Şu benim divane gönlüm
Şu benim divane gönlüm
Yine hubdan huba düştü
Mah cemalin şulesinden
Çalkalanıp göle düştü
Ah ben nidem şeyhim nidem?
Yaralıyam kime gidem?
Ya halim kime arz edem?
Kiminin meskeni külhan
Kimi derviş kimi sultan
Kimi öz yarine mihman
Bana yardan cüda düştü
İntizarım hak kelama,
Kamilden gelen selama,
Rüzgar doldu aleme,
Bize bad-ı saba düştü.
Felek bir gün cana kıyar
Bizi kabdan kaba koyar
Kimi atlas libas giyer
Şükür bize aba düştü
Kul Yusuf’um der bu demler
Gözümden akıttın nemler
Benim çektiğim sitemler
Yardan bana caba düştü.
Kızılbaştır diye yol tefrik etme
Kızılbaştır diye yol tefrik etme
Ademi kınamak ayıptır softa
Bildiğim mezatı mal diye satma
Hak aşikar fakat sana gayiptir molla
iptida Adem’e secde kılındı
Çar-anasır Adem ile bilindi
incil fesh olmadı kuran denildi
Zülcelalin hükmü sabittir softa
Namaz yoktur diyemem var fakat şöyle
ibadet tükenmez beş vakit şeyle
Hakka gidilmez ki deriyle suyla
Deriyi hayvandan kopuktur softa
O köprüyü çoktan geçti Mahzuni
Aşk ile sevdaya aman düştü mahsuni
insanlık elinden içti mahsuni
Çünkü insanlığa aşıktır softa
deyişin aslı Softa ismiyle Aşık Mahsuni’ye aittir.
Bu kafirdir diye yol tefrik etme
Adamı kınamak ayıptır softa
Bildiğim mezaratı mal diye satma
Hak aşikar köre kayıptır softa
iptida Adem’e secde kılındı
Çar-anasır Adem ile bilindi
Divitten dökülen yazı silindi
Ak üstünde kara kalıptır softa
Bir kurbanın, bir lokmasın yer mi Hak
Allah neye muhtaç, söyle neyi yok
Havaya bakarsın, kuldanmı uzak
Hedefsize küfür vaciptir softa
Kıble Hicaz’daysa Muhammet orda
Ordaki Peygamber ne gezer burda
Burda da mevcutsa Kıble her yerde
O ki her kıbleye sahiptir softa
Unuttun mu yuvarlanan çobanı
Kıble hesap etme hedefi tanı
Adem Safiyullah yalan mı yan
Velagat Keramna sarihtir molla
Yunus neye döndü balık rahminde
Ondan üstün hizmet var mıdır sende
Daha Hicaz şehri yokken dünyada
Kıble ne tarafta sabitti molla
O köprüyü çoktan geçti Mahzuni
Sevgiyle tanıdım imanı dini
Derdim var efendi neylersin beni
Gönül insanlığa aşıktır molla
SEVGİ SAYGI HATIR VARDI
Yaktığımız löküs idi
Somun ekmek lüküs idi
Tarla süren öküz idi
Burcu burcu ıtır vardı….
Ekin orakla biçilir
Tohum el ile saçılır
Yazın yaylaya göçülür
Kara çuldan çadır vardı.
Gelin at ile gelirdi
Yüz görümlük verilirdi
Güvey dosttan yastık yerdi
Sevgi, saygı hatır vardı.
Kağnıya öküz koşardık
Örmeyle şelek daşırdık
Ocakta aşnan bişerdik
Ziyaret var, yatır vardı.
Horoz öterken kalkılır
Kömbe tandıra atılır
Mallar nahıra katılır
İdarede fitil vardı.
Öküzünen düven sürdük
Gara çula minder serdik
Anadut’nan deste verdik
Kanaat var şükür vardı.
Harmanı keşik ederdik
Dağlarda çebiş güderdik
Teleme çalıp da yerdik
Menfaate fütur vardı.
Ateş yaktık, gazan kurduk
Elimizde pırtı yurduk
Tokacı kilime vurduk
Hamamlarda natır vardı.
El leğeni , ibrik vardı
Sabun yoktu, kirtik vardı
Peşkirlerde iplik vardı
Muhtaç yoktu fakir vardı.
Yırtık yoktu , çoktu yama
Düşmezdik kedere gama
Kuru yavan yerdik ama
Dilimizde zikir vardı.
Cebimizde namtı , çakı
Davşan derisinden yakı
Toplardık alıcı, bük’ü
Göz hakkına fitir vardı.
Amca emmi, hala bibi
Anam der zıkkımın dibi
Cevizler şıkırdım gibi
Hüs! Deyince otur vardı.
Yayık seherde yayılır
İnekler her gün sağılır
İki göz dama sığılır
Tamah yoktu şükür vardı.
Yufkadan dürüm yapardık
Eskeynen ocak yakardık
Pırtıyı külle yıkardık
Elimizde pütür vardı.
Tarlada mani söylerdik
Dağlarda keklik avlardık
Dostlarla gönül eğlerdik
Acer yoktu mitil vardı.
Geline kepez takardık
Avcuna kına yakardık
Yâre uzaktan bakardık
Hicap denen setir vardı.
Süllüm derdik merdivene
Elcek derdik eldivene
Kerevet derdik divana
Bir de tahta sedir vardı.
Düdük yapardık söğütten
İbret alırdık öğütten
Düşüp sakat kaldı duttan
Bizim gomşu Bekir vardı.
Nurgül’üm der loğ çekerdik
Yün eğirir ip bükerdik
Teştinen pırtı yıkardık
Bineğimiz katır vardı
NURGÜL KAYNAR YÜCE /
Halife Harun Reşid, Bermeki olan veziri Cafer bin Yahya ile birlikte
Halife Harun Reşid, Bermeki olan veziri Cafer bin Yahya ile birlikte, “Saray’ın bahçesi”nde gezerken, canı “meyve” çekiyor… “Elma”yı dalından koparmak için uzanıyor, ne var ki; “orta boylu” olduğu için, meyveye yetişemiyor!..
Veziri Yahya’ya diyor ki;
“Omzuma çık, o meyveyi kopar ve bana ver!”
Vezir “zayıf” olduğu için, “Halife’nin omzuna” çıkıyor ve meyveyi koparıp, veriyor…
Meyveyi yiyen Halife Harun Reşid, “çok lezzetliymiş” diyor, “Bana bahçıvanı çağırın… Bu lezzetli meyveden dolayı onu ödüllendireceğim.”
Zaten az ileride duran ve olan-biteni “hayretle” seyreden bahçıvan geliyor… Halife, ona; “Sana bir ödül vereceğim, dile benden ne dilersen” diyor…
Bahçıvan diyor ki;
“Sultanım, sizden bir tek isteğim olacak… Bana, benim Bermekî olmadığıma dair bir belge verir misiniz?”
Halife şaşırıyor!..
“Herkes devlet kademesinde görev almak için bir Bermekî şeceresi uydururken, herkes Bermekî olmaya can atarken, sen niye Bermekî olmadığına dair belge istiyorsun ki?..
