Pazartesi, Mart 23, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 142

Derdine düşüp de abdal olduğum

0

Derdine düşüp de abdal olduğum
Bir kaşları kara meralim geldi
Hasretiyle sararıp da solduğum
Hublar yakışığı ceranım geldi

Kaşlarında kul eylemiş kendini
Eme idim leblerinin kandini
Bin çevrile yıktın gönül bendini
Hemi yıkıp hemi örenim geldi

Dostu gören aşık olmaz mı hasta
Gözler mevalide kirpikler meste
Kaşların hub eğmiş yaradan usta
Bir melek simalı cananım geldi

Gaziler serimi sevdaya saldı
Beni abdal edip arkamca güldü
Şu garip başımdan aklımı aldı
Hemi alıp hemi verenim geldi

Hurinin gılmanın melektir zatı
Yoktur bu cihanda onun kıymeti
Bir hüsn-i melek ali züriyeti
Mısır’dan Yusuf-i Kenan’ım geldi

Veli’m eyder geldin gevher kanıma
Tığ-ı gamzen ile vurdun sineme
Dembedem mah dilber girme kanıma
Gene kend-eliyle saranım geldi

Derdimin dermanı gönülde şahım

0

Derdimin dermanı gönülde şahım
Senede bir olsun gel bana yeter
Görebilmem için o yüzü mahım
Biraz da yanımda kal bana yeter

Uçurdum dönmüyor gönül kuşumu
Sevdan yakar yüreğimin başını
Hasretinle akan gözüm yaşını
Çıkar yağlığınla sil bana yeter

Bir tatlı bakışın can katar cana
Gönül neden düştü senin sevdana
Altın tabaklarda neyleyim bala
Dilinden dökülen bal bana yeter

Gönlüm arar doğruyu ve gerçeği
Ömür çilesinde bağla bahçeyi
Neyleyeyim demet demet çiçeği
Sevginle verdiğin gül bana yeter

Derdinden deliyim inan billahi

0

Derdinden deliyim inan billahi
Nice mestaneler değer o gözler
Derdi veren dermanını vermez mi
Ab ü zülal olmuş akar o gözler

Gönül bir Kabe’dir sen onu yıkma
Oktur gamzelerin sineme çakma
Mevla’yı seversen hışm ile bakma
Korkarım cihanı yakar o gözler

Hüsnün kitabından kamil ders alır
Evliya buyruğun okuyan bilir
Cevahir madenin kıymeti olur
İnciyi mercanı tartar o gözler

Yaradan yaratmış usuldur boyu
Kemerbest bağlamış mülayim huyu
Mısır’ı Bağdat’ı Bedehşan ili
Acem İsfehan’ı değer o gözler

Gahi hiram gahi gönülü gamda
Sen oynar gülersin sevdalar bende
Zühre yıldızının nişanı sende
Ahiri Veli’yi yıkar o gözler

Derdim çoktur hangisine yanayım

0

Derdim çoktur hangisine yanayım
Yine tazelendi yürek yarası
Ben bu derde nerden derman bulayım
Meğer şah elinden ola çaresi

Türlü libas giymiş gülden naziktir
Bülbül çevreyleme güle yazıktır
Çok hasretlik çektim bağrım eziktir
Güle gelir gelir canlar paresi

Benim uzun boylu serv-i çınarım
Yüreğime bir od düştü yanarım
Kıblem sensin yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır iki kaşın arası

Güzel ile muhabbete doyulmaz
Muhabbetten kaçan insan sayılmaz
Münkir üflemekle çırağ söyünmez
Tutuşunca yanar aşkın çırası

Pir Sultan’ım kat-i yüksek uçarsın
Selamsız sabahsız gelir geçersin
Dilber muhabbetten niçin kaçarsın
Böyle midir ilinizin töresi

Ey şahin bakışlım bülbül avazlım

0

Ey şahin bakışlım bülbül avazlım
Bir eli kadehli bir eli sazlım
İşte gidiyorum kal ahu gözlüm
Ne sen beni unut ne de ben seni

