Cuma, Mart 27, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 131

Güvenme fâniye, hem mâsivâya

0

Değerli can Alper Çağlayan dan alıntı.

Çok sevdiğim ve beni derin düşüncelere sevkeden Seyyîd Süleyman’ın bir deyişini paylaşmak istedim…

Güvenme fâniye, hem mâsivâya
Sonu yok, dünyayı terk eden bir gün
Evlat, devlet benim diye gam çekme
Malını yâd ele kor giden bir gün.

Niceleri menim diye boyladı
Ârif olan lâl-i güfer toyladı
Hükmü taht-ı Süleyman’ı neyledi
Gemiyi ummâna gark eden bir gün.

Ârifler özünü her dem sitemler
Gelin bu sözümü dinlen âdemler
Vefâsız dünyaya yaptığın damlar
Tâcı, tahtı, köşkü kor giden bir gün.

Seyredegör karanlığın yolunu
Vefâsız dünyanın vardır ölümü
Burada açagör cennet yolunu
Yalıncak dalkılıç harp eden bir gün.

Eriş bir gerçeğe özünü bağla
Zübdeyle sözünü doğruyu söyle
Süleyman yüzünü sen turâb eyle
Bir yâr bul, ağyârı kor giden bir gün.

Hey Onbeşli

0

Dinlediğimiz türkü herkesce bilinen “Hey Onbeşli” türküsünün bir çeşitlemesidir. Türkünün ağıt mı yoksa oyun havası mı (oturak havası) olduğu; içerik anlamın da “Onbeşlililere” yazıldığı ya da hovadalık türküsü olup olmadığı tartışıla gelmektedir. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiler daha önce paylaştığımız Feryadı Hafız Hakkı’nın 1928 yılında selendirdiği düşünülen kaydın video açıklamalarından öğrenilebilinir.
https://www.facebook.com/watch/?v=801481603207424
Dinlediğimiz kayıt bir Anadolu göçmeni olduğu düşünülen ermeni kadın sanatçı S.Sironian tarafından 1926 tarihinde Amerika’da seslendirilmiştir. Sözkonusu türkünün seslendirilmiş en eski kaydıdır. (Türkü ile ilgili daha eski bir kayıt yakın da paylaşılacaktır). Feryadi Hafız Hakkı’nın 1928 yılında seslendirdiği türkünün kayıt tarihi de tartışmalıdır. Feryadi Hafız Hakkı’nın seslendirdiği türkü AX 1358 – 1932 tarihli 5 nolu katalog da yer almaktadır. 4 nolu 1930 tarihli katalog da bulunmamaktadır.
Dinlediğimiz türkünün sözleri anlayabildiğimiz kadarı ile şu şekildedir. (Türkü sözlerinin deşifresinde ki katkısından dolayı sevgili arkadaşımız Necdet Kurt’a teşekkür ederiz).
Kara üzüm salkımı
Kız sen aldın aklımı
Bir sefalık vermezsen
Helal etmem hakkımı
Aslan yarim kız senin adın Hediye
Şalvar gelmiş endazesi on yediye
Kal güzelim saat de vurdu yediye
Kara üzüm salkımı
Kimse sevmez zalımı
Bana meydancı derler
…… ………. ……
Aslan yarim kız senin adın Hediye
Azmı da geldi gönderdiğim hediye
Kal güzelim saat de vurdu yediye
Türkü görüldüğü gibi sözel ve müzikal anlam da tam bir oturak türküsüdür. Özellikle Anadolu’da bilinen bir ezgidir. Ezgi üzerine zamanla çok sık görüldüğü gibi sözler eklendiği düşünülmektedir.

HEY ONBEŞLİ AĞLATMALI MI, OYNATMALI MI ?
( NECDET KURT 08.06.2020 )

GİRİŞ
Son zamanlarda üzerinde epeyce tartışma yapılan türkülerden biri de "Hey Onbeşli" türküsüdür. Yıllar boyu türkünün Çanakkale Cephesi'ne giden halk arasında "Onbeşliler" diye bilinen 1315 (1898-1899) doğumlu çocuklar için yazılmış ağıt olduğu söylendi. Hatta kamuoyunun yakından tanıdığı Erkan Oğur, Gülay Sezer ve daha birçok sanatçı da türküyü, ağıt havasına büründürmeye çalışarak normal metronom süresinden daha yavaş okudular. Bu konuda birçok da klip yayımlandı. Şahsım da dahil olmak üzere birçok araştırmacı tarafından da türkünün aslında ağıt olduğunu, ancak zamanla oyun havası şekline büründüğü yazıldı. Bütün bunların tek kaynağı 1970'li yıllarda Nida Tüfekçi'nin, babası Hamdi Tüfekçi'den derlediğini söyleyerek TRT Repertuarı'na 1616 numara ile kayıt ettirdiği türküdür. Bunun dışındaki kayıtlar arşivlerde olmasına rağmen dikkat çekmemiş veya üzerinde durulmamış ya da herhangi bir araştırmacının eline geçmemiş olmalı ki tüm yorumlar sadece TRT Kurumu tarafından yayınlanan türkü üzerinden yapılmıştı. 
Türkü 1927 ve 1928 yıllarında Feryadi Hafız Hakkı tarafından taş plağa okunmuş, 1943 yılında da Muzaffer Sarısözen başkanlığındaki Ankara Devlet Konservatuarı derleme ekibi tarafından o zamanki Tokat Belediye Başkanı Mustafa Yolcu (Elçi; 1997) ve yerel müzisyen Emin Diker'den derlenmiştir. Ancak bu derlemeler de konservatuar arşivlerinde kalmış, gün yüzüne çıkmamıştır. Belki bu derleme ve taş plak kayıtları daha önceden ortaya çıkmış ve türkü etraflıca araştırılmış olsaydı belki de türkü üzerinde bu kadar tartışmalara gerek kalmayabilirdi. 
Yukarıda bahsettiğimiz orijinal kayıtlara ulaştığımızda, türkünün söylendiği gibi ağıt olmadığı, hem de sözlerden hareketle bugüne kadar bu türkü ile söylenenlerin tekrardan araştırılması gerektiğini fark ettik. Türkünün 1927 Hafız Hakkı Bey, 1943 Muzaffer Sarısözen ve 1970'li yıllardaki Nida Tüfekçi kayıtlarındaki sözleri ve ezgi yapısını dikkatle inceleyip, Tokat'taki ve yakın yörelerdeki varyantlarını ile karşılaştırdığımızda ise türkünün apaçık bir oturak havası olduğunun kendiliğinden ortaya çıktığını gördük. 
İlk kayıt olan Feryadi Hafız Hakkı Bey'in okuduğu ezgi ve sözler aşağıdaki şekildeydi;

Damdan attım kendimi
Bulamadım rengimi
Hovardalık pek kolay
Öğrenmeli fendini

Aslında güzelim kız senin ismin Hediye
Fındık fıstık aldım güzel yemiye
Manto aldım güzel sana geymiye

Hey onbeşli onbeşli
Bağdat yolları taşlı
Onbeşliler giderse
Kızların gözü yaşlı

Aslında güzelim kız senin ismin
Hediye Kal efendim saat geldi yediye
Fındık fıstık aldım gülüm yemiye

Irmağı geçti gelin
Gediği aştı gelin
Eğil biyol öpeyim
Yüreğim geçti gelin

Aslında güzelim kız senin ismin Hediye
Ben dolaştım sen de dolan gediğe
Manto aldım güzel güzel geymeye
Fındık fıstık aldım yemeye

Penceresi beş camdan
Konyak içtim fincandan
Al Martini vur beni
Ben de bıktım bu candan

