Ana Sayfa Blog Sayfa 121

LAİKLİĞİ İŞLEDİK

0

Hünkar Hacı Bektaş Veliden beri
Özümüze laikliği işledik
Kendimize rehber seçtik o piri
Sözümüze laikliği işledik

Bektaşilik ikiliğe son verdi
Aleviler canan için can verdi
İnsanlığa yol gösterip yön verdi
Hazımıza Laikliği işledik

Karşı çıkanlara şaşırdık kaldık
Gururla yaşadık şerefle öldük
Horasan’dan beri yürüdük geldik
İzimize laikliği işledik

Sevgi bahçesinde yeşerdik bittik
Ayrık otlarını yolduk yok ettik
Göniil yaylasında çok sürü güttük
Kuzumuza laikliği işledik

Kapımız açıktır kapalı değil
Elimiz kalemli sopalı değil
Mülkümüz engindir tepeli değil
Düzümüze laikliği işledik

Birlik fidanını diktik bu yurda
Hiç medet ummadık cahilde körde
Döşüne tel taktık koluna perde
Sazımıza laikliği işledik

Aşıklar taşımaz kini benliği
Hoşgörüde bulur zevki şenliği
Yırtılmaz sökülmez aşkın önlüğü
Bezimize laikliği işledik

Karanlığa ışık tutar dünümüz
İlim öğrenmekle geçti günümüz
Atatürk’ün ilkeleri konumuz
Tezimize laikliği işledik

Cehalete karşı tavır takınca
Ey SİNEMİ korkma yoktur sakınca
Cumhuriyet meşalesin yakınca
Közümüze laikliği işledik

HACI BEKTAŞ’I GÖRDÜM

0

Yorulmamı değer koşmamı değer
Yürüdükçe Hacı Bektaş’ı gördüm
Yüce dağ başına kar gibi yağar
Eridikçe Hacı Bektaş’ı gördüm

Ey erenler çoğa sayın azımı
Bilmem nedir bu davanın çözümü
Kendi benliğimi kendi özümü
Korudukça Hacı Bektaş’ı gördüm

Cevherinde incisinde taşında
Kudret lokmasında tatlı aşında
Bektaşi pirleri beni peşinde
Sürüdükçe Hacı Bektaş’ı gördüm

Hünkarın sohbeti hünkarın sesi
İrem bahçesinin lalesi süsü
Gönül yaylasını sevdanın sisi
Bürüdükçe Hacı Bektaş’ı gördüm

Yoktur arayanım gelip gidenim
Hanı ağlayanım feıyat edenim
Ölürsem kemiğim bütün bedenim
Çürüdükçe Hacı Bektaş’ı gördüm

SİNEMİ’ yim su bulunur destimde
Nice canlar oturdular postumda
Akan göz yaşlarım gülün üstünde
Kurudukça Hacı Bektaş’ı gördüm

Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den gönül

0

Barışın Sevginin, hoş görü yeri
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den gönül
Yoluna sermişem, aşk ile seri
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den gönül

Dört unsurda doğadan biz açarız
Hakktan gelip, hakikata göçeriz
Pir yolunda aşkla serden geçeriz
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den gönül

Aslan ile Ceylan, barış içinde
Sevgi saygısıyla yarış içinde
Doğa güzelliği görüş içinde
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den gönül

Kul Öksüz’üm, İlim irfan yolumuz
Kırklar meclisinde gelir dolumuz
Talibiyiz Seyyid Cemâl kolumuz
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den gönül

Âşık Mustafa Öksüz

Delilik Derecesinde Zeki Olan Fakat Çoğumuzun Tanımadığı Türk Bilim İnsanı: Uluğ Bey.

0

O, dört bir yanı korkutan başbuğ Timur’un torunu, Mirza Şahruh’un oğlu ve yaşadığı yüzyılın en mühim alimiydi. Hem bilim adamı hem de başarılı bir yöneticiydi. 39 sene boyunca Maveraünnehr ve Semerkand’a hükmetti. Zamanın üniversiteleri sayılan en mükemmel medreseleri kurdu. O hiçbir zaman dedesi gibi büyük bir başbuğ olamadı. Fakat onun ilmi, bütün doğuyu titreten dedesi Timur’un meziyetlerini bile aştı.

Doğumu Hayırlara Vesile Oldu

Esas adı Muhammed Taragay idi. 22 Mart 1394’te dünyaya geldiğinde, dedesi Timur büyük bir seferdeydi. Timur torunu olduğunu haber alınca çok mutlu oldu. O kızgın ve sert başbuğ, yerini nurlar saçan birisine bırakmıştı. Aldığı esirleri öldürmeyerek bağışladı. Böylece Muhammed Taragay,doğumuyla birçok insanın hayatını kurtarmış oldu.

