Ana Sayfa Blog Sayfa 122

Çalıyor ama çalışıyor, her türlü yol yapıyor

0

Bunca yoksul insan bırakılmış aç,
Az çalan hapiste, uz çalan serbest.
Komşu komşusunun külüne muhtaç
Köz çalan hapiste, gaz çalan serbest…

İşsizin dizinde kalmamış takat,
Kurumlar yıprandı, sökmez liyakat.
Az çok yine aklım eriyor fakat
Saz çalan hapiste, tez çalan serbest…

Birisi gencecik, birisi koca
Genci sahne kapmış, diğeri loca
Birisi müzisyen, birisi Hoca;
Caz çalan hapiste, cüz çalan serbest…

Yazarını söyler yazılan şiir,
Başka ne söylenir şiire dair?
Birisi kumarbaz, birisi şair;
Koz çalan hapiste, söz çalan serbest…

Anasından doğmuş görmemiş okul,
Allah’ı bilirken kula olmuş kul.
Böylesi durumu gel de gör makul;
Bez çalan hapiste, kız çalan serbest.

Biri bir sofralık, birisi adak
Birisi siyahtır, bir diğeri ak
Biri iki ayak, biri dört ayak;
Kaz çalan hapiste, yoz çalan serbest.

Tetikçi toplanmış, hepsi paralı
Ne günler yaşanmış ak’lı, karalı.
Müteahhit kaçmış, işçi yaralı;
Buz çalan hapiste, büz çalan serbest…

Nasıl adalettir; her şeyi tezat…
Vatan pazarlanır, hem haraç mezat.
Bindebir’im derdim artıyor kat kat
Tuz çalan hapiste, muz çalan serbest…

07.02.2017
Ozan Bindebir

Açıklamalar: TDK Sözlük (Şiirdeki anlamı)
Uz: İşe yatkın, becerikli, mahir
Liyakat: Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu, değim
Tez: Üniversitelerde öğrencilerin veya öğretim üyelerinin hazırlayıp bazen bir sınav kurulu önünde savundukları bilimsel eser
Loca: Tiyatro, sinema vb. eğlence yerlerinde veya parlamento salonlarında özel bölme
Cüz: Kur’an’ın bölünmüş olduğu otuz parçadan her biri
Yoz: Kısır davar sürüsü
Tezat: Karşıtlık, karşıt olma, zıtlık, çelişki, kontrast, antagonizma
Mezat: Açık artırma ile satış

Çizgisi bile çok acı

0

İsmet İnönü

0

Hukukta gelinen Nokta

0

Zamane Adaleti, Hukuku

0

Terör katilini barışın kuşu

0

Terör katilini barışın kuşu
Yapanlar meydanda cirit atıyor
Kanlı patikada yaparken koşu
Sapanlar meydanda cirit atıyor

Siyahı beyazdan, karayı aktan
Ayıramaz olduk renkleri çoktan
Seneler boyunca hukuktan, haktan
Kopanlar meydanda cirit atıyor

Düzme diplomalar sızıp araya
Tuz basar kanayan açık yaraya
Helâlini geçtik, kirli paraya
Tapanlar meydanda cirit atıyor

Göçükte önlem yok, binada kalıp
Rüşvetler vererek ruhsatlar alıp
Erzaktan, yardımdan malzeme çalıp
Çırpanlar meydanda cirit atıyor

Seneden seneye yozlaşınca öz
Ne liyakat kalmış ne doğru bir söz
Yalan nutuklara şu an bile göz
Kırpanlar meydanda cirit atıyor

Hürdemi yazdıkça, yaz her bir şeyi
Kimi gamlı kimi bulmuş neşeyi
Yani o döndüğü meşhur köşeyi
Kapanlar meydanda cirit atıyor

Hürdemi Nevzat

Ahmet Cemalettin Çelebi (1863 – 1922)

0

“Seyit Cemalettin kutup postunda
Ehli beytin nûru döner üstünde
Haktan gelen yeşil ferman destinde
Şanında okunan furkana yandım”

Ahmet Cemalettin Çelebi, Hacı Bektaş Veli’nin soyundan gelen Çelebi ailesindendir. 1863’te (Rumi 1279) Hacıbektaş’ta doğdu. Bir başka kaynakta 1862 yılında Hacı Bektaş’ta doğduğu yazılmaktadır.[1] Babası Feyzullah, annesi Fatma Kenziye’dir. Ahmet Cemalettin Çelebi Feyzullah Çelebi’nin(Feyziya) büyük oğludur.

Ahmet Cemalettin Çelebi, Hacı Bektaş evlatlarından Mürselli(Mürsel Bali) kolundandır.[2] Medrese eğitimi aldı. Türkçe ve Osmanlıca dışında Arapça, Farsça biliyordu. Büyük Millet Meclisi I. Dönem (1920 – 1923) Reis Vekili ve Kırşehir Milletvekili’dir. Evli ve 5 çocukludur. (Hamdullah, Hadi, Mustafa,…)

Ahmet Cemalettin Çelebi, babasının Hakka Yürümesi üzerine 1878 tarihinde Hacı Bektaş Veli Dergâhına 18 yaşında postnişin olmuştur. Başka bir kaynakta 16 yaşında Hacı Bektaş Veli dergâhına postnişin olduğu kayıt edilmektedir.[3] Ahmet Cemalettin Çelebi, Hacı Bektaş Veli’nin postuna oturan 28. evlâttır. Yaşının küçük olmasına rağmen babası Feyzullah Çelebi’nin getirttiği özel öğretmenler ile iyi bir eğitim gördü. Feyzullah Çelebi’nin (Fevziya) büyük saygınlığına ilaveten Cemalettin Çelebi’nin kendini tanıtmadaki üstün yeteneği onun kısa zamanda çok ünlü ve etkin bir şahsiyet haline getirir.[4]

Ahmet Cemalettin Çelebi, Sultan Reşat’la (V. Mehmet) [1844 – 1918; saltanat: 1909 – 1918] postnişinlik ve mütevellilik haklarını kapsayan konularda görüştü. Sultan Reşad ile görüşmelerinde, padişaha ‘Secde edilecek kadar mehabetli bir çehresi var’ dedirtecek kadar nurani bir görünüme ve yüz güzelliğine sahiptir. Babasının bilimsel yönden başlattığı çalışmaları pratik yönden değerlendirmesi şöhretini bir kat daha artırmıştır.[5]

Ahmet Cemalettin Çelebi 1912 yıllarında kaynak kitap niteliğinde “Müdafaa” adlı bir kitap yayınlamıştır. Bu kitapta bazı belge ve bilgiler bulunmaktadır. Hacı Bektaş Veli’nin veliliği ve onun soyundan gelen çelebilerin postnişinlik ve mütevellilik haklarını kapsayan konularda işlenmiştir.[6]

“Müdafaa” adlı bu kitabı daha sonra Nejat Birdoğan tarafından inceleme konusu yapılarak yeniden yayınlandı (1994). Bu kitap tarihin bir evresine ışık tutmaktadır. Ayrıca bu kitapçık, “Sakallı Rıfkı”nın (Derviş Ruhullah) “Bektaşi Sırrı” adlı 4 ciltlik yapıtına bir yanıt biçimindedir.

Ahmet Cemalettin Çelebi’nin İstanbul Seyahati

Ahmet Cemalettin Çelebi 1908 yılında Sultan Reşad’ın daveti üzerine İstanbul’a gitti. Sultan Reşad kendisini protokole uygulanan törenle ve top atışıyla karşıladı. Kendisine çok iltifat ve hürmet gösterdi. Pek çok hatıra ve hediye takdim etti.

Ahmet Cemalettin Çelebi’nin İstanbul seyahati ile ilgili pek çok aşık destanlar yazdı. Bunlardan birisi;

Efendim azmetti İstanbul el(i)ne
Cümle millet saf saf oldu yoluna
Ziya nisar oldu Seyfe Gölü’ne
Seyyid Balım nuru Cemal gelince

Sultan Reşad Han’a mürşitlik oldu
Saray-ı Hümayun nur ile doldu
Meclis-i Meb’usan hep hayran oldu
Seyyid Balım nuru Cemal gelince[7]

Bir başka destan;

Destur oldu İstanbul’a yürüdü
Çok şükür Allah’a şükürler olsun
Adû olanlar gam kibir bürüdü
Çok şükür Allah’a şükürler olsun

Yadigârsın bize nur-u Veli’den
Halden hale nakil olmuş Veli’den
Berat almış Hak Muhammed Ali’den
Çok şükür Allah’a şükürler olsun

Işığı aşikâr Sultan-ı Âlem
Dillerde söylenen işte bu kelam
Çok şükür iy’liğine çalındı kalem
Çok şükür Allah’a şükürler olsun

….

