Pazartesi, Mart 23, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 140

Kamış, ses verince; NEY oldum sanır,

0

Kamış, ses verince; NEY oldum sanır,
Abdal, ata binince; BEY oldum sanır,
Kupa, sarhoş elinde MEY oldum sanır,
Cebir, zorba emrinde; REY oldum sanır.

İp, elde gerilince; YAY oldum sanır,
Sıpa, kısrak yanında; TAY oldum sanır,
Gasp, haydut üleşince; PAY oldum sanır,
Yolak, içinde su akınca; ÇAY oldum sanır.

Topuk, Kırata kalkınca; BAŞ oldum sanır,
Eğri, ahunun betinde; KAŞ oldum sanır,
Gazel, dalda kalınca; YAŞ oldum sanır,
Kum, harca girince; TAŞ oldum sanır.

Kütük, çaya düşünce; SAL oldum sanır,
Kök, yerden çıkınca; DAL oldum sanır,
Hal, çingene dilinde; FAL oldum sanır,
Yal, kaba konunca; BAL oldum sanır.

Tümsek, ovada yığılsa, DAĞ oldum sanır,
Gün, miskine sorunca; ÇAĞ oldum sanır,
Şalgam, aşa girince; YAĞ oldum sanır,
Vaha, çölün içinde; BAĞ oldum sanır.

Yablak, yüzüne gülünce; YAR oldum sanır,
Kırağı, şafağa erince; KAR oldum sanır,
Tef, çingene kolunda; TAR oldum sanır,
Kemik, itin ağzında; ZAR oldum sanır.

Yonga, yosun içinde; KAV oldum sanır,
Kumsal, dalga altında; TAV oldum sanır,
Kıvılcım, yanan tende; LAV oldum sanır,
Ses, çalgı telinde; SAV oldum sanır.

Tavuk, komşu gözünde; KAZ oldum sanır,
Kıymık, suyun içinde; SAZ oldum sanır,
Çile, derviş gönlünde; HAZ oldum sanır,
İnat, keçi huyunda; NAZ oldum sanır.

Mıcır, kopsa kayadan; TÖZ oldum sanır,
Değnek, körün elinde; GÖZ oldum sanır,
Yalan, çıkınca dilden; SÖZ oldum sanır,
Kül, sönen ocakta; KÖZ oldum sanır.

Kuytu, muhtaç anında; HAN oldum sanır,
Leş, sırtlan karnında; CAN oldum sanır,
Arka, köçek belinde; YAN oldum sanır
Ayıp, rezil dilinde ŞAN oldum sanır.

Diken, bülbül konunca; GÜL oldum sanır,
Gayret, namert işinde; ZÜL oldum sanır,
Kömür, ateş görünce; KÜL oldum sanır,
Aba, Yörük perinde; TÜL oldum sanır.

Parmak, tetik çekince; KOL oldum sanır,
Sağ, ayna önünde; SOL oldum sanır,
Dar, cılız belinde; BOL oldum sanır,
Kıl, sırat üstünde; YOL oldum sanır.

Kertek, çerçeve üstünde HAT oldum sanır,
Yama, fakir yeninde; KAT oldum sanır,
Yavan, tatsız ağzında; TAT oldum sanır.
Kişi eline davul alınca; KAM oldum sanır..

Şah, benim elimde; MAT oldum sanır..
ŞAH-MAT

Tokat Yöresi Ezgisi

0

Köy Enstitüsü…

0

İnsanlığı içden dağlarken derdi
Yarına bir yoldu Köyenstitüsü.
Kuru çalılara hayat can verdi
Halkı saran koldu Köy Enstitüsü…

Horlanmasın diye ezilen halklar
Eğitimle eşit paylanır mülkler
Yırtık mintanlarla geldi çocuklar
Umutlar’la doldu Köy Enstitüsü…

Eğitim üretim için geldiler
Kurumuş boz kıra hayat verdiler
Saltanatı yıkıp yere serdiler
Karanlığı sildi Köy Enstitüsü…

Eğitim ordusu girdi cepheye
Aksu’ya Gönen’e, Kepirtepe’ye.
Hasanoğlan sığmaz gayrı kefeye
Damlaydı sel oldu Köy Enstitüsü…

