İMAM CAFERİ SADIK BUYRUĞU Fuat Bozkurt
Sefer Aytekin’in esas aldığı İzmir yazması

Prof. Dr. Sedat Veyis ÖRNEK’in eşsiz anısana saygılarımla.
2
İÇİNDEKİLER
Önsöz
Buyruk Üzerine
Kırkların Cemi
Pergamber İle Ali’nin Musahip Olması
Pir
Mürşit
Rehber
Zakir
Sofu
Mürit
Talip
Mücerret
Musahip
Aşina
Peşine
Erkandan Geçme
Oğlan İkrarı Alma
Kız İkrarı Alma
Ev Ondalama
Ocak Kazdırma
Niyaz
Dar
Kamber’in Nefesi
Uğruluk
Cebrail’in Tariklenmesi
Tac
Cömertlik
Hu
İmamların Övgüsü
Büyük Alem, Küçük Alem
Velayetname
Muhammed’in Tuba Ağacı İlşe Triklenmesi
Tarikatname
3
Ölmeden Önce Ölmek
Tadik ve Teslim
Rızaya Teslim
Dört Kapı
Makamlar
Üç Sünnet Yedi Farz
Tarikat Yolu
On İki Erkan
Kimi Sorunların Çözümü
Şia Mezhebi
Ek 1: Fakrname
Ek 2: Gülbenkler
Kaynaklar
4
Önsöz
Buyruk, benim bilimsel serüvenimin tutkulu bir kesimini oluşturur. İlk baskısını zor günlerde hazırladım. 12 Eylül’ün en bunalımlı günleriydi. Ege Üniversitesindeki çalışma odama, bir işçi elinde yırtık pırtık bir Buyruk’la geldi. Buyruk üzerine iki yıl çalıştıktan sonra 1982 yılında kendi olanaklarımla bastırdım. Üniversiteden atıldığım günlerde, sözde, yaşamımı yazarlıkla kazanacaktım. Ne ki, Türkiye bunalımlı günlerin olağanüstü koşullarını yaşıyordu. Buyruk, soruşturmaya uğradı. Daha sonra aklanmasına karşın, Buyruk’u dağıtıma veremedim. O sırada Üniversiteden de atıldım.12 Eylül karabasanının cirit attığı dönemde benim gibi sakıncalılara (!) Üniversite kapısı, uzun süre açılacağa benzemiyordu. Özel şirketler de Sıkı yönetimin görevine sonverdiği kişilere iş vermeye çekiniyorlardı. Türkiye’den çıkmaktan başka çözüm kalmamıştı. Ne var ne yoksa, herşeyi dağıtıp, 20 Haziran 1983’te bir geceyarısı uçağı ile Türkiye’den ayrıldım.
Avrupa’da geçireceğim on yıl süresince Alevilik araştırmaları en çok zamanımı alan konu oldu. Buyruk’un ilk baskısı hemen hiç içime sinmemişti. Herşeyden önce, karşılaştırmalı, güvenilir bir baskı değildi. Kimi zaman anlatımı düzeltme düşüncesiyle, tümceleri değiştirmiştim. Sonradan bu yaptıklarımdan çok pişmanlık duydum. Ama iş işten geçmişti.
1986 yılından başlayarak, yerel gezilerle Alevilik üzerine doğrudan gözlemlere dayanan bilgiler derlemeye başladım. Malatya Ballıkaya köyünde özgün bir elyazması Buyruk buldum. Ayrıca, Rıza Yetişen’in elyazmaları bağışlandı. Kimi başka kitaplar da iletildi. Böylece oldukça zengin bir belgeliğim oluştu. Bunların yanı sıra özellikle Tahtacılar arasında yaptığım derlemeler Buyruk’ta anlayamadığım bir çok kesimi aydınlattı. Buyruk’u tüm bu veliler ışığında yeniden baskıya hazırladım. Yazıaracı ile yazılmış metni değerli Halkbilimci Prof. Pertev Naili Boratav’a ilettim. O günlerde 77 yaşındaki Boratav Hoca, dört yüz yapraktan oluşan bu gereçleri büyük bir titizlikle okudu, eleştirilerini bildirdi.
5
Daha sonra büyük yankı uyandıracak Aleviliğin Toplumsal Boyutları’nın değerini ilk sezen de O, oldu.
Bizim bu çalışmamızın ardından, kimi yayınevleri Buyruk yayınladı. Yaklaşık tümü bizim Buyruk baskısını örnek aldı. Hemen hiçbiri eski kaynaklara inemeyen bu yayıncılar, bizim Buyruk baskısında -sonradan pişmanlık duyduğumuz ne varsa o kesimleri aldılar. Böylece tam bir kargaşa ortamı çıktı. Hele yaşlı bir dede, doğrudan kendisi Buyruk yazdı. Önsözün’de bizi bir güzel eleştirdi. Eleştirdiği noktalar, yukardaki, bizim sözünü ettiğimiz ke-simler olsaydı, saygı ile karşılardık. İşin acı yanı, tümüyle özgün anlatıya bağlı kaldığımız yerlerde bizi, halka yanlış yolu göstermekle suçladı.
Boratav Hoca’nın okuduğu yeni düzenleme yaklaşık on beş yıldır, bir kıyıda duruyordu. Bir Vakfın yayınlama isteği üzerine, tüm anlatıyı yeniden elden geçirdik. Yeni verilerin ışığı altında açıklamalarla donattık. Tahtacı gelenekleri ile Buyruk arasındaki koşutlukları, tüm ayrıntılarına dek açıkladık. Anlatıya en küçük müdahalede bulunmadık. Anlatım bozukluklarını düzeltmek istediğimiz yerleri ayraç içinde verdik. Bütünlük sağlamak amacıyle, yaptığımız kurgu değişikliklerini de notlarda belirttik. Kuşkusuz en doğrusu, yazmaların tıpkıçekimini vermek ve bu yazmalara göre, kurgu sayfalarını belirtmekti. Ne ki, böylesi pahalı bir baskıyı hiçbir yayınevi üslenemezdi. Bu nedenle, Sefer Aytekin baskısındaki sayfaları esas aldık ve kurguyu oradaki gereçlere göre yaptık. Sefer Aytekin’in esas aldığı İzmir yazması ise şu an elimiz altındadır. . Araştırmacılar için olduğunca, halk için de güvenilir bir kaynak olduğunu sanıyoruz.. Böylece sağlam, anlaşılır bir yayın ortaya koyduğumuza inanıyoruz
Fuat Bozkurt
10 Ekim 2011, Antalya
6
BUYRUK ÜZERİNE
Kısa adı ile “Buyruk” diye bilinen bu yapıt, Aleviler arasında en çok okunan kitapların başında gelir. Yapıtın pek çok yazmasının bulunması bu savın kanıtıdır. Buyruk, çağlarca elden ele gezer. Alevilerce Kur’an’ı açıklayan ve tamamlayan bir kitap olarak benimsenir.
Yapıtın Alevilerce böylesine üstün tutulması, onun Alevi inanç, töre, tören ve söylencelerini içermesinden kaynaklanır. Bu yapısı ile Buyruk, bir yol ve süreğin iç tüzüğü, daha doğrusu anayasasıdır. Çağlarca baskı altında tutulan bir halk tabakasının el kitabıdır. Yüzyıllar boyu karanlıkta kalmıştır. Varlığı bilinmesine karşın yadsınmıştır.
Adı
Yapıt, Aleviler arasında “İmam Cafer Buyruğu” ya da kısaca “Buyruk” adı ile tanınır. Aleviler arsındaki bu değişmez adına karşın, bilim çevrelerinde yapıtın için değişik adlar ileri sürülmüştür. Yapıttan ilk sözeden Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü, yapıtın gerçek adının “Menakıb-ı evliya” olduğunu söyler1. Özel kitaplığında bulunan yazmaya dayanarak yapıtın yazarı, içeriği konusunda kısa bilgiler verir. Yapıtın önemine değinir. Bundan sonra Köprülü’nün savları bilim çevrelerince benimsenir. Kitabın yeni yazı ile yapılan ilk baskısında da Köprülü’nün sözkonusu görüşleri egemen olur. Yayıncı Sefer Aytekin, yapıta yazdığı kısa önsözde yapıtın “İmam Cafer Buyruğu”, “Menakıb-ı evliya”, “Menakıbname”, “Fütüvvetname” gibi çeşitli adlarla anıldığını söyler2 ve Buyruk dizisinde “Menakıb-ül Esrar Behcet-ül Ahrar Telif-i Seyyid Şah Hatayî”nin yayınlanacağını okurlarına muştular3.
1 Mehmet Fuat Köprülü: Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1977.
2 Buyruk (Yayınlayan: Sefer Aytekin), Ankara 1958, s.3.
3 Buyruk (yayınlayan: Sefer Aytekin), Ankara 1958, s.4.
7
Ancak Buyruk’u yayınlamasından sonra yedi yıl yayıncılığını sürdüren Aytekin, bu yapıtı bir türlü yayınlayamaz. Çok daha sonra yayınlanan bir bilimsel yapıtta da Köprülü’nün savı yinelenir. Mehmet Eröz, Anadolu Kızılbaş Türkmenlerinin gönlünü kazanmak için sözlü propagandanın yanısıra iki yazılı metinin olduğunu bildirir. Bunlardan birinin, Şeyh Safiyüddin-i Erdebilî ile oğlu Şeyh Sadrüddin’in konuşmalarını ve onların tarikatın ilkelerini açıklayan sözlerini içeren ve Şah Hatayî’ye dayandırılan “Menakıb-ül esrar” olduğunu ileri sürer. İkincisinin ise, Şeyh Safî’ye dayandırılan “Buyruk” olduğunu savunur4. Bu savlarını ise Abdülbaki Gölpınarlı’nın eski bir yazısına dayandırır5.
Buyruk üzerine en sağlam bilgileri Abdülbaki Gölpınarlı verir. Gölpınarlı’ya göre, Çaldıran’da Yavuz’a yenilen Şah İsmail (öl. 1524) ve ondan sonraki Safevî hanedanı kendilerine en büyük karşıt gördükleri Osmanoğulları ülkesindeki etkinliklerini sürdürmek için Anadolu Alevilerine halifeler yollarlar. İran’da kendilerini Caferî mezhebinin yol eri ve yayıcısı tanıtırlar. Anadolu Alevilerine kendilerini halifeler aracılığı ile İmam, hatta Mehdi; en azından Mehdi’nin öncüsü, muştulayıcısı kabul ettirmeyi amaç edinirler. Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasb zamanında (1576) Bısatî adlı biri “Menâkıb’ül-Esrâr Behcet’ül Ahrar” adlı kitabı yazar. Aleviler buna Büyük Buyruk adını verirler6.
Bu bilgilerin ışığında Buyruk’un gerçek adı “Menâkıb’ül-Esrâr Behcet’ül Ahrar”dır.
Yazarı
Alevî halkın büyük bir bölümü Buyruk’un İmam Cafer’den kaldığına inanır. Nitekim, yapıtın önsözü durumundaki ilk bölümünde, yapıtın içindeki tüm sözlerin İmam Cafer Sadık’ın
4 Mehmet Eröz: Türkiye’de Alevîlik – Bektaşilik, İstanbul 1977, s.95.
5 Abdülbakî Gölpınarlı: “Bir Kitabiyat”, Ülkü Mecmuası, Temmuz 1936, Sayı 41.
6 Abdülbakî Gölpınarlı: Şîîlik, İstanbul 1979, s.178.
8
olduğu, onun sözlerinin açık ve kesin olduğu belirtilir7. Alevilerce kitabın yazarının İmam Cafer olduğuna inanılması şu iki ana nedene dayanır: 1. Anadolu Aleviliği Caferî mezhebine bağlıdır. 2. Buyruk, Alevi ilke, töre, tören ve söylencelerini içerir.
İmam Cafer (699-765), On İki İmam’ın altıncısıdır. Beşinci imam Muhammed Bakır’ın oğludur. Bilgisinin derinliği ile On İki İmam arasında önemli bir yeri vardır. İmam Cafer-i Sadık, inançlarını düzenli bir biçimde anlatması, görüşlerini belli kurallara bağlamasından dolayı Şîîlik’in bir mezhep olarak kurucusu sayılır. Bu nedenle bütün Şiî kuruluşlar, özellikle Alevîler, kendilerinin Caferî mezhebine bağlı olduklarını söylerler.
Kaynakların bildirdiklerine göre İmam Cafer’in din ve iman konularında 15 kitabı vardır8. Ancak, bu kitapların çoğu günümüze ulaşmamıştır. Aleviler arasındaki en önemli kitabı, İmam Cafer adına düzenlenen bizim sözünü ettiğimiz “Buyruk”tur9.
Buyruk’u İmam Cafer Sadık’ın yazmadığı kesindir. İslamla ilgili tüm söylencelere, Kur’an’dan verilen ayetlere, Peygamber’e dayandırılan hadislere karşın Buyruk, İmam Cafer’in sözlerinden derlendiğ kesin değildir.
Bilim çevreleri Buyruk’un adında olduğu gibi yazarı konusunda da kimi değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu konuda da Prof. Köprülü’nün görüşü yaygınlık kazanmıştır. Böylece, “Buyruk” diye bilinen bu kitabı “Şah İsmail’in dedesi Şeyh Safî’nin yazdığına inanılır. Ancak, Buyruk, Şah Hatayî’den deyişler içerir, Çeşitli vesilelerle Şah Hatayî’den söz edilir. Bunların sonradan eklendiği düşünülebilse de pek akla yatkın gözükmez.
Başka bir sava göre Buyruk’un yazarı Şah İsmail (Hatayî)’dir. Buyruk içerik bakımından büyük önem taşımasına karşın, dil ve anlatım bakımdan savruktur.. Şah Hatayî gibi büyük bir ozanın
7 Buyruk (Hazırlayan: Fuat Bozkurt), İstanbul 1982, s.5.
8 Abdülbakî Gölpınarlı: Şîîlik, İstanbul 1979, s.426’da İmam Cafer’in kitaplarının listesi verilir. Hangi konularda yazıldığı anlatılır.
9 İsmet Zeki Eyüboğlu: Bektaşîlik, İstanbul 1980, s.90-91.
9
böylesine dağınık bir kitap yazması düşünülemez. Ayrıca, Buyruk’ta Şah İsmail’den sonra yaşamış ozanlardan deyişler vardır. Bu durumda, Buyruk’un Şah İsmail’in olduğu savı da Şeyh Safî’nin yazdığı savı gibi tutarsızdır.
Gölpınarlı, Buyruk’un Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasb zamanında (1576) Bısatî adlı birince yazıldığını ileri sürer10. En güvenilir kaynak olması nedeniyle biz de bu görüşe katılıyoruz.
İçeriği
Aleviliğin temel kitabı olması nedeniyle Buyruk, Alevilik’in ana sorunlarına karşılık vermek ister. Abdülbaki Gölpınarlı kendisinde bulunan yazmanın içeriğini şöyle verir11:
– Safiyüddin’in Aleviliğin farz ve sünnetleri üzerine sözleri,
– Aslı olmayan masallar,
– Fütüvvet ehlinin gelenekleri, törenleri,
– Şah Tahmasb’ın soykütüğü,
– Hatayî mahlaslı, Şah İsmail’in hece ile yazılmış yirmi deyişi, bir manisi aruzla yazılmış sekiz şiiri,
– Pir Sultan’ın üç deyişi,
– Kul Mazlum’un bir deyişi,
– Kul Himmet’in dört deyişi,
– “Alî İsmail’em geldim, âlemi seyran eylerem
Zülfekâr durmaz kınında, günde yüzbin kan eylerem”
dizeleriyle ya da dörtlüğüyle başlayan “Şah Âdil” mahlaslı bir deyiş,
– “Kul Adil” mahlaslı heceyle yazılmış bir deyiş,
-“Kul Adil” mahlaslı aruzla yazılmış bir muhammes, (Gölpınarlı’ya göre Kul Adilve Şah Adil de Hatayî olmalıdır).
– “Şah Tahmasb Pir Şah” redifli On İki İmam’ı öven aruzla yızılmış bir şiir,
bulunur.
10 Abdülbakî Gölpınarlı: Şîîlik, İstanbul 1979, s.178.
11 Abdülbakî Gölpınarlı: y.a.g.e., s.178.
10
Tüm bu içeriği ile Gölpınarlı’nın elinde bulunan yazmanın çok kapsamlı bir yazma olduğu ortadadır. Sefer Aytekin ve bizim kullandığımız İzmir yazması özellikle yukarıda verilen şiirler bakımından eksiktir. Bugüne değin Gölpınarlı yazmasını elde edemedik. Umarız bir gün elimize geçer ve yukarıdaki şiirleri de ekleriz.
Bizim esas aldığımız İzmir yazması 58 başlık altında toplantıştır. Öbür yazmalardan tamamlayacağımız bu 58 bölümü 40 bölümde birleştirdik. Bizim hazırladığımız Buyruk bütünü içinde şu konuları içerir:
1. Söylenceler: Kimi Alevi inançlarının kökenini açıklamaya ve doğruluğunu kanıtlamaya çalışan öykülerdir. Öykünün sonunda Alevilere bu öyküden nelerin kaldığı, ne gibi dersler alınması gerektiği biçiminde yargılara varılır. Buyruk’ta içinde söylence bulunan bölümler şunlardır: Kırkların Cemi, Muhammed ile Ali’nin Musahip Olması, Mürşid, Zakir, Mürid, Rıza, Sevgi, Kuşku, Uğru, Utanma, Secde.
2. Törenler: Alevi dinsel törenlerinin nasıl yapılacağı, koşulları tüm ayrıntıları ile anlatılır. Ancak, Buyruk’ta verilen dinsel törenlerden kimisi günümüzde Aleviler arasında unutulmaya yüz tutmuştur, Oğlan İkrarı Alma, Kız İkrarı Alma, Ev Ondalama, Ocak Kazdırma gibi törenlerin Tahtacılar arasında işlerliğini sürdürdüğü bildirilmektedir12. Buyruk’ta dinsel törenlerin anlatıldığı bölümler şunlardır: Musahip, Aşina, Peşine, Oğlan İkrarı Alma, Kız İkrarı Alma, Ocak Kazdırma, Erkândan Geçme, Tarik, Ölmeden Önce Ölmek, On İki Hizmet.
3. İlkeler: Aleviliğin ana ilkeleri, koşulları ve bu ilke, koşulların nasıl yerine getirilmesi gerektiği anlatılır. İlke ve koşulların yerine getirilmemesi durumunda verilecek cezalar belirtilir. Kimi zorlukların nasıl çözüleceği vurgulanır. Buyruk’ta bu tür bölümler şunlardır: Tarikatın Farzları, Dört Kapı, Kırk Makam, Üç Sünnet, Yedi Farz, Kimi Sorunların Çözümü.
12 A.Yılmaz: Tahtacılarda Gelenekler, Ankara 1948.
11
4. Töreler: İnanılması, saygı duyulması gereken kavramlar anlatılır. Bu kavramları canlı ve cansız olmak üzere iki bölüme ayırabiliriz. Canlı kavramlar Pir, Rehber, Zakir, Sofu, Mücerret bölümlerinde işlenir. Bu kişilerin ne gibi özellikleri olması gerektiği anlatılır. Bu bölüme sokabileceğimiz On İki İmam, On Dört Masum-i Pak, On Yedi Kemerbest bölümünde ise Alevilerce kutsal sayılan kişilerin adları öğretilir. Cansız kavramlar ise Dar, Secde, Niyaz, Tac, Tanrı’nın Adları, Kimi Sorunların Çözümü, Dört Ana Nesne, Velayetname bölümlerinde açıklanır. Bu kavram-ların ne demek olduğu, kimlerden kaldığı belirtilir.
İşlevi
Buyruk, tüm Aleviliğin tüzüğü durumunda olan bir kitaptır. Yukarıda, içeriği bölümünde anlattığımız gibi, Alevi inanç, ilke, töre, tören ve söylencelerini anlatır.
Ancak, Buyruk, Erdebil Tekkesinin süreğidir. Bu durumu şöyle açıklayabiliriz: 16. yüzyılda İran’da Safevi devletinin kurulması ile Anadolu Aleviliği ikiye bölünür. Hacı Bektaş Tekkesi ve yandaşları “Bektaşi” adını alarak Osmanlı Devletinin yanında yer alır. Buna karşı “Kızılbaş” adı ile anılan Aleviler, Safevi devletini desteklerler. Bu aşamada Erdebil Tekkesi, Anadolu Kızılbaşlarının gönlünü kazanmak, kendi yanına çekmek için Anadolu içlerine misyonerler sokar. Bu dervişler genelde sözlü propaganda yaparlar. Şah İsmail ve oğulları döneminde yayılmacı dervişler sürekli olarak Anadolu içlerine gönderilir. İşte, Buyruk, 16. yüzyılın ikinci yarısında Erdebil yayılmasının el kitabı olarak hazırlanır. Amacı Safevilere yandaş kazandırmaktır. Nitekim 2. Hacı Bektaş Yazmasının bitiminde şöyle bir kesit bulunur:
(Bu kılavuzu) Selman-ı Farisi, Şah’ın kendisinden öykülemiştir. Al-i Abâ13nın soyağacıdır. Bunu Farça olarak buyurmuştu. Horasan Erenleri Rum’a ayak bastıklarında
13 Al-i Abâ: Muhammet peygamberin üzerine abasını örttükleri, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin.
12
Farsçadan Türkçeye çevirmişlerdir. Ve bunu tarikat erenleri aziz canları gibi saklasınlar. El ele, el hakka!
Bu güdümlü amacı nedeniyle Buyruk’ta yer yer Bektaşi töreleri ile çelişen bölümler bulunur. Sözgelimi, bizim Buyruk’un Pir ve Mücerret bölümleri bu savın özgün örnekleridir. Pir bölümünde “yalnız ve yalnız Muhammed-Ali’nin soyundan olan kimsenin pirliği geçerlidir” denir. Oysa Bektaşilik’te böyle bir koşul sözkonusu değildir. Mücerret bölümü ise tümüyle Bektaşilikteki evlenmemiş babalar örgütüne ağır bir eleştiri durumundadır. “Mücerretin imamlığı, mürşitliği sözkonusu olamaz. Mücerreti bir kimse ulu Tanrı’nın gücünü, enbiyanın mucizesini, evliyanın ve-layetini, şeyhlerin kerametini ve bilginlerin ilimlerini gösterse ve yeşil kanat ile göğe uçsa vurup kanadını kırın! Ona imamlık ya da mürşitlik yaptırılmaz!” denir.
Buyruk ile Ahmet Yesevi’nin olduğu söylenen Fakr-name arasında büyük koşutluk vardır.
Buyruk’ta anlatılan, töre tören ve ilkeler en sağlam biçimde Tahtacılar arasında yaşar.
“Büyük Buyruk” diye tanımlanan Erdebil Tekkesinin bu kitabı yanında bir de “Küçük Buyruk” adlı kitap olduğunu öğreniyoruz. Gölpınarlı’nın verdiği bilgilere göre sözkonusu kitap Büyük Buyruk’la aynı içerikte 25 sayfalık bir kitaptır. “Dergâh-ı âlîda Seyyid Abdülbâkî Efendi Hazretleri, evliyaya muhib olan mü’minlere gönderdiği mektub” başlığını taşır. Nice zamandır geleceğim diye söz veren ve beklenen Şah’ın Zülfikâr’ını çekip kalktığını muştular14.
Yazmaları
Buyruk, pek çok yazması olan bir kitaptır. Her Alevi köyünde bir kaç yazması bulunur. Bu, onun çok okunan bir kitap olmasından kaynaklanır. Yazmalar arasında kimi zaman önemli
14Abdülbakî Gölpınarlı: y.a.g.e., s.178-179.
13
ayrılıklar görülür.
Şimdilerde elimizin altında İzmir, Malatya ve öbür yazmalar bulunmaktadır. Ancak, Gölpınarlı yazmasının içeriğinin daha değişik olduğu anlaşılmaktadır.
Baskıları
1. Buyruk’un yeni yazı ile ilk baskısı 1958 yılında Sefer Aytekin tarafından Ankara’da yapılmıştır. Sefer Aytekin’in yayını da bizim elimize geçen İzmir yazmasına dayanır. Günümüze değin yapılan yayınlar arasında Sefer Aytekin yayını en özgün olan yayındır. Aytekin İzmir yazmasını en küçük bir değişmeye uğratmaksızın yeni yazıya çevirmiştir. 152 sayfa tutan İzmir yazmasından sonra Maraş, Alaca, Gümüşhacıköy, Malatya ve Hacıbektaş yazmalarından kimi bölümleri eklemiş, ayrıca Alevi dinsel törenlerinde kullanılan gülbenk ve tercümanları vermiştir.
Sefer Aytekin’in Buyruk’u özgün olduğunca kullanışsızdır. Kitap gerçekte halk için yayınlanmasına karşın bilim çevreleri için bile anlaşılmayacak ölçüde karışıktır. Bu baskıdaki eksikleri şöylece özetleyebiliriz.
a. Yazmadaki anlatım ve tümce bozukluklarına doku-nulmamıştır.
b. Bölümlerde konu bütünlüğü sağlanmamıştır.
c. Arapça bölümler olduğu gibi bırakılmıştır.
d. Ele geçirilen yazmalarda bir karşılaştırmaya gidilmemiştir.
e. Herhangi bir sözlük ya da açıklama bölümü verilmemiştir.
2. İmam-ı Cafer Buyruğu, Yayınlayan: Hasan Ayyıldız, İstanbul 1962, Sefer Aytekin’in yayınladığı Buyruk’un daha anlaşılır biçiminde bir özetidir. 70 sayfa tutan bu özetin ardından Kırk Sual Kırk Cevap adlı bir kitap verilmiştir. Ticari amaçla hazırlanmış önemsiz bir yayındır.
3. Bizim 1982 yılında halk için hazırlayıp bastırdığımız Buyruk’tan sonra bir dizi yayıncı ve yazar sağını solunu değiştirerek olduğu gibi yayımladı. Bunlar üzerinde durmak
14
istemiyoruz.
4. Bunun dışında Buyruk’tan kimi bölümler başka kitaplarda verilmiştir. Bu tür kitaplara şu iki kitabı örnek gösterebiliriz:
a. F. V. Hasluck: Bektaşilik Tetkikleri (Çeviren: Ragıp Hulusi) İstanbul 1928.
b. A. Yılmaz: Tahtacılarda Gelenekler, Ankara 1948.
Hazırlanışı
Buyruk’u yeniden baskıya hazırlarken şu yenilikleri yapıyoruz:
a. Esas aldığımız İzmir yazması daha önce Sefer Aytekin tarafından hiç değiştirme yapılmaksızın yayınlandığı için hangi bölümlerin o yayında hangi sayfalarda olduğu gösterildi.
b. İzmir yazmasında 58 başlıkta verilen konular 41 başlıkta derlendi. Anlatılanlar, konularına göre düzenlendi. Böylece yapıtın anlaşılır olması sağlandı.
c. Buyruk’un özgünlüğü korunmak istendi. Bu nedenle metin içinde en küçük açıklama yapılmadı. Bunun yerine açıklamalar bölümü kondu ve burada konuların ne üzerine olduğu ve ne anlatmak istediği belirtildi. Metinde geçen olaylardaki kimi yanlışlar ve eksikler gösterildi.
d. Yapıtın anlaşılmasını kolay duruma getireceği düşüncesi ile bu giriş bölümü eklendi.
Bu biçimi ile yayınımızın gerek bilim çevreleri gerekse halk için daha kolay anlaşılır ve güvenilir olacağı düşünüldü. Tüm uğraşlarımıza karşın yayınımız yeterli olgunluğa ulaşamadı. Bu, elimize iyi yazmaların geçmemesinden kaynaklandı. Ancak, Alevi gelenekleri gibi ilginç bir konunun gün ışığına çıkmasına yardımcı olması düşüncesiyle yapıtı bu biçimi ile yayınlamayı gerekli gördük. Tüm eksik ve yanılgılar için dostların hoşgörüsünü dileriz. Saygılarımızla.
Osnabrück, 1 Nisan 1985
15
ESİRGEYEN VE BAĞIŞLAYAN TANRI’NIN ADI İLE 15
Bu Buyruk, tümüyle İmam Cafer Sadık’ın sözlerinden oluşur. Onun sözleri açık ve kesindir. İnananlara Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat kapıları ile bunlara ilişkin bütün erkân anlatılmıştır. Tarikat yolunun pirleri ile erkâna varan talip, sofu kardeşlerin neler yapmaları gerektiği tüm inceliği ile açıklanmıştır. Resul soyundan gelen pirler ve inananlar buna göre davransınlar, buna göre yol erkân sürsünler!.. Buna göre davransınlar ki, onların Muhammed ümmeti oldukları belli olsun. Ve de o zaman onlara Müslüman denebilsin!
15, İzmir Yazması “Bismillahirrahmanirrahim” adlı bölüm (s. 6). Bu bölüm Buyruk’un önsözü durumundadır. Bütün yazmalarda yer alır. Çok kez anlaşılmaz tümcelerden oluşan bölümün ana içeriği buarda anlatıldığı gibidir.
16
1
KIRKLARIN CEMİ16
Hz. Muhammed bir sabah erken miraca17 gidiyordu. Ansızın yoluna bir aslan çıktı. Aslan üzerine kükremeye başladı. Muhammed ne yapacağını şaşırdı. Birden bir ses duydu:
“Ey Muhammed, yüzüğünü aslanın ağzına ver!”
Muhammed söylenileni yaptı. Yüzüğünü aslanın ağzına verdi. Aslan nişanı alınca sakinleşti. Muhammed yoluna devam etti. Göğün en yüksek katına erişti. Orda dostuna kavuştu. Onunla doksan bin söz konuştu. Bunun otuz bini şeriat üzerine idi, inananlara indi. Kalan altmış bini ise Ali’de sırroldu18.
Cennette Hz. Muhammed’e bal, süt ve elmadan oluşan bir yemek geldi. Bunlar özellikle seçilmiş yiyeceklerdi. İnsan için
16İzmir Yazması (s. 7), “Kırkların Cemi” adlı bölüm. Bu bölüm de tüm Buyruk yazmalarında yer alır. Maraş yazmasında da aynı bölüm bulunur (s. 155-161).
17miraç, sözcük olarak “merdiven” demektir. İslam’da Muhammed Peygamberin Tanrı katına çıktığı gece anlamına gelir. İslam inançlarına göre Muhammed Tanrı ile görüşmek üzere İ.S.619 yılının Recep ayının 27. günü göğe çıkar. Bu yüzden o günün gecesi Miraç kandilidir. Bu olayı doğrudan Muhammed kendisi anlatmıştır. Müslümanların bir bölümü bu olayın doğrudan olduğuna, bir bölümü de düşte olduğuna inanırlar. Bu inanca göre Tanrının kendisini çağırdığını Peygambere dört büyük melekten Cebrail bildirir. Peygamber göre Cebrail’in atı Burak ya da Refref’le çıkar. Kimi anlatımlara göre Muhammed göğe atla değil de Cebrail’in kanadında çıkar. Tanrı göğün son katı sayılan yedinci katındadır. Muhammed Tanrıya iki yay boyu kalıncaya dek yaklaşır. Onunla konuşur. Tasavvuf felsefesine göre Tanrıya duyulan büyük sevgi insanı bu düzeye ulaştırabilir. Bu olaya “Mirac-ün-nebevî” (Peygamberin göğe çıkışı) denir.
Hıristiyan inançlarında da bunun bir benzeri vardır. İsa’nın çarmıha gerildikten sonra göğe çıktığına inanılır.
Birkaç söylencenin Aleviler arasında önemli bir yeri vardır. Bu söylencelerden birine göre Tanrı ile Muhammed arasında yalnız bir perde kalır. Muhammed Tanrı’nın yüzünü görmek ister. Muhammed’in üstelemesi üzerine Tanrı buna izin verir. Muhammed aradaki perdeyi kaldırdığında karşısında Ali’yi görür. Bu inanca göre Ali Tanrıdır ya da Tanrı Ali’nin görünümünde Muhammed’e gözükmeyi yeğler.
18 Muhammed Tanrı ile başbaşa olmasına karşın konuşulan doksanbin sözden altmış bini Ali’de kalır. Bu da Ali ile Tanrının birlikte olması gibi bir inancı gösterir.
17
sütün yüz yararı, balın yüz yararı vardı. Elma da katılınca bu üç yiyeceğin binbir yararı bulunuyordu. Balın peteği insanın mayası, sütün memesi ana rahmi, elmanın kabuğu derisi sayılırdı. Tanrı, süte sevgiyi, bala aşkı, elmaya dostluğu bağışladı. Üçünü de cennet ürünü olarak insanlara yolladı19.
Muhammed miraçtan dönerken şehirde bir kubbe gördü. Bu kubbe ilgisini çekti. Yürüyüp onun kapısına vardı. İçerde birileri sohbet ediyordu. Hz. Muhammed içeri girmek için kapıyı vurdu. İçerden bir ses geldi20:
“Kimsin, ne için geldin?” diye sordu.
Hz. Muhammed:
“Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Erenlerin güzel yüzlerini göreyim!” diye karşılık verdi. İçerden:
“Bizim aramıza peygamber sığmaz. Var peygamberliğini ümmetine yap” dediler.
Bunun üzerine Muhammed kapıdan çekildi. Tam gideceği sırada tanrıdan bir ses geldi.
“Ey Muhammed o kapıya var” buyurdu.
Tanrı’nın bu buyruğu üzerine Muhammed yeniden o kapıya varıp kapıyı çaldı.
İçerden:
“Kim o? diye sordular.
Hz. Muhammed:
“Ben peygamberim. Açın içeri gireyim mübarek yüzlerinizi göreyim” dedi.
19 Kimi Buyruk yazmalarında cennette Muhammed’e bal, süt, elmadan oluşan bir yemek geldiği belirtilir. Bu olay Hatayi’nin Miraçlama adlı şiirinde de işlenir:
Kudretten üç hon geldi; süt ü elma, baldan aldı
Muhammed destini sundu, nuş etti azametullaha
İzmir yazmasında bu olay bir bölümde verilir. Buyruk s.143 “Bal, Süt, Elma” adlı bölüm. Bölümün girişi şöyledir: Şahı Merdan Ali, Furkanda nakli şöyledir ki: Hazreti Fahr-i kâinat miraca gidince çok taam yer idi. Amma iki taamı cennetten gelirdi.”
20 İzmir yazması (s. 7). Maraş yazmasında bu bölüm biraz değişiktir (s. 155). Maraş yazmasında “Günlerden bir gün, Resul Hazretleri safayı safanın kapısına vardı” denir. Oysa inanca göre Muhammed Kırkların cemine miraca gittikten sonra uğrar.
18
İçerden:
“Bizim aramıza peygamber sığmaz, ayrıca bize peygamber gerekli değil” dediler.
Tanrı’nın elçisi bu sözler üzerine geri döndü. Oradan uzakla-şacağı sırada Tanrı yeniden buyurdu:
“Ey Muhammed, geri dön. Nereye gidiyorsun? Var o kapıyı arala” buyurdu.
Tanrı’nın elçisi yine o kapıya vardı. Kapının tokmağını çaldı.
İçerden:
“Kimsin?” diye ses geldiğinde:
“Yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum. Sizi görmeye geldim. İçeri girmeme izin var mı? diye karşılık verdi. Yeniden geri dönüp geldiğini bildirmedi.
O anda kapı açıldı. İçerdekiler:
“Merhaba, hoş gelip uğur getirdin; gelişin kutlu olsun ey kapılar açarı!” diye karşılayarak içeri çağırdılar21.
O mecliste Kırklar oturmuş aralarında söyleşiyorlardı22.
Peygamber hazretleri:
“Kutsal kapı, hayırlar kapısı açıldı. Bismillahirrahmanirrahim” diyerek önce sağ ayağını içeri atıp o kapıdan içeri girdi.
İçeride otuzdokuz inanmış can oturuyordu. Muhammed bakınca bunların yirmi ikisinin er onyedisinin bacı olduğunu gördü23.
“Muhammed peygamber geldi” diye gaipten bir ses geldi24. Muhammed’in içeri girmesi için inananlar ayağa kalktılar. Tümü ona yer gösterdi. Hz.Ali de o mecliste idi. Hz.Muhammed, Hz.Ali’nin yanına oturdu. Ama onun Hz. Ali olduğunu anlamadı.
21 Muhammed Kırklar kapısına vardıktan sonra bir sorgulamaya tutulur. Bu sorgulama bölümü İzmir yazmasında bulunmaz. Buraya, Maraş (s. 155-156) yazmasından ek-lenmiştir.
22İzmir Yazmasında bu kesim daha değişik anlatılır. Muhammed içeri girerken Kırklar ayağa kalkıp saygı gösterisinde bulunurlar. Bundan sonraki bütün bölüm İzmir yazmasında çok kısadır. Kalan bölüm Maraş yazmasından tamamlanmıştır.
23 157, Maraş Yazması. (s. 157)
24İzmir Yazması (s.7,)
19
Hz.Muhammed’in aklında birtakım sorular belirdi. “Bunlar kimler? Tümü aynı düzeyde. Büyükleri hangisi, küçükleri hangisi?” diye düşündü. Soru sormayı gereksiz görüyordu. Ama dayanamadı:
“Sizler kimlersiniz? Size kim derler?” diye sordu.
İçerdekiler:
“Biz Kırklarız” diye karşılık verdiler.
Hz.Muhammed:
“Peki, sizin ulunuz kim, küçüğünüz kim, ben anlayamadım.” dedi.
Kırklar:
“Bizim ulumuz da uludur. Küçüğümüz de uludur. Bizim kır-kımız birdir, birimiz kırktır” diye karşılık verdiler.
Hz. Muhammed:
“Ama biriniz eksik, o biriniz ne oldu” diye sordu.
Kırklar:
“O birimiz Selman’dır. Taşraya çıktı. Pars’a25 gitti. Ama niçin Sordun? Selman da burda. Onu aramızda say” dediler.
Hz.Muhammed, Kırklar’dan bunu göstermelerini istedi. O zaman Hz.Ali26 kutsal kolunu uzattı. Kırklar’dan biri “destur” diyerek Hz.Ali’nin koluna bıçak vurdu. Hz. Ali’nin kolundan kan akmaya başladı. Bu sırada tüm Kırklar’ın bileğinden kan akıyordu. O anda pencereden bir damla kan girip ortaya damladı. Bu kan, taşrada bulunan Selman’ın kolunun kanıydı. Sonra Kırklar’dan biri Hz. Ali’nin kolunu bağladı. Öbür Kırklar’ın da tümünün kanı durdu.
O sırada Pars’tan Selman-ı Farisi’nin geldiğini gördüler. Selman bir üzüm tanesi getirdi. Kırklar bu üzümü getirip Hz.Muhammed’in
25Pars: İran. Maraş yazmasında (s. 157-158) açıkça “Pars” yazılıdır. Doç.Dr.Bedri Noyan sözcüğün “parsa” biçiminde olması gerektiğini ve “dervişin gerekli şeylerden toplamaya çıkması” biçiminde açıklamıştır. Ancak, “parsa” sözü “dine çok bağlı, hep onunla uğraşan kimse” anlamına gelir. Noyan’ın açıklaması bu bakımdan doğru olamaz.
Bundan sonraki bölüm Buyruk s.9 İzmir yazmasında “Hakkın Sırrı Hakikat” bölümünde verilir. Daha sonra gelecek “Muhammed ile Ali’nin Musahip Olması” bölümünün aynıdır. Bu nedenle bölüm bitirilip yeni bölüme geçilmiştir.
26 İzmir Yazmasında (s. 8) “Kırkların bir kolunu” uzattı denir. Buna karşılık Maraş yazmasında (s. 158) Hz. Ali kolunu uzattı denir.
20
önüne koydular:
“Ey yoksullar hizmetkârı, bir hizmet et de bu üzüm tanesini biye paylaştır” dediler.
Hz.Muhammed duruma baktı. “Bunlar kırk kişi, üzüm tanesi bir tane. Ben bu üzümü nasıl böleyim?” diye düşünceye daldı. O anda Tanrı Cebrail’e:
“Sevgilim (Muhammed) zorda kaldı. Tez yetiş cennetten bir nur tabak al, ilet. O üzümü bu tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırklar’a verip içirsin” diye buyurdu.
Cebrail cennetten nurdan yapılmış bir tabak alıp Tanrı’nın elçisinin karşısına geldi. Tanrı’nın selamını ileterek o tabağı Muhammed’in önüne koydu.
“Şerbet eyle, ey Muhammed” dedi.
O sırada Kırklar, Hz.Muhammed üzümü ne yapacak, diye seyrediyorlardı. Birden Hz.Muhammed’in önünde nurdan tabağın belirdiğini gördüler. Tabak güneş gibi ışık veriyordu. Hz.Muhammed tabağın içine bir damla su koydu. Sonra parmağı ile o üzüm tanesini nurdan tabak içinde ezip şerbet eyledi. Tabağı Kırklar’ın önüne koydu. Kırklar o şerbetten içtiler. Tümü ilk yaratılıştaki gibi sarhoş oldular. Oturdukları yerden ayağa kalktılar. Bir kez ya Allah diyerek el ele verdiler. Üryan büryan semaha girdiler. Muhammed de bunlarla birlikte semaha girdi. Kırklar’ın semahı ilahi bir nur içinde sürdü. Semah ederken Hz.Muhammed’in başından mübarek imamesi27 düştü. İmame kırk parça oldu. Kırklar’ın her biri bir parçasını aldı. O parçayı etek yapıp kuşandılar28.
Hz.Muhammed bunlara pirlerini ve rehberlerini sordu. Kırklar:
“Pirimiz, Şahımerdan Ali’dir, kuşkusuz, tartışmasız ve rehberimiz, Cebrail Aleyhisselamdır” dediler.
27 İmame: Sarık. Buyruk s.8, İzmir yazmasında bu sezcük “şemle”: (Kıldan baş örtüsü, sarık) biçimindedir.
28 Maraş Yazmasında (s. 150) konu burada biter ve Hz.Muhammed evine döner. İzmir Yazmasının “Hakkın Sırrı Hakikat” bölümü buranın devamıdır (s. 9). Alevi inançlarına göre semahlar da Kırkların Ceminden kalmıştır.
21
Bunun üzerine Hz.Muhammed, Hz.Ali’nin orda olduğunu anladı. Hz.Ali, Hz.Muhammed’in yanına doğru yürüdü. Hz.Muhammed, Hz.Ali’nin geldiğini görünce saygı ve sevgi ile eğilerek Hz.Ali’ye yer gösterdi. Kırklar da Hz.Muhammed’e katılarak,
Hz.Ali karşısında saygı ile eğilerek yol açıp yer gösterdiler. Bu sırada Hz.Muhammed, Hz.Ali’nin parmağında nişan-ı mührü gördü29.
29 İzmir Yazması (s.9).. Maraş yazması (s.159) ve Aleviler arasında anlatılanlar biraz değişik. Onlara göre Muhammed evine döndükten sonra Hz. Ali gelir ve Muhammed’in as-lanın ağzına verdiği yüzüğünü önüne kor.
22
2
MUHAMMED İLE ALİ’NİN MUSAHİP OLMASI30
30 İzmir yazması; (s. 9 ve 11) Maraş yazması. (s. 159-161). Bu anlatılanlar Şii- Sünni çatışmasının başlangıcına uzadığına inanılır. Olay şöyledir: (Abdülbaki Gölpınarlı: Sosyal Açıdan İslam Tarihi, İstanbul 1975, s. 155-157)
Hz. Muhammed “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın” ayeti (II, Bakara 196) inince ellerinin parmaklarını kenetler. “Umre, kıyamete dek hac törenine dahil oldu” buyurur. Yanındakilere hac ve umre törenini tamamlayıp Medine’ye doğru yola çıkar. Topluluk, Zilhicce ayının onsekizinci perşembe günü Mekkeyle Medine arasındaki Cuhfe denen yerdeki Gadîru Humm alanına gelirler. Hz. Muhammed’e “Ey Peygamber, bildir sana rabbinden indirilen emri ve eğer bu tebliği ifa etmezsen onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah seni, insanlardan korur; şüphe yok ki Allah, kâfir olan kavme, doğru yola gitmek hususunda başarı vermez” anlamındaki ayet (V, Mâide 67) iner. Bu ayetin gelişinden sonra Gadir-i Humm’da konaklarlar. Oradaki ağaçların altına giderler. Peygamber, sahabelerden ilerde gidenlerin dönüp gelmelerini, geride kalanların yetişmelerini buyurur. “Namaz, insanları biraraya toplar” diye çağırtır. Herkes toplanınca öğle namazı seferi olarak kılınır. Hz.Muhammed’e deve hamutlarından üç kademe bir minber yapılır. Namazdan sonra Hz.Muhammed o minbere çıkar. Ali’yi yanına çağırır. Ali’yi de minbere çıkarırlar. Hz. Muhammed Ali’yi sağ yanına alır. Sonra şu hutbeyi okur:
“Hamd Allah’a; ondan yardım dileriz, ona inanmışız, ona dayanmışız, kötülüklerden, yaraşmayan işlerden ona sığınmışız, yol yitirenlere ondan başka yol gösteren yoktur. O kime yol gösterdiyse o kipi sapmaz, sapıtmaz. Şehadet ederim ki O’ndan başka yoktur tapacak, Muhammed de onun peygamberidir ancak.
O’na hamdü senadan, birliğine şehadetten sonra ey insanlar, acıyan ve her şeyi bilen Allah, bildirdi bana, davet edildim katına, yakında davetine icabed edeceğim, ebedi yurda gideceğim.
Ben de uhdemdeki vazifeden sorumluyum, siz de uhdenizdeki vazifeden sorumlusunuz. Bu hususta ne dersiniz, nedir düşünceniz?”
Sahabeler bağrışarak “şehadet ederiz ki bildirdin, öğüt verdin, görevini yerine getirdin, Allah sana ecirler versin” derler.
Sonra Hz.Muhammed şöyle buyurur:
“Ahirette havuz kıyısında bana ulaşacaksınız, havuzumun boyu, San’â ile Busrâ arası kadar; kıyısında, gökteki yıldızlar kadar çok kadehler var. Ben önce varacağım; siz gelince de aranızda bıraktığım iki paha biçilmez şeye ne yaptınız, sizden soracağım. Sizin aranızda iki paha biçilmez şey bırakıyorum; biri öbüründen daha büyük; Allah’ın gökten yere uzatılmış ipi; Allah’ın kelamı, Ehlibeytim. Bu ikisi havuz kıyısında bana ulaşıncaya dek birbirinden ayrılmaz; bunu rabbimden ben diledim. Bu ikisine yapışır, salınırsanız benden sonra ebedi olarak sapmazsınız, yol yitirmezsiniz.”
23
Hz.Muhammed Kırklar’ın cemine katıldıktan sonra kalkıp evine döndü. Bütün sahabeler Hz.Muhammed’in ziyaretine geldi. Sahabeler Hz.Muhammed’e31:
“Ey Tanrı’nın Elçisi, Tanrı aşkına bize yüce Tanrı’nın söy-lediklerini anlat, biz de işitelim” dediler.
O zaman Hz.Muhammed onlara şöyle buyurdu:
“Ey inananlar Tanrı’nın sırrı hakikattir. Hakikat ise hak-lıyanındır. Gelin hakikate talip olun ki Tanrı’nın sırrına eresiniz”32 buyurdu.
Sahabeler:
“Hakikat nedir ey Tanrı’nın elçisi” diye sordular.
O zaman Hz.Peygamber bunlara şöyle karşılık verdi:
“Hakikat, dil ile ikrar, kalb ile tasdik etmektir. İnanıp iman getirmektir33. Önce özünü sonra toplumu sev. Dilini, cesedini sev34.
Hz. Muhammed sonra şu soruyu sorar:
“Ey insanlar, bilmez misiniz ki ben, inananlar üzerinde, kendilerinden ziyade tasarruf ve vilayet sahibiyim ve bilmez misiniz ki her erkek mü’min ve her kadın mü’min üzerinde, kendisinden ziyade tasarruf ve vilayet hakkım var?”
Sahabeler hep bir ağızdan “evet” diyerek onaylarlar. Bunun üzerine Hz.Muhammed sağ yanında duran Hz.Ali’nin elini tutup kaldırır. Her ikisinin de koltuklarının beyazlığı görünür. Hz. Muhammed’in yüce sesi ile buyurur:
“Ben kimin mevlâsı isem (kimin üzerinde tasarruf ve vilayetim varsa), bu Ali onun mevlâsıdır (onun üzerinde tasarrufu ve vilayeti vardır).”
Sonra minbere oturur. Ellerini açar ve şu duayı okur:
“Allahım, onu seveni (vilayeti kabul edeni) sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu hor tutanı hor-hakir eyle, nereye döner, yönelirse hakkı onunla beraber et”.
Bu olay “Veda Haccı”, Peygamber’in sözleri “Hadis-i Gadir” olarak anılır. Ancak, gerek olayın akışı, gerekse peygamberin sözleri tartışmalıdır. Sünniler peygamberin sözlerinin bu içerikte olmadığını söylerler. Aleviler ise Peygamberin kendi yerine doğrudan Hz.Ali’yi vekil gösterdiğini söyleyerek daha sonraki halife seçimlerine hile karıştığını ileri sürerler. Buyruk’ta “Muhammed ile Ali’nin Musahip Olması” bölümünde anlatılanlar “Veda Haccı” olayına dayanır.
31 İzmir yazmasına göre bu olay Kırklar katında geçer. Oysa içerik bakımından bu olası değildir. Maraş Yazmasından (s. 150-161) ekledik.
32 Maraş Yazması (s. 160)
33,İzmir Yazması, (s. 9)
24
Kendini severek gönüllü olarak bir pire teslim et. Onun buyurduklarına uy35″.
O zaman sahabeler: Hz.Muhammed’e şöyle dediler:
“Ey Tanrı’nın elçisi, biz hakikati kabul etmeye geldik. Sen buyur biz tutalım36.
Bu sırada Cebrail geldi37:
“Ey Muhammed, Tanrı Ali’yi vasiyet etmeni buyurdu” dedi.
Hz.Muhammed bundan kaçınmak istedi. Bunun üzerine Cebrail yeniden geldi:
“Ey Muhammed, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmekten niçin kaçınıyorsun” diye sordu.
Hz.Muhammed:
“Ama minber yok” diye karşılık verdi.
Cebrail:
“Ey Muhammed, yüce Tanrı ‘Ali’yi vasiyet eyle’ diye buyurdu” dedi.
Hz.Peygamber bundan kaçınmak istedi. Bunun üzerine Cebrail yeniden geldi. Hazretin ulu kapısına yükseldi. Şöyle dedi:
“Ey Muhammed, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmekten niçin kaçınıyorsun?”
Peygamber (Tanrı’nın selamı üstünde olsun):
“Peki ama, minber yok” diye karşılık verdi.
Cebrail:
Tanrı, deve palanından minber yapıp, üzerine çıkıp vasilet etmeni buyurdu” dedi.
Bunun üzerine Hz.Peygamber işaret etti. İnananlar deve palanından minberdüzdüler. Hz.Muhammed, o minberin üzerine
34 İzmir Yazması, (s. 10).
35 Maraş Yazması, (s. 160)
36 İzmir Yazması (s. 9) ve Maraş yazması (s. 160).
37 İzmir ve Maraş yazmalarında Cebrail’in gelmesi bulunmaz. Hacı Bektaş yazmasından (s. 234) eklendi.
25
çıktı. Önce güzel bir hutbe okudu. Sonra şunları söyledi38:
“Ey inananlar, hakikat Şahımerdan Ali hakkında geldi. Varın Hz.Ali’ye iradet getirin39”.
Bunları söylerken Hz.Ali’nin elini tuttu. Onu da minber üzerine çıkardı. Kutsal elleri ile kuşağını açtı. Ali’yi bağrına bastı. Ve gömleği içine çekti. İkisi bir gömleğe girdi. İkisi bir gömleğin yakasından baş gösterdi. İki baş bir gövde gözüktü. Ve Hz.Peygamber Ali konusunda şu hadisi okudu40:
“Senin kanın benim kanım, senin etin benim etim, senin vü-cudun benim vücudum, senin ruhun benim ruhum, senin canın be-nim canımdır41”.
Olayı izleyen sahabeler bu sözleri duyunca şaşırdılar. Bunlardan biri hasetle şöyle sordu:
“Ey Tanrı’nın elçisi, kutsal gömleğinizi çıkarın, bir de biz görelim!”
Bunun üzerine Hz.Peygamber, kutsal teninden gömleğini çı-kardı. Tüm orda olanlar, Veli ile Nebi’nin iki cisimlerinin bir olmuş olduğunu gördüler.
“İnandık, ey Tanrı’nın elçisi” dediler.
Peygamber kutsal gömleğini yeniden giydi. Bundan sonra Muhammed Mustafa şöyle buyurdu:
“Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır” deyip Hz.Ali’nin elini tuttu. Ve baş parmağını baş parmağına koydu. Ve kendisine vekil olması için kendi yerine dikti. Ve bu ayeti okudu42:
“Ey Muhammed, şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler Tanrı’ya baş eğip el vermiş sayılırlar. Tanrı’nın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen ancak kendi aleyhine dönmüş
38 Hacı Bektaş yazması (s. 234)
39,Maraş Yazması (s. 160).
40 İzmir Yazması (s. 11). “Peygamber ile Ali’nin Musahip Olması” adlı bölüm.
41 İzmir Yazması. s.11, Maraş Yazması (s. 160) ve 2. Hacı Bektaş Yazması (s. 234). Bu sözler çok ünlü olup Buyruk’un tüm yazmalarında Arapça olarak verilmiştir.
42 2. Hacı Bektaş Yazması (s. 236)
26
olur. Tanrı’ya verdiği sözü yerine getirene Tanrı büyük ödül verecektir43″.
Ayeti okuduktan sonra inananların en büyüğü Ali üzerine andın koşulları olarak bu dört hadisi okudu: Birinci: Ettaazimi li emrullahi. İkinci: Eşşefekati âlâ hulkullahı. Üçüncü: Eddünya vel emsahetehu. Dördüncü: Elahiretihî şefaathü44.
Bundan sonra Emirelmümin Ali katında şu duayı45 okudu:
“Tanrı’m, ona bağlananlara yardım et ve onun düşmanlarına düşman ol! Ona yardım edenlere yardım et. Onunla uğraşanları zayıf kıl. Onu yüceltenleri yükselt. Onun kurtuluşunu çabuk kıl. Tüm çağlar boyunca ister insan, ister cinlerden olsun, ona karşı olanları mahvet. Şefeatlerini, ona ve ona katılanlara, onun yandaşlarına bağışla! İyi inanlara, onlarla birlikte doğru yolu göster. Onların arasına kat. Kıyamet gününde inanları onların katından ayırma. Kesindir ki, sen acıyan ve bağışlayansın. Acımanla inananları koru!46”
Bu duayı okuduktan sonra Hz.Peygamber, Hz.Ali’den kendi kutsal seccadesini getirmesini istedi. Hz.Peygamberin seccadesini getirdi. Hz.Muhammed o minberden aşağı indi. Hz.Ali, minber ayağına Hz.Resul’ün izniyle, seccadeyi Kıbleye doğru serdi47. Hz.Resul kutsal kuşağını seccadenin üzerine bıraktı48. Seccadeden üç adım uzaklaştı. Birinci adımı Tanrı’nın adını anarak, ikinci adımı Cebrail’in adını anarak, üçüncü adımı kendi adını anarak attı.
Bunun üzerine Emirelmümin Ali kuşağını seccadenin eteğine
43 Feth Suresi 10 Ayeti. Özgün metinde Arapça olarak verilmiştir.
44 Hacı Bektaş Yazması (s. 236)
45 İzmir Yazması (s. 87) “Muhammed’in Elini Ali’ye Vermesi” bölümü.. Maraş yazmasında “dua” sözü yerine “ayet” sözü geçer. Ancak bu sözler Kur’an’da bulun-madığından ayet değildir.
46 İzmir Yazması (s. 88)
47 Hacı Bektaş Yazması (s.236).
48 İzmir Yazması (s. 88).
27
bıraktı. Kutsal incilerini o seccade üzerinde bıraktı49. Hz.Resul toplumuyle birlikte ayağa kalktı. Ve Resulullah kuşağını seccade üstünden aldı50. Şöylece söze başladı:
“Bu inciler tanesi, Cebrail Aleyhisselam’ın miraç gecesi benim belime bağladığı kuşak. Beni miraca davet ettikten sonra belime kuşattı. Ben de senin beline kuşatıyorum51” dedi.
Kuşağı Ali’nin beline bağladı52. Birinci düğümü Tanrı’nın, ikinci düğümü Cebrail’in, üçüncü düğümü kendi adını anarak “Muhammed Resulullah” deyip düğdü. O sıkı bağın uçlarından birini sağ, birini sol yana soktu. Bunun üzerine şunu okudu:
“Lâ ilahe illallah, Muhammed Resulullah, Ali’yyün veliyyullah”
Ali kuşandıktan sonra Resul Aleyüsselam oturdu. Ardından bütün sahabeler oturdu. Sonra Hz.Resul Aleyhüsselam:
“Ey inananlar” diye seslendi.
İnananlar bir an kulak kesildi.
Hz.Resul:
“Her iki kişi birbirinizi kardeşliğe kabul edin” buyurdu.
O zaman her inanan kendisine bir kardeş buldu. Her iki kişi birbirini kardeşliğe kabul etti. Hz. Ali yalnız kaldı. O, inananların en büyüğü ayağa kalktı:
“Ey Resulullah, ben kiminle kardeş olayım” dedi.
Resul Aleyhisselam şöyle söyledi:
“Ey Ali, sen benim kardeşimsin. Tıpkı Musa ve Harun gibi. Bundan sonra sen de seni izleyenlerin ve inananların belini bağla!”
Bundan sonra inananların en büyüğü, imamların en iyi bileni, kutsal Ebu Talip oğlu Ali, Tanrı’nın keremi üstüne olsun, üç kişinin belini bağladı. Hz.Resul katında birinci Selman-ı Farisi’nin, ikinci
49 Hacı Bektaş Yazması (s.236.
50 İzmir Yazması (s.88).
51 2. Hacı Bektaş Yazması (s.236), İzmir Yazması s.88’de.
52 İzmir Yazması (s.88′)de Kuşağı Selman-ı Farisi’nin bağladığı belirtilir, Maraş Yazmasında bu kesim bulunmaz.
28
Kamber’in, üçüncü olarak da Süheyl’in kuşağını bağladı53.
İnanlar bu olayı kutlamak istediler. On bağ hurma getirdiler54. Peksimet ve hurmayı yağ ile çengel eylediler. Hz.Ali, Hz.Resulullah’ın önünde peksimet yağ ve hurmayı lokma yaptı. O lokmadan tüm inananlara sundu55. (Bu lokmayı Tanrı) Hazreti Şahıvelayet’in taliplerine kısmet etti56. Bir parça lokma arttı57.
O sırada Hasan, Hüseyin ve Fatımatüzzehra Medine’de bulunuyordu. Ve ondan sonra bir içten gelen sevgi ve dört itikat ile imam pir ve Şahı Velayet İmam Hasan, İmam Hüseyin ve Fatımatüzzehra’ya o yiyecekten kısmet olmasını ikrar ettiler58. (O artan lokmayı) bir kutu içine koydular. Ve Selman-ı Farisi’ye verdiler. O hanedanın hizmetkârı idi. Selman kutuyu hiç yere koymaksızın Medine’ye ulaştırdı. Orda sehbanın üzerine bıraktı.
Böylece o helvayı bir şehirden bir şehire gönderdiler. O lokma Muhammed Mustafa Aleyhüsselamın önünde olmuştu. Ehl-i beyte gönderilmişti. Tarikat ehli şimdi de öyle yaparlar. Sonuçta, tarikat içinde Şeyh Muhammed Mustafa’dır, nakip Emirelmümin Ali’dir59.
Selman, onu Medine’ye getirdi. Sevgi belirtmek için, sofular arasında lokma göndermek bu olaydan kaldı60.
Bir sözdür ki, Cebrail Aleyhisselam Adem Safiyullah Hazretlerinin belini bağladı. Ondan sonra birbirlerini kardeşliğe kabul ettiler. Bunun üzerine Tanrı’nın buyruğu ile bütün melekler Hz.Adem’e bir sahan içinde helva ile taze ekmek verdiler. Bu niyaz idi. Hz. Havva anamız orda yoktu. Ve lokmadan bir lokma
53 2. Hacı Bektaş Yazması s. 236-237.
54 İzmir Yazması s.88.
55 2. Hacı Bektaş Yazması s.237.
55İzmir Yazması s.88.
57 2. Hacı Bektaş Yazması (s. 237).
58 İzmir Yazması s.88.
59 2. Hacı Bektaş Yazması s.237-238. İzmir Yazması s.88’de Halife Muhammed, Pir Ali’dir denir.
60 İzmir Yazması s.88.
29
Hz.Havva anamıza sakladı. Ve lokma saklamak ondan kaldı61.
Hz.Resul o zaman böylece kutsal Medine’de yüzünü yere sürüp veda ricasını etti. O zaman Cebrail geldi:
“Ey Muhammed, Ulu Tanrı sana selam gönderdi. Vaktine hazır olsun, vakti doldu. Yüzyüze gelelim. Bu ortamda Emerilmümen Hz.Ali keremullahı salık ver” dedi62.
(Hz.Muhammedle Hz.Ali’nin musahip olmaları üzerine) kimi sahabeler:
“Bak, hem kızını verdi, hem de şimdi kardeşim dedi” dediler. İnançlarını bozup inançsız oldular. Sonuçta yüce soya (Al-i Aba’ya) zarar verdiler. Lanetli oldular. Al-i Aba düşmanlarına binlerce lanet olsun denmiştir63.
61 İzmir Yazması s.86.
62 İzmir Yazması s.11 ve Maraş yazması 161.
63 Maraş Yazması ( s. 161.)
30
3
PİR64
O zamandan bugüne değin, şeriat, tarikat, marifet, hakikat gibi pirlik ve secde de Muhammed-Ali’den kaldı. Bu nedenle Resul soyundan başkasının pirlik yapması ve ona talip olmak caiz değildir. (Buna karşı davranan kişinin) yediği içtiği haramdır. Tarikatı murtad, hakikatı murtaddır.65 Ve de irşadı, biatı ve tövbesi geçerli değildir. Çünkü Resul soyuna biatı yoktur. Sermayesiz kalmıştır. Onun aslı kesinlikle yoktur. O kimse on iki imam dergâhından nasipsizdir.
Hazreti Resul, bir hadiste “Ulu Tanrı bir kelam-ı kadiminde ‘asıl asıldır’ buyurmuştur” der. Zira ezelden hırka, meftul66, irşad, tövbe, pirlik ve seccade; bunların tümü, Şahi merdan Ali’ye gelmiştir. (Bu nedenle) şimdi Şah oğlu ve soyu olmayan kimseye pirlik yapmak caiz değildir. Muhammed-Ali soyundan olmalı ki pirliği caiz ola.
(Ancak pir olmak için Muhammed-Ali soyundan olmak da yeterli değildir). Pirin ilmi ile etkin olması gerekir. (Pirin) dört kapı, kırk makam, on iki erkân, on yedi kemerbest, üç sünnet-yedi farz, bir farzşeyhlerin büyük ilminden bilgi sahibi olması gerekir. Ve tarikata göre durup oturması, hakikate hakikat ile yol sürmesi gerekir ki pirliği caiz olsun. Çünkü, talip ve yol mürşidindir. Mürşit, cihanda erseri gezemez. Ahireti harap edemez. Mayaya, Muhammed-Ali’den konulan damızlık ve sikkeyi bozamaz!..67
Ve İmam Cafer Sadık Hazretleri bir sözünde şöyle buyurur:
64″Pir” konusu Buyruk’un çeşitli bölümlerinde dağınık biçimde işlenir. Bu ilk kesim Buyruk s.12-17 arasında yer alan “Pirlik ve Taliplik” adlı bölümdür.
65 Sözcüğün özgün biçimi murted’dir. Müslümanlığı bırakıp başka bir dini seçen” anlamına gelir. Halk arasında smzcük ünlü uyumuna girmiş ve murtad biçimini almıştır.
66 meftul: Fitil gibi yapılmış, örülmüş. Burada yünden örülmüş tığ-ı bend anlamında kullanılmıştır.
67 İzmir Yazması (s. 12).
31
“Gerek pir gerek talip olsun, her yol ehlinin belli görevi ve yükümlülüğü vardır. Bir pir talibe doğru yolu göstermezse, o nasıl pir olur? Bir talip kendine gösterilen doğru yolu bilmezse, o nasıl talip olur? Çünkü insanın kâmil ve cahil yapısı vardır. Pir ve talibin yapısı kâmil olmalı ki, ikrarları kabul olsun! Emeği, kurbanı, adağı ve yakarışı kabul olsun! Emeği boşuna dökülüp saçılmasın68. Nitekim bu konuda hadis vardır:
“Yaptıkları her işi alır ve onu toz duman ederiz”69 buyrulmuştur.
Ve pir kâmil olmalı ki talibi pişirebilsin, talibi yola getirebilsin. (Böylece talip) Tanrı’yı bilir, piri bilir duruma gelsin70.
İmam Cafer Sadık Hazretleri bu konuda şöyle buyururlar:
“Yolun ve erkânın iki yön üzerinedir. Birine kâmil yön, birine cahil yön derler”.
İmdi, cahil pirler biat ve irşatları71 evlad-ı Resul’dan ol-mayanlardır. (Biat ve irşatları evlad-ı Resul’den olmayanlar) suyun ana gözüne ermemişlerdir. Sermayesiz kalmışlardır. Onların tövbeleri geçerli değildir. Talip tutmaları, ikrar vermeleri caiz değildir. Şeriatte murtad72, tarikatta (murtad), marifette (murtad), hakikatte murtaddırlar. (Böyle bir pirin) yoldan, erkândan ve cemden sürgününe karar verilir mi? Elcevap: Verilir! Bu nedenle (onların) ikrarına inanılmaz. Onların yedikleri haramdır.
İmdi, kâmil yönü olan pirler, Resul soyuna erişen pirlerdir. İkrarları, biatları Resul soyundan olmalıdır. İkrar ve imanı kabul olmalı ki, tarikatleri ve hakikatleri kâmil olsun. Pirlik etmek caiz olsun. Ve pirin hem kâmil olması hem de dört kapının ne olduğunu
68Buyruk’ta insanın olgunlaşmasına çok önem verilir. Kamil ve cahil insan sözcükleri ile eğitim düşünülür. Son yıllarda bu konuda bir araştırma yapılmıştır. Belkıs Temren: Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, Kültür Bakanlığı y, Ankara 1995.
69 İzmir Yazması (s.13). Buyruk’ta bu bölüm Arapça olarak verilmiştir. Gerçekte hadis değil ayettir. Al-Furkan (25) suresinin 21 ayetidir.
70 İzmir Yazması (s. 27).
71 biat: Birinin hakemliğini kabul etme, 2. El sıkışma, 3. Saçak öpme. irşad: İrfan sahibi birinin, arifin bir kimseye tarikatı ve tanrı yolunu göstermesi.
72 Bkz. Dipnot 54.
32
bilmesi gerekir. Ve de ayetlere amil olması gerekir. Hem de amel etmesi gerekir. Ve de makamları bilmesi gerekir73.
Ve bir sözünde İmam Cafer Sadık Hazretleri şöyle buyururlar:
“Adem’den, son peygamber Muhammed Mustafa Hazretlerine gelinceye değin mezhep, yol erkân yoktu. Muhammed Mustafa ve Aliyyel Murtaza Hazretleri geldi. Yeşil hat ile vahiy indi. (O vahiyde):”
“Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, o Tanrı’nın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Tanrı herşeyi bilir”74 dendiği zaman din ortaya çıktı. Ve Ali hakkında (şunlar) indi:
“Zülfikârdan üstün kılıç, Ali’den üstün yiğit yok.”75
(Yine Muhammed:)
“Evirip çeviren, güç kudret sahibi olan ancak Tanrı’dır.”76
“Allahümme Salli Ali Muhammed ve Ali aley Muhammed” (dedi.)
(Bunlar) denince din ortaya çıktı. Lâm ve elif kondu. Lâm Muhammed, elif Ali demektir. Anlamı budur. O zaman şeriat ortaya çıktı. Tarikat, (marifet) ve hakikat sırroldu. Ve şeriat Muhammed’in şanına geldi. Tarikat, hakikat Ali’nin şanına geldi. Şeriat erkânı, tarikat, marifet ve kavl-i karar ve seccade ve biat,
73İzmir Yazması (s. 20) “Vech-i Kâmil, Vech-i Câhil” başlıklı bölüm.
74Buyruk’ta bu bölüm Arapça verilmiştir ve Kur’an’ın Al-Azhab (33) suresinin 40. ayetidir.
75 Bu tümce Arapçadır. Tümce Hadis kitaplarında bulunmaz. Ancak, Taberi’de Uhud savaşında Cebrail’in bu sözü söylediği belirtilir. Taberi’deki kesit şöyledir:
“Tanrı elçisi yine Kureyş kâfirlerinden bir bölüğü gördüğünde Ali’ye üzerlerine yürümesini emretti. Ali onların üzerlerine saldırarak topluluklarını dağıttı ve Beni Amir bin Lu’eylerden Şeybe bin Mâlik’i öldürdü. Bundan sonra gelerek: Ey Tanrı Elçisi! Bunun karşılığı samimi dostluk ve kaygı ortaklığıdır, dediğinde Tanrı elçisi: Ali benden, ben de Ali’denim, buyurdu, Cebrail de: Ben sizin her ikinizdenim, dedi. Bu sırada bir ses işitildi:
“Hakiki kılıç yalnız Zülfikar’dır, yiğit de yalnız Ali’dir, deniliyordu.” (Taberi: Milletler ve Hükümdarlar Tarihi IV, MEB y, Çev. Zâkir Kadiri Ugan-Ahmet Temir, İstanbul 1992, s. 391-392).
76 Bu tümce Arapça olup Hz.Muhammed’in hadislerindendir.
33
irşat, ikrar, iman, halife, bekai cavidan ve pirlik Muhammed Ali’ye geldi.
Önü Muhammed Ali’dir. Sonu Muhammed Ali’dir. Oruç, Namaz, hac, zekat, kelime-i şehadet, dünyalık fitresi(nin) tümü Muhammed Ali’den kaldığı için evlad-ı Resul’den başkasına pirlik yapmak caiz değildir. (Bunun) anlamı nedir dersen, şu nedenle caiz değildir: Ulu Tanrı, kutsal Muhammed Hazretlerini sevdi ve tüm evreni ona olan sevgisi yüzünden yarattı. Çünkü Muhammed’i sevdi, Muhammed oldu; Ali’yi sevdi Ali oldu. Onun sevdiği sırrı sırullah ve sırrı babullah olduğu için, irşat kavil, biat, talip ve mürit(in tümü) Resul soyuna gelmiştir. (Bu nedenle) Resul soyundan başkasına şeyhlik, meşayihlik ve pirlik yapmak, talip tutmak ve iradet getirmek caiz değildir. Ve de ikrarları geçersizdir. Ve de yedikleri haramdır. Yuttukları murdardır. Bu konuda ayet vardır:
“Tanrı kötülük yapan halkı doğru yola götürmez”77 denmiştir.
Onlar tarikatte dönektir. Yüzleri kara domuz yüzüne benzer.
Bir sözünde İmam Cafer Sadık Hazretleri şöyle buyurur:
“Kur’an-ı azimüşşanda ‘çocuklarınız dininizdir’ buyrulmuştur. Din Muhammed, iman Ali’dir. Bu söze uymayanın dini, imanı olmaz.”
Böylece Resul soyuna biat edip, ikrar getirirseniz dininiz imanınız kabul olur ve imana erişirsiniz. Ve de ikrarınız caiz olmalı ki işlediğiniz iş ve dileğiniz kabul ola. Ve sekiz cennet kapıları o kimse için açıla ve yedi tamunun kapısı yüzlerine bağlana.
Resul soyuna ikrar getirmeyen, biat etmeyen, iradet getirmeyen (kimseler) ister pir ister talip kim olursa olsun; yedikleri haram, yuttukları murdardır. İkrarı caiz değildir. Tacı deliktir. Tarikatta murdardır, yüzleri karadır. Erkâna, tarikata ve hakikate sığmazlar. Nedeni, Resul soyundan reddolunmuşlardır. Ve de sermayesiz kalmışlardır.
77 Bu ayet de Arapça verilmiştir. Tövbe (9) suresinin 80. ayetidir.
34
Kişi Resul soyuna kabul ettiği zaman suyun ana gözüne erer. (Resul soyunu kabul etmeyenlerin) evrenin yaratılışından beri sermayesiz olduklarını şundan anla ki, Resul soyu herkesin başıdır. On sekiz bin alem onların dostluğu ile övünmüştür. Ve de haklarında ayet gelmiştir. Suyun gözünün Muhammed-Ali olduğunu bilmeyenler boşuna emek harcamışlardır. (Bunlar üzerine):
“Yaptıkları her işi alır ve onu toz duman ederiz.”78 denmiştir.
Resul soyuna erişmeyen şeyhlerin, meşayihlerin ve pirlerin biatları ve ikrarları caiz değildir. (Onlar) sürgündür, yezittir. Yediği haram yuttuğu murdardır. İşledikleri günahtır. Çünkü, Hazreti Murtaza Ali’nin evladına ermemiş, sermayesiz kalmışlardır. Oysa elde sermaye olmayınca amaca ulaşılmaz ve birşey alınmaz.
İmam Cafer Sadık Hazretleri şöyle buyururlar:
“Hazreti Resulullah’ın ve Hazreti Şahi Merdan Aliyyel Murtaza’nın evladına erişip biat kılanlar ve iradet getirenler din, iman, ikrar ve biata ermiş ola, yol ve erkânları geçerli ola. Ahirette sevapları kabul ola. Yarın ulu divanda aklanıp kurtulalar. İkrarları caiz ola ki emekleri kabul ola79.
(Ve başka bir sözünde) İmam Cafer Sadık Hazretleri şöyle buyururlar:
“Pir olan kimsenin son derece kâmil olması gerekir. (Pirlerin) dört kapı, kırk makam üç sünnet, yedi farzı bilmeleri, taliplere yolu erkânı öğretmeleri, gerekir. Bunlar nerden geldi ve neden oluştu, aslı nedir, kuralları nelerdir, hayası nedir, erkânı nedir, tövbesi nedir, farzı nedir, sünneti nedir, nafilesi nedir, işlemesi nedir, bunları bilmesi gerekir.
Ve bir de, şeriat kaçtır, tarikat kaçtır, marifet kaçtır, hakikat kaçtır, (bilmesi gerekir). Ve ondan sonra şeriat ne ile tamamlanır, marifet ne ile tamamlanır, tarikat ne ile tamamlanır, hakikat ne ile tamamlanır, bunları bilmesi gerekir. Bunlar nedir? Bu dört erkânı
78 Al-Furkan (25) Suresinin 23. ayeti. Özgün metinde Arapçadır.
79 İzmir Yazması (s. 14-17).
35
böylece bilmeyen pirin pirliği caiz değildir.
Şöyle bir söyleyişle, şeriat gemidir. Tarikat denizdir. Marifet dalgıçtır. Hakikat incidir.
İmdi, pir olan kimsenin şeriat gemisine girmesi, tarikat denizine açılması, marifet dalgıcı olup hakikat incisine erişip onu çıkarması gerekir ki onun ikrarı geçerli olsun!80
(Başka bir sorun da pirin soyu ile olan ilişkisidir).
Şimdi zamanımızın (kimi) pirleri:
“Ben falan post sahibinin oğluyum” diyerek övünürler.
Oysa bir kimse öldüğünde öbür dünyada “kimin oğlusun” demezler. “Dünyada ne yaptın ne işledin?” diye sorarlar.
Hazreti İmam Zeynel Abidin’i Yezit melun zindana atınca, (İmam Zeynel Abidin) ağladı. (Zindandaki) muhipler:
“Ey İmam niçin ağlıyorsun?” diye sordular.
Hazreti İmam şöyle karşılık verdi:
“Dünyada bu duruma düştük. Dünyada durumumuz bu olunca, gör ahirette sonumuz ne olur?”
Muhipler:
“Ey İmam Muhammed Ali deden olduğuna göre daha sen niçin korkarsın?” dediler.
İmam Zeynel Abidin:
“Kabre vardığımda dedemi sormazlar. ‘Kimin oğlusun’ diye sorulsaydı, ‘İmam Hüseyin’in oğluyum’ demek bana yeterdi. Ancak (divanda) atamı dedemi sormazlar. Yalnız yapılan işleri sorarlar. Ne mutlu (divana vardığında) defterinde yanlış bulunmayan kula. Ve, vay o kula ki defterinde yanlış buluna!”81
(Pirin günahı mı olur? gibi bir düşünce olmaz.) Son dönemlerde kimi talipler:
“Pirin, rehberin günahı mı olur? Onlar ocakzâdedirler. Onların küfürü iman olur.” derler.
Oysa gerçek onların düşündükleri gibi değildir. Nedeni, pir bir
80 İzmir Yazması (s. 18).
81 Alaca Yazması “Soy İlge Öğünülmüz bölümü (s. 174-175).
36
günah etse beş günah yazılır. Talip bir günah etse bir günah yazılır. Çünkü ummadığın yerden sana bir söz gelse ona çok incinirsin. Ancak cahilden, düşmandan gelse “cahil bilmez, düşman düşmanlık etti” dersin. Sonuçta, ocakzâde Tanrı’nın sevgili dostlarının soyundandır82.
Pir kendi konumunu düşünmeyip Tanrı’nın yasakladığı bir işi yaparsa Tanrı mahşerde ona:
“Ey zalim sen, talibe örnek olup hayır işleyeceğine kitapsız oldun. Talip sana bakıp azdı. (Gerçekte) azdıran Şeytan’dır. Ancak sen neden oldun. Gel, imdi yaptıklarının hesabını ver!” deyip tamuya83 yollar.
Bir pirin karısından ayrılması, Yezit’e84 kuşak çözmesi, kan dökmesi, ya da Tanrı korusun, livata yapması büyük günahtır85. Bunları yapan pirin derdine derman olmaz. O, yol düşkünüdür. Böyle bir pirin yüzüne bakılmaz, ocağına varılmaz. Ve hiç bir şekilde ocağın eşiğinden içeri sokulmaz, konuk edilmez. Onun ayağının bastığı toprakta kırk yıl bet bereket olmaz. Böyle bir pirin yanına varılmaz. Uçsa bile ‘cazıdar’ denir inanılmaz. O pir, dergâhımızdan kovulmuştur. Aramızdan dışlanmıştır86.
Bir pir ocağında birkaç tane genç türese, onların içlerinden birini ulu bilip pir saymaları gerekir. Talipleri görüp soracak o pir olur. Ancak, pirin de başka ocaktan el alması gerekir. Kimileri (‘veliler birbirlerini) göremez’ gibi bir düşünce ileri sürmüşlerdir. Ancak velilerin kökü, atası birdir. Dolanıp bir yere gelinir. (Kökende) kişinin kendi kendini arıtması gerekir. Kişi kendi
82 Gümüşhacıköy Yazması (s. 196-197) ve Alaca Yazması (s. 182).
83tamu: cehennem (Sogutça).
84Yezit: Muaviye’nin oğlu. Kerbela kıyımı onun buyruğu ile gerçekleşir. Bu nedenle Alevilerin nefret ettiği bir kişidir. Yananlamda Anadolu’da Aleviler kendilerinden olmayan, kenidlerine karşı olan Sünnilere “Yezit” derler. Sözcük burada yananlamda kullanılmıştır.
85Alevi törensinde toplumdan atılmaya neden olan anailkelerdir bunlar.
86 Alaca Yazması (s.182) ve 1. Hacı Bektaş Yazması ( s.222).
37
kendine sahip olmayınca pir rehber doğru yola sokamaz87.
Bir pirin soyu tükenirse, talipler hangi pire özleri yatarsa ondan et tutarlar. Ancak pirin Resul soyundan olması gerekir. Bir pir bir talibe “gel bana talip ol, tekkenişinim ol” derse onu azdırmış olur88.
Pir olan kimsenin âlim ve kâmil olması gerekir89. Pir ve rehberin okur-yazar olması gerekir. Şeriatta okur-yazar olmayan müftü görülür mü? Ya da okur-yazar olmayan molla olur mu? Okur-yazar olup anlamı anlamak gerek. (Pir) sorunu çözecek Tanrı’nın vekilidir. Tanrı’nın gönderdiği kitabı bilmeyen, hakkı nasıl bilebilir? İnsanlar doğuştan bilgi sahibi olsalardı, Tanrı peygamberlere kitap göndermezdi. Kitapsız pir Şeytan’dır. Talipler ise pire bağlıdır. (Kitapsız pirin) izinden yürünmez, sözüne uyulmaz90.
Kimi yaratıklar “aktan okurum, karayı bilmem” derler. Kutsal Kur’an’ı inkâr ederler. Aktan okumak aşıklara özgüdür. Ancak onlarda kutsal Kur’an’ı överler. Onun buyruklarına göre davranırlar. Sözleri Kur’an’a uymayan aşığın sözüne itibar edilmez. Bilge kişi ham ile hası birbirinden ayırır, doğru yolu bulur91. Talip, pir rehber ve aşığın söylediklerini anlamazsa mürşid ve üstaddan öğrenip doğru yola gitmelidir. Ayetsiz, kitapsız söz söyleyip, nasihat eden pirin söylediği sözler geçerli değildir. Türkçe söz söylerse bir mürşitten alıp söylemesi gerekir. Söylenene sözün kesinlikle Kur’an’a uyması gerekir92. Aşığın serveti altın ise Kur’an mihenk taşıdır, ustatlar sarraftır. Bir sarrafa altın getirildiğinde önce mihenk taşına vurur. Altınsa alır, değilse geri çevirir93.
87 Alaca Yazması ( s.183).
88 Alaca Yazması ( s. 184) ve 1. Hacı Bektaş Yazması (s.-222)
89 Alaca Yazması s.184.
90 1. Hacı Bektaş Yazması s.233.
91 1. Hacı Bektaş Yazması s.232.
92 1. Hacı Bektaş Yazması (s.233).
93 1. Hacı Bektaş Yazması (s.232).
38
İlmin nihayeti gelmez kaleme
Erenler kalmaya kusr-u kaleme
Hattım okuyunca fakiri analar
Cem ehli ede, gülbenk, dua, senalar94…
Pirin toplumun sorunlarını ve niteliklerini bilmesi gerekir. O zaman sağduyulu biçimde düşünebilir. Pir ancak bundan sonra talibi görebilir, çiği pişirebilir.Talibi görmek zor bir iştir. Talibin köşesine kurulup:
“Ben falan pirin oğlu falanım. Senin günahlarını bir araba kazığına takarım” deyip, yemek içmek, sefa sürmekle pirlik olmaz.
Pir, gecenin ikinci yarısından sonra kalkıp kıbleye karşı oturup gün doğuncaya değin Tanrı’ya ibadet ve niyaz etmelidir. O zaman pirin nefesi keskin olur. Oysa, günümüzde pirler yiyip içip kuşluğa değin eşek gibi yatıyorlar.
“Kur’an bizim dedemize indi. Bakalım ne buyurmuş? Biz, bu dünyaya niye geldik? Yarın Tanrı katına ne yüzle çıkarız? Bu taliplerin hakkını bizden sorarlarsa ne karşılık veririz?” diye düşünmeyen talibin vay haline! Gör onun başına neler gelir? Ustanın doğru sözü böyledir95!..
Ve de son dönemde kimi pirler:
“Mümin kulun malı murdar olmaz” deyip murdar olmuş hayvanı yerler. Ancak, yanlış akla hizmet ederler. Zira bıçak hazreti İsmail’e çalındı. Bıçak hayvanın Kur’an’ıdır. Ama eski dönemlerde bir müminin bir malına bıçak erişmemişse, üç beş can gülbenk çekip o hayvan nişan verirdi. Ondan (sonra) boğazlayıp yerlerdi. Son zamanlarda gelenler buna güç yetirememelerine karşın yanlış fetva verip halka murdarı yedirirdiler. (Böylece) kanlı olurlar. (Böylesine kesilen hayvanı) yemek caiz değildir. Bu tür kesilenler
94 1. Hacı Bektaş Yazması (s.233.)
95 1. Hacı Bektaş Yazması s.223.
39
haramdır. (Tanrı) hayvana bıçak buyurmuştur96.
96 Alaca Yazması (k s. 191).. Burada, hayvanların bıçakla tekbirlenerek kesilmesi anlatılmak isteniyor. Bıçakla kesmenin Hz. İsmail’den kaldığı belirtilip bıçağın kutsallığı vurgulanıyor. Eski dönemlerde, büyük dedelerin gülbenk okuyup hayvanda canlılık belirtisi göstermesi ile, kesilmeden önce ölen hayvanların da yendiği söyeleniyor. (Büyük olasılıkla şamanik dönem geleneğine değiniliyor.) Ancak yaşanan dönemde böylesine sözü etkin, nefesi keskin dede bulunmadığı için, kesilmeden önce ölen hayvanın yenmesinin günah olduğu belirtiliyor.
40
4
MÜRŞİT97
Geçmiş zamanda ulu bir padişah vardı. Doğudan batıya her yana hükmederdi. Bir gün, padişah bir yazıya bahçe yaptırmak istedi. Kırk bin ırgatı kırk yıl çalıştırarak bahçeyi yeşertti. (Bahçenin) içinde acı tatlı olmak üzere sayısız meyve vardı. Yiyince deli olacak meyveler, yiyince akıllı olacak meyveler; cihanda her ne türlü meyve var ise içinde vardı. Binlerce bahçıvan (bahçenin bakımı ile) uğraşırdı. Padişah burada çalışanları uyardı:
“Bu bahçe vakıftır. Her gelen giden yesin. Yalnız iyice bakın. Acı meyve yiyenlere panzehir verin, ölmesinler. Eğer deli olacak meyve yerlerse akıllı edecek meyve yedirin” diye tenbih eyledi.
Bütün bahçıvanlar padişahın bu buyruğunu akıllarında tuttular. (Gün geçti, ay geçti) bu bahçe yetişti, (meyveler) olgunlaştı. Bir gün bir bölük insan geldi. Bahçenin içine daldılar. Bahçıvanlar ne verdiyse kapı önünde yediler. Bahçenin acısını tatlısını tatmadılar. Biraz atıştırıp çekip gittiler.
İkinci olarak başka bir insan topluluğu geldi. Bunlar bahçenin içine daldılar. Acısından tatlısına (değin tüm meyvelerden) yediler. Kimi delirdi kimi ağulandı.
Sonra:
“Aman ölüyoruz” diye çağrışmaya başladılar.
Bahçıvanlar koşup yetiştiler. Ağu kesen meyve verip ağu-lanmalarına engel oldular. (Bu insanla) böylece kurtulup esenlik içinde gittiler.