Laned Yezid böyle körlerler işi
Görenler derler “Bu nasıl kişi?”
Dediler “Bu mudur cümlenin başı?”
Çok şükür Allah’a şükürler olsun

Garibi’yem sözü burda koyalım
Destur ver bundan ötesin diyelim
Nur Cemal yoluna kurban olalım
Çok şükür Allah’a şükürler olsun[8]

Ahmet Cemalettin Çelebi’nin İstanbul’dan Dönüşü

Ahmet Cemalettin Çelebi, İstanbul’dan dönerken Padişah kendisine ‘Landon’ tabir edilen bir araba tahsis etti. Çelebi, İstanbul’dan Samsun’a kadar gemiyle geldi. Buradan Amasya-Çorum-Yozgat güzergâhını izleyerek Hacıbektaş’a geldi. Dönüşünü anlatan bir destan:

Şehzadeler Çorum’da yetiştiler
Cümlesi hak-i payine düştüler
Her biri bir taraftan nur saçtılar
Dille tarif olmaz görmeye mahsus

….

Gül yüzlü efendim landondan indi
Atası Hünkar’a bir niyaz kıldı
Kastında bekleyen belasın buldu
Dille tarif olmaz görmeye mahsus

Sultan Cemal alemlere baş oldu
Çok şükür mü’minin gönlü hoş oldu
Sene bini üçyüz yirmi beş oldu
Dille tarif olmaz görmeğe[9]

Birinci Dünya Savaşı ve Cemalettin Çelebi Topladığı Gönüllü Birlik

Ahmet Cemalettin Çelebi’nin postnişin oluşundan on bir yıl sonra Birinci Dünya Savaşı patlak verir. Cemalettin Çelebi topladığı bir gönüllü birliği ile Doğu Cephesi’nde savaşa katılır. ‘Mücahidin Alayı’ adıyla anılan bu birlik Rusya’da iç savaş (Bolşevik İhtilali) çıkması ve Rusya’nın bütün cephelerde savaşa son vermesi sonucu geri dönmüştür. Ahmet Cemalettin Çelebi Birinci Dünya savaşı sırasında Talat Paşa ve Enver Paşa ile görüşmüş, Enver Paşa Mücahiddin Alayı’nı cephede ziyaret ederek, teftiş etmiştir. Bu olayla ilgili bir destandan bir dörtlük;

‘Hacı Bektaş oğlu harbe yürüdü
Heybetinden dağlar taşlar eridi
Düşmanın küffarın kanı kurudu
İşte mürüvvetin zamanı geldi” [10]

Kiştim Marı (Evliyası)[11] ve Tarîk-Pençe Olayı

Ahmet Cemalettin Çelebi Aleviler arasındaki ayrılıkları gidermek için çabaladı ve Doğuda aralarında fikir ayrılıkları olan bu Aşiretlere ziyaretler yaptı. Çelebi Cemalettin Efendi’nin Erzincan’a gelmesinden sonra Nuri DERSİMİ’nin bu konuyla ilgili tespitini aktaralım:

“Çelebi Efendi siyasi toplantılara devam ederken, kendisiyle beraber Erzincan’a gelmiş olan Ağuçan Ocağı dedelerinden[12] Seyit Aziz de ayrıca mahalleler içinde dolaşarak Alevi çoğunluğu olan yerlerde toplantılar yapıyor ve tarikatla ilgili vaaz vererek Pençe-Tarik düşüncesini ileri sürüyordu, halkı Pençe-i Ali Aba yoluna davet ediyordu. Bu nedenle halk iki kısma ayrılarak, bir kısmı Seyid Aziz’in düşüncesini kabul ederken, diğer kısmı bu düşünceyi kesin olarak reddediyordu.” [13]

Bu noktada tarik olgusunu açıklamak gerekir: Tarık (çubuğu), Erkân (çubuğu), Matrak, Deste-çûp, Ser-Deste, Evliya, Rızâ, Asa, Sopa, Değnek, Dahanek, Mar, Zülfikar… Bunların hepsinin -dinsel ritüellerde kullanılan anlamıyla- hemen hemen aynı anlama geldiğini kaynaklardan tespit ediyoruz. Bir tarif yapmak icap ederse tarik kullanımı; Kızılbaşlık’ta musahiplik görevinin yerine getirildiği dinsel ritüel sırasında musahip (yol kardeşi) olacak olanların yeminlerini (söz=kavl) unutmamaları için ağaç dalından yapılma (bir bakıma Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikar’ı temsil eden) genelde yeşil bir beze sarılı olarak duran bir değneğin, miraçlama ritüelinden sonra musahip kavline gireceklerin sırtına dede tarafından değdirilmesi yani bir çeşit takdis edilmesi olayıdır. Bunun haricinde bir de “tarik çalma” olgusu vardır ki bu olgu, yola uygun hareket etmeyenleri yola uymaya yönlendirmek için ya da suç işlemediği halde yola uymaya devam etmelerini sağlamak için dedenin, taliplerini cem törenlerinde bu tarik denen sopa ile kutsamasıdır. Ancak ikrar vermemiş gençler ve çocuklara tarik çalınmaz.[14]

Temelinde ağaç kültünü[15] gördüğümüz bu olguda tarik, Kızılbaşlar’ca kutsal kabul edilen bir ağaçtan yapılır. Kızılbaşlık’ın kutsal kitaplarından buyruklarda -ama özellikle İmam Cafer Buyruğunda- tarik olgusundan ayrıntılı bir şekilde bahseder. [16]

Tarik ve Pençe tartışmasında Ahmet Cemalettin Çelebi, tarik ile ibadetin doğru olmadığını belirtti, Anadolu’ya kendisi ziyaretlerde bulundu ve kendisine uyan Dedeleri konu ile ilgili çalışma yapmasını sağladı.[17]

Bu noktada Yusuf Ziya YÖRÜKAN’ın tespitlerini aktaralım: “Bektaşi Çelebisi Cemalettin Çelebi, … tarikin, yani sopanın kötü bir şey olduğunu, yezidlerin İmam Hüseyin’in başını o ağaca diktiklerini telkin etmiş. Bazı köyler, Çelebi’ye uymuşlar, bu suretle yeni bir Çelebi Kolu meydana çıkmıştır. Eski inanışlarından dönmeyen Aleviler, Çelebi koluna “dönük”, “purut” adını verirler.”[18]

Tarık ile yapılan uygulamaya Hacıbektaş Çelebisi Cemalettin Çelebi kadar Ağuçan(Karadonlu Can Baba) Ocağı seyitlerinden Seyit Aziz’de karşıydı. Nuri DERSİMİ, tarik ve Seyid Aziz ile ilgili bilgileri şöyle aktarıyor:”Seyidler tarik denilen bir ağaç parçasıyla tarikate yeni giren kimseleri tarikate girmeye hazırlamakta ve bu suretle ceza ve günahlarını tövbe ve istiğfar etmektedirler. Seyid Aziz işte bu meseleye çok karşıydı.”

Nuri Dersimi’nin aktardığına göre Seyid Aziz şöyle diyordu: “İcrayı ayinde kullanılan şey bir ağaçtan ibarettir. Cahil halk bu ağaç parçasına tarik diyor. Ve birçok bölgede bu tarik denilen ağaç parçasını yeşil ve sırmalı ve kıymetli kumaşlara sararak ziyaret diye korumaktadırlar. Bu ağaç parçasının bulunduğu evlere odalara hatta köylere saygı gösterilip bu gibi yerlerde kurbanlar da kesilmekte ve icra günlerine kadar saygıyla bir ziyaret gibi saklanmaktadır. Bu suretle kişiler ve aşiret ve halk, hatta yeni neslin zihninde artık her ne varsa bu ağaç parçasındandır. Keramet, harika bundadır diyerek bu ağaç parçasına kölelik yapmaktadırlar. Hatta mesele ayin yapıldığında veya herhangi bir gün Seyid geliyor denildiğinde insanlar evlerinde ve köylerinde Seyidi beklemeye başlarlar. Seyid, tarikle birlikte geliyor, denildiğinde, bütün köy halkı köyün dışına çıkar ve kurbanlar keserler ve ağlayarak, sızlayarak feryat ederler. Bu ağaç parçasını öperek kucaklayarak odalara almakta ve onu en yüksek yere bırakarak, takdis ederler. Dolayısıyla halk seyidden daha çok bu ağaç parçasına ilgi göstermekte, hatta tapmaktadır.”