Kaldı ki, sen bir Bermekî’sin!.. Bermekî olmaktan niye kaçınıyorsun?..”
“Belge”yi almakta ısrar eden bahçıvan diyor ki; “Evet, bir Bermekî’yim… Ama, madem ki, benden bir istekte bulunmamı istediniz… Ben bu belgeyi istiyorum, başka da bir isteğim yok!”
Halife Harun Reşid de; “Madem ısrar ediyorsun, istediğin belgeyi vereceğim sana” diyor ve daha sonra da, o belgeyi veriyor bahçıvana…
Aradan yıllar geçer…
Halife Harun Reşid, yattığı “uyku”dan uyanır, “göz”leri açılır, “kulak”ları duymaya başlar…
“Civar ülkelerden gelen uyarılar”ın ve “halktan yükselen tepki”lerin, hiç de yersiz olmadığını düşünmeye başlar!..
Bermekîler ; Halife Harun Reşid’in kendilerine beslediği “büyük güven ve yakın ilgi”yi “istismar” ederek, sadece “Saray kademeleri”ni değil, “eyaletleri de kendi yandaşları ile yönetmeye” başlarlar!..
Devletin her kademesini anlayacağınız bir “ur” gibi sarmışlar, en ücra yerlerine bile “kendi adamlarını”yerleştirmişlerdir!..
Yattığı “derin uyku”dan uyanan Halife, Bermekîlerin “ bir devlet içinde devlet” kurmak için uğraştıklarını “ülkenin her yanını elegeçirdiklerini” ve “kendisini devredışı bıraktıklarını” fark edince, derhal emir verir:
“Bermekîleri kılıçtan geçirin!..
Yaşlılarını da zindana atın!”
Emir, yerine getirilir!..Bermekiler öldürülür.
Peki, “bahçıvan”a ne olur?..
Halife’nin emri üzerine, görevliler “bahçıvan”ın evine de giderler… Ya kılıçtan geçirecekler, ya hapse atacaklardır!..
Ama, bahçıvan; hemen, “Bermekî olmadığına” dair, “Halife imzalı belge”yi gösterir!..
“Gördüğünüz gibi, ben Bermekî değilim”der ve kellesini kurtarır!..
“Kılıçtan geçirme ve zindana atma operasyonu” sona erince, Harun Reşid, son durumu öğrenmek için “kurmay”larını çağırır ve sorar;
“Emrimi yerine getirdiniz mi?”
Kurmaylar der ki;
“Listedeki herkes; ya kılıçtan geçirildi, ya zindana atıldı… Sadece bir adam kaldı… Ama, ona dokunamadık, çünkü elinde sizin imzaladığınız bir belge vardı!”
Halife; “Hatırladım ben onu… Onu bulun ve bana getirin” der…
Bahçıvan huzuruna getirilince, Harun Reşid sorar adama;
“O gün, Bermekî olmadığına dair, benden ısrarla belge istedin… Ben de verdim… Peki, bugünlerin geleceğini nereden anladın?”
Bahçıvan der ki;
“Sultanım; hani, o elmayı koparmak isterken, vezir, sizin omzunuza basmıştı ya… İşte o an dedim ki; eyvah, bizim sonumuz geldi!”
Harun Reşid, araya girip; “Ama ben söyledim omzuma basmasını” deyince, bahçıvan der ki;
“Farketmez sultanım… Sizin, Sultan olarak, vezirinizin omzunuza basmasını istemeniz bir alicenaplıktır, büyüklüktür… Siz istemiş olsanız bile, vezirinizin omzunuza basması ise; hem şımarıklık, hem hadbilmezlik, hem de küstahlıktır!..
Sizin omzunuza basıp meyveyi koparmak yerine, pekâlâ beni çağırabilir ve benden isteyebilirdi!..
Bir adam, vezir de olsa, sultanının omzuna basacak kadar cüretkâr ve hadbilmez olduysa, bunun sonu felâkettir!.. Ben, işte o gün bu felâketi gördüm ve sizden o belgeyi istedim.”
Evet, atalar ne demiş: “İslamın şartı beş ise altıncıs haddini bilmektir”. Zira, unutulmamalı ki, haddini aşanlara Allah eninde sonunda haddini bildiriyor!..Hz Ali cennet mekanıda unutmamak gerekiyor her şeyin affı olur ancak devlete ihanetin asla….
Meyhane Tarihi
Meyhane kültürü Liman kültürünün bir parçası olarak süregelmiştir.
Çünkü gemiciler indikleri limanda bekardır ve içerek geçirecekleri vakitleri ve nakitleri vardır.
Türkler İstanbul’u ve Galata’yı aldıkları zaman zaten liman olan bu şehrin meyhaneleri de dünya ölçülerindeydi. 16. Yüzyıl yazarlarından Kastamonu’lu Latifi “Tarifname-i İstanbul” adlı eserinde İstanbul meyhanelerinin özellikle Tahtakale’de toplandığını, Galata’nın ise “serapa meyhane” olduğunu kaydeder.
Müslüman halk genel olarak içki konusundaki dinsel yasaklara bağlıydı ama, Müslüman olmayanların adetlerine karışılmazdı. Galata başta olmak üzere gayrimüslümlerin yoğun olduğu mahallelerde birçok meyhane vardı ve bu meyhanelerin müşterilerinin bir kısmını kaçamak yaparak gelen Müslümanlar oluşturuyordu. Keyif için içilip yenilen yerler olan meyhaneler de bütün işyerleri gibi lonca düzenine bağlıydı.
Fatih’in saltanat dönemi (1451 – 1481) İstanbul’un imarıyla ve yerleşimi ile geçmişti. Oğlu II. Beyazıt (1481 – 1512) zevk ve eğlenceye düşkünlüğü, dolayısıyla sanatı teşvik etmişti. Bu dönemde meyhaneler fazlalaşmıştır. II. Beyazıt’ın oğlu Yavuz Selim (1512 – 1520) sırasında meyhaneler daha da fazlalaşmış, sarhoşluk İstanbul’da daha da yaygınlaşmıştır. Sultan Süleyman (1520 – 1566) taht’a çıktıktan sonra içki kullanımını yasakladı. II. Selim zamanında (1566 – 1574) Damat İbrahim Paşa ve çevresinin de teşvikiyle meyhaneler yeniden açılmış zevk ve eğlence dönemi yeniden başlamıştır. Nitekim 7 Ekim 1573’de Müslüman mahallelerine dahi meyhane açıldığı bildirimine karşılık bunun durdurulması için ferman çıkartılmıştır.
Saray hamamındaki bir zevk aleminde düşerek yaşamını yitiren II. Selim’den sonra tahta çıkan oğlu III. Murat zamanında (1574 – 1595) 13 Mart 1576’da çıkartılan ferman ile Müslüman mahallelerinde olmaması kaydı ile meyhaneler yine işlevlerine serbestçe devam ediyorlardı.
III. Murat bu defa Müslümanların Hiristiyan mahallelerindeki meyhanelere dadandığına bizzat şahit olunca içki yasağı koydu (14 Mart 1583). Ancak, bir süre sonra askerlerin içki içme yasağı, askerlerin dayatmaları sonucunda kaldırılınca asker olmayanlar da içki içmeyi sürdürdüler.
