Çarşamba, Nisan 1, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 14

AABK Deprem Paraları ile ilgili kamuoyuna Duyuru

0

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve bağlı federasyonlarımız hakkında son dönemde sosyal medya ve dijital platformlarda ortaya atılan iddialar, yorumlar ve asılsız değerlendirmeler üzerine, konuları açık ve doğrudan ele almak amacıyla yüz yüze bir toplantı düzenliyoruz.

Alevi yolu; yüzleşme, rızalık ve hakikat yoludur. Sözü, iddiası ve belgesi olan herkesin, düşüncelerini açıkça ifade edebileceği bu buluşmaya davetimizdir. Kapalı kapılar ardında konuşmak yerine, gerçeğin ışığında bir araya gelmeyi önemsiyoruz. Gerçeklerin konuşulması için; sözü olan, iddiası olan, belgesi olan gelir.

Toplumumuzun birlik ve dirliğini güçlendirmek, yanlış bilgilerin önüne geçmek ve ortak aklı büyütmek için tüm canlarımızı yapıcı, saygılı ve açık bir ortamda gerçekleşecek bu toplantıya bekliyoruz.

Toplantı: Yüz yüze görüşme
Tarih: 30 Ocak 2026, Cuma
Saat: 18.00
Yer: Bühl Cemevi

Katılmak isteyenler:

Katılım teyidi için en geç, 28 Ocak 2026 Çarşamba gününe kadar

 aabk@alevi.com adresine e‑posta ile gönderilmesi gerekmektedir.

Gerçeklerin ortaya çıkması, rızalığın sağlanması ve yolumuzun değerlerinin korunması için tüm canlarımızın katkısını önemsiyoruz.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK)
Yönetim Kurulu

Çerkes atasözleri

0

A

  • Aklı olmayan fakirdir.
  • Aklı olanın sabrı vardır.
  • Aklı kısa olanın dili uzun olur.
  • Aslı olan güzellik içindeki iyiliktir.
  • Anavatanda bir kış atlatmak, gurbette on bahar yaşamaktan iyidir.
  • Asıl iyilik kötülük yapmamaktır.
  • Akıllı kişiyi sırtında taşısan dahi yük gelmez.
  • Akıl malın en kıymetlisidir.
  • Ağızdan çıkan söz namludan çıkan kurşun gibidir.
  • Atın başı geçtikten sonra kuyruğundan yakalamaya kalkma.
  • Atı kaybolanın kulağından at sesi gitmez.
  • Açlık korkağı da yiğit yapar.
  • Aslanı terbiye ederler, kaplanı uslandırırlar.
  • Atına binince düşman, inince dost gibi davran.
  • Atına dostun gibi bak, düşmanın gibi bin.
  • Az çoğun aracısıdır.
  • Az konuş, çok düşün.
  • Arkanda duran değil, arkasında durduğun sana yiğitlik öğretir.
    B
  • Biçmesini bilmeyenin orağı kördür.
  • Başlanmış işi olmayanın bitmiş işi olmaz.
  • Bilmediğini söyleme, söylediğini inkar etme.
  • Bir kere tökezleyen şaşı, iki kere tökezleyen kördür.
  • Belayı arayıp takılma, sana takılmışsa korkma.
  • Beşiği yapılıp mezarı kazılmayan yoktur.
  • Bir kıvılcım bütün köyü yakar.
  • Birlik olan sürü için kurt korkulacak şey değildir.
  • Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur.
  • Başlanmamış işin başında yılan yatar.
  • Büyük akıl, büyük güçten önce gelir.
  • Bakınarak otur, düşünerek konuş.
  • Susmayan bir ağız Allah’ı kızdırır.
  • Bilgeliğin özü başkalarına danışmaktır.
  • Balık isteyen suya girer.
  • Battaniyene bakmadan ayaklarını uzatma.
    C
  • Candan önce onur gelir.
  • Canını ver, onurunu al.
    Ç
  • Umudunu çabuk yitiren, Azrail’i çağırır.
  • Çalışmayan çok yemek yer.
  • Çoban kötü olursa koyunları kuzgun dahi götürür.
  • Çığı bir küçük serçe harekete geçirir.
  • Çağırana, seni öldürecek ise de git.
  • Çerkeslerin en fakiri dahi konuk sahibi.
  • Çerkes terbiyelidir, Rus şanslıdır.
  • Çocuğu işe koşarsan sonra da işe sen koşarsın.
  • Çocuğu seviyorsan ağlamasına katlanacaksın.
  • Çağırana, seni öldürecekse bile git.
    D
  • Dil safradan acı, baldan tatlı, kılıçtan da keskindir.
  • Delinin beyi olmaktansa akıllının kölesi olmak daha iyidir.
  • Deli bile konuşuncaya kadar akıllı zannedilir.
  • Deriyi yüzsen de gönüldekini alamazsın.
  • Düşman size değil kendine düşmandır.
  • Düşünmeden konuşmak ile nişan almadan ateş etmek aynıdır.
  • Danışacak kimsen yoksa koy şapkanı ona danış.
  • Konuşana değil bilene danış.
    E
  • Eskisini öv, yenisini seç.
  • Ecel insanın koynunda yatar.
  • Ecel ne acele eder, ne de gecikir.
  • Eceli arama, o seni bulur.
  • Eski dostunla yaptığın gizli işi yeni dostuna güvenip söyleme.
  • Eski yolu ve eski dostu terk etme.
  • Evinde kendini eğit, topluma öyle gir.
  • Evinin avlu kapısına kadar seni geçirmeyenin evine gitme.
  • Evsahibi misafirin hizmetkarıdır.
  • Eşek köpeğe ot vermiş, köpek eşeğe et. İkisi de aç kalmış.
  • Elmayı say ye, armudu soy ye.
  • Eceli gelen köpek cami duvarına işer.
  • Emek insanı besler, tembellik insanı bozar.
  • En iyi ilaç her şeyde ölçülü olmaktır.
    F
  • Fakirin dünyası sonbahar gibidir.
  • Fakirin lambası Ay’dır.
  • Fakirin ipini zengin eskitir.
    G
  • Genç geleceği ümit ederek yaşlanır, yaşlı geçmişi hayal ederek ölür.
  • Gönül yaşlanmaz.
  • Geçmişi olmayanın geleceği de yoktur.
  • Genç geleceği ümit ederek yaşlanır, yaşlı geçmişi hayal ederek ölür.
  • Gözün beğendiğini kalp de beğenir.
  • Günde bir kere babasının huyu oğlunda görülür.
  • Güzel söylersen güzel cevap alırsın.
  • Güzel; iyi olandır.
  • Güzeli güzelleştiren huyudur.
  • Gurbette yaşamaktansa kendi yurdunda ölmek daha iyidir.
  • Gerçeği kabul et ve onunla barış.
    H
  • Hediye değil, sevgi değerlidir.
  • Her şey çağına göre güzeldir.
  • Her köpek kendi evinde aslandır.
  • Hiç kimse dünyadan usanarak ölmez.
    İ
  • İp uzunsa, söz kısaysa makbuldür.
  • İlim ile sanatın fazlası olmaz.
  • İhtiyar kimse çocuk gibidir.
  • İyi at iyi arkadaş gibidir.
  • İyi gördüğünü söyler, kötü verdiğini.
  • İyi komşu kardeş sayılır.
  • İyi komşu uzaktaki akrabadan öncedir.
  • İyi yaşlı olmayan yerde iyi genç olmaz.
  • İyi bir arkadaş, kötü bir kardeşten daha iyidir.
  • İyilik kötülüğü öldürür.
  • İyiyi bilmiyorsan değerli olanı seç.
  • İçeceğin suda köpek öldürme.
  • İlk vuran sen olma; ama sana vuranı görmezden gelme.
  • İki el bir elden daha güçlüdür.
    K
  • Kuşu yükselten kanat, insanı yükselten akıldır.
  • Kurda koyun emanet edilmez.
  • Kitap ilmin anahtarıdır.
  • Kibirlenmek deli işidir.
  • Kadından utanmayanda yüz yoktur.
  • Kadının el mahareti aklını gösterir.
  • Kadının olduğu yerde kılıç çekilmez.
  • Kafa bomboşsa ayağa yazık olur.
  • Kalbinde iyilik olmayana iyilik gelmez.
  • Kıskanç insan gizli düşmandır.
  • Kısmet gelecek olursa yün iplik getirir, gidecek olursa demir zincir dahi tutamaz.
  • Kıtlık akrabayı unutturur.
  • Kimi kötülüğü Rus bile yapmaz.
  • Komşuya değer vermeyen kendini değersiz kılar.
  • Kötü yoldaş kötü silah gibidir.
  • Kötülük yapıp iyilik bekleme.
  • Kedinin olmadığı yerde fare kendini aslan sanar.
  • Kılıcını ilk çeken, ilk yaralanan olur.
  • Kadını kadına sor.
  • Kime “ağa” diyorsan, seni kendine “kul” bilir.
  • Köpek kendisine yapılan pabuçu çiğner.
    M
  • Maharetle bilgi kardeştirler.
  • Mezar taşı kaybolur, şarkı kaybolmaz.
  • Şarkı silahtır.
  • [Misafir] her şeyden önde gelir.
  • Kısmet gelecek olduktan sonra yün iplik ile de çekersin; ama gidecekse eğer, zincirle bağlasan da tutamazsın.
  • Masum hayvanı öldürme.
  • Misafir hayvanın elçisidir.
    O
  • Olmayan şey kaybolmaz.
    Ö
  • Öküze iltifat et, at ile kavga.
  • Öküz tahta çıksa padişah olmaz, saray ahır olur.
    S
  • Sudaki söğüt, bedendeki kalp çürümez.
  • Saadet misafir yolcudur. Gelir, gider.
  • Sevgi ateş değildir. Yandığında söndüremezsin.
  • Sevgi kuvvetle alınamaz.
  • Söylenmeyen şey duyulmaz.
  • Su akacağı yolu kendi bulur, sen gideceğin…
  • Sevdiğinle değil seni sevenle evlen.
  • Sana taşla vurana sen ekmekle vur.
  • Sivrisinek aslanla baş eder.
  • Sadece şefkatle çocuk yetiştirilmez.
    Ş
  • Şöhret istiyorsan emeğe saygı duy.
  • Şeytan da Allah’a inanır.
    T
  • Temiz bir oruç, pis bir kahvaltıdan daha iyidir.
    U
  • Umudu olmayanın atı koşmaz.
  • Ukalaya haddini bildirmezsen seni dilsiz sanar.
    Ü
  • Ümit atadan kalma mirastır.
  • Ümit uzun ömürlüdür.
  • Üstüne ağaç devrilen de sızlanır, üzerine yaprak düşen de.
    V
  • Vakit altından daha değerlidir.
  • Vatanında olmayana her yer soğuk gelir.
  • Vatanını kaybeden her şeyini kaybeder.
  • Vatanını sevmeyen, hiçbir şeyi sevemez.
  • Vatan toprağı annedir, yabancı toprak üvey annedir.
  • Vatanında fakir olmak Kâhire’de sultan olmaktan iyidir.
  • Verene ver, vurana sen de vur.
  • Ver malını ellere vur dibini yerlere.
  • Veremediğin mal senin değildir.
    Y
  • Yanında iyilik bulunmazsa kuru güzellik bir şey ifade etmez.
  • Yaşlının sözü, gencin aklını yener.
  • Yaşlısı olmayanın genci de yoktur.
  • Yaşlısına saygısı olmayanın kendisine de saygısı yoktur.
  • Yaşlıya iltifat et, gence güvence ver.
  • Yaz fukaranın cennetidir.
  • Yemek yapmasını bilmeyen yağa su katar.
  • Yiyeceğini kötüleyen kişinin sofrasında yemek yeme.
  • Yoldaşın korkaksa ayı ile boğuşma.
  • Yüze karşı övgü arkadan yapılan yergi gibidir.
  • Yırtıcı kuşun ömrü az olur.
    Z
  • Zora düşen düşmanın da olsa yardım et.
  • Zaman altından daha değerlidir.