Üçüncüsünde, bir öbek insan daha geldi. Bunlar bahçenin içine
97 Alaca Yazması, “Mürşit Nefesi” adlı bölüm (s. 175-177). Kılavuz, yol gösterici, aydınlatıcı anlamlarına gelen bu sözcük, Alevi inancında “bilge” demektir. Mürşit, bilgi, deneyim ve yaşam biçimi ile örnek alınacak kişidir. Tüm bu özellikleri ile yaşam kılavuzudur. Bu nedenle gerçek anlamda mürşit, soydan gelme dededen üstün bir konumda görülür. Bu yanı ile Alevilik varoluşçu düdünceye yaklaşır. İnsanın kendisini yaratan bir cevher olduğuna inanır.
41
daldılar. Gözlerinin gördüğü gönüllerinin çektiği her meyveyi yediler. Bu kez bunların tümü zehirlendi. Bahçıvanlar koşup geldiler:
“Aman, şu ağu kesen şerbeti için, iyileşin” dediler.
Ama o adamlar:
“Sizin bahçeniz ağulu imiş, bizi ağuladınız. Şimdi şerbetinizle yine bizi ağulayacaksınız” diyerek verilen şerbeti içmediler. Tümü murdar oldular.
Şimdi ey inanan kardeşler! Dünya bu bahçeye benzer. Bahçıvanlar mürşitlerdir. Bu bahçeye ilk gelen adamlar, cihana bel bağlayan bir içim su, bir lokma ekmek ile yetinen insanlardır. Haram yemeksizin gelip gitmişlerdir.
İkinci gelen insanlar dünyanın içine dalan, bulduğunu yiyen kimselerdir. Yanlış yola gitmişler, ağızlarına geleni söylemişlerdir. Doğru yolu yitirip murdar olacakları zaman tıpkı bahçıvanlarda olduğu gibi mürşitler:
“Gelin bu kötü işleri bırakın. Tanrının buyruğu budur. Peygamberin sünneti budur.” demişler, yiyenlere şerbet ver-mişlerdir. Gerçekte, mürşit sözü ağrıya, ağuya karşı şerbettir98.
Sonuçta talip ve yol mürşidindir99.
(Çünkü mürşit aydınlatan, eğiten, yol gösterendir.) Mürşit sözünü hak bilmeyen kimse inançsızdır.
Sofular mürşit ve mürebbiye bağlıdır. Ve de sofular mürşidine ve mürebbisine100 nikahlı gibidir. Mürşit, mürebbi ve halifeden101 yedi adım rızasız yere gitse boş olur. O sofunun nikâhını yenilemek
98 İzmir Yazması (s. 26-27).
99 İzmir Yazması (s.12).
100mürebbi: Çocuk terbiyecisi, eğitimci. Sözcük Buyruk’ta ve Aleviler arasında “Tarikata girecek kimseyi eğitine kişi” anlamında kullanılır.
101halife: Erdebil tekkesinin Anadolu Kızılbaşları ile ilişkilerini sağlayan üst düzeydeki görevli kişi. Halifeler özellikle Anadolu Kızılbaşlarının Erdebil’e gönül verdikleri 15-18. yüzyıllarda önemli görevler üstlenmişlerdir. Kızılbaşların Safevilerle bağlarının kop-masından sonra, tümden ortadan kalktıkları anlaşılır. Büyük olasılıkla bir bölümü ocak kurmuş, günümüzdeki dede soylarının atalarını oluşturmuşlardır.
42
eski erkândır. Nikâhını yenilemeden o sofuyu kabul etmek yezitliktir, böyle bir sofunun yenileyen zahit102’in onu görmeye103, tasarrufa hakkı yoktur104.
Ve de beş nesne mürşittir: Birinci (mürşit) Tanrı’nın kelâmıdır. İkinci (mürşit) aydır. Üçüncü (mürşit) güneştir. Dördüncü (mürşit) çerağdır. Beşinci (mürşit) yoldur. (Yol) süzülüp gelmiş olgun sohbettir ve Muhammed Ali’den kalmıştır105.
(Bu nedenle) mürşidin cihanda serseri gezip de ahireti harap etmemesi, Muhammed Ali’nin mayasına koyduğu damızlığı bozmaması gerekir.
102 zahit: 1. Din emirlerine aşırı bağlı, bütün düşüncesi bu emirlerin yerine getirilmesi olan, 2. (Sofularca) riyacı, irfansız, kaba sofu. 3. Alevilerce, Kızılbaş olmayan.
103 İzmir Yazması s.122.
104 İzmir Yazması s.68.
105 İzmir Yazması (s.12).
43
5
REHBER106
Rehber olmak her kişinin hali ve yapacağı iş değildir. Rehberlik şöyle bir kimseinin hakkıdır: (Rehberin) şeriatta âmil, tarikatta kâmil, sehavet sahibi ve cömert olması gerekir. Gönül kapısı açık, dili tatlı olmalıdır. Sözü güçlü. yüreği tüm Tanrı yaratıklarına sevgi dolu olmalıdır. Elinden, dilinden, eyleminden, konumundan, (durumundan) kimse incinmemelidir. Yüce ahlâk sahibi olmalıdır. Eksik ahlaktan sakınmalıdır. Kıskanç olmamalıdır. Kendisini nasıl bilirse başkalarını da öyle bilmelidir. Alim olmalıdır ki, nur ala nur ola. Alim demek, hakkı batıldan, batılı haktan, hayırı şerden, akı karadan ayırmak demektir.
Ve de rehber sürekli ilerleme içinde olmalıdır. halkın alçak gönüllülüğünü, ve sevgisini arttırmalıdır. Tüm talipler arasında saygınlığı çok olmalıdır. Ve terakkisi yüce olmalıdır . Ve de talibe sevgisi çok olmalıdır. Ve yol içinde bir kimse suçlu olsa o kimsenin durumunu görüp adalet ve insaf ile, yumuşak söz ile yol(un kuralları) içinde (onu) aklamalıdır107.
Bir rehber, bir pir, bir muhasip birinin haksız bir iş yaptığını görüp de onu ortaya vermezse, (yapılan haksızlığa) göz yumup giderse onun rehberliği, pirliği, musahipliği yalandır. Ceza günü yüzü karadır. (Haksızlık yapan) her ne kadar tutmasa da onu uyarmak gerekir. Boyunlarında olan farzı yerine getirmeleri gerekir108.
Ve de rehber günah ettiğinde, talip onu görüp:
“Sen bu işi niçin ettin” diye yolu ile kuralı ile (onu uyarmasa) kör varıcılığı olur. Zira iman temiz olmayınca toplumun namazı
106 “Rehber” konusu Alaca Yazması (s. 164), Gümüşhacıköy (s.196) ve 1. Hacı Bektaş Yazması (s. 219). sayfalarında işlenir.
107 Alaca Yazması (s. 164).
108 GümüşhacıköyYazması s.196.
44
doğru değildir.
Bir talip, pirine rehberine:
“Eteğinin biri uzun biri kısa” dese, ancak bunu kendi nefsi yolunda dese günahkâr olur. Ama, (bunu) yol için dese sevaba nail olur. Aklı erip demese azaba nail olur109.
Son zamanlarda gelen talipler:
“Pirin, rehberin günahı mı olur? Onlar ocakzadedir. Onların küfürü iman olur” derler. Ancak gerçek öyle değildir110.
Bir rehber bir talibin hakkından gelemezse pir onu çıkarıp talibi başka bir kişiye teslim etmelidir. Rehber ocaktansa, (talibi) rehberin bir kardeşine ya da amcazadelerinden birine teslim etmelidir. Pir (ya da) rehber büyük günahlardan birini işleyip erkâna yaraşır olmaktan çıkmışsa talip o ocaktan kopmaz. Amcazadelerinden birine yapışmak erkândır111.
109 Malatya Yazması s.219.
110 1. Hacı Bektaş Yazması s.220.
111 Gümüşhacıköy (s.196) 1. Hacı Bektaş Yazması (s.-220).
45
6
ZÂKİR112
Bir keresinde Ulu Tanrı, Cebrail’e buyurdu:
“Ey Cebrail bana yeryüzünden haber getir!”
Cebrail, Tanrı’nın bu buyruğu üzerine cihanı dolaştı. Yeryüzünün belirsiz bir yerinde “tevhit” sözü ile birbir zikir işitti. O zaman orda durakaldı ve yere indi. O anda yetmiş bin kanatlı meleğin de “tevhit” sözü çağrıştığını gördü. Olanları izledikten sonra varıp Tanrı katına çıktı. Durumu Tanrı hazretlerine bildirdi:
“Ey Perverdigar, falan şeyhin taliplerinden gerçek talip olan adamları gördüm. Oturmuş adını anıyorlardı. Tevhidin avazı yerden göğe dolmuştu. Ben hayran oldum” dedi.
“(Cebrail’in anlattıkları) ulu Tanrı hazretlerinin hoşuna gitti. Şöyle dedi:
“Ey Cebrail, o kullarımın ibadetlerini kabul ettim. Günahlarını yarlıgadım. Yer, gök meleklerini de yarlıgadım. Ey Cebrail, senin de günahından geçtim, âzât ettin.”
İmam Cafer Sadık Hazretleri:
“Her kim eceli yettiğinde öz günahını görse, o anda o ölenin günahından geçtim” buyururlar.
Ulu Tanrı Hazretleri:
“İzzetim ve celâlim için sınama amacı ile bana zikredene ve zakir olana gökten yetmiş bin lânet aşağı insin. Ancak saf olarak oturmuş olan cemaatin günahından geçerim” buyurmuştur.
Şimdi “halife” beş harftir. Birisi düşmüştür. (Bunu alfabenin harflerinden çıkarırsak) yirmi dokuz kalır. (Bu kalan) on iki – on iki bölündüğünde (geriye) beş kalır. Beş şeriattır. Hazreti Resul’ün şartıdır. Ve halife Muhammed Mustafa’nın işini işlemeli ki âyin-i erkân yerini bula. Ve de şeriat tarikatın kapısıdır. Bir kimse şeriatı
112 İzmir Yazması “Halife, Pir, Zakir” (s.77-78) başlıklı bölüm. Burada anlatılanlar aynen orada da vardır. Biz sıralamada küçük bir değişiklik yaptık. Öyküyü başa aldık.
46
yerine getirmezse tarikata giremez.
“Ve de “pîr” adı dört harftir. O dört harf (yirmi dokuzdan çıkarıldığında yirmi dokuz) yirmi beş olur. On iki – on iki bö-lündüğünde (geriye) bir kalır. O bir tarikattır.
Ve “tarikat” da yedi harftir. Hazreti Emirelmüminin Ali Veliyullah’tır. O (tarihat) Ali işleği gerektirir ki âyin-i erkan yerini bulsun. O pir kendini bilmezse pirlik canına büyük olsun.
Ve de “zâkir” adı dört harftir. (Bu dört harf yukarda kalan yirmi beş harften çıkarıldığında orası) yirmi bir olur. (Yirmi birden) on iki çıkarıldığında dokuz kalır. Dokuz ise doksan bin sözdür. Ulu Tanrı’nın sözüdür. Tanrı, bu doksan bin sözü Hazreti Muhammed aleyüsselam’a bildirmiştir. İşte zâkir’in bu doksan bin sözü içinde gezdirmesi gerekir ki ulu Tanrı var olsun. Zâkir yerde, gökte zikir sırasında tabibdir, arıdır. Zikirle uğraşan kimsedir.
Tanrı zâkir için:
“Cebrail’in hizmetini üstlenmiştir. Yer ile gök arasında yetmiş bin nur kanatlı melek zikretsin” buyurmuştur113
Halife ve zâkirler öz adlarını bilmezlerse, öz adları kendilerine büyük ola. Tamunun yedi kapısı bunların yüzüne açıla. Ve cennetin sekiz kapısı yüzlerine örtüle. Şeytan aleyhüllâne gibi olalar114.
113 İzmir Yazması s.77.
114 İzmir Yazması s.76.
47
7
SOFU115
Sofu olan kimsenin oturduğu döşek postudur. Evi cennettir. Müminler(i) melektir. Müslümler(i) hurudir. Yiyeceği cennet ürünüdür. İçtiği su cennet sularıdır, cennet şarabıdır. Giydiği giysi cennet giysisidir. Yaktığı çırağ Tanrı’nın nurlu yüzüdür. Söylediği sözler Kur’an’ın sözleridir. Alıp verdiği soluk Tanrı’nın kutsal bin bir adıdır. Ve de talibin, pirin, mürşidin, rehberin.116, meşayihlerin117 evi (sofunun) Mekke’si ve Medine’si118, Kâbe’sidir119. Ve (onların) evlerinin eşiklerine niyaz eden sofu bin bir kez hacı ve gazi olur. Büyük ve küçük günahlardan kurtulur, arınır. Böyle bir sofu halk içinde gökteki meleklere benzer. Cennette huriye benzer. Ve yıldızlar içinde Ay ile Güneş’e benzer. İnsanlar içinde enbiyalara benzer. Ve sofu sularda bengisudur. Zemzeme benzer. Yiyeceklerde bala ve helvaya benzer. Yemişlerde hurma, elma ve incire benzer. Çiçeklerde güle120, nergize benzer. Kuşlarda tutiye, bülbüle, kumruya benzer121. Sofu, ilimlerde Kelâm-ı Kadim’dir. Ve de sofuların yüzleri kutsal Kur’an-ı Kerim’in yüzüdür. Yedi hat ve yedi fatihadır. Nefesleri bin bir addır. Ve zülüfleri on ikidir. Ve etleri üç yüz altmış altı harftir. Yüzündeki çizgiler Kelâm-ı Kadîm’in nutuklarıdır.
Evet, şimdi anlaşıldı ki, sofuların, müminlerin ve müslümlerin birbirinin yüzüne bakmaları Kur’an okumaktır, birbirine ulaşmaktır. Zamanı geldiğinde iki aşığın birbirine kavuşmasıdır. Ve de Ulu
115 İzmir Yazması s.131 “Sofi” adlı bölüm.
116 İzmir Yazması s.131.
117 Malatya Yazması s.210.
118 İzmir Yazması s.131.
119 Malatya Yazması s.210.
120 İzmir Yazması s.131.
121 Malatya Yazması s.210.
48
Tanrı hazretleri on sekiz bin âlemde, yetmiş iki millet içinde sofuları ve güruh-u naci kullarını pek sever.
Amma, sofu odur ki, dört kapının, kırk makamın, on yedi erkânın hizmeti onda var olsun. Yani, sofunun tevhidi, mürşidine secde edip hak evinde müşahade edip hakka yetmek, daha doğrusu özünü tanımaktır.
İmdi, cahil bu hikmetleri görür, küfür bilir. Bir insanın küfrü gitmedikçe imanı tamam olmaz. Sofunun orucu mürşidine saygı göstermektir, zekâtı mürşidine niyaz vermektir. Haccı mürşidine tecellâ etmektir. Sofunun gazası, mürşidine içtenlikle yürekten başını ve canını vermektir. Sofunun kıblesi ve Kâbesi mürebbinin ve rehberin yüzüne bakmaktır.
Ve de bir sofu bir sofunun evine varsa ayakları ile ettiği günahlardan arınır.
Bir sofu bir sofunun elini öpse elleriyle ettiği günahlardan arınır.
Bir sofu bir sofunun yürekten yüzüne baksa gözleriyle ettiği günahlardan arınır.
Bir sofu bir sofuya gönül verip sevse gönül ve kalbi ile ettiği günahlardan arınır.
Bir sofu bir sofuya dünya yiyeceği yedirse, Tanrı ona cennet yiyeceği yedirir.
Bir sofu bir sofunun evine122, köyüne, ülkesine gitse123, yüz bin rahmet, yüz bin bereket, yüz bin hayır kazanır.
(Ev sahibi) sofu o sofuya güleryüz gösterse, o sofunun evinden köyünden yüz bin türlü kaza, belâ uzaklaşır.
Ve de (günlerden bir gün) ulu Tanrı hazretleri, yer ve gök meleklerine, cennet hûrilerine, Aya ve Güneşe, Yıldıza şöyle dedi:
“Gelin benim sofu kullarımın zevk sefalarını izleyin!”
Yer (ve gök) melekleri, cennet hurileri, Ay ve Güneş, bu sofuları seyrettiler. Sonra tümü Tanrı’ya secde ettiler:
“Ey Tanrı, bu birbirleriyle oturup mutlu sohbet eden kulların
122 İzmir Yazması s.131-133 ve Alaca Yazması, (s.172-173).
123 Alaca Yazması (s.173)
49
kimdir?124 Onların değer ve saygınlıklarından bize de bağışla” diye yakardılar, isteklerini bildirdiler125.
O zaman Tanrı hazretleri şöyle buyurdu:
“Ey benim meleklerim, işte bu mutlu biçimde birbiriyle oturmuş sohbet eden (kişiler) bana sığınmış, selâmete kavuşmuş kullarımdır. Başkaları taşa, toprağa, ağaca secde ederken, bunlar beni görüp bana secde ederler. Her kim benim ile durup oturmak dilerse, bu kullarım ile dursun otursun. Onlar ile durup oturan, benim ile durmuş oturmuş sayılır.
İmdi, yedi deniz mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa, yedi kat gök kâğıt olsa, tüm insan ve cinler kâtip olsa, sofu ve seçkin kullarımın bir zerrecik özelliğini yazıp bitiremezler”126.
Dünya ve ahiret işlerinde sofuluktan erdemli hayırlı bir uğraş bulunmaz. Bilge (kişi)nin gizemli sözü böyledir. Böylece bilesiniz127!.
Ve de sofular, mürşidine ve mürebbisine nikâhlı gibidir. (Bir sofu), mürşitten mürebbiden ve halifeden rızasız yedi adım(lık bir) yere gitse boş olur. O sofunun nikâhını yenilemek eski bir erkândır. Nikâhını yenilemezse, o sofuyu kabul etmek yezitliktir. Bir sofunun eşini zahit görse o, eşinin nikâhını yenilemezse onunla ilişkide bulunması haramdır.
Ve de bir müminin bacısının gönlü zahide düşse, o bacıyı öldürmekten başka erkân yoktur.
Ve de bir sofu ile bir sofunun bacısı arasında sevgi olsa onu lânetlemekten başka erkân yoktur. Bilgenin ve güzel mürşidin töresi ve gizemli sözü budur128.
Ve de bir sofu bacısını haksız kazanç sağlamaya gönderse, sonra (o) mala tamah etse şeriata göre (o sofuyu) eşeğe bindirip
124 Alaca Yazması s.174..
125 İzmir Yazması s.133.
126 Alaca Yazması s.173 ve 174.
127 Alaca Yazması s.174.
128 İzmir Yazması s.122.
50
yüzüne kara çalıp köyden köye ve şehirden şehire gezdirmek gerekir. Ve tarikata göre başından tacı, arkasından giysisi, elinden asası alınır. O, dönek sayılıp hiçbir zaman sofular arasına sokulmaz. Marifet kapısında ve cemde o kimse ile kimse bir sofrada oturmaz. Ve (o sofu) ölürse namazı kılınmaz. Hakikat kapısında o kişiye secde ettirilmez. Ve de (o sofu) peygamber ise ona ümmet olunmaz. Nedeni, rızasız lokmasını yemiş olmasıdır.
Ve de bir sofu bir sofunun gönlünü kırsa, bir sofuyu incitse, o yıktığı gönlü yapmayınca, o sofuyu mürşit, ustad, pir rehber, mürebbi kabul edemez. Ancak, bunlar dünya malına dayanamayıp böylesi bir sofuyu kabul edecek olurlarsa bu kez toplumun onları kabul etmemesi gerekir129. Ayrıca, bir sofunun Tanrı ile kendi arasında bir günahı olursa, pir yamacına gelip yargılanırsa onu bir daha sormak erkân değildir130.
Bir sofu büyük günah işlemişse, sofunun düşmanı yanındaysa hiçbir günah sorulmaz.
Bir sofu (toplum önünde aklanırsa) sonra da hasmı yanında iki gönül razı olursa o topluma alınır. Ondan öbür sofuyu niyazı istenir.
(Bir sofu bir kaç sofu ile birlikte günah işlediğinde) pirin önüne gelip günahını bağışlatmak için durur. Birlikte günah işlediği adamlar da günahlarını ele vermeden o sofu ile birlikte dururlar. Onlar (: yanında duran suçlular) yeniden sorgudan geçirilmez. Birinin yüzü suyuna onunun; onunun yüzü suyu hürmetine yüzünün, yüzünün yüzü suyu hürmetine bininin günahından geçilir131.
Ve de pir’in önüne gelen sofuyu yargılamadan önünden gön-dermesi erkân değildir.
Ve de bir sofu, bir sofuya, yedi saat, yedi gün, yedi hafta, yedi ay, yedi yıl ya da yetmiş yıl için ikrarını verebilir. Ancak, ikrara
129 Alaca Yazması s.169.
130 Alaca Yazması s.169.
131 Alaca Yazması s.169.
51
sahibi geldiğinde ikrarını dava ederse iki kimse şeriata tanık, tarikatta tanıklık, marifette aşinalık ve sırr-ı hakikatte hak tanıklığı ile o sofuya ikrarını geri vermek erkândır. Mürşidin (bu durum üzerine) bilge sözü şöyledir:
“Ot kökünün üstüne biter. Bir pınarın suyu bir pınara akmaz”132.
Ve de insanoğlunun kuşaktan yukarısı yüce, aşağısı kirlidir. Ulu Tanrı yücededir, kirlide değil. Mekândan uzaktır. Cehennem yerin altındadır. Kirliye inilince cehenneme ulaşılır.
Ve de insanoğlunun kuşaktan yukarısı boğazına dek yedi kat göktür. Boğazından yukarısı arş-ı âlâdır. Kuşaktan aşağısı yedi kat yerdir. Bir kimse bir adamın boğazından yukarısına, ağzına, gözüne, yüzüne, saçına, sakalına, dinine, imanına küfretse kesinlikle kâfir olur. Yeniden Müslüman etmek gerekir133.
Ve de sofuya üç kimseden kaçmak yezitliktir: Birincisi se-yitlerden, ikincisi mürşitten, üçüncüsü halifeden. Nedeni, bu üç kimsenin erkân sahibi olmalarıdır. Erkândan gizli iş yapmak aynı biçimde yezitliktir.(Böyleleri:)
“Yol açmaktan korktuk, onun için erkân göstermedik” derlerse, bu yanıtları geçerli değildir. Zira, erkân sahibi olan yüzünden bellidir134.
Sofu, yedi adım taharetsiz ve abdestsiz, cünüp yürümeyendir. Abdestsizlik kovulmuşluktur. Taharetsizlik habisliktir135.
Ve de bir sofu bir sofunun eline varsa, ev sahibi, konuk sofuya izzet ikram ederken:
“Ben de senin evine geldiğimde, böyle ikram edesin” diye düşünemez. Ve söylemez. Erkân, Allah-Muhammed-Ali’nindir. Sofu verdiği lokmayı Allah-Muhammed-Ali aşkına veren kişidir. Onu dillendirmek erkân değildir. Ettiği iyiliği ve yedirdiği lokmayı
132 İzmir Yazması s.135.
133 Alaca Yazması s.180.
134 Alaca Yazması s.170.
135 İzmir Yazması s.62.
52
dillendiren kişi iki yüzlüdür136. Böyle davranış Şeytan ve Yezitten kalmıştır137.
Ve de sofu sofuya ödünç lokma yediremez. Yedirdiği lokmayı kesinlikle isteyemez. Böyle bir davranış piri, ustadı olmayan, gerçekte inanmamış sofulara özgüdür138.
İmdi böylece anlaşıldı: Bir sofu bir sofunun evine varsa, bi-rincisi eşiği niyaz etmeli. İkinci, er ve bacılarına niyaz etmeli. Üçüncü, (sofunun) ocağına niyaz etmeli. O konuk sofunun ev sahibine armağanı ve hizmeti budur. Ve de ev sahibi, eri bacısı o konuğa:
“Bugün saygın ve değerli konuğumuzsun. Bizim evimizle bir ilişkimiz kalmadı, o senindir.” demek eski bir erkandır139.
İmdi, (şu) beş nesne ile sofuluk olmaz:
Birinci: Habislik. Sofuluk, sazla, sözle, cümbüşle, eğlenceyle olmaz. Bunlarla sofuluk olsaydı, çingeneler ve çalgıcılar sofuluğu kimseye bırakmazlardı.
İkinci: Sofuluk, oyunla halayla olmaz. Bunlarla sofuluk olsaydı çengiler onu kimseye vermezlerdi.
Üçüncü: Sofuluk uğrulukla olmaz. Uğrulukla sofuluk olsaydı, uğrular, yankesiciler, cepciler, eşkiyalar sofuluğu kimseye vermezlerdi.
Dördüncü: Sofuluk, eğilip doğrulmakla, secdeyle, namazla olmaz. Bunlarla sofuluk olsaydı, zahitler ve abitler sofuluğu kimseye bırakmazlardı.
Beşinci: Sofuluk içki içip eğlenmekle olmaz. Bir yerde erkekler toplanıp gülüp eğlenerek rakı-şarap içmeleriyle sofuluk olsaydı, onu bekri ve sarhoşlar kimseye vermezlerdi.
İmdi, sofuluğun aslının, edep, haya, ölçü, yakınlık, dostluk, inanç, hizmet, sevgi, rıza, ustad, mürebbi, müsahip, aşina, kazanç,
136 Alaca Yazması s. 170.
137 İzmir Yazması s.135 ve Alaca Yazması (s. 170).
138 İzmir Yazması s.137-138.
139 İzmir Yazması s.136.
53
meşrep ile olduğu anlaşıldı. Sofuluk, başkasını incitme, cefa, zulüm, işkence ile olmaz. Kâmil mürşidin, ustadın, erkân töreninin gizemle sözü budur140.
Bir de sofu, pirinin (söylediklerini), erkânın ve yolun gereklerini yerine getirmeli. Böylece, yüreğinden kuşku, ikircik, kışkırtıcılık, istemezlik, bulundurmayan, yüreğindeki insan sevgisi günden güne artan, eksilmeyen kişi olmalı141.
Sofuluk gençken yapılıp, yaşlılıkta bırakılan bir uğraş değildir. Evlenmeden önce yapılıp evlenince bırakılan bir nesne değildir. Ya da bunların aksi değildir. Böyle bir davranış Şeytan ile Yezit’ten kalmıştır142. Böyle sofu, pir, ustad, mürebbi ve müsahipten dönmüş demektir. (Böyle bir sofu) dönektir, kancıktır143.
Ve de bir sofu, mürşit, mürebbi ve halifenin sözlerini öldürüp, çırağı devirip kandili söndürürse, bu anılan durumların tümünde mürşidi öldürmüş olur.
Böylece imdi, sofuya tarik çalmanın, (sofudan) kurban almanın, (sofuya) sitem etmenin eski bir erkân olduğu anlaşıldı.
Bir sofu, pirin ayakkabısını giyse, pirden önce sofraya el uzatsa, seccadesinin üzerine otursa, atına binse, kılıcını kuşansa, pir yayan yürüyüp, kendi atlı olsa, pirden önce yürüse, pirlerini yolda bırakıp kendi geri dönse, pir söz söyleyince kulak ardı etse (suç işlemiş sayılır). Bu anılan işlerden herhangi birini yapan sofu tarik vurularak ya da kurban alınarak cezalandırılır. Böylece erkân yerine gelmiş olur. Ölü diri kılınmış olur. Kötü işlerin bir daha yapılmaması için “hû” çekilir. Tüm bunları inkâr eden inançsız, kâfir olur.
İmdi, ey sofu, ey mümin, mutluluk bulayım dersen özünü toprağa indirmen gerekir.
(Özünü toprağa indirmek için şunları yapmalısın:)
140 İzmir Yazması (s.137-137).
141 İzmir Yazması s.137 ve 169-170.
142 İzmir Yazması s. 137.
143 Alaca Yazması s 179.
54
1. Yumuşak sözlü ol.
2. Özverili ol.
3. Evveli, ahiri fark et, soysuzluk etme.
4. Tanrının buyruğuna ibadet et.
5. Gönül kırma.
6. Her zaman Tanrı’nın sözlerini dilinden düşürme.
7. Toplumda uysal insan ol.
İmdi, insanı yoldan eden üç öge vardı:
1. Hayadır
2. Edebdir
3. Gönüldür.
Ve de üç nesne (kişi) gönlünü aydınlatır:
1. Hakikat ilmini okumak
2. Tarikat ilmini okumak
3. Marifet ilmini okumak.
Ve de üç nesne gönlü perişan eder
1. Kötü yoldaş
2. Kötü komşu
3. Kötü avrat.
Ve insanda üç türlü ahlâk vardır:
1. Bühtan144.
2. Gaflet
3. İstemezlik.
Bunlardan uzak durmak erkândır.
Ve de üç nesne gönlü doğru yoldan çıkarır, nasibini aldırır:
1. Vara yok demek.
2. Kezzaplık145
3. Gönül incitme.
Bunlar zararlıdır.
Ve de varılması gereken dört nesne vardır:
1. Şeriat
144 bühtan: Birine yalan bir şey kondurma, iftira.
145 kezzab: Çok yalancı. Buyruk s.137.
55
2. Tarikat
3. Maarifet
4. Sırrı hakikat
Önce şeriat, Hazreti Muhammed’in buyruğudur. Din içinde tarikat işlektir. Hak yolunda hakikat olgudur. Ve iman için maarifet erkândır146.
Bir sofunun, üstad, pir, mürşit, mürebbi, halife, müsahip, meşrep aşina ve kazancından erkân istemesi erkân değildir. Bunlar erkân sahibidirler. Erkân sahibinden erkân istemek erkân değildir. Tarik açsalar giysileri, yolları ve sözleri kendilerini keser. Evliyanın yolu enbiyanındır. Enbiyanın yolu Allah’ındır. Allah’ın yolu keskin kılıçtır.
Birinci eyvallah yolun sağındadır.
İkinci Allah’ın emri yolun solundadır.
Üçüncü, mürüvvet yolun önündedir.
Dördüncü, kerem yolun ardındadır.
İmdi, doğru yolu bırakıp eğri yola gidince birinci Allah’ın kılıcı keser.
İkinci yolun soluna gideni eyvallah tutar. Üçüncü yolun önünde gideni mürüvvet tutar. Dördüncü yolun ardından gideni kerem tutar147.
Ve de sofu olan kimseye üç yerde halife ve mürebbi(nin) günah buyurması erkândır:
Birincisi, evliyanın menakıbı okunurken söz söylerse günahkâr olur.
İkinci, Seyyit nesimi’nin ilim ve Kuran’ı azümüşan okunurken (söz söylerse günahkâr olur)
Üçüncü, pir karşısında dil olursa148 (günahkâr olur). Bu üç nesne büyük günahtır.
Ve sofudan sofunun yol öğrenmesi eski bir erkândır. (Bunun)
146 İzmir Yazması s. 69-70, “Sofinin Yolu” başlıklı bölüm.
147 İzmir Yazması s.137.
148 dil olmak: Dili olmak, söz söylemek, yanıt vermek.
56
anlamı nedir diye sorarlarsa, (Bunun anlamı şudur): (Bir sofu) yüzyıllık sofu olsa görmediği, bilmediği yerin acemisidir. Bir sofu şeriat evine girince, müsahip kazancı tutunca, o sofunun mürşidine ve mürebbisine erkân göstermesi erkândır. Ve de sofunun kendi kendisinden müsahip, muhabbet ve kazanç istemesi erkândır.149
149 İzmir Yazması.137-138 ve 210.
57
8
MÜRİT150
Günlerden bir gün imam Cafer Sadık hazretleri inananlarla oturmuş söyleşirken inananlardan birine döndü:
“Yarın sana bir kimse gönderirim. Kızını ona ver” dedi.
Bu kimse evine geldi, Akşam avradına İmam Cafer hazretlerinin dediğini haber verdi (sonra) yattı. Sabah olunca kalkıp hazırlandı.( Bu sırada) evin dış kapısından bir ses geldi. Dışarı çıkıp bakınca
150 İzmir Yazması “Mürit Üç Türlüdür” başlıklı bölüm. (s. 128). Burada anlatılan öykü Türeyiş Destanında ve Hun söylencesinde de vardır.
Türeyiş Destanında şöyle anlatılır:
Eski Türk hanlarından birinin çok güzel iki kızı vardır. Böylesine güzel kızları insana yaraşır görmez. Hakan bir düş görür. Düşünü yorumlatınca, kızların Tanrı ile evlenmek üzere yaratıldığına iyice inanır. Eninde sonunda tanrı gelecek bu kızları alacaktır. Bu inançla yüksek bir kule yaptırır. Kızlarını bu kuleye kapatır. Artık gece gündüz, gelip kızları ile evlenmesi için tanrıya yalvarır. Sonunda birgün beklenen Tanrı gelir, kulenin önüne dikilir.
Gök Tanrı bir erkek boz kurt biçimindedir. Bu erkek boz kurt bir süre durup bekler. Sonra kulenin çevresinde döner. Bunu gören kızlar, evlenecekleri tanrının bu boz kurt olduğunu anlarlar. Kuleden çıkıp kurda varırlar. Bozkurt kızları alıp gider. Onlarla evlenir. Bu evlilikten Dokuz Oğuz ile On Uygur boyları türer.
Hun Söylencesinde ise şöyledir:
Hun hükümdarlarından birinin oldukça güzel iki kızı vardı. Bir gün kendi kendine bu denli güzel kızları ademoğullarına vermek uygun olup olmayacağını düşündü ve sonunda onları tanrıya sunmaya karar verdi. Bu amaçla kendi imparatorluğunun sınırları üzerinde boş bir yer seçerek çok yüksek bir kule yaptırdı. Ve tanrıdan kızlarını kendisine eş olarak almasını yakararak ve dileyerek, onları götürüp kuleye bıraktı. Sonunda kulenin önünde yaşlı bir kurt gözüktü. Kulenin dibine yapışarak gece ve gündüz ulumaya başladı, dahası orada kendisine bir in yaparak üç ay hiç kımıldamadan orada kaldı. Kızlardan biri, kardeşine dedi ki: “Babamız bizi Tanrıya sunmak için burada bıraktı. Sakın bu kurt tanrı tarafından gelmiş olmasın? Ve hemen kuleden inerek kurdun yanına gitti; onun eşi oldu. Çocuklar doğurdu ve Huel-Hular onun soyundan türedi. (Ziya Gökalp. Türk Uygarlığı Tarihi, haz. Yusuf Çotuksöken, İnkılap y., İstanbul 1991, s. 72)
58
dışarda bir bozkurtun durduğunu gördü. “İmam Caferin dediği kişi bu olmalı” diye içinden geçirdi. Bir iki (diye düşünmeksizin) kızı çıkarıp kurdun eline verdi. Bu gelen kurt kızı alıp gitti.
Birkaç gün geçtikten sonra karısı şöyle dedi:
“Ey adam, İmam’ın sözü ile kızı (bir kurda) verdin. Kurt alıp gitti. Var şu karşıda olan meşeleri ara. Kızı kurt yediyse, kemiklerini devşir getir. Bir yere gömelim. Ondan sonra umut keselim.”
Bunun üzerine bu kişi kalkıp kızını aramaya çıktı. Meşeliğin girişine varınca bir adamın bir kucak odun kesip bir ipin üzerine koyduğunu gördü. (Adam odunu) götürmek istedi. İp (yetişip) eline gelmediği için alıp götüremedi. (Bunun üzerine) vardı bir kucak (odun) daha kesip getirdi. İpin üzerine koydu ki götüre, yine götüremedi. Bu kez gidip bir kucak odun daha getirdi, koydu. (Odun) öncekinden daha çok oldu. Yine götüremedi. Sonunda adam şaşırıp kaldı.
Kızın babası olan kimse bu olayı gördükten sonra yine yola koyuldu. (Bu sırada) bir kaya deliğinden bir kuş çıkıp uçtu. Sonra döndü o deliğe girmek istedi ama giremedi.
Sonra (o kızın babası yoluna) gitti. Bir sürü kuşun uçuştuğu bir yere vardı.
Bir güzel kız ile bir yiğitin oturduğunu gördü. Kızın kendi kızı olduğunu anladı. (Yanlarına vardı) Selam verdi, selam aldı. O yiğit ve o kız ile görüştü. Bir süre onlarla konuştu
Ondan sonra evine döndü.(Gördüklerini karısına) haber verdi. (Her ikisi de) mutlu olup sevindiler.
Ondan sora İmam Cafer Hazretlerine gitti. Gördüklerini bir bir anlattı. O zaman İmam Cafer Hazretleri şöyle dedi:
“Ey kişi gördüklerini sana açıklayayım. İlk gördüğün odun kesen mürebbidir. Bir kimseyi oğul edinir (ancak) sorununu çözüp hakkından gelemez. Dönüp birkaç tane daha bulur, onları da oğul edinir. Aynı biçimde hakkından gelemez. Oğulları da serseri olup gezer. Kendinin dünya ahirette yüzü kara olur. Belki de son döneminde imansız gider.”
59
“O deliğe giremeyen kuşa gelince, o gidip bir rehbere ikrar vermiştir. Sonra hileli işler yapmıştır. Ardından verdiği ikrarı inkâr edip gözden düşmüştür. Artık bir daha içeri giremez, öylece kalır”.
“Kızını alıp giden (o kurt gerçekte) o yiğit idi. Kurt sonunda gelip kızını alıp gitti. Tanrı’nın buyruğu yerini aldı.”
“İmdi, mürit olup irade getirenin şeyhin buyruğuna yüz çevirmemesi gerekir. Yüz çevirirse imansız gider”151.
Ve mürit üç türlüdür. Birinci mürit, ikinci tirit152 , üçüncü kör ittir153
İmdi, mürit’in başını, malını evliyanın yoluna harcaması gereken kişi olduğu anlaşıldı.
Tirit, malını canını mürşide vermeyi küfür sayan kimsedir.
Kör it, ne malını ne canını mürşide veren kimsedir.
Bu yoldan ve ayini erkândan dönen talip murtad olur. Gerçek mürşidin bilge ve gizemli sözü böyledir154.
151 kör it: Gözü gerçekleri görmeyen aptal, nankör insan; mürit ve tirit sözlerine uyaklı olsun diye uydurulmuş bir sözcük.
152 tirit: Ne anlama geldiği tam olarak anlaşılmıyor. “Yağcı, dalkavuk” anlamında halk arasında kullanıldığı anlama gelmesi olası.
153kör it: Gözü gerçekleri görmeyen, aptal, nankör insan.
154 İzmir Yazması (s. 128)
60
9
TALİP155
Ve bir sözünde İmam Cafer Sadık Hazretleri şöyle buyururlar:
“Talip demek, mürebbi ve musahibine ikrar veren156, yolu erkânı kabul eden, hakikate girip bir dilden öten demektir. (Talibin) mürebbi ve musahibi kabul etmesi gerekir. Bunlarla yaşamını sürdürmezse lâneti kabul etmiştir. Sürgün edilmesi gerekir. Bir talip yola girmez, hakikati kabul etmez, mürebbi ve musahibi haklamaz, o talip lânet uygun olur. Mürebbiye ve musahibe razı olmayan talipler hakikate razı olmazlar. Hakikat ehli canların onları hakkın halkasına koymamaları gerekir157”
Yola erkâna sığmayan talipler sürgündür. Onları ceme ve erkâna koymayınız! Onlar hak yoluna sığmazlar. Yoldan kovulmuşlardır. Mürebbi ve müsahibe razı olmamışlardır. Ve farzı tutmamışlardır. Onlar tarikatı ve hakikatı kabul etmemişlerdir. Onların ikrarı caiz olmaz. Yedikleri haramdır. Tarikatta murtaddırlar ve yüzleri karadır158
Nedeni; yol ve erkân Muhammed Ali’den kalmıştır. Muhammed Mustafa’nın talibi olan kimseler, Aliyyel Murtaza’nın soyunun (da) talibidirler. Onların mürebbi ve musahibe yetip, ikrar verip iradet getirmeleri ve biat etmeleri gerekir. Ve de pir tutmaları gerekir.
Ve hem de o pirin hazreti On İki İmam soyundan olmalı ki pirliği kesinlikle geçerli olsun. Resul soyundan olmazsa pirliği caiz olur mu? Kesinlikle: Olmaz!159
155talip: Tarikata girmek isteyen kişi. Talip konusu Buyruk’ta çok dağınık biçimde anlatılır. Kimi yerde sofu, kimi yerde mümin olarak adlandırılır. Bu anlatılanların aynısı kimi yerde Talip başlığı altında verilir. Biz buruda dağınık anlatılanları değiştirmeksizin verdik.İzmir yazması s. 26.
156 İzmir Yazması s.26.
157 İzmir Yazması s. 29-30.
158 İzmir Yazması s.31.
159 İzmir Yazması S. 26.
61
Talip olana uygunu odur ki, gücü yettikçe işleye (ve de böylece) Hak Taala o telibe kudret ve hidayet160 hazinesinin kilidini aça. Daha doğrusu, kudreti yettikçe nurdan, sırdan ve hidayetten ala.Bir adam(ın) Ulu Tanrı ile buluşması olası değildir. Eğer, Ulu Tanrı ile buluşmak dilersen bu anılan farzları yerine getirip uğraş verirsin, hidayete erişir(sin). Bir adam(ın) kendini bilmesi şudur:
“Kendini bilen Tanrı’sını bilir”161
Kendi nefsine gafil olan hidayete erişmez. (Kişi) Tanrı’yı ibadetle kendi nefsinde bulur. Nefsini bilen kişi marifetiyle Hakkı bulur. Hidayete dahil olur.
İmdi, (hidayeti) buldurmayan iki nesnedir:
Biri, terk-i kelam162
Biri terk-i taam163 (yapmamaktır.)
İkisinin de aslı uzlet’tir164. Uzletin aslı (ise) dünya uğraşından el çekmektir. Meşayih ayin-i erkânda böyle buyurmuştur. Ona makam-ı terk derler ve ehl-i vahdet eder.
Terk, kendi özünü bilmektir. Varlık Hakkın bilmektir. Tanrı rahmetine ulaşmış şeyhler buna makam-ı maarifet derler. Bu makam(da) hayvan düzeyinden çıkar, insan düzeyine165 erirsin.
Pes imdi, talip olan canlara gerektir ki, çok ölçülmeyecek
Bu söz Arapça verilmiştir.
160 kudret: 1. Güç, 2. Tanrı’nın bütün varlığını kaplamış olan ezeli gücü, 3. Varlık, zenginlik, 4. Tanrı yapısı, insan eli karışmadan meydana gelen şeylerin kaynağı, 5. Ehliyet, becerebilme.
hidayet: Yol gösterme, 2. Doğru yolu arama, 3. Doğru yola girme, 4. Tanrı tarafından birinin kalbine ilham olunan, doğru yolu arama isteği.
161 Bu tümce Arapça verilmiştir.
162 terk-i kelam: Konuşmayı bırakma. Burada boş, anlamsız konuşma, dedikodu etmeme anlamında.
163 terk-i taam: Yemeyi bırakma. Yemeği bırakma. Burada oburluğu, açgözlülüğü bıarkma anlamında.
İnsan mertebesine ulaşma: Tarikatın en önemli eğitimsel işlevidir.
164uzlet: Bir kıyıya çekilip yalnız başına oturma.
165 İnsan düzeyine ulaşma, tarikatın en önemli eğitsel görevlerinden biridir.
faş etmek: Meydana atmak.
62
düzeyde hadlerini bilip haddinden çok sohbet etsinler. Ve ilm-el esma’yı166bilmiş olsunlar. Ve Hakkı öz benliğinde bulmuş olsunlar. Böylece yol, erkân yerini alır.Ve (kişi) dileğine yetişir. Ancak, eşek güçsüz olursa yolda giderken yorulup kalır.Belki (tümden) geberir.
Ve de ehl-i hakikatin belirtisi on ikidir.(Talip) on iki farzı yerine getirmelidir ki ulu Tanrı’ya erişmiş olsun.Ve maarifet oluşmuş olsun. Ve Resul soyuna itaat etmiş olsun. Ve tüm varlığın gizemini bilmiş olsun, görmüş olsun.167
Çekemezlik, kıskançlık, kendini beğenmişlik, kin, inat, arkadan konuşma, kışkırtıcılık, karıştırıcılık, dedikodu, başkasını suçlama, iftira, küfür, zulüm, yalan ve cinayet Tanrı’nın yasakladığı işlerdir. (Bir talip) tüm bu kötülükleri benliğinden uzaklaştırmalıdır, yüreğinden silmelidir.
(Talip) gerekmezse söz söylemez. Eli ile koymadığı şeyi izinsiz yerinden kaldırmaz. Gözü ile görmediği şeye gördüm; kulağı ile işitmediği şeye işittim ve bilmediği şeyi bilirim savında bulunmamalıdır.
Ve kendinden büyük olana hizmet ve saygı; küçüğe sevgi ve yol göstermelidir.
Ve sürekli doğru eylemde bulunup yoldan sapmamalıdır.
Ve hakkı hak, batılı batıl bilmelidir.
Ve herkesi öz vücudu gibi bilmelidir. Ve öylece (başkalarını da) sevmelidir. Nedeni; vücut (çok azalardan oluşan) bir azadır. (Oysa yalnız) bir aza ile kişi tamam olmaz. Ve bir kanat ile kuş uçmaz. Tüm insanları seversen bütün azaların tam olur. Sevmezsen, azası eksik olursun. Bir kanatlı kuş gibi havadan düşerek kendini dikenlerde, bin bir meşakkatte bulursun.
İmdi, (talip kendi) vücuduna nasıl acırsa, (başkalarına da öyle) acımalı(dır). Kısaca kimseye azap, sıkıntı etmemelidir, kimseye güçlük çıkartmamalıdır. Ve gönül kırmamalıdır. Nedeni; gönül, Beytullah’dır. (Gönül kırarsan) Tanrı’nın evini yıkmış olursun!
166 ilm-el-esma: İşitme ilmi..
167İzmir Yazması “Sofinin Yolu” başlıklı bölüm (s. 85).
63
Ve (talip) keramet satmamalıdır. Zira, keramet Hakkındır; senin değildir.
Sen hiç derecesindesin. Var ol ki, keramet sahibi olasın.
Ve (talip) özverili olmalı, bencil olmamalıdır. Ve kişinin ayıbını yüzüne karşı ya da başkasına söylememelidir. Ve daima haya etmelidir.
Ve (talip) sırrı faş168 etmemelidir. Nedeni, kendin faş olursun. Sakla beni saklayayım seni!
Ve (talip) Hak-Muhammed-Ali’nin dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmelidir. Şehvet düşkünü olmamalıdır. Nefsini güçlüce zaptetmelidir.
“Tanrı’nın buyruklarına uymak Tanrı’yı bilmek, özünü bilmek”169
Açıkçası, (bu söz) “bir insan kendini anlasa Allahı da anlar ve bilir (demektir). İmdi, her bir (türlü kötülük) insandan olmamalı ki, hak olsun.
Ve anılan yasak eşya ve sıfattan oluşan (nesneler) Tanrı’dan uzak denen şeylerdir. Bunlar tümüyle bırakıldıktan sonra insandan batıl gider, hak kalır.
Bir kimsenin aleyhine söz söylememeli ve hakkını yememelidir. Ve hakkı batıl ve batılı hak bilmemelidir. Hak gelirse batıl gider, batıl gelirse hak gider.
İmdi bu emanetleri bir kişi sıdk ile tutarsa kendisi hak olur. Zira bunlar ile enbiya ve evliya, yüce amaca170 ve ulu düzeye171 erişmişlerdir. Ve yeteneklerine göre kimileri peygamber, kimileri veli, kimileri de vasi172 rütbelerine ulaşmışlardı. İşte uğraş veren kişi bu dört rütbe sahibi olur. Dünya ve ahiret onun elindedir.
168 faş etmek: Ortaya atmak, yaymak.
169 Bu tümce 2. Hacı Bektaş Yazması (s. 254) Arapça olarak verilmiştir
170 Bu sözcük orijinalde “menzil-i âlâ” biçimindedir.
171 Bu sözcük orijinalde “meratib-i uzmâ” biçimindedir.
172 vasi: Bir vasiyeti yerine getirmekle yükümlü kimse.Bu bölüm Arapça’dır ve tümüyle Buyruk s.85 (İzmir yazmasında) yer alır.
64
İstediği gibi Çark-ı feleği çevirir. Daha doğrusu, dönemin Süleyman’ı olur.
Ve sohbet ederken, tatlıca ve yumuşak olarak söyleyip, karşıdakileri nefret ettirmemelidir. Ve usandırmayıp daima kendine çekip tat vermelidir. Her şeyde hak vardır.
Ve erenler katına edep ve erkân ile gidip sormadan söz söylememelidir. Ve sorulursa bildiğini doğru edep ile söylemelidir. Ve bencillik, hırs etmemelidir.
Ve ahlak derecesi dört türlüdür.
Birinci, iyiliğe (karşı) iyilik etmek eşek ahlakıdır.
İkinci, iyiliğe (karşı) kötülük (etmek) yılan ahlakıdır.
Üçüncü, kötülüğe (karşı) kötülük etmek köpek ahlakıdır.
Dördüncü, kötülüğe (karşı) iyilik etmek övünç ahlakıdır. Bu ahlak ile ahlaklanan kişi kâmil insan olur. Bunu tutan sultan, tutmayan şeytan olur.
Her zaman iyi şeyleri Hak’tan Ve kötü şeyleri nefsinden bilmek gerekir. Kötüyü Tanrı’ya dayandırmamalıdır. Nedeni, Ulu Tanrı, kötü şeye izin vermez. Ve (kötülüğe izin) vermesi durumunda kendisi zalim olur. Oysa bu sıfatlardan arınmıştır.
Ve (talip) cefa ve sıkıntıya dayanıklı olmalı ki sefaya ulaşsın. Sabır etmelidir, nedeni, sabır ile anka tutulur.173
İmdi, ey tarikat sahibi ve ey hakikat yolunun zikircisi!
Talibin üzerine farz olan (buyruklar), halife ve seyit olmak üzere bu üç nesneyi tanıması gerekir. Kâmil olup ilm-i şeriat, ikinci ilm-i tarikat, üçüncü ilm-i marifeti bilmesi gerekir. Talibin bu ilimlerde bir müşküli olursa halifenin onun üstesinden gelmesi gerekir.Tanrı’nın ayetleri ile karşılık vermesi gerekir.
Ve talip Pire iradet getirirse ahireti, alennurdur. Elini onun eteğinden ayırmaması gerekir ki ayini erkân yerini alsın!
Sofu olan sabahtan Pir nazarına gelince miskinlik ve toprak gibi sakin olmalı: Ve pir yüzünü talipten yana dönmeli ve talibe (şöyle) demeli:
173 2. Hacı Bektaş Yazması (s. 251-256.
65
“Ey talip, Muhammed Ali’yi kabul ettin mi? Ve Muhammed Ali’nin buyruğu, şeriatı tarikatı bundan sonra benim174 pirliğime bırakılmıştır. Muhammed Ali’yi kabul ediyorsan benim buyurduklarımı tutman gerekir.”
Pes iki mürit eder. Biri ulema ve biri zakirdir. Ve ayini erkanı talibe öğretmesi gerekir. (Talip) halife (veya) pirin elini tutar. Kelime-i şahadet ve kelime-i tevhit okur. Böylece erkân yerini alır.
“Tanrı’dan başka tapacak yoktur. Tanrı’nın elçisi Muhammed’dir. Tanrı’nın velisi ve Muhammed’in halifesi Ali’dir. Ali Tanrı’nın aslanıdır. Onun kılıcı Tanrı’ya ortak koşanların ensesindedir”175.
İmdi, mürşit ve sofunun pir ve mürebbinin yanına varmasında üç erkân vardır.
Birincisi, eli kuru boş varmamalıdır.
İkinci, abdestsiz ve taharetsiz varmamalıdır.
Üçüncü, mürşit, mürebbi ve ustadın yanında şeriat ehli (kimseler) bulunduğunda ellerini bağlayıp karşıda durmalılardır. Şeriat ehli gittikten sonra kalkıp nazara geçip hayır dua alıp önce ayaklarına, sonra dizlerine ve ellerine niyaz etmeleri gerekir.
Yok, (mürşit, mürebbi ve ustadın) yanında tarikat ehli olursa sofu ellerini yanına alıp Mansur darına176 durmalıdır. Mürebbi, mürşit ve ustad gülbenk edip talip, mürşit ve (ya) şakirt secde edince lanetli şeytandan kurtulup meleğe ve ulu Adem’e secde etmiş olurlar177.
Ve (kimi) talipler vardır ki iki tarik kullanırlar. Onlar hakkı koyup şeytana tâbi olup münkir olanlardır. Nedeni, birliğe yetmediler ve ikrarı görmediler. Böyle talipler Âl-ı Âbâ’ya düşman
174 Buyruk’ta “benim” yerine “senin” yazılmıştır. Anlamı bozuk olduğu için düzeltildi.
175 Bu bölüm Arapçadır. Olduğu gibi İzmir yazmasında yer alır. Buyruk s. 85. Buyruk s.29 (İzmir Yazması).
176 Mansur darı ya da Dar-ı Mansur: Cemde pir önünde iki elini rahatça bırakmış durumda durmaktır. İnanışa göre Hurufi inançlarının kuramcılarından Hallac-ı Mansur’dan kalmıştır. Hurufilik ezildikten sonra kimi Hurufi militanlar Aleviler arasına sığınıp yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu dar olayı da Hurufiliğin Aleviliğe etkilerinden biridir.
177 İzmir Yazması (s. 141). “Piri Ziyaret Erkanı” başlıklı bölümün baş kısmı.
66
oldular. Ve lanet halkasını boğazlarına taktılar. Ve sürgün oldular. Sonuçta Âl-ı Âbâ’ya zarar verdiler178.
Ve de bir talip bir talip ile kavga edip valiye varsa, (vali karşısında taliplerden biri suçlu bulunup) cezalandırılsa, ama (bu ceza) haksız olsa, pir gelince ceza veren adamın parası geri verilir, o kadar da pire on ikide ikisi rehbere verilir. Ve o (iki ) talip barıştırılıp ondan sonra tarik çalınır.
Yok, günah ikisinde de varsa, (yukarıdaki işlem) her ikisine de uygulanır. Ve lokma uyarıp valiye giden kuruşun iki katı pire ve ceme harcatılır. Ondan sonra (bu taliplere) iyi denir179.
Bir talip bir talip ile küsülü olsa, biri varsa;
“Gel bugün yola gidelim, barışalım, birbirimize hakkımızı helâl edelim” dese, o da barışmasa (o talip) şöyle yeniden söyleye:
“Gel, bugün ölmeden önce ölelim, hesabımızı burda görelim. Gel burda pir divanına varalım. Ne hakkın var ise vereyim.”
O da:
“Ben ne varırım, ne de barışırım. Var işine git” dese, (o talip) üç kez dışarı çıkıp içeri girip böylece yeniden söyleye:
Yok, o (karşıdaki) adam barışmazsa, yolu inkâr etmiş olur. O (talibin) beri gelip tarik altından geçip yola girmesi erkândır180.
Bir talibin başından börkü düşse bir tavuk boğazlayıp kaldırması gerekir.
Yok, pirin kisveti181 düşerse bir koyun kurban etmesi gerekir.
Yok rehberin (börkü) düşerse bir keçi kurban etmesi gerekir.
Bir talibin kızı kaçsa doksan dokuz kuruş alınır.Ve bir koç kurban ettirilir. Bir uygulamada oniki’de ikisi rehbere verilir. Onikide iki kuruş rehberin hakkıdır.
Ve de bir pirin ırkı geçse o talipler her kime özleri yatarsa ondan el tutarlar. Ancak (el tuttukları kimsenin) Resul soyundan olması
178 İzmir Yazması s. 29).
179Alaca Yazması (s. 183-164) ve Gümüşhane Yazması (s. 197-198).
180Alaca Yazması (s. 183.).
181 kisvet: 1. Elbise, 2. Özel giysi. münzeviç: İnzivaya çekilmiş.
67
gerekir.
Bir talibin piri ırak olsa, eli ermese (talip) o (pirine) vekâleten başkasından el tutar ve görülür. Her kaç yıldan sonra piri gelirse, yine pirine ikrar iman etmesi erkândır. Nedeni, atasının pirini inkâr ederse münkir olur, düzeni bozmuş olur182.
(Talipten) alınacak Ustad Hakkı ve Döşek Hakkı ise şöyledir:
Yeni musahip olanlardan 110 para ustad hakkı, 7 para döşek hakkı alınacaktır.
Öz kurbanı verenlerden 110 para ustad hakkı, 7 para döşek hakkı alınacaktır.
Aşina olanlardan, 110 para ustad hakkı, 7 para döşek hakkı alınacaktır .
Peşine ve çeğildeş olanlardan hiç birşey alınmayacaktır.
Meydana gelen musahiplerden 7 para döşek hakkı alınacaktır. Musahipsizden 3 para alınacaktır.
Oğlan-Kız ikrarı alınca 110 para ustad hakkı 3 para döşek hakkı alınacaktır.
Ocak kazdırandan 110 para ustad hakkı alınacaktır.
Musahipli sofu ölünce 110 para alınacaktır.
Musahipli bacı vefat edince 1 bakır ustad hakkı alınacaktır.
Evini ondalatandan, 110 para ve 1 bakır ustad hakkı, 7 para döşek hakkı alınacaktır.
Musahipli sofunun tacı düşerse 110 para döşek hakkı alı-nacaktır183.
182 Alaca Yazması (s. 184).
183 İzmir Yazması s.56, “Alınacak Ustad ve Döşek Hakkı Beyanındadır” adlı bölüm. İzmir Yazması (s.117-118)”Mücerretlik” başlıklı bölüm ile Malatya yazması (s. 205)
68
10
MÜCERRET184
Mücerret ile aşina, kazanç, meşrep ve muhibbet olmak erkandır. Ama, mücerret müzevviç185 ile musahip, aşina, kazanç, meşrep ve muhibbet olmak erkân değildir. Mücerreti sohbet, cem ve erkâna getirmek asla erkân değildir.
Mücerretlik dört kişiden kaldı.
Birinci İsa Peygamberden kaldı. İsa Peygamber mücerret olduğu için göğün dördüncü katına dek çıkabildi.
İkinci, Selman-ı Farisi186 kaldı. Selman-ı Farisi 366 yaşında yaşlı biri idi. Ama, kendi endamını kendi kasmayınca Hazreti Resul’ün katına çıkamadı.
Üçüncü, Veysel-i Karani’den kaldı.
Dördüncü, Hacı Bektaşi Veli’den kaldı.
Ancak, Mücerret’in imamlığı ve mürşitliği erkân değildir. Bir kimse mücerret iken Ulu Tanrı Hazretlerinin gücünü, enbiyanın mucizelerini, evliyanın velayetini şeyhlerin kerametini ve bilginlerin ilimlerini gösterse ve yeşil kanat ile kanat açıp göğe
184 mücerret: 1. Çıplak, soyunmuş, 2. Tek, yalnız, bekâr. Burada sözcük “evlenmemiş” anlamında kullanılmıştır. 16. yüzyılda Balım Sultan’ın Hacı Bektaş postuna oturması ile tekke düzenine “evlenmemiş derviş” din adamı getirir. Bu dervişlerin kulağına küpe takılır ve yaşamları boyu evlenemezler. Aleviliğe aykırı düşen bu durum Buyruk’ta ağır biçimde eleştirilmektedir. Burada, Tanrı’nın yalnız bir takım ulu kimseleri mücerret olarak gönderdiği, başka kimsenin mücerrette olmasının olası olmadığı vurgulanmaktadır.Musahip: Arapça “sohbet” köküne dayanır. 1. Birbirleriyle konuşan arkadaş, 2. Bir büyük adamın yanında bulunup kendini konuşma ve latifeleri ile eğlendiren anlamındadır. Alevilikte ise sonradan kazanılan akrabalıklardan olan bir sistemdir. Kimi bölgelerde “yolkardeşi” “ahiretkardeşi” gibi adlar verilir. Buyruk’un pek çok yerinde bu konuya yer verilir. Bu baş kesim Buyruk s.113-114’te (İzmir yazması) yer alan “Karındaş Olmak” başlıklı bölümdür.
185 münzevic: İnzivaya çekilmiş.
186 Malatya Yazması (s. 205). Sıralama İzmir Yazmasında (s.117) biraz değişiktir. Orada, ikinci mücerret olarak Hacı Bektaş Veli gösterilir. İzmir Yazması s. “Karındaş Olmak” adlı bölüm (s. 113-114).
69
uçsa vurup kanatlarını kırın! Ona itibar etmek erkân değildir.
Ve de görünüm bakımından Ulu Tanrı on dört yaşında, ayın kutsal günlerde, daha doğrusu (ayın) on dördüncü gecesi ve günün kaba kuşluk vaktinde bir güzel bakire kız görünümünde göründü.
Nebilerin en büyüğü aleyüsselam187:
“Tanrı kıyamet günü, karin günü ve günün kuşluk zamanı olmak üzere üç zamanda bakire kız görünümünde gözüktü” (buyurdu).
Hazreti Resul miraca vardığı zaman Ulu Tanrı Hazretleri bu biçimde Muhammed’e göründü. Ve Muhammed’e muhabbet gösterdi.
Pes imdi, Muhammed’e muhabbetin bu biçim üzerine gönde-rilmesinin vacip olduğu anlaşıldı.
Ondan sonra evrenin yaratıcısı Allah’tır.
Mürebbi Cebrail’dir.
Pir, Şah-ı Merdan Murtaza Ali’dir.
Mürşid-i Kâmil Muhammed Mustafa aleyhüsselam’dır.
Halife on iki imam’dır.
Musahip İbrahim Peygamberdir.
Aşina Musa Peygamberdir.
Meşrep Yusuf Peygamberdir.
Sofuların en eskisi Eyüp ve İsmail Peygamberdir.
Ulu Tanrı’nın talipleri ve müritleri evliyalardır.
Ve şakirleri enbiyalar ve ehl-i ilimlerdir.
Ve de nefis öldürmek lanetli Şeytan’dan kaldı. Nedeni, Ulu Tanrı:
“Adem’e secde kıl” diye buyurdu.
Şeytan, kendisine mağrurluk gösterdi. Secde etmedi. Adem’e karşı büyüklendi.
Mürşit öldürmek Mülcen oğlu Abdurrahman’dan kaldı.Ve Muaviye oğlu Yezit’ten.
Gammazlık, kumuşluk, yalan söylemek, gaybet etmek, buhtan
187İzmir Yazması, (s. 117-118.) “Mücerretlik” başlıklı bölüm. İzmir Yazması “Kim Kim ile Musahip Olur” (s. 63) adlı bölüm.
70
eylemek, Katil Kabil lanetli Nemrut, lanetli Firavun, Ebu Süfyan, Ebu Cehil, Ebu Hureyre ve Şeytan’dan kaldı. Ulu Tanrı lanetini onların üzerine eyledi.188
188 Malatya Yazması (s. 205), Alaca Yazması (s. 179).
71
11
MÜSAHİP189
İmdi şöyle bilinmeli:
Pir önünde kardeş olan, Kırklar katında Kırklar ile kardeş olur. Ve onyedi erkânın edebini bilip seyran olana “arif-i billan ve barikullah” denir. Ve (kişi) kamil bir pir meydanında kardeş olunca, yetmiş yedi erkânda ve onyedi erkânda (erkân) sahibiyle musahip olur. Bir baba ve ana karnından doğmakla kardeş olunur. Çünkü, bir kırktır, kırk birdir. (Buna) birlik makamı denir.
Hazreti Şah-ı merdan Murtaza Ali Keremullah-ı veche Kırklar içinde birine bıçak vurdu. (kırkların) kırkından birden kan aktı. O sırada Selman Kırklar’a bir üzüm niyazlık getirdi. (Hazreti Muhammed Mustafa üzümü) ezip şerbet eyledi. (Kırkların) tümü içip sarhoş oldu. (Hazreti Resul sarığının parçalarını) Kırklara nişan verdi.
Ve şöyle bilinmeli: Mücerret olan meşrep, musahip olan kimseden kazanç almaz. Ve de (mücerret ile) dört kapı, Kırk makam, on yedi erkânda asla erkân değildir.
Hazreti Resul otuz dört kez miraca vardı. Hak ile Hak oldu. Mürebbisi Cebrail yanında idi. Onu kapıda koydu. (Hazreti Resul) Hazreti Emir-el mümin ile musahip idi. Onu şirret-ül-münteha190 da koydu. Aşık, meşrebi idi. Onu arşta koydu. Muhabbetle rabbine ulaştı.
İmdi şöyle bilinmeli: Muhabbet Hak Taala’nın kendisidir. Hak Taala Hazretlerinin vardığı yere kulları varamaz. Hazreti Muhammed’in vardığı yere ümmeti varamaz. Ustadın vardığı yere şakirt varamaz. (Böylece) muhabbetin güç olduğu anlaşıldı191.
189 İzmir Yazması. “Musahip Aynı Yerde Olmalı” adlı bölüm (s. 120).
190 sidret: Arşı î azam altında ve kürsi karşısında olan ve yedinci kat gökte bulunan bir makam. Sidret-ül-münteha: o yerin adıdır. Buyruk s.179 (Alaca yazması).
191 İzmir Yazması,. “Karındaş Olmak” başlıklı bölüm (s. 113-114).
72
İmdi şöyle bilinmeli: Her kişinin kendi akran, emsal ve münasıbı ile müsahip olması erkândır. Başka kimse ile musahip olmak erkân değildir.
Ve alimin cahil ile musahip olması erkân degildir. Alim şahindir, cahil kargadır.
Zalim ile mazlumun musahip olması erkân değildir. Zalim kurttur, mazlum koyundur.
Mürşit ile müritin musahip olması erkân değildir. Mürşit erkândır Mürit bakırdır.
Şeyh ile dervişin musahip olması erkân degildir. Şeyh, deryadır, derviş katrandır.
Mümin ile münafık’ın müsahip olması erkân değildir. Mümin tûtidir, besini şekerdir. Münafık kargadır, gıdası necistir.
Arap’ın Acem ile musahip olması erkân değildir. Arap bülbüldür, yeri güldür.
Acem baykuştur, yeri viraneliktir. Pirli kişi ile pirsiz kişinin musahip olması erkân değildir. Pire bağlı kişi Tanrı’ya katılmıştır. Pirsiz kişi Şeytana katılmıştır.
Ve de pirden dönmüş kişi ile, pir tutmuş kişinin musahip olması erkân değildir.
Nedeni, pirden dönmüş kişi yezittir, pir tutmuş kişi mürittir.
Mücerret ile evli (kimsenin) musahip olması erkân değildir. Nedeni, mücerretin dini imanı, ve islamlığı tamam değildir. Ve evli olanın dini imanı, islamlığı tamamdır.
Ve de yiğit ile kocanın (musahip olması) erkân değildir.Nedeni, kocalar kıştır, yiğitler yazdır.
Musahibi ölmüş adamla yeni musahip tutacak adamın musahip olması erkân degildir. Nedeni, musahibi ölmüş adam dul avrattır. Yeni (musahip tutacak) adam bakire kızdır192.
Sipahi’nin rençper ile müsahip olması erkân değildir. Nedeni, mürdümler altundır, tiryakiler bakırdır.
Sanatkarlar ile avarelerin musahip olması erkân değildir.
192 İzmir Yazması “Kim Kim ile Musahip Olur” başlıklı bölüm (s. 63).
73
Nedeni, Avareler sirkedir, sanatkarlar baldır.
Mürşitler ile taliplerin musahip olması erkân değildir.Nedeni mürşitler deryadır, talipler damladır193.
(Ayrıca) musahip(lerin) aynı yerde olması gerekir.
İmdi şöyle bilinsin: Şeriat bir terazidir. Sofu olan kimse kendini şeriat terazisinde tartıp ölçmeli. Tam gelmeli, eksik gelmemeli.
Ve de musahip musahibiyle bir evde, bir köyde, bir şehirde olmalı. bu üç yerin dışında olan musahiplere musahip demek erkân değildir. Nedeni musahip cesettir. Erkân candır. Can cesetten çıkarsa ölür194.
İmdi şöyle bilinmeli: Her adam kendi akranı, kendi emsali ve münesibi ile musahip olmazsa tuttuğu ikrar yanlıştır. Uğraşları boşunadır. Ve hayırları kabul değildir. Ve ahirette azapta olup Hareti Hakkın rahmetinden ve Hazreti Resul’ün şefaatinde yoksun kalır. Dört kapının, kırk makamın, on yedi erkân merdudu olur.Ustadın bilge gizemli sözü budur. Böyle bilesiniz195.
İmdi Şah’ı furkanda (şöyle) anlatılır:
Mürit ve talip, musahip, meşrep, muhibbet, aşina'(nın), pir mürşit ve mürebbiden hizmet istemesi dört kapı, kırk makam, onyedi erkân da asla erkân değildir.
Aslı budur: Pir, mürşit, Mürebbi, mürit, talip ve nübüvvetten, kerametten ve mucizattan düşer. Resul iken ümmet olur. Mürşit iken talip olur. Ustat iken şakir olur. Seccadesinden azledilmiş olur. Halife iken postan düşer. Pirin, mürebbinin gizemli sözü böyledir.
İmdi böylece bilinmeli: Talip olana dört kapı, kırk makam, on yedi erkân farz.sünnet, edep, erkân dünya ve ahiret için gerekli olan bunlardır. Bir talip, mürit ve şakirt, ustadın postu üstüne çıkarsa (ya da) başmağını giyerse seccadelerinden azledilmiş olurlar ve sürülürler.
193 Alaca Yazması, (s. 179)
194 İzmir Yazması “Musahip Aynı Yerde Olmalı” başlıklı bölüm (s. 120).
195 Alaca Yazması, (s. 179) ve İzmir Yazması (s. 120)
74
Nedeni, altı kimsenin günah ve öbür işlerinden soru sormak şeriatta küfürdür.Tarikatta şirktir. Ve marifette hatadır. Ve tarikatte merduttur. Bu altı kimse:
Birinci, Allah-u Taalanın işinden
İkinci, Peygamberin işinden
Üçüncü, mürit(in)halife işinden
Dördüncü, talip (in) evliya işinden
Beşinci, şakirt(in) ustat işinden
Altıncı, oğul (un) atanın işinden
Yedinci, kulun padişah işinden
soru sorması küfürdür. Ve de erkân değildir.
Talip, peygamberin buyruklarını kabul edip aksinden ka-çınmalıdır. Burda anılan işlerden başkası erkân değildir.
Ondan sonra musahipsiz, mürebbisiz, muhipbetsiz ve mücerret olan kimseler yanında menakıp okumak, din, iman, islam ve erkân töreni göstermek zararlıdır. Bu anılan menakıpların sözlerini işitip gereğini yerine getirmeyen ve iman etmeyen talip ve sofuların tarikat, marifet, şeriat ve hakikat ile kırk makam, on yedi erkândan nasipleri yoktur196.
Bir kimse on beşinden yirmi(yaşına) varmayınca dünya mülkünden bir şey satamaz. Yirmisine girmeden satarsa biatı geçerli değildir. Sonra geri almaya hakkı olur. Bir talip musahip (olacak) olsa, yaşı yirmi olmayınca erkân değildir.
Bir adam yirmi yaşına girdiği zaman bir rehber eteğini tutar. Bir pir, bir mürşit, bir musahip olup ikrar vermesi gerekir197.
İki Talipi Musahip eylemek şöyledir:198
Önce cem erenleri gelir. Sonra delil199 uyanır. Mümin müs-
196 İzmir yazması) (s. 64-65)
197 Alaca yazması, (s. 186) mve Gümüşhacıköy Yazması (s. 198)
198 İzmir Yazması s. 41.
199 delil: 1. Kılavuz, yol gösterici, 2. Kanıt. Alevilerde cemde aydınlatma amacıyla kullanılan aygıtın adı. Çitlenbik ağacından ya da bakırdan yapılır. Delile tereyağı ya da zeytinyağı konur. Bunun ortasına içine tuz konmuş ve uçları yanmak üzere bir çıkın
75
lüm200 kenetlenip delile niyaza varırlar. Sonra koyun içeri gelir. Kurbancı201 dara202 dara durur. Koyun nişan gösterinceye kadar (cem meydanında) gezinir. Nişandan murat, silkinmek, işemek, geviş getirmek gibi bir olay)dır. Koyunun sidiği ve tersi kuyuya sırrı olunur. Koyun bir süre beklemesine karşın nişan göstermezse sahipleri birlikte eşiğe, (eşiğin) sağına ve soluna niyaz ederler. (Sonra) sürüne sürüne gelip dara durup, hayırlı alırlar. Nedeni, o anda Tanrı’nın sığınma kapıları açıktır.
Bundan sonra kurbancı, kurbanın sağ kulağını sağ gözüne kapatır. Ön sağ ayağını sağ gözünün üzerine tutar. Bir süre (böylece ayaklarını mühürleyip) kıbleye doğru durur. Bu durumda mürşit yahut rehber tekbirler. Sonra cem erenleri o koyunun boynuzlarına niyaza varırlar.
“Ve kurbancı:
“Hayır Himmet “deyip (kurbanı alıp) götürür, tekbir eder, koyunu tığlar203. Yüzüp kazana koyar. Sonra aşcı bacılar (kurbanı) ocağa koymadan kapıdan gelip:
“Hayır himmet eyleyin”deyip(himmet alırlar). (Sonra) kurbanı ocağa korlar. Ve kurbancı yanında bulunan yardımcıları ile gelip hizmetini alır. Bir birleri ile niyazlaşırlar.
Ve (bu arada) kuyucular da gelip hizmetlerini alıp niyazlaşırlar.
Bundan sonra döşek atacak bacı eşiğe niyaz edip döşeği getirir.
“Hayır himmet eyleyin” deyip (döşeği) atar.Döşek üzerinde dara
yerleştirilir. Delil uyandırmak, delilin yakılması demektir. Cemde on iki hizmetten biridir. Delile, delil-i şahımerdan da denir. Böylece Ali’nin nur olduğu anlatılmak istenir.
200 mümin-müslüm: Bacı kardeş demektir. Ceme gelenlerin tümü o çatı altında bacı kardeş sayılırlar.
201 kurbancı: Dinsel tören olan cemde on iki hizmet sahibinden biridir. Görevi kurbanı dualattıktan sonra kesip pişirmektir.
202 dar: Darağacı anlamına gelen bu sözcük Alevilikte pir karşısında durmak, onun buyruğunu beklemek anlamındadır. Alevilikte dört türlü dar vardır. Bu darların ne anlama geldiği yine Buyruk’ta açıklanır.
203 Cemde kesilen bu kurbanın özel bir yeri vardır. Onun yenmeyen bölümlerinin gelişigüzel dışarı atılması yasaktır. Kurbanın barsak, kemik, kan ve kimi yerlerde (sözgelimi Ankara çevresinde) derisinin gömülmesi gerekir. Bu işi kuyucu yapar.
76
durup hayırlısını alır.
Bundan sonra mürebbi kurban sahiplerinin beşi204 ile birlikte eşiğe (eşiğin) sağına ve soluna niyaz ederler. (Bunlar) dizin dizin gelip delile niyaz ettikten sonra mürebbi sağ başta (olmak üzere) dara dururlar. Kurban sahipleri mürebbinin elini öpüp sol yanında döşek üzerinde dar olurlar. Bacılar da üçünün ayağına niyaz edip döşek üzerinde dar olunca mürşit yada rehber:
“Aşk ola!” der.
Beşi de niyaz edip yine dara dururlar.
Bundan sonra gerek mürşit, gerek rehper:
“Girdiğiniz hak kapısı, durduğunuz Mansur darı, ne205 gördünüz eyvallah dersiniz!” deyince onlarda:
“Allah Eyvallah”derler.
Bundan sonra gerek mürşit, gerek rehber:
“Göz erenler gözü, Nicesiniz? Bu sofuların dostu olan ayıbını söylesin!” deyince bu sofulara cem erenlerinden her kim şefaatçı206 çıkarsa arkadaki bacı gidip onunla niyazlaşır.
Bundan sonra gerek mürşit, gerek rehber:
“Evvel özünüzü arayın, sonra hakkı arayın. Kendi özünüzle nicesiniz?” deyince mürebbinin solundaki mürebbinin elini öpüp dördü de birbirleriyle niyazlaşır.
Sonra dar hayırlısı verilir. Beşi birlikte erkâna yatar. Mürebbi ile yanındaki sofu yüz yüze yatarlar. Öbürleri birbirinin arkasına yatarlar. Parmakları açık durur. Bundan sonra mürşit yada rehber mürebbinin omuzlarından parmaklarına kadar üç kez: “Ya Allah, Ya Muhammed”diye sıvazlar. Ardından önce mürebbinin başına:
204 mürebbi: Çocuk terbiye eden anlamına gelen bu sözcük Alevilikte Tarikata yeni gireceklere yolun kurallarını öğreten kişi demektir. Kökende kurban sahiplerinin beş değil, dört kişi olması gerekir. Burada beşinci kişi ile kimin anlatılmak istendiği anlaşılmıyor.
205Mansur darı: Cemde dört duruş biçiminden ikincisi. Daha çok yargılama, sorgulma süresince bu darda durulur. İnanca göre, bu duruş biçimi, asılarak öldürüler Hallac-ı Mansur’dan kalmıştır. Ayaklar birleşik, kollar sarkmış durumda rahat biçimde duruştur.
206 şefeatçı: Bağışlanmasını dileme, birine arka olma, sahip çıkma. Cemde sorgulama yapıldığı sırada sorgulanan kimseler yanında yer alıp onlardan memnun olma anlamındadır.
77
“Tacı devlet” diye niyaz alır.
Mürebbinin yanındaki sofunun başına:
“Kemerbest” diye niyaz alır.
Yeniden mürebbinin omuzundan:
“Selman-ı pak” diye niyaz alır.
Sonra sol elini sağ dirseğine dayayıp hutbe-i şerif okur. Erlere ikişer şaplak, bacılara birer şaplak vurur. Eğer, bacı hamile ise şaplak vurulmaz, omuzundan niyaz alınır.
Bundan sonra mürşit yada rehber:
“Kalkmanız bir Allah” der.
(Secdedekiler) başlarını kaldırırlar.Dar olduklarında (mürşit ya da rehber) arkadaki bacıyı çağırır. Önce dizlerini, sonra kuşağını ve elini öptürür. (Ardından) beşine birden erkân gülbengi çeker.
Sonra döşek gülbengi verilir. Döşek atan bacı döşeği dışarı götürüp üç kez batıya doğru silkip, döşeği sağ koltuğuna alıp dar olur. Hizmetini alır.
Bundan sonra ferraş207 gelir. Sağ eli ile:
“Ya Allah, ya Muhammed” diye üç kez süpürgeyi çalıp dar olur.
Selman208 gelip önce delilin dibine su damlatır. Sonra gerek mürşit, gerek rehberin eline (su) döker. (Ardından) ferraşın ayağına (su) damlatır. Selman leğenin içinde olan suyu:
“Hayır himmet eyleyin” diye içip ferraşın sol yanında dara durur. ikisinin gülbengi bir verilir. Ve gülbengin sonu:
“Selman-ı ferraşın, Selman-ı Pak’ın himmeti hazır ola. gerçeğin demine hu!” diye bağlanır. Onlar da birinci ile niyazlaşırlar.
Bundan sonra dolunun hayırlısı alınır. Şems209 gelip doluyu210
207 ferraş: Carcı, süpürgeci gibi adlarla da anılır. Cemde oniki hizmetten biridir. Bu hizmete Selman hizmeti de denir. Görevi her hizmet tamamlandıktan sonra koltuğunda çok küçük, sembolik bir süpürge ile gelip dara durup meydana süpürge çalmaktır. Kimi bölgelerde süpürge yerine ellerini yere sürer.
208 Selman: Peygamber ailesinin hizmetçisi olan Selman-ı farisi’dir. Ancak cemde süpürgeci hizmetini gören kimseye de ona dayandırılarak “Selman” denir.
209 şems: Cemde oniki hizmet sahibinden biridir. Kimi bölgelerde dolucu da denir. Cemde başta dede olmak üzere olgun kimselere içki dağıtan kişidir.
78
bir tasa boşaltır. Eline bir parça bez alıp fincanı tasa batırınca o bez ile fincanın dibini siler, daha doğrusu, (bu beze) damlatır. Şems önce:
Hayır himmet eylen!” deyip delilin dibine (doludan) döker. (Bu sırada) şems şunu söyler:
Kadeh seni, bade seni
Vermeyelim yade seni
Münkirin ne hatti var,
Zerre kadardade seni.
“Hayır himmet eylen Ali aşkına, Şah aşkına!” der Sonra (şems) mürşit yada rehbere verince:
“Hayır himmet eylen”diyerek içip niyaz eder.
Cem erenlerine dolu verilmez. Mürşit yada rehber şemsten bir dolu alır. Dört canı karşısına çağırır. (Doluyu) baştaki sofuya verir. Onlarda birbirine verip niyazlaşırlar.
Bundan sonra mürşit yada rehber dört cana:
“Nefsinize uymayın, yolunuza uyun, çiği lokma yemeyin. Malı mala, canı cana katıp halinize haldeş olun.” diye nasihat eder.
Bundan sonra delilciye, mürebbiye, cem erenlerine dolu verilir. Kurban pişip ocaktan ininceye kadar arası kesilmeksizin dolu içilir. Bundan sonra erkâna başlanır.211
210 dolu: Cemde dağıtılan içkiye (rakıya) dolu adı verilir.
211 Rıza Yetişen, on iki erkanı Kurbanlar pişinceye değin süren “yarı dinsel törenler” biçiminde tanımlıyor. Tahtacı Alevilerinde öğretmen Veli Asan da bu görüşü doğruluyor. Anadolu Aleviliğinde bu tür canlandırmalar bulunmaz. Anadolu Aleviliğinde 12 Hizmet’le 12 erkan eş anlamlı kullanılır. Tahtacılarda 12 Hizmet cemdeki hizmet sahipleri için kullanılır, 12 Erkan ise canlandırma oyunlardır. Dinsel törenin yorucu havasından kurtulup biraz eğlenmek için yapılan gülmecelerdir. Büyük olasılıkla çok eski Şamanik dönemden kalma canlandırmalardır. Bunlar köyden köye bile ayrımlar gösterir.
1. Mesel
“Mesel” adı ile anılan bu hizmet, sözlü sorgu biçiminde geçer. Dede ile gözcü arasındaki bir sorgulamadır. Başlangıç, açılış, gibi bir işlevi vardır. Bu girişle, toplumda barışıklık sağlanmış olur, bir selamlama yapılmış sayılır.
Dede:-Mesele (al bu senindir anlamında) diye sesleniyor.
Gözcü: -Nedir o ?
79
Dede: -Pire var!
Gözcü: -Pire var!
Dede: -Benim sana verdiğim ne idi?
Gözcü: -Pire var!
Dede: -Cemaat niyazlaşın! Sırra var!
Er-bacı tüm toplum niyazlaşır.
2. Seki
İki bacı başlarına “çıngıllı börk” deden, sivri tepeli, uzunca külahlar giymişlerdir. Bu börkler yalnızca bu erkan için hazırlanmıştır. Börkün çevresinde boncuk dizileri, zincircikler, çil para, penez dizileri ya da gümüş parçacıklar takılıdır. Sarsıldıkça çıngıltılar çıkarır. “Çıngıllı” deyimi buradan gelir.
Kimileyin ceketler ters giyilir. Sırta kambur konur. Ele baston alınır. Kişi yaşlı kılığına girer. Yüze postekiden sakal takar. Yüzünü, ya da kara sürüp Arap görünümüne bürünür.
Bu kadınlar ortaya gelirler:
-Kırı, kırı, hani benim kırım?- derler. Kırı eşek çağırma sözcüğüdür. Böylece bacılar çevreye bakıp iki erkek -eşek- seçerler. Bacılar bunlara binerler. O anda gösteri olarak kimi eşeği döver, kimi satlığa çıkarır. Eşekler gösteri yaparlar. Kimi toplumun üzerine doğru koşar. Kimi tekme atar. Kimi anırır, kimi huysuzlanıp üzerindeki kadını sırtından atar. Bir erkek binek taşı olur. Kadın yeniden eşeğe binmek üzere davranır. Kadın tam bineceği anda, erkek ters dönüp kadını binek taşı üstüne düşer. Bu gülüşmelere neden olur. Böylece türlü gösterilerle eğlenceli anlar yaşanır. Burada yapılan şakalar, gülmeceler hoşgörü ile karşılanır. Kimse alınmaz. İlkeye göre, cem evine gelen herkes küfrü iman bilecek, nefsini öldürmüş olacaktır.
3. Tebdil
Bu oyunda Kerbela olayının bir kesiti canlandırılmış olur. Kerbela’da kadınlar çırıl çıplak deveye bindirilmişler, İmam Zeynel Abidin’in kurtulmak için kadın giysisi giymiştir. Tahtacılar bu olayı şöyle oynarlar:
Bir kadınla erkek giysilerini değiştirirler. Kadın erkek giysini, er bacı giysini giyer. Dört beş tane kadın toplanır. Giysi değiştiren erkek, genç birisidir. Sakalı, bıyığı olmayan seçilmiştir. O, İmam Zeynel Abidin’i canlandırır. Olay deyişlerle anlatılır.
4. Tekne
Oyuna iki erkek iki bacı katılır. Musahipler gelir. Erlerden biri tekne gibi yatar. İki bacı yan yana oturur. Bu musahibi yıkarlar. Bacılar çamaşır yur gibi yaparlar. Giysiler getirirler. Şu dörtlüğü okurlar:
Oğana bak doğulmak
Çaya vardım çaykandım
Pınara vardım yıykandım
On iki imam teknesine
Don yumaya yeltendim- derler.
80
Orada yatan adamın göksüne üç kez vururlar.
Tekne erkanında Hz.Hüseyin’in yası sembolize edilir. Bir erkek derviş gibi yatar. Derviş gibi. Başına iki kadın geliyor. Onu deyişlerle Hz.Hüseyin’in kanlı giysileriymiş gibi yıkarlar. Üç deyiş söylüyorlar. Deyiş’in dizeleri şöyle:
İmam Hüseyin’in kanına güvercin kanat batırdı
Acı haberi Medine’ye götürdü
Fatma Ana ağıtlarını yetirdi
Ah Hüseyin’im vah Hüseyin’im
5. Natır
İki erkek bir bacı gelir. Birisi mürşide doğru oturur. Kollarını arkada tutar. Erenler hu der. Bacı seyreder. Bir er bağdaş kurup oturur. Öbürü ayakta durur. Bacı deyiş okur.
İnanca göre, hamamda kişiyi natır yıkar, talibin ruhunu, içini ise mürşit yıkar. Bu erkanı yapan insanlar kendine özgü bir şeyler okurlar. Sazcı bunu sazla dile getirir.
Mürşit toplumu eğitmek için konuşur.
Arkadaki erkek koltuklarından tutar. “Erenler hu” der. Arkadan tutan adam söyler
Er: Dede hu
Dede: Natır oğlum natır.
Er: Al beni üçlere götür. Bir adım attırır.
Dede: Natır oğlum natır
Er: Eyvallah baba
-Al beni Kırklara götür.
Bir adım daha götürür.
Üçler beşler, yediler, on ikiler bitti mi kalkıp dara dururlar.
Sonunda ikisi birlikte kalkıp dara dururlar. Bir adım ileri götürür.
Üçler’e, Kırklar’a, Yediler’e yetiriyorum” der. Üç kez ileri götürür. Geri getirir. Dede bir dua çeker.
