Biz Böyleyiz, Siz Nasılsınız? İsmail Engin
“Biz Böyleyiz, Siz Nasılsınız?” 2’55” [02.09.2025] | @ismailenginhd
“İnsan kendi yalanlarına inanmaya başladığında, hakikat sessizliğe gömülür.”
Görmek istemediğimiz gerçekleri halının altına süpürüyor, düşünmeden konuşuyor, okumadan yazıyoruz.
Gerçek artık kurgu: montaj kasetler, kırpılmış videolar, yapay seslerle üretilmiş dijital hakikatler… Her şeyin mubah sayıldığı bir çağdayız. Ve troller… Emirle gece klavyeyle yalan ekiyor, sabah şakşakçılar, şipşakçıklar tarafından bunlar “gerçek” diye biçilip servis ediliyor. İtiraz eden her ses, linç korosunun hedefi oluyor. Sessizce başlıyor, fısıltıyla güç kazanıyor, sonra yukarıdan gelen tek sesle çığ gibi büyüyor. Kalabalık alkışlıyor; düşünmeden, sorgulamadan, sadece onaylıyor, yaydıkça yayıyor.
Gerçeğin diliyse olabildiğince sansürden nasipleniyor:
ATATÜRK “KÜRTLERE ÖZERKLİK”SÖZÜ VERDİ Mİ?
Son günlerin gündem konusu “Kürt Açılımı”. Hazır bir açılım söz konusu olmuşken de “Nereye kadar açılalım?” sorusuna verilecek yanıta ışık tutması için belli Kürt çevreleri “…Zaten Atatürk de Kurtuluş Savaşı esnasında ‘Kürtlere Özerklik’ sözünü vermişti, TBMM 10 Şubat 1922’de Kürtlere Özerklik tanıyan bir yasayı bile kabul etmişti… En azından oraya kadar açılalım…”demeye getiriyorlar.
Bu söylenenlerin birer söylenti olmaktan ileri gidebilir tarafı yoktur ve Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı öncesinde, esnasında veya sonrasında, en kritik dönemlerde dahi Kürtlere böyle bir taviz vermemiştir. 1918-1924 arası tüm gelişmeler bunun somut kanıtıdır.
Gazi Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu öncesindeki evrelerde, “Kürtlere Özerklik” anlamına gelecek bir söylemde bulunduğu hatta bunun eyleme de dönüşerek TBMM’den “gizli” bir yasa geçmiş olduğu iddiası, özellikle son dönemlerde çok sık dile getirilmektedir. Konunun kanıtı olarak da Gazi’nin daha ziyade 16-17 Ocak 1923’te İzmit’te İstanbul basını ile yaptığı konuşma ve Ahmet Emin Yalman’ın sorularına verdiği yanıtlar gösterilmektedir. Buna bağımlı olarak da, “…Kurtuluş savaşı günlerinde Kürtlerin desteğini sağlayabilmek için bu sözleri verdi ama sonunda devleti kurunca, bu sözleri unuttu…” demeye getirmektedirler. İşin bu yanı pek fazla sesli ifade edilmese de söylenmek istenen budur ve bu söylenenler tarihî gerçeklerle örtüşmemektedir.
Hemen belirtelim ki iddia edildiği gibi 10 Şubat 1922 tarihinde bir Meclis Oturumu yoktur ki, o gün bir kanun geçmiş olsun. Bunun bir an için Meclis’te değil de, bir tasarı olarak “Vekiller Heyeti” (Bakanlar Kurulu) toplantısında hazırlanmış olduğunu farz edelim, o zaman da “…Kanun neden gizli çıkarıldı? Kimden çekiniliyordu? Kanun uygulanmak için yapılır, gizli kanun kimin ne işine yarar? Gizli olduğuna göre belli ki usulüne uygun olarak ilan edilmemiş. Bu takdirde o metin ‘kanun’ hükmünde olur mu?… ” gibi bir çok soruya yanıt bulmamız gerekecektir. Sonuç olarak böyle bir kanun yoktur.
Oysa İzmit’te söyledikleri son derecede açıktır ve şudur:
“Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu “mahalli idareler” kurulması iç ve dış siyasetimizin gereklerindendir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise, hem iç siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahallî bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız…”. Söylediği budur.
Aslında Gazi İstanbul basınıyla bu görüşmeyi 16-17 Ocak 1923 tarihinde yaparken, 20 Ocak 1921 Anayasa’sı yürürlüktedir ve Gazi basın mensuplarına sadece bu Anayasa’nın ilgili maddelerinden söz etmektedir. Gerçekten de 10. Madde de “Türkiye coğrafî durum ve ekonomik ilişki bakımından illere, iller ilçelere bölünmüş olup, ilçeler de bucaklardan meydana gelmektedir. ” denilmektedir.
- Madde ise , “İller, bölgesel işlerde tüzel kişiliğe ve özerkliğe sahiptir. İç ve dış siyaset, şeriata, adalete, askerliğe ait işler, milletlerarası ekonomik ilişkiler ve hükümetin genel vergileri ile, faydası birden çok ili kapsayan hususlar müstesna olmak üzere; BMM’ce konulacak kanunlar gereğince vakıflar, okullar, eğitim, sağlık, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerinin düzenlenmesi ve yönetilmesi İl Meclisleri’nin yetkileri içindedir.” demektedir.