Aslında güzelim kız senin ismin Hediye
Kal efendim saat geldi yediye
Fındık fıstık aldım yemiye

sözler dikkatle incelendiğinde sevgilisi ile gizlice buluşmaya giden, ancak yakalanmak üzereyken canını zor kurtaran haylaz bir delikanlının öyküsünden başka hiçbir şey olmadığı ortaya çıkıyor. Ayrıca sözlerdeki en önemli iki vurgu da bizim bildiğimiz şekliyle olan “Tokat yolları taşlı” değil de “Bağdat yolları taşlı” ve “Aslan da yarim kız senin adın Hediye” sözlerinin yerine, “Aslında güzelim kız senin ismin Hediye” şeklinde okunmuş olmasıydı. Neden “aslan da” yerine “aslında” vurgusu ısrarla her nakaratta aynı şekilde vurgulanmıştı …?
Öyle anlaşılıyordu ki gerçekte adı “Hediye” olan, ancak başka bir isimle bilinen bir kişiye hitap ediliyordu. Ayrıca “Tokat” değil de neden “Bağdat” yolları deniliyordu. Zaten Çanakkale Cephesi’ne giden askerler için ağıt olmadığına dair düğümün çözümü de bu kelimede odaklanmıştı. Çünkü Çanakkale Savaşı, 1915 yılında oldu ve bu plak 1927 yılında okundu aradan sadece 12 yıl geçmişti, eğer gerçekten 15’liler için yakılmış bir ağıt olsaydı 12 yılda bu kadar değişmesi mümkün olmazdı. O zaman plağa neden bu şekilde okunmuş olabilirdi ki ..? Ayrıca Anadolu’nun her yerinde askere uğurlanan gençler ağıtlarla değil, anlı şanlı bir şekilde türküler, halaylar eşliğinde davul zurna ile yolcu edilir. Bu Anadolu’da bir gelenektir.
Oysa bu eser zaten bir oyun havasıydı, hatta yörede hafta sonları bağlarda yapılan eğlencelerdeki oturak havalarının başında geliyordu. Hatta ezgisel yapısını inceleyince gerek Tokat Bölgesi’nde, gerekse o dönemde gayrimüslim nüfusun bulunduğu ve oturak alemi diye bilinen eğlencelerin çokça yapıldığı Nevşehir, Konya, Kayseri, Yozgat gibi çevre illerde de çok sayıda varyant ezgiler olduğunu da görülüyordu ve bunlar tarafımızdan tespit edildi. Bu ezgilerin tamamı, söz kısımlarında farklılıklar olsa da ezginin ana omurgasını oluşturan nakarat kısımların neredeyse bire bir aynıydı ve hepsi de bağ kültürü olan yerlerdeki oturak havalarıydı. Yani “Hey onbeşli” türküsü de bu türkülerden farklı olmayan bir oturak havasıydı. Burada şu bilgiyi vermek, konunun daha iyi anlaşılması için yararlı olacaktır. Varyant türkülerin şan kısımlarındaki ezgiler, sözlerdeki hece yapılarına ve yöresel motiflere bağlı olarak değişkenlik gösterse de, en belirgin ortak paydaları özellikle bağlantı kısımlarının aynı ezgiler veya birbirine çok benzeyen ezgilerden oluşur.
Tespit ettiğimiz varyant türkü sayısının epeyce fazla olması dikkat çekicidir. Burada sosyolojik ve demografik açıdan benzer, ancak coğrafi açıdan değişik bölgelere yayılmış birkaç ezgiye ait ana omurgaları oluşturan notaların vermek uygun olacaktır.

Türkünün Tokat'taki varyantları : Zileli Halil adıyla bilinen Halil Gürgöze tarafından 1930'lu yıllarda (Ünlü; 2016) taş plağa okunmuş olan "Cemile" türküsü ile yerel sanatçıların düğünlerde okuduğu "Şu Derenin Uzunu (Samanlıkta Serçeler)" adlı türküler (Günesen; 1968).

Dinlemek için Repertükül linki :
https://www.repertukul.com/CAYIR-INCE-BICILIR-MI-Cemile-m-728

Kayseri varyantları : "Gesi Bağları, Verdiğin Yazmayı Bürüneyim mi ve Asmalarda kol uzatmış" adlı türküler.










Konya varyantları :  Konya Kaşık Ekibi'nin oyun eşliğinde icra ettiği "Şu Bozkırdan Ayva Gelir Nar Gelir" ve Nevşehirli Cafer'in 1950'li yılların başında (Ünlü; 2016) taş plağa okuduğu "Fidayda Küçük Hanım" adlı türküler.

Dinlemek için Repertükül linki :
https://www.repertukul.com/SU-BOZKIR-DAN-AYVA-GELDI-727

Kastamonu varyantı :  "Şu Cide'nin Çeşmesi".

Nevşehir varyantı : “ÇARŞIDAN ALMA DUZU Hüdayda Fidayda”

Dinlemek için Repertükül linki :
https://www.repertukul.com/CARSIDAN-ALMA-DUZU-Hudayda-Fidayda-725

Anadolu'nun birçok yöresinde yapılan oturak alemlerinin bir benzeri de Kerkük'te "Gade" adıyla yapılan sıra geceleridir. Bu gecelerde;  aşk - sevda, hasret... vb. türkülerin yanında oturak havaları da çalıp söylenmektedir.
"Hey Onbeşli" türküsünün bir Kerkük çeşitlemesi olan ve bu gecelerde de okunan "Oğlanam Adım Abdül" adlı türkü, taşıma türkülerin yöre müzik ve edebiyat kültürüne nasıl kaynaştığının çok bariz bir örneğidir. Türküde "Hediye" adı yerine her kıtanın ilk dizesinde "Abdul, Nusret, Taha, Saleh" gibi farklı erkek adları ile başlaması, nakarat kısımlarında ise "Heyriye, Sabriye, Bedriye" gibi farklı kız adları dikkat çekicidir. Bunun nedeni türkünün doğduğu yerdeki yüklenmiş olan anlamın ve altındaki öykünün taşındığı yerlerde tamamen devre dışı kalması ve farklı anlamlar ile sadece sözel ve ezgisel yönünün yöredeki aktif müzikal ve sözel unsurlarla bezenmesinin bir sonucudur. Bu türkünün hece yapısı bile "Hey Onbeşli" türküsü ile aynı olup, icrasındaki Kerkük tavrı kendini önemli ölçüde hissettirmekle beraber, ezgi örgüsü ve işleyişi neredeyse bire bir aynıdır. Salih Turhan'ın 2013 tarihinde yayımladığı "Irak Türkmen Havaları" adlı kitaptaki notanın altına düştüğü notta; "bu türkünün Hey Onbeşli türküsünün bir çeşitlemesi olduğu" yazmaktadır. Notayı olduğu gibi buraya aktarıyoruz.

Kerkük varyantı : "Oğlanam Adım Abdül adlı türkü.

Dinlemek için Repertükül linki :
https://www.repertukul.com/OGLANAM-ADIM-ABDUL-726

Türkü, diğer bir taraftan da Kırım'a kadar ulaşmış, ŞİMANAY (Yaylanın Çimeninde) adı ve yeni bir yaratımla, çeşitleme halini almıştır. Ana sözler değişmiş ve eklentiler yapılmış olsa da nakarat sözleri kalıp ezgisi ve ezgi örgüsü neredeyse hiç değişmeden Kırım halk türküsü olarak Kırım Radyosu'nda yıllarca çalınmış, icra şekli ile de adeta o coğrafyanın bir türküsü olmuştur. 
Türkünün kayıt yılını tam öğrenememiş olsak da, türküyü okuyan 09 Mayıs 1918 doğumlu Zeynep Lümanova 1932 yılında 14 yaşındayken Kırım Radyosu'na davet edilmiş, 18 Mayıs 1944 tarihinde gece yarısı evlerinden alınıp diğer çok sayıda Kırım Tatarı ile birlikte Özbekistan'a sürgün edilene kadar burada ses sanatçısı olarak çalışmıştır. Dolayısıyla elimizdeki kayıtın da bu yıllar arasında okunmuş bir radyo kaydı olduğu kanaatindeyiz. Türkü, sürgün edildikleri Özbekistan'da kayıt edilmiş olsa bile, gerek ses rengindeki gençlikten, gerekse Özbekistan'daki aktif müzik yaşantısından anladığımız kadarıyla en geç 1960'lı yıllarda kayıt edilmiş olabilir.
Türkü yine Kırım'dan Romanya'ya göç eden Tatarlar ile birlikte yeni coğrafyalara taşınmış, orada da ikinci bir yaratımla daha farklı bir çeşitleme haline gelmiştir. Türküyü 21 Ağustos 1933 doğumlu Kırım Tatar kökenli Rumen şarkıcı Kadriye Nurmambet 1974 yılında "Muzica Populara Turceasca" adlı 4 türküden oluşan plağa "Ay Bostancı" adıyla okumuştur. Burada da gerek ana sözle değişse de nakarat kısmı ezgi kalıbı ve örgüsü açısından neredeyse hiç değişmemiştir denebilir. Hatta ezgi örgüsü Ankara Devlet Konservatuvarı tarafından 1943 yılında Mustafa Yolcu ve Emin Diker'den derlenen türkü ile neredeyse aynı seyre sahip olması da dikkat çekicidir.
Sonuçta bir kayıt 46 yıl önce diğeri ise en iyi ihtimalle ortalama 60 yıl önce yapılmıştır. Hem Kırım hem de Kerkük çeşitlemeleri, ezgiler ve sözler Anadolu icrası ile kıyaslandığında, türkünün uzak coğrafyalara göçüne ve sosyolojik, müzikolojik, etimolojik değişimlerini iyi birer örnek teşkil ettiği görülmektedir.

Kırım varyantları : “Hey Bostancı Bostancı ve Yaylanın Çimeninde Şimanay” isimli türküler..