6. Buhur
Hz.Peygamberle Veysel Karanî’nin düş evreninde buluşmasını canlandırma oyunu olarak yorumlanır. (Sanırız, buhur sözü buğra sözünün bozulmuş biçimidir.)
Bir bacı dişi devenin rolünü üstlenir. Buğra arar gibi cem evine girer. Bir erkek ise buğra rolündedir. Böylece damızlık alınma oyunu oynanacaktır.
Edremit’in Tahtakuşlar köyünden Hasan Akburak’a göre, Aşık Veysel’in köyünde bir ağaç vardır. İnanca göre burada Veysel Karanî’nin devesi yatar. Bu, kuru bir ağaçtır. Kuru bir çınarın bir yanı uçurumda bir yanı dışarıdadır. Gövdesine bir sürü at nalı, demir çivi çakılıdır. Veysel Karanî’nin devesinin soyunu sürdürmesi böyle bir anıya dayanır. Oyunun akışı şöyle olur:
İki kişi dışarı gider. İçeride bir bacı ile bir er ayakta bekler. Dışardan gelenin gözlerini bağlarlar. Buna “Lök” derler, deve yapılmış olur. Deve “Buuu!” diye ünler. O zaman bir kişi o deveyi çeker. Buradaki de ona ağıt söylüyorlar. Bir bacı mürşidin yanına oturur, deyiş okur. Dışardan gelenler:
-Hu buhur erkanı geliyor. Çekil Nebi dayı yolumdan- diye izin isterler.
81
Deveyi çeken kişi:
-Çekil Nebi dayı yolumdan, ben 12 imamlara gideyim diye bir deyiş okuyor. Buradaki kadınla erkek ona söylüyor. Ordan gelenin birisi duruyor, birisi başlıyor. O deyişler okuna okuna gelir, hepsi birlikte tekrar kapanırlar gelirler Burada niyaza dururlar. Mürşit bir gülbang çeker.
Bu erkanın gerçekte eski dinlerdeki bolluk, türeme törenlerinin kalıntısı olduğu sezilir.
7. Tokmak
Bu erkanda, on ikinci imam Mehdi’nin mağaraya girip saklanması, Talibin onu araması canlandırılır.
İki er bir bacı ortaya çıkar. Kafalarını yere koyarlar. Erin biri böyle dört elli, dedenin önünde durur. Bacı, dört elli duran erkeğin karnının altına kafasını sokar. Orada saklanmış olur. Öbür er başını uzatır. Bu başını kaçırır. Bu oyun üç kez yinelenir. Üç kez gizlenilmiş olur. Üç kez kafalar birbirine vurulur.
8. Dolu
“Dolu”, “tolu” sözcüğü kökende eski Türklerde, dinsel törende kesilen kutsal kurban için kullanılır. Anadolu’da bu sözcük, dinsel törende içilen içiki anlamında kullanılır. Anadolu’da içkinin içilmesine izin verilen hemen her dinsel törende bu içkinin sunumu bir tören gerektirir. Tahtacılar arasında ise şöyle sunulur:
Bir er yada bacı ortaya çıkar:
-Erenler hu, Ali dolusu, içen Ali, içmeyen deli, der. Böylece dua edilmiş olur.
İki bacı bu görevi üstlenir. Kulpsuz fincanla dolu ve bir avuç çerez dağıtırlar.Toplumdaki tüm erenlere hizmet dolusu sunulur.
9. Pehlivan (Güreş)
Bir kadın ortaya çıkar. Kimi yörelerde kadın “var mı bana yan bakan, kendine güvenen çıksın karşıma” der. Kimi bölgelerde ise, sert bakışlarla erkekleri süzer. Bu bakışları ile onları er meydanına çağırır. Ortda dolaşır. Gözüne kestirdiği bir erkeği kolundan tutup ortaya çeker. Er ile bacı “Ya Muhammet Ya Ali” diyerek güreşe tutuşurlar. Kadın erkeği yere vurur. Böylece hizmet bitmiş olur.
Bu hizmetin Hz.Ali ya da Hamza Pehlivan’ın yiğitliğini, gücünü canlandırmak için gerçekleştirildiğine inanılır. Kadın güreşçi Fatmana’nın sembolü sayılır.
Aynı tören Kazak Türkleri arasında başka bir yorumla yaşar. Orada da bir kadınla bir erkek güreşir. Bu güreşle Hz. Ali’nin kafirlere karşı savaşı temsil edilmiş olur.
10. Çoban
Çoban rolünü üstlenmiş bir el, elinde asa, sırtında keçe içeri girer. Çoban sürüsünü yitirmiştir. Sürüsünü arar, sağa sola bakar, tarlada bir çiftçi görür. Ona, sürüsünü yitirdiğini, sürüyü görüp görmediğini sorar. Çiftçi ona ilgisiz bir yanıt verir:
-Benim tarla, taa şuradan şuraya kadardır, az ama bana yeter, der.
Çoban anlamış gibi işaret edilen yöne gidip sürüyü bulur. Çok sevinir ve çiftçiye boynuzu kırık bir kuzu verir. Çiftçi:
82
-Vallahi ben kırmadım bunun boynuzunu -diye diretir.
Çoban iyiliğin altında kalmama düşüncesiyle, kuzuyu vermek için zorlar. İş uzar, kadıya giderler. Durumu anlatırlar. Kadı sen üzülme git, ben ona durumu anlatır, gönlünü hoşnut eder, kuzuyu veririm” der. Çobanı başından savar. Kuzu kendisine kalır. Erkan tüm toplumu güldürür.
Kimi bölgelerde bu erkan daha ciddi yorumlanır. Sözgelimi Edremit’in Tahtakuşlar köyünde şöyle gerçekleşir:
Dışardan bacılı erkekli en az yedi kişilik bir katar vardır. Çobanın elindeki asa, Musa Peygamberin asasıdır. Çoban kapıdan içeri girer. Ağıt ederek dedenin huzuruna getirir. Ağıt yapar. Ardındaki bacı da bu ağıta katılır. Böylece Hz. İsmail’i kurban edilişi canlandırılmış olur:
Kollarını bağınan bağladı
Anası uğrun uğrun ağadı
Ya İbrahim buna nasıl dayandı
Kaldır İsmail’im kesmem seni
Bıçak dedi haşadan haşa
Beni niye çektin taşa
Taşı kestim baştan başa
Kesmem İsmail`imi gel dedi
Kurbanlar gönderdi ol celil
Önünde Cebrail hem delil
Ben senden cömertim ey Ali
Kaldır İsmail`imi dedi
Koç gelir.
Ağlayan uşaklar gülüştüler
Gözyaşlarını siliştiler
İsmail’e inen koçun etini
Peygamberler bölüştüler
11. Değirmenci
Bir er değirmenci olur. Başka bir er buğday getirir. Buğdayı getiren bir türkü söyler. Bu buğdayı değirmencinin ivedi öğütmesi için yalvarır. Değirmenci ise bu işi yapıp unu kaçırmıştır.
12. Lâle
Bu erkan da bir söylenceye dayanır. Söylenceye göre, Selmanı Farisi Hz.Ali’ye, çocukluğunda bir lale getirmiştir. Aradan yıllar geçer. Selman deniz kıyısında yüzerken, bir aslan gelip giysilerinin üstüne oturur. Selman denizden çıkamaz. Aslana gitmesini buyurur. Aslan:
83
-Gel de kaldır, der. Selman:
-Yahu sen kimsin? diye sorar. Aslan
-Ben Ali’yim diye karşılık verir. Selman:
-Nereden bileyim senin Ali olduğunu? der. Aslan:
-Hani sen bir hurmanın dibinde bir lale vermiştin. Al o lâleyi, diye laleyi uzatır.
O zaman, Selman aslanın Ali olduğunu anlar. Bu olayın anısına dayanarak Ali`nin Selman’a laleyi verişini canlandırılır.
Altı bacı altı erkek ortaya çıkar. Bunlar hiç oturmazlar. Kadınlı erkekli karşılıklı bir deyiş okurlar:
Laleyi böyle dikerler
Laleyi böyle biçerler
Lâleyi sahibine böyle verirler.
Deyiş bittiği zaman er laleyi çıkarır Selman-ı Farisi rolündeki kişiye verir. Bu lale gerçekte kırmızı renkli laleye benzetilmiş bir çaputtur. Selman rolunü genellikle rehber oynar.
Birçok yörede son erkan olarak yerine getirilir. Kimi yörelerde ise kırklar semahı “lâle” erkanında canlandırılır.,
Köyden köye değişik adlar altında erkanlar uygulandığı olur. Genellikle bu erkanlardaki canlandırmalar yukarıda verilen erkanların benzeridir. Arada küçük ayrımlar bulunur. Rıza Yetişen şu erkanları sayıyor:
Zeybek Erkanı: Bir erle bir bacı efe rolünü üstlenirler. Efe biçiminde karşılıkla söyleşirler.
Avcı erkanı: Tahtacılar arasında av yasak. Avcılığı kötüleyen bir gösteri sunumu avcı erkanı. Bir kişi avcı rolünü, bir kadın av rolünü üstlenir. Tinsel olarak Kaygusuz Abdal ile Abdal Musa Sultan’a dayandırılan söylence canlandırılmış olur. Avcı ile av arasında konuşmalar geçer. Bu arada acıklı deyişler okunur:
Süre süre sürdüler geyiğin sürüsün
Sürüden ayırdılar geyiğin birisin
Abdal Musa’ya verdiler onun derisin
Yatlı kuzulu avcılar geliyor
Avcılar dört yarım bağladı
Vurdu okunu böğrüm dağladı
Ufacık yavrular yanıp ağladı
Kaçma geyik kaçma avcı geliyor.
Toplum düzeni
Rıza Yetişen sonuncu erkanın Lale erkanı olduğunu söyler. On bir erkan tamamlandıktan sonra, lale erkanı ile dinsel törenin canlandırma bölümü kapanır. Bütün canlandırmalar süresince en küçük ciddiyetsizliğe, senlibenliliğe izin verilmez. Ciddiyetsizlik yapana çeşitli cezalar verilir. Kimileyin törenden atılır, kimileyin topluma bir sunumda bulunması istenir.
84
Birinci erkân üç hatai nefesidir.
İkinci erkân üç semah olacak. Semahtan sonra sazcı sazı ile dara durup hizmetini alır. Sonra şems tas ile dar olup hizmetini alır.
Üçüncü erkân, şu tarihte olduğu gibidir:
Rehber gözcüye:
“Hu” der.
Gözcü de:
“Hû” diye karşılık verin ce (rehber:)
“Mesele” der. Gözcü:
“Nedir” deyince (rehber):
“Pire vardı” der Gözcü ise:
“Baba hû!” diye karşılık verir.
Baba da:
“Hû” der. O da babaya:
“Me sana” der.
Baba:
“Nedir o? diye sorunca, (gözcü:)
“Pire vardı”der.
Rehber gözcüye:
“Benim sana verdiğim neydi?”deyince sözcü:
“Pire vardı” der. Rehber de
“Hakkı severseniz niyazlaşın, sırra vardı” der.
Cem erenlerinin tümü birbirleriyle niyazlaşırlar.
Yine rehber gözcüye:
“Mesele” der. Gözcü:
“Nedir o?” deyince (rehber)
“Sürüsün” diye karşılık verir.
Sonuçta anlatıldığı gibi söyleyince rehber:
“Hakkı severseniz erkân yürüsün” der.
Bundan sonra bir iki örnek de cem erenleri verdikten sonra erkân gülbengi çekilir.
Dördüncü erkân, Seki (dir.)
85
Beşinci erkân, Tekne (dir.)
Altıncı erkân, Değirmenci (dir.)
Yedinci erkân, Namaz (dır.)
Sekizinci erkân, Pehlivan (dır.)
Dokuzuncu erkân, Berber (dir.)
Onuncu erkân, Pisi (dir.)
On birinci erkân, Kıdırcık (tır.)
On ikinci erkân, Lale (dir.)
Ancak, cem erenleri içinde on iki kişinin dört kapısı tamam olmayınca bu on iki erkân tamam yapılmaz. Sekiz, on ya da on bir erkân kadar yapılır ve her erkânda erkân gülbengi çekilir. Gülbenk:
“İçeriden alınıp dışarıya satılmaya.” ya da
“Nur ola, sır ola, gerçeğin demine hû!” diye (bağlanır).
Bundan sonra ferraş gelir.
Sonra selman gelir. Ayrı ayrı hizmetlerini alırlar.
Sonra sofracı sofrayı getirip ayaklarını mühürler:
“Evvel Allah diyelim,
Kadim Allah diyelim
Gelen Ali sofrası,
Yiyen gazelir şah diyelim
Destur şah!” der.
Sofrayı alıp açar. Kurban leğen içinde getirilip (ortaya) konur. Cem erenlerine dağıtılır. Kurbanın kellesi ayrılır. Dört kapısı tamam olmayan kelleden yiyemez.
Kurban sahiplerinin dördü birlikte mürşit sofrasına oturur.
En önce mürşit yada rehber kelleye niyaz edip:
“Destur şah” diye bir lokma alır. Sonra kurban sahiplerine:
“Kurbanınız kabul ola!” dördüne de birer lokma verir. Sonra delilciye ve mürebbiye (lokma ) verir. Cem erenleri de mümin müslüm birbirine lokma verirler. Son bir lokma kırklar aşkına yenerek sofra bağlanır. Hayırlısı verilir. Sonunda:
“Arafatta imam Cafer’in sürüsüne karışa hû!” denir.
Ayrı ayrı ferraş, selman gelip hizmetlerini alırlar.
Bundan sonra saki dışardan bir tas su getirir.Suyu getirirken iki
86
kez:
“Hû cem erenleri, aşk ile meydana geliyorum!” der Üçüncü kez (yine):
“Hû cem erenleri aşk ile meydana geliyorum!”dedikten sonra dara durur.
Saki suyu gülbengi okunur. Saki gülbengi verilirken el bağ-lanmaz, oğuşturulur.
“(La feta illa Aliy) la seyfe illa zülfikar” dendikten sonra (saki) delilin dibine damlatır. Ardından (suyu) mürşit yahut rehbere getirir. Sonra delilciye, mürebbiye , cem erenlerinin tümüne (su) verir. Tasta bir miktar su kalınca meydana gelir:
“Himmet eylen” diyerek içer ve dara durur. Hizmetini alır. Ancak, saki suyu dönerken:
“Sak-i sak, selman-ı pak ilahire ve birde can ve dilden geçen Rum erenlerinin aşkına ilahire…” durmaksızın açıktan açığa anılacaktır.
Sonra gözcüler212 hizmelerini alırlar.
Ardından Çömçeci 213 hizmetini alır.
Sonra pervaneler214 hizmetlerini alıp birbirleri ile niyazlaşırlar.
Ardından delilci delili kaldırıp hizmetini alır.
Bundan sonra yatan-oturan215 verilir. Bacılar birer birer önce mürşidin elini öpüp sonra bütün cem erenleri ile niyazlaşırlar. Sonra, mürebbi, delilci, gözcü ve cem erenleri kalkıp önce mürşidin elini öpüp birbirleri ile niyazlaşırlar.
Cemaat dağılıp yattıktan sonra mürebbinin bacısı yeni musahip olan bacıların önüne düşüp yedi yada on iki kapı gezdirir.
212 gözcü: Oniki hizmet sahibinden biri de gözcüdür. Meydandaki hizmetlerin düzgün yürümesine, törene aykırı hareket yapılmamasına gözcü bakar.
213 çömçeci: Oniki hizmet sahiplerindendir. Yemek pişiren aşçı anlamındadır.
214 pervane: Cemde dış hizmeti üstlenmiş hizmet sahibidir. Cem yapıldığı sırada köyün evlerinin denetimini, güvenliğini sağlar. Evlerde herhangi bir kaza olmaması, köye yabancı girmemesi, hayvanların ipe dolaşmaması gibi işleri yapar.
215 yatan-oturan: Dinsel törenin dağılmasına yakın cemde okunan duadır. Bu dua okunduktan sonra toplum dağılıp evine gider.
87
Birinci kapı mürşit kapısıdır.216
216 Alevi inançlarına göre 12hizmet sahibi ve görevleri şunlar:
1. Mürebbi
Törenlere yeni katılanlar birer acemi öğrenciyi andırırlar. Bunlara yol erkanı öğretmek gerekir. Bu bakımdan mürebbiye önemli görev düşer. Mürebbi bir eğiticidir. Bir olgunluk köprüsünü andırır. Ham tabibi eğitip, olgunluğa ulaştıracaktır. Bu bakımdan mürebbi seçimle belirlenir. Toplum beğendiği kişi topluca mürebbi olarak olurlar. Bu seçimden sonra başka bir gün, mürebbi bir cebrail (horoz) getirip keser
Mürebbi dedenin bulunmadığı yerde onun görevini üstlenir. İyi kötü talipleri belirler. dede gelince sonucu bildirir. Cem erenlerinin en olgunu, en seçkinidir. Toplumun seçtiği bir kişidir. Dört kapısı tamamdır.
Mürebbi, cem töreninin başlangıcında toplum önünde eşi ile birlikte dara durur. Dede hayırlı verir. Toplum “Hizmetiniz hayırlı olsun!” diye onun geçen hizmetini anar.
2. Gözcü
Dedenin buyruklarını topluma bildiren ve cem sırasında iç güvenliği sağlayan kişidir. Toplum tören sırasında onun uyarılarını önemsemek zorundadır. Yüksek sesle konuşmaya, birbirini kırıcı davranışlara engel olur. Mürebbi de olduğu gibi, seçimle belirlenir. Kimileyin birdan çok kişi bu göreve getirilir. Cem evinin değişik köşelerinde görev yaparlar.
3. Delilci
Cem töreninde ışığın yakılması görevini yerine getirir. Geleneksel kültürde, törenin başlaması kutsal ışığın yanışı ile başlar. Bir deyiş eşliğinde bu ışığı yakar. Olgun, bilgili kişi olmasına özen gösterilir. Dedenin solunda oturur. Aşinalı olması gerekir.
4. Kurbancı
Kurbanları kesmekle yükümlü görevlidir. Kurbanları kesip, yüzer, pişirir. Kurbanın sofraya gelinceye dek tüm işlemleri yerine getirir. Birden çok kişi görevlendirilebilir. Tahtacılar arasında tercüman kurbanı denen kutsal kurbanı, dört kapısı -musahip, aşina, peşine, çegildeşi- tam olmayanlar ve Sünniler yiyemez. Bu hizmetle ilgili şu gülbeng okunur:
İmam Cafer’de kaynadım coştum
İmam Bakır’dan bir dolu içtim,
İzinim var ben bu yola düştüm
Bundan özge yola katmasın Ali
5. Sazcı
Cemde deyişlere renk katacak bağlamayı çalan kişidir. Birden çok kişi bu hizmeti üstlenebilir.
88
6. Şemsi
Dolu dağıtan sakidir. Dededen hizmet alırken şu duayı okur:
Kadeh seni bade seni,
Vermeyelim yade seni
Münkirin ne haddi var
Zerre kadar Yade seni
Bununla ilintili olarak dede Hatayi’nin şu deyişini okur:
Gel ey saki-i vahdet sun piyale
Sekahüm rabbühüm şaraben tahuren
Hayat ersin elinde ehl-i hale
Sekahüm rabbühüm şaraben tahuren
Dudağın şerbetinden kane kane
İçip aşıkların valsına kane
Yürekler nice bir fırkatle yane
Sekahüm rabbühüm şaraben tahuren
Meyinden ehl-i dilber mest-i medhuş
İçen aşık eder, derya gibi nuş
Ezelden eyledik biz o badeyi cuş
Sekahüm rabbühüm şaraben tahuren
İçenler bir kadeh cam-ı Ali’den
Dem urdular ezel kalü beliden
Bize erkandır iş bu mey veliden
Sekahüm rabbühüm şaraben tahuren
Götürsünler dillerin cümle hecabın
Ayan etsin gönüller mahıtabın
Getür meydana şol Kevser şerabın
Sekahüm rabbühüm şaraben tahuren
Ol saki kulun aşkınla mecnun
Sebil eyler yolunda eşk-i pürhun
Yine devr eylesin ol cam-ı gülgün
Sekahüm rabbühüm şaraben tahuren
Hatayi’ye mal edilen bu deyişin yineleme dizeleri Kur’an’ın İnsan suresinin -76. sure- 21. ayetinin bir bölümü. Ayetin bütünü şöyle: “Üstlerinde ince ipekten ve kalın atlastan
89
İkinci kapı rehber kapısıdır.
Üçüncü kıpı mürebbi kapısıdır.
Dördüncü (kapı) delilci (kapısıdır.)
Beşinci (kapı) gözcü (kapısıdır.)
Altıncı (kapı kurbancı (kapısıdır.)
yemyeşil giysiler vardır, gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir şarap sunmuştur.
Tahtacılarda “Dolu” olarak yalnız rakı içilir. Alevi cemlerinde de genellikle rakı egemendir. Şarap ceme yabancıdır. Bektaşi cemlerinin içkisidir şarap.
7. Pervane
Selman da denir. Cem törenin başlamasında çağrı görevini yerine getirir. tören sırasında her türlü haber ulaştırma, konukları çağırma onun görevidir.
8. Sofracı
Sofra işlerinden ve kurban dağılımından sorumludur. Sofrayı kurup lokmayı yerleştirdikten sonra, dede karşısında dara durup şu gülbengi okur:
Evvel Allah diyelim
Kadim billah diyelim
Açıldı Ali sofrası
Şah versin biz yiyelim.
Budan sonra dede destur verir, lokmalar yenmeye başlanır.
9. Oduncu
Kurbanı pişirmek için gereken odunu sağlamakla yükümlüdür.
10. Kuyucu
Kurbanın kan, kemik ve artıkları gelişigüzel dışarı atılmaz. Bunlar bir kuyu eşilip gömülür ve bu hizmeti kuyucu yapar. Bu hizmetle ilgili şu gülbeng okunur:
İncitmeyelim koyunun kemiğini
Sürmeden çekelim sütlüce sümüğünü
Kuyuya dökelim ekmeğin kırığını
Verin şaha “yesin” dediler.
11. Sucu
İçme suyu sağlama ve dağıtma görevini üstlenmiştir.
12. Süpürgeci
Ortalığın temizliği ile ilgilenir. Sembolik bir süpürge ile hizmet aralarında ortalığı üç kez “Allah, Muhammed, Ya Ali” diyerek süpürür
90
Yedinci (kapı) sazcı (kapısıdır.)
Sekizinci (kapı) Şems (kapısıdır.)
Dokuzuncu (kapı) selman (kapısıdır.)
Onuncu (kapı) kuyucu (kapısıdır.)
On birinci (kapı) giznekçi217(kapısıdır.)
On ikinci (kapı) oduncu218 kapısıdır.
Bu on iki kapı gezildikten sonra mürebbi o dört cana :
“Bu gece, dördünüz bir yatakta yatacaksınız.” diye tenbih eder.
Sabah olunca mürebbinin bacısı o iki bacı ile gelip on iki hizmetten hangisi uygun ise iki hizmeti verir.
(Cemde müsahipler) bacılarıyle dördü birlikte dara dururlar. Dar gülbengi okunur. Cümleten mübarek olsun
“Mübarek olsun!” denir.
Onlar hizmetlerinin eri olup eksik yapmayıp güçleri yettiğince tam yapmaya çaba (gösterip) şefeat kazanmaya çalışırlar219.
Müsahip olmanın (başka bir) tariki şöyledir:220
İki mümin, iki müslüm tarikata ayak atıp pir önüne gelirler. Bir er bir bacının, yanına ve bir bacı bir erin yanına durur. Sağ ellerini birbirinin boynuna koyup pir önünde boy gösterirler221.
Pire ikrar verileceği zaman rehber bunların boğazına bir yağlık takar222. Rehber bu iki musahibin önüne düşüp pir divanına getirir223. Musahibin birisi birinin boynundaki yağlığı tutup pir divanına:
“Hû!” deyip dara dururlar. Pir:
217 giznekçi: Oniki hizmet sahibinden biridir. Ulak, haber götüren, çağırı yapan kimsedir.
218 oduncu: Bunun da on iki hizmet sahibinden biri olması gerekir. Tahtacılar arasında ağaç büyük önem taşır. Bu yüzden Tahtabcılara özgü bir hizmet sahibi olmalıdır. Anadolu Aleviliğinde böyle bir hizmet sahibi bulunmaz.
219 İzmir Yazması (s. 41-48 )
220 Alaca Yazması “Musahip Olmanın Tarikini Beyan Eder” adlı bölüm (s. 186)
221 Alaca Yazması (s. 186).
222Gümüşhacıköy Yazması (s. 198)
223 Alaca Yazması (186)..
91
“Niye geldiniz?” der. Rehber:
“Bugün Mansur gibi dârı, Nesimi gibi bıçağı, Fazlı gibi hançeri, ihtiyar edip tarikat-ı evliyaya ikrar verip, can verip canan almaya geldik.” Pir:
“Ey talip bu uzak yoldur gidemezsin. Demirden yay, oddan gömlektir giyemezsin. Gidin!” der.
Onlar geri giderler. Eşiğe varıp gene gelirler. (Pir) üç kez bu biçimde söyler. Dördüncüde, pir iki musahibin sağ ellerini birbirlerine verip, baş parmaklarını birbiri üzerine koyup el tutuşturur224. (Musahipler) ikrar verirler. Pir de şöyle der:
“İlâhi, Ya Rab, elimden, dilimden gözümden elfaz-ı küfür sadır olduysa, ben onları bir daha işlememesine tövbe ettim. Pir önünde ikrar verdim225.”
“Günah-ı kebair işlememesine ikrar olsun mu? Eğer bu günahı işlerseniz pir dergâhından, Muhammed Ali’nin şefaatından dur olasınız mı? Yezitle birlikte haşır olmaya layık olasınız mı?”
O talipler:
“Olayım” diye (karşılık verirler. Pir sorgusunu şöyle sürdürür):
“Ve bu ikrardan dönmeyeceğinizi yanınızdaki taşlar, hıfz226 melekleri, malik-i mülk227 Allah tanık olsun mu?” Talipler karşılık verirler:
“Olsun.”
(Pir talipleri) böylece yola getirir. (Talibin) küçük günahların ikrar ettirmez. (Talipler) eğer sonra (küçük günahlardan) işlerlerse cezasını verip ikrar ettirir. (Talipler büyük günahlardan işlerlerse) ikrardan dönmüş olurlar. Nedeni, bu olan günahlar küçük günahlardan uzak değildir. Küçük günahı olanlra ikrar ettirmemek
224 Alaca Yazması (s. 187), Gümüşhacıköy Yazmasında “Pir rehberin sağ elini avucuna alıp diye” biçiminde anlatılır (s. 198).
225 Gümüşhacıköy Yazması (s. 199)
226 hıfz: Koruma, saklama, bellekte tutma.
227 malik-i mülk: Tüm varlığın sahibi, Tanrı.
92
gerekir. Bu ikrarı talipten böylece alınır228.
Bundan sonra pir o taliplere tövbe telkini verir. (talipler) tüm yaramaz huylarına tövbe ederler. Sonra pir şu ayeti okur:
“Ey inanlar, yürekten tövbe ederek Allah’a dönün. Umulur ki, Rabbiniz, kötülüklerinizi örter..”229
“Seninle anlaşma andı yapanlar, ancak Allah ile anlaşma andı yapmışlardır. Allah’ın eli onların eli üstündedir. Kim andı bozarsa kendi nefsi aleyhine bozmuş olur. Kim Allah’a karşı andına bağlı kalırsa, Allah ona büyük ödül verir.” “230
deyip elini yüzüne sürer.
(Talipler) kalkıp yamaca geçerler. Pir gülbenk çeker:
“Allah, Allah … İkrarları
Muratları hasıl ola.
Verdiği ikrardan dönmeyeler.
Pir divanında utanmayalar.
Ruz-u mahşerde oda yanmayalar.
Dünyada melamet, ahirette delâlet görmeyeler.
Şeytan’ın izine, münafıkın sözüne uymayalar.
Hak taala gelmiş, gelecek kazalardan emin eyleye.
On iki imam katırından ayırmaya, cemimizi bozmaya.
Duvarımızdan taş düşürmeye, gönlümüze kış düşürmeye.
Gözümüzü gümandan, başımızı dumandan hâlâs eyleye.
Dünyada Kur’an, ahirette iman nasip eyleye.
Demeden kalkan avrat, buyurmadan tutan evlat nasip eylemeye.
On iki imam katarından ayırmaya.
228 Gümüşhacıköy Yazması (s. 199).
229 Kur’an’ın Tahrim (66.) suresinin 8. ayetidir: “Euzibillâh üs semi ül alim mineşşeytanirracim, bismillahirrahmanirrahim, Ya Eyyeühellezine amenutubû illellâhi tevbeten neuheten “.
230 Kur’an’ın Feth (48) suresinin 10. ayetidir: İnnellezine yübayi’neke innema yübayiunullahe fevka eydihim femen nekese feinnema yenküsü alâ nefsihi ve men evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tiyhi ecren aziymen “Velhamdülillahe Rabbülâlemin el fatiha, Habibullaha salavat”
93
Allah, Muhammed, Ali, Hacı Bektaş Veli, gerçeğe hû…” der231.
Sonra pir iki er (iki) bacı dördünün birbirine sarılıp şehit olmaları buyurur. (Bu sırada) pir de zülfikârı232 alıp niyaz eder. Dördüne on iki zülfikâr çalıp diriltip kaldırır. (Sonra şu gülbengi okur:)
“Allah, Allah… Evvelin, ahirin, zahirin batının,
Bende-i şahı-ı Merdan, kabul-ü dergâh, ikrar-ı kalu bela.
Allah, Muhammed Ali, gerçeğe hû”.
Bundan sonra (pir talipleri) tecella233, temenna234, tevellâ235, teberra236 edip oturtur. Ardından, mürşidin hakkı ve ustadın kurbanı gelir.
“Niyaz şah-ı kabul-ü dergâh
Allah, Muhammed, Ali gerçeğe hû” denir.
Sonra kurban duası-tekbir şöylece okunur:
“Kurban-ı Halil, ferman-ı celil, can-ı İsmail, yetirdi Cebrail, peyk sultan Allah-u ekber, lâ ilâhe illallah vallahü ekber. Allah-û ekber ve lillahül hamd.”
Bu biçimde üç kez tekbir alınır. Sonra gülbenk edilir237.
Bundan sonra o talip pazibend238 edilir. (Talip pasbent olarak)
231Gümüşhacıköy Yazması (s. 199-200) ve Alaca Yazması (s. 187-188).
232 Zülfikâr: Hazreti Ali’nin kılıcının adı. Bunda asa anlamında kullanılmış.
233 tecella: 1. Görünme, 2. Tanrı kudret ve sırrının kişilerde, eşyada eserinin görünmesi, 3. Tanrı lûtfuna uğrama.
234 temenna: 1. El ile selam verme, 2. Dilek.
235tevellâ: 1. Birine yanaşma, birini dost tutma, 2. Ehl-i beyiti, Ali’yi sevenler, ona bağlılık.
Tevellâ, Alevilikte en önemli inançlardan biridir. Alevilikte, Ali’yi, “ehl-i beyt” denilen Ali evlatlarını sevme, onlara bağlı olma, onların izlerinden gitme anlamında kullanılır.
236 teberra: Bir olaydan, nesneden uzak kalmak, yüz çevirmek, sevmemek anlamlarına gelen bu sözcük Alevilikte Ali’yi sevmeyenleri sevmemek, onlardan uzak kalmak demektir. muaviye’nin oğlu Yezit’in soyundan gelenleri sevmemektir. Yezit yandaşlarından uzak olmaktır.
237 Alaca Yazması (s. 188)
238 pazıbend (doğrusu: Pasbend): Bekçi.
94
rızası ile bir kaç yıl bekler.
İkinci, içeri alınıp iznikçi239 yapılır. Rızasıyla bir kaç yıl bekler.
Üçüncü, (talip) halkaya girer seyit-i ferraş olur.
Dördüncü, Selman-ı pak hizmetinde ibrikçi olur.
Beşinci, Kamber gibi sofradar olur.
Altıncı, Cebrail-i Ensar gibi çerağcı olur.
Yedinci, saka olur.
Sekizinci, Zakir olur.
Dokuzuncu, İbrahim gibi kurbancı olur.
Onuncu, İsrafil gibi gözcü olur.
Onbirinci, Cebrail gibi peyk olur.
Onikinci, sama’dır. (Talip semah) etmeye layık olur.
Artık, herkese uygun post verilip oturtulur. Bir talibin bu hizmetleri yapmadan halkada oturması erkân değildir240.
Ve musahiplerin birbirlerine teslimleri gerekir. Bu teslim rıza kapısında olmazsa, musahiple birbirlerine gönül verip birlik olmazlarsa, onlar görünüşte musahiplerdir. Onların ikrarı bozuktur. Kim olunsa olsunlar onlardan musahip olmaz. İkrarları geçerli değildir. Nedeni, ikrarları isteksiz ve zorla olmuştur. İmam Cafer Sadık onlar hakkında şöyle buyurur:
“Dinde zor yoktur. Gerçekte doğru ve eğri yol apaçık ortadadır. Bunları inkâr edip Tanrı’ya inanan kuşkusuz hiçbir zaman kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa sarılmıştır. Tanrı duyucu ve bilicidir”241.
Onların hakikatten, yoldan ve erkândan hiç haberi yoktur. (Onlar) düşkündür. Musahiplikleri haramdır. Emekleri boşunadır onlar musahip olamazlar. Onların yaptıkları ikrarlarına amel olmaz. (Onların) haklarında şöyle buyrulmuştur:
239 İznikçi sözü “öznekçi” biçiminde yazılmıştır.
240 Gümüşhacıköy Yazması (s. 200-201)
241 Bakara (2) suresinin 256. ayetidir. Buyruk s.38 (İzmir yazmasında) Arapça olarak verilir.
95
“Yaptıkları her işi ele alır, onu toz duman ederiz”242.
(Taliplerin) her zaman rıza kapısında mürşidin ve şeyhlerin buyurduklarını tutmaları gerekir ki ikrarları caiz olsun.
Ve bir söylentiye göre bir kişinin dört kapıda dört musahip bulması uygundur. Ancak, pir birdir. Hizmet bin birdir. Yol birdir, erkân eskidir. Erkân ile ile meşayih olan erkânsızda meşayihtir.
İster pir, ister talip biriyle musahip olduklarında uygununu bulurlarsa yolda, erkânda, hakikatte, pirde her zaman rıza kapısında olurlarsa nur ala nur olurlar. Onların ikrarları caizdir Onlara rıza göstermek erkândır. Mürşidin bilge sözü böyledir.
Musahiplerin Tanrı katında işleri bir demektir. İşin Tanrı katında bir olması demek, musahip malda, canda ve her konuda birbirinden gizlisi olmaması demektir. Ancak, böyle musahiplerin iki cihanda yüzleri ak, sözleri pak olur. Yarın günahlarına yardım eli uzanır. İyilikleri ağır gelir.
Ve de (günümüzde) sofuların kimisi dil, kimisi el musahibidir. Ancak, gerçek musahip ve sofu öbürünün yarasına ilaç olandır. Onun iniltisi ona ayan olandır. Onun derdi ona derman olandır. Onun küfürü ona iman olandır (musahip kardeşinin) derdini derman, küfürünü iman bilmedikçe (sofu) musahip olamaz. Onun için (musahiplerin) her durumda birbirlerine sadık olmaları gerekir243.
Ve kardeş kaçtır?
Şöyle karşılık vermek gerekir: Kardeş yedidir.
Birinci şeriat kardeşidir.
İkinci tarikat kardeşidir.
Üçüncü marifet kardeşidir. Pir sözünü bilip, Tanrısını tanıyan ehl-i kâmil katında bir talip ile musahip olmakla marifet kardeşi olunur244.
Allah bir, Resul hak, Hazreti Ali ve onun oğullarının imamlığı
242 Al-Furkan suresinin 23. ayetidir. Arapça olarak verilmiştir.
243 İzmir Yazması “Musahiplikte Sadakat Gerekir” başlıklı bölüm (s.38-39).
244 İzmir Yazması “Dört Kapı Kardaşı” başlıklı bölüm (s. 139).
96
hak demekle müminler şeriat, tarikat ve marifet kardeşi olurlar.
Dördüncüsü hakikat kardeşidir. Hakkı insanda, insanı hakta gören, ehl-i Hak ve ustad-ı kâmile sevgi gösteren hakikat kardeşi olur.
Beşincisi Kırklar makamı (kardeşi)dir. Dört kapının hizmetini bilip işleyen Kırklar katında Kırklar ile kardeş olur.
Altıncısı on yedi erkân (kardeşi)dir. Onyedi erkânın adını bilip gereğini yerine getiren, sır ehli olan, kâmil mürşit gözünde ve yetmiş yedi erkânda, onyedi erkân sahibi ile kardeş olur.
Yedincisı, ceset kardeşidir. (Kişi) bir babanın belinden, bir ananın karnından gelmekle ceset kardeşi olur.
Bir kimsenin şeriat babası öz babasıdır.
Tarikat babası mürebbidir.
Marifet babası Ali’dir.
Hakikat babası Muhammed’dir.
Şeriat abdesti su ile olur.
Tarikat abdesti pire biat etmektir.
Marifet abdesti nefesini bilip rabbini tanımaktır.
Hakikat abdesti kendi öz ayıplarını görüp başkalarının ayıbını örtmektir.
Musahip Musahibin evine teklifsizdir. Malının teklifsiz alır. Yemeğini teklifsiz yer. Nedeni, musahip musahibin kardeşidir. Kardeş kardesin evine teklif ile gitmez.
Ondan sonra mürebbi babadır. Talip, mürit oğuldur. Babanın oğul evine teklifli gitmesi erkân değildir245.
Ve de musahip farzdır. Bir musahip, musahibi ile düşkün olsa, yine kendileri birbirlerini kaldırırlar. Musahibin düşkününü pir, rehber (ve başka bir kimse) kaldıramaz. Yine derman birbirinden olur.
Bir musahip bir musahibin evine:
“Birbirimiz ile Tanrı sözü söyleşip, ahiret (üzerine) danışalım”
245İzmir Yazması, “Musahip Musahipler Teklifsizdir, Muhipler için Davet Gerekir” başlıklı bölüm (s. 149-150).
97
diye gitse, o talibin adımı başına on hasene yazılır.
(Musahiplerin) birbirlerinden saklı, gizli birşeyleri olmaması gerekir.
Marifet abdesti kendi öz ayıplarını görüp başkalarının ayıbını örtmektir246.
Musahipler teklifsizdir, muhipler için davet gereklidir.
Ve bir de musahip, mürebbi candır. Can olmayınca ceset olmaz.
Ve de meşrep dindir. Din olmayınca olmaz.
Aşina İslamdır. (İslam) olmayınca müminlik olmaz.
Muhabbet imandır. İman olmayınca nefsini bilmek olmaz. Nefsini bilmeyen rabbini tanımaz. Rabbini bilmeyince girip cennete, didarı görmek olmaz.
Ve bir de musahibin musahip evine teklif ile varması erkan değildir. Malını, rızkını teklif ile alması erkân değildir. Musahip, musahibin kardeşi (bu) durum belli. Bir elmanın yarısı(nın) tercüman olması erkân değildir.
Meşreb Ali’dir, Muhabbet Muhammed’dir. Davet vaciptir. Zira, Hazreti Muhammed Mustafa’nın evine Şahımerdan Murtaza gitmeye utanırdı. Hazreti Muhammed Mustafa, Hazreti Ali’yi davet etti. Muhabbet gösterdi. Ve muhabbetin evine davet olamayınca varmak erkân değildir. Zira, Hak Taalâ, Muhammed’i Cebrail Aleyhisselam davet edip biraca götürdü.
Ancak haftada üç kez davet etmek erkândır. Birinci salı günü, ikinci çarşamba günü, üçüncü cuma gecesi davet etmek erkândır. Nedeni, cuma günü abdül mekandır, günlerin seyyididir. Salı, Hazreti Muhammed ile Ali muhabbet eyledi. Çarşamba günü hon geldi. Cuma gecesi müminlerin ziyaretidir.
Davet ile varmak, haya ile varmak, rıza ile oturmak, erkan ile söylemek halifelere hizmet etmek vaciptir. Zira, sohbette edepsiz, erkânsız söz söylemek dört kapıda kırk makamda, onyedi erkânda
246 Alaca Yazması (s. 180-181) ve 1. Hacı Bektaş Yazması (s. 217-218)
98
muhaliftir. Dini mezhebi olan(ın) çar anasır olması gerekir247.
Ve de musahip farzdır. Bir musahip, musahip ile düşkün olsa yine birbirlerini kaldırırlar. Musahibin düşkününü pir, rehber, bir kimse kaldıramaz. Yine birbirlerinden olur.
Bir musahip bir musahibin evine:
“Birbirimiz ile tanrı sözü söyleşip, ahiret (üzerine) danışalım” diye gitse, o talibin adımı başına on hasene yazılır.
(Musahiplerin) birbirlerinden saklı gizli bir şeyleri olmaması gerekir. Birbirlerinden saklı hayır ya da şer bir iş işleseler onların musahipliği erkân değildir. Kârın, kazancın bir olması gerekir. Dünya kazancı bir olmazsa ahiret kazancı nasıl bir olur?248
Ancak, musahibin musahibe günü çalması249. erkân değildi. Nedeni, musahip cesettir. Dört nesnenin hakkı vardır:
Birinci, ölümün hakkı vardır.
İkinci, ağızın hakkı vardır.
Üçüncü, kurdun kuşun hakkı vardır.
Dördüncü, toprağın hakkı vardır.
Ve de muhabbet candır. Hak Taala Hazretlerinin kudret sırrıdır. Canda Allah’tan başka kimsenin hakkı yoktur. Güzel mürşitin gizemli sözü budur250.
Zamanın sofularının musahipliği tümüyle bir tuzaktır. Musahiplik nasıl olur bilmezler. Yemeğe dükkân ehli olsun diye otururlar. Makamı yoktur. Pir nedir, rehber nedir bilmez(ler). Bunların tümü ahiret içindir. Bir cahil ahirete yaramaz bir iş tutar, Muhasibi piri, rehberi işitince meclisten kovarlar. O cahil der ki:
“Ben sıradan cemaatten çekilip geri kalıyorum. Bir daha bunu işlemeyeyim.” (Musahipler) birbirine kilit olup iblisi aralarına komazlar.
247 İzmir Yazması “Musahip Musahipler Teklifsizdir, Muhipler için Davet Gerekir” başlıklı bölüm (s. 149-150).
248. Alaca Yazması) (s. 180-181) ve (1. Hacı Bektaş Yazması (s. 217-218)
249 günü çalmak: Kıskanmak, çemezlik etmek.
250 İzmir Yazması (s.140).
99
Bir adam yola giderken onun yanında bir kaç yoldaş olsa harami gelip onları soyamaz. Yalnız olursa, her ne kadar kahraman olursa olsun harami (bir) yolunu bulup malına canına kasteder, talan eder. Bu ona benzer. Pir, rehber, aşina, musahip bunlar hakka giden yoldaş(lar)dır. İblis uğrudur, onun şerrinden birbirlerini korurlar.
Pir, rehber, musahip, aşina gibi yoldaşlar sağlam olmayıp gafil olurlarsa, Kuran’ın ayetlerinden haberi olmazsa, birbirlerinden haberi olmazsa harami iblis gelir bunun içine girer. Dinin imanını yağma eder. Onlar bilmezler, zira gaflette uyurlar. Yarın mahşerde uyanırlar kalkarlar ki uğru mallarını almış. Ama ne çare o zaman figan kopar.
“Vay, harami bizi soymuş, iblis bizi aldatmış. Ulemaların dediği gerçek imiş. Mürsellerin dediği sadık imiş.” derler ama yarar vermez.
Ey mümin kardeşler! Birbirinize sağlam tutunup hakka doğru gidesiniz. Eğer, pir, rehber, musahip, birinin haksız işini görüp ortaya vermeyip icra olunmadan koyup giderse, onun pirliği, rehberliği, musahipliği yalandır. Ruz-u cezada yüzü karadır. Her ne kadar tutmazsa ona tenbih etmek gerekir. Boynunuzda farz borcudur!251
251 1. Hacı Bektaş Yazması (s. 218-219) ve Alaca Yazması (s. 180-181)
100
12
AŞİNA252
252 İzmir Yazması “Öz Kurbanı Vermiş İki Musahipli Canı Aşina Etmek Beyanındadır” başlıklı bölüm (s. 49)
Aşnalık, tarikatte iki kişinin can kardeşi olması anlamındadır. Müsahiplikten sonra gelen Aşina, Peşine, Çeğildeş sanal akrabalık örgütlenmeleri yalnız Tahtacılar arasında bulunur. Tahtacı buyruğunda işlenir. Anadolu ve Rumeli Aleviliklerinde bulunmaz. Araştırmacı Veli Asan, Yanyatır Buruğunda bu sanal örgütleri işler.
A.Yılmaz Tahtacılar arasında yapılan bu töreni şöyle anlatır:
İkinci kapıya girmek isteyenler birinci musahipleriyle güzelce anlaşırlar. İki taraf da muaffakat edince öz verirler. Öz vermek bir kurban kesmek demektir.
Bu öz kurbanı her iki tarafın kardeşlikten ayrılmaması demektir. (Bu kurban ayini de geçen törenlerde olduğu gibidir.)
Dede, ikinci musahipliğin zamanını tayin eder. Belirtilen akşam toplanılır. Bu ayinde de birinci musahiplik ayininde yapılan tören yapılır. Bunun birincisinden ayırımı yalnız kurban kesilmemesidir. Cem evinde dede eline bir elma alır. Bunu dört eşit parçaya ayırır. Bunlardan birini büyük, yani kıdemli erkek musahibe verir. Kalan öbür iki parçadan her birini musahiplerin bacılarına verir.
Bu dörtlerin erkekleri elmayı alınca şöyle söyleşirler:
“Benim karım sana, seninki de bana yedirsin” derler.
Elmaları birbirine yedirirler, birer de dolu bölüşmek suretiyle kardeşlik tutulmuş olur. Her kapı değiştirmede her iki can bir kilo dolu alır. Aynı köyden olanların bacıları salı ve cuma geceleri birbirlerini ziyaret ederler ve konuk kalırlar. Musahipler başka başka yerlerde iseler birbirlerini icabettikçe ziyaret ederler ve konuk kalırlar.
Aşina Nefesi
Senin muhabbetin cesette canda
Gel kardeş seninle aşina olalım
Cevap vermezsen ulu divanda
Gel kardeş seninle aşina olalım
Yaradan saklasın bet amel huydan
Biz de okuyalım elif ile badan
Gel izin alalım mürşitten, pirden
Biz de okuyalım elif ile badan
Aşina dedikleri zahirü batın
Aşina sevmeye vardır niyetin
101
Öz kurbanı vermiş iki musahipli canı, aşina etmek şöyledir:
(Cem birlendiği akşam) önce cebrail253 tekbirlenir, sonra döşek atılır. Mürebbi, o aşina olacak dört canı yedeğine alır. Beşi birlikte meydana gelirler. Sonra öz kurbanı veren canlar mürebbisiz meydana geçerler. Döşek kalkıp ferraş-ı selman gelir. İkisi birlikte hizmetlerini alırlar. Sonra aşina, dolusu olan bir kıyya dolu mezesiyle gelir. Aşina olacak canlara birer dolu verilir. (Bu dolu) içilip sırrolunca öz kurbanı dolusu gelir. Bütün erkânlar tamam olduktan sonra önce cebrail gelir. (Ardından) aşina olacak canlar bacılarıyla birlikte (gelip) mürşit yada rehberin sofrasına otururlar.
Gel Hakkı seversen musahip tutun
Aşina sevmeye vardır niyetin
Musahip dedikleri bir sinir taşı
Ziyade tatlıdır aşinanın aşı
Gönülden seversen Hacı Bektaşı
Ziyade tatlıdır aşinanın aşı
Sır dedikleri ezelden bir yol
Eğersen boynunu olursun kul
Olurmuş zakirler elinde bülbül
Eğersen boynunu olursun kul
Uçulmaz yalnız olmayınca eşin
Er-hak meydanında uğradım başın
Mürebbi musahip cümle kardaşın
Er-hak meydanında uğradım başın
Musahiple bir bahçeden giresin
Muhabbet bahçesinin gülün deresin
Erenlerin sırrına sen de eresin
Muhabbet bahçesinin gülün deresin
Şah Hatayim birliğe yeteyim dersin
Erenlerin sırrına bakayım dersin
Gümüşü gevhere katayım dersin
Erenlerin sırrına bakayım dersin.
253 cebrail: Horoz. Dinsel törende kesilen kurban.
102
Cebrailden aşina olacak canlara birer lokma verilir. (Sonra) sofra kalkar. (Adından) öz kurbanı gelir. Öz kurbanı veren canlar bacılarıyla mürşit sofrasına otururlar. Bunların dördüne de birer lokma verilir. Hizmetleri tamamlanıp yatan oturan (duasın)dan sonra yeni aşina olan bacılar on iki kapıyı gezip hak görürler.
Aşina olmayan sofunun aşina, hizmet, lokma, dolu ve mezesinde hakkı olunmadığı bilinmelidir. (Bunlara) karışamazlar254.
254 İzmir Yazması (s. 49).
103
13
PEŞiNE255
255 İzmir Yazması) “İki Aşinalı Sofuyu Peşine Etmenin Tarif-i Beyanındadır” başlıklı bölüm (s. 50). Veli Asan’ın da söylediği gibi Aşina, Peşine, Çeğildeş gibi musahiplik sonrası sanal akrabalık kurumları yalnız Tahtacı Alevilerde vardır. Anadolu Aleviliğinde bulunmaz. Tahtacıları anlatan kitaplarda bu sanal akrabalıklara yer verilmiştir. Bunlardan dikkate değerler şunlardır:
A.Yılmaz Tahtacılarda Gelenekler adlı kitabında Peşine olmayı üçüncü kapıya girme olarak tanımlar. Yılmaz’a göre birinci kapı Musahipliktir (s.60). İkinci kapı aşinalıktır. Üçüncü kapı peşinelik, dördüncü kapı çeğildeşliktir. Yılmaz Üçüncü kapıya girişi şöyle anlatır:
Üçüncü kapı: Peşine
Peşine olmak isteyenler kimseler aşinasıyle ayrılırken bir cebrail, yani horoz keserler.
Mürşidin huzuruna varılır, cebrail lokmasından kanılır. Peşine olacağı ile bacılar bir elmadan kanarlar. Dördüne bir hayırlı verilmek suretiyle üçüncü kapıya girmiş olurlar. (A.Yılmaz, Tahtacılarda Gelenekler, Ankara 1948, s.76).
Yılmaz dördüncü kapıya girişi ise şöyle anlatır:
Dördüncü Kapı: Çeğildaş-Çeğindaş
Çeğildeş olacak kimseler dışarda birbirleriyle anlaşırlar. Tercüman ayini yapıldığı ve kurban kesildiği bir zamanda çeğildeş olacaklarını yani dördüncü kapıya gireceklerini mürşide söylemek için dara dururlar. İsteklerini söylerler. Mürşit hayırlı verir. Mürşit kurbanın yeme zamanı gelince sağ gözünü alır, bu dört kardeşe verir ki bundan sonra çeğildeş olmuş olurlar. Ayin zamanında erkekler yeşil sarınır, kadınlar ise allı yeşilli bağlanırlar. Bu surette dört kapı tamamlanmış olur. (A.Yılmaz: a.g.e. s.76-77).
Rıza Yetişen, tören biçimini aşina törenine benzetir. Törenin akışını şöyle betimler:
Dede, bunlara aşina olanların dolusundan verir. Bir elmayı dörde bölerek her parçasını birine verir. Elmayı yiyen peşineler niyazlaşırıp yerlerine otururlar. Tören öbürlerinde olduğu gibi sürer.
Dede aşinalı ise, peşine ve çeğildeş yapabilir. Fakat elma yiyemez. Burada bir Hatayi deyişi okunur. Deyişin elmayı anlatan bir deyiş olması gerekir:
Deyiş
Cennetten Ali’ye bir elma geldi
Ali’ye tercüman inen elmalar
Ali kokladı yüzüne sürdü
Ali’ye tercüman inen elmalar
Elmanın kokusu misk ile amber
104
İki aşinalı sofuyu peşine etmek şöyledir:
Tercüman sırasında (pir) peşine olacak dört canı karşısına çağırır. Onlar (önce) eşiğe niyaz ederler. Sonra (o dört can pirin) karşısına gelince (pir) aşina dolusundan bir fincan dolu verir. (Canların) dördü de niyazlaşıp dara durunca dar gülbengi çekilir:256 Mürebbinin bacısı o gece, bacıların ikisini de yanına alır. (Bu bacılar) on iki kapı açıp hak kapısı
Toplanmış başına cümle peygamber
Teni Fatma Ana, kabuğu kamber
Ali’ye tercüman inen elmalar
Elmanın rengini ala boyarlar
Melekler hep donun giyerler
Kadrin bilmeyenler kabuğun soyarlar
Ali’ye tercüman inen elmalar
Elma senin dalların aşılarlar
Meyveni yerler, ağacın taşlarlar
Sultan olan günahın bağışlarlar
Ali’ye tercüman inen elmalar
Şah Hatayi’m vahdetimdir vahdet
Çığırından çıkmış ol düldül at,
Bir adı Seyfullah, bir adı at
Ali’ye tercüman inen elmalar
Peşine olmak için ayrıca bir tören yapılmaz. Başka törenler içinde olur (Rıza Yetişen: Tahtacı Aşiretleri s. 114)
256 Bism-i şah. Allah, Allah
Erenler, yüzüm yerde, özüm darda
Erenler meydanında, Muhammet-Ali divanında
Pir huzurunda
Canım kurban, tenim tercüman
Bu fakirden, ağrınmış, incinmiş, darılmış gücenmiş kardeş var mı?
Dile gelsin, bile gelsin, hakkını istesin
Allah, eyvallah, gerçeğin demine hu!
105
görürler.
106
14
ERKÂNDAN GEÇME257
257İzmir Yazması “Talibi Erkandan Geçirmek Yani Meydana Geçirmenin Tarif-i Beyanındadır” başlıklı bölüm (s. 51).
A.Yılmaz, Tahtacılarda Meydandan Geçme törenini şöyle anlatır:
Meydandan Geçmek
Meydan ayini her yılda bir perşembe günü olur. Baba mürebbi veya gözcüye:
“Bu perşembe günü talipler, arzu ederler meydana geçecektir. İlan edilsin, isteyen meydana gelsin” der. İlan edilir.
Perşembe günü akşamı cemaat toplanır, delil uyanmadan önce gülbenk çekilir.
Vakti müsait olan kurban keser, kesilen kurbanı evinde pişirir. Dolusuyla birlikte babanın evine getirirler. Boğazı iplenecek olan delikanlılar kesin olarak birer cebrail (horoz) keserler. Bunları da evlerinde pişirirler, cebrail parçalanmadan bütün olarak, dolusu yanında pilavla babanın önüne getirilir. Cemaat babanın evinde tekmil olunca, baba ve talipler diz çökerler.
“Delil Uyanacak” denir.
Delilci kimse kalkar delili iki eliyle tutar, dara durur, gülbenk çeker, herkes seccadeye varır. Delilci rükûda kalır.
Delil uyandı, meydana gelme gülbenki
“Allah, Allah, Allah! Delil kadim ola. Muratlar hâsıl ola. Tuttuğumuz ileri gide. Şahmerdan eksiklerimizi, noksanlarımızı tamama yaza, on iki imam, ondört masum pak, onyedi kemerbestin hizmeti üstümüze hazır nazır ola. Delillerimiz Şahımerdan delili ola. Gerçeğin demine hû!”
Gülbenk biter, delil sağ köşeye konur. Delilin sağında baba, solunda mürebbi, ondan sonra gözcü ve cemaat oturur. Babanın sağ yanındaki köşe biraz boştur. Şayet yer müsait olmaz ve cemaat fazla olursa babanın sağına bir eşik konur ki oradan ileri geçilmez. Sıra ile meydan döşeğine musahipler çağırılır. Musahibin büyüğü sağ başta, solunda küçük musahip, küçük musahibin solunda büyük musahibin bacısı ve büyük musahibin solunda küçük musahibin bacısı bulunur.
Büyük musahip önde olmak üzere hep birden gelerek babanın sağ dizine niyaz ederler, bu niyaz esnasında musahipler kolları altına gelmek üzere yatarlar.
Büyük musahibin üzerine küçük musahibin kolu uzanır. Küçük musahibin üzerine büyük musahibin bacısının kolu ve öbür bacının kolu da aynı biçimde uzatılır. Fakat burada dikkat edilecek bir nokta vardır: Her musahibin hiç olmazsa şahadet parmağının ucu büyük musahibe değmesi şarttır. Bu dört gönülün bir olması içindir. Bütün cemaat bu surette ayini tamamlar. Erkana yatıldığı zaman baba bunlara:
“Lâilâhe illallah, Ali Veliyullah lâfetail seyfilla zulfikâr, hal gaziler halidir. Yol erenlerin kadim yoludur. Gafil olman hey erenler değen üstad elidir. Ustad nefesi, tarikat-ı iman, destur şah diyelim. Gerçeklerin demine hû!”
107
Musahiplere iki şaplak vurulur. Bacılardan gebe olanlara şaplak vurulmaz. Bacağı alçak olanlara, yani evli olup da musahibi olmayanlara, birer şaplak vurulur. Bunların bacılarından “baba hakkı” olarak birer top kumaş alınır. (Yılmaz, a.g.e., s.56-58)
Rıza Yetişen bu töreni biraz değişik anlatır:
Yılda bir yapılan dinsel törendir. Yolkardeşi olan her talip, yılda bir kez tüm yıl yaptıklarının hesabını kitle önünde verecektir. Eli, dili, beli kimseyi incitmiş midir, kendisinden ağrıyıp incinen var mıdır? Bu bir tür toplumsal sorgulamadır.
Belirlenen günde herkes cem evinde toplanır. Bu törene bekarlar ve ikrarsızlar giremez. Belli bir törenle delil yakılır. Eren-bacı cem evine gelmeye başlar. Sırası ile eşiği öpüp içeri girerler. Dedenin olduğu posta dek -bu post Hz. Ali’nin makamı sayılır- sürünerek gelirler. Herkes yerini alır. Bir bacı Şahımerdan döşeğini getirip ortaya yayar. Döşeğe dua alıp gider. Sonra mürebbi bacı ile dışarı çıkar. Yeniden eşiği öpüp içeri girer. Delili niyaz eder. Delilin önünde dört kişilik iki aile -bunlar kardeş olmuşlardır- duaya dururlar. Dede “aşk ola” deyip dua eder.
Toplumda bunlardan razı olmayanlar varsa düşkün kaldırma töreni yapılır.
Düşkün kaldırma, Alevilikte suçluyu topluma kazandırma törenidir. Her suçun ayrı cezası, yaptırımı vardır. Her dede cezanın altından kalkamaz. Kimi suçlar vardır ki, tümden bağışlanmaz. Kişi toplum dışına itilir. Toplum önünde yapılacak yargılamada, toplumun da razılığı gerekir. Salt dedenin istemi ile sorun çözülmez. Çözülmesi durumunda, dede toplum önünde saygınlığını yitirir, verilen karar benimsenmez.
Er-bacı ergin olmayan çocuğunun yaptıklarından da sorumludur. Musahip de aynı çocuklardan aynı ölçüde sorumludur. Bu bakımdan düşkün kaldırmada, olayla hiç ilgisi olmayan kişiler de suçlu gibi ceza çekerler. Ayrıca her dede, her suçluyu topluma kazandıramaz. Özellikle büyük suçları büyük dedeler kaldırabilir. O da uzunca süre toplum dışı edildikten sonra yeniden topluma kazandırılabilir.
Erenler aşkına içeriz demi
O dolu bize Yezdan’dan kaldı
Ehl-i beyt denilen mukaddes gemi
Peygamber Habib-i zişandan kaldı
Hatice Fatıma pirler anası
Cenab-ıAali’der erenler hası
Canlara sunulan zehirin tası
Nesli pak imam-ı Hasan’dan kaldı
Kerbela çölünde çekmişiz acı
Kesildi masumlar soyuldu bacı
Çilenin hırkası şehitlik tacı
Kerbela’da ölen kurbandan kaldı
Zeynel Abidin’dir devam-ı haydar
108
Talibi erkândan geçirme, daha doğrusu meydandan geçirme şöyledir:
Önce delil uyanır. Sonra döşek atılır. Delilci musahibi ile meydana gelir. Bunun ardından önce musahipliler ve aşinası olanlar meydana geçerler. Musahipli kalmayınca musahipsizler kendi bacılarıyla meydana geçerler. Musahiplilere ikişer, musahipsizlere birer şaplak vurulur. Musahipliye musahipli, musahipsize musahipsiz şefaatçı çıkacaktır. Meydana tümü gelince döşek kalkar. Selman-ı ferraş gelir. İkisinin gülbengi bir verilir. Niyazlaşırlar. Sonra dolu gelir.
Saz sema olur. Sonra kurban yenip (bitince) delil kalkar. Çömçeci gelir. Ardından yatan oturan (duası) verilir. Cemaat dağılır.
Fakirin neslidir İmam-ı Cafer
Doğruluk madeni en güzel gevher
İmam Musa Kazım Rıza’dan kaldı
İmam Taki Naki gönlümün piri
Dergahı yönetir Hasan askeri
Sabırla beklemek yıllardan beri
Mehdi-i Sahib-i zamandan kaldı
Akburak Hasan’ım düvazım tamam
Dilimde hecedir on iki imam
Ele, bele, dile daim ihtimam
Hacı Bektaş Veli hünkardan kaldı.
109
15
OĞLAN İKRARI ALMA258
258 İzmir yazması “Oğlan İkrarı Almanın Tarif-i Beyanındadır” başlıklı bölüm (s. 52-53).
Veli Asan, Tatacılar’da İkrar Başlıklı yazısında bu olayı şöyle anlatır:
Tüm Alavilerde olduğu gibi, Tahtacı Türkmenlerinde ikrar töreni 900 yıldan beri yapılagelir. Toplum önünde namus ve şeref sözü vermek için yapılan törene İkrar Cemi denir. İkrarı alınan kişi, cemde Tanrı huzurunda ant içmiş sayılır. Böylece Aleviliğe ilk adımını atmış olur. Bu anda artık yaşam boyu sadık kalacaktır.
İkrarı alınacak kişide şu özellikler aranır: Müslüman olmak, 15 yaşını bitirmiş olmak, ilkgençlik çağına girmiş olmak, kendi istegi ile gelmiş olmak, Vücudu kendini yönetecek ölçüde sağlıklı olmak. Ahlaklı olmak, Aklı başında olmak, Verdiği sözü tutacak, yaptığı yemini bozmayacak düzeyde inançlı olmak, Sevecen olmak Merhametli olmak.
İkrar töreninin Hz. Muhammet’e biat töreni ile de benzerlik taşır.
İkrar alma üç biçimde yapılır:
1. Oğlan İkrarı Alma,
2. Kız İkrarı alma
3. Erkeğin yalnız kadının ikrarını alma.
Oğlan İkrarı Alma:
Önce ikrar yapılacak cemodası düzenlenir. On iki hizmet sahipleri görevlerini üstlenir.Dede ya da baba töreni yönetir. İkrar törenini mürebbi yönetemez. Ceme musahipliler –en azından ikrarlılar- alınır. Musahipli olma koşulu ile dul kadın ve erkeklerin törene izleyici olarak katılmalarına izin verilir. Törene katılanlar temiz ve güzel giyinirler. Erkekler yöresel giysiler, kadınlar içlerine uzun köynekler üzerine renkli üç etetler giyerler Eski döenmden kalma kokuları gideme için boyunlara dizilmiş karanfil takma geleneği sürer.
Toplum içeri alınıp cem düzeni sağlandıktan sonra erkan uygulanmaya koyulur. Dede kapıdan girişte karşıda post üzerinde oturur. Sağında mürebbi, solunda gözcü bulunur. Delil uyandıktan sonra tören başlar. Delil, sıva yağ üzerinde bir tür kandildir. Günümüzde aydınlatma elektrikle yapılmasına karşın, törenin kuralı gereği mutlak delil yakılması gerekir. Dedilici, göreve başlarken şu hayırlıyı alır:
Bismi şah, Alalh Allah! Delilimiz kadim ola,. Tuttuğumuz ileri gide. Evimiz ocağımız şen, kısmetimiz gür ola. Oniki imam, On dört masum-u pak, Onyedi Kemerbestlerin himmeti üzerimizde hazır ve nazır ola. Şavkımız, Şahımerdan şavkı ola. Gerçeğin demine hu!”
110
Duadan sonra delilci, dedeye yakın kuytu bir yere konan,delili beklemeye koyulur. Cem erenleri belli bir düzen içinde içeri girerken ayakta topluca eşik hayırlısı alınır. Meydanın düzenlenişinde son iş, döşek alıtmadır. Ana-bacı (dede ya da mürebbinin karısıdır) sol koltuğu altında katlanmış döşeği getirir. Eşiğe niyaz ederek içeri girer.
“Hu erenler döşek geliyor”, “Hu pirim döşek geliyor”, “Hu Şahım, erenler döşek geldi”, “Destur iman, destur Şah” diyerek döşeği dedenin önüne yayar. Dede döşekten niyaz aldıktan sonr, döşek üzerinde dara duran Ana-bacıya şu hayırlıyı okur:
“Bismi Şah, Allah Allah. Hizmatin kabul ola, muradın hasıl ola. Tuttuğun ileri gide. Evin ocağın şen, kısmetin gün ola. Fatmana şefaatçın ola. Şahı Merdan yardımcın ola. Döşeğimiz, Şahı Merdan döşeği ola. Gerçeğin demine hu!”
Hayırlıyı alan ana-bacı dardan inip yerine oturur. İkrarı alınacak gençler, yaş sıarasına göre arka arkaya dizilir. Her genci boğazına bir kement bağlanmıştır. Mürebbi öndekinin kemendşinden tutar. Her genç, sol eli ile bir öndekinin kenemdini tutar. Böylece katar halinde dedin huzuruna gelinir. Dede her gence teker teker uyması gereken tarikat kurallarını söyler. Eline, diline beline sahip olmak yolun ilk koşuludur. Dini dinlenmeyece, kovu kovulmayacak, gaybet edilmeyecek, eli ile koyulmayan alaınmayacak, gözüle görülen etek örtülecek, mürşid hak bilinecek, teberra alnılacak, tevellakılnacak, küfür, kötü sözn ağızdan çıkmayacak, yalan söylenmeyecek, oğruluk yapaılamayacaktır.
Bu öğütler verilirken her öğütten sonra genç “Allah eyvallah” diyerek kuralı yerine getireceğine ant içer. Verilen hayırlıdan sonra, boyunlardaki kementler bele bağlanır.
Dede kalan tarikat ilkelerini gençlere topluca anlatır. Ardından topluma dönerek:
“Yüzler yerde, özler darda, gözler erenler gözü, Nicesiniz bu yeni sofulardan?” diye sorar. Toplum “Katarları uzun olsun, evliya muratlarını versin!” der. Dede son olarak “Evvela özünüzü arayın, sonra hakka yarayın” der. Dede dar hayırlısnı vererek yeni sofuları dardan indirir. Posta niyaz eden gençler, dedenin ve mürebbinin ellerini öptükten sonra birbrileriyle niyazlaşır, yerlerine otururlar. Böylece gençler erenler meydanına alınmışlardır.
A.Yılmaz bu olayı şöyle açıklar:
Bir Alevi çocuğu musikinin tesiriyle yedi sekiz yaşında Alevilikten anlamaya ve bütün merasimi taklit etmeye başlar. Çünkü o zamana kadar elbette sünnet olmuştur.
Oniki yaşına giren çocuğun ikrarını aldırmak ve yolu öğretmeye başlamak gereklidir. Çünkü çocuk ancak bu yaşta kendini bilmeye başlar. Bu sebepten dolayı ana ve babası kendi gittiği yolu evladına da öğretmek yükümündedir.
111
İkrarı alınacak çocuğun babası bir kurban keser. Bu kurbanda çocuğun boğazına bir beyaz çember ve beline bir kement bağlattırır. Dede hayırlısıyle ikrarını aldırır. Bu suretle ilk Aleviliğe ayak masmış olur. Onsekiz yaşına kadar her nereye gider ve her nerede bulunursa bulunsun kavga ve niza gibi bir iş işlediği takdirde babasına haber vermek yükümündedir. Babası çocuğu dedeye gönderir. Dede çocuğu dinler ve bir hayırlı verir. Henüz çocukluk ikrarları almayanların yeminleri muteber sayılmaz ve yalan yere yemin ederse de yemini çarpmaz. (A. Yılmaz, a.g.e., s.38-40)
A.Yılmaz daha sonra “Boğaz İpleme ve İkrar Alma” diye bir töreni ise şöyle anlatır:
“Gelelim şimdi boğazı iplenecek ve ikrarı alınacaklara: Musahiplerin meydan döşeği ortadan kalktıktan sonra yeni ikrarları alınacaklar tekrar tekrar babanın önüne getirilir. Babanın önüne gelince niyaz edip diz çöker durur
Baba bu ikrarları alınacaklara sorar:
“Girdiğin hak kapısı, durduğun dâr Mansur dârı. Kov kovlamayacağına, yalan söylemeyeeğine, elinle koymadığını almayacağına, hınzırı anmayacağına- bu sözüme hak dedin mi?” Oğlan:
“Hak dedim” deyince Baba:
“Öp elimi” diye sağ elini uzatır. Baba sol eliyle hiç tutulmamış bir iç örtüsünü ikrar verecek kimsenin beline kement çeker. Elini öptürdükten sonra:
“Allah, Allah, Allah. Nasrun minallah. Fathün karip ikrarın binası kaim olsun” hayırlısını verir. Sonra her kelimede “Allah” deyip üç düğüm düğümler. İkrar veren dolusunu meydana getirir. Şemsiye teslim eder. Şemsi dâra durur. Dolunun hayırlısını yani duasını babadan alır. İkrarı alınan kimse şemsinin solunda ve cebraili elinde durur.
“Allah, Allah, Allah, dolumuz dolu ola, muratlarımız hasıl ola. Tuttuğumuz ileri gide. Şahmerdan yardımcımız ola. Taşıp dökülmeye, artıp eksilmeye, dolumuz ab-ı kevser dolusu ola.”
Şems diz çöküp oturur. Babaya doluyu uzatır. Bu dolu fincanından üç kişi kanacaktır. Bir de ayrıca ikrarı alınana verilecektir.
Baba, cebrailin sağ bacağından koparıp sahibi olan ve ikrarı alınan kimsenin doğrudan doğruya ağzına uzatır. Babaya niyaz eder ve kalkıp gider. Dışarı çıkar, bunu müteakip meydan kurbanları gelir, ayrı ayrı hayırlısı verilir. Hayırlı şudur:
Kurbanınız kabul ola, muradınız hasıl ola. Tuttuğunuz ileri gide. Kurbanınız Hak kurbanı ola. Arafatta oniki imam katarına, bereketine yetire.”
Bacağı açık, ter bıyıklı ve delikanlılardan ikrarı alınanların cebraillerine verilecek hayırlı ayrı ayrı şudur:
“Lokmalarınız kabul ola, muradınız hasıl ola. Tuttuğunuz ileri gide. Şahımerdan yardımcınız ola. Arafatta Cebrail Alihisselam katarına, bereketine yetire, gerçeğe hû!”
Bu hayırlıdan sonra bütün cemeatın dağılması gereklidir. Yalnız musahipler yani eşikten içeri olanların hiç birisi babadan izinsiz dışarı çıkamaz.
112
Önce cebrail kaç tane ise ayrı ayrı tekbirlenir. Cebrailin sağ kanadı sağ gözü üstün tutulur. Sonra delil uyanır, döşek atılır. İkrar alacak oğlan kaç tane ise tümünün boğazına birer yağlık takılır. Hangi oğlan büyükçe ise mürebbi onun yağlığını eline alır. Öbürleri de birbirlerinin boğazında olan yağlıklardan yederler. Önlerinde mürebbi eşiğe niyaz eder. Çocuklar da niyaz ederek giderler.
Sonra mürebbi:
“Hû erenler şahı, katar uzatıyorum” diye üç kez söyler. (Katardakiler topluca gidip) delile niyaz ederler. Mürebbi elinde olan oğlanın sağ eliyle, “El ele, el hakka” diyerek elinde olan oğlanın sağ elini mürşide ya da rehbere teslim eder. (Mürşit ya da rehberin) elini öpüp dar olur. Mürşit ya da rehber oğlunun boğazındaki yağlıktan tutar:
“Koğu koğlama, gaybet eyleme, dini dinleme, elinle koy-madığını elleme. Gözünle gördüğünü eteğinle ört. Kendinden büyüğün sözünden çıkma. Teberra259 anma. Bu sözüme hak dedin mi?” deyince o çocuk (mürşit ya da rehberin) elini öper. Bu nasihatı üç kez tekrar ettikten sonra (çocuğun) boğazındaki yağlığı o çocuğun beline kement edip bağlar. (Yağlığı) bağlarken şu gülbengi söyler:
“Lâ ilâhe illallah, Ali’yyün veliyyullah, ârif-i billah, mürşid-i kâmilüllah. Lâ feta illa Aliyla seyfe illa Zülfikâr. İkrarın binası kaim ola.” deyip kuşağa üç düğüm düğer. Sonra sırasıyla tümü mürebbinin elini öpüp sol yanında dara dururlar. Dar gülbengi okunur, erkâna yatarlar. İki şaplak mürebbiye, birer şaplak çocuklara vurulur. Erkândan kalkıp dâr olduklarında erkân
“Allah, Allah, Allah, La ilahi illallah. Ali veliyullah, lâ gefeta illa Ali luseyf illa Zülfikâr. Yatan okuran, özünü hakka yetiren, kovusuz-kaybetsiz yerine yatan, sofiyi Hak yarlıgasın. Gerçeğe hû!”
Yol meydanı bundan ibarettir. Bu hayırlıdan sonra cemeat kamilen dağılır.
İkrarları alınanların ikrara işleri tamamlandıktan ve meydan döşeği kalktıktan sonra delil söndürülür. Dolu ve kurban gelir. (Yılmaz: a.g.e., s.58-60)
259 teberra: Ali ve heybetin düşmanlarından uzak durma.
113
gülbengi çekilir.
Bundan sonra mürebbi yerine oturur. Çocuklar sırasıyla içerde oturan canların ellerini öpüp dan olunca temenna gülbengi çekilir. Sonra döşek kalkar. Ferraş–ı selman gelir. İkisine bir gülbenk çekilir.
Dolu gelir. (Doludan) önce delile (damlatılır) sonra mürşit içer. Çocukların kendi dolularından çocuklara birer dolu verilir.
Selman-ı ferraştan sofra gelir. Sonra cebrailler gelir. Önce hangi cebrail tekbirlenmişse sofraya ilkin o cebrail gelecektir. Mürşit ya da rehber kendisi bir lokma alır. (Ardından) birer lokma da çocuklara kendi cebraillerinden:
“İkrarınız kaim olsun” diyerek verilir. çocuklar lokma ve-rilinceye değin kementlerini çıkarmazlar. (Lokmalar yendikten sonra) sofra kalkar.
Selmanlardan sonra çömçeci gelir, delil kalkar. Yatan oturan (duası) verilir. Cemaat dağılır.
114
16
KIZ İKRARI ALMA260
Kız ikrarı alma şöyledir:
Cebrail tekbirlenir. Delil uyanır. Döşek atılır. İkrarı alınacak kız ile eri döşek üzerinde dara dururlar. Tarikat nikâhı gülbengi verilir.
Bundan sonra, mürebbinin bacısı o kızı yedeğine alır:
“Hû erenler şahı, katar uzatıyorum, üçünüze” der (ve ardından) “el ele, el hakka” diyerek (kızı) mürşide teslim eder. (Mürşidin) elini öpüp dar olur. Mürşit (ikrar alacak) o kıza öğüt verip kemendini bağlar. (Kız) mürebbinin bacısının elini öpüp solunda dar olur. Dar gülbengi çekilir. (Kız) erkâna yatmayacaktır.
260 İzmir Yazması “Kız İkrarı Alma Tarif-i Beyanındadır” başlıklı bölüm (s. 54).
Tahtacılarda kız evlendiği akşam, dede önünde ikrar andı içer. Bu olaya “kız ikrarı alma” denir. kimi ayrımlarla uygulanan tören genel çizgileri ile şöyledir:
Gerdek akşamı, bey ile kız mürşit önüne çıkar.
Dede ile rehber gözetiminde, gelin, bey evinin önce eşiğini öper. Ardından gelin beyin boynuna bir ip bağlar. Rehber:
-El ele, el hakka! Arşa çıkıncaya dek, dede sana teslim ediyorum, diye beyin boğazındaki ipin ucunu dedeye uzatır.
Dede bunlara üç dolu sunar. Öğütler verir. Aleviliğin ilkelerini vurgular. Yeni evliler “eline, diline, beline sahip olacak”tır. Büyüklerin sözünden çıkmayacaktır. Ardından iyilik duaları eder. Birlikteliklerinin sürekli olmasını diler. Bundan sonra bu aile kendilerine yolkardeşi seçebilecektir.
Kendisi de Tahtacı Alevisi olan Veli Asan kız ikrarı almayı genç kızların bacılar meydanına katılımı biçiminde açıklar (bkz. 15 bölümün dipnotları). Daha önce Oğlan iİkraraı Alma bölümünde anlattığımız törende, genç erkeklerin ikrarı alındıktan sonra sıra genç kızlara gelir. İkrarı alınacak genç kızlar katar oluşturarak meydana gelirler. Başlarında mürebbinin karısı bulunur. Salt kadınmların ikrarı yapılacaksa ana-bacı başta bulunur. Erkek eşi ile birlikte ikrar alacaksa, mkocalar katarı çekerler. Erkana kadınlar kocaları ile birlikte kapanırlar. Sonuçta ikrarlı değillerse, kocalar da ikrar almış sayılır. Kocalar ikrarlı ise tören salt kadınlar için yapılır. Kocalar yardım etmiş olurlar. (Gebe kadın erkana durduğunda ona pençe-i ali aba diye şaplak vurulmaz. Adet döeminde kadın ikrarı alınmaz.)
Dede son olarak eşleri birlikte karşısına alır Onlara:
“”Evvel özünüzü arayın, sonra hakka yarayın” der. Hem öğüt verir hem de sorular yöneltir. Karı koca “Allah, eyvallah” dedikten sonra niyazlaşırlar. Dar hayırlısı ile törenin sonuna gelinmiş olur. Sofralar atılır, pişen Cebrailler ve alınan dolular, usule ve erkana yenir, içilir.
115
Bundan sonra o kız el öper. Temenna gülbengi verilir. Sonra o kız dışarı çıkıp eri ile birlikte erkândan geçer. Dolusundan ve cebrailinden kıza da bir lokma verilir.
Kızların ikrarı ayrı ayrı alınır. Oğlan olursa tümüne birden ikrar alınır.
116
17
EV ONDALAMA261
261 İzmir Yazması “Bir Talibin Evini ondalamanın Tarif-i Beyanındadır” başlıklı bölüm (s.55). Rıza Yetişen Tahtacılar arasında Oğul babadan ayrılıp giderken cebine bir harçlık koyar. Babanın gönlünden ne koparsa cüzdanına koyar. Kese bereketi olarak. Bunu saklamasını söyler. Eski dönemde bu para harcanmaz.
Veli Asan Tahtacılar arasında, bu törenin 70-80 yıl önce kalktığını bildirir. Asan’a göre “ev ondalama” Eski Türkler arasındaki “ülüş geleneğinin ardılıdır. Bu geleneğe göre, mürebbi, disel törenler başlamadan önce gelip talibin malını ondalarlar. Buna göre dedeye akça biçilir. Gelenek bu biçimi ile yalnız Yanyatır ocağında 70-80 yıl öncesine dek yaşamış, sonra yitip gitmiştir. Yine Tahtacı Alevi ocağı olan Hacı Emir’lilerde ise bu gelenek bulunmaz.
Aleviler arasında ülüş geleneğinin izlerinin bulunduğuna şu yakınlarda biz de bir yazımızda değindik.
Türk geçmişinde örneği çok eskilere inen, toplumsal yağma geleneği vardır. Sözkonusu yağma geleneği en güzel biçimde Dede Korkut’ta anlatılır:
“Kazan üç yılda bir İç-Oğuz, Dış-Oğuz beylerini toplardı. Üçok, Bozok yığınak olsa Kazan evini yağmalatırdı. Kazan Beyin adeti bu idi ki, kaçan evini yağmalatsa, helalinin elini alır, evinden dışarı çıkardı. Bundan sonra evinde nesi var, nesi yok yağma ederlerdi.
Yine Kazan evini yağmalatır oldu, ama Dış-Oğuz Beyleri gelmediler, birlikte bulunmadılar, yalnızca İç-Oğuz beyleri yağmaladı.
Dış-Oğuz beylerinden Aruz, Emen ve geri kalan beyler bunu işittiler:
Bak, bak! Şimdiye değin Kazan’ın evi yağmalandığında hep birlikte olurduk, şimdi suçumuz nedir ki yağmada birlikte bulunmadık, dediler.
Ağız birliği edip bütün Dış-Oğuz beyleri Kazan Bey’i selamlamağa gelmediler, kin bağladılar.(Orhan Şaik Gökyay, Dede Korkut Hikayeleri, Dergah y., İstanbul 1995, s. 165)
Batı dillerinde “ülüş“ adı verilir bu geleneğe. İlkel toplumlarda yapılan toplumsal sözleşme şöleni olarak tanımlanır.
Dede Korkut’ta yağma kurumu tüm ayrıntıları ile bu öyküde anlatılır. İktisatçı Sencer Divitçioğlu, Oğuz yağmasını “bir ödülleme”olarak değerlendirir. Yağmanın ilkelerini şöyle belirler:
1. Yağma, beylerce yapılır.
2. Belli zaman aralığı ile yinelenir (belki üç yılda).
3. Yağmalattıran, yağmadan sonra, mal-mülkünden geriye hiçbir şey kalmayacağını bilir (helalını alıp dışarı çıkar).
4. Yağmada herşey yok edilir (giysi ve mal).
5. Bu bakımdan yağma savaşla aynı sonucu doğurur, tahripkardır.
117
6. Beyler için yağmaya çağrılmama, en büyük hakaret sayılır (Kazan’ın Dayısı Aruz).
7. Yağmaya çağrılmayınca düşmanlık başlar.
Düşmanlık sonucu açılan savaş, yine yağma ile biter. (Sencer Divitçioğlu: Kök Türkler, Ada y. İstanbul 1987, s. 237).
İbn Fazlan gezi günlüğünde benzer bir olaya değinir. Oğuzlarda ölüm törenini şöyle anlatır:
“Oğuzlardan biri hastalanınca, o kimsenin cariyelerive köleleri kendisine hizmet ederler. Ev halkından, başka hiçbir kimse ona yaklaşamaz. Çadır evlerinden uzakta onun için bir çadır kuraralar. Ölünceye veya iyi oluncaya kadar onu çadırda bırakırlar. Eğer, bu kimse fakir veya köle olursa onu saharaya atıp giderler.
Aralarından biri ölürse, onun için ev gibi büyük bir çukur kazarlar Bundan sonra cesedini alıp hırkasını (elbisesini) giydirir, kuşağını ve yayını kuşandırırlar, eline içinde nebiz olan ağaçtan bir badeh verip, önüne bir nebiz bulunan ağaçtan bir kap koyarlar. Sonra bütün şahsi eşyalarını getirip onunla birlikte bu oda gibi çukura koyarlar. Daha sonar ölüyü çukurda oturtup üzerini tavanla örterler. Mezarın üzerinde çamurdan bir kubbe gibi bir tümsek yaparlar. Bundan sonra ölünün hayvanlarının yanına varıp miktarına gore, birden yüze veya ikiyüze kadarını kurban olarak öldürürler. Onların etlerini yerler. Başlarını, ayaklarını ve derilerini ve kuyruklarını bir tarafa ayırıp, bunları kesilmiş ağaçlar üzerinekabrinin başına asarlar. Bunlar “Ölünün cennete giderken bineceği hayvanlardır.” Derler. Eğer ölen kimse, sağlığında insan öldürmüş kahraman biriyse, öldürdüğü insanların sayıları kadar, ağaçtan suret yontup bunları kabrinin üzerine dikerler. “Bunlar onun hizmetçileridir. Cennette ona hizmet edecekler.” derler.
Bazan hayvanları kuban etmeyi bir-iki gün geciktirirler. Bunun üzerine aralarındaki büyüklerden bir ihtiyar (şaman) onları, kurbanları çabuk öldürmeye teşvik eder. Ölüyü rüyamda gördüm. Bana Görüyorsun arkadaşlarım beni geçtiler. Onları takip etmekten ayaklarımın altı yara oldu. Onlara yetişemiyorum. İşte tek başıma kaldım’ dedi.der. Bunun üzerine ölünün hayvanlarına varıp bir miktarını öldürürler ve kabrinin yanına asarlar. Bir veya iki gün geçtikten sonar ihtiyar tekrara onlara gelir. ‘Falanı (ölüyü) rüyamda gördüm. Bana: Aileme ve arkadaşlarıma haber ver. Beni geçenlere yetiştim. Yorgunluğum geçti, der’ (İbni Fazlan Seyehatnamesi (Haz. Ramazan Şeşen), Bedir y., İstanbul 1975, s. 36-37=
Eski Uygur Türkçesinde “yagmak” eylemi yananlamda “kurban sunmak anlamına geliyor.
118
Bilindiği gibi Oguz’un 24 boyundan birinin adı da “Yagma”. Bu anlam bizi kimi başka düşünceye götürüyor.
Oğuz Türkçesinde “yağma” ülüş anlamına geldiği gibi “çapul” anlamına da geldiği anlaşılır. İlkinde yağma el-gün arasında yapılır. Savaş amaçlı değildir. Amaç, evde bereketin olduğunu ortaya koymak, bu bolluğu yağmacılarla üleşmektir. Göçebe devlet yaşamında bir tür eli açıklık, cömertlik, han sofrasının herkese açık olması gibi gözükür. Uygur Türkçasindeki “kurban etme” anlamı ile örtüşür.
Ne ki olay, savaş niteliğine de dönüşebilir.
Çapul ise bunun tam karşıtıdır. Savaşın sonucu ortaya çıkan bir durumdur.
Yerleşik toplumda bu, gelenek bir yanıyle “ağalık” geleneğine dönüşür. Ağanın sofrası herkese açık olmalıdır. Ağalık vermekle, eşkıyalık kırmakladır. Ağanın elinin açık olması gerekir. Anadolu ağalık düzeninde ülüş geleneğinin izleri sezilir.