Bu artık anayasal bir hükümdür. Örneğin Kürt kökenli yurttaşlarımızın çoğunlukta yaşadığı bir ilde, bu İl Genel Meclisleri’ne seçilecek üyeler çoğunlukla Kürt kökenli olacakları için, bu yöre halkı yukarıda belirtilen konularda özerk olarak alacağı kararlar ve yapacağı uygulamalarla kendi kendilerini yönetmiş olacaklardır. Gazi’nin söylediği budur ve sadece budur. Bundan bir “otonomi” anlamında özerklik sonucu çıkarmak en hafifinden “yanlış değerlendirme” olur.
Aksine, Ahmet Emin Yalman’a söylediği kelimesi kelimesine şudur:
“Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi liva’nın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir demektir… Şimdi TBMM hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”(Bak. Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları,1923, Kaynak Yayınları, 1999, s.103).
Bu ifade ne demek? Net bir şekilde, “Otonomi olmaz!” demek.
Kaldı ki 1923 yılına gelinceye kadar çok kritik dönemlerden geçilirken bile Kürtlere böyle bir taviz verilmemiştir. Örneğin Milli Mücadele’ye karşı ilk isyan hareketi, Mustafa Kemal Paşa’nın tam da Samsun’a çıktığı günlerde, Midyat, Nusaybin, Ömerkan, Dirilömer çevresinde İngiliz güdümünde ve desteğinde bir Kürt Devleti kurmak için başlatılan Ali Batı Ayaklanması’dır. (11 Mayıs-18 Ağustos 1919). Bir taraftan ülke baştan aşağı işgal edilirken ortaya çıkan bu isyancılara en ufak bir taviz verilmemiş, anlaşma yoluna gidilmemiş, sonunda isyan bastırılmıştır.
Gene İngiltere ve Fransa’nın kışkırtmasıyla, Güneydoğu Anadolu’da bir Kürt Devleti kurmak üzere Siverek civarında ortaya çıkan Milli Aşiret Olayı aynı şekilde zor da olsa bastırılmış ama bir taviz noktasına gelinmemiştir. (1 Haziran-6 Eylül 1920). Diğer bir aşiret isyanı Cemil Çeto Olayı’dır. (20 Mayıs-7 Haziran 1920). Nihayet tam da 2. İnönü Savaşı sürerken, Sivas, Erzincan ve Tunceli bölgelerinde iki ay süreyle etkin olan Koçkiri Ayaklanması (6 Mart-17 Haziran 1921) bile sonucu değiştirmemiştir. Kaldı ki, bu isyanı çıkartanların amacı Zara, Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah havalisinde “özerk bir yönetim” kurmaktı. Durum son derecede kritikti. Yunan Ordusu 2. İnönü Savaşını kaybetmese, Ankara yolu açılmış ve her şey bitmiş olacaktı. O yüzden Çankaya Muhafız Birliği’nin 100 kişilik kuvveti dahi cepheye sürülmüştü. Buna rağmen Batı’da Yunan’la, Doğu’da Kürt Asileriyle mücadeleye girildi ama taviz verilmedi, böyle bir otonomi kabul edilmedi.
Erzurum Kongresi bittikten sonra 12 aşiret reisine yazdığı mektuplarla, onların desteğini isterken bile, karşılığında en ufak bir ima yollu dahi olsa Kürtlere yönelik bir taviz vermedi. (Bak. Orhan Çekiç, Samsun’dan Erzurum’a, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 2007).
Bütün bunlara karşılık da, Kürt Sait İsyanı ve onu ileri yıllarda takip edecekler dahil hiçbir isyancıdan da, “…Bize Kurtuluş Savaşı esnasında yapacağımız hizmetler karşılığı “özerklik” sözü verilmişti. Sonra devlet kuruldu ama bu söz unutuldu. Bu nedenle silaha sarıldık, isyan ettik…” gibi bir savunma gelmedi. Bu kadar kritik dönemlerde bu tavizi vermeyen bir liderin, her zorluk aşıldıktan sonra 1923 yılında İzmit’te bir basın toplantısında böyle bir “otonomi”den bahsetmiş olabilmesi bütün bu açıklanan gerekçeler nedeniyle olanak dışıdır. Çünkü o liderin tek bir hedefi vardır:
Tam bağımsız, egemen, çağdaş, laik, sosyal bir hukuk devleti niteliğinde, bir ulus-devlet kurmak.
Yaptığı da budur ve O’nu bu çizginin dışında gösterecek her çaba, sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.
