Perşembe, Nisan 2, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 17

Hüseyin Gazi Metin dedeyle Söyleşi Ayhan Aydın

0

Hüseyin Gazi Metin – Son Derlememde kendisiyle daha önce bir söyleşi yaptığım Hüseyin Gazi Metin Dede’nin görüşlerini derlemiş, kendi şiirlerinden bazı örnekler sunmuş, kitapta kendisine 55 sayfa yer ayırmıştım. İlginize muhabbetlerimle…
Geleneği Geleceğe Aktaran Çağdaş Bir Ses
Pir Sultan Abdal’ın Yolundan Giden Bir Halk Ozanı
HÜSEYİN GAZİ METİN DEDE
Divriği Çamşıhı Şahin Köyü’nde, 1939 yılında doğan Hüseyin Abdal Ocağı’ndan Hüseyin Gazi Metin Dede, maden ocaklarının kıvılcımlarını ezen- ezilen ikilemi ekseninde ördüğü dünya görüşünü besleyen damarlar olarak hissetmiş.
Dünyada herkesin bir ve kardeş olabilmesinin yolunun adaletsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabileceğini görmüş, bunu hayat ilkesi edinmiş. Her zaman haklının yanında, işçinin yanında, horlananın yanında yer alırken, Alevilerin de bu dünya en çok haksızlığa uğrayan kitlelerden birisi olduğunu fark etmiş.
Erenler yurdu Sivas’tan tüm dünyaya uzanan ünüyle sazını her zaman, Pir Sultan Abdal gibi Anadolu ozanlarının karanlıkları yırtan, güvercin aydınlığında bir barış dünyası özleyen duygularıyla çalmış, yazdığı şiirleri de bu duygularla bezemiş.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yönetiminde uzun yıllar örgütlü mücadeleyi savunan Hüseyin Gazi Metin Dede, yurtdışında da özellikle Alevi gençlerinin ve kadınlarının yetişmesi için cemler yürütmüş, muhabbet meydanları açmış, gönüllerde silinmez izler bırakarak “devrimci dede” ünvanını almıştır.
Kendisiyle yaptığım uzun söyleşiden derlediğim bu yazıda; Halk Ozanı Hüseyin Gazi Metin Dede’nin dedelik kurumunu, Çamşıhı yöresinin etkili olan dedelerini, yörede yürüyen yol ve erkân hakkındaki bilgilerini ilginize sunuyorum.
Ayhan Aydın
(Gazeteci – Yazar)

Çok sevgili dedem, halk ozanlığıyla ilgili olan sorularımızı yazılı olarak yanıtlamıştınız.
Şimdi Hüseyin Gazi Metin’in yaşantısını kendi dilinden dinleyeceğiz; nerede doğmuş, nasıl yetişmiş, kimlerin yanında yetişmiş, hangi dedeleri tanımış, nasıl bir eğitimden geçmiş, bunları öğrenmeye çalışacağız. Biraz dedelik konusu üzerinde duracağız. Daha sonra ezilmişliklerin üzerinde duracağız ve daha sonra da esas konumuz olan dedelik müessesinin günümüzde ki görünümleri, problemleri, sıkıntıları dedenin bu yönde ki fikirlerini alacağız.
Evet dedem hoş sefa geldiniz, güzellikler getirdiniz, gözlerinizi nasıl bir ortamda açtınız, nasıl bir dünyada açtınız? Köyünüzden, bölgenizden, ananızdan, babanızdan biraz bahsedelim bakalım?
Şimdi sevgili can, ben Sivas’ın Divriği kazasının Çamşıhı yöresinden Şahin köyündenim. Nüfus cüzdanımda 1941 yazsa da 1939’da dünyaya gelmişim. Efendim Mahmut Dededen, Hatice anneden doğma sekiz çocuktan biriyim.
Bizim soyumuzda geleneksel olarak mı dersin ne derseniz deyin bu kültürün birinci taşıyıcısı olan saz sanki bizim ocağımızla da ilgili bir şeydi. Köyümüzde ilkokul vardı. Uyandım ki başımda bir saz asılı. Sorduk kimin sazı, diye. Dediler ki bu saz, deden Hüseyin Ağa’nın sazı. Hüseyin Ağa derlermiş Seyit Hüseyin aslında asıl ismi. Çok müthiş saz çalarmış Âşık Ali Metin’den de o iyice. Sanki böyle diyorum ki saz benden doğacak torunlarım kalksınlar, bizim bu kültürümüzü yürütsünler, bunu eline alsınlar, yerde koymasınlar, garip koymasınlar gibi bize sesleniyordu sanki. Biz de o sazı aldık elimizi başladık pirin himmetiyle hizmetlere. O zamanın behrinda Âşık Ali Metin ile aynı evin çocuklarıydık, amcamın oğlu olduğu için sazımı o düzenliyordu, en çok da, Battal Karababa vardı, rahmetli oldu ondan büyüktü, o düzenliyordu. Diğer bir Âşık Hüseyin vardı o ara sıra düzenliyorlardı halamın oğlu Feyzullah Çınar aynı zamanda kaynım o benden yaşça büyük olduğu için o biraz düzenliyordu. İşte Mahmut Erdal o da akrabam, yakınım onlar bizim sazı ufak tefek düzenliyorlardı.

Biz çalmaya başladık önce onlardan aldığımız parçalardan meydana çıktık yöresel parçalarla başladık. Yine bizim yöreyle ilgili olan, Âşık Veysel biliyoruz ki Çamşığıyla ilgili olan, Sivrialan, Emlek yöresi ve birçok yerde bulunuyor. Onunda ustası yine bizim büyük dedemiz Ali Ağa diye geçer onun kitabında da geçer Çamşıhlı Ali Ağa diye geçer, o da bizim yakın akrabamız, amcamızdır. Onun hocası da Çamşıhlıdır. Kalktık; bana deden gibi bir saz çalan yok, deden gibi söyleyen yok, sen de onun adısın dediler, bundan tabii ki biz etkilendik. Sazımızı elimize aldık bu üstatların manilerini çalmaya başladık, ayrıyeten biraz büyüyünce yöresel şiirler yazmaya başladık azda olsa. Askere gidenlere işte ne bileyim aman yaman işte sevda şiirleri ufak tefek bir şeylerimiz oldu. Köyümüzde çobanlık da yaptım, babam orta yollu bir ailenin çocuğuydu, beş on parça tarlası vardı, çiftçilik de yaptım, tırpan da vurduk… Velhasıl zamanı gelince askere gittik. Askerlikte jandarma onbaşı olarak görev yaptık. Oradan da askerlik dönüşümüzde Divriği’de demir madenlerine işe çağırıldık ve işe girdik. İşe girince bizim bu dünyamız birazcık daha değişti. Elbette herkesin olduğu gibi bizim de hasımlarımız vardı. Madende emeğin ne demek olduğu, yemeğin ne demek olduğunu, ezilenin ne demek olduğunu, işverenin ne demek olduğunu bu kutsal maden ocağından öğrenmiş olduk. Öğrenince de burada bir sınıfa katılmış olduk. Bunu öğrendikten sonra hepimizin ortaklaşa bir düşmanın olduğunu; memleketi sömürenlerin, fakir fukarayı ezenlerin, insanları ırka şuna, buna bölerek çıkarını sağlayanların bizim gerçek hasmımız olduğunu o kutsal maden ocağında anlamış olduk. Bu arada da şiirlerimiz birazcık daha gelişti.

Ondan sonra sağ sol kavramını orada kavramış olduk. Bizim yerimizin de nerede olacağı zaten belli, tarihten belli ezilen kimse onun yanında bizim yerimiz var. Hayatta hemen hemen kimseyi ayırmayı hiç bilmeyen bir toplumumuz var, bana öyle geliyor. Sınıfımızı bu maden ocağında tayin etmiş olduk. Burada işçilerin, insanların Alevi, Sünni demeden, sağ, sol demeden bir araya geldikleri zaman sevgili Ayhan, haklarını aldıklarını gördüm ve bunları yaşadım, grevler yönettim sazımla sözümle. Ne zaman ki işveren oyununa geldikleri zaman ya sen bizdensin, Elhamdülillah sen çok Müslümansın onun peşine niye gidiyorsunuz, dediğimiz zaman, bölündüğümüz zaman o zavallının da hakkının kaybolduğunu gördüm, benim de hakkımın kaybolduğunu gördüm. Ve söyledim o zaman işveren sana mükâfat verdi mi? Yok. Derdin neydi kurban olduğum, bak hak bir, ezen belli, ezilen belli hepimizin bir olması gerekiyor diye o insanları ikna ettik. Sendikalaşmayı savunduk, bunu da başardık.
Çağdaş Sünni dediğimiz o kökenden ılımlı adamlarından en azından sosyal demokrat adamlardan sendikayı aldık ve iyi bir sendika yönettiğimize inanıyorum ve insanları da takdir ediyorum. Buradan sendikamız Türk-İş’e bağlıydı o zaman işte Türk-İş’in biraz düzen yanlısı olması ortaya çıktı. Şura bura derken mücadele verdik sendikamızı Türk-İş’ten daha doğrusu Sarı Sendika’dan, devrimizi sendikayı yer altı madenine geçirmeyi başardık. Tabi ne başaracaksın orada seni dürbünle görüyorlar yukarıda biliyor musun birileri seyrediyor sizi. Seyrettiler haydi babam bir de 12 Eylül darbesi çıkarttılar karşımıza. Yerimiz de vardı, yurdumuz da vardı, geçerliliğimiz de vardı sendika işçi alımlarında üç sendika heyeti giriyordu üç de giriyordu, disiplin kollarında 12 Eylül darbesi geldi güzelce sendikamızı, yerimizi, yurdumuzu hepsini elimizden aldı ve bizi de sorguya çekti. Suçumuz ne? Hak aramak. Başka bir suçumuz da yok. Yargıdan sonra velhasıl zorunlu emekli ettiler bizi. Bakıyorlar kimler bu işin elebaşları onları görüyorlar tabi kendileri not etmişler. Onların not defterlerinde yazılı zaten herkesin kim olduğu. Hani nasıl insan adam ahirete göçtüğü zaman diyorlar ya işte birileri din adamları, solcuların sol tarafına koyacaklar defterleri, sağcıların da sağ tarafına koyacaklar defteri bizim orada defterimizi bu tarafımıza koydular demek ki, bizi sildi çıkardılar.
Ankara’ya geldim, Ankara’ya geldiğimde 1991’de bir kiralık ev tuttuk orada oturduk. Onun dışında fazla bir gelirim yoktur, emekli gelirim var. Pir Sultan Abdal Derneği Dikmen’deydi gittim hemen ona üye oldum, Halk Ozanları Derneği’ne üye oldum, 1968 kuşağının kurmuş olduğu derneğe üye oldum, başından beri yaşamım bu benim. Sevgili

Ayhan sivil örgütlenmeye çok değer veririm ben.
Nedir sivil örgütlenme size göre?
Sivil örgütlenme şudur Sayın Ayhan Aydın Bey, şimdi bir insan hakkını alabilmesi için, kimliğini ortaya koyabilmesi için, varlığını meydana koyabilmesi için, kültürünü sürdürebilmesi için kurulan örgütler. Bunun illegal örgütleri de vardır, legal örgütleri de vardır ve mevcuttur. Adamına göre nereye kafan sarıyorsa gider oraya üyeliğini yaptırırsın. Şimdi örgüt olmadığı zaman her şeyi bir zaten hâkimiyetin eline bıraktığınız zaman düzenin adamına bıraktığınız zaman ebet ananız ağlar. Birileri yanlış görürler, yanlış yorumlarlar, şudur budur derler ama ben yanlış yorumlamıyorum. Biz de bir atasözü vardır; öküz öküzün boynunda çamur görmezse rahat durmaz. Mecbur eğer ki baskı varsa, eğer ki zulüm varsa, eğer ki işsizlik varsa, eğer enflasyon varsa, eğer ki faşizm varsa bak bunun altında faşizm de var tabi ki, birilerinin bir tarafta adam gibi örgütlenmesi gerekiyor. Bananecilik dünyadaki en büyük kötülüktür, kalleşliktir, adam işi değildir. Bana ne, diyen adamların çoluğuna çocuğuna geleceğine büyük zararı vardır. Sivil örgütlenmede demin belirttiğim gibi aklı başında örgütlenmelere değer veririm. Ben de bu örgütlere kaydımı yaptırdım. Seçim oldu bizi uygun görmüşler Pir Sultan Abdal Derneği’ne seçtiler zatıâliniz de biliyorsunuz. Halk Ozanları Vakfı yönetim veriyorlar hala veriyorlar. Seçildik burada iyi bir mücadeleye girdik biliyorsunuz. Örgütlenme nedir? Maraş’ta niçin yandık örgütsüzlüğümüzden, Malatya olaylarını biliyorsunuz, Hamitoğlu olaylarını biliyorsunuz. Niçin o kadar evler yıkıldı, insanlar vuruldu, kırıldı, yandı? Örgütsüzlüğümüzden. Erzincan’da defalarca, Sivas’ta defalarca, Çorum’da Gül Sazak olayları oldu. İnsanlarımız zarar gördü, efendim buna benzer İstanbul’da Gazi olayları oldu. Bunlar belli ki bizim örgütsüzlüğümüzden ileri geldi.
Dağınıklıktan ileri geldi.
Dağınıklığımızdan ileri geldi biz dağınık olmasaydık bu işler başımıza gelmezdi ben öyle diyorum. Zaten dağınıklığımızdan beri, tarihten beri bir türlü muhalefetten kurtaramadık kendimizi.
Acaba bu Aleviliğin özünde mi var yoksa devleti yönetenleri veya ortamın koşulları dolayısıyla mı Aleviler yönetimden, iktidardan, haklarından mahrum kaldılar. Yoksa bu bir alın yazısı değil herhalde?
Yok, efendim ben alın yazısına hiç inanmayan bir dedeyim. Kimse benim alnıma bir şey yazamaz. Onlar saçmalık, kim ne yazacak benim alnıma? Böyle bir yazı filan işi değil bu aksine yönetenlerin işi. Sayın Ayhan Bey, kelime çok kaba düzen ne yapıyor, affedersiniz düzülenleri çok seviyor. Ama yaramazları sevmez devamlı onu susturma yoluna, sindirme yoluna gider ve düzenbazlar da bunu böyle yaptılar, bugüne kadar böyle her zaman kafamıza vurmaya çalıştılar. Sözümüzü, sazımı kesmeye çalıştılar ama tabi ki topluma öncülük eden ozanlarımız, büyüklerimiz, İmam Hüseyinlerimiz, Pir Sultanlarımız, biraz da önceden açıkladık, Hallaçlarımız buna benzer bir sürü öncülerimiz var. Bu öncülerimiz başının pahasına da olsa bizim güzelliğimizi yılmadılar yüzüldüler, asıldılar ama yolundan dönmediler. Pir Sultan ne dedi, “Dönen dönsün ben dönmezen yolumdan, yolumda doğruluk var, dürüstlük var” dedi bizim yolumuzu bugüne taşıdılar, bizi emanet ettiler.
Peki, yolundan dönülmeyen bu inanç Alevi Bektaşi inancı olarak nitelendiriyoruz bu inanç İmam Hüseyin’den günümüze kadar kırımlarla, yıkımlarla bugüne geldi, diyoruz sizin de savunduğunuz fikir bu. Siz anladığım kadarıyla Alevi yapısını, felsefesini, inancını doğuşundan bugüne daha çok ezilen, horlanan bir kesimin inancı olarak algıladığınız için ve Sünni İslam inancı olsun veya belli zihniyetin insanları olsun onlar da daha çok yönetici sınıflı olduğu için sürekli kendilerine bağlayabilmek için bunları ezdiler, diyorsunuz. İslamiyet’te iki büyük inanç var; Sünnilik, Alevilik ya da Batini yorum yani tasavvufi yorum Aleviliğe kaçan yorum onun karşısında ise işte medrese sistemi dediğimiz kurallara bağlı olan bir sistem.
Şimdi kuruluşundan beri doğruluk, dürüstlük var ezildik, horlandık, dışlandık bu inancımızı kabul ettiremedik, dediniz. Acaba sadece bu mu var, sadece menfaat ilişkisi mi var, ezilenler mi sadece Alevilerdir; yoksa Alevilik başından beri bir farklı bir inanç, farklı bir kültür olduğu için de ezilmelerinin ötesinde öbür inanç sahipleri çoğunlukta olduğu için bunları istememişler, kendilerine dâhil etmeye çalışmışlar? Yani olayı sırf sömürmek- sömürülmek, işçi sınıfı açısından değerlendirmeyelim de olayın bir inanç farklılığı boyutu var. Yani kendi bildiği yönde Arap felsefesiyle diğer felsefelerle bu Türk kültürü koruyan kültürü kendi yanına çekemedikleri için de bir baskı var. Hem ezilme var bir de yozlaştırma var herhalde, siz ne dersiniz?

Şimdi Sevgili Ayhancığım, dünyanın yaşı 4,5-5 milyar yıl oluyor bilim adamlarına göre, canlıların yaşı 2,5-3 milyar yıl oluyor. Geliyor inançlar bazına geldiğimiz zaman dinin inançları 50 bin yılı doldurmuyor. Bunun içinde güneşe tapma dâhil, aya tapma dâhil, puta tapma dâhil, ineğe tapma dâhil, yıldıza tapma dâhil, şimşek çakmış ona tapmış bunlar da dâhil 50 bin yılı doldurmuyor. İnsanoğlu geliştikçe kalkmış ne yapmış aya tapmış, bakmış ki onun dünyanın döndüğünü fark etmiş, o taptıkları şeyin farkına varmış. Farkına varamadığı şeylere çok tapmış. Bunun arkasında senin dediğin kavrama geleceğim Peygamberler tarihine baktığımız zaman, İsa’nın doğuşuna baktığımız zaman mantığının almadığı kavramlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bugün dünya 2,5 milyar yılı canlıların yaşı bu dünyanın hepsi Âdem’den geldi din adamlarına göre. Adem’den geldi çok güzel. Âdemi peygamber olarak söylüyorsunuz Âdem peygamberdir diyorsunuz kendi kendine mi peygamber oldu. Orada demek ki bir nesil oldu orada canlılar var ki peygamber olarak atanmış. Havva’dan geldi onun arkasından diyor ki, Havva’yı yaratmış sol kaburgasından, sağ kaburgasından. Oraya baktığımız zaman sağda ki çocukla solda ki çocuğu birbiriyle evermişler onlardan bu kadar nüfus da zuhur etmiş gelmiş. Bunun arkasından Nuh’un tufanı olmuş, nüfusun tamamı gitmiş Nuh’un tufanında gemiye binenler orada kalmışlar yine bu kadar nüfus, bu kadar milyarlarca hayvan, canlı oradan gelmiş. Onun arkasında dünya kadar depremler olmuş, dünya yedi defa dolmuş boşalmış. Şimdi Alevi toplumu olarak bizim başımız ilime bağlı hurafeye bağlı değil. Bunun hemen akıbetin de geliyoruz peygamberler tarihi başladığı zaman sevgili can, Musa Peygamber kalkıyor diyor ki, öbürünü takmayın, onun yaptığı tapınaklara da tapmayın, seni de beni de yaratan bir yaratan var diyor. Bak yerdeki tapınakları göğe çıkıyor görülmez yere çıkarıyor. Onun arkasından da geliyor işte o zamanın şeyiyle Firavun başa çıkarmıyor Musa yetişmiş bir tarihte kayınbabası eğitimci, öğretimci efendim bakıyor ki taraf topluyor susturma yolunu buluyor. “Ya Musa gel seninle anlaşalım” kral öyle diyor. Ne yapacağız ben senin dediğin Tanrıyı tanıyayım diyor bana ekmek vermiyor, su vermiyor, ekmek istemiyor benden, elbise istemiyor benden sen de bir yasa koy diyor. Ne yasası? Yazdığın kitaba şükür yasası.

Sevgili Ayhancığım şükür yasası sevginin malını koruma yasasıdır direkmen, fakiri susturma yasası Cenabı Allah sana bu kadar verdi bana da bu kadar verdi. Bu haline şükredeceksin. Amerika’da adamlar sefalet içinde duruyorlar, Afrika’da adamları sinek yiyor o haline şükret Cenabı Allah taksimi böyle yapmış, diyorlar. Nasıl taksim yapmışsa. Bunun arkasından hemen geliyor, biraz uzun olacak, İsa peygamber çıkıyor. İsa da gökteki Tanrı’yı yere indiriyor o benim babam, diyor. Ben Tanrı’nın oğluyum insan sıfatına giriyor orada değişik bir konum daha var insan sıfatına giriyor yani dikkatinizi çekiyorum. O benim babam diyor böylece Tanrı’yı atıyor yere. Böyle yapıyor havarilerini yetiştiriyor sonra biliyorsunuz, İsa’yı öldürüyorlar bir taşın altına koyuyorlar. Madem Tanrı’nın oğluysan seni kurtarsın Tanrının, diyorlar. Onun havarileri, yandaşları İsa’yı çıkarıyorlar oradan kaybediyorlar. Odur budur İsa’nın göğe çıktığını o insanlarda böyle anlıyorlar. İsa da tabi birdir diye bağırtamadı, Musa da bağırtamadı bir tek var, Tanrı birdir, diye bağırtan peygamber Hz. Muhammed Mustafa o bağırttı. Peygamberin soyunu da peygamberden sonra bağırttılar. Soyunu, sopunu, çağasını, çocuğunu bağırttılar. Peygamber hemen öldü akibetinde hemen halifeliğe başladılar Ebu Bekir’i halife seçtiler ne kadar Ehlibeytini emanet ettiyse, ne kadar Kuran’ı emanet ettiyse, ne kadar nasihatler verdiyse hepsi geçersiz kaldı, direkmen haklar gasp edildi eski pir eski hamam oldu ellerinden aldılar.
Burada Hz. Ali efendimiz dördüncü halife tek halkın isteğiyle seçilen halife Ebu Bekir’i kendiliğinden geldi, Ömer de kendiliğinden geldi, Osman’da kendiliğinden geldi. Bak Ebu Bekir zamanında Kuran yoktu, Ömer zamanında da yoktur, Osman zamanında toparlatılmış. Bak bu Kuran’ı toplatacaksın da Muhammed’in yanında kim bulunmuş en çok kim bulunur, dediler, Ali bulunur, kızı Fatıma bulunur, torunu, çoluğu çocuğu, dediler. Ama onlar Kuran toplatılırken dışarıda tutulmuşlar. Dış tutuldukları için de Ehlibeyti sevenler Ali’yi sevenler, her zaman Kuran-ı Kerim’e dedikleri Kuran’a belki başlarıyla bağlıdır getir Peygamberin Kuranı’nı ki ben başımı bağlayayım. Osman’ın yazdığı Kuran’a ben başımı bağlamam demiş itirazını yapmıştır.