“Tarik, bir evliya, bir ziyaret olamaz ve cahil halkın bu ağaca köleliği küfürdür. Bu ağaçla ayin yapmak halkı delalete sevk eden seyidler de münafıktır. Ağaçta bir keramet yoktur. Her ne keramet varsa âdemdedir. Tarik denilen ağaç parçasını tutan eldedir. Bu halin devamı asla uygun değildir. Tarik ve evliya zannedilen o ağaç parçasını getiriniz bizzat bütün halkın gözleri önünde ben elimle kırayım, yakayım ve köpeklerin boynuna takayım. Eğer bir keramet varsa köpeklerin ölmesi lazım gelecektir. Aksi takdirde bundan çıkacak keramet yalandır. Buna inanıp saygı ve kölelik edenler de küfür etmiş olurlar. Hak yolundan uzaklaşırlar. Alevi icrayi ayinlerinde bu gibi ağaç parçasının kullanılması de uygun değildir, olamaz da. Cenab-ı Hak’ın nuru insanoğlunda tecelli etmiştir. Her ne gibi keramet ve varlık varsa insandır. Saygı insana yapılır. Saygı ve sevgi insana gösterilmelidir. Şu halde her ne varsa insandır. Alevi tarikatı icrayı ayinlerinde ise, “el” ile icrayı ayin edilmelidir. Çünkü “el” beş parmaktan ibarettir. Hz. Peygamber Muhammed Mustafa Ehlibeytini abaları altında sakladı, bunlar beş candı ki Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin, Fatmatı Zöhre’den ibarettiler. Bunlara Hz. Muhammed “Ehlibeytim’dir” dedi. Dolayısıyla beş parmaktan ibaret olan “el pençeyi ali aba”dır. İcrayı ayinde bu ramze istisnadan el ile yani “pençe” ile işlem yapılmalıdır. İşte bu içtihatlar nedeniyle[19]

Kırşehir’de Hacı Bektaş Veli Dergâhı Post-Nişini Cemalettin Efendi’ye Madalya Verilmesi

15 Recep 1332/27 Mayıs 1330 bugünün tarihi ile 9 Haziran 1914 tarihli bir yazıdır. Sadaretten dönemin sadrazamı Sait Halim Paşa tarafından imzalanmış olan belge Hacı Bektaş Veli Dergâhı Post-nişin Çelebi Cemalettin Efendi ile Maarif Nezaretinden Hulusi Bey’e göndermiştir.

İrade-i Seniyye

Hacı Bektaş Veli Hazretleri Dergâh-ı Şerîfi Post-nişîni Çelebi Cemalettin Efendi ile Maarif Nezareti’nde Tedrisât-ı İbtidâiyye Beşinci Şu’be Müdîri Hulûsî Bey’e tebdilen Gümüş Donanma Madalyası i’tâ olunmuştur.

Bu İrade-i Seniyye’nin icrâsına sadâret me’murdur.

Sadrazam (Sait Halim Paşa)

Belge No: 1 Günümüz Türkçesiyle:

Hacı Bektaş Veli Hazretleri kutsal dergâhı postnişini Çelebi Cemalettin Efendi ile Eğitim Bakanlığı’nda İlköğretim (Genel Müdürlüğü) Beşinci Şube Müdürü Hulusi Bey’e verilmek üzere Gümüş Donanma Madalyası tevdii uygun görülmüştür. Bu padişah iradesinin yerine getirilmesinden sadrazam (başbakan) sorumludur.[20]

Kırşehir’de Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Ahmet Cemalettin Çelebi’nin Kurtuluş Savaşına Katılması

Ahmet Cemalettin Çelebi’nin Kurtuluş Savaşı’ndan önce Mustafa Kemal’le tanıştıklarına dair bir bilgi yoktur. Ancak tarihçi Cemal Kutay, ‘ Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları’ adlı kitabında Amasya’da Mustafa Kemal’i karşılayan heyetin içinde Cemalettin Çelebi’nin bulunduğunu yazmaktadır. Ayrıca Mustafa Kemal, Büyük Nutuk’unda 2 Ocak 1920 günü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olarak Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye ve Mutki’de Hacı Musa Bey’e bir bildirim yaptıklarını anlatmaktadır.

Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra Mustafa Kemal, Ankara’ya geçerken Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi ile görüşmeye karar verir Mustafa Kemal ve yanındaki heyet, yollar çamur olduğu için İlicek üzerinden gelmekten vazgeçerek Mucur’a geçer. Mucur kaymakam Vekili Nihad Bey’i de yanlarına alarak 23 Aralık 1919 günü Hacıbektaş’a gelirler.

Mustafa Kemal’e Cumhuriyet Fikrini İlk Ahmet Cemalettin Çelebi Sormuştur

Ahmet Cemalettin Çelebi, o günlerde kalbinden rahatsızdır. Geleneksel olarak misafirlerini özel misafirhanesinde ağırlayan Çelebi Cemalettin Efendi özel olarak Mustafa Kemal ve arkadaşlarını kendi konağında ağırlar. Onlara büyük sevgi ve yakınlık gösterir. Şunu da hatırlayalım ki o günlerde Mustafa Kemal, padişahın emirlerini dinlemeyen ve ordudaki görevinden istifa etmiş bulunan ‘asi bir general’ konumundadır. Bu durum Cemalettin Çelebi’yi hiç etkilememiştir. Çünkü O, Mustafa Kemal’de bir şeyler görüp sezinlemekte ve Mustafa Kemal’e yardımcı olmaya çalışmaktadır.

Akşam yemeğini birlikte yerler. Cemalettin Çelebi, konukları için sofraya rakı ve şarap koydurur. Mustafa Kemal, yerli yapımı şarabı merak etmektedir. Şaraptan iki kadeh alır. Belki de Cemalettin Çelebi’nin hasta oluşunu ve içki içememesini düşünerek fazla içmez. İki saat süren yemekten sonra, diğer konuklar misafirhaneye geçerler. Sadece özel muhafızı ve Mustafa Kemal, Çelebi’nin konağında kalırlar Cemalettin Çelebi ve Mustafa Kemal, gece geç vakte kadar ülkenin durumunu görüşürler. Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal’i, uzun uzun dinledikten sonra:

‘Paşa Hazretleri’ der. ‘Sizin cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuzdur. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra, cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz?’

Çelebi’nin ‘Cumhuriyet’ kelimesini böylesine açık yürekle söylemesi üzerine, Mustafa Kemal heyecan ve dikkatle Çelebi’nin gözlerine bakar, biraz yaklaşarak, onun elini avucunun içine alır ve kulağına fısıldar gibi yavaş, fakat kararlı bir sesle: ‘ O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla evet, Çelebi Efendi Hazretleri’ der. Cumhuriyetin ilan edileceğini ilk tahmin eden ve Atatürk’e sorarak olumlu yanıt almak suretiyle büyük mutluluk duyan kişidir. Ne yazık ki, A. Cemalettin Çelebi’nin Cumhuriyet’in ilanını görmeye ömrü yetmez.

Görüşmeden çıkarlarken Ahmet Cemalettin Çelebi, kardeşi Veliyettin Çelebi’ye: Gazi Paşa hazretleriyle Pir Evi Protokolü imzaladık.’ der. Çelebi Cemalettin Efendi daha sonra görüşmenin ayrıntılarını kardeşi Veliyettin Çelebi’ye nakleder.

Cemalettin Çelebi rahatsızlığı nedeniyle fazla yürüyemediği için, oğlu Hamdullah’ı Mustafa Kemal’e refakat etmekle görevlendirir. Birlikte Hacı Bektaş Veli Dergahı’nı gezerler. Hünkâr’a niyaz ederler. Mustafa Kemal, baba ve dervişlerle fazla ilgilenmez. Hazret Avlusu’nda ayakta bir kahve içmekle yetinir.

Gerek Cemalettin Çelebi’nin gerekse kendinden sonra posta oturan kardeşi Veliyettin Çelebi’nin Mustafa Kemal’e sağladıkları açık destek sayesinde, düşmanın kışkırtması sonucu yurdun birçok yöresinde isyanlar çıkarken, Alevi-Bektaşilerin yoğun olduğu bölgelerde en ufak bir olay görülmez.[21]

Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal’e (Atatürk’e [1881 – 1938]) Milli Mücadele Dönemi’nde büyük destek verdi. Nihayetinde hastalığı nedeniyle çalışmalarına iştirak edemese bile, Ankara’da 23 Nisan 1920’de toplanan Büyük Millet Meclisi I. Dönemi “Reis Vekilliği “ne seçildi. Ahmet Cemalettin Çelebi türbesinin başında duran sancak Atatürk’ün sancağıdır ve Atatürk tarafından dergâha hediye edilmiştir.