Olayın bu boyutu, görkemli gözükür. Ama yağma geleneği, hemen ardından savaşçı talan geleneğini getirir. Göçebe toplum yapısı, taşınır malvarlığı gücüne dayanır. Bu ise, canlı maldır. Davar ya da mal sürürsü. Kuşaktan kuşağa geçecek kalıcı servet değil, savaşçı gücüne dayanan yağmaya dayanır. Bu olgu Türk toplumunda toplumsal sınıfın çok esnek olmasında başlıca etkenlerden. Malvarlığı, bedenselgüç ve savaş yeteneği ile değiştiriyor. Bu yüzden toplumsal sınıf kalıcı değil.
Ziya Gökalp kirvelik geleneğini de ülüş’ın bir türü olarak niteler. Cemil Cahit Güzelbey bir yazısında (Potlaç Töreninin Gaziantep’teki İzleri, Türk Folkloru Araştırmaları Dergisi, sayı 264, İstanbul 1971, s. 6017) ülüş geleneğinin izlerinin yakın zamana dek Gaziantep çevresinde sürdüğüne değinir. Yazar, Gaziantep köylerinde 1950 yılına değin aşiret törelerinin bir çoğu korunduğundan yola çıkar. Buna göre, Salur Kazan’ın ülüş törenine benzeyen şölenlerin basit bir devamı çehiz törenlerinde yaşanır. Belirlenen günde erkek tarafı çehiz yüklecekleri katır ve beygirlerle -daha sonra kamyonlarla- kız evine yollar. Çehiz taşıyıcılar kapıda karşılanıp içeri alınırlar. Mevsimine göre çay, kahve, çeşitli şerbetler, dondurma sunulur. Biraz dinlenildikten sonra, çehiz getirilen hayvanlara yüklenmeye başlanır. Bu sırada kimi çehiz taşıyıcılar, çeyiz içinde elle taşınır ne bulurlarsa aşırırlar. Ancak bu iş ülüşta olduğu gibi açıktan değil, biraz gizlice yapılır. Ev sahibi bir malın aşırıldığını görse bile isteyip geri almaya kalkmaz. Bu töre bilindiği için, ortada elle taşınır parça bırakılmamasına özen gösterir yalnızca. Ama çehiz taşıyıcılar bir yolunu bulup mutlak birşerler yürütürler.
Ülüş geleneğinin izleri Alevilikte de yaşar. Kış aylarında dedeler köylere görüm yapmaya çıkarlar. Toplumun beğenisine göre kimi dedeler büyük köylerde cem birlerler. Cemin sonunda halk gönlünden ne koparsa hakullah verir, dedenin hizmetini ödemek ister. Buraya dek yaşanan emeğin karşılanmasıdır. Ama iş bununla bitmez. Bir dizi küçük dedeler, asıl hizmet yapan dedenin cemine tünemeye başlar. Töreye göre kazanç ortaktır. Asıl dedenin kazancını, hiç iş yapmamış bu dedelerle paylaşması gerekir. Post dedesi denen büyük dedenin eli
119
Bir talibin evini ondalama şöyle yapılır:
Önce delil uyanır. Sonra o talibin kazanı ve katranı dışında ne kadar malı varsa değeri ölçülür. Kaç kuruş tutarsa, içinden, dokuz doksanı, dokuz sıfata lanet olsun” denerek çıkarılır.
Sonra ne kalırsa üçe bölünür. (Bu üç bölümden)
“Bir bölümü şahın, bir bölümü mürşidin, bir bölümü cem erenlerinin” denir. Bundan sonra:
“Mürşit geçti, cem erenleri de geçti” denir.
Şaha kalan bölüm yeniden üçe bölünür. Yukarıda anlatıldığı gibi:
“Mürşit geçti, cem erenleri de geçti” denir.
Şaha kalan (bölüm) üçer üçer bölünüp üç kalıncaya değin yine üçe
sıkılık göstermesi, öbür dedelerle kazancını paylaşmaması büyük ayıp sayılır. Dedenin eli açıklık olması toplum gözünde yücelmesidir. Bu nedenle, büyük dedeler ne kazandılarsa, büyük bölümünü dağıtırlar. Öyle ki, bir kış boyu cem yürüten, bir dizi sıkıntıya katlanan dedenin evine eli boş döndüğü olur.
Yakın zamana dek kimi Alevi köylerinde ev büyüğünün ölümünün ardından, ev sahibinin mal-davarının bir bölümünün kesilip yenildiği anlatılır. Eski Türk töresinde buna benzerbir ipucu bulunur. Varlıklı kişilerin ölüm törenleri için bir mal ayırdıkları bilinir. Aleviler arasındaki son örneğinin Sivas yöresinde yaşayan Koçgiri Alevileri arasında yaşadığını işittik. Olay şöyle gelişir: Alişan Bey ölür, ardından ağlaşmalar, yas tutmalar sürer. Birkaç gün sonra gelin Sırma Hatun ahıra gittiğinde bir-iki mandanın kaybolduğunu görür. Gelip ev halkına durumu söyler. Kaynana gülümser: Eyvah ülüş yapmışlar der. Bu geleneği bilmeyen gelin Sırma hatun „ne demek ülüş“ diye sorar. Kaynana büyük ölümlerin ardından böyle yağmaların yapıldığını söyler. „Bu töredir“ der. Koçgiri aşretinden olmayan Sırma Hanım şaşar „yere batsın böyle töre, böyle töre mi olur“ diye kargış verir. 60’lı yıllara dek süren bu gelenek de ülüş geleneğinin yakın zamana dek, -tüm Aleviler arasında olmasa bile- sınırlı bölgelerde yaşadığını gösterir. (Bu olayı 2006 yılı Aralık ayında beni ziyarete gelen Ablam Kıymet Yılmaz’dan dinledim. Daha önceki yıllarda Almanya’da başka kişilerden de böyle bir geleneğin bulunduğunu duymuş, ama yeterince belge olmadığı için yazmaya cesaret edememiştim.)
120
ayrılır. Yine:
“Mürşit geçti, cem erenleri de geçti, şah da gani” denir.
Bundan sonra da erkândan geçilir. (Talibin) ikrarı alınmış oğlan çocuğu varsa, o da anasının aşağı yanında dara durur. Birlikte erkândan geçerler. Musahibi olmayan talibin evini ondalamak erkân değildir.
121
18
OCAK KAZDIRMA262
Ocak kazdıran talip bir kan akıtır. Dolusu içilip lokması yenince, mürşit ya da rehber eline bir çapa alıp ocağın önünde dar olur. O talip de bacısıyla (onun) sol yanında dar olur. Ondan sonra mürşit ya da rehber
262İzmir Yazması “Ocak Kazdıran Talibin Tarif-i Beyanındadır” başlıklı bölüm (s. 40). Rıza Yetişen Tahtacı Aşiretleri adlı kitabında “Ocak Kazma” bölümünde bu töreni evlenen gence yeni ev kurma biçiminde açıklar.
Yeni ev kuracak gencin ev açması şöyle bir törenle kutlanır: Yeni eve koru komşu toplanır. Bu tören için en az üç kişi gereklidir. Geçimi yaşamı elveren ocak kazdıran en bir koyun kurban keser. Yok durumu elvermiyorsa bir horoz keser. Dede, yeni açılan ocağın başına geçer. Talip sol yanında dara durur. Dede, elinde tuttuğu kazma ile ocağın sağına “Ya Allah”, soluna “Ya Mauhammet”, ortasına “Ya Ali” diye yavaşça kazıyormuş gibi vurur. Sonra ocağa konmuş olan odunları tutuşturur. Ardından çapayı talibe verir. Talip rehberin elini öper. Dede şu hayırlıyı okur:
“Allah Allah Allah… La ilahe illallah, Muhammet resuluulah, Aliyyül veliyyullah, mürşid-i kamilullah. La feta illa Ali’la seyfe illa Zülfikar, evi ocağı şen, nasibi ayrı, kısmeti gür, ocağı kadim oal. Tuttuğu ileri gide. Şah-ı merdan yardımcısı ola. Gerçekler demine hu!”
Diz çöktüğü ocağın önünden kalkıp yerşne oturur. Hemen kurbanlık kesilip bu ocakta pişirilir. Bu arada dolu üçlenir. Eğlenceye başlanır. Kurban pişince sofralar açılıp yenir. Dede hayırlı duası verip yerine oturur. Yeni ocak sahibi eşi ile birlikte herkesin elini öper. Dede dua eder. Dedeye 110 para ustaz hakkı verilir. (Rıza Yetişen: Tahtacı Aşiretleri, İzmir 1986 s. 40)
Edremit Tahtacıları Arasında bir baba çocuğu evlendirmek, düğününü yapmak ve evini yaptırıp, ayırmak zorundadır. Ayırırken bütün köylüye “oğlan ayıracağını bildirir. Herkes tüm köylü gelir. Mürşit gelir oraya bir kazma ile onu özel bir dua ile duayı okur. Gider bacanın içine üç kez vurur. Bir kurban kesilir. Baba meydan görür mürşitte, çocuk da meydan görür babanın arkasında. Artık bu ayrılıktır. Ayrı bir ocak kurulacaktır. Yuvadan uçurmuştur. Yeni evde yapılıyor. Yeni eve uğur aktarıyor. Baba ocağın içinde bir ateş yakıyor. Baba oğulla “taş ol başar” diyor. (Hasan Akburak’tan derlendi.).
122
çapa ile ocağı üç kez tılsım eder, çapayı o talibin eline teslim eder. Talip de elini öper. Mürşit ya da rehber yerine oturunca o talip bacısıyla cemaatın da elini öpüp dara durur. Bir Gülbeng çekilir ve cemaat dağıtılır. Yüz on para üstad hakkı alınır.
123
19
NİYAZ263
Ve de ustadın, halifenin, evlad-ı al-ı Resul’ün bilge sözleri şöyledir: Talip olan sofu pirlerin, meşayihlerin adları geçtikçe niyaz etmeli.
Ancak niyaz etmek üç bölümdür: Birinci ellerine, ikinci ağzına, üçüncü gözlerine yüz sürmektir. Pir yanında olduğu sürece, mününün müslümün çeğnilerine veya dizlerine niyaz etmesi er-kandır. Ve de bakire kızlar ve dul avratlar mücerrettir. Bunlara niyaz etmek erkân değildir.
Ve de bir kimseye hem tarik çalmak, hem kurban almak ve hem de tarik akçası almak erkândır. Nedeni, sofuya bir erkân çalınsa büyük günahtan arınır. Kurban alınınca beladan ve kazadan emin olur. Niyaz alındığında hak ile hak olur. Ancak, cemde karar pirindin ve de şefaat hak ceminindir.
263 niyaz: Yalvarma, dua. 1. Niyaz Tanrı sevgililerinin vasfıdır. Tanrı aşıklarının vasfıdır. Naz ehli olanlar Tanrı’ya çeşitli sözler söylerler. Görünüşte kötü söz ve davranışlarda bulunabilirler. Tanrı bir kulunu severse, suç ona ceza vermez” hadisi bu inancın dayanağıdır. 2. Şeyhe (baba, dede) saygı. Diz çökerek şeyhin sağ ve sol dizini öpmek anlamında kullanılır. (Cahit Öztelli: Pir Sultan Abdal, İstanbul 1978, s.463).
Ayrıca:
Niyaz, ayrıca büyüklerin yanında edeple oturmak anlamında kullanılır. Hacet, ihtiyaç, istek ve armağan anlamlarına gelir. Bütün tarikatlarda niyaz vardır. Yalnız şekli değişir. Mevleciler sağ ayağın baş parmağı ile sol ayağın parmağı üzerine basıp eğilmek suretiyle niyazda bulunurlar. Bektaşiler bu makamda bir parça eğilmekle beraber diz çöker dedenin sağ ve sol dizini öperler. Niyaz hediye ve ihsan yerine de kullanılır. Mevlevi ve Bektaşiler sadaka kabul etmez niyaz alırlardı. (Mehmet Eröz: Türkiye’de Alevilik-Bektaşilik, İstanbul 1977, s.143-144.)
Niyaz “Şeyhin dizlerini, göğsünü ve yeri öpmeye yahut sağ ayağının baş parmağını üstüne ve ellerini sağ üste gelmek ve parmaklar düz ve açık olarak omuz hizasında bulunmak üzere çaprazvari göğse koyup şeyhin önünde başını öne eğmeye niyaz denir.
124
20
DAR264
Ve de “dar kaçtır” diye sorarlarsa, “dörttür” diye karşılık ver.265
Birinci Mansur darı, ikinci Fazlı darı, üçüncü Nesimi darı, dördüncü Fatıma darıdır266.
(Demek) nazarda durmakta dört erkân vardır267.
Birinci Mansur darı(dır). Dara asılır gibi doğru(ca) pir önünde dürüp elini sallandırıp asılı durmaktır268. Talip, dara geçip durduğunda Mansur olur269.
İkinci, Fazlı darı(dır). Fazlı darı “Aşk ola” denilince secdeye varmaktır. Nedeni, Hazreti Fazlı’yı yüz üstü bıçağa bırakmışlardır. (Bu darın anlamı) “Fazlı gibi hançer ciğerimde” demektir270.
Üçüncü Nesimi darı(dır). (Talip) doğrulup oturduğu zaman Nesimi darı olur. (Bunun anlamı) Nesimi gibi postum yüzdürdüm” demektir271.
Dördüncü272 Fatıma darı(dır). Fatıma darı ayağını birbirinin üstüne koymak(tır). (Fatıma darı) İmam Hüseyin’den kalmıştır. Bir gün İmam Hasan ile İmam Hüseyin dururken Sultan-ı Enbiya
264 İzmir Yazması (s. 141)ve Alaca Yazması (s. 184). Dâr, darağacı anlamına gelir. Alevilikte cemde dede önünde duruş biçimidir. Alevilikte bu duruşun dört biçimi vardır ve dört ayrı adla anılır. Bu bölümde işte bu dar biçimleri anlatılmaktadır.
265 Alaca Yazması ( s. 189)
266 İzmir Yazması (s. 141).
267 İzmir Yazması (s. 141.
268 Alaca Yazması (s. 189).
269 Alaca Yazması (s. 189).
270 İzmir Yazması s.141.
271 Alaca Yazması (s.189), İzmir Yazması (s.141)’de “Fazlı darı üçüncü dar” olarak gösterilir. “Tarik altından geçtikte zülfikâr çalınıp kalktıkta Fazlı olur” denir. Bu anlatım tümüyle yanlıştır. Aleviler arasında Fazlı darı Alaca yazmasında (s.189) anlatıldığı biçi-mindedir.
272 Alaca Yazması (s. 189).
125
Hazretleri bir su istedi. İmam Hüseyin çabuk idi. (İmam Hüseyin ivecen) davranınca sol ayağının mübarek parmağını taşa vurup kanattı. Efendimize su verirken utandığından dolayı sağ ayağını sol ayağının üstüne koydu273. (Talip) gülbenk alıp gidince günahından azad olur. Arınıp tertemiz olur. Onların amellerini Haktan başka kimse bilmez274.
Bir sofu sıdk ile dara dursa bu dört darın piri o mümine şefaat eder275.
273 İzmir Yazması (s 141).
274 Alaca Yazması (s. 189).
275 Alaca Yazması (s. 189).
126
21
KAMBER’İN NEFESİ276
Ali’nin Kamber’inin nefesi kokardı. (Bu nedenle) kendisi halktan utanıp cemeata gelemezdi. Nedeni, halk ondan incinirdi. Bu durumu Hazreti Resul bilirdi. (O günlerde Hazreti Resul) kızı Fatma ile Zehra’nın evinde oturup inananlara nasihat ederdi.
(Bir gün sohbetlerden birine gelirken yanında) taze incir ve hurma getirdi. Kamber orda yoktu. Hazreti Muhammed, Hazreti Ali’yi yanına çağırdı. Kulağına gizlice:
“Ya Ali, var Kamber’i davet et. Gelip cemeate “aşk olsun” dediğinde biz de “Kamber nefesin misk olsun” diyelim.” dedi.
Şah-ı Merdan varıp Kamber’i davet etti. Kamber cemeate gelip:
“Aşk olsun!” dedi. Orada bulunan cemeat:
“Erenlerin himmetiyle nefesin pâk olsun, hû cemaline meşk olsun” diye karşılık verdi.
O anda erenlerin himmetiyle Kamber’in nefesi misk-i anber gibi koktu. (Cemeat) Kamber’e yer gösterdi. (Kamber) oturdu. Taze hurma ile incir niyazını yediler. Gülbenk ettiler, dua kıldılar.
276 İzmir Yazması”Kamberin Nefesinin Pak Edilmesi” başlıklı bölüm (s. 147).
Kamber, Hz.Ali’nin mahbubu idi ve Ali her yere onu yanında götürürdü. Hz.Ali’nin sofrasını da Kamber açar ve Kamber kapardı. Bu sofra aşk ile açılır ve aşk ile kapanırdı. Sofrada aşktan başka söz edilmezdi. Kamber esas itibariyle de cömert idi. “Kambersiz düğün olmaz” sözü de Hz.Ali’nin onu her yere birlikte götürmesine dayanır.
Alevi dinsel törenlerinin sonunda kurulan sofraya “Ali Sofrası” dendiği gibi, “Kamber sofrası” da denir. (Prof.Dr.Cavit Sunar, a.g.e., s.173)
127
22
UĞRULUK277
Anlatıldığına göre Hazreti Resûlullah-ı Taalâ Aleyhi Vessellemin ak devesini sekiz kişi uğrular. Bir ıssız yerde (deveyi) boğazlayıp bir parçasını pişirdiler. (O sırada) Hazreti Resul, deveyi aramaya çıktı. (Uğrular deveyi) yerken üstlerine geldi. Bunlara sordu:
Deve yitirdim gördünüz mü?”
O sekiz kişi Resil’den yüzlerini çevirip:
“Görmedik” dediler.
(Birinci) o sekiz kimse cüzzam oldu. O zamandan şimdiye kadar cüzzam olanlar o soydandır. İkinci, devenin etini yerken ağzında sakladı, ağzı koktu. Üçüncü, koltuğunda sakladı, koltuğu koktu. Dördüncü, koynunda sakladı vücudu koktu. (Beşinci) biri gömleği altında sakladı gövdesi alaca oldu. (Altıncı) biri devenin başını altına alıp oturdu, ur oldu. (Yedinci) biri devenin kanını toprağa karıştırıp yok eyledi. O temreği278 oldu. (Sekizinci) biri kemiğini ateşe yaktı, o miskin oldu.
Cüzzam olanlar bir söylentiye göre yedi, bir söylentiye göre sekiz kişidir. Birinci, ulu Tanrı’nın hışmına uğrayıp enbiya ve evliyadan kargış alanlardır. İkinci, Mansur’un öldürülmesine fetva verip dara çekenlerdir. Üçüncü, Seyyit Nesimi’nin sözlerini küfür sayıp derisini yüzenlerdir. Dördüncü, Hazreti Resul’ün ak devesini çalıp inkâr edenlerdir. Beşinci hayız ya da gebeyken avratlarla cinsel ilişkide bulunanlardır. Altıncı, yolda cünüp gezenlerdir. Yedinci fahişe kadınla cinsel ilişkide bulunanlardır. Sekizinci, kendi bedenini pis bilip aynen gözü gece görmeyenlerdir. Hazreti İmam Hasan’a ağı içirip ve Hazreti İmam Hüseyin’in başını kesip
277 İzmir Yazması “Uğruluk” başlıklı bölüm (67-68).
278 temreği: Eksema.
128
ihanet edenlerdir279.
Uğrunun dört kapı, kırk makam, onyedi erkânda yüzünün kara olduğu söylenir. Ve uğru dört bölümdür. Birinci, mal uğrusudur. Hak yanında yüzü karadır. İkinci, dil uğrusudur. (Dil uğrusu) bilgi sahibinden bilge sözleri öğrenip varıp Müslümanları dili ile aldatır. Zahirde batında yüzü karadır. Üçüncü, yol uğrusudur. (Yol uğrusu) bir kemal ehlinden erkân görüp varıp Müslümanları aldatıp babalık satar. Dünya ve ahirette yüzü karadır. Dördüncü gönül uğrusudur. (Gönül uğrusu) sarkıntılık eder. Bir Tanrı kulunun gönlünü çalar. İşi bittikten sonra geri çekilir, bırakıp gider. Dört kapı, kırk makam, on yedi erkânda yüzü kara olur280.
Ve de yedi kimse dünyada kibirlik edip lânetli olup dışlandılar. Birinci katil Kabil’dir. İkinci, lânetli Nemrut’tur. Üçüncü, lânetli Firavun’dur. Dördüncü, Kâbus’tur. Beşinci, lânetli Şeytan’dır. Altıncı, lânetli olan Babın’dır. Yedinci, lânetli Ebu Cehil’dir. Tanrı’nın lâneti tüm zalimlerin üzerine olsun281.
279 İzmir Yazması s.67-68.
280 İzmir Yazması s.67.
281İzmir Yazması s.68.
129
23
CEBRAİL’İN TARİKLENMESİ282
Ve de tarik, tercüman Hazreti Risaletpenah283 Emir-el-müminin’den kaldı.
O zamanlar bu dünya kurulmamıştı. Ve Hazreti Muhammed Mustafa ile Aliyyel Murtaza bu onsekiz bin âlem içinde görüntüsünü işlememişti284. Cebrail:
“Ben peygamberin yaklaştırıcısıyım285. Muhammed Mustafa (benim) karşımda durur” dedi.
Pes, Hazret-i Resûl Ekrem’in içerisine Cebrail’in bu düşüncesi doğdu. Cebrail’in kalbine kuşku geldiğini anladı. Yine o sırada Cebrail Aleyhisselam geldi:
“Ya Muhammed bana niçin izzet ve saygı göstermezsin? Saygı göstermemekte kusurlar(ım) nedir?” diye sordu.
(Bunun üzerine) Hazreti Resûl şöyle buyurdu:
“Ey Cebrail, sen melek olduğunu bilmiyor musun? Senin kalbine kuşku girmiş”
O zaman Cebrail Aleyhisselam yüzünü yere vurdu. Şahı Merdan Aliyyel Murtaza’dan aman dileyip yola girdi. Ecrini286 verdi. Cebrail Ulu Tanrı’dan sığınma isteyip dergâhına gelip özür diledi. (Şahı Merdan Aliyyel Murtaza) Cebrail’e tarik çalıp tercüman aldı.
Ondan beri rehberlik Cebrail’den kaldı. Ve pirlik Şahı Merdan Ali’den kaldı.
282 İzmir Yazması s. 79. “Cerail’in Tariklenmesi” başlıklı bölüm.
283 risalet: 1. Elçilik. 2. Peygamberlik. 3. Haber ulaştırma, habercilik. risaletpenah: Muhammet peygamber. Hacı Bektaş Yazmasında dördüncü tacın Muhammed’e, beşinci tacın Ali’ye indiği belirtilir (s. 251).
284 Bu sözcük özgün anlatıda “vechini nakşeşmemişti” biçiminde geçer. vech: 1. Yüz, surat. 2. Üst kesim. 3. Ön, alın. 4. Biçim, üslup. 5. Neden. 6. Araç.
285 Özgün anlıtda “muharrib: yaklaştıran, yakınlaştıran” sözcüğü kullanılır.
286 ecr: 1. Ücret, bir işin karşılığı, gider. 2. sevap.
İzmir Yazması “Cömertlik Yapılmayan Yedi Nesne” başlıklı bölüm. (s. 142)
130
24
TAC287
“Gökten kaç tac indi?” diye sorarlarsa, “yedi tac indi” diye karşılık ver288.
Birinci, Adem Safiyullah’a ak (tac) indi. İkinci, Nuh nebiye ak (tac) indi. Üçüncü Halil İbrahim’e kara (tac) indi. Dördüncü, Musa’ya289 sarı (tac) indi. Beşinci İsa’ya gök (tac) indi. Altıncı, Hazreti Resul’e yeşil (tac) indi. Yedinci, Emirel Müminin Hazretlerine kırmızı (tac) indi.
Âdem peygamberin tacının tereği dörttür. Dört ana unsur da (dört) kitaptır. Daha doğrusu ateş, su, yel, topraktır.
Nuh peygamberin tacının tereği altıdır. (Bu altı terek) altı yön anlamındadır. Ve kuzey, güney budur.
Halil İbrahim Aleyhisselam’ın tacının tereği yedidir. (Yedi terek yedi) yıldızdır. Anlamı budur. Yedi yıldız şunlardır: Ay, Merkür, Zühre, Güneş, Müşteri, Merih, Zuhal.
Hazreti Resul’ün tacının tereği onikidir. (Bu oniki terek) oniki burca karşılıktır. Koç, boğa, ikizler, yengeç, aslan, başak, terazi, akrep, yay, oğlak, kova, balık.
Ve Şahımerdan Ali’nin tacının tereği onikidir. (O) Onbir imamın atasıdır. Ve de bu onikinin öncesinin Ali olduğu gün yazande yazılmıştır. Sonuncusu Mehdi Sahibzaman’dır. Ve Hazreti Resul:
“Birinci (imam) Ali ve sonuncu (imam) Mehdi olacaktır” diye
287 İzmir Yazması (s.81-82). 2.Hacı Bektaş Yazması (s. 251-252)
Tac, Alevi büyüklerinin giydikleri özel başlığın adıdır. Oniki dilimli olan bu tacın oniki imamı gösterdiği inancı yaygındır. Tacın özel bir kutsallığı olduğuna inanılır. Tacın, bir tarikat giysisi olarak, Anadolu’ya Babalılarla geldiği, nitekim Yunus Emre’nin şeyhi Barak Baba’nın bile bu etkiyle boynuzlu tac giydiği söylenir. (Eyüboğlu, Bektaşilik İstanbul 1980, s.166 ve 168)
288 2.Hacı Bektaş Yazması s.251’de “beş tac indiği belirtilir.
289 2.Hacı Bektaş Yazmasında dördüncü tacın Muhammet’e, beşinci tacın Ali’ye indiği belirtilir(s. 251).
131
buyurmuştur.
“Tac nedir?” diye sorarlarsa:
“İnsandan ibarettir. Ve ihsan da insanın vücudundadır” diye karşılık ver.
“Tacın farzı nedir?” diye sorarlarsa:
“Pirdir, pirin sözlerini tutmak ve pire hizmet etmektir. Ve tacın sünneti pire itaat etmektir. Tacın aslı Tanrı’dan günahının bağışlanmasını istemektir. Bir daha günah işlememek üzere tövbe etmektir. Tacın buyruğu cahil ile sohbetten ve de kötü kadınlarla ilişkiden sakınmaktır.”
(Tacın) önderi ve kılavuzu hakkı tanımaktır. Tacın batını yani içi Hak nurudur. Tacın zahiri yani içi, imamın velayetidir. Tacın kelimesi “bir elit”tir. İsmullahtır. Meth-i Ali İbn Ebu Talip Keremullah-u vech Hazretleridir. Halife-i rehnümadır. Önce gelen kimselerin mezhebi Şia onun kıblesi idi. Yol erkân bilmezler idi. Halife ve pir görmezlerdi. Heman bir imaret idi. Vahdet tacının oluşumu sınırsızdır. “Tacın esası” “Sırdır, Hakkı zikirdir”. Tacın kitabı, İmam Hüseyin İbn Ali’nin kitabı’dır.
Tacın şulesi izzetle selam vermektir. Tacın pamuğu Hakkın muhabbetidir. Tacın dirisi başa giymektir. Tacın ölüsü baştan yere koymaktır. Her kim tac giyse ve bu anılanları bilmese o tac ona haramdır290.
Birinci, tacın içi sırdır. Dışı nurdur. İğnesi mürşittir. Ve kubbesi bir Allah’tır. Ve terekleri oniki imamdır. Mühürü Muhammed-Ali’dir. Eni doğudan batıyadır ve uzunluğu arştan kürse değindir. Kapısı dörttür291.
290 İzmir Yazması, (s. 82).
âlem: Evren. Esrar: Sırlar, gizem. Ekber: Büyük. Tümcenin anlamı: “Evren büyük bir sırdır”.
291 2.Hacı Bektaş Yazması (s. 252).
132
25
CÖMERTLİK292
Ve de yedi nesneye cömertlik yoktur. Dört nesnesini geçip dört nesneden geçmemek gerektir.
Birinci, Ulu Tanrı Muhammed’in sevgisinden cömertlik etmedi. Kendinden başkasını kimseyi sevmeye reva görmedi.
İkinci, melekler imana cömertlik etmedi. Melekler imana cömertlik etselerdi, iman miras kalıp bir kişinin imanı bir kişiye miras kalırdı.
Üçüncü, Hazreti Muhammed ümmetine cömertlik etmedi. Muhammed ümmetine cömertlik etseydi ümmetinden geçerdi. Oğlu İbrahim293den geçmezdi.
Dördüncü, Hazreti Ali, Düldül ile Zülfikâr ve Fatıma’ya cömertlik etmedi. Hazreti Ali, Fatıma’dan geçseydi, bir kişinin avradını şeriata göre (başka) bir kişiye bağışlamak caiz olurdu294.
Tıpkı bunlarda olduğu gibi bir sofu kendi müslümünü başka bir sofuya üç kez hizmete gönderse o müslüm o sofunun meşrebi ve muhibbeti olur. Ona bir kimse(nin) düşmanlık etmesi erkân değildir, yezitliktir. Nedeni, birincisi, hizmet edince ceset muhabbeti bilip Hazreti İsa makamını bulur. İkinci, Hazreti Muhammed’in makamını bulur. Üçüncü, kalp muhabbet ma-kamı(dır). Hak Taala’nın katıdır. Hayvan ot yer ve insan muhabbet eder.
292 İzmir Yazması “Cömerklik Yapılmayan Yedi Nesne” başlıklı bölüm (s. 142).
293İbrahim, Muhammet peygamberin çocuk yaşta ölen oğlu.
294 Özgün anlatıda beş, altı ve yedinci nesneler anılmaz. Bunlar Zülfikar, Fatıma ile Hasan-Hüseyin olabilir.
İzmir Yazması “Selam” adlı bölüm. Bu bölümü “Hû” bölümünün ardına (s. 148) ardına koymamız Alevilerin “Hû sözünü de selam olarak kullanmalarından geliyor .
133
26
HÛ295
Şöyle bilinmeli ki, Ulu Tanrı’nın iki (türlü) adı vardır. Birisi gizli, birisi açıktır. Açık adı “Errahmanirrahim”, gizli adı “Hû”dur. (Böylece) Hak Taala Hazretlerinin binbir adı vardır.
İmdi, onun hikmetinden soru sorulmaz. Bir buyruğu ile bir damla sudan güzel yüzlü adam yaratır, ay ve güneş onun güzel-liğinden utanır. (Tanrı’nın) gücü sonsuzdur.
Ve de nimet iki türlüdür. Biri gizli biri açıktır. Açık nimet, mal-mülk nimeti ile oğlan ve kız gibidir. Gizli nimet Şevk-i zevki terk edip Ali-Muhammed yoluna sarf etmektir. İman ve marifet gibidir.
Şimdi şöyle bilinmeli ki; âlem esrar-ı ekberdir296. Ruhtan ruh evreni büyüktür. Ve de sonsuzluktur. Ve insan âlem kalbinden ekberdir. Ve de (bir) hadis-i şerifte “İçinde Tanrı zikri bulunan yürek en ulu evdir”297buyrulmuştur. Mümin olanın zikri kabuldür ve kalbi beyt-i şeriftir298.
Ancak, Hak Taalâ’yı anmak yedi türlüdür. Birinci pirin hizmetini bilip işlemektir. İkinci Allah-u Taalâ Hazretlerinin ikrarına razı olup Tanrı yoluna düşmektir. Üçüncü şeriata sağlam bağlılıktır. Dördüncü, tarikate sıkı bağlılıktır. Beşinci marifeti sağlam olmaktır. Altıncı ilmi sağlam olmaktır. Yedinci edep ve hayası sağlam olmaktır299.
295 İzmir Yazması “Hu” başlıklı bölüm (s. 112). Arapça “o” anlamına gelen sözcük, tarikatta genellikle “Tanrı anlamında kullanılır. Gülbenk okunduktan sonra “Hu” denir. Bu, Tanrının adı anlamındadır.
296 âlem: Evren. esrar: Sırlar, gizem. ekber: Büyük. Tümce “evren büyük bir sırdır” anlamındadır.
297 Özgün anlatıda bu hadis Arapçadır.
298 beyt-i şerif: Kutsal ev. Burada Kâbe anlatılmak isteniyor.
299. İzmir Yazması (s. 112)
134
Şöyle bilinmeli ki; selam300 Hak Taalâ Hazretlerinin ulu, büyük adlarından biridir. Selam Tanrı’nın selamıdır. (Onun) temiz sıfatıdır. Aşk (ise) insanın sıfatıdır. Ve de selam kudret kandilinin nurudur.
“Aşk olsun” demek “cesede can geldi” demek(tir).
“Hoş gördük” ve “sefa gördük” (demek), “ceset geldi” (demektir). Ve bir rivayete göre “safa gördük” sözü Cebrail Aleyhüsselam(‘ın) dilinden Adem Safiyullaha, Nuh Nebiyullah’a, İbrahim Halilullah’a ve İsmail Zebhullah’a geldi. “Hoş gördük”, “Safa gördük” demek Cebrail Aleyhüsselam’ın dilinden Eyyüb Şifaullaha, Yusuf Hüsnullah’a ve Süleyman Eminullah’a geldi. Bu sekiz peygamberin her biri bir belâya tutuldu. (Onlar bu çıkmazda iken) Hak Taalâ Hazretleri Cebrail Aleyhüsselam Hazretlerini gönderdi. Cebrail gelip sekiz peygamber belâ anındayken “sefa gördük” “hoş gördük” dedi. İmdi, sema, aşk (olsun), sefa (gördük) ve hoş (gördük) sözlerinin anlamının bu olduğu anlaşıldı. Er ve bacıların selamları ve karşılıkları gereklidir. (Bir ev sahibinin eve gelen kimsenin selamına karşılık vermesi) “Bu ev senindir” demektir301.
Besmele302;
İmdi şöyle bilinmeli; bir kimse “Bismillahirrahmanirra-him” dese tıpkı ateşin karşısında mumun erimesi gibi, lanetli şeytan erir.
Ve bu rivayette “Bismillahirrahmanirrahim” sözü dört sözcüktür. Ve günah (bu) dört tür üstünedir. Birinci gece günahı, ikinci gündüz günahı, üçüncü gizli günah, dördüncü açık günahtır. Ne zaman ki bir kişi yürekten “Bismillahirrahmanirrahim” dese, Allah-u Taalâ o kimsenin günahını yarlıgar, bağışlar.
Ve de evliyalar sultanı bir hadisinde şöyle buyurur: “Bir kimse inançla “Bismillahirrahmanirrahim” dese, Ulu Taalâ Hazretleri baş
300 İzmir Yazması “Selam” başlıklı bölüm (s. 148). Bu bölümü, Alevilerin “Hu” sözünü de selam olarak kullanmalarından geliyor.
301İzmir Yazması s. 148.
302 İzmir Yazması s. 110. “Besmele” başlıklı bölüm.
135
yazıcısına buyurur. O kimseye divanına gelince Cennette dörtbin derece (hayır) yazdırır. O kimsenin dörtbin günahını bağışlar”.
Ve bir hadiste Muhammed Mustafa Hazretleri buyururlar ki: “Bir kimse çocuğunu okumaya verse ve o çocuk bir kez “Bismillahirrahmanirrahim” dese, Hak Taalâ Hazretleri o oğlan ile atası ve anasının ateşten uzaklaşmaları, asla cehennem ateşi görmemeleri için berat yazar.
Ve de Hazreti Ali Keremullahu veçhe Hazretlerinden şöyle rivayet olunur: “Hak Süphane ve Taalâ Hazretlerinin ne kadar sırrı ve gizemi varsa dört kitapta bildirmiştir. (Bu dört kitabın) birincisi Tevrat, ikincisi Zebur, üçüncüsü İncil, dördüncüsü Kuran-ı Azimüşşan’dır. Bu dört kitap içindeki esrarını Fatiha şerifte bildirdi. Ve Fatiha-i şerifte her ne esrarı var ise “Bismillahirrahmanirrahim” içine koydu. Ve “Bismillahirrahmanirrahim” içinde ne kadar esrarı var ise Yasin-i Şerif’te (gizledi). Yasin-i şerifte (ne sırrı) varsa o ‘ba’nın altındaki noktada sakladı.”303
303 İzmir Yazması (s. 110-111).
136
27
İMAMLARIN ÖVGÜSÜ304
Seyitlere arslan göründü, felekte
Onun için ona dedi: Esadullah-ı Haydar
Hem dahi kılıç gelmeye yeryüzüne
Seyfe illâ Zülfikâr
Rıza kapısına isteyip ol şahın hizmetine
Bel bağladı Selman ile Kamber
Ki gelmeye hergiz Ali gibi yeryüzüne er
“Lâ seyfe illâ Zülfikâr”
Şehitler donu kırmızı geldi
Âla mertebe onun için geldi
304 İzmir Yazması “İmamların Övgüsü” başlıklı bölüm (s. 90-91). Aleviler arasında kutsal sayılan oniki imamlardan başka bir de ondört masum-u paklar vardır. Ondört masum-u paklar kimi kaynaklara göre şunlardır:
1. Muhammed Ekber (Hz.Ali’nin oğlu)(Bağdat’ta gömülü)
2. Abdullah (Hasan’ın oğlu)(Bağdat’ta gömülü)
3. Abdullah (Hüseyin’in oğlu) (Kerbelâ’da gömülü)
4. Kasım (Hüseyin’in oğlu) (Kerbelâ’da gömülü)
5. Hüseyin (Zeynelabidin’in oğlu) (Basra’da gömülü)
6. Kasım (Zeynelabidin’in oğlu) (Basra’da gömülü)
7. Ali el-Eftar (Bakır’ın oğlu) (Sivas’ta gömülü)
8. Abdullah (Cafer’in oğlu) (Bistam’da gömülü)
9. Yahya el-Hadi (Cafer’in oğlu) (Kûfe’de gömülü)
10. Sâlih (Musa Kâzım’ın oğlu)(Sivas’ta gömülü)
11. Tayyib (Musa Kâzım’ın oğlu) (Remle’de-Şiraz’da gömülü)
12. Cafer (Muhammed Taki’nin oğlu) (Kudüs’te gömülü)
13. Cafer (Hasan Askeri’nin oğlu) (Deyr’de gömülü)
14. Kasım (Hasan Askeri’nin oğlu) (Cezayir’de gömülü)
(Prof.Dr.Cavit Sunar: Melâmilik ve Bektaşilik, Ankara 1975, s.39).
Ancak, Abdülbaki Gölpınarlı bu ondört masum-u pakların gerçek olmadığını ileri sürer. Gölpınarlıya göre ondört masumlar Hz. Muhammed ile kızı Fatıma’nın oniki imamlara ka-tılması ile olur. 14 masumlar bunlardır. Aleviler-Bektaşiler, “masum” sözünün Türkçe’de “ergin çağına girmemiş çocuk” denmesine aldanarak ondört masumları oniki imamlardan ayrı sanmışlar ve oniki imamın erginlik çağına girmeden şehit edilen ve bir kısmı da uydurma olan ondört erkek çocuğu “ondört masum” saymışlardır ki, bu tümüyle yanlıştır. (100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, İstanbul 1969, s.51-52).
137
Haktan dahi nazildir
Ona tac-ı Ahmet şehadet gelincek
Ol Şah-ı velayet bile içtiler
Ol Şebbir-i şübber birine ağzından erdi
Rıza eceli birinin boğazından katleyledi
Onları ol yezit cahil epter
Hasana ağı verdi avratı, Muaviye meşveretiyle
Ol yüzü dönmüş bîvefa, ol tohma lanet,
Ah Hüseyin’e rahmet deyip ağlar ümmü Seleme.
Hem Şah deyip Şehriban ederdi ezber
Der idi ki iki cihan geçsem ey şah oğlu Şah-ı vahiden
Hayalin gönlümde kaldı, fırakın canımda
Bir dahi gözü gözlerim seni ey hüsn-ü münevver
Ey Ali’nin yâdigârı, ey Muhammed’in ciğer köşesi
Ey huyu güzel, hulku şirin sözü şeker.
Ey Kerbelâya müşerref eden hublara erişti
Ey yüzü gül, gözleri nergiz, perçemi buhr-u amber.
Yerde insan ağladı şah için,
Suda balıklar cennette huri, gökte melekler
İmam Şah Hüseyin’in kanlı gömleğin Hazreti Fatıma alıp eline
Divana ol yevm-ül mahşer
Diye ki, Hüseyni olanların bağışla suçun
Bu kanlı gömleğin aşkına bağışladım
Hüseynileri bi külli yeksar
Sen dahi Hüseyni olagör ey yar-ı sadık
Cihanda vücudun pak ola, günahtan haber
Hüseynidir Zeynelabidin, Hüseynidir Buhammed Bakır
Hüseyni tarikin beyan eyledi İmam Cafer
İmam Musa Kazım kân-ı evliyadır, Hem Ali Musa Riza’dır
Cevher bunlara tanıktır
İmam Muhammed Taki, ve Ali Naki, Hasan El-Askeri
Ahir gelip Muhammed Mehdi-i sahib-i zaman
İmamlar aşkına Zülfikâr çalıp ol şahı Sultan
Kerbelânın hakkını alıp,
138
Lanet tavkını Yezidin boynuna geçir
Ol dem tığ-ı teber
Hüseynidir Kul Himmet ta ezel
Ezelden Hüseyniler tarikinde kemter
Ol Kul Himmet İmamlar tarikinde yad olma
Kul Himmet ey dost yadigâr’ı onundur çağırır Allah-u Ekber305.
305 İzmir Yazması (s. 90-91)’de yer alan bu bölüm Kul Himmet’in bir deyişi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak çok bozulmuştur. Yazık ki, Kul Himmet’e ait kitaplarda bu şiiri bu-lamadık.
Oniki imamlar ve ölüm yerleri ise şöyledir:
1. İmam Ali (Necef’te gömülü)
2. İmam Hasan (Medine’de gömülü)
3. İmam Hüseyin (Kerbelâ’da gömülü)
4. İmam Zeynelabidin (Medine’de gömülü)
5. İmam Muhammed Bakır (Medine’de gömülü)
6. İmam Cafer Sadık (Medine’de gömülü)
7. İmam Musa Kazım (Bağdat’ta gömülü)
8. İmam Ali Rıza (Horasan’da gömülü)
9. İmam Mahummed Taki (Bağdat’ta gömülü)
10. İmam Ali Naki (Şahmeran’da gömülü)
11. İmam Hasan el-Askeri (Şahmeran’da gömülü)
12. İmam Mehdi (Samire’de kayboldu)
(Prof.Dr.Cavit Sunar: y.a.g.e., s.39)
139
28
BÜYÜK ÂLEM, KÜÇÜK ÂLEM306
İmdi, büyük âlem insandır, küçük âlem hayvandır. Ulvi âlem insandır, süfli âlem hayvandır. Ve bir de görünüşte adem, kişilikçe hayvandır.
Birinci ilimde hayvan, ikincide akılda hayvan, üçüncü fikirde hayvan, dördüncü sohbette hayvan denir.
İlimde hayvan olan kimse görünüşte insandır, (gerçek) anlamda (pek) alçaktır. Ona adem demezler, hayvan derler. İrfan sahiplerinin ona güven ve saygısı yoktur.
Ve de görünüşte insan olan dört nesnedir: Buna dört ana unsur denir. (Bu dört ana unsur) ateş, yel, su, toprak(tır). Bu dört nesneyi dört taban üzerine oturtmuşlardır. Suyun adını mülhime307 komuşlar. Ve toprağın adını mutmaine308 komuşlar. Ateşin adını emmare309 komuşlar. Yelin adını levvame310 komuşlar. Dördünün
İzmir Yazması “Büyük Âlem, Küçük Âlem” başlıklı bölüm (s. 95).
Aleviliğe göre insanda iki büyük güç vardır: İyi ve kötü. Bu güçler kendi seyrine bırakılacak olursa kötülüğün gücü iyiliğin gücünü egemenliği altına alır. Bu nedenle insan eğitilmek zorundadır. İnsan eğitimden amaç, insandaki “nefsin” eğitimidir. Bu eğitimi dedeler, babalar yapar.
Nefsi eğitimden amaç, nefsi bilmektir. Nefsi bilmekten amaç ise, herşeyden önce nefsi, şehvet, kibir, kin, gazab, haset, riya gibi kötülüklerden sıyırmak, kalbi de bütün dünya ve hatta ukba sevgilerinden arıtmaktır.
307 mülhime: Esin veren, ilham eden.
308 mutmain: Zihnini bir şeye yatırıp rahatlamış, kuşkusu kalmayıp kanmış.
309 emmare: Pek buyurucu, zorlayan.
Tarikatlar gerçekte tasavvufun daha doğrusu hakikatın birer yoludur. Herşeyden önce birer nefs terbiyesi yoludur. Genellikle tasavvuf yolunda hakikat yolcusunun sırası ile şu yedi evreyi geçip tamamlaması gereklidir. Ancak bu sıralama Buyruk’ta dağınık anlatılmıştır. Bu yedi evrenin sırası şöyledir: l. Nefs-i Emmare, 2. Nefs-i Levvame, 3. Nefs-i Mülhime, 4. Nefs-i Mutmainne, 5. Nefs-i Râdiye (Nefs-i Râdiye: Hakikat yolcusu bu makamda artık Allah’tan razı olur. İyiliğin ve kötülüğün, her ne gelirse gelsin Allah’tan geldiğine inanır. Her zaman şükür eder, şikâyet etmez.) 6. Nefs-i Mardiye (Nefs-i Mardiye: Bu makamda ise Allah hakikat yolcusundan razı olur. Hakikat yolcusu Allah’a iyice yaklaşmıştır. Başka bir deyişle artık her iş ve eyleminde Tanrı ile birliktedir. Tüm kötülüklerden, tutkulardan
140
de (birer) uygunu vardır.
İmdi (şöyle) bilinmeli: Nefs-i emmare311 ateşe bağlıdır. (Nefs-i emmareler) Hakkı kabul etmeyen zalimlerdir. Nefs-i emmarede on özellik vardır: Birinci, cehil, ikinci kibir(dir). Üçüncü buğuz312(dur). Dördüncü kahır313(dır). Beşinci pahıllık314(tır). Altıncı isyan(dır). Yedinci nefsaniyet etmek315(tir). Sekizinci kin etmek(tir). Dokuzuncu küfür(dür). Onuncu nifak316(tır).
İmdi, nefs-i levvamenin317 uzantısı yeldir. Onun da on özelliği vardır: Birinci zahitlik(tir). İkinci takvalık318(tır). Üçüncü terk-i salât319(tır). Dördüncü ubudiyet320(tir). Beşinci namaz(dır). Altıncı oruç(tur). Yedinci hac(dır). Sekizinci kaza komak321(tır). Dokuzuncu zekât’tır). Onuncu abdest(tir).
sıyrılmıştır. Bu nefsin egemen olunacağı son evredir. Yani nefs ancak bu makama kadar insana egemen olabilir). 7. Nefs-i Safiya ya da Maiya (Nefs-i Safiya: Nefs bu makamda artık insana egemen olamaz. Artık tümüyle saf ruh durumuna gelmiştir. Yani insan Allah’a ulaşmıştır. Bu makamda insanın eylemleri, sözleri, artık Tanrı’nın eylemleri ve sözleridir.)
310levvame: Çekiştirip dedikodu yapan.
311nefs-i emmare: Hakikat yolcusu. Bu makamda tümüyle kendi nefsinin buyruğu altındadır. Bir haşvandan başka birşey değildir.
nefs-i levvama: Hakikat yolcusu bu makamda yavaş yavaş nefsini kötülemeye, pişmanlık getirmeye başlar. (Bak.420.not)
312 buğuz: Öfke.
313 kahır: Üzüntü.
314 pahıllık: İstemezlik, çekemezlik.
315 nefsaniyet: Nefsine düşkünlük.
316 nifak: Ara bozuculuk.
317 nefs-i levvame: Hakikat yolcusu. Bu makamda kişi yavaş yavaş özbenliğini yokeder, pişmanlık getirmeye başlar.
318 takvalık: Tanrı’dan korkma.
319 terk-i salat: Namazı bırakma.
320 ubudiyet: Zihni birşeye yatırıp rahatlaştırmak, kuşkusu kalmayıp kanmak.
321 kaza komak: Tanrı’ya boyun eğmek.
141
Ve de nefs-i mülhime322 kabul edicidir, suya orantılıdır. Onun da on özelliği vardır. Birinci akıl(dır). İkinci hikmet(tir). Üçüncü ilim(dir). Dördüncü nasihat(tır). Beşinci fikir(dir). Altıncı hayır(dır). Yedinci kemal(dır). Sekizinci fazl323(dır). Dokuzuncu ihsan324(dır). Onuncu cömertliktir.
İmdi, nefs-i mutmaine325 topraktır. Ulu Tanrı cenneti onun üstüne kurmuştur. Toprak Adem Safiyullah’a koşuttur. Nedeni, toprak en yüce ilmin ayrıntılı kitabıdır. Tanrı şöyle seslenmek izzetinde bulunmuştur:
“Benliğini bilen Tanrı’yı bilir.”326
Bu söz evliya binasıdır. İmdi (Tanrı’nın) açık söylediği gibi, her kişi(nin kendi) düzeyini bilip konumuna göre doğru yol, doğru düzen üzerinde olması gerekir. Böylece onun da on özelliği vardır. Birinci yoksulları gözetici olmaktır. İkinci hayır öğütlü olmaktır. Üçüncü adil, adalet etmektir. Dördüncü insaflı olmaktır. Beşinci rızadan geleni nur bilmektir. Altıncı ilim sahibi olmaktır. Yedinci, hakikati hak etmektir. Sekizinci Hakka yakın olmaktır. Dokuzuncu ahdinde durmaktır. Onuncu vefa nedir fark etmektir, ki duygular açık ola. Nedeni, toprak Şah-ı Merdan’dır. Onun için (bir) adına Ebu Turabî ve bir adına (da) “Ebu Talip” dediler. Velilik, keramet ve nübüvveti327 ortaya çıkardı. Ve bu düzey insana özgüdür. Ve bu düzey (de insan) insandır. Önce insanın kendini bilmesi gerekir.
322 nefs-i mülhime: Hakikat yolcusuna bu makamda kimi şeyler ilham olmaya başlar. (284. açıklamada anlattığımız gibi tasavvuf yolcusunun yedi evreyi tamamlayıp geçmesi gerekir. Nefs-i mülhime bunun üçüncü aşamasıdır.)
323 fazl: Erdem.
324 ihsan: Bağışlama.
325 nefs-i mutmaine: Hakikat yolcusunun nefsi artık burada seyrini ve icraatını bitirmiş, tümüyle ruhaniyete yönelmiştir. Yolcu bu durumda kabiliyet derecesine göre birçok keşiflerde bulunabilir. Zati tecelliye bile mazhar olabilir. Bu zatı tecelliye tecelliyi berkiyye denir.
326 Bu tümce özgün anlatıda Arapçadır. “men arefe nefse fakat arefe rebbe” biçimindedir.
327 velayet: Velilik, gizlilik anlamındadır. nübüvvet: açıklık, görünürlük. Nübüvvet, batının yani velayeti açığa çıkarır.
142
Ve de evsaf-ı zemime328 sekizdir. Bunun tümüne “nefs-i emmare” derler. Birinci pahıldır. İkinci kibir(dir). Üçüncü şehvet(tir). Dördüncü hırs(tır). Beşinci nefis(tir). Altıncı zu-raflıktır329. Yedinci gazap(tır). Sekizinci hatır yıkmak(tır). İmdi, gönül dedikleri Hakkın evidir. Bu sekizi (tutkuyu) yok edersen sekiz cennet kapısı yüzüne açılır. Ve yedi tamu (kapısı) yüzüne bağlanır. Yok, ortadan kaldırmayıp bunları sana yakın edersen sekiz cennet kapısı yüzüne bağlanır. Ve yedi tamu kapısı yüzüne açılır.
İmdi bu yedi şeyi bırakmamak gerekir. (O zaman Tanrı) insanı hidayete ulaştırır. Birinci sehavettir330. İkinci kanaat(tır). Üçüncü ilimdir. Dördüncü sabırdır. Beşinci ilmine kibir(li) olmamaktır. Altıncı Hak için hizmet etmektir. Yedinci cömert olmaktır. Önce, yol Muhammet-Ali’den kalmıştır. Ve bundan tutmuşlardır. Nefsin(in) rızasın(ı) sağla ki tecella, temenna ve niyazı hak ola. İlm-i ulvî331, ilm-i süfli332 ve ilm-i memat333 bunun için derler. Ve sıfatı değiştirip sefil sıfata düşersen şeytan ortaya çıkar. Neuzu billah o kimse mahrum olur. Hidayetten334 çıkar, zulmata335 düşer. O kimseye görünüşte adem derler, (gerçek) anlamda hayvan derler. Nedeni, ateşten yaratılmıştır.
Ateşe sekiz derler. Tanrıya şükür edince (Tanrı) sekiz şeyi bağlar. Birinci riya ateşidir. İkinci şehvet ateşidir. Üçüncü cahillik ateşidir. Dördüncü hırs ateşidir. Beşinci gaflet ateşidir. Altıncı nazar ateşidir. Yedinci kibir ateşidir. Sekizinci batın ateşidir.
328 evsaf-ı zemime: Kötü özellikler, kötü vasıflar.
329 zurafalık: Sevicilik.
330 sehavet: El açıklığı, cömertlik.
331 ilm-i ulvi: Ulu, yüce bilim.
332 ilm-i süfli: Aşağı, düşük, kibirli bilim.
333 ilm-i memat: Ölüm bilimi.
334 hidayet: 1. Yol gösterme. 2. doğru yolu arama. 3. doğru yola girme. 4. tanrı tarafından birinin kalbine ilham olunan doğru yolu arama.
335 zulmet: Karanlık.
143
O, birinci riya ateşi zikirle def olur. İkinci şehvet ateşi helal kazançla def olur. Üçüncü cahillik ateşi ilim ile def olur. Dördüncü hırs ateşi ölümü kalbinden çıkarmamakla def olur. Beşinci gaflet ateşi Allah korkusundan ağlamakla def olur. Altıncı nazar ateşi sözü düşünerek söylemekle def olur. Yedinci kibir ateşi nefsini bilmekle def olur. Sekizinci batın ateşi kanaat ile def olur. Topluca söylenecek olursa:
“Nefsini bilen Tanrı’yı da bilir. Nefsini bilmeyen kimse cahildir.”336
336 İzmir Yazması (s.95-98). Özgün anlatıda son tümcenin yarısı Türkçe, yarısı Arapçadır.
zira’: Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunluk ölçüsü. 75 ile 90 santim arasında değişen çeşitleri vardı.
144
29
VELÂYETNAME337
Amma baad rivayettir ki bir gün cümle evliyalar şöyle dediler:
“Ey azizim, hikmetinden aziz nesne yoktur.”
O zaman Şahı Velayet cümle hizmetçilerini katına çağırdı. Şöyle dedi:
“Sizden hükümlerinde hiç yanlış olmayan, dünya ve ahiret için yararlı bir kitap istiyorum. Öyle bir kitap olsun ki bundan sonra ben onlara itibar edip ve onunla amel edeyim. Ve (başkaları) onunla her nesne üzerine zafer bulalar. Ve benden sonra bir yadigâr kala.”
(Bunun üzerine) cümle hikmet biliciler Şah-ı Velayet’ten bir yıl süre istediler. Ve bir yıl içinde bu sözleri derleyip adını Velayetname koydular. Bir kitap yaptılar. Üzerini altın ile yazdılar. Bu kitabı Şah-ı Velayet katında saklayıp -Hak Tealâ Celil ve aziz olsun- Hazretleri huzuruna getirdiler.
“Ya Rabbülâlemin ola, iki hoş gele” dediler338.
337 İzmir Yazması “Büyük Alem, Küçük Alem” (s. 98) başlıklı bölümün sonunda verilir. Biz ayrı bir başlık altında verdik.
338 İzmir Yazması (s. 98).
145
30
MUHAMMED’İN TUBA AĞACI İLE TARİKLENMESİ339
Ve elma yendiğinde izzet ve azamet galip gelip Cenab-ı Allah’tan izzet ve hitap geldi:
“Ya habibim Muhammed Mustafa, senin ile bizim aramızda muhabbet hasıl oldu340. Katıma çık, tarik altından geç ki, kıyamete değin aramızda düşmanlık olmasın341. Sende cevr, bizde sitem, zulüm olmasın!” deyince, Hazreti Muhammed Mustafa Hak Taalâ Hazretlerinin nazarına geçip durdu. Pes, Hak Taalâ cennetin şahı Rıdvan’a:
“Firdevs-i âlânın seçkin bağından; Tuba ağacından bir çatal çubuk getir342. Üç zira343 uzun(luğunda) olsun344.”
(Rıdvan gidip istenen çubuğu getirdi. Çubuk üç zira uzun(luğunda) idi. Kabzasında yedi ayet Fatiha suresi yazılmıştı. Ve bir çubuğunda yedi ayet Tebareke345 yazılmıştı. Ve bir çubuğunda En’am Suresinden altı ayet yazılmıştı346.
Pes, Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vessellem Hak Taalâ Hazretlerinin şehadete oturur gibi oturup Allah-u Taalâ’nın kendi kudret-i lafzı ile:
339 İzmir Yazması “Muhammed’in Tuğba Ağacı ile Tariklenmesi” başlıklı bölüm (s. 144-146) Aynı konu s. 212-213’te malatya yazmasında işlenir.
340 İzmir Yazması s.144.
341 Malatya Yazması (s. 212)’de “ağyarlık olmasın” biçimindeki söyleniş yerine İzmir Yazması s.144’te “düşmanlık olmasın” denir.
342 İzmir Yazması s.144.
343 zira: Dirsekten ortaparmak ucuna dek olan uzunluk ölçüsü. 75 ile 90 santim arasında değişen çeşitleri vardır.
344 Malatya Yazması (s. 212).
345 İzmir Yazması (s.144). Malatya Yazması (s.213)’te “Berekat suresinin altıncı ayeti yazılmıştı” diye verilir.
346 Malatya Yazması (s. 213).
146
“Tanrı’dan başka tapacak yok, Muhammed onun elçisidir. Ali de onun velisidir. Ali’den üstün yiğit, Zülfikâr’dan üstün kılıç yok347.”
“Bundan başka sevdiğiniz bir şey daha: Allah katında bir yardım ve bir zafer vardır. Ey Muhammed, inananlara müjde ver! Ey inananlar! Tanrı’nın dininin yardımcıları olun348.” diye gülbenk edip Hazreti Resul’ün mübarek arkasına bir kere vurdu. Çubuğun kabzasından yedi damla nur hasıl oldu. Onlar yediler idi. Ve altı damla nur çubuğun sağından, altı damla nur solundan hasıl oldu. Onlar da on iki imamlar oldu.
Ondan sonra Hazreti Resul varıp bir tas bal, (bir) kadeh süt ve bir elma niyaz getirdi. Hak Taalâ Hazretleri iş bu ayeti kerimeyi buyurdu:
“İnananlar arasında Allah’ı bırakıp O’na koştukları eşleri Tanrı olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Müminlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir. Zalimler azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait bulunacağını ve Allah’ın azabının şiddetli olduğunu keşki bilselerdi349.”
“Ey Muhammed, de ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin. Ve günahınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder350.”
Ayeti okuyup, gülbenk eyleyip o niyazı hakladı. Kıyamet gününe değin muhabbetli kulların halveti hası351 edip o niyazı konukluk etmesi gerektir.
İmdi böylece anlaşıldı: Bir sofu bir müslim ile muhabbet olmak dilerse, bir tas süt, bir tas bal, bir elma niyazlık alır. (Bir) kâmil mürşit önünde iki dizi üzerine çöker. (Pir) üç dilli çubuk ile üç kez vurur. Gülbenk eder. (Bundan sonra o kimse) mürşit, mürebbi,
347 Arapça yazılmış olan bu bölüm, az değişikliklerle İzmir Yazması s. 144 ve Malatya Yazması 213’te yer alır.
348 Saff (61) suresinin 13. ayetidir.
349 Bakara (2) Suresinin 165. aytedir.
350 Al-imran (3) Suresinin 31. ayetidir.
351 halvet-i has: Tapınım için özel, ıssız yer.
147
rehber, musahip, aşina, meşrep, mümin ve müslümden bir kimseye cevap vermek (zorunda değildir). Korkusuz olsun!
Ve de Hazreti Resul miraca vardığında Hak Taalâ Hazretleri yetmiş yedi kere onun dileğini yerine getirdi. Asla cevap vermedi. Muhabbet bu erkân üzerine olmazsa, (o kimselerin) ibadetleri ve hayırları kabul değildir. Nedeni, Allah-Muhammed-Ali’nin muhabbetlerine sitem çekmiş olur, yezit olur.
Tanrı Hazreti mümin, müslüm, derviş ve sofu kullarına yedi kimsenin suretinde görünür. Birinci kendi suretinde (gözükür). İkinci ustad suretinde görünür. Üçüncü pir suretinde görünür. Dördüncü kendinin sevdiği surette görünür. Beşinci, ondört yaşında masum-u pâk suretinde görünür. Altıncı, muhabbeti suretinde görünür. Yedinci, otuz üç yaşında cennet ehli suretinde görünür352.
Ve de muhabbet muhabbetten gün çalmak353 erkân değildir. Nedeni, Muhammed Mustafa Hazretleri kemal kereminden muhabbet deryası coş edip İmam Hasan Hazretlerini ağzından, ve İmam Hüseyin Hazretlerini boğazından öptü. Hemen o an Hak Taalâ Hazretlerinin celâl hışmı galip oldu. Cebrail Hazretleri cennetten dört şal getirdi. Birinci şalın rengi siyah idi. Onu Muhammed Mustafa’ya yas eylesin diye (gönderdi). İkinci şalın rengi yeşil idi. Onu İmam için (gönderdi). Ağı versinler, ağzından şehit eylesinler dedi. Üçüncü şalın rengi kırmızı idi. Onu İmam Hüseyin için (gönderdi). Boğazından Kerbelâ çölünde şehit eylesinler dedi. Dördüncü şalın rengi ak idi. Onu (Tanrı) “(onların) iki cihanda yüzleri ak (olsun) ve onların hürmetine sofu olan kimseleri yargıgadım” diyerek gönderdi354.
352 İzmir Yazması (s.144-146).
353 günü çalmak: Kıskançlık, çekemezlik yapmak.
354 İzmir Yazması “Dört Kapı Karındaşı” adlı bölüm (s. 139-140).
148
31
TARİKATNAME355
Birinci Kapı:
Talip olana erenler nazarına gelip doğru yol ile şahit olması farz ve vaciptir. Sonra tarikin mürşidinin eline niyaz eder. (Mürşit) tariki eline alır:
“Destur şah!” deyip durur. Hiç yerinden kıpırdamayıp talip ölün dirilinceye değin on iki rıza erkânı çalar. Sonra gülbenk eder:
“Allah, Allah, Allah, evvelin ve ahirin ve zahirin ve batının bende-i şah kabul-ü dergâh, ikrarı kalu billah, Allah Muhammed Ali hû diyelim hû!”
Ve de tecellâ temenna ve tevellâ ve yezide teberra356 ederler. İrfanca oturup mürebbinin ve pirin hakkını alırlar. “Niyaz-ı şah, kabul-ü dergâh” olurlar. Kâmil ehli olan üç beş can357 yerler. Ondan sonra tercüman kurbanı geldiğinde tekbir ederler:
“Kurban-ı Halil, ferman-ı celil, can-ı İsmail” derler.
İkinci Kapı:
Adem atamız Havva anamızı lâinoğlu Hannas’a emanet etti. Lâin oğlu Hannas kâfirin kalbine hile geldi. O zaman Adem Safiyullah Havva anamıza üç razı erkânı358 çaldı. (Erkânı) üç etmek (bundan) tercüman oldu.
Ve Eyyüp Peygamber hasta oldu. Hatunu Rahime Hatun, Yusuf Peygamberin kızı idi. Lâin bir hekim donunda eşeğe binip geldi. Rahime Hatun’a rast geldi. Lâin Şeytan şöyle dedi:
“Ya Rahime Hatun, senin mubarek benzin solmuş. Var şarap iç, kurtulasın.”
Rahime Hatun gelip Eyüp Peygambere danıştı. Eyüp Peygamber
355 İzmir Yazması “Haza Tarikname Beyan Olunur Şahım” başlıklı bölüm (s. 57-61).
356 tecella, temenna, teberra, tevella sözcükleri daha önce. notlarda açıklandı.
357 Bu tümce tam anlaşılmıyor. Kimin neyi yiyeceği bilinmiyor. Olduğu gibi bıraktık.
358 razı erkanı:: Razılık kuralı” anlamında olmalı.
149
dert ile yürekten bir ah çekti. Tüyleri diken diken oldu. And içip Rahime Hatun’a şöyle dedi:
“Ya Rahime Hatun, sen düşman sözüne uyup bana üzüntü verdin. Hak Taalâ Hazretleri bana sağlık verip ben bu ağrıdan kurtulursam sana doksan dokuz değnek vurmak boynumun borcu olsun.”
Eyyüp Peygamber hastalıktan kurtuldu. “Andım yerini alsın” deyip yüz buğday sapı ile Rahime Hatun’a bir kez vurdu. Eyyüb’ün andı sındı. Yüz buğday sapının her birinden yüz buğday tanesi çıktı. Daha doğrusu, doksan dokuz buğday sapından binbir buğday çıktı. Bir tane Cebrail Aleyhisselam getirdi. Binbir buğday oldu.
O zamanlar Rahime Hatunun yedi güvercini var idi. Kurban edip Kırklar nazarına getirip yediler.
Hazreti Muhammed’in dokuz hanımı var idi. Ayrıca yirmi cariyesi vardı. Kimi kez mübarek beyki359 ile ve kimi kez sorkucu ile hatunlara beşer, dokuzar kere tariklerini çalıp tercümanlarını alırdı.
Hazreti Murtaza Ali, Fatıma’dan başka hatunu Zülfikâr ile tariklerdi. Hazreti Fatıma yaşamı boyunca yoldan çıkıp tarikli olmadı. Ancak bir cuma gecesi Hazreti Ali’nin önünde durdu, pençe-i Ali çalındı.
Ancak, hatunlar yeni hamile olduklarında gelip “Eyvallah” diyerek tarik altından geçmek dilerlerse tarike yatan hatunların yüzlerini niyaz etmekle tarik yerini alır.
Pes, şimdi anlaşıldı ki, kadınlara sayı ile tarik çalmak erkan değildir. Üç tarik çalmak gerekir. (Üç kez tarik çalmak da sakıncalı ise) üç çubuğu birbirine sarıp bir kez (tarik) çalarlar. Buna benzer biçimde çalınan tarik tarik-i evliyadır.
Dul avrat, bakire kız, genç oğlan tarikli olduğunda onlara başka mümin müslim (olduğu gibi tarik çalmak) erkân değildir. Yok, mürşit ve ya seyit olursa o zaman ona erkandır.
359 Büyük olasılıkla “peyk” sözüdür. Cemde 12 hizmet sahibinden biridir. Kimi yörelerde “iznikçi” denir. Yanında getirdiği ise sopa olmalı.
150
Bir sofu kendi günahını alıp pir önüne çıktığında pir ona:
“Aşk olsun!” der. “Erenler gönlüne göz, kalbine iman, verdi. Kulak verdi işitesin, dil verdi söyleyesin, geçtiğin mansur darı, göresin hak didarı.”
O zofu zahirde batında olan sorunlarını saklamaksızın tümünü pirin önünde açıklar. Orda günahın büyük mü küçük mü olduğunu görürler. Ondan sonra o sofunun başını ve canını alıp iman verirler.
Ve de sofuyu evinden sürmek, malını almak, boynuna testi asmak, ayağına diken döşemek ve alnına şiş dayamak erkândır.
İmdi, Adem atamız, Havva anamız cennette buğday yiyip günahkâr oldukları zaman başlarından tacları, arkalarından hülleleri alınıp cennetten sürüldüler. Üç yüz altmış yıl erenler nazarına getirilmediler. (Hazreti Adem) Kerbelâ yazısında ayağına diken ve alnına âsâ dayayıp üç gün üç gece ağladı.
Ve (Tanrı) Eyyüp Peygamberin malını aldı. (Eyyüp Peygamber) on yedi yıl vird etti. (Tanrı Eyyüp Peygambere) yedi yıl, yedi ay, yedi saat hastalık verip halktan ayırdı. Tenine kurt bıraktı. (Tüm bunlara karşın Eyyüp Peygamber Tanrı’ya) şükrünü kesmedi.
Ve (bir gün) Musa Peygamber deniz kıyısında boy abdesti alıyordu. Koç başı büyüklüğünde bir taş Tanrı’nın buyruğu ile Musa Peygamberin gömleğini alıp kaçtı. Musa Peygamber öfkelenip taşa (bir söylentiye göre) bir kez, başka bir söylentiye göre de on iki kez asa ile vurdu. Hakkın hikmetiyle o taşın on iki yerinden su coşup aktı. O anda o taş dile geldi. (Musa’ya şöyle) dedi:
“Ya Musa, sen bana niçin zulüm edersin? Ben senin gömleğini şu nedenle alıp kaçarım: Benî İsrail kavminden kimi kimseler, senin kutsal bedeninde kusur var diye kuşku duyarlar, dedikodu yaparlar. Hazreti Rabbülalemin bana “Musa’nın gömleğini al, kaç” diye buyurdu. O Hakkın emriyle gömleği alıp kaçtım. ki Beni İsrail kavmi seni görüp kuşkusundan kurtulsun istedim.”
O zaman Musa o taşı arkasına alıp kırk yıl götürdü, ama mürüvvet demedi. O zaman Hazreti Resulullah:
“Ya Musa, mürüvvet demedin” deyip kırk gün ortaya perde çekti. Hazreti Musa ile sohbette bulunmadı.
151
Pes, böylece anlaşıldı ki başından tac, arkasından hülle ve hırka alınıp boynuna taş asıp ayağına diken döşemek, alnına asa dayamak Hazreti Adem’den kaldı. Malını almak, halk arasından sürmek Eyyüp Peygamberden kaldı. Asa dayamak, (boynuna) su asmak Musa Peygamberden kaldı. Yüzü üstüne düşüp için için ağlamak Davut peygamberden kaldı360.
Ve de erkânda tarik çalmak yedidir361.
Birinci kendi rızası ile gelene bir tarik çalınır.
İkinci, kendi rızasın(a göre) üç tarik çalınır.
Üçüncü, göz görene beş tarik çalınır362.
Dördüncü, sohbet dinleyene on iki tarik çalınır363.
Beşinci, sohbeti ceme düşene kırk tarik çalınır.
Altıncı, zalim eli ve dili değen ile malının tılsımı bozulan kimseye yetmiş tarik çalınır.
Yedinci, mürşit, mürebbi, halife olanın arkasından konuşana doksan dokuz tarik çalınır.
Üç tarikten on iki tarike varıncaya değin erkân ehli olan sofuları kendi göğsünüze koyasınız. Ne getirirlerse kabul edesiniz. On iki ile doksan dokuz (tarik arasında ayrıca) ceza ve sürgün verilir. Zarb-ı aliye alınır364.
Ve de tarikçi tarik çalınca zülfikârı boynuna koyup mürşide
360 İzmir Yazması s. 57-61.
İzmir Yazması s.124’te birinci tarikten ta onikinci tarike varıncaya kadar sofulara sitem ve sernigün edip ve “zarb-ı Ali ile alalar” denir. Bu bölüm Buyruk s.206’da yer alır.
361 tarik çalmak: Alevi inançlarına göre dinsel tören sırasında toplumdaki yetişkinlere asa ile vurmak. Bu asa vuruşunun sayısı kişinin işlediği suça göre değişir. Nitekim bu bölümde işlenen suça göre vurulacak asa sayısı belirlenmek istenmiştir. Bu bölüm İzmir Yazmasında yer alır (s. 1124-127). Aynı konu Malatya Yazması) yer alır (s. 206-207).
362 Malatya Yazmasında bu tümce “gözcü ile gelene beş tarik çalınır” biçimndedir. (s. 206)
363 Malatya Yazmasında “sohbetten kalana on iki tarik çalınır” biçimindedir. (.s. 206)
364. zarb-ı Ali: Ali vuruşu’. Bu bir terim olmalıdır. Bu bir terim olmalıdır. İzmir yazmasında, “Birinci tarikten ta on ikinci tarike varıncaya kadar sofulara sitem ve sernigün edip ve zarb-ı ali ile alalar” denir (s. 124). Bu bölüm Malatya Yazmasında da yer alır (s. 206).
152
secde ve zülfikâra niyaz eder. (Zülfikârı) pirinin eline verip ayağa kalkar. Pir de zülfikârı niyaz edip tarikçinin eline verir. Tarikçi zülfikârı eline alıp:
“Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr. Nasrı min Allahe ve fethün karib ve beşeril müminin. Ya Muhammed, Ya Ali.” Bundan sonra şu duayı okur:
“Üstad nefesi, tarikatı iman, destur şah, erkân-ı meşayih, emr-i halife.
Göz görenin, yol varanın. Yolca giden yorulmaz. Gerçek gördüğünden ayrılmaz.
Hal erenler halidir, yol erenler yoludur. Gafil olmayın inen ustad elidir.
Üstad nefesi tadirak, izin halife, icazet pirden, eyvallah.” deyip durur.
Pir kaç tarik buyurursa, tarikçi:
“Erenler hak buyurdu, hak çalarım. Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr. Nasrı min Allahe ve fethün karib ve beşeril müminin. Ya Muhammed, Ya Ali.” deyip üç kez rıza eliyle sığayıp ondan sonra indirir. Pirden kaç rıza buyuruldu ise o kadar çalıp kalkar365. Ondan sonra:
“Tarik kabulluğuna, görgüler muradına, Allah diyelim” der.
Zülfikâr altından geçen mümin ve müslim366 iki eli ile kuşağını tutup tarikçinin ayağına niyaz ederler367. Nedeni, adem zülfikârdan daha üstündür368. Tarikçi de niyaz eden sofunun beline rıza ile bir kere sığaya. Ondan sonra rızanın iki ucundan tutup önce sağ yana niyaz eder. Sonra ortaya niyaz eder. Ardından sol yana niyaz eder. İkisi de pire karşı durur.
Bundan sonra pir önce “Kes” duasını eder. Sofular tamam
365Malatya Yazması (s. 206-207.
366 İzmir Yazması. (s. 124).
367 Malatya Yazması (s. 207).
368 İzmir Yazması (s. 124).
153
olduktan sonra tarikçi tariki369 boynuna alıp tarika yatar. O zaman pir talibin birine buyurur. (O talip) tarikçiye üç370 tarik çalar. Tarikçi kalkıp durduğunda pir şöyle dua eder:
“Zülfikâr keskinliğine, sır berkliğine, Yezit’in helakliğine, münkir körlüğüne, mümin kardaşların gönüllerinde muratlarına, üçler, beşler, yediler, kırklar, on iki imamlar, enbiya, evliya, Allah, Muhammet, ya Ali, hû diyelim hû!” diye gülbenk çeker.
Ve de tarik altından geçen bacı kardeşler cemin sağından mümin kardeşlerle niyaz edip tecella, temenna ve tevella ile cemin sol yanından çıkarlar. Geçip nazara dururlar. Mürşit o sofulara:
“Temennaları kabul, muratları hasıl ola. Allah diyelim. Hak penahında saklasın, hû diyelim hû!”
Ardından mürşit yer gösterir. İrfanınca oturup niyaz ve gülbenk ederler. Bundan sonra bir süre mürşidin menakıbı, ustadın nefesi ve Şah Hatayi’nin divanı okunup cemin sorunları çözümlenir371. (Yine) bir süre saz söz aşıklarının divanı okunur. Mürşidin, musahibin ve öbür hak sahiplerinin muratları verilir372. Sohbet yerini aldıktan sonra:
“Oturan duran kardaşlara, şah rızasıyla hû dedik” denir.
(Böylece) tüm sofu kardeşler rıza ile evlerine giderler. Ve de sofular birbirine tecella, temenna ederler. (Bu tecella, temenna da şöyle bir sıra izlenir.) Sofu mihmana, mihman da sofuya (temenna eder. O sofu ondan sonra) pire pir de sofuya (niyaz eder). Genç (sofu) koca (sofuya) niyaz eder. Talip pir elini öper. Pir de talibe niyaz eder. Birbirlerine hakkı geçmeme(si gerekir)373.
Bir bacı kardeş şeriatını tamam edip sırrı hakikate ehl-i tarik
369 İzmir Yazmasında tarik sözü yerine zülfikar sözü geçer. (s. 125) İki sözcük eşanlamlı kullanılmıştır.
370 Malatya Yazması (s.207)’de “Bir Zülfikar çala” denir.
371 İzmir Yazmasında “Hatayi’nin divanı” söyleyişi bulunmaz (s. 125). Bu tümce Malatya Yazmasından ( s.208′) alınmıştır.
372 Bu tümce İzmir Yazmasında (s.125′) yar alır. Malatya Yazmasında (s. 208) tümce bozuktur.
373 Malatya Yazması (s. 208.)
154
olmak dilerse, o kişiyi doğrudan getirmek erkân değildir. O kimseyi veya o bacıyı önce kapıcıya teslim etmek (gerekir). Kapıcı alıp gözcüye teslim eder. Gözcü alıp tarikçiye teslim eder. Tarikçi (onu alıp) götürür, pir olan kimseye durumu açıklar. Pir ise:
“Bu meydan Ali374 meydanıdır. Bu erkân evliya erkânıdır375. Bu meydana girenin başı top gerdanı kurban gerekir.376” der. Böylece nasihat eder.
(Yok o talip377:)
“Hazreti İsmail gibi canım kurban, Mansur gibi darım hazır. Nesimi gibi postum arkamda Fazlı gibi hançer göbeğimde. Bu dergâhtan asla dönüşüm yoktur” derse, ondan sonra mürşit onu dört kapının mihrabına secde ettirir. Ondan sonra onu alıp kabul eder. El etek verip talip eder. Ve bir sofuya “terbiye et” diye (teslim eder)378. Ona dört kapı, kırk makam, on yedi erkanın ilimlerini öğretip başlangıçtan sonuca ulaştırır.
Ve de dört kapının kıblegâhı budur. (Böylece) bildirilir: Şeriatta secde, tarikatta secde, marifette secde, hakikatta secde(dir). İmi böylece anlaşıldı. (O kimse) önce şeriat ehline niyaz eder. Şeriat mihrabında secde ettirilir. Hemen sohbete getirilmez. Başını secdeden kaldırmadan379 üç380 tarik çalınır. Onun sevabı şeriat ehline bağışlanır.
Ondan (sonra) tarikat ehline niyaz ettirilir. Tarikat mihrabında secde ettirip başını secdeden kaldırmadan üç tarik çalınır. Sevabı tarikat ehline bağışlanır.
374 Malatya Yazması (s. 208). İzmir Yazmasında “hak meydanıdır” diye verilmiştir. (s. 126)
375 İzmir Yazması (s.126).
376 Buyruk s. 208.
377 İzmir Yazmasında bu bölüm biraz karışık anlatılmıştır (s. 125). Önce pirin söyleriymiş gibi başlar, ardından talibin ağzından anlatılır. Oysa Malatya Yazmasında doğrudan talibin ağzından anlatılır. Biz Malatya Yazmasına göre düzenledik (s. 209).
378 Malatya Yazması (s. 209).
379 Malatya Yazması (s. 209).
380 İzmir Yazması (s. 126).
155
Ondan (sonra) marifet mihrabında niyaz ettirilir. Başını secdeden kaldırmadan üç erkân çalınır. Sevabı marifet ehline bağışlanır.
Ondan (sonra) hakikat ehline niyaz ettirilip hakikat mihrabında secde ettirilir. Sevabı hakikat ehline bağışlanır.
Özetle bu üç kapıda da böylece secde ettirilip sevabı üç kapının halkına bağışlanır381.
Ondan sonra talip sol eliyle mürşidin sağ eteğini ve sağ eliyle sağ eteğini tutar382. (Mürşidin) sağ elini öper:
“Cesedim zahiren, canım batınan verdim, sana talip oldu. Malım nefsine, başım meydanına koydum. El benim etek senindir, şahim!” der.
(Bu söz üzerine) pir de:
“Ahd-i imanın bütünlüğüne, ikrar iman kabullüğüne Şah, diyelim bir Allah, Allah Allah…” der ki talip olan, mürit olan ikrarından dönmeye!383
381 İzmir Yazması (s. 126-127).
382 Malatya Yazması (s. 209).
383 İzmir Yazması (s.127) ve Malatya Yazması (s. 209).
156
32
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK384
Ey mümin kardeş Hak Taalâ bunu buyurdu:
“Mute kable ente muta” yani “Ey kullarım ölmeden önce ölün, mahşer olmadan hesabınızı görün”385.
Ancak, “(bu) nasıl olmalı?” dersen, (karşılığı şudur): Sizler hırsınızı, nefsinizi öldürün ve pir eteği tutun.
Daha doğrusu, bir musahip tutup onunla sırat-ı mustakim386 üzere yola gidip malı mala, canı cana katıp birbirine teslim olup yılda bir kez peygamber vekili, pirin yamacına geçmektir. (O zaman) mahşerde sorulacak soruları pir ona sorar. O talibin (yaptığı) iş her ne ise pir açıklar, bildirir. Yok, talip saklarsa sakladığı günah mahşerde yine sorulur387.
İmdi, bir mümin yılbaşı gelip de pir yamacına geçtiği zaman pir ona:
“Aşk ola” der.
(Bunun üzerine) talip Fazlı darına iner. Pir der ki:
“Ey talip, cesedine can verdi, kalbine iman verdi. Söylemeye dil verdi. Tutmaya el verdi. Hak Taalâ seni beni adem kalbinden halk etti. Ne gördün ne işittin?”
Talip şöyle karşılık verir:
“Hak gördüm er meydanına geldim. Allah, eyvallah”.
384 Alaca Yazması, “Ölmeden Evvel Ölmek” başlıklı bölüm. (s. 177-178) Özbenliği ile hesaplaşma Aleviliğin temel ilkelerinden biridir. Burada yalın biçimde kişinin kendisi ile hesaplaşması gereği anlatılmıştır.
385 Buyruk’ta Tanrı’nın olduğu söylenen bu söz, Kur’an’da bulunmaz. Kimi hadis kutaplarında Muhammet’in bu içerikte bir sözü olduğu belirtilir.
386 Sırat-ül Mustakim: Sırat köprüsü… Doğru yol anlamındadır. Kur’an’ın Fatiha suresinde (5-6) geçer. Cennete gidebilmek için üstünden geçilmesi gereken cehennem üstünde kurulu köprünün adıdır. “Sırat” sözcüğü Arapça’da “geçilmesi güç yol, keçi yolu” anlamına gelir. İslam inançlarına göre bir kimse için kesilen kurbanlar o kimseyi sırtlarından taşıyarak bu köprüden kolaylıkla geçirirler.
387 Alaca Yazması, ( s. 177).
157
O gün mahşer günü gibidir. Pir Tanrı’nın vekili sayılır. El vekilü keelasil388 gibi bu talibe kabir sorgusu gibi soru sorar. Der ki:
“Aldığın varsa ver. Verdiğin varsa al. Döktüğün varsa doldur. Ağlattığın varsa güldür. Yıktığın varsa kaldır389.”
O kişide kul hakkı yok ise, Hakkın emrinden, farzından, Muhammed’in farzından sorulur, sünnetinden, Ali’nin tarikinden sorulur.
O talip saklamayıp günahını ele verir390. Talip:
“Burada sorulup orda sorulmayayım. Hazreti Kur’an’da ne buyurulduysa ona göre davranayım, işleyeyim. Pirin ve Hakkın divanında yüzüm ak olsun. Dört kapı, kırk makamda ona göre davranıp kendimi düzelteyim.” diye düşünmelidir391.
Yok o talip günahını saklarsa, ulu tarikata yalan söylemiş olur. Yol haini, iman uğrusu olur. Tarikat ona helal olmaz. Yediği lokma haram olur. Semah ederse semah haram olur, semahı yalnızca oyundur. Kallenneebi Aleyhüsselam “Tüm oyunlar haramdır”392 diye buyurmuştur. Ve o ceme gelen müslüm bacılara baksa namahremdir. Kâr edem derken zarar eder. Şeriatten, tarikattan eli boş olur. Mahşerde arasat meydanında kalır. Kimse sahip olmaz.
Aman kardeş, günahını saklama. Derdini söyle, karanlık kabire koyma! Burada söyle!393
Yok, talip günahını saklamayıp pire bildirir de pir dünya malına tamah edip “İyisin” derse o pirin başına neler gelir!.. Yalıncı kezzab olur394. O pir mala tamah edip hakkı batıl ederse ceza günü o talibin hesabını o pir verir395.
388 el vekil-ül ki el-asil: Asıl hak sahibinin vekili.
389 Alaca Yazması,.(s.189) ve I. Hacı Bektaş Yazması (s. 226-227).
390 I. Hacı Bektaş Yazması (s. 227).
391 Alaca Yazması (s. 177.)
392 Özgün anlatıda tümce Arapçadır ve “kül lubbu haram” biçimindedir.
393 Alaca Yazması (s.190) ve Hacı Bektaş Yazması (s. 227).
394 Alaca Yazması (s. 177).
395 Alaca Yazması (s.190) ve I. Hacı Bektaş Yazması (s. 227).
158
Adem, ademi ıslah edemez. Rehber pir arada araçtır. Bir pirin yamacına bir talip gelince pir talibe:
“Seni ahirette yarlıgayım. Gel günahından geçtim” derse, önce kendi günahını affetti mi? (bunu düşünmelidir). Kendi başına ne geleceğini bilmeden talibe “günahından geçtim” derse o pir dinden çıkar396.
Ancak, pir olan kimse talibin günahına göre (onun) cezasını verip, aklamalı. Ondan sonra:
“Bizim gözümüzde iyisin, Hak Taalâ’nın indinde de iyi olasın!” derse (bu sözler) duadır. Talibin zenginliğine, güzelliğine bakıp:
“İyisin, senin günahından geçtim” derse ve o cahil talip de ona inanır:
“İşte pirim günahımdan geçti” derse (boşuna avunur). (Günahı) daha çok eder. O pirin sözü kitap mı yoksa kendi nefsi için mi akıl etmez. Orasını fark edemez. Kılavuzsuz kalır397.
Pir olanın şöyle yapması gerekir. Talibe günahını söyletir. Küçük günah ise günahına göre cezasını verir. Mürşidin buyru-ğundan her ne gerekirse ona göre işler. O talibe tövbe verdirir.
“Allah-u Taalâ affeylemiş ola!” diye dua eder.
Yok, talibin günahı büyükse, onu yüze almasınlar, meydana koymasınlar. Ancak onun davasını mahşerde Hak Taalâ icra eder.
Ancak pirin göreceği günah küçüktür. Dünya malına tamah et(mey)ip büyük günah işleyen talibi meydana alırsa:
“Gel günahından geçtim, seni yarlıgadım” derse (ve de o pir) eğer keramete kadem bastıysa, söz yok. Yok, kendi aklınca (iyisin, hoşsun) derse, o kendi işlevince yola giden çağırırlar398. Tanrının divanında münadiler399 bağırırlar:
“Ey, cihanda benim vekilim olan pirler gelsin. Bugün (kesin) hesap günüdür.”