Mozart’ Bethoven’la aşkı dokuyup
Horon tepindiker Balzak okuyup
Eğitim içinden vermeden kayıp
İnsanı hak bildi Köy Enstitüsü…

Eşit yürüyerek erkek kadını
Salladılar mollaların tahtını
Yıktılar beylerin saltanatını
Hakkı bilen eldi Köy Enstitüsü…

İnsanlıktan yana kurdu toyunu
Bozuldu beylerin kirli oyunu
Akıttılar İdris dağın suyunu
Kızıl açan güldü Köy Enstitüsü…

Halaya durdular yıldız elinde
Efeler diz vurdu türkü dilinde
Horon tepindiker beylik düzünde
Aşkla çoşan seldi Köy Enstitüsü…

Nasırlı ellerde su durulmadan
Kazmalar sallandı hiç yorulmadan.
Kerpiç döktük yara’lar sarılmadan
Hiç susmaz bir dildi Köy Enstitüsü…

Toprak reformları geldikce dile
Hırlısı hırsız’ı saldırdı güle
Dönderdiler koca ülkeyi çöle
Puşt’a korku saldı Köy Enstitüsü…

Kalkındıkca ülke çıkarken düze
Kara peçe düştü keçeden yüze
Hıyanet içinde yobaz’a yoz’a
Bir kaç beden boldu Köy Enstitüsü…

Yüzsüzdüler san ki karanlık gece
Çıktı inlerinden hepsi sinsice
Vurdular sırtından günü haince
Güneş iken soldu Köy Enstitüsü…

Saklanmış paslı bir hançer kınına
Vurguni’ takıldık puştun ağına
Yenik düştük alçak karanlığına
Solan kızıl güldü Köy Enstitüsü…

Abdullah Oral…

Bu âlemi gören sensin

0

Bu âlemi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun burda senin

Kâinatı sen yarattın
Her şeyi yoktan var ettin
Beni çıplak dışar attın
Cömertliğin nerde senin

Evli misin ergen misin
Eşin yoktur bir sen misin
Çarkı sema nur sen misin
Bu balkıyan nur da senin

Kilisede despot keşiş
İsa Allah’ın oğlu demiş
Meryem Ana neyin imiş
Bu işin var bir de senin

Kimden korktun da gizlendin
Çok arandın çok izlendin
Göster yüzün çok nazlandın
Yüzün mahrem ferde senin

Binbir ismin bir cismin var
Oğlun kızın ne hısmın var
Her bir irenkte resmin var
Nerde baksam orda senin

Türlü türlü dillerin var
Ne acaip hallerin var
Ne karanlık yolların var
Sırat köprün nerde senin

Âdemi sürdün bakmadın
Cennette de bırakmadın
Şeytanı niçin yakmadın
Cehennemin var da senin

Veysel neden aklın ermez
Uzun kısa dilin durmaz
Eller tutmaz gözler görmez
Bu acaip sır da senin

Aşık Veysel Şatıroğlu

Seyredin sadece seyredin

0

Bir çiçeğin soluşunu
Bir insanın ölüşünü
Bır ülkenin yok oluşunu
Seyredin sadece seyredin

Sakın açmayın ağzınızı
Sıkarlar boğazınızı
Açın tefonlarınızı televizyonlarınızı bilgisayarlarınızı
Seyredin sadece seyredin

Göründe görmezden gelin
Ne haber ne ihbar edin
Aman ha bana ne deyin
Seyredin sadece seyredin

Size dokunmayan yılan
Yaşasın sizde dokunman
Sakın ha yazman okuman
Seyredin sadece seyredin

Alaattin Ercanwhat your brand is about.

Yerimiz mazlumun yanıdır bizim

0

Yerimiz mazlumun yanıdır bizim
Zalimle gidilen yol bizim değil.
İzzetli, şerefli Hüseynileriz
Zulme boyun eyen hâl bizim değil.

Aslımız Ali’den, özümüz haktır
Yolumuz hakikat, izimiz haktır
Doğruyu söyleriz, sözümüz haktır
Her ortama uyan dil bizim değil.