Dedesinin Himayesinde Büyüdü

Timur seferlerine yakınındaki herkesle birlikte çıkardı. Hanımlarını, gelinlerini dahi tahtırevanda beraberinde peşine takardı. İşte Uluğ Bey’de böyle bir sefer sırasında doğmuştu. Timur bu torununu çok seviyordu. Saraydakiler Timur’un bu torununa Muhammed Uluğ Bey demeye başladılar. Uzun yıllar geçtikçe lakabı adının önüne geçti ve zamanla ismini unutur oldular. Fakat Uluğ Bey adı hiçbir zaman unutulmadı.

Doğduktan kısa bir süre sonra yetiştirilmesi için Timur’un hanımı Saray Mülk’e verildi. Adet böyleydi, doğan çocuğu annesi ve babası yetiştirmez, yakın bir aile büyüğüne verilirlerdi. İşte bu sebeple Uluğ Bey babası ve annesini çok göremedi. Annesi Gevherşad hatun da onu çocuğu gibi hissetmiyordu.

(Bu gelenek halen sürdürülmektedir. Günümüzde de o coğrafyada doğan çocuklar bakımları için dedesi ve anneannesinin yanına verilmektedirler.)

Dedesini Rol Model Alıyordu

Uluğ Bey, dedesinin çadırında elçilerin kabul edilmesinde bulunuyordu. Timur kurduğu teşkilat sayesinde ülkenin her yerinden haberdar oluyordu. Timur’a haber getirenler huzura çıkınca onun yanında torunu Uluğ Bey’i de görüyorlardı. Timur torunundan hiçbir şeyi gizlemiyordu. Bizzat devlet işlerini öğrenmesini istiyordu. Fakat Uluğ Bey siyasetten çok, dedesinin kültürel faaliyetlerine hayran kalıyordu. Dedesi Timur okuma-yazma bilmediği için, emrinde bulundurduğu birtakım alimlere merak ettiği kitapları anlattırırdı. İşte esasen bu toplantılar, Uluğ Bey’in dikkatini çekiyordu.

1402 Ankara Savaşı

Timur 1402’de Osmanlı’ya büyük bir darbe vurarak Yıldırım Bayezid’i esir aldı. Tabi ki Uluğ Bey Timur’un tek torunu değildi. Bu büyük zafer sonrasında 1403’te Timur’un çok sevdiği torunlarından Muhammed Sultan vefat etti. Bu Timur için büyük bir darbeydi. Torununu çok sevmesinin yanında, hemde onu kendi tahtına varis olarak düşünüyordu. Bu yüzden iki kat daha dertli, daha fazla üzüntülüydü. Çok sevdiği oğullarından Cihangir de vefat etmişti. Mirinşah ise attan düştüğü için kafasını vurup adli dengesini yitirmişti. Geriye bir tek Uluğ Bey’in babası Şahruh kalıyordu. Onun Timur gibi devlet adamı olacak bir yeteneği yoktu, daha çok dinle ilgilenen, Timur’a nispeten alim birisiydi.

Torunları çoktu fakat hepsi küçük yaşta idiler. Timur geride bırakacağı imparatorluğa varis ararken ömrünün sonuna da yaklaşmıştı. Yıldırım Bayezid’in ölümüne de üzülmüştü. Bütün bu dertlerinin yanında kendini içkiye vermişti. Aşırı derecede şarap içiyor, düzensiz besleniyordu. Bunlara karşılık yorucu seferlerden de geri durmuyordu. O, atının üstüne binince bütün kusurları örtülür tam bir başbuğ olarak çevresine korku salardı. Yine uzun bir sefer sırasında kara kışın ortasında rahatsızlandı. Tabipler ne yaptılarsa derman olamadılar. Timur ömrünün sonuna geldiğini anlamıştı. Allah’a tövbe ederek bütün günahlarının bağışlanmasını diledi ve 1405 yılının karlar altındaki bir şubat ayında torunu Pir Muhammed’i tahta vasiyet ederek bu dünyaya veda etti.

Taht Mücadelesi

Timur ardında büyük bir imparatorluk bırakmıştı. Tahta torununu vasiyet ettiyse de diğer akrabaları buna sorgusuz, sualsiz boyun eğecek değildi. Uluğ Bey’in babası Şahruh, Timur’un küçük torunları Pir Muhammed ve Halil Sultan’a karşı 4 sene boyunca mücadele etti. Nihayet 1409’da Semerkand’ı ele geçirerek hükümdarlığını ilan etti. Mirza Şahruh, Herat’ı seviyordu ve orada yaşamayı seçti. Semerkand, oğlu Uluğ Bey’in emrine verildi.