Dr. ORHAN ÇEKİÇ
25 Haziran 2013
Kağızman’a ısmarladım nargele nargele
Kağızman’a ısmarladım nargele nargele
Kağızman’a ısmarladım nargele nargele
Gümüş kemer ince bele dargele dargele oy dargele dargele oy dargele dargele
Gümüş kemer ince bele dargele dargele oy dargele dargele oy dargele dargele
Bahar gelir kuzular yayılır yan yana
Bahar gelir kuzular yayılır yan yana
Benim yarim inci takar gerdana gerdana oy gerdana gerdana oy gerdana gerdana
Benim yarim inci takar gerdana gerdana oy gerdana gerdana oy gerdana gerdana
Erzurum’a ısmarladım kazanı kazanı
Erzurum’a ısmarladım kazanı kazanı
Ben sevmişem hem okuru yazanı yazanı oy yazanı yazanı oy yazanı yazanı
Ben bilirem bu yerlerde gezeni gezeni oy gezeni gezeni oy gezeni gezeni
İstanbul’a ısmarladım saz gele saz gele
İstanbul’a ısmarladım saz gele saz gele
Bu akıl da bu kafaya az gele az gele oy az gele az gele oy az gele az gele
Bu akıl da bu kafaya az gele az gele oy az gele az gele oy az gele az gele
Az gele az gele, az gele az gele, az gele az gele
Ankara ya mektup yazdım heceli heceli
Ankara ya mektup yazdım heceli heceli
Çabuk gelsin şu hırsızın eceli eceli oy eceli eceli oy
Çabuk gelsin şu hırsızın eceli eceli oy eceli eceli oy
CHE’NİN ÇANTASINDAN ÇIKAN NUTUK
Ülkemizde çok önemli bir biçimde aydınlanma görevi yürütmekte olan Cumhuriyet Gazetesi’nin 15 Temmuz 2008 tarihli eki “Cumhuriyet Yaşam” dergisinde, Dursun ÖZDEN imzasıyla yayımlanan makaledeki bazı bilgiler açıkçası beni çok heyecanlandırdı. Kırk yıldır devrimci literatürü yakından izleyen ve üstelik de eski bir tarih öğretmeni olarak; “keşke bu bilgilere daha önce sahip olsaydım” diye hayıflandım doğrusu. Söz konusu yazıdan derlediğim bilgilere kendi yorumlarımı da ekleyerek sizlerle paylaşmak istiyorum.
Küba Devrimi’nin öncülerinden ve Fidel Castro’nun yoldaşı Arjantinli devrimci doktor Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün Büyük NUTUK”u ve Türk Şairi Nazım Hikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı” kitapları çıkmıştır.
NUTUK’ un Küba Devrimi’ndeki yeri aslında daha önceki yıllara dayanıyor. Sosyalist Küba Cumhurbaşkanı Fidel Castro, 12 Mayıs 1961 tarihinde Küba’yı ziyaret eden Nazım Hikmet ile yaptığı özel görüşmeden sonra, Havana’da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir’den “Atatürk’ün Büyük Nutuk Kitabı”nı ister. ABD’nin bilgisi olmaması ricasıyla yapılan bu istek, Bilal Şimşir tarafından uzunca bir süre sonra yerine getirilebilir. İşte, Fidel Castro’nun Atatürk hayranlığının kaynağı; İngilizce “Nutuk” kitabını özümseyerek okumasında ve devrimci M. Kemal ATATÜRK’ün ilk antiemperyalist savaşımını zafere eriştiren “1919 Ruhu”ndan esinlenmesinde yatıyor.

12 Aralık 1996’da bir ödül töreni için gittiği Küba’da Fidel Castro ile görüşen Dursun ÖZDEN kendisine “Türkiye’de solcu, ilerici ve devrimci gençler; Che Guevara ve Fidel Castro’yu çok seviyorlar ve sizleri mutlak önder olarak kabul ediyorlar…” der. Bu sözlere Castro’nun verdiği yanıt çok anlamlıdır:
“Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar? Devrimci ATATÜRK bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır…” Mart 1997 de Habitat Toplantısı için İstanbul’a gelen Fidel Castro, yaptığı konuşmada şöyle der:
“Asıl devrimci M. Kemal Atatürk’tür. Ben bir devrim yaptım, ama O’nun yaptıklarını asla başaramazdım. Sakın kendinize başka esin kaynağı aramayın…” Fidel Castro’nun bu sözleri karşısında heyecanlanmamak mümkün mü? Bu bağlamda son yıllarda Latin Amerika ülkelerinde esmekte olan “ulusalcı ve antiemperyalist rüzgar”da Mustafa Kemal ışığının etkisi yok mudur sizce?

O Mustafa Kemal ışığıdır ki; doğudan batıya, güneyden kuzeye, birçok halk hareketini ve halk önderini etkilemiştir. Örneğin, çağdaşları Lenin ve Çörçil kendisini hep takdir etmişlerdir. Örneğin, 1935’teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı’nda toplanan binlerce Çinli’ye seslenen Mao’nun ilk sözleri şöyledir:
“Ben, Çin’in Atatürk’üyüm…” Ve 1948’den bugüne dek, Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki 8. ve 9. sınıflarda Yakınçağ Tarihi derslerinde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri okutuluyor.
Peki, Atatürk ışığı dünyanın dört bucağını aydınlatırken Türkiye’de neler oluyor? Ne yazık ki ülkemizde bir yandan gericiler ve yobazlar, diğer yandan Che, Castro, Lenin, Mao gibi devrimci liderleri sözde örnek aldıklarını sanan “uçuk solcular”, Atatürk’ü ve düşüncelerini yıpratmak için herşeyi yapıyorlar. Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri de Atatürk’e karşı olan her türlü gerici ve bölücü hareketi destekliyorlar. Bu tür çalışmalar yurt dışında da sürüyor. İşte sizlere iki örnek:
Birincisi, Küba polis şefi Carlos Fernandez’in yaptığı açıklamaya göre: “Başkent Havana’daki 13/K parkında, birçok dünya liderinin büstlerinin olduğu yerde bulunan Atatürk büstü, Havana Karnavalı için çeşitli ülkelerden gelen ‘Kürt kökenli gençler’ tarafından 26 Temmuz 2007 günü yerinden sökülerek yok edilmiştir…” O büst, 1994 yılında Esenyurt’un önceki belediye başkanı Gürbüz ÇAPAN tarafından diktirilmişti. Yerinden sökülen Atatürk büstünün yerine ne zaman konulacağı bilinmiyor. Bu arada, Eskişehir Tepebaşı Belediyesi önceki başkanı Ahmet ATAÇ’ın 2003 yılında Küba’nın Momcipality kasabasına diktirdiği Atatürk ve Nazım Hikmet büstü Kübalılar ve turistler tarafından ilgiyle izleniyor.