Yolda harami çok engel arada
Unutma sevdiğim demde sırada
Özüm gider ama gönlüm burada
Ne sen beni unut ne de ben seni

Ta ezelden ezel sevgim sevginde
Şu iki cihanda kevn-ü mekanda
Nizam başlarında ulu divanda
Ne sen beni unut ne de ben seni

Kul Hüseyin’im der ki gül benzim soluk
Serimize yazılmıştır ayrılık
Vallahi sevdiğim gönüller birlik
Ne sen beni unut ne de ben seni

Ey şahin bakışlım bülbül avazlım
Bir eli kadehli bir eli sazlım
İşte ben gidiyom kal ahu gözlüm
Ne sen beni unut ne de ben seni

Yolda harami çok engel arada
Unutma sevdiğim demde sırada
Kalıp gider amma gönül burada
Ne sen beni unut ne de ben seni

Ta ezeli ezel seven sevende
Şu iki cihanda kevn-ü mekanda
Nizam başlarında ulu divanda
Ne sen beni unut ne de ben seni

Çekilsin gülbenkler sürülsün devran
Görülsün kayıtlar açılsın meydan
Yolumuzu açsın ulu Yaradan
Ne sen beni unut ne de ben seni

Hüseyin’im söyler gül benzim soluk
Serimize yazılmıştır ayrılık
Vallahi sevdiğim gönüller birlik
Ne sen beni unut ne de ben seni

Çıktım seyreyledim ben şu alemi

0

Çıktım seyreyledim ben şu alemi
Bana bir kanlı zalimden oldu
Kendi dilim ile buldum belayı
Sabır edemedim dilimden oldu

Güzeller karşıyaya yayını yaymış
Herkes sevdiğini gönülden sevmiş
Erenlerin sözü yolsuzu kesmiş
Yolsuz ağlar bana yolumdan oldu

(Ağlar yolsuz bana yolumdan oldu)
Pir Sultanım sen kuluna ne ettin
Şah sultanım sen kuluna ne ettin
Herkes ne ettiyse kendine etti

Çıkıp yücesine seyran ederken

0

Çıkıp yücesine seyran ederken
Gördüm ak kuğulu göller perişan
Bir firkat geldi de durdum ağladım
Öpüp kokladığım güller perişan

Hayal hayal oldu karşımda dağlar
Eşinden ayrılan ah çeker ağlar
Dökülmüş yapraklar bozumuş bağlar
Bülbülün konduğu dallar perişan

Yıkılmış dilberin mamur illeri
Susmuş bülbül söyler her dem dilleri
Dağılmış sünbülü solmuş gülleri
Yüzüne dökülmüş teller perişan

Karacaoğlan der ben toylatamadım
Arap ata binip boylatamadım
Küstürdüm dilberi söyletemedim
Dilberi küstüren diller perişan

Ali BALKIZ AVRUPA BİRLİĞİ, ALEVİ DİYANETİ VE “ALEVİ İSLAM İNANCI”

0

Ali BALKIZ
AVRUPA BİRLİĞİ, ALEVİ DİYANETİ VE “ALEVİ İSLAM İNANCI”

Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye ilişkin 2003 ilerleme raporu yayınlandı.

Bu uzun raporda, ‘Siyasi Kriterler’ ara başligi altinda Alevilerle ilgili bir tek cümle var. O da şu: “Alevilerin Diyanet Işleri ve Ulusal Egitim Sistemi içinde taninmamasi.”

Yıllar itibariyle geriye doğru baktığımızda bu raporlarda Alevilere ilişkin değiniler şöyle:

2000 Raporu:

“Alevilere yönelik resmi yaklaşimda herhangi bir degişiklik olmadigi görülmektedir. Alevilerin şikayetleri, sadece Sünni camileri ve dinsel vakiflarin inşasi için mali destek saglanmasi yaninda, okullarda ve ders kitaplarinda Alevi kimligini yansitmayan zorunlu din egitimi verilmesi üzerine yogunlaşmaktadir. Bu konular son derece hassastir, ancak bunlar hakkinda açik bir tartişmaya girmek mümkün olmalidir.”