Dinlemek için Repertükül linki :
https://www.repertukul.com/HEY-BOSTANCI-BOSTANCI-766

Dinlemek için Repertükül linki :
https://www.repertukul.com/YAYLANIN-CIMENINDE-Simanay-767

Kırım ve Romanya varyantları hariç bu türkülerin hepsinin ortak özelliği ise oturak havaları olmasıydı. Hey Onbeşli'nin 1927 ve 1943 kayıtlarındaki sözleri ve ezgi yapısını incelediğimizde ağıt olmadığı da ortadaydı. Ancak sözlerdeki "aslında" ve "Bağdat" vurgusu hala orta yerde duran cevaplanması gereken konulardı. Türküyü 1927'de plağa okuyan Feryadi Hafız Hakkı Bey neden "aslında" diye söyleme gereği duyuyordu..? Bu sorunun cevabını türkünün plağa okunduğu yıllarda olabileceği düşüncesi ile o dönemi araştırmaya başladık. Ancak uzunca bir süre neden sonuç ilişkisi kuramamıştık. Ta' ki birçok Ermeni Aile'nin tehcir adıyla bilinen zorunlu göçe tabi tutulunca, yolda çocuklarının başına bir iş gelir korkusuyla 3 - 5 yaşlarındaki kız çocuklarını güvendikleri Türk Aileler'e emanet ettiğini öğrendiğimiz zamana kadar. 
27 Mayıs 1915 tarihinde hükümetteki İttihat ve Terakki partisi tarafından Tehcir Kanunu adıyla bilinen zorunlu göç yasasıyla, Ermeni Halkı'nın bir bölümü savaş bitene kadar, bulundukları bölgeden Suriye, Lübnan gibi farklı bölgelere göç ettirilecekti. Tehcir Kanununa göre zorunlu göçe tabi tutulanlar için her türlü tedbir alınarak göçün tamamlanması sağlanacak, savaş bitiminde ise isteyen Ermeniler yurtlarına geri dönebilecekti. Bu yasanın kapsadığı ülke genelinde 450 bin Ermeni'den 422 bini göçe tabi tutuldu. 1870 verilerine göre o dönem kaza merkezi olan ve tahmini nüfusu 18.575 kişi olan Tokat'ta, Müslim-gayrimüslim oranı % 55,31'e, % 44,69 dur. Yani bu bilgiye göre 8300 civarında gayrimüslim, yaklaşık 2400 haneyi teşkil etmektedir. İlerleyen zamanlarda Gayrimüslim oranı kaza merkezinde % 44.69 iken Müslüman göçmenler nedeniyle kaza genelinde % 21.26'ya gerilemiştir (Açıkel; 2003). Bu ailelerin neredeyse 3/4 'ü zorunlu göçe tabi tutulmuştu. 
İşte bu zorunlu göçe tabi tutulan Ermeni Aileler'in bazıları, yollarda başlarına bir iş gelir korkusu ile özellikle çok küçük yaşlardaki kız çocuklarını savaş bitince geri döner alırız umuduyla veya eğer gelemezsek sizin evladınız olsun diyerek samimi oldukları Türk Aileler'e emanet etmişlerdi. O günkü koşullar ve o kadar uzaklıktaki yolun nasıl gidilebileceğini düşününce, bu ailelerin durumu da daha anlaşılır olmaktadır. 
Zaten, gizlilik ve korku içerisinde yapılan bu emanet alma olaylarına konu olan çocukların, çevrede deşifre olmaması için yeni aileleri tarafından gerçek isimleriyle hitap edilmiyor, ancak çocuklar Müslüman olmadığı için ve  günah olur gerekçesiyle Ayşe, Fatma, Emine vb. gibi Müslüman isimleriyle de hitap edilemiyordu. Bunların yerine bu çocuklara "Hatun veya Hediye" deniliyordu. Bu isimler daha sonraki yıllarda bu şekildeki birçok kız çocuğunun nüfustaki gerçek isimleri haline gelmiştir. Müslüman gençlerle evlenen veya Müslümanlığa geçen birçok kızın da adı tamamen değişmişti. Türkünün gerçek öyküsü ve kahramanları tamamen bambaşkaydı. Yani türküde sözü edilen "Hediye" de büyük ihtimalle bu şekilde isim almış birisi olmalıydı. Aksi takdirde her nakaratta ısrarla "Aslında yarim kız senin adın Hediye" denilmezdi. Ne ilginçtir ki bu konuda bilgisine başvurduğumuz  ve 1925 doğumlu olan kaynak kişimizin de annesinin adı "Hediye" imiş. 
Alan araştırmalarımız sırasında öğrendiğimiz bu hazin öykü bizi çok derinden etkilenmiş ve üzmüştür. Türküdeki "Aslında yarim kız senin ismin Hediye" sözleri de bu şekilde mantıklı bir yere oturmuştur.. Zira türkünün ilk çıkışında bizim bildiğimiz şekliyle "aslan da yarim " şeklinde bir övgü ifadesi değil, "aslında yarim" şeklinde bilinirlik içeren bir açıklama ifadesi vardır. Yörede, fısıltı gazetesi son 20-25 yıldır türkünün ağıt olduğuna dair bir propaganda yapsa da, aynı fısıltı gazetesi daha eski zamanlardan beri, bu türkünün bir Ermeni kızına yakıldığını da söylemektedir. "Aslında yarim" vurgusu ve yukarıdaki bilgiler de bunu desteklemektedir. 
Anlaşılan o ki türküde konu edilen olaylar, öncesinde gayrimüslim olan ancak sonradan Müslüman adı alan bir genç kız ile 1315'li (1898-99) doğumlu bir genç arasında yaşanan bir sevda hikayesidir. Sözlere baktığımızda genç adam sevgilisi ile gizlice buluşmak üzereyken yakalanma tehlikesi geçirir ve damdan aşağı atlar.  Akabinde korkudan beti benzi kül gibi sararır.. Ancak sevgilisini görmeden gitmemeye kararlı olduğunu hissettirerek bir gediğe saklanır. (Gedik; yörede "kuytu yer" anlamında da kullanılmaktadır.) Üstelik sevgilisine aldığı fındık, fıstık ve manto gibi armağanlar da elinde kalır. Sevgilisine "aslında yarim kız senin adın Hediye diye" seslenirken belki de kızın gerçek kimliğini bildiğinden dolayı şantaj yapıyor da olabilir. 
İkinci kıtadaki "Bağdat yolları taşlı" sözleri ise tam bir muammaydı. Zira bu sözleri hepimiz "Tokat yolları taşlı" diye biliyorduk. 

Hey onbeşli onbeşli 
Bağdat yolları taşlı 
Onbeşliler giderse 
Kızların gözü yaşlı 

Birinci Dünya Savaşında Türk Orduları, 1915'te Çanakkale, 1916'da Irak Cephesi'nde ve Kut'ül-Amare'de büyük zaferler kazandılar. Ancak Mart 1917'de Irak Cephesi'ndeki ve Ekim 1917'den başlayarak Filistin Cephesindeki başarısızlıklar sonucu 11 Mart 1917'de Bağdat ve Kudüs kaybedilmişti. (Küçükvatan; 2013). Bağdat'ın düşmesi, Çanakkale Zaferi'nden 2 yıl sonra olmuştu. Bu bilgiyle karşılaştırınca bu oturak havası ile Bağdat arasında bir bağ kuralamasa da, "acaba Bağdat Cephesi'ne giden askerler için yazılmış olabilir mi" diye düşünmekten de kendimizi alamamıştık. 
Devam eden araştırmalarımız sırasında bu konuyla ilgili şaşırtıcı bir bilgiye ulaştık. Tokat'ta yerel bir tarihçi ve arşivci olan Hasan Erdem'in vesilesiyle ulaştığımız Osmanlı arşivinden bir belge ve 1968 yılında Tokat'ta yayımlanan "İlk Çaba" adlı dergi, türküdeki "Bağdat yolları" ifadesine ve türkü üzerindeki algının nasıl değiştiği hususuna büyük oranda açıklık getirmiştir.. Osmanlı arşivlerinde bulunan Hicri 1308, Miladi takvime göre 1892-93 yıllarına denk gelen bir belgede, Tokat'ta bugün adı Behzat olan caddenin, o yıllardaki adının Bağdat Caddesi olduğunu yazıyordu. Bu cadde, o zamanlar halk arasında Bağdat Yolu olarak biliniyordu. Bunun nedeni ise Osmanlı döneminde Bağdat'ın önemli bir ticaret merkezi, Tokat'ın ise büyük bir iç gümrük kapısı olmasıydı. (İhsanoğlu; 1999). Bağdat istikametinden ve İpek Yolu'ndan gelen kervanlar burada konaklar, malları gümrüklenerek buradan dağıtılırdı. Güneyden gelen ve Tokat'ı Ankara, İstanbul, Samsun, Erzincan, Erzurum istikametine bağlayan ve aynı zamanda asker uğurlamalarının davul zurna eşliğinde yapıldığı bu yolun adı, bu nedenle "Bağdat Yolu" olarak anılırdı. İşin daha da ilginç yanı ise Osmanlı arşivlerinden çıkan belge Bağdat Yolunun taş döşeme planı idi. Yani türküde sözü geçen "Bağdat yolları taşlı" ifadesinin adeta bire bir belgesiydi. Bağdat Caddesi'nin adı Cumhuriyetle birlikte günümüzde Tokat'ın en işlek bulvarlarından biri olan Behzat Caddesi olmuştur.