Kurtuluş savaşı başlangıcında 23. 12. 1919’da Hacı Bektaş’ta yakından görüştüğü, Atatürk’ün gerçek ve ulusçu düşüncelerini paylaşarak onun yanında yer alır. Türk ulusunun önemli bir bölümünü oluşturan Alevi – Bektaşilerin Kurtuluş savaşını desteklemelerini, bu savaşa Atatürk ve arkadaşlarının yanında katılmalarını önerir, maddi ve manevi destek verir…

Nitekim öyle de olmuştur. Alevilerin önemli bir bölümünün Cumhuriyetin kuruluş sürecini destekledikleri, her şey bir yana karşı bir tavır almadıkları görülmüştür. Bu destek, Halifeliğin kaldırılması ile daha da artar. Modernlik ve devrimler Alevi öğretisinin enginliği ve değişim dinamizmiyle de örtüşür. Aleviler için zulmün simgesi olan hilafeti ve halifeliği kaldıran Cumhuriyet, Osmanlı vahşetinden kurtuluşun bir simgesi olur![22]

Ahmet Cemalettin Çelebi’nin küçük kardeşi olan Veliyettin Çelebi Mustafa Kemal görüşmesini şöyle açıklamıştır

Hacıbektaş görüşmesinde, en ilgi çekici konuşmayı daha sonraki yıllarda, Ahmet Cemalettin Çelebi’nin küçük kardeşi olan Veliyettin Çelebi şöyle açıklamıştır:

“Başbaşa konuşmalarının bir yerinde Ahmet Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal Paşa’ya diyor ki: ‘Paşa Hazretleri, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz?’

Çelebi’nin, Cumhuriyet kelimesini böylesine açık yürekle söylemesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa heyecan ve dikkatle Cemalettin Çelebi’nin gözlerine bakıyor, biraz daha yaklaşıyor, onun elini avcunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi yavaş fakat kararlı bir sesle: ‘O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydiyle, evet, Çelebi Efendi Hazretleri.’ diyor.”

Ayrıca bu özel toplantıda Mustafa Kemal Hacıbektaş dergâhı önderlerinden “kendileriyle birlikte çalışacaklarına” dair söz aldı. Ne yazık ki Ahmet Cemalettin Çelebi 1922 yılında Hakk’a yürüyor; Cumhuriyet ilanını görmeye ömrü yetmiyor.

Mustafa Kemal Paşa, o dönemlerde Cemalettin Çelebi’ye olağanüstü önem vermiştir. Büyük Nutuk’unda da, “2 Ocak 1920 günü cemiyetin merkez kurullarına ve Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye, Mutki’de Hacı Musa Bey’e ayrıca bir bildirim yaptık.” diye başlayan belge; Kurtuluş Savaşı’na buralardan kuvvetli destek geldiğini gösteriyor.

Atatürk bunu anlayınca umutsuz gibi gözüken milli kurtuluş savaşını başlatmaktan çekinmemiştir. Hacıbektaş’ta oturan Veliyettin Çelebi de büyük kardeşi Cemalettin Çelebi gibi Atatürk’ü bütün gücü ile desteklemiştir. Türkiye’ye dağıtılan 25 Nisan 1339 (1923) tarihli beyannamesinde şöyle demektedir: “Anadolu’da bulunan ceddim Hacı Bektaş Veli Hazretleri’ni samimi muhabbeti bulunan bütün sevenlerimize ve bizden yana olanlara duyurulur ki…

Bu milleti yeniden yaratarak bağımsızlığımızın sağlayan; varlığı bütün İslam dünyasına onur kaynağı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi, Gazi namlı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin yayınladıkları bildirge, tümünüzce bilinmektedir. Gazi Paşa’nın vatanın yücelmesi ve yükselmesi konusundaki her arzusunu yerine getirmek, bizlerin en birinci görevidir. Milletimizi kurtaracak, mutluluğumuzu sağlayacak, onun koruyucu düşünceleridir. Bunu inkâr edenlerin bizimle asla ilişkisi, ilgisi yoktur. Yüce tarikatımızın bütün üyelerine, Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin gösterdiği adaylardan başkasına oy vermemelerini, vatanımızın kurtulmasının ancak bu yolla gerçekleşebileceğini sizlere bütün önemiyle tavsiye ederim.

Hacıbektaş Çelebisi Veliyettin”

Atatürk, bu Beyannamenin yayınlanması üzerine Veliyettin Çelebi’ye yolladığı telgrafta şöyle diyor: “Yayınlamış buyurduğunuz, insanlarımıza doğru yolu gösteren koruyucu bildirgenizin suretini okudum. Ulusal zenginliğin doğmasına yardımcı olacak girişiminiz ve çalışmalarınız için, doğru yolu gösteren zatınıza saygılar sunarım.”

Veliyetten Çelebi, Atatürk’ün ölümüne kadar kendisiyle görüşmelerini ve ilişkilerini sürdürmüştür ve Aleviler de Atatürk devrimlerini yürekten desteklemişlerdir.[23] Padişahı ve Hilafet’i ortadan kaldırmayı hedefleyenlerin lideri Mustafa Kemal, 23 Aralık 1919’da dergâhı ziyaret etmiş Postnişin Cemalettin Çelebi’ye bizzat “Cumhuriyetin kurulacağı” mesajını vermişti. Bu bile Cumhuriyeti “kayıtsız-şartsız” destek için çok önemlidir. Yeterlidir.

Ahmet Cemalettin Çelebi Mustafa Kemal’e gösterdiği manevi desteğin yanı sıra maddi destekte de bulunduğu ancak bunu kanıtlayacak belge dergâh belgelerinde bulunmamasına rağmen anlatılarda söz edilmektedir. Kendisinden sonra posta oturan kardeşi Veliyettin Çelebi ağabeyi gibi davranarak Mustafa Kemal’e desteğini sürdürdü, Türk Tayyare Cemiyeti’ne on bin liralık bağışta bulunduğu dergâhtaki belgelerin arasında bağış makbuzu bulunmaktadır.[24]

Ahmet Cemalettin Çelebi’nin Hakka Yürümesi

Ahmet Cemalettin Çelebi 1880-1921 yılları arasında Hacıbektaş dergâhı postnişini olmuş, TBMM 1. Dönem’e Kırşehir milletvekili olarak seçilmiş, ancak rahatsızlığı nedeniyle kısa bir süre sonra Hakka Yürümüş Türk dinî ve sosyal kişiliğidir. Ulusal kurtuluş savaşında Atatürk ile yakın ilişki içinde bulunmuş, Amasya toplantısına katılmış, Atatürk’ün desteklenmesi için ülke çapında çalışmalar yapmıştır. Birinci Büyük Millet Meclisinde “birinci reis vekili” olan Cemalettin Çelebi 1921’de Hakka yürümüş ve Kırklar Meydanı’nda toprağa verilmiştir.

Ahmet Cemalettin Çelebi’nin Hakka Yürümesi ile ilgili olarak Türk Parlamento Tarihi Araştırma Grubu’nun dosyasında:”MERNİS’ten çıkarılan vukuatlı nüfus kayıt örneğinde ve Türk Parlamento Tarihi Araştırma Grubu’nun dosyasında bulunan Nevşehir Hacıbektaş İlçe Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenen, bilâ tarihli vukuatlı nüfus kayıt örneğinde, 17.11.1922 tarihinde vefat ettiği görünmektedir. Ancak, Meclis’in 26.01.1922 tarihli oturumunda, Cemalettin Çelebi Efendinin vefat ettiğine ilişkin bilginin Genel Kurul’a sunulduğu tutanakta sabittir. Diğer yandan, torunu Feyzullah Ulusoy tarafından doldurularak Kırşehir Valiliği tarafından Meclis’e gönderilen ve özlük dosyasında bulunan özgeçmişte, Cemalettin Çelebi Efendi’nin 7 Ocak 1922’de vefat ettiğinin beyan edildiği belirlenmiştir. Türk Parlamento Tarihi Araştırma Grubu’nun, 20 Ocak 1922 tarihini esas aldığı -sehven 1923 yazılmış- dayanak olarak da, Mucur Kaymakamlığının, 20.01.1922 günlü telgrafına atıfta bulunduğu göz önüne alınırsa, Cemalettin Çelebi Efendi’nin vefat tarihi olarak, bu kaynağın kullanılmasının daha doğru olacağı düşünülmüştür.”[25]

Dönemin meşhur âşığı Sıtkı (Âşık Sıtkı Baba = Pervane [1865 – 1928]), kendisine candan bağlıydı. Ahmet Cemalettin Efendi’nin Hakka Yürümesi üzerine yazdığı nefes aşağıdadır;

Dader-ı paki Veliyettin Efendim ol zaman
Yüzlerin yüzüne sürüp eyledi ah ü figan
Dedi: ‘Kardeşim azizim yar-ı mihr-i banım ah
Bir tekellüm eyle ta ki ola kalbim şad-man

Pay-i pakin bus edüben çeşm-i bun-efşan ile
İş bu şi’rin meftumunu söyledi ol nagehan
Bilmezem ya nice olur halimiz a’da ile
Ey birader sen idin çün üstümüzde saye-ban