2001 Raporu: (Din Özgürlüğü başlığı altında)

“Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumlarında iyileşme olmamıştır. Alevilere yönelik resmi yaklaşım değişmemiştir. Alevilerin sorunlarına Diyanet İşleri Başkanlığı’nca ilgi gösterilmemiştir. Alevilerin şikayetleri, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimi verilmesiyle ve sadece Sünni camileri ve dinsel vakıfları için mali destek sağlanmasıyla ilgilidir.”

2002 Raporu: (Medeni ve Siyasi Haklar başligi altinda)

“Şubat ayinda, Alevi ve Bektaşi Oluşumlari Birligi Kültür Dernegi, Anayasa’nin 14. ve 24. Maddeleri ve Dernekler Kanunu’nun 5. maddesi uyarinca, Müslüman dini topluluklarina atif yapacak şekilde Alevi veya Bektaşi adi altinda dernek kurulamayacagi gerekçesiyle feshedilmiştir. Dernegin başvurusu üzerine, kararin uygulanmasi, Yargitay kararina kadar bekletilmektedir.

Bu dört rapordan çıkartılacak ortak sonuçlara göre; Alevilerin talepleri şöyleymiş:

· Maddi destek istiyorlar.
· Zorunlu Din Dersleri kapsamında, kendi kimliklerinin de tanınmasını ve öğretilmesini istiyorlar.
· Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil hakkı istiyorlar.

Oysa Aleviler bunları istemiyor.
Onlar laiklik istiyor.
Yani devletin bu alandan elini çekmesini istiyor.

Bu, bir bakıma şu anlama gelir: Laik devlet anlayışında DİB gibi bir kurum olmaz. Zorunlu Din Dersleri gibi bir ders olmaz. Din, bireylerle inandıkları şey arasındaki öznel bir ilişkidir. Kamusal bir alan değildir. Ne devlet dini zabt-ü rabt altına almaya girişmelidir, ne de bir zamanların Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun’un söylediği gibi “Dinin hizmetinde bir devlet” olmalıdır.

Din hizmetinden kim yararlanıyorsa, bu hizmet karşılığında vergisini de o ödemelidir. Tıpkı AB ülkelerindeki Kilise vergisi gibi, tıpkı İstanbul Boğaz Köprüsünden kim geçiyorsa geçiş ücretini onun ödediği gibi.

Devlet ne camiye para yatırmalı, ne cemevine, ne hocaya maaş ödemeli, ne dedeye… Ne okullarda Sünniliği öğretmeli, ne Aleviliği. Öğretecekse Dinler Tarihini, Teolojiyi, Din Felsefesini, Din Sosyolojisini öğretmeli. O da zorunlu değil, seçmeli olmalı. Tıpkı AB ülkelerinde olduğu gibi.

AB, İlerleme Raporlarında MGK’nın durumunu eleştiri konusu yaparken, bunu AB’ye üyelik için neredeyse baş koşullardan biri sayarken, Diyanet’in durumuna hiç değinmiyor, böyle bir kurumun varlığı nedense onları hiç rahatsız etmiyor.

Cem Vakfı’nın geçtiğimiz günlerde İstanbul’da topladığı AKP destekli, “Alevi-Bektaşi-Mevlevi İnanç Önderleri Toplantısı”ndan çıkartılan ve asla Alevileri temsil etmeyen “Alevi Diyaneti” oluşturma kararı da AB’nin konuya ilişkin önerileriyle örtüşüyor. Bu girişimin arkasındaki güçlerden biri de AKP’dir. Şeriata giden yolda Alevileri de kendilerine suç ortağı yapmak istiyorlar gönüllü işbirlikçileri aracılığıyla.

Aleviler bir Diyanet’ten kurtulmaya çalışırlarken, ikinci bir Diyanetle uğraşmak zorunda kalacaklar.