Komutan içkiyi yasakladı ve duvara “Alkol öldürür” diye yazdırdı. Ertesi sabah, bu yazının altına bir cümle eklenmişti:
“Asker ölümden korkmaz”.
Eremya Çelebi Kömürcüyan 17. Yüzyılda İstanbul Tarihi adlı kitabında Kasımpaşa’yı anlatırken :
“İleride Yahudi evleri ve onların iki tarafında “oda”lar görülür. Bu evler sahildedir ve altlarında dükkanlar vardır. Burada misafirler için balık pişirilir ve onlara turşu ve kurutulmuş mersin ve morina balıkları ikram edilir. Yahudi kasapları ve MİSKET ARAK’ının (Rakının) satıldığı koltuklar da oradadır.”
Anlamaktayız ki şimdinin benzerleri boğaz lokantaları eskiden haliç kıyısında yer alırmış. Ve 17. Yüzyılda rakı hem de misket üzümünden yapılma olarak bu evlerde demcilere sunulurmuş. Büyük büyük büyük dedemiz aşağıda demini aldıktan sonra belki de yukarıdaki odalara çıkardı.

İstanbul meyhaneleri bulundukları yerlere, sahiplerine, dükkanın üzerine ünvan levhası yerine asılan tahta veya madeni kayık, kule, hançer gibi alameti farikaları, ya da içinde havuz fıskiye bulundurma özelliklerine göre adlandırılırlardı. Söz gelimi: Hançerli, Kürkçü Hanı, Yahudi, Kandilli v.s. Bu alametlerden bazıları Yeniçeri ocaklarının alametleriydi. Bu meyhanelerin akşamcı müşterileri ve semtlerine göre Yeniçeri akşamcıları “Dayı” ünvanıyla herkesten daha fazla hürmet görürlerdi. Tersanecilerle topçular Kasımpaşa’dan Fındıklı ve Salıpazarı’na kadar uzanan meyhanelerin müşterileriydi. Kayıkçı, hamal, tellak takımı ve İstanbul’un baldırı çıplak külhanileri bu meyhanelere giremezdi; uğrasalar da meyhane akşamcılarının bulunmadığı zamanlarda ayakta içip giderlerdi. Bu meyhanelere “Gedikli Meyhaneler” denirdi. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru bunlara “Selatin Meyhaneler” denmeye başlandı. Meyhane gedikleri kurulduktan sonra ayak takımının gittiği yerler “Koltuk Meyhanesi” denilen kaçak yerler, gizlice içki satan ara sokak bakkalları ve manavlarıydı. Koltuk meyhanelerinin bir kısmı ise “Kibar koltukları”ydı. Buralara evine içki sokmayan memur ve katip takımı gelirdi.
Karısı : “Ya ben, ya rakı” demiş.
Adam hamal çağırıp, rakıları yatağa taşıtmış ! ..
Ayak takımı için küçük “koltuk”lardan başka bir de “Ayaklı Meyhaneler” vardı. Ayaklı meyhaneler seyyar içki satıcılarıydı; çoğunluğu Ermeni’ydi. Bunların dükkanı, tezgahı, fıçısı, ustası, sakisi kendisiydi. Bellerine ucu musluklu, rakı veya şarapla doldurulmuş gayet uzun bir koyun bağırsağı sararlar, sırtlarında bir cüppe, cüppe’nin iç cebinde de bir kadeh olurdu. Omuzlarına da alamet olarak birer peşkir atarlardı. Ayaklı meyhaneler en çok Bahçekapı, Yemiş İskelesi, Galata ve civarında dolaşırlardı. Müşterilerini gördükleri zaman etrafı kollayacak bir bakkal veya manav dükkanına girer, kuşağının arasından kadehi doldurup peşisıra gelen müşterisine vücudunun sıcaklığıyla ısınmış içkiyi sunarlardı. Kadehi bir yudumda yuvarlayan baldırı çıplak ayyaş, bir üzüm tanesini ya da mevsimine göre bir başka meyveyi meze yapardı. Çoğu da elinin tersiyle ağzını silip gider, buna da “yumruk mezesi” denilirdi.
İstanbul’un gedikli meyhaneleri mutfaklarının temizliği ve aşçılarının da özellikle balık ve et yemeklerindeki hünerleri ile meşhurdu. “Gediklilerin sunduğu külbastı ve etli yaz türlüsünü (güveç) konak aşçıları yapamaz” denilirdi. Gediklilerin geniş ve yüksek tavanları genelde direklerle tutturulurdu. Orta direğin dibinde bulunan büyük bir tuzlu balık (sardalya) fıçısı da bu tür meyhanelerin özelliklerinden biriydi. Tuzlu balıklar fıçılarla Malta veya Ege adalarından getirilirdi.
Temizliğine çok dikkat edilirdi meyhanelerin. Bardaklar ve kadehler temiz bezlerle kurulanıp parlatılırdı. Yerler dikkatle süpürülür, sofralar gıcır gıcır silinirdi. Sofralarda akşamcılara hizmet eden uşaklar ve çubuktar çocuklar tertemiz giyinirlerdi. Sofralara toprak şamdanlar koyulur, mumları dikilip hazırlanır, etrafına da meze tabakları dizilirdi. Bir de kütükten oyma tuzluk bulunurdu her sofrada bereket simgesi olarak. Sandalyeler genellikle kısa, ahşap ayaklı olup, oturma yeri hasırdandı.
Gediklilerin tezgah başı müşterileri “dört kaşlı” denilen ve akşamcı olan ağaları, ustaları ile karşılaşıp yüz göz olmak istemeyen esnaf kalfaları ve çıraklarıydı. Fasulye piyazı, lahana turşusu ve kırık leblebi gibi meze ve çerezler tezgah başında sürekli bulunurdu. Rakı ve şarap önce kabaktan, sonraları ise metalden veya camdan yapılmış “karnından işeyen” ibriklerle sunulurdu. Müşteri meyhaneye geldiğinde masa meze tabaklarıyla donatılmış, içki kadehleri yerleştirilmiş olurdu. Meyhanecinin masaya buyur etmesi ile ısınan fakat ancak masadaki mumu yaktıktan sonra başlayan bu demlenme saatler sürerdi. Masaya müşteri oturduğunda hazır bulunan mezeler için para alınmaz, içki ve ayrıca sipariş edilen mezelerin parası alınırdı. Ramazanda meyhaneler kapatılırdı. Bayram arifesinde meyhaneciler gedikli müşterilerinin evlerine midye veya uskumru dolma gönderirlerdi. Buna “unutma bizi dolması” denilirdi.
Meyhane kapanma vakti geldiğinde ise müdavimlerin gönderilmesi ayrı bir meyhanecilik yeteneği gerektirirdi. Masalara eğilerek “yaylanmak vakti” hatırlatılır. “Küfelik” olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet edilirdi. Eve gitmek için küfeye ihtiyacı olmak “dut gibi olduğunun” kanıtı olurdu.
Meyhaneci geç vakit meyhaneyi kapayıp evine gitti. Bitkin bir halde yatağına gireceği sırada telefon çaldı.