Salınıp dolaşır yâr bağımızda
Zerrece bulunmaz hâr bağımızda
Hakikat bülbülü var bağımızda
Kargaya nâz yapan gül bizim değil.

Velayet eriyiz, sanma biteriz
Derdi olanlara dâd’a yeteriz
Sevda ateşinde yanar tüteriz
Közü aşk olmayan kül bizim değil.

Velayet Aytan

TÜRK TÖRESİ KAM’LAR VE ŞAM’LAR DAN GELEN ALEVİLERİN YEDİ ULU OZANI TÜRK’TÜR.

0

TÜRK TÖRESİ KAM’LAR VE ŞAM’LAR DAN GELEN ALEVİLERİN YEDİ ULU OZANI TÜRK’TÜR.
Alevi-Bektaşi inancı içerisinde sayısız yol önderleri çıkmıştır. Bu kamil ve bilge insanlar dönemi içerisinde topluma rehberlik yapıp, yollarına ışık olmuşlardır. Aynı zamanda Türk Halk kültürüne ve edebiyatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Çeşitli.. zaman dilimleri arasında yaşayan ve Alevilikte yedi ulu ozan olarak anılan Seyyid Nesimi, Şah Hatayi, Fuzuli, Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet büyük Türk Ozan ve Şairleridir. Alevi Bektaşi Cem ibadetlerinde bu ozanların deyişleri, nefesleri söylenir.
1-SEYYİD NESİMİ: Bağdat’ın Nesim Kasabasında yetişmiş Diyarbakır yöresine yerleşen Azerbaycan Türküdür. Oğuzların Bayat Boyuna mensuptur. Azerbaycan kaynaklarına göre Azerbaycan’ın Şamahı kentinde doğmuştur. 14. yüzyılın en büyük Türk şairlerinden biri olan Seyyid Nesimi Alevi Bektaşi Cem ayinlerinin bir öğesi olan ”Nesimi Darı” ile kendisine olan sevgi, bağlılık ve özlem ifade edilmiştir. Şah Nesimi ve Can Nesimi diye de anılmaktadır.
2-ŞAH İSMAİL: Güney Azerbaycan Erdebil kentinde doğmuştur. Annesi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm Sultandır. Şah İsmail Azerbaycan Türküdür. Safevi Kızılbaş Türkmen Devletinin kurucusudur. Türkmen liderliği, devlet kuruculuğu yanında büyük bir Türk Şairidir. Alevi Bektaşi Cem ibadetlerinde nefes ve deyişleri en çok okunan ozandır.
3-FUZULİ: Asıl adı Mehmettir. Kerkük’te Bayat Türkmen Boyunun Karyağdı soyundandır. Yaşadığı yüzyılda Türk Edebiyatın en büyük şairi olan Fuzuli aynı zamanda dünyanın en büyük lirik şairidir. Eserleri yüzyılar boyu bütün Türk Ülkelerinde okunmuş pek çok şair kendisini taklit etmiştir.
4-YEMİNİ: Tuna Irmağı Bölgesinde yaşamış Türkmen Ozanıdır. Faziletname isimli Türkçe eserin sahibidir. Bu eser 7300 beyitten oluşmaktadır.
5-VİRANİ: Eğriboz adasında doğmuştur. Balkanlarda Demir Baba’dan babalık icazeti almış Türkmen Bektaşi ozanıdır: Şah İsmail ve Pir Sultan Abdal’dan sonra nefesleri cemlerde ve dost meclislerinde en çok okunan şairlerdendir.
6-PİR SULTAN ABDAL: Sivas Yıldızeli ilçesi Banaz köyündendir. Asıl adı Haydar’dır. Devşirilen Osmanlıya karşı, devlet kadrolarından uzaklaştırılan, horlanan, aşağılanan, ezilen, adaletsizliğe uğratılan Türk/Türkmen Halkının isyan ve direnişinin Türkçe sesidir.
7-KUL HİMMET: Tokat ili Almus ilçesi Varsıl yeni ismi Görümlü köyü Türkmenidir. Oğuzların Bayat Boyuna mensuptur. İyi bir tekke eğitimi almıştır. Şah İsmail ve Pir Sultan’dan sonra üçüncü büyük ozandır.
Madem ki, Aleviler (Kızılbaş)’in tüm ulu ozanlar ve Dedeler (Pir)’i Türktür öyleyse Alevi Kürtler ne demek? Nereden geliyor bu Alevi Kürtler? Siz hiç Semah’ın Kürtçe dönenleri gördünüz mü? Tabi ki, görmediniz.
Çünkü Alevi Kürt diye bir topluluk yoktur. Tabi, ileride Kürtçe semah dönmenin de seneryosunu yazacakları muhakkaktır. Zira pudra şekeri parası ile satın alınamayacak soysuz yoktur.
TENGRI BIZ MENEN