Alevilik yüzyıllardır bu topraklarda varlığını sürdürebilmişse; bunu resmi bir üniforma giymemiş olmasına borçludur. Alevi Diyaneti, Aleviliği dondurur. Aleviliğe ilmihal yazmak, ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. O canlı bir organizmadır, her çağda varolabilen, gelişebilen dönüşebilen… Dede’nin nefesi, ozanın sazıdır onu yaşatan… İnsanı yaşamın merkezine koyan temel felsefesidir…

Aleviliğin kent koşullarında poyraza açık hale geldiği doğrudur. Ama bunu gidermenin yolu Alevi Diyaneti değil, sivil örgütlenmelerdir. Sayıları yüzleri aşmış olan dernek ve vakıflar da bu amaçla oluşturulmuştur. ABKB ve ABF siyasi iktidarların ve başsavcıların karşı çıkmalarına karşın kurabilmişlerdir. Bu önemli bir kazanımdır. Harcayacak bir enerjimiz varsa bu tür sivil örgütlenmelerin daha da iyileştirilmesine hasredilmelidir. AB de Alevilere ilişkin bir önermede bulunacaksa, bu; laikliği daha da zedeleyecek değil, onun evrensel ilkelerini gözetecek biçimde olmalıdır.

AKP ise ne iyi ki, kendisine Aleviler içinden başka partner bulamayacaktir.

AB’nin düştügü hatalardan belki de en büyügü; Aleviligi tarif etmeye kalkişmasidir.

     2001 ilerleme raporunda Aleviliği “ Sünni olmayan Müslüman topluluklardan” kategorisinde ele alıyor.

     Bir kez AB’ nin böyle bir görevi olmamalı.

     Belli ki; Cem Vakfı’ nın “ Alevi İslam inancı” tanımından etkilenmişler.

     İşin aslına bakacak olursak; (ki bu konuda kitaplar yazılsa yeridir, kaldı ki yazılmıştır.) değerli okuyucuları Hacı Bektaş Dergahını (müzeyi) bir kez daha bakan değil, gören gözlerle ziyaret etmeye davet ediyorum.

     Milyonlarca Alevi yurttaşlarimiz, bir çogu defalarca Hünkari ziyaret etmişlerdir.

     Ziyaretçilerin yolu önce Aşevine düşer, Kara Kazani görürler. Hani şu kimin nesi varsa ( az olandan az, çok olandan çok) bir avuç bulgurdan bir kaşik tereyagindan, bir koça kadar getirip içine kattiklari, pişirip eşit olarak paylaştiklari Kara Kazan.....

     Sonra Hünkar’ ın  sandukasının olduğu bölüme başlarını eğerek girer diz çöker ve tavaf ederler, sandukanın üstündeki şalları öper, yüzlerine gözlerine sürer, “Medet Ya Hünkar” derler. Dertlerine deva, ürünlerine bereket, müşküllerine kolaylık, ülkeye barış, insanlığa esenlik dilerler. Tavafı tamamlayınca, yine diz üstü, arka arka giderek, girdikleri gibi aynı saygıyla bölümden dışarı çıkarlar.

     Çıkışta hemen sağda, arka bölümdeki erenlerin mezarını salon bölümünden ayıran parmaklıkların üstüne asılmış 40x50 cm boyutlarında cam ile kaplanmış bir tablo görürler. Zamanın hattat ustası tarafından dizayn edilmiş ve uzaktan bakınca bir insan yüzünü andıran bu tabloda Arapça harfleri fark ederler. Bilenler okuyunca; okudukları şey şudur; “Ya Allah Ya Muhammet Ya Ali”

     Bakanlar değil de; görenler hemen şunu anlayacaklardır: Alevi, kutsal kabul ettiği bu üç olgunun bir insanda tecelli ettiğine inanıyor.

     “Benim kabem insandır” ilkesinin hat sanatı yoluyla bir ifadesidir bu tablo.
     Yoluna devam edince ziyaretçi, camekanlarda sergilenen teslim taşlarini ve takkeleri (taç) görecektir. Bektaşi Babalarinin, tarikat içindeki konularini (rütbelerini) gösteren ve 12 dilimli olan bu objeler yol içindeki siniflanmanin işaretidir.  Dedebaba Halifebaba, Derviş veya Rehber, Pir,  Mürşit  gibi....  Hemen anlayacaktir ziyaretçi, Alevi-Bektaşilikte yol gösterenler bir siniftir. Tipki Hiristiyanliktaki Ruhban sinifi gibi. Ayni ziyaretçi elbette şunu biliyordu; sonradan Alevi olunmaz, Alevi dogulur. Dedelik babadan ogulla geçer, babalik liyakat ve seçimle  olur.