Telefondaki sarhoş sesi :
– Meyhaneci, dedi. Kaçta açacaksın meyhaneyi?
– Yahu daha yeni kapadım. İstediğim zaman açarım. Hem açsam da seni içeri almam.
Telefondaki sarhoş :
– Ben içeri girmek değil, dışarı çıkmak istiyorum.
Cumhuriyet Meyhanesi
Samatya’dan Yedikule’ye giderken yol üzerinde solda “Safa” meyhanesi işte zamanımıza Osmanlı’nın son döneminden, meyhane yapı şekli ve iç düzenlemesiyle kalmış, yegane meyhane olarak hala faaliyetini sürdürmektedir.
Tütün ve kahve yasağıyla birlikte içki yasağının da en şiddetli uygulandığı dönemin IV. Murat dönemi olduğunu biliyoruz. Gariptir ki, bu padişahın kendisi de tarihimizin namlı içkicilerinden biriydi; ayyaşların piri sayılan Yorgancı Ahmet Efendi’nin oğlu Bekri Mustafa da aynı dönemde yaşadı. Bu dönemde anlatılan ve günümüze kadar gelen fıkraların çoğunda ikisinin adının geçmesi yalnızca rastlantı olmasa gerek !..
Söz gelimi, yine ikisinin arasında geçen sandallı fıkra, hem içkinin etkilerini, hem de dönemin havasını yansıtması bakımından oldukça çarpıcı:
IV. Murat koyduğu yasaklara uyulup uyulmadığını bizzat kendisi kontrol etmeye meraklı bir padişah olduğu için, yine bir gün kıyafet değiştirerek bir sandala biner. Amacı sahil şeridinde içki içilip içilmediğini kontrol etmektir. IV. Murat’ı tanımayan sandalcı arada bir cebinden bir şişe çıkartıp yudumlamaya başlayınca, padişah sorar:
– “Nedir o içtiğin ? ”
Sandalcı Bekri Mustafa’nın ta kendisidir; kendini kolay ele vermez.
– “Kuvvet şurubu” der. “Ben bundan iki yudum çekince kendimi aslan gibi hissediyorum. Kürek çekmek vız geliyor”.
– Padişah tadına bakmak isteyince, Bekri Mustafa,
nasılsa denizin ortasındayız, bizi kim yakalayacak, diye düşünüp şişeyi uzatır.
Padişah iki yudum alır almaz, kükrer :
– “Bre zındık ! Bu şarap. Şarap içmeyi yasakladığımı bilmiyor musun ?
Bekri Mustafa şaşırır :
– “Sen kimsin ki, içkiyi yasaklıyorsun ?” der.
– “Ben IV. Murat’ım !..” yanıtını alınca, Bekri Mustafa küreği kaptığı gibi ayağa fırlar.
– “Şimdi atarım seni denize, daha iki yudum aldın, kendini IV. Murat sanmaya başladın. İki yudum daha alsan, Dünyayı ben yarattım diyeceksin”.

İstanbul… Türkiye’nin kültür, sanat ve eğlence başkenti…
Ve eğlence hayatı denilince de ilk akla gelen elbette meyhaneler olmakta. Şimdi sizlerle İstanbul’da meyhanelerin tarihine kısa bir yolculuğa çıkacağız…
Öncelikle “meyhane” sözcüğünün Farsça’dan geldiğini ve “şarap içilen yer” anlamına geldiğini belirterek başlayalım söze.
İstanbul’da meyhanelerin tarihi Bizans’a kadar dayanmakta. Bizans döneminde şehrin çeşitli semtlerinde meyhaneler bulunmaktaymış. Şarap içilen bu meyhaneler Osmanlı döneminde giderek çoğalmış. Osmanlı padişahlarının çeşitli dönemlerde koydukları “içki yasakları”na rağmen, “inadına” yaşayan mekânlar olmuş, meyhaneler.
Osmanlı döneminde, Kanuni Sultan Süleyman, I.Ahmet, IV.Murad ve III.Selim tarafından içki yasağı konulmuşsa da meyhanelerin azalması bir türlü mümkün olmamış. Reşat Ekrem Koçu içki yasağını şöyle anlatır:
“Memleketimizde devir devir konulmuş, şiddetle takip edilmiş, göz yumulup unutulmuş, sonra tekrar konulmuş ve son zamanlara kadar devam etmiş yasaklardan biri alkollü içkiler yasağıdır. Hattâ Cumhuriyet devrinde bile, 1946 ve 1950 bir dereceli mebus seçimi günlerinde yirmi dört saat için içki yasağı konulmuştur.”
İçki yasağı bahsini IV.Murad döneminde geçen bir fıkra ile noktalayalım. Reşat Ekrem Koçu’dan aktarıyoruz:
“İçki yasağının en amansız devri, IV.Murad zamanı olmuştu. Ne kadar garip bir tesadüftür ki ayyaşların piri Bekri Mustafa da o devirde yaşamıştır.
(…) Mustafa Üsküdar iskelesinde kayıkçılık yaparken, bir gün Sultan Murad ile Sadrazam Bayram Paşa tebdil gelirler ve mahsus koca ayyaşın kayığına binerler, sahilden bir hayli açılınca, kayıkçı rakı destisini dikip birkaç yudum içer.
Sultan Murad:
– Baba destiyi uzat, bir yudum su da ben içeyim! der.
Mustafa, güler:
– Sen içemezsin oğul, içindeki su değil, rakı! der…
Padişah:
– Niye içemeyelim? deyince
-Tahammül edemezsiniz, belli olur, hem kendinizi hem beni yakarsınız!.,
der. Beriki ısrar edince destiyi uzatır…
Yol aladursunlar, desti elden ele dolaşır…
Bir ara Sultan Murad:
– Baba, sen Padişah yasağından korkmaz mısın?., diye sorar…
Bekri Mustafa:
-Korkarım, amma Padişah beni burada nerden görecek? der.
Padişah:
– Ya ben haber verirsem? deyince
– Veremezsin, sen de içtin, kellelerimiz beraber düşer! cevabını verir.
Bunun üzerine çakır keyf olan hükümdar:
– Ya ben Padişah, bu adam da Sadrazam Bayram Paşa ise!.,
deyince, Bekri Mustafa kürekleri bırakıp kahkahayı atar:
– Seni köftehor… Ben demedim mi tahammül edemezsin diye!. Şunun şurasında iki yudum rakı içtiniz, biriniz Padişah, biriniz vezir olmağa kalktınız!, der!”