NAZIM’I ANLATMAK 5 Kasım Ozanlar Haftasında.

0

Denizin dibindeki balığın
Yüzgeçlerine takılmak gibi,
Bir şey Nazım’ı anlatmak.


Özgürlüğe kulaç atmak,
Kara parçalarının gözükmediği
Denizin ortasından,
Umutlarını avuçlarına alıp,
Şafak sökmeden önce karaya ulaşmak
ve 1961 yazı ortalarındaki
Küba’nın resmini Çizmek gibi,
Bir şey Nazım’ı anlatmak.


Hiroşima’da önce saçları yanan
Kız çocuğunun sonra bedeni yanarken,
Şeker yemeyi düşlediği gibi,
Bir şey Nazım’ı anlatmak.
Sabahları aç susuz kalkıp,
Bitkinlikten dal gibi titreşen,
Çocukların gözlerine mutluluğu
Çizmek gibi bir şey, Nazım’ı anlatmak.


Emek katlolurken sokaklarda,
Bedenin dayanılmaz acılar
Sardığında,
Ölüm çığlıkları altında,
Haklılığını haykırmak gibi bir şey,
Nazım’ı anlatmak.


Nice fırtınalardan ölümlerden sonra,
Alanlara özgürlüğün adını,
İşçi tulumuyla yazmak gibi bir şey,
Nazım’ı anlatmak.


Sevdalını sararken dudaklarının,
Dudaklarında alevlendiği gibi,
Yüreğinde vatan hasretiyle yanmak,
Bursa mahpushanesinden,
Bir özgürlük güvercini uçurtmak
Gökyüzünün mavisine,
Ve martıların kanatlarından almak
Denizin kokusunu,
Kül rengi bulutların üstünden
Güneş toplamak gibi bir şey,
Nazım’ı anlatmak.


Zulüm boy verirken bedeninde
Gözlerindeki karanlığa Bir kibrit çakmak,
Ülkemi soyup soğana çeviren
Göbekleri yağ bağlamış
Tekelci sermayenin ipini çekmek,
Ve onların kapı köpekliğini
Yapanların yuvasına
Bir çomak sokmak,
Gibi bir şey, Nazım’ı anlatmak.


Kurtuluş savaşında destan yazmak,
Kağnı tekerleklerinin altında
Toprak olmak,
Gelecek güneşli günler için
Sevdaları rüzgara salmak,
Uçsuz bucaksız bir ovada
Özgürlüğe koşarcasına,
Rüzgarla yarışan
Başı boş atlara dizgin Vurmak gibi-
Bir şey Nazım’ı anlatmak


Ne kadar dizgin vurmaya çalışsanız da
Asla semer vuramazsınız sırtına,
Ne Amerika’nın yeşil dolarlarıyla
Kandırabilirsiniz,
Ne de hücre duvarlarıyla korkutabilirsiniz,
O sevda ve şiir koşusunun
En uzun kilometresini koştu ülkemde.
hala en önde Koşuyor.
özgürlük, hürriyet, sevda Yarışında
Karadeniz gibiydi onun sevdası
Bir sahilden diğer sahilleri
Kucaklıyor dalga dalga,
Sevda sevda
Yanarken vatan hasretiyle Yüreği.
Şiir şiir, türkü türkü
Sarıyor ta uzak yerlerden
Kayın ormanlarının rüzgarlarıyla
Kucaklayarak ülkemi.
Hürriyet aşkıyla.
Kaleminden dökülürken dizeleri
Gözyaşları gibi beyaz kağıtlar üstüne,
Bir yanda vatan,
bir yanda Mehmet’in hasretiyle,
Yanıp tutuşan bir yürek Gibi bir şey,
Nazım’ı anlatmak.