Kuran’ı da Ali ile Muaviye’nin savaşı tamamen senin dediğin konuya geleceğim İslam içerisinde ki ağır bir bölünmeyi ortaya getirmiş. Ali’nin cemini sevenler, Ali’nin cemiyetini sevenler, Ali’nin zikrini, fikrini sevenler Ali evi, Ali yanlısı olarak vaksedilmiş diğeri o keçede ki Sünni bak Sünni suni yani yapmacık suni sen âlim adamsın. Bir şey uydurdular o gün bugün bize yutturdukları İslam diye, Muhammed’in İslam’ı diye, Ehlibeytin yerine Ehli sünneti koydular şeriatın katı kurallarını dayatmışlar halen de dayatıyorlar ve geliyorlar. Bunun karşısında duranları ezmişler, bıçaklamışlar, hançerlemişler, yok etmeye çalışmışlar. Ve yine de yok olmadığının nedenini ben tekrar söylüyorum bunun temelinin bir sağlam olması, Alevi canlarımızın temelinin sağlam olmasıdır. Nedir sağlamlık? Hiçbir zaman Alevi dedesi olarak falanı öldürürsen cennete gideceksin demeyiz, dememiz mümkün değildir, falanı örneğin Hıristiyan, falanı şu bu dememiz de mümkün değil. Bizim söylemlerimizde tasavvuf düşüncelerden öte birinci bir güzellikler vardır, susmayan güzelliklerdir bunlar. Hz. Ali kalkıyor diyor ki, “Enel Kuran” ben Kuranın canlısıyım, diyor. Onun arkasından bir Hallacı Mansur çıkıyor diyor ki, Enel Hakk bu aynı kelime dikkat ederseniz. Enel Hakk diyor, Hakk bende diyor, kötü yolları öldürdüm mü ben Hakk olurum Hakk. Bunun arkasından bütün pirler piri Hacı Bektaşi Veli onlardan sonra kuşak olarak geliyor diyor ki, Hz. Ali ne dedi; “Bana bir harf öğretenin ben kırk yıl kölesi olurum”. O da dedi ki, “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” Bağlantıya bak tarihin bağlantısına bak. Onun için karanlıkta çıkarı olanlar ışıktan korktular devamlı bu ışığı söndürmek için elinden gelenleri yaptılar, yapmaya devam ediyorlar. Yok, mum söndürdü, yok Kızılbaş, yok zındık… Tüm bunlar, bu söylentilerin altına iyi bakarsanız; bir türlü çıkar kavgası var. Dinlerin kabuğunu kaldırdığınız zaman altında bir sınıfın kavgası çıkıyor.

Yani dinlerin mücadele tarihini siz sınıfsal olarak nitelendiriyorsunuz ve Sünni İslam inancına sahip olan yapıyı da Ehli sünnet inancına sahip olan insan yapılarını da egemen sınıfların, illegal sınıfların bir inanç sistemi olduğunu, daha çok da ezilenlerin Alevi dediğimiz inanç çevresinde kümelendiğini ve o şekilde kendilerini ifade ettiğini söylüyorsunuz. Ama Sünnilerden de ezilenler olursa nasıl oluyor bu iş? Yani inancı tamamen bir sınıfsal yapı olarak görmek ne kadar doğru?

İnanç bazında ezildiklerine inanmıyorum, bence inanç bazında ezilmediler. Ben askerlik yaptım adam Şafiyse de kabul ederler, Hambeliyse de kabul ederler, Malikiyse de kabul ederler sadece Aleviliğin mezhep dediği İmam Caferi kabul etmezler. Onları da askerde hiçbir zaman için adam yerine koymazlar.
Yok, yani bire bir o zaman şöyle diyebiliriz dede, yani Sünni kesimden de ezilenlerin belli inançsal farklılıkları var, siyasal farklılıklar var Aleviler içerisinde de farklılıklar var. Daha çok diyelim yani hepsini bu sistemin içerisine koymayalım da daha çok Sünnilik dediğimiz inanç içerisinde egemen sınıfının yapısı var diyorsunuz daha çok ezilenler içerisinde de Alevi varlığı var diyorsunuz. Ama işçi sınıfı Sünnilerden de işçi olabilir, Alevilerden de olabilir fakat sizin ısrarla belirttiğiniz nokta Alevilerin daha çok ezildiği her yönüyle. Yani Alevilerin Sünnilerden işçi bile olmuş olsalar ne olmuş olursa olsunlar hem inanç yönünden, hem geçim yönünden her bakımdan çok daha fazla ezilen bir halk olduğunu söylüyorsunuz.

Çünkü düzenin yanlışlığını durmuyor sazıyla söylüyor, sözüyle söylüyor. Şimdi ben başında da söyledim işçi sınıfından söyledim ne zaman Alevi’si, Sünni’si bir araya geldiği zaman haklarını aldıklarını gördüm. Gerçekten baktığınız zaman bu memlekette Alevi’siyle Sünni’siyle her zaman ben cemlerimde bunu işlerim çok işlerim, ezilen toplum olarak bir araya gelebilsek. Bizim toplum aşağı yukarı ayık, aşağı yukarı az da olsa diğerlerinden ayık. Ben desem ki Ayhan ben seni cennete götüreceğim cennetin adresini sorarsın bana nerede, diye. Ama diğer kesim de, yani açıkçası Sünni kesimde, hala bunu ayıramayan insanlar çok. Hocanın fetvalarıyla insan öldürenler çok.
Aynen benim gibi ezilen insana beni ezdiriyor. Mesela diyorum ki,

Savcı bey halkımızı vuranlar
Vuranlar belli de kurtulan nerede
Memleketi soyup soyup yolanlar
Yolanlar belli de yolduran nerede.

Onun alt tabakasında aynen dediğimiz gibi o ezilen sınıf bir ayıkabilse, hacının hocanın şu egemenliğinden kendini bir kurtarabilse.
Şimdi yani hem inanç bazından gericiliğe, hem ırkçılığa karşısınız, ezen, sömüren sisteme de karşısınız. Önemli olanın ırkçılığın, gericiliğin olmaması, egemen sınıfların insanları ezmemesi, sömürmemesi hakça, adaletçe bir düzenin kurulmasıdır, diyorsunuz. Ve bu arada da Alevi Bektaşi kesiminin Sünni İslam inancını benimseyen insanlardan daha fazla ezildiğini, tarihler boyunca hem inançlarından dolayı dışlandıklarını, sizin şiirlerinizde, eserlerinizde onu hissediyorum, hem de bir inanç olarak da ta başından beri zaten bu ezilmişlikten çıktığını söylüyorsunuz. Sizin Aleviliğe bakışınız da diğer birçok insandan farklı, Yani Alevilik İslam’ın içinde sırf bir inanç değil, bir kültür, bir sınıf meselesi diye de yaklaşıyorsunuz?
Yani işçi sınıfı ağırlıklı olduğu için, işçi sınıfı ezilen de bir sınıf olduğu için, Alevilerin de çoğu ezilen ve işçi olduğu için burada bir örtüşme var, diyorsunuz. İnanç bakımında da Sünni İslam’da yüzyıllardır kayma/farklılaşma olmamış ama Alevilerin kendine ait bir ibadeti olmuş, bir kültürü olmuş, Anadolu toprağından da almış kültürünü, birçok özelliğini, diyorsunuz. Aleviliğin kendine özgü bir felsefesi bir anlayışı var, bir zihniyeti var, o her zaman yobazlığa karşı durmuş, diyorsunuz. Siz temelde buna inanıyorsunuz?
Doğru.
Şimdi halen bugün fırsat bulsalar Ortaçağda ki inen bir kitapla Kuran-ı Kerim’le bu dünyayı idare edecekler ama Alevi toplumu bu değil. Alevi toplumu, yeni yasaları, yeniliği, ilimi, çağdaşlığı, teknolojiyi, füze çağını kabullenmiş, sınıfını geçmiş bir toplum. Her ne kadar başını böyle zorluyoruz ki ismini Ali’den de alsa, Veli’den de alsa, Ehlibeyt’ten alsa ama orada oturup kalmamış. Her zaman kendisini yenilemesini, almasını bilmiş Anadolu bütün kültürlerin eşiği ve beşiği diyorsunuz siz de yazılarınızda söylüyorsunuz. Bu eşikte, beşikte belenmişler, elenmişler burada güzellikleri almışlar. İslam dünyasından aldıkları güzellikler nedir ezilen bir kesim almışlar, hakkı gasp edilen kesim kimmiş Ehlibeyt bunu bağrına basmışlar, onun baş tacı etmişler, kutsal etmişler, kutsal varlık olarak o ezilen kesimin iktidar kesimini almamışlar ezilen kesimi başına taç etmişler halende öyledir. Ama bunu yanı sıra da Şamanizm’den getirdiklerini, diğer kültürden aldıklarını da buraya ilave yapmışlar. Bugün ben bazı dedelerimize bakıyorum oturdukları zaman başımız Kurana bağlı, biz de İslam’ımız, diyorlar. Bugünkü yaşanan İslam’a baktığım zaman kardeşim eğer İslam dünyasını ele alalım, İslam dünyası diyorsunuz Ali’yi hançerletmek, Hüseyinleri kesmek, Ehlibeytleri yok etmek, düşünce adamlarını yok etmek bu kadar insanları al katil et içi dışı böyle gelişi doğrusunun dışında kan katil et. Ben sana bakıyorum ya sen hiçbir pisliğe bulaşmamış bir insansın, alnına leke bulaşmamış. Hatemi (Prof. Dr. Hüseyin Hatemi) bir tartışmasında dedi ki, “Ben Alevi camiadan bir ısrarım var, kurban kestikleri zaman alnına kan bulaştırmasınlar. Bunu bilmeyerek yapıyorlar” dedi. Niye dedim? Dedi ki, “Kerbela’da İmam Hüseyin’i kestikleri zaman, Hak için tek kurban İmam Hüseyin’dir onu dışında hiç hak kurbanı kabul etmiyorum ben, tek Hak için kurban bir zattır o da İmam Hüseyin’dir” dedi. “Orada İmam Hüseyin’in kanına el bulaştırdılar, yüzüne çaldılar, alnına çaldılar gitti Yezid’den bahşiş istediler. Ben de bu savaşın içindeydim, ben de onu öldürmeye katıldım, diye bahşiş aldılar, dedi. Kan sizin alnınıza yakışmıyor. Hangi kurbanda olursa olsun alnınıza kan çalmayın, dedi. Bu toplumun alnına kan bulaşmadı, alnına kan bulaşanlar belli mükâfat için” ben bunu o insandan gerçekten Ayhancığım duydum, işittim. Eğer buysa e sen bunun içinde nasıl yer alıyorsun. Allahu Ekber diyor kadının karnına bıçak sokuyor Çorum’da, Allahu Ekber diyor Maraş’ta beş gün insanları vuruyor, kesiyor, Allahu Ekber diyor Sivas’ta bu canları yakıyor, Allahu Ekber diyor meydanlara düşüyor, katletmediği adamlar, kırmadığı canlar koymuyorlar. Buna benzer bir sürü kan kin var.
Sen bunun neresindesin, sen ne kendini zorluyorsun, niye kendini bir yere yamamaya çalışıyorsun, bunun sebebi nedir? Eğer İslam buysa ben İslam değilim. Gazi Metin adına ben kendime söylüyorum şahsen beni o şeyden silsinler İslam buysa ben İslam değilim.

Feyzullah Çınar’ın güzel bir sözü var diyor ki, şiirinde yazıyor kasetinde yazıyor Derviş Kemal’in demesiyle,

Derviş Kemal der inanma
Adem denmez her adama
Müslümanlık kuru sanma
İnsan olmak zordur hocam.

İnsan olmak zordur, Alevi kurallarında insanlık vardır. Sen kendini niye zorluyorsun böyle ben burada meydan okuyorum bizi bir yerlere yamamaya çalışanlara. Şu sazımı götürsün Kuran’ın bir yerine sığdırsınlar, Osman’ın yazdığı Kuran’ın içine onu sığdırsınlar onların alnını çatını öpeceğim ben, hangi dedeyse, gözlerinden öpeceğim bu sazımı sığdırsınlar bana göstersinler. Dedim cemimi bırak kadınlarla kızlarla semah dönmemi, oturmamı, kalkmamı, yememi, içmemi, rakımı, şarabımı, dünyaya bakışımı bırak bunları bir tarafa koy aha bu sazı sığdırsınlar da ben göreyim.
Sığmıyor mu bu saz Kuran’a?
Mümkün değil.
Kuran nasıl bir kitap o zaman? Osman topladı diyorsunuz?
Cahil içtihadına göre toparlattı Muhammedi en yakın kim tanır, Ali tanır, bunu toplarken Ali’yi bile çağırmadılar, kızı Fatıma’yı çağırmadılar ya.
Yani Alevi, Bektaşi inancında diyorsunuz Kuran belli bir yere kadar varsa onun çok da ötesinde kültürel yapılar onun üstünde diyorsunuz.
Tabi tabi ben şunu iddia ediyorum getir Muhammed’in Kuran’ını ki başımı bağlayayım ben Osman’ın yazdığı, düzdüğü, şey yaptığı katı kurallarını kabul etmek zorunda mıyım?
Peki, Alevilik Sünnilikten temel olarak dünyaya bakış açısı açısından, ibadet şartları açısından ayrılıyor. Yani ikisi ayrı birer sistem. Siz demin çok önemli bir noktaya değindiniz yani insan merkezli dediniz, insan severlik dediniz, hak Âdemdedir dediniz, Aleviliğin bu düşüncesini oluşturanlar da İmam Hüseyin gibi, Hallacı Mansur, Pir Sultan Abdallar gibi ulular dediniz, bunların eserlerinde bu var, dediniz. Bunları okursak dediniz insanın yüceltildiğini görürüz, dediniz. Herhalde bunun köklerinde yine Anadolu uygarlığı da var, diğer felsefeler de var.
Fakat gelelim biz o kültürü bugünlere getirenlere esas meselemize âşıklara, ozanlara, dedelere. Ozanlarla ilgili fikirlerinizi biliyoruz çalarak, söyleyerek getirmişler bu yolu. Peki dedeler, kendilerinin Seyid-i Saadet olduklarını söylüyorlar, Evlad-ı Resul olduğunu söylüyorlar siz her ne kadar asaletle övünülmez deseniz de, soyla övünülmez deseniz de Ehlibeyt’ten gelinerek bu yollar sürüldü, diye bir inanç var, Anadolu’da dedeler bunu böyle ocaklara bağlı olarak sürdürüyorlar.
Peki, bu Ehlibeyt kavramıyla ocakları nasıl bağdaştırıyorsunuz, dedelik kurumuna nasıl getiriyorsunuz, bu olayı anlatır mısınız?
Şimdi sevgili Ayhancığım peygamberlerin doğum yeri Urfa’dır, şura bura değil, Arabistan falan değil. Halil İbrahim peygamber Urfalı’dır, doğum yeri Urfa’dır gölü de oradadır. Burada Halil İbrahim Peygamberin iki karısı oluyor biri Sara biri de Hacer. Hacer’den doğma İsmail’i Hicaz’a Yemen’e gönderiyor nüfusunu kabul ettirebilmesi için, İshak’ı da Musevilere gönderiyor, İsrailoğullarına gönderiyor. Bugünün söylemiyle Hıristiyan âlemine gönderiyor. Bunların ikisi bir kardeştir ayrı da değildir. Şimdi Seyid-i Saadet evlatlarına gelince buradan Hicaz’a gidiyor oradan Arap Şeyhinin kızıyla evleniyor, on iki tane çocukları oluyor ondan sonra bu makam çekişmeleri yüzünden aynı anneden, aynı babadan doğan insanlar birbirlerine zıt oluyorlar. Muaviye ile Ali sülaleden akrabadır bunu kimse inkar edemez, onlar akrabadır yani bunun ayrı gayrı bir kol değildir. Ama burada mesele nedir? Emevi saltanatı elinde hâkimiyet olduğu için nereden akrabadır? Anne tarafından akrabalardır, baba tarafından akraba değillerdir. Dede tarafı Halil Peygambere çıkmaz. Abu Sufyan’ın dede tarafı olan tarafı Halil Peygambere çıkmıyor. Ama Hz. Muhammed Mustafa’nın Ali’nin baba tarafı, dede tarafı Halil İbrahim Peygambere çıkıyor. Halil İbrahim Peygamberin babasının adı Hazer’dir, Arap değildir Hazer’dir. Dedeliği dolaşmış biliyorsunuz. Buradan gidiyorlar neyse bu kavgaları geldik geçtik dedelik kurumundan.
Seydi Saadet evlatları doğru oradan gidiyorlar, orada ki kurum tarafından ezildikten sonra bunlar tekrar sülaleyi taraflarına çekilmek zorunda kalıyorlar. Malatya’da bugün Zeynel Abidin türbesi vardır, Anadolu’da dolu Zeynel Abidin türbesi vardır. İstanbul’un ortasındasınız İmam Hüseyin’in kızlarının türbesi var. Ne oluyor o bölgelere geliyorlar, o bölgelere geldikleri zaman torunları beraber geliyor, çocukları beraber geliyor, burada doğum yapıyorlar yani gelmeler bundan oluyor, bağlantılar bundan oluyor. Tabi ki demin de işledik dedelerin ellerinde beratları olanları var ama ellerinde berat olmayan dedelerimiz de var. Düzen rahat durmamış, saray rahat durmamış. Bakmış ki bu soyun etkinliğini kesebilmek için elinden geleni kullanmış. Elinden gelen ne olmuş sarayda birer tane mühür basmış seni de dede olarak bir yerlere tayin etmeye başlamış belli dönemde. Hünkâr Hacı Bektaşi Veli Anadolu’da bir okul açmış Hacı Bektaşi Veli Bektaşiliği kurmadı asla Bektaşilik diye bir kurumu Hünkâr kurmamıştır. Balım Sultan’dan sonra kuruldu Bektaşilik kurumu. Ayrıyeten Hünkar Hacı Bektaşi Veli ayrı bir Bektaşilik; Aleviliğin dışında, Kızılbaşlığın dışında bir kurum kurmadı, Balım Sultan gününde kuruldu bu sistem, buradan da yola bir çelişki sokulmak istendi. Hünkâr’ın bel evlatlarıyla, yol evlatları; babalarıyla, çelebiler halen çekişmeler devam ediyor, bugünün ortamında devam ediyor. Dediler her adam dede olabilir burada yetişir baba olur şudur budur, dediler. Amaç devlet düzeninde buraları eline almak, hiçbir zaman egemenliği altına almadığı ocaklar vardır, onları kontrol etmekti. Bir zaman için egemenliği altına alamayan ocakları egemenliği altına almanın yollarını aradı. Sonra baba tayin etti birisinin babasının babasını tayin etti, şunu tayin etti biraz da devlet göz yumdu. Hünkâr Hacı Bektaşi Veli işte dağdaki, bayırdaki adamları toplamış, eğitimini vermiş eline de bir diploma vermiş. Sen Kütahya yöresine gideceksin, sen Tokat yöresine gideceksin, sen falan yere gideceksin yerleşik durumu bu şekilde Hz. Hünkâr dedeleri yetiştirmiş Anadolu’da, Balkanlar’da her yere göndermiş. Benim şu anda sülalemde Hünkâr’ın verdiği icazetname var. Soyları bundan bağlanıyor. Bu bağlamın dışında İzzettin Dede’yle bir yerde daha konuşmuştu dedi ki; Mevlana hazretleri için, “Alevidir o dedi”. Aynen böyle yumuşak bir dille “Alevidir” dedi. Orada itiraz ettiler, Diyanet reisi falan, dediler bize bir şey bırakmadınız ki, dedi. O da, sizin zaten bir şeyiniz yok ki, dedi. Orada doğru söyledi. Mübarek adamlar bir şeyiniz yok, Anadolu’ya gelene kadar Sünni kavramı yok. Yavuz geldi bir Hırka-i Şerifi getirdi Hırka-i Şerifle beraber yobazlığı da beraber getirdi. Sakalı, yobazlığı, tesbihi, takkeyi aldı buraya beraber geldi. Ne zaman Osmanlı yönetimi dedi aynen böyle onun ağzıyla konuşuyorum, Osmanlı yönetimi Hacı Bektaş kültürüne yürüdüğü zaman Viyana’ya kadar yürüdü. Ne zaman Şeyhülislama dönüştüğü zaman kısıldı, kısıldı, kısıldı her şeyini kaybetti. Matbaaya karşı çıktılar, yeniliğe karşı çıktılar, şuna karşı çıktılar, buna karşı çıktılar. Dede dedi ki ya olur mu Mevlana ki madem Mevlana Sünni ise camilerde niye semah dönmüyorsunuz? Mevlana semah dönüyor. Neden camilerde semah dönmüyorsunuz? Mevlana’nın kapısında bir yazı yazıyor, “Ne olursan ol gel” eğer Mevlana katı Sünni kurallı olsaydı, doğru saray yanlısı hareket etmiş, ama bağnaz, yobaz birisi değil Mevlana. Bunu söyledi. Hoşuma gitti. Teşekkür ederim ona o pir yine oraya bir şey koymuş, “Ne olursan ol gel”, demiş, bir de semahını ortaya koymuş. O günü ben bunları televizyonda dinledim.

Alevilik Sünnilik kavramını bolca kullanıyoruz gerçekten baktığımız zaman siz de bakmışsınızdır Yavuz hareketiyle Türkiye’de daha çok Sünni kavramı işlemeye başlamış. Kangal’da Oğmuşlar var İzzettin Dedeyle akraba Oğmuşlar Sünni ama aslında bizim talibimiz.
Baskı olunca insanlar değişiyorlar. Yani Sultan Selim zamanından itibaren bir devlet idaresi ve yönetim şekli olarak Sünnilik denilsin. Sünnilik benimsenmiş dedeler kavramı da işte denmiyor, yolunu bırakmıyor, yaklaşmaya dağda, bayırda o can veren insanlar bu kültürü almış ki büyük bir emanet getirmişler. Efendim Seyit sülalesinden olduklarını ellerinde ki beratlardan söylüyorlar ama bu yeterli değil.

Ben sizin düşüncelerinizi çok iyi biliyorum yani Türk kültürü geliyor, Anadolu’da harmanlanıyor eren, evliyalarla Hacı Bektaş Dergâhında ocağında pişiyorlar onlara hizmetlerine göre icazetler veriyor, Anadolu’ya dağıtıyor, gönderiyor Hünkâr Hacı Bektaş. Daha sonradan da belli ocaklar teşekkül ediyor, her bir bölgeyi ocaklar irşad ediyorlar… Anadolu’da birçok ocak Hacı Bektaş Dergahı’na bağlı oluyor. Oradan bir eğitim alıyorlar.
Çünkü bizim toplum medreseye gidemiyor, medrese de okuyamıyor.
Ya da okumuyordur kendileri çünkü dil Türkçe’yi kullanıyor.
Uygun gelmiyor.
Uygun gelmiyor yapı bakımından ve halk kitleleri toplanıyorlar. Böylece halkı eğitiyor ocaklar, dergâhlar. Dedeler de oralarda yetişiyor babadan oğula nesilden nesile sürüyor daha sonra diyorsunuz ki Balım Sultan’dan sonra bir Bektaşilik oldu. Belden gelmeyenler de, yolu sürenler de bu işe girdiler. Babalık diye bir kurum çıktı bu iş oldu dedesiyle babasıyla bu işi bugüne kadar getirdiler.
Peki, sistem nedir yani dede kimdir? Yani manevi manada gerçek bir dede kimdir? Neyin temsilcisidir, kimin temsilcisidir? Bir toplumda hangi pozisyondadır, hangi pozisyonda olmalıdır? Tarih boyunca bize aktarılan bilgiler var. Siz de öyle bir aileden geliyorsunuz, Hüseyin Abdal Ocağı Hacı Bektaş dergâhına bağlı bir ocak diyorsunuz. Oranın bir mensubusunuz?
Şimdi Sevgili Ayhancığım dede kimdir doğrudur evvel sülaleden gelmiştir. Bir yerde Hz. Ali’nin güzel bir sözü vardır yahutta Hz. Hünkâr’ın güzel bir sözü vardır, “Belimden gelen değil de yolumu süren de benim evladımdır.” Demiştir.

