Ana Sayfa Blog Sayfa 172

Şu benim divane gönlüm

0

 

Şu benim divane gönlüm
Yine hubdan huba düştü
Mah cemalin şulesinden
Çalkalanıp göle düştü

Ah ben nidem şeyhim nidem?
Yaralıyam kime gidem?
Ya halim kime arz edem?

Kiminin meskeni külhan
Kimi derviş kimi sultan
Kimi öz yarine mihman
Bana yardan cüda düştü

İntizarım hak kelama,
Kamilden gelen selama,
Rüzgar doldu aleme,
Bize bad-ı saba düştü.

Felek bir gün cana kıyar
Bizi kabdan kaba koyar
Kimi atlas libas giyer
Şükür bize aba düştü

Kul Yusuf’um der bu demler
Gözümden akıttın nemler
Benim çektiğim sitemler
Yardan bana caba düştü.

Kızılbaştır diye yol tefrik etme

0

Kızılbaştır diye yol tefrik etme
Ademi kınamak ayıptır softa
Bildiğim mezatı mal diye satma
Hak aşikar fakat sana gayiptir molla

iptida Adem’e secde kılındı
Çar-anasır Adem ile bilindi
incil fesh olmadı kuran denildi
Zülcelalin hükmü sabittir softa

Namaz yoktur diyemem var fakat şöyle
ibadet tükenmez beş vakit şeyle
Hakka gidilmez ki deriyle suyla
Deriyi hayvandan kopuktur softa

O köprüyü çoktan geçti Mahzuni
Aşk ile sevdaya aman düştü mahsuni
insanlık elinden içti mahsuni
Çünkü insanlığa aşıktır softa

deyişin aslı Softa ismiyle Aşık Mahsuni’ye aittir.

Bu kafirdir diye yol tefrik etme
Adamı kınamak ayıptır softa
Bildiğim mezaratı mal diye satma
Hak aşikar köre kayıptır softa

iptida Adem’e secde kılındı
Çar-anasır Adem ile bilindi
Divitten dökülen yazı silindi
Ak üstünde kara kalıptır softa

Bir kurbanın, bir lokmasın yer mi Hak
Allah neye muhtaç, söyle neyi yok
Havaya bakarsın, kuldanmı uzak
Hedefsize küfür vaciptir softa

Kıble Hicaz’daysa Muhammet orda
Ordaki Peygamber ne gezer burda
Burda da mevcutsa Kıble her yerde
O ki her kıbleye sahiptir softa

Unuttun mu yuvarlanan çobanı
Kıble hesap etme hedefi tanı
Adem Safiyullah yalan mı yan
Velagat Keramna sarihtir molla

Yunus neye döndü balık rahminde
Ondan üstün hizmet var mıdır sende
Daha Hicaz şehri yokken dünyada
Kıble ne tarafta sabitti molla

O köprüyü çoktan geçti Mahzuni
Sevgiyle tanıdım imanı dini
Derdim var efendi neylersin beni
Gönül insanlığa aşıktır molla

SEVGİ SAYGI HATIR VARDI

0
336, 224, 209, 0, 1, 476

Yaktığımız löküs idi
Somun ekmek lüküs idi
Tarla süren öküz idi
Burcu burcu ıtır vardı….

Ekin orakla biçilir
Tohum el ile saçılır
Yazın yaylaya göçülür
Kara çuldan çadır vardı.

Gelin at ile gelirdi
Yüz görümlük verilirdi
Güvey dosttan yastık yerdi
Sevgi, saygı hatır vardı.

Kağnıya öküz koşardık
Örmeyle şelek daşırdık
Ocakta aşnan bişerdik
Ziyaret var, yatır vardı.

Horoz öterken kalkılır
Kömbe tandıra atılır
Mallar nahıra katılır
İdarede fitil vardı.

Öküzünen düven sürdük
Gara çula minder serdik
Anadut’nan deste verdik
Kanaat var şükür vardı.

Harmanı keşik ederdik
Dağlarda çebiş güderdik
Teleme çalıp da yerdik
Menfaate fütur vardı.

Ateş yaktık, gazan kurduk
Elimizde pırtı yurduk
Tokacı kilime vurduk
Hamamlarda natır vardı.

El leğeni , ibrik vardı
Sabun yoktu, kirtik vardı
Peşkirlerde iplik vardı
Muhtaç yoktu fakir vardı.

Yırtık yoktu , çoktu yama
Düşmezdik kedere gama
Kuru yavan yerdik ama
Dilimizde zikir vardı.

Cebimizde namtı , çakı
Davşan derisinden yakı
Toplardık alıcı, bük’ü
Göz hakkına fitir vardı.

Amca emmi, hala bibi
Anam der zıkkımın dibi
Cevizler şıkırdım gibi
Hüs! Deyince otur vardı.

Yayık seherde yayılır
İnekler her gün sağılır
İki göz dama sığılır
Tamah yoktu şükür vardı.

Yufkadan dürüm yapardık
Eskeynen ocak yakardık
Pırtıyı külle yıkardık
Elimizde pütür vardı.

Tarlada mani söylerdik
Dağlarda keklik avlardık
Dostlarla gönül eğlerdik
Acer yoktu mitil vardı.

Geline kepez takardık
Avcuna kına yakardık
Yâre uzaktan bakardık
Hicap denen setir vardı.

Süllüm derdik merdivene
Elcek derdik eldivene
Kerevet derdik divana
Bir de tahta sedir vardı.

Düdük yapardık söğütten
İbret alırdık öğütten
Düşüp sakat kaldı duttan
Bizim gomşu Bekir vardı.

Nurgül’üm der loğ çekerdik
Yün eğirir ip bükerdik
Teştinen pırtı yıkardık
Bineğimiz katır vardı

NURGÜL KAYNAR YÜCE /

Halife Harun Reşid, Bermeki olan veziri Cafer bin Yahya ile birlikte

0

Halife Harun Reşid, Bermeki olan veziri Cafer bin Yahya ile birlikte, “Saray’ın bahçesi”nde gezerken, canı “meyve” çekiyor… “Elma”yı dalından koparmak için uzanıyor, ne var ki; “orta boylu” olduğu için, meyveye yetişemiyor!..
Veziri Yahya’ya diyor ki;
“Omzuma çık, o meyveyi kopar ve bana ver!”
Vezir “zayıf” olduğu için, “Halife’nin omzuna” çıkıyor ve meyveyi koparıp, veriyor…
Meyveyi yiyen Halife Harun Reşid, “çok lezzetliymiş” diyor, “Bana bahçıvanı çağırın… Bu lezzetli meyveden dolayı onu ödüllendireceğim.”
Zaten az ileride duran ve olan-biteni “hayretle” seyreden bahçıvan geliyor… Halife, ona; “Sana bir ödül vereceğim, dile benden ne dilersen” diyor…
Bahçıvan diyor ki;
“Sultanım, sizden bir tek isteğim olacak… Bana, benim Bermekî olmadığıma dair bir belge verir misiniz?”
Halife şaşırıyor!..
“Herkes devlet kademesinde görev almak için bir Bermekî şeceresi uydururken, herkes Bermekî olmaya can atarken, sen niye Bermekî olmadığına dair belge istiyorsun ki?..
Kaldı ki, sen bir Bermekî’sin!.. Bermekî olmaktan niye kaçınıyorsun?..”
“Belge”yi almakta ısrar eden bahçıvan diyor ki; “Evet, bir Bermekî’yim… Ama, madem ki, benden bir istekte bulunmamı istediniz… Ben bu belgeyi istiyorum, başka da bir isteğim yok!”
Halife Harun Reşid de; “Madem ısrar ediyorsun, istediğin belgeyi vereceğim sana” diyor ve daha sonra da, o belgeyi veriyor bahçıvana…
Aradan yıllar geçer…
Halife Harun Reşid, yattığı “uyku”dan uyanır, “göz”leri açılır, “kulak”ları duymaya başlar…
“Civar ülkelerden gelen uyarılar”ın ve “halktan yükselen tepki”lerin, hiç de yersiz olmadığını düşünmeye başlar!..
Bermekîler ; Halife Harun Reşid’in kendilerine beslediği “büyük güven ve yakın ilgi”yi “istismar” ederek, sadece “Saray kademeleri”ni değil, “eyaletleri de kendi yandaşları ile yönetmeye” başlarlar!..
Devletin her kademesini anlayacağınız bir “ur” gibi sarmışlar, en ücra yerlerine bile “kendi adamlarını”yerleştirmişlerdir!..
Yattığı “derin uyku”dan uyanan Halife, Bermekîlerin “ bir devlet içinde devlet” kurmak için uğraştıklarını “ülkenin her yanını elegeçirdiklerini” ve “kendisini devredışı bıraktıklarını” fark edince, derhal emir verir:
“Bermekîleri kılıçtan geçirin!..
Yaşlılarını da zindana atın!”
Emir, yerine getirilir!..Bermekiler öldürülür.
Peki, “bahçıvan”a ne olur?..
Halife’nin emri üzerine, görevliler “bahçıvan”ın evine de giderler… Ya kılıçtan geçirecekler, ya hapse atacaklardır!..
Ama, bahçıvan; hemen, “Bermekî olmadığına” dair, “Halife imzalı belge”yi gösterir!..
“Gördüğünüz gibi, ben Bermekî değilim”der ve kellesini kurtarır!..
“Kılıçtan geçirme ve zindana atma operasyonu” sona erince, Harun Reşid, son durumu öğrenmek için “kurmay”larını çağırır ve sorar;
“Emrimi yerine getirdiniz mi?”
Kurmaylar der ki;
“Listedeki herkes; ya kılıçtan geçirildi, ya zindana atıldı… Sadece bir adam kaldı… Ama, ona dokunamadık, çünkü elinde sizin imzaladığınız bir belge vardı!”
Halife; “Hatırladım ben onu… Onu bulun ve bana getirin” der…
Bahçıvan huzuruna getirilince, Harun Reşid sorar adama;
“O gün, Bermekî olmadığına dair, benden ısrarla belge istedin… Ben de verdim… Peki, bugünlerin geleceğini nereden anladın?”
Bahçıvan der ki;
“Sultanım; hani, o elmayı koparmak isterken, vezir, sizin omzunuza basmıştı ya… İşte o an dedim ki; eyvah, bizim sonumuz geldi!”
Harun Reşid, araya girip; “Ama ben söyledim omzuma basmasını” deyince, bahçıvan der ki;
“Farketmez sultanım… Sizin, Sultan olarak, vezirinizin omzunuza basmasını istemeniz bir alicenaplıktır, büyüklüktür… Siz istemiş olsanız bile, vezirinizin omzunuza basması ise; hem şımarıklık, hem hadbilmezlik, hem de küstahlıktır!..
Sizin omzunuza basıp meyveyi koparmak yerine, pekâlâ beni çağırabilir ve benden isteyebilirdi!..
Bir adam, vezir de olsa, sultanının omzuna basacak kadar cüretkâr ve hadbilmez olduysa, bunun sonu felâkettir!.. Ben, işte o gün bu felâketi gördüm ve sizden o belgeyi istedim.”
Evet, atalar ne demiş: “İslamın şartı beş ise altıncıs haddini bilmektir”. Zira, unutulmamalı ki, haddini aşanlara Allah eninde sonunda haddini bildiriyor!..Hz Ali cennet mekanıda unutmamak gerekiyor her şeyin affı olur ancak devlete ihanetin asla….

Meyhane Tarihi

0

Meyhane kültürü Liman kültürünün bir parçası olarak süregelmiştir.
Çünkü gemiciler indikleri limanda bekardır ve içerek geçirecekleri vakitleri ve nakitleri vardır.
Türkler İstanbul’u ve Galata’yı aldıkları zaman zaten liman olan bu şehrin meyhaneleri de dünya ölçülerindeydi. 16. Yüzyıl yazarlarından Kastamonu’lu Latifi “Tarifname-i İstanbul” adlı eserinde İstanbul meyhanelerinin özellikle Tahtakale’de toplandığını, Galata’nın ise “serapa meyhane” olduğunu kaydeder.
Müslüman halk genel olarak içki konusundaki dinsel yasaklara bağlıydı ama, Müslüman olmayanların adetlerine karışılmazdı. Galata başta olmak üzere gayrimüslümlerin yoğun olduğu mahallelerde birçok meyhane vardı ve bu meyhanelerin müşterilerinin bir kısmını kaçamak yaparak gelen Müslümanlar oluşturuyordu. Keyif için içilip yenilen yerler olan meyhaneler de bütün işyerleri gibi lonca düzenine bağlıydı.
Fatih’in saltanat dönemi (1451 – 1481) İstanbul’un imarıyla ve yerleşimi ile geçmişti. Oğlu II. Beyazıt (1481 – 1512) zevk ve eğlenceye düşkünlüğü, dolayısıyla sanatı teşvik etmişti. Bu dönemde meyhaneler fazlalaşmıştır. II. Beyazıt’ın oğlu Yavuz Selim (1512 – 1520) sırasında meyhaneler daha da fazlalaşmış, sarhoşluk İstanbul’da daha da yaygınlaşmıştır. Sultan Süleyman (1520 – 1566) taht’a çıktıktan sonra içki kullanımını yasakladı. II. Selim zamanında (1566 – 1574) Damat İbrahim Paşa ve çevresinin de teşvikiyle meyhaneler yeniden açılmış zevk ve eğlence dönemi yeniden başlamıştır. Nitekim 7 Ekim 1573’de Müslüman mahallelerine dahi meyhane açıldığı bildirimine karşılık bunun durdurulması için ferman çıkartılmıştır.
Saray hamamındaki bir zevk aleminde düşerek yaşamını yitiren II. Selim’den sonra tahta çıkan oğlu III. Murat zamanında (1574 – 1595) 13 Mart 1576’da çıkartılan ferman ile Müslüman mahallelerinde olmaması kaydı ile meyhaneler yine işlevlerine serbestçe devam ediyorlardı.
III. Murat bu defa Müslümanların Hiristiyan mahallelerindeki meyhanelere dadandığına bizzat şahit olunca içki yasağı koydu (14 Mart 1583). Ancak, bir süre sonra askerlerin içki içme yasağı, askerlerin dayatmaları sonucunda kaldırılınca asker olmayanlar da içki içmeyi sürdürdüler.
Komutan içkiyi yasakladı ve duvara “Alkol öldürür” diye yazdırdı. Ertesi sabah, bu yazının altına bir cümle eklenmişti:
“Asker ölümden korkmaz”.
Eremya Çelebi Kömürcüyan 17. Yüzyılda İstanbul Tarihi adlı kitabında Kasımpaşa’yı anlatırken :
“İleride Yahudi evleri ve onların iki tarafında “oda”lar görülür. Bu evler sahildedir ve altlarında dükkanlar vardır. Burada misafirler için balık pişirilir ve onlara turşu ve kurutulmuş mersin ve morina balıkları ikram edilir. Yahudi kasapları ve MİSKET ARAK’ının (Rakının) satıldığı koltuklar da oradadır.”
Anlamaktayız ki şimdinin benzerleri boğaz lokantaları eskiden haliç kıyısında yer alırmış. Ve 17. Yüzyılda rakı hem de misket üzümünden yapılma olarak bu evlerde demcilere sunulurmuş. Büyük büyük büyük dedemiz aşağıda demini aldıktan sonra belki de yukarıdaki odalara çıkardı.