İkinci örnek ise çok düşündürücü: “Annan Planı gereğince KKTC’deki ortaöğretim okullarının ders kitaplarından Atatürk ve Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı konuları çıkarıldı…”
Son yıllarda ülkemizin üzerine çöken kara bulutların dağıtılabilmesi için; öldürüldüğü gün Che’nin sırt çantasından çıkan NUTUK’u kendimize rehber edinmemiz gerekiyor…
İBRAHİM GEREDE
Şairliğimden utanırım Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Kirazın derisinin altında kiraz,
Narın içinde nar,
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var.
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime,
Sapına kadar.
Elma dalından uzağa düşmez,
Ne yana gitsem nafile.
Memleketin hali gözümden gitmez
Binbir yerimden bağlanmışım,
Bundan ötesine aklım ermez.
Yerliyim yerli olmasına
ilmik ilmik, damar damar
Yerliyim.
Bir dilim Trabzon peyniri,
Bir avuç tiftik,
Bir çimdik çavdar,
Bir tutam Şile bezi gibi,
Dişimden tırnağıma kadar
Ressamım.
Yurdumun taşından toprağından
sürüp gelir nakışlarım,
Taşıma toprağıma toz konduranın
Alnını karışlarım.
Şairim şair olmasına,
Canım kurban şiirin gerçeğine, hasına.
İçerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum,
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter,
Eğri büğrü, kör topal kabulüm.
Şairim,
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,
Ayak seslerinden tanırım.
Ne zaman bir köy türküsü duysam,
Şairliğimden utanırım.
Şairim,
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum,
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim,
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm.
Hey hey, yine de hey hey,
Salınsın türküler bir uçtan bir uca,
Evelallah hepsinde varım,
Onlar kadar sahici,
Onlar kadar gerçek,
insancasına, erkekçesine,
Bana bir bardak su dercesine,
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım.
Ah bu türküler,
Türkülerimiz,
Ana südü gibi candan,
Ana südü gibi temiz.
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.
Ah bu türküler, köy türküleri,
Dilimizin tuzu biberi,
Memleket ahvalini onlardan sor,
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i,
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni..
Ben türkülerden aldım haberi.
Ah bu türküler, köy türküleri,
Mis gibi insan kokar mis gibi toprak,
Hilesiz hurdasız, çırıl çıplak,
Dişisi dişi, erkeği erkek,
Kaşı kaş gözü göz yarası yara,
Bıçağı bıçak.
Ah bu türküler, köy türküleri,
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi,
Kiminin reyhasından geçilmez,
Kimi zehir kimi zemberek gibi.
Ah bu türküler, köy türküleri,
Olgun bir karpuz gibi yarılır içim,
Kan damlar ucundan, mürekkep değil.
İşte söz, işte ses, işte biçim:
Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar
İliklerine kadar işlemiş sızı,
Artık iflah olmaz bu kavak ağacı,
Bu türkünün yüreğinde sancı var.
Ah bu türküler, köy türküleri,
Ne düzeni belli, ne yazanı,
Altlarında imza yok ama
İçlerinde yürek var.
Cennet misali sevişen,
Cehennemler gibi dövüşen,
Bir çocuk gibi gülüp
Mağaralar gibi inleyen.
Nasıl unutur nasıl
Ömründe bir defa
Kâzım’ın türküsünü dinleyen.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
( 1911 – 1975 )
Zamanın Formatı Değişirken – Alevilikte Bellek, Kimlik ve Dijital Dönüşüm
“Zamanın Formatı Değişirken – Alevilikte Bellek, Kimlik ve Dijital Dönüşüm” 2’58” [31.08.2025] | @ismailenginhd
Alevi belleği yahut hafızası, bugün dijital evrende başka bir dile ve forma bürünüyor. Meydanlarda, cem evlerinde var olan bilgi, ekranlara, sosyal medya platformlarına, forumlara taşınmış durumda. Kerbela anlatısı, Hz. Ali’nin tasvirleri, cem kayıtları, semah videoları artık YouTube videolarında, sosyal medya postlarında ve dijital arşivlerde. Görsel imgeler dijital ikonografiye dönüşüyor; sözlü anlatı, yorumlarla çoğalıyor ve katmanlanıyor.

Kamusal dijital alan, tarafsız değil! Algoritmalar, içerik filtreleri ve görünürlük politikaları, neyin görünür olacağına, neyin sessizce kaybolacağına karar veriyor. Ve dijital alan, yalnızca bir paylaşım ortamı da değil; aynı zamanda beraberinde yeni soruları getiren bir mücadele sahası:
Ne korunmalı, ne sorgulanmalı? Kutsal olan ne, tarihsel katman olan ne? Dijital arşiv hangi fonksiyonu üstleniyor?
Üryan geldim gene üryan giderim
Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeğe elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eder
Benim can vermeğe dermanım mı var
Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur-ı mahşerde divan dururlar
Harami var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var
Er isen erliğin meydana getir
Kadir Mevlâ’m noksanımı sen yetir
Bana derler gam yükünü sen götür
Benim yük götürür dermanım mı var
Karac’oğlan der ki, ismim öğerler
Ağı oldu yediğimiz şekerler
Güzel sever diye isnad ederler
Benim Hak’tan özge sevdiğim mi var
Türk Kelebek Yılmaz Özdil
Türk Kelebek
Cemil.