Resmiyette böyle görünse de aslında Uluğ Bey, küçük yaşta olduğu için Şah Melik’in himayesi altında bırakıldı. Her şey için ondan izin alması gerekiyordu. Ava çıkarken bile Şah Melik’in müsaadesini almalıydı. Bu sebeple resmen saraya mahkum edilen Uluğ Bey bu düzenden çok rahatsızdı. Çok geçmeden Şeyh Nureddin adlı bir bey isyan etti ve Semerkand’ın kapılarına kadar dayandı. Şah Melik bu adamla mücadele edemeyince Şahruh’tan yardım istedi. Şahrun’un ilk gelişinde Şeyh Nureddin kaçarak dağa çekildi. Şahruh, Herat’a geri döndükten sonra Şeyh Nureddin tekrar Semerkand yakınlarında bir kaleyi zapt etti. Şahrun yine desteğe gelmişti fakat bu sefer şehrin içine girmedi. Şehrin dışında, babası Timur’un da eskiden konakladığı bir tepeye otağını kurdu. Şah Melik ise bir hainlikle Şeyh Nureddin’i öldürtmüştü. Onun başını Şahruh’un ayaklarının önüne attığında, Şahruh bu hainlikten hoşnut değildi. Şah Melik’i Harezm yöneticisi yaptı. Semerkand idaresini ise tamamen oğluna bıraktı. Artık Semerkand Uluğ Bey’in olmuştu.

Uluğ Bey Maveraünnehr’in Hükümdarı Oluyor

Uluğ Bey artık birisinin emrinde olmadığı için çok sevinçliydi. Herat’a geri dönmeden evvel babasına, güzel bir şölen tertipledi. Uluğ Bey ilk iş olarak şehri iskan ve inşa etmeye başladı. Babasının düzenlediği seferlerle pek ilgilenmiyordu, çoğuna bizzat katılmıyor sadece asker gönderiyordu. Belki de askeri başarıları tek başına kazanmak istiyordu. İlk seferini 1414’te Fergana’da sorun çıkartan Ahmet adlı birine karşı yaptı. Fakat Ahmet elinden kaçıp gitti. Babası ise kendinden habersiz askeri seferlere çıkmasına kızıyordu. 1416’da Uluğ Bey, Özbeklere karşı yaptığı seferde de başarılı olamayınca babası yine ona kızdı.

Uluğ Bey hiçbir zaman dedesi Timur gibi büyük bir başbuğ olamadı. O bilime, sanata ve avcılığa meraklıydı. Özellikle av için özel kuşlar yetiştirir onların adlarını ve cinslerini bir deftere yazardı. Derler ki bir gün bu defterini kaybetmiş. Fakat bütün kuşların adları kuvvetli hafızasında imiş. Hepsini birbir yazdırmış ve sonradan defter bulununca bunları karşılaştırmışlar. Aralarında bir eksiklik yokmuş.

Uluğ Bey Ve Bilim

Uluğ Bey alimlerin yetişmesi için iki adet medrese yaptırdı. Aynı zamanda yıldızlara çok meraklıydı. Belki de bu merakı, dedesi zamanında hep dinlediği saraylardaki müneccimlerden geliyordu. Bunun için bir de rasathane yaptırdı. Fakat Uluğ Bey’in bu yenilikleri her kesim tarafından sevilmiyordu. Aşırı dindar tarikatlar, Allah’ın dünyayı her şeyi planlayarak yarattığını ve düzenin bozulmaması gerektiğini, savunuyorlar ve icatlara karşı çıkıyorlardı. Onlara göre icatlar ve yenilikler Allah’ın kurduğu düzeni bozuyordu. Esasında bu tip görüşler her zaman vardı. Fakat Timur zamanında ondan çok korktukları için tepkilerini gösteremiyorlardı. Şayet Timur bir şeye kızdığı vakit hiç kimseyi dinlemez, onu hiç kimse durduramazdı ve o kadar çok kan akardı ki aldığı kellelerden kuleler yaptırırdı.

Uluğ Bey yenilikçi ve aydın bir insan olduğunu her yönüyle belli ediyordu. Nitekim yaptırdığı medresenin kapısına ağır üsluplu ayetler ve övgü sözleri yazdırmak yerine ”İlim tahsil etmek her Müslümana farzdır” hadisini yazdırdı.