İstanbul meyhaneleri bulundukları yerlere, sahiplerine, dükkanın üzerine ünvan levhası yerine asılan tahta veya madeni kayık, kule, hançer gibi alameti farikaları, ya da içinde havuz fıskiye bulundurma özelliklerine göre adlandırılırlardı. Söz gelimi: Hançerli, Kürkçü Hanı, Yahudi, Kandilli v.s. Bu alametlerden bazıları Yeniçeri ocaklarının alametleriydi. Bu meyhanelerin akşamcı müşterileri ve semtlerine göre Yeniçeri akşamcıları “Dayı” ünvanıyla herkesten daha fazla hürmet görürlerdi. Tersanecilerle topçular Kasımpaşa’dan Fındıklı ve Salıpazarı’na kadar uzanan meyhanelerin müşterileriydi. Kayıkçı, hamal, tellak takımı ve İstanbul’un baldırı çıplak külhanileri bu meyhanelere giremezdi; uğrasalar da meyhane akşamcılarının bulunmadığı zamanlarda ayakta içip giderlerdi. Bu meyhanelere “Gedikli Meyhaneler” denirdi. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru bunlara “Selatin Meyhaneler” denmeye başlandı. Meyhane gedikleri kurulduktan sonra ayak takımının gittiği yerler “Koltuk Meyhanesi” denilen kaçak yerler, gizlice içki satan ara sokak bakkalları ve manavlarıydı. Koltuk meyhanelerinin bir kısmı ise “Kibar koltukları”ydı. Buralara evine içki sokmayan memur ve katip takımı gelirdi.
Karısı : “Ya ben, ya rakı” demiş.
Adam hamal çağırıp, rakıları yatağa taşıtmış ! ..
Ayak takımı için küçük “koltuk”lardan başka bir de “Ayaklı Meyhaneler” vardı. Ayaklı meyhaneler seyyar içki satıcılarıydı; çoğunluğu Ermeni’ydi. Bunların dükkanı, tezgahı, fıçısı, ustası, sakisi kendisiydi. Bellerine ucu musluklu, rakı veya şarapla doldurulmuş gayet uzun bir koyun bağırsağı sararlar, sırtlarında bir cüppe, cüppe’nin iç cebinde de bir kadeh olurdu. Omuzlarına da alamet olarak birer peşkir atarlardı. Ayaklı meyhaneler en çok Bahçekapı, Yemiş İskelesi, Galata ve civarında dolaşırlardı. Müşterilerini gördükleri zaman etrafı kollayacak bir bakkal veya manav dükkanına girer, kuşağının arasından kadehi doldurup peşisıra gelen müşterisine vücudunun sıcaklığıyla ısınmış içkiyi sunarlardı. Kadehi bir yudumda yuvarlayan baldırı çıplak ayyaş, bir üzüm tanesini ya da mevsimine göre bir başka meyveyi meze yapardı. Çoğu da elinin tersiyle ağzını silip gider, buna da “yumruk mezesi” denilirdi.
İstanbul’un gedikli meyhaneleri mutfaklarının temizliği ve aşçılarının da özellikle balık ve et yemeklerindeki hünerleri ile meşhurdu. “Gediklilerin sunduğu külbastı ve etli yaz türlüsünü (güveç) konak aşçıları yapamaz” denilirdi. Gediklilerin geniş ve yüksek tavanları genelde direklerle tutturulurdu. Orta direğin dibinde bulunan büyük bir tuzlu balık (sardalya) fıçısı da bu tür meyhanelerin özelliklerinden biriydi. Tuzlu balıklar fıçılarla Malta veya Ege adalarından getirilirdi.
Temizliğine çok dikkat edilirdi meyhanelerin. Bardaklar ve kadehler temiz bezlerle kurulanıp parlatılırdı. Yerler dikkatle süpürülür, sofralar gıcır gıcır silinirdi. Sofralarda akşamcılara hizmet eden uşaklar ve çubuktar çocuklar tertemiz giyinirlerdi. Sofralara toprak şamdanlar koyulur, mumları dikilip hazırlanır, etrafına da meze tabakları dizilirdi. Bir de kütükten oyma tuzluk bulunurdu her sofrada bereket simgesi olarak. Sandalyeler genellikle kısa, ahşap ayaklı olup, oturma yeri hasırdandı.
Gediklilerin tezgah başı müşterileri “dört kaşlı” denilen ve akşamcı olan ağaları, ustaları ile karşılaşıp yüz göz olmak istemeyen esnaf kalfaları ve çıraklarıydı. Fasulye piyazı, lahana turşusu ve kırık leblebi gibi meze ve çerezler tezgah başında sürekli bulunurdu. Rakı ve şarap önce kabaktan, sonraları ise metalden veya camdan yapılmış “karnından işeyen” ibriklerle sunulurdu. Müşteri meyhaneye geldiğinde masa meze tabaklarıyla donatılmış, içki kadehleri yerleştirilmiş olurdu. Meyhanecinin masaya buyur etmesi ile ısınan fakat ancak masadaki mumu yaktıktan sonra başlayan bu demlenme saatler sürerdi. Masaya müşteri oturduğunda hazır bulunan mezeler için para alınmaz, içki ve ayrıca sipariş edilen mezelerin parası alınırdı. Ramazanda meyhaneler kapatılırdı. Bayram arifesinde meyhaneciler gedikli müşterilerinin evlerine midye veya uskumru dolma gönderirlerdi. Buna “unutma bizi dolması” denilirdi.
Meyhane kapanma vakti geldiğinde ise müdavimlerin gönderilmesi ayrı bir meyhanecilik yeteneği gerektirirdi. Masalara eğilerek “yaylanmak vakti” hatırlatılır. “Küfelik” olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet edilirdi. Eve gitmek için küfeye ihtiyacı olmak “dut gibi olduğunun” kanıtı olurdu.
Meyhaneci geç vakit meyhaneyi kapayıp evine gitti. Bitkin bir halde yatağına gireceği sırada telefon çaldı.
Telefondaki sarhoş sesi :
– Meyhaneci, dedi. Kaçta açacaksın meyhaneyi?
– Yahu daha yeni kapadım. İstediğim zaman açarım. Hem açsam da seni içeri almam.
Telefondaki sarhoş :
– Ben içeri girmek değil, dışarı çıkmak istiyorum.

Cumhuriyet Meyhanesi
Samatya’dan Yedikule’ye giderken yol üzerinde solda “Safa” meyhanesi işte zamanımıza Osmanlı’nın son döneminden, meyhane yapı şekli ve iç düzenlemesiyle kalmış, yegane meyhane olarak hala faaliyetini sürdürmektedir.
Tütün ve kahve yasağıyla birlikte içki yasağının da en şiddetli uygulandığı dönemin IV. Murat dönemi olduğunu biliyoruz. Gariptir ki, bu padişahın kendisi de tarihimizin namlı içkicilerinden biriydi; ayyaşların piri sayılan Yorgancı Ahmet Efendi’nin oğlu Bekri Mustafa da aynı dönemde yaşadı. Bu dönemde anlatılan ve günümüze kadar gelen fıkraların çoğunda ikisinin adının geçmesi yalnızca rastlantı olmasa gerek !..
Söz gelimi, yine ikisinin arasında geçen sandallı fıkra, hem içkinin etkilerini, hem de dönemin havasını yansıtması bakımından oldukça çarpıcı:
IV. Murat koyduğu yasaklara uyulup uyulmadığını bizzat kendisi kontrol etmeye meraklı bir padişah olduğu için, yine bir gün kıyafet değiştirerek bir sandala biner. Amacı sahil şeridinde içki içilip içilmediğini kontrol etmektir. IV. Murat’ı tanımayan sandalcı arada bir cebinden bir şişe çıkartıp yudumlamaya başlayınca, padişah sorar:
– “Nedir o içtiğin ? ”
Sandalcı Bekri Mustafa’nın ta kendisidir; kendini kolay ele vermez.
– “Kuvvet şurubu” der. “Ben bundan iki yudum çekince kendimi aslan gibi hissediyorum. Kürek çekmek vız geliyor”.
– Padişah tadına bakmak isteyince, Bekri Mustafa,
nasılsa denizin ortasındayız, bizi kim yakalayacak, diye düşünüp şişeyi uzatır.
Padişah iki yudum alır almaz, kükrer :
– “Bre zındık ! Bu şarap. Şarap içmeyi yasakladığımı bilmiyor musun ?
Bekri Mustafa şaşırır :
– “Sen kimsin ki, içkiyi yasaklıyorsun ?” der.
– “Ben IV. Murat’ım !..” yanıtını alınca, Bekri Mustafa küreği kaptığı gibi ayağa fırlar.
– “Şimdi atarım seni denize, daha iki yudum aldın, kendini IV. Murat sanmaya başladın. İki yudum daha alsan, Dünyayı ben yarattım diyeceksin”.