Polisti.
İstanbul işgal edilmişti, Damat Ferit hükümeti Türk polisini işgal kuvvetlerinin emrine vermişti, Gülhane Parkı’nda kahırla devriye geziyordu.
Fransız üniformalı üç Senegal askerinin bir Türk kadınına sarkıntılık ettiğini gördü, güpegündüz, alenen, kadının orasına burasına el uzatıyorlardı, kurtulmaya çabalayan kadın çığlık çığlığa yardım istiyordu, hiç tereddüt etmeden müdahale etti ama, işgal askerleri tüfeklerine davrandı, e başka çare yoktu, çekti belindeki tabancayı, trak trak trak, üçünü de vurdu, biri öldü, ikisi ağır yaralıydı. Cemil kaçmadı. Teslim oldu.
Üniformasıyla tutukladılar.
Fransız işgal kuvvetlerinin Kumkapı’daki hapishanesine tıktılar.
1919 itibarıyla İstanbul’u tam ortadan paylaşmışlardı, Avrupa yakasına Fransız askerleri, Anadolu yakasına İngiliz askerleri hakimdi, penceresinden İstanbul Boğazı’na her baktığında İngiliz zırhlılarının top namlusunu gören padişahımız efendimiz zat-ı şahane hazretleri, Dolmabahçe Sarayı’nın bombalanmasından korkup, Yıldız Sarayı’na taşınmıştı, İkinci Mehmet’in fethettiği İstanbul’da Altıncı Mehmet’in zavallılığı bu seviyedeydi, topraklarımızdan çoook önce bunların ruhu teslim olmuştu.
Cemil’i altı ay Kumkapı’daki Fransız hapishanesinde tuttular, 1920 yılının hemen başında işgal kuvvetleri mahkemesine çıkardılar, güya yargıladılar, müebbet kürek cezasına çarptırdılar, ayaklarına pranga vurup, gemiye bindirdiler, uzuuun bir yolculukla, taa Güney Amerika’ya, “şeytan adası” olarak bilinen Fransız Guyanası’na gönderdiler.
Firar edilmesi imkansız bir hapishaneydi.
Yeryüzü cehennemiydi.
Cemil’e bir kimlik numarası verdiler, 45090, mahkum kıyafetine işlemişlerdi, o günden itibaren sadece o numaradan ibaretti, ismiyle değil bu numarayla hitap ediyorlardı, Cemil artık ismi-milleti-dini meçhul bir insandı.
★
Cemil tee on bin kilometre uzaktaki “şeytan adası”na gönderilirken, İngiliz istihbaratının İstanbul’da işbirlikçi Türkler ve yerli Rumlardan oluşturduğu casusluk ağı vardı, kod adı Kara Jumbo’ydu, yüzbaşı John Bennett yönetiyordu, mükemmel seviyede Türkçe konuşuyordu. Kuran tefsiri yapabilecek kadar Arapçaya hakimdi, Türk-İslam örfünü adetlerini çok iyi biliyordu, örtülü görevlerde Müslüman gibi görünmek için sünnet bile olmuştu, Kroker Oteli’ni karargah olarak kullanıyordu, Pera Palas’ın yakınındaydı, bodrum katı işkence merkeziydi.
İstanbul’daki üst düzey İngiliz casusları ise, albay Nelson tarafından yönetiliyordu, Ramiz bey takma adıyla tanınıyordu, Şişli’de bir apartmanı karargah olarak kullanıyordu, o da tıpkı yüzbaşı Bennett gibi pürüzsüz Türkçe konuşuyordu, suikast, sabotaj, Anadolu’da ayaklanma örgütlemek, albay Nelson’ın işiydi.
Esir şehir İstanbul’un sokaklarında, İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikalı, Yunan, Cezayirli, Senegalli, Faslı, Hintli, hatta Japon askerleri devriye geziyordu, canları kimi isterse, onu tutukluyorlardı, canları kimi isterse, onu kurşuna diziyorlardı.
İstanbul’un fethi mesela, İstanbul’u fethettiğimizden beri, 1453’ten beri ilk kez kutlanmıyordu, işgal kuvvetleri komutanlığı tarafından yasaklanmıştı.
Fener Rum Patrikhanesi’nin kapısına çift başlı kartal armalı Bizans bayrağı çekilmişti, patrik efendi Bizans bayrağı taşıyan otomobille dolaşıyordu.
Ramazan ayında, İngiliz topçusunun iftar topuyla oruç açılıyordu!
★
Şeytan adası’na götürülen polis Cemil çoktaaan unutulmuştu, başlarda kaçmaya teşebbüs etmişti ama, nafile olduğunu kavramıştı, artık kendisi de kabullenmişti, ömrünün sonuna kadar orada çürüyecekti.
Cemil bile kendisinden umudu kesmişti ama, bir kişi hariç… Mustafa Kemal asla unutmadı! Namuslu vatan evladı Cemil’in peşini asla bırakmadı.