Uluğ Bey Yaşlanıyor

Uluğ Bey, rasathanesini yaptırırken inşaatı denetlemesi için iki hocası, Kadızade Rumi ve Gıyasettin Cemşid’i görevlendirmişti. İkisi de rasathanenin bitişini göremediler. Önce Kadızade, ondan bir kaç hafta sonra da Gıyasettin Cemşid vefat etti.

Böylece Uluğ Bey, çok önemli iki hocasını kaybetmişti. Artık yanında sadece Ali Kuşçu kalmıştı. Uluğ Bey bilgilerini Ali Kuşçu ve Kadızade’nin torunu Muhammed’e aktarmak istiyordu. İkisi de gerçekten çok iyi yetişiyorlardı. Özellikle Ali Kuşçu, rasathanede Uluğ Bey’den bile daha başarılı gözlemler yapıyordu.

Yıldızlar Kitabı

Uluğ Bey yıldızları gözlemlemekle kalmadı, bunları Yıldızlar Kitabı adlı bir eserde topladı. Eserinde Arapça harflerle oluşturulmuş karmaşık tablolar bulunuyordu. O dönemde harfler yerine rakamlar kullanılıyordu ve bu harfler 1018 adet yıldızın koordinatlarını belirtiyordu.

Bu arada Uluğ Bey’in oğlu Abdüllatif de büyümüştü. Uluğ Bey töre gereği oğlunu, kendi anne-babasının yanına, Herat’a yollamıştı. Bu sebeple Abdüllatif, Şahruh ve Gevherşad hatunun yanında yetişmişti. Abdüllatif babasının aksine, dedesi gibi dindar ve bilimle pek alakadar olmayan birisi olarak ortaya çıkmıştı. Aynı zamanda Abdüllatif’i babasına karşı kışkırtıyorlardı, Uluğ Bey’in onu öldürteceğini söylüyorlardı.

Hanedanlıkta Karışıklıklar

1447 yılında Mirza Şahruh vefat etti. Ardında tahta varis bırakmamıştı. Aslında kendisi de böyle karışık bir ortam sonucu başa geçmişti. Uluğ Bey, babasını Semerkant’a, dedesi ve amcasının yattığı mezara defnetmek istedi. Gevherşad hatun ise buna izin vermedi, Mirza Şahruh Herat’a defnedildi.

Şahruh’un yerine kim geçecekti ? Gevherşad hatun kendi torunu Alaüddevle’yi düşünüyordu. Uluğ Bey, oğlu ile birlikte Alaüddevle ve Gevherşad’ı etkisiz hale getirdi. Fakat bir sorun daha vardı, Abdüllatif böylece çok güçlenmişti ve babasına karşı gelebilirdi.

Uluğ Bey’in Akıbeti

Abdüllatif, Herat’ın hakimiyetini almıştı fakat tamamen babasına bağlı hareket etmek zorundaydı. Abdüllatif hükümdarlığın nasıl bir şey olduğunu öğrenmişti ve tahta geçmek istiyordu. Bu sebeple babasına karşı savaş açtı. Baba-oğul savaşa dursun, düşmanlar da yerinde durmuyordu. Özbekler, başkent Semerkant’a saldırdı. Artık ülke tamamen bir karışıklık içerisine girmişti.

Uluğ Bey, başkenti mi koruyacağını yoksa oğlu ile mi savaşacağını şaşırmıştı. Abdüllatif babasını Dımaşk adı verilen köyün yakınlarında yenilgiye uğrattı.

Uluğ Bey, kaçmayı başarmıştı fakat artık Semerkant’a giremezdi. Oğluna teslim olmaya karar verdi, nede olsa Abdüllatif babasını öldürmezdi.

Uluğ Bey teslim olduğunda Abdüllatif babasına ne istediğini sordu. Uluğ Bey artık ömrünün sonuna yaklaştığı için Mekke’ye gidip günahlarından arınmak istediğini belirtti. Bu isteği Abdüllatif tarafından kabul edildi.

Ertesi gün Uluğ Bey yolu çıkmıştı. Abdüllatif’in huzuruna Abbas adlı birisini çıkarttılar. Abbas,Uluğ Bey’in babasını haksız yere öldürttüğünü söylüyordu. Abbas’a fetva verilerek Uluğ Bey’in kanı helal kılındı. Abbas, Uluğ Bey’in peşine düşerek onu yolda yakaladı ve kafasını kesti.

Uluğ Bey’den Sonra Maveraünnehr ve Semerkand

Uluğ Bey öldürüldükten sonra Abdüllatif, babasının ne kadar taraftarı varsa hepsini öldürttü. Böylece babasını tarihten tamamen sildiğini ve kendisinin rahatça hüküm süreceğini zannediyordu.