396 Alaca Yazması (s. 178).
397 Alaca Yazması (s. 178).
398 Alaca Yazması (s. 178)..
399 I. Hacı Bektaş Yazması (s.227). münadi: Tellal.
159
Piri getirirler. O pirin defterine bakarlar. Hazreti Muhammed’in üzerine nazil olan Kur’an’ın hükümlerince hükmedip Hakkı hak ettiyse o pire ne mutlu!
“Gel sevabını al. (Sen) hesabını önce dünyada vermişsin.” deyip cennete alırlar.
O pir kendi aklı ile var olan sözde Türkçe bir söz ile ayetsiz hadissiz akınca nefsine yarar bir söz ile:
“Haydi günahından geçtim, seni yarlıgadım” derse kesinlikle kâfir olur400. O pir önde, o talip arkada zebaniler cehenneme götürürler401. Allahu Taalâ der ki:
“Ey Asi, sen dünyada Tanrı mıydın? Seni dünyada Muhammed-Ali’nin sulbünden getirdim. İman etmeyip aklınca kendin için yol sürdün. Büyük günah işleyen talibi akça için günahından geçip iyi dedin. Şimdi bugün başını kurtar402.”
“Ey dünyada Kuran ve hadise inanmayan, kendi günlük uygulamasınca yol, mezhep düzüp ‘ben babadan böyle gördüm’ diyerek kitapsız yol sürenin sonu budur” deyip çağırırlar. Boğazına zincirler takıp sürerler. (Böyle pirler) âleme rezil olurlar. Nedeni, baban ölünce kabirde ne ile ödüllendirilir? Sana gerekli olan Hazreti Mevla Sultan-ı enbiya her ne buyurduysa ona göre davranasın.
Hakkında şehit olmayan hadise (dayanarak) davranmak olmaz. Arapça söz çoktur. Ve Türkçe olan sözlerin yanlışı çok olur. Onlara göre işlemek caiz değildir. Kesinlikle Kur’an’dan bir delil olmalıdır. Onunla işlemek gerek. Hak Taalâ o pirleri vekil etmiştir. Pirler, hiyanet etmeye lâyık mıdır?403
Ve de son zamanda kimi pirler, kendi işleklerince “mümin kulun malı murdar olmaz” deyip murdar olmuş hayvanı yerler. Ancak, yanlış akla hizmet ederler. Nedeni bıçak Hazreti İsmail’e
400 I. Hacı Bektaş Yazması, (s. 227).
401 I. Hacı Bektaş Yazması , (s. 228)
402 Alaca Yazması ( s. 178).
403 I. Hacı Bektaş Yazması s.228.
160
çalındı. Bıçak hayvanın Kur’an’ıdır. Ancak, önceki zamanda müminlerin bir malına bıçak erişmezse üç beş can gülbenk çekince o hayvan nişan verirdi. Ondan (sonra) boğazlayıp yerlerdi. Son zamanda gelenler buna güç yetiremeyip yanlış fetva verip halka murdarı yedirirler, kanlı olurlar. (Bu tür hayvanları) yemek caiz değildir. (Tanrı bunları) haram buyurmuş; hayvana bıçak buyurmuş(tur)404.
Örnek şuna benzer: Evine bir vekil koysan, evini, ırzını teslim edip inansan, o vekil senin malına ırzına hiyanet edip tenbih ettiğin gibi görmese de kendi bildiği gibi görse, o vekile ne dersin? Bu örnek çoktur. Arif isen anlarsın. Akıl olmayan kimse hayvan gibidir. Kim binerse onun olur405.
Ve de bir mümin bir mümine avradını teslim etse, o da hi-yanetlik etse (ve de o talip) helal etse hatadır. Ulu Tanrı ya-saklamıştır. Kimi cahiller derler ki:
“Dişi kulu erkek kul için yarattı. ümin kulun birbirine korusu yok.”
(Bu düşünce ile) zina ederler. (Oysa) müminin müminden korusu olmaması, bir yerde cem olunca erkek dişi ayrımı ol-maksızın zikir ve devran edip birbirine öğüt, nasihat, teselli (vermek içindir). Yok, yiyip içmek içn, nefis için korusuz olmak (düşüncesiyle bir kimse) gelirse o cemaat ona haramdır. O yere hayır niyetle gelip ahiret için bir hayır iş işlemek gerek406.
Bir mümin bir müminin malını zayi etse, o mümin:
“Benim malımı öde!” dese ödetmek erkândır. Nedeni, ahiret görgüsünü burda görmek gerekir. Tarikatta erkândır. Hak sahibi:
“Benim kazancımdır” deyip hakkından geçerse hoş olur. Ancak, hakkında kısas yoktur. Ödetirse birşey lazım gelmez. Hak vekili pirdir. Müminin davasını mahşere koymayıp pir divanında görmek gerekir. Nederi:
404 Alaca Yazması ( s. 191).
405 I. Hacı Bektaş Yazması (s.228-229).
406 Alaca Yazması (s.191) ve I. Hacı Bektaş Yazması (s. 229).
161
“Döktüğün varsa doldur, aldığın varsa ver” demek, ettiğin zararı ödemek gerek demektir. Ya da hak sahibi ile helalleşmelidir. Kimi cahiller derler ki:
“Mümin ehline ödek yoktur!”
Ancak, Hak Taala bu konuyu kullarının rızasına bağlamıştır. Dilerse ödetir, dilerse hakkını helal eder. Gerçek kural budur. Birçok söylenti vardır. Onlara göre davranmak caiz değildir.
Her şey (bir) sebeple olur. (Gerçekte) sebebi veren de kendi(dir), o işi yapan da kendi(dir). Ancak, cahil inanç şöyledir ki, bir günah işler de:
“Ettirmese etmezdim” der. Tedbirini noksan işler de takdire bahane bulur. Bu söz şeytanın fiilidir. Nedeni, lanitli cennetten çıkarken meleklere dedi ki;
“Hak Taala bana secde ettirmeye gücü yetmez miydi? Bana da Adem’e secde ettireydi.”
(Oysa) Hak Taala şer ve hayır yolu kullarına bildirdi. Laini evvelki ilimde okurdu. Gördü ki:
“Feriştelerden birisi benim emrimi tutmasa lanet gömleği onun boynuna geçecektir” denir. Sonra Taala’nın emrini tutmayıp Ademe secde etmedi, lanetli oldu.
Hak Taala kullarına kitap gönderdi. İblis’in yolunu ve doğru yolu bildirdi..
“Ey kullarım siz Şeytana tâbi olmayın, düşmandır” dedi. “Ben izi sırat-ı mustakim üzere tarif etmedim mi eğri yolu göstermedim mi?” der. İtikad-ı cahiliyeye gitmeyip emri-i müruf, nehi münker etmek gerek.
Bir müminin kalbine bir küfür veya bir fesat gelse hıfz melekleri onu deftere yazarlar mı? Fetfaca yazmaz, takvaca yazar(lar). Şeriatta, tarikatte yazmaz, hakikatte yazar(lar). Hakikat evliya makamıdır. Evliyanın gönlü gesattan, küfürden aridir. Bu fesat gelince evliya evliyalıktan aşağı iner. O fesadin sitemin çekip sonra yine evliya olur. O fesat küçük günah olursa sitemin çekip yine evliya olur. O fesat büyük günah ise bir daha o makamı bulamaz. Zira, iblis bir daha (o makamı) görmedi. Ancak, talibin kalbine
162
gelen fesat işlemezse Hak Taala’dan korkup geri korsa yazılmaz.
Ancak, bir talibin kalbine bir hayır gelse, gücü yetmese o hayır yerine yazılır. Yok, şerre gücü yetmeyip elinden gelmediğinden -eline geçse yapacak ama geçmediğinden- yapmasa o günah yine günah yazılır. Ancak, o hayır kalbine geldiğinde malına, canına kıyamayıp o hayırı işlemese, yine hayır yazılmaz, diye buyurdu.
Ancak, mümin olan İblis’in vesvesesine ve nefsin havasına, istemesine kulak asmayıp onların dediğini yapmamalı. İrfana gelince müslüm bacıları görüp vesvese belirse:
“Lanet şeytana ve kâfire, nefs sana uymam” deyip men et(mesi gerekir). Yok, şehvet olup damar kalkıp men edemezse neuzibillah o adam tarik-i evliyaya varmasın. Haramdır, kâr edem derken zarar eder. Yok kuru vesvese olursa onu emrini tutmayıp men ederse, gide gide def olur.
Bir talibin piri uzak olsa, emanet vechile bir özü yattığı adama sorulsa, piri gelince o talibe:
“Sen başkasına soruldun” diye sitem etse o pir günahkâr olur. Zira kıskançlık göstermiş olur. Eğer görüldüğü adam yanlış fetfa verip o talibi azdırdıysa, o talibe sitem edip bir kurban, kırk tarik, kırk kuruş tercüman alıp kaldırması gerekir407. Zira kitapsız hocaya uymuş, yanlış gitmiş(tir). Eğer görüldüğü adamın kelamı kitaba uygun olup, pirin sohbeti kitapsız olursa yol ile o talip, o pir ile bir kamil mürşit bulup o piri kitaba bend et(meliler). O pir o kâmil mürşidin sözüne uymayıp kabul etmeyip ayitsiz giderse o talip o pirin darına durmamalı. Varıp Ali evlâdı bulup eteğini tutup yapış(malı). Yoksa, Şeytan’ın darına durmuş gibidir. Kitapsız Şeyh Şeytan’dır. Ermeni’nin, Urumun, Yahudi’nin başları kitaplara bağlıdır. Dinleri batıl ise de yine nesh408 olunmuş kitaplarına amel
407 Alaca Yazması (s. 191-193) ve I. Hacı Bektaş Yazması (s. 229-232). Bölümlerin özleri aynı olmakla birlikte cezaların verilişinde küçük ayrımlar bulunur. Sözgelimi yukarıdaki cezalar s.232’de şöyledir: “Kırk kuruş ve bir kurban ve kırk zer dost ile kaldıra”
408 nesh: 1. Hükümsüz bırakma, 2. Birşeyin aynını çıkarma gibi anlamlara gelen bu sözcük dinsel terim olarak Kur’an’da yeni bir ayetin eski ayet ya da ayetlerdeki bir hükmü ortadan kaldırması ya da değiştirilmesi anlamında kullanılır.
163
ederler409.
Ve de musahipler birbirini haklamada, birlik etmezse, birbirinden düşkün ol(urlar)sa sitemleri birdir. Bunlar seksen tarik hak etmiştir. Seksen tarik akçesi seksen tercüman (alınır). Otuz dört akçe halife, yetmiş akçe ustad hakkı ve bir kurban ile kabul edesi(ni)z.
Ve bir talip evliyaya iradet getirse, yola gelmese, yoldan düşkün olsa ya da pirden düşkün olsa evliyaya gelmesi şarttır. Evliya kabul edip komazsa öyle taliplere de derman olmaz. Allah göstermesin.
Ve evliya kabul edip getirirse, o taliplerin evlerini ve mallarını yağma edip alalar. Onda birini ustad hakkı çıkaralar. Kalan malını telef edip başları yerine baş alıp üç gün dar çektireler. Ve ondan sonra kabul edeler.
Ve talip de gelip evliyaya iradet getirse yine evliya ve musahibe yedirdiğini minnet eylese murtaddır.
Yok, (talip) günahını bilip gelirse kırk tarik hak etmiştir. Kırk tarike kırk tercüman, ondokuz akçe halife (hakkı) ve yetmiş dokuz akçe ustad hakkı alıp bir kurban ile kabul edesiniz.
Evliyaya iradet getiren talipler Muhammed Ali’nin kavlini ve haberini işitip öğreneler ve ustad nefesi olduğunu bileler. Üç günde, yedi günde, on iki günde ya da kırk günde öğreneler. İhmal etmeyeler. Onlara üç gün, üç gece dar çektireler. Boyunlarına seklem asası(nı)z. Tabanlarına diken koyasınız. Kuvvetleri yeterse seksen tarik hak edesi(ni)z. Seksen tarik, seksen tercüman, yirmi sekiz akçe halife ve yüz akçe ustad hakkı nezir alıp bir kurban ile kabul edesiniz410.
409 I. Hacı Bektaş Yazması (s. 232). Özgün anlatıda buradan sonra anlatılanlar “Pir” bölümüne yerleştirilmiştir.
410 Gümüşhacıköy Yazması (s.202-203).
164
33
TASDİK VE TESLİM411
İmdi, “lâ ilâhe illallah, Muhammeden Resulullah” diyenlere “Aliyyün Veliyyullah” demek de vaciptir. Emirelmüminin Ali hakkında denmiştir.
Ve de bir sofu(nun) dört şeyi bırakmaması gerekir:
Birinci kanaat
İkinci ilim
Üçüncü sadıklık
Dördüncü sabır(dır).
Ve de her kim talip olursa özünü turap eyleye. Sonra (o) toprağa marifet tohumu eke. Sonra tevhid suyu ile sulaya. Sonra miskinlik orağı ile biçe. Sonra rıza harmanında döğe. Sonra şevk yeli ile savura. Sonra mihnet ölçeği ile ölçe, sonra takva değirmeninde öğüte. Sonra edep eleğiyle eleye. Sonra sabır fırınında pişire.
Soru: Tarikatte secde nedir?
Cevap: Tarikatte secde hemen teslim olmaktır.
Soru: Anlamı nedir?
Cevap: “Başımı yoluna koydum, benim değil senindir” (demektir). Yani, er – hak meydanıdır. Anlaşıldı ki, (secdenin anlamı) meydana gelen kişi(nin) başını top eyleyip ustadına “al” demesidir. Ve de ayrıca, kendi özünü meydana köle edip başından ve canından geçmesi gerektir. Böyle olmak, kendini tasdik ve teslim kılmaktır. Ve de tarik yolunda sıdk-ı muhkem edip meşayih yolunda gezmektir. Bir kimse edep üzere olmazsa o kimsenin secdesi ve teslimi tamam olmaz, böyle bilesiniz!
“Secdeyi, havf412 için mi yoksa bir kimseden bir şey ummak için mi ettin” diye sorarlarsa (şöyle) karşılık ver:
“Burada korku yoktur. Burada Ademden bir şey umulmaz.”
411 İzmir Yazması “Tasdik ve Teslim” başlıklı bölümü (s. 92-94).
412 secde-i havf: Korku secdesi, görev gereği secde etme anlamında kullanılmış.
165
Nedeni, o vakit Allahû Taalâ Hazretleri Hazreti Adem’i kendi kudreti eliyle düzdü. Tüm meleklere emreyledi. Bütün melekler Hazreti Adem’e secde kıldı. Ceberut adlı bir melek vardı. O ise Adem’e secde kılmadı. Başını secdeden kaldırıp secde etmedi. Lânet tasması boynuna geçti. Tanrının lanetli İblis’i oldu, nevzu billah minzalike.
Hazreti Şahıvelayet, Adem’i yarattı413. Kendini Adem’in kalbinde sakladı. Ve de tüm melekler kendine secde kıldığı için bu kez secde burda Hak için oldu. Böyle olunca secde etmek ibadet oldu. Zira, emir Hakkın oldu.
İmdi, bir kimse kendini Hakka teslim edip de başını secdeye koyduğu gibi Hakkı onda bulmuş ola ki âyini erkân yerini ala. İmdi bir kimse(nin) niyaz ve secde etmesi her iki umudun(u) Haktan istemesidir. Yok, nefsi için secde ve niyaz ederse mutlak kâfir olur.
İmdi, bende-i melalet din babında şeriat Resul’ündür. Bu karar ile amel getiresiniz. Zahiri müslüman olmazsa batını sofu olmaz. Çünkü şeriat kavli Resul’ündür.
Tarikat kavli Ali’nindir. Bir sofunun ayağını tarikate bastığında insanlığı belli olması gerekir. Nedeni, Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Ya Muhammed, bu cihanı yarattım insan için. Ve insanı yarattım kendim için. İnsan demek, Ya Muhammed iki âlemdir. Birisi âlem-i kübradır. Biri âlem-i suğradır. Ve bir âlem-i ulvidir. Biri âlem-i süflidir. Ve biri âlem-i hayattır ve biri âlem-i memattır414.
413 Bilindiği gibi “Şahıvelayet” unvanı Hazreti Ali için kullanılır. Burda “Hazereti Şahıvelayet Adem’i yarattı” denirken Hazreti Ali’nin Tanrı olarak düşünülmesi gerekiyor.
414 İzmir Yazması (s. 94).
166
34
RIZAYA TESLİM
Bir zamanlar bir sofu dünyayı gezmeye çıktı. Bir gün yolu bir şehere düştü.
Bu şehir şimdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu. Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardı. Sofu şehrin bu düzenini şaşa kaldı.Öyle ki birisine yaklaşıp bir soru sormaya cesaret edemedi. Karnı acıkmıştı. Şehri gezerken bir fırın gördü. Ekmek almak için içeri girdi. Fırıncıya para uzatarak ekmek istedi. Ama fırıncı hayretle paraya baktı:
“Bu ne bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik Anlaşılan sen rıza şehrinden değilsin, Dünyalı olmalısın dedi.
Sofu;
“Evet bu şehirden değilim” diye karşılık verdi.
Fırıncı:
”Hele belli oluyor. Dur,öyleyse seni görevlilere teslim edeyim.Onlar seninle ilgilenirler.Bizim şehrimizde para pul geçmez” dedi.
Fırıncı bu Sofuyu görevlilere teslim etti. Görevliler önce kendi aralarında bu sofuyu ne yapacaklarını tartıştılar. İçlerinden biri :
”Meclise götürelim, ulular karar versin”dedi.
Öbürleri de bu görüşe katıldılar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yol boyu sofu düşünüyordu.İçinden ”Paranın geçmediği bir şehir.Görevliler, ulular meclisi,şimdi de büyük ne görkemli yerdir gör ne ulular meclisi”diye kurdu.Neyse bir süre yürüdükten sonra divana vardılar.Ama sofu bu şaşa kaldı. Çünki divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve göz kamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi.Yerlere basit kilimler serilmişti.Ak sakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı. Görevliler uluları selamladıktan sonra:
”Bu dünyalı şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti.Ne yapalım diye sordular.
167
Ulular:’
‘Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. Konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün gerekeni yapın!”diye buyurdular.
Bunun üzerine görevliler sofu ile birlikte geri döndüler..Önce bir aş evine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürüdüler. Bir odaya yerleştirdiler. Sofuya kentte ne yapması, nasıl yaşaması gerektiğini anlattılar.
”Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın”dediler, yeterki rızalıok olsun”bunu unutma” diye uyardıl.
Sofu konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstediği yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse ”Ne arıyorsun?”diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu. Görevliler:’
‘Gidemezsin dediler. Bu şehir rıza şehridir. adı üstünde, sen buraya rızan ile geldin. Bizde sana yiyecek verdik,yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?
Sofu:”
Kuşkusuz razı kaldım, sağ olun!”diye karşılık verdi.
Görevliler:”
Şimdi de bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip, içip, yattığın günler için çalışmalısın.
Sofu:
“O ki töreniz böyle çalışayım” diye kabul etti.
Görevliler sofuya yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp daha büyük bir eve yerleştirdiler. Artık o da Rıza şehrinden bir adam olmuştu. Her sabah işine gidiyor, akşama dek çalışıp evine dönüyordu. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan ”Sen dünyalı mısın?” oluyordu. Bu şehrin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti ay geçti. Sofu şehri iyiden iyiye sever oldu. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti. Bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hala yalnızdı.Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açıldı:
”Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?” diye sordu.
Arkadaşı: ‘
‘Şehrin ortasındaki bahçe var ya, işte orda her cuma günü tanışmak dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes orda beğendiği
168
anlaştığı biriyle evlenme yolunu arar. Orda tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler.” dedi.
Sofu cuma günü söylenilen bahçeye gitti. Kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar dolaşıyorlardı. Genç kızlar,oğlanlar sohbet ediyorlardı. Birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşıyorlardı. Anlaşamayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Sofu olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi. Sonra kanın kaynadığı bir kıza yaklaştı. Ama o bacının ilk sorusu:
”Sen dünyalımısın” oldu.
”Evet, dünyalıyım ne olacak?” diye karşılık verdi.
Bacı:’
‘Davranışalrından hemen belli oluyor. Ama alınma zararı yok. O ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda ben sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin” dedi.
Bacı ile sofu anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı. Sofu bir keresinde bacı ile konuşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi, ne korucusu vardı. Hemen bahçeye daldı. Kimse görmeden bahçeden bir kaç nar kopardı. Yakalanırım korkusu ile ivedi davranıp ağacın bir kaç dalını kırdı. Ama ne kimse geldi, ne de sordu. Sofu narları toplayıp bacı ile buluşacakları yere gitti. Henüz bacı gelmemişti. Narları bir tabağa koydu.Masanın üzerine yerleştirdi.Bacının gelmesini gelmedi. Nitekim bir süre sonra bacı geldi. Ne var ki narları görmesine karşın hiç ilgilenmedi. Oysa sofu bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu. Bacı her zamanki gibi yerine oturdu. O zaman sofu dayanamadı. Bacıya narları gösterdi.
Bacı:
Bunları nerden aldın? diye sordu
Sofu narları nerden kopardığını söyledi. Bunun üzerine bacı
”Beni düşndüğün için sağol. ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burda boşuna çürüyecek. Başkalrınıın hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim. Narları koparırken bahçeye de zarar vermişsin. Oysa daha dikkatli davranıp bahçeye zarar vermeyebilrdin….Burda kimse senden bir şey kaçırmıyor ki…Bunca senedir rıza şehrinde yaşıyorsun.Bu şehirde rızalıkla her şeyin serbest oolduğunu bilmeliydin.Şimdi anlıyorum,sen bu şehre ayak uyduramayacaksın.
169
Bunları söyledikten sonra bacı sofuyu bırakıp gitti. Görevlilere söylemiş olacak ki, görevliler sofunun yaptıklarını divana bildirdiler. Divan sofunun durumunu tartıştı. Sonunda sofunun Rıza şehrine uyamayacağına karar verildi. Bunun üzerine görevliler Dünyalı sofuyu şehirden attılar.
Şimdi bu olay kulağımıza küpe ola!
Rıza üç türlüdür. Birincisi kişinin kendisi ile rızasıdır. İkincisi toplumla rızasıdır. Üçüncüsü kişinin tarikatla rızasıdır.
Kendi kendi ile rıza, sofunun pir önünde, başı secdede iken kendi kendini ölçmesi, kendi kendini yargılamasıdır. Kendi özü ile yüzlesmesidir. Hiç kimsenin tanıklığı, şikayeti olmaksızın kendi özünü yargılamasıdır. Ve de kendi suçunu kendi gözü ile görmesidir. Yer yüzü bir uğraş alanı, secde bir aynadır .Sofu ayna içinde kendini görecektir. Orda kendisiyle başbaşa kalacaktır. Kendini elle verebilecektir. İşte o zaman sofu insan evresine çıkmıştır. Bir kelebek bir yumurta bırakır. O yumurta pişmanlık yaprağı ile beslenir. Tövbe ipliği ile kozasını örmeye başlar. Ve erdem ipeğini yaratır. Kendini o ipekten hücrede tutsak eder. Aylarca, yıllarca yalnızlık köşesinde kendisi ile hesaplaşır. Pir önünde secdeye durmak, Tanrı katında secdeye durmaktır. Tanrı herşeyi görücü ve bilicidir. Bu dünyada piri kandırmak olasıdır. Ama Tanrı’yı kandırmak olası değildir.İşte kişinin kendi kendisi ile rızası kendi özü ile yüzleşmesidir. Seçenek kişinin yine kendisine bırakılmıştır.
İkincisi kişinin toplumla rızasıdır. Bu, kişinin içinde bulunduğu toplumdan, toplumun kişiden rızasıdır. Bunun kuralları bellidir. Yolumuzda kişinin eline, diline, beline sahip olması gerekir. Bu üç mühür kişiyi kötülükten uzak tutar. Bir sofu bunlara gem vurmazsa sofu olamaz. Kendini bulamaz. Toplum ondan, o toplumdan razı olamaz.
Üçüncü rıza kişinin tarikatle rızasıdır. Yolumuza giren can,rıza ile girer. Hiç bir zorlama, hiç bir baskı söz konusu değildir. Yolumuza rıza ile giren canın yolumuzun gereklerini inanarak, severek, rıza ile yerine getirmesi gerekir. Yolumuza giriş musahiplikle başlar. Musahiplik olmak demek malı mala,canı cana katmak gerek demektir. Rızalık olayını en küçük çerçeve içinde başlatmak demektir. Bu nedenle İmam Cafer Sadık Hazretleri ”ister pir olsun, isret talip olsun bütün tarikat ehlinin her an rıza ile iş yapması gerekir. Kendi aralarında rıza oluşturmaları gerekir. Ve rızadan dönmemeleri gerekir. Kendi aralarında rıza oluşturmaları gerekir. Ve rızadan dönmemeleri gerekir.” buyurmuştur. Tarikatta rıza musahiplikle başlar. Musahipler arasında gerçek anlamda rıza olursa
170
tarikatta rıza olur. Tarikatta rıza olursa toplumda rıza olur. Toplumda rıza olursa kişinin özünde rıza olur. Böylece üç rıza birleşmiş olur. El ele, el Hakka ulaşır.
Şimdi yukardaki Dünyayı gezmek isteyen sofunun durumuna dönelim. Gerçekte o sofu ne kendi içinde, ne toplumda ne de rıza oluşturmuştur. Bu nedenle önce kendi içinde, sonra toplum içinde, sonra da tarikatte rıza oluşturmuş Rıza şehrine uyamamıştır. Rıza şehrinde yaşayanlar malı mala, canı cana katmışlardır. Eğer o sofu gerçekten rızaya teslim olsaydı, o şehirdeki canlarla malı mala, canı cana katar, eline, beline, diline sahip olurdu. Oysa o sofu üçünede sahip olamamış, Rıza şehrinden kovulmuştur. Onun derdine derman yoktur!
Tarikat ehlinin isteklerine gem vurması gerekir. Tarikat ehli rızasız lokmaya el uzatmaz. Kendi karısından başkasına bakamaz. Kendi karısı dışında bütün kadınlar sofunun bacısıdır. Onlara kötü gözle bakan sofuya en önce uyarı olmak üzere doksan dokuz tarik vurulur. Kırkı kendisine, kalan ise hiç kimsenin yüzünü görmeksizin tüm tarikate ve yüzü görülerek hakikate vurulur.Sofudan üç kurban alınır.
Pir, halife, musahip, talip tümü Muhammed Ali’nin yoluna rıza ile ikrar verip iradet getirmiş kimselerdir. Bunların birbirlerine teslim olmamaları, dört kapıya teslim olmamaları, mürebbi ve musahibi tanımamaları yezitliktir. Böylelerinin yüzleri karadır.Hak divanında Tanrı onları domuz görünümüne sokacaktır.İmam Cafer Sadık Hazretleri buyururlarki: ”İkrar verip talip olmuş mürebbi ve musahibe ermiş, Muhammed-Ali’nin yoluna girmiş, erkana boyun eğmiş mümin müslim bacı kardeş rızasız iş işlemesin, ki rızaları geçerli olsun.Çunki rızasız iş olmaz. Yol ve erkan ulu Tanrı’nın evidir. Rızasızlık ulu tanrı’nın yasağıdır. Ondan sakınmak ve ondan korunmak gerek.
Muhammed-Ali’nin yolu ulu Tanrı’nın nurudur. O yolda mümin müslim rızasız lokma yese ya da yedirse şeriatta asi olur. Tarikat, marifet ve hakikatte dönek olur. Yüzü karadır. Yol uğursuzdur. Onun lokması çiğdir, haramdır. Haram yiyen ise yezittir. Onun erkanı yolu yoktur. Mümin müslim kesinlikle ondansakınmalıdır. Onunla iş yapılmaz Ona Hak lokması yedirilmez. Onun pişirdikleri yenmez, haramdır.Ondan olmuş çocuk zinadır. Böyle kimseler için ”Tanrı’nın laneti tüm münafık insanlara olsun” buyrulmuştur.
171
Ve de bir kavlinde İmam Cafer Hazretleri şöyle buyurur: 415
“İster pir, ister talip olanlara şöyle gerektir: Yoldan dönmeyeler, tarikatten ve hakikatten asla çıkmayalar. Ondan sonra her an rıza hasıl edeler. Ve rızadan dönmeyeler!”
Ve bir de mürebbi ve musahip olanlar (için) de böyle gerekir ki, evliyanın ayin-i erkânı ve mürşidin sır nefesi yerini ala. Birbirinin yurduna oturup ondan sonra malı bırakma, canı bırakma, dünyayı bırakma, kötü işleri bırakma va havayı bırakma… Bunları bırakıp teslim-i rızayı kabul edip, rıza kapısında olmazlar, erkân-ı tarikat, erkân-ı marifet, erkan-ı hakikat ile rıza gösterip teslim olmazlarsa ister pir, ister talip (olsunlar) ikrarları caiz olmaz!
Ve bir kavlinde Hazreti İmam Cafer Sadık şöyle buyurur:
“Bunlar yol ve erkândan düşkündür. Cemden red edip ko-mayasınız. Tercüman ve kurban yedirmeyesiniz ve erkân çal-mayasınız!”
Musahipler, pirler, halifeler ve talipler; tümü Muhammed-Ali yoluna ikrar verip iradet getirenler birbirlerine de teslim olmazlarsa, yola teslim olmazlarsa ve erkâna teslim (olmayıp) tarikate ve hakikate kail olmazlarsa, mürebbisini ve musahibini hak bilmezlerse onlar yezid-i pelid olurlar. Ve de yüzleri karadır. Yarın Hak divanında domuz görünümünde koysa gerektir.
İmam Cafer Sadık Hazretleri şöyle buyururlar:
“Önce gelip ikrar veren, talip olan, mürebbiye ve musahibe yeten(lerin) tarikatin, hakikatin, edep ve erkânlarını, farz ve sünnetlerini kabul edip Muhammed-Ali’nin yoluna, erkanına boyun verip iradet getirmeleri; mümin müslüm, bacı yoldan rızasız iş işlememeleri gerekir ki ikrarları caiz olsun. Nedeni, rızasız yol olmaz. Yol, erkân Hak Taala’nın evidir.
İmdi, gerektir ki, talip, musahip, mürit ve muhup Hak Taala’nın emri ve hem erkânıdır. Erkân kadimdir. Rızasızlık, Hak Taala’nın emridir. Sakınıp korkmak gerektir. Nedeni, Hak Taala havf havfullah demiştir.
415 İzmir Yazması “Teslim-i Rıza” başlıklı bölümü (s.32-37).
172
Ali-Muhammed yoluna can ve baş veren, ehl-i hak olan mümin müslim bacılara şöyle gerektir: Nedeni her kim olursa olsun evliyaya muhuptir. (Bunlar) mürebbi, musahip, aşina ve meşrebinden cayıp kendi başına iş tutup yoldan dışarı iş işlerlerse (bunların) dört kapıda hizmeti kabul olur mu? El cevap: Olmaz. Nedeni, dervişler ve talipler çok hikmetullah-ı rızasız bir şey hasıl kılmamıştır. Ve hem evliyanın sırrıdır. Sır olan nur olur. Nur olan dört kapıda, kırk makamda on iki farz-ı kifayede, on yedi erkânda bir mümin ve müslüm rızasız bir lokma verse ve yedirse şeriatte âsi olur. Tarikatte ve hakikatte katli vacip olur mu? Elcevap: Olur. Tarikatte ve hakikatte murtad olur. Ve yüzleri kara olsa gerektir. Ve hem yol uğrusudur. Yezit sofu yol uğrusudur, yüzü kara hükmolunur. Öyle sofunun hayrından rızasız lokma haramdır ve çiğidir. Haram yiyen yezittir. Ne erkânı ne yolu olur, sakınasınız. İş işlemeyesiiz, rızasız lokma yedirmeyesiniz. Ve de pişirdikleri haramdır. Ve onunla olan evlat zinadır, merdut ve münafıktır. Hakkında şöyle buyrulmuştur:
“Tanrının laneti tüm münafık kavimlerin üzerine olsun.”416
Pir olanın (talibi) öncelikle mürebbiye ve musahibe yetirmesi erkân-ı kadimdir. Talip, pir ve mürebbi olana tarikat, marifet sırrı hakikat bablarını ve ahkâmlarını farz ve sünnetlerini öğretmeleri gerekir. Ve hakikat eski doğru yoldur. Ve de doğru yapıdır. Çünkü, Ali-Muhammed yolu tümünden uludur. Ve de eskidir. Hakkında (şöyle) buyrulmuştur:
“Onun yolu yüce ve uludur”417
Nedeni, evliyalar ve enbiyalar yoludur.
Önce pirlerin iradet getirip, ikrar verip biat kılalar ki sonra talibe, sadık sofu olan müminlere pir olan kimseler öğreteler. Ali-Muhammed’in yoluna varalar da yoldan çıkmayalar. Nedeni, evliya yolu, erkânı ve buyruğu rıza ile icazet ile olur. Onlar da
416 Özgün anlatıda Arapça verilmiştir.
417 Özgün anlatıda Arapçadır: Ve hüve aliyyül kadim ve hüve aliyyül azim Arapça “Tanrı yüzbin kez korusun” anlamında yemin.
173
birbirleriyle musahiptir. Hakkında (şöyle) buyrulmuştur:
“Rabbena ya rabbena”418
Onlar da birbirinden ayrı olmaz. Taliplik davası kılan kardeşler bilin ve âgâh olun ki bu yolun korkusu, bu yola rıza ile varmak ve icazet ile olur. Talip olan(lar) yola varalar ve yoldan çıkmayalar. Pirden rızasız gezmeyeler. Nedeni, rızasız işlerin tümü haramdır. Mürebbiye ve musahibe kail olasınız!
İmam Cafer Sadık Hazetleri Ali-Muhammed’in yolu konusunda şöyle buyurmuştur:
“Dininiz imanınızdır.”419
Pir dindir, musahip imandır. Dinden dönen talipler pirden de döner. Musahipten dönen imanından döner.
Ve bir sözünde İmam Cafer Sadık Hazretleri (şöyle) buyurur:
“Din Muhammed, iman Ali’dir.”
Dinden imandan dönen talipler haktan dönmüştür. Onlar şeriatta kâfir olur. Tarikatte merdud420 ve hakikatte murtad421 olur. Ve bir de “Tanrı yözbin kez korusun”422 bir adam dine söğse pirine de söğmüş gibidir. Neuzibillah ister mümin ister müslim olsunlar onların ikrarı caiz değildir. O yola sığmaz. Ceme komayasınız. Onlar yezitten beter yezittir. Onlar hakkı görüp inanmayanlardır. Onlar hakkında euzu besmele okuman erkândır. (Onlara) lanet olsun. (Onlar) hakkında (şöyle) buyrulmuştur:
“Tanrı’nın lâneti hain insanların üzerinedir.”423
Onlarla ceme oturan, kurban yediren, erkân çalan merdud424
418 Türkçesi tam anlaşılmıyor.
419 Özgün anlatıda Arapçadır.
420 merdud: Kovulmuş, geri çevrilmiş.
421 murtad: Dönek.
422Özgün anlatıda Arapçadır.
423 Özgün anlatıda Arapçadır.
424 merdud: Kovulmuş, geri çevrilmiş.
174
münafıktır425.
İmam Cafer Sadık Hazretleri şöyle buyururlar:
“Musahip musahibe gönül vermezse o kimse İmam Cafer kavlinde musahip değildir.”
Talip odur ki yola talip ola ve yola boyun vere. Ve erkandan çıkmaya. Haktan yüz çevirmeye. Muhammed Ali aşkına zar-ı giryanın426 eksik etmeye. Nedeni, yol, erkân Muhammed-Ali’den kalmıştır. Talip Cebrail Aleyhisselam’dır. İmdi, talip dediğin Cebrail gibi gerektir ki talip olsunlar, kalıp olmasınlar. Niyazları Hak katında makbul olsun.
Musahip diye, hakikate girene ve bir dilden ötene derler. Hakikat hak yoludur. Hakikate giren taliplerin tüm işlerinin Hakka layık olması gerekir. (Böylece) onlara talib-i alittercüman427 derler. (Böyle talibe) “Güruh-u naci katarında”428 Şah’ın talibi derler.
İmam Cafer Sadık Hazretleri (şöyle) buyururlar:
“İster pir, ister talip, ister muhip olanların Hakkı zikirden uzaklaşmaları gerekir. Zikr-i Hak tevhiddir429. (Ondan) uzaklaşmak erkân değildir. Ustadın nefesini430 söylemek ve söyletmek erkân-ı kadimdir.
İmdi, tarikat ehli olan talipler, pir nefesini haklayanlar(dır). Ve
425 münafık: İkiyüzlülükle ara bozan. Kur’anda inanır görünerek inanmayanlar anlamında kullanılır. Arabozuculuk anmaındaki Arapça ‘nifak’ sözcüğünden türemiştir. Peygamber Muhammet çağında insanları üç bölüme ayırırlar. Müminler (inananlar,), kafirler (inanmayanlar), münafıklar (ara katıcılar).
426 zar-ı girye: İnleme, ağlama.
427 talib-i alittercüm: Tercüman olmuş talip. Al yoluna girmiş talip anlamında kullanılmıştır.
428 güruh-u naci: Kurtulmuş insanlar katarı.
429 tevhid: Tanrı’nın birliğini bilme ve bu birliğe inanma. Tek olma anlamındaki Arapça vahdet sözcüğünden türemiştir. Tasavvuf dilinde kendini varlığını tanrının varlığında yok edip tanrının varlığıyle var olma anlamındadır. Gerek sünni dilde ve gerekse tasavvuf dilinde bu terimden pek çok terimler türetilmiştir. Şeriat dilinde “Lâ ilahe illallah” (Tanrı’dan başka Tanrı yoktur) tümcesine kelime-i tevhid denir. Burada, tümce “Tanrı’yı anma tevhiddir” biçiminde bir düşünce anlatılmak istenmektedir.
430 nefes: Deyiş, şiir.
175
de rızayı gözleyenler(dir). Rızadan kaçmayanlar(dır). Ve pir olanlar da rızadan kaçmamalılar.
Ve pir olanın rızasız işleri olsa tarikatte murtad olur. Ve de yol basmıştır. Onların yedikleri haramdır. Nedeni, tarikati, hakikati ve erkânı yoktur.
Ve gelip ikrar verip biat eden bacılar müminlerden ve pirlerden rızasız iş işleseler ve lokma yedirseler şeriatça boş olurlar. Onu da siyaset etmek431 erkân-ı kadimdir. (Onlar) tarikata sığmaz. Öyle olan bacıları yer gök kabul etmez. Ve o müslüm bacının lokmasını kim yerse yezittir. Ve hem de lanete vaciptir. Yoldan ve dinden düşkündür. Ayıdan ve domuzdan kötüdür. O kimseleri Şeytan aleyhüllane (bile) kabul etmez denir.
Taliplerin rızadan çıkmamaları gerekir. Sürekli rıza ile, icazet ile olmamaları rızadan çıkmamaları gerekir. Sürekli murat kapısında olmaları gerekir. Pirden, musahipten ve yoldan dönmemeleri gerekir ki, ahiret azabından, dünya kazalarından ve belalarından emin olalar. Ve Ali-Muhammed divanından kalmayalar. Ali-Muhammed’in buyruğunu yerine getire, utanacak duruma düşmeyeler432.
Bir talip nefsini zaptetmese, rızasız lokmaya el sunsa, ya da kendi hatununu koyup başka kadına yelse ceza (olarak) doksan dokuz tarik vuralar. Kırkını kendine etki edecek biçimde vuralar. Kalanı da yüz görmeksizin tarikate, yüz görerek hakikate cüdam olur. Nezir flör beş, kurban üç(tür)433.
Ve Hazreti İmam Cafer Sadık (şöyle) buyururlar:
“Pir olan kimseler dört kapı, kırk makam, on iki erkân, farz-ı
431 siyaset etmek: Cezalandırmak.
432 İzmir Yazması, (s. 32-37).
433 Alaca Yazması “Rızasızlık” bölümünün baş kesimi (s. 168)). Burada dinsel tören olan Görüm sırasında cezalandırma anlatılmak isteniyor. Görümde, suçluyu bağışlatmak isteyen er-bacı birlikte ortaya çıkarlar. Yargılıma sonunda onlara da asa ile vurulur. Bu sırada sürekli dualar edilir, gülbenkler okunur. Ortada bulunan er-bacı yüzükoyun meydanı dolaşırlar. Dede asa ile vuruşları sürdürür. Toplumu tinsel hava sarmıştır. Kimse bu sırada vurulan asanın acısını duymaz. İçinde yaşamayanların anlamayacakları bir ortamdır.
176
kifaye ve on yedi erkânda kâlim vücut olalar ki pirlikleri caiz ola. Mürüvvet madeni ola434.
434 İzmir Yazması (s. 37).
177
35
DÖRT KAPI435
435 İzmir Yazması “Dört Kapı”) adlı bölüm (s. 29).Alevi inançlarına göre dört kapı, kırk makam ve on yedi erkan ve üçyüz altmış altı Menzil vardır. Bütünü içinde inancın ilkeleri şöyle açıklanır:
Dört kapının birincisi şeriat, ikincisi tarikat, üçüncüsü marifet, dördüncüsü hakikat kapısıdır.
Şeriat kapısı doğru inanç ve uğraş ile hizmet edip Hak Taalanın didarını görmektir. İnsanlara hizmet ve izzet edip şeriat mizanında tamam olarak şeriat ehlini hakir görmemektir.
Tarikat kapısı, tarikatın gerektirdiği işlerde uzun yıllar hizmet ile gönül dileğini ve kalb isteğini bulup tarikat ehline muradını vermek, velayet göstermek, keramet izhar eylemek, böylece Tarikat mizanında tamam olmaktır.
Marifet kapısı, Allah’ı tanıyıp tesliyet bulup rızaya kavuşmaktır. Başkasının ayıbını örtmek, gönlünün muradını tanıyıp zahir ve batını kavramış kişileri hoşnut eylemek, Hak Taalanın nurunu her yerde görmektir. Marifet, aklın nuru, canın hayatı, ilmin sureti, tarikatın sikkesi, şeriatın gömleğidir.
Hakikat kapısı, hakikat nuru ile insanın kendisinden geçip Mevlası ile kendisi arasında nur ile sırra erip keramet gösterip Allah’ın sırrının sırrına germektir.
Peygamberin sözü şeriat, işi tarikat, durumu marifet, sırrı hakikattir.
Şeriat farzdır, tarikat vaciptir, marifet sünnettir, hakikat nevaldir.
Şeriat anadır, tarikat babadır, marifet oğuldur, hakikat oğulun oğludur.
Şeriat doğudur, tarikat batıdır, marifet kuzeydir, hakikat kıbledir.
Dört kapıda murat benliğin yok olduğu yerdir. Birlik bu kayıya girmekle olasıdır.
İzmir Yazmasında onbeş makam adı sayılır. Oysa inanca göre kırk makam vardır. Bu kırk makamın onu musahip makamı, onu mürebbi makamı, onu mürşit makamı, onu muhabbet makamıdır. Bu kırk makam şunlardır:
Şeriatın on makamı: 1. İman getirmek, 2. İlim öğrenmek, 3. Namaz, oruç, hac, zekât, 4. Helal kazanç, 5. Haramdan sakınmak, 6. Hayız ve nifas durumlarında karısı ile cinsel ilişkide bulunmamak, 7. Şeriat evine girmek, 8. Şefkatli olmak, 9. Pak yiyip, pak giyinmek, 10. Emr-i maruf ile hareket etmek.
Tarikatın on makamı: 1. Mürşitten el alıp tövbe kılmak, 2. Talip ve mürit olmak, 3. Saçını, sakalını ve giysisini temiz tutmak, 4. Nefsine mücahade etmek, 5. Hürmet etmek, 6. Havf etmek, 7. Haktan umut kesmemek, 8. İbret ve hidayet üzere olmak, 9. Cemiyet sahibi, nasihat sahibi, muhabbet sahibi olmak, 10. Aşk, sefa, şevk ve fakirlik üzere bulunmak.
Marifetin on makamı: 1. Edeb, 2. Korku, 3. Sabır, 4. Kanaat, 5. Utanmak, 6. Cömertlik, 7. İlim, 8. Miskinlik, 9. Marifet, 10. Kendi özünü bilmek (men arefe ne-sehu fakad arefa Rabbehu).
178
Amma budur ki, kapı dörttür. Önce ilm-i şeriattır. Ve bir de kemal-i marifettir. Ve bir de mana-ı tarikattır. Ve ana kaynak hakikattir. Bunlar birbirine ayandır. Ancak dördünün de özellikleri vardır. Onu da bilmek gerekir.
Birinci kapı şeriatı bilmeden şeriat tamam olmaz. Marifet iliminden bilmeden marifet tamam olmaz. Bunun dördünün sırları tümü birden oldu.
İmdi, ey sofular, ey dervişler, dervişanlar, ey ikrar iman davası kılan canlar, bu yol içinde mürebbi, musahip, aşina ve meşrep diye bunların dördünden birinci şeriat, ikinci tarikat, üçüncü marifet, dördüncü hakikattir. Bunların hassiyyeti436 nusibeti437 olur. Nusibet nusibettir. Ve hangisi olursa olsun onlardan dışarda kalmak erkândır438.
Şundan ötürü hakikat hak oldu. Hakkı bilmeyen talipler tümüne inanmamış oldu. Onların bu kez itikatları kalmadı, inkâr ettiler. Onlar Şimir, Mervan ile birlik oldular. İşleri zaruret ile öyle olan talipler Yezit’ten beter oldular. Nedeni, ikrarlı yezit olduğu için
Hakikatın on makamı: 1. Turab olmak, 2. Yetmişiki milleti bir görmek ve kimsenin aleyhinde bulunmamak, 3. Eline geçenle yetinmek, 4. Dünyada herşey kendisinden emin olmak, 5. Her işinde Allah tevekkül ve itimat edip yalnız ondan yardım ve başarı dilemek, 6. Suhbet yani sırlardan söz etmek, 7. Sır üzere olmak, 8. Teberra üzere olmak, 9. Münacat üzere olmak, 10. Şevk müşehadesi üzere bulunmak.
Yetmiş üç milletten yetmiş ikisi delalettedir. Ancak bir millet kurtuluşa ermiştir ve her zaman da ve niyaz üzeredir. İşte naci ve münaci olan bu tek millet İmam Cafer Sadık Hazretlerine uyup dünyada küfrü imana, cefayı safaya, kahrı lutfa ve zenginliği yoksulluğa satmışlardır. (Cavit Sunar: Melamilik ve Bektaşilik, Ankara 1975, s.166-168.)
436 hassasiyet: Duyarlık.
437 nusb: İslamlıktan önceki Arap putataparlığında kullanılan dinsel taşlar. İslamlıktan önce bu taşlara tapılırdı ve mabudun bu taşlar içinde bulunduğuna inanılırdı. Bu taşlar için kurbanlar kesilir, taşların üstlerine bu kurbanların kanları sürülürdü. Kur’an bu Arap geleneğini şiddetle yasaklamıştır. Bu taşlar için kesilen kurbanların yenilmesi de İslama göre haramdır. (Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, İstanbul 1975, s.460.)
438 İzmir Yazması (s. 29).
179
onlar hakkı görüp inanmayanlardır. Onların şerrinden (korunmak için).
“O mektup gerçekten Süleyman’dan geliyor ve gerçekten de içinde şunlar yazılı: Rahman ve Rahim Allah adıyla bana karşı yücelik davasına girişmeyin ve teslim olarak bana gelin”439 diye (okumak gerektir). Hazar etmek ve lâfeta suresini okumak gerektir. O belalardan azat olasınız.
İlm-i hakikat de (ne) dersen, hakikat ilm-i cavidandır. Cavidan diye dört kapıya derler. Hakikat olan hakikat olur. Hakikat dedikleri bu dört kapı olur.
(Talipler) önce mürebbi izniyle hakikate hak olurlar. Hakka musahip olan Hak musahibi birbirlerine teslim-i rıza olmazlarsa onlar musahip olur mu? Elcevap: Olmaz. Hakkında hadis vardır:
“Lanet tüm hainlerin üzerine olsun”440 buyrulmuştur441.
Dört makam buyurur ki: Birinci makam ceber442, ikinci makam melekut443, üçüncü makam lâhût444, dördüncü makam nâsut445(tur).
Ceberut hangisidir? diye sorarlarsa “Şeriattır” diye karşılık ver.
439 Neml (27) Suresi, 30-31. ayetleri. Özgün anlatıda Arapça verilmiştir.
440 Özgün anlatıda Arapçadır.
441 İzmir Yazması (s.30-31).
442 ceberrut: İslam gizemciliğinde Tanrı’ya varma çabasının aşamalarından biridir. Tanrı’nın büyüklüğünü de dile getiren bu sözcük gerçekte “güç anlamına gelen İbranice “geburat” sözcüğünden türemiştir. Ayrıca bu terim Tanrı’nın niteliklerini de dile getirir. Buna karşılık Tanrı’nın kendisine lâhut denir. Gizemcilere göre en üstte lâhut âlemi, ortada ceberrut alemi, altta melekût alemi vardır. (Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü)
443 melekût: Gizemcilikte görünmeyen varlıkların evreni. Âlem-i gayb deyimi ile anlamdaştır. Sözcük olarak Arapça hükümdarlık demektir. Hükümdar anlamındaki melek ya da melik deyiminden türemiştir. Görünmeyenlerin bu evreninde ruhlar ve melekler yaşar. Bu tasarımın temeli Platonculuktur. Platon’un duyular üstü düşünsel evreninin İslamlaşmış biçimidir. Zaman ve uzayla sınırlanmayan, sonsuz ve sınırsız bir evren olarak tasarımlanmıştır. (Hançerlioğlu, s.397).
444 lâhût: Tanrısal evren… Tanrısal evrenle ilgili anlamında da lâhûti denir. Bu anlamda meleklere de lâhûtiyan denir.
445 nasut: İnsanlık, insanlıkla ilgili şeyler.
180
Ona Cebrail mütealliktir446.
Nasut hakikattir. Ona Azrail mütealliktir.
Bunları bilen dervişe lokma-i merdan ve hırka-i piran helaldir. Bilmezse haramdır447.
Hazreti Ali Emirelmüminin buyurur ki:
“Şeriatın, tarikatın, marifetin ve hakikatın bildirilen durumlarını talip olanın tutması gerekir. Birinci kapı şeriatı bildirir. İkinci kapı tarikatı bildirir. Üçüncü kapı marifeti bildirir. Dördüncü kapı sırr-ı hakikatı bildirir.
Senden “şeriat nedir” diye sorarlarsa, “Şeriat Muhammed Mustafa Sallallahü Taalâ aleyhi vessellem Hazretlerinindir. Hakkı batıldan seçen ulu kapıdır, Şeriat” diye karşılık ver.
Şeriat kaçtır diye sorarlarsa, “beştir” diye karşılık ver. Beş nesne ile bağlanır, beş nesne ile açılır. Birincisi ahmaklık ile bağlanır, itaat ve namaz ile açılır. İkinci, nefsile448 ile bağlanır, ibadet ile
446 müteallik: İlgili, ilişkili.
447 2. Hacı Bektaş Yazması, (s. 243).
448 nefis: Can ve ruh. İslam felsefesinde ve gizemcilikte nefis (özbenlik) insanın bedeni dışında kalan ve tanrısal bir özden yapılmış olan bölümüdür. Kötülük de iyilik de ondan gelir. Bundan ötürü dinsel ve gizemsel eğitim, usun (aklın) eğitimi değil, nefsin eğitimidir. Batınilere göre Tanrı önce akılı, sonra ve onun yardımıyla nefsi yaratmıştır. Akıl tam, nefis ise noksandır. Evren, bu noksanlığın tamlık isteğinden ötürü devinmesinden oluşmuştur. Usun (Akl-ı kül) yetkinliğine imrenen ruh (nefs-i kül) onun yetkinliğine varmak için dön-meye başlayınca ilkin gökler (felekler) meydana geldi, onların dönmesinden de cisimler (escâm) oluştu. Madenler, bitkiler ve hayvanlar işte bu cisimlerdir. Cisimler meydana gelince tünel nefis (nefs-i kül) tikellere bölünmüş ve bedenlere girmiştir. İnsan, daha özel bir oluşma sonunda varlaşmış ve tümel akıl’ı da kendi kişiliğinde somutlaştırmıştır. Tümel akıl ve nefis, bu açıdan evrende tek ve üstün varlık olarak sadece insanda yansımaktadır. Bunların en yetkin biçimde kullanılan nâtık (söyleyen, peygamber)’dir. Ne var ki, nâtık’ın sözlerini herkes anlayamaz. Onları anlayan ve yorumlayan da sâmit (sunan, imam)’tir. Nefsin yedi derecesi vardır. (Bu yüzden özellikle halvetiler Tanrı’nın yedi adını söyleyerek zikrederler.) Bu yedi derece şunlardır: 1. Nefs-i emmare: Kötülüğe, bedensel isteklere eğilimli nefi. 2. Nefs-i levvame: Kötülüğü kınayan, iyiliğe eğilimli nefis. 3. Nefs-i mülhime: Esinlendiren, ilham eden nefis. 4. Nefs-i mutmaine: Gerçeği bilmede kuşkusuz olan nefis. 5. Nefs-i râdiyye: Tanrı’dan gelene razı olan nefis. 6. Nefs-i mardiyye: Buna karşı Tanrı’nın rızasını kazanan nefis. 7. Nefs-i sâfiyye ya da zekiyye: Her türlü kötülükten arınmış, saf ve temiz nefis. (Hançerlioğlu, s.448-449.)
181
açılır. Üçüncü asilik ve acele ile bağlanır, niyaz etmekle açılır. Dördüncü küfr ile bağlanır, iman ile açılır. Beşinci şirk ile bağlanır, hayır ve ihsan ile açılır.
İkinci kapı tarikatı bildirir: Tarikat yedi arşındır. Nebilik de yedi yön üzerinedir. Yedi aslı vardır. Yedi taatı449 vardır. Nedeni, Hazreti Peygamber:
“Tarikat yedi nesne ile açılır, yedi nesne ile bağlanır” bu-yurmuştur.
Birinci, pahıllık ile bağlanır, kerem ile açılır. İkinci, cahillik ile bağlanır, inayet ile açılır. Üçüncü, habislik ile bağlanır, hidayet ile açılır. Dördüncü dünyalık ile bağlanır, kanaat ile açılır. Beşinci şeytanlık ile bağlanır, rahmanlık ile açılır. Altıncı kibir ve haset ile bağlanır, akıl-nakl ve batın gözü ile açılır. Yedinci, gaybet ile bağlanır, kerem ile açılır450.
“Marifet kaç kapıdır?” diye sorarlarsa, “binbir kapıdır” diye karşılık ver. “Anlamı nedir?” derlerse, “Hak Taala Hazretlerinin binbir adı vardır. Binbir kelamı vardır, binbir köşesi vardır. Binbir kapısı vardır. Arifler ve abitler, özünü bilenler amelleri sebebiyle o kapıyı açarlar. Cennetin sekiz kapısını açarlar. Ve yüzlerine tamunun yedi kapısı bağlanır, inşallah-u taala. Ve de halifelerin, pirlerin, zakirlerin bu hesabı bilmeleri taliplere ve bilmeyenlere öğretmeleri vaciptir. Yoksa adları ism-i müsemmas451 değildir. Yedikleri haramdır. Taliplerin yedikleri boyunlarında kala!452
“Hakikat nedir?” diye sorarlarsa, “Hakikat Hak Taala’nındır” diye karşılık ver. Kapısı kaçtır? (derlerse) “bir” diye karşılık ver. Bir nesne ile bağlanır, bir nesne ile açılır. Açıkçası, musahipsizlik
449 taat: Tanrı buyrukları, tapınım.
450 İzmir Yazması (s. 74-75.)
İzmir Yazması (s. 61) ile Alaca Yazması (s. 185)’te anlatılanlar arasında küçük ayrımlar vardır. Sözgelimiİzmir Yazmasındaki “rehberin cünübu” yerine Alaca Yazmasınada “meşrebin cünübu” sözü geçer. s. 61’deki “muhabbetin” sözü yerine s.185’te “muhubin” sözü geçer.
451 müsemmas: Adlanmış, adı olan.
452 İzmir Yazması (s. 76).
182
ile bağlanır, musahip(li)lik ile açılır. Hakikat Hak Taala üzeredir. Hakikat menziline yeten, Hakka yetmiş gibidir. Hakikate yetmeyen, Hakka yetemez. Marifet Hakikatten hasıl olur453.
Sana şöyle sorarlarsa ki, şeriat kardeşi kimdir? Tarikat kardeşi kimdir? Marifet kardeşi kimdir? Sırrı hakikat kardeşi kimdir? Onyedi erkânın kardeşi kimdir? Biri kırk, kırkı bir eden kimdir?
“Kardeş yedidir” diye karşılık ver. Birinci şeriat kardeşidir. İkinci tarikat kardeşidir. Üçüncü marifet kardeşidir. Pir sözünü bilip Tanrı’sını tanıyan ehl-i kâmil katında bir talip bir talip ile musahip olmakla marifet kardeşi olunur454. Allah bir, Resul hak, Hazreti Ali ve oğullarının imamlığı hak demekle müminler şeriat, tarikat, marifet kardeşi olurlar. Dördüncüsü hakikat kardeşidir. Hakkı insanda, insanı hakta gören ehl-i hak ve ustad-ı kâmile sevgi gösteren hakikat kardeşi olur. Beşincisi kırklar makamı (kardeşi)dir. Dört kapının hizmetini bilip işleyen Kırklar katında Kırklar ile kardeş olur. Altıncı onyedi erkân (kardeşi)dir. Onyedi erkanın adını bilip gereğini yerine getiren, sır ehli olan, kâmil mürşit gözünde ve yetmiş yedi erkânda, onyedi erkân sahibi ile kardeş olur. Yedincisi ceset kardeşidir. (Kişi) bir babanın belinden, bir ananın karnından gelmekle ceset kardeşi olur.
Bir kimsenin şeriat babası öz babasıdır. Tarikat babası mü-rebbidir. Marifet babası mürebbidir. Hakikat babası Muhammed’dir.
Şeriat abdesti su ile olur. Tarikat abdesti pire biat etmektir. Marifet abdesti nefsini bilip Rabbini tanımaktır. Hakikat abdeti öz ayıplarını görüp başkalarının ayıbını örtmektir455.
İmdi (şöylece) bilinmeli: Şeriat cünubu ihtilam456 veya avrat cima etmekle olur. Tarikat cünubu, pirsizlik veya ikrarına yalan(cı) çıkıp ahdini bozmaktır. Ve marifet cünubu nefsini bilmemektir.
453 İzmir Yazması (s. 75).
454 İzmir Yazması (s.139) ,Malatya Yazması (s. 211).
455 İzmir Yazması (s. 139) ve Malatya Yazması (s. 211-213).
456 ihtilam: Düş azması, ergen olma.
183
Hakikat cünubu kendi ayıplarını örtüp başka adamın ayıbını açıp, akılı ile bildiğine, kalbi ile tanıdığına inanmamaktır. Onyedi erkânın cünubu edepsizlik ve hayasızlıktır. Kırk makamın cünubu dört kapının hizmetini terk edip rızasız kendi başına iş etmektir. Ve musahibin cünubu, musahibine kem bakıp kem söylemektir. Musahibin evine hainlikle varmaktır. Ve meşrebin cünubu gaybetin edip sırrın açıklamaktır. Muhibin cünubu cevr-i cefa zulm-ü sitem-kâr olmaktır457.
Ancak, şeriat cünubu su ile temiz olur. Tarikat cünubu pir elinden temiz olur. Marifet cünubu mürşit elinden temiz olur. Hakikat cünubu mürebbi elinden temiz olur. Musahip cünubu tövbe edip yaramaz amelin terk edip halife elinden temiz olur458.
Ve (şöyle) bir söyleyişle:
Şeriat gemidir, tarikat denizdir, marifet dalgıçtır, hakikat incidir.
İmdi pir olan kimselere gerektir ki şeriat gemisine gireler, tarikat denizinde yüzeler, marifet dalgıcı olup hakikat incisine erişip çıkaralar. Onun üzere amel edeler ki onların ikrarları caiz ola.
Ve (şöyle) bir söyleyişle:
Şeriat kesin bilmeye derler. Tarikat, talip(in) kendisini ispat etmesine derler. Marifet sözün kavramını bilmeye derler. Hakikat vasıl olmaya derler.
Ve (şöyle) bir söyleyişle:
Şeriat kulluk etmektir. Tarikat bilmektir. Marifet ermektir. Hakikat görmektir.
Ve (şöyle) bir söyleyişle:
Şeriat ilimdir. Tarikat imandır. Marifet dindir. Hakikat amel kılmaktır.
Ve bir deyişle; şeriat tendir. Tarikat ettir. Hakikat candır.
457 İzmir Yazması (s.61) ve Alaca Yazması (s. 185) Bu iki yazmada anlatılanlar arasında küçük ayrımlar vardır. İzmir Yazmasında “rehberin cünubu” yerine s. 185’te “meşrebin cünubu” denir. İzmir yazmasında (s. 61), muhabbetin” denirken, Alaca Yazmasında (s.185) “muhibin” denir.
458Alaca Yazması), (s. 185-186)
184
Ve bir deyişle; şeriat işitmektir. Tarikat görmektir. Marifet anlamaktır. Hakikat bilmektir.
Ve bir deyişle; şeriat kapıdır. Tarikat eşiktir. Marifet sövedir. Hakikat kilittir.
Ve bir deyişle; şeriat çerağdır. Tarikat fitildir. Marifet yağdır. Hakikat ışıktır459.
459 İzmir Yazması (s. 18-19)
185
36
MAKAMLAR460
“Makam kaç?” diye sorarlarsa, makam onbeştir.
Birinci makam tövbedir. Hakkında Hak Taala (şöyle) bu-
460 İzmir Yazması “Makamlar Beyan Olunur” başlıklı bölüm (s. 18). Daha önceki dipnotlarda belirttiğimiz gibi Alevi inançlarına göre 40 makam vardır. Oysa Buyruk’un İzmir yazmasında “Kırk Makam” yerine onbeş makam sayılır. Bu durumun yazma bozukluğundan doğduğu ortadadır. Çeşitli eserlerda bu kırk makam farklı adlarla anılır. Nitekim mirat-ül Makasıt’ta Kırk Makam şöyle sıralanır:
“Şeriat: on makamdan birinci iman getirmektir. İkincisi ilim öğrenmektir. Üçüncüsü namaz kılmaktır, zekât vermektir, oruç tutmaktır, hacca gitmektir; dördüncüsü helal kesbeylemektir, Riba yememektir. Beşincisi haramdan sakınmaktır. Altıncısı hayız ve nisva halinde zevcine yakın olmayıp bu halde mahreminin nikâhı haram olduğunu bilmektir. Yedincisi şeriat evine girmektir. Sekizicisi Şefkattir. Dokuzuncusu pak yiyip, pak giyinmektir. Onuncu makam ma-kam-ı emr-i maruftur.
Tarikatın dahi on makamdır: Birincisi mürşitten el alıp tövbe kılmaktır. İkincisi talip olmaktır. (Mürit üçtür. Mürid-i evvel mutlak, ikinci mecazi, üçüncü mürid-i mürşit. Mürid-i mutlak oldur ki, her bir hâlinde mürşide mutabık edip hüccet talep etmeye, lakin mürşidde sadık-ül kavl olmak şarttır. Mürşid-i mecazi oldur ki zahiren şeyh dileğinde olup batınen kendi dileğinde ola. Mürşid-i mezit oldur ki şeyhinden bir türlü hal görecek, ol saat yüzüm döndürmeye, fakat hilaf-ı şerğ olunsa derviş muhtar olup hilaf-ı şerğ fiil, fiili şeytanidir.) Üçüncü makam saçın ve libasın giderip, dördüncü makam nefsine mücadele etmektir. Beşinci makam makam-ı hürmettir. Altıncı havfdür. Yedinci Hak’tan ümidin kesmemektir. Sekizinci ibrettir, hidayettir ve seccadeyi azizlerdir. Dokuzuncusu sahib-i cemiyettir ve sahib-i nasihattir ve sahib-i muhabbettir. Onuncu makam aşk ve şevktir ve sefadır ve fakirliktir.
Marifetin dahi on makamı vardır. Birincisi makam edeptir, ikincisi korkudur, üçüncüsü sabırdır, dördüncüsü kanaattır, beşincisi utanmaktır, altıncısı cömertliktir, yedincisi ilimdir, sekizincisi miskinliktir, dokuzuncusu marifettir, onuncusu kendi özün bilmektir.
Hakikatın dahi on makamı vardır. Evvelki turap olmaktır, ikincisi yetmişiki milleti bir görmek ve gıybet etmemek, üçüncü eline gelene kail olmaktır, dördüncü dünyada yaratılmış olanın cümlesi kendisinden emin olmaktır, zira kim vahdettir. Beşinci cem-i umurda Allah-u Taalaya tevekkül ve itibat edip iane ve nusreti yalnız ondan talep etmektir, altıncı sohbettir, yedinci makam-ı sırdır, sekizinci makam-ı teberradır, dokuzuncu makam-ı münacattır, onuncu makam-ı müşehadede-i celb-i şevktir.” (A.Yılmaz: Tahtacılarda Gelenekler, Ankara 1948, s.47-48)
186
yurmuştur:
“Ey inananlar yürekten tövbe ederek Tanrı’ya dönün ki Tanrı’nız kötülüklerinizi örtsün, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere koysun.”461
İkinci makam iradettir. Hak Taala hakkında (şöyle) bu-yurmuştur:
“Ey Muhammed! Kuşkusuz sana baş eğerek ellerini verenler, Tanrı’ya baş eğip el vermiş sayılırlar. Tanrı’nın eli onların elinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Tanrı’ya verdiği sözü yerine getirene Tanrı büyük ödül verecektir462.”
Üçüncü makam havf463 etmektir. Hak Taala hakkında (şöyle) buyurmuştur:
“Tanrı uğrunda gereği gibi cihat edin464.”
Dördüncü makam sabırdır. Hakkında Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Tanrı kuşkusuz sabredenlerle birliktedir465.”
Beşinci makam hayadır. Hakkında Hak Taala (şöyle) bu-yurmuştur:
“Haya imandır466.”
Altıncı makam zühüttür467. Hak Taala hakkında şöyle
461 Tahrim (66) Suresi, 8. Ayet. Özgün anlatıda Arapça verilmiştir.
462 Feth (48) Suresi 9-10. Ayet. Özgün anlatıda rapça’dır.
463 havf: Korku.
464 Hacc (22.) suresinin 78. ayetidir. Özgün anlatıda Arapça olarak verilmiştir. Ayetin tamamı şöyledir: “Tanrı uğrunda gereği gibi cihat edin. O sizi seçmiş, babanız İbrahim olan dine de sizin için zorluk kılmamıştır. Daha önce Kur’an’da peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size Müslüman adını veren O’dur. Artık namaz kılın, zekât verin. Tanrı’ya sarılın. O sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.”
465 Bakara (11) Suresinin 153. Ayetidir. Özgün anlatıda Arapça olarak verilmiştir. Ayetin bütünü şöyledir: “Ey inananlar sabır ve namazla yardım dileyin. Tanrı kuşkusuz sabredenlerle birliktedir.”
466 Özgün metinde Arapça olarak verilen bu tümce “el haya minel-iman” biçimindedir.
467 zühüt: Üst-baş ve saçına önem vermeyip dünya malına bağlanmama. Kendini tümüyle tapınmaya verme. Aşırı sofuluk olarak da tanımlanır. Türkçe de “zahitlik” diye de söyle-
187
buyurmuştur:
“Onu yanlarında alıkoymak istedikleri için ucuz bir fiyata bir kaç dirheme sattılar468.”
Yedinci makam kanaattir. Hakkında (şöyle) buyrulmuştur:
“Kanaat tükenmez hazinedir469.”
Sekizinci makam izzettir470. Hakkında Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Oysa şeref Tanrı’nın peygamberinin ve inananlarınındır471.”
Dokuzuncu makam ilimdir. Hakkında Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Tanrı’mız, bize dünyada iyiyi, ahirette iyiyi ver, bizi ateşin azabından koru472.”
Onuncu makam teskindir. Hakkında Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Müslüman eli ile, dili ile en iyi Müslüman olan kimsedir473.”
Onbirinci makam rızadır. Hakkında Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Tanrı onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Tanrı’dan hoşnut
nilen sözcük Arapça “dinci” anlamına gelen “zahit” sözünden kaynaklanır. İslamın baş-langıcında bu bütün Müslümanların tuttukları bir yoldur. Tasavvufta da bu zühd (her zaman hazdan kendini alıkoyarak tümüyle tapınıma dalma) ve takva (dinin yasaklarından korkma ve yapmama) ile başlamıştır. Bu sofuluk kimi anlayışlarda dünyadan tümüyle el etek çekmeye kadar varmıştır.
468 Yusuf (22) Suresinin 20. Ayeti. Özgün anlatıda Arapçadır.
469 Özgün anlatıda Arapçadır.
470 izzet: Yücelik, onurluluk.
471 Münafıkin (62) suresinin 8. ayetidir. Özgün anlatıda Arapça olarak verilmiştir. Ayetin tamamı şöyledir: “Eğer bu savaştan Medineye dönersek şerefli kimseler alçakları and olsun ki ortadan çıkaracaktır, diyorlardı. Oysa şeref Tanrı’nın peygamberinin ve inananlarınındır. Ama iki yüzlüler bu gerçeği bilmezler.”
472 Bakara (2) Suresinin 201. Ayeti. Özgün anlatıda Arapçadır.
473Bu tümce özgün anlatıda Arapçadır. Tanrı’nın sözü olarak anılan bu tümce Kur’an’da bulunmaz.
188
olmuşlardır. Bu büyük kurtuluştur474.”
On ikinci makam tevekküldür. Hakkında Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Tanrı’ya güvenen kimseye o yeter. Tanrı buyruğunu yerine getirendir. Tanrı her şey için bir ölçü var etmiştir.475”
Onüçüncü makam ibadettir. Hakkında Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın476.”
Ondördüncü makam tefekkürdür. Hakkında Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Bir an düşünmek yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır477.”
Onbeşinci makam heybettir. Hakkında Hak Taala (şöyle) buyurmuştur:
“Eğer biz Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun Tanrı korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu örnekleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz478.”
Tarikatın cevapları bunlardır. Taliplere ve müritlere gerekli olan yolda ve erkânda evveli ahiri Muhammed Ali’dir. Hakkında Hak-Muhammed-Ali kavlehu Taala (şöyle) buyurmuştur:
474 Maide (5) Suresinin 119 ayetidir. Özgün metinde Arapça olarak verilmiştir. Tamamı şöyledir: “Bu doğruluklara doğrulukların fayda verdiği gündür, ebedi ve temelli kalacaklar altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Tanrı onlardan hoşnut olmuştur. Bu büyük kurtuluştur.”
475 Talak (65)suresinin 3.Ayetidir. Özgün metinde Arapça olarak verilmiştir. Ayetin tamamı şöyledir: “Tanrı kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş sağlar. Ona beklemediği yerden rızk verir. Tanrı’ya güvenen kimseye o yeter. Tanrı buyruğunu yerine getirendir. Tanrı her şey için bir ölçü var etmiştir.”
476 Kehf (54) Suresinin 110. Ayetidir. Özgün anlatıda Arapça olarak verilmiştir. Ayetin tamamı şöyledir: “De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım, ancak bana Tanrı’nın tek bir Tanrı olduğu vahyolunur. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.”
477 Özgün anlatıda Arapçadır. Tümceyi Tanrı’nın ilettiği söylenmesine karşın Kur’an’da bulunmaz. Peygamber’in hadisi olduğu söylenir.
478 Haşr (59) Suresinn 21. Ayeti.Özgün anlatıda Arapçadır.
189
“Tanrı kâfirlerin yüreklerini kapatıp mühürler479.”
Pir, halife denen kimselere şöyle gerekir: Evlad-ı resil’den ola, evlad-ı Resul’e yetişip biat kılalar ve erkâna da iradet getireler. Tarikatleri ve hakikatleri tamam ola. Hazreti pire yetmiş olalar.
Ve pir olanın o kapılarda kâmil olması gerekir. Tarikatın kapılarını, hikmetlerini, beyanlarını, ayetlerini tümüyle bilmeyince erkânı da iyice öğrenmeyince ve bilmeyince onların pirliği caiz olmaz. Yedikleri aldıkları haramdır480.
479 Araf (7) suresinin 101. ayetidir. Özgün metinde Arapça olarak verilmiştir. Tamamı şöyledir: “Ey Muhammet işte kasabalıların halllerini sana anlatıyoruz. And olsun ki onlara peygamberleri belgeler getirdi. Önceleri yalanladıklarından ötürü inanmadılar. Tanrı kâfir-lerin yüreklerin yüreklerini kapatıp mühürler.”
480 İzmir Yazması (s. 25′)te bu bölüm biter.
190
37
ÜÇ SÜNNET YEDİ FARZ481
481 İzmir Yazması (s. 114-115), Alaca yazması(164-166), 2. Hacı Bektaş Yazması (s. 245-246),nda yer alır. “Üç sünnet-Yedi Farz”başlığı altında verilir. Üç sünnet yedi farz da çeşitli kitaplarda değişik biçimde anlatılır.
A. Yılmaz’ın verdiklerine göre üç sünnet: Allah, Muhammet Ali’dir. Bunların üçünü bir bilmek gerekir. Allah, Muhammet, Ali bir idi, ervah-ı ezelde nurları bir idi (A. Yılmaz: Tahtacılarda gelenekler Ankara 1948, s. 43) Ayına yapıtta ise yedi farz ise şöyle sıralanır: Musahip, mürebbi, rehber, mürşit, aşna, peşine, çeğildeşinden ibarettir. Başka bir rivayet göre ise: İki musahip iki de eşleri dört, bir mürebbi bir rehber ve bir mürşit yedidir. (A. Yılmaz, s, 43)
Bedri Noyan ise şu bilgileri verir:
Üç sünnet, yedi farz hakkında: Sırname adlı yazmada İmam Cafer Sadık Hazretlerine atfen şu bilgi verilir: Birinci sünnet gönlünden ve düşüncesinden Tanrısal gerçeği (ilahi hakikatı) çıkarmamaktır. Bunu daima hatırlamaktır. 2. Sünnet: Bir kardeşine karşı kin garaz, duygusu beslememektir. 3. Sünnet: Kahrına ve her haline teslim ve razı olmaktır.
Yedi Farz şunlardır: 1. Farz: Var olan her nesnede tanrıyı tanımak, (gerçeği görmek). Kendisine söylenenlerin herhangi bir kimseye açmamaktır. Ahdini şeytandan korumak ve Tarıyk-i nacinin sırlarını dışta kalanlardan gizlemektir. 2. Farz: Ayıbları örtücü olmaktır. Gördüğünü örtüp, görmediğini söylememektir. 3. Farz: Tanrısal gerçeği düşünmek, her derdin ondan geldiğini unutmamaktır. 4. Farz: Mürşit ve rehber hakkını Hakk bilmiş olmaktır. Onun iradesine uymaktır. Her işe başlarken ona başvurmak, onda perdesiz, cemal-ullah’ı görmektir. 5. Farz: Musahib hakkını erenler meydanına götürmek, mürşidine boş elle gelmemektir. Talibin abdesti oldur. 6. Farz: Meydanda mürşidinden aldığı eli Hazreti pirin eli bil-mek, ondan hakkın eline ermek, ikrar verip tevbe kılmaktır. 7. Farz: Mürşidinden kazandığı bilgiye uymak ve yol ehline karşı alçak gönüllü olmaktır.
Fakıyrde bulunan büyük sığır dili cönkte y:40-45’te yazılı olan Derviş Halil Yavyavi tarafından 1236 H.de kopye edilmiş olan (Risale-i Tarıykat) adlı risalenin en sonunda bu konuda şu kayıt vardır:
“Evvel sünnet: Sufi dilin kelime-i tevhidden ayrılmaya. Muhammed-Ali ve evlad-ı Ali’yi zikrede. İkinci sünnet: Kibiri gönlünden gidere ve dericun pak ede. Üçüncü sünnet: Buyrulan farzlar ile ol hüküm üzerinde ola.”
“Evvel Farz: Sırdar ola. İkinci Farz: Zahitten (zahirden) erkanını saklaya. Üçüncü Farz: Bir kimse bir nefes söylerse onu hak bile. Dördüncü Farz: Özrüne niyaz ehili ola. Ve derd ve belaya sabir ola. Beşinci Farz: Mürebbi hakkına muti ola. Ehil-i huccet olmaya. Altıncı Farz: Musahib hakkını bile. Yedinci Farz: Daima günahına tövbe edici ola. Sekizinci Farz: Tac üzerine zikrolunan erkanları bile ve icra ede ve her kemalinde noksan olmaya ve bu hükümlere muhalefet etmeye ve niyaz ehli ola. Ve sahib-i irşad ola ve halim ve mazlum ola. Muhammed-Ali sıfatı
191
İmam Cafer Sadık mezheb-i pak hazretleri (şöyle) buyurur:
“Tarikatte üç sünnet ve yedi farz vardır. Her mürit, aşık ve talibin bilmesi gerekir482.
Talibin boynunda sofuluğun hakkında üç sünneti vardır483.
Birinci sünnet budur: Daima Allah’ın kelamı dilden gitmemeli. Kelime-i tevhid kalbinden gitmemeli484. Gönülde kin, kibir olmamalı485.
İkinci sünnet budur: Kalbinden avdeti gidere486. Kalbinde avdet olmaya487.
Üçüncü sünnet budur: Talip olan yola teslim ola488. Talip bin ise bir gibi otura, hemen biri söyleye489. Turap ola490.
Ve de sofuluğun yedi farzı vardır491.
İmam Cafer der ki:
“Biri budur: Hep varlığın kudretin hak bile. Sırrını izhar492 eylemeye. Zahit493 imanını Şeytan’dan nasıl sakınırsa, sen de öyle
budur. V’Allah-ı â’lem bis-savab” (Doç.Dr.Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektaşilik-Alevilik, C.3, 892-893).
482 YYazması (s. 245).
483 İzmir Yazması (s. 114)
484 Alaca Yazması (s. 164) ve 2. Hacı Bektaş Yazması (s. 245) Burada anlatılanlar yerine İzmir Yazmasında birinci sünnete “gönülde kin, kibir olmasın” diye açıklama getirilir.
485 İzmir Yazması (s. 114)
486 Alaca yazması (s. 166) ve 2. Hacıbektaş yazması, (s. 245)
487. İzmir Yazması (s. 114).
488 2. Hacıbektaş Yazması, s. 245.
489.Alaca yazması (s. 165)
490 İzmir Yazması (s. 114
491 İzmir yazması (s. 114
492 izhar: Gösterme, ortaya çıkarma.
493 zahit: Dindar, dine düşkün. Zahitlik: Aşırı sofuluk. İslamın başlangıcında bu tüm Müslümanların tuttukları bir yoldu. Tasavvuf da zühd (her türlü hazdan kendini alıkoyarak tümüyle tapınma dalma) ve takva (dinin yasakladıklarından korkma ve yapmama) ile baş-
192
sakınasın!494 Birinci budur ki, (talip) mürebbisine düşe495.
İkinci farz budur: Dest-i kudret makamına iletmiş ola. Yani candan geçe Haktan dönmeye496. Sırdan ola, gördüğünü örte497. Musahip ola498.
Üçüncü farz budur: Her nerde olsa daima özür ve niyaz eyleye. Nedeni, her kötülük Hakkı unutmakla olur499. Dünya kendine zerre kader gelmeye500. Tac uruna501.
Dördüncü farz budur: Uğrun dirlik etmekten sakına, Mürebbi hakkına kail ola502. Halifeden tövbe ala503. Sırdar ola504.
Beşinci farz budur: Musahip hakkını ceme getire. Musahip hakkını yitirmeye505. Halifeden musahip hakkını cemiyete yetire506. Yare yar ola ve özü ulu ola507.
Altıncı farz budur: Halifeden el tutup tövbe kıla508. Halifeden hırka giye509. Beli berk ola510.
lamıştır. Bu sofuluk kimi anlayışlarda dünyadan tümüyle el etek çekmeye kadar varmıştır. (Hançerlioğlu, s. 706)
494 2. Hacıbektaş Yazması (s. 245)
495 İzmir Yazması, (s. 114)
496 Alaca Yazması (s. 165)
497 2. Hacı Bektaş Yazması s. 245)
498 İzmir Yazması (s. 114 )
499 2. Hacıbektaş yazması (s. 245).
500 Alaca yazması (s. 165)
501 İzmir Yazması (s. 114).
502 2. Hacıbektaş yazması (s. 245)
503 (Alaca yazması (s. 165).
503 İzmir Yazması (s. 114)
505 2. Hacıbektaş Yazması (s. 245)
506 Alaca Yazması (s. 165).
507 İzmir Yazması (s. 114)
508 2. Hacıbektaş Yazması (s. 245)
509 Alaca Yazması) (s. 165)
510 İzmir Yazması (s. 114)
193
Yedinci farz budur: Halifeden511 taç vurunup ustada özünü yetire. Kendi bilisin terk ede. Yol ehline paymal ola512. Hakla sohbet kıla513.
Ve de sofuluğun bir şartı daha vardır. O şart şudur: Özünü meşayihe yetire!514
İmdi, böylece bilinsin: Bu sünnetleri, bu farzları yerine ge-tirmeyen ve bu minval üzere olmayanlara sofu diye inanmaya-sınız!515
Birinci sünnetten düşen talibi kendi gönlüne koyasınız. Nasıl hizmet ederse onunla kabul edesiniz516. Sitem edip ihtiyacı ile kabul edesiniz517.
İkinci sünnetten düşen talibe üç sırdeste518 vurasınız. Üç akçe niyaz alasınız. Birini halifeye519, ikisini gâzilere veresiniz520.
Üçüncü sünnetten düşen talibe beş sırdeste vurasınız. Beş akçe niyaz alasınız. Üç akçesini gazilere, ikisini halifeye veresiniz521.
Birinci farzdan düşen talibe beş sırdeste vurasınız. Beş akçe
511 Alaca Yazması (s. 165)
512 2. Hacıbektaş yazması (s. 246).
513 İzmir Yazması (s. 114 )
514 İzmir Yazması s. 114 ve Alaca yazması (s. 165)
515 İzmir Yazması 114 ve Alaca yazması (s. 165).
516 İzmir Yazması (s. 114 ve Alaca yazması (s. 165).
517 İzmir Yazması (s. 114 ve Alaca yazması (s. 165).
518 sırdeste: Asa ile vuruş anlamına gelen bur tarikat terimi olmalı.
519 halife: Anadolu Kızılbaşlarını Erdebil tekkesi yönünde örgütleyen ve eğiten kimse. Erdebil tekkesinin görevlendirdiği bu kişiler 18. yüzyıla değin önemli rol oynamışa benzerler. Daha sonra dedeler arasında eremiş kaybolmuş olmalılar.
520 gâzi: Düşkün görülürken ona şefeatçi olmak amacıyla onunla birlikte darda durup ona vurulacak tariklere ortak olan kimse. Gaziler aracılığı ile bir kimseye fazla dayak vu-rulmasına engel olunmuş olunur. Düşkün kaldırmaların sonunda gazilere maddi karşılık verilerek gönülleri alınır.
521 İzmir Yazması s. 115. Oysa (Alaca yazması (s. 165)’te “üçüncü sünnetten düşen talibe bir tarik uralar” denir. 2. Hacı Bektaş yazması (s. 246)’da ise “üçüncü sünnetten düşene üç tarik çalıp üç akçe gâzilere ve bir akçe halifeye alalar” denir.
194
niyaz alasınız. İkisini halifeye ve üç akçe gazilere veresiniz522.
İkinci farzdan düşen talibe yedi sırdeste vurasınız. Yedi akçe niyazını alasınız. Dört akçesini gazilere, üç akçesini halifeye veresiniz523.
Üçüncü farzdan düşen talibe dokuz sırdeste vurasınız. Onyedi akçe niyaz alasınız. On akçesini gazilere, yedi akçesini halifeye veresiniz524.
Dördüncü farzdan düşen talibe onsekiz sırdeste vurasınız. Yirmiyedi akçe niyazını alasınız. Onyedi akçesini gazilere, on akçesini halifeye veresiniz525.
İmdi üç farz kaldı. Ve de arta kalan üçünün günahı birdir. Birinci farz tac (ister) tacı alınmış olsun, ikinci farz (ister) tövbeden dönmüş olsun, üçüncü farz (ister) musahipten düşmüş olsun, bu üç farzın günahı birdir. Bunlara kırkyedi sırdeste vu-rasınız. Otuzdokuz akçe gazilere niyaz alasınız ve otuzdokuz akçe halifeye niyaz alasınız526.
522 İzmir Yazması, s. 115. Oysa Alaca yazması (s. 166)’da”Evvel farzdan düşen talibe üç tarik vuralar. Yedi akça gazilere tercüman alalar. Üç akçasını halifeye vereler. On akça nezir alalar” denir. 2. Hacı Bektaş yazması)nda ise “evveli farzdan düşene üç tarik urup üç akça gazelere ve bir akça gazilere ve bir akça halifeye ve beş akçe Hacı Bektaşa tercüman alalar” denir (s. 246). Burda “Hacı Bektaş tekkesi”nin sonradan eklediği açıkça belli oluyor. Alaca yazması (s. 166)
523 İzmir Yazması (s. 115). Burası s. 166 (Alaca yazması) “İkinci farzdan düşen talibe yedi tarik uralar, yedi akçe tercüman alalar.” biçimindedir. s. 246 (Hacı Bektaş yazması)nda ise “ikinci farzdan düşene yedi tarik vurup yedi akçe gâzilere, üç akçe halifeye, ve on akçe Hacı Bektaş’a alalar”denir.
524 İzmir Yazması s. 115. Öte yandan Alaca yazmasında “üçüncü farzdan düşen talibe: dokuz tarik uralar (s. 166). Dokuz akçe tercüman alalar. On akçesini halifeye vereler. Kalanını gazilere vereler. Kırk akçe nezir vereler.” ( s. 166) denir. Buna karşı 2. Hacı Bektaş yazmasında “üçüncü farzdan düşene dokuz tarik urup on bir akçe gazilere yedi akçe halifeye on altı akçe Hacı Bektaş’a alalar” (s. 246) denir.
525 İzmir Yazması (s. 115). Dördüncü farz için Alaca yazmasında da (s. 166) aynı şeyler söylenir. Ayrıca “Kırk akçe nezir vereler. “söylenişi de vardır. Buyruk s. 246 (2. Hacı Bektaş yazması)nda ise “dokuz tarik vurup, on yedi akçe halifeye, kırk akçe Hacı Bektaşa alalar” denir.