★
Kurtuluş Savaşı’nı kazandık, Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün kurumlarıyla tesis ettik, Fransa’nın Ankara büyükelçisi Çankaya Köşkü’ne çağrıldı, Mustafa Kemal bizzat talep etti, “savaş şartlarının kaotik ortamı gerilerde kaldı, adil yargılanmayan ve bunca yıldır haksızlığa uğrayan Türk polisi Cemil’i memleketine iade edin” dedi. Dışişleri bakanımız Tevfik Rüştü Aras’ı da meselenin takibiyle görevlendirdi.
Gülhane’de yaşanan hadisenin üzerinden 10 çileli yıl geçmişti.
Israrlı diplomatik yazışmalar nihayet netice verdi.
Cemil serbest bırakıldı.
1929 yılında yurda döndü.
★
Galata rıhtımında ulusal kahraman olarak karşılandı.
Tutuklandığında 20 yaşındaydı, 30 yaşında dönmüştü.
Giderken tek kelime Fransızca bilmiyordu, döndüğünde neredeyse Türkçe’yi unutmuştu, Fransızca’yı daha akıcı konuşuyordu.
★
“Ömrümün en güzel yılları oralarda heba oldu, bundan böyle hayatımı yaşayacağım” demedi. Ne yaptı biliyor musunuz… Mesleğine geri döndü. Pangaltı karakolunda görevlendirildi.
★
Cemil’in serbest bırakılmasından iki yıl sonra, 1931 yılında, Fransız yazar Henri Charriere cinayetten tutuklandı, aslında o tarihte henüz yazar değildi, bir suç örgütünün mensubuydu, Paris’te birini öldürdü, yakalandı, ömür boyu kürek cezasına çarptırıldı, tıpkı Cemil gibi şeytan adası’na gönderildi, 13 yıl boyunca firar etmeye çalıştı, neticede Hindistan cevizlerinden sal yaparak özgürlüğüne kavuşmayı başardı.
Fransa’ya dönmedi, Venezuela vatandaşı oldu.
Kendi hikayesini “Kelebek” adıyla roman haline getirdi, 1968 yılında yayınlandı.
Bu roman, 1973 yılında Hollywood’da filme çekildi, başrollerinde Steve McQueen ve Dustin Hoffman oynadı, Türkiye dahil gösterime girdiği her ülkede gişe rekorları kırdı, eminim izlemişsinizdir, dünyanın en etkileyici filmlerinden biri oldu, hafızalara mıh gibi çakıldı.
Fransız Kelebek’in hikayesini bu çarpıcı film sayesinde bütün dünya ezbere öğrendi ama, şeytan adası’na gönderilen ve Mustafa Kemal sayesinde özgürlüğüne kavuşan Türk polisi Cemil’in hikayesi, yani, Türk Kelebek’in hikayesi, maalesef, milli mücadele tarihimizin tozlu rafları arasında kaldı.
★
(Cemil, Pangaltı Karakolu’ndan sonra istihbarat şubede görev yaptı, artık Fransızca bildiği için, İslahiye gümrük müdürlüğüne pasaport memuru olarak tayin edildi, evlendi, iki çocuğu oldu, soyadı kanunu çıkınca “Eryürek” soyadını aldı, hayat normal devam ediyor gibi görünüyordu ama, öyle değildi, 10 yıl boyunca şeytan adası’nda yaşadıkları psikolojini allak bullak etmişti, halüsinasyonlar yakasını bırakmıyordu, İstanbul’a gönderildi, Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde iki yıl boyunca tedavi gördü, 1944 yılında, 44 yaşındayken kalp krizinden vefat etti.)
★
“Polis” kavramı, Atatürk’ün devletin varlığı açısından “hayati önemde” gördüğü bir konuydu.
Çünkü, Cumhuriyet ilan edildiğinde polis teşkilatı son derece ilkel bir yapıydı, tek tük hariç okuma yazma bilen bile yoktu, kadro cahildi.
Mustafa Kemal “kanun adamları”nı çağdaş seviyeye çıkarmaya kararlıydı, eğitimli, liyakat sahibi polisler istiyordu. Çankaya Köşkü’nde polis odaklı toplantılar düzenliyordu, bilim insanlarından hukukçulardan teşkilatın geleceğine dair öneriler topluyordu.
Gel gör ki, en başta içişleri bakanı, bütün hükümet mensupları ekonomik gerekçelerle itiraz ediyordu, içişleri bakanlığı bütçesinin “fakir” olduğunu belirtiyorlardı, teşkilatın modernize edilmesini ve polis okulları açılmasını öncelikli görmüyorlardı.
O gün itibarıyla, polis olabilmek için okuryazar olmak, askerliğini yapmış olmak, fiziksel engeli bulunmamak, yeterli kriterdi. Polis olmak isteyenler Ankara’nın İtfaiye Meydanı’ndaki kahvelerde oturur beklerdi, içişleri bakanlığı yeni polis kadrosu açtığında, adaylar bu kahvelerden göz kararıyla seçilirdi. Yöntem buydu.
İşte yine böyle bir Çankaya Köşkü toplantısında, Mustafa Kemal yaverini çağırdı, “İtfaiye Meydanı’ndan polis olabilecek birini al getir” dedi. Getirdiler. Fikri adında bir delikanlıydı, Harputlu’ydu. Mustafa Kemal yine yaverine seslendi, “Fikri’ye tüfek verin” dedi. Verdiler. “Doldur” dedi. Doldurdu. “Tavana ateş et” dedi. Fikri hiç tereddüt etmeden tüfeği doğrulttu, tavana peşpeşe sıktı.