Osmanlı’da meyhane denilince Galata gelirmiş akla… Eski Galata meyhanelerini Orhan Türker’in Galatadan Karaköy’e isimli kitabının “Galata Meyhaneleri” bölümden birlikte okuyalım:
“Reşat Ekrem Koçu, Galata meyhaneleri için şunları yazmıştır:
Yakın zamana kadar halkın çoğunluğu Rumlarla Frenklerin teşkil ettiği Galata, İstanbul’un fethinden bu yana yüzyıllar boyunca meyhanelerin çokluğu, büyüklüğü hepsi Rum milletinden meyhanecilerinin de işret erbabının keyfine uygun hizmetleri pek iyi bilmeleri ile meşhurdu!’ (…)
I.N.Karavia’nın 1933 yılında İstanbul’da Rumca olarak basılan “Allote Ke Tora” isimli kitabında Galata meyhanelerinden şu şekilde söz edilmektedir: “Eski Galata’da çok sayıda meyhane vardı. Meyhanelerin egemenliği tabiatıyla akşam saatlerinde başlardı. Meyhaneler o zamanın kanunlarına göre alaturka saatle 1.30’a kadar açık kalabilirlerdi. Bu saat aşılırsa ağır cezalar vardı. Ancak meyhanecinin açgözlülüğü ya da müşterilerin bir türlü gitmek istememelerinden dolayı kanuni süre çok zaman aşılırdı. Bu meyhanelerde çok miktarda duziko (rakı) ve mastika (sakız rakısı) tüketilirdi. Kapanma saatine yakın meyhaneci son mezeleri getirip hesapları toplardı. Bu son meze genellikle pastırma veya sahanda kaşar peyniri olurdu. Son mezenin servisi müşteriye kibarca gitme vaktinin geldiğini hatırlatırdı.”
1830’ların İstanbul’unda Yedikule, Samatya, Kocamustafapaşa, Langa, Kumkapı, Fener, Balat, Galata, Ortaköy Arnavutköy, Tarabya, Büyükdere, Çengelköy, Üsküdar ve Kadıköy meyhaneleriyle ünlü olan semtlermiş…
Bu dönemde meyhanelerde genellikle şarap içilirmiş… Rakının yavaş yavaş şarabı gerilerde bıraktığı yıllar 1850’li yıllar olmuş. Meyhaneler şarap içilen yerler olmaktan çıkarak, çoğunlukla rakı içilen mekânlara dönüşmüş.
cards96
İstiklal Meyhanesi
O yılların meyhanelerini bir İstanbul aşığı olan yazar Sermet Muhtar Alus şöyle anlatmakta, “Eski Meyhane Alemleri” başlıklı yazısında:
“Yenikapı’daki Sandıkburnu ile Langa’daki Maksud’un meyhanesini unutmak kabil midir? Sandıkburnu o vakitler, devrin kibarlarının rakı içtikleri yegâne yeridir. Yazın, mehtaplı gecelerde, yüz elli metre kadar denize doğru uzanan salaş gazinolar hıncahınç dolar, oturacak yer bulunamazdı. Bunların içinde Artin’in gazinosu, mezelerin nefaseti itibariyle en mükemmellerinden ve en çok müşterisi olanlardandı. Hele damadı Aris’in yaptığı fasulye pilakisi ile ciğer tavasının emsali yok. Seyyar mezecilerden Onnik de buranın maruf simalarındandır! ”
1920’lerdeyiz… işgal altındaki İstanbul’da araştırma yapan Amerikan Bilim Heyeti’nin yazdıklarına göre İstanbul’daki birahaneler ve meyhaneler uluslar itibariyle gruplara ayrılmış.
On sekiz ulustan insanın işlettiği toplam 257 lokanta, 31 kafe, 471 birahane arasında örneğin, İngilizlerin bir lokantası; Rumların 171 lokantası, 26 kafesi, 444 birahanesi; Çekoslovakların 2 lokantası; Almanların 2 lokantası; Ermenilerin 13 lokantası, 1 kafesi, 15 birahanesi bulunurken Türklerin ise 35 lokantası ve 4 birahanesi mevcutmuş.
Geldik Cumhuriyet dönemine…
Bu dönemde Galata’daki meyhaneler yavaş yavaş kapanmış, Beyoğlu’nda ise yeni meyhaneler açılmaya başlanmış. Asmalımescitte, Çiçek Pasajı ve Krepen Pasajı içinde 1930’lardan itibaren açılan bu meyhaneler 1960’lı yıllara kadar popülerliğini yitirmemiş.
Haldun Taner’in “dünyanın en civcivli meyhanesi” olarak nitelendirdiği Çiçek Pasajı, 1978 yılında çökene kadar popülerdi. Banker Hristaki Zografos Efendi tarafından 1876 yılında “Cite de Pera” adıyla yaptırılan ve sonradan “Çiçek Pasajı” ismini alan bina; 18 lüks daireden ve Paris modasına uygun bir tarzda döşenmiş 24 dükkandan oluşmaktaydı.
Haldun Taner şöyle anlatmıştı pasajı.
“Çiçek Pasajı, sade Beyoğlu’nun değil, belki dünyanın da en civcivli meyhanesi idi. Her Tanrı’nın günü bu pasaj sabahın yedisinden gecenin yarısına kadar her çeşit insanla dolar taşardı. Yirmi kadar meyhanenin içi, fıçıların masa olarak kullanıldığı kaldırımları, pasajın ortasındaki boşluk, Balıkpazarı ve Beyoğlu kapılarına sıralanmış seyyar karidesçi, kokoreççi ve midyeciler günün hiçbir saatinde müşterisiz kalmazlardı. Müşterilerin hepsi birbirinden renkli, canlı ve çelişkendi, iflah bulmaz esrarkeşle snob aydın, sırıtık turistle karamsar sanatçı, ipini koparmış aylakla çiçeği burnunda asistan, dejenere mirasyedi ile ağır işçi, burada dirsek dirseğe kafa cilalarlardı”
Çiçek Pasajı denilince, Degüstasyon’u anmadan geçmek mümkün değil elbette. Edebiyat tarihimizde özel bir yeri olan Degüstasyon eski bir İtalyan lokantasıydı. 1940’lı yıllarda edebiyatçıların, sanatçıların uğrak yeri olan Degüstasyon’u, “Canan ki Degüstasyon’a gelmez, Fakirhaneye hiç gelmez” mısrasını oturduğu masada yazıveren Orhan Veli’yi ardımızda bırakıp devam edelim.
Şimdi var olmayan ama yine İstanbul meyhaneleri tarihinde özel bir yeri olan Krepen Pasajı’na gelince; pasaj 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında inşa edildi. Kunduracıların topluca bulundukları bir pasaj iken meyhaneleri ile ünlendi. Sonra bu güzel pasaj yıkılarak yerine sıra sıra sahafların bulunduğu Aslıhan Çarşısı yapıldı.
Geldik, günümüzün Beyoğlu meyhaneleri denilince ilk akla gelen sokağına, Nevizade’ye…
1980’lere kadar üç beş meyhanenin bulunduğu bu sokak, Krepen Pasajı’nın yıkılmasından sonra oradaki meyhanelerin de taşınması ile giderek meyhaneler sokağı oldu.
Sokaktaki meyhaneler arasında Krepen’deki İmroz meyhanesi 1941 yılında Krepen Pasajı’nda Tanaş ile Ispiro Usta’nın kurduğu İmroz’un bugünkü sahipleri Krepen’deki İmroz garsonlarından Yorgi Okumuş, Mustafa Yıldırım ve İrfan Kara.