     Bir sonraki bölümde ziyaretçi, Dergahın kalbine ulaşacaktır. Giderek daralarak göğe yükselen on iki dilimli, ahşap tavanın örttüğü meydan evinde ziyaretçi neler görecektir?
     12 Hizmetin temsilcileri aynı tablodadır. Bu bir resimdir. Horasan postunda Hünkar Hacı Bektaş Veli oturmaktadır. Sonra sırasıyla; Seyit Ali Sultan, Balım Sultan, Kaygusuz Sultan, Kamber Ali Sultan, Sarı İsmail Sultan, Karadonlı Can Baba, Hacim Sultan, Şehşazeli, İbrahim Aleyhisselam, Abdal Musa ve Hızır Aleyisselam.

     Ayrıca; Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal, Veysel Karani, Hüseyni Taclı Seyit Ali Sultan, Sarı İsmail tabloları...  HZ. Ali ‘nin cenazesi tablosu: Devenin sırtında tabuttaki kendisi, deveyi çeken kendisi, izleyen kendisi ve Hacı Bektaş Veli ve Halifeleri tablosu, üstelik bu kırk Halifeden biri de bayan.
     Bir sonraki bölümde ise ziyaretçilerin görecekleri şeyler; kadüm, çalpare, nefir, meydan sazi, saz, cura, tambur gibi müzik aletleridir.
     Bu bölümden çıkış koridorlarında, Nevşehir Müzesine taşınmamış olsalardı, ziyaretçilerin görecekleri şeyler; şarap küfeleri ve badeler olacaktı.
     Sanırım ziyaretçimiz bu turu tamamladığında derin bir duygu yoğunluğu yaşayacaktır. Zira Hünkarı evinde ziyaret etmiştir; Ve elbette düşünecektir:
     Ben bu serçermede neler gördüm?
     Gördüğüm şeylerin bir teki bile İslamiyeti çağrıştırıyor mu?
     Yoksa bunların tümü İslamiyetin memnu addettiği (yasak saydığı) şeyler miydi?..    
     “Alevi-İslam inancı” diye uyduruk bir tez türetenlerle “Sünni olmayan Müslüman topluluklardan olan Aleviler” tanımlamasını yapan AB uzmanlarını ellerinden tutup şu dergahı baştan aşağıya gezdirsek mi?... Ne Yapsak?...

Çığrışır bülbüller gelmiyor bağban

0

Çığrışır bülbüller gelmiyor bağban
Hoyrat dost bağından gül aldı gitti
Türlü mihnet ile bir bağ bezettim
Ben yari besledim el aldı gitti

Yüz bin mihnet çektim bir daha gerek
Hayli ömür ister bir daha görek
Yari elden aldı o kanlı felek
Aktı gözüm yaşı sel oldu gitti

Nazlı yardan kem haberler geliyor
Dostlarım ağlıyor düşman gülüyor
Dediler ki Sefil Emrah ölüyor
Kimi kazma kürek bel aldı gitti

Eşinden ayrılan yaralı ördek

0
336, 224, 209, 0, 1, 476

Eşinden ayrılan yaralı ördek
Öter dertli dertli göle çevrilir
Vefasız derdime olmadı ortak
Akar gözyaşlarım sele çevrilir

Yaralı bir ceylan dağlar başında
Uyur yavrusunu görür düşünde
Pervaneler gibi aşk ateşinde
Kerem yanar Aslı küle çevrilir

Perişan Güzelim ne yaman halim
Cevahir satarım bilmezler lalım
Cehalet şehrine uğradı yolum
Nadanlar anlamaz pula çevrilir

Eşinden ayrılan yaralı ördek
Eşinden ayrılan yaralı ördek
Öter dertli dertli, göle çevrilir
Yaralı gönlüme olmadı ortak
Gözlerimin yaşı sele çevrilir
Yaralı gönlüme olmadı ortak
Gözlerimin yaşı sele çevrilir
Gözlerimin yaşı sele çevrilir