Abdüllatif’in bu kadar zorlukla kazandığı hükümdarlığı 1 sene bile sürmedi. 1450 yılında, babasını sevenlerden bir takım kimseler tarafından suikasta uğradı. Abdüllatif’in suikast sırasında ”Allah,ok teydi” diye bağırdığı, kaynaklarda yazılıdır.

Sonrasında Uluğ Bey’in iyi akrabalarından olan Abdullah tahta geçti ve Timur’un yattığı türbede Uluğ Bey’e bir mezar yaptırdı.

Kaynaklar

Şerifüddin Ali Yezdi, Zafername, Selenge Yayınları, İstanbul 2013

Tacü’s-Selmani, Tarihname, TTK, Ankara 1999

Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihan-nüma, TTK, Ankara 2014

DEMİŞLER(İrsal-ı Mesel sanatı)

0

Gel önlemini al, kalma zararda;
“Az ateş çok odun yakar” demişler.
Ayarla bütçeni orta kararda;
“Bol bol yiyen, bel bel bakar” demişler.

Dil var ayırırmış gövdeden başı,
Dil var ki kesermiş kanlı savaşı.
Eğer ki yok ise ekmeği, aşı;
“Aç, elini kora sokar” demişler.

Rüzgâr olmayınca savrulmazmış çeç,
Dost arıyor isen sadık dostu seç!
Kötüye yanaşma, hep uzaktan geç;
“İtle yatan, bitle kalkar” demişler.

Yüksel toprak ol da ister taşlı ol!
İster delikanlı, ister yaşlı ol,
Gel hafiflik etme, ağırbaşlı ol;
“Ağır basar, yeğni kalkar” demişler.

30.01.2003
Ozan Bindebir (Yüksel KILIÇ)

Dergahlarımızı İstiyoruz

0

“Dergahlarımızı İstiyoruz”, 1’43” [18.08.2024] | @ismailenginhd

Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri kapsamında Hacıbektaş’ta Alevi örgütleri “Bir yürüyüş eyliyoruz! Dergahlarımız bizimdir, elinizi çekin!” motosuyla yürüyüş yapıyorlar. Yürüyüş açıklamasında şu ibareler bulunuyor:

“Dergahlarımız bizimdir! Elinizi çekin!

Yüzyıllardır hakikat yolunda ışığımızı yakan dergahlarımız, inancımızın kalbidir. Devletin el koyma ve asimilasyon politikalarına karşı, Hacı Bektaş Veli’nin huzurunda bir kez daha haykırıyoruz. Biz buradayız, dergahlarımızı sahipsiz bırakmayacağız!

16 Ağustos 2025 Saat 09:00

Hacıbektaş Devlet Hastanesi Önü”

Evet, dergahlarımızı istiyoruz, ama kime verilecek ? :

Gün gelir… Nilgün Bodur

0

Nilgün Bodur
Gün gelir…
İç oğlanlar padişah olur…
Hırsızlar zengin…
Metresler eş…
Eşekler adam olur…
Odundan kapı,
Taştan saray olur…

Gün gelir…
Kezbanlar destan…
Onları destan yapanlar mestan olur…

Gün gelir…
Hadsizlik özgüven…
Saygı yalan…
Sevgi ise dolan olur…

Gün gelir…
Çivisi çıkar dünyanın…
Konuşamayanlar hatip…
Şifa veremeyenler tabip…
Yazamayanlar kâtip olur…

Ama yine öyle bir gün gelir ki…
İşler ters döner,
Verenler alır,
Gidenler uslanır,
Dönenler yalvarır…
Merdiveni koşarak çıkanların,
Gün gelir ayağı takılır…
Sevgisini vermeyen,
Gün gelir kimsesiz kalır…
Aldatan, bir gün sadakat için…
Çalan, bir gün adalet için…
Döven, bir gün şefkat için yalvarır…
‘Piyon’ deyip geçme,

Gün gelir şâh olur…
Şâha da fazla güvenme…
Gün gelir mat olur.
Gün gelir komünistler kapitalist,
Mücahitler müteahhit,
Sözde ülkücüler aposever olur…
Gün gelir, yalancılar dürüstlük,

Ahlaksızlar, ahlâk,
Hak yiyenler adalet,
Zalimler merhamet dersi veren Hoca olur…
İnsan yaratıcısına bile nankör iken
Sana vefalı mı olur?
Oluruna bırak her şeyi,
Bak neler neler olur…
Bahar biter kış olur.