Eski Rum meyhanelerinin meze ve servis geleneğini devam ettiren İmroz’un yanı sıra Boncuk, Neyle Meyle, Asırlı, Çağlar, Keyif, Çardak, Demgâh sokağın popüler meyhanelerindendir. Sokağın bitiminde bulunan Mini Meyhaneyi, sokağın en küçük ancak en sevimli meyhanesini de unutmadan geçmeyelim…
1980’lere kadar üç beş meyhanenin bulunduğu bu sokak, Krepen Pasajı’nın yıkılmasından sonra oradaki meyhanelerin de taşınması ile giderek meyhaneler sokağı oldu.
Balıkpazarı’ndan ayrılmadan sokağın sonunda yer alan ve tarihi Cumhuriyet kadar eski olan Cumhuriyet Meyhanesi’ne de bir uğrayalım. Her zaman olduğu gibi, dolu…
Tünel’e doğru uzanalım artık… Arada Kallavi’ye ve Garibaldi sokağındaki Garibaldi’ye bir selam verdikten sonra Asmalımescit Sokağı’ndayız… Sokağın başında Fikret Adil’in ünlü kitabından ismini alan Intermezzo karşılıyor bizi. Eskiden meyhanelerin bol olduğu bir sokak olan Asmalımescit’de iki meyhane var ki, akşamcıların, rakıyı sevenlerin uğrak yeri. İlki Refik Restoran, Refik Arslan tarafından 1954 te açılmış. 1938’de İstanbul’a gelen Refik Arslan hâlâ müşterilerine hizmet etmekte…
Refik’i arkamızda bırakıp Asmalımescit’in ikinci ünlü meyhanesi, Yakup 2’ye doğru ilerliyoruz. Yakup 2’nin sahibi Yakup Arslan, Refik Restoran’ın sahibi Refik Arslan’ın yeğeni. Yakup’u Rize’den Asmalımescit’e getiren de amcası Refik, 1975’de İstanbul’a gelip amcasının meyhanesinde çalışan Yakup, sonra Yakup 1’i ve ardından 1982’de Yakup 2’yi açıyor. Yakup 1 artık yok… Yakup 2, kimilerine göre entelektüel meyhanesi, kimilerine göre ise eski İstanbul Rum meyhanelerinin devamı…
Beyoğlu’ndaki meyhane turunu hızla bitirdikten sonra Meyhane denilince akla gelen bir başka semte, Kumkapı’ya geldik.
Bizans, Osmanlı ve yakın zamana kadar yoğunlukla Ermeni ve Rumların yaşadığı bu semt, uzun zamandır meyhaneleri, balıkları ve eğlenceleriyle ünlü bir semtimiz. O eski meyhaneler ve meyhaneciler artık yoksa da, gelenek devam etmekte. Kumkapı şimdilerde boydan boya meyhane…
İstanbul’un yaşayan en eski ve tanınmış meyhanelerinden birisi Kör Agop’dur. Kumkapı’nın en gözde meyhanelerden biri olan Kör Agop’u 1938 yılında Agop Usta açmış. Meyhane kültürüne terbiyeli balık çorbasını, sıcak fasulyeyi katan Kör Agop’un ölümüyle meyhaneyi önce oğlu Hayko işletmiş. Günümüzde de torunu Daniel tarafından işletilen Kör Agop, Ermeni ve Türk mutfağının en seçme lezzetlerini bir arada sunmaya devam ediyor.
Diğer meyhaneleri, daha doğrusu diğer balık lokantalarından bazılarını da, unutmadan sıralayalım: Neyzen Balık Restaurant, Kumkapı Balık Lokantası, Denizkızı Restaurant, Fener Balık Restaurant…
Evet, ne yazık ki yazı bitmekte ancak biz daha ne İstanbul meyhanelerinin belli başlıcalarından, ne meyhane âdetlerinden, ne mezelerinden, ne de eğlencelerinden, sazlı sözlü fasıllardan söz edemedik. Bunlar da başka bir yazının konusu olsun…
Bir kusur ettiysek affola !
Cem İşmen’e teşekkürlerimizle
Sarhoş
Dünya bir meyhane bende bir sarhoş
Doldur meyhaneci doldur içelim
Gelen başka güzel gidenler bir hoş
Doldur meyhaneci doldur içelim.
Nehir gibi aktım bulandım durdum
Şu yaşlı Dünyada dolandım durdum
Aradım imanı kendimde buldum
Doldur meyhaneci doldur içelim.
Vücut şehrim sessiz ülke batıyor
İçimde sancılar devrim yapıyor
Zulüm bedenimi sarmış gidiyor
Doldur meyhaneci doldur içelim.
Ozan vurguni bir garip divane
Dilim türkü söyler gönlüm meyhane
Dumansız bir ateş düştü bedene
Doldur meyhaneci doldur içelim.
Abdullah oral..
Su çürüdü tuz koktu
Su Çürüdü Tuz koktu
Bu yüreği sana bırakıyorum, ey zaman
Ağır geliyor bana,
ondaki sevdanla yaşamak
Ellerimden döküken şiir haracı
Neye dokunsa, kirleniyor
gayrı bu sokaklarda
Ölüm üşüdü, su çürüdü, tuz koktu!…
Geçmişten bu güne,
ihanet emziriyor, günler
masum bakışlar ile yüzleşir iken, ihanetin yüzü
Zaman aşımına dökülür
dilimdeki yaralı ezgiler
Düşler kırık halklar kandırılmış,
Gayrı emek gezgin ve mülteci kendi ülkesinde..
Uykunun deliksiz karanlığında
Yaşamak gibi bir şey
Cami avlularındaki terk edilmişlik
Ölçüleri çiğnenmiş hayatta gebe yarınlar
Ki ölüm üşüdü, su çürüdü, tuz koktu
Mavzer kurşunuyla dilini bileyen çığlık
Susmanın zamanı değil yarınsaz kalışlara
Haydi kaz, derinlemesine yüreğinin duvarlarını
İçinde sonsuzluğun ufkunu bulacaksın..
Son kazmayı özüne vur ki!
Kendi özünden sen, kendini yeniden yaratacaksın..
Ellerindeki bahar kokusu
Kirpiklerindeki hüzün gamzesinden,
siler’ diye düşlemiştim,
Yarına yüklenen acıları.!
Ki yasak koydular ellerime,
Aşındı zaman;
Korku kumaşından dokunan
Yüzlerin mutluluğu üşüdü
Su çürüdü, tuz koktu….
Artık yasak:
Uzaklara saplanıp kalan
Gözlerin patikasında
Düşler ile yarına yürümek!..
Haydi mezarcı
Kaz, derinlemesine zamanı
Kendi içine doğru vur kazmayı
Kendi dağlarını yarat kazdıklarından
Özünde doğal cennetini bulacaksın.
Baksana ölüm üşüdü su çürüdü tuz koktu!..
Koyaklardan akıp giderken,
Kıyılarında gelincikler sevişen su ,
Gölgesinde zamansız
Uçurumlar büyüten çınar,
ladin köknar ve çamlar
Haydi vur dallarınızı bir birine
Ki iğnelensin
yüreği nasırlaşmış insancıklar.