Bektaşiler o lafı çok benimsiyorlar çünkü onların kılavuzu o laf.
Benimsiyorlar şundan demek istiyor diyor ki, belimden gelmiş yolumu öğrenmedikten sonra, kafası çalışmadıktan sonra, belli bir eğitim almadıktan sonra ne yapacak ki bu adam. Burada Hünkâr’ın amacı şu: yolun sürülebilmesi için ne lazım, eğitim lazım. Hz. Hünkâr’ın çocuğu da olsan, evladı da olsan, evladı resul da olsan, seydi saadette olsan kendini yetiştirmedikten sonra kukla gibi kalırsınız. Nitekim bazı dedelerimiz var, yanına bir âşık alırlar her şeyi o yürütür, o der, o çalar bir tek Allah Allah bilir yallah yallah bilir başka bir şey bilmez. Çünkü o dede kendini yetiştirmemiştir, kendini ona bağlamıştır. Burada eskiden bir dede hem saz bilirdi, hem hacıydı, hem doktordu, toplumun her şeyiydi. Kadıya gitmek yok, yasak. Mahkemeni orada olacaksın o dedenin huzurunda, o pirin huzurunda, o ocakta yargılanacaksınız. Ha doktora zaten gidilmiyor dağda kalmış. O insan önce bildiği kadarıyla ottan şundan bundan ilaç yapacak yarasına merhem olacak, bilemediğine de ya sual söyleyecek verecek ya da bir elma verecek. Ayhan’ım iyileşeceksin yavrum şu İmam Hüseyin’in lokması, hele onu bir al, iyileşirsin, diyor. Bu insanın kafasına bu güzelliği koyarak bu güzelliğiyle dolaştığı zaman tabi ki iyileşmeleri de oluyordu olmaz da değildi. Onlara manevi bir güç de vermişler. Bu işlevleri vardı Tekkelerin; çocuk yetiştirme, eğitimleştirme, cemi, cemiyeti unutturmama gibi işlevleri vardı. Ama bu tekkeler işlevlerini bugün kaybettiler.

Peki, cem evleri yeteri kadar dergâhların görevlerini karşılıyor mu, karşılayabilir mi?
Şimdi bunun yerine dernekler girmeye başladı. Dernekler girdi şu anda bile siz de içindesiniz dünyanın her tarafında Alevi Derneği var. Şimdi burada ben bir Gazi Metin olarak her tarafa çağırıldım nefesimin yettiği kadar. Birkaç tane insanları kabullendiği, çağın kabullendiği dedeler var birkaç tane fazla değil sayısı çok az. Bunlar bu devletlere yetebilir mi, yetemez mi o da ayrı bir mesele. Tabi burada şu gereksinme oluyor dedeler bizi bağışlasınlar bazıları soyuyla sopuyla öğünüyorlar. Mesele bu değil eğitimiyle övünsünler. Bu cem evlerinin, Cem Vakfı’nın, Alevi derneklerinin her görevden önce bir görevi var; okul açmaları gerekir. Okul açıp burada insan yetiştirmeleri gerekir, aksi takdirde asimile oluyoruz. Bugün tarihten beri asimile edilmeyen Arapça’ya fazla karışmayan bir toplum idik. Ama artık değişiyor her şey. Bugün belki burada Arapça’yla katılıyorsunuz siz ceme filan. (Cem Vakfı’nı kastediyor.)
Türkçe’ye ağırlık veriliyor ama Arapça da var ama.
Arapça da var demi pek anlamıyorsunuz?

Bir söyle bakalım Arapça, biraz Kuran oku bakalım. Ondan sonra da Türkçe kuran oku.
Şimdi şöyle bir şey var biliyor musun başında da söyledik reklam gibi olmasın, Mahsuni’nin cenazesine bizi çağırdılar orada okuduk. Mesela dedik, “Ey cemaat Peygamber’in aziz ruhuna selavat. Allahümme sella ala seydine Muhammed ve ala Ali Muhammed essedül bil hakkı Fatımatül Zöhre vel Hasan vel Hüseyin Ali evladı İsmail La İlahe illallah Hak birsin Muhammed Resulullah Aliyül Veliyül lah mürşidi kamilullah Ehlibeytin ya resul Allah. Böyle gidiyor.
Sadakal Allahül azim Bismi şah Allah Allah. Ey yüce Allah sana geldik sana sığınıyor, sana yalvarıyoruz, senden medet bekliyoruz bizler senin kullarınız hata etmiş olabiliriz, günah işlemiş olabiliriz Habibin aşkına, Muhammed Mustafa’nın aşkına, Aliyel Mürtezanın aşkına, Ehlibeytin aşkına günahlarımızı bağışla Yarabbim. Kusurlarımıza bakma bizi ateşinden, yarından yakma gönlümüze hainlik, fesatlık, kin, kibir, benlik sokma Yarabbim. Evlat isteyenlere hayırlı evlat, kısmet isteyenlere hayırlı kısmet, küflet isteyenlere hayırlı küfletler nasip eyle Yarabbi. Bizden doğacak zümreye annesinden, babasından büyüklerine ehlibeytin yoluna itaat edenlerden eyle Yarabbi. Gökten hayırlı rahmetler yerden hayırlı bereketler ihsan eyle Yarabbi Yarabbi bizleri nizandan, kinden, kibirden, kuldan, gaybetten, benlikten uzak eyle Yarabbi. Yarabbi bizleri birliğimizden, dirliğimizden, insanlığımızdan, özgürlüğümüzden, cemimizden, cemiyetimizden ayırma yarabbi. Duamızı yapıyoruz bu şekilde Türkçe olarak.
Yani Yasin okumuş olsaydınız çok az bir bölümünü nasıl okuyordunuz?

Hak Muhammed Ali geldi dilime
Kalma günahlara mürvet ya Ali
Yine ihsan senden ola kuluna
Kalma günahlara mürvet ya Ali

Hatice Fatıma mihr-i muhabbet
Allah’ım kuluna edesin rahmet
İmam Hasan İmam Hüseyin mürvet
Kalma günahlara mürvet ya Ali

İmam Zeynelabidin’e varalım
Derdimizin dermanını bulalım
Doksan bin erlere yüzler sürelim
Kalma günahlara mürvet ya Ali

İmam Bakır imamların serveri
Ol İmam Cafer imanım nuru
Allahım eydirme amanla zarı
Kalma günahlara mürvet ya Ali

İmam-ı Musa-yi Kazım er-Riza
Günahım çok imiş diyeyim size
Allah’ım hidayet eylesin bize
Kalma günahlara mürvet ya Ali

İmam Taki İmam Naki’dir virdim
Anlara sığındım dayandım durdum
Hasan-ül-Asker’e yüzümü sürdüm
Kalma günahlara mürvet ya Ali

Pir Sultan’ım tamam oldu sözümüz
On İki İmam’a bağlı özümüz
Muhammed Mehdi’ye var niyazımız
Kalma günahlara mürvet ya Ali

Onu da şimdi iyice başında Peygamberin aziz ruhuna selavat diyorsunuz. Ama hocaların okuduğu selavatı yerine getirmiyorlar onlar sadece Allahümme sella ala seydine Muhammed ve Alanül Muhammed diye şey yaparlar. Bizde, Essedül bil Hakkı Fatımatül Zöhre vel Hasan vel Hüseyin Ehlibeyti katması gerekir. Ali evladı ecmaül diyoruz. Eşhedü enne İlahe illallah yerine la İlahe illallah Hak *** Muhammed Resulullah Aliyül Veliyullah mürşidi Kamilullah Ehlibeytin Ya resul Allah diye hitap ediyorsun. Arkasından, öbüründe de aynen selavatı getiriyorsun. (Burada Arapça Kuran okuyor) Elhamdülüllahi Rabbil alemin el fatiha diye Fatihasını okuyorsun.
Öyle devam ediyor çok güzel yani her ikisinin de farkını da böylece sevgili izleyenlerde dedemizden dinlemiş oldular.
Şimdi dedelik kurumuna geldik orada konuyu değiştirdik ve tekrar oraya dönerek devam edelim.
Bizim bir iki gündür yogun olduk biraz da kafamızda yorgunluk var herhalde.
Yok, hayır ben konuyu değiştiriyorum. Estağfurullah sizin hafızanız bizden çok daha kuvvetli, yerinde. Yani dedelik Hacı Bektaş’tan bu yana yolu süreninidir, yolu hak edenindir, o yüzden kim bu yola layıksa, yetişiyorsa o gelecek.
Şimdi somutlayalım meseleyi; size gelelim, siz hangi dedelerden yetiştiniz nasıl bir ortamda büyüdünüz? En başta aldık da dedelik konusuna gelelim.
Şimdi biz bunu tamamlayamadık. Şimdi ben yetiştiğimde dedeler tabi Seyidi Saadet evlatlarıydı, talibi irşad etmek Seyidi Saadet evladı olması gerekiyordu, ikrar vermiş, talip o da talibine ikrar vermişti birbirine bağlı ikisi birbirinden eksiği noksanı yoktur. Yani taliplik mertebesine erişmekte kolay değil. Kamil insan olmak kolay değil belli bir okuldan geçmesi lazım. Bir cemden, bir cemiyetten musahip ile olacak, öğütlerini alacak, gerekeni yapacak, her şeyi yapacak ondan sonra yetişkin bir insan olacaksın ki talip olasın yoksa ben talibim demeyle talip olamazsınız. Ben dedeyim demeyle de dede olmazsınız ben talibim demekle de gerçek bir talip olamazsın.
Bu dede beni irşad edebilir, beni ikna edebilir, bana yön verebilir. Her yönüyle bir dede dürüst olacak, ağzından çıkan sözleriyle izi bir olacak, gidişatı bir olacak, yanlışlığı olmayacak, eline, beline, diline sahip olacak, başta bu ilkeye en çok bu kurumun uyması gerekiyor. Evvel bir dede talibe gittiği zaman ilk önce kendi köyünden bir helallik alıyordu en azından. Benim Tokat’ta taliplerim var bizim Âşık Ali Metin’i görüyoruz köyde bir kurban keserdi kurban kesilince de köyü toplar kiminle kavgalıysa ona ısrar edilirdi, onunla barışılırdı. Ondan sonra o adam izin verirse, yol verirse, dede görgüye gidiyordu. Komşusuyla barışmadan bir yere varamıyordun. Ama şimdi öyle değil. Bir dede toplumda kendini mutlaka kanıtlamış olmalı; eğitimiyle, terbiyesiyle, öğretileriyle, turaplığıyla, enginliğiyle topluma kendisini kabul ettirmesi lazım. Bir de cem yaparken çünkü artık her yörenin talibi o cemde bulunuyor orada o insanlara düşüncesini kısa olarak anlatacak arkasından da o insanlardan izin isteyecek.
Postu tarif edecek ve izin isteyecek o insanlar eleştirirsiz izin verirlerse oraya oturacak. Öyle dedelerin dokunulmazlığı yok ki, posta otururum beni kimse eleştiremez, kimse öteye git diyemez, kimse benim yanlışımı göremez niye? Efendim öyle değil, öyle değil her insanın sorgu hakkı olmalı, sual hakkı olmalı dede kalkıp oturduğunda müsaade istemeli. Dede’ye, ben seni tanıyorum sen falan yerde şunu yapmıştın o makama oturamazsın, diyebilmeli talibin bu hakkı olmalı. Ben saf, temiz olacağım ki benim yıkadığım da temiz olsun, ben temiz değilsem benim yıkadığım temiz olur mu?
Siz halka soruyorsunuz, köyünüzden böyle bir onay alıyorsunuz.
Peki, Hacı Bektaş Dergâhına bağlıyız, dediniz ocak olarak orayla bağlantılarınız nasıl?
Şimdi evvelden şu anda bağlantılarımız kopuk. Şu anda biliyorsunuz herkesin, her dedenin bağlantısı kopuk. Evvel böyle değildi evvel mesela Hüseyin benim büyük dedem Kara Halil Baba hazret kapının önünde on iki hazretler şey vardır o da dördüncüsüdür orada eğitimini almış. Onun oğlu Hüseyin Abdal eğitimini almış belli çevrelere gönderilmiş onun oğlu Ali Baba gelmiş eğitimini almış yine babasının yoluna gitmiş bunlar kayıtlı onun oğlu seyit Mahmut Osmanlıya karşı durmuş idamı gelmiş Malatya’nın Akçadağ Kasımoğlu aşireti karısı oralı olduğu için oraya gitmiş iki çocuğunu beraber götürmüş Elif ile Seyit İbrahim, orada Hakka yürümüş o insan orada türbesi orada. Elif orada kalmış, oğlu İbrahim tekrar Hacı Bektaş Tekkesine gelmiş o kadar mücadeleden sonra eğitimini almış yine gelmiş tekkeye sahip çıkmış.
Hangi tekkeye gelmiş?
Hüseyin Abdal tekkesine.
Hangi tekkeye gelmiş?
Hüseyin Abdal tekkesine. Oraya sahip çıkmış orada insanları yetiştirmiş arkasından devamlı insan yetişmiş belli dönem, belli zaman.
Bugün yöremizde çok anılan dedelerden Seyfettin Dede vardı, Battal Karababa ve Âşık Ali Metin; büyük ozan kaynım Feyzullah Çınar; rahmetli Aşık Veysel’in de ustası Çamşıhlı Ali Ağa Dede bunlar bizim yörenin o zaman tanınan simalarıydı.
Battal Karababa vardı, Mahmut Erdal’ın babası Kanbur Mustafa Erdal dede vardı. O cemlere yetenekliydi. Feyzullah Çınar’ın emmisi olan Mustafa Çınar Dede o da yetenekliydi. Çamşığı’da Dışbudak Âşık Hüseyin Karababa Dede de vardı. Esef Dede, oğulları vardı: Ali Dede, Mamo Dedeler, Başören Köyü Aziz Ağa Mezrasında Hüseyin Karakuş (Katık Hüseyin) Dede vardı. Kangal Minarekaya’dan; Şirzade Mehmet Erdem (Şirin Dede) vardı, Yellice’de Yahya Dede vardı, Budala Dede vardı, Teyyar Dede vardı. Eğin’den gelen Ağ Dede vardı. Yağbasan Köyü’nde Ali Dede (Garip Musalı), Ziniski Kırmızı Dede, Dışlık’ta Kumru’yu yazan Hasan Efendi (Dede – Garip Musalı) Höbek’te Gözoku İsmail Aslandoğan Dede, Hıdırlık Köyü’nde Ağucan’lı İsmail Coşkun (Ozan Sinemi’nin babası), Karageben İsmail Dede vardı, Çamşıhı’nda Eyübağa Köyü’nden Hacı Şahin Dede, (Hüseyin Elmas Dedenin dayısı) Baloğan Köyü’nde Aziz Toprak Dede, Azizağan Köyü İbrahim Karakuş Dede (Kağıtçı Dede) Depehan Hüsnü Dede vardı. Feyzullah Çınar’ın köyü Selman Şahin (Salman
Efendi), Yalıncak Köyü’nde Ali Dede, Mithat Dede, Gözel Dede (Maraş’ta ölünce 60 kurban kestiler. Battal Karababa’nın yiğeni.) İşte bunlar namlı dedelerdir. Yeri gelince başkaldıran, bildiğini sakınmadan söyleyen gerçek dedeler bunlardı. Hüseyin Abdal Türbesinin elli yıl türbedarlığını yapan Çakırağa’nın Köyü’nden Yahya Dede (Tekke, Hüsayin Abdal’ı getirdiğimiz yerde).
Fatma Ana (Benim Babaannem Yalıncaklı. Cem yapıyordu, ben buna yetiştim. Salman Efendi’nin kızı.)
Eşke İnsaf Ana (Cem Yapıyordu. Hacı Şahin’in Dede bacısı.)
Zeynep Ana (Battal Karababa’nın bacısı. Yalıncak’ta Ali Dede’nin hanımı. Cem Yapıyordu. Taliplerinin üzerinde büyük ağırlığı vardı. Maraş yöresine gidince talipleri büyük hürmet gösterirdi.)
Çamşıhı yöresi bir toplandığı zaman gerçekten görgüsünü, sorgusunu 2-3 ayda bitirebiliyorlardı.
Peki, bu dedelerin sizce normal diğer dedelerden farkı neydi o dönemin temel farkı neydi. O dedelerin en büyük özellikleri neydi?
Temel farkları, eğitimini almışlardı.
Eğitim derken ne gibi bir eğitim, ne gibi bir bilgi donanımı vardı yani?
Şimdi o insanlar gelmiş Hünkâr’da beş yıl kalmış bir insan. Beş yıl orada Hünkâr’ın açtığı okulda o okulda dört kapıyı, kırk makamı dürüstlüğü, doğruluğu, insanlığı, inceliği, tasavvuf düşüncesini ne bileyim bunların hepsini oradan almış, eline bir icazet verilmiş.
Yani sizin döneminizde ki o küçük yaşınızda oraya gidip hizmet gördükten sonra geliyorlar dergâha dedeler.
Tabi canım, belli döneme kadar gidiyorlardı.
Bunu hatırlıyorsunuz, biliyorsunuz?
Biliyorum. Biri benim büyük dedem yani bir iki tane fazla değil fazlası oradan eğitimini almış gelmiş o insan. Ondan sonra zaten eğitimsizlik kopmaya başlamış insanlarda bizim hepimiz şu anda ben eğitimimi aldım, eğitimimi şöyle aldım, orada eğitim gören dedeleri İbrahim Dede o yörede yetiştirmiş kendisine dede o da gelmiş orada durmamış o da insanları eğitmiş. Onun eğittiği insanlardan biz eğitim aldık.
Kuşaktan kuşağa öyle bir gelenek var.
Gelenek var.
Peki, nasıl bir eğitim aldınız? Yani ne gibi bir etkileme yani sen dede evladısın, sen ocakzadesin, sen şu kurallara uyacaksın, şunları bileceksin, cem şudur, semah budur, görgü budur bunları öğretiyorlar mıydı size?
Hepsini teker teker. Zaten Ayhancığım şöyle, çocukken ceme katıldığın zaman çocuk.
Çocuklar ceme katılabiliyor o yörede.
Tabi bizim yöremizde katılır sadece bir görgü cemine musahipsiz adam katılmaz diğer cemlere.
Görgü cemi dediğiniz musahiplik cemi mi yoksa?
Musahiplik cemi.
Sene de bir her talibin kurban hakkıdır, dede huzurunda görülecek ona da mı görgü deniyor. Musahiplikle o görgü aynı isimle mi anılıyor?
Hayır efendim.
Mesela yeni çift musahip olacak.
Musahip tutacak insanların cemi ayrı oluyor, görgü cemi ayrı oluyor. Görgü nedir? Ben musahibi bağlarım dede olarak bir yıl sonra da giderim bağladığım musahipleri bir yoklarım. Derim benim öğretilerime bu insanlar uydular mı? O köyde benim bir vekilim vardır hani dikme baba diyoruz ya, dedelerin ulaşamadığı köyde bedri kolu, babalık kolu denen, orada o dikme insan ben gelene kadar, dede gelene kadar orada sorumludur o insan. Eksiği, noksanı toparlar, dede görgüye geldiği zaman dedeye bunları aktarırlar. Şunun şu noksanı vardı, bunun bu noksanı vardı şu talip şuna uymadı yani görgü adıyla yapılan de sorgulanır hesap sorulur terazisi kurulur

Eşeğe çüş demek hakaret şimdi

0

SEYRANİ’YE MEKTUP

Şiirle resmettim ahvalimizi
Okursun varırsa posta Seyrani
Şaşırma görünce ruh hâlimizi
Yüzde doksanımız hasta Seyrani

Sanma sen gideli dünya düzeldi
Belki o zamanlar daha güzeldi
Muhabbet tükendi hürmet azaldı
Laf söylenmez oldu dosta Seyrani

Önce aklıselim izan bozuldu
Hak hukuk tartacak mizan bozuldu
En sonunda kural düzen bozuldu
İstikbal koyu bir siste Seyrani

Kayboldu düşeni tutup kaldırmak
Vaka-i adiye adam öldürmek
İşten bile değil artık çıldırmak
Dert bir değil deste deste Seyrani

Servetin şöhretin kanıp forsuna
Cümleten kapıldık mal mülk hırsına
Gelenek görenek döndü tersine
Üstler selam durur asta Seyrani

Zenginler yaşarken bütün refahı
Bilen yok fakirin nedir günahı
Kulaklarda ninni mazlumun ahı
Ağıtlar kıvrak bir beste Seyrani

Her yerde hile de hilebaz da var
“Taşa tohum eken” hokkabaz da var
Dini ahkâm kesen beynamaz da var
Böyle uzar gider liste Seyrani

Bas bas bağırırken suçlu olanlar
İçin için ağlar içli olanlar
Bir yol bulup çıkar güçlü olanlar
Zeytinyağı gibi üste Seyrani

Aptallar cüretkar alim ukala
Er meydanı kaldı ite çakala
Dününden bihaber cahil cühela
Put deyip saldırır büste Seyrani

Kâğıttan adamlar kahraman oldu
Kırıldı umutlar toz duman oldu
Gülmeyi unuttuk kaç zaman oldu
Koskoca bir millet yasta Seyrani

Doğruyu söylemek maharet şimdi
Eşeğe çüş demek hakaret şimdi
İnsanı kandırmak ticaret şimdi
Marifet zahirde süste Seyrani

Hülasa değişmiş olsa da devir
Bitmiyor ruhların çektiği cevir
Ona da bulaşsın sendeki tavır
Çırak al Mülkî’yi usta Seyrani

Aslan AVŞARBEY (Mülkî)
30.11.2024-Kocaeli

İTALYAN HAKİM, İDAM KARARI VERMEDEN ÖNCE ÖMER MUHTAR’A SORAR:

0

İTALYAN HAKİM, İDAM KARARI VERMEDEN ÖNCE ÖMER MUHTAR’A SORAR:
—İtalyan Devleti’ne karşı savaştınız mı?
Ömer Muhtar:
—Evet
—İnsanları İtalyan Devleti’ne karşı savaşmaya teşvik ettiniz mi?
Ömer Muhtar:
—Evet
—İtalya’ya karşı kaç yıl savaştınız?
Ömer Muhtar:
—Yaklaşık 20 yıl
—Yaptıklarından dolayı pişman mısınız?
Ömer Muhtar:
—Hayır
—İdam edileceğinizi biliyor musunuz?
Ömer Muhtar:
—Evet
Hakim şaşırdı:
—Sizin gibi birisi için böyle bir son, çok üzücü
Bunu duyan Ömer Muhtar şöyle dedi:
—Tam tersi! Bu, hayatımın sonu için en güzel yol.
Hakim daha sonra,
—Mücahidlere cihadı durdurmalarını
Emreden bir emirname yazması halinde
O’nu beraat ettirmek ve ülke dışına sürgüne göndermek istedi. Bunun üzerine Ömer Muhtar,
O meşhur sözlerini söyledi:
—“Her namazda Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed(s.a.s.)’in de O’nun resulü olduğuna şehadet eden parmaklarım,
asla yanlış bir şey yazamaz!
Bizler teslim olamayız.
Ya kazanırız ya da ölürüz!”
Biz ölsekte kazanırız ve siz kaybedersiniz.
Fakat acı olan siz bunu ancak öldüğünüzde anlarsınız ve bunun size bir faydası olmaz..!
Ömer Muhtarı ölüm yıldönümünde Rahmetle anıyoruz!