İstanbul… Türkiye’nin kültür, sanat ve eğlence başkenti…
Ve eğlence hayatı denilince de ilk akla gelen elbette meyhaneler olmakta. Şimdi sizlerle İstanbul’da meyhanelerin tarihine kısa bir yolculuğa çıkacağız…
Öncelikle “meyhane” sözcüğünün Farsça’dan geldiğini ve “şarap içilen yer” anlamına geldiğini belirterek başlayalım söze.
İstanbul’da meyhanelerin tarihi Bizans’a kadar dayanmakta. Bizans döneminde şehrin çeşitli semtlerinde meyhaneler bulunmaktaymış. Şarap içilen bu meyhaneler Osmanlı döneminde giderek çoğalmış. Osmanlı padişahlarının çeşitli dönemlerde koydukları “içki yasakları”na rağmen, “inadına” yaşayan mekânlar olmuş, meyhaneler.
Osmanlı döneminde, Kanuni Sultan Süleyman, I.Ahmet, IV.Murad ve III.Selim tarafından içki yasağı konulmuşsa da meyhanelerin azalması bir türlü mümkün olmamış. Reşat Ekrem Koçu içki yasağını şöyle anlatır:
“Memleketimizde devir devir konulmuş, şiddetle takip edilmiş, göz yumulup unutulmuş, sonra tekrar konulmuş ve son zamanlara kadar devam etmiş yasaklardan biri alkollü içkiler yasağıdır. Hattâ Cumhuriyet devrinde bile, 1946 ve 1950 bir dereceli mebus seçimi günlerinde yirmi dört saat için içki yasağı konulmuştur.”
İçki yasağı bahsini IV.Murad döneminde geçen bir fıkra ile noktalayalım. Reşat Ekrem Koçu’dan aktarıyoruz:
“İçki yasağının en amansız devri, IV.Murad zamanı olmuştu. Ne kadar garip bir tesadüftür ki ayyaşların piri Bekri Mustafa da o devirde yaşamıştır.
(…) Mustafa Üsküdar iskelesinde kayıkçılık yaparken, bir gün Sultan Murad ile Sadrazam Bayram Paşa tebdil gelirler ve mahsus koca ayyaşın kayığına binerler, sahilden bir hayli açılınca, kayıkçı rakı destisini dikip birkaç yudum içer.
Sultan Murad:
– Baba destiyi uzat, bir yudum su da ben içeyim! der.
Mustafa, güler:
– Sen içemezsin oğul, içindeki su değil, rakı! der…
Padişah:
– Niye içemeyelim? deyince
-Tahammül edemezsiniz, belli olur, hem kendinizi hem beni yakarsınız!.,
der. Beriki ısrar edince destiyi uzatır…
Yol aladursunlar, desti elden ele dolaşır…
Bir ara Sultan Murad:
– Baba, sen Padişah yasağından korkmaz mısın?., diye sorar…
Bekri Mustafa:
-Korkarım, amma Padişah beni burada nerden görecek? der.
Padişah:
– Ya ben haber verirsem? deyince
– Veremezsin, sen de içtin, kellelerimiz beraber düşer! cevabını verir.
Bunun üzerine çakır keyf olan hükümdar:
– Ya ben Padişah, bu adam da Sadrazam Bayram Paşa ise!.,
deyince, Bekri Mustafa kürekleri bırakıp kahkahayı atar:
– Seni köftehor… Ben demedim mi tahammül edemezsin diye!. Şunun şurasında iki yudum rakı içtiniz, biriniz Padişah, biriniz vezir olmağa kalktınız!, der!”
Osmanlı’da meyhane denilince Galata gelirmiş akla… Eski Galata meyhanelerini Orhan Türker’in Galatadan Karaköy’e isimli kitabının “Galata Meyhaneleri” bölümden birlikte okuyalım:
“Reşat Ekrem Koçu, Galata meyhaneleri için şunları yazmıştır:
Yakın zamana kadar halkın çoğunluğu Rumlarla Frenklerin teşkil ettiği Galata, İstanbul’un fethinden bu yana yüzyıllar boyunca meyhanelerin çokluğu, büyüklüğü hepsi Rum milletinden meyhanecilerinin de işret erbabının keyfine uygun hizmetleri pek iyi bilmeleri ile meşhurdu!’ (…)
I.N.Karavia’nın 1933 yılında İstanbul’da Rumca olarak basılan “Allote Ke Tora” isimli kitabında Galata meyhanelerinden şu şekilde söz edilmektedir: “Eski Galata’da çok sayıda meyhane vardı. Meyhanelerin egemenliği tabiatıyla akşam saatlerinde başlardı. Meyhaneler o zamanın kanunlarına göre alaturka saatle 1.30’a kadar açık kalabilirlerdi. Bu saat aşılırsa ağır cezalar vardı. Ancak meyhanecinin açgözlülüğü ya da müşterilerin bir türlü gitmek istememelerinden dolayı kanuni süre çok zaman aşılırdı. Bu meyhanelerde çok miktarda duziko (rakı) ve mastika (sakız rakısı) tüketilirdi. Kapanma saatine yakın meyhaneci son mezeleri getirip hesapları toplardı. Bu son meze genellikle pastırma veya sahanda kaşar peyniri olurdu. Son mezenin servisi müşteriye kibarca gitme vaktinin geldiğini hatırlatırdı.”
1830’ların İstanbul’unda Yedikule, Samatya, Kocamustafapaşa, Langa, Kumkapı, Fener, Balat, Galata, Ortaköy Arnavutköy, Tarabya, Büyükdere, Çengelköy, Üsküdar ve Kadıköy meyhaneleriyle ünlü olan semtlermiş…
Bu dönemde meyhanelerde genellikle şarap içilirmiş… Rakının yavaş yavaş şarabı gerilerde bıraktığı yıllar 1850’li yıllar olmuş. Meyhaneler şarap içilen yerler olmaktan çıkarak, çoğunlukla rakı içilen mekânlara dönüşmüş.
cards96
İstiklal Meyhanesi
O yılların meyhanelerini bir İstanbul aşığı olan yazar Sermet Muhtar Alus şöyle anlatmakta, “Eski Meyhane Alemleri” başlıklı yazısında:
“Yenikapı’daki Sandıkburnu ile Langa’daki Maksud’un meyhanesini unutmak kabil midir? Sandıkburnu o vakitler, devrin kibarlarının rakı içtikleri yegâne yeridir. Yazın, mehtaplı gecelerde, yüz elli metre kadar denize doğru uzanan salaş gazinolar hıncahınç dolar, oturacak yer bulunamazdı. Bunların içinde Artin’in gazinosu, mezelerin nefaseti itibariyle en mükemmellerinden ve en çok müşterisi olanlardandı. Hele damadı Aris’in yaptığı fasulye pilakisi ile ciğer tavasının emsali yok. Seyyar mezecilerden Onnik de buranın maruf simalarındandır! ”
1920’lerdeyiz… işgal altındaki İstanbul’da araştırma yapan Amerikan Bilim Heyeti’nin yazdıklarına göre İstanbul’daki birahaneler ve meyhaneler uluslar itibariyle gruplara ayrılmış.
On sekiz ulustan insanın işlettiği toplam 257 lokanta, 31 kafe, 471 birahane arasında örneğin, İngilizlerin bir lokantası; Rumların 171 lokantası, 26 kafesi, 444 birahanesi; Çekoslovakların 2 lokantası; Almanların 2 lokantası; Ermenilerin 13 lokantası, 1 kafesi, 15 birahanesi bulunurken Türklerin ise 35 lokantası ve 4 birahanesi mevcutmuş.
Geldik Cumhuriyet dönemine…
Bu dönemde Galata’daki meyhaneler yavaş yavaş kapanmış, Beyoğlu’nda ise yeni meyhaneler açılmaya başlanmış. Asmalımescitte, Çiçek Pasajı ve Krepen Pasajı içinde 1930’lardan itibaren açılan bu meyhaneler 1960’lı yıllara kadar popülerliğini yitirmemiş.
Haldun Taner’in “dünyanın en civcivli meyhanesi” olarak nitelendirdiği Çiçek Pasajı, 1978 yılında çökene kadar popülerdi. Banker Hristaki Zografos Efendi tarafından 1876 yılında “Cite de Pera” adıyla yaptırılan ve sonradan “Çiçek Pasajı” ismini alan bina; 18 lüks daireden ve Paris modasına uygun bir tarzda döşenmiş 24 dükkandan oluşmaktaydı.
Haldun Taner şöyle anlatmıştı pasajı.
“Çiçek Pasajı, sade Beyoğlu’nun değil, belki dünyanın da en civcivli meyhanesi idi. Her Tanrı’nın günü bu pasaj sabahın yedisinden gecenin yarısına kadar her çeşit insanla dolar taşardı. Yirmi kadar meyhanenin içi, fıçıların masa olarak kullanıldığı kaldırımları, pasajın ortasındaki boşluk, Balıkpazarı ve Beyoğlu kapılarına sıralanmış seyyar karidesçi, kokoreççi ve midyeciler günün hiçbir saatinde müşterisiz kalmazlardı. Müşterilerin hepsi birbirinden renkli, canlı ve çelişkendi, iflah bulmaz esrarkeşle snob aydın, sırıtık turistle karamsar sanatçı, ipini koparmış aylakla çiçeği burnunda asistan, dejenere mirasyedi ile ağır işçi, burada dirsek dirseğe kafa cilalarlardı”
Çiçek Pasajı denilince, Degüstasyon’u anmadan geçmek mümkün değil elbette. Edebiyat tarihimizde özel bir yeri olan Degüstasyon eski bir İtalyan lokantasıydı. 1940’lı yıllarda edebiyatçıların, sanatçıların uğrak yeri olan Degüstasyon’u, “Canan ki Degüstasyon’a gelmez, Fakirhaneye hiç gelmez” mısrasını oturduğu masada yazıveren Orhan Veli’yi ardımızda bırakıp devam edelim.
Şimdi var olmayan ama yine İstanbul meyhaneleri tarihinde özel bir yeri olan Krepen Pasajı’na gelince; pasaj 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında inşa edildi. Kunduracıların topluca bulundukları bir pasaj iken meyhaneleri ile ünlendi. Sonra bu güzel pasaj yıkılarak yerine sıra sıra sahafların bulunduğu Aslıhan Çarşısı yapıldı.
Geldik, günümüzün Beyoğlu meyhaneleri denilince ilk akla gelen sokağına, Nevizade’ye…
1980’lere kadar üç beş meyhanenin bulunduğu bu sokak, Krepen Pasajı’nın yıkılmasından sonra oradaki meyhanelerin de taşınması ile giderek meyhaneler sokağı oldu.
Sokaktaki meyhaneler arasında Krepen’deki İmroz meyhanesi 1941 yılında Krepen Pasajı’nda Tanaş ile Ispiro Usta’nın kurduğu İmroz’un bugünkü sahipleri Krepen’deki İmroz garsonlarından Yorgi Okumuş, Mustafa Yıldırım ve İrfan Kara.
Eski Rum meyhanelerinin meze ve servis geleneğini devam ettiren İmroz’un yanı sıra Boncuk, Neyle Meyle, Asırlı, Çağlar, Keyif, Çardak, Demgâh sokağın popüler meyhanelerindendir. Sokağın bitiminde bulunan Mini Meyhaneyi, sokağın en küçük ancak en sevimli meyhanesini de unutmadan geçmeyelim…
1980’lere kadar üç beş meyhanenin bulunduğu bu sokak, Krepen Pasajı’nın yıkılmasından sonra oradaki meyhanelerin de taşınması ile giderek meyhaneler sokağı oldu.
Balıkpazarı’ndan ayrılmadan sokağın sonunda yer alan ve tarihi Cumhuriyet kadar eski olan Cumhuriyet Meyhanesi’ne de bir uğrayalım. Her zaman olduğu gibi, dolu…
Tünel’e doğru uzanalım artık… Arada Kallavi’ye ve Garibaldi sokağındaki Garibaldi’ye bir selam verdikten sonra Asmalımescit Sokağı’ndayız… Sokağın başında Fikret Adil’in ünlü kitabından ismini alan Intermezzo karşılıyor bizi. Eskiden meyhanelerin bol olduğu bir sokak olan Asmalımescit’de iki meyhane var ki, akşamcıların, rakıyı sevenlerin uğrak yeri. İlki Refik Restoran, Refik Arslan tarafından 1954 te açılmış. 1938’de İstanbul’a gelen Refik Arslan hâlâ müşterilerine hizmet etmekte…
Refik’i arkamızda bırakıp Asmalımescit’in ikinci ünlü meyhanesi, Yakup 2’ye doğru ilerliyoruz. Yakup 2’nin sahibi Yakup Arslan, Refik Restoran’ın sahibi Refik Arslan’ın yeğeni. Yakup’u Rize’den Asmalımescit’e getiren de amcası Refik, 1975’de İstanbul’a gelip amcasının meyhanesinde çalışan Yakup, sonra Yakup 1’i ve ardından 1982’de Yakup 2’yi açıyor. Yakup 1 artık yok… Yakup 2, kimilerine göre entelektüel meyhanesi, kimilerine göre ise eski İstanbul Rum meyhanelerinin devamı…
Beyoğlu’ndaki meyhane turunu hızla bitirdikten sonra Meyhane denilince akla gelen bir başka semte, Kumkapı’ya geldik.
Bizans, Osmanlı ve yakın zamana kadar yoğunlukla Ermeni ve Rumların yaşadığı bu semt, uzun zamandır meyhaneleri, balıkları ve eğlenceleriyle ünlü bir semtimiz. O eski meyhaneler ve meyhaneciler artık yoksa da, gelenek devam etmekte. Kumkapı şimdilerde boydan boya meyhane…
İstanbul’un yaşayan en eski ve tanınmış meyhanelerinden birisi Kör Agop’dur. Kumkapı’nın en gözde meyhanelerden biri olan Kör Agop’u 1938 yılında Agop Usta açmış. Meyhane kültürüne terbiyeli balık çorbasını, sıcak fasulyeyi katan Kör Agop’un ölümüyle meyhaneyi önce oğlu Hayko işletmiş. Günümüzde de torunu Daniel tarafından işletilen Kör Agop, Ermeni ve Türk mutfağının en seçme lezzetlerini bir arada sunmaya devam ediyor.
Diğer meyhaneleri, daha doğrusu diğer balık lokantalarından bazılarını da, unutmadan sıralayalım: Neyzen Balık Restaurant, Kumkapı Balık Lokantası, Denizkızı Restaurant, Fener Balık Restaurant…
Evet, ne yazık ki yazı bitmekte ancak biz daha ne İstanbul meyhanelerinin belli başlıcalarından, ne meyhane âdetlerinden, ne mezelerinden, ne de eğlencelerinden, sazlı sözlü fasıllardan söz edemedik. Bunlar da başka bir yazının konusu olsun…
Bir kusur ettiysek affola !

Cem İşmen’e teşekkürlerimizle

Sarhoş

0

Dünya bir meyhane bende bir sarhoş
Doldur meyhaneci doldur içelim
Gelen başka güzel gidenler bir hoş
Doldur meyhaneci doldur içelim.

Nehir gibi aktım bulandım durdum
Şu yaşlı Dünyada dolandım durdum
Aradım imanı kendimde buldum
Doldur meyhaneci doldur içelim.

Vücut şehrim sessiz ülke batıyor
İçimde sancılar devrim yapıyor
Zulüm bedenimi sarmış gidiyor
Doldur meyhaneci doldur içelim.

Ozan vurguni bir garip divane
Dilim türkü söyler gönlüm meyhane
Dumansız bir ateş düştü bedene
Doldur meyhaneci doldur içelim.

Abdullah oral..

Su çürüdü tuz koktu

0

Su Çürüdü Tuz koktu

Bu yüreği sana bırakıyorum, ey zaman
Ağır geliyor bana,
ondaki sevdanla yaşamak
Ellerimden döküken şiir haracı
Neye dokunsa, kirleniyor
gayrı bu sokaklarda
Ölüm üşüdü, su çürüdü, tuz koktu!…

Geçmişten bu güne,
ihanet emziriyor, günler
masum bakışlar ile yüzleşir iken, ihanetin yüzü
Zaman aşımına dökülür
dilimdeki yaralı ezgiler
Düşler kırık halklar kandırılmış,
Gayrı emek gezgin ve mülteci kendi ülkesinde..

Uykunun deliksiz karanlığında
Yaşamak gibi bir şey
Cami avlularındaki terk edilmişlik
Ölçüleri çiğnenmiş hayatta gebe yarınlar
Ki ölüm üşüdü, su çürüdü, tuz koktu

Mavzer kurşunuyla dilini bileyen çığlık
Susmanın zamanı değil yarınsaz kalışlara
Haydi kaz, derinlemesine yüreğinin duvarlarını
İçinde sonsuzluğun ufkunu bulacaksın..
Son kazmayı özüne vur ki!
Kendi özünden sen, kendini yeniden yaratacaksın..

Ellerindeki bahar kokusu
Kirpiklerindeki hüzün gamzesinden,
siler’ diye düşlemiştim,
Yarına yüklenen acıları.!
Ki yasak koydular ellerime,
Aşındı zaman;
Korku kumaşından dokunan
Yüzlerin mutluluğu üşüdü
Su çürüdü, tuz koktu….

Artık yasak:
Uzaklara saplanıp kalan
Gözlerin patikasında
Düşler ile yarına yürümek!..

Haydi mezarcı
Kaz, derinlemesine zamanı
Kendi içine doğru vur kazmayı
Kendi dağlarını yarat kazdıklarından
Özünde doğal cennetini bulacaksın.
Baksana ölüm üşüdü su çürüdü tuz koktu!..

Koyaklardan akıp giderken,
Kıyılarında gelincikler sevişen su ,
Gölgesinde zamansız
Uçurumlar büyüten çınar,
ladin köknar ve çamlar
Haydi vur dallarınızı bir birine
Ki iğnelensin
yüreği nasırlaşmış insancıklar.

Kızıl ırmak yataklarından
karşı ufuk çizgisine
dökülüp gelen nehirler,
Haydi ne duruyorsunız öyle
zaman tarihe sığmıyor,
Gayrı omuz vurarak yıkın kıyılarınızı ki
Birazda Güneşin kızarsın yüzü.!
Ölüm üşüdü, su çürüdü, tuz koktu…

Temmuz 1994 Abdullah Oral,

Birinin hayatında bir fark oluşturmaya çalışın…

0

Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.
Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.
Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?
İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?
Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek.
Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
“Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.
Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı. Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti. Mustafa nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.
Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı. Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.
Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.
Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm
yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı.
Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı;
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz (Tıp Doktoru)
Öykü burada bitmiyor.
Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan Mediha’nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu?
Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü. Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı, “Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim”
Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi;
Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum”.
Birinin hayatında bir fark oluşturmaya çalışın…

başöğretmen Atatürk

0

“Çankaya’daki küçük okulda okuyan kızların bilgilerini yoklayan Gazi, iyi yetişmediklerini görmüş, Rüsuhi Bey’i bunun nedenini öğrenmekle görevlendirmişti. Gazi çalışırken Rüsuhi Bey ile Genel Sekreter Tevfik Bey geldiler.

‘Evet?’

Rüsuhi Bey bilgi sundu:

‘Öğrencilerin çoğu hatırlı kimselerin çocukları. Öğretmen bu yüzden öğrencileri sıkmıyor, ders yapmak yerine daha çok oyun oynatıyormuş.’

Gazi Tevfik Bey’e,

‘İlgililerle konuş..’dedi,

‘..bu dalkavuk öğretmeni oradan alsınlar. Hatır gönül dinlemeden öğretmenliğin gereğini yapacak birini yollasınlar.’

‘Peki efendim.’” (3)

“Çankaya’daki küçük okula yeni bir öğretmen atanmıştı. Çalışkan, ciddi, öğrencilerini yetiştirmek için çabalayan gerçek bir öğretmendi. Sabiha, Rukiye ve Zehra yine ödevlerini yapmamışlardı. Üstelik öğretmene kafa tutuyorlardı. Üçüne de bağırmaya başladı:

‘Susunuz! Hem tembel hem şımarıksınız. Kimin nesi olursanız olun, tembelliğe, şımarıklığa, hele küstahlığa hakkınız yok. Şimdi okulu terk edin. Bir daha da buraya ayak basmayın!’

Zehra, ‘Sizi Gazi Paşa’ya şikâyet edeceğiz! dedi.

Öğretmen kıpkırmızı kesildi. Kapıyı gösterdi:

‘Çıkııııııın!’