Eyler idin çün beşaşetle tekellüm her zaman
Söylerim ya söyleyemezsin n’oldu ey şah-ı cihan
Söylemedi yönün döndü Hazret-i Hünkar’a ah
Arzuhalim şöyle yazdı Gani Settar’a ah

Ya İlahi n’eyledin ol yar-i mihr-i banımı
Tiğ-i hicranı açubdur sinemizde yâre ah
Edemez bu derde çare gelse Lokman-ı hazık
Olmaz ise gerçi senden derdimize ah

Gülşen-i vuslattan ayrı bülbül-i şeyda gibi
İftirak ateşiyle düşmüşüm bin zare ah

Aşık Sıdki Baba

Ahmet Cemalettin Çelebi ile Aşık Sıdki Baba’nın Dostluğu

Feyzullah Çelebi Hakka yürünce henüz çok genç yaşta olana Ahmet Cemalettin Çelebi posta oturdu. Zeynel Abidin(o yıllardaki mahlası ‘Pervane’ idi) konaktaki hizmetine devam etti. Feyzullah Çelebi’nin sağlığında Cemalettin Çelebi ve Zeynel Abidin, Hacıbektaş kasabasının kimi gençleriyle birlikte Çelebi Konak’ının ‘mektep’ diye adlandırılan bir bölümünde İslami İlimler alanında eğitim görmüşlerdi. Ancak onlar daha çok edebi ve tasavvufi konulara ilgi duyuyorlardı. Özelliklerle de şiire… Bu ikili, Pir ve onun ozanı olmanın yanı sıra, çocukluk ve okul arkadaşı idiler.

Cemalettin Çelebi’nin gözünde Zeynel Abidi, ‘Sıdk ü sebat’ ile çalışan bir yol eriydi. Bu nedenle onun mahlasını ‘Sıdki’ olarak değiştirdi.

Cemaleddin Hünkar dil-i şadıma
İrşad ile ‘Sıdki’ dedi adıma
Hasılı yetirdi her muradıma
Ya Rabbena şükür elhamdüllilah

On dört yıl gezdim Pervanelikte
Sıdki ismin buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum

Er ceminde agah oldum bu sırra
Yüküm cevahirdir çözmem her yere
On dört sene hizmet ettim bir pire
Bu Sıdki mahlasını kazandım yeter

Bir gün Cemalettin Çelebi, Sıdki’yi yanına çağırdı ve ‘Sana bir görev vereceğim Sıdki’ dedi. ‘Bana iki kısrak bulacaksın. Yalnız ana ve kız olacaklar ve bunlar bir elmanın iki yarısı gibi birbirlerine benzeyecekler. Arap atlarının nerede bulunduğunu biliyorsun. Hemen yol hazırlığını yap.’

Sıdki, iyi cins Arap atlarının Urfa’da yetiştirildiğini duymuştu. Kayseri-Maraş güzergahını kullanarak Urfa’ya gitmeye karar verdi. Kayseri’ye kadar geldi. O sırada Kayseri’den Suriye’ye asker sevkiyatı vardı. Bir iki zabit, Sıdki’yı durdurdular. Biri kolundan yakaladı. ‘Bana bak!’ dedi. ‘Nereye kaçıyorsun?’ Sıdk, asker olmadığını, özel bir iş için yola çıktığını anlatmak istediyse de subayları ikna edemedi. Onu asker kaçağı sayarak kafileye kattılar.

Sıdki’yı Şam’da bulunan bir alaya teslim ettiler. Aradan aylar geçmiş; gökyüzünde çağrışarak avazla adeta semah dönen turnaları gördü. Şu dizeler dilinden döküldü;

Eğer giderseniz dost ellerine
Bir namemiz vardır alın turnalar
Gönül hayran kaldı hub tellerine
Arayın o Pir’i bulun turnalar

Başıma geleni söyleyen Pir’ime
Merhamet eylesin ah ü zarıma
Yüzlerimiz sürün ol Hünkar’ıma
Bir saat üstünde dönün turnalar

Orda zeyrat edin Sultan Balım’ı
Huzurunda arz eyleyin halımı
Varamadım kış bağladı yolumu
Acıyın benim’çün dönün turnalar

Aklım aldı sevdiğimin mevali
Gitmez derunumdan Pir’in hayali
Görmeden geçmeyin Sultan Cemal’i
Varın divanında durun turnalar

Sıdki der kurbanım Ali soyuna
Kurban olam kaşlarının yayına
Gökte melaikler durdu darına
Arzuhalım Pir’e sunun turnalar

Bir gün alay komutanı düşünde aksakallı bir Pir gördü. ‘Ben’ dedi aksakallı koca ‘Horasanlı Bektaş’ım. Senin alayında bir şair vardır. Adı da Sıdki. Bunun özel bir görevi var. Onu Halep’e yollayasın.’

Çok meraklanan alay komutanı, ertesi gün askerleri içtimada topladı sordu: ‘Aranızda Sıdki isminde biri var mı?’

Sıdki ‘Benim’ diye seslendi. Miralay ‘Tez hazırlan, Halep’e gideceksin! Bana fazla bir şey sorma, çünkü ben de bilmiyorum.’ ‘İzin kağıdını yazdı, imzaladı ve eline verdi.’

Sıdk, Halep’e giden bir deve kervanına katıldı. Halep kapısında bir kişi kervanı bekliyordu. Arapların arasında Sıdki’yi hemen seçti. ‘Sıdki, beri gel!’ ‘Sıdki biraz çekindi. Adama ‘korkma’ dedi. Ben de senin gibi bir Türkmenim.’ Adam Halep’in hatırı sayılır sarraflarındandı. Aynı zamanda bir at sevdalısıydı. Şehrin en önemli harası onundu. Sıdki’ya ‘Ben Cemalettin Çelebi’nin bir muhibiyim. Dün gece batında teşrif ettiler elhamdülillah. Bana dediler ki: ‘Cabbar kulum atları hazırla!’ Atlar hazır. ’Rum’a giden bir kervana katılan Sıdki atları yerine ulaştırdı.[26]

Severim Sultan Cemal’i
Eller ne derse desinler
Gitmez gönlümde hayali
Eller ne derse desinler

Bağlamışım bir Allah’a
Nesl-i Hünkar Hamdullah’a
Gönül verdim Feyzullah’a
Eller ne derse desinler

Ali Hadi secdegahım
Bülbül gibi artar ahım
Balım Sultan padişahım
Eller ne derse desinler

Gönlüm bir sultana bağlı
Aşk elinden ciğer dağlı
Lale sümbül bahar çağı
Eller ne derse desinler

Sırrım söylemem naş’a
Demem bu hali kallaşa
Kul oldum nesl-i Bektaş’a
Eller ne derse desinler

Gönlümü sevdaya saldım
Şükür bir ikrarda kaldım
Muhabbet bahrine daldım
Eller ne derse desinler

Bülbül gibi kalıp ahı
Şükür buldun doğru rahı
Severim bir şahinşahı
Eller ne derse desinler

Yıl bin üç yüz sekiz oldu
Vakit tamam çile doldu
Gönül maksudunu buldu
Eller ne derse desinler

Sefil Sıdki düştüm zara
Gönül arzu çeker yar’a
Vasıl oldum bir didara
Eller ne derse desinler

Aşık Sıdki Baba (1865-1928)

Kağıtsız yazarız sırdandır kalem
Bir Pir’e bağlıdır hep cümle alem
Budur erenlerin yolu hu deyi
Hünkar Hacı Bektaş ol bedr-i mahım

Yetiş bunda koyma gül yüzlü şahım
Beş vakit salatım, hem kıblegahım
Cihan ‘saddak’ dedi beli hu deyi
Seyyid Süleyman’ım zikrim hayıra

Yüzüm süre süre geldim bu pire
Sinem bölük bölük oldu bin pare
İlla bin bir ismin biri hu deyi
Deyiş bittiğinde Cemalettin Çelebi ‘Aferin âşık, maşallah’ sözleriyle çok beğendiğini belli eder.[27]

Mehmet Özgür Ersan Dede
Yesari Abdal Çelebi
Kaynaklar:

  1. Pir Dergahından Nefesler, A.Celalettin ULUSOY,sf 103
  2. Baki ÖZ, Kurtuluş Savaşı’nda Alevi- Bektaşiler
  3. Hünkâr Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy ve Safa Ulusoy
  4. Ali Celalettin Ulusoy, Pir Dergahından Nefesler Hacı Bektaş Çelebilerinden Deyişler Genişletilmiş İkinci Baskı Hazırlayan: Hüseyin Hürrem Ulusoy 2014.
  5. Necdet SARAÇ, Cumhuriyet; Aleviler ve Siyasal İslamcılar http://ahmetsaltik.net/tag/postnisin-cemalettin-celebi/
  6. Bkz. ve krş. Sema Yıldırım, Behçet Kemal Zeynel (Editörler): TBMM ALBÜMÜ – 1920-2010, 1. Cilt (1920-1950). TBMM Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü Yayınları No: 1, Ankara 2010 (İkinci Basım), [ISBN: 978-975-8805-05-1]: S. 43, 66
  7. İsmail Özmen: Alevi – Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt: IV (19. Yüzyıl). Saypa Yayınları: 334, Ankara 1995: 543 – 570
  8. Halim Baki Kunter: Kırkbudak – Hacıbektaş İncelemelerine Giriş. II. Erkek Sanat Enstitüsü Matbaacılık Bölümü, Ankara 1951.
  9. Çevirisi: Ahmet Hezarfen CEM Vakfı Arşivi Belge http://www.cemvakfi.org.tr/…/kirsehir%E2%80%99de-haci…/
  10. http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Cemalettin-Celebi.htm
  11. İsmail Özmen ise: “Alevi – Bektaşi Şiirleri Antolojisi -4- 19. Yüzyıl”
  12. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ferit DEVELLİOĞLU, 15. Baskı, Aydın Kitabevi Yayınları, 1988.
  13. İsmet MİROĞLU, Kemah Sancağı ve Erzincan Kazası, s. 108
  14. Adem KAPLAN, Tanyeri Ağarırken, s. 28-31
  15. İsmet MİROĞLU, Kemah Sancağı ve Erzincan Kazası, s. 108)
  16. Doğan MUNZUROĞLU, Tarıq: İnsanın Kullandığı İlk Alete Tapması, Munzur-Dersim Etnoğrafya Dergisi, s. 85;
  17. Dedelik ve Ocaklar ilgili bilgi için bkz. Ali YAMAN, Alevilikte Dedelik-Ocaklar
  18. Nuri DERSİMİ, Kürdistan Tarihinde Dersim, s. 109, 111
  19. Abdülbaki GÖLPINARLI, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, s. 323-326;
  20. Abdülbaki GÖLPINARLI, İslam Ansiklopedisi Kızılbaş Maddesi, Sadeleştiren: Alişan AKPINAR, Folklora Doğru, 63. Sayı, s, 85-87;
  21. İsmail ONARLI, II. Bölüm, XIII. Dersim’de Bazı Gelenekler ve İnanç Motifleri, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 15. Sayı, s. 174-177; Nazımiye Tetkik Seyahati Notları, Folklora Doğru Dergisi, 63. Sayı, s. 63
  22. Hasan Reşit TANKUT, Zazalar Üzerine Sosyolojik Tetkikler, s. 99; İmam Cafer Buyruğu, Şahkulu Sultan Külliyesi Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma, Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, s. 65, 94-97, 104, 110-112, 135, 136, 165-168, 199
  23. Mehmet YAMAN, Erdebilli Şeyh Safî ve Buyruğu, s. 131;
  24. Yusuf Ziya YÖRÜKAN, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, s. 72, 73, 468, 469;
  25. Ahmet Yaşar OCAK, Alevi-Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri,
  26. Abdülbaki GÖLPINARLI, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, s. 323-326
  27. Abdülbaki GÖLPINARLI, İslam Ansiklopedisi Kızılbaş Maddesi, Sadeleştiren: Alişan AKPINAR, Folklora Doğru, 63. Sayı, s, 85-87; İmam Cafer Buyruğu, Şahkulu Sultan Külliyesi Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma, Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, s. 65, 94-97, 104, 110-112, 135, 136, 165-168, 199;

Mehmet Özgür Ersan İnternet sayfasından alıntı

AHMET CEMALETTİN ÇELEBİ EFENDİ

0

AHMET CEMALETTİN ÇELEBİ EFENDİ 1915 MİNEYİK KURULTAYI: ALEVÎ BEKTAŞİ OCAKLARININ TARİHÎ BULUŞMASI VE DEDELİK KURUMUNDA HİYERARŞİNİN YENİDEN İNŞASI

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşanan siyasal çalkantılar, özellikle I. Dünya Savaşı yılları, Anadolu’daki Alevî-Bektaşî topluluklarını da doğrudan etkiledi. 1826’daki Vak‘a-i Hayriye sonrasında Bektaşî tekkeleri kapatılmış, dedelik zincirinde ciddi kopmalar yaşanmıştı. Bu tarihsel kırılmaların ardından, Alevî-Bektaşî topluluklarının hem kendi iç örgütlenmelerini yeniden kurma hem de devletle ilişkilerini yeniden tanımlama ihtiyacı doğdu. İşte bu ihtiyaç, 1915 yılı güzünde Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı Kuyudere (eski adıyla Minayik) köyünde gerçekleştirilen “Dedeler Kurultayı” ile somut bir adım kazandı.

Kurultayın Düzenlenişi ve Katılımcılar

Kurultay, Hacı Bektaş Veli Dergâhı postnişini Pir Ahmet Cemalettin Çelebi’nin talimatıyla, dönemin önemli mürşitlerinden Sakallı Hüseyin Dede tarafından organize edilmiştir. Toplantıya Anadolu’nun dört bir yanından 40’tan fazla Seyyid Ocağı temsilcisi katılmıştır.

Kurultaya katıldığı tespit edilen bazı ocaklar şunlardır:
Ağuçan, Kureyşan, Kara Pir Bad, Baba Mansur, Üryan Hızır, Hıdır Abdal, Battal Gazi, Sinemil, Hubyar, Güvenç Abdal, Piri Baba, Derviş Cemal, Garip Musa, Gözü Kızıl, Hüseyin Abdal, Dede Kargın, Şeyh Bahşiş, Şeyh Hasan-Şeyh Ahmed Dede, Şah İbrahim, Pir Sultan, Şah Şaddı, Hızır Samut, Sarı Saltuk, Çoban Abdal, Şeyh Delil Berhican, Haydar Baba, Seyyid Sabur, Celal Abbas, Zeynel Abidin, İmam Rıza, Koyun Baba, Şıh Çoban, Veli Baba, Koca Leşker, Abdal Musa, Ali Baba, Hüseyin Gazi, Hasan Dede, Koç Baba ve Dedemoğlu.

Bu kadar geniş katılım, Mineyik Kurultayı’nın yalnızca bölgesel değil, Anadolu’daki tüm Alevî-Bektaşî ocaklarının müşterek iradesini yansıtan tarihsel bir buluşma olduğunu göstermektedir.

Kurultayın İki Ana Gündemi

  1. Mücahidin Alayı Kurma Girişimi
    1 Ağustos 1914’te Osmanlı Devleti’nin seferberlik ilan etmesiyle birlikte, İttihat ve Terakki önderleri Talat ve Enver Paşa, Pir Ahmet Cemalettin Çelebi’den Alevî-Bektaşî aşiretlerinden gönüllü bir “Mücahidin Alayı” kurmasını istemiştir. Mineyik Kurultayı’nda bu çağrı değerlendirilmiş ve cepheye destek amacıyla gönüllü toplanması kararlaştırılmıştır. Bu girişim, Alevîlerin devletle tarihsel gerilimlerine rağmen “vatan müdafaası” için üstlendikleri bir sorumluluk örneği olarak kayda geçmiştir.
  2. Dedelik Zincirinin Yeniden Tesis Edilmesi
    Kurultayın en önemli ve kalıcı gündemlerinden biri ise dedelik kurumunun yeniden yapılandırılmasıdır. 1826’dan sonra bozulan mürşit–pir–rehber zincirinin yeniden inşası, genç dedelerin eğitilmesi ve ocaklar arası koordinasyonun sağlanması kararlaştırıldı. Bu bağlamda, Doğanzade Seyyid Hüseyin, küçük yaşına rağmen “Mürşid-i Kâmil” olarak seçildi; eğitimi için özel öğretmen tutulması ve tahsisat ayrılması kararlaştırıldı.

Alınan Kararlar

Ahmet Cemalettin Çelebi, tüm Anadolu’daki seyyidlerin başı ve “Mürşid-i Kâmili” olarak onaylandı.

Hacı Bektaş Veli Dergâhı, yeniden “Velâyet Makamı” olarak tescil edildi.

Ocaklar arası mürşit–pir–rehber ilişkileri düzenlenerek köy-köy, kasaba-kasaba talip bağlantıları belirlendi.

Dedelerin eğitimine ağırlık verilmesi ve gençleştirilmesi için planlama yapıldı.