Memleketinden ve Mehmet’inden
Çok uzaklarda hürriyet
ve Özgürlük adına
ölmek gibi Bir şey
Nazım’ı anlatmak………………


Nazım hikmetin RAN ın 80 inci doğum günü
İzmir Foça 1982
Sair Abdullah Oral

Adam Olmak

0

1989 yılında, İstanbul’a ilk kez gelen #CarlosSANTANA, alanda karşılanıp konaklayacağı otele getiriliyor.
İlk gün serbest, akşama basın toplantısı yapılacak.
Dinlenmek yerine;

  • Çıkalım İstanbul’u dolaşalım! diyor.
    Yanına bir rehber veriliyor, kendisine bir de araç tahsis ediliyor.
    Kapalıçarşı, Sultanahmet, Ayasofya derken SANTANA güzel bir çay bahçesi görüyor.
  • Hem üstadı dinlendirelim hem de bir Türk kahvesi içsin! diye bahçede bir masaya oturuyorlar.
    O an’a kadar koca SANTANA’yı bir Allah’ın kulu tanımıyor.
    Fotoğraftı, imzaydı diye taciz eden de yok.
    Kendi de zaten bu durumdan şikâyetçi değil, çünkü adamın öyle kompleksleri yok..
    Rehberle beraber kahveleri höpürdeterek sohbet ediyorlar.
    Birden çay bahçesinin önünden geçmekte olan boyacı Roman çocuklar bağırmaya başlıyorlar;
  • Heeyy!.. Hello SANTANA!
    Welcome İstanbul!
    I love you Santana!..
    Çay bahçesinin garsonları çocukları tersliyor;
  • Kesin ulan, bağırmayın!
    İçeri falan da girmeyin!
    Dağılın buradan, müşteriyi rahatsız etmeyin!
    SANTANA rehberine;
  • O çocukları buraya çağır, ben içeri gelmelerini istiyorum! diyor.
    Rehber çocuk hemen garsonlara durumu izah ediyor,
  • Aman abilerim, adam dünya starı, herkese rezil oluruz! Boyacıları yanına istiyor, bırakın gelsinler!
    Çaresiz izin veriyorlar.
    Boyacı Roman çocuklar sandıklarıyla beraber dalıyorlar çay bahçesine. Rehber söylediklerine tercüman oluyor, başlıyorlar koca SANTANA’yla sohbete.. Diyorlar ki;
  • Sen Dünya’nın en büyük gitar ustalarındansın.
    Senin çizmelerini boyayalım, kıyağımız olsun, beş kuruş istemeyiz!
    SANTANA çok mutlu oluyor, hem de çok şaşırıyor. Çocuklara gazoz, kola ısmarlıyor.
    Sonra da soruyor;
  • Geldiğimden beri beni İstanbul’da kimse tanımadı. Peki bu çocuklar beni nasıl tanıdı?
    Çocuklar anlatıyorlar;
  • Biz boya yaparken bazı müşteriler gazete okur.
    Fırça sallarken arada gazetelere de bakıyoruz tabii.
    Resmini orada gördük.
    ‘DÜNYA YILDIZI SANTANA İSTANBUL’A GELİYOR!’ yazıyordu, oradan tanıdık seni..
    Çizmelere boya cila yapılıyor.
    Santana para vermek istiyor ama çocuklar almıyor.
  • Peki, diyor SANTANA, yarın akşam konserim var, beni dinlemek ister misiniz? Çocuklar deli oluyor.
  • Hem de çok isteriz SANTANA.
    Sen delikanlı adamsın!..
    Rehberden ikişer kişilik davetiyelerden alıyor, çocuklara veriyor.
  • Kardeşiniz varsa yanınızda getirebilirsiniz, diyor. Çocuklar çok mutlu, tabanları kıçlarına vurarak çıkıyorlar, çay bahçesinden caddeye doğru seğirtip kayboluyorlar..
    Ertesi akşam Açıkhava’da müthiş bir izdiham var. Roman çocuklar ellerinde davetiyelerle konsere geliyorlar.
    Ancak ana kapıdan giremiyorlar, çünkü SANTANA misafirlerine VIP davetiye vermiş.
    Çocuklar nereden bilsin, VIP kapısına gelince kıyamet kopuyor..
  • Kimden çaldınız lan bu davetiyeleri?
    Çocuklar;
  • Biz kimseden çalmadık abey. Biz SANTANA’nın misafirleriyiz.