Gün biter gece olur.
Söz biter sükût olur.
Zenginlerde metelik,
Güzellerde cemâl,
Güçlülerde kuvvet kalmaz olur…
Hayaller kaybolur…
Ümitler yok olur…
Hayat bazen
Boş olur, saçma olur,
Çekilmez olur, yalan olur…
Gün gelir ki sen bakmazken her şey hallolur…

Ve

Öyle bir gün gelir ki:
Hayat biter son olur…
Gün artık gelmez olur..

SOYGUNCULARIN GÖZÜNE GÖZÜNE SOKUN BU YAZIYI.

0

Nazilli Tren İstasyonu’nda, treni karşılamak için bekleyen insanların arasındayız.. Ankara’dan gelen trenin son vagonundan inen İsmet İnönü, peronda kendisini karşılayan insanların elini sıkarken, bir çocuk ilişir gözüne.. Beş-altı yaşlarında olan çocuk, elinde testi ve bardakla su satmaktadır. Çocuktan su isteyen İnönü, bardağı teslim ettikten sonra kendisine sorulan bir soruyu yanıtlayıp başını geri çevirdiğinde, çocuğun yerinde olmadığını görür..
İnönü’nün kasabaya gelişinin nedeni, Kurtuluş Savaşı yıllarında Ege dağlarında işgal ordusuna karşı savaşan “Mahmut’un Ali Efe”yi Sultanhisar’daki evinde ziyaret etmektir. Efe’nin evine gelen İnönü’yü bir sürpriz bekler ; Nazilli İstasyonu’nun kalabalığında bir an görünüp kaybolan su satan çocuk orada, Mahmut’un Ali Efe’nin kapısının önünde gülümsemektedir. Efe’nin komşusu Terzi Mustafa Bey’in oğlu olan çocuğa adını sorar İnönü : “Hulusi Samim, efendim.”
Hulusi Samim, o anı hayatı boyunca hiç unutmayacaktır… En çok da mutlaka okumasını söyleyen İnönü’nün okul masrafları için kendisine verdiği 100 lirayı..
Nazilli İlkokulu’nu bitiren Hulusi Samim, girdiği öğretmen okulu sınavlarında Türkiye birincisi olur. Ne var ki babasının maddi gücü yoktur. Terzi olduğu için “Kesim” soyadını alan babası Mustafa Bey’in bir meslektaşı girer devreye ve Hulusi Samim onun katkısıyla Ortaklar Öğretmen Okulu’na kaydedilir.. 1961 yılında, arkadaşlarına her hafta evlerinden zarf içinde gelen harçlıklar dağıtılırken, böyle bir anı hiç yaşamamış olmanın hüznüyle mezun olur okuldan.. Önce Aydın, Atça ilçesi, Kılavuzlar Köyü ilkokulunda görev alır. Ardından Diyarbakır Kayagediği köyüne atanır. Öğretmenlikteki başarısı öne çıkınca, MEB’nın Halk Eğitim Müdürlüğü’nde görev almak üzere Ankara’ya davet edilir. Bunu fırsat bilerek, Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi’ne kayıt yaptırır..
Memuriyeti ve öğrenciliği nedeniyle yoğun çalışma temposu içinde bir yandan da ders kitapları kaleme alır.. İlkokul ve ortaokulda okutulan “Sosyal Bilgiler” ve “İnkılap Tarihi” kitaplarının kapağında onun adı Samim Kesim yazmaktadır artık.. Özel yayınevleri kendileriyle çalışması için teklif üstüne teklif yapar. O, hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verir : “Beni devlet okuttu.Eğitim hayatımı devletin bursu sayesinde tamamladım. Yazdığım kitaplardan telif alamam..”
Kız meslek liselerine alınacak dikiş makineleri için görevlendirilir.. Açılan ihaleyi kazanan firma temsilcisi Hulusi Samim Bey’e ev adresini vermesini ister. “Neden ?” Niye sorduğunda, hediye olarak o yıllarda çok zor satın alınan bir televizyon gönderecekleri yanıtını alır. O an, elindeki tüm belgeleri yırtar ve ihalenin iptal edildiğini söyler..
Gazi Üniversitesi Müzik Öğretmenliği Bölümünde öğrenci olan kızı Feray, bardaktan boşanırcasına yağmurun yağdığı bir akşam vakti okuldan çıkar.. Önünden geçen arabaların yağmur sularını üstüne sıçratması yetmediği gibi, belediye otobüsü de durağa gelmekte gecikmiştir. Babasının arabasının geldiğini görünce rahat bir nefes alır.. Sıkıntısı sona erecek, ıslanmak bir yana, soğuk kış günü üşümekten de kurtulacaktır. Otobüs durağına yanaşan araba yavaşlayarak durur ve arka camı usulca aşağı doğru açılır. Pencerede bir şemsiye görünür !.. Şemsiyeyi uzatan Samim Bey, “Al kızım,” diye seslenir, sonra da camı kapanan araba uzaklaşır duraktan..
Eve uzun bir süre sonra, sırılsıklam dönen Feray, masasına oturmuş yazdığı yeni ders kitabı için çalışmakta olan babasına dargın ve kızgın bir dille seslenir : “Baba, ne yaptın sen bu akşam ?”
“-Ne yaptım kızım ?”
“Yağmur altında ıslandığımı gördüğün hâlde beni arabana almadın..”
“-O araba benim değil ki kızım, devletin.. Benim olan şemsiyeydi ve yağmurdan korunman için onu sana verdim !”
(SUNAY AKIN)Not Defterimden