Kızıl ırmak yataklarından
karşı ufuk çizgisine
dökülüp gelen nehirler,
Haydi ne duruyorsunız öyle
zaman tarihe sığmıyor,
Gayrı omuz vurarak yıkın kıyılarınızı ki
Birazda Güneşin kızarsın yüzü.!
Ölüm üşüdü, su çürüdü, tuz koktu…
Temmuz 1994 Abdullah Oral,
Birinin hayatında bir fark oluşturmaya çalışın…
Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.
Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.
Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?
İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?
Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek.
Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
“Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.
Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı. Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti. Mustafa nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.
Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı. Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.
Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.
Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm
yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı.
Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı;
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz (Tıp Doktoru)
Öykü burada bitmiyor.
Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan Mediha’nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu?
Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü. Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı, “Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim”
Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi;
Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum”.
Birinin hayatında bir fark oluşturmaya çalışın…
başöğretmen Atatürk
“Çankaya’daki küçük okulda okuyan kızların bilgilerini yoklayan Gazi, iyi yetişmediklerini görmüş, Rüsuhi Bey’i bunun nedenini öğrenmekle görevlendirmişti. Gazi çalışırken Rüsuhi Bey ile Genel Sekreter Tevfik Bey geldiler.
‘Evet?’
Rüsuhi Bey bilgi sundu:
‘Öğrencilerin çoğu hatırlı kimselerin çocukları. Öğretmen bu yüzden öğrencileri sıkmıyor, ders yapmak yerine daha çok oyun oynatıyormuş.’
Gazi Tevfik Bey’e,
‘İlgililerle konuş..’dedi,
‘..bu dalkavuk öğretmeni oradan alsınlar. Hatır gönül dinlemeden öğretmenliğin gereğini yapacak birini yollasınlar.’
‘Peki efendim.’” (3)
“Çankaya’daki küçük okula yeni bir öğretmen atanmıştı. Çalışkan, ciddi, öğrencilerini yetiştirmek için çabalayan gerçek bir öğretmendi. Sabiha, Rukiye ve Zehra yine ödevlerini yapmamışlardı. Üstelik öğretmene kafa tutuyorlardı. Üçüne de bağırmaya başladı:
‘Susunuz! Hem tembel hem şımarıksınız. Kimin nesi olursanız olun, tembelliğe, şımarıklığa, hele küstahlığa hakkınız yok. Şimdi okulu terk edin. Bir daha da buraya ayak basmayın!’
Zehra, ‘Sizi Gazi Paşa’ya şikâyet edeceğiz! dedi.
Öğretmen kıpkırmızı kesildi. Kapıyı gösterdi:
‘Çıkııııııın!’
Kızlar çantalarını toplayıp sınıftan çıktılar. Öfkeden gözlerinden yaş iniyordu.
‘Her şeyi Gazi Paşa’ya anlatalım.’
‘Bizi azarlamak, kovmak ne demekmiş anlasın.’
‘Eski öğretmen ne iyiydi. Hep oyun oynatırdı.’
Koşa koşa köşke geldiler. Gazi’yi buldular.
‘Ne oldu? Anlatın bakayım.’
İçlerini çeke çeke anlattılar:
‘Eski öğretmenimiz çok iyiydi.’
‘Bu her gün ev ödevi veriyor.’
‘Her gün sınav yapıyor.’
‘Bilemezsek azarlayıp duruyor.’
‘Tembeller diyor.’
‘Şımarıklar diyor.’
‘Bu yoksul millete kaça mal olduğunuzu biliyor musunuz diyor.’
‘İyi davransın diye sizin kızınız olduğumuzu söyledik.’
‘Aldırmadı bile.’
‘Çok gücümüze gitti.’
‘Biz de kızdık, ev ödevimizi yapmadık, bundan sonra da yapmayacağımızı söyledik.’
Sabiha elinin tersi ile gözyaşlarını sildi:
‘Üçümüzü de sınıftan kovdu.’
‘Bir daha da gelmeyin dedi.’
Gazi ‘Bitti mi?’ diye sordu.
‘Bitti.’
Ayağa kalktı:
‘Çok kötü bir şey yapmışsınız çocuklar. Savaştı, işgaldi, iyi bir eğitim görmediniz. Öğretmen eksiklerinizi tamamlamaya çalışıyor. Daha ne istiyorsunuz? Öğretmene karşı gelmek ne demek? Öğretmenlikten daha yüksek bir mevki mi var sanıyorsunuz?’
Kızlar Gazi’yi herkesten yüksek sanıyorlardı. Çok bozuldular.
‘Rüsuhi Bey!’
‘Buyrun efendim.’
‘Al bunları hemen şimdi okula götür. Öğretmenin elini öpüp af dilesinler. Mesleğinin gereğini yaptığı için de kendisine çok teşekkür ettiğimi söyle. Bize böyle gerçek öğretmenler gerek. Haydi okula!’
Kızlar süklüm püklüm okulun yolunu tuttular. Demek öğretmen Gazi Paşa’dan daha yüksekti ha!” (4)
Serkan ÖZMEN
(1) Mustafa Kemal Atatürk; Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, Kültür Bakanlığı Yayınları 393, Ankara, 1981, s.11.
(2) İsmail Hakkı AKANSEL, Atatürk ve Yaverleri, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 2006
(3) 244 Turgut Özakman; Cumhuriyet Türk Mucizesi, İkinci Kitap, Bilgi Yayınevi, 24.Basım, İstanbul, Ekim 2010, s.216.