Dede Kargın Ocağı’nın Rolü

Kurultayda etkin rol üstlenen ocaklardan biri de Dede Kargın Ocağıdır. Çorum ve çevresindeki talip topluluklarıyla güçlü bağları bulunan Dede Kargın evladı dedeler, özellikle dedelik zincirinin onarılması ve ocaklar arası dayanışmanın güçlendirilmesi yönünde aktif katkı sunmuştur. Bu, Dede Kargın Ocağı’nın yalnızca bölgesel değil, tüm Anadolu Aleviliği içinde merkezi bir rol üstlendiğini göstermektedir.

Kurultayın Önemi

Mineyik Kurultayı, Alevî-Bektaşî tarihinin nadir belgelenmiş kolektif irade toplantılarından biridir. Bir yandan Osmanlı’nın son döneminde Alevîlerin devletle kurduğu karmaşık ilişkiyi yansıtırken, diğer yandan “Serçeşme” olarak Hacı Bektaş Veli Dergâhı etrafında birleşme iradesini ortaya koymuştur.

Bu yönüyle, Cem Vakfı Onursal Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın da ailesiyle doğrudan bağlı olduğu ocakların (Baba Mansur, Ağuçan ve Şeyh Ahmed Dede ocakları) 1915’te Ahmet Cemalettin Çelebi’yi Mürşid-i Kâmil kabul etmiş olmaları, bugünkü Alevî kurumlarının tarihsel köklerinin Mineyik Kurultayı’na dayandığını göstermektedir.

Sonuç

1915 Mineyik Kurultayı, Alevî-Bektaşî topluluklarının hem tarihî koşulların dayattığı vatan savunması sorumluluğunu hem de kendi iç yapılanmalarını koruma ve güçlendirme iradesini bir arada ortaya koyduğu bir dönüm noktasıdır. Bu buluşma, Serçeşme Hacı Bektaş Veli Dergâhı etrafında yeniden bütünleşmenin ve dedelik kurumunun gençleştirilmesinin simgesi olarak Alevî tarih yazımında müstesna bir yere sahiptir.

Mehmet Özgür Ersan Abdal Yesari

Kaynaklar:

Hacı Bektaş Veli Dergâhı Arşivi (1915 tarihli belgeler)

Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu ve Tarihi

Şakir Keçeli, Atatürk ve Bektaşilik

Sözlü tarih görüşmeleri (Ağuçan, Dede Kargın, Baba Mansur evlatları)

Hacı Bektaş Veli Dergâhı Arşivi – (1915 tarihli yazışmalar, Ahmet Cemalettin Çelebi’nin mektupları ve kurultay çağrı kayıtları).

Osmanlı Arşivi, Dahiliye Nezareti Belgeleri – (DH.EUM dosyaları, 1914–1916 tarihli seferberlik ve aşiretler yazışmaları).

Sözlü Tarih Görüşmeleri – (Arguvan Kuyudere, Çorum Camili, Malatya, Erzincan ve Tunceli yörelerinde yaşayan Ağuçan, Baba Mansur, Dede Kargın ve diğer ocak evlatlarının aktarımları)

Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu ve Tarihi: Osmanlı’dan Günümüze Yol Ayrımları, İletişim Yayınları, 2018.

Rıza Aydın, Alevilik-Bektaşilik ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı, 2016.

Şakir Keçeli, Atatürk ve Bektaşilik, Can Yayınları, 1999.

Doğan Kaplan, “Osmanlı’nın Son Döneminde Alevîlik-Bektaşîlik ve Ahmet Cemalettin Çelebi”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, sayı 60, 2011.

Bedri Noyan Dedebaba, Bektaşilik ve Alevilik Tarihi, Ardıç Yayınları, 1998.

İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar: Alevîlik-Bektaşîlik Araştırmaları, Cem Yayınları, 1993.

Ali Yaman, Ocaklar, Dedeler ve Talipler: Alevî İnanç Örgütlenmesinde Hiyerarşi, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002

Mehmet Özgür Ersan alıntı

Bir candan var olup, Ten’e can olduk

0

Bir candan var olup, Ten’e can olduk
Nur-u Cemâli hoş yüze bakarız
Güzellikler alıp, Sin-e şan olduk
Güzel gören güzel göze bakarız

Esmâ-ül Hüsna’yla, dar-ı duvadan-(*)
Konup göçerekten biz bu ovadan
Toprak Ateş Su’yla, olduk havadan
Çok güzel denk gelmiş, öze bakarız

Yolcu olup geçtik, Aşk ile serden
Mihmaneyiz Engür dolumuz Pir’den
Kâinattan dünya denen bu yerden
İkrarımız Hakktır ize bakarız

Küsmedik doğaya he mi barıştık
Güzelliğin görüp, güzel yarıştık
Varıp kırk makama, sırra eriştik
Dört mevsim içinde güze bakarız

Kırklar meclisinde dar-a çekildik
Gökyüzünde rahmet olup ekildik
Deyişlerden Düvaz ile döküldük
Zakirlerden sazla söze bakarız

Kul Öksüz, Umman-a dalmış coş eder
Erenler Ceminde, dolu nuş eder
Aslı güzel olan yolu hoş eder
Eğri büğrü değil, düze bakarız

Âşık Mustafa Öksüz
1-(*)-Esmâ’ül Hüsnâ: Allah’ın 99 ismini tarif etmektir.

Ben hep mutlu hissediyorum

0

William Shakespeare şöyle demiş:
“Ben hep mutlu hissediyorum, neden biliyor musunuz? Çünkü kimseden bir beklentim yok. Beklemek, her zaman acıtır. Sorunlar ebedi değildir; mutlaka bir çaresi vardır. Çaresi olmayan tek şey ölümdür.

Kimsenin sizi aşağılamasına, küçümsemesine ya da özsaygınızı zedelemesine izin vermeyin. Çığlıklar, korkakların ve düşünmeyenlerin aracıdır. Hayatta hep, derdimizden bizi sorumlu tutan insanlarla karşılaşacağız. Ama unutmayın, herkes eninde sonunda hak ettiğini alır.

Güçlü olmalı, hayatın üzerimize yıktığı zorlukların altından kalkmalıyız. Unutmayın, yalnızlık dolu karanlık bir tünelin ardından çok güzel şeyler gelebilir. Tartışmadan önce… Derin bir nefes al. Konuşmadan önce… Karşındakini dinle. Eleştirmeden önce… Kendini sorgula. Yazmadan önce… Düşün. Acıtmadan önce… Bir kez daha bak. Pes etmeden önce… Elinden geleni yap. Ölmeden önce…

Gerçekten yaşa! En iyi ilişki, mükemmel insanla yaşanan değil; Birbirinin kusurlarını kabul edip, güzel yönlerine hayran kalmayı öğrenebilmektir. Elindekinin kıymetini bilmeyen, bir gün kaybetmenin acısıyla yüzleşir. Acı çeken de, er ya da geç hak ettiğini bulur.

Mutlu olmak istiyorsan, önce başkalarını mutlu et. Bir şey almak istiyorsan, önce kendinden bir parça ver. Çevreni iyi insanlarla doldur ve sen de onlardan biri ol. Unutma; bazen hiç ummadığın bir anda, sana güzel şeyler yaşatacak insanlar çıkar karşına.

Geleceği olmayan bir geçmiş için, bugününü mahvetme. Güçlü insan, hayatını düzene sokmayı bilir. Gözlerinden yaş gelse bile, gülümseyerek ‘İyiyim’ demeyi başarır.”

Özü bozuk sözü bozuk dile minnet eylemem

0

Özü bozuk sözü bozuk dile minnet eylemem
Bağına bağban değilsem güle minnet eylemem
Mecnununu susuz koyan çöle minnet eylerim
Derdi benim dermanımdır ele minnet eylemem

Dostun ayağına turab toza kurban oluyum
Varımda o yoğumda aza kurban oluyum
Aşk ehlinin sofrasında tuza kurban oluyum
Namertlerin sofrasında bala minnet eylemem

Binbir yıllık aşk taşırım başım gönül yorgunu
Gökyüzünün fırtınası özüm yerin durgunu
Güz ayının mihricanı sinem ülger vurgunu
Aşkın ataşına yandım küle mihnet eylemem

Denizlerin deryaların benki taşkın delisi
Ehli gönül muhabbetin benki şaşkın delisi
Benki kelamın yolcusu benki aşkın delisi
Beni benden alan almış kula minnet eylemem

Sefaiye ışık olan nura mihnet eylerim
Beni divane eyleyen yara minnet eylerim
İnceden inceye gelen sıra minnet eylerim
Arsız adapsız töresiz yola minnet eylemem

Aşık Sefai
Kayıt Tarihi : 16.5.2015 12:30:00

TUZUNUZ KURU

0

Tuzunuz kurudur, biliyoruz da
Vatandaş perişan oluyor beyler!
Biz ömrün sonuna geliyoruz da
Gençlerimiz işsiz soluyor beyler!