Mustafa Kemal tamam manasında başını salladı, “çıkabilirsin” dedi.
Fikri gitti.
Fikri salondan çıktıktan sonra, Mustafa Kemal yakın korumalığını yapan polis memuru Ragıp’ı çağırdı, milli mücadeleden beri yanındaydı, karakterini çok beğenirdi. “Ragıp’a tüfek verin” dedi. Verdiler. “Doldur” dedi. Doldurdu. “Tavana ateş et” dedi. Ragıp o her zamanki saygılı ses tonuyla “emriniz başım üstüne Paşam ama, sebebini öğrenebilir miyim?” diye sordu.
Mustafa Kemal gülümsedi, “çıkabilirsin Ragıp” dedi.
Ragıp gitti.
Mustafa Kemal, az önce kendisine itiraz eden içişleri bakanı Şükrü Kaya’ya döndü…
- Harputlu Fikri’ye seni vurmasını söyleseydim, vurur muydu?
- Vururdu.
- Ragıp’a söyleseydim?
- Vurmazdı Paşam.
Mustafa Kemal açısından toplantı bitmişti, tarihi talimatını verdi… “İşte bu sebeple, hemen kolları sıva, Polis Enstitüsü’nü aç, bu müesseseye Türkiye’nin en değerli hocalarını temin et” dedi.
“Polis, asker kadar disiplinli, hukukçu kadar hukuk adamı, anne kadar şefkatli olmalıdır” dedi.
“Herkesin polisi kendi vicdanıdır, polis ise vicdanı olmayanların karşısında olmalıdır, vazifesini serbestçe yapmalıdır” dedi.
★
Atatürk’e göre polis, kanunsuz emir verirse, Atatürk’ü bile dinlememeliydi.
★
Atatürk’e göre polis, devleti yönetenlerle hukuk arasında kalırsa, mutlaka hukuk’tan yana olmalıydı.
★
E şimdi bakıyoruz…
★
Emniyet genel müdürlüğü, Büyük Taarruz’un yıldönümü vesilesiyle güya kutlama mesajı yayınladı, mesajda tek kelime Atatürk olmadığı gibi, kullanılan görselde de Atatürk yoktu!
Halbuki… Kullandıkları kolajın orijinali Anıtkabir’de sergileniyor, kolajın orijinalinde Atatürk var ama, bu tuhaf zihniyet tarafından resmen sansürlenmişti, silinmişti.
Sosyal medyada ortalık ayağı kalkınca, tepkiler üzerine apar topar geri adım attılar, sanki sehven yapılmış gibi, özür bile dilemeden, lütfettiler, Atatürk’ün yer aldığı yeni bir paylaşım yaptılar.
★
Hepimiz bu ülkenin evladıyız, farklı farklı partilerden onlarca farklı iktidar gördük, kutuplaştırmanın böylesini, polisimize bunu yapanı ilk defa görüyoruz.
★
Hiç kimseden utanmasa bile… Terkedildiği meçhulden Atatürk tarafından çekip çıkarılan Türk Kelebek’in aziz hatırasından, Cemil’in yüreğinden utanır insan.
Yılmaz Özdil
Muhabbet kapısı açıldı bize
Muhabbet kapısı açıldı bize
Bu gün pirler ile ülfetimiz var
Gelmesin kallaşlar meclisimize
Bizim erenlerle sohbetimiz var
Ayn-ı cemde herkes muradın buldu
Donandı meclisler nur ile doldu
Hep erenler evliyalar cem oldu
Bu dem bayramımız seyranımız var
Pirler ocağında bizim yerimiz
Rızadayız taşra çıkmaz birimiz
Dolu kadeh sunar gani pirimiz
Kevser şarabından işretimiz var
Pirler huzurunda demler içildi
Kudret hazinesi anda açıldı
O meydanda la’l ü gevher saçıldı
Erenler halidir hikmetimiz var
Güvenc Abdal tekbir getirdem Allah
Güruh gülbang ile Allah eyvallah
Pir elinden geydik elhamdülillah
Başımıza tac-ı devletimiz var
Görev aşkı, işini iyi yapmak Rıza Aydın
Bir belgeselde, Amerikalı bir savaş pilotu İle yapılan konuşmayı izlemiştim.
Savaş pilotu “benim için en büyük mutluluk, verilen görevimi başarı ile yerine getirmemdir” diyordu. Adam görev aşkını, mutluluğunun temeli olarak anlatıyordu. İyi mi?
Düşündüm.
Nagasakiye, Hiroşimaya o bombaları bırakan o “kahraman pilotlar” da işte böyle yetiştirilmişlerdi. Onlar, onlara verilen görevi yerine getirip, işlerini iyi yaptıkları için mutluydular.
Verilen görevi yerine getirip, Hiroşima’nın başında o düğmeye basıp, o bombayı bırakan kahraman pilot, 11 aylık kaç bebeği öldürmüştü hiç düşündün mü? O düşündü mü? O görev aşkıyla, görevini yapmıştı sadece.
Önemli olan görev aşkıydı. Görevini hakkıyla yerine getirip, amirlerinin gözüne girmek, işini iyi yaptığı için “aferin oğlum” diye ödül gibi taltif edilmekti değil mi?
Ben 71 gün, “Delil Araştırma Laboratuvarı (DAL)” denilen bir yerde “ağırlandım”.