526 İzmir Yazması s. 115. Oysa Alaca yazması)nda “kırk tarik uralar. Kırk akçe tercüman alalar. Otuz akçesini halifeye vereler. Yetmiş akçe nezir vereler.” (s. 166) denirken 2. Hacı
195
Farzdan düşen bir kimse özünü erenlere yetirip kabul ettirmezse ona derman yoktur. (Erenler) kabul-ü şefaat ile kabul ederlerse mal mülkünü miras taksim edeler527. Evliyanın kabul etmediği talibin derdine derman yoktur. İmam Cafer Sadık Hazretleri talip olanın durumu konusunda şöyle buyurdu528.
Bektaş yazmasında “bunlara kırk yedi tarik vurup, otuz dört akçe gazilere, otuz akçe ha-lifeye yetmiş akçe Hacı Bektaş’a alalar” (s. 247) denir.
527 2. Hacı Bektaş Yazması s. 247 ve Alaca Yazmasında “eren” sözü yerine, “talip” denir; “erlenler” sözüne karşılık “evliya” sözcüğü verilir (s. 166) .
528 Alaca Yazması, (s. 166)
196
38
TARİKAT YOLU529
İmdi ey talip, Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Taala Aleyhi Vesselam ve Hazreti Fatıma, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Oniki İmam ve server-i enbiyanın yolu tarikat yolunu bildirelim ki bu yol, bu erkân hak yolu ola ve erkân-ı kadim ola.
İmdi anlaşıldı ki, beş kimse anıldı. Biri Şahı Merdan Ali, biri Hazreti Fatıma, biri İmam Hasan, biri İmam Hüseyin, biri Zeynel Abidin’dir530. Bunların sözleridir. Birinci hamuşluk531 marifetini beyan eder. İkinci zehirnuşluk532 marifetini beyan eder. Üçüncü perdepuşluk533 marifetini beyan eder. Dördüncü sofuluk beyan eder. İnşallah-u Taalâ (böylece) zikrolunur.
“Kimin oğlusun” diye sorarlarsa:
“Yolun oğluyum” diye karşılık ver.
“Yol nedir?” diye sorarlarsa:
“Birinci şeriat, ikinci tarikat, üçüncü marifet, dördüncü sırrı hakikat, yol bunlardır” diyesin. Bunun anlamı, bu dört âlemdir. İlmine amel etmek, dünyada tama etmemektir. Taha ehli didar534
529İzmir Yazması, “Tarikatın Yolu” adlı bölüm. (s. 80)
530 Gerçekte “Ehl-i beyt beş kişidir. Bunlar Muhammet, kızı Fatıma, damadı ve amcası oğlu Ali ile torunları Hasan ve Hüseyin’dir. Ehl-i Beyt’e, Pençe-i Âl-ı Abâ da denir. Bunların kendilerine özgü ayrı birer rengi olduğuna inanılır. Bu beş renk şöyledir: Muhammet ak renk. Ali, koyu yeşil ya da koyu kırmızı. Fatıma siyah. Hasan belli belirsiz yeşil ve belli belirsiz sarı renk. Hüseyin, açık kırmızı, açık yeşil ve pembe renk. Oysa burda dördüncü imam kabul edilen İmam Zeyn’ül-Âbidin’in de adı geçmektedir.
531 hamuş: Susan, susmuş. hamuşluk: Suskunluk.
532 zehirnuş: Zehir içen, zehir içici. “Zehir” ve “-nuş” birleşiminden oluşmuş bir sözcük. Farsça -nuş eki “içen, icici” anlamıyla sözcüklere gelen bir ektir.
533 perdepuş: Örtücü, örten.
534 didar: 1. Güzel yüz, 2. Görme, 3. Cennette Tanrı’nın manevi görünüşü. Ehl-i didar: Hakkın didarı, daha doğrusu Hakkın yüzü insanın kendi yüzüdür. İnsanın kendi yüzünden başkaca ve ayrıca bir Hak yüzü yoktur. İnsanda oluşan Tanrı’dır. Tanrının yüzüne erişmek
197
görmez535.
Tarikatın oniki işleği (vardır)536.
“Tarikatın icabı kaçtır?” diye sorarlarsa:
“Onikidir” diye karşılık ver.
Birinci, önce kendi özünü hassas etmektir.
İkinci marifet tohumunu ekmektir.
Üçüncü meşvuk537 beslemektir.
Dördüncü rıza eteğini tutmaktır.
Beşinci hikmet sıfatını cem etmektir.
Altıncı, özünü, hizmet (ve) hürmetini saklamaktır.
Yedinci, özünü mukarribiyle538 hurd539 etmektir.
Sekizinci, özünü sabır eline vermektir.
Dokuzuncu, muhabbet ölçeği ile ölçmektir.
Onuncu, takva540 değirmeninde özünü öğütmektir.
Onbirinci, su ile yoğurmaktır.
Onikinci, iradet541 tandırında pişirmek, ihlas542 sofrasına girmek,
de insanın kendi yüzünü bulması ve bilmesidir. Ehl-i didar, sözü ile Tanrının yüzüne erişmiş insan yüzü anlatılmak istenmektedir.
535 İzmir Yazması (s. 80)”Tarikatın Yolu” başlığı altında anlatılanlar burada biter.
536 İzmir Yazması. “Tarikatın On İki İşleği” başlıklı bölüm. (s. 80)
537 meşvuk: Mutluluk, sevinç, neşe (şevk kökünden).
538 mukarrib: Yaklaştıran, yakınlaştıran.
539 hurd: Küçük kırıntı, önemsiz.
540 takva: Dinin yasakladıklarını yapmama. “Sakınma” anlamındaki Arapça “vikaye” sözünden türemiştir. Gizemcilikte dünyadan el, etek çekerek bir yere kapanıp tanrıyla başbaşa kalmayı (böylelikle Tanrı’dan başka herşeyden sakınmayı) dile getirir. Bu anlamda takva, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da uygulanır. Sünnî Müslümanlar bu anlamda takvaya karşıdırlar. Çalışmayı ve yaşamayı Tanrı buyruğu sayarlar.
541 iradet: 1. İrade, 2. Gönüldeki istek. İrade sözünün gizemcilikte ve İslamda önemli bir yeri vardır. Yapabilme gücü. İradenin bir Tanrı gücü olduğu hemen hemen bütün dinlerde bulunmakla birlikte, insanın bütün davranışlarının Tanrıca belirlendiği inancı Müslüman olabilmenin beş koşulundan biri sayılır. Bu nedenle bu konuya en çok önem veren din, İslam dinidir. İslam inançlarına göre insanın iradesi olmadığı gibi, özgürlüğü de yoktur. İnsana her eylemi ve davranışı Tanrı yaptırır. İnsan, kendiliğinden hiçbirşey yapamaz. İslam terminolojisinde kaza ve kader deyimleri ile dile getirilen bu inançta en aşırı İslam öğretisi Cebriyye adını taşır. VIII. yüzyılda kurulan bu mezhebin anlayışına göre insan, “yel
198
özünü dervişlere ve yoksullara sarfetmektir.
İmdi anlaşıla ki, dört kitabın manası Ali hakkını söyler. Birinci Tevrat, ikinci Zebur, üçüncü İncil, dördüncü Kur’an-ı Azimuşşandır. Dört ırmağa sakidir. Birinci su, ikinci süt, üçüncü bal, dördüncü kevserdir. Cümle âlem halkı Ali’nin haklılığını söylese kıyamete değin vasfetmek mümkün değildir543.
Oniki farz (ise şunlardır)544:
Onikiden birinci(si) Hak’tan korkmaktır. Yani, talibin önce Hakkına doğru sözlü olması gerektir. Ve doğru işli, helal lokmalı ola. Şeriatı aziz tut ki, takvan temiz ola. Ve her ne yolda ve ayin-i erkânda ne var ise cümlesi feth-i nusret ola. Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Taala Aleyhi Vesselleme itaat etmiş ola.
İkinci(si) budur: Kimseye haksız söz söylemeye ve farigullah545 ola. Dosta düşmana, kamu halka ikrar ve inkârdan bir gözle baka. Kendi özünü cümleden aşağı göre.
Üçüncü: Halka şefkat ve nasihat kılıp edep ile ola. Yol erkana can baş vere ki, kazancı makbul olup defteri hedayete yazıla.
Dördüncü: Ehl-i tazarru546 ola. Yani ademi aziz göre. İzzet ile her bireye hürmet kıla, hakir tutmaya.
Beşinci: Rızaya teslim ola. Tanrıdan gelene razı ve belalara sabırlı ola ki, Hakkı inkâr etmeye. Hem de Hak Taala sabırlı kullarını sever ola.
Altıncı: Tevekkel ola. Dünya sorunları ile uğraşmaya.
Yedinci: Her şeye tahammül kıla. Hak Taala görücüdür.
önündeki tüy gibi” Tanrı’nın iradesine bağlıdır. İnsanın bütün davranış ve eylemlerinin önceden Tanrıca belirlendiği ileri süren İslam dini de bunun gibi “insan iradesi” (irade-i cüzziyye)’ni Tanrı iradesi (irade-i külliye)’nin buyruğunda sayar. (Hançerlioğlu, s.273-274.)
542 ihlas: Tanrıya yürekten inanma, içten gelen bağlılık.
543 İzmir Yazması (s. 80)
544 İzmir Yazması “On İki Farz” başlıklı bölüm (s. 72-73).
545 fariğ: 1. Boş. 2. Vazgeçmiş. 3. Rahat. 4. Üzerideki bir hakkı başkasına bırakan.
546 tazarru: Kendini alçaltarak yalvarma.
199
Sekizinci: Helktan sakınır ola ki kaza-i asumana547 erişmeye. Çok kaza hasıl olur.
Dokuzuncu: Kanaat ehli ola. Aza kanaat ede ki çoğu bula.
Onuncu: Haktan gelecek rızk için gam yemeye.
Onbirinci: Uzlettir548. Halka karışmamak gerekir.
Onikinci: Talip olanda Hak sermayesin ola.
Bu anılan oniki, tarikat-ı ilm-i alâmettir. Bu yolda hikmet çoktu.
Oniki Erkân (ise şunlardır)549:
Ve de İmam Cafer Hazretlerine (göre) talip olana erkân budur:
Birinci kanaat ehli olmalı.
İkinci sabır ehli olmalı.
Üçüncü hulk-u mülayım550 olmalı.
Dördüncü cömert olmalı.
Beşinci gördüğünü gördüm dememeli.
Altıncı pirden rızasız iş işlememeli.
Yedinci döğene ve söğene kul olmalı.
Sekizinci küfürü iman saymalı.
Dokuzuncu sağ mürebbi (olmalı).
Onuncu sağ musahip (olmalı).
Onbirinci sağ sohbet (olmalı).
Onikinci sağ aşina (olmalı).
Ondan sonra “Selamünaleyküm” demek şeriat ehline gelmiştir.
“Aşk olsun” demek tarikat ehline gelmiştir.
“Kuvt olsun” demek marifet ehline gelmiştir.
“Hû” demek hakikat ehline gelmiştir.
İmdi anlaşıldı ki sağ birdir, müşkil kırktır. “Anlamı nedir?” diye sorulursa, bir sofu sağ musahibinden ayrı düşse, bir vilayete varsa, o sofu kırk köyde ya da kırk yerde sohbet görse o sohbet içinde
547 kaza-i asuman: Gök kazası. “Kaza” İslamda gerçekleşmemiş yazgı anlamındadır. İslam inançlarına göre “kaza ve kader Tanrı’dır”.
548 uzlet: Bir kıyıya çekilip, kendi kendine tek başına oturma.
549 İzmir Yazması, (s. 72-73)
550 hülk-u mülayim: Yumuşak, ince yaratılışlı.
200
birer müşgil musahibi tutması erkan-ı kadimdir.
Mürebbi kapısı birdir. Ancak dört mürebbi kadimdir. Nedeni, her kapının mürebbisi olur.
Kazancı yetmişyediye değin erkândır.
Meşrep üçe değin erkândır.
Muhibbet evvel-ahir, zahir-batın bir olmak erkândır. Nedeni, muhibbet Hak Taala’dır ve birdir. Şeriki naziri yoktur. İki denmez551.
Caferi Sadık aleyhüsselam buyurur ki:
“Erkân-ı tarikatte hırkanın piri mürebbidir. Yüzü pirdir. Ve hırkanın yemini sağ eldir. Hırkanın yesarı552 sol eldir.”
“Tarikat ahkâmında altı nesne farzdır. Birinci sahavet553, ikinci marifet, üçüncü yakın, dördüncü sabır, beşinci tevekkül, altıncı tefekkürdür.
“Tarikat erkânında da altı nesne farzdır: Birinci ilim, ikinci hilim554, üçüncü rıza, dördüncü şükür, beinci zikir, altıncı uzlettir.”
“Tarikat beyanında altı nesne farzdır: Birini iradet, ikinci icabet,
551 İzmir Yazması, (s. 116)
552Alevi inançlarına göre gerek Tac, gerekse hırka giymenin belli koşulları vardır. Sözgelimi oniki terekli tacı giymenin oniki şartı vardır. Bu oniki şart şunlardır: 1. Cahilliği bırakım ilim öğrenmek. 2. Asiliği bırakıp, Tanrı’ya ve elçisine boyun eğmek. 3. Nefs heva ve hevesini bırakıp Tanrıdan günahı bağışlamasını dilemek. 4. Gafleti bırakıp her zaman Tanrı’yı anmak. 5. Cimriliği bırakıp kanaat ehli olmak. 6. Dünya muhabbetini bırakıp Tanrı’ya ve elçisine sevgi göstermek. Tanrıya tevekkülde bulunmak. 7. Dünyanın yüksek mertebeleri ve kibiri, böbürlenmeyi bırakıp zühütte bulunmak. 8. Şehveti bırakıp takvaya sarılmak. 9. Gururu bırakıp tevazu sahibi olmak. 10. Müslümanlara cevr-ü cefadan sakınıp onlara yararlı olmak. 11. Aç gözlülüğü ve aceleciliği bırakıp cömert ve sabırlı olmak. 12. Allah’ın kazasından yüz çevirmeyip Allah’a teslim olmak. Daha doğrusu kazaya rıza göstermek, belaya sabır etmek ve nimete şükür etmek.
İnanca göre Hırka, Hz.Muhammed’e miraçta Cebrail giydirmiştir. O Hz. Ali’ye Ali ise Hasan Basri’ye giydirmiş, ondan da öbür tarikat ulularına geçmiştir. Hırkanın kimi özellikleri vardır. Ancak, burada “Hırkanın yesar” diye yine bir özelliği anlatılmak isteniyor.”Yesar: 1. Sol, 2. Zenginlik, varlık, genişlik” anlamlarına gelmektedir. Hırkanın öbür özellikleri Kimi Sorunların çözümü bölümünde anlatılmıştır.
553sehavet: Cömertlik.
554 hilim: Uysallık.
201
üçüncü züht, dördüncü takva, beşinci kanaat, altıncı ahlâktır.”
“Tarikat icabetinde altı nesne farzdır: Birini ihsan, ikinci zikir, üçüncü şükür, dördüncü terk, beşinci havf, altıncı şevk.”
İmam-ı müttekin Ali ibn Ebu Talip Keremullahı vechehu (şöyle) söyler:
“Meyan bestenin şeddinde kaç nesne açılır? O açılan nesneler on dörttür: Birinci sofrası açık gerek. İkinci kapısı açık gerek. Üçüncü alnı açık gerek. Dördüncü kulağı açık gerek. Beşinci dili açık gerek. Altıncı keremi açık gerek. Yedinci kademi açık gerek. Sekizinci eli açık gerek. Dokuzuncu lutfu açık gerek. Onuncu sahaveti açık gerek. On birinci hülku açık gerek. On ikinci yakını açık gerek. On üçüncü tevekkül ehli olması gerek. On dördüncü fatiha okuması gerek.
Ve ol nesne ki bağlanır onikidir. Bağlandığı nesneler (şunlardır): Birinci gözü bağlı gerek. İkinci kulağı yaramaz habere bağlı gerek. Üçüncü dili şirke bağlı gerek. Dördüncü kine gönlü bağlı gerek. Beşinci mekri555 bağlı gerek. Altıncı bu buhulu556 bağlı gerek. Yedinci hırsı bağlı gerek. Sekizinci ucubu557 bağlı gerek. Dokuzuncu eli uğruluğa bağlı gerek. Onuncu yaramaz işlerden bağlı gerek. Onbirinci haktan başkasına.”
555mekr: Hile, düzen.
556buhl: Pintilik, cimrilik.
557 ucb: Kendini beğinmişlik, kibir, gurur.
Alevi inançlarına göre tac ve hırka giymek mürşidin hakkıdır. Bir mürşidin hırka ve tac giyebilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekir: 1. Ehl-i sünnet v’el-cemaat üzere olmak. 2. Batın ilminden haberden olmak. 3. Âkil ve kâmil olup müritlere güzel nasihat etmek. 4. Özverili olmak. 5. Şeci yani kimsenin kimsenin zebunu olmamak, yalnız Tanrı’ya boyun eğmek. 6. Şehvete ve kadınlara düşkün olmamak. 7. Dünyaya tutku ile bağlanmamak. Müritlerin mallarına göz koymamak ve çiftçilikle uğraşmamak. 8. Müritlere şefkatli olmak. 9.Uysal olmak.10. Bağışlayıcı olmak. 11. İyi huylu olmak. 12. Müritlerin kendi ihtiyacı varken onu kendi işlerinde kullanmamak. 13. Kerem edici olmak. Nedeni, Kerem, Ehl-i Beyt hanedanın özelli-ğidir. 14. Tanrı’ya mütevekkil olmak. 15. Hakkın rızasına daima teslim ve razı olmak. 16. Kazaya rıza göstermek. 17. Onurlu olmak ve ahdine bağlı olmak. 18. Acele etmeyip sakin olmak. 19. Ahdini hiç bir biçimde bozmamak. 20. İkrarında sabit olmak.
202
“Pir kimdir?” diye sorarlarsa “Yoldur” de.
“Seninle pir arasında ne bağlanmıştır?” diye sorarlarsa “Ahdi aman bendi bağlıdır” diye karşılık ver.
“Ustadınla senin ortanda ne bağlıdır?” diye sorarlarsa “Şedd-i şah ve telkin-i piran bağlıdır”. “Şeddi nedir?” diye sorarlarsa “Teslim olmaktır” diye karşılık ver. Ve de vefa eylemektir.
“Pirinle senin ortanda ne nişan vardır?” diye sorarlarsa “tevella, teberra” de.
“Tarikatın abdesti nedir?” diye sorarlarsa “dört nesnedir” diye karşılık ver. Birinci, dervişlerin katına boş varmamak. İkinci daima taharetle olmak. Üçüncü elinden geldikçe emr-i maaruf eylemek. Dördüncü neh-i münker eylemek.
“Tarikatın şartı kaçtır?” diye sorarlarsa “dörttür” diye karşılık ver. Birinci yalan söylememek. İkinci zina etmemek. Üçüncü kumar oynamamak. Dördüncü elinle koymadığını almamak.
“Tarikatın piri kaçtır?” diye sorarlarsa “dörttür” (diye karşılık ver): Birinci irşattır. İkinci vasıldır. Üçüncü biattır. Dördüncü nazardır.
“Pişiva-yı fakir nedir?” diye sorarlarsa “dörttür” de. Birinci Şam pirleridir. İkinci pişiva-yı fakir yol içine teslim olmaktır. Üçüncü Türkistan pirleridir. (Bunlar) pişiva-yı fakir-i sıdktır. Dördüncü Hazreti Resul’den rivayettir. Fakir-i marifettir.
“Fakr ahkâmı kaçtır?” diye sorarlarsa “altıdır” diye karşılık ver. Birinci marifet ile Hudayı bilmek. İkinci kime gerekirse ona sahavet etmektir. Üçüncü yakınlıktır. Dördüncü sıdk ile Tanrı adını anmaktır. Beşinci Allah-u Taalâ sun’una tefekkür etmektir. Altıncı dünya hevesine gönlü bağlı olmaktır.
“Tarikatın erkânı kaçtır?” diye sorarlarsa “altıdır” diye karşılık ver. Birinci tüm günahlarına tövbe etmektir. İkinci Hak nefesine teslim olmaktır. Üçüncü her nesneye sabır etmektir. Dördüncü takva eylemektir. Beşinci halktan uzlet etmektir. Altıncı terktir.
“Makam hangi nesnelerdir?” diye sorarlarsa şöyle karşılık ver: Birinci makam naibandır, abidandır, zahidandır, sadıkandır, razıyandır, şakirandır, muhibbandır, arifandır.
203
Ancak tayyip naip Adem’dir. Abid İdris(tir). Zahit İsa(dır). Sadık Eyyüp(tür). Razı Musa(dır). Şakirt Nuh(tur). Muhip İbrahim(dir). Ve de Arif Muhammed’dir ve Ali’dir558.
5582. Hacı Bektaş Yazması, (s. 238-241).
204
39
ONİKİ ERKAN559
İmam Cafer Sadık Hazretleri(nin) tarikat hali ve hakkında buyurdukları bu saptananlardır. (Bu) erkân-ı evliyadır. Gaflet olanmasın! Her ustad ve pir olana lazım ve gereklidir. Bu erkân Muhammed-Ali’dendir. Onlardan kalmıştır. Her talibin (bu) yolu bilmesi gerekir. Ondan (sonra) yola gitmesi gerekir.
Birincisi tarikatın on iki erkânı vardır. Ayin-i cem olduğunda bunlar icra olunmayınca erkân tamam olmaz. Yenilen içilen helal olmaz.
Elbette bunların sahiplerini bilmek gerek. Nedeni, bu men-zillerin sahipleri evlad-ı Ali’dir. Bu menzilleri icra eder evlad-ı Ali’dir. Hazreti Şah cem vaktinde bu hizmetlerin her birini bir evladına gülbenk edip (verir) sonra erkânını sürerdi.
Tarikatçi İmam Hasan’dır.
Berber Muhammed Hanefi’dir.
Saki Tayyip’tir.
Süpürgeci Turap’tır.
Ferraş İmam Hüseyin’dir.
Zakir Abdüssamet’tir.
Sofradar Abdülvahit’tir.
Hâdim Abdülmuin’dir.
559 1. Hacı Bektaş Yazması, (s. 222) ile 2. Hacı Bektaş yazması (s. 244) nda anlatılanlardan düzenlendi. Kökende burada kırık dökük anlatılanlar Alevi dinsel törenlerini oluşturur ve bunlar On İki Erkan değil “On İki Hizmet” olarak adlandırılır. On İki Erkan daha önce geçen Musahip bölümde dipnotlarda ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Yalnız Tahtacı dinsel törenlerinde kalmış, Anadolu Aleviliğinde unutulmuştur. Bu nedenle Anadolu Aleviliğinde On İki Hizmetle On iki Erkan terimleri eşanlamlı terimler gibi kullanılır olmuştur. Biz burada özgün metne bağlı kalarak On İki Erkan diye verdik Ama anlatılanlar On İki Hizmet’tir. Ancak, törenin karmaşık yapısı nedeniyle hemen hiçbir yerde doğru düzgün anlatılamamıştır. Biz cem törenini Musahip bölümünde dipnotlatla ayrıntılı biçimde işlemiş bulunuyoruz. Genel anlamda Anadoluda cem törenleri orada dipnotlarda açıklandığı biçimde uygulanır.
205
Gözcü Abdülkerim’dir.
Pervane Abdullah’tır.
Çerağcı Hadi Ekber’dir.
Kapıcı Abdülceli’dir.
Bu anılan zat-ı şeriflerin tümü evlad-ı Ali’dir. Hizmetleri hazır ola hû diyelim, hû…560
Seyyid-i ferraş süpürge çalıp yamaca durduğunda şu duayı okur:
“Hüseyn-i Kerbelâ için gözlerim kan-ı yaştır.
Sad hazeran lanet Yezit’in kalbi kara taştır.
Pirimiz Kırklar içinde seyyid ferraştır.
Ber cemal, Muhammed kemal, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Ali ra salavat.”
İbrikçi şunu okur:
“Men fulam-ı Haydarım adadan etmem havf-u bak.
Çünkü bu hizmette ustaddır bana Selman-ı pak.
Ber cemal, Muhammed kemal, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Ali ra salavat.”
Sofracı şu duayı okur:
“(Evvel) Allah diyelim
Kadim Allah diyelim
Geldi Ali sofrası
560 Buyruk s. 244-245 (2.Hacı Bektaş yazması). Burada anlatılan hizmetlerin her birinin ehl-i beyt hanedanından kaldığına inanılır. Ancak bu hizmet ve hizmet sahiplerinin değişik adlarla anıldıkları olur. Sözgelimi Cavit Sunar’a göre on iki hizmet ile sahipleri şunlardır:
1. Tarikatçı: İmam Hasan el-Mücteba
2. Yatakçı: İmam Hüseyin Şehid-i Kerbelâ.
3. Berber: Hz. Muhammet Hanefi.
4. Zâkir: Hz. Abdüssamet.
5. Sofracı: Hz. Abdülvahit.
6. İbrikçi: Hz. Selman-ı Pâk.
7. Sâki: Hz. Tayyip.
8. Meydan Hizmetçisi: Hz. Abdülmıuin.
9. Gözcü: Hz. Abdülkerim.
10. Pervane: Hz. Abdullah.
11. Çırağcı: H. Hâdi-i Ekber.
12. Bevvab: Hz. Abdülcelîl. (Cavit Sunar: y. a. g. e. , s. 165)
206
Gaziler şah diyelim
Hak versin biz yiyelim
Gerçeğe hû diyelim.
Saka duası şudur:
“Allah, Allah din Muhmmed dinidir.
Sallü âlâ nazik Cemal kevser suyun verenler aşkına!
Şahim Ali hem şehsuvar, hem sakidir, hem sakkadır, kainatın aynıdır.
Kimse bilmez bu sırrı Hak bilür perverdigar
Arşı yarıldı çıktı Düldül ebr ile hem bile.
Ey havariç yola gel, eyleme Şahı inkâr.
Çeşm-i bedden saklasın Hak seni
Ol gevher harmanından sen kalıpsın yadigâr.
Dediler şu cihanın nuru kimdir, kim ola?
Kim ola: Şah Hasan, Şah Hüseyin adı kaldı yadigâr.
Cömertler cömerti sensin ey Emilel müminin
Cömertler erkânı budur dedi Kanber sofradar
Men Şahın mecnunuyum, şah bana Leyla göründü
Eşiğinde bunca yıl olmuşum tozlu gubar.
Şah Hatayi’m kande olsam sen bu sırrı söyle gel
Lâ fetâ illâ Aliy lâ seyfe illâ Zülfikâr…
Mey olsun içenlere, rahmet geçenlere
Hasan Ali’ye Hüseyin Veliye sadık, saf Selman-ı pak, Ahmed-i Muhtar, Haydar-ı Kerrar Kerbela-yı deşt-i Kamber ser verenler aşkına! Gözüm yaşın sel ettim, derim ya Ali, sakka İmam Hasan İmam Hüseyin.”
Bunu okuyup ocak başına (biraz su) döker. Sonra tüm (cem erenleri)ne dağıtır.
(Cem erenleri):
“Rahmetullah İmam Hasan, İmam Hüseyin” diye çağrışırlar. İki, üç adama (daha su) verip tamam etmesinler. Zira Hüseyin anılar. Belki cem içinden Hüseyin için ah çekip bir adam ağlasa, o adam tamudan kurtulur. O müminin gözyaşını melekler bir şişe içine koyup mahşere götürüp koyalar. O adamın gözyaşı ırmak olup o
207
adamı oda yandırmayıp odunu söndürmeye sebep olur.
Şöyle bir rivayet vardır: Bir harici ile bir mümin bir yerde dururken o müminin kalbine gelse Kerbela şehitlerinin ahvalini düşünüp Hüseyin aşkına ağlasa, o harici o müminin yüzüne bakıp “Acep bunun ne derdi var?” deyip harici de ağlasa, Hak Taalâ o müminin (yanısıra) o haricinin de günahını bağışlar. Zira o haricinin kalbine rahim gelmiştir. Belki ervahında bir iyi damarı vardır. Kalennebi:
“Kişi kendisini hangi kavimden sayarsa ondandır”561
Yani, bir adam kendisini hangi kavme benzetirse o da ondandır. O harici müminin ağladığına ağladı. O da ona benzeyip günahları affa oldu. Yine elden geldikçe kendini iyilere benzetip iyilere yâr olmak gerek.
Suyu dağıttıktan sonra (sakka) yamaca geçip şunu okur:
“Sad hazaran olsun ey münafık canına
Ben demedim, Hak buyurdu, bunu senin şanına
Ümmetiyem dersin, selavat verirsin Peygambere
Ali’ye şekkin var, ne amel ahdine, peymanına
Elli kere hacca varsan tevafın olmaz kabul
Arafata çıkarsın da kelp düşer kurbanına
Ali hazretinden adaveti kesmedin
Şefaati kimden uman cürmüne isyanına.
Ey azazil ah seni takvumu inkâr eyledin
Yuf senin çürük geçmiş, ol fasit imanına.
Gel Sultan Hatayim, sen bu sırrı söylegil,
Şah bir keremkânıdır, kalmaya cümlenin isyanına.
Lâ feta illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr.
Bu da tekmil olduktan sonra eğer cuma gecesi ise üç tekbir alınır. Ondan sonra pir olan gülbenk eder. Çerağ duası şudur:
“Şebb-i çerağı çünkü yandırdık Hûdanın aşkına
Fahr-ı âlem ol Muhammed Mustafa’nın aşkına.
Haşre dek yansın, yakılsın, hanedanın aşkına.
561 Özgün anlatıda bu tümce Arapça verilmiştir.
208
Sakiî kevser Aliyyel Murtaza’nın aşkına.
Seyyidil kevneyn Hakkı Enbiyanın aşkına.
Hazreti Hünkâr kutb-u evliyanın aşkına.
Seyyidi siyadet muhibi saadet tur-u münacat
Ver Muhammed Mustafa’ya selavat.”
Çerağcı bu duayı okuduktan sonra pir olan gülbenk eder. Cümle erkân yerini bulduktan sonra rıza bahş eder. Ondan sonra her mümin müslim evine gider562.
Ve de kurban tekbir edilirken şu ayet okunur:
“Bismillâhirrahmanirrahim ve kulilhamdü lillahilleziy lem yettehız veleden ve lem yekün lehu şeriykün fiymülki ve lem yekün lehu veliyyün minnezzülli ve kebbirhü tekbıyren563.”
“Kurban-ı Halil, ferman-ı celil can-ı İsmail, Allahu ekber, Allahu ekber velhamdülillah” diye (kurban) tekbir edilir564.
562 1. Hacıbektaş yazması). (s. 223-226).
563 İsra (17) suresinin 111. Ayeti olup Türkçesi şöyledir:”Evlat edinmeyen mülkünde hiç bir ortağı olmayan, azdan dolayı yardımcıya da ihtiyacı bulunmayan Allah’a hamd olsun. Onu büyük bil, büyüklükle an.”
564Malatya Yazması (s. 212)..
209
40
KİMİ SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ565
Ammar Yaser Şahın huzuruna gelip niyaz eyledi. Şöyle dedi:
“Ya Şah izniniz olursa erenlere bir kaç sorun arz edeyim.”
Şahıvelayet (şöyle) karşılık verdi:
“Arz eyle ya Ammar!”
Ammar yerine niyaz edip oturdu566. Sordu ki:
“Tanrım sana yarayan ve ademe yar olan nedir?”
“Birinci ilim öğrenmek, ikinci yiğitlik vaktinde hak işlerle uğraşmaktır.”
“Ya Resulullah, adem ve senin katında saygın olan uğraşılacak iş nasıl iştir?” diye sordu.
“Üçüncü, her kişi kendi hünerini halk yanında ve mürşidi kâmil yanında söylemektir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah bir adam kendi dostundan kötü iş görürse, ondan dostluğu nasıl kesmeli?” diye sordu.
“Üç şey ile kesilir” diye seslendi. “Birinci o dostu ziyaret etmemektir. İkinci halini hatrını sormamaktır. Üçüncü, o kimsenin katında haceti var ise istememektir.”
“Ey Şah bir kişinin işi gayret ile mi hoş olur ya da kaza ile mi hoş olur?” diye sordum.
“Gayret kazaya neden olur” diye karşılık verdi.
“Ey Şah yiğitlikten ne gibi şeyler söylenir?” diye sordum.
“Bir haya, bir edep, bir yiğitlik, bunlar söylenir gider” diye karşılık verdi.
“Ey Şah pirlere nasıl şey hoş gelir?” diye sordum.
“Ayin-i erkânda ona bilicilik ve talibe doğru yolu gösterme hoş gelir” diye karşılık verdi.
565İzmir Yazması “Müşgillerin Cevabı” başlıklı bölüm (s. 99-100). Ayrıca dağınık olarak başka bölümlerde verilen sorular ve karşılıkları da bu bölümde derlenmiştir.
566 1. Hacı Bektaş Yazması (s. 256)
210
“Nasıl şey acele gider?” diye sordum.
“Pirlerden kötü nüfus, kötü ahlâk, yalan dünya çıkarı için bencillik etmek hoş değildir. İmdi, dünya malı için şehvet gösterir, tazarru ve niyaz eder, o kişi hasis olmuş olmalıdır.” diye karşılık verdi.
“Ey Şahıvelayet saki kimdir?” diye sordum.
“Cömertliktir, evrenin aynıdır” dedi.
“Ey Şah cömertlikte murat nedir?” diye sordum.
“Öğütte saki ola, ilimde saki ola ve gönlü şad ola.” diye seslendi.
“Ey Şah, insan gönlünü ne besler?” diye sordum.
“(Tanrıya) kavuşmaya özlem duymak besler” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, insan ne ile aydınlanır?” diye sordum.
“Sözü tatlı olmakla” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, kişinin isteyip de bulamayacağı şey nedir?” diye sordum.
“Dayanıklılık, gam içinde mutluluk ve dosta sevimli olmak. Bu üçü bulunmaz.
“Ey Şah, yaramaz ahlâk nedir?” diye sordum.
“Tüm iyiliklere karşı kötülük etmek” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, hünerler içinde hiç ayıp hüner var mıdır?” diye sordum.
“Elinden cömertlik ve marifet gelmesine karşın minnet etmek, benim katımda ayıptır” diye karşılık verdi.
“Ey Şahıvelayet, bahadırlıktan nişan nedir?” diye sordum.
“Bir kimsenin üzerine kadir olacak intikamı affedip (vaz) geçmesidir.” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, insanın ilmini artıran nedir?” diye sordum.
“Doğruluktur” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, hiç ayıbı olmayan kimse kimdir?” diye sordum.
“Hak Taala Hazretleridir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, akıllardan hangisi güzeldir?” diye sordum.
“Yaramaz kimseden yaramaz işi saklamaktır” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, insanın hangi eksiği zararlıdır?” diye sordum.
“Önce gelir bir insanı haklar, sonra gelir yalanlar, bu insana
211
ziyandır” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, yaşamın hangi anı boşa gitmiştir?” diye sordum.
“İnsanın gücü yetmesine karşın, bir kimseye yardım edemediği an boşa harcanmıştır” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, hangi buyruk hor tutulmaz” diye sordum.
“(Birinci) Hak Taalanın ve Resul’ün buyruğunu hor tutmak olmaz. İkinci bilgelerin buyruğudur. Üçüncüsü pir buyruğudur. Dördüncüsü rehber buyruğu(dur). Beşinci halife buyruğudur. Altıncı mürşit buyruğutur. Yedinci Musahip buyruğudur. Sekizinci aşina buyruğudur. Dokuzuncu ustad buyruğudur. Onuncu ata-ana buyruğudur. Onbirinci komşu buyruğudur. Onikinci kadının erinin buyruğunu hor tutması erkân değildir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, dirliğin hangisi güzeldir?” diye sordum.
“Yiyip yedirmek güzeldir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, ahirete ne yarar?” diye sordum.
“Hayırlı uğraş ve doğru yol yararlıdır” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, ahiretin azığı nedir?” diye sordum.
“El ile vermek, az kazanç ile yetinmek, Tanrı’nın sevdiği işleri yapmaktır” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, insanı yaramaz eden nedir?” diye sordum.
“Avradın erine yalan söylemesi ve hayasızlık etmektir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, ne yapayım da muhanete muhtaç olmayayım?” diye sordum.
“Az yemek, az uyumak, az konuşmakla (kişi) muhanete muhtaç olmaz” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, insanın hangisi akıllıdır?” diye sordum.
“Az söyleyen, çok dinleyen ve çok bilen akıllıdır” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, fesat neden kopar?” diye sordum.
“Cahillikten kopar” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, sevgiyi gideren nedir?” diye sordum.
“İki kimseyi birbirine kötülemek” diye karşılık verdi.
“Ey Şahım Ali, gerçek niyaz nedir?” diye sordum.
212
“Özünü turap etmektir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, tedbiri kimden alalım?” diye sordum.
“Üç özelliği olandan. Birinci temiz dinli ola. İkinci, iyi kimse ola, üçüncü bilici ola.” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, kaç şey ile iyilik tamam olur?” diye sordum.
“Atasına itaat etmek, cömertlik etse minnet etmemek ve pire hizmet etse minnet etmemek ile tamam olur” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, başkasına muhtaç olmayan kimse kimdir?” diye sordum.
“İdrak eden akıllı kişi, ibadete muhtaç olmayan hünerkâr kişi” diye karşılık verdi.
“Bütün cihan halkının dost olduğu kimse kimdir?” diye sordum.
“Ulemayı gözleyen, yalan söylemeyen ve kimseyi incitmeyen insan olur” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, ilim öğreneyim, ölçüsünü nasıl bileyim?” diye sordum.
“Âgâh değil isen âgâh olursun. Yoksul isen varlıklı olursun. Sohbet bilmez isen söz sahibi olursun” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, mal ne içindir?” diye sordum.
“Birinci, kendi ihtiyacın için, ikinci ahiret azığı için. Üçüncü iki cihanı dost etmek için. Dördüncü yoksullara yararın dokunması için” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, velayet bilicilerin piri kimdir?” diye sordum.
“Sahibi olup, gönlü dar olmayan kimsedir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, mürüvvet nedir?” diye sordum.
“Müminlerin üzerine hak vacip etmektir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, yendiğinde kişiyi öldüren tatlı nesne nedir?” diye sordum.
“Şehvettir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, hiç bir zaman bozulmayan yapı hangisidir?” diye sordum.
“Turap olmaktır” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, hangi tatlı nesne sonunda acı olur” diye sordum.
“Yalan dünyaya aldanmak sonunda acı olur “diye karşılık verdi.
“Ey Şahım Ali, hangi gömlek eskimez” diye sordum.
213
“O iyi dindir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, hangi düşman dostan iyidir” dedim.
“Nefistir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, hangi hastalığa kişi ilaç bulamaz” diye sordum.
“Akıl eksikliğidir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, hangi yücelik alçaklıktan alçaktır” diye sordum.
“Kibirliliktir” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, kişinin güzel huyu nedir” diye sordum.
“Bir kişiyi onursuzluktan kurtarmaktır” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, kötü huy nedir” diye sordum.
“Bir kişiyi haksız yere hdrlamaktır” diye karşılık verdi.
“Ey Şah, asla sağalması olmayan yara hangi yaradır” diye sordum.
“Mazlum olana hükmedip haksız yere zulüm etmektir. Buna sağalmak yoktur” diye karşılık verdi567.
“Ey Şah, senden sonra mürit ve muhiplerin kimi hak saysınlar?” diye sordum.
“On bir evladımı hak saysınlar” diye buyurdu.
“On bir evladından sonra kimi hak saysınlar” diye sordu(m).
“Evladımı izleyenleri hak saysınlar” diye buyurdu.
“Evladını izleyenler kimlerdir” diye sordu.
“Evladımı izleyenler (Benim ve oğullarımın) gösterdiği özellikleri gösteren gerçek müritlerimdir” diye buyurdu568.
Ammar “Şahım, evlatlarının gösterdiği nişanları gösteren erenlerden sonra kimi hak göreler” diye sordu.
“Evlatlarımın, izleyenlerinin tarikatını erkânı üzere yürüten, çar, darp, erkân, tıraş, sofra, çerağ sahibi halifelerine hak bakalar” diye Hazreti Şah buyurdu.
“Ey Şah, evlatlarını izleyenler varken, çar, darp, tıraş, sofra, çerağ, erkân sahibi halifelere hak bakarlar mı?” diye Ammar sordu.
“Halifeler razı olursa, halifelere de bakarlar” diye Şah buyurdu.
567 İzmir Yazması (s. 99-100)
568 Bu bölüm “Silsilename” arı ile anılır ve bütünü çok ayrıntılıdır.
214
“Ey Şah, çar, darp, erkân, tıraş, sofra, çerağ sahibi halife bulunmazsa kime hak baksınlar?” diye Ammar sordu.
“Tarikat erkânı evlatlarımın halifelerinin yerine oturana hak baksınlar”diye Hazreti Şah buyurdu.
“Çar, darp, erkân, tıraş, sofra, çerağ sahibi halife varken, erkân üzerine hülefa menziline oturana hak baksınlar mı?” diye sordu Ammar.
“Ey Ammar, erkân-ı tarikat üzere er menziline oturan vekildir. Halife asıldır. Vekil asıl yanında hareket edemez. Öyleyse halifeye hak baksınlar. Şöyle ki, er menzilinde oturan ere de hak bakarlar. Halife vekildir ve hülefa asıldır. Hülefa vekildir ve evladım asıldır. Evladım vekildir ve ben asılım.” diye Hazreti Şah buyurdu.
“Ey Şah, aydınlık söyle anlayamadım” dedi Ammar.
“Ey Ammar, er yerine oturanın başı halifeye bağlıdır. Halifenin başı hülefaya bağlıdır. Evlatlarımın başı bana bağlıdır. Ve benim başım yola bağlıdır. Yol tümünden uludur.” diye Şah buyurdu.
“Ey Şah çar, darp, erkân, tıraş, sofra çerağ sahibi halife bulunmazsa kime hak baksınlar?” diye sordu Ammar.
“Er menzilinde oturan kara taşa bile bakarlar” diye buyurdu Şah.
“Ey Şah, er menzilinde elsiz eteksizden el tutulmaz, şöyle ki bağlanmaz, çar, darp, tıraş, sofra, çerağ, olmayandan hilafet alınmaz, erkân-ı tarikat üzere bizden ve ustaddan alınmayana el verilmez (se kime hak baksınlar)?” diye sordu Ammar.
“Ey Ammar, müritlerim ve muhiplerim tevellamı ve teberramı gözeteler. Haricilerle ihtilat569 etmeyeler. Elsiz ve eteksizin eğrisini doğrultmayalar. Ustad hakkına riayet edeler. Ustaddan can(larını) bile sakınmayalar. Böyle davranıp ustad gözü ile göreler. Ve tarikat ve erkân-ı evliyadan bir harf dahi öğretenin önüne geçmeyeler. Sözlerine inanalar. Harici elinden dolu içmeyeler. Yoldan ve haktan kaçmayalar. Ölü ve ihtiyar önüne geçmeyeler. Tarikatı olanı ayıralar. Alem bir, er bir, nur bir. Nefsini bilmeyen hayvandır.
569 ihtilat: Karışma, karışıp görüşme, birlikte olma.
215
Nefsini bilen insandır570. El ele el bir Hakka. Ve Hak dergâhında çekilen katarın pişivasıyım.”
(Bunlar) buyrulduğunda Ammar Yaser Şaha niyaz edip sustu.571
Yolun hizmetleri572:
“Pirlik kimden kaldı?”
“Şahı merdan Ali’den kaldı. Zira Cebrail’in piridir.”
“Sadri seyyitlik kimden kaldı?”
“Hazreti Resul Ekrem’den kaldı. Cümle âleme sadridir.”
“Şahmanlık kimden kaldı?”
“İsmail Aleyhüsselam’dan kaldı573.”
“Zakirlik kimden kaldı?”
“Cebrail Aleyhüsselam’dan kaldı.Ve bir kavilde kalem kudrettir, ondan kaldı.”
“Sakilik kimden kaldı?”
“Hazreti imam Hüseyin’den kaldı ki saki-i kevserdir. Sakalık onun elindendir.”
“Çerağcılık kimden kaldı?”
“Hazreti Selman Farisi’den kaldı. Zira sekiz çerağ onun elindedir574.”
“Çerağın lülesi kaçtır?”
“Dörttür. Birinci şeriat, ikinci tarikat, üçüncü marifet, dördüncü hakikattır. Yani hakkı tanımaktır.”
“Hadimlik kimden kaldı?”
“Hazreti Resul’den kaldı.”
“Tarikçilik kimden kaldı?”
570 Özgün anlatıda bu tümce Arapçadır.
571 2. Hacı Bektaş Yazması (s. 247-252) arası.
572 İzmir Yazması “Yolun Hizmetleri” başlıklı bölüm (s. 83).
573 Yolun hizmetleri olarak sayılan özellikler, değişik yazmalarda değişik biçimlerde anlatılır. Sözgelimi İzmir yazmasında (s. 61) “Şahmanlık peygamberden kaldı” denir.
574 İzmir Yazması “çerağcılık Habib Ensari’den kaldı” diye geçer (s. 61)
216
“Mikail Aleyhüsselam’dan kaldı575.”
“Ferraşlık kimden kaldı?”
“İbrahim Halilullah’tan kaldı.”
“Carcılık kimden kaldı?”
“İsrafil Aleyhisselam’dan kaldı576.”
“Nakiplik cennette Rıdvan’dan kaldı.”
“Adamak Süleyman’dan kaldı.”
“Gözcülük gözcü Karaca Ahmet’ten kaldı.”
“Başmaşlık, Şeyh Hasan Basri’den kaldı577.”
Senden sorarlarsa:
“Mağrur kimdir?”
“Tarik-i mustakimden azanlardır” diye karşılık ver.
“Atan belini ne ile bağladı?” diye sorarlarsa:
“Ata bel bağlamaz. Pirler bağlar. Her kişi pirin sohbetinden utangaç olmaya. Sözünde azlık, daha doğrusu eksiklik bulunmaya ki tariki erkân yerini ala” diye karşılık ver.
“Pir ile senin aranda ne vardır?” diye sorarlarsa:
“Tecella, temenna ve yezide teberra vardır. Nedeni, Hazreti İmam Cafer Sadık Hazretleri buyururlar ki, (kişi) tecella ve temenna ederse boynundan farzı eda eder. Ve Yezid’e teberra ederse imamların hakkını eda etmiş olur” diye karşılık ver.
“Pir sana ne dedi?” diye sorarlarsa:
“Pir bana ‘Hizmet ile otur, hürmet ve izzet ile söyle’ dedi” diye karşılık ver.
“Pir kulağına ne dedi?” diye sorarlarsa:
“Pir kulağıma ‘şeriatta olgun ol. Tarikatta haberdar ol. Hakikatte payimal ol. Marifette âgâh ol.’ dedi” diye karşılık ver578.
575 İzmir Yazması “Tarikçilik Azrail’den kaldı. Mülk de Mikail’den kaldı” biçiminde verilir (s. 61).
576 İzmir Yazması. 83-84
577 İzmir Yazması s. 61
578 İzmir Yazması s. 75 (
217
Vasiyet-i Resul (ise şöyledir:)579
Ya Ali, her kim Kur’an okusa emrini tutmasa, tamuda bir değirmen var. Alimlerin başı öğünür. Nedeni isyan eder. Söz gelimi, bir âmâ kişi bir basiret kişi ile giderken önlerine kitap ya da ekmek gelse ama kişi bassa bir şey gerekmez. Gören kimse bassa kâfir olur.
“Ya Ali, avradınıza, evladınıza doğru yolu edep, erkân, farz ve sünneti öğretin. Üzerinize farzdır.” dedi.
Ya Ali, evinizden bal, çörek otu, kuru üzümü eksik etme(yin) ferişteler dua eder.
Ya Ali, ata ve anasını inciten(in) ev(in)e ve konuk gelmeyen eve ferişteler girmez.
Ya Ali, seni paça suyuna davet etseler git. Konuk savaşırsa sen ona iyi söyle, ki Hak Taala sana iyilik vere, rahmet ede.
Ya Ali, güneşe karşı oturma kalbini kabartır.
Ya Ali, çok uyuma, göz altında kararmalar yapar.
Ya Ali, kötülük edene iyilik eyle, herkes kendi kemalini işler.
Ya Ali, yolculuğa çıkarken ve sıkıntılı günlerde yasin suresini ve inna enzelna suresini oku (ki) sana kötülük etmek isteyen başarı elde edemeye.
Ya Ali, öksüz ağladığı zaman arş titrer. Hak Taala “ya Cebrail, tamuyu muştula,”her kim onu güldürse, uçmağı muştula, onu güldüren uçmağa girer” buyurur.
Ya Ali, gayret imandandır. Gayreti olmayanın imanı olmaz. Ancak, bir el dünya, bir el ahiret için gayret etmeli.
Ya Ali, el yunarken suyun içine tükürme. Elini peşine çalma. Çerağı üfürüp söndürme. Ocak başını pala ile çalma. Eğninde giysi dikme. Eşik üzerine oturma580. Yalıncak yatma. Yalın ayak işeme. Soğan sarımsak kabuğunu yakma. Bunların tümü yoksulluk getirir. Kirli işlerdir.
579 2. Hacı Bektaş Yazması “Vasiyet-i Resul” başlıklı bölüm (s. 220-222).
580 Alevi inançlarına göre eşik kutsaldır. Üzerine basılmaz Eşik Fatıma, Söğe Muhammet, kapı Ali’dir. Kapı arka dönmek de günahtır.
218
Ya Ali, ataya anaya asi olma581.
İmam Cafer Sadık hırka ve tarikat(ın) edepleri konusunda (şunları) buyurur:
“Hırkanın imamı nedir, islamı nedir?”
“Hırkanın imanı settarlıktır582. Ve hırkanın islamı temizliktir. Hırkanın dini aşinalıktır.”
“Hırkanın kıblesi nedir?”
“Hırkanın kıblesi pirdir.”
“Hırkanın kelimesi nedir?”
“Hırkanın kelimesi Allahu Taala’yı anmaktır,”
“Hırkanın sırrı nedir?”
“Hırka sırrı şevktir.”
“Hırkanın payı nedir?”
“Hırka payı zühüttür.”
“Hırka gönlü nedir?”
“Hırka gönlü doğruluktur.”
“Hırkanın kilidi nedir?”
“Hırkanın açarı tekbirdir.”
“Hırkanın gusülü nedir?”
“Hırkanın gusülü dünya uğraşında temizliktir.”
“Hırkanın kemali nedir?”
“Hırkanın kemali doğruluktur.”
“Hırkanın canı nedir?”
“Hırkanın canı ibadettir.”
“Hırkanın namazı nedir?”
“Hırkanın namazı doğruluktur.”
“Hırkanın yakası nedir?”
“Hırkanın yakası razılıktır.”
“Hırkanın eteği nedir?”
“Hırkanın eteği dervişliktir.”
“Hırkanın içerisi nedir?”
5812. Hacıbektaş yazması (s. 222)
582 settar: Örten, gizleyen, kaplayan.
219
“Hırkanın içerisi nurdur.”
“Hırkanın dışarısı nedir?”
“Hırkanın dışarısı gözlemdir.”
“Hırkanın farzı sohbettir.”
“Hırkanın sünneti makastır.”
“Hırkanın marifeti sıdktır.”
“Hırkanın rengi meşayihtir.”583
“Hırkanın yüzü pir, içi mürebbidir.”
“Yemini sağ el, varlığı sol eldir.”
“Derviş kimdir?” diye sorarlarsa:
“Derviş, alemi gurfeye gidecek olsa derdi olmayan kimsedir.” diye karşılık ver.
“Tövbe eli nedir?” diye sorarlarsa:
“İçtenliktir. Yani kişinin kendini arıtmasıdır.” diye karşılık ver.
“Arılık nedir?” diye soracak olurlarsa:
“Tanrı’nın buyruklarını yerine getirme ve doğruluktur” diye karşılık ver.
“Tövbe eli nedir?” diye sorarlarsa:
“Yedidir” de.
“Bunlar kimin imanıdır?” derlerse:
“Birinci gizli melaikeler imanıdır. İkinci maruf peygamberler imanıdır. Üçüncü gerçek evliyalar imanıdır. Dördüncü kesin(likle) mürit (olanların) imanıdır. Beşinci mevkuf kafirler imanıdır. Altıncı Müslümanlar imanıdır. Yedinci Müminler imanıdır. Tanrı’nın inayeti bunların üzerindedir.”
“İmanın bir ağaca benzer. İmanın aslı Tanrı korkusudur. Dibi müminlerin gönlüdür. İmanın gönlü Kur’an’dır. İmanın derisi
583 Burada anlatılan hırkanın özelliklerinin de değişik biçimleri vardır: Sözgelimi Cavit Sunar hırkanın özelliklerini şöyle verir:
1. İmanı, mürşidini sevindirmektir. Kalbu, kıblesi pirdir. Zahiri her nesneyi örtmek, piri anlamaktır. Batını, edep, sır hakikattır. Gusulü dünyayı terktir. Namazı, hak-kına kanaat, ululuk, arılıktır. Farzı, didardır. Yeni, Tarikattır. Eteği dervişliktir. Derviş odur ki tüm âlem yok olsa insan kendine hiç bir dert edinmeyendir, kendini tümüyle yok bilendir. (Sunar: a.g.e., s.162.). meşayih: Şeyhler.
220
hayadır. Teni şükürdür. Buğdayı takvadır. Yaprağı tövbedir. Yemişi ilahi inayettir.”
“Bir kişi dervişin hırkasını giymek ve kisvetine girmek isterse o kişi(nin) şeriat ilmini, marifet ilmini, tarikat ilmini, hakikat ilmini bilmesi gerekir. Şeriattan sorulduğunda şeriat ilmi ile karşılık vermesi gerekir. Marifetten sorulduğunda marifet ilmi ile karşılık vermesi gerekir. Hakikatten soru sorulursa hakikat ilmi ile karşılık vermesi gerekir.”
“Böylece derviş yolundan dönmemeli. Kime gerekirse vasıla yetirmeğe gücü olmalı. Her mürit bu dört makamı bilmeli. Ve tarikatını doğru tutmaya gücü olmalı. ve hakikatını gücünü, zahmatini ve mücadelesini çekmeye dayanıklı olmalı. Nedeni, bu dört makamı bilmezse, bütün evliyalar kıyamet gününde o dervişten davacı olurlar.”
“Bu dört makamın manasını yerine getirmiş olsa, bütün evliyalar onun şefaatçısı olurlar. Bir derviş gereksiz yere hırkasını yitirse kıyamet gününe değin yüzü kara olur. Yolundan geri dönerse tarikat murtadı olur. Şeriat murtadı, tarikat murtadındann yeğdir. Şunun için ki, şeriat murtadı, bir kez “la ilahe illallah Muhammaden Resulullah ve Aliyyün veliyullah” demekle necat bulur. Amma, tarikat murtadı hiç bir biçimde necat bulmaz. Kesinlikle kıyamet gününde yüzü kara olur584.”
“Ey Talip, sen başa çıktın mı?” deseler:
“Bazan çıktım” diye karşılık ver.
“Ne aradan çıktın?”
“Erler meydanından çıktım. Seyyid-i saadet, ulema, tuğ-u alem ve Hazreti Ebul Kasım’ın çerağı dibinde (çıktım).”
“Kemerbeste misin?” derlerse:
“Kemerbesteyim” diye karşılık ver.
“Kemerbeste kaçtır?” derlerse:
584 “Derviş” diye anılan bu kimse gerçekte “mürşittir”. Daha önce dipnotta açıkladığımız gibi, mürşit hırka ve taç giyinen kimsedir ve bunları giyinebilmesi için belli özellikleri olması gerekir. İşte burda bunlar yerine getirilmediğinde mürşidin ne duruma düşeceği anlatılmak istenmektedir.
221
“Kemerbeste üçtür.”
“Kapıda durduğunda ne üzere durursun?”
“Karar üzere.”
“Kapı kimdir? Eşiği kimdir? Üstü kimdir?” derlerse:
“Kapı şeriattır. Eşiği Ali’nindir. Kanadı Cebrail’dir. Üstü Muhammet Mustafa’nındır.”
“Meydan kimindir ve kimden kalmıştır?” derlerse:
“Baba Amr’dan kalmıştır.”
“Ne vechile kalmıştır.”
“Hazreti Resul gazaya gittiklerinde sayısız kâfir kırdılar. Üç gün, üç gece aç kaldılar. Baba Amr radıyallahu Taala İslam askerine yolda birer ekmek vererek Saa’dî Vakkas’a geldi. Ona da verdi. O ekmeği almadı. Bir ok çekip baba Amr’a attı. Hazreti Ali huzuruna gelip şikâyet eyledi:
Hazreti Ali de Sa’di erenler(i) meydanına davet eyledi. Baba Amr ve Sa’di, ikisi kapıya geçti. Sadı Vakkas suçlu bulundu. Tarikat asası o zaman çalındı.”
“Hangi kapıdan çıktın” derlerse:
“Şeriat kapısından girdim, tarikat kapısından, erkân kapısından çıktım ve dedim ki “Esselamü aleyküm ya ehl-i şeriat. Esselamü aleyküm ve ehl-i tarikat. Esselamü aleyküm ya ehl-i marifet. Esselamü Aleyküm ya ehl-i hakikat. Yolu, erkanı kuran ustadlarımızın ervahına salavat!”
“Ey aşık nerede ikrar verdin?” diye sorarlarsa:
“Erenler meydanında, pirler karşısında” (ikrar) verdim” diye cevap verilir.
“(İkrar) verdiğinde, elin, başın, kulağın, gözün, gönlün nerede idi?” diye sorarlarsa:
“Elim mürşidin elinde, kulağım emanet ve nasihatta idi. Gözüm erenler didarında idi. Özüm dar-ı Mansur’da idi. Gönlüm Muhammed Ali, Oniki İmam, ondört masum-u pak, Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve hak gerçek erenlerde idi. İkrarım imanım Muhammed, Ali’dir.”
“Mürşidin kulağına ne emanet bırakmış?” diye sorarlarsa:
222
“Şeriatta muhkem ol, tarikatta haberdar ol, marifette payidar ol. Hakikatte sabit kadem ol” karşılığıdır.
“İkrar-ı tercüman nedir?” diye sorarlarsa:
“Şah-ı merdan kuluyum. Al-ı abanın soyuyum. İmam Cafer Sadık mezhebindenim. Rehberim Muhammed, Mürşidim Ali’dir.” karşılığıdır.
“Mürşidinle senin aranda ne nişan vardır?” diye sorarlarsa, karşılığı şudur:
“Tevella Muhammed-Ali dostunu dost tutmaktır. Ve teberra Muhammed-Ali düşmanını düşman tutmaktır”.
“Mürşide ikrar vermenin ne anlamı vardır?” diye sorarlarsa, karşılığı şudur:
“Mürşide ikrar vermek, teslim ve rızasında olmaktır. Gidince durmaktır. Anlamı budur: Her sadık aşık mürşide gelip görünmeli. Emaneti teslim eylemelidir. İkrar verdiği gibi ezelde canını da teslim etmelidir. El ele el hakka gitmelidir. Murat, Muhammed-Ali ve Oniki İmam katarına katılıp ikrar vermektir. (Böylece) ecel vaktinde de emaneti mürşidine tapşırmak gerek. O zaman kesinlikle Muhammed-Ali, Oniki İmam, Ondört Masum-u Pak ve Hak erenler ervahına katılır, ebedi zayi olmaz. Ve yine adem sıfatına erişir. Yoksa, şimdi ikrar verip sonra ecel vaktinde -Tanrı korusun- mürşidini şaşırırsa- emaneti teslim eden olursa ervah-ı esfele585 katılır. Nedeni, “Gelme, gelme; dönme, dönme. Gelenin malı, dönenin canı gider”. Allah korusun hak erenler tümümüzü şaşırmaya!”
“Ey derviş talip misin, kalıp mısın?”
“Ey Derviş talip oğluyum.”
“Şeriatta kimin oğlusun?”
“Şeriatta Adem Ata oğluyum.”
“Marifette kimin oğlusun?”
“Marifette kemal oğluyum.”
“Hakikatta kimin oğlusun?”
585 ervah-ı efsel: Aşağılık ruhlar.
223
“Hakikatte yer anam, gök atamdır.”586
“Ey Derviş, başında (ne var?)”
“Başımda devlet tacı var.”587
“Alnında (ne var?)”
“Alnımda hidayet nuru var.”588
“Kaşında (ne var?)”
“Kaşımda kudret kalemi var.”589
“Gözünde (ne var?)”
“Gözümde vahdet nuru var.”590
“Göğsünde (ne var?)”
“Göğsümde vahdet imanı var.”591
“Kulağında (ne var?)”
586 “Yer anam, gök atam” inancı özgün eski Türk inançlarındandır.
587 Özellikle Bektaşilerin başlarına giydikleri özel tac vardır. Bu soruda düşünülen odur. Bu tac yücelik, ululuk, mutluluk anlamına gelir burada. Ancak, bu ululuk, yücelik, mutluluk da bilgi bakımından, ruh bakımındandır.
588 Kimilerine göre alında Namaz-ı taat vardır. Bu Tanrı’nın buyruklarını, dinin gereklerini yerine getirmek için gösterilen, kulluk, onunla ilgili namaz anlamına gelir. Bu karşılık da gönül yönünden, ruh bakımındandır. Bu taat, Sünnilik’in düşündüğü gibi değildir. Bunda Tanrı’ya, Ali’ye Uymak, onun buyruklarını uygulamak, yerine getirmek demektir. (İsmet Zeki Eyüboğlu: Bütün Yönleriyle Bektaşilik, İst. 1980, s.156).
589 Bu sorunun “Kanımda ne var?” biçiminde sorulduğu ve “Feth-u kudret” diye karşılık verildiği anlaşılır. Burada feth sözü “gönüllerini açmak, başkalarıyla dostluk kurmak, Ali sevgisini çoğaltmak, insanın özünü aydınlatmaktır. Ruhlarını ışıklandırmak, “Tarikat sevgisini yaymak” gibi anlamlara gelir. (İsmet Zeki Eyüboğlu: a.g.e., s.156-157.)
590 “Nur-ı velayet” Gözde ululuk ışığı, yücelik, aydınlığı vardır anlamındadır. “Velilik” aşamasına ulaşmış bir kimsenin bütün gönüllere ışık saçacak bir yücelikte olduğunu anlam içerir. Bunda kişi ruh bakımından, anlayış yönünden, en yüksek aşamaya ulaşmış, bakışı ışık, görüşü ışık olmuştur. (Eyüboğlu: y.a.g.e., s.157)
591 “Vahdet imanı” yerine “Kur’an-ı hikmet” dendiğini biliyoruz. Tarikatlar inançlarına göre, inanmış kimsenin gönlü Kur’an’dır. Tanrı’nın Kur’an ile bildirdiklerini gönülde taşıyan kimse gerçek Müslümandır, mümindir, inanmıştır. Kur’an yalnız okumak ezberlemek için değildir. Tanrı yolunu göstermek, insanı bütün eksikliklerinden, kötülüklerden arındırmak, ruh bakımından olgunluğa, gerçeğe ulaştırmak içindir. Bu nedenle, önemli olan kişinin gönlünde taşıdığı, bütün özünü, inceliğini benimsediği, uyguladığı Kur’an’dır. Tasavvufta ‘gönül’ Tanrı’nın evidir, onun bakış yeri, başka bir deyimle “nazargâhı”dır. Bu yüzden ayrı bir değeri, ayrı bir özelliği vardır. (Eyüboğlu, s.158).
224
“Kulağımda nübüvvet bangi var.”592
“Burnunda (ne var?)”
“Burnumda cennet kokusu var.”593
“Elinde (ne var?)”
“Elimde velayet eli var.”594
“Ayağında (ne var?)”
“Ayağımda mahşer yerine varıp gelmek var.”595
“Dizlerin ne yapar?”
“Dizlerim hak yolunda hizmet eyler.”596
“Sağında (ne var?)”
“Sağımda gübün var.”597
592″Nübüvvet banki”, “Bank-i Muhammed”: Peygamber Muhammed’i n insanları İslamlığa çağırışı, birlik, bütünlük sağlayışı anlamında söylenen bu sözlerin başka bir anlamı daha vardır. Bu da Allah-Muhammed-Ali üçlüsünün özünde dile gelen “Birlik”tir. (Eyüboğlu, s.157.)
593 “Buy-i cennet”: Allah-Muhammed-Ali inancını benimseyip “pir”e bağlanan bir kimsenin gideceği yer “cennet”tir. Oranın önderi Ali’dir. Ali orada “saki-i kevser”dir. Bütün doğrulara, erenlere “cennet”in mutluluk veren içkisini, şarabını sunacaktır. Ancak bu cennet katılıkla, şeriatın koyduğu ağır yasaklarla, baskılarla değil “ermek”le, Ali’nin yolunda gidip ruh olgunluğuna ulaşıp “ârif” olmakla gidilebilir. (Eyüboğlu, s.157)
594 “Dest-i velayet”: Bektaşilik’e giren bir kimsenin bir yol göstericisi, elinden tutanı olması gerekir. Tarikatta “veli” sayılan bir kimsenin bir erenin elinden tutanı da, bu kurumda en yüksek aşamaya ulaşmış olan, “velilik” aşamasına çıkmış olan uludur. Onun eline “velilik eli” anlamında “dest-i velayet” denir. Bunun en yücesi de Hacı Bektaş Veli’dir. Aleviler tarikatın kaynağı olarak Ali’yi bildikleri için ona da Şahı-ı velayet derler. İşte bu gerçeğe, doğru yola, Tanrı katına ulaştırıcı ele Ali’den başlayarak ‘dest-i velayet’ denir. Bu elin tutmadığı kimse yolda kalır, olgunluğa ulaşamaz.
595 Eyüboğlu ayağımda “erkan-ı meşayih” olarak verir. Erkan-ı meşayih: Tarikat ulularının koydukları genel ilkelere, tarikatın yasası niteliğinde olan kurallara, onları düzenleyen yetkilere, sözün kısası bu inanç kurumunun temeli ni oluşturan varlıklara “erkan” denir, di-rekler anlamına gelir. Bu tarikatın özü olduğundan bu adı almıştır. Alevilikte yapılacak bütün işler, alınan görevler, bu “erkan”a bağlı olduğundan, bunlar insanın gereksiz davranışlarını önleyen birer ayakbağı niteliğindedir, bağlayıcı ilkelerdir. (Eyüboğlu, s.160)
596 Dem-i hizmet: Tarikat yoluna girenin, doğruluk yolunu tutanın başlıca görevi, kendisine verileni yapmak, bunu yaparken de sevinç duymaktır. Gönül açıklığı ile güleryüz göstermekten geri kalmamaktır. Pir buyruğu altında hizmet, olgunlaşmak, bencillikten, büyükgönüllülükten, kendini beğenmişlikten sıyrılmak demektir. Hizmete karşılık beklemek, bir nesnenin ummak, çıkar düşünmek, yarar gözetmek yoktur. (Eyüboğlu, s.159)
225
“Solunda (ne var?)”
“Solumda kâtip var.”598
“Ardında (ne var?)”
“Ardımda ecel var.”599
“Önünde (ne var?)”
“Önümde nasip var.”600
“Cesedin kaç kapısı var?”
“Cesedimin oniki kapısı var.”
“Vücudun kaç damarı var?”
“Vücudumun üçyüzaltmışaltı damarı var.”
“Müminde ne var?”
“Müminin ikrarı var.”
“Münkirde ne var?”
“Münkirin inkârı var.”
Bunu bilenlere yerden göğe değin eyvallah!”601
Bu hatem burada oldu tamam,
Yardımcınız olsun On İki İmam!602
597 Sağ sürekli ulviyete, hayra delil sayılır. Burada “gübün” hayır meleği olmalıdır.
598 Sol, süfliye, şerrre delil sayılır. Burada katip olarak günah yazan melek düşünülmüş olmalıdır.
599 ecel: Tüm inanç kurumlarında olduğu gibi, Bektaşilikte de ölüm bir Tanrı buyruğudur. Ondan kurtuluş yoktur. Tanrı buyruğu olduğundan, güler yüzle iyi yürekle karşılanması, korkup ürküntüye kapılınmaması gerekir.
600 nasip: Yaşayan kendini olgunlaşma, yücelme yoluna veren, Ali’nin izini süren Pir’in ardınca giden bir ‘can’a bütün dileklerini gerçekleştirecek kapılar açıktır. Ona Tanrı’nın nice mutluluklar bağışlayacağı, Ali’nin nice ululuklar, sevinçler vereceği sayılmakla bitmez. Alevilik “nasip” yoludur. İnsana ne ayrılmışsa, ne verilecekse onu bulacaktır. Kişinin ona güler yüzle yönelme olgunluğuna ulaşması, varması bütün tutkulardan, küçültücü davranışlardan sıyrılmasına bağlıdır. (Eyüboğlu s.160)
601 2. Hacıbektaş yazması (s. 247-252) arasında serpiştirilmiş bölümler.
602 İzmir Yazması (s. 100)
226
41
ŞİA MEZHEBİ603
Onsekizbin âlem adı, nişanı yok iken Hazreti Muhammed Mustafa ve Aliyyel Murtaza’nın nuru var idi. Ve nurları zâhir idi604, bir idi. Abdullah ile Ebu Talip zamanında iki oldu, mânâsı birdir. Muhammed Mustafa’nın nuru Abdullah’tan zuhura geldi. Hazreti Ali’nin nuru Ebu Talip’ten geldi.
Muhammed ile Ali’nin sırrını hiç kimse bilmezdi. O zaman yetmişiki millet iki bölük olmuş idi605. Otuzaltı bölüğü havariç oldu. Ebubekir, Ömer ve Osman’ı severlerdi. Otuzaltısı şia mezhebinde idi. Hazreti Ali’yi severlerdi.
Şia mezhebinde olanlar, Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali ile dört kapı, kırk makam, onyedi erkânda her işleri bir idi. Bir kapıdan girip, bir kapıdan çıkarlardı. Bir sofrada yiyip, bir kaptan içerlerdi. Aralarında perde yoktu. Bu yol Muhammed Ali’nin şeriatıdır, derlerdi606. Aralarında ayri gayri yoktu. Ve de Şiaların koçları koyunlarından, boğaları ineklerinden, horozları tavuklarından ayrılmazdı.607
Amma (havariçler) Muhammed ile Ali’den bu erkânı gör-memişlerdi. Tasdik ile yakın işlerlerdi. Havariçlerin dört kapı, kırk makam, onyedi erkânda işleri bir değildi. Onun için kendi sofralarından yiyip kendi kaplarından içip, kendi kapılarından girip çıkarlardı.
603 İzmir Yazması “Şia Mezhebi” başlıklı bölüm (s. 150). Burada anlatılanlarının bir bölümü Malatya Yazmasında da yer alır (s. 213-215). Bu bölüm Buyruk’un “sonsöz”ü durumundadır. İçerik bakımından “Ali ile Muhammed’in Musahip olması” bölümü ile ben-zerlik gösterir. Gadir-i Hum olayına dayanır.
604 İzmir Yazması (s. 150)
605 Malatya Yazması (s. 213)
606(Malatya yazması)’nda ayrıca “yetmiş iki millet, yetmiş iki bölük olmuştu” tümcesi vardır (s. 214).
607 İzmir Yazması (s. 150)
227
Pes, bu ahvalden Hazreti Resul haberdar idi. Birgün yetmişiki milleti topladı. Deve palanından bir minber yapıp vaaz-ı nasihat eyledi. Hazreti Muhammed, Hazreti Ali’yi yanına çağırdı. Minberde ikisi bir gömlekten baş çıkardı. Baş bir, ayak iki oldular. Yine baktılar ki ayak bir, baş iki olmuş. Ondan sonra Hazreti Ali, Hazreti Resul’ün libas-ı şeriflerini giyip ayrıldı. O vakit Hazreti Resul:
“Benimle Ali aynı nurdanız. Ben ilim şehriyim. Ali ise o şehrin kapısıdır. Ali dünya ahiret kardeşimdir. Ali ile aynı etten, aynı cisimdeniz. Zahirimiz, batınımız birdir. Ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir.” buyurdu608.
Bir gün gaipten bir ses geldi:
“Ey Şialar, sizi bir er ister varın. Su aktı duruldu. Nazara eren aşık oldu. Hak didarı görmesin ne tahsil edersin? Siz varanda derman yerine bir gevher satılır. Şara varın. Pirim beni aşk küresinde kaynattı. Aşık olan ulaşsın, payınızı alın. Mümin olan kalbiniz ve gönlünüz arı, ayan olsun. Münkir olan kimsenin gönlünde kara kaygı olsun. Rakip ah desin” diye Şialara seslendi.
Şu beyitleri güzel ses ile gaipten Şia mezhebinden (olanlara) söyleyip ayini erkânca beyan eyleyip okudu:
Ey cümle cihana şefi
Ahmed-i Muhtar değil midir?
Ahmet, Mahmut, Ebulkasım veliler,
Nebiler içinde server değil midir?
Haktan selam indiren Cebrail emin,
Bedir gazasında vaz-ı minber değil midir?
Çıktılar minber üzerine, bir gömlek giydiler,
“Lahmike lahmi” deyip koçan Haydar değil midir?
Muhabbet kemerini bağlayıp, Mürebbi Musahip oldular,
Bu güftar hak Resul’ün kurduğu erkân değil midir?
Ehl-i tarikat biat bel bağladılar,
Biri Selman, biri Kamber değil midir?
Şek getirmeyesiniz, lahmike lahmi hadisine,
608 Malatya Yazması (s. 214-215)
228
Bunlar da bahrızat içinde gevher değil midir?
Biz ol gevherlerdeniz, amenna ve saddaknâ,
İmam müminlerin ikrarı değil midir?
Hazret kapısında seyyid-i Huda’dır Aliyyel Murtaza,
Hem cennet-i Rıdvan, hem saki-i kevser değil midir?
Bab-ı Resul Emirelmüminin,
Cümle tarikler içinde hak rehber değil midir?
Beşiğinde yatarken hamle kılıp ejderhayı iki biçen,
Bunlara aşikâr olan Haydar-ı kerrar değil midir?
Öptü Habibullah’ı dedi “Ya gözüm nuru Esadullah oğlanları,
Şebbirü Şübber İmam Zeynel Abidin, din serveri Muhammed Bakır, İmam Cafer değil midir?
Andan İmam Musa Kâzım, Ali Musa Rıza, Şah Tâki,
Hem Ali Naki, Hasan Askeri değil midir?
Andan İmam Muhammed Mehdi sahib-i zaman salavatullah-u aleyhüm,
Ecmain mahlukat eşiğinde kemter değil midir?
Rahmetinden ve dergâhından yâd eyleme, dostum muhabbetle,
Aşina meşrep Virani cümleden kemter değil midir?
Şia mezhebinden olanlara bunu okudu. Ali ile Muhammed’in yolu aşikare oldu. Dört kapı, kırk makam, onyedi erkân üzere evliyanın ayini erkânı ve mürşidin sır nefesi beyan olundu. O zamandan beri şimdi evliya âyin erkan ondan kaldı.
Marifet ehli ve arif olan canlar, sofular bu manâdan fark eden ehl-i kâmil bilir. Cahil nadan olanlar bu hikmet ilmine hayran kalsa gerektir. Bunun bahşişi doğru gelmek ve kudretiyle amil olup amel kılmaktır.
İmdi, bu ayetler hürmetine, divanından dergâhından ve didarından mahrum etmeye. Allah, Allah, Allah gani hüda609.
(Bu kılavuzu) Selman-ı Farisi, Şah’ın kendisinden öykülemiştir.
609 İzmir Yazması (s. 154).
229
Al-i Abâ610’nın soyağacıdır. Bunu Farça olarak buyurmuştu. Horasan Erenleri Rum’a ayak bastıklarında Farsçadan Türkçeye çevirmişlerdir. Ve bunu tarikat erenleri aziz canları gibi saklasınlar. El ele, el hakka! 611.
610 Al-i Abâ: Muhammet peygamberin üzerine abasını örttükleri, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin.
611 2. Hacı Bektaş yazması (s. 259)
230
Ek 2:
(Yeni Dille Söylenmiş)
Gülbenkler
1.
Sofra Gülbengi
Önce Tanrı diyelim
Birliği güç bilelim
Açıldı Şah sofrası,
Şahtan izin diyleyelim
Şah verdi biz yiyelim
Gerçeğin demine hu diyelim.
2.
Erenin Topluma Katılışı
Gerçeğe erip birlik olduk bugün
Tüm sorunlar çözüldü dirlik olduk bugün
Kutsal sevi suyu içip esridik,
Sevgi oduyla mutlu olduk bugün
Bireysel yalnızlığı geçtik
Bütünlük olduk bugün
3.
Dar Gülbengi
Erenler; yüzümüz yerde, özümüz darda
Er meydanında, Hz. Ali divanında
Şu an bir eren var karşımızda
Teni toprak, özü tutsak
Amacı toplumla uzlaşmak
Bu erenden ağrınmış, incinmiş can
231
Dile gelsin, bile gelsi
Alacağı varsa istesin,
İncinmişliği varsa söylesin
Sonuçta helallik dilesin
Hu Ya Ali
4.
Eşik Gülbengi
Eren, ermeye geldi
Sevgi dermeye geldi
Birey olmaktan çıkıp
Birlik olmaya geldi
İzin yoksa katılımına
Özrün bilmeye geldi
Ant içti hak katında
Gökkuşağı giymeye geldi
5.
Akşam Gülbengi
Akşamlar ak ola,
Gönüller pak ola
Kötülükler yok ola
İnkarcı, bozguncu uzak dura
İnanan saygın ola
Ocağımıza ışık dola
Kısmetimiz bol ola
Dileğimiz kabul ola
Göktanrı birlikten, dirlikten ayırmaya
Hacı Bektaşın koruyucu eli üstümüzde ola
Şaşırıp düşürmeye
Andımız kalıcı ola
232
6.
Uyku gülbengi
Tanrım, güç ver bilincime
Sahip olayım elime, dilime, belime
Ne ağrınsın kimse benden
Ne kötülük düşüneyim çevreme
Renkli düşler içinde
„Günaydın“ diyeyim yeni güne!
7.
Cem Dağılma Gülbengi
Duran oturan, eren, bacı, kız- kızan
Koğusuz, dedikodusuz evine varan
Toplum katında aklana
Ruhu gökte paklana!
Dileği yerini bula
Esenliği sürekli ola
Gerçeğin demine hu
8.
Bebek Doğumu Gülbengi
Kız oğul erkek oğul,
Evime direk oğul
Herkes seni bekliyor
Kol kanat gerek oğul
Gün doğdu, güneş doğdu
Ocağa neşe doldu
Beklenen saat geldi
Nur topu kardeş doğdu
233
Güneş doğdu eşiğimize
Bebek geldi beşiğimize
Tümümüz mutlu olduk
Sevinç sindi dirliğimize
Yaşamın uzun olsun
Tanrı bol kazanç sunsun
Başın darda kaldığında
Tanrı yardımcın olsun
9. Sonsuza Yolculuk Sözleri
Erenler, bacılar, dostlar yarenler
Yüzümüz yerde, özümüz darda
Elimiz bağlı, yüreğimiz dağlı
Gözümüz yaşlı, bağrımız ateşli
Yaşam bitimli, acılar bitimsiz
Sevgi acı ile kardeş, yaşam, ölümle eş.
Yer anamız, gök atamız
Doğada doğduk, topraktan var olduk
Bir tende can bulduk, bir bilinçle özgür olduk
Yaşam koşusu engebeli, yaşam yolu dikenli
Taş taşa değmeden duvar olamaz,
Birbirini üzmeyen insan olmaz.
Kimileyi insan yükü ağır,
Kimileyin duyguların dili sağır
An olur öfke kabarır,
Öfke geçer yüz kararır
Dünya işi dünyada kalır
Kişi kötü demeyelim, işi kötü diyelim
Ağrınan incinen kötü geçmişi unutsun
Giden yolcuya gönül çiçeklerini sunsun!
Sevgi en güzel çiçek,
234
Bağışlamak en büyük emek
Emeğiniz varsa bağışlayın
Toprak ana bir canı bağrına basıyor
Ölüm vadisinin gölgeli yolu
Tümümüzü bekliyor yartılmışların sonu
Tanrı yaşam için sabır, umut sundu.
Ateş külde söner, acı yürekte diner.
Acı paylaşıldıkça azalır,
Sevgi paylaşıldıkça çoğalır.
Acılar azalsın, sevgiler çoğalsın
Kinler bitsin, dostluklar pekişsin.
Yeni sevilerde yeni çiçekler yetişsin.
Tanrı kalanlara uzun esenlik dolu yaşam versin.
Erenlerin bilgelerin ruhu sinsin.
Hacı Bektaş Veli, Hatayi Sultan,
Pir Sultan Abdal ruhunu pak etsin
Gerçeğin demine hu! Ya Ali.
235
Kaynaklar
Asan, V.,
Buyruk, haz. Sefer Aytekin, Ankara 1958.
Bozkurt, F. Toplumsal Boyutları ile Alevilik, Kapı Yaynları
Bozkurt, F. Çağdaşlaşma Sürecinde Alevilik,
Bozkurt, F. Semahlar,
Eyüboğlu, İ. Z., Bütün Yönleriyle Bektaşilik, İst. 1980,
Gölpınarlı, A., Sosyal Açıdan İslam Tarihi, İstanbul 1975.
Gölpınarlı, A., Şiilik, İstanbul 1979.
Hançerlioğlu, O., İnanç Sözlüğü, İstanbul 1975.
Hançerlioğlu, O., İslam İnançları Sözlüğü, İstanbul
Köprülü, M. F., Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1977.
Noyan, B., Bütün Yönleriyle Bektaşilik-Alevilik
Öztelli, C., Pir Sultan Abdal, İstanbul 1978.
Sunar, C., Melamilik ve Bektaşilik, Ankara 1975.
Yetişen, R., Tahtacı Aşiretleri, İzmir 1986.
Yılmaz, A., Tahtacılarda Gelenekler, İzmir 1948.
Yörükan, Y. Z., Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Ankara 1998.
21 Adım’da Bir Ülke Demokratikleştiriliyor diye Nasıl Bölünür? Sömürgeleştirilir?
Kaynak: Sivil Örümceğin Ağında: Project Democracy, M. YILDIRIM, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004
- İktisadi ortamı denetleme: Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratmak üzere, para piyasalarının dışardan gelen uluslar arası vurkaç tefecilerine sonuna dek açılması.
- Ulusal bunalımlar yaratılması: Ülkede sık sık iktisadi dalgalanma yaratılarak bunalım aralarının azaltılması. Ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynaklarının, bankaların, devlet şirketlerinin kapatılması, yabancı şirket egemenliğine geçirilmesi.
- Merkez devlete güvensizlik yaratma: Kritik dönemlerde iktisadi bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilerek, devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanması.
- İşadamlarını örgütleme: Yerel işadamı örgütlerinin ve ilişki bürolarının kurulması; başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan “serbest ekonomi” ve “serbest pazar” düzeninin kabul ettirilmesi.
- Yolsuzluk kampanyaları: “Yerinden yönetim” taleplerini yükselterek, devletin egemenliğinin zayıflatılması, yolsuzluk olaylarını abartarak topluma aşağılık duygusunun yerleştirilmesi, halkın çaresizliğe itilmesi.
- Belediye hizmetlerinin yabancı şirketlere devredilmesi: Yerel yönetimi güçlendirme adı altında, toplumsal hizmetlerin “karlılık” esasına oturan şirketlere devredilmesi, su-elektrik gibi kentsel işletmelerin yabancı şirketlere devredilmesi için gerekli düşünsel alt yapının oluşturulması.
- Ulusal sanayinin yıkımı: Ulusal iktisadın çökertilmesi için, ulusal sanayileşmenin ve enerji kaynaklarının yıkıma uğratılması için toplum ile devlet arasında çatışmayı da içerecek biçimde çevreci akımların, örgütlerin desteklenmesi ve ulusal madenciliğin, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliğinin ulusal egemenlik alanının dışına çıkarılması.
- Kamuoyu oluşturucuları -bizdeki adlandırmalarıyla, aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına- yönelik içerde ve dışarıda, masrafları karşılayarak, konferanslara çekmek. Katılımcılarla doğrudan ilişki içinde, ilgili ülke hakkında bilgi almak ve “düşünce” ve “örgütlenme” özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesini benimsetmektir.
- Alt örgütler yoksa, hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin Merkezleri örgütlemek ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirilebilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütlenmelerin kurulması.
- Bilimsel ve toplumsal konferansların çoğaltılması. Yerel vakıf ve “think tank” derneklerinin kurulması.
- İşadamları derneklerinin, sendikaların kurulması, varolanların içine bilim danışmanlarıyla sızılması. Siyasi partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşarak kadroların yönlendirilmesi, gençliğin “düşünce özgürlüğü” ve “siyasi katılımcılık” propagandasıyla örgütlenmesi.
- Yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayını) devreye sokulması. Bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınların yoğunlaştırılması. İnsan hakları ihlallerinin yaratılmasıyla sürecin hızlandırılması.
- Casuslar yerine yayın muhabirleriyle yerinden bilgi elde etmek için yaygın bir yayıncı eğitim programının gerçekleştirilmesi.
- Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmalarının azaltılması, buna karşılık medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanması, olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle yayına geçilmesi, eksik-yanlış bilgilendirmeyle kitlelerin yönlendirilmesi, eğitim-konferans-gezi düzenleyerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulması.
- Yanlış ve eksik bilgilendirme: Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek üzere yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumlarının ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumların yıpratılması, toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçeklerini tahrif ederek, yeni kimlikli topluluklar yaratılması.
- Etnik kışkırtıcılık: Etnik ayrılıkları güçlendirmek üzere kültür anımsatma programlarına başlanarak yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınması, ulusal-bölgesel tarihin bütünleştirici özelliklerinin azımsanılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılması.
- Kültürel kaynaşmanın yıkımı: “Çok kültürlülük” propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temellerinin yıkılması. Uluslararası karşı kampanyalar ile ulusal kurtuluşun simgesi olan anma günlerini ve toplumun tarihten kalma bağımsızlık ve onur simgesi özelliklerini sözde dostluk adına silikleştirerek güdülebilir bir topluluğa dönüştürmek. Din kültürünün parçalanması, geleneksel akışın kesilmesi ve ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için, “medeniyetler/dinler arası diyalog” programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilmesi. Böylece azınlık din kurumlarıyla, ulusal egemenliğin karşısında ortak, dinsel cephe oluşturulması
- İnanmış örgüt liderlerinin yetiştirilmesi: Liderlik programlarıyla, güdümlü yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderlerin üretilmesi ve yeni partiler kurulması, varolanlara yeni liderler yerleştirilmesi; parti programlarının rejimle hesaplaşmaya yönelik, birer kışkırtma programına dönüştürülmesi.
- Silahlı gücün zayıflatılması: İktisadi bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımlarının kısıtlanarak, zayıflatılması ve ulusal sınırların gevşetilmesi.
- Orduları ulusal savunma kimliğinden koparma: Güvenlik güçlerinin ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahalelerini önlemek için, profesyonelleştirmek. Devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan orduları geriletmek için, kışkırtmalara başvurularak, ordu yönetimlerinin günlük siyasete çekilmesi, ordu içinde politik tartışma, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılması.