Bir değirmen yaptım, koydum daşını
Bir değirmen yaptım, koydum daşını
Bendine çevirdim gözüm yaşını
Aradım feleğin çarkı işini
Ben saga zorlarım, sola çevrilir
Aradım feleğin çarkı işini
Ben saga zorlarım, sola çevrilir
Ben saga zorlarım, sola çevrilir

Yaralı bir ceylan dağlar başında
Yaralı bir ceylan dağlar başında
Uyur, yavrusunu görür düşünde
Pervaneler gibi aşk ateşinde
Kerem yanar, Aslı küle çevrilir
Pervaneler gibi aşk ateşinde
Kerem yanar, Aslı küle çevrilir
Kerem yanar, Aslı küle çevrilir

Hak yarattı Muhammet’i nurundan

0

Hak yarattı Muhammet’i nurundan
İnsan olan gelir nura çevrilir
Çark kurulmuş dolap daim dönmede
Mansur olan gelir dara çevrilir

Bir sürçmede at ayağı kesilmez
Bir suç ile ademoğlu asılmaz
Erenler bir yol kurmuştur basılmaz
Yol ehli kaniyse yola çevrilir

Gümanlı gönülde pir mi eğlenir
Cennet taşrasında hur mu eğlenir
Balsız petekte arı mı eğlenir
Arı kane ise bala çevrilir

Erenler evinde kem söz söylenmez
Cennet derununda huri gizlenmez
Balsız peteksiz arı eğlenmez
Arı olanda bahara çevrilir

Başlı sular daim alçağa akar
Pervane kendini odlara yakar
Serçe kane ise aslına çeker
Bülbül olan gelir güle çevrilir

Pir Sultan Abdal’ım yatar hastadır
Elinde gülleri deste destedir
İnsanoğlu bir acayip nesnedir
Muhabbetle tatlı dile çevrilir

Çektiğim cevr ile cefa

0

Çektiğim cevr ile cefa
Çekerim senden ötürü
İkrar iman bir olunca
Sen de çek benden ötürü

İkrar imanı güderim
Sensiz alemi niderim
İşte geldim uş giderim
Bir tatlı dilden ötürü

Sevdim tatlı dilleri
Koklarım gonca gülleri
Sararım ince belleri
Gittiğim yoldan ötürü

Bana ne kıyak bakarsın
Sinemi oda yakarsan
Bana ne sitem edersin
İkrarsız elden ötürü

Ferhat Şirin’e tapar
Külüngün havaya atar
Başını altına tutar
Can verir candan ötürü

Mümin olan Hak’ka tapar
Münafıklar yoldan sapar
Arka vermiş dağı çeker
Ferhat Şirin’den ötürü

Pir Sultan’ım deme yalan
Etme imanına talan
Bu dünyada gerçek olan
Ser verir sırdan ötürü

Çekilip kırklara vardık

0

Çekilip kırklara vardık
Niye geldin can dediler
Baş kesip niyaz eyledik
Geç otur meydan dediler

Kırklar meydanı ganidir
Görenin kalbin eridir
Külli şekerden beridir
Nerelisin can dediler

Kırklar ile yedik içtik
Kaynayıp sohbete çoştuk
Yetmiş yıl kürede piştik
Dahi çiğsin can dediler

Rehberine ver özünü
Erenler göre gönlünü
Müsahibin hak bileni
Edelim ihsan dediler

Pir Sultan’ım kanım katlim
Gönlünü gönlüme kattım
Doksan yıl da ölü yattım
Gine sağsın can dediler

Gelirken yüzü ile giderken özü ile

0

Uzun zamandır sahnelerdeyim. Yaptığım seminerlerin, imza günlerinin sayısını unuttum. Yine de, her etkinlikte çocukça bir heyecan sarar beni. Salona girdiğimde ya da sahneye çıktığımda, beni bekleyen canlar, gülen yüzler, uzatılan eller, verilen selamlar…
Hepsi birbirinden değerli.
Hepsi birbirinden sevgi dolu.