Kızlar çantalarını toplayıp sınıftan çıktılar. Öfkeden gözlerinden yaş iniyordu.
‘Her şeyi Gazi Paşa’ya anlatalım.’
‘Bizi azarlamak, kovmak ne demekmiş anlasın.’
‘Eski öğretmen ne iyiydi. Hep oyun oynatırdı.’

Koşa koşa köşke geldiler. Gazi’yi buldular.
‘Ne oldu? Anlatın bakayım.’
İçlerini çeke çeke anlattılar:
‘Eski öğretmenimiz çok iyiydi.’
‘Bu her gün ev ödevi veriyor.’
‘Her gün sınav yapıyor.’
‘Bilemezsek azarlayıp duruyor.’
‘Tembeller diyor.’
‘Şımarıklar diyor.’

‘Bu yoksul millete kaça mal olduğunuzu biliyor musunuz diyor.’
‘İyi davransın diye sizin kızınız olduğumuzu söyledik.’
‘Aldırmadı bile.’
‘Çok gücümüze gitti.’

‘Biz de kızdık, ev ödevimizi yapmadık, bundan sonra da yapmayacağımızı söyledik.’
Sabiha elinin tersi ile gözyaşlarını sildi:
‘Üçümüzü de sınıftan kovdu.’
‘Bir daha da gelmeyin dedi.’

Gazi ‘Bitti mi?’ diye sordu.
‘Bitti.’

Ayağa kalktı:

‘Çok kötü bir şey yapmışsınız çocuklar. Savaştı, işgaldi, iyi bir eğitim görmediniz. Öğretmen eksiklerinizi tamamlamaya çalışıyor. Daha ne istiyorsunuz? Öğretmene karşı gelmek ne demek? Öğretmenlikten daha yüksek bir mevki mi var sanıyorsunuz?’

Kızlar Gazi’yi herkesten yüksek sanıyorlardı. Çok bozuldular.

‘Rüsuhi Bey!’
‘Buyrun efendim.’
‘Al bunları hemen şimdi okula götür. Öğretmenin elini öpüp af dilesinler. Mesleğinin gereğini yaptığı için de kendisine çok teşekkür ettiğimi söyle. Bize böyle gerçek öğretmenler gerek. Haydi okula!’

Kızlar süklüm püklüm okulun yolunu tuttular. Demek öğretmen Gazi Paşa’dan daha yüksekti ha!” (4)

Serkan ÖZMEN

(1) Mustafa Kemal Atatürk; Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, Kültür Bakanlığı Yayınları 393, Ankara, 1981, s.11.

(2) İsmail Hakkı AKANSEL, Atatürk ve Yaverleri, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 2006

(3) 244 Turgut Özakman; Cumhuriyet Türk Mucizesi, İkinci Kitap, Bilgi Yayınevi, 24.Basım, İstanbul, Ekim 2010, s.216.

(4) Turgut Özakman; Age, İkinci Kitap,

Kerbela uzak değil

0

Pîr Sultan’ım eydür yezitler gamda
Horasan erleri Urum’da Şam’da
biz de mihman olduk bir ayn-i cemde
doyup kanamadık hallerinize

nezaman boynuma gitse elim
büyür Kerbelâ’m
nezaman kana değse gözlerim
Kerbelâ’da bir akşam

bir uzun havadır Munzur
mor bir katar gibi düzülüp gider
saz çalar akşamları Pîr Sultan göçmenleri
gönlümün terazisi bozulup gider
koca fırat vura vura başını
hey Fırat
Fırat Fırat
benim anam döve döve döşünü
Kerbelâ uzak değil
ağlama sen

ben de silah çattım Munzur eteklerinde
yıldızlara uludum yalnızlığın fıratçasından
gözleri nasıl da gözlerimdi hoooooy
ağrıda benden öte
bir munzur
bir fırat
ve bir gelincik
üçü de Erzincan’lı
üçü de üçgüzeller
gibi şuramda
ben de kulaç attım dedemlik tosbağalarla
kıyıları gelincikli Fırat’ta
Fırat Fırat
hey Fırat
insan nasıl allahsarmış gördüm o yalnızlığı
yaşadım allahsamayı bütün boyutlarıyla
Kerbelâ uzak değil
ağlama sen

uzak geldim
seferberlik seferberlik çığrışır ayaklarım
başımdır dolaşır elden ele hergün Şam’larda
yüreğimdir her seher bir ak güvercin
bu kaçıncı yezit
dostlar
bu kaçıncı muharrem
ben gözüme sürme değil Kerbelâ çektim
ağlama sen
‘ağlama gözlerim mevlâ kerimdir’
ben bilirim o mevlâyı
mevlâ bizimdir
taze karpuz kokusu
bu benim kanım
dostlar, yüzleriniz neden böyle kuytu gülleri
yüzleriniz bir avuç su
a dostlar
Fırat Fırat
hey Fırat
neyleyim ben suyunu
yangınım kaç bin Fırat
çilem kaç bin cehennem
hergünüm bir Kerbelâ

bakın hele
bakın şu soyukahpelilere
sabahın seherini haram etmişler bana
kaygulu geceleri vatan etmişler bana
Fırat Fırat
hey Fırat
Fırat’ı, dost Fırat’ı
düşman etmişler bana
nezaman bir ak güvercin konsa dalıma
ak boynundan kanlar sızsa boynuma
nezaman tuza batsam fırat kıyılarında
yezitler doldursa akşamlarımı
dolaşır kesik başım Şam’larda
ürkerim büyük tutsaklığımdan

yavrum, mazlum bakışlım, niye akşamız
niye böyle
binicisiz at gibi
göçün ucu saplandı karanlığa
göçün ardı görünürde yok
kim geçmiş bu dağlar kargaşasını
kar kokmuş güneş kokmuş türküsü kimin
kim dökülmüş Kızılırmak’lara binlerle

bakarım biryanıma
derim yüzülür
bakarım biryanıma
etim kıyılır
sallanır ak bedenim yağmurda yaşta
urganı boynunda dedem görünür
tutuşmuş ali kuzularının ak çadırları
aşar gelir çığlıkları anacıkların
adımın arkasında
taptaze yaram görünür

Kerbelâ aşkım benim
umudum öfkem açlığım
kalabalık yalnızlığım
çocuk saflığım benim
Fırat Fırat
hey Fırat
muhanete muhtaçlığım
Kerbelâ benim

onlar hep yezit’tiler
ben hep Hüseyin
onlar çöle akar gibi akıp gittiler
ben geldim buralara
fıratlaşarak
Kerbelâ uzak değil
Kerbelâ uzak değil
ben bilirim bu kavgayı
ağlama sen

Hasan Hüseyin

3 HEYKEL Hikayesi

0

Hükümdarlardan biri günün birinde ülkesinin en önemli heykeltraşını huzuruna çağırdı.
İstediği birer karış yüksekliğinde altından birbirlerine tıpatıp aynısı 3 insan heykeli İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.

Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.

Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.

Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: “Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.”

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.

Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.

Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.

İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.

Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.

Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:

“Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.

En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

Deme Hürdemi Nevzat

0

Bir bilinmez ufuktayız
Gök perde de kör noktayız
Hak bizdedir biz Hak’tayız
Varı ben var ettim deme

Günden güne erir iken
Bilinmeze yürür iken
Düşlerde nur görür iken
Rüyayı kâr ettim deme

Dal kurumuş yaprak solmuş
Son giden de toprak olmuş
Sevenleri saç baş yolmuş
Günahla ar ettim deme

Dalını kırdığın ağaç
Kapından kovduğun muhtaç
Yum gözünü elini aç
Kolayı zor ettim deme

Çekip giden onca kullar
Şimdi bize haber yollar
Kara melek tırpan sallar
Talihi kör ettim deme

Kalbin ferahsa alnın ak
Gez permüjde yalın ayak
Hak için tüm cihanı yak
Elimi kir ettim deme

Ruh göktedir beden yerde
Duayla biter son perde
Hasımlık ettiğin ferde
Dünyayı dar ettim deme

Şahı yahut padişahı
Almışsa bir mazlum ahı
Gelse işin feriştahı
Sakın ha pir ettim deme

Yani Yunus Emre gibi
Kalbe düşen cemre gibi
Hakk’a tapan zümre gibi
Değilse yer ettim deme

Dikerler mermerden taşı
Dökerler birkaç gözyaşı
Hürdemi her arkadaşı
Gönlünde yâr ettim deme

Ruhi Su anısına saygıyla

0

Sevgiyle özlemle anıyorum.
Ruhi Su’ya

Başımda dikleşen sarı sıcağı güneşin
Suya ateş düştü
Türkülere yangın
Dizlerimde yorgunluğu geçmişin
Akşamın hüznü dökülürken gözlerimden
Alın terini yitirmiş nasırlı eller
Suya türkü yazmakta

Kızılırmak kanatmakta dizeleri
Dicle’nin coşkusuyla
Kucaklaşırken Fırat’ın ezgileri
Yaralı bir martı vurulmuş sularımda…

Çığlığında yurtsuz ezgiler
Ben gibi sen gibi
Vurulup düşen gibi
Düşlemimde özgürlüğün…

İnsan olmanın ağırlığı
Yorgun düşen kollarıma
Kelepçeler sıkar yüreğini hasan dağının…

Bilekte zincir kanatan sevdaları
Bir kuşun kanat çırpmasıdır
Aşılmayan tel örgülerde…

Hasretin ‘sevdanın’ vurgunu
Zulamdaki mahpus türküler…

Bir acem kızının
Kaş altından yürek yakışı değil mi
Drama köprüsünde yiğitlik destanı
Ve ekinin harmanlanması
Köroğlu dağlarında…

Suya yazılan türkülerde bu hasret
Kağnılar geçerken ayın altından
Ağıtlar yükselir dilimizden
Nesimi’den Pir Sultan’a…

Sivastopol önünde selamlarız
Öfkeyi bilinci ve kavgayı
İnce bir kıvılcımdır
Yakıp geçen ezgili yürekleri
Seferberlik destanında…

Bolu beyinin zalimliğidir
Köroğlu’nun öfkesinde
Savrulan rüzgar
Ve küfrettiren ana avrat
Hain kalleş duruşlara…

Şimdi hep bir ağızdan söylenir
Dostlar korosuyla suya türküler
Yürek yüreğe omuz omuza
Sırt sırta vermişiz dağlarla…

Koyaklardan sessiz bir çığlık
Büyümekte
Yürüdükçe engine…

Dile gelmiş suya yazılmış türküler
Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar…

Sular denizleştikçe,
Deryalaştı denizler.
Sevda türkülerinde yalın bir çığlık
Dünya emekçilerinin
Ve onlar için vatanı yok denildi…

Kendi yurtlarında
Vatansız kalışındandır
Türkülerin sulardaki sürgünlüğü…

Suya yazılmış türküler sürüklenir
Girdabında gecenin
Türküler kanamakta,
Dağların göksünden
Bir telaş koşuşturmakta koyaklardan..

Suyun türküsü yayılır ovalara
Bahar coşkusunda savrulur çiçeklerin kokusu
Burçak tarlasından
Karanfil yüklü sabahlara’

Suya türkü’ ozanın halka niyazından
‘Güle türkü’ bülbülün güle avazından gelir..

‘Emeğin’ türküsüdür, suya yazılan
Dünyayı saran yurtsuz ezgiler
Bu örselenmiş ateş
Bu sürgün kavga…

Yarin yanağından gayrı
Her şeyde
Hep beraber dercesine
Kucaklar Ruhi SU’yu
Bedrettin yürekliler
El kapılarında…

Ruhi Su 20 Eylül 1985 Ölümsüzleşti.
Abdullah Oral. Ozan Vurguni…

Ervah-ı ezelde levh-i kalemde

0

Ervah-ı ezelde levh-i kalemde
Bu benim bahtımı kara yazdılar
Bilirim güldürmez devri alemde
Bir günümü yüz bin zara yazdılar

Bulmadık şadlığın iradesini
Çekerim bu gamın ziyadesini
Herkes dosta verdi ifadesini
Bizimkini rüzigara yazdılar

Aşk benimle eyler daim kıl ü kal
Daha sabretmeye kalmadı mecal
Derdim taksimdara kıldım arzuhal
Dedi ki öz bahtın kara yazdılar

Gönül gülşenimde har oldu deyi
Hasretlik cismimde var oldu deyi
Sevdiğim sevdiğin pir oldu deyi
Erbabı garezler yare yazdılar

Dünyayı sevenler veli değildir
Canı terkedenler deli değildir
İnsanoğlu gamdan hali değildir
Her birini bir efkara yazdılar

Nedir bu sevdanın nihayetinde
Yadlar gezer yarin vilayetinde
Herkes diyarında muhabbetinde
Bilmem bizi ne civara yazdılar

Kadrimi bilmeze eyledim minnet
Derdimi artıran görmesin cennet
Sarraflar verdiler yari bin kıymet
Benim kıymetimi nere yazdılar

Döner mi kavlinden sıktı sadıklar
Dost ile dost olur bağrı yanıklar
Aşk kaydına geçti bunca aşıklar
Sümmani’yi derkenara yazdılar

Aşık Sümmani
24 02.10.2017 10734
Aşık Sümmani kimdir?

Asıl adı Hüseyin olan Türk aşık, Narmanlı Sümmani veya Aşık Sümmani 1861´de Erzurum´un Narman ilçesi Samikale köyünde dünyaya gelmiştir, 5 Ocak 1915´te doğduğu yerde yani kendi köyünde dünyaya veda etmiştir.

Aşık Sümmani, Samikale köyünden Kasımoğulları´ndan Hasan Ağa´nın oğludur. Çocukluğunda çobanlık yapmıştır. Koşmaları ve hayali sevgilisi Gülperi´yi bulmak için yaşadığı maceralarını anlattığı Sümmani ile Gülperi hikâyesiyle ünlüdür. Kendi adıyla anılan türkü ağzının sahibidir. Aşıklık geleneğinde Sümmani tavrını icad eden bir halk ozanıdır.

11 yaşında gördüğü rüya ile aşk ateşine düşmüş, ömrü boyunca rüyasında gördüğü sevgilisi Gülperi´yi aramıştır.

11 Yaşında yine dönemin büyük şairlerinden olan Âşık Erbabi ile karşılaşmış kendisini ustası olarak kabul etmiş, ilk eğitimini Âşık Erbabi´den almıştır.

Şiirlerinde daha çok aşk, sevgi, tasavvuf ve nasihat konularını işlemiş olan şair, genellikle şiirlerini hece ölçüsüyle yazmıştır. Aruz vezni ile yazdığı çokça şiiri mevcuttur. Ancak 11´lik hece ölçüsü ile yazdığı şiirleri hafızalarda daha çok yer etmiştir.

Birçok halk şairi ile karşılaşmıştır. Ancak Aşık Şenlik ile yaptığı karşılaşmalar Erzurum ve Kars´ta dillere pelesenk olmuş dizelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

5 Şubat 1915 yılında hayata gözlerini yuman Sümmâni, Samikale köyündeki mütevazi türbesinde ebedi istirahatine devam etmektedir.