Gücenme sevdiğim açma arayı

0

Gücenme sevdiğim açma arayı
Bir gün geleceğim illerinize
Aydınlansın gönlünüzün sarayı
Hoyratlar değmesin güllerinize

Bülbül şakımazdı senin yanında
Volkanlar kükrerdi kızıl kanında
Bir sabah sizinle sohbet anında
Doyamadık tatlı dillerinize

Orda çağıl çağıl çağlamıştınız
Saz inlerken sizler ağlamıştınız
O demde bir kemer bağlamıştınız
Ne hoş yakışmıştı bellerinize

Nükteler güzeldi sözler güzeldi
Bakışlar güzeldi gözler güzeldi
Sakiler güzeldi yüzler güzeldi
Badeler sunmuştuk ellerinize

Daimi’yim devrimlerin âşığı
Devrimlerdir karanlığın ışığı
O bahçenin olduk bir sarmaşığı
Sarılıp dolandık dallarınıza

Aşık Daimi

TARİHTEKİ İLK MUSTAFA KEMAL YAĞLIBOYA TABLOSU ÇANAKKALE’DE YAPILDI! – 1916

0

Tasvir-i Efkâr gazetesinde, Servet-i Fünun mecmuasında fotoğrafları çıkmaya başladı. Bu haklı şöhret, Harbiye Nezareti’ndeki paşalar arasında büyük rahatsızlık yaratıyordu. Sansürlenmeye başlandı…

Harp Mecmuası’nda “Çanakkale Kahramanı” başlığıyla fotoğrafı yayınlanacaktı, şak, baskı durduruldu. Fotoğraf çıkarıldı. Halk tarafından tanınması istenmiyordu. Adı sanı duyulmasın isteniyordu. İkdam gazetesinin yazı işleri müdürü Yakup Kadri Karaosmanoğlu yıllar sonra TRT’de anlatacaktı. “Enver paşa tarafından ‘Mustafa Kemal’den bahsedilmesin’ diye bize emir verilmişti” diyecekti.

Fotoğrafı bile sansürlenmeye çalışılırken, kaderin cilvesi olsa gerek… Tarihteki ilk Mustafa Kemal yağlıboya tablosu, Çanakkale’de yapıldı! Avusturyalı ressam Victor Krausz, Türk cephelerinde dolaşıyor, savaş resimleri yapıyordu. Mustafa Kemal’i tesadüfen görmüştü, güneş yanığı yüzünü heykele benzetmişti…

Kendisinden izin alıp körüklü makinesiyle fotoğrafını çekmiş, portresini tuvale resmetmişti. Savaşın ruhunda yarattığı olumsuz etkiyi azaltmaya çalışan Mustafa Kemal, biraz olsun huzur bulmak için edebiyata sarılıyordu. İstanbul’daki arkadaşı madam Corinne’e rica mektupları yazıyordu. “Hayatın hoş ve iyi taraflarını hissettirecek, savaş yüzünden oluşan sert karakterini biraz olsun yumuşatacak romanlar göndermesini” istiyordu. Çadırındaki eşyalar, portatif bir demir karyola, portatif bir ahşap masa, masasının üstünde bir gemici feneri, karyolasında bir Siirt battaniyesinden ibaretti. Battaniye, Ali Fuat’ın hediyesiydi.

Çanakkale’de kazandığı Kılıçlı Gümüş Liyakat Madalyası’nı diğer madalyalarından ayrı tutardı. Göğsünden çıkarmazdı.

Conkbayırı’nı temizlemek için süngü hücumu başlatmıştı. Aniden bir şey çarptığını hissetti… Elini göğsüne götürdü, üniforması yırtılmıştı, kan vardı. Sağ cebindeki saatine şarapnel isabet etmişti.

O akşam, Liman von Sanders’in karargâhına geldi. Ortak lisanları Fransızcaydı. Lancashires ve Wiltschires alaylarının tamamen imha edildiğini anlattı. Sonra da paramparça saatini cebinden çıkararak, “bugünün muvaffakiyet hatırası olarak kabul buyurmanızı rica ederim” dedi. Alınan general hadiseyi biliyordu. O saatin madalyadan değerli olduğunun farkındaydı. Teşekkür etti, elini cebine attı, kendi saatini çıkardı. Altın’dı. Arkasında imparatorluk tacı ve L.S. harfleri kazılıydı. “Ben de bunu kabul buyurmanızı rica ederim” dedi. Mustafa Kemal’in saati İsviçre malıydı, Omega’ydı. Harbiye’de öğrenciyken almıştı. O tarihlerdeki fiyatı 600 İsviçre frangı civarındaydı. 15 yıldır bu saati kullanıyordu.

Atatürk vefat edince, hayatına dair eşyaların müzeye dönüştürülmesi için çalışma başlatıldı. En değerli parçalardan biri, Liman von Sanders’e armağan ettiği kırık saatti. Alman general 1929’da ölmüştü. Mirasçılarıyla temasa geçildi ama… Saat onlarda değildi. Liman von Sanders’in evi soyulmuştu. Madalyaları, kılıçları, özel eşyalarının çoğu çalınmıştı. Mustafa Kemal’in saati de o çalınanlar arasındaydı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin söz konusu hatıra saati arama çabaları 1939 yılında Alman gazetelerinde haber oldu. İhbar yağmaya başladı. Çoğu asılsızdı. Berlin büyükelçiliğimize bizzat gelen bir papazın anlattıkları ise gayet ciddiydi. Saatin kimde olduğunu ismiyle, adresiyle söylüyordu. Berlin büyükelçimiz Hamdi Arpağ derhal dışişlerini bilgilendirdi. İzlenmesi gereken yol üzerinde konuşuluyordu ki, İkinci Dünya Savaşı patladı. Saatin izi kayboldu.

Henüz dünya savaşı patlamadan önce, Almanya’daki arama çalışmaları devam ederken, saati üreten Omega firması da devreye girmişti. Hatıra saati bulana 250 bin İsviçre frangı ödül vaat edilmişti. 250 bin İsviçre frangı, o günkü parayla 70 bin liraya tekabül ediyordu. 1939’da öğretmen maaşı sadece 50 liraydı. Omega’nın ortaya koyduğu ödül bu denli büyüktü.

Mustafa Kemal, Liman von Sanders’in armağan ettiği altın saati kullanmadı. Vurulduğu sırada hemen yanında, maalesef ismini bilmediğimiz genç bir teğmen vardı, bileğindeki Zenith marka saati çıkardı, komutanına verdi. Anafartalar kahramanı, kendi öğrencilik saatinin yerine yıllarca bu saati kullandı.

Temmuz 1922… Büyük Taarruz’un arifesiydi.

İngiliz general Charles Townshend milletvekili sıfatıyla Konya’ya geldi, İngiliz parlamentosu adına pazarlık etmek istiyordu. Akşehir’de buluştular. Akşam yemeği için sofraya oturduklarında, Mustafa Kemal kolundaki saati çıkardı, İngiliz generale uzattı.

“Biz Türklerde âdettir, misafire hediye veririz, benim hediyem bir emanettir, bu saati bana Anafartalar’da bir Türk askeri verdi, hayatını kaybeden bir İngiliz subayından almış, saatin arkasında o subayın künyesi var, o zamanlar da şimdiki gibi savaştaydık, ailesini arayıp bulma imkanım yoktu, sizden ricam, İngiltere’ye dönüşünüzde o subayın ailesini bulun ve emanetini teslim edin, minnettar olurum” dedi. Saatle birlikte, elinden düşürmediği kırmızı mercan tespihini de hediye etti.

General Townshend o geceye dair hatıralarını şöyle anlatacaktı: “Pek çok hükümdarla devlet başkanıyla görüştüm, defalarca resmi-özel konuşmalar yaptım, o geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum!”

(Anafartalar adı, savaşın kırılma noktasında yer alan iki köyümüzün ortak adıydı, küçük Anafarta köyü, büyük Anafarta köyü… Anafarta kelimesi, yerel ağızda “rüzgâra karşı, çok rüzgâr alan yer” manasına geliyordu. Anafartalar Kahramanı’nın emperyalizm rüzgârına karşı durduğu yer, coğrafyanın sözlük anlamına da oturuyordu.)

EK BİLGİ:

Mustafa Kemal’in ilk portresi Anafartalar Savaşı sırasında Avusturyalı ressam Wilhelm Victor Krausz tarafından yapılmıştır. Masmavi gözleri, açık yeşil serpuşu ile o günlerin Mustafa Kemal’i ilerisi için kafasında bazı düşünceler planlayan bir kahraman tipinde yansıtılmıştır.

Bu ressam 1916 yılında görevle Çanakkale’de bulundu. Bilindiği üzere Birinci Cihan Harbi’nde Almanlar, Avusturyalılar, Bulgarlar Türkiye’nin müttefiki olarak birlikte savaştılar. O sıralarda Çanakkale cephesinde iki ressam bulunuyordu. Bunlardan biri ünlü Türk ressamı Hayri Çizel, diğeri Avusturyalı Krausz’dı. Her ikisi de müttefik askerler arasında savaş resimleri yaptılar.

Mustafa Kemal o günlerde henüz general değildir, ama bilgisi ve harp kabiliyetinin üstünlüğü ile tanınmıştır. Geleceği güneş gibi parlak bir kumandandı. Merhum büyükelçi, Atatürk’ün genel sekreterliğini yapan, milletvekilliğinde bulunan, hemen her gün Atatürk’ün yanında yer alan Ruşen Eşref Ünaydın’dan öğrenildiğine göre bu Avusturyalı ressam Atatürk’ün fizik görünümünü çok ilginç bulmuş, kendisinden izin alarak cephede kullandığı körüklü makinesiyle fotoğrafını çekmiş ve o dönemin serpuşlarından olan Enveriyesi ile portresini yapmıştır. Yıl 1916’dır.

Wilhelm Victor Krausz

21 Mart 1878 tarihinde Macaristan (Neutra) da doğmuş Viyana’da yaşamış, Viyana Akademisi’nde F. Rrumpler’in öğrenciliğini yapmıştır. Paris, Julian Akademisi’nde Lefebrve ve Robert Feuri’den öğrenim görmüştür. Ayrıca Zugelschule Worth’da okumuştur. 1913 yılında Devlet Büyük Altın Madalyası ile değerlendirilen Prof. Krausz, 1930 yılında da Barselona’da ki uluslar arası sergide altın madalya kazanmıştır. Viyana Burgtheater Fuayesi’nde çeşitli sanatçı portrelerini de oluşturup Modern Galeri’ye yaşlı bir adam portresini kabul ettirmiş ve Mayıs 1959 başlarında da Baden / Viyana’da ölmüştür.

Kaynak: Mustafa Kemal, Yılmaz Özdil

#YılmazÖzdil#WilhelmVictorKrausz#Çanakkale#GaziMustafaKemalATATÜRK#Gazi#MustafaKemal#MustafaKemalATATÜRK#Atatürk#SözünSözümüzdür#YolunYolumuzdur#MemleketinHalleri

Çorum yöresel kelimeler,

0

Çorumlu şair merhum Rıfat KURTOĞLU’nun kaleminden…
Çorumludur
Eşeğine deh çüş oküze voha,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Yakına ahacık ırağa deydaha,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Omuza yanıllı kaburga iyâ,
Kılavuza sağdıç damada gûya,
İnatcıya önâ,aksiye soya,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Cevizin kabuksuz içine gıynak,
İçlik çamaşıra donunan goynek,
Şamara şaplak da sopaya deynek,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Bolumuz ganidir gıtımız ecik,
Anasına sağmal buzağ’ya bicik,
Memeye cicik de civcive cücük,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Koçanına somak sapına calaz,
Tütüne kôr duman alafa alaz,
Hindiye culuk da yavruya palaz,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Keserken yarıdan gopana gıpcık,
Daracık geyinme şekline zıpcık,
Yaraya maraza gabuğa gapcık,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Karını kuşatan iç yağa cember,
İnce bağırsağın aşına mimbar,
Çatıya döşenen çıtaya cımbar,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Salatalık hıyar hemi de zavrak,
Ekmeğine somun simide gevrek,
Uyuşuğa hımbıl hızlıya dıvrak,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Yılışığa cıvık meyyala bambal,
Eğri büğrü dönen tekere şambal,
Kırk karıklık üzüm bağına imbal,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Fevziye ye Fezik Kezban a Kezik,
Aş ekmeğe öyün yolluğa azık,
Topuğa incik de baldıra büzük,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Galiba elleham,asla ya sümme,
Yıkamaya yuma banyoya çimme,
Oturuşa bağdaş çökmeye çömme,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Sarıp sarmalama örtme bülleme,
Öğrenmeye at çuluna belleme,
Dolduruşa kışkırtmaya yelleme,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Yüzdeki cevallik tebessüm leççe,
İp sarılan döner aygıta teççe,
Hatice neneme kısaca Haççe,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Oyunda utulan aşığa enek,
Yufkadan banılan lokmaya sunak,
Ağaçtan su kabı destiye senek,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Sürüden ayrılan guruba pönnek,
Hayvanın doğurgan cinsine gunnak,
İkide bir şımaran adama şinnek,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Yüzsüz yorgan gıtil yatağa alık,
Avanağa angıt saflara culuk,
Yan basana çalık kart gıza galık,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Yaş cevizi kabuktan seçmeye gâğal,
Dikelmek dinelmek,eğilmek ağâl,
Rendeye küşdere çapaya mağâl,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Tipinin yığdığı sürgüne kurtük,
Yontulmuşa kertik sabuna kirtik,
Sabahtan akşama gezene sürtük,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Yüz rengine nevir simaya beniz,
Gırtlağa ümük de boğaza geniz,
Sap dibine anız Yunus a Yonuz,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Şişmanlara şişko,zayıfa arık,
Genç eşşeğe sıpa körpeye kurük,
Morale mırık da düzene dırık,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Et çemen bastırma sucuk ilişkir,
Çamaşıra esbap havluya peşgur,
Şek şüphe endişe kuşkuya işkir,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Alından bağlanan kuşağa şettel,
Hem geniş hem uzun giysiye battal,
Her şeyin baskınca tadına gattel,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Sakin uslu iyi hale eyinlik,
Yağmurluğa şemsiyeye cibinlik,
Yavmiyeye gunnük kümese pinnik,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Yatak yorgan konan dolaba yüklük,
Tuvalete hela çöplüğe bokluk,
İshale amel de kabıza beklik,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Nadan meymenetsiz,sakara çolpa,
Yüze gün işığı düşmeye şelpe,
üzüm pekmez bulaşığ’na şilepe,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

İncecik çekilmiş yarmaya duğül,
Kemrenin kurumuş yüzüne gığıl,
Keçinin koyunun damına ağıl,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Koşmak ya pallamak ve yahut sağart,
Beş parasız fakir olana zuğürt,
Ustanın yanında çırağa şağart,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Doğumdan sonraki ilk süte ağız,
Sözünen tepkiye lanete buğüz,
Gözü pek yürekli yiğide yağız,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Göğüs kafesine sine döş bağır,
Vücudun her iki yanına boğür,
Büyük baş malların hepsine sığır,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Böbreğe pörtelek bazen de boğrek,
Davarın yattığı gölgeye ağrek,
Ayçiçeğe avgun,zeyreğe zağrek,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Tandırda yapılan keteye bişi,
Mercimekli yarma tam çatal aşı,
Koşum hayvanların hepsine goşu,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Fitne düşünceli insana muzu,
Yufkanın kalın ve küçüğ’ne pezi,
Kağnıda ağaçtan dingile mazı,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Lastik ayakkabı bizde cızlavuk,
Ağaçtan yapılan kancaya kevük,
Madımağa pancar pancara livik,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Değirmene inen oluğa savak,
Meyveleri top top asmaya hevek,
Cevval yakışıklı gence de civek,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Ocaktan sıçrayan kıvılcım çıngı,
Derin üzüntüye acıya yangı,
Çalçene kavgacı kadına çengi,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Tarlayı nadasa bırakmaya herk,
Kuluçkaya yatmış tavuklara gurk,
Kavi sağlam metin her şeye de berk,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Sıra beklemeye sıraya keşik,
Eklemlerde oynak kemiğe aşık,
Genizden konuşan insana koşük,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Hamamda su tutan oluğa kunna,
Filamingo denen kuşlara dunna,
Teyele ilgip de iğneye inne,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Kenarsız köşesiz ovale söbe,
Ana baba annesine hep ebe,
Hocanın verdiği ödeve sâbâ,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Boyuna gitmeyen ağaca yatık,
Ayakta boğazsız örgüye patik,
Ekmeğin yanında her şeye katık,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Kökünden yağ çıkan yavşana geven,
Katığı olmadık ekmeğe yavan,
Patatese kumpür soğana suvan,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Ayağa bağlanan zincire köstek,
Boynu omzuna geçgine pöstek,
Kasıla kasıla gezene gostak,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Orta yerde karaltıya döküntü,
Darılmaya bunalmaya sıkıntı,
Düğün için davete de okuntu,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Kapı ardındaki sürgüye süve,
İneğin camızın gencine düve,
Rasgele biçilen ekine zıva,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Bıçağın bilenmiş ağzına gılâ,
Kuyuya sallanan helkeye tola,
Sepete tezgire küçüğne sele,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Cekete saho da paltoya cüppe,
Hop oturup kalkan kızlara hoppa,
Çalhama gönüllü oğlana züppe,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Çavuşunan baş çavuşa gedikli,
Gerdan gıdık sarkanlara gıdıklı,
Hovardaya zamparaya südüklü,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Pantolun tummanın kuşağna bezek,
Mayıstan yakacak yapmaya tezek,
Nemli nemli esen rüzgara Sazak,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Fincanın dibinde tortuya telve,
Oküzün boynunu tutana zelve,
İşve eda cilve helvaya halva,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Kelnameli netameli cıkcıklı,
Bir yaşına gelmiş kuzuya toklu,
Sıpasına haksız eşeğe haklı,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Bu ilde bıldırki tokluya şişek,
Selamsız sabahsız geçene eşek,
Harmanda serili samana döşek,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Harmandaki döküntüye malama,
Parmaktaki et yarana dolama,
Avaneye divaneye yalama,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Tanesi seçilmiş koçana somak,
Damdaki pencere köy yerde temek,
Çamur kazıyacak ersine cemek,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Bilmecenin adı Çorum da metel,
Merdivende her basamak bir badal,
Ağız kavgasına çekiş ve cedel,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Hamurdan yapılan aşa gaygana,
Gelin kızın eşyasına seysana,
Yarma bulgur ezen taşa arsana,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Rasgele döşenen lağıma taar,
İlçeye kasaba şehire şeer,
Boş yere ürüyen eniğe zaar,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Kulübe gumele bağ evi kelik,
Duvara örülen kıskıya helik,
Yüne yapağı da tiftiğe filik,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Ağaçtan yapılmış kazığa gadak,
Kısacığa godek enliye badak,
Oyunda utulan aşığa hodak,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Daldaki yapışık meyveye çatak,
Sıcak kap tutulan çift beze dutak,
Kama gibi çıkmış boynuza çıtak,
Diyeni görürsen sor Çorum’ludur.

Tencere guşene ilistir sitil,
Yüzsüz minderinen yorgana gıtil,
Yeşilken ütülen nohuda çötül,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

İnişlere rampa bayıra belân,
Kaplar hep kap kacak leğen ilâân,
Azmana toraman cılıza cılan,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Yatağın yorganın iç yüzü çilte,
Bulamaya helle koyusu pelte,
Köpeğin boynunda tasmaya holta,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Boyun bağı dolak eldiven ellik,
Kiremitten küçük çömleğe billik,
Gelire gidere geçime dillik,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Yüzde yara yeri kalana çopur,
İri kıyım baba yiğide zıpır,
Verimsiz ve kıraç toprağa kepir
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Üzümün olmamış hamına koruk,
Etin kalitesiz yağsızı arık,
Kasıkları fıtık erkeğe coruk,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Hayvanın tüyünde kirlere sadır,
Evde oturulan divana sedir,
Uzun boya sırık kısaya bodur,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Sulak ve verimli vadiye avlak,
Dönümün çeyreği sahaya evlek,
Kabuğu derisi kalkmışa kavlak,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Variz ordu bozan kız çocuk kızan,
Teraziye mizan basmaya pazen,
Üç beş yıl boş kalmış tarlaya hozan,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Kap kacak konulan terek bucaklık,
Baca üstü ocak başı ocaklık,
Dam üstünde serpeneğe saçaklık,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Evde süpürülen çölçöpe gübür,
Tüyleri dökülen hayvana cıbır,
Damda saman konan bölüme kubur,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Yıkanan çamaşırın hepsine esbap,
Yakına ahretlik yarene ahbap,
Yuvarlağa tortop yağcıya gopgop,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

İyilikten bilmez nankörlere kelp,
Hacatın tutulur saplarına kulp,
Hileli yapılan her metale kalp,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur

Bulunulan yerin yanına böğür,
Çelikten dikilen fidana çöğür,
Ötmeyen zurnaya saza da sağır,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur

Kanatlı kapının dayağına çağ,
Saman yığını tığ kahyalara kâğ,
Evlâ uyguna yeğ küfeye de hâğ,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Kız evinden gelen hediye dürü,
Kocalara herif hanıma karı,
Her lafın başında sonunda hêri,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Yemlik üğütülen zahire zavar,
Etrafa yöreye muhite civar,
Koyundan keçiden sürüye davar,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Bir yerde kış boyu kalmak kışlamak,
İlgisiz ve alakasız boşlamak,
Atıl hale getirmeye heşlemek,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Gafa pot aza kıt yatalağa kût,
Omaca homaça kalçaya da hot,
Yol ayrımına çat çift çubuğa çüt,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Zırlayıp durana zıkkımın kökü,
Israrcı olana babanın beki,
Şergada muzunnas nakasın teki,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Maharete hüner yatkınlığa uz,
Son kışa zahmeri son bahara gûz,
Kıra bayıra boz kuzey yöne kuz,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Alış veriş aksate mesarife sarf,
Adet aneneye geleneğe örf,
Edep haya ya harf sadeceye sırf,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Çarık bağı pına parçaya pınta,
Enli boylu gelişmişe zıranta,
Çoluk çocuk ev halkına horanta,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Derideki siyah noktaya benek,
Çamaşırhaneye yunaklık yunak,
Yal kabına çanak binite binek,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Enenmişe buruk meleze kırık,
İp kazıkla hayvan kasmaya hörük,
Aklına geleni yapana yüğrük,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Av itine tazı çizgiye cızı,
Araziye yazı sancıya sızı,
Cadaloz fermanı cadıya cazı,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Tarladaki yeşil mahsule firez,
Leblebiye fındık fıstığa çerez,
Kiraza kirez de biraza birez,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Pekmez savurulan kepçeye kevgur,
Dünürlüğe kadem nişana tevkur,
Kısrak ata aygır erkeğ’ne beygir,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Gam kedere gada hastalık maraz,
Kulakları küçük koyuna kurüz,
Genç tavuğa ferik horoza horuz,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur
.
Had bilmeze had bildirme haklamak,
Arıtmaya temizliğe paklamak,
Elma armut doğramaya kaklamak,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Samimi can ciyer hal ölüm garim,
Deriden yapılan dikişe sırım,
Davarı öğleyin sağmaya örüm,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Odun kömürünün karası marsık,
Yerin altındaki tilkiye porsuk,
Gevşemiş yıpranmış sarkmışa pörsük,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Sonucu belirsiz her şeye muğlak,
Kulakları büyük başa yabr’uğlak,
İlmeğe gırgır da düğüme düğlek,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Sırtı yer görmedik yiğide merdan,
Çeneye gıdık da boyuna gerdan,
Karından yapılan yemeğe şirdan,
Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.