   Resim 1: Bağdat Caddesi Taş döşeme ve kasis planı

Açıklama : Bağdat Caddesi üzerinde ve Tokat Sancağı hudutları meyanında ve 3 numaralı keşifnamede tafsilatı beyan olunan 10 mezur oluk kasisi resmidir. Tarih 1308 (Miladi takvime göre 1892-93 yıllarına denk gelmektedir)

Resim 2: 1900 yıllarının başında Bağdat Caddesi ve mimari planda görünen taş döşeme kaldırımlar..

Böylece türkünün sözlerindeki "aslında yarim" ve "Bağdat yolları" vurgusu ile neyin ifade edildiği açıklığa kavuşmuş, oturak havasının; sözlerdeki Tokat'a ait vurgulamalar, ezgi yapısı ve varyantları açısından da Tokat Yöresi'ne ait olduğu da belgelenmiş oldu. 
Türküdeki üçüncü kıta ise birçok türküde eş metni olan mani tarzı sözlerden başka bir şey değildir. Dördüncü kıtada ise ihtimal dahilinde delikanlı sevgilisinin oturduğu evi tarif ediyor olabilir. Bütün bunları yan yana getirdiğimizde türkünün hafızalarımızdaki gibi bir ağıt olmadığı, sadece içinde "onbeşliler" ibaresi geçtiği için milli duyguların ön plana geçmesiyle şahsım da dahil birçok dinleyici ve araştırmacı tarafından yeni bir anlam yüklenerek, türkünün ağıt olduğu şeklinde kamuoyuna yanlış bir yönlendirilme yapılmış olduğu ortadadır. Türküdeki "Aslında yarim kız zenin ismin Hediye" vurgusu ile anlatıcıların birçoğunun popüler olmak uğruna "Şeyh uçmaz, ama müritleri uçurur" özdeyişinde olduğu gibi gerçek dışı yakıştırmalarla, söylenti şeklinde ve her hikayede farklı bir kimliğe büründürülen "Hediye" ile anlatılan tevatürler de boşa çıkmıştır. 
Türkü 1943 yılında da Muzaffer Sarısözen başkanlığındaki Ankara Devlet Konservatuarı derleme ekibi tarafından, o zamanki Tokat Belediye Başkanı Mustafa Yolcu'dan ve yerel müzisyen Emin Diker'den derlenmiş, ancak Konservatuar arşivlerinde kalmış gün yüzüne çıkmamıştır. Bu derlemedeki ezgi yapısı ve sözler de oldukça ilginçtir.
 Türkünün derleme fişlerindeki sözlere bakıldığında ; 

Hey onbeşli onbeşli 
Tokat yolları taşlı 
Onbeşliler gidiyor 
Kızların gözü yaşlı 

Aslan yarim kız senin adın Hediye 
Ben dolandım sen de dolan gediğe 
Fistan aldım endazesi onyediye 
Az mı geldi gönderdiğim hediye 

şeklinde seyretmekte, ancak ikinci kıtaya ait sadece bir dize yer almaktadır. Çok bilinen ve birçok türküde eş metin olarak kullanılan mani türü bir söz olduğundan, ikinci kıta da aşağıdaki gibi olduğunu tahmin etmekteyiz.

Köprünün altı diken 
Yaktın beni gül iken 
Allah da seni yaksın 
Üç yıllık gelin iken 

türkünün kısa sürede ezgi ve söz açısından nasıl dönüştüğü ve birçok eklemenin yapıldığı ortadadır.

1937 derlemesinin ses kaydını dikkatlice dinlediğimizde iki kişi tarafından okunduğu görülmekte ancak derleme fişinde sadece Mustafa Yolcu adı geçmektedir. Eldeki diğer birçok kaydı incelediğimizde aynı tarihte kaynak kişi olarak birkaç kaydı birlikte yaptıkları ve diğer kişinin Emin Diker olduğu diğer derleme fişlerinden anlaşılmaktadır. Fişteki ilk kıtada yazan "Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı" kısmı, Tokat'ın yazı kışlı" şeklinde duyulmaktadır. Dikkat edildiğinde kaynak kişilerin metin birliği konusunda bir an çelişkiye düştükleri de hissedilmektedir. Bu da bölgenin oturak havalarının kalıp ezgilerine uyan mani tarzı sözlerin nasıl döşendiğinin ayrı bir göstergesi ve aynı zamanda oturak havalarının da diğer bir özelliğidir. Zira saatler süren bu tarz eğlenceler de icracı müzisyenler aynı ezgi üzerine değişik sözler döşemek suretiyle işlerini kolaylaştırırlar. 
Muzaffer Sarısözen ve ekibinin yaptığı derlemelerde, derlenen esere ait normalin dışındaki özel bilgiler mutlaka yazılmaktaydı. Şayet bu eser bir ağıt olsaydı Muzaffer Sarısözen derleme fişindeki düşünceler kısmına ağıt ibaresi düşerdi. 
Bu derleme kaydında türkü sadece sözel değil ezgisel açıdan da küçük değişimlere uğramıştır. Bu derlemede ezgi Karciğar arızalı Hüseyni olarak icra edilmiş ve ezgi işleyişinde adeta oturak havası olduğunu bağırırcasına nakarat kısmında benzerlerine sıklıkla oyun havalarında rastlanan La - Mi aralığında atlayan ezgi işleyişi ve aman aman şeklindeki katma sözler eklenmiştir. Kısacası yıllardır arşivlerde saklı kalmış olan bu kayıtta da ağıt olduğuna dair herhangi bir ibare olmadığı gibi tam tersi çok açık bir şekilde oturak havası olduğu bellidir. 

Dinlemek için Repertükül linki :
https://www.repertukul.com/HEY-ONBESLI-ONBESLI-723

Resim 3: Mustafa Yolcu'dan Yapılan Derlemenin Fişi

Her nedense bu kayıt TRT Repertuarı'na dahil edilmemiş ve yılarca arşivlerde saklı kalmıştır. Nida Tüfekçi'nin de böyle bir kayıttan haberdar olmaması büyük bir ihtimaldir.
Üçüncü ve son kayıt ise Nida Tüfekçi'nin, babası Hamdi Tüfekçi'den derleyip reperuara verdiği kayıttır. Ancak bu derlemeye ses kaydı ve derleme fişi mevcut değildir. Nota üzerinde derleme tarihi bulunmamakta, sadece 24.05.1977 repertuar kurulu inceleme tarihi bulunmaktadır. Buna göre türkü bu tarihten önce derlenmiş olmalıdır.. Bu derlemedeki icra şeklinde veya notanın üzerinde de türkünün ağıt olduğuna dair herhangi bir not bulunmamaktadır. Aksine hem Nida Tüfekçi kayıtları hem de notası son derece kıvrak ve oyun havası niteliğindedir. Yine bu derlemede de sözler değişime uğramış 1927 ve 1943 kayıtlarındaki ikinci ve üçüncü kıtalar birçok türküde kullanılan mani tarzı sözlerle değiştirilmiş durumda karşımıza çıkmaktadır.

Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı

Giderim elinizden
Kurtulam dilinizden
Yeşilbaş ördek olsam
Su içmem gölünüzden

Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel gediye
Fistan aldım endazesi onyediye

Gidiyom gidemiyom
Sevdim terkedemiyom
Sevdiğim pek gönüllü
Gönlünü edemiyom

yine bu derlemede de mani şeklindeki farklı kıtalar mevcuttur.

Tüm bu bulguları ve türkünün ilk kayıttan itibaren 90 yıllık macerasını yan yana getirdiğimizde, yıllardır bağlarda veya diğer alemlerde oturak havası, düğünlerde oyun havası olarak icra edilen ve bu şekilde kabul görmüş olan bir türkünün, sadece sözlerindeki "Onbeşli" vurgusundan yola çıkarak ağıt olduğu iddia edilmiştir, hatta zaman zaman da dayatılmıştır. 
Tokat'ta yerel olarak yayımlanan 1968 yılına ait İlk Çaba adlı derginin 14. Sayfasında "Hey Onbeşli" türküsüne ait nota ve kısa öyküsü mevcuttur. Nota incelendiğinde 1943 Sarısözen derlemesindeki karciğar arızaların burada da olduğu görülmektedir.