Badeli aşık Hüseyin

Hüseyin bir gün sürüyü otlatırken, atlı bir adam ona doğru yaklaşır ve çok aç olduğunu söyleyip ekmek ister ve nerede misafir olabileceğini sorar. Hüseyin 3 arpa ekmeğinin yarısını bu adama verir. Bu iyiliğinin karşısında adam der ki;

– Oğul, sana bir dua öğreteyim. Bu duayı 40 gün oku, cebine 100 tane taş koy ve her dua okuyuşunda bir tanesini at.

Hüseyin adamın dediğini yapar ve 40 günün sonunda Ablaktaş’a gider. Babası ise Cuma namazını kılmak için köyde kalır. Ablaktaş´taki çeşmenin yanında hayvanlarını otlatmaya bırakır. O da namaz kılmaya niyetlenir. Daha önce babasıyla burada namaz kılarlarmış Namaz vaktini anlamak için de kendilerine bir taş tespit etmişler. Güneş taşa isabet ettiği zaman öğle vakti olduğunu anlarlarmış, O gün de babasıyla yaptığı gibi kendisine taşı nişan eder ve Güneşe bakarken uykuya dalar. Rüyasında kırk yeşil güvercin görür. Güvercinler birden kaybolur ve karşısında üç derviş belirir. Dervişler Hüseyin’e abdest aldırırlar ve birlikte namaz kılmaya başlarlar. Dervişler daha sonra Hüseyin’i aralarına alarak 3 bardak sunarlar ve bu şerbetlerden birini içmesini isterler. Hüseyin bardaktakileri şerbete benzetemediği için içmeyi kabul etmez. Kendisini kandırdıklarını. Ona içki içireceklerini sanıyor. Ne kadar zorluyorlarsa da içmiyor. Bunun üzerine birisi Hüseyin´in ellerini tutar. Bir diğer derviş parmağını bir bardağa batırıp Hüseyin’in ağzına sürer ve Hüseyin uykudan uyanır. Fakat ne derviş ne de şerbet göremez. Sadece ağzında güzel bir tat hisseder. Tekrar uykuya dalar ve yine dervişleri rüyasında görür. Tam şerbetten içeceği sırada dervişler, bunun aşk badesi ve sevdiği kızın adına olduğunu, kızın Bedahşan kentindeki Şah Abbas’ın kızı Gülperi olduğunu söylerler. Dervişler Gülperi’nin yüzünü gösterip, üç bardak Hüseyin’e üç bardakta Gülperi’ye verip, yeşil mürekkeple yazılmış bir kitap okuturlar.

Tekrar uyanan Hüseyin bakar ki ne Gülperi var ne de dervişler. Sürüyü de göremeyen Hüseyin, köye döner. Yolda bir atlıyla karşılaşır ve atlı ona, “Şaşırma oğlum, sen ereceğine erdin. Bundan sonra senin adın Sümmani’dir. Uykuda ne gördünse üç ay kimseye söyleme” der. Bundan sonra mahlasının Sümman (Sonuncu, sona ait anlamında) olduğunu ve bu dünyada kavuşmanın ona haram olduğunu söyler. ” dedikten sonra atını sürer. Sümmani köye gelir ve üç ay kimseye bu olaya dair bir şey söylemez.

Hüseyin köye varınca annesini, babasını uyandırır. Babası da ertesi sabah köylülere, çobanlığı bıraktıklarını söyler. Aradan otuz kırk gün geçer, günler geçtikçe aşkı da ziyadeleşir. Herkes onun hastalandığını, cin´e peri´ye karıştığını sanır.

O zamanlar sıra geceleri düzenlenirmiş. Bir akşam babasına yalvarır. gecelere katılmak istediğini söyler. Babası da dayanamayıp götürür. Sıra Sümmani´ye gelince bazı kimseler, O´nun çocuk olduğunu söyleyerek atlamak isterler. Köylülerin teklifini kabul etmeyerek, türkü söylemek istediğini belirtir ve söze başlar:

Uyandım gafletten oldum perişan
Bir nur doğdu alemler oldu ürüşan
Selam verdi geldi üç-beş dervişan
Lisanları bir hoş sedasın tek tek

Lisanları bir hoş eyler avazı
Onlarda mevcuttur ilm-ü el fazı
Dediler: Vaktidir kılak namazı
Aldılar abdestin edasın tek tek

Aldılar abdesti uyandım habran
Aslımız yapılmış hakk-ü turabtan
Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek

Okudum harfini zihnim bulandı
Yalelerim göz göz oldu sulandı
Baktım çar etrafa kadeh dolandı
Nuş ettim kırkların mahlesin tek tek

Nuş ettim badesin gördüm rengini
Tam on sekiz saat sürdüm cengini
Yar yüzünde saydım üç beş bengini
Halhalın altında hırdasın tek tek

Dediler: Sümmani gel etme meram
Adamı çürütür dert ile verem
Sen içün dünyada kavuşmak haram
Hüdam böyle salmış kalemin tek tek

Koşma bitince köylüler şaşırır. Onun badeli Aşık olduğu anlaşılır. Fakat henüz saz çalmasını bilmemektedir. Babası ile bir gün Erzurum ´ a giderler. Burada aşık kahvelerine devam eder. Sazın perdelerini ve tezene tutmasını öğrenir.

Sümmani devrin büyük şairleri ile

Her akşam köylüyü toplayıp saz çalan Sümmani, günler, aylar, yıllar derken köyde duramaz olur ve sevdiğini aramaya karar verir. Önce KafKaslar´a, oradan İran´a gider. İran-Turan illerini dolaşır. Bedahşah´ı tanıyan, Gülperi´nin adını duyan bir Allah kuluna rastlayamaz. Hint, Afgan topraklarına gider. Onun bir gurbeti yaklaşık beş yıl sürmüştür.

Günlerden bir gün rüyasında pirini görür. Piri O´na Kırım´a bir geziye çıkmasını söyler. Sümmani yanına sofusunu alıp Kırım yolculuğuna çıkar. Kışı Kırımda geçirir. Yaz gelince tekrar köyüne döner. Artık şair, hareket kabiliyetini yavaş yavaş kaybederek duraklama dönemine girmektedir.

Devrin büyük şairlerinden Erbabi´yi mat eder. Başarıları Erzurum Valisinin kulağına kadar gider. Bir süre sonra. Sümmani Pasof´a gider. Aşığı oradan Suskap köyüne Zülali´nin yanına götürürler. O sırada ünü Kars´ı, Ardahan´ı, Erzurum´u kaplamış olan Aşık Şenlik´te oradadır. Üçünden bir atışma İsterler. İlk sözü Sümmani söyler:

Adem Sefiyullah makam-ı peder
Cennet´ te ihvan bir kere düştü
´´Sürün´´ dedi, mollam takdir-i kader
Cennetten dünyaya bir kere düştü

Şenlik: Hışm-ı nar içinde gülüstan gözü
İbrahim Safa´ya bir kere düştü
İsmail´ e gelen koç kurban kuzu
Cennet´ten Mina ´ya bir kere düştü

Zülali: Türaptan bir avuç hak aldı kaddes
Bu zemin lerzeye bir kere düştü
Beytullah yerine Beytü´l Mukaddes
Kuruldu Kabe´ye bir yere düştü

Sümmani´nin esas amacı, Şenlik ile meydan edilmekti.

Günün birinde yine Samikale köyünden, Sefili isminde birisi, Aşık Şenlik´in yaşadığı Kars´ın Çıldır ilçesinin Suhara Köyü´ne gider. Kendisini Aşık Sümmani olarak tanıtır. Fakat mat olup, sazını bırakarak köyüne geri döner. Bu olaydan hemen sonra Aşık Şenlik, Ardahan´a gider. Aşık Sümmani ile Ahmet Onbaşı da Şenlik´in köyüne gelirler. Orada yöre içinde önemli bir konuma sahip olan, Haşimoğulları´ndan Celal Bey ve Şerif Bey´le karşılaşırlar. Her ikisi de, bir süre önce köye gelip kendisini Sümmani olarak tanıtan aşıktan, Onun Şenlik´le yaptığı karşılaşmadan bahsederler. O zaman, Sümmani kendi şanını kurtarmak için Aşık Şenlik´le karşılaşmak istediğini söyler. Şenlik, Ardahan´dan köye çağrılır. Neticede bir araya gelirler. Hem tatlı tatlı sohbetler ederler hem de atışırlar. Sonunda yenişemeyip, kardeş olduklarım ilan ederler. Birkaç gün sonra Sümmani köyüne geri döner.

Sümmani Gülperi´yi unutamıyor

Zaman Gülperi´yi unutturamamıştır. Köylüleri ona rastlayıp konuşturdukları zaman, O şu şiirini söyler:

Aşık artık gerileme dönemine girmiştir. Bir gece rüyasında Gülperi işaret almadan gurbete çıkmaması yolunda tembih eder. Bu duruma çok üzülür. Zaman zaman Erzurum´a gidip gelmektedir. Erzurum da bulunduğu günler kahvede otururken arkadaş ve dostları sözü eski günlerden açıp. Sümmani´ye Gülperi ile olan aşkını anlattırmak isterler. Artık ihtiyardır. Sazını eline alıp şu şiirini söyler.

Tarih seksen dokuz on bir yaşımda
Cem oldu başıma iş birer birer
On sekiz yıl gezdim yarin peşinde
Akıttım gözümden yaş birer birer

Görmedim dünyada bir şadlık demi
Geçti civan ömrüm, gülmem encamı
Feleğin hançeri, yerin sitemi
Vurdu her taraftan taş birer birer

Sümmani´yim hani benim otağım?
Gün be gün, bulandı dalım, budağım
Devroldu devranım, çevrildi çağım
Döküldü ağzımdan diş birer birer

Bir gün gençliğini hatırlayıp aşk badesini içtiği Ablaktaş´a gider. Çobanlığı bıraktığından beri buraya hiç gitmemiştir. Orada oturur, uzun uzun düşünür, çalar, söyler. Artık, sadece kahvelerde çalıp söylemektedir. Bu sıralarda, Gülperi de Sümmani´den haber alamadığına üzülmektedir. Bir gün Bedahşah´tan tellal çağırttırır. Sümmani´yi aratmak için iki kardeş görevlendirir. Sümmani´yi bunlara iyice tarif eder. Aradan günler, aylar geçer. İki kardeş Kafkas taraflarına gelirler. Birden gözlerine bir adam ilişir. Adamlara Sümmani adında birisi aradıklarını söylerler. Adamlar:

-Biz Onun akrabalarındanız. Sümmani yakında öldü. Gülperi adında bir kızı sevmişti. Bu kızın aşkı için pir elinden bade verilmişti. İşte o vakitten beri. Sümmani Gülperi´nin aşığı olmuştur. Daha ölmeden bir kaç gün evvel rüyasını görmüştü. Günlerce ağladı, son dakikasına kadar Gülperi´nin acılarını çekti. Sonunda Ona hasret gitti.

İki kardeş, Sümmani´nin ölümüne çok üzülürler. Köye dönerler ve doğruyu Gülperi´ye söylemeye karar verirler. Şah´ın sarayına yaklaşırlar, bakarlar ki bir cenaze kalkmaktadır. Bu Gülperi´nin cenazesidir. Sümmani, Samikale Köyü´nde, 5 Şubat 1915 tarihinde vefat etmiştir.

Der Sümmani tamam oldu muhabbet
Biz varalım, siz olasız selamet
Kalktı bu karyeden çekildi kısmet
Göründü gözüme yol yavaş yavaş

AŞIK İBRETİ

0

AŞIK İBRETİ

Hazırlayan: Hasan OYTUN

    1920-1976. Sarız’ın Kırkısrak köyünde doğdu. Asıl adı Hıdır Gürel’dir. Geçmişi Malatya Akçadağ’dan göçen bir aileye dayanmaktadır. Babasının adı Ali annesinin adı Sultandır. Babası o günün zor koşullarında, at sırtında köy köy dolaşıp meyve ve öteberi satarak geçimini sağlarmış. Aşıklık geleneğinin yoğun olduğu bir aile ve yörede büyüdü. İlk deyişleri köylerine gelip giden dedelerden öğrendi. Zaman içinde cemlerde dinlediği dede ve zakirlerden öğrendikleriyle de bilgisini pekiştirdi.

    18 yaşında evlendi. Askere gidinceye dek ayakkabı tamirciliğiyle geçimini sürdürmeye çalıştı. Askerlik dönüşü Afşin’e giderek birkaç hafta içinde terziliğe ilişkin temel bilgileri kavrayarak Sarız’da terzilik yaptı. Bağlama çalmayı bu dönemden sonra öğrendi ve sürekli okuyarak kendini geliştirdi. Yaşamının zorluğu nedeniyle İbreti mahlasını kullanmaya başladı.

    Terziliğin dışında madencilik, bağlama yapımcılığı, diş çekmek, fotoğrafçılık gibi çeşitli işlerle geçimini sağladı. Fotoğrafçılık işini önce Sarız’da sonra Elbistan’da sürdürdü. Bu dönemde Alevilere yönelik birtakım saldırılardan dolayı işyeri tahrip edildiğinden yeniden Sarız’a, sonra da İstanbul’a yerleşti. 5 Kasım 1976 tarihinde İstanbul’da Hakk'a yürüdü ve orada toprağa verildi.