Bu işkence merkezinde, beni döverken, diyorlardı ki, “Ali Rıza bey, sana şanına yakılacak şekilde davranıyoruz, bak, kullandığımız coplar bile halis muhlis Amerikan copu. Anlayacağınız DAL’da tam anlamı İle birinci sınıf vatandaş muamelesi gördüm.
Aman Allahım, bir ikram, bir izettet, deme gitsin, hepsini anlatsam aklınız durur.
Elektirik verirken, manyotanın bir ucunu cinsel organıma, diğerini ucunu da kesik parmağıma bağlayıp, manyetoyu çeviriyorlardı.
Bu sırada da, “Oylum Oylum fidan boylum” diyede türkü söylüyorlardı. O günler ne günlerdi yahu.
Bak yukarda Allah var, o her şeyi gördü, şimdi haklarını yiyemem, adamlar işinin erbabı, birinci sınıf uzman kişilerdi. Bu işleri yaparken, psikolojimi de ihmal etmeyip, bundan sonra erkekliğinde ölecek, sevgilin için başka çereler düşünürsün icabında vs diye tembihlerde de bulunmayı da hiç mi hiç ihmal etmiyorlardı hani.
Sorgum sırasında gözlerim bağlıydı. Biri suratıma öyle bir tokat attı, öyle bir tokat attı ki anlatamam olduğum yerde fır dönüp düşmüşüm. Yani anlayacağın adamlar kodu mu, nakavt ediyorlardı. Her şey dört dörtlüktü. Adamlar işinin erbabıydı anlayacağınız.
DAL’da ki konaklama sürem bitince, beni Ankara Emniyet Müdürlüğünden Adana Emniyet Müdürlüğüne gönderirken, beni bir sağlık merkezine götürüp, rapor almayı da ihmal etmediler; çünkü gittiğim yerde de işkence devam edeceği için ne olur Ne olmaz diye kendilerini sağlama alıyorlardı.
Allah var doktorlarda işinin erbabıydı. Doktora kulak zarım delindi, bunu rapora yaz dedim, doktor da hani Allah için söylersem işini iyi biliyordu. Nerden biliyorsun kulak zarının delik olduğunu, gördün mü dedi.
Yok görmedim ama buraya düşmeden önce duluklarımı şişirince kalağımdan hava gelmiyordu, bak dinle şimdi hava geliyor dedim.
Doktor yüzüme bakıp güldü, bu havanın gelmesine yol açan deliğin ne zaman olduğu belli değil ki değil mi dedi.
Boynumu büküp haklısın dedim. Bu deliğin ne zamandan kaldığını kanıtlayamazdım ki.
Beni sağlık merkezine götürüp getiren görevli memur da çok kibar davranıyordu bana. Rıza bey aman dikkat et, kapıya kafan değmesin, aman dikkat et merdivenin üzerinde kapı demiri var ona takılıp düşmeyesin diye beni uyarıyordu.
Onun, beni düşünen bu iyi davranışına güvenerek ona şunu sordum.
Yahu şunu anlayamıyorum dedim. Neyi anlamıyorsun dedi.
Buradaki kimse kişisel olarak beni tanımıyor. Onlara kişisel olarak bir keleğim yani kötülüğüm olmamış. Bana Elektirik verirken onlara yapmayın diye yalvarıyorum.
Bunu nasıl yapıyorlar dedim.
Görevli gayet mantıklı, şöyle güzel bir izahta bulundu.
Rıza bey, bu bir görev aşkı dedi.
Ben bu devletin memuruyum, bu devletin parasını yiyorum. Sense bu devleti yıkmaya çalışmışsın.
Amirimiz bunu çözün, bundan yeni bilgiler alın diyor. Biz görevimizi iyi yaparsak, amirimizin gözüne giriyoruz, terfi alıyoruz, kıdemimiz yükseliyor. Mesela senden yeni bir sır alabilseydik, tüm ekibe ikramiye verilirdi. En az bir ay, çoluğumuzla çocuğumuzla tatile giderdik, bu kötü bir şey mi? Birde bunu düşün dedi. Biz görevimizi hakkıyla yapmaya çalıştık. Lütfen bizi de yanlış anlama dedi.
Allah var, hani, bende onları hiç yanlış anlamadım. Ayrıca bana birinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyoruz deyince onurlandım.
Hani insanın kendi kendinin böylesi, birinci sınıf, özel bir insan sınıfında sayıldığını görmesi de güzel bir şeymiş meğer.
Onlar gibi bende görevimi iyi yapıyordum. Gördüğüm muameleye layık olmaya çalışıyordum. İşkenceciler yorulup beni hücreme getirince, avazım çıktığı kadar bağıra bağıra Ruhu Su türküleri söylüyordum. Şimdi düşünüyorum da orada, o gün, o türküleri, öyle içten, öyle güzel söylüyordum ki inanamazsın. Benim yan hücremde, halk ozan, müzik erbabı, Hasan Tatar varmış. DAL’dan çıktıktan sonra, “ya Rıza sen, Ruhi Su türkülerini çok güzel söylüyordun” dedi. Hayatım boyu aldığım en güzel ödüldür bu.
Görev aşkı böyledir işte. Ne demişler aşk ağlatır dert söyletir. Ben orada türkülerimi çok güzel söylüyordum. Onu bunu bilmem ben, ne iş yaparsan yap, yaptığın işi iyi yapacaksın. İşiyin erbabı olacaksın. Bilmem anlata bildim mi?
Aşk İle
01 Ağustos 2018 Kaymak köyü
İriza