Her şeyi sattınız yaban ellere,
Dünyada adınız düştü dillere,
Neler takdim oldu bu rezillere,
Dünya halkı bize gülüyor beyler!

Yolsuzluğun adı: “bir kutsal dava”
Sizde bir şatafat, bir başka hava…
Baskıdan çalınmaz tencere, tava;
Açlık midemizi deliyor beyler!

Artık tencerede taş kaynıyor taş!
Bu çöküş hızlandı, sanmayın yavaş.
Canından usandı, bıktı vatandaş;
Toplu intiharla ölüyor, beyler!

Kurduğunuz düzen katı mı katı
Yok saydınız akıl, bilim, sanatı.
Sudan ucuz oldu insan hayatı,
Analar saçını yoluyor beyler!

Gerçekleri her kim getirse dile,
Bir çelme taktınız, yaptınız hile.
Mülteci insanla, terörist ile
Yurdun her bir yanı doluyor beyler!

Peşinizden gelir yavşak çömezler,
Haram tatlı gelmiş, helal yemezler.
Dalkavuklar bilir amma demezler,
Bindebir gerçeği biliyor beyler!

17.11.2019 –
Ozan Bindebir

DİVANA DÜŞER

0

(Akrostiş Hükümlü Koşma)

Sevenlerin / yüreğinde yağ olmaz
Gönlü / engin olur, yüce dağ olmaz
Sevdadan / sararır, yeşil bağ olmaz
Geçer / sevdasından figana düşer.

Bazen gerçek / görür, bazen de hayal
Bazen / Mecnun olur, değişmez bu hâl
Hülyadan / ayrılır, yok olur cemal
Geçer / hülyasından cihana düşer.

Gerçeği / söylemek âşığa Haktır
Görmeyen / gözlere Hak çok uzaktır
Rüyadan / aymazsa büyük tuzaktır
Geçer / rüyasından irfana düşer.

Gerçek âşık / belli olur hâlinden
Yürür / Hak yolunda, dönmez yolundan
Deryadan / bir damla düşse dilinden
Geçer / deryaları ummana düşer.

Bindebir / mazluma sadık yâr olur
Bakarsın / bu yüzden tarumar olur
Dünyadan / vazgeçer, belki dâr olur
Geçer / dünyasından divana düşer.

Sevenlerin gönlü sevdadan geçer
Bazen gerçek bazen hülyadan geçer
Gerçeği görmeyen rüyadan geçer
Gerçek âşık yürür deryadan geçer
Bindebir bakarsın dünyadan geçer
Geçer/ dünyasından divana düşer.

11.09.2017
Ozan Bindebir

HACI BEKTAŞ DERGÂHI KİMLİĞİNİ İSTİYOR!

0

Bugün kimliksiz bir insan nasıl olmazsa, eskiden tarihi tüm yapılar da kitabesiz olmazdı.
Dergâhın Anakapısı, Alevilerin ilk düğmesidir. Onu düğmeleyemezseniz ya da yanlış düğmelerseniz; hiç bir sorununu düzeltemezsiniz. Sıradan halka bir diyeceğim yok ama başta Kültür Bakanlarına, arkeologlara, mimarlara ve tarihçilere söyleyeceğim çok şeyler var ve o çok şeyi defalarca söyledim. Bir daha söylüyorum; “Bu binanın kitabesi nerede?” demeden, koyunun ağıla girdiği gibi o kapıdan giremezsiniz! Bakanlık, benim dilekçeme verdiği yanıtta “kitabeyi bulamadık” dedi.
İşte kitabe:
ANAKAPI (Taçkapı) ve KİTABESİ
1925 yılında kapatılmadan önce bu kapının önündeki iki direkten birisine Türk bayrağı birisine de kırmızı, yeşil ve beyaz şeritli kumaş üzerinde Zülfikâr resmi bulunan tarikat sancağı çekilirdi.
Ana giriş kapısı restore (yenileme) edilirken, eski kitabe kırılmış veya kayıbolmuş ki, kitabenin yeri bir süre boş kaldı. 10 yıl kadar sonra üzerine eski yazıyla orijinal kitabesinin yazılması için, yazısız boş mermeri yerleştirdiler. Kitabe mermeri gibi yerleştirilen mermer de 5-10 yıl kadar kasıtlı olarak yazdırılmayıp boş bırakılarak kitabe unutturuldu. Kitabeler, bir yapının kimlik kartıdır. 1964 den 2024’ kadar, 60 yılda 67 Kültür ve Turizm Bakanı, bu binanın kitabesi nerede diye sormadan girip çıkmış. Yıllarca kitabenin yazılması beklenen mermerin üzerine, bakanlık kendinin ve müzenin adını yazdırarak kitabe mermerini bakanlık tabelası olarak kullandı. Bakanlık, bu davranışıyla, bilime, tarihe ve kültüre karşı suç işlenmiştir! Kültür ve Turizm Bakanlığı, tabela olarak kullandığı mermere HACI BEKTAŞ VELİ adı bile 2021 yılına kadar HACIBEKTAŞ VELİ şeklinde yazım kurallarına aykırı olarak bitişik duruyordu; dilekçem üzerine düzelttiler.
Kitabe, Doç. Dr. İlgar Baharlu’nun katkılarıyla Arap harfleriyle aslına uygun şekilde günümüz Türkçesine çevrilmiştir. İlk dört dizesi Osmanlıca, son iki dizesi ise klasik Farsçadır. Aşağıda hem orijinal hali, hem Latin harfli transkripsiyonu, hem de anlamı yer almaktadır.
Eski kitabe:


طالب خوب حقیقت بهره یاب فیض اولور
باب حقدیر درگه سلطان بکتاش ولی
میر توحید هدایت مطلعدیر بو مکان
سر انوار محمد ایله علیدر منجلی
کعبة العشاق باشد این مقام
هر که ناقص آمد اینجا شد تمام

Tâlib-i hubb-u hakikat behre-yâb-ı feyz olur.
Bâb-ı Hak’tır Dergeh-i Sultân Bektâş-ı Velî.
Mihr-i tevhîd-i hidâyet matla’ıdır bu makâm.
Sırr-ı envâr-ı Muhammed’le Ali’dir müncelî.
Ka’be-tü’l- uşşâk bâşed în makâm,
Her ki nâkis âmed încâ şod tamâm.

Bugünün Türkçesiyle:

Hakikatin gerçek talipleri (burada) feyzini alır.
Sultan Bektaş Veli’nin Dergâhı, Hakk’ın kapısıdır.
Bu mekân, hidayetin biricik emrinin başladığı yerdir.
Burada Muhammed ile Ali’nin sırları parlamaktadır.
Bu mekân âşıkların Kâbe’sidir.
Kim eksik olarak girerse burada tamamlanır.
(Eksiklerini giderir kâmil olur)

Feyzalmak: Etkilenmek, ders almak, olgunlaşmak.
Feyz teorisi: Varlığın mutlak birden çıkıp bir sıra düzen içinde evreni oluşturması.
Hidayet: Dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak yolu gösterme.
Bakanlık tabelası olarak kullanılan o kitabe mermerine, Arap harfleriyle bu kitabe yazılıp yerleştirilmelidir. Kitabenin bugünkü Türkçesi ve bakanlık tabelası kapı kenarına vidalanarak tutturulmalıdır. Yıllardır, yanlışların ve eksiklerin giderilmesi için onlarca dilekçe verdim, ama gerekenler yapılmadı.
Muhammet ile Ali’nin ışığı: Söylenceye göre, Tanrı, evreni yaratmadan önce bir kandil yaratmış. Bu kandil gökyüzündeymiş; içinde bir nur (ışık) parlar dururmuş. Kandildeki bu ışık, Muhammet ile Ali’nin ışığıdır. Bu söylence, Peygamberin “Ben ve Ali, Âdem yaratılmadan on iki bin yıl önce bir nurdan yaratıldık” hadisine dayanıyor. Bir söylenceye göre de Muhammet, bir gün Cebrail’e, “Evren yaratılmadan önce ne vardı diye sormuş. Bir yıldız vardı demiş. Muhammet de o yıldız, benimle Ali’nin nurudur demiş. Onun için Alevi ozanlar, şiirlerinde “Ay Ali’dir, gün (güneş) Muhammet” derler.
Kitabeye ilk kez Giritli Bektaşi bir aileden gelen Bezmi Nusret Kaygusuz’un 1958 yılında yayımlamış olduğu “Kurumuş Pınar” kitabında rastlıyoruz. (s. 100) Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki Hacı Bektâş-ı Velî maddesini yazan kişi de oradan almış olmalı. 2020 yılına kadar yayınlanmış kitapların hiç birinde bu kitabeye rastlanmamıştır.

Kamber Özcivan