Rıfat KURTOĞLU

Künyemi sorarsan hey bre zahit

0

Künyemi sorarsan hey bre zahit
Güruhu Naci’den izim var benim
İncil, Kuran, Tevrat hep sana ait
Dört kitaptan öte sözüm var benim

Beş koşula sığmaz bendeki iman
Fetva ne dinlemem, vız gelir ferman
Vahdet i Mevcud’da olmuşum mihman
Hem yerde hem gökte yüzüm var benim

Merak ediyorsan kimim, neredeyim?
Bir devr i daimde her bir yerdeyim
Bazen bin içinde, bazen birdeyim
Kâh bakıp bakılan gözüm var benim

Gönlüm bir Kâbe’dir, gitmem uzağa
Uğraşmam şeytanla, düşmem tuzağa
Körsen Deruni’ye ne diyem daha
Hakk’la bütünleşmiş özüm var benim…

1934 yılında Mussolini iyice şımarmış, Antalya’nın İtalyanlara

0

1934 yılında Mussolini iyice şımarmış, Antalya’nın İtalyanlara verilmesi gerektiğini söyleyerek tehditler savurmaya başlamıştı. Ayrıca İtalyan öğrencilerine Roma’daki Türk Elçiliği önünde gösteri yaptırtıyor; Antalya’yı istiyoruz diye avaz avaz bağırttırıyordu.
Atatürk, o günlerde bir akşam İtalyan Büyükelçisinin Ankara Palas’ta yemek yemekte olduğunu duyunca, onun yanındaki masayı kendisine hazırlamalarını emretti ve birkaç dakika sonra oraya gitti. Büyükelçi ile selamlaşıp yerine oturdu fırsatı kaçırmada herkesin duyması için tercüman aracılığı ile yüksek sesle ona hitap etti:

  • Antalya’yı istiyormuşsunuz. Antalya, bizim İtalya’daki elçimizin cebinde değil ki, çıkarıp size versin. Antalya buradadır, Anadolu’da? Niçin gelip almıyorsunuz? Ekselans Duce’ye( Mussolini’ye) bir teklifim var:
    Ordusunu göndersin, dövüşelim. Kim kazanırsa Antalya onun olur.
    Büyükelçi:
  • Bu bir savaş ilanımı ekselans? diye sordu.
  • Hayır. Ben burada herhangi bir vatandaş gibi konuşuyorum. Türkiye adına savaş ilanına sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi yetkilidir. Ama şunu da hatırlatayım: Büyük Millet Meclisi, zamanı gelince, benim gibi basit yurttaşların duygularını da göz önüne alır.
    Büyükelçi yemeğini bitirmişti. Atatürk’ü selamlayıp, tek kelime söylemeden Ankara Palas’ı terk etti.
    Mussolini’nin hala aynı saçmalıklara devam ettiği görülmekte idi. Sanki Atatürk’ün o sözlerine cevap vermek istiyormuşçasına, Rodos Adasına asker yığmaya başladı.
    Birkaç ay sonra da İtalyan Büyükelçisi, Cumhurbaşkanımızla görüşmek üzere randevu istedi. Belki hükümetinin bir notasını, bir ültimatomunu O’na vermek niyetinde idi.
    Atatürk, elçiyi günlük kostümü ile kabul etti.
    Fakat, daha onun konuşmasına fırsat bırakmadan :
  • Bana on dakika müsaade etmenizi rica ederim, diyerek yandaki odaya geçti.
    On dakika sonra Atatürk, Mareşal üniformasını ve çizmelerini giymiş olarak elçinin yanına döndü ve:
    -Buyurun, şimdi sizi dinliyorum, dedi.
    İtalyan büyükelçisi, afallamış gözlerle O’na baktıktan sonra, kekeleye kekeleyerek şunları söyleyebildi:
  • Ekselanslarına, Duce’nin selamlarını ve iyi dileklerini takdim etmek için rahatsız etmiştim.
    Başka tek laf etmeden çıktı, gitti.
    Ertesi gün Mussolini, Rodos’daki askerlerini geri çekmiş bir daha da Antalya’nın adını ağzına almamıştır.

Yasak Saydılar.

0

Dünya denen şu alemde
Gülmeyi yasak saydılar
Silindi hak bir kalemde
Bilmeyi yasak saydılar

Bazen yağmurlara küs’dük
Bazen esen yelle estik
Bazen Irmaklarla dost’luk
Olmayı yasak saydılar..

Sevdalandık aşkla dolduk
Aşka düstük kerem olduk
Ham toprağı süren yolduk
Gelmeyi yasak saydılar.

Ölüye sayıp sağları
Ördüler kara ağları
Ferhat olup’da dağları
Delmeyi yasak saydılar

Hasret kaldık yar yüzüne
Baş koyup canan dizine
Dünya sevgi denizine
Dalmayı yasak saydılar..

Çeke çeke bıktık zulümü
Deremedim mor gülümü
Arar olduk halk ölümü.
Ölmeyi yasak saydılar..

Vurguni yıktım bendimi
Sular seller tükendimi?
Kuş kanadında kendimi
Bulmayı yasak saydılar..

Abdullah Oral..

Keşke anaokulu dahil bütün derslerden evvel bir Atatürk saati dersi konulsaydı….

0

Atatürk’ün En Yakın Arkadaşlarından Nuri Conker’in Kızı Kıymet Tesal’in Anıları

Atatürk, ölümünden sonra bir daha Nuri Conker’in evine adımını atmamış. Hatta aynı sokakta oturan doktoru Neşet Ömer’in evine bile «О semte bir daha adım atamam. Nuri’yi hatırlatıyor bana orası» diyerek gitmemiş.

Bu yazı, Hayri Birler imzasıyla 25 Kasım 1981 yılında Milliyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

________________________________________

ATATÜRK’ün en yakın arkadaşlarından Nuri Conker’in kızı Kıymet Tesal, anılarını anlatmayı sürdürdü.

Kıymet Hanım, liseyi bitirdikten sonra İngiltere’ye gitmiş. Yıl 1935, cumhuriyetin 12. kuruluş yıldönümü. Kıymet Hanım ilk kez bir Cumhuriyet Bayramı’nı yurdundan uzakta geçiriyormuş. Yalnızmış, üzgünmüş. Aklına, kaldığı yurttan Atatürk’e bir telgraf çekip onun Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak gelmiş. Almış eline kağıdı kalemi ve “Atatürk-Ankara” adresine kısacık bir kutlama telgrafı göndermiş.

Telgrafın sonrasını şöyle anlattı:

“Akşam oldu, yattım. Benim yattığım odanın hemen yanında müdire hanımın odası vardı. Ben telgrafı çekeli henüz 10 saat olmuş olmamıştı ki, müdire hanımın odasındaki telefon çaldı, bu sese uyandım. Baktım, müdire hanım harf harf bir şeyi yazıyor, yabancı bir dilde kendisine metin dikte ettirildiğini düşündüm. Sonra dikkat ettim, baktım, yazdıkları Türkçe idi. Bu bir telgraftı ve altındaki imza Atatürk idi.

‘Tebriğini aldım, babanla beraber ben de sizi tebrik ederim kızım’ diyordu. Bu telgrafı hala saklıyorum.”

İRAN ŞAHI OTELDE KALMAM. BOYUM DA İKİ METREDIR DİYE HABER GÖNDERMİŞ

Kıymet Tesal, bir yıl geriye döndü, sonra, İran Şahı’nın Türkiye’ye gelişini anımsadı. 1934 yılında olmuş olay, İran Şahı gelecekmiş, ama gelmeden önce bir mesaj göndermiş. Ben gelince otelde kalmam, boyum de iki metredir diye. Atatürk de konuk Şah’ı halkevi binasında ağırlamayı düşünmüş. Şah için özel bir oda hazırlanmış. Tabii bir de özel yatak sipariş edilmiş iki metre boyunda…

Atatürk, İran Şah’ını genç Türkiye Cumhuriyeti’ne hayran bırakmak niyetindeymiş. Ona öyle şeyler göstermek istiyormuş ki, Şah, Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa zamanda nereden nereye geldiğini düşünsün ve şaşırsın.

Bu, Batılı anlamda bir gösteri olmalıydı Atatürk’e göre, uzun süre ne olabilir diye düşünmüş, sonra “Bir opera sahnelensin” demiş.

Kıymet Hanım, “O tarihte ne opera binamız var, ne opera sanatçımız var, ne opera bestecimiz, ama Atatürk istediği için hazırlıklara başlanıldı” dedi. İstanbul Belediyesi Musiki Cemiyeti ile Ankara Musiki Mektebi’nin sesi en güzel öğrencileri ile Ankara’daki liselerde okuyan güzel sesli öğrenciler toplanmış önce. Bir koro oluşturulmuş. Bedii Yönetgen koro şefi olmuş. Nurullah Taşkıran bas, Nimet Vahit Hanım soprano olarak görevlendirilmiş. Münir Hayri Egeli ‘Özsoy Operası’ adlı bir opera metni yazmış. Bir ormanda kurt ile aslanın ikiz kardeş olarak doğup büyüdüklerini anlatan… Kurt Türkiye’nin sembolü, aslan da İran’ın sembolü…

O yıllarda yurt dışındaki öğrenimini tamamlayıp yurda yeni dönmüş olan Ahmet Adnan Saygun da bestelemiş bu operayı.

Sonrasını Kıymet Tesal’ın ağzından dinleyelim:

“Beni de sesim güzel olduğu için koroya seçtiler. Üstelik koro şefi yaptılar. Hemen hemen her gün halkevine gidiyor, çalışmalar yapıyordum. İran Şahı’nın boyunun iki metre olduğunu nereden mi öğrendim? Atatürk de arada bir gelir, Şah için hazırlanan odanın durumuna bakar bizi izlerdi. Şah halkevinde kalacağı için, kendisine hazırlanan yatağı gördüm. Atatürk’ün konuşmalarını duydum. Ordan biliyorum.”

Ve Şah gelmiş, halkevinde misafir edilmiş, iki metrelik yatakta yatırılmış. Ozsoy Operası’nı izlemiş Şah ve Atatürk’ün istediğinden çok daha fazla hayran kalmış genç Türkiye Cumhuriyeti’ne.

ATATÜRK POKERDE BABAMIN PARASINI ALINCA O DA ATATÜRK’ÜN PARDESÜSÜNÜ GİYMIŞ, EVE ÖYLE GELDİ…

Ataturk’ün yaveri Cevdet Tolgay’ın anlattıklarını hatırladım. Kıymet Tesal ile konuşurkan Atatürk, Nuri Conker ile poker oynamayı ve Conker’i yenip parasını alıp onu kızdırmayı çok severmiş. Kıymet Hanım’a sordum, “Bu konuyla ilgili bir anınız var mı?” diye.

“Doğrudur, babamla poker oynamaktan çok hoşlanırdı ve özellikle babamı yenip parasını alırsa çocuklar gibi sevinir, babamı da kızdırırdı” dedi Kıymet Tesal ve devam etti:

“Bir gün, akşam geç saatlerde babam eve geldi. Bir baktım, üzerinde siyah renkli bir pardesü var. Ama babamın pardesüsü değil. Kolları ta dirseklerinde omuzları dar, boyu kısa geliyor. O yıllarda çocuklar babalarına doğrudan pek soru sormazlardı. Merak ettiğim halde nedir bu hal diye soramadım. Annem sordu. Babam da anlattı. Atatürk ve babam poker oynamışlar. Atatürk babamı yenmis. Parasını almış, cok da kızdırmış. Babam parasını geri istemiş. Atatürk vermemiş. Babam da öyleyse senin pardesünü alırım, ödeşiriz demiş. Atatürk de al demiş. Babam almış pardesüyü, giymiş. Atatürk’ten yapılı olduğu için pardesü küçük gelmiş tabii. Neyse, ertesi gün pardesüyü Köşk’e gönderdi. Üzülürüm bu olaya, keşke pardesüyü göndermeseydi de Atatürk’ten bize güzel bir hatıra olarak kalsaydı, saklasaydık diye…”

BABAMIN 50 YAŞINA GİRDİĞİ GECE ATATÜRK GELDİ. BENİM ARTIK İHTİYARLARLA İŞİM YOK, BÖYLE İHTİYARLARLA KONUŞMAM BEN DEDİ

Nuri Conker ile Atatürk’ün arkadaşlıklarının ne denli eskiye uzandığını ve ne ölçüde samimi olduğunu daha önce anlatmıştık. İşte bu samimiyet havası içinde, Nuri Conker her gece Atatürk’ün sofrasında bulunduğu için, bir geceyi evinde geçirmek istemiş. Hem de öyle bir gece ki, Conker’in 50 yaşına girdiği gece…

Nuri Conker o gün evde kalmış, dışarı çıkmamış. Atatürk de akşam sofrasında Nuri Conker’i göremeyince arattırmış, ancak telefonlardan hep “burada yok efendim” yanıtı alınmış. Conker’in o gece yaş günü olduğunu bilen tek kişi ise Saffet Arıkan imiş. Atatürk epey uğraşmış Conker’in yerini bulabilmek için sonunda bulamayınca, Saffet Arıkan kopya vermiş Atatürk’e, “Bu gece Nuri Bey’in yaş günü, muhakkak evindedir” demiş. Atatürk “Ya… demek öyle…” deyip sofrada kim var kim yok herkesi toparlayıp habersiz şekilde Nuri Conker’in evine “baskına” gitmiş.

Kıymet Hanım, o gece olanları bakın nasıl anlattı:

“Kapı çalındı, açtık, bir de baktık ki önde Atatürk, arkasında bir sürü insan, girdi içeri, babam da kapıya çıkmıştı, onu görünce ‘demek 50 yaşına girdin öyle mi Nuri?‘ dedi, sonra ekledi, ‘benim artık ihtiyarlarla işim yok, böyle ihtiyarlarla konuşmam ben…’

Atatürk annemin elini sıktı, ‘Hanımefendiyi kutlamaya gelmiştim ben zaten’ dedi, içeri geçtiler, oturdular. Çok neşeliydi o gece Atatürk ve bütün gece boyunca babama dönüp ‘benim ihtiyarlarla alakam yok. ben artık ihtiyarlarla konuşmuyorum’ diye takıldı.”

Atatürk, Nuri Conker 50 yaşına girdiği gün 51 yaşındaymış…

HİKMET BAYUR NASIL MİLLİ EĞİTİM BAKANI OLDU?

Kıymet Tesal, lise son sınıfta öğrenci iken cebir dersinden ikmale kalmış. Okullar kapanınca tüm ev halkı Büyükada’ya yazlığa gitmişler, ikmal sınavının tarihi yaklaşınca, Nuri Conker kızını alıp Ankara’ya götürmek istemiş. Tesadüf, Atatürk de beyaz tren ile İstanbul’dan Ankara’ya dönüyormuş o günlerde, birlikte trenle dönmelerini teklif etmiş.

Kıymet Tesal’in beyaz trene ilk binişi imiş bu. Vagonlardan birisi tümüyle yemek odası haline sokulmuş, boydan boya sofra kurulmuş akşam olunca. Kıymet Hanım babası ile kendisine ayrılan komportımana geçip tam yatıyormuş ki görevlilerden birisi gelmiş, ‘Atatürk sizi sofrasına istiyor’ demiş. Kıymet Hanım da üstünü değiştirip yemek vagonuna gitmiş.

Atatürk sağ yanındaki boş koltuğa oturtmuş Kıymet Tesal’i. Ankara’ya neden erken döndüğünü sormuş, cebirden sınava gireceğini öğrenince bir kağıt kalem istemiş vermiş Kıymet Hanım’a ve ‘Yaz balalım, bu düsturu çözeceksin’ deyip dört bilinmeyenli, verileri doğru olmayan bir denklem düsturu yazdırmış. Kıymet Hanım bakmış, bBu denklemin çözülmesi imkansız, çünkü verileri tamam değil. Böyle olduğunu söylemek de ayıp olacak diye düşünmüş ve ‘biz bunları görmedik efendim‘ demiş. Atatürk sofrada bulunan ve kendisinin genel sekreterlik görevini yüreten Hikmet Bayur’u cağırmış. ‘Bak bakalım bu kızımız ne diyor’ sorusunu yöneltmiş. Hikmet Buyur yurtdışında matematik eğitimi gördüğü için, durumu anlamış. ‘Paşam izniniz olursa ben bir iki soru sorayım Kıymet Hanım’a‘ demiş ve sormuş. Kıymet Hanım da bütün soruları yanıtlamış. Atatürk bunun üzerine, ‘Peki sen niye sınava gireceksin?’ deyince, Kıymet Hanım öğretmenine bir zarar gelir endişesiyle ‘ben bunları bilmiyordum, yazın öğrendim paşam’ yanıtını vermiş. Atatürk de dönmüş Hikmet Bayur’a, ‘Hikmet Bey, siz bundan sonra Maarif Vekili olarak bu meselelerle uğraşırsınız artık‘ demiş.

Hikmet Bayur böyle bir sürpriz beklemediği için şaşırmış, ancak Atatürk zaten düşünüyormuş Bayur’u Milli Eğitim Bakanı yapmayı ve açıklamak için fırsat kolluyormuş. Nuri Conker’in kızının tren yolculuğunda girdiği sınav, Hikmet Bayur’un bakanlığının açıklanması için fırsat olmuş…

BENİ NİÇİN YALNIZ BIRAKTIN NURİ

Kıymet Hanım’ın Atatürk’e ilişkin en acılı anısı ise babasının ölümü…

Nuri Conker 1937 yılında ölmüş, Atatürk kardeşini yitirmişcesine üzülmüş, tüm taziyeler Atatürk’e gelmiş zaten.

Ve bir daha Nuri Conker’in evine gitmemiş Atatürk. Değil evine gitmek, Nuri Conker ile aynı mahallede oturan doktoru Neşet Ömer’in evine gelmesi için yaptığı davetleri de kabul etmemiş. ‘Doktor, yanlış anlama, ben o semte bir daha ayak basmam, Nuri’yi hatırlatıyor bana orası’ demiş.

Nuri Conker’in ölümünden sonra da Atatürk’ün akşam sofraları devam etmiş. Ancak Atatürk, gerek sağlığını giderek yitirmenin, gerekse sofrada Nuri Conker’in bulunmayışının etkisiyle eskisi kadar neşeli olmamış.

Ve bir gece, sofrada bulunan tüm davetlileri ayağa kaldırmış, herkesin arabalarına binmesini istemiş, nereye gidileceğini söylemeksizin. Kendi arabasının şoförüne de sadece ‘sağa dön, sola dön, ileri git…’ diyerek yol tarif etmiş. Arabanın şoförüne ‘dur’ dediği yer mezarlıkmış. Sapkasını çıkarmış başından, Nuri Conker’in kabrine doğru yürümüş, bir süre durmuş orada, sonra ‘beni niçin yalnız bıraktın Nuri?..’ demiş mezara ve takrar arabasına binip geri dönmüş.

Selanik’te çok küçük yaşlarda başlayan arkadaşlıktan Nuri Corker’in kızı Kıymet Tesal’a kalan son anı işte bu…

Biz “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”

0

Biz “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”

İbrahim Göktürk’ün 10 Kasım 1964 yılında Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında Zihni Kavukçu’nun ağzından pek bilinmeyen bir Ankara gecesi anlatılıyor:

“Ben Kurtuluş Savaşı sıralarında Ankara’nın Saman pazarı semtindeki bir askeri hastahanede sağlık memuru idim. Hastahane dediysem öyle ahım şahım bir bina ve kurum aklınıza gelmesin… Burası, o zaman ilk Rus Elçiliği binasının arkalarına düşen koca bir konak bozuntusu ve bozuk bir evdi. Odalar, koridorlar, merdivenler, haraplıktan gıcırdar dururdu…
O günlerde muhtelif savaş cephelerinden durmadan hasta ve yaralı askerler buraya sevk ediliyordu… Hastahanemiz yüzlerce yaralı ve hasta ile ağzına kadar doluydu. Buna rağmen binada sağlık personeli olarak bir ben, bir tek de doktor vardı… Nizamiye kapı nöbetçimiz, ünlü kadın kahraman Kara Fatma idi.

Elimizde ilaç yoktu ve ameliyat aletleri pek basit ve sınırlı şeylerdi. Tek doktorumuz ise bir operatör bahriye binbaşıydı. Tabii o zaman kendisi hastahanenin her şeyi sayılırdı. Sarı saçlı,yakışıklı, babacan bir deniz subayı. Kasımpaşa’dan kaçarak gelmiş buraya. Üstelik sesi de güzel ve yanık. Rakı bulursa birkaç tek atar akşamları. Bir taraftan hem yanık türküler söyler hem de isli bir petrol lambasının altında yaralıların ameliyatını yapar, kurşunları çıkarır, masanın üstüne dizerdi. Gündüz çalışmaları yetmediğinden gece de bu kesmeli, biçmeli, dikmeli ve gazelli operasyonlar geç vakitlere kadar devam ederdi. Bu esnada ben de bayılan yaralıların başucunda eter koklatır ve kendine yardım ederdim. Tabii o vakit hemşire filan hak getire… Ayrıca balık istifli yaralı ve hastaların inilti, feryat ve figanları çevreden duyulurdu… Yokluk ve yoksulluk diz-boyu, battaniye, karyola v. s. bulmak veya almak olanaklı değil… Üst makamdan bazen çaresiz istersek resmen: “Var olanla yetinin” diye yanıtlanırdı…

Yine kanlı cephe muharebelerinden sonraki gecelerden birindeyiz… Hastahane iyileşmemişleri bile taburcu ettiğimiz halde yaralılarla dopdolu… Tek operatörümüzle ameliyat odasındayız. İsli petrol lambası tepemizde… Ortalık dağınık, karışık, ben yerimdeyim. Doktorun sarı saçları terli anlına yapışmış.Beyaz gömleği kan ve leke içinde… Ağzında tatlı, özlemli, bir İstanbul türküsü, habire yaraları kesiyor, biçiyor, temizliyor, sarıyor, dikiyor. Bir yaralı masadan kalkarken yerine başkası yatırılıyor…

Tam bu sırada odaya bir kaç gölge ve ayak seslerinin girdiğini hissettim. Ve sertçe bir ses: “Kolay gelsin doktor bey!” dedi. Başlarımızı uzatarak dikkatle baktık: Gelen Gazi Mustafa Kemal’di… Sessizce binadan içeri girmişti, elinde bir kırbaç vardı. Hâl ve hatırımızı sordu ve: “Doktor, hele bir hastaneyi gezelim,” dedi. Hep beraber odaları, koğuşları, koridorları gezerken ve yaralıları üst üste balık istifi tahtalar üzerinde görünce, Gazi Mustafa Kemal’in gözleri birden şimşeklendi ve: “Kaç hastanız var? Karyola, battaniye ve yatağınız yok mu?” Doktor, altı yüz hastanın olduğunu, var olan yüz karyolayı kurduklarını ve gereksinime yetmediğini söyledi.