- Devlet yönetiminin kargaşayla ele geçirilmesi: Seçim darbesiyle egemen devletin ele geçirilmesi. Merkezi direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenmesi. Bu sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmaların düzenlenmesi, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik yada mezhepsel kimliklerin kemikleştirilmesi. …”Ulusal egemenliklerinden ödün vermeye yanaşmayan bu tür devletlerin sınırlarının eleğe döndürülmesi işi, örtülü, kirli işlerle becerilemez ve ilgili ülkelerin insanlarının onayı alınmadan gerçekleştirilemezdi. Bu nedenlerle, “hür dünya” işlerinden, “insan hakları” ve “din hürriyeti” bekçiliğine evirilen operasyon ile ABD’nin uygun göreceği türden demokrasiler kurulmalıydı.
Demokrasi ihracını konu edinen bu incelemenin amacı, adı “Project Democracy” olarak Reagan tarafından konulan ve 1980’lerin başından bu yana 92 ülkede uygulanan ve yeni-mandacıların işbirliğiyle örülen AĞ’da, yani “örümcek ağı” içinde çırpınmakta olan Türkiye’de olan bitene az da olsa ışık tutmakta ve toplumsal-siyasal yaşamın yabancılar tarafından ele geçirilişini bir parça olsun sergilemektedir.”…
…“Yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, ülkede varolan devlete paralel, merkezi dışarıda bir yönetim oluşturmak. Bunun tek sonucu da operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin örtülü olarak yok edilmesidir.”
…”İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir “medyatik” ve “entelektüel” yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manifacturing public perception” dedikleri ‘kamuoyunun algılama dizgesini üretme’ sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. ‘Algılama dizgesi üretimi’ sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar.”
…”Ülke yasalarının ve anayasalarının çok etnikli, federatif bir yapı oluşturacak biçimde yeniden düzenlenmesi, operasyonun temel aşamaları arasında, küçük yada büyük, kanlı yada kansız olaylarla testler yapılarak, oluşumun düzeyi ölçülerek hız ayarlanması ve küçük program değişikliklerinin gerçekleştirilmesi asıldır…”
…”Aşamalar birer birer geçilirken, ülke dışında da paralel süreç yürütülür. Çok kültürlülük propagandasıyla etnik ayrıştırma ve çatışma sürecinin güçlendirilmesi için, insan hakları raporları giderek etnik azınlık hakları raporlarına dönüştürülür. Avrupa ve Amerika’da etnik ve dinsel ayrılıkçı “diaspora”ya parasal ve siyasal destek verilir. Küllenmiş tarihsel çatışmalar, acılar yeniden ateşlenir. Ülkede özgüveni sarsılmış halkın, gün geçtikçe yabancı kültürüne, yabancı düzenine özenme eğilimleri kışkırtılır.”
…”Yıllardır barış içinde yaşayan toplumlar inanılmaz bir hızla önce ayrışır, sonra da çatışır. Sonuç, ekonomisi yabancıların eline geçmiş, zayıflamış merkezi egemenliğiyle dış politikada bağımsız karar verebilme yetkinliğini yitirmiş, yabancıların dayattığı kararlara mahkum olmuş bir devlet ve tarihsel-kültürel kimliğini yitirmiş Batı’nın alt dereceli bir hizmetkarına dönüşmüş bir halk topluluğu…”
”Her ülkede olduğu gibi, şirketler için esas olan devlet politikalarına ve kararlarına yön vermektir. Yön verilecek olan devlet yönetimi ve yasama organları olunca, yönlendirici elemanların niteliği de önem kazanıyor. Bu nedenle elemanların büyük çoğunluğu, devlet deneyimine sahip eski ve yeni görevlilerden seçiliyor. İkinci eleman kaynağı ise, yine devlet organlarıyla içli dışlı olmuş akademisyenleri barındıran üniversitelerdir…”
“..dış ülkelerde izlenecek ABD çıkarlarına uygun ayarlama işlerine denk düşen araştırma, inceleme, değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirecek olan dernek, vakıf, enstitü adı altında kurulan, eski memurları, akademisyenleri, şirketlerin seçkin yöneticilerini bir araya getiren örgütlenmeler “think tank” ( düşünce topluluğu ) adı altında toplanıyorlar. Bu sivil örgütlerin ( diğer adı ile NGO ) Amerika’daki merkezlerinde, emekli dışişleri ve istihbarat elemanları, Amerika’ya yerleşmiş üçüncü dünya elemanları, operasyonlarda dünya deneyimli CIA eski istasyon şefleri ve akademisyenler görev alıyor.
“Think tank” örgütlerinin en önemli yararı, ABD yönetimini sorumluluktan kurtarmalarıdır. ABD resmi organlarının başka ülkelerde araştırma ve incelemeler yapması, o ülkelerce, şimdilerde pek kullanılmayan eski deyimle “casusluk” etkinliği olarak değerlendirilebilir ve devletler arası anlaşmazlıklara neden olabilir. Teslim edilen raporlar, ABD resmi belgeleri olarak ele alınıp, casusluk suçlamalarına yol açabilir”
“Project Democracy” adı altında sürdürülen bu operasyon için CIA eski Direktörü William Colby: “CIA’nın örtülü olarak yaptıklarını açıktan yapıyoruz.” demiştir.
“Türkiye’deki sivil toplum kuruluşu ,think tank, enstitü veya vakıf adı verilen dernek, yani genel adıyla örgüt, Türkiye’de gerçekleştireceği araştırma, çalışma veya proje için bu iş yada bu işleri bitirince bir rapor, bir kitap, radyo yayını, televizyon belgeseli, hatta roman hazırlayıp, size sunacağım; şu tür bir ekiple çalışacağım ve paraları şöyle harcayacağım. Bu işler için, sizden şu denli dolar/sterlin/euro istiyorum diyerek, başvuru özet-raporu hazırladığında, bu ön rapor ABD’nin Dışişleri Bakanlığı’na, hem de siyasi işler bölümüne verilmektedir. İşin bir başka yönü daha yakıcı olabilir. Para verilmeden önce, ABD Dışişleri’ne ön rapor sunulmasının öteki yüzünde, ABD Dışişlerinin yada ABD NSC (National Security Committee/Milli Güvenlik Kurulu) ‘nin isteği doğrultusunda “project” hazırlanması olasılığıdır.
NED (National Endowment for Democracy/Demokrasi için Ulusal Fon)’e bağlı olan bu örgütler Türkiye’de yürütecekleri projeler için paraları da NED’ten almaktadırlar. Aslında para kaynağı doğrudan ABD hazinesi, yani devlettir. NED ise paranın kasasıdır. NED ile ABD Dışişleri Bakanlığı, şu konularda anlaşmışlardır:
a) NED herhangi bir “project” işine girişip para vermeden önce ABD Dışişleri’ne bilgi verecektir.
b) NED yönetim kurulu’nun onayına sunulan tüm “project” önerilerinin bir kopyası, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Yardımcılığı’na verilecektir.
Yüzlerce bağıştan birkaç örnek: (1988’ten bugüne diğer bağışlar için 56-69 arası sayfalar)
1991- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE (Centre International Private Enterprise) / Alt bağış alıcı: Türk Demokrasi Vakfı (TDV) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 80.000 $ / TDV’nin, Türkiye’de özelleştirme için 18 aylık programı desteklenecek.
1997- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE / Alt bağış alıcı: Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 61.710 $ / Serbest piyasa ekonomisinin İslam diniyle bağdaştığı anlatılacak.
- Bu sivil toplum örgütlerinin ne kadar sivil olduğunun yorumu size kalıyor. “…Kendi ülkelerinin iç düzenine muhalif olan gruplar, ABD gibi bir kurtarıcı bulmuş olmaktan mutlu olduklarından, yaşadıkları ülkelerini bu sivil örgüt adı altındaki Amerikan misyonerlerine / istihbaratçılarına ihbar etme fırsatını kaçırmamalarının yanında, dünya egemeni olarak gördükleri ABD devlet aygıtı tarafından desteklenmekten de son derece hoşnut kaldılar.” …”Dünyada yerleştirilmek istenen yeni düzenin, demokratik bir düzen olacağı sonucuna varılabilir!? Bu düzen içinde dünyanın tüm ülkelerinde devletler merkezi otoritelerini yitireceklerdir. Olabildiğince etnik ayrıma uğramış küçük eyaletlere ayrılmış ülkelerde (not:dünyada 1000 adet ülke olması öngörülmektedir, şuan sayı 200 civarı, 1980’lerdeki sayı 182 adet) tarihsel partiler eriyecek, vakıflardan, düşünce topluluklarından, ticaret odalarından, insan hakları denetim örgütlerinden oluşan bir siyasal yapı oluşacaktır. Bu oluşumlar, doğrudan doğruya ABD’nin siyasal partilerine bağlı enstitülere, konseylere, ABD şirket vakıflarına bağlanacaktır. Ülkelerdeki eğitim kurumları da vakıflaşacak ve ABD akademik dünyasıyla organik bağlar kuracaktır.
Merkezi otoritesini yitirmiş, salt denetleyici kurullara dönüşmüş devlet örgütlerinin yanı sıra ordular da ulusallığını yitirmiş devletlerin savunma gücü olmaktan çıkacak ve ortak güvenlik güçlerine katılacaklardır. Herhangi bir bölgesel başkaldırıya (bu bağımsızlık uğruna bir başkaldırı da olabilir) karşı anında silahlı müdahelede bulunulması…” Bu son derece ileri projeye engel olabilecek en önemli kurumlardan biri de dinsel kurumlardır. Dünya egemenliğinin kurulmasında engel oluşturacak dinsel çatışmaların önlenmesi için ‘dinlerarası diyalog’un geliştirilmesiyle birlikte kurumsal yapının da oluşturulması gerekir. En yaygın ve güçlü dinsel kurumlardan başlayarak, tüm dinlere bir yeni merkezi eşgüdüm gereklidir. Eşgüdümün merkezi elbette Washington’da bulunacaktır. Öncelikle Amerikalılardan oluşturulan bu kurumsal yapı, IRFC (International Religious Freedom Committee / Uluslararası Din Hürriyeti Komitesi)’dir. Bu komitede belli başlı dinlerin ve mezheplerin temsilcileri bulunmaktadır.
“Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki , şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden, destek almak değil, Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. (..) Bu realite kabul edilmeli. Amerika gözardı edilerek şurada, burada bir iş yapmaya kalkılmamalı.”
Fethullah Gülen, (Fethullah Hoca ile NewYork Sohbeti-4, Yeniyüzyıl, 23 Temmuz 1997)
Kasım 1996’da, ABD’nin devlet sekreteri Warren Christopher, “Din ve inanç hürriyetini yaygınlaştırmanın Birleşik Devletler’in çıkarlarının arttırılmasını sağlayacağı” gerekçesiyle ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) ‘yi oluşturdu.
Bu yeni kurumlaşmanın gerekçesi olarak “ABD’nin kuruluşunun temelinde dinsel kurumların bulunduğunu ve Birleşik Devletlerin dünyada din hürriyetini gözetleyerek yaptırımlarda bulunma hakkı olduğu belirtildi.”
23 Ocak 1998’de, “Din ve inanç hürriyetinin yayılmasının ABD dış politikasında birincil önceliğe sahip olmasını,” Dışişleri bakanlığı bünyesinde bir “Uluslararası Din Hürriyeti Bürosu” kurulmasını sağlayacak yasa taslağı hazırlandı.
Aynı yıl Ulusal Kongre’de çıkarılan yasa:
“Din hürriyetinin yaygınlaştırılması ve (bu hürriyetin) baskı altında tutulmasına karşı çıkma görevi temel (olarak) Amerikan değerleri içindedir ve Birleşik Devletler’in (politikalarına) uygun, önemli ve gerekli bir dış politika hedefidir. Birleşik Devletler, evrensel insan haklarına bağlı bir dünya lideri olarak ve değişik dinsel nüfusa sahip bir ülke olduğundan, dinlerin tamamıyla ilgili haklardan (da) sorumludur.”
“Dinsel özgürlük taahhüdümüz Amerikan ideallerinin ifade edilmesinin de üstündedir ve dünyadaki gücümüzün temel kaynağıdır.”
Madeleine Korbel Albright, ABD Dışişleri Bakanı
Kaynak: Sivil Örümceğin Ağında: Project Democracy, M. YILDIRIM, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004, 597 sf.
- Buraya alınan bilgiler kitapta yazılanların sınırlı bir kısmıdır. Kitabın kapsamı ve konuları çok daha geniş ve detaylıdır.
HACI BEKTAŞ-I VELİ, BEKTÂŞİLİK ve ALEVÎ-BEKTÂŞİ ŞİİRİ
T.C.
HALİÇ ÜNİVERSİTESİ
FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ
TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ
- YÜZYIL ANADOLUSUNDA HACI BEKTAŞ-I VELİ, BEKTÂŞİLİK ve ALEVÎ-BEKTÂŞİ ŞİİRİ
(BİLİMSEL ARAŞTIRMA – MAKALE)
Danışman: Hazırlayan:
Yrd. Doç. Dr. Nuran ALTUNER Begüm KARATAŞ
İSTANBUL
OCAK 2017
Hayatı ve Kişiliği
Horasan Melametîliğinin önde gelen temsilcilerinden Yusuf Hemedani’nin öğrencisi Hoca Ahmed Yesevi tarafından kurulmuş olan Yesevîlik tarikatının Anadolu’daki en fa’al uygulayıcısı konumunda 13. yüzyıl Anadolu’sunun İslâmlaşma sürecine önemli katkılarda bulunarak adını “Horasan Erenleri” olarak anılan şahsiyetler arasına yazdıran, 16. yüzyılda ise Balım Sultan önderliğinde 14. ile 15. yüzyıl Azerbaycan ve Anadolu’sunda yaygınlaşmış olan Hurûfilik akımının etkisi altında kalınmak suretiyle ibahilik, teslis (üçleme), tenasüh ve hülul anlayışlarını da bünyesine alarak kurumsallaşan Bektâşilik tarikatının isim babası, islam mutasavvıfı.
Asıl adı Bektaş olup muhtemelen ölümünden sonar Hacı Bektâş-ı Velî diye şöhret bulmuştur. XIII. yüzyıl Selçuklu Anadolu’sunda Babaî hareketinin lideri Baba İlyâs-I Horasânî’nin çevresine, XIV.yüzyılda kendi adını alacak olan Bektaşîlik tarikatının teşekkülüne adı karışan Hacı Bektâş-ı Velî’nin, devrinin kaynaklarında hemen hiçbir iz bırakmadığına bakılırsa yaşadığı dönemde yaygın bir şöhrete sahip olmadığı söylenebilir. Öte yandan Yeniçeri Ocağı’nın ve Bektâşiliğin pîri kabul edilmesi ve Alevî-Bektâşi kesiminde bir iman esası olan güçlü konumu onun çözümlenmesi gereken tarihî bir problem haline dönüştürmektedir. Bu durum, hakkındaki yetersiz tarihî bilgilerle menkıbelerin yarattığı çift yönlü (tarihî-menkıbevî) şahsiyetinin birbiriyle uyuşmazlığından kaynaklanmaktadır.
Menkıbevî Hacı Bektaş Rum abdallarının pîridir; Diyâr-ı Rûm’un (Anadolu) büyük evliyasındandır. Tarihî şahsiyetini menkıbevîleştiren anlaşılması ve tahlili güç bu dönüşüm süreci, onu daha XIV.yüzyıldan itibaren zamanımızda da bütün gücüyle varlığını koruyan çok önemli bir kültün, Anadolu’daki heterodoks Müslümanlığın merkez şahsiyeti yapmıştır. Mesele, Baba İlyas’ın sayısı oldukça fazla halifelerinin arasından yalnızca bu mütevazi Türkmen babasına nasip olması noktasında odaklanmaktadır. Ne Mevlânâ Celâleddin Rûmî ne Yûnus Emre ne de Anadolu’da yaşamış başka hiçbir sûfî onun kadar güçlü bir kutsallaştırmanın konusu olmuştur. Bu bağlamda, bugünkü Hacı Bektâş-ı Velî’nin ölümüyle doğduğunu söylemek tarihî bir gerçeği ifade etmek olacaktır. Yani, Hacı Bektaş-ı Velî asıl tarihsel rolünü, yaşarken değil, tıpkı Hz. İsa, Hz. Ali, ve hatta ünlü sûfi Hallâc-ı Mansur gibi, öldükten sonra oynayacaktır. Bu sebeple şunu diyebiliriz ki, Hacı Bektaş-ı Velî yaşarken yapamadığını, öldükten sonra yapmıştır.

Hakkında Yazılmış Eserler
Hacı Bektâş-ı Velî’yi ancak kendi zamanından epeyce sonra yazılmış, ikinci dereceden kaynaklardan incelemek mümkündür. Bu kaynakların en eskisi, XIV.yüzyılın ünlü sûfîlerinden Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin Menâkıbü’l-kudsiyye adlı menkıbevî aile tarihidir. Hacı Bektâş-ı Velî’nin şeyhi olup 1239 veya 1240 yılında Selçuklu yönetimine karşı Babaî isyanı diye bilinen büyük sosyal hareketi gerçekleştiren Vefâî şeyhi Baba İlyâs-ı Horasânî’nin torunu olan bu sûfî şair, eserinde Hacı Bektâş-ı Velî’den kıaca bahsetmesine ragmen çok önemli ipuçları verir.
Hacı Bektâş-ı Velî hakkında ikinci kaynak, vefatından yaklaşık yüz yıl sonra Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunu Ulu Ârif Çelebi’nin emriyle Ahmed Eflâkî tarafından kaleme alınan Menâkıbü’l-‘ârifîn adlı Farsça eserdir. Dönemin Anadolu’su ve Mevlevîliğin tarihi bakımından çok önemli olan bu eserde Hacı Bektâş-ı Velî hakkında kısa bir pasaj vardır. Bu pasaj, hem onun sûfî kimliği, hem de öteki kaynakları kontrol etme bakımından büyük değer taşır.
XIV.yüzyıla ait bu iki kaynaktan sonra kronolojik olarak sırayı, Hacı Bektâş-ı Velî adına düzenlenmiş olup XV.yüzyılın son çeyreği içinde kaleme alındığı kesin gibi görünen Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî alır. Eser XV.yüzyılın son çeyreği içinde yazıya geçirilmiş olmakla beraber ihtiva ettiği bilgiler şüphesiz, Hacı Bektâş-ı Velî’nin yaşadığı dönemden itibaren mensuplarının arasında ağızdan ağıza dolaşarak XVyüzyıla intikal etmiştir. Ayrıca bu eserin Menâkıb-ı Hâce Ahmed-i Yesevî, Menâkıb-ı Lokmân-ı Perende, Menâkıb-ı Ahî Evran ve Menâkıb-ı Seyyid Mahmûd-ı Hayrâni gibi XIII.yüzyıldan kalma yazılı kaynakları da vardır. Daha çok Vilâyetnâme-i Hacı Bektaş veya sadece Vilâyetnâme diye tanınan bu eserin ehemmiyeti, Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî şahsiyetini tesbite yarayacak çok önemli veriler ihtiva etmesinin yanı sıra Bektâşilik ve Alevilik’te bugün de mevcut olan inançların çoğunun kaynağını oluşturmasından ileri gelir. Dolayısıyla bu çevrelerde yarı kutsal niteliği olan bir kitaptır. Ayrıca Hacı Bektâş-ı Velî’yi Ahmed Yesevî geleneğine bağlayan önemli metinleri içinde bulunduran eser, Hacı Bektâş-ı Velî’nin şahsiyeti ve Bektâşiliğin tarihçesi bakımından tarihî gerçeklerle menkıbelerin birbirine karıştığı değerli bir kaynaktır.
Aynı yüzyılda yaşayan Lâmiî Çelebi’nin Nefahât Tercümesi’nde üç dört cümleyi geçmeyen ifadeleri Hacı Bektâş-ı Velî’nin mistik şahsiyeti hakkında dikkate değer kayıtlar ihtiva eder. XV.yüzyılın sonlarına ait bir başka önemli kaynak ise yine Baba İlyâs-ı Horasânî’nin soyuna mensup bir sûfî tarihçi olan Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eseridir. Burada müellifin büyük dedesinin halifesi olan Hacı Bektâş-ı Velî’ye dair aile içinden gelen şifahî bilgiler kaydedilmiştir. Bunlar, büyük bir ihtimalle tarihî Hacı Bektâş-ı Velî’yi anlatan gerçeğe en yakın bilgilerdir.
Son olarak XVI.yüzyıldan Taşköprizâde’nin eş-Şeka’iku’n-nu’mâniyye adlı eserini de kaydetmek gerekir. Hacı Bektâş-ı Velî bu kitapta diğer kaynakların aksine tam anlamıyla Sünnî bir velî olarak tanıtılır. Sonraki yüzyıllara ait bazı eserlerde de Hacı Bektâş-ı Velî’ye dair bilgilere rastlanır. Ancak bunlar esas olarak adı geçen eserlere ve özellikle Vilâyetnâme ve eş-Şeka’iku’n-nu’mâniyye’ye dayanır.
Edebi Kişiliği ve Düşünce Yapısı
Hacı Bektaş Veli’nin yaşamını örten gizemli örtüler yeni yeni kaldırılmaya başlanmış, onun gerçek kişiliğine, düşünsel evrenine girmek için uygun kapıların aranması da yakın yılları ilgi alanı içinde alınmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin gerçek kişiliği, nesnel yaşama alanı, bilimsel verilerle, araştırmalarla tartışmaları dışlayacak bir anlayış ortamına çıkarılamaz. O, tarihin akışı içinde, kendi kimliğini gözlerden saklamış, yalnızca akışa kıyıdan bakanların kulaklarına yansıyan özgün sesiyle varlığını sürdürmüştür. Bundan sebeple, bu konuda bir araştırmacı olarak benim görevim kendi görüş alanım çerçevesinde biçimlendirdiğim Hacı Bektaş Veli’yi tanıtmak değil, Anadolu insanının gönlünde yaşattığı Hacı Bektaş Veli’yi nesnel şekilde bilim alanına çıkarmaktır. Esasında bilimin de görevi konu yaratmak değil, biz araştırmacıların inceleyip sergilediği konulara kendi yöntemiyle çözüm getirmektir.
Hacı Bektaş Veli, bütün susayanları içiren, serinleten, bunalanlara esenlik veren, insanın gerçek değeri, bir insan olarak taşıdığı erdem dışında ilgi alanı bilmeyen bir ermiş örneğidir. Onun başlıca özelliği, ona yükletilen düşüncelerde değil, onun büyülü kişiliğinden kaynaklandığı söylenen hoşgörüde aranmalıdır. Nice kişi vardır, sayısız kitap yazmış, günümüze ulaştırmış, ilgimizi çekmiş, bizi uğraştırmış. Buna karşın, belli bir alanın dışında saygı görmemiş, etkinliğini kanıtlayacak bir iz bırakmamıştır. Oysa Hacı Bektaş Veli’yi sevenlerin sayanların, izini sürenlerin, onun tinsel varlığı çevresinde toplananların, neredeyse hepsi onu, onun olduğu söylenen yazılardan değil, onunla ilgili gönül okşayıcı söylencelerden tanımıştır. Bu söylencelerin, önemli bir bölümü “Vilâyetnâme”de vardır. Hacı Bektaş Veli’nin ölümünden çok sonra, başkalarınca üretildiği tartışma götürmeyen bu söylenceler, gülmeceler Anadolu insanının hangi düşünce odaklarına daha yakınlık duyduğunu, neyi sevip neyi sevmediğini kanıtlayan belgelerdir.
Hacı Bektaş Veli’nin inanç dünyasında, düşünce ortamında ağırlığını sezdiren, gülümsemeyi alışkanlık edinen tutumu yalnızca, insana yönelik değildir. “Vilâyetnâme” okunduğunda, onun tüm hayvanlara karşı derin bir sevgiyle dolup taştığı, hepsine sevecenlikle baktığı, inançların getirdiği katı yasaklara aldırmadığı, “can”ı yaratıkta bir varlık koşulu olarak benimsediği, sevdiği görülür. Onun evreninde, gönlünde, belleğinde “yasak” yoktur, varsa bu da insan erdemlerine, değerine aykırı davranmaya karşıdır.
Güleryüzlülüğe, gönül açıklığına, inanç esnekliğine dayanan hoşgörü, insanı anlamada bırakılmaz bir öğedir, insanın düşünsel kişiliğini biçimlendiren ilkelerden biridir. Hacı Bektaş Veli’nin hoşgörüsü insana yaklaşmanın, onu kendi anlam bütünlüğü içinde tanımanın bir yöntemi gibidir. Onunla ilgili öykülerden, söylencelerden (hepsi Vilâyetnâme’de) anlaşıldığına göre, insan taşıdığı can nedeniyle, bir duygu varlığıdır, bu duygu can taşıyan tüm yaratıklara yönelik bir sevgi odağıdır. Bu yaratıklar, kendi doğal özellikleri gereği, bir araya gelmesi olanaksız görünenlerdir. Oysa Hacı Bektaş Veli’nin hoşgörü dünyasında arslan, geyik, koyun yan yanadır. Bu, pek de onaylanabilecek bir durum değildir, ancak hoşgörünün yasaklarla, buyruklarla, gözdağı vermelerle çizilmiş sınırları yoktur. Hoşgörü, insanın kişiliğini yansıtan, tanımlamaya yarayan gönül belgesidir. Bu belge gönülde hangi yazılarla yazılmışsa, ancak onları bilenlerce okunur. Sözün kısası, hoşgörüyü bilmeyen, hoşgörüden anlamaz.
Hacı Bektaş Veli yediyüz yıl önce bu acı gerçeği kavramış, kendisine bağlananlara “hoşgörü”yü öğretmişti. Yani, Hz. Pîr insanlığa yakışmayan kötülüklerden kaçınılmasını, kin ve nefret dolu dünyamıza “sevgi” tohumlarının ekilmesinin önemini belirtmişti. Onun, insanlığa mutluluk reçetesi olarak sunduğu bu sevgi, Anadolu halkından başlayıp tüm insanlığa yayılmıştır. Bütün yaşamı boyunca “sevgi” ve “hoşgörü” Hz. Pîr’in başlıca savunduğu, örgütlediği ve bizzat yaşadığı öğreti olmuştur. O, gönlündeki insan sevgisine bizim de sahip olmamızı candan isterken, bir dörtlüğünde diyor ki:
“Sâkin ol, kimsenin gönlünü yıkma
Gerçek Erenlerin izinden çıkma
Eğer âşık isen ölmezsin korkma
Âşığı kurt yemez uc’da değildir.”
Bu sözüyle yalnız insanı değil tüm yaratılmış varlıkları da sevmeyi söylüyordu. Nitekim Hz.Pîr’in yolunda gidenler de başta insan olmak üzere tüm doğayı sevmeye aynı önemi vermişlerdir. İlk ünlü Bektaşî ozanı Yunus Emre’nin
“Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”
Sözü, buna güzel bir örnektir. Sevgi ve hoşgörü kaynağı olan Bektaşilik bu özelliği ile sonsuza dek yaşayacak, insanlığa ışık tutacaktır. Özetle diyebiliriz ki:
Hz. Pîr’in yolunda olanlar maddi yönden zengin olmayabilir ama, ruhsal bakımdan gerçek özgürlük Bektaşîlikte bulunur. Çünkü, Hünkâr’ın öğretisinin temeli, gerçek İslâmi inancın ekseninde geniş bir “hoşgörü”ye dayanmaktadır. Hoşgörünün temeli ise samimi inanç ve sevgidir. Bu sevgi, inançtan doğan Tanrı sevgisi ve inananların birbirini sevmeleridir. Birlik, dirlik, kardeşlik ve kuvvet bu sevgiden doğar. Hz.Pîr’in şu sözü ne güzeldir:
“Bir olalım, iri olalım, diri olalım.”
Hacı Bektaş Veli’ye göre gerçek İslâmlık gönül temizliği, doğruluk, Tanrı inancı ve mü’minlerin birbirlerini sevmeleridir. Ancak bu özellikler kazanıldıktan sonra yapılacak ibadetler geçerlidir. Eğer bir insan kendi öz benliğini kötü düşünce ve davranışlardan arındırmazsa, Tanrı’yı da insanları da sevemez.
Peki, Hacı Bektaş Veli’nin halk üzerindeki etkisi neydi? Bu etkiyi iki ayrı düzeyde görmek gerekiyor. Tarihi kaynaklarda en geç XV.yüzyıl ortalarından itibaren Bektaşi dervişlerine rasgeldiğimize bakarak, Hacı Bektaş’ın halk üzerindeki etkisinin ilk olarak bir tarikat halinde, demek ki kısıtlı bir takım arasında boy gösterdiğini söyleyebiliriz. Bektaşi tarikatı hakkında geniş bir ilmi edebiyat olmamasına rağmen tarikatın oluşumu konusunda henüz çözülememiş birçok muamma olduğunu belirttikten sonra, burada bizi asıl ilgilendiren öbür düzeye, yani Hacı Bektaş’ın geniş halk kitleleri üzerindeki etkisine dönelim. Işte bu düzeyde evliya inancası devreye giriyor. Islam tarihinde, özellikle hicri V/miladi XI.yüzyılda su yüzüne çıkan evliya nüfuzunda başrolü oynadığında hiç şüphe yoktur. Gittikçe genişleyen bir halk kitlesinin Hacı Bektaş’ı ulu bir veli olarak görüp, kendi Müslümanlıklarını, ona atfettikleri görüşleri doğrultusunda anladıklarının en önemli kanıtı. Bu metindeki anlatıların halk arasındaki dolaşımı hakkında bilgimiz çok sathi olmakla beraber Hacı Bektaş inancasının köy ve kasaba halkları arasında yayıldığını düşünmek mümkündür. Bu konuda bizim görüşümüz, kanıtlarına parmak basamasak bile, Hacı Bektaş Veli’nin özellikle konar-göçer hayatından yerleşik hayata yeni geçen köy ve kasaba halkı arasında sevilip sayıldığı, el üstünde tutulduğu doğrultusundadır. Hacı Bektaş’ın şehirli, okur-yazar tasavvufundan kaynaklı İslam anlayışı, özellikle köy, kasaba ve küçük şehir halkları, sonra da konar-göçerler arasında kabul görüp gelişmiş, palazlanmıştır.
Hacı Bektaş Velî, 13. Yüzyılda birtakım siyasi ve sosyal çalkantıların hüküm sürdüğü Anadolu’da “gelin canlar bir olalım” çağrılarıyla ayrılıkların getireceği olumsuzluklara dikkat çekerek herkesi birlik ve beraberliğe davet etmiş, “ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” mesajıyla cehaletin kötülüğüne vurgu yapmış, “eline, diline, beline sahip ol” nasihatlarıyla toplumda huzur, güven ve barış ortamı oluşmasına katkı sağlamıştır.
Hacı Bektaş Velî, Türk tasavvuf edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olması hasebiyle onun düşünce dünyasını, tasavvuf anlayışını tespit etmek hem tasavvuf anlayışını öğrenmek hem de bu anlayışa bağlı kavramlar dünyasını belirlemek açısından son derece önemlidir.
Bektâşîlik Tarikatı, Hacı Bektâş Velî’nin Cemiyeti ve Kendisine İntisap Edenler
Bektaşilik, büyük Türk mutasavvıfı Hacı Bektaş-I Veli etrafında teşekkül etmiş ve onun ismine izafeten Bektaşilik ismini almış, mürşid olarak Hz. Muhammed’i, rehber olarak Hz. Ali’yi, pir olarak Hacı Bektaş-ı Veli’yi tanıyan Türk siyasi, kültürel ve sosyal tarihinde derin izler bırakmış, Türk-İslam tasavvuf geleneğindeki 12 tarikatten biridir.
Bektaşilik 13. Yüzyılın ortasından itibaren Anadolu’nun Moğol istilasına uğradığı, halkın kendi kurumlarını kurmaya ve ayakta kalmaya çalıştığı bir düzlemde Ahi örgütüyle ve diğer batıni zümrelerin tabanı üzerine kurulmuştur.
Hacı Bektaş, büyük mutasavvıf Ahmed Yesevî’nin müridi, halifesi ve onun tarafından Anadolu’nun manevi fethi için gönderilmiş olduğu bilinen bir velidir. Hacı Bektaş ayrıca Baba İshak’a bağlılıkları dolayısıyla Babaî (Babalı) adı verilen, dervişlerin de büyük saydıklarındandır. Şeyh Baba İshak’ın ölümünden sonra bir kısım Babalı’lar Hacı Bektaş’ın adına bağlanarak Bektaşî adını aldılar. Bektaşî Velâyetnâmesi’nde efsanevî hayatı anlatılan Hacı Bektaş Veli’nin Makalât adlı ünlü eseri İslâma sımsıkı bağlı olmakla Yesevî tasavvufunun esaslarını da içine almaktadır. Gerçek hayatı meçhul olan bu veli, bir vesikaya göre 1210-1270 yıllarında yaşamıştır.
II. Mahmud devrine kadar, imparatorluğun uzak vey akın ülkelerinde Bektaşi tekkeleri açılmış ve yeniçeriler gibi Fas, Tunus, Cezayir’deki Garb Ocakları da Hacı Bektaş’ı koruyucu pir saymışlardır. Yeniçerilerin Gülbang’ı gerçekte Bektaşî törelerine ve onların terimlerine dayanmaktadır. Nitekim yeniçerilerin bir ağızdan belirli yer ve zamanlarda terennüm ettikleri bu dua (Gülbang) şu sözleri ihtiva etmektedir:
Allah Allah! Illallah!
Baş uryân, sîne püryan, kılıç al kan
Bu meydanda nice başlar kesilir
Olmaz hiç duyan!
Eyvallah! Eyvallah!
Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyân
Kulluğumuz pâdişaha âyân!
Üçler, yediler, kırklar!
Gülbang-i Muhammedî, Nur-ı Nebî
Kerem-i Alî..
Pîrimiz sultanımız Hacı Bektaş-ı Velî
Demine devrânına hû diyelim hû…
Balım Sultan’dan sonra bazı bektaşi kolları Hacı Bektaş ile bağlarını kopararak aşırı görüşlere saplanan fazlaca “bâtınî” gizli tarikatlar olmaya yüz tuttular. Çok serbest meşrepli ve “geniş mezhepli” göründüler. Bu yüzden, göze batmamak için gizlenmek gereğini duyan bu taifenin dergâhlarını bile ıssız yerlere kurdukları görülüyor. Bu yüzden yalnız hükûmet ve “zâhit kişiler” değil, öbür tarikatler de, Bektaşiliğe iyi gözle bakmaz oldular.
Alevî-Bektaşîlerin ölçüsüz ve bilgisiz bazı kolları Hz. Ali ve çocuklarına Âli âbâ (12 İmam) “Tanrılaştırmaya” varan aşırı tapma ve bağlılık gösterdiler. Bunlar ne yazık ki, bilmeyerek Osmanlı devletinin düşmanı olan Safevî-İran emperyalizmi siyasetine de alet olmuşlardır. Fakat Bektaşîlerin büyük kısmı, daima hür, serbest ve fakat makul ölçüler içinde kalmışlardır. Hz. Ali’ye, oğullarına torunlarına derin sevgi göstermek zaten Sünnî-Câferî-Alevî bütün Müslümanların şiarıdır. 12 İmam’a sonsuz sevgisi olan Alevî Bektaşîler bu konuda zengin bir edebiyat geliştirmişlerdir. Özellikle İslâm tarihinin en acıklı bir sayfası olan Kerbelâ olayı, Bektaşî edebiyatının lirizm kaynağı olagelmiştir.
Tarikat terimleri, ayin dilleri, sohbet, mukabele ve nefesleri hep Türkçe olduğu için, Bektaşîliğin halkımız üzerinde büyük etkileri görülmektedir. Tekke şairleri gibi birçok saz şairlerimizin ve ordu şairlerinin de zengin ilham kaynağı Bektaşîliktir. Çoğu Bektaşî olmayan başlıca ozanlarımızü Bektaşî terimleri kullanmaktan zevk almışlardır.
Hacı Bektaş Veli öğretisini “dört kapı kırk makam” üzerine kurmuştur. Bu ilkeler Yesevi gelenekten doğmuş büyün tarikatlarda da aynıdır. Her kapı bir diğerine geçiş için bir köprü niteliğindedir. Biri diğerine tercih edilemez. Bu yönüyle Hacı Bektaş-ı Veli yüzyıllar boyu bütün inanç renklerinin kabul, saygı ve seygisini kazanmıştır. “Allahın yeryüzündeki halifesi” (Bakara Suresi 30.) olan insane merkezi bir önem verir. Bu öğreti 13. Yüzyıl Türkmen Anadolusunda Türkmen aydınlanması diyebileceğimiz Yunus Emre, Aşık Paşa, Ahi Evran gibi önemli şahsiyetler tarafından zenginleştirilen bir kültürel iklimin kurulmasında büyük bir öneme sahiptir.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin ölümünden sonra tarikat Hacı Bektaş halifeliğinin temsili konusunda düştükleri anlaşmazlık sonucu Dedebabalar ve Çelebiler olmak üzere iki ana kola ayrılmışlardır.
Dedebabalar; Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlenmediğini, Kadıncık Ana’nın onun manevi evladı olduğunu ve geleneğin Hızır Bali, Resul Bali, Mürsel Bali ve onun oğlu Balım Sultan çizgisinde devam ettiği ve Balım Sultan’ın mücerred olup evlenmediği için bu kol burada kesilip kardeşi Kalender yolu ile devam etmiştir.
Çelebiler kolu ise; Hacı Bektaş-ı Veli’nin evli olduğunu ve ölümünden sonra yerine oğlu Seyid Ali Sultan’ın posta oturduğu ve silsilenen bu çizgide geliştiği görüşündedir.
Türk halk kültürü ve sosyal hayatı içinde Bektaşilik anlayışının önemli bir yeri vardır. Ritüellerinde eski Türk inançlarından izler taşıyan bu anlayış zamanla gelişerek ve yaygınlaşarak Türk toplumunda önemli derecede kabul gören tasavvufi bir akım haline gelmiş zengin Türk sosyal hayatı ve tasavvufi inanç mozaiği içerisinde Osmanlı zamanında popüler bir Türk tarikatı olmuştur.
Bektaşiliğin diğer tarikatlara göre daha fazla yayılması ve zamanımıza kadar bu anlayışın taşınmasında en önemli etkenlerden birisi de güçlü ve zengin bir edebiyata sahip olmasıdır. Bektaşi şairleri, şiirleriyle bu anlayışı estetikleştirerek sonraki nesillere başarıyla aktarmışlardır. Sözlü gelenek içinde kabul gören bu şiirler dilden dile ve gönülden gönüle aktarılarak zamanımıza kadar gelmiştir.
Hacı Bektaş Veli, Türk sûfiliğinin en önemli kişilerinden biridir. 11. Yüzyılda Ahmed Yesevî’nin öğretileri ile başlayarak gelişen ve Anadolu’ya taşınan tasavvûfî düşünce Hacı Bektaş Veli ile belirli bir temele oturtulmuş, yüzyıllarca Türk sosyal hayatının içinde varlığını korumuştur.
Anadolu’da başlangıcı itibariyle Türklere ait karakteristik özellikleri, hoşgörüye dayanan temel felsefesiyle Bektâşîlik, kitleler arasında kısa zamanda yayılmıştır. Etrafına kısa zamanda bunca insan toplayan Hacı Bektaş Velî bu insanlara, onların daha önce içlerinde yaşatmakta oldukları değer yargılarına uygun çağrılarda bulunmuş olsa gerektir. Bu değer yargıları ise Türkistan’dan gelip Anadolu’da yurt tutmaya çalışan bu çeşit topluluklarda herhalde ortak olarak yaşamakta idi. Nitekim Bektâşîlik kurulmadan önce Anadolu’da var olan “Abdâllar, Kalenderîler, Haydârîler, Câmîler, Edhemîler, Şemsîler” gerek inanış gerek gelenek gerekse dış şekilleri bakımından Bektâşîlere o kadar yakın idiler ki bunların yeni koşulların etkisiyle Bektâşîlikle kaynaşmakta gecikmemiş oldukları anlaşılmaktadır. Yine bu zümrelerin inanç ve törenleri olduğu anlaşılan geniş örgütlü ahîliğin, Bektâşîliğin oluşumuna büyük katkılarda bulunduğu anlaşılmaktadır.
Osmanlı zamanında fetihlerdeki katkılarından ve halk içinde genel kabul görüşünden dolayı Bektâşîler, kendilerine devlet idâresinin de sempati ile bakmasını sağlamıştır. Yönetimin de desteğini almasıyla kolayca kurumsallaşan Bektâşîlik Türk toplumunda belirgin bir hale gelmiştir. Bektâşîlik Osmanoğulları idâresinde askerî bir ocak haline gelmişti. Bu ocak Rûm, Sırp, Hırvat hepsini bir kazan etrafında toplamıştı. Hacı Bektaş oğlu Şeyh Elvan Bey’in kariyyelerine kimsenin dokunduğu yoktu. Halife Ali’ye perestiş eden Bektâşîler, Türklüğü benimseyerek dergâh ve ocak zihniyetiyle yaşıyor ve Türk harsını seviyorlardı.
Bütün bunlardan dolayı Bektâşîler Osmanlı milletler coğrafyası içinde Türklüğün temsilcisi olmuş Bektâşî tarîkâti de bir Türk tarîkâti olarak öne çıkmıştır.
Özellikle şehirlerde örgütlenen ve ciddi taraftar bulan Bektâşîler, 19. Yüzyıl başlarında İstanbul’da oldukça yaygındır ve etkili bir sayıya ulaşmışlardır.
Hacı Bektaş Velî Anadolu’da ve Rûmeli’de birçok kişinin gönlüne girmiş, düşünceleri ve felsefesiyle sunduğu tarîkât anlayışı ile Türk sosyal yapısında silinmez bir iz bırakmıştır.
Osmanlı toplumunda tarîkâtlar, mensuplarının sosyal hayatını düzenleyerek onlara kendilerine has bir bakış kazandırıyordu. Bektâşîlik de toplumla iç içe olan halkla kaynaşan bir tarîkâttı. Bektâşîliğin halk arasında popüler olmasını sağlayan iki önemli faktör vardı. Bunlar, Bektâşînin sazı eşliğindeki Bektâşî şiiri ile sosyal hayatta hoşgörüyü temsil eden Bektâşî fıkralarıdır.
Bektâşî şiiri tercih ettiği sade diliyle halkın duygularına tercüman olmuştur. Saz eşliğinde söylenen türkülerle doğrudan halka seslenilmiştir. Halk arasında büyük kabul gören türküler zamanla yaygınlaşmıştır. Bektâşîliğin ilkeleri sade ve anlaşılır bir biçimde yine saz şairlerinin şiirleriyle halka aktarılmıştır. Bektâşî pîrleri de halkın içinden yetişmiş, basit bir hayata sahip sade insanlardı.
Bektâşîliğin ilâhîyatı vahdet ve cömertlikten kendi varlığından soyutlanmaya kadar gider… Nihayet Bektâşî teorisinde zorlama ve şiddetten sakınma ve bütün insanlara acıma ve şefkât telkin edilir. Iyi bir Bektâşî, hareketinde müslim ve gayrimüslime karşı bir fark gözetmez.
Türk sosyal hayatı içinde Bektâşîler kendine özgü bir kişilik ve kimlik sergilemiştir. Türk toplumunda “Bektâşî” adı altında original bir tip oluşmuştur. Bu tipin başlıca özellikleri şunlardır: Bektâşî denince başında on iki dilimli tâcı, gözleri ışıldayan, bıyıkları sakalına karışmış, güleç yüzlü, zeki bakışlıü boynunda teslim taşı, belinde zünnârı, üstünde kaftanı ve yola çıkacakmış gibi boynuna sofrasını asmış, koluna keşkülünü, omzuna nefrini takmış, eline teberini almış bir insan canlanır… Bektâşî cemiyet hayatında cereyan eden olayları tenkit ederken insanlara doğruyu, iyiyi, güzeli öğretmeyi ve düşündürmeyi gaye edinmiştir. Bektâşî Tanrı’ya ve onun yasalarına samimiyetle inanan bir kişidir. Bektâşî zeki, bilgili, hazır cevap, nüktedan ve sağduyu sahibi bir insandır. Halkın sesi, gücü, sağduyusu, aklı ve zekâsıdır.
Bektâşî anlayışının en yaygın şekilde işlendiği edebi ürün şiirdir. Bektâşî tekkelerinde okunan nefeslerle ilâhî bir boyut kazanan bu şiirler günümüze kadar soluğunu devam ettirerek gelmiştir. Bu anlayışa mensup şairlerimiz Anadolu’nun çeşitli yörelerinde ellerinde sazlarıyla bu düşüncenin zengin örneklerini dile getirmişlerdir. Bektâşî inancının da ana kaynağı durumunda olan bu şiirler aynı zamanda Türk Halk şiirinin en önemli ve zengin bölümünü oluşturmaktadır.
Tekke edebiyatının en dikkate şayan kısmı olan Bektâşî edebiyatı diğer tarîkât edebiyatlarından sonra Âşık edebiyatını vücuda getirmiştir. Bugünkü Âşık edebiyatında Bektâşî fikir ve temayülleri ağır basmaktadır. Âşıkların bir kısmının Halvetî, Kâdirî, Mevlevî olmalarına rağmen hepsinde Bektâşî ruh ve edası hakimdir. Âşıkların büyük bir kısmının Bektâşî olan yeniçeriler arasında yetişmeleri de bu hususta çok manidârdır.
Bektâşî edebiyatı içinden yetişen şairlerimiz yazdıkları şiirleriyle Türk halkının coşkusunu ve heyecanını başarılı bir şekilde dile getirerek Bektâşî inancını şiire dökmüşlerdir. Halkın duygularına en yalın bir şekilde tercüman olan Bektâşî şairleri toplumun yaşadığı sosyal hadiseleri de şiirlerinde işleyerek yazdıkları taşlama tarzı şiirlerle tepkilerini nükteli bir şekilde dile getirmişlerdir.
Bektâşî şiiri, Türk toplumunun haksızlıklara karşı başkaldırısının şiiri olarak da kendini göstermiştir. Uzun Türk tarihi içerisinde zaman zaman halka adaletli davranmayan başarısız yöneticileri eleştiren Bektâşî şairleri mazlum Türk halkının sesi olmuştur.
Halkın sevincini dile getiren Bektâşî şiiri aynı zamanda halkın acılarını da şiirleştirerek Türk’ün ağıtını yakmıştır. Bektâşîler kendilerine özgü hoşgörü anlayışını da şiirlerinde işlemişler, insanın özüne dikkat çekerek görüşlerini şiirlerde ifade etmişlerdir.
Bektâşî şiirinin milli vezin ve milli şekiller altında yazılan asıl kıymetli orijinal parçaları nefes adıyla tanınmıştır ki tekkelerde belli bestelerle okunmaya mahsustur; başka tarîkâtlardaki ilâhîler, nutuklar ve Yesevî’lerdeki hikmetler gibi. Ayrıca bundan başka da Hz. Ali’ye ve sâir âl-i Resûle ait medhiyeler, mersiyeler, destanlar ve devriyeler vardır ki, hep hece vezni ile yazılırlar.
15. Asırdan itibaren kuvvetli şahsiyetlerini yetiştiren Bektâşîlik; Ahîlik, Abdâllık, Hurûfîlik, Kızılbaşlık, Kalenderîlik ve Haydârîlikten unsurlar alıp bir halita-fikir meydana getirdi. Bu fikir halitasını terennüm eden şairler aşk ve muhabbete dair duygu ve düşünceleri sade, halkın anlayabileceği bir dille ve umumiyetle hece vezni ile terennüm ettiler.
Yüzyıllara göre bu edebiyatın gelişimi şu şekildedir;
XVI. yüzyılda Kalender Abdâl, Azbî, Muhyiddin Abdâl, Yemînî, Şâhî, Pîr Sultan, Kul Himmet, Virânî gibi şairler yüzyıldaki Bektâşî edebiyatının güçlü temsilcilerindendir. Genel olarak XVI. Yüzyıl, Bektâşî şiirinin altın çağıdır. Birçok büyük ozanını bu yüzyılda çıkarmıştır.
XVII. yüzyıl Bektâşî edebiyatında birçok şair Dîvân edebiyatının dilinden esinlenerek bu tarz şiirler yazmıştır. Ezgiden uzaklaşan Bektâşî şiiri bu dönemde eski işlevini kaybetmiştir.
XVIII. yüzyıl Bektâşî şiirinin ana temasını tekrar oluşturmaktadır.
XIX. yüzyılda sosyal hayattaki değişikliğin bu edebiyata da tesiri olmuştur. Bu dönem Bektâşî şiirinin yenilenme dönemidir. Özellikle tekkelerde bulunan Bektâşî şairleri, Dîvân şiiri geleneğini benimsemiştir. Bu yüzyılda anılan başlıca Bektâşî şairleri şunlardır: Dertli, Azbî Baba, Zahmî, Seyrâni, Bosnavî, Tûrâbî.
İnanç İlkeleri
Bektaşilik Hacı Bektaş Veli’nin dört kapı ilkesi üzerine kurulmuştur. Bunlar şeriat, tarikat, hakikat ve marifet yapılarıdır.
Şeriat: İslamın bütün zahir emir ve muamelatını harfiyen uymak emir ve yasaklara riayet etmeyi gerektirir.
Tarikat: İlk ve en önemli adım ikrar verip pirden el almaktır. Bu süre içerisinde gösterilen mertebelere ulaşmak için pirin gösterdiği birtakım ödevler ve uygulamalar, eğitim vardır.
Hakikat: Bu kapıya ulaşan kişi hakikat alemine dalar, hakkı gerçek mahiyeti ile kavrar. Zahiri perde onun için kalkar. Bu aşamada benlikten ve bencillikten uzaklaşmış birliği gerçekleştirmiş olur.
Marifet: Marifet kapısına ulaşan kişi ilim evrenine ayak basmıştır. Sırra vakıftır. Bu kapı üç aşamadan oluşur. (Ayne’l-yakin, İlme’l-yakin, Hakke’l-yakin)
Bu sistematiğin dışında tevella ve teberra (ehl-I beytin dostuna dost, düşmanına düşman olma), Ehl-i Beyt sevgisi, 12 İmam, 14 masum, 17 kemerbeste saygı. Hz. Ali’nin velayetin başlangıcı olduğunu kabul etmek önemli ilkelerdir.
Törenler
Bektaşiliğe Giriş (İkrar Ayini)
Görgü Cemi
Abdal Musa Kurbanı
Muharrem Ayini
Koldan Kopan Erkan
Dardan İndirme Erkanı
Baş Okutma Erkanı
Isimlerini taşır.
Tarikattaki Görevler
Baba: Cemi yöneten tarikattaki en yetkili kişidir.
Rehber: Görgüsü yapılanlar yardımcı olan kişidir.
Gözcü: Törenin düzen ve sükunetini sağlar.
Çerağcı: Çerağın yakılması, uyandırılması meydanın aydınlatılması ile görevlidir.
Sazandar: Saz çalarlar. Şehir Bektaşiliğinde semah yoktur.
Ferraş: Süpürgeci adıyla da anılır. Temizlik işlerini yürütür.
Saka: Su dağıtma görevini yerine getirir.
Sofracı: Sofrayı kurma kaldırma işlemini yerine getirir.
Pervane: Semah yapma görevini yerine getiren kişidir.
Peyik: Cem yapılacağı haberini cemaate ulaştıran kişidir.
İznikçi: Cemevinin temizliğini sağlayan kişi.
Bekçi: Giriş, çıkışları control eden ve güvenliği sağlayan kişidir.
Derece ve Makamlar
Bektaşilikte ilk derece muhibliktir. Ikinci derece dervişliktir. Erkek muhiblerden biri dervişliğe ikrar verir ve tekkeye girer ve bir mühlet hareket eder, liyakati anlaşıldığında dervişlik ayin-i cemi yapılır ve derviş olur.
Üçüncü derece Babalıktır. Ehliyeti görülen derviş görülen lüzum üzerine yahut muhiblerin Dedebabaya müracaatları üzerine halife tarafından durumu incelenerek baba yapılır ve kendisine icazetnâme verilir. Babalar peygamber soyundan iseler taclarının üzerine yeşil, değilse beyaz sarık sararlardı. Görevleri muhib ve derviş yetiştirmektir.
Dördüncü derece mücerredliktir. Hiç evlenmemiş bir derviş veya baba, ikrar vererek mücerredlik payesine erişir. Bunlar evlenmezler ve ömürleri boyunca kendilerini tarikata vakfetmiş sayılırlar.
Beşinci derece halifeliktir. Bektaşilikte en yüksek derecedir. Baba halifelik makamlarından birine başvurarak isteği kabul edilirse kendisine icazet ve halifelik alemetleri verilir. Bunlar çırağ, tuğ, alem ve sofradır.
Bektaşi Musikisi
Türk tarikat geleneği içerisinde Mevlevilikten sonra musikiye en fazla önem veren ve zenginliği olan tarikat Bektaşi tarikatıdır. Kanaatimize göre bu her iki tarikatın da melami gelenekten beslenmesi ile alakalı bir hususiyettir. Bu tarikatta müziğin estetik kaygılardan ziyade kutsal bir boyutu vardır. Bu musiki umumiyetle sözlü kültür vasıtasıyla bugüne kadar aktarılagelmiştir. Divanlar ve cönkleri bunun dışında tutmakta fayda vardır. Bir ibadet (niyaz) bağlamı içerisinde belli ritüel kurallar çerçevesinde icra edilir. Bugün kütüphanelerimizde ve şahıslarda bu musikinin verimleri olan yüzlerce eser vardır. Fakat bunlar maalesef gereken dikkat ve titizlikle incelenerek yazılı-elektronik kültür ortamına aktarılıp araştırmacıların istifadesine sunulamamıştır. Bu nedenle Türk müziğinin zengin armonik yapısı ortaya konulmakta büyük güçlükler çekilmektedir.
Bektaşi müziği, Türk sözlü edebiyatının gür ve berrak bir kolu olan Alevi-Bektaşi üslubu üzerine kurulmuştur. Klasik musikiden daha çok halk musikisine yakındır. Başlıca mahsulleri nefes denilen ilahiler, miraciyeler, düvaz imam, semai, kalenderi, methiye denilen türlerdir. Elimizde sözlü kaynaklardan yazıya geçirilmiş 100’den fazla nefes vardır. Bektaşi raksanı, Bektaşi devri revanı, Türk aksaüı, sofyan, mim sofyan gibi usulleri vardır.
Bektaşi musikisinde kullanılan temel saz bağlamadır. Yörelere göre çok değişik isimler alan bu sazlar çöğür, ruzba, ırızva, Bulgari, cura, tambura ve divan sazı olarak adlandırılırlar. Kent Bektaşiliğinde klasik Türk müziği sazlarına daha fazlar riayet edildiği görülmektedir. Istanbul ve çevresinde icra edilen Bektaşi musikisinde beste ve melodic yapı bakımından Klasik Türk Musikisi görülür. Rumeli ve Anadolu’da okunan nefesler ise saz şairlerinin besteleri niteliğinde Türk Halk Musikisi özellikleri taşıyan, bütünüyle mahalli motiflerle meydana gelmiş eserlerdir.
Sözlü kültür içerisinde üretilip aktarıldıklarından yöreden yöreye farklılıklar görülmektedir. Bir tarikat çevresinde belli bir usulle söylenirken bir başka bağlamda usuller değişebilmektedir. Geleneğin ve öğretinin gelecek kuşaklara aktarılmasında müzik ve söz birlikteliği önemli bir işlev görür.
Hasani yollarda yükselme “Nefs Mertebeleri” ile başlar.
Hüseyni yollarda yükselme ise “Ruh Mertebeleri” ile başlar.
Alevi-Bektaşi edebiyatının kökleri Yunus Emre’ye kadar uzanmaktadır. Fakat kuruluşu 14. Yüzyılda Kaygusuz Abdal’la olmuştur. Zamanla bazı önemli farklar kazanan bu edebiyat öncelikle Alevi-Bektaşi inançlarını yaymaya hizmet eder hale gelmiştir. Tarih boyunca dini baskılar, tepkilerle karşılaşmışlar, yani olumsuz toplumsal ve ekonomik uygulamalara uğramışlardır. Dirlikleri ellerinden alınmış, askeri hizmetlerden uzak tutulmuşlar, toprağa bağlı olmaya zorlanmışlardır. Bu nedenle zaman zaman ayaklanmışlardır. Alevi-Bektaşi şiiri de bir kavga şiiri haline dönüşmeye başlamıştır. Bunun en güzel örneklerini birazdan verilecek olan Pir Sultan Abdal şiirlerinde göreceğiz.
14. Yüzyılda Kaygusuz Abdal’la kurulan Alevi-Bektaşi edebiyatı 15. Yüzyılda “Hatai” mahlasıyla ve daha çok heceyle şiirler söyleyen Şah İsmail-I Safavi’yi meydana çıkarmıştır. “Hatai”, Alevi-Bektaşi edebiyatının en didaktik aşığıdır. 16. Yüzyılda Sivas’ta asılan “Pir Sultan Abdal” ise bu edebiyatın en lirik aşığıdır. Pir Sultan Abdal’ın mensuplarından “Kul Himmet” ve onun çağdaşı “Hüseyin” lirizm açısından Pir Sultan Abdal’a yaklaşan aşıklardandır.
Tarikatlar ve tekkeler çevresinde gelişen tasavvuf halk edebiyatı içinde Alevi-Bektaşi âşıkların eserleri farklı bir nitelik taşır. Alevi-Bektaşi edebiyatı, bu zümrenin inanışlarının yanı sıra, yaşama sevincini, tabiat sevgisini de dile getiren ürünler vermiştir. Böylece tasavvuf düşüncesinin yanında dinsel konuların dışındaki konulara da yönelir.
Tasavvuf ağırlıklı bu gelenek çeşitli tarikatların inanç ve törelerini yansıtırken eski Türk din ve inançlarından da tümüyle sıyrılabilmiş değildi. Tekke edebiyatı halka yöneldiği, inanç öğreticiliğini amaç edindiği için, şiir ve dil-yazı ürünlerinde bazı İslâmî kavramların dışında yalın bir anlatım yolu seçmişti. Şiirlerde daha çok hece kullanılmış, aruzun da heceye uygun düşen kalıpları tercih edilmiştir. Tekke âşıkları tekkelerde gerçekleştirilen dinî törenler aracılığıyla yeni bir edebiyat, tekke müziği, semah adı verilen dinî danslarla sanatın temelini atmıştı.
Alevi-Bektaşi edebiyatı Anadolu’nun öz edebiyatıdır. Alevi-Bektaşi kültürü, felsefesi, törenleri, ürünleri, dili; her şeyi Anadolu’nundur. Anadolu’dan doğmuştur.
Kerbela faciası, Alevi ve Bektaşilere yapılan haksızlıklar şiirlerde işlenir. Aşıkların nefeslerinde aşıklar Allah’la içli dışlıdır. Allah’a sitem şiirleri gerçekte sevgiye dayanan bir inancın ifadesidir.
Alevi-Bektaşi aşıkların hayata, kendi uygulama ve inanç sistemlerine yaklaşımlarında ortak bir özellikleri de nükteli eleştiri güçleridir.
Alevi ve Bektaşiler kendi inanç ve uygulama sistemi için tam bir esrarengizlik tavrı sağlamaktan hoşnut olur. “Bektaşi sırrı” kelimeleri halkın diline girmiş olduğundan ifadesini örtmek yolunda pek zaman harcamaz. Şiirden hoşlananlar için özellikle nefes ve deyişler, dışardan olanlar için sanki hiçbir anlamı olmayan kelimelerden oluşturulmuştur.
Bektaşi şiirinin muhtevası ile ilgili olarak Şükrü Elçin’in tespitleri şu şekildedir:
“Esaslarını büyük ölçüde eski Türk Şamanizmi ile tasavvuftan alan ve Yunus Emre’den sonra 15. Asırdan itibaren kuvvetli şahsiyetlerini yetiştiren Bektâşîlik; Ahîlik, Abdallık, Hurûfîlik, Kızılbaşlık, Kalenderîlik ve Haydârîlikten unsurlar alıp bir halita-fikir meydana getirdi. Bu fikir halitasını terennüm eden şairler aşk ve muhabbete, Allah, Muhammed, Ali üçlüsüne, Âl-i abâ’ya fazlın ulûhiyyetine harflerin sırlarına, Hacı Bektaş Velî’nin Muhammed ve Ali’den ayrı olmadığına, tarîkâtın müşkillerine, âyin ve usullerine, Seyyid Gazi, Kızıl Deli Sultân, Balım Sultân gibi Bektâşî büyüklerinin menkabelerine ve Yezid’in mel’unluğuna dair duygu ve düşünceleri sade, halkın anlayabileceği bir dill eve umumiyetle hece vezni ile terennüm ettiler.”
Birbirlerinden yapı olarak birtakım farklılıkları olsa da, Bektaşilik hakkında yapılan araştırmalarda ve çalışmalarda Alevilik sistemlerini göz ardı etmeden, birlikte ele alınmaı “tarihi sürecin” gerektirdiği bir zorunluluktur.
Alevi-Bektaşi Tarikatında Âdâb ve Erkân
Ahmet Yaşar Ocak, Aleviliği bir mezhep; Bektaşiliği ise bir tarikat olarak nitelendirirken Ethem Ruhi Fığlalı ikisini bir bütün olarak görmekte ve onu “Bektaşîlik formu altında bir İslâm tarikatı, Alevîlik şemsiyesi altında da İslâm’ın bir Türkmen yorumu olarak yaşanış ve algılanış biçimi” şeklinde tanımlamaktadır.
Erkân tarikatın kuralları, yasası durumunda olan ilkeler, törenler bütününe denir. Bu kurallar ve uygulamalar hakkında bilgi veren eserlere “erkânnâme” denir.
Tasavvuf ıstılahında sûfîlerin uydukları ve uyguladıkları kurallara “âdâb-ı sofiyye”, tarikat ehlinin gözettiği ve dikkate aldığı kurallara “âdâb-ı tarîkât” veya “âdâb ve erkân” denir. Tasavvufta zamana, mekana, muhataba, hale ve makama göre birtakım âdab vardır. Tasavvufî toplantılarda bulunanların uyması gereken edeb ve usûle “âdâb-ı sohbet”, “âdâb-ı işret ve sohbet”, şeyhin dikkate alması gereken kâidelere de “âdâb-ı şeyh”, mürîdin tâbi olması lazım gelen kâidelere de “âdâb-ı mürîd” denir.
Tarîkât ulularınca konulan bu erkânın bozulmazlığı ile kurallar hemen hemen bütün tarîkâtlarda aynıdır. “Erenler tarafından konmuş törelerin, terbiyeye dayanan geleneklerin bozulması, kan etmekten (dökmekten) beter görülmüş, kanlıya yer verilmiş de bu töreleri bozanlara, bu geleneklere uymayanlara yer verilmemiştir. “Yol” sözü, “âdâb ve erkân” denen törelerin, geleneklerin tümüne ad olmuştur.
Tasavvufta terk-i edeb, edepsizlik sayılmıştır. Tarîkâtın âdâb ve erkânına uymak teşvik edilmiştir. İbn-i Atâ; “Salihlerin âdâbını uygulayan hürmet, evliyanın âdâbını uygulayan Allah’a yakınlık, sıddıkların âdâbını uygulayan temâşâ, peygamberlerin âdâbını uygulayan üns ve inbisat makamına yaraşır hâle gelir,” demiştir.
Bugün Bektaşilerde geçerli olan erkânnâme Balım Sultân tarafından düzenlenen erkânnâmedir. Burada Balım Sultan önceki uygulamaları kaldırmamış, sadece düzenleyerek tarikatın kurumlaşmasını sağlamıştır. Önceleri sözlü olarak aktarılan uygulamalar yazılı hale getirilmişir.
Erkânnâmenin içeriğinde yer alan şekil ve uygulamaların hiçbiri amaçsız değildir. Bu ritüeller sırasında yapılan her davranışın, kullanılan her sembolün simgelediği bir mânâ vardır. Belirli bir duruş biçimiyle ya da birkaç şeklin bir arada sergilendiği bir davranış kalıbıyla ortaya konulan anlatım gerçekte sayfalarca bilgi içerdiği halde, tek bir şekil ya da davranışa sığdırılmıştır.
Tarîkâtte ilerlemek, kâmil insan olmak için, edeb ve erkânı bilmek ve ona göre davranmak gerekmektedir.
Muhyiddin derviş olmağa
Ölmezden önde ölmeğe
Bir kişi nasip almağa
Edep erkân yolu gerek
Muhyiddin Abdal
Muhabbet ve Önemi
Muhabbet Alevi-Bektaşi mistik inancının paylaşıldığı ve farklı gerçeklik düzeylerinin bizzat deneyimlendiği ortamdır. Bu ortam bir sofra etrafında (deneyimlenir) ve Alevi-Bektaşicilerce kutsal sayılan nefesler icra edilir. Muhabbetler aynı zamanda özel birlikteliklerdir. Oluşması çoğu zaman kendiliğindendir (spontandır). Muhabbete katılanlar bir plansızlığın içinde birbirlerinden haberdar olarak ortamı oluştururlar. Ortam bir veya birkaç mistiğin öndeliğinde kurulur. Muhabbet içindeki katılımcılar, muhabbetin aktif ve pasif üyesi olmak konusunda samimi bir eğilim taşırlar. Muhabbette tartışma, birbirini tartma olmaz, daha çok karşılıklı “bir olma” ve birbirinde kendini hissetme önemlidir. Bu anlamıyla muhabbet, özel bir iletişim biçimine karşılık gelir.
Değinilebilecek ikinci bir muhabbet türü, olgunlaştırma muhabbetleridir. Adından da anlaşılacağı üzere bu muhabbetler, yol hakkında daha derinden bilgilenmek isteyen kişilere yöneliktir. Bu aşamada da bilgi önemlidir. Bu ikinci tür muhabbetin birincisinden farkı, buradaki bilginin kişinin hayatta edindiği diğer bilgilerden daha önemli hale gelmesidir. Bu aşamada bilginin katlı anlamı fark edilir, herkesin bilgiyi farklı düzeylerde algılayabileceği gösterilir. Bu durum kişide esnek bir zihniyetin oluşmasına imkan verir. Böylece herkesin, gerçekliği kendi anlayabildiği kadarıyla deneyimleyebileceği anlaşılır.
Üçüncü düzey, muhabbet hakkında gerekli temel bilgilerin artık oluşmuş olduğu ve kişiye; bilginin, bilgi mekanizmasının kaynağı ile temas kurularak akabileceğinin fark ettirildiği düzeyidir. Bunlar “tezahüre tanık olmaya yoğunlaşma” bilgisinin aktarıldığı muhabbetlerdir. Alevi-Bektaşi mistiklerinin diliyle söyleyecek olursak, bu aşamada kişi henüz gerçek olmamıştır, fakat kimin gerçekliğe temas ettiğini veya kimin gerçek olduğunu fark etmeye başlamıştır. Bu aşamada kişi yoğun duyguları kişisel olarak deneyimler. Bu, neredeyse tamamen mistik deneyimlerle olgunlaşma aşamasıdır.
Dördüncü düzey olarak adlandırabileceğimiz “tezahür etme muhabbetleri” ise yolun ifadesi ile “gerçeklerin” kendi aralarındaki muhabbettir. Bu muhabbet, anlayamayan katılımcılar için sembolik niteliktedir ve ağlama, melankoli, vecd, dalma, sebepsiz konuşma gibi bazı “taşkınlıkların” yaşandığı bir ortam biçiminde algılanabilir. Fakat bu ortam gerçekte farklı düzeylerin birlikte deneyimlenmesine karşılık gelir. Kendisi bir derviş olan Işık Ruhan’ın deyimiyle bunlar insanın “çıplak” olduğu anlardır.
MuhabbetlerAlevi-Bektaşi mistisizminin anlaşılmasında zorunlu olarak katılınması gereken ortamlardır.
Müridler ve Diğer Destekçiler Tarafından Yazılmış Eserlerde Alevilik-Bektaşilik Bahsi ve İncelemesi
1- Kutadgu Bilig: İslâmî Türk edebiyatının ilk eseri olan Kutadgu Bilig, bir tevhid ile başlamakta ve bir naat ile devam etmektedir. Daha sonra dört halifenin anıldığı ve övüldüğü bir bölüm bulunmaktadır. Şairin Hz. Alî’yi yüceltme endişesi taşıdığı görülmektedir; fakar bu endişe diğer halifeler için de söz konusudur. Ancak, eserde “Alevîler Birle Katılmaknı Ayur” başlıklı bir bölüm vardır ki, -muhtemelen Alevî kelimesinin geçtiği ilk yerdir- şairin, dolayısıyla Türk halkının “Alevî” kelimesine yüklediği anlamı ve onlar hakkındaki kanaatini aksettirmesi bakımından oldukça önemlidir.
ALEVİLER BİRLE KATILMAKNI AYUR
Er atta öngin beg kişisinde taş
Katılgu kişiler bu ol ey kadaş
Olarda biri savçı urgı turur
Bularnı agır tutsa kut kıv bolur
Bularnı katıg sev köngülde berü
Nengin edgülük kıl baka tur körü
Bular ehl-i beyt ol habibka kadaş
Habib savçı hakkı üçün sev adaş
Için irtemegil ya kılkın tözün
Meger tilde tengsiz yorıtsa sözin
Bu metnin günümüz Türkçesiyle karşılığı şu şekildedir;
Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münasebette bulunacak kimseler şunlardır.
Bunlardan biri Peygamber neslidir; bunlara hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun.
Bunları pek çok ve gönlünden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun.
Bunlar, ehl-i beyttir, Peygamberin uruğudur; ey kardeş, sen de onları sevgili Peygamber hakkı için sev.
Ağızlarından yakışıksız bir söz çıkmadıkça, onların içini-dışını ve aslını-esasını araştırma.
“Alevî” kelimesinin, burada “Hz. Alî’nin neslinden gelenler” anlamında kullanıldığı gayet açıktır. Zaten dördüncü beyitte, aynı anlamda “ehl-i beyt” ifadesine yer verilmiştir. Buraya dayanarak, “Alevî” kelimesinin on birinci yüzyılda henüz bir topluluk adı olarak kullanılmadığını söyleyebiliriz. Yazarın Hz. Alî’yle birlikte, onun soyundan gelenlere karşı da sevgi ve saygı hisleriyle dolu olduğu anlaşılmaktadır. Bu sevgi ve saygı, sadece yazarın duyguları olarak anlaşılmamalıdır. İçinde yaşadığı ve bir üyesi olduğu toplumun ortak hislerinin bir ifadesi olarak kabul edilmelidir. Bu da, muhtemelen Türk halkının İslâm dinini tanımaya ve kabul etmeye başladığı atmosferin bir sonucudur.
2- Divan-ı Hikmet: Bu eser de, Kutadgu Bilig gibi Türk edebiyatının ortak döneminin önemli ürünlerinden biridir. Eserdeki “hikmet”lerin sahibi olarak kabul edilen Ahmed Yesevî, ilk Müslüman Türk mutasavvıfı; adını ondan alan Yesevîlik de ilk Müslüman Türk tarikatıdır. Ahmed Yesevî, daha sonra kurulan bütün tarikatları ve yetişen velileri derinden etkilemiştir. Yesevîlik, Orta Asya’daki Nakşibendîlik gibi, Anadolu’daki Bektaşîliğin de kaynağıdır. Bazı Bektaşî şairler, Ahmed Yesevî’den “pîr” olarak söz ederler. Bunun sebebi de, Hacı Bektaş Velî’nin, doğrudan doğruya veya Lokman-ı Parende vasıtasıyla Ahmed Yesevî’nin halifelerinden biri olmasıdır.
Divan-ı Hikmet’te de Hz. Alî ve ehl-i beyti yüceltici ifadeler bulunmaktadır. Ahmed Yesevî de, Kutadgu Bilig yazarı gibi ilk üç halifeye yer vermiş, onları da övmüş ve yüceltmiştir. Hz. Alî yanında çocukları Hasan ile Hüseyin’e de yer verilmiştir. Ahmed Yesevî’ye göre, Hz. Alî’nin babası bütün Arapların büyüğüdür; kendisi de Allah’ın arslanıdır. Her zaman İslâm’a kuvvet vermekte, kâfirleri imana davet etmekte ve kılıcıyla kâfirleri kırmaktadır. Elindeki kılıcı Zülfikâr, savai esnasında uzayıp kırk arşın olmakta; bu kılıcı eline alıp Düldül’e bindiği zaman da, kâfir kavmi velveleye düşmektedir. O, İslâm için kanlar yutmakta ve İslâm’ın tuğunu sıkıca tutmaktadır:
Ebû Tâlib Alî’ni atasıdur
Kamuğ arabîlerni kettesidür
Ki şemşîr birle kâfirni kıradur
Kâfirlerni kılur îmânğa da’vet
Beredür her zaman islâmğa kuvvet
Ki şemşîr kolğa alıp minse düldül
Tüşedür kavm-I kâfirlerge ğulğul
Kolıdağı yerağı zülfikârı
Çapuşkanda uzalur kırk karı
Alî İslâm üçün kanlar yutadur
Ki İslâm tuğını mehkem tutadur
Yukarıdaki beyitlerin günümüz Türkçesiyle karşılıkları şu şekildedir:
Ebû Tâlib Alî’nin babasıdır
Bütün Arabların büyüğüdür
Tarif eylesem, Ali Allah’ın arslanıdır
Ki kılıç ile kâfiri kırmaktadır
Kâfirleri eyler imâna davet
Vermektedir her zaman İslâm’a kuvvet
Ki kılıç ele alıp binse Düldül’e
Düşmektedir kâfirler kavmine velvele
Elindeki silahı Zülfikâr’ı
Savaşanda uzar kırk arşın
Ali İslâm için kanlar yutmaktadır
İslâm’ın tuğunu sıkı tutmaktadır
3- Yunus Emre: Hacı Bektaş Veli ile görüştüğüne ve onun tarafından Tapduk Baba’ya gönderildiğine dair rivayetlere dayanılarak, Yunus Emre Bektaşî şairler arasında –hatta ilki- gösterilen Yunus’un Bektaşî olup olmaması, pek de önemli değildir. Çünkü o, kendinden sonra gelen hemen hemen bütün tekke şairlerini, dolayısıyla Bektaşî şairleri de derinden etkilemiş ve onlara her bakımdan kaynaklık etmiştir.
Yunus Emre dört halifeye de gönülden bağlıdır. Onlara olan yakınlığı da aynıdır; birine yakın birine uzak değildir. Onları bir arada zikrettiği beyitleri yanında tek tek andığı mısraları da vardır. Onların ödrdü de Hz. Muhammed’in yârenleridir; fakat büyükleri Hz. Ebubekir’dir. Yunus’un bu ifadesi, bize ilk üç halifeye karşı bir soğukluğun henüz oluşmadığını göstermektedir. Bu da, Bektaşî edebiyatı tarihi için oldukça önemli bir noktadır:
Ömer ü Osman Ali Mustafa yârenleri
Bu dördünün ulusu Ebu Bekr-i Sıddık’tır
Yunus Emre şiirlerinde Hz. Alî’yle birlikte atı Düldül’e ve kılıcı Zülfikâr’a da yer verir. Alî, Tanrı’nın arslanıdır. Allah’ın mahlûkata olan şefkatinden Hz. Muhammed, müminlere olan fazlından da Hz. Alî yaratılmıştır:
Biner idi Düldül’e belinde Zülfekârı
Erenler açtı dini Tanrı Arslanı kanı
Muhammed’i yarattı mü’minlere fazlından
Yunus’ta “On İki İmam” saygısı da vardır. Şeyhini methettiği bir şiirinde, onun “on iki imamın sır yoldaşı” olduğunu ifade etmektedir On iki imama olan muhabbet ve bağlılık da, Bektaşî edebiyatının hakim temalarından biri olmuştur. On iki imamın methini konu edinen müstakil şiirler yazılmış ve bunlara da “duvaz-deh” adı verilmiştir:
Benim şeyhim gayet ulu kişidir
Üçler kırklar yediler eşidir
On iki İmam’ın sır yoldaşıdır
Dönmezem şeyhimden ya ne döneyim
4- Kaygusuz Abdal: Daha önce de ifade edildiği gibi Kaygusuz Abdal, pek çok araştırmacı tarafından Bektaşî edebiyatının kurucusu olarak kabul edilir. Bektaşî tarikatının dört halife makamından biri olan Mısır’daki tekkenin de kurucusudur. Kısaca o, Bektaşî tarikatının da, edebiyatının da ilk ve büyük şahsiyetlerinden biridir.
Kaygusuz Abdal’ın şeyhi Abdal Musa’ya olan bağlılığını dle getiren şiiri, diğer tarikatlar gibi Bektaşîlerde de önemli bir yer tutan “şeyhe bağlılık” temasının işlendiği ilk örneklerden biridir.
Bir muradım vardır Ganî keremden
Münkir bilmez evliyânun sırrundan
Kul Kaygusuz ayrı düşmüş pîrinden
Aglar gelür sultan Abdâl Musâ’ya.
Kaygusuz’un işlediği bir diğer tema, Hz. Alî sevgisidir. Kitâb-ı Miğlâte’de, Hz. Muhammed ve Hz. Alî birlikte yüceltilmektedirler. Hz. Alî’yi kılıcı Zülfikâr’la birlikte anan şair, onun Yezid kastına kılıç salladığını söyler. Burada, Hz. Alî’ye bağlılık ve Yezid’e düşmanlık hissi bir aradadır. Hz. Alî’yi yüceltme endişesi, bir şathiyesinde de söz konusudur. Hz. Alî, Tanrı ile aynı mektepte okuyan ve onu kat kat geçen biri olarak vasıflandırılmaktadır. Burada da, Alî’yi yüceltme ve Tanrı’ya onunla senli benli konuşacak kadar yakın olma arzusu iç içedir:
Kılıç sallar Yezidlerin kastına
Ali Zülfikârın almış destine
Ali ile bir olmuşsun, Bir mektepte okumuşsun
Ali olmuş hafız kelam, sen okursun hece Tanrı
Hacı Bektaş Veli ve Hoşgörüsü Üzerine Şiirlerden Örnekler
İçinde pîr ya da Hacı Bektaş Veli geçen şiirlerden kısa örnekler.
Aşık Kul Semai Baba
“Er kişi demekle er kişi olmaz
Gerçek er kişide bir nişan olur
Veli çoktur her veli de pir olmaz
Pir olan veliler dervişan olur.”
Pir için söylenen şiirlerden belki en çok bilineni nefes olarak, ninni olarak söylenen, bazı yerlerde mevlitlerde de okunan, Nesimi’nin “Güldür Gül” başlıklı nefesidir:
“Bugün ben pirime vardım
Pirin cemali güldür gül
Oturmuş taht makamına
Taht-ı revanı güldür gül
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Gül alırlar, gül satarlar
Çarşı pazarı güldür gül.”
Pir Sultan Abdal:
“Güvercin donunda oturur
Taşlar şehadet getirir
Cümle çiğleri pişirir”
Pirim Hacı Bektaş Veli 24
Hacı Bektaş Veli için söylenen şiirlerden en gizemlisi, bir başka ulu kişiye; Mevlana Celaleddin Rumi’ye aittir:
“Kimdir o kim cemalinde velayet nuru ruşendir
Cenab-I Hacı Bektaş’tır dü-cihana sultan odur”
Gerek Cumhuriyet dönemi halk şiirinin gerek Alevi-Bektaşi halk şiirinin en önemli ismi olan Aşık Veysel Şatıroğlu’nun şiiri de Hacı Bektaş’a bir arzıhal niteliğindedir:
“Medet mürvet deyip kapına geldim
Isteğim dileğim ver Hacı Bektaş
İndim eşiğine yüzümü sürdüm
Kusurum günahım var Hacı Bektaş
Sana yalvarıyor Veysel biçare
Yine senden olur her derde çare
Bir arzuhal sundum gahi Hünkare
Keremin ihsanın bol Hacı Bektaş”
Türk şiirindeki en ünlü Hacı Bektaş Veli şiiri büyük şairimiz İlhan Berk’e aittir:
“Bir resimde bağdaş kurmuş oturuyor Hacı Bektaş Veli
Evi gibi yeryüzü
Bir bulut düşürmüş başını duruyor. Onunla gidip gelen
Uzakta belli belirsiz
Beyaz, uzun kavuğu. Demek ki güneş var
Hayvanları mı severdi Hacı Bektaş Veli? Bilmiyoruz.
Ama açıktı hep evinin kapısı.
Çizgili mintanı. Yalın. Düz. Ta bileklerine değin uzuyor
Uzayıp orada kalıyor
Yüzü. Uzun yüzü. Sakallı, virdi okur gibi de önüne bakıyor
Delik değil kulağı ve halkasız
Yanında yeryüzü: Ağaçlar, sular, gök. Her sabah okuduğu” 25
Modern Türk şiirinin önde gelen isimlerinden, öte yandan Türk şiirine özgün kurumsal çalışmalarıyla da en çok katkıyı yapmış olan şairlerin başında gelen Özdemir İnce de “Beklerken” adlı şiirinde Hacı Bektaş Veli’yi anar:
“Bunca yıl yaşadım yazın gizli sesiyle
Ama ne güvercin olabildim Hacı Bektaş gibi
Ne de ağzı incili balıklar gördüm denizde.
Bunca yıl yaşadım, nedense
Bir keramet öğremedim samyelinden
Ama birkaç yerde gördüm güzel adımı
Yaşayanların hesap defterinde”
Sonuç
Yaptığım araştırma ve düzenleme sonucunda, Hacı Bektaş Veli’nin düşünce yapısı ve sistemini, fikirleri ve fikirlerini intikal ettirdiği kişilerin sistemlerini, diğer ozanların Hacı Bektaş Veli hakkında neler düşündüklerini, kendisi için hangi şiirleri ve eserleri yazdıklarını, bu eserlerin toplum tarafından nasıl karşılandığını, Bektâşîlik tarîkâtının düşünce ve yapı esaslarını, âdâb ve erkânını, toplumun Bektâşîlere bakış açısını, gidilen yol ve takip edilen hisler hakkında detaylı fikir sahibi olma ve konuya meraklı kimselerin fikir sahibi olmaları şansını elde etmiş oldum.
KAYNAKÇA
-Ana Britannica, C.3, s.535
-ARAT R. Rahmeti, Kutadgu Bilig II Çeviri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara 1985, s.313.
-ARAT R. Rahmeti, Kutadgu Bilig I Metin, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara 1979, s.436.
-ARTUN Erman, Anadolu’daki Alevi-Bektaşi Edebiyatının Oluşumunda Yunus Emre’nin Etkisi, s.3
-ATALAY Besim, Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul 1991.
-BİRGE John Kingsley, Bektaşilik Tarihi, Ant Yayınları, İstanbul 1991.
-CÖMERT Özlem Bayrak, “Hacı Bektaş Veli’ye Ait Eserlerden Hareketle Alevilik ve Bektaşilik Kavramlarının Algılanma Esasları”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Dergisi, S:60 (2011), s.334.
- Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi, Çukurova Üniversitesi, http://turkoloji.cu.edu.tr, (ET:16.01.2017).
-Divan-ı Hikmet (Haz: Hayati Bice), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1993, s.55-56.
-ELÇİN Şükrü, Halk Edebiyatına Giriş, Ankara 1986, s.9
-ERGÜLEN Haydar, “Alevi-Bektaşi şiirinde Hacı Bektaş Veli ve Hoşgörüsü”, Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri Hacı Bektaş Veli-Güneşte Zerresinden Deryada Katresinden, Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s.453-459.
-EYÜBOĞLU İsmet Zeki vd. “Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü”, Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Yayınları, Ocak 1995.
-FIĞLALI E. Ruhi, Alevilik Bektaşilik Üzerine, Türk Yurdu Alevilik-Bektaşilik Özel Sayısı, c.14, S.88, s.7.
-GÖLPINARLI Abdülbaki, Mevlevi Âdâb ve Erkânı, İstanbul 1995, s.4.
-GÖLPINARLI Abdülbaki, Alevi-Bektaşi Nefesleri, İstanbul 1992.
-GÜNAY Umay, Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara 1986, s.12.
-GÜREL Ziya, Hak Aşıklarından Deyişler, Ankara 1980, s.11.
-HASLAK F. R., Bektaşilik Tetkikleri, (Çev. Ragıp Hulusi, Sdl. Kamil Akarsu), Ankara 2000, s.44-45.
-IŞIK Caner, “Alevilik, Bektaşilik Araştırmalarında Yeni Metodolojik Olanaklar”, Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri Hacı Bektaş Veli-Güneşte Zerresinden Deryada Katresinden, Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s.217-218. 27
-İNALCIK Halil, The Ottoman Empire, The Classical Age, London 1973, s.199.
-KABAKLI Ahmet, “Bektaşilik”, Türk Edebiyatı II, (2007), s.271-273.
-KARAMUSTAFA Ahmet T., “Hacı Bektaş-ı Veli ve Anadolu’da Müslümanlık”, Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri Hacı Bektaş Veli-Güneşte Zerresinden Deryada Katresinden, Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s.46-47.
-KOCA Turgut, Bektaşi Alevi Şairleri ve Nefesleri, Istanbul Maarif Yayınları, İstanbul 1990, s.13.
-KORKMAZ Esat, Ansiklopedik Alevilik Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1994, s.171.
-A.g.e., s.316-317.
-KÖPRÜLÜ M. Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1984, s.350.
-NOYAN Bedri, Bektaşilik Alevilik Nedir?, Ankara 1987, s.44.
-OCAK Ahmet Yaşar, “Hacı Bektaş-ı Veli”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ocak 1996, s.455.
-OCAK Ahmet Yaşar, DİBİA, “Bektaşi Musikisi Mad.”, C.5, s.372.
-ÖZCAN Hüseyin, “Bektaşiliğin Sosyo-Kültürel Çevresi”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, S:22 (2002), s.6-7.
-A.g.e., s.7-8.
-ÖZDEMİR Şevket vd. “Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü”, Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Yayınları, Ocak 1995.
-ÖZMEN İsmail, Alevî-Bektâşî Şiirleri Antolojisi, Ankara 1995, C.2, s.107.
-REFİK Ahmet, Rafizîlik ve Bektâşîlik, İstanbul 1932, s.7.
-TATCI Mustafa, Yunus Emre Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara 1991, s.89.
-A.g.e., s.181.
-TEMİZKAN Mehmet, “Bektaşi Edebiyatının Birinci Dönemi ve Bu Dönemdeki Hakim Temaları Üzerine Bir İnceleme”, (Ed. Gürer Gülsevin), Prof Dr. Fikret Türkmen Armağanı, Kanyılmaz Matbaası, İzmir 2005, s.687.
-TEMREN Belkıs, Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, Ankara 1995, s.110.
-ULUDAĞ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1995, s.18-19.
-ULUSOY A. Celaleddin, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu, Hacıbektaş 1986, s.67-77.
-ÜÇÜNCÜ Kemal, “Bektaşilik”, Türkler Ortaçağ, C.7, s.477-483. 28
- Vikipedi, https://tr.wikipedia.org (ET:17.01.2017).
