban” tabiri yerine “Çibik çalmak” denir. Şimdilerde bu işleme alkış tutmak deniyor.   

      [8] Fuat Bozkurt’un buyruğu için 193. sayfaya bakınız, Bisati Buyruğunda sayfa  68

      [9] Dr. Ahmet Taşkın’ın Latin Alfabesine aktardığı Bisati “Şeyh Sâfî Buyruğun da 68. sayfaya bakınız.

      [10] Kaygusuz Abdal: “Bu âdem dedikleri el, ayak baş değil / Âdem manaya derler suret ile kaş değil” der.

      [11] Kâtibi: “Hakkı dışında arama gezme ilden ile kardeş” der.

      [12] Fuat Bozkurt BUYRUK, sayfa 21–22.

      [13] Abdülbakı Gölpınarlı “Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” sayfa 25–26 Der yayınları 1986, 2. baskı.

      [14] Prof. Dr. Talât Koçyiğit Hadis Yasağı, sayfa 41, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları 2003.

      [15] Kaygusuz  Abdal, Dil- Guşa, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları sayfa119–120.

      [16] M.S. 1050 yılında ölen, Şirazlı Baba Kûhi :

       “  Gözlerimi açtım; beni kuşatan yüzünün nuru ile / Gözün gördüğü her şeyde yalnız Allah’ı gördüm /  Bir mum gibi eridim ateşinde,/Parlayan alevlerde yalnız Allah’ı gördüm/ Açıkça kendimi gördüm kendimi gördüm” (İslâm Sûfîleri. R. A. Nicholson sayfa:51 aktaran  “Kaygusuz Abdal” – İ. Z. Eyuboğlu. Sayfa:185 ). Ayrıca Hilmi Dede babanın dillerden düşmeyen nefesine de bakınız.

      [17] Alevilerin ağılayış biçimi adlı yazımda konuyu incelemiştim

      [18] Devriye kuramını anlatan bir yazım vardır, bu konuyu anlatan nefis nefesler vardır bakılabilinir.

      [19] Bu konuda Fuat Bozkurt’un hazırladığı Buyruk kitabının MUSAHİP başlıklı bölüme sayfa 77-78. sayfalara, Cemal Bardakçı’nın 1921 yılında Çorumun bir köyünde katıldığı bir Cem erkanını anlattığı “Kızılbaşlık Nedir” adlı kitabın, “Muhabbet Meydanı, Kızılbaş Dolusu” adlı bölüme bakınız, sayfa 65. kitap 1945’te yayınlanmış.

      [20] İsmet Zeki Eyuboğlu, Hacı Bektaş Veli, Sayfa 134, Özgür basım dağıtım, 1989,

      [21] Kul Nesimi şöyle der: “Abdestimiz katlanmak / Namazımız sabretmek / Biz bir oruç tutarız / Ramazana benzemez”

      [22]Yunus şöyle der:  Çalış kazan ye yedir / Bir gönül ele geçir / Bin Kabe’den yeğrektir / Bir gönül ziyareti.