Kaynakça
Aydın, Şamil Emre (2023), Çerkes Atasözleri,

Vurulduk ey halkım, unutma blzl

0

Vurdular Bizi

Şafağa yürürken karanlık yolda
Güneşten korkanlar sardılar bizi
Sevdam sosyalizm yüreğim solda
Başı dik fidandık kırdılar bizi

Özgürlük türküsü söylerken diller
Açmak üzereyken dalımda güller
Umuda çıkarken engelli yollar
Domurcuk açmadan derdiler bizi.

Uğur’la katlime verilirken hız
Sustukça zalime boyun eydik biz
Hak dedikce kırık dudağım da söz
Mum alevi olduk vurdular bizi.

Bombayla silahla kanlı bıçakla
Saldırdılar yay’da gerilmiş ok’la
Ey İnsanlık uyan bir aklın yokla
Sivas’ta ateşe verdiler bizi.

Astarı kirlenmiş karanlık yüzler
Vurulduk dillerden düşerken sözler
Yalan söylemekten kızarmaz yüzler
Bizden uzak yere sürdüler bizi..

Yürüdük yolunda sesin duyarak
Umuda yürünmez başın eğerek
Dil olduk yürekten barış diyerek
Gar önünde yola serdiler bizi..

Yetmezmiydi dünya hakça bölüşsek
Vurguni Ozanım ben bana yasak
Emek işkencede umutlar tutsak
Ölmeden çarmıha gerdiler bizi….

Abdullah Oral..

Bayrağı Yaz

0

“Bayrağı yaz!”
Diye mesaj atmış arkadaş.