Önceleri bu geçmeyen heyecanıma bir anlam veremezdim ama zaman geçtikçe anladım ki, bu heyecan benim insana verdiğim önemden, cana duyduğum sevgi ve saygıdan kaynaklı. Salonda bir kişi de, yüz kişi de olsa, bu benim için değişmeyen bir kural.
Sevgiyi kazanabilmek.
Saygıyı hakedebilmek.
Umutları kırmamak ve boşa çıkarmamak beklentileri…


Yıllar önce bir öykü dinlemiştim.
Bir Alevi dedesinin torunu varmış ve bu torun dede gibi toplumda yer edinmeyi, onun gibi sevilip sayılmayı ve onun gibi değer görmeyi çok ister, dost meclislerine, cemlere, konu komşu toplantılarına, dede nereye giderse, beraberinde gitmek için ısrar edermiş.

Durumu fark eden dede, bildiği ne varsa, torunuyla paylaşmış. Onu bir öğrenci gibi yetiştirmiş ve bir gün “Bilirim, uzun zamandır içinde yanan bir ateş var. Sen de bu ateşi artık durduramıyorsun. Sayılıp sevgi görmek istiyorsun. Adın sanın bilinsin, hakkında güzel sözler söylensin istiyorsun.”

Torun heyecanla dedenin sözünü kesmiş.
“He ya dedem. İnan dediğin gibi. Ben senin yoluna kurban olayım. Ben de aynı yolu yürüyeyim istiyorum. Hakk şahidim olsun ki, çocukluğumdan beri tek derdim budur.” demiş.

Dede gülümsemiş.
“İnsanın özü hamdır. Arifler ateşinde yanmadan ve aşkın narında pişmeden, yola çıkmak olmaz. Senin özün sana ne der? De bakayım, ham mısın, piştin mi yoksa çoktan pişip yandın mı?”

Torun dedenin dediğine pek anlam verememiş, sadece “Oldum ben tamamım. İzin ver, bunu sana kanıtlayayım dedem.” demiş.

Dede torununa itiraz etmemiş ve beraber düşmüşler yola.

Bir dergâhın önüne varmışlar.
Torun dedesine dönmüş.
“Bak dedem” demiş “Bak da gör, şimdi ben bu eşikten içeri girdiğimde, neler olacak.”

Dede kapının önünde beklerken, torun kapıyı açıp dergâha girmiş. İçerdekiler geleni görünce, hep birlikte ayağa kalkmışlar.
Torun geriye dönmüş, gururla dedesine bakmış. “Görüyor musun dedem?” demiş “Bana duydukları saygıyı sevgiyi görüyor musun?”

Dede hiç cevap vermemiş.
Torun diğer canlar gibi, kendine bir yer bulup oturmuş.
O anlatmış canlar dinlemiş. Ama tam canlar da konuşmaya kalktığında, onların sözünü kesip tekrar anlatmaya devam etmiş.
Dede de sabırla kapının önünden olup bitenleri izlemiş.

Derken saatler geçmiş, ayrılık vakti gelmiş.
Torun canlardan izin isteyip kalkmış. Kapıya vardığında, gururla dedesinin gözlerine bakmış.
“Ben sana demiştim dedem. Ben sana ‘oldum’ demiştim.”

Dede yine sevgiyle gülümsemiş torununa.
“Eyvallah imanım.” demiş. “Doğrudur, senin suretin kapıda göründüğünde, içerideki canların hepsi ayağa kalktı, seni saygıyla ve sevgiyle selamladı. Peki, ya sen içerden çıkarken?”

Torun şaşırmış.
“İçerden çıkarken mi?”

Başını sallamış dede.
“Sen bir yere girdiğinde, ayağa kalkanın, selamlayanın, hal hatır soranın çok olur. Bu karşılama çoğunlukla insanın suretinedir, hırkasına, heybesinedir. Asıl saygı, asıl sevgi, sen canlar sofrasından kalkıp gitmek istediğinde ortaya çıkar, O canların kaçı tekrar ayağa kalkar, kaçı seni yolcu etmek ve uğurlamak için kapıya kadar eşlik eder? Önemli olan budur. Kimi insan tanındıkça azalır, kimi insan da bilindikçe büyür çoğalır. Şimdi dön de bir arkana bak.”