Resim 4 İlk Çaba Dergisinde ki Hey Onbeşli türküsünün kısa öykü ve notası

Dergideki öyküde Osmanlı İmparatorluğunun 5-6 cephede savaştığı ve çok şehit verildiği, bundan dolayı da 1315 doğumluların askere alındığını ve Tokat'ta yaşayan "Hediye" adlı bir kızın 1315 doğumlu olan nişanlısının da askere alındığını, bu heyecanla bu türkünün yakıldığını ve halk ağzında bestelenerek bugüne kadar söylene geldiğini yazıyordu. Bugüne kadar Hey Onbeşli türküsü ile ilgili bulabildiğimiz en eski tarihli nota ve öykü buydu. Ancak ağıt olduğuna dair bir ibare yoktur. 
Bu dergi yayımlandığı yıllarda oldukça popüler ve yerel halk tarafından ilgiyle takip edilen bir dergiydi. Her sayısında "Tokat Folklorundan Örnekler" başlığı ile birkaç Tokat Türküsü'nün notası ve öyküsü yayımlanmaktaydı. Benzer öyküler aynı dönem de çıkan "Yeşilırmak" ve "Topçam" adlı yerel dergilerde de yayımlanıyordu. O dönem iletişimin araçlarını günümüzdeki gibi gelişmiş olmadığından ve kolay ulaşılabilirlik nedeniyle bu tür dergiler ve gazeteler halk arasında popüler birer bilgi kaynağıydı. Bu nedenle bölge halkı içerisindeki bazı kişi veya kişiler tarafından Çanakkale Cephesi'ne ve diğer cephelere giden 1315'lilerle, bu öykülerdeki 1315 doğumlu gencin askere alınması arasında zaman içerisinde doğrudan bir bağ kurulmuş olmalı ki, halk arasında türküyle ilgili birçok rivayet ve öyküler üretilmiştir. Birkaç kuşak sonra da doğal olarak sanki cepheye gidenler için söylenen bir ağıt algısı oluşmuştur. 
Seksenli yıllardan itibaren "Hey Onbeşli" ile ilgili roman, öykü ve hikaye kitapları ve makaleler yazılmaya başlanmış, yazılan her makale veya kitapta ısrarla cepheye giden çocuk yaşta askerler için söylenmiş ağıt olduğu vurgulanmıştır. Hatta bu yazılardan başka birçok senaryo üretilerek başta İstanbul, Tokat, Çorum olmak üzere çok sayıda şehirde "Hey Onbeşli" adıyla tiyatrolar sahnelenmiş, Anadolu genelinde çok sayıda öğretim kurumunda müsamerelere konu edilmiştir. 2015 yılında ise Turhal Belediyesi tarafından yüzlerce genç 1915 yılına ait asker kıyafetleri ile giydirilip Hey Onbeşli türküsü eşliğinde Çanakkale gezisine götürülmüştür. Yine bizzat  Belediye başkanının da içinde olduğu bir klip çekilmiş, birçok sanatçı türküyü ağır bir tempoda okumuş, belediye başkanı konuyla ilgili görsel medyada ve yörede düzenlediği gecelerde ısrarla "Hey Onbeşli'yi oyun havası olmaktan kurtaralım" şeklinde açıklamalar yapmıştır. Türkü, gerek kamuoyunda gerekse medya da birçok tartışmalara konu olmuş, konu kendi kendini tetikleyerek adeta domino taşı etkisi yapmıştır. Tartışmaya Prof. Dr. Bingür Sönmez, Songül Karlı, Ömür Gedik ve Bakanlık yaptığı dönemde Nabi Avcı ve daha çok sayıda ünlü dahil olmuş, çeşitli medya araçları ile türkünün ağıt olduğunu, saygısızlık edilmemesi gerektiğini ifade eden beyanatlarda bulunmuşlardır. 
Türküyle ilgili yayınlar ve içerikleri kronolojik sıra ile şu şekildedir: 
  • Ufuk Günesen : Hey Onbeşli- Kısa Öykü-Nota-1968
  • Mehmet Yardımcı : Hey Onbeşli Onbeşli-Öykü-1985
  • Hulusi Üstün : Hey Onbeşli Onbeşli-Hikaye-2003
  • Mustafa Arıkoğlu : Tevellüt 1315-Senaryo-2003
  • Ali Orhan Günaydın : Biri Bu Yanlışa Dur Demeli-Makale-Şiir-2007
  • Füruzan Sümer Utkan : Hey Onbeşli-Roman-2007
  • M. Emin Ulu : Onbeşliler Gidiyor-Roman-2008
  • İsmail Çolak : Mahşerin İrfan Ordusu Okuldan Çanakkale’ye-Roman2008
  • Bekir Altındal : Hey Onbeşli Onbeşli Üzerine-Makale-2008
  • Necdet Kurt : Hey Onbeşli-Makale-2009
  • Hayrettin Koyuncu Hey Onbeşli Onbeşli-Makale-2005
  • Mahmut Hasgül: Hey Onbeşli Onbeşli -Makale-2014
  • Halil Atılgan: Kızların Gözü Yaşlı, Adana Yolları da Tokat Yolları da Taşlı-Makale-2017
  • Halil Atılgan: Hey Onbeşli Türküsü ve Adanalı İboş Ali Ağa-Makale2016 Ufuk Günesen’e ait 1968 yılındaki yayın dışında yukarıdaki yayınlıların tamamı türkünün ağıt olduğunu işlemiştir. Aşağıdaki makaleler ise konuyu farklı bakış ile gündemine almış, ağırlıklı olarak türkünün yöresi üzerine tahliller yapmışlardır. Çok sayıda internet sitelerinde türkünün ağıt olduğuna dair öykü ve hikayeler yayımlanmış, konu sosyal medya üzerinde tartışılmış ve daha çok sayıda gazete, dergi haberleri veya köşe yazarları tarafından “Hey Onbeşli” ile ilgili yazılar kaleme alınmıştır. Hemen her yazıda milli değerler ön plana çıkarılarak türkünün bir ağıt olduğu yazılmış, oyun havası olarak oynayanlar ise ağır bir dille eleştirilmiştir. SONUÇ :
    Bu durum birçok sanatçı ve araştırmacıyı da yanıltmış, türkü zaman içerisinde birçok icracı tarafından çeşitli kalıplara sokulmuş, ancak türkünün bilinçaltındaki kodlarına uymadığı için çok fazla kabul de görmemiştir. Türkünün oturak havası olduğunu söyleyenler olsa da yanlış yönlendirmeler ve sonucunda oluşan algı ile halkın büyük kısmı bir türkü üzerinden bilinçsiz bir şekilde toplum mühendisliğine soyunmuştur. İlginç olan bir başka detay ise türkünün ağıt olduğunu iddia eden birçok kişinin de aslında buna kendilerinin de inanmadıklarıdır. Günümüzde zaman zaman bu tartışma alevlenmekte ve birçok kişi bu vesile ile medya ve kamuoyunda boy göstermektedir. Müzikologların boş bıraktığı alanların kimler tarafından ve ne şekilde doldurulduğu da ortadadır. Vatan söz konusu olduğunda millet olarak manevi değerler ve hassasiyet ön plana çıkmaktadır. Bu doğal olarak da olması gereken bir durumdur. Dolayısıyla milli ve manevi değerlere hiç kimsenin sözü olamaz, Ancak sadece içindeki bir iki kelimeden dolayı birkaç kişinin ortaya attığı ve dayattığı bir teze türküler alet edilmemeli, türküler kendi mecrasında yaşatılmalıdır. KAYNAKÇA :
  • Açıkel, Ali (2003) “Tanzimat Döneminde Tokat Kazası’nın İdari ve Nüfus Yapısındaki Değişiklikler (1839-1880)” , C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 27, No: 2 – Aralık, s. 253 – 265.
  • Elçi , Armağan (1997) Muzaffer Sarısözen (Hayatı, Eserleri Ve Çalışmaları), Ankara, s..241.
  • Günesen, Ufuk (1968) “Tokat Folklorundan Örnekler”, İlk Çaba Dergisi, Tokat, s.14.
  • İhsanoğlu, Ekmeleddin (Ed). (1999) Osmanlı Devleti Tarihi, C.II, İstanbul, s. 583.
  • Küçükvatan, Mahir (2013) “İngiliz Basınında Osmanlının Kut’ül-Amare Zaferi, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi Journal Of Modern Turkish History Studies” XIII/26 (Bahar/Spring), s. 55-85.
  • Ünlü, Cemal (2016) Gel Zaman Git Zaman, İstanbul, s. 340, s.420.
  • TRT Thm Repertuvarı, 393, 631, 1616, 1814, 3998 Numaralı Notalar. Yararlanılan Arşivler :
  • Ankara Devlet Konservatuvarı Arşivi
  • Hasan Erdem Arşivi
  • Kubilay Dökmetaş Arşivi Kaynak Kişi :
  • Fehmi Okucu, doğum 1925-ölüm 17,10,2016 emekli tüccar ve okuryazar. Tehcir sırasında yaşananlar konusunda büyüklerinden ve annesinden öğrendiklerini anlattı. Annesinin adı Hediye. Araştırmacı-Yazar Necdet KURT