Birlik Cemi’nde Ayrı Düşmek

0

“Birlik Cemi’nde Ayrı Düşmek – Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri” 2’51” [10.08.2025] | @ismailenginhd

Tören yalnızca bir anma değil artık, Aleviliğin içinden geçen kırılmaların da birbirine seslendiği geniş bir sahne. Kimi “örgütçü” diyor birine, kimi “devletçi” diye karşı saf açıyor. Her kesim, ötekini asimilasyonla suçluyor. Ama hiç kimse aynı sofrada hakça oturmanın yolunu hatırlamıyor.

Etkinlikler, bugün gelinen aşamada Alevilerin siyasetle ilişkisini konuşmak için en doğru yer. Bunun için somut bir öneri: aktif siyasete girmiş, mebus ve bakan olmuş Pir Sultan Abdal Derneği eski Genel Başkanı ile mebus olan Alevi Kültür Dernekleri eski Başkanı ve Alevi Bektaşi Federasyonu eski Genel Sekreteri, kırmızı koltuklara davet edilmeli. Moderasyonu da yine güvenilir bir isim; Pir üstlenmeli. Siyasetteki iklim değişikliği ve ona uyum konu edinilmeli:

Serçeşme : Hafıza ve Kimlik” [09.08.2025] | @ismailenginhd

0

Canlar arasında “Serçeşme” olarak görülen Hacı Bektaş ve Tekkesi, esasen Alevi kolektif hafızasının merkezi. Günümüzde, Dersim’den gelen canlar; sazıyla, niyazıyla, “Hacı”dan “Hâce”ye, “Hâce”den “Hacı”ya… Hakikatçi yoldaşlarıyla, diaspora toplulukları Seyyidleriyle – Pirleriyle Serçeşme’ye sevdayla yönelmiş; bu bağlılık sadece nostaljik değil; geleceğe dair bir umut, bir inancın susarak konuşan susmayan nefesi, Canların Hacı Bektaş Veli’ye içten niyazı. Sadece geçmişe özlem değil, yarına dair umut taşıyan toplumsal ve inançsal bir diriliş.

Modern zamanlarda Aleviler için, devlet tarafından desteklenen ve kamuya açık hale gelen etkinlikler, Aleviliğin kamusal görünürlüğü açısından da son derece önemli günlerdir. Bu süreçte önce dernek aracılığıyla, ardından ise bir kamu kurumu olan belediye üzerinden Aleviler ile devlet arasında dernekten belediyeye belediyeden devlete bir geçirgenlik alanı oluştu. Devletin ilgili bakanlıkları da bu sürece hafıza, ivme, dinamizm kazandırdı:

HACI BEKTAŞ’IN KUCAĞINA EŞEK VEYA SIPA RESMİ YERLEŞTİRİRLERSE

0

Kamber Özcivan

VURDUM DUYMAZ TOPLUM SİZE SESLENİYORUM: İLERİDE HACI BEKTAŞ’IN KUCAĞINA EŞEK VEYA SIPA RESMİ YERLEŞTİRİRLERSE BEN ŞAŞMAM, SİZ DE ZATEN ÖNEMSEMEZSİNİZ.
Biliyorum; bunlar sizin için önemsiz şeyler ama ben yine tekrarlayacağım. Aslı, Dergâhın Meydanevi’nde kimin ne zaman yaptığı belli olmayan bu resim, belki de buradan geçip giden bir ressama, dervişlerin tarifi üzerine yüzyıllar önce yaptırılmış.