Dedesinin ne demek istediğini anlamasa da, kaygıyla geriye dönüp odaya ve odanın içindeki canlara bakmış. Dergâhtaki canlar hararetle bir şeyler konuşuyorlarmış ve biraz önce biri mi gelmiş, biri mi gitmiş, hiç umurlarında değilmiş.

Torun o vakit dedesinin sözlerini anlamış. Dede, gözleri dolan torununa sarılmış.
“Üzülme imanım.” demiş. “İşte pişmek de, yanmak da bu yoldan geçer. Düşeceğiz ama kalkmasını bileceğiz. Hatadır olur. Öğreneceğiz. Bu yol öyle bir yol ki, insan önce kendi özünü dara çeker. Acıyla, kederle ve zorlukla arınır kötülüklerden. Gün gelecek, seni uğurlayanın kapıda karşılıyanından çok olacak. İşte o vakit, sen sadece dostun eşiğinden değil, aşkın eşiğinden de içeri girmiş olacaksın.”


Dedim ya,
sevdiklerimiz bizi heyecanlandırıyor, sevdiklerimiz bizi umutlu kılıyor ve inancımızı harlıyor. Bu yüzden seviyorum heyacanımı.
Kendi kendime “Daha bozulmamışsın Tamer efendi, şükür.” diyorum.

Duisburg’daki canlarla birlikteyken, yine o aynı çocukça heyecan üstümdeydi. Yaklaşık iki-üç saat sohbet ettik, güldük, hüzünledik, düşündük, yaşadıklarımızı gözden geçirdik.

Semineri en önden izleyen bir dedemiz de vardı.
Mahmut dede.
Dede saatlerce yerinden bile kalkmadan, pür dikkat gevezeliklerimi dinledi, sorular sordu, anlattıklarıma eklemeler yaptı. Çok güzel ve özel cümlelerle katkılarda bulundu.

“Aşk biter mi?” diye sordum.
“İki kişi biter demeden, bitmez.” dedi.

“Nasıl bu kötülüklerle baş edeceğiz.” diye sordum.
“Gönül gözüyle bakacağız.” dedi.

“Dünya bozuk.” dedim.
“İnsan bozuk, dünyanın ne suçu var.” dedi.

Seminer bitti.
Ben kitaplarımı imzalamaya başladığımda, dedem de yanıma geldi ve kitabını imzalattı. Sonra fotoğraf çektirdik.


Bir baktım trendeyim ve evime dönüyorum. Üç buçuk saatlik yolum var. Bari seminer fotoğraflarına bakayım dedim ve fotoğrafların arasında bu paylaştığım kareyi gördüm.

Dedenin bana bakışı!
Hani deriz ya “Bazen bir bakış, bir romana bedeldir.” diye.
İşte öyle bir bakış bu.

Sonra yukarıda anlattığım öykü aklıma geldi.
“Kimi insan tanındıkça, bilindikçe, büyür ve çoğalır.”
Benim için, Duisburg Alevi Toplumu’nda göz göze, gönül gönüle geldiğim canlar öyle. Ben de onları tanıdıkça, gözümde ve gönlümde büyüyorlar ve çoğalıyorlar.

Ve ben, sosyal medyada canıma, kanıma, aileme, sevenlerime musallat olan, iftira, hakaret ve küfürlerle beni bitirmeye çalışan çakallara inat, bir dedenin ya da bir çocuğun, annenin, canı n bakışında böyle güzelleşebiliyorsam…Nasıl denilir bilmiyorum…
Sadece “Bana da, bakana da, yazıma eşlik edenlere de aşk olsun.” diyebilirim. Aşk olsun.

“Göze girmek kolaydır imanım. Asıl mesele gönüle girebilmektiir.”


Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle…

t a m e r d u r s u n

En dipteki bireysel şiddeti yaratan, en tepedeki örgütlü şiddettir”

0

“En dipteki bireysel şiddeti yaratan, en tepedeki örgütlü şiddettir”

Emma Goldman