Nesini yazayım kardeşim…
PKK’nın tanık, TSK’nın sanık olmasına şaşmadınız da, bayrağımızın indirilmesine mi şaştınız?
Habur’da havayi fişekle karşılamalarını, UEFA kupası kazanmış gibi otobüsün üstünde tur attırmalarını yadırgamadınız da, bayrağın indirilmesini mi yadırgadınız?
Diyarbakır’a karışırız diyen Barzani’yi AKP kongresinde onur konuğu yapıp, Türkiye seninle gurur duyuyor diye alkışlamalarından rencide olmadınız da, bayrağın indirilmesinden mi rencide oldunuz?

Saçılıma karşı çıkanlara “iki cihanda lekeli” demediler mi?

Apo’ya Diyarbakır meydanında “Ulusa Sesleniş” konuşması yaptırmadılar mı?
“TSK cami bombalayacaktı” iftirasını aylarca manşet yaparlarken, “isteklerim yerine getirilmezse 50 bin kişiyle halk savaşı olur, bundan önce yaşananlar devede kulak kalır” diyen Apo’nun, İmralı tutanaklarını sansürlemediler mi?
Apo açık açık “AKP’yle ittifaka gireceklerini, kendi isteklerinin yerine getirilmesi karşılığında Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını destekleyeceklerini” söylemedi mi?
Bizim yalaka basın, koşa koşa gidip, Kandil’deki basın toplantısını naklen yayınlamadı mı?
Devletin valisi “Abdullah Öcalan’ı takdirle karşılıyorum” demedi mi?

Apo posteri taşımak suç olmaktan çıkarılırken, otomobiline Atatürk posteri yapıştıranlara trafik cezası kesilmedi mi?
19 Mayıs yasaklanırken, TC kaldırılırken, PKK bayrağı serbest bırakılmadı mı? PKK bayrağıyla alakalı suç duyurusunu inceleyen savcılık, “sarı kırmızı yeşil renkler, PKK sembolü manasına gelmez, Senegal’in Gana’nın Kamerun’un bayrağı da yeşil kırmızı sarıdır” deyip, takipsizlik vermedi mi?

PKK kurşunuyla tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş, şeref madalyalı subayımız, PKK itirafçısının yalanlarıyla intihar ettirilmedi mi?

10 şehidimizin toprağa verildiği gün, şarkıcılarla beraber Somali’ye gidilmedi mi? 8 şehidimizin toprağa verildiği gün, dışişleri bakanımız, başbakanımızın eşi ve kızıyla beraber Myanmar’a gidip, Myanmarlılara ağlamadı mı? 15 şehidimiz varken, AKP milletvekili stadyumda sünnet düğünü yapmadı mı, bakanlar kirve olmadı mı? 25 şehidimiz varken, AKP’nin valisi AKP’nin Necdet beyine sucuk hediye etmedi mi?

PKK cirit atarken, ömrünü terörle mücadeleye adamış Genelkurmay Başkanı terörist suçlamasıyla müebbet hapse mahkûm edilmedi mi? “Bayrağı korumaya yeminli” kuvvet komutanlarımız, pırıl pırıl subaylarımız hapse tıkılırken, AKP’nin cankuşu Hilmi efendi “kasaptaki ete soğan doğramam” demedi mi?

Kışlaya molotof atıp, askeri üsteki bayrağımızı indirdiklerinde, Necdet bey’in sabrı taşmazken… Aynı Necdet bey, sessiz çığlık eylemine katıldı diye, emekli tümgeneralin eşi Derya Beştepe’ye “orduevine giriş yasağı” koymadı mı?

Ne diyeyim?

Sıkmayın canınızı, Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler mi diyeyim?

Bayrak düşerse…
Vatan düşer.

Saklı gizli yok, her şey gözünün önünde cereyan ediyor… Bir daha oy ver, Türk bayrağını indirdikleri yere Kürdistan bayrağı diksinler mi diyeyim?
Bülent UYGUR

Agop Dilaçar ve Mustafa Kemal

0

Agop Martayan, Robert Kolej’i, New York Bilim Ödülü alarak bitirdiği hafta askere alınmış, yedek subay olarak önce Diyarbakır’a, sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilmişti.
Büyük kahramanlıklar gösterdiği cephede yaralandı ve madalyayla ödüllendirildi.
Daha sonra da, azınlık subaylarına yönelik önlemler çerçevesinde Güney Cephesi’ne gönderildi.

Halep’e asker gözetiminde varan Agop otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaştı.

Hint bir albay Agop’a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyledi ve ondan, bu isteğini Türkçe’ye çevirmesini istedi.

Agop, tutsak Hint albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı, “casusluk yaptığı” suçlamasıyla gözaltına alındı.
Komutana hesap vermek üzere iki asker gözetiminde Şam’daki birliğine gönderildi. Şam’da huzuruna çıkarıldığı komutan Mustafa Kemâl’di.
Mustafa Kemâl, Agop’la ilgili raporu okuduktan sonra, biraz hayranlıkla, biraz da merakla sordu:
“Nasıl oldu da kaçmadın, kolaylıkla kaçabilirdin”…
Agop, Kafkas Cephesi’nde aldığı madalyasını işaret etti: “Bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değildir”
dedi ve ekledi,
“Kafkas Cephesi’nden kaçmayan herhâlde Şam sokaklarından kaçacak değildir.
Emir buyurun süngüyü çıkarsınlar”.
Askere “süngüyü çıkar” buyruğu veren Mustafa Kemâl, genç subaya bir öğüt verdi:
“Halep’te seni tutuklayan komutanını kötülüyorsun ama o haklıydı” dedi.
“Seni de anlıyorum…
Gençsin, yedek subaysın, daha askerî kanunları okumamışsın, bilmiyorsun.
Şunu bilmelisin ki, tutsaklarla temâs etmek yasaktır”.

Mustafa Kemâl, Agop’un yanında taşıdığı kitabı gördü ve ilgilendi.
Lâtin harfleriyle yazılı Türkçe’yi ilk kez o kitapta görüyordu.

Agop’a, tabancasını, belgesini verdi ve “Şam’ı biliyor musun” diye sordu. Agop “Şam’ı çok iyi bilirim” deyince Mustafa Kemâl ona bu kez, özel bir izin verdi:
“O hâlde git, şehri biraz gez, ondan sonra gel” dedi.

Agop’un belgesi elindeydi. İstese, bu belgeyle firar edebilirdi.
Tam kapıdan çıkarken, Mustafa Kemâl onu geri çağırdı:
“Gel bakalım senin üstün başın perişan” dedi.
“Bu perişan giysilerle Şam’ı gezmek olmaz”. Cebinden kartını çıkardı, bir not yazdı, kartı Agop’a uzattı ve gerekli yere vermesini söyledi.
Kartta şu yazı vardı:
“Bu mülâzım efendiyi giydiriniz ve tabldotumuza dâhil ediniz”.
Aradan yıllar geçti.
Sofya Üniversitesi’nde çalışan Agop adlı bir bilim adamının, İstanbul’da yayımlanan Ermenice Arevelk gazetesinde “Türk Yazıtlarının 1200. Yıldönümü” başlıklı bir yazı dizisi yayımlandı.
Bu yazı dizisi, dil devrimi hazırlıkları içinde olan Mustafa Kemâl’in dikkatini çekti.
Yazıları okudukça, yazarının kendisine hiç de yabancı gelmediğini duyumsadı. Yıllar önce Şam’da câsus diye karşısına getirilen Ermeni yedek subayı geldi gözlerinin önüne.