Dikkat! İki hayvanı barış içinde tutmak zor. Hayvanlardan geyik erkek, aslan dişi. Erkek geyik Türk tarihinde önemli bir totem. O resimde herşeyin bir anlamı var. O, dişi geyik de, ceylan da değil. İBB’nin yaptırdığı resimdeki gibi keçi ve oğlak ise hiç değil. Hacı Bektaş’ın kucağına istediğinizi koyamazsınız. Daha önce de Kültürsüz Bakanlığımız, Hacı Bektaş’ın kucağındakilerin ikisini de alarak kucağını bom boş bırakmıştı. Hacı Bektaş Veli kimsenin maskarası olamaz. Onun Tarihi önemini ve büyüklüğünü, Aleviler de Sünniler de daha göremiyor.


Tüm bunların sebebi CHP’nin aleyhine başkalarının değirmenine su taşıyıp da buğdayını CHP nin değirmeninde un yapar gibi CHP’li belediyelere haksız ve liyakatsız kişileri yerleştiren ve bu toplumun liderleri geçinenler, sizin AKP lilerden farkınız ne?
İBB’nin Hacı Bektaş Veli romanını kaç kez paylaştım yetkili ve etkililerden tık yok. Başkan geçinenler! Hadi biraz kibar yazıyım; “siz soğan başı mısınız?”
Ana Kapı ile ilgili defalarca paylaşımda bulundum. Kültür Bakanlığına gidip Hacı Bektaş Dergâhı’nın nüfus cüzdanını çıkartmak için çaba harcamadılar.


Hasbahçe denen türbenin arkasındaki 60 yıldır berbat durumda olan bahçeyi yıllardır dile getirdim. Kültür Bakanlığı, bir haftadır koca bahçe dururken türbenin duvarının dibini oyup akıllarınca havuz falan yapıyor ama inanın Hacıbektaş’ta kimsenin haberi yok.
İBB, Üsküdar’daki Mimar Sinan anıtının yanındaki bilgilendirme levhasında bulunan yanlışı dilekçe vermeme rağmen aylardır düzeltmemiş. Mimar Sinan, kendi yaşamını anlattığı kitabında, “Yetiştim Hacbektaş Ocağında (Yeniçeri Ocağında)” diyor; Enderun’da demiyor.
Kültürsüz Bakanlığımızin iki yıldır benim kopya olarak yaptığım resme kuyruk takarak kullanmış. Fıkra gibi öyle değil mi? Telif hakkından, izin almadan haberleri yok. Kimin neden haberi var bu ülkede…

Kamber Özcivan

Ne yazık ki inancımız, inanmıyanların elinde savrulup duruyor. Değerli Kamber Cana teşekkür ederim. Yoldaki inanç değerlerin elde oyuncak olduğu birçok konu gibi iyi bir yere değinmiş, umarım duyarsızlara duyar olur. İnanç değerlerimiz bu yola inanan bilim adamlarından, ocakzadelerden, dedebabalardan oluşan bir kurum tarafından kontrol altına alınmalı ve korunmalıdır. Daha Hace mi diyeceğiz, Hacı mı diyeceğiz onu bile birleyemedik. Deyişlerimiz daha da vahim, önüne gelen kafiye uysun, zamana uysun diye kendi kafasına göre değiştirip değiştirip okuyor, para kazanıyor. En basit Mecnunum Leylamı gördüm deyişi Aşık Kul Veli’ye ait ve Hamdullah Efendiyi kast ederek dile getirdiği bu deyiş Ali İzzet e ait gibi söylenmiş. Yani neresinden tutsak elimizde kalıyor. Umarım bir gün yolda birleşiriz. Yol bir sürek binbir diyerek herkes kendi kafasına tüzüğüne aşiretine göre bir alevilik savunmaz. Aleviyol

Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri

0

📢 Duyuru

  1. Ulusal – 36. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’nin programı ayyınlandı

Etkinlikler, 16-17-18 Ağustos 2025 tarihlerinde Hacıbektaş’ta gerçekleştirilecek. Üç gün boyunca paneller, konserler, sergiler, semah gösterileri ve birçok kültürel etkinlik gerçekleştirilecek.

📍 Yer: Hacıbektaş
📅 Tarih: 16-17-18 Ağustos 2025

Hacıbektaş’ta, dostluk ve muhabbetin sofrasında tüm canlarla buluşmayı bekliyoruz.

Aleviler : İnanç, Ticaret ve Siyaset” İsmail Engin

0

“Aleviler : İnanç, Ticaret ve Siyaset” 2’50” [07.08.2025] | @ismailenginhd

Alevilik özünden uzaklaşarak bir inanç yolundan ziyade çıkarlar, hizipler ve politik hesaplarla örülü bir yapıya mı dönüşüyor?

“ticarileşme ve aşiretleşme”

“siyaset ve Yol”

“para ve inanç”

“Rıza şehri, otoriter bir yapı mı?”