(4) Turgut Özakman; Age, İkinci Kitap,
Kerbela uzak değil
Pîr Sultan’ım eydür yezitler gamda
Horasan erleri Urum’da Şam’da
biz de mihman olduk bir ayn-i cemde
doyup kanamadık hallerinize
nezaman boynuma gitse elim
büyür Kerbelâ’m
nezaman kana değse gözlerim
Kerbelâ’da bir akşam
bir uzun havadır Munzur
mor bir katar gibi düzülüp gider
saz çalar akşamları Pîr Sultan göçmenleri
gönlümün terazisi bozulup gider
koca fırat vura vura başını
hey Fırat
Fırat Fırat
benim anam döve döve döşünü
Kerbelâ uzak değil
ağlama sen
ben de silah çattım Munzur eteklerinde
yıldızlara uludum yalnızlığın fıratçasından
gözleri nasıl da gözlerimdi hoooooy
ağrıda benden öte
bir munzur
bir fırat
ve bir gelincik
üçü de Erzincan’lı
üçü de üçgüzeller
gibi şuramda
ben de kulaç attım dedemlik tosbağalarla
kıyıları gelincikli Fırat’ta
Fırat Fırat
hey Fırat
insan nasıl allahsarmış gördüm o yalnızlığı
yaşadım allahsamayı bütün boyutlarıyla
Kerbelâ uzak değil
ağlama sen
uzak geldim
seferberlik seferberlik çığrışır ayaklarım
başımdır dolaşır elden ele hergün Şam’larda
yüreğimdir her seher bir ak güvercin
bu kaçıncı yezit
dostlar
bu kaçıncı muharrem
ben gözüme sürme değil Kerbelâ çektim
ağlama sen
‘ağlama gözlerim mevlâ kerimdir’
ben bilirim o mevlâyı
mevlâ bizimdir
taze karpuz kokusu
bu benim kanım
dostlar, yüzleriniz neden böyle kuytu gülleri
yüzleriniz bir avuç su
a dostlar
Fırat Fırat
hey Fırat
neyleyim ben suyunu
yangınım kaç bin Fırat
çilem kaç bin cehennem
hergünüm bir Kerbelâ
bakın hele
bakın şu soyukahpelilere
sabahın seherini haram etmişler bana
kaygulu geceleri vatan etmişler bana
Fırat Fırat
hey Fırat
Fırat’ı, dost Fırat’ı
düşman etmişler bana
nezaman bir ak güvercin konsa dalıma
ak boynundan kanlar sızsa boynuma
nezaman tuza batsam fırat kıyılarında
yezitler doldursa akşamlarımı
dolaşır kesik başım Şam’larda
ürkerim büyük tutsaklığımdan
yavrum, mazlum bakışlım, niye akşamız
niye böyle
binicisiz at gibi
göçün ucu saplandı karanlığa
göçün ardı görünürde yok
kim geçmiş bu dağlar kargaşasını
kar kokmuş güneş kokmuş türküsü kimin
kim dökülmüş Kızılırmak’lara binlerle
bakarım biryanıma
derim yüzülür
bakarım biryanıma
etim kıyılır
sallanır ak bedenim yağmurda yaşta
urganı boynunda dedem görünür
tutuşmuş ali kuzularının ak çadırları
aşar gelir çığlıkları anacıkların
adımın arkasında
taptaze yaram görünür
Kerbelâ aşkım benim
umudum öfkem açlığım
kalabalık yalnızlığım
çocuk saflığım benim
Fırat Fırat
hey Fırat
muhanete muhtaçlığım
Kerbelâ benim
onlar hep yezit’tiler
ben hep Hüseyin
onlar çöle akar gibi akıp gittiler
ben geldim buralara
fıratlaşarak
Kerbelâ uzak değil
Kerbelâ uzak değil
ben bilirim bu kavgayı
ağlama sen
Hasan Hüseyin
3 HEYKEL Hikayesi
Hükümdarlardan biri günün birinde ülkesinin en önemli heykeltraşını huzuruna çağırdı.
İstediği birer karış yüksekliğinde altından birbirlerine tıpatıp aynısı 3 insan heykeli İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: “Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.”
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
“Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Deme Hürdemi Nevzat
Bir bilinmez ufuktayız
Gök perde de kör noktayız
Hak bizdedir biz Hak’tayız
Varı ben var ettim deme
Günden güne erir iken
Bilinmeze yürür iken
Düşlerde nur görür iken
Rüyayı kâr ettim deme
Dal kurumuş yaprak solmuş
Son giden de toprak olmuş
Sevenleri saç baş yolmuş
Günahla ar ettim deme
Dalını kırdığın ağaç
Kapından kovduğun muhtaç
Yum gözünü elini aç
Kolayı zor ettim deme
Çekip giden onca kullar
Şimdi bize haber yollar
Kara melek tırpan sallar
Talihi kör ettim deme
Kalbin ferahsa alnın ak
Gez permüjde yalın ayak
Hak için tüm cihanı yak
Elimi kir ettim deme
Ruh göktedir beden yerde
Duayla biter son perde
Hasımlık ettiğin ferde
Dünyayı dar ettim deme
Şahı yahut padişahı
Almışsa bir mazlum ahı
Gelse işin feriştahı
Sakın ha pir ettim deme
Yani Yunus Emre gibi
Kalbe düşen cemre gibi
Hakk’a tapan zümre gibi
Değilse yer ettim deme
Dikerler mermerden taşı
Dökerler birkaç gözyaşı
Hürdemi her arkadaşı
Gönlünde yâr ettim deme
Ruhi Su anısına saygıyla
Sevgiyle özlemle anıyorum.
Ruhi Su’ya
Başımda dikleşen sarı sıcağı güneşin
Suya ateş düştü
Türkülere yangın
Dizlerimde yorgunluğu geçmişin
Akşamın hüznü dökülürken gözlerimden
Alın terini yitirmiş nasırlı eller
Suya türkü yazmakta
Kızılırmak kanatmakta dizeleri
Dicle’nin coşkusuyla
Kucaklaşırken Fırat’ın ezgileri
Yaralı bir martı vurulmuş sularımda…
Çığlığında yurtsuz ezgiler
Ben gibi sen gibi
Vurulup düşen gibi
Düşlemimde özgürlüğün…
İnsan olmanın ağırlığı
Yorgun düşen kollarıma
Kelepçeler sıkar yüreğini hasan dağının…
Bilekte zincir kanatan sevdaları
Bir kuşun kanat çırpmasıdır
Aşılmayan tel örgülerde…
Hasretin ‘sevdanın’ vurgunu
Zulamdaki mahpus türküler…
Bir acem kızının
Kaş altından yürek yakışı değil mi
Drama köprüsünde yiğitlik destanı
Ve ekinin harmanlanması
Köroğlu dağlarında…
Suya yazılan türkülerde bu hasret
Kağnılar geçerken ayın altından
Ağıtlar yükselir dilimizden
Nesimi’den Pir Sultan’a…
Sivastopol önünde selamlarız
Öfkeyi bilinci ve kavgayı
İnce bir kıvılcımdır
Yakıp geçen ezgili yürekleri
Seferberlik destanında…
Bolu beyinin zalimliğidir
Köroğlu’nun öfkesinde
Savrulan rüzgar
Ve küfrettiren ana avrat
Hain kalleş duruşlara…
Şimdi hep bir ağızdan söylenir
Dostlar korosuyla suya türküler
Yürek yüreğe omuz omuza
Sırt sırta vermişiz dağlarla…
Koyaklardan sessiz bir çığlık
Büyümekte
Yürüdükçe engine…
Dile gelmiş suya yazılmış türküler
Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar…
Sular denizleştikçe,
Deryalaştı denizler.
Sevda türkülerinde yalın bir çığlık
Dünya emekçilerinin
Ve onlar için vatanı yok denildi…
Kendi yurtlarında
Vatansız kalışındandır
Türkülerin sulardaki sürgünlüğü…
Suya yazılmış türküler sürüklenir
Girdabında gecenin
Türküler kanamakta,
Dağların göksünden
Bir telaş koşuşturmakta koyaklardan..
Suyun türküsü yayılır ovalara
Bahar coşkusunda savrulur çiçeklerin kokusu
Burçak tarlasından
Karanfil yüklü sabahlara’
Suya türkü’ ozanın halka niyazından
‘Güle türkü’ bülbülün güle avazından gelir..
‘Emeğin’ türküsüdür, suya yazılan
Dünyayı saran yurtsuz ezgiler
Bu örselenmiş ateş
Bu sürgün kavga…
Yarin yanağından gayrı
Her şeyde
Hep beraber dercesine
Kucaklar Ruhi SU’yu
Bedrettin yürekliler
El kapılarında…
Ruhi Su 20 Eylül 1985 Ölümsüzleşti.
Abdullah Oral. Ozan Vurguni…
