Gazi Mustafa Kemal bir an düşündü sonra: “Şimdi beş yüz tane yatak ve karyola göndereceğim. Hem iki saate kadar bunların hepsi kurulmuş olacak ve yerde yatan tek bir nefer görmeyeceğim!” dedi. Ellerimizi sıkarak yanındakilerle birlikte hızla ve yıldırım gibi hastahaneden uzaklaşıp gitti. Uykulu gözlerle saate baktık; gece yarısından üç saat sonraydı; Baştabiple birbirimize bakıştık. O zamanın Ankara’sında ve savaşın en civcivli günlerinde bir gece iki saate değil beş yüz karyola ve yatak, elli tane bile zor bulunuyordu… Hatta doktor; “Bu akşam Gazi, bir iki tek fazla atmış galiba.” dedi. Gülüşerek odamıza uykuya çekildik.

Neden sonra idi ki kapının vurulmasıyla derin yorgun uykumdan uyandım… Kapıdaki er: “Gazi’nin yatakları geldi, hemen kurulacak!” dedi. Kulak verdim, etraftan gıcır gıcır bir sel halinde sesler, uğultular, sert emirler birbirine karışıyordu. Pencereden şöyle bir başımı uzattım. Sayısız kağnılar birbiri ardınca gıcırtılarla Samanpazarı yokuşu yollarından hastaneye doğru akıyordu. Tan yeri neredeyse ağaracak gibi. Henüz aradan iki saat geçmiş bulunuyor…

Gazi’nin buyruğuyla beş yüz yatak ve karyola aynı gece Ankara’nın evlerinden teker teker toplanarak kağnılara yükletilmiş. İşte gelen onlardı… İçlerinde öyleleri vardı ki daha hiç kimse yatmamış. Alta serilmemiş…Kar gibi genç kızların rüyası olan gelinlik çeyizleri idi. Nice sırmalı, nakışlı örtüler, yastık yüzleri, atlas yorganlar, daha katlarından açılmamıştı bile…

Hayretler içinde kaldık… Önceki sözlerimizden utandık… Ve sıcak sevinç yaşlarımızı tutamadık. Gözlerimiz boşalıverdi.
Bütün ömrüm boyunca inandım ve gördüm ki, her zaman ve her çeşit koşullar altında Atatürk’ün kağnıları onun buyruğunu zamanında yerine ulaştırırdı…”

Şahın evladıyım, Dedeyim dersen

0

Şah’ın evlâdıyım, Dedeyim dersen
Seyyidlik vasfına uyman gerekir
Hakikât Ceminde postunu sersen
Halka tüm gerçeği yayman gerekir

Var öz Talibine, eyle himmeti
Her Talibin elbet vardır hâceti
Ezelden böyledir Pir’in gayreti
Nakiplik hırkasın giymen gerekir

Yol’a göre Talip sana bir evlât
Evlatlar hakkında eyleme feryat
Olmayı dilersen ehl-i kemâlât
Yedi başlı nefse kıyman gerekir

Sen de bir Talipsin unutma sakın
Kusurları görme, sen sana bakın
Varsan öz Pir’ine, gönlüne yakın
Bâde-i desturdan doyman gerekir

Her yana saçılsa bozuk fikirler
Özünü bilirsen yapışmaz kirler
Hikmetten okuyup çalsa Zâkirler
Kalbinle anlayıp duyman gerekir

Revân olma münkir münafık ile
Kin düşer gönlüne, edersin hile
Vermek istemezsen Ruhuna çile
Zarardan el çekip cayman gerekir

Muhammed Ali’ye bağla özünü
Dergâhta pişirip söyle sözünü
İlimden irfândan çekme gözünü
Tozları kalbinden sıyman gerekir

KEREMÎ’yim budur gerçek kerâmet
Engin bir gönülden doğar fazilet
Buyruğa edersen her dem riayet
Kendini bir yolcu sayman gerekir

Her gün Atatürk okumak beden ve ruh sağlığınıza iyi gelecektir

0

10 OCAK 1922 – Atatürk’ün, gazeteci Ahmet Emin (Yalman) Bey’le yaptığı -hayatına ait- uzun görüşmenin Vakit gazetesinde yayımlanması: “…Her tarafta çeşitli isimler altında birtakım örgütler başlamıştı. Bunları aynı program ve aynı ad altında birleştirerek bütün milleti ilgilendirmek ve bütün orduyu da bu amaca hizmet ettirmek gerekiyordu. Anadolu’ya girdiğim zaman daha ordu müfettişi görevi ve yetkisi üzerimde iken bu noktadan işe başladım ve bu amaç az zamanda belirdi, izlediğim çalışma şekli İstanbul’ca anlaşılınca beni İstanbul’a getirtmek istediler. Gitmedim; neticede istifa ettim.”

Mustafa Kemal’ gazeteci Ahmet Emin’e [Yalman] ”İlk hatıralar”, ”İlk emrivaki”, ”İsminin menşei”, ”Edebiyat merakı”, ”Siyasî İştigaller ve yeni fikirler”, ”Mektepte çıkarılan gazete”, ”Aramıza giren hafiye”, ”Askeri hayatımın başlangıcı”, ”Hürriyet cemiyetinin tesisi”, ”Makedonya’ya resmen nakil”, ”Meşrutiyet’ten sonra”, ”31 Mart’tan sonra”, ”Trablus ve Balkan harpleri”, ”Umumi harp”, ”Harbin son safhasında”, ”Mütarekeden sonra”, ”İstanbul’dan ayrılmak kararı”, ”Türkiye Büyük Millet Meclisi”, ”Misak-ı Milli ve ondan sonra”, ”Şahsi emeller istinatgâh bulamaz” başlıklarıyla 1922’de bir mülakat vermişti

Gazeteci Ahmet Emin’e Mustafa Kemal Paşa ile mülakat randevusunu Meclis ikinci başkanı Dr Adnan (Adıvar) almıştı. Fransız gazeteci Berthe Georges-Gaulis şerefine bir davet verilmiş, randevu da işte orada kotarılmıştı.

Ahmet Emin, Vakit gazetesinde herkesin merak ettiği Mustafa Kemal’i anlatacaktı. Ahmet Emin, soğuk ama güneşli bir kış sabahı Dr Adnan ile buluştu ve saat 11.00’den önce Çankaya’daki evin kapısını çaldılar. Kısa bir süre çalışma odasında onu beklediler.

Saat tam 11’i çalarken kapı açıldı, Mustafa Kemal Ankara’nın harp modasına uygun bir kıyafetle odaya girdi, masanın başına oturdu. Ahmet Emin büyük bir heyecanla çocukluk günlerinden başlayarak Mustafa Kemal’in yaşamına dair sorularını sıralamaya başladı. Ayrıntılı cevaplar alıyordu.

Yemek vakti gelmiş, acele işler için Meclis’e gitmek gerekiyordu. Üç saate yakın süren mülakat sırasında Mustafa Kemal ya bir ya iki sigara için soluklanmıştı. 10 Ocak 1922 günü Vakit gazetesinde yayımlanan bu görüşme Mustafa Kemal’in yaşamını anlatan tek ayrıntılı roportaj olarak yıllardır okunuyor, alıntılanıyor. *

MUSTAFA KEMAL’İN AHMET EMİN’E VERDİĞİ MÜLÂKAT, 10 Ocak 1922

İlk Hatıralar

”Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, mektebe girmek meselesine aittir. Bundan dolayı annemle babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, ilâhilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Rüsumatta memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi’nin mektebine devam etmeme ve yeni usul üzerine okumama taraftardı.

Nihayet babam işi mâhirane bir surette halletti: Evvelâmerasim-i mütâde (alışılmış tören) ile mahalle mektebine başladım. Bu surette anmemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım. Şemsi Efendi’nin mektebine kaydedildim.

Az zaman sonra babam vefat etti. Annemle beraber dayımın nezdine (yanına) yerleştik. Dayım köy hayatı geçiriyordu. Ben de bu hayata karıştım. Bana vazifeler veriyor, ben de bunları yapıyordum. Başlıca vazife tarla bekçiliği idi. Kardeşimle beraber bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuz ve kargaları koğmakla uğraştığımızı unutamam. Çiftlik hayatının diğer işlerine de karışıyordum. Böylece biraz vakit geçince, annem mektepsiz kaldığım için endişe etmeye başladı. Nihayet Selânik’te bulunan teyzemin evine gitmeme ve mektebe devam etmeme karar verildi. Selânik’te Mülkiye İdadisi’ne kaydoldum. Mektepte Kaymak Hafız isminde bir hoca vardı. Bir gün sınıfımızda ders verirken diğer bir çocukla kavga ettim. Çok gürültü oldu. Hoca beni yakaladı. Çok döğdü. Bütün vücudum kan içinde kaldı. Büyük validem zaten mektepte okumama aleyhtardı. Beni derhal mektepten çıkardı.

İlk Emrivaki

Komşumuzda binbaşı Kadri Bey isminde bir zat oturuyordu. Oğlu Ahmet Bey askerî rüştiyesine devam ediyor ve mektep elbisesi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle elbise giymeğe hevesleniyordum. Sonra sokaklarda zabitler görüyordum. Bu dereceye vâsıl olmak için tâkip edilmesi lâzım gelen yolun, askerî rüştiyesine girmek olduğunu anlıyordum.

O sırada annem Selânik’e gelmişti. Askerî rüştiyesine girmek istediğimi söyledim. Valide askerlikten mütehâşi idi (ürkmüştü). Asker olmama şiddetle mümanaat ediyordu (karşı koyuyordu). Kabul imtihanı zamanı ona sezdirmeden kendi kendime askerî rüştiyesine giderek imtihan verdim. Böylece valideye karşı bir emrivâki ihdas edilmiş oldu.

Rüştiyede en çok riyaziyeye merak sardırdım. Az zamanda bize bu dersi veren hoca kadar, belki de daha ziyade malûmat sahibi oldum. Derslerin fevkinde meselelerle iştigal ediyordum. Tahriri sualler yazıyordum. Riyaziye muallimi de tahriren cevap veriyordu.

Mustafa Kemal İsminin Menşei

Hocamın ismi Mustafa idi. Bir gün bana dedi ki: ”Oğlum, senin de ismin Mustafa, benim de… Bu böyle olmayacak. Arada, bir fark bulunmalı, bundan sonra adın Mustafa Kemal olsun…” O zamandan beri ismim filhakika Mustafa Kemal kaldı.

Hoca sert bir adamdı. Sınıfta birinci, ikinci tanımıyordu. Bir gün bize: ”Aranızda kendine kimler güveniyorsa kalksınlar, onları müzakereci yapacağım” dedi. Evvelâ tereddüt ettim. Ayağa öyleleri kalktı ki ben kalkmamayı tercih ettim. Bunlardan birinin müzakeresi altına girdim. Müzakerenin sonunda tahammülüm son dereceye geldi. Ayağa kalkarak: ”Ben bundan iyi yaparım” dedim. Bunun üzerine hoca beni müzakereci yaptı, eski müzakereciyi benim müzakerem altına verdi.

Askerî rüştiyesini ikmal ettiğim zaman merakım epeyce ileri gitmişti. Manastır askerî idadisinde riyaziye (matematik) pek kolay geldi. Bununla meşgul olmağa devam ettim. Fakat Fransızcada geri idim. Muallim benimle çok meşgul olmuyor, acı ihtarlarda bulunuyordu. Bu ihtarlar benim pek gücüme gitti. İlk sıla zamanında çare aradım. İki, üç ay gizlice Frerler mektebinin hususî sınıfına devam ettim. Böylece mektep derslerine nispetle fazla derecede Fransızca öğrendim.

Edebiyat Merakı

O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci Bursa idadisinden koğulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğuna o zaman muttali oldum (öğrendim). Ona çalışmağa başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat, beni şiirle iştigalden menetti. ”Bu tarz işgal seni asker olmaktan uzaklaştırır” dedi. Maahaza güzel yazmak hevesi bende baki kaldı.

İdadide iken muannidane (inatla) bir surette çalışıyorduk. Sınıfta birinci, ikinci olmak için hepimizde şiddetli bir gayret vardı. Nihayet idadiyi bitirdim. Harbiyeye geçtim. Burada da riyaziye merakı devam ediyordu. Birinci sınıfta saf, gençlik hayallerine tutuldum. Dersleri ihmal ettim. Senenin nasıl geçtiğinin hiç farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.

İkinci sınıfa geçtikten sonra askerlik derslerine merak sardırdım. Şiir yazmak hakkında idadi hocasının vazettiği memnuiyeti unutmuyordum. Fakat güzel söylemek ve yazmak hevesi baki idi. Teneffüs zamanlarında kitabet talimleri yapıyorduk. Saati ellerimize alıyor, ”bu kadar dakika sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim.” diye müsabaka ve münakaşalar tertipliyorduk.

Siyasî İştigaller ve Yeni Fikirler

Harbiye senelerinde siyaset fikirleri baş gösterdi. Vaziyet hakkında henüz nâfiz (içe işliyen) bir nazar hâsıl edemiyorduk. Sultan Hamit devri idi. Namık Kemal Bey’in kitaplarını okuyorduk. Tâkibat sıkı idi. Ekseriyetle ancak koğuşta, yattıktan sonra okumak imkânını buluyorduk. Bu gibi vatanpervarane eserleri okuyanlara karşı takibat yapılması, işlerin içinde bir berbatlık bulunduğunu ihsas ediyordu (sezdiriyordu). Fakat bunun mahiyeti gözlerimiz önünde tamamıyla tebellür etmiyordu (belirmiyordu.)

Erkân-ı harp sınıflarına geçtik. Mutad olan derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların fevkinde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni fikirler peyda oldu.

Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğunu keşfetmeye başladık.

Mektepte Çıkarılan Gazete

Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi anlatmak hevesine düştük. Mektep talebesi arasında okunmak üzere mektepte el yazısıyla gazete tesis ettik.

Sınıf dahilinde ufak teşkilâtımız vardı. Ben heyet-i idareye dahildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum.

O zaman Mekâtip (okullar) Müfettişi İsmail Paşa vardı. Bu harekâtımızı keşfetmiş. Takip ettiriyormuş. Mektebin Müdürü Rıza Paşa isminde bir zattı. Bu zat Padişah nezdinde İsmail Paşa tarafından tahtie edilmiş (hatalı görülmüş) ”Mektepte böyle talebe var. Ya farkında olmuyor, ya müsamaha ediyor.” denilmiş. Rıza Paşa mevkiini muhafaza için inkâr etmiş.
Bir gün, gazetenin icap eden yazılarından birini yazmakla meşguldük. Baytar dershanelerinden birine girmiş, kapıyı kapatmıştık. Kapı arkasında birkaç nöbetçi duruyordu. Rıza Paşa’ya haber vermişler. Sınıfı bastı. Yazılar masa üstünde ve ön tarafta duruyordu. Görmemezliğe geldi. Ancak dersten başka şeylerle iştigal vesilesiyle tevkifimizi emretti. Çıkarken: ”Yalnız izinsizle iktifa olunabilir” dedi. Sonra hiçbir ceza tatbikîne lüzum olmadığını söylemiş. Böyle hareket etmesinde, kendine atfedilen kusuru meydana çıkarmamak gayretinin dahli olmakla beraber hüsn-i niyeti de inkâr edilemezdi.

Erkân-ı Harbiye sınıflarının nihayetine kadar bu işlere devam ettik. Yüzbaşı olarak mektepten çıktıktan sonra İstanbul’da geçireceğimiz müddet zarfında bu işlerle daha iyi iştigal için bir arkadaş namına bir apartman tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketlerimizin hepsi takip olunuyor ve biliniyordu.

Aramıza Giren Hafiye

Bu sırada Fethi Bey namında eski arkadaşlardan zabit iken askerlikten terdolunmuş bir zat karşımıza çıktı. Kendisinin sefalet-i halinden (yoksul durumundan) muavenete (yardıma) muhtaç olduğundan, yatacak yeri bulunmadığından bahisle bize iltica etti( sığındı). Biz de bu zatı malik olduğumuz apartmanda yatırmaya ve muavenet (yardım) etmeye karar verdik. İki gün sonra kendisinin talebi üzerine bir yerde mülâki olacaktık. Gittiğim zaman yanında mâbeyne mensup bir de yâver gördüm. Apartmanda yatan İsmail Hakkı Bey namında bir zat vardı, derhal götürmüşler. Bir gün sonra da bizi tevkif ettiler. Fethi Bey meğer İsmail Paşa’nın hafiyesi imiş, bir müddet münferit surette mahpus kaldım. Sonra mâbeyne götürdüler. İsticvap edildim (sorguya çekildim). İsmail Paşa, başkâtip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. İsticvaptan anladık ki gazete çıkardığımızdan, teşkilât yaptığımızdan, apartmanda çalıştığımızdan, hulâsa bütün bu işlerden dolayı maznun bulunuyorduk. Daha evvelki arkadaşlar itiraflarda bulunmuşlar. Birkaç ay böyle mevkuf tutulduktan sonra bıraktılar.

Askerî Hayatımın Başlangıcı

Birkaç gün sonra Erkân-ı Harbiye Dairesine tekmil erkân-ı harp arkadaşları çağırdılar. Mütesaviyen (eşit olarak) Edirne ve Selânik’e, yani o zamanki ikinci ve üçüncü ordulara gönderilmemiz mukarrerdi. Kur’a çekileceğini, fakat beynimizde (aramızda) anlaşırsak kur’aya lüzum kalmayacağını söylediler. Ben arkadaşlara işaret ettim. Biraz konuştuk. Filhakika ufak bir anlaşma neticesinde ikinci ve üçüncü ordulara gidecekleri ayırdık. Bu tarz hareketi aramızda teşkilât bulunduğuna delil diye telâkki ettiler. Beni Suriye’ye nefyettiler (sürgün ettiler). Şam’da bir süvari kıt’asında staj yapmaya memur olunmuştum. O sıralarda Dürzîlerle bir takım meseleler vardı. Dürzîler üzerine kıtaat sevk olunuyordu. Ben de bu meyanda gittim. Dört ay orada kaldım.

Hürriyet Cemiyetinin Tesisi

”Hürriyet Cemiyeti” namında bir cemiyet vücuda getirdik. Bunu tevsi (genişletmek) için aldığımız tedbirler meyanında benim muhtelif sünufu askeriyede (askeri sınıflarda) staj yapmak bahanesiyle Beyrut, Yafa ve Kudüs’e gitmem vardı.

Böylece hareket ettim. İsimlerini saydığım yerlerde teşkilât yapıldı. Yafa’da, daha fazlaca kaldım. Oradaki teşkilât daha kuvvetli oldu. Fakat Suriye’de arzu ettiğimiz derecede işi taazzuv ettirmek (oldurmak) gayri mümkün görünüyordu. Bende işin Makedonya’da daha sert gideceği kanaati vardı. Oraya gitmek için çare düşünmekte idim.

Nefye (sürgüne) dair hakkımda çıkan iradede ”vesait-i sehile ile memleketine gidemeyecek bir yere gönderilmesi” kaydı vardı. Bu itibarla Makedonya’ya gitmek müşküldü. O esnada bir yanlışlık mahsulü olduğuna şüphe olmayan bir mezuniyet tezkeresi elimize geçti. Buna yanlışlık denebilir. Fakat bu yanlışlık şurada burada çalışan komite erkânının netice-i mesaisi (çalışmalarının sonucu) olarak icat edilmişti.

Bu tezkereye nazaran mezunen İzmir’e gidebilecektim. İşin içinde bir yanlışlık olduğunun meydana çıkacağını takdir ediyordum. Fakat o esnada Selânik’te topçu müfettişi bulunan Şükrü Paşa’nın gayet vatanperver bir zat olduğunu hikâye ediyorlardı. Kendisine bir mektup yazdım. Kendimi ve maksadımı az çok açıkça anlattım. Bu maksatların seri surette yapılması Makedonya’ya gitmeme mütevakkıftı (bağlı idi). Kendi evsafı hakkında duyduğum şeyler doğru ise delâlet (yardım) etmesini rica ettim. Doğrudan doğruya cevap vermedi. Fakat ne şekilde olursa olsun kendiliğinden Selânik’e gidersem işi temin edeceğini bilvasıta bildirdi. Tezkereyi cebimize koyduk. Makedonya’ya gitmek üzere hareket ettim. Fakat hareketi müteakıp meselenin meydana çıkması ihtimaline karşı izimi kaybettirmek için evvelâ Mısır’a, sonra Yunanistan’a gittim. Şayet bir malûmat olursa oralardan geçerken Yafa’da bildireceklerdi. Hiçbir şey yazmadılar. Mütenekkiren (kılık değiştirerek) Selanik’e girdim. Bir gece Şükrü Paşa’yı gördüm. Benimle temastan tevahhus ediyordu (ürküyordu). Ben ciddî bir nokta-i istinat (dayanma noktası) bulmaksızın dört ay kadar Selânik’te kaldım. Bu esnada mektep müdürü Tahir Bey, Hoca İsmail Efendi, Ömer Naci, Hüsrev Sami, Hakkı Baha gibi arkadaşlara maksatlarımı anlattım. Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini tesis ettim.

Makedonya’ya Resmen Nakil

Selânik’te bulunduğumu İstanbul haber alarak, takibata başladı. Oradan tekrar mütenekkiren (kılık değiştirerek) Yafa’ya geldim. O zaman bir Akabe meselesi vardı. Kendimi derhal hududa memur ettim. Arandığım zaman hudut üzerinde isbat-ı vücut ettim.

Cem’an (Toplam) iki buçuk, üç sene Suriye’de kalmıştım. Bu müddet zarfında her şey unutulmuştu.

Makedonya’ya nakil için resmen müracaat ettim. Maksadıma nihayet vâsıl oldum.

Selânik’e geldiğimde bizim Hürriyet Cemiyeti’nin ”Terakki ve İttihat” namını aldığını duydum. Doktor Nazım Bey, Paris’ten Selânik’e gelmiş. ”Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin tarihte yeri var. O nam altında çalışırsa daha iyi tesir eder” diye arkadaşları ikna etmiş. Cemiyet o nam altında çalışmakta devam etti. Resmi memuriyetim, maiyet müşürü erkân-ı harbiyesinde idi. Ben bu vaziyette iken 1324 (1908) senesi geldi ve Meşrutiyet ilan olundu.

Meşrutiyet’ten sonra

Meşrutiyet’ten sonra bütün eşhas (şahıslar) meydana çıktı. O zamana kadar saf ve nezih (temiz) çalışıyorduk. Ben herkesi öyle biliyordum. Şahsi nümayişleri çirkin buldum.

Bazı arkadaşların harekâtını şayan-ı tenkid gördüm. Tenkidden içtinap etmedim (çekinmedim).