    O verdi bunları bize, deyince;
  • Hadi ulan!’ diyerek ve sille tokat tartaklayarak çocukların ellerinden davetiyeleri alıp kapıdan kovuyorlar.
    Ama SANTANA’nın VIP misafirleri pes etmiyor..
    Sanatçıların arka giriş kapısını buluyorlar.
    Orada da aynı muamele tabii;
  • Hadi yürüyün lan!..
    Çocuklar asla pes etmiyor.
  • SANTANAAA! SANTANAAA!..
    Help!..
    Help!.. diye hep bir ağızdan basıyorlar feryadı. Bir şekilde rehbere haber gidiyor.
    O da gidip durumu Santana’ya anlatıyor.
    Sonra da rehber gidiyor, çocukları alıp kulise, SANTANA’nın yanına getiriyor.
    Salya sümük, gözyaşları içinde başlarına geleni anlatıyorlar.
    SANTANA çok üzülüyor ve sinirleniyor.
  • Misafirlerim alın ve yerlerine oturtun!
    Boyacı Roman çocuklar rehberle beraber sahne kenarından seyircinin arasına iniyorlar.
    Büyük sorun oluyor.. Çocukları yerlerine çoktaan birileri oturmuş bile.
    Vali yardımcısının kızı, damadı.
    Belediye’den falancanın bacanağı, filancanın eltisi, görümcesi..
  • Biz protokolüz kardeşim, kalkmıyoruz! diyorlar.
    Görevliler de durumun farkında ama korkudan bir şey yapamıyorlar..
    Dakikalar geçiyor ama sorun çözülemiyor.
    Sonunda merdiven basamaklarına birer minder koyulup SANTANA’nın VIP misafirlerini oraya oturtarak olayı bağlıyorlar.
    Rehber tekrar SANTANA’nın yanına gidiyor ve olanları anlatıyor. Sanatçı diyor ki;
  • Git onlara söyle, benim misafirlerime kimse saygısızlık yapamaz.
    Eğer sahneye çıktığımda çocukları en ön sırada, koltuklarda görmezsem tek bir nota çalmam.
    Sahneye çıkarım, olayı anlatır, veda eder giderim.
    Tazminat falan da umurumda değil, bedeli ne olursa olsun öderim!..
    Konserin başlaması lazım ama bir türlü başlamıyor.
    Alkışlar, ıslıklar başlıyor, işler karışıyor.
    VIP bölümünde bir kargaşa var..
    Bu defa görevliler durumun vahametinin farkında. Çocukların koltuklarına çöken baldız, bacanak, elti, görümce ve de enişte.. tek tek koltuklardan kaldırılıyorlar.
    En ön orta protokol koltuklarına SANTANA’nın VIP misafirleri olan Roman çocuklar oturuyorlar..
    Arkaya “tamam!” diye haber gidiyor, ışıklar açılıyor, sahne aydınlanıyor ve Carlos SANTANA sahneye çıkıyor.
    Yer yerinden oynuyor.
    İlk iş olarak ön tarafa bakıyor, misafirleri yerinde mi? diye..
    Çocukları görüyor, bakıyor ki herkes mutlu.
    Başparmağını yukarı doğru çevirip VIP misafirlerine bir “TAMAM” çekiyor.
    Sonrasında o sihirli parmaklar gitarının tellerine gömülüyor.
    Açıkhava’da sanki gitarından binlerce beyaz güvercin çıkıyor.
    Uçuyor, uçuyor, SANTANA’NIN misafirlerinin üstünde sortiler yapıyor..
    Onun içindir ki SANTANA gibi sanatçılara virtüöz, muhteşem, büyük star demeden önce ‘’ADAM’’ diyorlar.
    Gerçekten çok büyüksün..
    VİVA SANTANA!..
    Öğretmen,
    doktor,
    mühendis,
    avukat,
    işadamı
    veya şöhretli biri olunabilinir.
    Ama ADAM olmak her insanın olacağı bir zanaat değildir.
    Yürek ister,
    mertlik ister,
    mütevazılık ister,
    bilgi ister,
    görgü ister
    ve bir de,
    gönül ister!..
    Bu da burda kalsın, belki yeni adam adayları okumak ister.