Yazarın fotoğrafını görmek istedi.

Eşinin annesinin evini bilen bir kişi gitti, oradan aldığı Agop’un bir fotoğrafını getirdi.
Mustafa Kemâl, fotoğraftaki Agop’u hemen tanıdı.
“Bu Agop, Şam’da bana casus diye getirilen Agop’un ta kendisi” dedi ve onun adını, 1. Dil Kurultayı’na katılacak bilim adamları listesine yazdırdı (1932).

Mustafa Kemâl’in çağrısı üzerine Sofya’dan gelen Agop ve karısı, İstanbul’da çiçeklerle karşılandı.
Zaman yitirilmeden Agop, Dolmabahçe Sarayı’na götürüldü.
Mustafa Kemâl, yıllar sonra görüştüğü Agop’a hak ettiği konumu sağladı.
Onun danışmanı, sözcüsü ve eserlerini düzenleyen biri oldu.
Dil konusunda yoğun tartışmaların yapıldığı anlarda yanı başlarında duran karatahtanın önünde açıklamaları hep Agop yaptı.

  1. Kurultay’da “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki râbıtalar”, ikincisinde “Türk paleoetimolojisi” konulu bildirilerini sundu.
    Bu sebeple soyadı devrimi ile birlikte Atatürk “dil konularını açıklar” anlamında ona Dilâçar soyadını verdi.
    Ölüm döşeğindeyken Atatürk’ün görmek istediği kişilerin başında Agop Dilâçar geliyordu.
    Atatürk çok ağır hastaydı. Ona bir vasiyette bulundu:

“Arkadaşlara selâm…
Sakın…
Dil çalışmalarını… Gevşetmeyiniz…”
dedi.

Agop Dilâçar bütün hayatını, Atatürk’ün bu vasiyetini yerine getirmek için çalışarak değerlendirdi.

Agop Dilâçar, kurumdaki çalışmalarını Türkçe’nin, Türk lehçelerinin tarihsî inkişâfı üzerinde yoğunlaştırmıştır.
Ayrıca 1942-1968 yılları arasında Türk Ansiklopedisi çalışmalarını başdanışman olarak yürütmüştür.
Onun için, Türkçe’yi eski güzellikleriyle tanıtma, özleştirerek geliştirme yolundaki çalışmaları bir Atatürk ödeviydi.
Özellikle yabancı terimlerin Türkçeleştirilmesi konusunda özenle duruyordu.
Türkçe’nin ilk terim sözlük ve kılavuzlarının hazırlanmasıyla başlayan değerli katkıları diğer bilim terimleri sözlükleriyle de sürmüştür.

Agop Dilâçar Türkçe için şöyle düşünürdü:

“Türkçe’deki duygu ve düşüncenin en ince ayırtlarını belirtebilme, ses ve şekil öğelerini baştan sona dek düzenli ve uyumlu olan bir sisteme göre bağdaştırıp dizileme gücü, insan zekâsının dilde gerçekleşen bir başarısı olarak belirir”.

Bununla birlikte, ona göre:

“Türkçe sözdizimi, birçok Batı dillerine göre çok kıvraktır.
Çünkü kelime sırasını yönlendiren yalnızca mantık olduğu için, anlama göre sözcük sırası değişebilir ve bu Türkçe’de kolaylıkla kullanılır.
Bu kıvraklık birçok çağdaş dillerde yoktur”.
Sn.Semih Eryıldız dan alıntıdir.

Hızır Avusturya’nın 10. Yılı Innsbruck’ta Coşkuyla Kutlandı.

0

Avusturya Alevi İnanç Toplumu’na bağlı Yardım Kurumu Hızır Avusturya, 10. kuruluş yıl dönümünü 17 Ocak 2026 Cumartesi günü, Hz. Ali Cemevi’nin ev sahipliğinde Innsbruck’ta düzenlenen anlamlı ve coşkulu bir programla kutladı.

Programda, Hızır Avusturya’nın 10 yıllık yardım ve dayanışma çalışmaları kamuoyu ile paylaşıldı. Şeffaflık ve güven esaslı yardım anlayışının altı çizildi.

Eğitimden Afet Yardımlarına Uzanan Dayanışma

Hızır Avusturya bugüne kadar; maddi durumu yetersiz üniversite öğrencilerine burs, ilkokul çağındaki çocuklara kırtasiye ve kışlık giysi desteği, deprem, yangın ve hastalık gibi afetlerde mağdur olan canlara yardım, deprem bölgelerinde konteyner okul projeleri ve Korona sürecinde yaşlılar için gönüllü dayanışma çalışmaları gerçekleştirdi.

Ayrıca Hacıbektaş ilçesinde Serçeşme Parkı, misafirhane, kütüphane ve ağaçlandırma gibi kalıcı hizmetlere de imza atıldı.

Vorarlberg’den Yoğun Katılım.

Etkinliğe Vorarlberg İmam Hüseyin Cemevi Başkanı Ali Şaşkın öncülüğünde otobüs kaldırılarak Vorarlberg’den çok sayıda insanın katılımı sağlandı. Vorarlberg Alevi toplumunun yoğun ilgisi, geceye ayrı bir güç ve anlam kattı.

Sanat, İnanç ve Dayanışma Bir Arada.

Gecede Ali Eren Çınar, Vorarlberg’in güçlü sesi Gurbet Bayar, Sanem, Denise ve Muharrem Çukacı, Serdar Yıldız, Meltem Baykal, Emrah, Ferdi, Volkan ve Ufuk Gülen sahne aldı.

Programa; Avusturya Alevi İnanç Toplumu Genel Başkanı Yüksel Bilgin, Türkiye Cumhuriyeti Salzburg Başkonsolosu Şükriye Bayar, Avusturya Parlamentosu Milletvekili Selma Yıldırım, Innsbruck Belediye Başkan Yardımcısı Georg Willi, akademisyenler, inanç temsilcileri, belediye başkanları ve Avrupa’nın farklı ülkelerinden çok sayıda davetli katıldı.

“Dayanışmayı Büyütmeye Devam Edeceğiz”

Programda konuşan Hızır Avusturya Başkanı Zöhre Doğan, Hızır Avusturya’nın din, dil ve ırk ayrımı yapmadan ihtiyaç sahibi herkese yardım eli uzattığını vurgulayarak, geceye katılım sağlayan tüm canlara, destek veren kurumlara ve temsilcilere teşekkür etti.

Hızır Avusturya yetkilileri, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da paylaşmayı ve dayanışmayı büyütmeye, darda zorda olan canlara Hızır eli uzatmaya devam edeceklerini ifade etti.

___ATN Medya_________________

Fotoğrafların çekimi ve katkılarından dolayı Yaşar Şahin Dedeye, ATN Medya ailesi olarak teşekkür ederiz.

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

0

DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!