-1-
Allahı bil diye öğüt verenler
Yaradandan gayrı bir yârimiz yok
İbadet, secdeden haber soranlar
Her taraf kıblemiz duvarımız yok

Aşk şarabın içtik dîldar elinden
Canımız kurbandır cânân yolunda
Hak ile birleşip, birlik halinde
Ondan ayrı gayrı bir kârımız yok

Tâ evvelden beri yârin kuluyuz
Öl dediği yerde hemen ölüyüz
Sevgi bahçesinin biz bülbülüyüz
Dost yüzünden başka gülzârımız yok

Ademde mevcuttur kuvvetle kudret
Hakka ibadettir insana hizmet
Tâ elestten beri böyledir adet
Sevgiliden başka dîldarımız yok

İbreti, olmuşuz sırrın mahremi
Aşk şarabın içtik, defettik gamı
Yaramız yâr sardı, bulduk merhemi
Gayrılarla asla pazarımız yok

-2-
Arif olmaz kimse asla ilm-i irfan görmeden
Menzil-i maksuda ermez, canı kurban vermeden
Alim-i kalbini pâk edip mücella kılmayan
Göremez didar-ı yâri aşka yâran olmadan

Ar-ı namus perdesini çâk eden rahat bulur
Bâkî devlet ele girmez, evvel üryan olmadan
Kin, kibir, hırs-ı damâdan geçmeyen bulmaz necât
Mevtü kıble ante-muti ile derbân olmadan

Gaflet ehli nuru görmez, du cihanda kör olur
Tur-i kalbini tecelgâh-i rahman bilmeden
Murg-i ankâ pek yüce uçar fakat kâm alamaz
İbreti, bülbül gibi talibi gülşen olmadan

-3-
Aşk-ı Leylâ ile mecnun olmuşuz
Sevdanın çölüne düştü yolumuz
Ta elest deminde beli demişiz
Dostun eşiğidir secde yerimiz

Huriyi, gilmana gönül vermeyiz
Cennet, cehennem hülyasına dalmayız
Surata göz ile hiç aldanmayız
Asıl budur bizim gerçek halimiz

Minnetimiz yoktur geçen Musa’ya
Her an çıkmaktayız Tûr-i Sinâya
Her akıl eremez bu muammaya
Dostun varlığıyla bildik varımız

Hakikat ilmine vâkıf olmuşuz
Hakkı hakkel yakın ayan görmüşüz
Maşukumuz huri gilman bilmişiz
Aşık-ı didarız, olmaz arımız

Cehennem hofu için olmaz ricamız
Her insan anlamaz bu maceramız
Aşk şevlesi gündüz eder gecemiz
Muhabbetle gülzar olur narımız

Enelhak sırrını candan duyarız
Din, iman değildir aşka uyarız
Kibiri, benliği hemen süreriz
Ölümden evvel ölür dirimiz

İbreti böyledir bizdeki adet
Gelip geçenlerden ummayız medet
Her vakit hak mevcut, gerekmez gaflet
Duyan hayat bulur bizim sözümüz

-4-
Aşkın cezbesiyle didarı görmek
Aşıkı sadıkın vârıdır varı
Tecelli Tûrunda visâle ermek
Hakikat ehlinin kârıdır kârı

Ehli aşk kıblesi didarı cânan
Farz ile sünneti orada tamam
İrfan mektebinden dersini alan
Petekte bal yapmış arıdır arı

Bülbülün feryadı gülün hârından
Aşk ehli bellidir ah-u zarından
Vuslat şarabını tutan elinden
Naci güruhunun piridir piri

Aşk, muhabbet şarabını içmeyen
Hak ile batılı görüp seçmeyen
Dost yolunda varlığından geçmeyen
Bilki insanların körüdür körü

İbreti, dost için serden geçe gör
Yahşiyi, yamanı tanı seçe gör
Yâr lebinden ab-ı hayat içe gör
İsrafil ‘in hayat sûrudur sûru

-5-
Aşkın pazarına uğrarsa yolun
Ateşlere yakıp seyran ederler
Gönül kaptır da bak, görürsün halin
Din, iman bırakmaz talan ederler

Kimi selvi boylu, şahin bakışlı
Kimi tavus gibi, göğsü nakışlı
Kimi tatlı dilli, melek gidişli
Seni varlığından üryan ederler

Kimi kaşı kara kirpikleri ok
Kimi çok sevimli, şivesi pek çok
Kiminin yüzünde hiç pervası yok
Alemin diline destan ederler

Kimi çokça sever, sözü yerinde
Kimisi ah çeker, gayet derinden
Kimi mahmur gözlü, sevda serinde
Bir bakışta mesti hayran ederler

İbreti, güzeller nazik edalı
Nerde aşık varsa, başı belâlı
Çöllere düşürür mecnun misali
Dünyayı başına zindan ederler

-6-
Bir sah olsam hükmeylesem cihana
Kilise, mescidi yikar giderdim
Okullar yapardım bütün insana
Cehaleti kökten söker giderdim

Fabrikalar kurar idim her yerde
İkiliği kovar idim bu serde
Ayrı gözle bakmaz idim bir ferde
Cihana bir gözle bakar giderdim

Gerçek insanları bilirdim Allah
Ondan gayrısına tapmazdım billah
Ne Kâbe kalırdı ne de Beytullah
Yerine bir arpa eker giderdim

İnsanlıktan baska olmazdı cennet
Yok olurdu İsa, Musa, Muhammet
Kalkardı dünyada mezhep, tarikat
Dinlerin bağını çözer giderdim

Bir olurdu zengin, fakir her zaman
Çaresiz dertlere olurdum derman
Ne gavur kalırdı ne de müslüman
Tümünü bir yola çeker giderdim

Gece gündüz çalışırdım millete
Bir faydali kul olurdum elbette
Bir ırmak olurdum güneşten öte
Yeni fezalara akar giderdim

O günü görseydim yüzüm gülerdi
Dünyada insanlar bayram ederdi
Ne bir silah, ne bir atom kalırdi
Bir ulu deryaya döker giderdim

İbreti der varligimiz bitmezdi
İnsanoğlu yanlış yola gitmezdi
Ayrı gayrı devlet icap etmezdi
Dünyaya bir bayrak diker giderdim

-7-
Biraz hâyâ eyle hor bakma zâhit
Her olur olmazı duymayanlarız
Bu bir hakikattir, çokları şahit
Softalığı hüner saymayanlarız

İbadete mağrur yüksek uçanlar
Aklınca sırat köprüsünü geçenler
Halkı haktan ayrı görüp seçenler
Böyle safsataya uymayanlarız

Fezaya yol açtı ilmi bilenler
Hâlâ gaflettedir tespih sayanlar
Sonra ahirette hülle giyenler
Bizler o hırkayı giymeyenleriz

Ta evvel tanırız bu doğru yolu
Gerek akıllı say gerekse deli
İnsanlık aşkıyla kalbimiz dolu
Muska yazıp halkı soymayanlarız

Gayemiz hizmettir şâki değiliz
Sömürücü yahut fâki değiliz
İbreti, fesatın kökü değiliz
Aşk, hizmet yolundan kaymayanlarız

-8-
Biraz yaklaş bana hasb-ı hal için
Konuşup anlaşak insancasına
Herkesi kardeş bil, iyice geçin
Sakın tepikleme hayvancasına

İnsan bir nesildir, sanma ki ayrı
Ana bir, baba bir değildir gayrı
Kardeşin kardeşe değmesin şerri
Gel anlayış göster irfancasına

Kalbini her fena fikirden arıt
Aklı vicdanınla işini yürüt
Zengini fakiri yanında bir tut
Kibir mağrur olma şeytancasına

Kamile hürmet et kemâlı için
Cahilden nefret et o hâli için
Bütün kötülüğün zevali için
Zulme karşı çık kalkancasına

Hak ver, hak sözüme iyice anla
Yine ne dersen de birazcık dinle
Mutlak İbreti’yi haklarsın sonra
Kalbini dar tutma zindancasına

-9-
Birlik beraberlik hep benim derdim
Bu derdi kendime nimet bilirim
Herkes kardeşimdir, ayırmam ferdi
Başka düşünceyi gaflet bilirim

Gelip geçmişlerden beklemem yardım
Ne gördümse mevcut olandan gördüm
Maneviyatta, surette ferdim
Sade Arapçayı zahmet bilirim

Çulum yırtık görüp sanmayın deli
Çok evvel bilirim sağ ile solu
Gönlüm dost evidir aşk ile dolu
Gerçekler sözünü hikmet bilirim

Bir halk ozanıyım elimde sazım
Mevki, saltanatta yok benim gözüm
Hak ve hakikata bağlıdır özüm
Sevgiyi, hizmeti servet bilirim

İbreti sözlerim her zaman doğru
Hak haklıyladır, sanmazam gayri
İnsanlığa çatanın olamaz hayırı
Onunla savaşı hizmet bilirim

-10-
Canımın Cananı Nazlı Dilberim
Mihrabımdır Kaslarının Arası
Ahu Bakışların Siyah Gözlerin
Kalbimdeki Yara, Onun Yarası

O Yar Vurdu Benim Kalbim Yaralı
Mecnun’a Dönmüşüm Yari Göreli
Yüz Yüze Gelipte Halım Soralı
N’olur Bir Kez Daha Gelse Sırası

Sevgisi Kalbimde Sızlanır Gider
Her Beni Gördükçe Nazlanır Gider
Ateşi Yürekte Közlenir Gider
Ne Zaman Bulunur Derdim Çaresi

O Dost Kurdu Bana Nasıl Bir Tuzak
Gönlüme Yakındır, Dursa Da Uzak
Dertlerimi Bir Bir Deftere Yazsak
Gün Gelir Seçilir Akla Karası

İbreti, Gözlerin Yaşlıdır Her Gün
Gerek Bayram Olsa, Gerekse Düğün
Elbette Murada Erersin Bir Gün
Sabır Diyarıdır, Dünya Burası

-11-
Cemâlin gördükçe ruhum şâd olur
Canımdan sevgili cânânsın güzel
Yüzün gülistandır bahar yaz olur
Gönlümün tahtında sultansın güzel

Tûbâya benzettim şu usul boyun
Huri mi, gılman mı yâr senin soyun
Yüzün on dört müdür, on beş mi ayın
Ya güneş ya mâh-i tabansın güzel

Yüzüne baktıkça gözüm kamaşır
Kapına kul olan hakka ulaşır
Sana yalvarmaya dilim dolaşır
Şüphesiz sen şah-ı hûbansın güzel

Aşkınla bu aklım târumar oldu
Bir tecelli doğdu cismin tûr oldu
Senin varlığından âlem var oldu
Cesetteki ruh-i revânsın güzel

Senden başka yoktur âlemde varlık
Sana bende olan çeker mi darlık
Aşkından mukaddes olamaz dirlik
İbreti’ye din ve imansın güzel

-12-
Dertliyim derman isterim
Başta tabibim var benim
Dost yüzün seyran isterim
Gözümde selim var benim

Susamışım ben bu çölde
Bülbülüm ayrıldım gülden
Severim derun-i dilden
Bir iftiharım var benim

Dönmezem dostun yolundan
Musa ‘yım aşkın Tûrundan
Gözüm yok cennet hurundan
Kesin kararım var benim

Dosta varam ülfet için
Minnet edem sohbet için
Birlik, muhabbet için
Çok intizarım var benim

İbreti yârini özler
Derdi derununda sızlar
Siyah kirpik, elâ gözler
Bir şivekârım var benim

-13-
Dîlberâ n’ettim sana; aşk ile rüsvâ eyledin
Saluben gam bahrine, kahrınla şeyda eyledin

Aşikânlar zümresi hüsnün seyretmekteler
Yanlız bu bendeni muhtac-ı şekvâ eyledin

Şol siyah zülfünü ettin hüsnü pâkına nikâb
Bu fakir âfkendeni hicrâna hamtâ eyledin

Men ki mecnunum saçı Leylâ ‘na ey gül yüzlü dost
Ol sebepten kâmetim, hasretle du’tâ eyledin

İbreti’nin senden gayrı yok durur sermayesi
Gönlümü alıp bütün varlığımı ifnâ eyledin

-14-
Dinlersen sözümü verem haberi
Boş yere bekleme büyük mahşeri
Eğer ister isen cennetle huri
Yârin kucağından başka yer değil

Havaya kaldırma boşa elini
Arapça duaya yorma dilini
Koklamak istersen cennet gülünü
Yârin yanağından başka şey değil

Sakın kıble sanma cansız duvarı
Hem kıble hem Kâbe dostun didarı
İçmek ister isen ab-u kevseri
Yârin dudağından başka şey değil

Hocaya dedeye eyleme minnet
Eğer tanıdınsa insandır cennet
Benden sorar isen halis ibadet
Sevgiyle hizmetten başka şey değil

İbreti, yarinle sen eyle ülfet
Ondan başka sana gerekmez cennet
Candan sev dostunu eyle muhabbet
Huri, Kevser bundan başka şey değil

-15-
Dost yüzün gördükçe eyvallah demek
Ta evvelden beri bu adetimdir
Aşkın Kâbesinde imama uymak
Dostumun cemâli ziyaretimdir

Gerçeklerin kalbi aynadır hakka
Beytullah gönüldür, değildir mekke
Ne mescit isterim ne dahi tekke
İnsanlığa hizmet ibadetimdir

Mansur oldum dostun zülfünde berdar
Benim için budur büyük iftihar
Ne cübbe giyerim, ne külahım var
İnsanlık kisvesi kıyafetimdir

Ne orucum vardır ne de namazım
Hakka pek yakınım, her dem niyazım
Aşk ile divâne, elimde sazım
Buna sebep dosta muhabbetimdir

İbreti’yim değiştirmem niyeti
Bâtıl hurâfaya etmem biatı
İbadet sayarım dosta hizmeti
Bu da göze çarpan kabahatimdir

-16-
Dünyaya gelse de insanın çoğu
Bir zevki sefasın sürmeden gider
Kimisi beğenmez bal ile yağı
Kimi de yüzünü görmeden gider

Çalışıp dökülen ter yanağından
Lâkin kurtulmayan yokluk ağından
Halen yorgan sırtta ölüm çağında
Bir ferahlık güne ermeden gider

Nicesi var ak ile karayı seçer
Kimi hak vermekten bilerek kaçar
Kimisi hak için canından geçer
Kimi de farkına varmadan gider

Saltanat uğruna dökülen kanlar
Bu oyunun farkına vardı insanlar
Yemini kıskanan vahşi hayvanlar
Açtığı yarayı sarmadan gider

İbreti, kölelik son bulsun yeter
Yoksul hep çalışır, ağa yan yatar
Doğru söyleyene çamurlar atar
Dişlerin bileyip durmadan gider

-17-
Erenler ceminde, er meydanında
Can verip cânânı görecek misin
Vazgeçip şöhreti namı şanından
Gerçekler sırrına erecek misin

Musa gibi aşkın Tûruna düşüp
Nefsi amarenin kalesin yıkıp
Aşk hançerin kendi kalbine sokup
Şehitler safına girecek misin

Niceler söz ile girer meydana
Arını, varını atmaz bir yana
İsmailim der de kıyamaz cana
Kurban menziline varacak mısın

Her can Mansur olup çekilmez dâra
Kerem, Aslı gibi yanamaz nara
Leylâ ‘nın aşkıyla gezen avare
Mecnun ‘un halini soracak mısın

İbreti’nin sözü gelmesin ağır
Hakka doğru diden işte bu çığır
Dili lal, gözü kör, kulağı sağır
Ölmeden evveli ölecek misin

-18-
Evvelden bade-i aşk ile mestiz
Yerimiz meyhane, mescit gerekmez
Saki-i kevserden kandık elestiz
Kuran-ı natık var sâmit gerekmez

Cennet irfan imiş remzini bildik
Bai bismillahtan dersimiz aldık
Cemâl-i dilberi aşikâr gördük
Cennetteki huri, gilman gerekmez

Gelmişiz cânânın asitanına
Sıtkıyla sarıldık dost dağmanına
Canla baş koymuşuz aşk meydanına
Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez

Bize lâzım değil müftü fetvası
Ehl-i aşk olanın var âşinası
Ademi hor görüp olmayız asi
Secdeden ar eden şeytan gerekmez

Biliriz abdesti, savmı, salâtı
Kelime-i şahadet, haccı, zekatı
Taklit ile olmaz hak farziyatı
Riya ile olan iman gerekmez