Devrim Arabaları

0

İlk Türk otomobili ‘Devrim’ ve emekçi Devrim kadrosu.Türk mühendislerin haftasonları dahil günde 12 saat çalışarak 129 günde tamamladığı,
29 Ekim 1961’de görücüye çıkan Devrim.
Yapılacak olan otomobilin 29 Ekim Cumhuriyet bayramı törenlerine yetiştirilmesi gerekmekteydi.

23 Türk mühendisinin başında olduğu bir ekip, atölye olarak seçilen Eskişehir cer atelyösinde geceli-gündüzlü çalışmaya başlayarak, sıfırdan ve modeli tümüyle kendilerine ait, yüzde yüz yerli malzemeyle ve tüm parçaları el işçiliğiyle üretilmiş bir otomobil üretmeye koyulur. 4-5 kişilik, toplam 1000-1100 kg-ağırlığında, orta boy denilebilecek bir araç yapmaya karar verildi. Motor 4 zamanlı ve 4 silindirli olmalı, 50-60 beygir gücü vermeliydi. Alçıdan modelin 1:1 ölçekte kalıbı oluşturuldu. Bu kalıp üzerinde saçlar tek tek çekilerek ve çekiçle düzeltilerek karoseri hazırlandı. Bir yandan da uygun motor seçeneğinin tespitinden sonra motorun gövde ve başlığı Sivas Demiryolu Fabrikasında dökülüp, Ankara Demiryolu Fabrikasında işlendi. Piston, segman ve kolları Eskişehir’de yapıldı. Şanzımanlar, Ankara Fabrikasınca tümü yerli olarak yapılmıştı. Süspansiyon grubu ve ön takımlar Eskişehir’de imal edildi. Böylelikle Türk mühendis ve işçilerinin insanüstü çabaları sonucunda 28 Ekim’in akşam saatlerinde hem de 3 araç birden tamamlanmıştı. Araçlar “Devrim 1- 2-3” isimlendirildi. Sadece 129 günde yüzde yüz yerli teknolojiyle, modeli tümüyle bize ait, tüm parçaları el işçiliğiyle üretilmiş, 4 silindirli ve direksiyondan vitesli harika bir aile otomobili üretilmişti. Fakat sonra olanlar tam içler acısıydı; Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Devrim’in direksiyonuna geçti ; araba biraz gitti ve durdu. Böylece Türkiye’de otomobil yapılamaz diyenlere gün doğar. Gürsel’in sırf olayın hiç önemli olmadığını vurgulamak için söylediği “Biz batılı kafasıyla otomobili yapar doğulu kafasıyla benzin koymayı unuturuz.” lafı manşetlere taşındı ve Devrim’in 100 metre gidip bozulduğu “ yazıldı. Bugün bej renkli Devrim arabası hala çalışır durumdadır ve tık demeden 17 bin kilometre yapmıştır.

DEVRİM’İN MÜHENDİSLERİ “Her biri kendi dalında uzman, “iyi” değil “çok iyi” derecelerde diplomalara sahip 23 mühendis”, Türkiye’nin ilk yerli otomobil projesi Devrim’de çalışan 23 mühendisin isimleri şöyle: “Kemalettin Vardar, Hamdi Tahıllıoğlu, Samim Özgür, İsmet Özkan, Mustafa Seyrek, Hasan Dinçel, Mustafa Sidal, Yavuz Yücel, Emin Bozoğullu, Orhan Alp, Hakkı Tomsu, Nurettin Erguvanlı, Mustafa Ersoy, Celal Taner, Mehmet Bekar, Özcan Türer, Kemal Elagöz, Gültekin Sabuncuoğlu, Salih Kayasağın, Rıfat Serdaroğlu, Şecaattin Sevgen, Faruk Akyol, Hamit İşeri.”

Cumhuriyetin Sunduğu

0

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,

0

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.

Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85′indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…

Jorge Luis BORGES