Karacaoğlan dan

0

Karacaoğlan bir seyahatta bir şehrin kenarına vardığı zaman karşısına bir kadı ile karısı çıkıyor. Kadın kocasına:
-Bu kim? diyor.
Kadı da:
-Bu bir abdaldır, diyor. Karacaoğlan’a bu hal malûm oluyor. Sazını çekip bunlara söylüyor :
Her sabah her sabah vaaz edersin
Edep nedir erkân nedir yol nedir
Hocam sen de bir inceden bilirsin
Ateş nedir duman nedir kül nedir.
*
İki kardaş bir gömlekte dururduk
Gömlek durur birim birim yörürdük
Günahımız nedir her dem bilirdik
Abdest nedir namaz nedir din nedir.
*
Cennetin kapısında üç çocuk bekler
İkisi yörür de biri imekler
Gök yüzünde saf saf olmuş melekler
Onların da şeriatı bil nedir.
*
Evveli Âdem de sonradır Ali
Kıldan ince kılıçtan keskin islâmın yolu
On iki selvinin üç yüz altmış altı dalı
Bucağında biten iki gül nedir.
*
Karacaoğlan der de bu bize ardır
Deryanın yüzünde bir balık vardır
Balığın karnında üç kutu vardır
İkisin biz bilirik birisini bil nedir.
*
Pertev Naili Boratav derlemesi

Seyrani‘ye Mektup

0

Şiirle resmettim ahvalimizi
Okursun varırsa posta Seyrani
Şaşırma görünce ruh hâlimizi
Yüzde doksanımız hasta Seyrani

Sanma sen gideli dünya düzeldi
Belki o zamanlar daha güzeldi
Muhabbet tükendi hürmet azaldı
Laf söylenmez oldu dosta Seyrani

Önce aklıselim izan bozuldu
Hak hukuk tartacak mizan bozuldu
En sonunda kural düzen bozuldu
İstikbal koyu bir siste Seyrani

Kayboldu düşeni tutup kaldırmak
Vaka-i adiye adam öldürmek
İşten bile değil artık çıldırmak
Dert bir değil deste deste Seyrani

Servetin şöhretin kanıp forsuna
Cümleten kapıldık mal mülk hırsına
Gelenek görenek döndü tersine
Üstler selam durur asta Seyrani

Zenginler yaşarken bütün refahı
Bilen yok fakirin nedir günahı
Kulaklarda ninni mazlumun ahı
Ağıtlar kıvrak bir beste Seyrani

Her yerde hile de hilebaz da var
“Taşa tohum eken” hokkabaz da var
Dini ahkâm kesen beynamaz da var
Böyle uzar gider liste Seyrani

Bas bas bağırırken suçlu olanlar
İçin için ağlar içli olanlar
Bir yol bulup çıkar güçlü olanlar
Zeytinyağı gibi üste Seyrani

Aptallar cüretkar alim ukala
Er meydanı kaldı ite çakala
Dününden bihaber cahil cühela
Put deyip saldırır büste Seyrani

Kâğıttan adamlar kahraman oldu
Kırıldı umutlar toz duman oldu
Gülmeyi unuttuk kaç zaman oldu
Koskoca bir millet yasta Seyrani

Doğruyu söylemek maharet şimdi
Eşeğe çüş demek hakaret şimdi
İnsanı kandırmak ticaret şimdi
Marifet zahirde süste Seyrani

Hülasa değişmiş olsa da devir
Bitmiyor ruhların çektiği cevir
Ona da bulaşsın sendeki tavır
Çırak al Mülkî’yi usta Seyrani

Aslan AVŞARBEY (Mülkî)
30.11.2024-Kocaeli

Dinle sana bir nasihat edeyim

0

Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan, gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelince
Anı yad ellere açıcı olma

Mecliste ârif ol kelâmı dinle
El iki söylerse, sen birin söyle
Elinden geldikçe sen eylik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma

Dokunur hatıra kendisin bilmez
Asilzadelerden hiç kemlik gelmez
Sen eyilik et de o zayi olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma

El âriftir, yokla kendi kendini
Dağıdırlar duzağını, fendini
Alçaklarda otur, gözet kendini
Katı yükseklerden uçucu olma

Muradım nasihat bunda söylemek
Size lâyık olan onu dinlemek
Sev seni seveni, zay etme emek
Sevenin sözünden geçici olma

Karac’oğlan söyler sözün, başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma

Dedi ki okul

0

Dünyanın en zengin aklını gördüm
Sermayesin sordum dedi ki okul
İnsanlara hizmet yaptığın yardım
Merhametim duygum dedi ki okul

Sudan ateş yapan ne güzel sanat
Dünyayı ışığa kaplarsın kat kat
Fikrile mi ettin bunları icat
Rehiberim oldu dedi ki okul

Bu bir keramet mi yoksa hüner mi
Göz görmezse gönül buna kanar mı
Öküzler tarlada sapan döner mi
Eker biçer motor dedi ki okul

Kanat takar gökyüzünde uçarsın
Denizleri müdanasız geçersin
Soğuğu yağmuru nasıl seçersin
Rasathane kurmuş dedi ki okul

Çeşitli taşıtlar bir de tirenler
Hekim olup her yareyi saranlar
Bunu sen mi yaptın yoksa erenler
Daha neler yapar dedi ki okul

Radyolar hayrete düşürdü beni
Her dilden biliyor yok amma canı
İlim akıl fikir yaratmış bunu
Lambası dalgası dedi ki okul

İnsanlar kafası bunları bulan
İlimdir dünyada hakikat olan
Bütün bu işlerin temelin kuran
İnan buna Veysel dedi ki okul

Aşık Veysel

ALEVİLERİN RÜZGÂR YÖNLÜ İKİ YÜZLÜLERİ…

0

Murtaza Demir, Bilgisiyle, Emeği ile, Duruşu ile Alevi hareketinin temel taşı idi…

Hastalığında birkaç defa arayarak muhabbetim oldu, özellikle ilaç ihtiyaçlarını sordum…

Kendisiyle “Yol”umuz gibi Kaderimiz de bir’lenmişti…

Yaşarken mahkeme kapilarinda yalnızlığını gördüm…

Kurucusu olduğu Derneğe bile sokulmadiğini, sürgün yaşadığını öğrendim…

Göçünce de herkesin sahiplendiğini gördüm…

Yaşarken yalnızlığının hesabini sormayan, Kafalarini kuma gömen, sorgulamayan Baba-Dedesi, Başkani, kendisini Cennete göndermek için(!) “Dua”ya koştular…

Oysa O’nun son yolculugunda sizlerden tek beklentisi bir “Özür” Dilemenizdi…

Başkanı, Siyasetcisi, Vekili sahiplenmek için resimlerini basti…

Bütün Ayiplar, Kayiplar, Üzüntüler, Kederler, Alevilik adina yapilanlar, kendisiyle beraber mezara sirlandi…

Böylece Herkes ayıbından kurtulmuş oldu…

Madimak’ta 2 Temmuzda kız çocuklarımızın sirtina basarak pencereden atlayip kurtulanlar Avrupa’da kahraman oldu…

Yaşadığı ülkede bir tek Derneği olmasina rağmen, AABK’da ise 6 kurumda birden yönetici oldu…

Murtaza Demir ise Sivas’in günah keçisi oldu…

Bu olayi sorgulayan olmadi, soran olmadi, Alevilikteki Dar-Didar olmadan birileri Kahraman, birileri Devletten bile daha Günahkar oldu…

Kişinin Edebine göre…

Kimin borusu güçlü örterse…

Fakat Murtaza Demir, mahkemelere gidişini bile rekam etmiyecek kadar yalnızlığını içine gömen, parasini da Alevi hareketine harcayan Onurlu bir Aleviydi…

Şimdi ise “Diri”sinden uzak duranlar, “Ölü”sünü sahiplenmeye başladılar…

Hep böyle olmuyor mu..?