Bu fenalıkları bertaraf etmek için ilk düşündüğüm tedbir ordunun siyasetten çekilmesi nazariyesi idi. Bunu diğer arkadaşlar caiz görmüyorlardı. Nihayet 31 Mart Vak’ası oldu. Bu vak’a üzerine Makedonya’dan giden kıtaatın ve ilk devirde Edirne’den bunlara iltihak eden kuvvetlerin erkân-ı harbiye reisi olarak İstanbul’a gittim. Bidayette kumandan Hüsnü Paşa idi. ”Hareket Ordusu” ismini ben buldum. O zaman bunun manasını kimse anlamamıştı. Mesele şundan ibaretti: İstanbul’a hitaben bir beyanname yazmak lazım geldi. Bunu ben yazdım. Sonra sefirlere hitaben ikinci bir beyanname yazdık. Buna ne imza konulması münasip olduğunu düşündük. Bazı arkadaşlar ”Hürriyet Ordusu” dediler. Halbuki bütün ordu hürriyet ordusu vaziyetinde idi.

Hareket halinde bulunan kuvvetlerin vaziyetini göstermek için ”hürriyet ordusunun operasyon kuvvetleri” denildi. Ben bu ”operasyon” kelimesinin Türkçeye tercümesini düşünerek ”Hareket Ordusu” tâbirini kullandım.

31 Mart’tan sonra

31 Mart meselesi halledilince tekrar Selânik’e döndüm. Ordunun cemiyetten ayrılması ve siyasetle iştigal etmemesi nokta-i nazarını bu defa daha kuvvetle ileri sürmeye başladım.

İlan-ı meşrutiyetten (meşrutiyetin ilanından) sonra teşkilât yapmak için Trablusgarp’a gönderilmiştim. Her defa orada İttihat ve Terakki Kongresi’ne murahhas (delege) intihap olunuyor, fakat gitmiyorduk. Bir defa yalnız bu maksadı anlatmak için gittim. Maksadımı kabul ettirdim. Fakat muvaffakiyet yalnız kongrenin nazari kararında kaldı. Tatbik edilmedi. İttihat ve Terakki’nin bazı eşhası (kişileri) ile aramızda Meşrutiyet’ten sonra başlayan ihtilâf-ı efkâr (fikir ayrılığı) nihayet derecede şiddetlendi ve tamam bu ana kadar devam etti.

Bundan sonra yeni ordu teşkilâtı yapıldı. İzzet Paşa Erkân-ı Harbiye Reisi idi. Ben bu teşkilâtta Selânik kolordusu Erkân-ı Harbiyesi’ne küçük rütbede bir zabit sıfatıyla dahil oldum. Henüz kolağası rütbesinde idim. Ordunun talim ve terbiyesi ile uğraşıyordum. Bu itibarla şifahi ve tahriri pek çok tenkitler yapmak mecburiyeti hâsıl oluyordu. Bun tenkidat bilhassa eski kumandanları rencide ediyordu. Bunun, benim ameliyattan ziyade nazariyatçı olduğumdan ileri geldiğine zahip olarak (kapılarak) mücazat (cezalandırma) kabilinden 38’inci piyade alayına kumandan yaptılar. Bu tâyin gazap yüzünden rahmet oldu. Alay Kumandanlığı’nı ifa ettiğim sırada, Selânik’te bulunan tekmil garnizon kıtaatı, alayın tatbikatına kendiliklerinden iştirâke başladılar. Verilen konferanslara diğer zabitlerin iştirâki görüldü. O zaman Selânik’te bu faaliyetten şüphelendiler. Beni Mahmut Şevket Paşa marifetiyle İstanbul’a çağırdılar. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye’de bir vazifeye tâyin ettiler.

Selânik’te bulunduğum sırada Arnavutluk harekâtıyla meşgul olmuştum. Evvela Şevket Turgut Paşa memur iken Mahmut Şevket Paşa bizzat Arnavutluk harekâtını ele almıştır. Beni de erkân-ı harbiye reisi diye beraber götürdü.

Trablus ve Balkan harpleri

İstanbul’a çağırıldığım sırada İtalyanlar Trablusgarp’a hücum ettiler. Ben de tebdil-i nam (ad değiştirme) ve kıyafet ederek bazı arkadaşlarla beraber Mısır’a oradan Bingazi taraflarına gittim. Bir sene kadar devam eden harp esnasında Bingazi Kuvvetleri Kumandanlığında bulundum.

Asıl memlekette de Balkan Harbi başlamıştı. Bulgar ordusu Çatalca hattına ve Bolayır’ın şimâline (kuzeyine) geldiği bir sırada İstanbul’a avdet ettim (döndüm).

Umumî harp
Bu senenin nihayetinde Harb-i Umumî ilan olundu. Vâki olan müracaat ve talebim üzerine Tekirdağı’nda henüz teşkil edilen 19’uncu fırkaya kumandan oldum. Arıburnu’nda, Anafarta’da bulundum. İngilizler çekilip gittikten sonra bir ay Edirne’de 16’ncı Kolordu ile kaldım. Sonra Kolordu Kumandanı olarak Diyarbakır ve havalisine gittim. Orada yaptığımız mühim muharebelerden biri, Bitlis ve Muş’un Ruslardan istirdadıdır (kurtarılmasıdır).

Harbin son safhasında

Harbin son safhasında bazı fikirlerim kabul edilmeyince kumandayı da red ile İstanbul’a döndüm. O sıralarda idi. Veliahd ile birlikte Alman Karargâh-ı Umumîsi’ne gittik ve Alman garp cephesinin bazı aksamını gördük. Bu müşahedatımdan (gözlemimden) Hindenburg ve Ludendord ile mülâkatlarımdan sona mutalebat-ı sâbıkamdaki (eski isteklerimdeki) isabete daha ziyade kani oldum.

O zaman hâsıl ettiğim son kanaat, Harb-i Umumi’ye dahil olunduğu ilk anda söylemiş olduğum fikrin aynı olarak tecelli etti (meydana çıktı).

Bu seyahatten hasta olarak İstanbul’a geldim. İstanbul’da bir iki ay tedavi gördükten sonra tedavi maksadıyla Viyana’ya gittim. Orada sanatoryumda bir ay yattım. Bir müddet de Karlsbat’da kaldım.

Diğer taraftan Sina cephesinde, benim vaktiyle raporlarda tafsil ettiğim (iyice açıkladığım) fecayi aynen vâki oldu.

Bunun üzerine Falkenhayn Almanya’ya çağırıldı. Yerine Liman Von Sanders memur edildi. Birkaç gün sonra iki Alman generalinin yanında huzura çağrıldım. Maksadın beni tekrar yedinci orduya göndermek olduğunu öğrenmiş bulunduğum için yalnızca kabul edilmek arzusunu izhar ettim (belirttim). İlk şekl-i davette ısrar gösterildi ve bana, yedinci orduya kumandan tayin edildiğimden bahisle nev’ama (sadece) ifa edeceğim hidemata (hizmetlere) dair talimat verildi. Bu talimat, bana tevdi edilen (verilen), vazife ve salâhiyetle gayr-i kaabil-i icra (yapılamaz) idi. Ancak bunu anlatmaya da imkân yoktu. Binnetice vaktiyle istifa etmiş olduğum 7. Ordu Kumandanlığı’na tekrar başlamak üzere Nablus’a gittim.

Mütarekeden sonra

Aynı sıralarda mütareke imza edilmişti. Daha Halep’te iken, derhal kabineyi tebdil etmek (değiştirmek) ve yerine isimlerini sarahaten (açıkça) söylediğim zevattan (kişilerden) mürekkep bir kabine geçirmek lüzumunu ve aynı zamanda benim İstanbul’a celbim faydalı olacağını açıktan açığa İstanbul’a bildirmiştim. Vâkıa kabine tebeddil etti, fakat benim İstanbul’a celbime lüzum görülmedi. Nihayet bu kabine de düştükten sonra İstanbul’a gittim.

İstanbul’a muvasalatımda (varışımda) benim nazarımda vaziyet şu idi: Meclis-i Meb’usan nasıl hareket etmek lazım geleceğinde mütereddit (kararsız) bulunuyordu.

Yeni sukut etmiş (düşmüş) zevatla ve mes’uslarla ayrı ayrı görüştüm. O zaman düşündüğüm şey, her ciheti tatmin ederek müdafaa-i memleket için kuvvetli bir vaziyet ihdas olunabileceği merkezinde idi. Fakat bu düşünce üzerinde lüzumu kadar çalışmaya vakit kalmadan Meclis’in feshine şahit olduk.

İstanbul erbabı hamiyetince (hamiyetli kimselerinden) muhtelif namlar altında programlar ve fırkalar teşkil olunmak suretiyle çare-i halâs (kurtuluş yolu) aranmakta idi. Bunların her birini ayrı ayrı tetkik ettim. Hiçbiri bir kuvve-i teyidiyeye (inandırıcı kuvvete) istinat etmiyordu (dayanmıyordu). Binaenaleyh hiçbiriyle teşrik-i mesâiden (işbirliğinden) bir netice beklemedim. Kuvve-i teyidiyenin doğrudan doğruya millet olacağı kanaati bende pek kuvvetli idi.

İstanbul’dan ayrılmak kararı

İstanbul’da cereyan eden ahvalden, yapılan teşebbüslerden, bilhassa vaziyetin vahamet (ağırlık) ve fecaatinden milletin haberi yoktu. İstanbul’da oturup milleti haberdar etmek imkânı da kalmamıştı. Binaenaleyh yapılacak şeyin İstanbul’dan çıkıp milletin içine girmek ve orada çalışmak olduğuna karar verdim. bunun suret-i icrasını (uygulama şeklini) düşündüğüm ve bazı arkadaşlarla müzakere ettiğim sırada idi ki hükümet beni ordu müfettişi olarak Anadolu’ya göndermeyi teklif etti. Bu teklifi derhal maalmemnuniye (sevinçle) kabul ettim ve tam Yunanlıların İzmir’e girdikleri gün idi ki İstanbul’dan ayrıldım.

Benim düşündüğüm şu idi: Her tarafta muhtelif namlar altında birtakım teşekküller başlamıştı. Bunları aynı program ve aynı nam altında birleştirerek bütün milleti alâkadar etmek ve bütün orduyu da bu maksada hâdim (hizmet eder) kılmak lâzımdı. Anadolu’ya girdiğim zaman, daha ordu müfettişi sıfat ve salâhiyeti üzerimde iken, bu noktadan işe başladım ve bu maksat az zamanda hâsıl oldu.

Takip ettiğim tarz-ı mesai (çalışma tarzı) İstanbul’da malûm olunca beni İstanbul’a celbetmek istediler. Gitmedim. Binnetice istifa ettim.

Bir ferd-i millet sıfatıyla Erzurum Kongresi’ne iştirak ettim. Erzurum Kongresi’nde tespit edilen esasları bütün memlekete teşmil (yayma) maksadıyla Sivas’ta da bir kongre akdolundu. Bu kongrelerin tevlit ettiği Heyet-i Temsiliye namındaki heyetle kongrelerin esasatını takip ettik.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Meb’usanın (milletvekillerinin) tekrar intihabı (seçimi) ve Meclis’in İstanbul’da küşadı (açılması) temin olunmuşsa da Meclis’in duçar-ı tecavüz (saldırıya uğramış) olması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni vücude getirmeye teşebbüs olunmuş ve bu suretle 23 Nisan tarihinde bu Meclis toplanıp işe başlamıştı. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda mevcut olup mezkûr kanunun ruhunu ifade eden ve ilk projede zikrolunan prensiplerin menşeine gelince, esasen ötedenberi Hâkimiyet-i Milliye’nin en iyi temsili mümkün olacağına dair nazari olarak bazı tetkikat ve tetebbuat-ı nazariyeden benim çıkarabildiğim netice şu idi: Hâkimiyet-i Milliye’nin tamamıyla mütecelli olması (meydana çıkması), bunun sahib-i aslîsi (asıl sahibi) olan bütün insanların bir araya gelip, bunu bilfiil istimal etmesiyle (kullanmasıyla) mümkündür. Fakat bütün Türkiye ahalisinin toplanması suretiyle bu maksadın teminine amelî bir çare olsa olsa bunların sahib-i salâhiyet vekillerinin bir araya gelip bu işi yapması olabilirdi. Hâkimiyet-i Milliye’mizin bir zat veyahut eşhası mahdut (sınırlı) kabine gibi bir heyet tarafından temsil edilmesi yüzünden memleketi ve milleti istibdattan kurtaramadığımız vekayi-i tarihiye ile (tarihi olaylarla) müsbit (ispat edilmiş) olduğundan herhalde bu hakkı temsili mümkün olduğu kadar çok insanlardan mürekkep ve müddet-i vekâleti az bir heyette temsil ve tecelli ettirmek bence yegâne çare idi. Memleket dahilinde ve millet içinde evvel ve âhır (sonra) yapmış olduğum tetkikat ve tetebbuat (araştırma) da bana bu fikrin kaabiliyet-i icraiyesinde (uygulamasında) büyük imkânlar ve isabetler olduğu kanaatini vermişti. Herhalde halkımızı idare ile yakından alâkadar etmek yani idareyi doğrudan doğruya halkın eline verebilecek bir tarzı idareyi tesis etmek hem Hâkimiyet-i Milliye’nin hakiki olarak temsili ve hem de bu sayede halkın benliğini anlaması itibariyle elzem (çok lüzumlu) idi.

İşte bu düşüncelerin bu tetkiklerin ilhamı olarak bu proje yapılmıştı.

Halkçılık teşkilâtı en ufak daireye kadar teşmil edildiği takdirde muhassalanın (elde olunan sonuç) daha büyük ve feyznak (feyizli) olacağına şüphe yoktur. Memleket ve milletin içinde bulunduğu müşkülâtı ve hal-i harbi de (savaş durumunu da) düşünürsek Meclis’in muhassala-i faaliyetini (çalışmalarının sonucunu) ve oradaki muvaffakiyetini takdir etmemek mümkün değildir.

Misak-ı Milli ve ondan sonrası

Misak-ı Milli sulh akdetmek için en mâkul ve asgari (en az) şeraitimizi (şartlarımızı) ihtiva eder bir programdır. Sulhe vâsıl olmak için temerküz ettireceğimiz (toplayacağımız) esasatı ihtiva eder. Fakat memleket ve milleti kurtarmak için sulh yapmak kâfi değildir. Milletin halâs-ı hakikisi (gerçek kurtuluşu) için yapılacak mesai ondan sonra başlayacaktır. Sulhtan sonraki mesaide muvaffak olabilmek milletin istiklâlinin mahfuziyetine (korunmasına) vâbestedir (bağlıdır). Misak-ı Milli’nin hedefi onu temindir. Memleket ve milletin âtisinden (geleceğinden) asıl emin olabilmesi, bir defa halkçılık esasına istinat eden teşkilâtı idariyesinin bihakkın teşmiş ve taazzuv ettirilmesi ve tatbik olunmasıyla beraber ahval-i iktisadiyemizin (ekonomik durumumuzun) refah-ı millimizi (milli refahımızı) temin edecek tarzda ıslah ve ihyasına (canlandırılmasına) vâbestedir (bağlıdır). Bu hakayikı (gerçeği), akîde-i milliye tanıyarak muhafaza edebilecek bir heyet-i içtimaiye olabilmemiz için de maarifimizi tamamen amelî ve ihtiyacat-ı hakikiyemize (gerçek gereksinmemize) muvafık bir program dairesinde ihya etmek lazımdır. Bu noktalarda muvaffakiyet sayesinde memleket imar edilebilecek ve millet zenginleştirilebilecektir.

Ufak bir program kadrosu söylemek lazım gelirse: teşkilât baştan nihayete kadar halk teşkilâtı olacaktır. İdare-i Umumiye’yi halkın eline vereceğiz. Bu Heyet-i İçtimaiye’de sahib-i hak olmak, herkesin sahib-i sa’y (çalışma sahibi) olması esasına istinat edecektir (dayanacaktır). Millet, sahib-i hak (hak sahibi) olmak için çalışacaktır. Islah olunacak şeyler, iktisadiyat ve maariftir. Bu sayede memleket imar edilecek, millet refah sahibi olacaktır. Hiçbir millet ve memlekete karşı fikr-i tecavüz (tecavüz fikri) beslemeyiz. Fakat muhafaza-i mevcudiyet ve istiklâl için, bir de milletimizin bu dediğimiz sahada müsterihane ve kemal-i itminan (tam bir güvenle) çalışarak müreffeh ve mesut olmasını temin için her vakit memleket ve milletimizi müdafaaya kaadir (gücü yeter) bir orduya malikiyet de nuhbe-i âmâlimizdir (emellerimizin en kutsalıdır).

Teşkilâtı idaremizde bütün bu esasların mahfuziyeti tabiidir. Buna nazaran hükümet doğrudan doğruya BMM’nin kendisidir. Böyle umur-u idareyi (idari işleri) memlekette sahib-i icraat olan bir heyetin, muhtelif fikir ve içtihatlar etrafında toplanmış partilerden ziyade müşterek nukat-ı esasiyeye (esas noktalara) riayetkâr mümteziç (kaynaşmış) ve müstenit bir heyet olması şayanı arzudur. Ancak içtimai esaslarımızın menbaı (kaynağı) olan millette henüz hayat ve saadat-i hakikiyelerini kâfil (sağlayan) efkârı umumiye şâmil bir surette gayri mütebariz (belirsiz) olduğundan, bundan istifade ederek kendi fikir ve içtihatlarının isabetli iddiasında bulunacak bazı insanlarıny ine bazı kimseleri kendi nokta-i nazarlarına raptetmesi (bağlaması) ve binnetice parti haline teşekküller vücude gelmesi baîdül ihtimal (uzak ihtimal) değildir.

Buna mukabil bazı hususi içtihatların mevcudiyeti belki de müsademe-i efkâr (fikir çarpışması) için faydalı olabilir. Fakat eskisi gibi millet ve memleketten memba ve nokta-i istinat (kaynak ve dayanak noktası) almayan ve onun menafi-i hakikiyesiyle hiç münasebeti olmayacak surette ya sırf nazari veya hissi ve şahsi programlar etrafında parti teşkiline kalkışacak insanların millet tarafından hüsnü telâkkiye mazhar olacağını zannetmiyorum.

Benim bütün tertibat ve icraatta düstür-u hareket ittihaz ettiğim bir şey vardır. O da vücuda getirilen teşkilât ve tesisatın şahısla değil, hakikatle kaabili idâme (sürekli) olduğudur. Binaenaleyh herhangi bir program, filanın programı olarak değil, fakat ihtiyac-ı millet ve memlekete cevap verecek efkârı (düşünceleri) ve tedabiri (tedbirleri) ihtiva etmesi itibariyle haiz-i kıymet ve itibar olabilir.

Şahsi emeller istinatgâh bulamaz

Misak-ı Milli dairesinde temin-i mevcudiyet ettikten sonra gürültü çıkarıp fesatçılık edecek ve tevsii arazi fikrinde bulunacak adamlar ortaya çıkamaz. Bence buna imkân yoktur.

AHMET EMİN
Kaynak: Vakit Gazetesi, 10 Ocak 1922

Kırk Budak’ta şem’a yanar

0

Kırk Budak’ta şem’a yanar
Dolusun içenler kanar
Aşıkların sema döner
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Bahçende gördüm gülünü
Erenler sürsün demini
İmam Rıza’nın torunu
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Balım Sultan er köçeği
Keser kılıncı bıçağı
Cümle erenler gerçeği
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Pir Sultan’ım gerçek veli
Erenlerden çekmem eli
On iki İmamın yolu
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Pir Sultan Abdal