Biliriz mevlayı vicdanımızda
Allah aşikârdır seyranımızda
Kuş dili okunur irfanımızda
Arabi, Farisi lisan gerekmez

Yürekte gizlidir bizim derdimiz
Taklide bağlanmaz hiçbir ferdimiz
Nefsimiz iledir daim harbimiz
Cahil-ü nadanla kavga gerekmez

İbreti, nâdanla etme ülfeti
Dost kapısın bekle, eyle hizmeti
Anlamak istersen ilm-i hikmeti
Aşktan başka din ve iman gerekmez

-19-
Ey sofu bizlere kem gözle bakma
Özünü farkeden insanımız var
Gerekse cennete bizi bırakma
Bizim de bir huri gılmanımız var

İster tapusun al cennet alanın
Meftunu değiliz huri gılmanın
Yarın ki kevserden sen doyur karnın
Bugun bulup içen mestanımız var

Manasını biliriz ilm-i irfanın
Bizce değeri yok kuru davanın
Bunun için bize gel sıkma canın
Hep dinlere önder vicdanımız var

Kim hoşlanır senin böyle halinden
Hem dua hem küfür çıkar dilinden
Geçtik ham sofunun kıl-u kalinden
Hılkati-i ademiz izanımız var

Nesini yemişiz bilmem sofunun
Sanki düşmanıyız her zaman onun
Ortağı değiliz huri gılmanın
İbreti, bizim bir cananımız var

-20-
Gül yüzlü sevdiğim sevmişim seni
Her zaman yüzüne bakmak isterim
Sen de insaf eyle unutma beni
Coşup senden taraf akmak isterim

Varmı senin gibi nazik edalı
Nerde var ben gibi başı belalı
Dost senin yolunda olanca varı
Aşkın ateşine yakmak isterim

Ne kadar şirinsin nazlı merâlim
Çok dikkatle baktım yoktur emsâlin
Şu siyah zülfüne bir erse elim
Tutupta boynuma takmak isterim

O bal mı, şerbet mi yâr dudağında
Cennet bahçesi var dost yanağında
Tomurcuk gül açmış senin bağında
Koparıp göğsüme takmak isterim

İbreti, sevmişim nazlı cânânı
Yoluna koymuşum baş ile canı
Gönüldeki dönen yel değirmeni
Su olsa bedeni yıkmak isterim

-21-
Gül müdür, reyhan mı zülfün telleri
Boyu müşkübârım sen sefa geldin
Bülbülüm, feryâdım hüsnün gülleri
Sevdiğim nigârım sen sefa geldin

Nazına doyulmaz, şirindir dilin
Haktır, hakikattir erkânın, yolun
Hak cemâlin gördü şâd oldu kulun
Nazlı şivekârım sen sefa geldin

Başımızda esen sevda yelleri
Gözümüzde tüter dostun elleri
Irak iken yakın ettin yolları
Ey sevgi çınarım sen sefa geldin

Cemâlin görenler n ‘eyler cenneti
Zengine, fakire kalmaz minneti
Aşığın başında tâcı devleti
Habibim, hünkarım sen sefa geldin

Gönülde meve vuran aşkın deryası
Cemâlini görmek ruhun gıdası
İbreti, fakirin dıl aşinası
Sevgilim, settarım sen sefa geldin

-22-
Hakkı pek yakında gördük inandık
İlk başta danıştık vicdanımıza
Gerçekler yoluna girdik uyandık
Hakikat denildi erk¬ânımıza

Nâci güruhuna bendeyiz bende
Hakkı ispat edip kâmil insanda
Şeytanı tanıyıp düşmeyen fende
Odur lâyık olan ihsanımıza

Gerçek irfanıdır bizim gıdamız
Meleklerin secdegâhı ademiz
Ancak özün bilen duyar sedamız
Cahil ermez sırrı irfanımıza

İyice inceledik biz o Kuranı
Bir canlı kitapta okuduk onu
Arif ol da evvel kendini tanı
Yoksa aklın ermez lisanımıza

İbreti, razıyım lütufa kahra
Asla değer vermem cahile köre
Elim göğe açıp eğilmem yere
Gönülden bağlıyız cânânımıza

-23-
Hangi peygamberden kaldı bu usül
Hangi âyet bunun hakkındanazil
Sünnet, sakal, bıyık kesmek mi gafil
Bu mu müslümanlık işaretiniz

Suya güvenerek kalmayız murdar
Marifet denilen bir çeşmemiz var
Onda yıkananlar vakıf-ı esrar
Hep onunlakâim teharetimiz

Su temiz eder mi özü murdarı
Gören marifetle gördü didarı
Ali’yi su mu etti islâm serdarı
Hep buna mı benzermaharetiniz

Kul es’eli küm ayetin buyurdu Allah
Ehlibeyte muhabbet herşeyden âlâ
Münafık sözüne uymayıp asla
Hüseyin’i sevmek mi kabahatımız

Kitapsız şunlar ki bilmezler suçun
Dışın temiz tutar, arıtmaz için
Cehennem deresi riyakâr için
İblisten saklıdır ibadetimiz

Mümin okuyan mı, emri tutan mı
Yoksa ilmi para ile satan mı
Namazda duvara cephe tutan mı
Ancak su ile mi teharetiniz

Ölmeden ölenin temiz ölüsü
Mevtü kıble ant’a mevttir dirisi
Günah, yuğmak değil daha doğrusu
Ölü yuğmak ancak bir adetimiz

Ali, Fatıma’dır Hasan Hüseyin
Çariyar dır hem, sakisi kevserin
Bunları koyup da gayriye yakın
Olmaktır çok büyük kabahatiniz

Cilveyi Rahbani Ali’de kudret
Bu kudretle zâhir eyledi hikmet
Hak Ali ile birdir, bu nasıl gaflet
Hatemmullahi kulubihim işaretiniz

Peygamberimiz mezhebi dört müydü
Hanifi şafi ‘mi nikâhın kıydı
Yoksa imam malik hambeli miydi
Ehlibeyt mezhebe var biatımız

Dört mezhep lafına vermeyiz kıymet
Abbasi icadın biliriz elbet
Ehlibeyte râgıp olmayan her fert
Ta elestten beri cenabetimiz

Muhibbî evlâdız değiliz inkâr
Bu yüzden softaya göründük ağyar
Ta ‘ani teşninizden ne gamımız var
Herkese mâlum bir habasetiniz

Vaiz pendi etmez asla bize kâr
Bizlere malumdur yâr ile ağyar
Müstakim adlı bir tarikimiz var
O yoldandır hakka garabetimiz

Mirac bir kademdir girebilene
Haktan yakın yoktur görebilene
Hakimdir Muhammet, Ali cihana
Mahşerden sonra mı şol cennetiniz

Siz cennete aşık, biz de cemale
Acep bundan kimler erer kemâle
Huri, gilman için çekmeyiz çile
Sizin onlar için hep teatiniz

Sümmevechullahi demişiz beli
Lâ taknet-u minrahmete ezeli
Mescidi melâik ademdir celi
Bizim bu camide ibadetimiz

Men aref remzinden dersimiz aldık
Dört kitap ilmini bir nokta bildik
Cami-i vücutta namazı kıldık
Beş değil dem be dem ibadetimiz

Ger zuhur edeydi mehtii devran
Meydana çıkardı güruh-u şeytan
Tiğ-ı hunrizini çaldığı zaman
Aşikâr olurdu kabahatiniz

Ayrı gayrı değil, kulda sırrı var
Mümin olan bunu edemez inkâr
Haktan gayrı nesne görmeyiz zinhar
Bu mu göze çarpan kabahatimiz

Ali öldü dersin, mezarı nerde
Kendisi tabutu gömdüğü yerde
Bunu bilmek kısmet olmaz her ferde
İşte bu yüzdendir hakaretiniz

Ali ‘nin kudreti edilmez tarif
Nice sırları var akla muhalif
Yeni midir adâvete tesadüf
Yoksa ezelden mi bu adetiniz

Davut çalmadı mı udu, tamburu
Ona ermedi mi hidayet nuru
Musiki çalmanın var mı kusuru
Nedir taş atmaktan ticaretiniz

Farz ile sünnetten geri kalmayız
Çünkü hak mevcuttur meçhul bilmeyiz
Yılda bir kez biz Mekke ‘ye varmayız
Gönül Kâbesidir ziyaretimiz

Elkalb ‘el mümin ‘in beyt ‘ül hûdadır
Bu yüzden haccımız hac ‘cı kübradır
Hazinetullahtır hem beytullahtır
Dem be dem bu hactır ziyaretimiz

Kürsüde vaaz eder, gözü bakar kör
Kendini hoş görür, özgede kusur
Bunlar rafazi der, hem dahi kâfir
Nedir bu zümreye adavetiniz

Millet seçmek değil bizdeki temel
Doğru söz üzere ederiz amel
Acem sözlerinden Kuran var evvel
O gösterdi rahı hidayetimiz

İbadetin hası selahı dâim
Nefsimiz neyinden kılarız saim (Oruç, perhiz)
Mal zekâtı vermek nemize lâzım
Hak yola baş vermek iradetimiz

Zencefil, zina yok bizden dilin çek
Evlâdımız tahir piç değil bişek
Hak emri üzere süreriz sürek
Yok böyle batıl bir adetimiz

Kâinatı yoktan var eden Allah
Ondan gayrı var mı bir ata, ana
Niçin olmadınız bu sırra âgâh
Bu kadar mı bağlı basiretiniz

İbreti fariğ ol, uyma cahile
Nasihatin hiçe gider nafile
Hüner odur kişi kendini bile
Ondan belli olur maharetimiz

-24-
Harf be harf okudum ilmi Kuran ‘ı
Hatm-ı Kuran vechi hubanda imiş
Boş yere yorulma başka çareyi
Bulaman ne varsa bu anda imiş

Canına kıymayıp serden geçmeyen
Hak batılı birbirinden seçmeyen
Dost zehirin bade gibi içmeyen
Özünü bilmemiş noksanda imiş

Ölmeden ölmenin yolun seçmese
Sıratı mizanı burda geçmese
Aşk badesin yar elinden içmese
Kimisi gark olmuş tufanda imiş

Gerçekler fark eder ilmi mânâyı
Samandan seçerler hemen taneyi
Kulağına koymaz hiç efsaneyi
Ariflerin ilmi irfanda imiş

Evvel ahir budur sizlere sözüm
İbreti, hizmette her zaman gözüm
Asıl vücut cami, orda namazım
Her ne arar isen insanda imiş

-25-
Her neyi gördükçe kaşların yıkma
Ne suçum var ise bildir efendim
Hata eyledimse kusura bakma
Düştümse elim tut, kaldır efendim

Nedir bu keman kaş, nedir bu gözler
Açtığı yaralar durmadan sızlar
Hatırdan çıkmıyor o şirin nazlar
Ya kurtar, yahutta öldür efendim

Gün güne arttırdın derdi sızımı
Açmaz oldum hiçbir yana gözümü
Kış eyledin baharımı, yazımı
Bilmem ki bu nice haldir efendim

Gayrilere sırrım açamaz oldum
Bal, şerbet verseler içemez oldum
Kırdın kanadımı, uçamaz oldum
İster ağlat ister güldür efendim

Sensiz gam kederdir her geçen günüm
Niçin işitmezsin feryad-ı ünüm
Kâbem sensin imanım, dinim
İbreti kapında kuldur efendim

-26-
İlme değer verip uykudan kalktım
Sarık, seccadeyi elden bıraktım
Vaizin her günkü vaazından bıktım
Ramazanı sele verdim de geldim

Karnım acıktıkça kederim arttı
Hele hac kaygısı ayrı bir dertti
Paralılar hemen hac’ oldu gitti
Şeytanı taşlarken gördüm de geldim

Dört kitabı koyup torbaya astım
Cennet hurisinden ilgimi kestim
Muskacı hocaya sanmayın sustum
Ağzının payını verdim de geldim

Aklım ermez ahret eğlencesine
Saygım var insanın düşüncesine
Hayal cennetinin has bahçesine
Softa sürüsünü sürdüm de geldim

İbreti, emelim insana hizmet
Eşim bana huri, evim de cennet
Hacıya, hocaya kalmadı minnet
Irbığı, tesbihi kırdım da geldim

-27-
İnsanlığa değer verir
Böylece ehli imanım
Kötü ahlâkı hor görür
Ona kaynamaz hiç kanım

Benden sorma abdest namaz
Sabırlı ol hele biraz
Arapcam çok kısa pek az
Safi Türkçedir lisanım

Yetmiş iki huri bilmem
Verselerde yine almam
Çünkü ben hakkından gelmem
Geçimi dar bir insanım

Kâbe ‘ye param yok niçin
Hak her yerde olduğu için
Her hâl bunda yoktur suçum
Çünkü ben hakka tapanım

O cennet hep olsun sana
Kederlenme benden yana
Cehennem kâr etmez bana
Cennet benim, ben insanım

Şeytanı bilmem ki nasıl
Ne millettir, hangi asıl
O yaklaşmaz bana hâsıl
Onunla evvel düşmanım

İbreti, böyle bir ferdim
Sade insanlıktır derdim
Hep gönlümü dosta verdim
Sanma ki ona pişmanım

-28-
İnsanlığa doğru bir yol ararsan
Cahilin peşine düşme ha düşme
Gerçekçi bir kâmil olayım dersen
İnsanlık haddini aşma ha aşma

Cahillerin sözü zehirli oktur
Onlarla birleşip savaşan çoktur
Kemâletsiz insan her dem çocuktur
Nefret et, peşinden koşma ha koşma

Niyetin bir insan olmaksa eğer
Gerçek insan bütün dünyayı değer
İbreti, istersen marifet, hüner
İnsani ahlâktan şaşma ha şaşma

-29-
İrfan mektebine sözle girilmez
Hulusi kalp, doğru öz olmayınca
Gerçekler sırrına asla erilmez
Hakkı tanıyacak göz olmayınca

Her aşıkım diyen bâde içemez
Her mürşidim diyen müşkül seçemez
Güller yaprak açıp koku saçamaz
Karlar eriyipte yaz olmayınca

Ârif olan bulur gerçek yârini
Yoluna terk eder bütün varını
Tutuşup yanmalı aşkın fırını
Hiç kebap pişer mi köz olmayınca

Kanat gelişmeden uçamaz kuşlar
Bebe et yiyemez çıkmadan dişler
Ne kadar pişirsen yenir mi aşlar
Gerektiği kadar tuz olmayınca

İbreti, meyveler yetmeden yenmez
Açılmayan güle bülbüller konmaz
Boş bir lamba asla tutuşup yanmaz
İçinde bir miktar gaz olmayınca

-30-
Kaşın mihrabımdır, Kâbem yüzündür
Söylerim çıktıkça avazım benim
Benim kıblegâhım iki gözündür
Her vakit sanadır niyazım benim

Cemâlin var iken gerekmez cennet
Cennet için asla eylemem minnet
Sana gönül vermek farz ile sünnet
İşte budur vakit namazım benim