Bilekler kan içinde, dişler kenetli ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!

Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
Yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

Nazım HİKMET

Geçmiyor günler geçmiyor

0
JPEGmini

Burda çiçekler açmıyor
Kuşlar süzülüp uçmuyor
Yıldızlar ışık saçmıyor
Geçmiyor günler geçmiyor

Avluda volta vururum
Kah düşünür otururum
Türlü hayaller görürüm
Geçmiyor günler geçmiyor

Dışarıda mevsim baharmış
Gezip dolaşanlar varmış
Günler su gibi akarmış
Geçmiyor günler geçmiyor

Gönülde eski sevdalar
Gözümde dereler bağlar
Aynada hayalin ağlar
Geçmiyor günler geçmiyor

Yanımda yatan yabancı
Her söz zehir gibi acı
Bütün dertlerin en gücü
Geçmiyor günler geçmiyor

Dışarıda mevsim baharmış
Gezip dolaşanlar varmış
Günler su gibi akarmış
Geçmiyor günler geçmiyor

Dışarıda mevsim baharmış
Gezip dolaşanlar varmış
Günler su gibi akarmış
Geçmiyor günler geçmiyor

Dışarıda mevsim baharmış
Gezip dolaşanlar varmış
Günler su gibi akarmış
Geçmiyor günler geçmiyor

Sabahattin Ali

Dior, direnişin bir başka ismi

0

Onu 45 dakika boyunca işkenceye maruz bıraktılar, neredeyse boğulana kadar su altında tuttular. Tek bir isim bile vermedi. Yıllar sonra, erkek kardeşi dünyanın en ünlü parfümüne onun adını verdi.
Yaz 1944. Paris.
Catherine Dior, Gestapo için çalışan Fransız işbirlikçiler tarafından işkence merkezine dönüştürülmüş, 16. bölgedeki zarif bir bina olan 180 Rue de la Pompe’ye götürüldü.
İsimlerini istediler. Direniş ağında başka kimler vardı? İletişim kurduğu kişiler kimlerdi? Diğerleri nerede saklanıyordu?
Catherine reddetti.
Onu dövdüler. Soydular. Ellerini bağladılar ve banyoya sürüklediler. Onu soğuk suya daldırdılar ve neredeyse boğulana kadar su altında tuttular. Sonra başını yukarı çekip tekrar sordular.
Elinden geldiğince yalan söyledi ama onlara işe yarar hiçbir şey vermedi.
Bu kırk beş dakika boyunca devam etti.
İki gün sonra, onu daha fazlası için geri getirdiler. Saatlerce buz gibi suda tutuldu.
Hiçbir ismini açıklamadı.
Bu, tarihin en ikonik parfümlerinden birine ilham verecek olan Catherine Dior’du. Ancak şimdi Paris zarafetini çağrıştıran bu koku, çok daha karanlık bir şeyle başladı: Sevdiği insanlara ihanet etmektense işkence ve toplama kamplarından sağ kurtulan bir Fransız Direniş savaşçısı.
Catherine, 1917’de Normandiya’da, erkek kardeşi Christian’dan on iki yaş küçük olarak doğdu. Anneleri güller ve yaseminlerle dolu güzel bahçeler yetiştiriyordu. Her iki çocuk da annelerinin çiçek sevgisini miras aldı; bu sevgi, ikisinin de hayatını hayal bile edemeyecekleri şekillerde şekillendirecekti.
İdeal çocuklukları, annelerinin 1931’de ölmesi ve aile servetinin 1929 krizinde kaybolmasıyla sona erdi.
Christian moda peşinde koşmak için Paris’e giderken, Catherine Provence’da kaldı, hayatta kalmak için sebze yetiştirdi ve çiçeklerin hayalini kurdu.
Sonra savaş geldi.
1941’de, Cannes’da radyo alışverişi yaparken (General de Gaulle’ün Londra’dan yaptığı yayınları dinlemek istiyordu), Catherine, Fransız Direnişi’nin kurucu üyelerinden Hervé des Charbonneries ile tanıştı.
Birbirlerine aşık oldular. Ve Catherine amacını buldu.
“Caro” kod adıyla F2 istihbarat ağına katıldı. Alman birliklerinin hareketleri hakkında bilgi topladı, raporlar derledi, Londra’ya mesajlar iletti. Topladığı istihbarat, D-Day’i planlamak için kullanıldı.
1944’ün başlarında Gestapo yaklaşıyordu. Catherine, çalışmalarına devam ettiği Christian’ın Paris’teki dairesine taşındı. Christian onu korudu ve kendi hayatını riske atarak yeraltı Direniş toplantılarına ev sahipliği yaptı.
6 Temmuz 1944’te Catherine, Place du Trocadéro’da bir temas kişisiyle buluşmaya gitti.
Bu bir tuzaktı. Tüm ağı ihanete uğramıştı.
O gün yirmi yedi kişi tutuklandı. Liderleri işkenceyle öldürülecekti.
Catherine, Rue de la Pompe’deki işkencelerden sağ kurtuldu. Ancak 15 Ağustos 1944’te, Paris’in kurtarılmasından sadece on gün önce, Almanya’ya giden bir trene bindirildi.
Catherine, 22 Ağustos’ta Ravensbrück toplama kampına geldi. Mahkum numarası 57813’tü.
Ravensbrück, yalnızca kadınlar için tasarlanmıştı. Catherine geldiğinde, 6.000 kişilik bir tesise 40.000 mahkum tıkılmıştı. Tahmini 50.000 kadın orada ölecekti.
Catherine, Nazi Almanyası çökerken, bir madende patlayıcı yapmaya, bir fabrikada BMW parçaları üretmeye zorlanarak, ölüm yürüyüşlerine katlanarak birçok kamp arasında transfer edildi.
Maruz kaldığı işkence kalıcı hasar bıraktı. Catherine asla çocuk sahibi olamayacaktı.
Nisan 1945’te, Amerikalı askerler onu Dresden yakınlarında kurtardı. Bir ay hastanede kaldı.
28 Mayıs 1945’te Paris’e döndü. Christian onu tren istasyonunda karşıladı.
Onu tanımadı.
Sevgili kız kardeşi o kadar zayıflamış, yaşadıkları yüzünden o kadar değişmişti ki, onu görmezden geldi.
Sonraki yıllarda Catherine yavaş yavaş hayatını yeniden kurdu. Hervé ile yeniden bir araya geldi ve bir çiçekçilik işine başladı; Fransız tarihinde kesme çiçek satma lisansı alan ilk kadınlardan biri oldu.
Bu arada, Christian modayı sonsuza dek değiştirmek üzereydi.
12 Şubat 1947’de Christian Dior ilk koleksiyonunu, “Yeni Görünüm”ü tanıttı. Bu onu dünyanın en ünlü moda tasarımcısı yaptı.
Aynı gün ilk parfümünü de piyasaya sürdü.
Efsaneye göre, Christian parfümün adını bulmakta zorlanırken Catherine odaya girdi. İş ortağı, “Ah, işte Bayan Dior!” diye bağırdı.
Christian anında cevap verdi: “Bayan Dior – bu benim parfümümün adı!”
Her şeyini riske atan, hayal edilemez acılar içinde başkalarını koruyan, ona kırılmış ama yenilmemiş bir şekilde geri dönen kız kardeşinin adını verdi.
1952’de Catherine, Rue de la Pompe Gestapo davasında ifade verdi. Kendisine yapılanlar hakkında ayrıntılı tanıklıkta bulundu ve yanında acı çeken kadınların isimlerini verdi; bunlardan bazıları asla eve dönmedi.
Savaş Haçı, Kralın Cesaret Madalyası ile ödüllendirildi ve Légion d’honneur Şövalyesi unvanını aldı.
Christian, servetini çocukluk evlerinin yakınındaki Grasse’de arazi satın almak için kullandı. Catherine, parfüm endüstrisi için gül, yasemin ve lavanta yetiştirme konusunda uzmanlaştı. Çiçeklerini Dior Evi’ne sattı.
Christian 1957’de elli iki yaşında aniden öldüğünde, Catherine onun mirasının sorumluluğunu üstlendi. Doğdukları şehirde Christian Dior Müzesi’nin kurulmasına yardımcı oldu.
Catherine Dior, 17 Haziran 2008’de doksan yaşında öldü. Hayatının son elli yılını çiçeklerle çevrili olarak geçirdi.
Bir keresinde genç bir gazi ona tüm yaşadıklarından nasıl sağ kurtulduğunu sorduğunda, ona şöyle demişti: “Hayatı sev, genç adam. Hayatı sev.”
Şimdi, her ne zaman biri Miss Dior şişesini açsa, bilseler de bilmeseler de, ihanete karşı sessizliği seçen, tek bir isim bile anmamak için işkenceye katlanan ve yirminci yüzyılın en karanlık döneminden çıkıp hayatının geri kalanını güzelliği geliştirmeye adayan bir kadını onurlandırıyorlar.
Parfüm asla sadece Paris ihtişamıyla ilgili değildi.
Hayatta kalmakla ilgiliydi. Aşkla ilgiliydi. Her şey yok edildikten sonra bile güzel bir şey yetiştirme konusundaki inatçı ısrarla ilgiliydi.
Tıpkı Catherine’in kendisi gibi.