Güneş Batıyor

0

Şükrü Kaya:’Atatürk’ün Hastalandıktan Sonra 2 Yıllık Ömrü Kaldığını Biliyorduk’
Güneş Batıyor
Haziranın beşiydi (1938), Türkiye Büyük Millet Meclisi vaktinde bütçeyi kabul etmiş onunla ilgili kanunları müzakere ediyordu. Yaz tatiline girmek zamanı da gelmişti. Böyle günlerde Mecliste nasıl sinirli ve sabırsız bir hava estiğini, sualleri cevaplandırmak, meseleleri aydınlatmak mesuliyetinde olanlar bilirler. Ben, o tarihte hükümetin en son mesulü değilsem de en meşgul olan vekillerindendim. Üzerimde Dahiliyenin ve partinin işlerinden başka Hatay davasının tertip ve takibi vazifesi de vardı. Fazla olarak, başvekilin emriyle Meclis müzakerelerine devama, icab eden cevapları ve izahları vermeye de memur edildim.
Atatürk 19 Mayısta İstanbul’a gitmiş, Savarona yatında kalıyordu. Rahatsızdı. Saraydan telefon etmişler, Atatürk, mümkünse o akşam, değilse, ertesi gün behemahal İstanbul’a gitmekliğim, emir buyuruyorlarmış. Vakit dar, vaziyet sıkışık olmakla beraber, Meclis reisi ve Başvekil derhal dönmek emriyle İstanbul’a gitmekliğimi, emir buyuruyorlarmış. Atatürk beni Dolmabahçe önünde demirli yatın güvertesindeki açık salonda hiç bir ev sahibinde görülmeyen o eşsiz nezaket ve samimiyetle kabul etti. Ben onu, yatak odası dışında hiçbir vakit gecelikle görmemiştim. O gün entari gecelikle idi. Deve tüyü rengindeki pardösüsü de üzerindeydi. Meclisteki kanunlar işi ve Hatay hakkında tafsilat aldıktan sonra ‘Gel sana kamaranı göstereyim’ diye ayağa kalktı. Gözleri yine mavi, zekalı ve manalıydı. Bakışları yine cana yakın ve okşayıcıydı. Fakat çehresi süzük ve solgun, hali üzüntülü ve yorgundu.
Elbisemi değiştirmeye vakit bulamamıştım. Arkamda Ankara Tiftik Kurumunun dokuttuğu açık lacivert ve yazlık sof ceket vardı. Atatürk dikkatle baktı. ‘Ne güzel ceket’ dedi, O, benim elbiselerimi beğenmek iltifatında bulunurdu. Hatta kolları biraz kısa gelmekle beraber pek beğendiği bir palto ve pardösümü almış ve giymişti. Arkasındaki de benden aldığı Jeagu pardösü idi. Onun da bana verdiği ve giydiğim elbiseleri vardı.
Ben derhal ceketimi çıkardım. ‘Buyurun güle güle giyiniz, ben başkasını yaptırırım,’ dedim.
Üstünden pardösüsünü aldılar. Ceketi giydi ama, ilikleyemedi. Bana baktı. Ben o gözlerde hiddetin şimşeklerini, sevginin ışıklarını, infialin gölgelerini, merhamet ve şefkatin yaşlarını çok görmüştüm. Fakat o anda bakışlarında gizlemek istediği vekarlı tesirin hüzün ve elemini asla unutamayacağım. Sükünla ve tabii sesiyle ‘Sen farkına varmadın. Bu karınla bu ceket giyilir mi? Karnımda asit varmış, ne olacak bilmem’ dedi.
Halbuki onun hekimlerden ayrı ayrı tafsilat aldığını, ansiklopedik ve tıp mecmualarının cirrhose fasıllarını okuduğunu, Dr. Fiessenger’in bu hastalık hakkında yazdığı broşürü okuduğunu biliyorduk. Fakat O da, biz de bilmemezlikten geliyorduk. Atatürk hiçbir vakit, hiç bir kimseye hastalığının vehametinden, ümitsizliğinden; ölmek ihtimalinden bahsetmemiştir. O, ölmekten korktuğunu göstermekten fazla korkardı. ‘Ölmek istemek bir cesaret değil, ama ölümden korkmak ahmaklıktır’ derdi.
Ben, konuşmasını istemediğini pek iyi bildiğim, hastalığı bahsine girmemek için ‘o tedavi, perhiz ve istirahatle geçecek bir arıza imiş, kumaşı getirtelim yeni ölçüde bir ceket yaptırtalım, sonra da daraltılır,’ dedim. Baş işaretiyle muvakkat etti. Ertesi gün Ankara’da arkadaşım Mümtaz Ökmen’e telgraf çektim. Kumaşlar geldi, fakat yaptırmak ve giymek kısmet ve nasip değilmiş. O kumaşlar sonra ‘üç top Ankara sofu’ diye Atatürk’ün tereke listesinde çıktı. Neye ve hangi hisse atfedilirse edilsin ben de bir daha o ceketi giymedim ve hala bir yadigar gibi dolapta durur.
Yatın güvertesinde biraz daha konuştuk. Akşam olmak üzere idi. Atatürk kalktı, küpeşteye dayandı. Ben de yanına gittim. Hava sakindi. Boğaziçi vapurları, Marmara’nın yine mavi harelerini yer yer dalgalandırıyorlar ve arkalarında dantelalı izler bırakıyorlardı.
Üsküdar’ın ve İhsaniye evlerinin pencereleri hiç bir ressamın hâlâ rengini bulamadığı fakat şairlerimizin hayran olduğu o efsaneli alevler içindeydi. Atatürk’ün gözlerine de gurubun son ışıkları aksetmiş gibiydi.
Ben hiç görmedim. Galiba kimse de görmemiştir. O teessür veya sevinçten ağlayacağını hissederse bir kaç derin nefes almakla gözyaşlarını kalbine akıtmasını bilirdi.
Denizin, göğün Boğaz’ın ve İstanbul’un bütün renklerini, şekillerini ve güzelliklerini içine sindirmek istiyormuş gibi derin nefesler aldı.
Yüzünün en sakin ve rahat ifadesi, sesinin en münis ve okşayıcı ahengiyle ‘Güneş batıyor inelim,’ dedi.
Bütün akşamların grupların, gecelerin, hüzünleri ve kederleri gönülde toplandı. Kendimi ıssız, tenha ve kimsesiz gurbetlerde sandım. İçimden; ‘Evet,’ dedim, ‘Güneş batıyor ve ne yazık, sen vakitsiz sönüyorsun…’
Savarona’da Atatürk’ün Odası Ve Sofrası
Kalktık, aşağı indik. Bana kamaramı gösterdi. Bu, yatın en güzel odalarından biriydi. ‘Sen okumasını seversin diye dolabına kitaplar da koydurdum. Yukarıda başka kitaplar da var. İstersen onları da getirt…’ dedi. Oradan kendi yatak salonuna geçti. Burası hem iskele, hem sancak tarafındaki denizlere bakan geniş bir oda idi. Bir köşede yatağı, bir köşede de mavi soya örtülü büyücek bir masa etrafına sıralanmış koltuklar, bir de şezlong, onun yanında bir yazı masası ve kitap dolabı vardı.
Ortada yatağa yakın bir yerde de küçük müdevver beyaz örtülü bir kişi için hazırlanmış yemek masası vardı. Üzerinde, ne o görmeye alıştığımız rakılar, ne de o mezeler ve leblebi tabağı vardı. Masanın bütün süsü, bir su sürahisiyle birkaç çiçekten ibaretti.
İster, istemez Çankaya’daki köşkte, sarayda, trende, vapurda lokantada ve hatta ahbap evlerindeki Atatürk sofralarını hatırladım. O, neşeli, zevkli nutuklu, münakaşalı, hattâ bazı kere de gürültülü ve kavgalı, fakat daima müzikli ve daima alaturka şarkılı ve sabahların lacivertleşmesine kadar devam eden sofralarla bu tenha ve öksüzlük arasındaki fark cidden hazindi.
Atatürk’ün sofralarına zamanının tanınmış adamlarından davet edilmeyenler pek azdır. Kendisini sevmeyenler ve gelemeyenler bile oraya daveti şeref sayarlar, onu itibar ve ikballerinin ileri bir merhalesi addederlerdi. Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra o sofraları beğenmeyenler, yerenler, hattâ zemmedenler çoğaldı.
Mürailik haset ve kıskançlıklarından Atatürk sofralarını sarhoşluk, ayyaşlık, sefahat ve rezaletle kötülemek ve kirletmek isteyenlere hala tesadüf edilmektedir. Atatürk’ün şahsı, işleri ve hayatı gibi sofrası da kimsenin müdafaasına ve himayesine muhtaç değildir. O’nun hayatı bütün kusurlarıyla meydandaydı. Gizli ve gizlenecek bir tarafı yoktu. 1925’te bir yaz günüydü. İzmir’de Kordonboyu’nda Atatürk’e tahsis edilen evin mermer sofasında büyücek bir sofra etrafında, İzmir’li davetliler toplanmıştık. İçiliyor ve konuşuluyordu. Kordon üzerindeki kapılar ve pencereler açıktı. Halk üst üste yığılmış içeriyi ve bizi seyrediyordu.
Başyaver Binbaşı Rusuhi, kalktı pencereleri ve kapıları kapattırdı. Gazi Mustafa Kemal, niçin kapatıldığını sordu. Halk bakıyor da onun için dediler. Gazi kapıların ve pencerelerin kanatlarını açtırdı ve sofrayı kapıya yaklaştırdı. Kadehini birkaç defa kaldırdı. Halkın şerefine içti. Dışarda bir alkış tufanıdır koptu. Vakit ilerledikçe halk dağılmaya başladı. Nihayet kimse kalmadı. Paşa ‘Rusuhi Bey,’ dedi.
‘Haydi şimdi davet edin bakalım kimse gelir mi? Halkın seyrinden, merakından değil, alakasızlığından, küskünlüğünden korkmalı, şimdi onlara Mustafa Kemal içiyor, sarhoşun biridir derlerse, evet, biz onu gördük, başka neyi, ne günahı var, bize onu söyleyin derler. Ve beni müdafaa ederler,’ demişti.
Böyle büyük adamların hususiyle büyük seferler yapmış, zaferler kazanmış meşhur kumandanların hal tercümeleri, insana, onların sofraları ve sofra hayatları, mesleklerinin belki muvaffakiyet ve şöhretlerinin icaplarındanmış kanaatini veriyor.
İskender’in, Sezar’ın, Napeleon’un daha başka büyük kumandanların ve inkılapçıların hattâ meselâ İsa’nın içkili sofraları pek meşhur ve hepsi de acı, tatlı hadiselerle doludur.
Plutarguen’in, İskender’in seferlerini tasvir eden sayfaları, onun hayat ve karakterini, seferlerinin ve zaferlerinin tarihinden daha iyi anlatır.
Ne yazık ki, Atatürk’ün seferlerini bize ve gelecek nesillere olduğu gibi anlatacak bir Plutargue hâlâ çıkmadı. İskenderler seferlerinin ve zaferlerinin planlarını sofralarında hazırlarmış. Atatürk daha derli toplu, daha metotluydu. Onun bir kütüphanesi ve devlet işlerinin her şubesinde ayrı ayrı erkânı harbiyesi vardı. Fikirler orada geliştirilir, orada planlaştırılırdı. Sofra onun bir nevi karma istihbar bürosu, fikirler ve kararlarının da ilk yayım ve propaganda merhalesiydi.
Benim bu zihnimden geçenleri sezmiş gibi ‘Evet’ dedi. ‘Şimdi de soframız işte böyle, sıkı bir perhizdeyiz. Rakı içmiyorum. Partideki arkadaşlar da sofralarında alkolü kaldırmışlar. Sen vapurda kalacağın müddet vapurdan dışarıya çıkma. Sen de perhiz yaparsın, hem de görüşeceğimiz çok şeyler var’ dedi. Sonra ilâve etti: ‘Bu yat alınırken çocuklar gibi sevinmiştim. Bana hastahane, size de karantina oldu.’
O akşam birlikte perhiz yaptık. Biraz konuştuk. Hekimler, Atatürk’ün ya yatakta, ya şezlongta uzanmasını, çok konuşmamasını, yorulmamasını tavsiye etmişlerdi. Saat ona doğru izin aldım, arkadaşlarla biraz dertleştikten sonra kamarama çekildim.
Atatürk’ün Rahatsızlığı
Atatürk’ün halinden ve sözlerinden duyduğum hüzün ve teessürle odamda baş başa kaldım. Issız bir çölde yalnız ve ümitsiz bir yolcu gibiydim. Zihnimde Atatürk’ün sağlık durumunun şemasını yaptım.. .
Atatürk narin ve nazik yapılı olmakla beraber sağlam, sıhhatli ve sıkı ve kavi adeleli bir adamdı. Yorgunluğa, uykusuzluğa tahammülü şaşılacak kadar dayanıklı ve kuvvetliydi. Harplerde günlerce uyumaz, arkadaşları ve askerleri onu daima önde ve ayakta görürlermiş… Büyük Nutkunu bastırırken de düşünme ve çalışma ve konuşma kudretinin herkesten ne kadar ileri ve üstün olduğunu hep biliriz. Sofrada da uzun müddet içtikten sonra, hora, dans yaptığını, zeybek oynadığını ve en güzel ve en manalı nutuklarını söylediğini her yerin o yaştaki Türkleri hatırlarlar.
Kışın sıcak salonun pencerelerini, kapılarını açtırır, herkes nezle olacağından ürkerken o geniş nefeslerle soğuk havayı ciğerlerine sindirir. Bulursa elini yüzünü karla yıkardı. Ben onun 1923’te geçirdiği bir krizden maada (diş ağrısı) başka bir rahatsızlık geçirdiğini işitmedim ve bilmiyordum.


1936’da hususiyle Ege manevralarından sonra nezleyi sıklaştı. Ara sıra burnu kanamaya, vücudu kaşınmaya başladı.
1937 ocak ayında, yine rahatsızlanmıştı. Umumi Kâtip Hasan Rıza Soyak’a da saatlerce konuştuk. Hekimlerin tavsiyelerine daha ziyade ehemmiyet vermesini, Atatürk’ten rica etmeye kara verdik ve öyle de yaptık.
Atatürk, ehemmiyet vermedi ve doğrusu dikkat de etmedi. Hastalığı da ağrısız ve sinsiydi. Ve henüz kat’i olarak teşhis de edilmiş değildi. Onlar da, kendisi de halsizliğini ve rahatsızlıklarını, alkole ve vücut ve zihin yorgunluğuna atfediyorlardı.
1936 şubatının ilk haftasında Yalova’ya gittik. O sık sık banyo yapıyor, sonra odasına kapanıyor saatlerce çalışıyordu. Kendisini en çok meşgul eden mesele nal sesleri ve naraları işitilir gibi yaklaşan harpten Türkiye’yi kurtarmak için tedbirler bulmak ve Hatay meselesini bir an evvel hal için çareler aramaktı.
Ben kendisine bir iki defa ayak gezintisi teklif ettim. Çıktık, fakat her defasında beş adım yürüdükten sonra bana bir şeyler söylemek bahanesiyle bir kanepeye oturur, dinlenirdi. Yorgunluğunu söylemek halsizliğini göstermek istemiyordu.
Nihayet 10-11 şubatta Gemlik Suni İpek Bursa Yün ve Kumaş fabrikalarının açılma törenini yaptık. Atatürk, pek sevdiği ve pek güzel söylediği nutuklarını yazmak istemeyişi yorgunluğunun ve halsizliğinin eseriydi.
Ankara’ya döndük. 27 Mayıs 1938’de Hariciye köşkünde Sırp devlet adamlarına bir ziyafet veriliyordu. Atatürk suvareye geç geldi. Yine burnu kanamıştı. Misafirlerle biraz görüştükten sonra bir kanepeye oturdu ve yanına beni çağırdı.
Artık alkolü terk etmiş gibiydi. Elinde bir konyak kadehi vardı. Yudum yudum içiyordu. ‘Konuşalım da bizi rahatsız etmesinler’ dedi. Atatürk ilk defa misafirleriyle görüşmek istemiyordu. Bir aralık yanından ayrıldım. Sıhhiye Vekaleti Müsteşarı Doktor Asım Arar bana geldi. Heyecanlı ve ıstıraplıydı;
‘Size mühim bir devlet işinden ve büyük bir tehlikeden bahsedeceğim. Atatürk hastadır, hem de ağır hastadır. Muayene ettirmek, tedavi altına almak hükümetin vazifesidir sanırım. Bunu şimdi size haber vermeyi hem hekim, hem hükümet memuru, hem de bir Türk olmak itibariyle kendimi mecbur ve vazifeli gördüm…’ dedi
Ben doktor Asım’ın hekimliğine aklına ve vicdanına pek kıymet veririm. Fakat bana bu ihtarı başka biri de yapsaydı, yine aynı dikkatle dinleyecek ve aynı ehemmiyeti verecektir.
Başvekil Celal Bayar, ayakta İngiliz Elçisiyle görüşüyordu. Yanlarına gittim. Başvekile mühim bir işten bahsedeceğimi söyledim. Elçiden müsaade aldı ve geldi. Doktor Asım’ın söylediklerini anlattım. ‘İşte kendisi de burada, görüşünüz’ dedim. Ben de yanlarında idim. Doktor durumu aynı heyecan ve ıstırapla izah ve Avrupa’dan bir hekim getirilmesini de tavsiye etti.
Celal Bayar sarardı, dudakları titredi, ağlamalı oldu. Beni bir tarafa çekti. ‘Yarından tezi yok, toplanalım karar verelim, bir hekim getirtelim’ dedi.
Profesör Neşet Ömer’in tavsiyesiyle Prof. Fiessenger getirildi. Ve ilk muayenede hastalığın Cirrhosse olduğuna katii karar verildi. Atatürk ciddi ve dikkatli tedavi altına alındı.
Atatürk, on gün kadar istirahatten ve perhizden sonra kendisinde bir iyilik hissetti. Bütün ısrarlara ve ricalara rağmen yorulmayacağını teminatiyle 15 Mayıs 1938’de Adana ve Mersin’e gitti.
Atatürk, Hatay davasının hallinin gecikmesine çok üzülüyordu. Her türlü ihtimale karşı tedbirler ve ihtiyatlı bulunmak üzere fırkaları ve paramiliter teşkilatını yerinde görmek ve teftiş etmek istiyordu ve gitti.
19 Mayıs Spor Bayramı’nı bir nutukla ben açmıştım. Nutkun biteceği sıralarda tribünlerde fazla bir hareket oldu. Halkın alkışları sıklaştı ve arttı. Şeref tribününe baktım, Atatürk gelmiş. Beni de selamladı ve devam etmemi işaret etti. Nutku biraz daha uzattım. Ve yanına gittim. Törenden sonra İstanbul’a gideceğini söyledi. Hep birlikte istasyona gittik, ben Atatürk’ün sol gerisindeydim. Atatürk’ün boynu, ensesi çok incelmiş ve sararmıştı. Kulakları kansız, ısığı aksettirecek kadar şeffaflaşmıştı. Ölümün kanadının üzerine getirildiğini ve pençesinin en büyüğümüzün can evine uzandığını görür gibi oldum.
Atatürk’ü uğurladık. Hükümet kendi işleriyle ve dertleriyle baş başa kalmıştı. Fakat hükümetin en büyük endişesi Atatürk’ün rahatsızlığı, en müstacel ve mühim işi de Devlet reisinin tedavisiydi.
Herkesin zihni onun sıhhatiyle meşguldü. Bütün milletin kalbi onun hastalığının ıstırabı ve endişesiyle çarpıyordu.


Ben de yukarıda dediğim gibi haziranda İstanbul’a çağrıldım ve İstanbul’da Savarona yatında kendi kamaramda Atatürk’ün hastalığının bu safhalarını hatırlıyorum.
Hastalığın derecesi ağır ve meşum neticesi yakın gibiydi. O halde yeise kapılmamalıydı.
Çünkü düşünülecek başka şeyler ve alınacak tedbirler vardı.
Atatürk, Prof. Fiessenger Ve Ben
6 haziran 1938 sabahı. Savarona’ya gelen gazetelerde şöyle bir ajans haberi vardı: ‘Şükrü Kaya Atatürk’ün misafiri olarak Savarona’da bir müddet kalacaktır’ Hayret ettim ve doğrusu pek üzüldüm. Bu haberin Ankara’da hükümette ve Mecliste yanlış tefsir edileceğini biliyordum. Tebliğin nereden ve kimin tarafından verildiğini öğrenmesi için Kalemi Mahsus Müdürünü ajansa gönderdim.
Atatürk’ün uyandığını da söylediler. Yanına gittim. Beni gülerek kabul ettiler. ‘Maşallah’ dedi. ‘Artık bize resmî tebliğlerle misafir oluyorsun!’ Daha gazeteleri okumamıştı. Ajansa O’nun yazdırdığını anladım. ‘Öyle emir buyurmuşsunuz’ dedim. ‘Canım iki güne kadar doktorlar gelecek tekrar muayene olunacağım. Senin de bulunmanı istedim’ dedi. Ve 8 haziran 1938′de Prof. Fiessenger geldi. Neşet Ömer, Nihat Reşat, Abravaya, daha birçok doktorlarla beraber Atatürk’ü muayene ettiler. Muayenelerinde ve konsültasyonlarında ben de bulundum.
Onlar raporlarını hazırlarken Atatürk beni çağırttı. Ne diyorlar, diye sordu. Barsak ve Karaciğer rahatsızlığı, perhiz, istirahat ve tedavi ile geçer diyorlar diye cevap verdim.
Yat, baştan, kıçtan demirli, başı Boğaziçi’ne doğru Saraya müvazi duruyordu. Havalar pek sıcaktı. Boğazın poyrazı, meltemi kamaraları serinletemiyordu. Odanın havasını biraz soğutmak için dört köşesine leğenler içine buzlar konulmuştu. Atatürk onları gösterdi. ‘Şükrü Kaya’, dedi. ‘Bak, benim barsaklarım da leğendeki buzlar gibi sular içinde yüzüyormuş. Böyle insan yaşar mı?’
Tabii yaşamaz, ama sizinki öyle değilmiş. Sonra galiba suyun alınmasına da karar verildi dedim.
‘Evet, belki biraz rahat edeceğim’ dedikten sonra: ‘Bu akşam Dr. Fiessenger senin davetlin olsun. Onu Florya’ya götür. Çay içer, baş başa konuşursun. Ama her şeyi her şeyi konuşursunuz’ dedi.
Peki dedim. Ama o kadar doktorlar varken benim konuşmamın mânâsını doğrusu birden bire pek anlayamadım… Düşündüm. Bulur gibi de oldum ama Atatürk’ün benim aklıma geleni kastetmiş olmasına pek ihtimal vermedim.
Akşam üzeri Dr. Fiessenger ile birlikte Florya’ya gittik. Köşkte kimse yoktu. Kılıç Ali’nin evine gittik. Hanımı bize çay hazırladı. Bizi baş başa ve yalnız bıraktı. Doktorlarla biraz görüştükten sonra da daima aklımı yakan iki suali sordum: ‘Doktor,’ dedim ‘ben Dahiliye Vekiliyim ve Atatürk’ün Partisinin Genel Sekreteriyim. Muayenenizde konsültasyonlarda bulundum. Meslekten değilim bir şey anlayamadım. Aklıma gelen iki suali de orada soramadım. Şimdi sizden öğrenmek istiyorum; Atatürk bu hastalıktan ölür mü? Ve ne vakit ölebilir? Bana bu sualleri, hükümet de, parti de, Mecliste soracaktır…’
Prof. ciddileşti ve hüzünlü bir tavır aldı… Atatürk’ü metheti. Fransa o zaman karışıktı. Colonel de la Rogue’ün hareketleri Paris’i alt üst ediyordu. Ve Başvekil Leon Blum sokakta tokatlanmıştı. Faşist elemanlar, Meclise hücum etmişler, mebusları arka kapıdan kaçmaya mecbur etmişlerdi.
Fiessenger koyu Katolik fakat Cumhuriyetçiydi. Fransa’nın Atatürk gibi bir şefe ihtiyacı olduğunu söyledi. ‘Şimdi’ dedi, ‘hepimiz kazaya uğramış bir geminin içinde bulunuyoruz. Başımıza gelecek felaket beni de sizin kadar müteessir etmektedir. Atatürk, tıbbın müdahalesi ve tabiatın yardımı ile daha iki sene yaşayabilir. Tıp tarihinde bunun misalleri çoktur. Fakat şimdi yata döneriz, barsak veya beyin kanamasından Atatürk’ü ölmüş de bulabiliriz. Onun için siz Cumhuriyetin selameti için icap eden tedbirleri şimdiden alınız.’
‘Donc il faut gue vous preniez les mesures necessaires pour le salut de la Republigue…’
Atatürk’ün her şeyi konuşun demesinin sebebini Fiessenger’in ağzından öğrenmiş oluyordum. Ertesi sabah Atatürk’ü gördüğüm vakit bana ilk sözü doktorlar görüşüp görüşmediğimi sormak oldu. ‘Evet,’ dedim. ‘Her şeyi her şeyi ama her şeyi görüştünüz mü?’ dedi.
Takdikim üzerine ‘Anladın ya sen artık Ankara’ya dön, işlerinle meşgul ol’ dedi. Başka bir şey ne söyledi, ne de sordu.
Ben direktifi almıştım. Ayrıldım. Başvekile telefon ettim. Pazartesi günü eve geldi. Vaziyeti olanı biteni, görüşüleni anlattım. Başvekil Celal Bayar masaya dayandı elleriyle gözlerini kapadı. Gözyaşlarının masaya damladığını gördüm, sessiz sessiz ağlıyordu.
Ben Atatürk’ü kaybetmemiz bizim için büyük bir felakettir. Fakat bizim talihsizliğimiz bununla da kalmıyor. Bir taraftan onu tedavi ettirmeye çalışırken, diğer taraftan da memleketi idareye Cumhuriyeti ve Teşkilât kanununu muhafazaya ve yerine de Meclis tarafından halefinin intihabının teminine mecburuz.
Ben, Atatürk’ün böyle hastalığını ve ölümünü hatırıma getiremezdim, fakat âni bir kaza neticesinde öldüğü takdirde ne yapmak lâzım geldiğini düşünmüştüm. Zamanın başvekiline Meclis Reisine ve Genelkurmay Başkanına söylemiştim. Esasta mutabık kaldık. Yapılacak iş şudur: Öyle meşum bir hal vukuunda eğer toplu değilse derhal Millet Meclisini davet etmek Atatürk’ün halefini intihap etmek, Atatürk’ün cenazesiyle beraber hükümetin istifasını da yeni Cumhurreisine vermekti. Tensip ederseniz yine öyle yapalım. Başka tedbirleriniz varsa konuşalım, dedim.
Başvekil ayağa kalktı. Elini bana uzattı:
‘Dediğin gibi yapacağımıza birbirimize namus sözü veriyor muyuz?’ Elini sıktım. Evet, dedim. O Atatürk’ün yanına gitti, ben de Ankara’ya hareket ettim. Sözümüzde durduk. Tedbirlerimizi aldık, korkulan musibet başımıza geldiği vakit, kimsenin burnu kanamadan ve kanatmadan vazifemizi yaptık. Sözümüzü ve namus borcumuzu yaptık.


Kaynak:Her Yönüyle Atatürk, Avni Altıner, 1981