Ölüyü sahiplenmek, ölünün üzerinden pirim yapmak kolay…

Ama yaşayan Bilge insanla yol yürümek, kandirmak zor, cahili ikna etmek ise kolay…

Çünkü bilge insan, bilgisi ile konuşur, sorgular, yanlışı elestirir, yol gösterir…

Kurumunu dağıtıp, satin aldigi “Alevi Mezarligi” ile övünenleri bile gördük…

Alevileri bölüp, kurumlardan uzaklaştirip Almana, İngilize “Aleviliği öğrettim” diyerek övünenleri de gördük …

Yakinda Bütün Almanlar, İngilizler birbirine Musahip olusa, Pir-Talip olursa hiç şaşırmayın(!) derim…

Sözüm o ki; “Diri”mize zulüm eden, Sözümüze kiymet vermeyen, “Ölü”müze de gelmesin, sahiplenmesin…

Düşman hukuku ile yönettiğiniz Kurumlariniza da ihtiyacimiz yok…

Dişi Güman, içi Mervan Hoca-Ana-Baba-Dede’lerinizin Dua’lari da size olsun…

Toprak Ana’nin eşiğinde “Yol”un Rizaligini alabilmiş isek o da yeter bize…

Murtaza Demir Baskan’a saygi ile…

#Murtaza Demir

ALİ DERELİ

11/01/2025

Bir güzelin aşığıyız Velayet Aytan

0

Bir güzelin aşığıyız
Din, imandır bu yâr bize.
Aşkımızın sadığıyız
Kılavuzdur ikrâr bize.

Yol alırız bir kervanda
Hak dileriz Hak divanda.
O cihanda, bu cihanda
Nasip ola didâr bize.

Dil biliriz, dil ehliyiz
Hal biliriz, hâl ehliyiz
Aşk ehliyiz, yol ehliyiz
Kem bakmayın zinhar bize.

Aşk deryasın boylarız biz
Yâr ismini söyleriz biz.
Cemâl talep eyleriz biz
Bundan öte ne var bize.

Meşk eyleriz bir yâr ile
Hû çekeriz biz sır ile.
Süslenmişse Hak nur ile
Kıble olur duvar bize.

Bizimledir Adem’le Nuh
Bizimledir o kutsi ruh.
Ey aşktan bi-nasip güruh
Dünya size Haydar bize.

Kelâm geldi sona yetti
Velayet aşkta diretti.
Genc-i nihân zuhur etti
Aşikârdır esrâr bize.

Velayet Aytan

https://aleviyol.com/category/kueltuer-sanat/siir/velayet-aytan

Ateş sardı kör yılanın gözünü

0

Onat Kutlar’ın Deniz’ler için yazdığı şiir
I.
Ateş sardı kör yılanın gözünü
İspinoz kuşu da ötmez oldu
Kurudu evinizin önündeki asma
Ananızın kurduğu salçalar
Soğuyor kızgın güneşte ve örtüyor
Gözyaşlarının dinmeyen buzları
Sayısız köylerini yoksul doğunun
Yüzünüzün denizinde yapraklanan kan
Şimdi ölü suların dibine çöküyor


Kinin külrengi örümcekleri
Seriyor suların ve şehirlerin
Üstüne unutuşun kefenini
Artık cellatlar sizi hatırlamıyor
Yalnız sessizliğin çınladığı
Avlunuzun taşlarından bir ses
Soruyor belirsiz zamanlarda


“Öldün mü oğul?”
Kim biliyor bu sorunun karşılığını
Ananız kapıları kapatıyor
Kapatıyor yollarını doğunun kan
Kanın kepengini beş bezirgân kapatıyor
Mermer sokaklarda tabutlar gibi
Abanoz renginde bir arabanın
Sıcak koltuğunda yüz ölü vizon
Kayıtsız bir kahkahayı sarıyor


Berber koltuklarında taş orkideler
Bana ne alıyor pazaryerinden
Soyulmuş kabuklarıyla çürürmüş muzlar
Kocaman hesap makinelerinden geçiyor
Rotatifin el değmemiş topları
Matbaa ananın yüksek kapıya
Besleme girdiğinde peydahladığı
Sürüyle pezevenk bağrışarak


Kirli kâğıtlarla kapatıyor
Daracık bir avlunun gerçeğini
Kanlı ve unutulmaz gerçeğini
Sizin için değil artık gölgeli serin
Bir ikindi masası konuşmaları
Oralarda demirden çeneleriyle
Zamanın kahvesini öğütüp içen
Bir yudum kahveye bir yudum acı
Bir yudum kahveye koca bir deniz
II.
Ölüleri öylesine gömdüler
İyi ki mayıs ve sabah erken
Keten çiçekleri getirmiş rüzgâr
Başka da kimseler yoktu
Şimdi bazen mayıs mı unutuyorum
İlmeği arkadan vuran
Kolu bir tane değil ki
Hepsini gördüm hepsini
Ah daracık avludan geçen ses
Oğlumun boynuna dokunamıyorum
Geri gelmeyecek olan
Nasıl bilir ve oradan vururlar
Denizin yüzü ürperiyor
Kanlı bıçağını su temizlemez
Nereye gidersen git seni tanıyorum
III.
Üzülme baba, nerdeyse çıkar
Şimdi dağlardan
Gelir serin bir esinti terini siler
Okşar derisini kanı temizler
Biz o rüzgârı biliriz
Rüzgâra parmaklık konur mu?
Kahırlanma baba demir kapılar
Ardından iki türkü şimdi erişir
Biri köpekler üstüne bir aslanlar
Yüzünden sular gibi geçer ölü oğlunun
Biz o türküleri tanırız
Doldurur gökyüzünü, toprağa yeter
Türküye kurşun sıkılır mı?
Unutma baba onun arkadaşları var
Çatlamış nar gibi mayıs ayında
Yazları ürperen zeytin dalları
Altın eylül ağaçları gibi genç kızlar
Alnını çiçeklerle donatırlar
Çiçeksiz düğüne gidilir mi?
Unutma baba onun arkadaşları var
Seyrek ağaçlı korularından yoksulluğun
Ve uçsuz bozkırlardan koşarak
Ölüme açılan yiğit çocuklar
Yaşamanın savaşçısı çocuklar
Tez ulaştırırlar onu güneşe
Kentlerin kanalına dolar balçığı
Güneş balçıkla sıvanır mı?
Hatırlar mısın baba, ninem anlatırdı
Serin yaz sabahlarında Sivas’ın
Söğüt dallarında bir ak güvercin
Açarmış eski kitabın sayfalarını
Okuu okuuu… dermiş ağzında can dili
Denizi geçen Yusuf’un sayfalarını
Hüseyin’in Battal Gazi’nin sayfalarını
Her birine Simav’dan bir zeytin dalı
Koysak bir gün okuyan olur mu?
IV.
Baba Hıdır İlyas kıssadan hisse söylerdi
Darağacına tahta veren çınar bir gün anlar
Bayrağı taşıyan düşerse onu taşırlar
Son yoksul çocuğun yüzü gülünceye kadar.
(Onat Kutlar)

Sevgili Onat Kutlar’ın, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan katledildikten sonra yazdığı şiirin kısa öyküsü şöyle:
12 Mart faşizminin karanlık günlerinde idamlara karşı düzenlenen imza kampanyasının başını bilindiği üzere Onat Kutlar çekmişti. Ankara’da da Altan Öymen ve Erdal Öz’ün çabalan unutulmaz. Ben de o dönem İnşaat Mühendisleri Odası başkanı olarak karınca kararınca katkı koymaya çalıştım. Toplumda olumlu yankı bulan, adeta baskı günlerinin ölü toprağını silkeleyen bu imza kampanyası bilindiği üzere sonuç vermedi ve 6 Mayıs 1972’de üç fidanımız darağacına gönderildi.
Umut çiçeklerinin sonuçsuz kalsa da açmasını sağlayan bu çabanın öncüsü Onat Kutlar’ın ne kadar etkilendiğini tahmin etmek zor değil.
Bir gün Ataköy’e, çalıştığım şantiyeye geldi. Yazdığı şiiri verdi. Benim de bir kopya çıkartmamı istedi. O günler fotokopi yaygın değil. Elimle kopyasını çıkartıp geri verdim bu şiiri. Daha sonra tekrar temize çektim evde.
Çok sonra şiir kitabının hazırlığını yaparken aradı Sevgili Onat. Yazdığı bu şiiri bulamıyordu. Bendeki kopyasını istedi. Ne kadar arasam boşuna.. Bulamadım nereye koyduğumu. Öyle kaldı bu adsız şiir bir kitap arasında..
Sevgili Onat Kutlar’m bombalı saldın sonucu öldürülmesinin üzerinden on beş yıl geçti. Ve ben geçenlerde kuytu köşede bekleyen bir kitabın içinde buldum bu şiiri.
(METE AKALIN, 6 Mayıs 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi)

Murtaza Demir Hakka yürüdü

0

Pir Sultan Abdal yolunda bir dava adamı, araştırmacı, yazar Murtaza Demir Hakka yürümüştür.
Devri daim olsun.