Sor efendi

0

Gel gir beden denen kente,
Kâinatı gör efendi.
Temaşan eksik kalmasın,
Biraz kafa yor efendi.

Toprak, şu, ateş ve hava,
Bunlar nasıl geldi tava,
Sanma ki beden bedava,
Bir yapanı var efendi.

Canlı nedir, cansız nedir,
Gece niçin, gündüz nedir,
Nokta nedir, sonsuz nedir?
Bilmiyorsan sor efendi.

Tanrı kimdir, hitap nedir,
Peygamber kim, Kitap nedir,
İyi, kötü, sevap nedir,
Bir nedeni var efendi.

Kerbela ne, şehadet ne,
“Hilafet” ne, “Velayet” ne,
Bölünmek için hikmet ne,
Göremeyen kör, efendi.

Dünyamızın yeri nedir,
Yaratılış sırrı nedir,
İnsanların kârı nedir,
Bu hikmeti yor efendi.

Öz harcını karan kimdir,
İskeleti kuran kimdir,
Teni, canı veren kimdir,
Bir mimari var efendi.

Dünyada var olmak nedir,
Doğmak nedir, ölmek nedir,
Ölüp baki kalmak nedir,
Anlaması zor efendi.

Aşk ne demek, aşık kimdir,
Kadın, erkek, maşuk kimdir,
Evlat, torun, kuşak kimdir,
Biraz hayal kur, efendi.

Üretim ne, hazır nedir,
Birlik, dirlik, huzur nedir,
Hata için özür nedir,
Vicdanına sor efendi.

Akıl, bilim, duygu nedir,
Öfke, kibir, kaygı nedir,
Hukuk nedir, saygı nedir,
Oku, öğren, yor efendi.

Zihniyet ne, bellek niçin,
Buğday, pirinç…yemek niçin,
Anbar niçin, merek(1) niçin,
Yeme-içme var efendi.

İnsanlar çeşit çeşittir,
Neden nefisler eşittir,
Öğren herkese işittir,
Eşit düzen kur efendi.

Halil Çivi adalet ne?
Millet nedir, ya devlet ne?
Zenginlik ne, sefalet ne?
Siyasete sor efendi.

(1)- Merek= samanlık

21 Ocak 2026
Prof. Dr. Halil Çivi.
Çiğli/ İZMİR.

Prof. Dr. Halil Çivi, sosyoloji alanında uzmanlaşmış, çeşitli üniversitelerde (Sivas Cumhuriyet, Tokat Gazi Osmanpaşa, Aydın Adnan Menderes, İnönü gibi) görev yapmış, dekanlık yapmış, emekli olmuş, televizyonlarda konuşmalar yapmış ve Atatürkçü Düşünce Derneği gibi platformlarda aktif olan önemli bir akademisyendir, emekliliğinden sonra İzmir’de yaşamını sürdürmektedir.
Eğitimi ve Kariyeri:
Eğitim: İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden birincilikle mezun oldu, Fransa’da sosyoloji alanında lisansüstü eğitim aldı, İstanbul Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı.
Akademik Görevler: Atatürk Üniversitesi’nde asistanlık, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölüm Başkanlığı, Tokat Gazi Osmanpaşa Üniversitesi’nde Dekan Yardımcılığı ve Bölüm Başkanlığı, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nde İİBF Kurucu Dekanlığı (üç dönem) ve İnönü Üniversitesi’nde Dekanlık yaptı.
Üniversitelerarası Kurul: 10 yıl boyunca Üniversitelerarası Kurul’da görev yaptı.
Emeklilik: 2012 yılında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nden emekli oldu.
Diğer Çalışmaları:
Çeşitli televizyon kanallarında sosyoloji ve güncel konular üzerine konuşmalar yapmaktadır.
Atatürkçü Düşünce Derneği gibi sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerine katılır.
Kişisel Bilgiler:
Mefaret Hanım ile evli, üç kız çocuğu, üç damat ve beş torun sahibi.
Emekliliğinden sonra İzmir’de ikamet ediyor.
Prof. Dr. Halil Çivi, bilgi birikimi ve deneyimiyle hem akademide hem de kamuoyunda tanınan, Atatürk ilkelerine bağlı bir sosyal bilimcidir.

Seher vakti kalkan kervan

0

Seher vakti kalkan kervan
İnileyip zarilenir
Bir güzele düşen gönül
Çiçeklenir korulanır

Bahçenizde güller biter
Dalında bülbüller öter
Engel gelir bir hal katar
Olan işler gerilenir

Bülbül geldi kondu dala
Bülbülden hata yok güle
Engel bir taş atar göle
Yüzen ördek yaralanır

Pir Sultan Abdal göçelim
Pir elinden bad’içelim
İnkar olandan kaçalım
İnkar bir gün parelenir

Gerçek alimler ile, dine eziyet eden alimlerin birbirlerine karıştırılması

0

Efendiler!