Tûba dedikleri güzel boyundur
Huri melek derler, senin soyundur
Aşıka cevretmek eski huyundur
Dişi inci, dudak kirazım benim

Nice âşıkların aklını aldın
Nicesin aşk ile sevdaya saldın
Yer ile bir ettin, beni de buldun
Üst üste yıkarak enkazım benim

İbreti, kapında her zaman kulum
Asla eteğinden kesemem elim
Görmese gözlerim, lâl olsa dilim
Senden ayrılamaz bu özüm benim

-31-
Kaşın mihrabına karşı namazım
Güruhu Naci ‘nin imamı sensin
Ayağın tozuna vardır niyazım
Dergâhı hacetin tamamı sensin

Cemâlin şamâdır pervânesiyim
Gönlün Kâbe onun kurbanesiyim
Derdinden hastanın bir tanesiyim
Yaralı gönlümün lokmanı sensin

Hak nazarı mıdır sendeki nazar
Aşk ehli güzelin berâtın yazar
Künyenden okur üstadı evvel
Herhalde alemin sultanı sensin

Aşkınla tutuştum ah ile zârım
Evvel ahir sensin umudum varım
Cânânın derdiyle çok intizârım
Ben bülbülüm, gül-i handânım sensin

İbreti, budur mümin miracı
Onu tavaf eder güruhu Naci
Kırkların ceminde Fadime bacı
Cennetin hurisi, gilmanı sensin

-32-
Kemâl sahibinden dersimiz aldık
Cemâl-i cânâna hayranız bugün
Meneref remziyle nefsimiz bildik
Özünü tanıyan insanız bugün

Kemliğe iyiliktir bizim huyumuz
Evliya neslidir asıl soyumuz
Ruha gıda verir guft-u guhumuz
Hamdolsun ki ehli irfanız bugün

Cemâlden okuruz Kuran ‘ımızı
Kör, sağır anlamaz lisanımızı
Kendi özümüze ezanımızı
Okuyan sahibi izanız bugün

Ademe hak dedik kalu beladan
Gayrıyı yok bildik, çıktık aradan
Kim ne derse desin tam o sırada
Hak ve hakikati göreniz bugün

İbreti, candan bağlıyız insana
Cemâla aşığız, değil cinana
Meyleden değiliz huri gilmana
Yakın dost olana kurbanız bugün

-33-
Mağrurlanıp her dem yüksekten uçan
Sözümüz yok aklı ermeyenlere
Marifetten mahrum, irfandan kaçan
Kibiri, benliği sürmeyenlere

Ancak kâmil insan hakkın aynası
Kendinde tecelli eder mevlası
Boş yere yorulup çıkarma sesi
Hakkı vicdanında görmeyenlere

Rastgele kimseye eyleyen niza
Kendinden zayıfa eyleyen eza
Ahir zalimlere verilir ceza
Şimdiden hesabın vermeyenlere

Taşa boyun eğip edilmez dua
Adem canlı Kâbe, odur Beytullah
Hakikat kapısı açılmaz asla
Bir kâmil insana ermeyenlere

İbreti, nidersin yahşi yamanı
Evvel ara kendindeki noksanı
Zalime, namerde etme ihsanı
Seni canı dıldan sevmeyenlere

-34-
Mecnun ‘un gezdiği çölü, ovayı
Leyla ‘nın aşkına düşenlere sor
Ferhat ‘ın deldiği yalçın kayayı
Varlık dağlarını aşanlara sor

Çokları aşk için serini verdi
Çekmeyenler bilmez bu müşkül derdi
Halden bilir sanma gördüğün ferdi
Hasret-i aşk ile pişenlere sor

Cânânın elinden dolu içenler
Kanat açıp dosta doğru uçanlar
İnsana hizmeti hedef seçenler
Can, baş vermek için coşanlara sor

Aşıka cefadır dilberin huyu
Cefaya katlanmaz her kabadayı
Sevdiğine kuldur aşıklar soyu
Sevdanın elinden şaşanlara sor

İbreti neylersin hesap kitabı
Sadık yar sevmenin çoktur sevabı
Öğrenmek istersen doğru cevabı
Aşk atına binip koşanlara sor

-35-
Minareye çıkıp bize bağırma
Haberimiz vardır, sağır değiliz
Sen kendini düşün bizi kayırma
Sizlerle kavgaya uğur değiliz

Her yerde biz Hakkı hazır biliriz
Olgun insanları Hızır biliriz
Bundan başkasını sıfır biliriz
Tahmininiz yanlış, biz kör değiliz

Eğer insanlıksa doğru niyetin
Nefsini ıslah et varsa kudretin
Bize lazım değil senin cennetin
Huriye gılmana esir değiliz

Arapca duaya değiliz mecbur
İster müslüman bil, istersen gavur
İnsanı hor görmek en büyük küfür
Buna inanmışız, münkir değiliz

İbreti, bu hâle insan acınır
Ham sofular bu sözlerden gücenir
Aslına ermeyen elbet gocunur
Onu avutmaya mecbur değiliz

-36-
Müşkülüm hâl eyle, gizlenme yârab
Niçin hep zengine ihsânın senin
Bu yoksullar kulun değil mi acep
Bu mudur adalet imkânın senin

Nice kulların var, çeker cefayı
Niceleri vardır, sürer sefayı
Kimi her gün içer, bulur kafayı
Acep neden çarpmaz Kuran ‘ın senin

Kimi pervasızca insan asıyor
Kimi kılıç ile kelle kesiyor
Kimi bomba atıp ülke basıyor
Neden sızlamıyor vicdanın senin

Gören, duyan sensin her cinayeti
Neden sürdürürsün bu rezaleti
Kullara bulursun hep kabahati
Böyle mi hakikat irfanın senin

Silkinip meydana çıksan olmaz mı
Zulmün temelini yıksan olmaz mı
Biraz İbreti’ye baksan olmaz mı
Bilmem neden herkes hayranın senin

-37-
Şaşkın gibi koşup gitme yabana
Sana da verilmiş bir can dediler
Özünde ara bul düşme gümana
Hemen kendine gel inan dediler

Akıl haznesinden mizana geldim
Orada ben hemen imana geldim
Hak ve hakikati vicdanda buldum
Böyle gerek ehli irfan dediler

İnsan hakkın bilip ettim niyazı
Kıblesiz camide kıldım namazı
Çünkü her tarafta var hakkın yüzü
İşte şimdi oldun insan dediler

Bu gerçek sözleri herkes bilemez
Yüzden geçer gider künhe eremez
Melek dahi ondan sorgu soramaz
Kul hakkın verirse hemen dediler

Cehennem var imiş, nemize gerek
Aşkın ateşiyle yanak kurtulak
Akıl, mizan, sırat bir temiz yürek
Ondan size gelmez ziyan dediler

Vadedilen yetmiş huriden geçtim
Yetmiş değil bir tek yetişmiş seçtim
O verdi ben hayat suyundan içtim
O zaman adına gilman dediler

İbreti, bende var bir tuhaf adet
Arapça salavat getirmem ebed
Sen islam, dilin Türk, Arapça bir dert
Her şey Türkçe olsun aman dediler

-38-
Tâ elest deminde demişiz belî
Arif bilir bunu beyhude şaşar
Aşkın şarabından kandık ezeli
Çünkü dertli olan dermana koşar

Muayyen vakit yok daim ibadet
İnsana gerektir sevgiyle hizmet
Madem hak her yerde cami ne hacet
Bilmeyenin yolu yabana düşer

Sofa inat eder, hak yola gelmez
Bin sene okusa bu sırra ermez
Gerçeğin suali mahşere kalmaz
Fırsat elde iken sıratı aşar

İsrafil sûrunu hergün çalmakta
Gafletten uyanan hep dirilmekte
Bâtıldan vazgeçip hakka gelmekte
Şaşkın sofu halen bekliyor mahşer

İbreti, sözünü yeter uzatma
Kendinde ara bul yabana gitme
Dostun ile dost ol, gayrı gözetme
Sadık dost olanlar hiç ölmez yaşar

-39-
Yarab şüphe yok, herkesten güçlüsün
Lâkin zulmü sona erdirmiyorsun
En azından bizim kadar suçlusun
Niçin şeytanları öldürmüyorsun

Sen birsin neden dört kitabın varmış
Her kuldan soracak hesabın varmış
Hem ateş cehennem azabın varmış
Hem hapishaneyi kaldırmıyorsun

Kimisi camide kimi tekkede
Kimi kilisede kimi Mekke ‘de
Hepimiz şaşırdık bu tehlikede
Gizlendin sebebin sordurmuyorsun

Her ulus seviyor seni ya Allah
Sana çok cömert diyorlar maaşallah
Tükenmez hazinen varmış eyvallah
Fakat aç yoksulu güldürmüyorsun

Aklım sana şaşar ey yüce yarab
Sevgili resulün, Kuran’ ın Arap
Seyirci kalmana var mıdır sebep
Neden İsrail’e saldırmıyorsun

Nice mazlumların başın kesen var
Pir Sultan, Mansur ‘u dâra asan var
Atom bomba atıp ülke basan var
Bunların haddini bildirmiyorsun

İbreti bu haller çok zihin yorar
Hem katil hem melek Azrail ‘in var
Yerin bilen olsa bunları sorar
Bunca olaylara aldırmıyorsun

-40-
Yarınki cennete etmeyiz minnet
Cenneti vücud-u insan biliriz
Münevver kitleye vererek kıymet
Allah mefhumunu vicdan biliriz

Gâip lâzım değil, n ‘ideriz lâfı
Mevcut gördüğümüz bizlere kâfi
Sevgi âb-ı hayat safidir safi
İçenleri ehl-i irfan biliriz

Gerçek aşık siler kalbin tozunu
İrfan ışığında açar gözünü
Kâmilin ağzından çıkan sözünü
Hemi hadis, hemi Kuran biliriz

Ahlâk abdestine veririz cevaz
Vücut camiinde kılarız namaz
Dostun eşiğine eyleyip niyaz
Kendimize bunu erkân biliriz

İbreti, yavaş ol, gözle turâbı
Cehennem ateşi, vicdan azabı
Neylersin yarınki yevmülhesabı
Olgunları huri gilman biliriz

-41-
Yaşamak boşadır yâr olmayınca
Avını almayan baz neye yarar
Hep zarar sayılır kâr olmayınca
Boşa konuşulan söz neye yarar

Gerçek olan bir menzile yetmeli
Sadık haldaş bulup yola gitmeli
Özü, sözü birbirine katmalı
Tel, perde olmazsa saz neye yarar

Ahlâk, meziyetten üst olmalıdır
Aşkın şarabıyla mest olmalıdır
Cânâna can verip dost olmalıdır
Riyâ ile olan haz neye yarar

İrfan mektebine varmak gerektir
Hakikat sırrına ermek gerektir
Hakkı aynel yakın görmek gerektir
Yâr yüzün görmezse göz neye yarar

İbreti, sevgidir her işin başı
Gönülde yanmalı aşkın ateşi
Kaynatır kazanı, pişirir aşı
Ocak yanmayınca gaz neye yarar

-42-
Yine Efkarlandı Divane Gönlüm
Gam Kederle Yüklü Kervanım Vardır
Ahu Vah Çekmekle Tükendi Ömrüm
İçerimde Derdi Hicranım Vardır

Bilmem Nerde Kaldı Nazlı Meralım
Günden Güne Beter Oldu Ahvalim
Tükendi Sabrım Bitti Mecalim
Gece Gündüz Ahu Figanım Vardır

Gönül Vazgeçer Mi Boyu Fidandan
Emsali Bulunmaz Devri Zamandan
Yaradan Ayrılalı Usandım Candan
Tek Teselli Kası Kemanım Vardır

Ben Selvi Boylu Yardan Ayrıldım
Askın Ateşinde Yandım Kavruldum
Varlığımdan, Benliğimden Sıyrıldım
Yar Yabanda Koymaz İmanım Vardır

İbreti,Yarımı Unutmam Bir An
Gözlerimden Akar Yas Yerine Kan
Dedim Yar Yüzünü Göreyim Hemen
Çünkü Derdi Hasret Çekenim Vardır

-43-
Yusuf-i zamanı afat-ı devran
Mahi şakkal kamer yarimi gördüm
Gülşeni hüsnüne olmuşum hayran
Pervane misali nurumu gördüm

Tubâ-i cennettir boyu ne güzel
Hüsnüne yakışmış huyu ne güzel
Mutlak sulbi tahir soyu ne güzel
Hallacı mansur veç dârımı gördüm

Cihanda misli yok cevheri yekta
Bir nuru mücessem kılmış tecella
Cemâlin görünce dedim eyvallah
Lemteradan olan turumu gördüm

Bin hacca bedeldir nazı, niyazı
Bendesiyem hemde rahının tozu
Çok şükür keşfettim gizlenen razı
Mahi taban olan ruhumu gördüm

İbreti, bade-i aşk ile mestim
Yoluna baş vermek muradım, kastım
Eğer ki canımı isterse dostum
İşte ben yok olup varımı gördüm

-44-
Zalimin, gaddarın zevali yakın
Sanmaki beklenen Mehtiyi gelmez
Haksızdan soracak haklının hakkın
Adalet olunca şikayet olmaz

Nice gözler var kan, yaş akmakta
Nice acı günler ömrü sökmekte
Nice canlar her an çile çekmekte
Lâkin herşey geçer ebedi kalmaz

Nice mazlumların hakkın yiyen var
Akıl yolun kesip insan soyan var
Bu hâl böyle sürüp gider diyen var
Hiçbir çiçek yok ki ahiri solmaz

Nice hakikati görüp seçen var
Nice bilmeyerek ondan kaçan var
Nice çay yerine çorba içen var
Herkes hakikatin künhüne ermez

Mehti Ali Resul çıkacak derler
Zulmün temelini yıkacak derler
Mazlumun hâline bakacak derler
Ne suretle olur çok kimse bilmez

Bu bir hakikattir demeyiz yalan
Gelecek aslında Mehti ‘dir gelen
Lâkin diyemeyiz felanca, filan
Mehti ‘yi tanıyan künyesin sormaz

Zulüm çoğalınca çıkacak Mehti
Ta evvelce tayin etmiş bu vakti
Yerine getirir, yaptığı ahtı
Bunu fark etmeyen Mehti ‘yi görmez

Adalet nerdeyse Mehti orada
Sanma gelecek var başka sırada
Nereye gizlenmiş, çıksın oradan
Başka safsatalar girmez kafaya

Gelecek kimse yok, bekleme boşa
Yok yere zihnini yorma bu işe
Ne zaman zulümle çıkarsan başa
Gelecek Mehti ‘ye hiç hâcet kalmaz

İbreti, kimsenin kalbini yıkma
Hakikat, adalet yolundan çıkma
Körlerin önüne çıranı yakma
Karanlığa gider ışığı görmez

KAYNAK:
http://www.ibreti.net