Cenaze Erkanı
10 Ocak Cuma
Saat 12:00 ‘de
Oran Pir Sultan Cemevind
e

Hakk’a uğurlama töreni,
11 Ocak Cumartesi
Saat: 12:00’ de
Sivas Yıldızeli Banaz köy mezarlığında sırlanacaktır.

Engerek yılanının dölleri’

0

Başlık, Hz. İsa’nın bir sözünden alınmıştır. Allah ile aldatan şeytan çocuklarının, bu aldatmayı tezgâhlama mekânı olarak kullandıkları mabede yollama yaparak, şöyle diyor Hz. İsa: “Allah’ın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek yılanının dölleri!” Bu sözün önümüze koyduğu kahırlı ıstıraptan insanlığı kurtarmak için, vahyin son kitabı Kur’an gerekli adımları atmış, gerekli uyarıları yapmış, gerekli donanımı getirmiştir.

Bir kere; dinden resmî mabet çıkarılmış, bütün yeryüzü mabet ilan edilerek, Tanrı’ya ibadet için birilerinin kotardığı bir mekâna ihtiyaç bırakılmamıştır. Kur’an’ın ifadesiyle; “Ne yana dönerseniz, Allah’ın yüzü oradadır”. Ve Hz. Peygamber’in ifadesiyle; “Bütün yeryüzü mescittir. İnsan, Allah ile istediği yerde beraber olabilir”. Bu buyrukların özeti olan ilke de şudur: Bütün yeryüzü mabet, bütün meşru fiiller ibadettir.

Cami bir toplantı yeridir; orada namaz da kılınır. Cami; namaz için, olmazsa olmaz bir mekân değildir. Allah’ın evi falan hiç değildir.

Kur’an, engerek soyunun döllerine istismar imkânı yaratacak öteki yapılanmaları da yerle bir etmiştir: Din sınıfını yıkmış, din kisvesini yırtmıştır. Allah ile insan arasına girmesi muhtemel aracıları, şefaatçıları, yaklaştırıcıları, evliyayı birer şeytan uşağı ve şirk unsuru olarak gösterip kenara itmiştir.

KUR’AN BUNLARIN DİN DEDİĞİNİ LANETLİYOR

Bütün bu uyarılara rağmen; Kur’an dinlenmediği, Kur’an’dan gerekli donanım alınmadığı için; engerek yılanının dölleri ellerini kollarını sallayarak, yirminci ve yirmi birinci yüzyılda bile zulümlerini sürdürmüş; kitleleri zehirleyip felç ederek, onları camilerde soyup soğana çevirmişlerdir. Hem de, milyar dolarlık rakamlarla! Mercümek talanından Deniz Feneri soygununa ve bugün pis kokuları sokakları dolduran AKP (adaletsizlik ve karanlık partisi) yolsuzluklarına kadar, tümü doğrudan veya dolaylı yoldan mabedin kullanılmasıyla gerçekleştirilmiştir.

Engerek yılanının dölleri, tarihin her döneminde mabedi ve dini istismara gitmeden ve bir de emperyalizmden destek almadan asla başarılı olamamışlardır. Bugün de öyledir. Bugün, engerek yılanının döllerinden yakasını kurtarmak isteyenler, öncelikle cami sömürüsünü durdurmak zorundadırlar. Ve bilmek zorundadırlar ki; bugün ‘cami, Allah’ diye diye, Allah ile aldatarak, Allah ile susturarak; Allah’ın iradesinin tam aksini yapmanın dokunulmaz mekânı, eleştirilmez alanı olarak kullanılmaktadır. Bunun anlamı: caminin, ‘Allah ve din’ tabelası altında, insan hakları ihlali için kullanıldığıdır.

Türkiye’de bugün mabet istismarının anayasal kurumu Diyanet İşleri’dir. Diyanet’in kotardığı cami, beş buçuk katrilyonluk bir bütçeyle, yani bizzat devletin destek ve himayesinde soygunların ve haksız kazancın aracı yapılmaktadır. Şunu sormalıyız:


Kur’an dini, birileri namaz kılsın diye; yüz bin civarında insana beş buçuk katrilyon maaş dağıtılmasını meşru görür mü? Dahası: Bu maaşların, namaz kılmayan, camiye gelmeyen insanlardan alınmış vergilerden verilmesini meşru görür mü? Hayır, asla meşru görmez. Aksini söyleyenler din adına yalan söylüyorlar. Doğru söylediklerinden emin iseler; gelsinler, milletin önünde konuşalım.

Gerçek şu ki: zulüm içinde zulüm söz konusudur. Dine hizmet adı altında, dindışılığın en yıkıcısı sergilenmektedir.

Yaşar Nuri Öztürk

Benim neler çektiğimi kim bilir

0

El gözünde dertsiz gamsız biriyim
Benim neler çektiğimi kim bilir
Ben yeni közlenmiş yangın yeriyim
Benim neler çektiğimi kim bilir

Sinemdedir benim derdim dağlarım
Ben yaramı gizli sarar bağlarım
Ben gündüzler güler, gece ağlarım
Benim neler çektiğimi kim bilir

Ben kimine yazım, kimine kışım
Arife doluyum, cahile boşum
Ben kolsuz kanatsız beden siz başım
Benim neler çektiğimi kim bilir

Sinemdedir benim derdim dağlarım
Ben yaramı gizli sarar bağlarım
Ben gündüzler güler gece ağlarım
Benim neler çektiğimi kim bilir

Ben Maksut’um yüreğimde, yangın var
Bu yangını söndürmedi, boran kar
Benim sessiz sessiz ahuzar’ım var
Benim neler çektiğim kim bilir

Sinemdedir benim derdim dağlarım
Ben yaramı gizli sarar bağlarım
Ben gündüzler güler gece ağlarım
Benim neler çektiğimi kim bilir

Sinemdedir benim derdim dağlarım
Ben yaramı gizli sarar bağlarım
Ben gündüzler güler gece ağlarım
Benim neler çektiğimi kim bilir

Dış dünyaya kapanırken İsmail Engin

0

dış dünyaya kapanırken

iç dünyamızda mutlu oluyoruz. rastlıyorum sokakta yılgın, evinde dertleriyle başbaşa biçare ama mutlu insanlara, demleyip içtiği bir bardak çayla. bazan fal baktığı kahve fincanlarını ters yüz etmişlere.. umut işte, umudunu yitirmemişlere.

ve varsa kendilerinden daha iyi baktıkları kedileriyle, kuşlarıyla, köpekleriyle.

bakıyorum gözlerine, içi gülüyor. anlıyorum ki, arada çıkıyorlar, kendi çocukluklarına, yaşattığı hayallere yolculuğa.

kimi zaman tek kadeh rakı ve beyaz peyniriyle..

rakı ve beyaz peynir dedim de :

insanı sofrada ve rakı masasında tanıyacaksın. egoistse, önündeki yemek – ekmek fazladır. paylaşımcıysa, beraber sofraya oturduğundan azdır.

birkaç tekten sonra gizli kişiliği ortaya çıkar. kavgacıysa, uzaklaşacaksın. türkü söylüyorsa, hakikaten korkma ondan, istisnalar hariç.

içmeden küfürbaz olanla bir araya bile gelmemek lazım. biraz içtikten sonra, bel altı sohbeti yapmayan dedikodu etmeyen insan, iyidir. insanı bir de demliyken ölçmek gerekir.

bunlar için, iyi insanlar için çalışmaya değer.

Yalan dünya herşey yerli yerince

0

Yalan dünya herşey yerli yerince
Arının yaptığı bal belli değil
Yaradan dan ibret alıp görünce
Kendini unutan kul belli değil

Çıkarsın bir selam veremez olduk
Her şeyi unutup hayele daldık
Hor görüp insanı yüzüne güldük
Bilmez ki gittiği yol belli değil

Dürüst iş kalmadı hileyle hurda
Kararmış yüreği çarpmıyor burda
Ne yaptım deyip de kendine sorda
Ne dediğin duymaz dil belli değil

Her şeyi unutup maddeye taptık
Doğru yol kalmadı yanlışa saptık
Biz bizi unutup sevgiden koptuk
Açıp da kokmayan gül belli değil

Boşuna dil dökme sakın cahile
Alışmış durmaz ki yapmazsa hile
Bülbül de küstümü konmaz mış güle
Yağmazsa yağmurlar sel belli değil

Saymakla bitmiyor hileler yapan
Çok insanlar gördüm maddeye tapan
İmanın unutup yalnışa sapan
Dökülüp çürüyen dal belli değil

Ahmet’im kirlense bunlar paklanır
Güzel olan herşey sevip koklanır
Gerçek dost dediğin gidip yoklanır
Beyazlar içinde al belli değil


Ahmet ipek.02.01.2025