Gerçek alimler ile, dine eziyet eden alimlerin birbirlerine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır.

Peygamberimizin dünyadan göçmesinden sonra onun ışığıyla selamet bulan ve doğru yola giden, gerçek pâklık, kalpten hürmet ve yüce bir saygı vardı.

Vaktaki Muaviye ile Hazreti Ali karşı karşıya geldiler, Sıffin savaşında muaviye’nin askerleri kur’an’ı kerim’i mızraklarına diktiler ve hazreti Ali’nin ordusunda bu suretle tereddüt ve zayıflık meydana getirdiler.

İşte o zaman dine ikiyüzlülük ve İslamlar arasına ayrılık girdi ve o zaman hak olan kur’an haksızlığa kabule vasıta yapıldı.

En zorbalıkla hakimlik taslayanlardan olan muaviye nasıl bir hile neticesinde halife sıfatı takındığını da biliyorsunuz. .! Ondan sonra bütün halkı kendine köle ettiren hükümdarlar hep dini alet edindiler.

Aşırı hırslarını, keyfi idarelerini kabul ettirmek için, kıymet ve itibarlarını artırmak için hep sahte din alimlerine baş vurmuşlardır.

Gerçek alimler, dini bütün alimler bu yobaz düşüncelere kulluk etmediler. .

Onların emirlerini dinlemediler, onlardan korkmadılar. Bu alimler kamçılar altında dövüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında asıldı. Lâkin onlar yine hükümdarların keyfine dini Âlet yapmadılar.

Muaviye devrinden sonrada saltanat tahtına oturan, kendilerine halife namı veren, zulüm eden hükümdarlar; hoca kıyafetli para ve zevk düşkünü olanlara iltifat edip onları korudular.

Üç buçuk-dört sene evveline kadar, berhayat olan Osmanlı hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlar, aynı hüd’alardan istifade etmişlerdi.

Son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in harekâtı gözünüzün önündedir.

Onun emriyledir ki, bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler asi ilan edildi.

Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun şehvetler sürüsü olduğuna dair fetvalar veren alim kıyafetli kimseler çıktı.

Onlar bu fetvaları Yunan teyyarecileri ile ordumuzun içine atıyorlardı. Alimler içinde böyle hainleri koruma, çirkin hareketlerini din temeli sayma, din kılığında ve şeriat sözleri ile milleti gölgelendirmek, uzaklaştırmak eden alimlerin – onlar için bu tabiri kullanmak istemem – böyle çirkinliğe alet olan insanların yüzündendir ki, dört halifeden sonra din sürekli siyasete alet, menfaâtlere vasıta, keyfiyete göre zalimlik yapıldı.

Bu hal Osmanlı tarihinde böyleydi.

Abbasi ve Emeviler zamanında böyle idi.

Fakat şurayı görüşlerinize sunarım ki; böyle adi, sefil hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onları dini alet yapmayı tenezzül eden sahte ve imansız alimler tarihte daima rezil olmuşlar.

Daima cezalarını görmüşlerdir.

Abbasilerin sonuncusunu biliyorsunuz ki; Bir Türk (eba müslüm) tarafından parçalanmıştı. Artık milletin ne böyle hükümdarlar, ne öyle Âlimler görmeye tahammülü kalmamıştır.

Artık kimse öyle hoca kıyafetli sahte Âlimlerin tezvirine değer verecek değildir. En cahil olanlar bile o gibi adamların amaçlarını pek Âla anlamaktadır.

Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz derim ki, şahsen onların düşmanıyım. Onların kendi çıkarları yolunda atacakları her adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim gayeme değil, o adım benim milletimin hayatı ile alakadar, o adım milletimin hayatına karşı bir kasıt, o adım milletimin kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir.

Benim ve benimle aynı görüşte arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir. Sizlere bunun da fevkinde bir söz söyleyeyim, Farzı muhal eğer bunu temin edecek kanunlar olmasa, bunu temin edecek meclis olamasa, öyle menfi adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepelerim ve yine öldürürüm..!

Mustafa Kemâl Atatürk

20 Mart 1923

Havada bulut yok, bu ne dumandır?

0

Havada bulut yok, bu ne dumandır?
Mahlede ölüm yok, bu ne figandır?
Şu Yemen elleri ne de yamandır
Ahu Yemen’dir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir?

Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir?

Mızıka çalınır, düğün mü sandın?
Al yeşil bayrağı gelin mi sandın?
Yemene gideni gelir mi sandın?
Ahu Yemen’dir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir?

Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir?

Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir de fesi var
Ahu Yemen’dir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir?

Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir?

ATATÜRK’ÜN TÜRK BİRLİĞİ.

0

1933 yılı 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet’in 10. yılını kutluyor. Atatürk o sırada Türk Ocağı’nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker’i kastederek “Bizimkiler nerede ?” diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk’ün Dışişleri Bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler.
Hep beraber Ziraat Bankası’nın balo salonuna giderler. İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, “Yaşa Gazi Paşam” şeklinde tezahürat yapar. Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularına sorabilsinler. Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur. Şunu sorar;
-Gazi Paşam! Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler, fakat yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler… Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar. Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. İyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler.
Ama bir de Milletlerin babadan-oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız! Yahut benim bundan haberim yok! Bunu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri ?
Atatürk bu soruya şöyle cevap verir;
-Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır!
Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır! Nasıl, bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız… Ben Devlet Başkanıyım! Sorumluluklarım vardır! Bu sorumluluklarım altında konuşamam! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.
Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki’yi yanına alarak Genel Müdür’ün odasına çıkar. Atatürk’ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır. Karşısında oturan Dr. Zeki’ye :
-Benim arkamdaki haritayı görüyor musun?
-Evet Paşam.
-O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, Onu da görüyor musun?
-Evet, görüyorum Paşa Hazretleri.
-Hah. İşte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. Omuzlarım üstünde olduğu için, ben konuşamam!
Düşün bir kere.. Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az birşey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içine olmalıdırlar.
Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var ! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir ! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir !
İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir !
Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız !
-“Hazır olmak” yalnız o günü susup beklemek değildir, “hazırlanmak lazımdır”. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli…
Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım..
-Bunları kim yapacak?
-Elbette biz..
-Nasıl yapacağız.
-İşte görüyorsunuz , “Dil Encümenleri”, “Tarih Encümenleri” kuruluyor. Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..
-İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü”nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz. Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.
İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; “Paşanın işi yok! Dil ile Tarih ile uğraşmaya başladı” diyorlarmış. Yağma yok! Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.
Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.
Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız!
Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız.
Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum.. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap! İdealler konuşulmaz, yaşanır!
İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum!
Gece ilerlemişti. Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı.

Kaynak: Atatürk’ün Avrasya Devleti/ İsmet Bozdağ

Memleketin en büyük Eşkiyası

0

Tek oğlu bulunan varlıklı bir çiftçi yaşlanıp yatağa düşer ve oğluna vasiyetini söyler:
-Yatağın altında, içi altın dolu iki tane kese var. Bunlardan biri senin, diğerini de memleketin en büyük eşkıyasını bulup ona vereceksin. Sebebini sorma, vasiyetim böyledir!
Yaşlı adam bir kaç gün sonra ölür. Oğlu, memleketin en büyük eşkıyasını bulmak için ülkeyi dolaşmaya başlar. Fakat nereye gitse, hangi eşkıyayı sorsa, ondan daha da namlısı, kanlısı, belalısı olduğunu öğrenir ve bu şekilde aylarca dolaşır.
Nihayet, ülkenin yol vermez dağlarla
çevrili bir kösesinde öyle bir eşkıyanın adını işitmiş ki; Allah böylelerinin şerrinden saklasın, köylüler korkularından ismini bile fısıldayarak söylermiş. Hükmettiği dağların yamaçları onun öldürdüğü insanların cesetleriyle doluymuş.
Bizim delikanlı “yedi dağın eşkiyası”nın
namını dinleyince “bundan daha canavarı olamaz” deyip, eşkıyanın yaşadığı en büyük dağa doğru yola çıkmış.
Kışın ortasında dağa vardığında eşkıyanın adamları “Tek başına bu dağda ne gezersin bre ahmak?” diyerek delikanlıyı esir almışlar.
Delikanlı “ağanıza bir hediye getirdim”
deyince onu yedi dağın eşkıyasının karşısına çıkarmışlar.
Eşkıya hakikaten dedikleri kadar varmış. Delikanlı cesaretini toplayıp babasının vasiyetini anlatmış ve koynundan kesenin birini çıkarıp yedi dağın eşkıyasına uzatmış:
“Ağam, bunu size vermezsem babam mezarında rahat yatmaz, lütfen kabul edin.”
O namlı eşkıyanın yüzünde babacan bir ifade belirmiş:
“Sevdim seni. Safsın, temizsin, dünyadan haberin yok. Benim namım bu dağları sarmıştır, lakin memlekette benden büyük bir eşkıya daha bulunur. Biz eşkıya da olsak, hak etmediğimiz mala el sürmeyiz. Sen şimdi geldiğin yoldan dön, şehre var. Gidip kadı efendiyi bul. Memleketin en büyük eşkıyası odur. Selamımı söyle, bu keseyi ona ver!.
Sonra adamlarına emretmiş:
“Bu yiğidi, başına bir iş gelmeden düze indirin, şehir yolunda bırakın!”
Delikanlı şehre inmiş kadı efendinin konağına varmış, başından geçenleri anlatmış:
-İşte böyle kadı efendi. Bu keseyi hak eden sizmişsiniz, ben de eğer kabul ederseniz size takdime geldim.
Kadı efendi yerinden fırlamış:
“Vay ahlaksız eşkıya! Hakkımızda neler demiş.
Be hey Allah’tan korkmaz kul, sen ne yüzle bana haram para teklif edersin? Şimdi yatırayım mi seni kırbaç altına?”
“Efendim ben de anlatılanlara uydum, ne yapacağımı bilmez haldeyim. Bana acıyın.”
Kadı efendi, gözünü uzaklara dikip biraz düşünmüş, sonra kara kaplıyı açıp sakalını sıvazlamış:
-İmdiii..Bir din ve devlet temsilcisinin böyle açıktan para kabul etmesi hem kanun-u âliye, hem de Allah rızasına münasip olmayıp, alan da veren de bu âlemde ve mahşerde suçlu durumuna düşer. Lakiiin, eğer aramızda bir ticari akit tanzim eder ve sen bana bu bir kese altını bir alışveriş neticesinde takdim eyler isen, ben dahi bunu senden bir hizmet karşılığı alır isem, şer’an caiz olup başkaca bir işlem yapılması gerekmez. Yani, kısacası, ben bu altınlar karşılığı sana bir şey satacağım.
-Ne satacaksınız kadı hazretleri?
Kadı efendi, elini uzatıp pencerenin dışını göstermiş:
-Bak bu dışardaki bahçe ve civarındaki cümle arazi bana aittir. Şimdi bak bakalım, ne görüyorsun bu arazinin üzerinde?
-Kar, her yeri bembeyaz kar kaplamış.
-Pek güzeeel.. İşte ben bu arazideki karları sana satacağım, sen de bir kese altın karşılığı aldığını beyan eden bir belge imzalayacaksın, böylece alışveriş tamam olacak.
Altınlardan bir an önce kurtulmak isteyen genç çocuk, ‘efendim aklınızla yaşayın’ deyip teklifi kabul etmiş, imzalar atılmış.
Altın kesesini kadı efendiye teslim eden çocuk, huzur içinde oradan ayrılmış. Memlekete gitmeden önce bir handa geceleyip hem karnını doyurmayı hem de biraz dinlenmeyi düşünmüş.
Handa horul horul uyurken, sabaha karşı kadının emrindeki zaptiyeler kapıyı yumruklamışlar.
-Kalk hele, kadı efendi seni görmek ister, davası varmış.
Genç çocuk, ‘ne davası ola ki?’ dese de yaka paça kadının huzuruna çıkarmışlar.
Bir de bakmış ki, kadı efendi hiddet içinde. Daha, ‘selamın aleyküm’ diyemeden kadı efendi bağırmış:
-Be hey utanmaz, arlanmaz, eşkiya kılıklı işgalci. Bre biz seninle dün akşam arazimdeki karları satın aldığına dair mukavele imzalamadık mı?
-İmzaladık kadı efendi, ben de karşılığını size takdim ettim.
-Sus!..Bak bakayım dışarıya, ne var arazimin üzerinde?
-Ne olacak, kar var. Tıpkı dünkü gibi.
-Mel’un, hala konuşuyor! Dün sen bu karları benden satın almadın mı? O halde senin karların ne hakla benim arazimi işgal ederler? Şimdi bu işgal, kanun dairesine ve de hak rızasına uygun mudur? Derhal kaldır o karları benim arazimden, yoksa, vallahi acımam,
seni işgalcilikten hapse attırırım!
-Aman efendim, dönümler dolusu karı ben nasıl kaldırayım?
-Onu, arazimi işgal etmeden önce düşünseydin!
Delikanlı yine yalvarmış:
-Efendim, ocağınıza düştüm, yok mudur bu işin de kitaba uygun bir hal yolu?
Kadı, kara kaplıyı tekrar açmış, bir
müddet mırıldanarak okuduktan sonra:
-Vardır!.. İmdiii. Arazi sahibi ve davacı olan ben ile, davalı sıfatı ile sen arasında, arazimi işgal bedeli karşılığında, benim de rızam ile bir kese altın karşılığı işbu karları burada tutmaya iznim olduğunu belirtir bir mukavele imzalarsak,
-Hey gidi yedi dağın efesi, Sen haklıymışsın. Daha büyük eşkıyalar da varmış. Senin açık açık yaptığın eşkıyalık, bunların kanunla yaptığı eşkıyalığın yanında nedir ki!…