-YAMAN Mehmet vd. “Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü”, Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Yayınları, Ocak 1995.
-YILDIRIM Dursun, Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Ankara 1999, s.37-38.
-ZELYUT Rıza, Halk Şiirinde Gerçekçilik, İstanbul 1992, s.67-69.
İÇİNDEKİLER
Hayatı ve Kişiliği……………………………………………………………………………3
Hakkında Yazılmış Eserler………………………………………………………………….3
Edebî Kişiliği ve Düşünce Yapısı……………………………………………………………4
Bektâşîlik Tarikatı, Hacı Bektâş Velî’nin Cemiyeti ve Kendisine İntisap Edenler…………7
İnanç İlkeleri…………………………………………………………………………………13
Törenler………………………………………………………………………………………14
Tarikattaki Görevler…………………………………………………………………………14
Derece ve Makamlar…………………………………………………………………………14
Bektâşî Musikisi……………………………………………………………………………..15
Alevî-Bektâşî Tarikatında Âdâb ve Erkân………………………………………………….17
Muhabbet ve Önemi…………………………………………………………………………19
Müridler ve Diğer Destekçiler Tarafından Yazılmış Eserlerde Alevîlik-Bektâşîlik Bahsi ve İncelemesi……………………………………………………………………………………19
Hacı Bektaş Veli ve Hoşgörüsü Üzerine Şiirlerden Örnekler………………………………24
Sonuç………………………………………………………………………………………..26
Kaynakça……………………………………………………………………………………27
2
ÖNSÖZ
Bu çalışmada Hacı Bektaş Veli’nin hayatı, edebî kişiliği, ismini taşıyan tarîkât, Alevî-Bektâşîliğinin o dönem halkına etkisi ve mürîdleri araştırılmıştır.
Amaç Hacı Bektaş Veli’nin izlediği yolu, düşünce sistemini, hayata bakış açısını anlamak ve anlatıp meraklısıyla paylaşmaktır.
Çalışma hazırlanırken izlenen yol araştırılan, derlenen ve makalede sunulmak üzere hazırlanacak bilgilerin konuları göz önünde bulundurularak sınıflandırılması ve tasnif edilip yazılmasıdır.
Çalışmanın içeriği Hacı Bektaş Veli’nin düşünce esasları, kendinden sonrakilere bıraktığı en mühim mirası olan fikir dünyası ve bakış açısı, kendisi hakkında yazılan eserlerin özeti, kendisinden sonra kurulan ve adını taşıyan Bektâşîlik tarîkâtının esasları, sistemi, ayrıntılı içeriği ve tarîkâta bağlı kişiler hakkında geniş özet mahiyeti taşımaktadır.
Makale çalışmamda, planlamasında, araştırılmasında, sistem oluşturulmasında, yürütülmesinde ve oluşumunda desteklerini esirgemeyen, engin bilgi ve tecrübelerini benimle paylaşan, yönlendirme ve bilgilendirmeleriyle çalışmamı bilimsel temellerin kural ve ışığında şekillendiren sayın hocam Yrd. Doç. Dr. Nuran Altuner’e sonsuz teşekkürlerimi sunarım.
BEGÜM KARATAŞ
İSTANBUL 2017
1
ATATÜRK ve ULUSAL DİL ŞERAFETTİN TURAN
İÇİNDEKİLER
I- ULUSAL DİL’E DOĞRU: TÜRKÇE’YE YÖNELME
1- İmparatorluğun son dönemlerindeki durum
2- Gereksinme ve dil tartışmaları
II- ATATÜRK’ÜN AMACI: ULUSAL DİL VE TÜRKÇE’NİN BİLİM DİLİ OLMASI
1- Mustafa Kemal’de dile karşı ilgi
2- Atatürk’ün ulus ve ulusçuluk anlayışı
3- Bilim ve kültür alanında bağımsızlık, ulusal eğitimde ulusal dil
4- Türkçe’yi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarma
5- Ulusal dili yaratmak
III- YÖNTEM VE UYGULAMA
1- Hazırlık evresi
a) Dinsel işlerde ulusal dile yönelme
b) Ekonomik kuruluşlarda Türkçe kullanılması hakkında yasa
c) Dil Kurulu’nun oluşturulması
d) Yeni Türk abece’si ve Türkçe
e) Dil’de devrimin gündeme girişi
2- Araç: Yasa değil, özgürlük içinde örgütlü çalışma, akademi değil dernek
3- Yöntem: Evrim değil devrim
a) Dilde evrim mi devrim mi?
b) Türk Dil Devrimi’nin diğer dil devrimleri arasındaki yeri
c) Türkçe öğretimi ve dil uzmanı yetiştirilmesi
d) Dil Devrimi’nin değişik boyutları
4- Uygulama ve terim sorunu
a) Gereksinme ve aydınların tutumu
b) Atatürk ve Türkçe terimler
IV- SONUÇ
ATATÜRKÇÜLÜK
YAŞAYAN ATATÜRK
ATATÜRK DEVRİMLERİNİN BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE DİL DEVRİMİ
I- ULUSAL DİL’E DOĞRU: TÜRKÇE’YE YÖNELME
1- İmparatorluğun son dönemlerindeki durum:
Dil, hiç kuşkusuz ki insanlar arasında en etkili ve sürekli iletişim aracı ve ulusal kültürü oluşturan ana öğelerden biridir. Böyle olmakla birlikte toplumların konuştukları dillerin, sıkı ilişkide bulunulan diğer toplulukların dillerinin etkisi altında kalması, başka bir deyimle diller arası etkileşim de kaçınılmazdır. Bu açıdan bakıldığında Türkçenin, bir uluslar topluluğu demek olan Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları dönemlerinde, bir yandan İslam uygarlığının bilim dili kabul edilen Arapça ile sanat-yazın dili sayılan Farsçanın, öte yandan da İtalyancadan başlayarak Fransızcaya değin Avrupa dillerinin etkisi altında kalmasını doğal karşılamak gerekir. Ne var ki giderek baskıya dönüşen bu etki altında Türkçe, benliğini yitirir duruma düşmüş ve kırsal kesimlerdeki halkın konuştuğu kaba bir dil olarak aşağılanmaya başlanmıştır.
Örneğin, Türk egemenliği altındaki toprakların genişliği ve siyasal, askeri güç yönlerinden Batılı araştırıcılarca “Türklüğün büyük yüzyılı” olarak nitelendirilen XVI. yüzyılda, bir Osmanlı tarih yazarının Türkçe söyledikleri, yazı dilinin aldığı biçimi ve aydınların düşüncelerini yansıtması nedeniyle belirtilmeye değer. Yavuz Selim dönemi olaylarını içeren Selimnâme adlı tarihini Arapça yazmış olan Keşfî, kendisinden yapıtını Türkçe yazmasını isteyen bir şaire şu karşılığı verdiğini açıklamaktadır:
“Ayrıca Türk dili iri bir inci tanesi gibi yontulmamıştır ve iç tırmalayıcıdır. O nedenle yeryüzündeki zarif yaratılışlı kişilerce hoş karşılanmamakta, dilde kurallara önem veren kimselerin anlayış ve beğenisine de uygun düşmemektedir. Bu yüzden de kültürlü kimselerin görüşmelerinde dışlanmış ve güzel konuşan kişilerin söyleşilerinde aşağılanmıştır.”(1)
İlginç olan, İmparatorluğun parlak günlerinin geride kalıp parçalanmanın başladığı dönemde yabancı dillerin baskısının daha da artması ve o güne değin resmi yazışmalarda da kullanılagelen “ekmek, yağ, ipek, pamuk, kapıcı, mimarbaşı” gibi Türkçe sözcük ve terimlere “nân, revgan, harîr, penbe, bevvâb, ser-mimarân-ı hassa” gibi Arapça – Farsça karşılıklar bulunmasına önem verilmesidir.
2- Gereksinme ve dil tartışmaları
Böylece yazı dili ile konuşma dili, ya da aydınların yeğledikleri ve devlet kuruluşlarında geçerli olan Arapça – Farsça -Türkçe karışımı Osmanlıca ile halkın konuştuğu Türkçe arasındaki uçurum giderek artarken kültürel ve toplumsal gereksinmeler XIX. yüzyılda dilin önemini ve dilde çözüm bekleyen sorunlar bulunduğunu ortaya çıkarmıştı.
İmparatorluk döneminde Türkçenin arılığı ve özelliği korunamadığı gibi dilin egemenlik altına alınan tüm topluluklara ve azınlıklara yayılmasına da hiç önem verilmemişti. Medrese öğretimi Arapçaya dayandırıldığından Türkçe, bilim dili olma niteliğini yavaş yavaş yitirmiş, azınlık okullarında ise Türkçeye yer verilmediğinden toplulukların kendi dilleri özendirilmişti.(2)
Artık çağın gereklerini karşılayamayan İmparatorluk kurumlarının yeniden düzenlenmesine başlandığı sırada her alandaki geri kalmışlıktan kurtulabilmek için yeni okullar açmak ve dış dünyadaki bilimsel buluşlarla yapıtları Türkçeye kazandırmak zorunluluğu duyulmuştu. Ancak yeni açılan meslek okulları için Türkçe yazılmış ders kitapları olmadığı, zengin sayılan Osmanlıcanın da bilimsel terimleri karşılamaktan uzak olduğu görülmüştü. Bu yüzden 1827’de açılan Tıp Okulunda geçici de olsa öğretim dili olarak Fransızca kabul edilmişti. Bununla birlikte bu çözüm Türkçeyi yeniden bilim dili olarak ele almak ve bilimsel terimlere karşılık bulmak gereğini gözler önüne sermişti. Devrin padişahı II. Mahmud bu zorunluluğu şöyle dile getirmişti:
“Tıp bilimini tümüyle kendi dilimize alıp gerekli kitapları Türkçe olarak düzenlemeye çalışmalıyız. Sizlere Fransızca okutmaktan benim beklediğim, Fransız dilini öğretmek değildir. Ancak tıp bilimini öğretip yavaş yavaş kendi dilimize almak ve ondan sonra memleketin her yanında Türkçe olarak yaymaktır.”(3)
Öte yandan, yazı dilinin aldığı biçim ve içerik, yalnız öz dilleri Türkçe olmayan azınlıkların ve Müslüman olmayanların değil, İmparatorluğun kurucusu Türklerin bile devlet dairelerinde işlerini gördürmelerini ve kendileri için yürürlüğe konulan hükümleri anlamalarını güçleştirmekte idi. Ziya Paşa bu kopukluğu ve anlaşmazlığı ne güzel de saptıyor:
Maliye dairesinden çıkan bir yazıyı yazan okuyabilir; ama elinden yazı alınsa ve yazı konusunu anlatması istense anlatamaz.
“Sorgu yargıcı davalıya, konuşulan Türkçe ile soru sorar ve yanıtlar alır, fakat tutanağını resmi deyimlerle saptar. O biçimdeki tutanağı davalıya okuduğunda davalı, sözlerinin Arapçaya çevrilmiş olduğunu sanarak hiçbir şey anlamaz ve nezaket gereği tutanağın altına mühürünü ya da parmağını basar.”(4)
Yine aynı nedenledir ki, Müslüman uyruklular ile Müslüman olmayanlar için eşit kurallar uygulamayı öngören Tanzimat Fermanı’nın başarı şansı üzerinde duran bir Fransız gazetesi konuşulan Türkçe ile yazı Türkçesi arasındaki ayrılıkların giderilmesi ve bunun için de dilin sadeleştirilmesi gerektiğine değiniyordu. (5)
Böylece eğitim ve yönetimdeki etkisi nedeniyle, dilin önemi ve yazı dilinin yalınlaştırılarak gerekli terimlerle zenginleştirilmesi yolunda ilk görüşlerin ortaya atılmasından bir süre sonra, kültürel ve siyasal gereksinmelerden doğan Türkçülük akımı, çok geçmeden Türkçecilik adıyla dilde de etken olmaya başlamıştı. Ulusçuluk akımının yaygınlaştığı ve ulusal devletlerin kurulduğu XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşamakta olan topluluklar, diğer yardımcı etkenlerin de katkısıyla kendi ulusal devletlerini kurup bağımsızlıklarına kavuşurlarken, imparatorluğu yönetenler ve aydınlar parçalanmayı önleyecek birleştirici yeni öğeler aramaya koyulmuşlardı. Bilindiği gibi bunların büyük kesimi İslamcılık bayrağı altında dine daha büyük bir coşkuyla sarılırlarken, bir bölümü Osmanlıcılık diyerek bütün topluluklardan yeni bir Osmanlı ulusu oluşturmayı, çıkar yol olarak görüyor, içlerinden küçük bir kesimi de Avrupa’daki Türkoloji çalışmalarından öğrendikleri İslam öncesi Türk tarihinden esinlenerek kültürde ve siyasada Türke ve Türklüğe dönmeyi öneriyorlardı.
Bütün bu kültürel ve toplumsal etkenlerin sonucunda yavaş da olsa bir dil bilinci doğuyor, yazı dilini düzeltmek görüşü giderek güç kazanıyordu. İlk Meşrutiyet Anayasası işte böyle bir ortamda hazırlandığı için devletin resmi dilinin ne olacağı konusu da tartışmalara yol açmıştı. Başta II. Abdulhamid olmak üzere kimi yöneticilerin resmi dil olarak Arapçanın kabul edilmesini istemelerine (6) karşın 1876 Anayasasının 18. maddesinde “Osmanlı uyruğunda bulunanların devlet hizmetlerinde çalıştırılabilmeleri için devletin resmi dili olan Türkçe’yi bilmeleri gerekir” hükmü yer almıştı (7).
Devlet görevi almak için de olsa Anayasa’da resmi dilin Türkçe olduğunun açıkça belirtilmesi önemli bir aşama idi. Bunun arkasından 1877’de yürürlüğe konan Belediyeler Yasası ile belediye meclislerine üye seçileceklerin “Türkçe konuşabilmeleri” zorunlu kılınmıştı (8).
Bu dönemde dile ilişkin yayımlar ve dilin nasıl düzeltileceği yolundaki tartışmalar da giderek yoğunluk kazanıyordu. Hacı İbrahim Efendi gibi kimi aydınlar, Osmanlı deyiminin bir devlet adı olmanın dışında bir dilin de adı olduğu görüşünü savunuyor ve Osmanlıcayı iyi bilmek için Arapça öğrenilmesi gerektiğini belirterek Arapça öğretimin yaygınlaştırılmasını diliyorlardı (9). Buna karşılık, Ziya Paşa, halkın resmi dili anlayamadığını, Arapça ve Farsçanın aşırı biçimde kullanılmasının yersizliğini belirterek açık ve kolay anlaşılır dilin taşrada ve İstanbul halkı arasında yaşadığına dikkatleri çekiyor (10). Ahmet Vefik Paşa da 1876’da yayımladığı sözlüğüne Lehçe-i Osmani adını veriyor ve ayrıca Türkçe sözcüklerle, Arapça ve Farsça asıllı olanlar arasında ilk kez açık seçik ve bilinçli bir ayırım yapıyordu. Yüzyılın sonlarında Şemseddin Sami ise “Dilimizi sadeleştirelim, dilimizi Türkçeleştirelim diye bağırmaktan vazgeçmeyeceğiz” diye yeni bir amaca yönelindiğine işaret ediyordu (11).
İkinci Meşrutiyet dönemine gelindiğinde Türkçülük akımının daha da güçlenip siyasal boyutlar kazanmasına koşut olarak dil çalışmalarının da arttığı ve Türkçecilerin Genç Kalemler ve benzeri dergiler çerçevesinde toplandıkları görülür. 1890’lardan beri ortaya atılan görüşler şöyle özetlenebilir:
Yabancı dillerden sözcükler, alınabilir. Ancak Türkçenin yapısına uymayan Arapça ve Farsça kurallardan ve tamlamalardan vazgeçmek gerekir. Osmanlı yazınına yapay olarak giren ve yaygın biçimde kullanılmayan yabancı sözcükler de bırakılmalıdır. Dilde alıkonulacak bütün yabancı kökenli sözcükler ise yalnızca Türkçedeki anlamlarıyla kullanılmalıdır.
Bununla birlikte yalınlaştırmanın boyutları ve korunacak yabancı sözcüklerin ölçüsü söz konusu olduğunda, düzenleme ve düzeltmeden yana olanlar arasında da önemli görüş ayrılıkları göze çarpmakta idi. Örneğin, önceleri Necib Âsım’ın sonraları Ziya Gökalp’in temsil ettiği bir kesim, yalnızca Türkçenin yalınlaşıp uygar bir ulusun dili durumuna gelmesini ister ve bunun için Arapça ve Farsça kökenli sözcükleri kullanmaya devam etmede bir sakınca görmezlerken, Şemseddin Sami, “Hepimiz yalnız Türkçe sözcükler arayıp bularak bugün alışılmış olan Arapça, Farsça ya da yabancı sözcükler yerine onları kullanmaya çalışmalıyız. Olanak bulunursa yabancı sözcükleri hiç kullanmamada birbirimizle yarışmalıyız” diye, yalınlaşmanın ötesinde bir özleşmeyi savunuyordu.” (12)
II- ATATÜRK’ÜN AMACI: ULUSAL DİL VE TÜRKÇENİN BİLİM DİLİ OLMASI
1- Mustafa Kemal’de dile karşı ilgi
Osmanlı aydınları arasında dil tartışmalarının giderek arttığı bir dönemde öğrenimini tamamlayan ve ulusal her konuyla yakından ilgilenip geleceğe dönük tasarımlarını olgunlaştıran Mustafa Kemal’in daha Birinci Dünya Savaşı yılarında Türkçe’nin özleşmesi sorununa eğildiğini görüyoruz. XVI. Kolordu Komutanı olarak Silvan’da bulunurken, anı defterine 10 Aralık 1916 günü için şunları yazmıştı:
“…Yemekten evvel Emin Bey’in Türkçe Şiirler’i ile Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden aynı konuda bazı parçalarını okuyarak bir karşılaştırma yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel. Ancak Türkçe olanda da, diğerinde de aynı derecede Arapça, Farsça sözcükler var. Başkalık, biri parmak hesabı, diğeri değil!” (13)
Bu satırlar Atatürk’ün “Ulusal Şair” sanı verilen Mehmet Emin Yurdakul’un Türkçe Şiirler adını taşıyan şiirlerinde bile yer alan Arapça, Farsça sözcükleri fazla bulduğunu ve dolayısıyla daha o dönemde yazı dilimizde Türkçe sözcükler kullanılmasından yana olduğunu açıkça göstermektedir.
2- Atatürk’ün ulus ve ulusçuluk anlayışı
Dil, ulusu ve ulusallığı belirleyen öğelerden biri olduğuna göre Atatürk’ün Türk ulusunu ve Türk ulusçuluğunu nasıl tanımladığını ve dilin bu tanımlar içerisindeki yerini göz önünde tutmamız gerekir. Çünkü özellikle ulusçuluk konusunda birçok kişinin kendilerine göre birer tanım yapıp içeriğini de saptadıktan sonra bunu Atatürk’e bağlamaya çalıştıkları görülmektedir. Oysa Atatürk, ortaokullarda ders kitabı olarak okutulmak amacıyla 1931 yılında Bn. Âfet (İnan) imzasıyla yazılan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının ulus (millet) bölümünü doğrudan doğruya kendisi hazırlamış ve orada Türk ulusunu anlatırken:
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımını yapmıştır. (14)
Bundan sonra Türk ulusunu oluşturan “6” etken arasında “Dil Birliği”nin de büyük rol oynadığını vurgulayan Atatürk, Türkçeyi nasıl değerlendirdiğini şöyle belirtmektedir:
“Türk ulusunun dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusunun geçirdiği bunca tehlikeli durumlarda, ahlâkının, geleneklerinin, anılarının, çıkarlarının, özetle, bugün kendi ulusallığını yapan her şeyin dili aracılığıyla korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk ulusunun kalbidir, belleğidir.” (15)
Yine Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında Atatürk, Türk ulusçuluğunu da şöyle tanımlamıştı:
“Türk ulusçuluğu, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslararası ilgi ve ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara koşut ve onlarla uyumlu olarak yürümekle birlikte, Türk sosyal toplumunun ayırıcı niteliklerini ve başlıbaşına bağımsız olan kimliğini saklı tutmaktır.” (16)
Türk ulusunu ayırt edici nitelikler, özellikler arasında da dil öncelik taşımaktadır. Gerçekten de Atatürk, bu ulusçuluk tanımına uygun olarak dili “ulusallığın en belirgin özelliklerinden biri olarak değerlendirmektedir:
“Türk demek dil demektir. Ulusallığın çok belirgin özelliklerinden birisi dildir. Türk ulusundanım diyen insanlar, her şeyden önce ve ne olursa olsun Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk ekinine, topluluğuna bağlılığını öne sürerse buna inanmak doğru olmaz.” (17)
Dilin ulusal olması, hiç kuşkusuz ulus denen topluluğu oluşturan bireylerin konuşmada ve yazıda kullanacakları ve birbirlerini anlamada güçlük çekmeyecekleri bir nitelik kazanması demektir. Bu da yazı dili ile konuşma dili arasındaki büyük ayrılığın olabildiğince ortadan kaldırılmasını gerektirir. İmparatorluk yerine ulusal yeni Türk Devleti’nin kurulduğu yıllarda dilde Türkçülük konusunu işleyen Ziya Gökalp, konuşma dilinin yazı dili durumuna getirilmesini önererek şöyle diyordu:
“Türkiye’nin ulusal dili İstanbul Türkçesidir; bunda kuşku yok! Fakat İstanbul’da iki Türkçe var: Biri, konuşulup da yazılmayan İstanbul lehçesi, diğeri, yazılıp da konuşulmayan Osmanlı dilidir. Acaba ulusal dilimiz bunlardan hangisi olacaktır?..
İstanbul’da yazı dilinin konuşma diline dönüşmesine olanak yok… Tutalım ki, bir dizi zorlayıcı yasalarla İstanbul halkı bu şaşılası yazı diliyle konuşmaya başlamış olsaydı bile, yine bu yazı dili gerçekten ulusal dil olamazdı… Bu durumda yalnız bir seçenek kalıyor: Konuşma dilini yazarak yazı dili durumuna getirmek.” (18)
Bu noktadan yola çıkan Atatürk, dilde devrim çalışmalarının içerisinde bulunan Falih Rıfkı Atay’ın belirttiği gibi, “dilde Türkçeciliği devlete mal” edecek ve ‘zengin, güzel ve ulusal Türkçe”nin oluşmasını isteyecektir. (19) Çünkü onun amacı, o dönemdeki dil çalışmalarına katılan A. Dilaçar’ın deyimiyle, “Ulusal dilin benliğini ortaya çıkarmak, onunla övünmek, onu işlemek, anlamayı ve anlaşmayı kolaylaştırmak” idi.(20)
3- Bilim ve kültür alanında bağımsızlık, ulusal eğitimde ulusal dil
Atatürk, Türkçenin ulusal nitelik kazanmasını aynı zamanda ulusal bağımsızlığın da bir gereği olarak görmekte idi. Bağımsızlığı bir bütün olarak kabul eden ve tam bağımsızlık ilkesini benimseyen Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Lausanne Antlaşması ile elde edilen siyasal bağımsızlığın ekonomi ve kültür alanında da sağlanması gerektiğine inanıyordu. O’na göre ulusal bağımsızlık ancak böyle tamamlanabilecekti. Nitekim daha Cumhuriyetin ilanından önce 19 Eylül 1923’te İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin (21) kendisine Onursal Profesörlük sanı vermesi üzerine gönderdiği telgrafta bu sorunu özellikle vurgulamıştı:
“Türk kültürünün ekseni olan fakülteniz onursal profesörlüğüne seçilmemden ötürü kurulunuza teşekkür ederim. Eminim ki ulusal bağımsızlığımızı bilim alanında fakülteniz tamamlayacaktır. Bu şerefli ilerlemenin gerçekleşmesini üstlenmiş olan topluluğunuz arasında bulunmak, bence onur vericidir.” (22)
Atatürk’ün değişik biçimlerde de olsa birçok kez yinelediği bu görüşü, onun tarih ve dil çalışmalarının başlıca nedenlerinden biri olmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun da belirttiği gibi; “Atatürk, bu çabasıyla ulusal kurtuluş mücadelemizin ikinci bir dönemini açmıştır. Bu mücadelenin birinci dönemi siyasal ve ekonomik bağımsızlığımızla sonuçlanmıştır. İkinci dönemin amacı kültürel bağımsızlığımızdır. Bunu elde etmedikçe, yani Türk ulusu çağdaş uygarlık dünyasının bilim ve kültür alanında bir Dumlupınar Zaferi kazanmadıkça uygar uluslar sıralanmasındaki yüksek yerine geçemeyecektir…” (23)
Kültürel bağımsızlık içerisinde dilin de bağımsız olması gerekirdi ve uluslararası ilişkilerde öz benliğini bulmuş zengin bir Türkçe yer alabilirdi. Atatürk, yeni Türk abece’sinin kabulünden sonra 1 Kasım 1928’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yeni çalışma dönemini açış konuşmasında bunu şöyle dile getirmişti:
“Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla Türk harflerinin kesinlik ve yasallık kazanması, bu memleketin yükselme uğraşında başlıbaşına bir geçit olacaktır.
Uluslar ailesine, aydın, yetişmiş bir ulusun dili olarak elbette girecek olan Türkçeye bu canlılığı kazandıracak olan Üçüncü Büyük Millet Meclisi, yalnız sonsuzluğa varacak Türk tarihinde değil, bütün insanlık tarihinde seçkin çehre olarak kalacaktır.” (24)
Öte yandan, yeni Türk Devleti’nin izleyeceği eğitim, Ulusal Eğitim, ulusal eğitimin dili de Ulusal Dil olmak zorundaydı. 22 Eylül 1924’te Samsun’da öğretmenlerle konuşmasında eğitimi, amaç ve içerik yönünden Dinsel, Ulusal ve Uluslararası diye “3”e ayıran Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan doğan ulusal devlette izlenecek eğitim türünün Ulusal Eğitim olacağını belirttikten sonra şöyle devam etmişti:
“Ulusal eğitimin ne demek olduğunu bilmekte artık hiçbir kuşku kalmamalıdır. Bir de, ulusal eğitim temel olduktan sonra, bunun dilini, yöntemini, araçlarını da ulusallaştırma zorunluğu tartışma götürmez.” (25)
4- Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarma
Ulusal dilin bağımsızlığı, dilin kendine özgü niteliklerini koruması ve yabancı baskısından kurtulmuş olması demektir. Bir bakıma kaçınılmaz olan dillerarası etkileşimin çok ötesinde, yabancı dillerin ağır baskısı altında benliğini yitirmiş olan Türkçenin bu durumdan kurtulması için büyük bir silkinme, büyük bir çaba gerekli idi. Bunun nasıl gerçekleştirileceği yolunda görüşlerin ortaya atıldığı dönemde Sadri Maksudi Arsal da, Türk Dili İçin adlı yapıtıyla kendi görüşlerini sergilemişti. Atatürk bu yapıt için 2 Eylül 1930’da kendi el yazısıyla yazdığı değerlendirmede, aslında zengin bir dil olan Türkçenin yeniden bu niteliğini kazanması için izlenecek ilkeyi açık seçik belirlemişti:
“Ulusal duygu ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil bilinçle işlensin.
Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” (26)
5- Ulusal dili yaratmak
Çeşitli nedenlerle dilin ulusçuluk ve ulusalcılık içerisindeki önemli yerini belirtmeye çalışan Atatürk, ulus yaşamında ulusal dilin egemen olması gerektiğine de dikkati çekmekten geri kalmamıştı. Bursa’daki gericilik olayından sonra 6 Şubat 1933’te Anadolu Ajansı ile yayımlanan demecinde sorunun içyüzünün din değil, dil olduğunu açıkladıktan sonra, “Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk ulusunun ulusal dili ve ulusal benliği bütün yaşamında egemen ve asıl kalacaktır” demişti. (27)
O tarihten kısa bir süre sonra Türkçenin özleşmesi yönündeki çalışmalarından ötürü İstanbul’daki Milli Türk Talebe Birliği’ne yönelik kutlama yazısında, “öz dil”i “ulusal ülkü”ye giden bir yol olarak nitelemişti:
“Ulusal ülküye ulaştıran öz dil yolunda durmadan şaşmaz büyük adımlarla yürümeye verdiğiniz değerden dolayı sizi överim. Yürekten sevgiler çocuklarım.” (28)
Ulusal dil, “öz dil”e dayanacağından, dili ulusallaştırmak için halkın konuştuğu öz Türkçeden yararlanmak kadar doğal bir şey olamazdı. Bu yüzdendir ki Türk Dili Tetkik Cemiyeti adı ile kurulan Türk Dil Kurumu’nun 26 Eylül 1932’de toplanan ilk Kurultayını açan Başkan Samih Rıfat, bu gereksinimi ve olanağı vurgulamak gereğini duymuştu:
“Dilimizi ulusallaştırmak ve halka yaklaştırmak için bizim yararlanacağımız kaynaklar bütün dünya dillerinden çoktur. Elimizde kim bilir kaç yüzyıllık bir ana dil, her türlü yeteneği ve birçok lehçeleriyle girişimlerimize yardım edecektir. Her şeyde olduğu gibi, sevgili halkımızla dilde de birleşeceğiz. Tutacağımız yol, bilim ve deneme yoludur.” (29)
İşte yıllardan beri ortaya atılan bütün bu görüşlerin ve süregelen tartışmaların ışığı altında toplanan Birinci Dil Kurultayı’nda seçilen Yönetim Kurulu, Atatürk’ün başkanlığında yaptığı oturumdan sonra Dil Devrimi’nin amacını saptamakta güçlük çekmemişti. 17 ekim 1932’de yayımlanan bildiride şöyle denilmişti:
“1- Türk dilini ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek,
- Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın önümüze koyduğu bütün gereksinmeleri karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek,
2- Bunun için, bugün yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış öğeleri atmak.
Halkçı bir yönetimin istediği biçimde, halk ile aydınlar arasında nitelikçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak.
Ana öğeleri öz Türkçe ulusal bir dil yaratmak (30)
Açıkça görüldüğü gibi bu bildiri, Dil Devrimi’nin amacının belirtilmesinden de öte, bu amaca ulaşabilmek için izlenecek yolun da bütün boyutlarıyla saptanması demekti.
III- YÖNTEM VE UYGULAMA
1- Hazırlık evresi:
Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmayı amaçlayan Atatürk’ün giriştiği devrim hareketlerinin aslında bir bütün olduğu, ancak bunların tümüyle bir anda uygulamaya konulmayıp belirli bir diziye göre ve sorunların konuya mal edilip görüşlerin ortaya çıkmasını sağlayacak bir hazırlık döneminden sonra değişik alanlarda uygulamaya geçildiği bilinmektedir. 1870’lerde ortaya çıkan “dili düzeltme”, Türkçeye yönelme konusu, Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında daha da önem kazanarak dil alanında devrimi gerektiren bir sorun durumuna gelmiş ve oldukça uzun bir hazırlık döneminden sonra 1932 yılında Dil Devrimi’ne girişilmişti.
a- Dinsel işlerde ulusal dile yönelme
İslamiyetin yayılma dönemlerinde Kur’an dili ve bilim dili olarak kabul edilen Arapça, yazı dili üzerindeki etkisini Osmanlıca denilen yapay bir dil biçiminde sürdürürken, Türkçe konuşan halk üzerindeki etkisi daha çok ezan, namaz, hutbe vb. gibi dinsel görevlerin yerine getirilmesi sırasında yoğunlaşmıştı. Halk, anlamadığı Arapçaya biraz da kutsal bir dil gözüyle baktığı için, bu durum yüzyıllardır dini kendi çıkarlarına ya da siyasete araç yapmak isteyenler için de en büyük bir dayanak olmuştu. Bu nedenle Atatürk daha Kurtuluş Savaşı yıllarından başlayarak tapınmada halkın anlayacağı bir dilin, Türkçenin kullanılmasına büyük önem vermiştir. 1 Mart 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü toplanma yılını açarken:
“Camilerin kutsal minberleri, halkın din ve ahlak yönünden beslenmesine en yüce, en verimli kaynaklardır. Bundan ötürü camilerin ve mescitlerin minberlerinden halkı aydınlatacak ve uyaracak kıymetli hutbelerin içeriklerinin halkça anlaşılmasını sağlamak, Şeriye Bakanlığı’nın önemli bir görevidir. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyine seslenmekle Müslüman kişinin bedeni canlanır, beyni arılaşır, imanı kuvvetlenir” (31) diye, ibadet yerlerinde Türkçe kullanılmasının gerektiği yolunda ilk işareti vermişti.
Bu konuda ilk uygulamayı da yaparak Hatiplere örnek olmak isteyen Atatürk, 7 Şubat 1923’te Balıkesir’de Paşa Camii’nde minbere çıkarak Türkçe bir hutbe okuduktan sonra sorulan bir soruya yanıt verirken şöyle devam etmişti:
“Hutbeden amaç, halkın aydınlatılması ve doğru yolun gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, dahası bin sene önceki hutbeleri okumak, insanları bilgisiz ve aymazlık içinde bırakmak demektir. Hutbeyi okuyanın ne olursa olsun halkın kullandığı dili kullanması gerekir. Geçen yıl Millet Meclisi’nde verdiğim bir söylevde demiştim ki, ‘Minberler halkın beyinleri, vicdanları için bir verimlilik kaynağı bir nur kaynağı olmuştur.’ Böyle olabilmesi için minberlerde yankılanacak sözlerin bilinmesi ve anlaşılması ve teknik ve bilimsel gerçeklere uygun olmasa gerekir. Hatiplerin siyasal, toplumsal ve uygarlık durumlarını her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmezse halka yanlış düşünceler aşılanması yoluna gidilir. Bundan ötürü hutbeler tümüyle Türkçe ve çağın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır.” (32)
Bunu izleyen 1924 yılında Halifeliğin kaldırılmasına koşut olarak öğretimin birleştirilmesi yasasının yürürlüğe konularak medreselerin kapatılması, Arapçanın etkisinin azalarak Türkçenin güç kazanmasına yardım etmişti.
Hutbelerin Türkçeleştirilmesinden sonra Atatürk’ün Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi sorununa eğildiğini görüyoruz. Öylesine ki 1925 Kasım’ında o dönemdeki adı Gazi Kız Nümune Mektebi olan bugünkü Atatürk İlkokulu’na “dikkatle okunması” dileğiyle Türkçe bir Kuran armağan etmişti. (33) Beliren kimi duraksamalar karşısında Kuran’ın yeni bir çevirisinin yapılmasını emretmekten de geri kalmamıştı. (34)
Dinsel görevlerin yerine getirilmesinde Türkçe kullanılması yolundaki girişimlerin bir büyük halkasını da Ezan’ın Türkçe okunması oluşturmuştu. Atatürk’ün buyruğu ile 1932 başlarında yapılan birkaç denemeden sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 18 Temmuz 1932 günlü yazısı üzerine, namaza çağrıdan başka bir niteliği olmayan ezan tüm ülkede Türkçe okunmaya başlanmıştı. (35).
b- Ekonomik kuruluşlarda Türkçe kullanılması hakkında yasa.
Dil Devrimi’nden önce ulusal dil Türkçeyi güçlendirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla yapılan önemli girişimlerden biri de, 10 Nisan 1926 gün ve 805 sayılı bir yasa ile, ekonomik kuruluşlarda Türkçe kullanılmasının zorunlu tutulmasıdır. Türk uyruklulara ait şirket ve kuruluşların Türkiye sınırları içerisindeki her türlü işlem, sözleşme, haberleşme, hesap ve defterlerini Türkçe olarak tutmalarını zorunlu kılan söz konusu yasa, yabancı şirketlerin ve kuruluşların da Türk kuruluşları ve Türk uyruklularla olan işlemlerinde Türkçe yazışmalarını öngörüyordu. 1 Ocak 1927 tarihinde yürürlüğe girecek olan bu hükümlere uymayanlar, ağır para cezasının dışında, ticaret yerinin geçici olarak kapatılması ve dahası ticaret yapma hakkının alınması cezasına çarptırılacaktı. (36)
c- Dil Kurulu’nun oluşturulması.
Türk Dil Kurumu’nun kurularak dil sorununun belirli bir amaç doğrultusunda ve belirli bir izlence ile ele alınmasına kadar geçen hazırlık döneminde en büyük atılımlardan biri de, 1926’dan başlayarak Dil Heyeti adıyla anılan bir Dil Kurulu’nun oluşturulmasıdır.
1926’da kabul edilen Milli Eğitim Bakanlığı Kuruluş Yasası’nda Dil Heyeti adı verilen bir kurul oluşturulması da öngörülmüştü. Yasanın görüşülmesi sırasında söz alan Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati bununla güdülen amacı şöyle belirlemişti.
“Türkiye’de dil sorunu önem taşımaktadır. Henüz nasıl yazmak gerektiği hakkında ortak kanaatimiz yoktur. Onun için bugün var olan dilimizi incelemek, ulusumuza bir sözlük hazırlamak için Dil Kurulu’na gereksinme vardır. Memleketimizde bulunan uzmanları toplayacağız. Dilimizi düzeltmek için ne yapmak gerekirse önlem alacağız.” (37).
Bu, kurulacak Dil Kurulu’nun Türkçenin düzeltilmesi ve düzenlenmesi sorununu ele alacağını gösteriyordu. Ne var ki bütçede gereken ödeneğin ayrılmış olmasına karşın böyle bir kurul oluşturulup çalışmalara başlanamamıştı. aradan oldukça uzun bir süre geçtikten sonra “Abece” devriminin ele alındığı 1928 baharında “9” üyeli bir Dil Kurulu kurulmuştu. 23 Mayıs 1928 günü oluşturulan ve gene Dil Heyeti adı verilen bu kurulda “3” milletvekili (Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu), “3” eğitimci (Emin Erişirgil, İhsan Sungu, Fazıl Ahmet Aykaç) ve “3” dil uzmanı (Ragıp Hulûsi Özden, Ahmet Cevat Emre ve İbrahim Grandi Grantay) görev almışlardı.
Dil Encümeni ya da Alfabe Encümeni diye de anılan bu kurul (38) yeni harflerin kabul edilmesinden sonra dağıtılmayarak 5 Aralık 1928 günlü Bakanlar Kurulu kararı ile Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış ve yeni üyelerle genişletilmiştir. Türkçe yazım kurallarının saptanması ile Türkçe Sözlük’ün ve bir dilbilgisi yapıtının hazırlanması gibi dille ilgili ana görevleri üstlenen kurul, eski çalışmaları hızlandırarak önce 25.000 sözcüklü bir İmlâ Lûgatı (Yazım Kılavuzu) yayımlamıştı. Bundan sonra bir Türk Sözkitabı’nın (Sözlük) hazırlanmasına karar verilmiş ve Türkçeyi kavramlar yönünden zenginleştirmek amacıyla “2” ciltlik Larousse Universel’in çevrilmesine başlanılmıştı. Dilbilgisi alanında da birkaç yapıt yayımlayan Dil Kurulu, çalışmalarını 1931 yılına kadar sürdürmesine karşın belirli bir yöntem saptanamaması ve üyeler arasındaki görüş ayrılıkları yüzünden beklenen etkinliği gösterememişti. Bu nedenle ödeneğinin kesilmesi yoluna gidilmiş ve 1931 Temmuzu’nda çalışmaları sona ermişti. (39) Bununla birlikte dil devriminde karşılaşılacak sorunların belirginleşmesi ve dilin düzeltilmesi ve düzenlenmesi konusunun kamuya mal edilmesi yönlerinden Dil Kurulu küçümsenemeyecek bir hizmet görmüştü.
d- Yeni Türk Abece’si ve Türkçe,
Yeni bir Abece’nin kabul edilmesi, Türkçenin özleşmesi ve gelişmesi yolunda kuşkusuz ki en büyük dönemeçlerden biridir. Yeni harflerin saptanması için oluşturulan kurula Dil Heyeti adının verilmesi bile, Abece sorununun aslında bir dil sorunu olduğunu göstermekte idi. Özellikle Atatürk yeni Abece’nin okuma yazmayı kolaylaştırıp bilimsel ve teknik çalışmaları hızlandırmanın yanıbaşında Türkçenin güzelliğini ve zenginliğini göstermeye yarayacağına da inanıyordu. 8 Ağustos 1928’de ünlü Sarayburnu konuşmasında bu inancını:
“Bizim uyumlu, zengin dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan bu yana kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak zorundasınız. Anladığınızın belirtilerine yakın gelecekte bütün dünya tanık olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.” (40) diye açıklamıştı. Yeni Abece’nin yasallaşmasından sonra 1 Kasım 1928 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantısı yılını açarken bunu bir kez daha belirtmişti. (41)
Gerçekten de yeni Türk Abece’sinin kabul edilmesi, Türkçenin özleşmesi ve Türkçe sözcüklere önem verilmesi yolunda büyük bir aşama olmuştu. Yeni bir Türkçe Sözlük hazırlamak amacıyla 17 Şubat 1929’da Ankara’da düzenlenen toplantıda konuşan Başbakan İsmet İnönü, yabancı dillerin etkisinde kalan Türkçenin durumunu “sınırları açık bir yurt”a benzetmiş ve gerekli önlemler alınmazsa böyle Batı kaynaklı sözcüklerin dile dalacağına dikkati çekmişti. Bununla birlikte konuşmanın asıl özelliği, Başbakan’ın o güne değin alışılmamış öz Türkçe sözcükler kullanması idi:
“Türkçemizde Söz Kitabı: bizim çok yüzlükten beri sezdiğimiz bir eksiktir. En nihayet bu eksik de tamamlanmak için Cumhuriyet yaşayışına kavuşmayı beklemiştir. Acı ile anmalıyız ki, şimdiye kadar dilimiz, sınırları açık bir yurt kalmıştır. Bu yurdun içine girmek suçsuz bir dalış idi. Daha fena ve acıklı olan, vatan çocuklarının bu dalmayı kendilerinin arayıp özlemesidir. Bir dilin sınırları Söz Kitabı ile çevrilip çerçevelenir… Türk dilinin sözlerine şimdiye kadar alışılandan başka biçimde yüz verirken eğer anlatışları bir an evvel doğrulamazsak dilimiz çok tehlikelere açık bırakılmış olacaktır… Eski Şark sözlerinin kaplayışından kurtulmadan, yeni Garp sözlerinin düşüncesiz ve ölçüsüz dalışına uğrayacağız…” (42)
Bu ortamda yazı dilinden yabancı söz dizimi kurallarının çıkarılması için büyük bir çaba gösteriliyordu. Bu durumu göz önüne alan Tekirdağ Milletvekili Celal Nuri, Meclis içtüzüğündeki deyimlerin de yalınlaştırılması için bir öneride bulunmuştu. Ancak o sırada yeni bir Türkçe Sözlük hazırlıklarının sürdürüldüğü belirtilerek dilde birliği sağlayabilmek amacıyla konunun bu sözlüğün bitimine ertelenmesi kararlaştırılmıştı. (43)
e- Dil’de devrimin gündeme girişi
Türkçe konusunda süregelen tartışmalar ve sürdürülen çalışmalar bu evrede artık Dilde Devrim sorununu gündeme getirmişti. Daha 1928’de Ahmet Cevat, Vakit gazetesinde yayımladığı bir yazı dizisini Muhtaç Olduğumuz Lisan İnkılâbı Hakkında Bir Kalem Tecrübesi adını verdiği bir yapıtta toplamıştı. 1930 Ağustosu’nda da Milli Eğitim Bakanlığı, Türkçenin temiz, açık ve kesin bir yapıya kavuşturulması ve terimce zenginleştirilmesi için neler yapılması gerektiğini saptamak amacıyla Türkçe öğretmenlerini bir toplantıya çağırmıştı. Bakan Cemal Hüsnü Taray toplantıyı açış konuşmasında Harf Devrimi’nden sonra sıranın dilde devrime geldiğini şöyle belirtmişti:
“Harf Devrimi’yle dilimizi içine çekip batıracak büyük bir hendeği atladık. Şimdi sıra dilimizin de bu devrim gereklerine yanıt vermesine kaldı.” (44)
O günlerde yayımlanan Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin adlı yapıtı, terim olarak dilin “ıslah”ını yani düzenlenmesini önermekle birlikte bu “ıslah”, içeriği yönünden bir devrim demekti. Ve Atatürk, bu yapıt aracılığı ile dilde devrimin ana ilkesi olan Türkçenin yabancı diller boyunduruğundan kurtarılması kararını vermişti.
2- Araç: Yasa değil, özgürlük içinde örgütlü çalışma, akademi değil, dernek:
Uluslaşma dönemi olan Kurtuluş Savaşı yıllarında yeni bir görüşle ele alınan ve ulusal bilincin doğmasına koşut olarak oldukça yaygınlaşan dil çalışmaları, 1930’larda düzenli ve planlı bir biçime henüz kavuşamamıştı.(45) Dil Kurulu çalışmalarında da görülen dağınıklığı ve verimsizliği gidermek için yeniden örgütlenmek, amacı doğru ve kesin olarak saptamak ve o amaca ulaşmaya yarayacak aracı seçmek artık zorunlu olmuştu.
Atatürk’ün Türk Genel Devrimi diye adlandırdığı bütünü oluşturan değişik alanlardaki devrimlerin çoğu birer yasa ile yürürlüğe konmuş ya da düzenlenmişti. Yeni Abece’nin kabul edilmesinde de yasa yoluna başvurulmuştu. Ne ki Türkçenin özleşmesi ve gelişmesi demek olan dilde devrim için özel bir yasa çıkarma olanağı yoktu. Çünkü dil, toplumdaki bütün bireyleri ilgilendiren ana bir öğe olmanın dışında, bir sözcük sorunu, dilbilgisi sorunu ve yazım sorunu idi. Buyurucu ya da yasaklayıcı olan yasa hükümleriyle vatandaştan herhangi bir sözcüğü kullanmasını ya da kullanmamasını istemek düşünülemezdi. Bu nedenle sorun, ulusal dil olan Türkçeyi konuşan halkın da katkısını sağlayabilecek yeni bir örgütlenmeye gidilerek çözümlenebilirdi.
Bu örgütün ne olması gerektiği konusunda ise başlıca “2” seçenek vardı. Kimi Batı ülkelerinde olduğu gibi bir Dil Akademisi kurulması, ya da özel bir kurum oluşturulması. XV. yüzyıl İtalya’sında birer bilim, yazın ya da sanat derneği olarak etkinlik gösteren Akademiler İtalya’dan sonra en geniş biçimde Fransa’da yayılmıştı. Başbakan Richelieu’nün bu derneklerden birini 1635’te Académie Française adıyla resmi bir kuruluş durumuna dönüştürmesi Akademilerin bundan sonraki gelişmelerinde yeni bir aşama olmuştu. Académie Française Fransız dilinin gözetilmesi ile görevlendirilirken onun yanıbaşında değişik bilim ve sanat dallarıyla uğraşan akademiler de kurulmuştu. Dil ve yazın açısından bakıldığında, kimi ülkelerde dile ilişkin sorunlarla uğraşmak amacıyla Fransa’yı andırır Akademiler kurulurken birçok ülkede de eskiden kurulmuş olan dil dernekleri çalışmalarını sürdürmüş, ya da yeni dernekler oluşturulmuştu. Dikkati çeken önemli ayrılık, dil akademilerinin genellikle özleşmiş, gelişmiş ve fazla sorunu bulunmayan ulusal dillerin korunmasında daha etkili oldukları, ulusal dillerini oluşturmak ya da anadillerini özleştirmek durumunda bulunan ülkelerde ise, özel ve özerk derneklerin daha olumlu sonuçlar almış olmalarıydı. Nitekim Alman dilinin özleşmesi ve Macaristan’daki büyük dil devrimi, bu amaçla kurulan dernekler aracılığı ile sonuçlandırılmıştı.(46)
Türkiye’de Fransız Akademisi’ne benzer bir dil akademisi kurulması daha Tanzimat döneminde söz konusu edilmiş, üstelik uygulamaya bile geçilmişti. Encümen-i Dâniş adıyla 1851’de kurulan ilk Dil ve Yazın Akademisi, ne yazık ki bir etkinlik gösteremeden, kimi üyelerinin yetersizliği, görüş ayrılıkları ve siyasal etkilerden kurtulamaması gibi nedenlerle on yıl içerisinde dağılıp gitmişti.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ulusal dilin oluşması, Türkçenin özleşmesi sorununa ilişkin olarak bir dil akademisi gene tartışma konusu olmuştu. Başbakan İsmet İnönü, 7 Kasım 1925’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada böyle bir akademinin kurulacağından bile söz etmişti:
“Ulusal kültürle ilgili girişimlerden olarak, bu yıl bir dil akademisi, kültür açısından Türk dili üzerinde asıl görevleri yerine getirecek gerçek uzmanlardan oluşan bir akademi kuracağız.”(47)
Ancak akademi kurulması, bir karar ve yasadan da öte bir olanak ve gereksinme sorunu idi. 1925’ler Türkiyesi’nde olanaklardan çok olanaksızlıklar ağır basıyordu. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, bir dil akademisi kurulması önerisine karşı çıkmış, Millet Meclisi’ndeki konuşmasında bunun gerekçelerini de şöyle açıklamıştı:
“Dilbilgisi, yazım, sözlük, terim sorunlarının nasıl bir karmaşa içinde bulunduğu hepimizce bilinmektedir. Bu karmaşaya bilimin uyarmasıyla bir son verilmeyecek olursa, on yıl sonra birbirimizi anlamakta güçlüğe uğrayacağımızdan korkulur. Bu gibi sorunların çözümü ilerlemiş ülkelerde akademyalara verilmiştir. Bundan dolayı, bizde de niçin Akademya kurulmuyor gibi bir soru akla gelebilir. Şunu önceden söyleyelim ki, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ayırıcı niteliklerinden biri de, gösterişten uzak oluşudur. Yapamayacağımız işlere girişmek, bilimin yaygınlaştırılması görevini üstlenmiş bulunan Milli Eğitim Bakanlığı’na yaraşır bir hareket olamaz. Uluslararası dünyada yetkisi tanınacak bir akademya kurma olanağını bulmuş olsaydık bir kuruluşa girişmekte hiç duraksamazdım. Fransız Akademisi’nin yapmakta olduğu bilimsel hizmetleri biliyoruz. Rus Akademyası’nın kültür dünyasında en önemli yeri olduğunu biliyoruz. Bunları bilmekle birlikte, gücümüzü hesaba katmadan böyle büyük bir işe girişmenin atakça davranmak olacağına inanıyorum. Elli, altmış yıl önce bizde kurulmuş Encümen-i Dâniş’in sonunu her zaman göz önünde bulundurmak gerekir.”(48)
Hükümetin bir dil akademisi kurma önerisini kabullenmemesine karşın basında bu konudaki tartışmalar sürmüştü. Sadri Maksudi Arsal da 1930’da yayımladığı yapıtında “Türkiye için bir dil akademyası gerekliliği”ni savunuyor ve oluşturulmuş bulunan Dil Kurulu’nun bir akademi düzeyine çıkarılmasını diliyordu.(49)
Bütün bu öneriler,1932 yılına gelindiğinde dilin özleşmesi ve gelişmesi konusunda akademilerin gördüğü ve görecekleri görevlerin Atatürk’çe çok iyi bilindiğini ve konunun kamuoyuna da mal edilmiş olduğunu göstermektedir. Böyle olmakla birlikte Atatürk dilde devrimi gerçekleştirecek örgüt olarak bir dil akademisi yerine, tarih çalışmalarında olduğu gibi, dernek niteliğinde bir kuruluşu yeğlemişti. Bunda da dile ilişkin sorunların resmi bir devlet kuruluşu olacak akademi içerisinde değil de, siyasal etkilerin dışında kalabilecek geniş kadrolu bir dernek çatısı altında daha özgürce tartışılabileceğine ve ulusal dilin yalnız uzmanların çalışmalarıyla değil, halkın büyük katkısı ve desteğiyle oluşturulabileceğine olan inancı en büyük etken olmuştu. Üstelik dil çalışmalarını yönetecek böyle bir derneğin kurulmasına karar verildiği akşam Çankaya’daki toplantıda dil akademisinden yana olan Sadri Maksudi Arsal’ın da bulunması,(50) akademi ve dernek arasındaki seçimin çok açık bir biçimde yapıldığını kanıtlamaktadır. Ve Atatürk’ün “Öyle ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun” biçiminde özetlediği karar gereğince, o gece yapılan hazırlıklardan sonra ertesi 12 Temmuz 1932 günü İçişleri Bakanlığı’na yapılan başvuru ile dil çalışmalarını yönetecek olan dernek kurulmuştu.
Türkçenin o dönemdeki söz dağarcığına göre derneğin Türk Dili Tetkik Cemiyeti diye saptanan adı, 1936’da toplanan Üçüncü Kurultay’da Türk Dil Kurumu olarak değiştirilmiştir.
Türk Dil Kurumu yalnızca dilcilerden oluşan bir uzmanlar kurulu niteliğinde düşünülmemişti. Dilde özleşme ve gelişme onu konuşan ve yazan her kesimdeki ve düzeydeki vatandaşların desteği ve katkısı olmadan gerçekleşemeyeceği için dernek, uzmanların yanı başında, bu desteğe olanak sağlayacak biçimde her isteyen vatandaşa açık tutulmuştu. Bu nedenle ilk kurultayca kabul edilen tüzükte “Kendisinde yasal nitelikler bulunan her Türk, derneğe üye olabilir” diye çok açık bir hükme yer verilmiş ve ayrıca Birinci Kurultaya katılan “710” kişi kurumun doğal üyesi kabul edilmişti. (51) Atatürk’ün başkanlığında yapılan 1936 tüzük değişikliğinde bu madde daha da genişletilerek, “Kurumun çalışma kollarına seçilenler, kurum üyeliğini de almış olurlar” hükmü eklenmişti.(52) Dil konusunda her kesimden vatandaşları etkin duruma getirmeye yönelik bu düşünce doğrultusundadır ki, 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan ilk Kurultay’dan önce yayımlanan bildiride, “Kadın, erkek her Türk yurttaş Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin üyesidir. Kendini kurultaya çağrılmış saymalıdır” denilmişti.(53)
Derneğin gerçek kurucusu olan Atatürk, bunun koruyucu başkanlığını da üzerine almıştı. Hazırlanan tüzüğün 1. maddesinde, “Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in yüksek koruyucu başkanlığı altında, 12 Temmuz 1932’de, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adlı bir dernek kurulmuştur” deniliyordu. Üçüncü Kurultay’da yapılan değişiklikle bu madde “Ulu Önder Atatürk’ün kutlu eliyle ve onun yüce Kurucu ve Koruyucu Genel Başkanlığı altında…” biçimini almıştı.
Atatürk’ün Türk Dil Kurumu ile ilgisi, yalnızca onun kurucusu ve tüzükte yer alan koruyucu başkanı olmakla kalmamış, bir üye gibi, dahası her üyeden daha çok, dil çalışmalarına doğrudan doğruya katılmak, onları yönlendirmek, dil devrimini gerçekleştirmek ve vasiyetnamesi ile kurumun gelecekteki çalışmalarına olanak sağlamak biçimlerinde yaşamının son günlerine dek sürmüştür.
Bir dernek çatısı altında özgürce tartışmalarla varılacak sonuçların uygulama alanına konabilmesi, dilde devrimin kısa sürede umulan amaca ulaşabilmesi için devletin bu çalışmalara destek olması da gerekli idi. Bu yüzdendir ki dildeki özleşme ve gelişmenin öğretim kurumları aracılığı ile genç kuşaklara ve topluma mal edilmesi için Milli Eğitim Bakanı ile dernek yönetimi arasında bir ilişki kurma yoluna gidilmişti. İlk düzenlenen Tüzükte Milli Eğitim Bakanı’nın kurumun onursal başkanı olması öngörülmüşken, 1936’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı, Onursal Başkanlıklara getirilirken, Milli Eğitim Bakanı doğrudan doğruya kurumun başkanı yapılmıştı.(54)
Öte yandan Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yeni toplantı yıllarını açış konuşmalarında Türk Dil Kurumu çalışmalarına ayrı bir yer ayırarak dil devrimine ve kurumun işleyişine verdiği önemi belirtmenin dışında, Meclisin, hükümetin ve kamuoyunun ilgisini ve desteğini sürdürmesine büyük özen göstermişti.
Dil devriminin belirli bir programla ele alındığı ve Dil Kurumu’nun kurulduğu 1932 yılının 1 Kasım konuşmasında Atatürk Meclis kürsüsünden tüm devlet örgütüne şöyle seslenmişti:
“Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet örgütümüzün dikkatli, ilgili olmasını isteriz.”(55)
Aradan “2” yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra ulusal dilin oluşması ve Türkçenin özleşmesi yolunda elde edilen olumlu veriler karşısında sevincini ve geleceğe güvenini saklayamayan Atatürk, bunu dile getirmekten çekinmemişti:
“Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da, Türk tarihini doğru temelleri üstüne kurmak, öz Türk diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların, göz kamaştırıcı verimlere ereceğine şimdiden inanabilirsiniz.”(56)
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1936’da yeni toplanma yılını açış konuşmasında Atatürk’ün Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu çalışmalarından söz ederken, bu kurumların “Ulusal akademiler” durumuna getirilmesi yolunda bir tümce kullanması, O’nun birer dernek olarak kurduğu bu iki kurumun klasik birer akademiye dönüştürülmesini dilediği biçim de yorumlanmakta ve bir tür “vasiyet”i kabul edilerek dil kurumu yerine bir dil akademisi kurulması için çaba harcanmaktadır. Oysa Atatürk’ün söz konusu konuşmaları ile ölümüne değin süren diğer konuşmaları ve eylemleri bir bütün olarak ele alındığında, bir akademi eğiliminin geçici olduğu ve bu yoldaki isteklerin O’nun gerçekleşmemiş bir dileği üzerine dayandırılmasına olanak bulunmadığı kolayca anlaşılır.
Atatürk, 1936’da kurumların çalışmalarını şöyle anlatmıştı:
“Başlarında kıymetli Milli Eğitim Bakanımız bulunan Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nun, her gün yeni gerçek çevrenleri açan sağlam ve sürekli çalışmalarını övgüyle anmak isterim. Bu iki ulusal kurulun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını kabul edilmemesine olanak bulunmayan bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk ulusu için değil ve fakat bütün bilim dünyası için dikkat ve uyanışı çeken kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim… Birçok Avrupalı bilginin katılmasıyla toplanan son Dil Kurultayı’nın ışıklı sonuçlarını doğrudan doğruya görmüş olmakla çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal akademiler durumunu almasını dilerim.”(57)
Salt bu sözler üzerinde durulduğunda, çalışmalarından övgü ile söz edilen kurumların ileride birer Akademi’ye dönüştürülmesinin Atatürk’ün dileği olduğu anlamı çıkartılabilir. Ancak, eğer Atatürk bu konuda kesin kararlı olsaydı, 1936 Kasımı’ndan 10 Kasım 1938’e kadar geçen iki yıllık süre içerisinde bunu gerçekleştirebileceğini, hiç olmazsa çalışmaları başlatabileceğini ya da en azından düzenlediği “Vasiyetnâme”sinde buna değinebileceğini unutmamak gerekir. Oysa Atatürk kendisinin kurucu ve koruyucu başkanı bulunduğu ve eylemli başkanlığını da Milli Eğitim Bakanının yaptığı kurumların birer akademiye dönüştürülmesi için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Hükümetçe bunu öngören bir yasa tasarısı hazırlanmadığı gibi kendisinin bütün toplantılarına katıldığı 1936 Kurultayı’nda akademi konusunda hiçbir öneri ve görüşme olmamış ve Kurultay’dan sonra da kurum yöneticilerine bu yolda bir buyruk ya da öneri iletilmemiştir.
Üstelik 1937 ve 1938 yıllarındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantılarını açış konuşmalarında Atatürk Akademi sözcüğünü anmaksızın kurumların sürdürdükleri çalışmalarını yine övgü ile belirtmekten geri kalmamıştır:
“Türk Tarih ve Dil Kurumlarının Türk ulusal varlığını aydınlatan çok değerli ve önemli birer bilim kurumu niteliğini aldığını görmek, hepimizi sevindirici bir olaydır.”(58)
1937’de söz konusu iki kurumun birer “bilim kurumu” durumuna yükseldiklerini sevinerekten vurgulayan Atatürk, hasta yatağında yazdığı ve başbakanın 1 Kasım 1938’de Millet Meclisi’nde okuduğu en son söylevinde de şunları dile getirmişti:
“Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmaları övgüye değer kıymet ve nitelik göstermektedir…
Dil Kurumu, en güzel ve verimli bir iş olarak türlü bilimlere ilişkin Türkçe terimleri saptamış ve böylece dilimiz, yabancı dillerin etkisinden kurtulma yolunda köklü adımını atmıştır.
Bu yıl okullarımızda öğretimin Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını, kültür yaşamımız için önemli bir olay olarak belirtmek isterim.”(59)
Bu sözler, 1930’da Türkçenin “yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması” buyruğunu veren Atatürk’ün ulusal dil konusunda “8” yıl içerisinde alınan sonuçlardan ötürü duyduğu kıvancın bir belirtisi idi.
Öte yandan Atatürk, 26 Eylül’de kutlanan Dil Bayramları nedeniyle Türk Dil Kurumu Genel Sekreterliği’ne gönderdiği telgraflarda, kurumun bir dil akademisine dönüştürülmesinden hiç söz etmeksizin yalnızca teşekkürlerini ve başarı dileklerini iletmiştir. Örneğin bunların sonuncusu olan 27 Eylül 1938 günlü telgrafında: “Dil Bayramı nedeniyle bana karşı gösterilen temiz duygulardan çok duygulandım. Teşekkür eder, verimli çalışmalarınızda sürekli başarılar dilerim” demekle yetinmiştir.(60)
Bütün bunların dışında, önemli olan bir başka nokta da, kurucusu olduğu kurumların kendinden sonra da çalışmalarını sürdürebilmeleri için Türkiye İş Bankası’ndaki parasının ve pay belgitlerinin yıllık gelirlerinin, kimi kişilere verilecek aylıkların dışındaki büyük kısmının Türk Tarih ve Dil Kurumları arasında bölüştürülmesini dileyen Atatürk’ün Vasiyetname’sinde hiçbir önkoşul koymamasıdır. Gerçekten de O’nun, ölümünden “66” gün önce kendi özgür kararı ile düzenleyip 5 Eylül 1938’de Beyoğlu VI. Noterliği’ne teslim ettiği Vasiyetname’sinin 6. maddesinde şöyle denilmekteydi:
“Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.
K. ATATÜRK.”
Eğer Atatürk, söz konusu kurumların birer Akademi’ye dönüştürülmelerinde kesin kararlı olsaydı, Vasiyetname’siyle yaptığı bağışı bu yoldaki bir önkoşula bağlamaktan çekinmeyecekti. Bütün bunlar yıllardır sürdürülen ve son aylarda yoğunlaştırılan Dil Akademisi girişimlerinin Atatürk’e dayandırılmak istenmesinin doğru bir değerlendirme olmadığını göstermekte ve siyasal amaç taşıdığını kanıtlamaktadır.
3- Yöntem: Evrim değil devrim
a- Dilde evrim mi, devrim mi?
XIX. yüzyılın sonlarında Osmanlıca-Türkçe üzerine başlayan tartışmalar ve yapılan araştırmalar, aydınları dilin düzenlenmesi, düzeltilmesi gerektiği noktasına getirmişti. Aydınların birçoğu bu zorunlulukla birleşirlerken, düzenlemenin nasıl yapılacağı ve boyutlarının ne olacağı konusunda değişik görüşleri savunuyorlardı. Böylece Türkçenin yabancı dillerin baskısından kurtarılmasını, dilin düzeltilmesini isteyen “reformcular”, zamanla evrimciler ve devrimciler diyebileceğimiz iki kesime ayrılmışlardı. Bunlardan birinciler, Türkçenin yapısına uymayan Arapça ve Farsça dilbilgisi kuralları ile sözdiziminden vazgeçilmesini ve halkın kullanmadığı, yaygınlaşmamış bulunan yabancı kökenli sözcüklerin atılmasını yeterli buluyor, yaygınlaşmış sözcüklerin hangi kökenden olurlarsa olsunlar dilimizde alıkonulmalarını savunuyor ve dilin özleşmesi, ulusallaşması için eski Türkçeden yararlanılmasını doğru buluyor, dilin fazla zorlanmadan belli bir süreç içerisinde yavaş yavaş özleşebileceği görüşünü taşıyordu. Evrimcilerin en ünlü temsilcilerinden olan Necib Âsım, Arapça, Farsça ya da diğer Batı dillerinden gelen sözcüklerin dilimizden çıkartılıp yerlerine Çağataycadan, Özbekçeden sözcükler alınmasını istemediğini vurgulayarak şöyle diyordu:
“Yalnız istediğim, özendiğim şey, Türkçemizin uygar bir ulus dili olduğunu ve ilerlemesine çalışılırsa bugünkü Avrupa dillerinden aşağı kalmayacağını göstermek idi… Özendiğim şey, bugün Osmanlıların eğitim ve kültür yönünden orta durumda olanlarının tümüne yazdığımızı anlatacak bir dil kullanmaktır.”(61)
Buna karşın, başlarında Ali Suavi’nin bulunduğu bir başka aydın kesimi, dilde evrimin oldukça uzun bir süre alacağını belirterek, Batı dillerinin durumuna yükselmesi gereken Türkçenin öz kaynaklarımızdan yararlanılıp özleştirilmesi ve geliştirilmesi görüşünü savunuyorlardı. Dilimizden yabancı kökenli sözcüklerin atılmasından yana oldukları için o dönemde kendilerine “Tasfiyeciler” denilen bu devrimci kesimin görüşlerini Şemseddin Sami bu biçimde özetliyordu:
“Bilindiği gibi biz Turnalıyız. Dilimiz de Turanlıdır. Sâmi, Hint-Avrupa dillerinden değildir. İşte onun için bizim de Araplar, Fransızlar ve bütün Avrupalılar gibi, önce kendi anadilimize başvurmamız gerekir.”(62)
İkinci Meşrutiyet dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında dilde düzenleme ve düzeltmeden yana olanlar, ayrıntılarda değişik görüşlerde de olsalar genelde evrimci ya da devrimci kesimde yer almışlardı. “Türkçeleşmiş Türkçedir” ilkesini benimseyerek evrimciler kesiminin öncülüğünü ve sözcülüğünü yapan Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı yapıtında Türkçülerin, “Fesahatçılar” denilen dilde kurallardan yana olanlarla “İnkılâpçılar” adı verilen devrimcilerden ayrıldıkları noktaları şöyle belirtiyordu:
Dilde Türkçülüğün ilk işi, kuralcı bilginlerin görüşlerini kabul etmeyerek, halkın bilinçsiz görüşlerini Türkçenin temeli olarak kabul etmektir. Bundan ötürü Türkçülere göre Osmanlıcıların kurala uygun sözcükleri yanlış ve yanlışları da kurala uygundur…
“Türkçülerin dil konusundaki ilkeleri, kuralcıların görüşlerinin karşıtı olmakla birlikte, ayıklayıcı adını alan dil devrimcilerinin bakış noktalarına da uygun değildir.”(63)
Bu ortam içerisinde kurulan Türk Dil Kurumu’nun 26 Eylül 1932’de toplanan Birinci Kurultayı’nda bir yönü ile evrimci görüşü savunanlarla dilde de devrimden yana olanlar karşı karşıya gelmişlerdi. Daha doğrusu Atatürk, devrimci görüşü açıklayan bildiriler yanında evrimci görüşü içeren bildirilere de yer verilmesini özellikle istemişti.
Kurultay’da evrimcilerin görüşlerini Hüseyin Cahit Yalçın açıklamıştı. Yalçın:
“Yazı dilinden yabancı sözcükleri atarak yerlerine öz Türkçe sözcükler koymak görevini hiçbir kurul üzerine alamaz. Çünkü sözünü dinletmek olanağı yoktur. Bu iş tümüyle kişiseldir, daha doğrusu kişiye bağlı değildir. Dilin doğal gidişinin sonucu olarak oluşacaktır. Bir akademi, yazı ve konuşma dilinin her zaman arkasından yürür; yeniliklere Akademi önayak olamaz. O, dilde ancak düzenleyici ve koruyucu kuvvettir.” (64) diye, dilin kendi doğal akışı içerisinde evrime bırakılmasını, adı akademi ya da dernek olsun, hiçbir örgütün ona karışmaması gerektiğini öne sürmüştü. Buna göre Türkçeye girmiş ve tutunmuş olan sözcüklerin de korunması zorunluydu. Hüseyin Cahit, buna örnek olarak “tayyare” sözcüğünü alıyor ve şöyle devam ediyordu:
“Tayyare icat edildiği zaman buna dilimizde isim bulmak için Arapça’daki tayr kökünden çıkmış bir sözcük arayacağımıza, bunu öz dilimizden çıkararak uçku, uçkaç, uçuşkan diye saptamış olsaydık, kuşkusuz ki daha iyi olurdu. Fakat bugün en sıradan köylüler bile tayyare’yi belledikten sonra kaldırıp da yerine bu türlü öz Türkçe sözcük koymakta boşuna yorgunluktan öte bir yarar düşünemem. Çünkü tayr Arapça da olsa ‘tayyare’ muhakkak ki Türkçedir. Çünkü bizim buluşumuzdur, Türk çocuğudur.” (65)
Birinci Türk Dili Kurultayı’nda söz alan delegelerden birkaçı bu evrimci görüşe karşı dilde devrim yapılması gerektiğini savunmuşlardı. Atatürk’ten sonraki yıllarda dil devriminde aşırılığa kaçıldığını öne sürerek evrimcilikten de geride bir yer alan ve 1945’te Türkçeleştirilen Anayasa’nın yeniden 1924’deki dile dönüştürülmesi için çaba harcayanların başında gelen Fuat Köprülü bile Birinci Kurultay’da dildeki düzenlemenin bir “inkılâp”, bir devrim olduğunu belirtmekten geri kalmamıştı:
“Ulusal bilince ve ulusal inanca dayanan insan istencinin şu son yüzyılda ulusal dillerin gelişmesine, dahası bazı ölü sanılan dillerin bile yeniden yaratılışında nasıl başarılı olduğunu siz de bilirsiniz. Türk ruhunu herkesten daha önce sezen ve bu ulusal eğilimlere her zaman açık ve en doğru biçmini veren Gazi, ulusuna armağan ettiği büyük devrimler zincirinin yeni bir halkası olan büyük dil devrimini de bilimin sağlam temelleri üzerine kuruyor… Öteki devrimlerimizde olduğu gibi bunda da başarılı olacağımızdan bir an bile kuşku duyamayız.” (66)
Görüşmelerin bir açık oturum biçiminde sürdürüldüğü Birinci Dil Kurultayı’nda dil çalışmaları için yöntem olarak evrim değil devrim seçilmişti. Bu da kurultaydan sonra yönetim kurulunca yayımlandığına yukarıda değindiğimiz 17 Ekim 1932 günlü bildiride, “Yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış öğeleri atmak”, “Halk ile aydınlar arasında nitelikçe birbirinden ayrı olan iki dil varlığını ortadan kaldırmak” ve “Temel öğeleri öz Türkçe olan ulusal bir dil yaratmak” diye çok açık bir biçimde belirtilmişti.
b- Türk Dil Devrimi’nin diğer dil devrimleri arasındaki yeri
XVIII. yüzyıl sonlarından başlayarak birçok ülkede, ulusal dilleri yabancı dillerin etkisinden kurtarmak ya da yeni bir ulusal dil yaratmak amacıyla dil devrimlerine girişildiği bilinmektedir. Bu nedenle Atatürk’ün öncülüğünde başlayan Türk Dil Devrimi yeryüzünde ilk girişim olmadığı gibi hiç kuşkusuz sonuncu da olmayacaktır. Türk Dil Devrimi’ni bilimsel yöntemlerle her yönüyle değerlendiren Dr. Kâmile İmer, ulusal dillerin her türlü kavramları karşılayarak güçlü bir kültür dili durumuna getirilmesi amacını güden dil devrimlerini, çıkış noktaları yönünden “3”e ayırmaktadır:
Onarma düşüncesinden doğan dil devrimi – Ülkedeki taşra dillerinden birini genel dil ve kültür dili durumuna getirmeye yönelik dil devrimi – Özleştirme gereğinden doğan dil devrimi.
Her türdeki dil devrimlerine örnekler veren araştırmacı, Onarma isteğinden kaynaklanan İsrail Dil Devrimi’ni birinci türe örnek diye göstermekte, Norveç’teki dil devriminin var olan taşra dillerinden birini temel olarak kabul ettiğini açıklamakta ve Türkçenin özleşmesi, gelişmesi ve zenginleşmesi amacını taşıyan Türk Dil Devrimi’nin aynı amaçla daha önce gerçekleştirilmiş olan Macar ve Alman dil devrimleri arasında yer aldığını belirtmektedir. (67)
c- Türkçe öğretimi ve dil uzmanı yetiştirilmesi
Atatürk’ün ulusal kültürün oluşması için ana öğeler olarak gördüğü tarih ve dil çalışmalarını yürütmek, dil devrimini gerçekleştirmek amacıyla birbiri arkasına “2” ayrı dernek kurulmuştu: Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu. Ancak çalışmalar bu kurumlar aracılığı ile sürdürülürken bir yandan bunların desteklenmesi, öte yandan verilerin uygulamaya konularak sonuçlarının salt bilimsel açıdan değerlendirilmesi ve giderek tarih araştırmaları ile özleşen Türkçeyi topluma kazandırabilmek için bu konuların uzmanlarının ve öğretmenlerinin yetiştirilmesi de gerekiyordu. Bilimsel araştırmaların yanıbaşında öğretim de yapacak olan böyle bir kurum, aynı zamanda akademik bir kuruluş olacaktı.
Bu nedenle 1935 yılında Başkent Ankara’da adını doğrudan doğruya Atatürk’ün koyduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılması yoluna gidilmişti. Bununla ilgili kuruluş yasasının Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmesi sırasında Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan böyle bir fakülte kurmadaki amacı şöyle belirtmişti:
“Atatürk’ün yüksek dehasından doğan ve kendi kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil devinimi, bunlara bağlı olan arkeoloji ve coğrafya bilgileri için Ankara’da bir fakülte açılacaktır. Bu fakülte, bu bilimleri öğretecek, üretecek ve olabildiğince kısa bir süre içerisinde bilim dünyasının gözü önüne bu hakikatleri sermeye çalışacaktır.” (68)
Fakültenin kuruluşunu öngören 2795 sayılı yasanın gerekçesinde ise “2” ayrı gereksinme vurgulanmıştı: “Başkentte, bir yönden Türk kültürünü bilgi yöntemi ile işleyecek bir inceleme ve araştırma kurumuna olan gereksinme, öte yandan orta öğretim kurumlarımıza ulusal dil ve tarihimizin bilimsel ve en yeni anlayışlarına göre haırlanmış öğretmen yetiştirmek…” (69)
Böylece 9 Ocak 1936’da Atatürk’ün de katıldığı büyük bir törenle öğretime başlayan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, bilimsel araştırmalar yapma ve yaymanın dışında Tarih Kurumu, ile Dil Kurumu’nun çalışmalarını da birlikte değerlendirip senteze varmaya da çalışacaktı.
d- Dil Devrimi’nin değişik boyutları
Atatürk’ün Türk Genel Devrimi diye adlandırdığı devrimler demetini oluşturan bütünün ana koşullarından biri olan Dil Devrimi, yeni Türkiye’nin yaratılmasında uygulanan ilkeler açısından da değişik boyutlar göstermekte ve ayrı ayrı değerler taşımaktadır. Gerçekten de başlıbaşına bir devrim olarak devrimcilik ilkesi çerçevesinde gerçekleştirilmesine çalışılan Türk Dil Devrimi, Halkçılık, Ulusçuluk ve Laiklik ilkeleri yönlerinden de ele alınabilir.
Türkçenin düzeltilmesi yolundaki görüşler giderek güç kazanırken bunun için halka yönelmenin, halkın konuştuğu Türkçeden yararlanmanın gerektiği daha II. Meşrutiyet döneminde öne sürülmeye başlanmıştı. Ziya Gökalp, Türkçeye önem vermeyi “halka doğru” bir girişim olarak görüyor ve bunu şöyle açıklıyordu:
“Türkçüler, seçkinlere yalnız uluslarının adını öğretmekle kalmadılar, onlara ulusun güzel dilini de öğrettiler. Ancak verdikleri ad gibi, bu öğrettikleri güzel dil de halktan alınmıştı. Çünkü bunlar yalnız halkta kalmıştı. Seçkinler takımı ise, şimdiye değin bir uyurgezer hayatı yaşıyordu. Uyurgezerler gibi iki kişilik sahibi olmuştu. Gerçek kişiliği Türk olduğu halde uyurgezerlik kuruntusu içinde kendini Osmanlı sanıyordu. Öz dili Türkçe olduğu halde, uyurgezerler gibi hastalık sonucu olarak yapay bir dil kullanıyordu.” (70)
Halkçılık’ı yönetimin en belirgin niteliklerinden biri olarak kabul eden yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde, Atatürk’ün giriştiği Dil Devrimi her şeyden önce halka yönelikti. Dilin özleşmesinde halktan yararlanılacak ve aydınlarla halkın konuştukları Türkçe arasındaki büyük ayrılık giderilerek halka yaklaşılacak, dilde birlik sağlanacaktı. Dil Devrimi’nin amaçlarını açıklayan 17 Ekim 1932 günlü bildiride Halkçılık şu biçimde dile getirilmişti:
“Halkçı bir yönetimin istediği biçimde, halk ile aydınlar arasında birbirinden nitelikçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak.”
Türkçeyi ulusal dil durumuna getirmeye yönelik Dil Devrimi, düşünülmesi, hazırlanması ve uygulanması açısından tümüyle Ulusçuluk ilkesinin en belirgin bir uygulanışını göstermektedir. Bunların dışında, Dil Devrimi’nin bilim dilinin Türkçeleşmesine, ibadet dilinde Türkçeye ağırlık verilmesine çalışması ve Arapça’yı kutsallık tahtından indirmesi yönünden laiklik ilkesinin yerleşmesine yardımcı olduğunu belirtmemiz gerekir.
4- Uygulama ve terim sorunu:
a- Gereksinme ve aydınların tutumu:
Toplumsal ve kültürel gereksinmelerden kaynaklanan Türk Dil Devrimi, bir yandan Türkçeyi ulusal kültürün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek ve öte yandan onu çağdaş uygarlığın ortaya çıkardığı bütün kavramları karşılayacak bir yetkinliğe kavuşturmak amacına yönelik bulunduğuna göre, uygulamada en önemli sorunlardan biri terimlerin nasıl saptanacağı idi. Aslında terimler konusu daha XIX. yüzyılın başlarında büyük bir sorun olarak belirmişti. Bilim ve teknoloji alanında geri kalmışlıktan kurtulmak için her alanda meslek adamı yetiştirmek amacıyla açılan okullarda okutulacak ders kitaplarının yazılması gerektiğinde, ister istemez Avrupa dillerinde yazılmış yapıtların çevrilmesi yoluna gidilmiş, ne ki zengin sayılan Osmanlıcanın bilimsel kavram ve terimleri karşılamaya yeterli olmadığı görülmüştü. Bu durumda izlenebilecek iki yol vardı. Ya Batı kökenli bu terimler aynen alınacak, ya da bunlara birer karşılık bulunacaktı. “Başhoca” diye anılan Mühendishane öğretmenlerinden İshak Efendi, Fransızcadan çevirdiği fizik, kimya, jeoloji ve askerlikle ilgili yapıtlarda Osmanlıcada bulunmayan terimleri Arapçaya dayanarak kendisi bulmaya çalışmıştı. Böylece denilebilir ki Hoca İshak Efendi, ülkemizde terim üreten aydınların başında yer almaktadır.
Yukarıda da değindiğimiz gibi II. Mahmud Fransızca başlayan tıp eğitiminin Türkçeye çevrilip yaygınlaşması için dilimizde bunu karşılayacak terimlerin bir an önce bulunması gerektiğini belirtmek zorunda kalmıştı.
Böylece XIX. yüzyıldan başlayarak Batılılaşma girişimleri ve Batı ile ilişkilerin artması sonucu Batı kökenli terimler dile dolarken bunlara Arapçaya dayanarak karşılıklar bulmak yöntemi benimsenmişti. Örneğin, o dönemin ünlü devlet adamı ve bilginlerinden Cevdet Paşa, Fransızcadaki periodique sözcüğüne karşılık olarak evrak-ı mevkute’yi (süreli yayın), crise sözcüğüne karşılık olarak da buhranı (bunalım) bulurken, nationale, tonilato gibi terimlerin olduğu gibi kullanılmasını istiyordu.
Bir süre sonra bilimsel ve teknik terimlere Türkçe karşılıklar bulmak amacıyla 1861’de Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye (Osmanlı Bilim Derneği) kurulmuş ve söz konusu dernek Mecmua-i Fünûn adıyla bir dergi çıkarmaya başlamıştı (71). Bununla birlikte bu çabalar yetersiz kalmış, yabancı kökenli terimlere Türkçe karşılıklar bulma işi, giderek daha karmaşık bir soruna dönüşmüştür. Hemen her aydın bildiği yabancı dildeki sözcükleri olduğu gibi Türkçeye aktarmada ya da bunlara kendi yeteneğine ve beğenisine göre Arapça kökenli karşılıklar bulmaya çalışırken, Edebiyat-ı Cedideciler denen yazın ve sanat adamlarının, yaygın olmayan Arapça, Farsça sözcükleri bulup çıkarmaları ya da Arapça, Farsça kurallara göre yeni sözcükler türetmeleri, aydınların bile anlayamadıkları bir karmaşaya yol açmıştı. Örneğin 1877 Millet Meclisi’nde belediye gelirlerine ilişkin tüzüğün görüşülmesi sırasında Oktrua deyimi geçince, milletvekillerinden biri, şöyle demişti:
“- Bari bu deyim Türkçe olsa da anlasak!”
Bu tepkiye Başkan Ahmet Vefik Paşa şu yanıtı vermişti:
“- Bizim eski bildiğimiz İhtisab Vergisi demek. Bu sözü söylemek zarif kişilere güç geldiğinden, adına Oktrua diyorlar.” (72).
Hiç kuşkusuz ki Ahmet Vefik Paşa’nın bu sözleri, kimi aydınlarımızın öz dilimiz Türkçe hakkındaki tutumlarını ya da dramlarını yansıtmaktadır.
Bilim ve teknik alanlarda olduğu kadar parlamenter düzen ve diplomaside de o dönemdeki Osmanlıca gereksinmeleri karşılayamıyordu. Bu yüzdendir ki Birinci Meşrutiyet’in ilk Meclisi’nde “yönetim memuru, yönetici” için Latinceden gelen Kestör (Cestor), “tutanak” için de Fransızca proseverbal) (procésverbal) kullanılmıştı. Giderek milletvekilleri de Türkçede bulunmayan terim ve deyimleri kendileri türetme yoluna girmişlerdi. 1911 yılı bütçe görüşmelerinde geniş bir eleştiri yapan Selanik Milletvekili Vlahof bunu şöyle belirtiyor:
“Konuşmamda bütün dillerde kullanılan birtakım kavramlara yer veriyordum. Önceden bu kavramların Türkçelerini kimi Parlamento üyelerine sormuş, ancak bir karşılık alamamıştım. Belki bu kavramların Türkçelerini bilmiyordular, belki de Türk dilinin kendisinde yoktu bu kavramlar! Bu yüzden bu kavramlara uyan Türkçe deyimler türetmek zorunda kaldım.”(73).
Evet, Osmanlıcanın bir yönüyle fakirliği, İmparatorluk Parlamentosu üyeliğine kadar yükselmiş olan Rum kökenli bir milletvekilini bile yeni terimler türetmeye sürüklemişti!
Batı dillerinden alınan terimlere karşılık bulmak konusunda anlaşan aydınlar, yeni terimlerin hangi dile dayanılarak türetileceği hakkında ayrı görüşler taşıyorlardı. İkinci Meşrutiyet döneminde bunların Arapçayı ya da Latinceyi temel kabul edenler diye “2” kesime ayrıldıkları görülmektedir. Başlarında Ziya Gökalp’in bulunduğu Türkçülerin de yer aldığı büyük çoğunluk, bilim dilinin Arapça olduğu ve Arapça kalması gerektiği görüşünden hareketle, yeni terimlerin Arapçadan yararlanılarak bulunmasından yana idiler. Sosyoloji biliminin ilk temsilcisi olan Gökalp bu bilimi Türkiye’ye aktarırken İçtimaiyat karşılığını kullanmış ve ruhiyat, şaniyet, hars, mefkûre vb. gibi Arapça kökenli yeni terimler türetmişti.
Buna karşın Abdullah Cevdet, bilimsel terimlerde kaynak olarak Latincenin kabul edilmesi görüşünü savunuyordu. Bu nedenle Ziya Gökalp’in Ruhiyat diye çevirdiği psikolojiye Abdullah Cevdet Psikoloçya diyordu.
Ne yazık ki yeni terimler bulmaya çalışırken doğrudan doğruya Türkçeden, Türkçenin öz kaynaklarından yararlanmak düşünülmüyordu. Daha doğrusu Falih Rıfkı Atay’ın belirttiği gibi, Türkçeden yeni bir sözcük yapmaya kalkışmak, hele bilim terimlerini türetmeye girişmek, bir tür cinayet sayılıyordu. Çünkü yaygın kanıya göre Türkçeden ancak argo deyimler ve açık-saçık sözcükler türetilebilirdi (74).
Atatürk’ün dilde devrime karar verişine gelinceye değin geçen dönemde terimler ve genellikle dil konusunda bu değişik ve çelişik görüşler egemen idi. Yazı devriminden sonra yeni üyelerle genişletilen Dil Kurulu çalışmalarını sürdürürken, Aralık 1928 başlarında bilimsel terimlerin Türkçeleştirilmesi sorununu incelemek amacıyla İstanbul Üniversitesi’nde de 15 üyeli bir yarkurul oluşturulmuştu. Bu yarkurulun saptayacağı terimler Ankara’daki Dil Kurulu’na sunulacak ve kurulca uygun görülenlerin kullanılmasına başlanacaktı. Ancak Dil Kurulu’ndaki üyeler arasında bu konuda derin görüş ayrılıkları vardı. Üyelerden Hamit Zübeyir Koşay’ın açıkladığına göre, Falih Rıfkı Atay, dil estetiğini ön planda tutarken, Celâl Sahir Erozan ve M. Baha, halk arasına yayılmış ve tutunmuş olan Arapça ve Farsça sözcüklerin yerine Türkçe de olsa yeni sözcükler, terimler bulunmasına kesinlikle karşı çıkıyorlardı. Ahmet Cevat Emre gibi kimi üyeler, telgraf, tren, otomobil vb. uluslararası nitelik gösteren sözcüklere karşılık aramayı gereksiz buluyorlar ve bu yüzden de, ağızların gelişmelerini gözetmek ve eklerin işlevine önem vermek koşuluyla söczüklerin türetilmesinde, Türkçe köklerden yararlanılmasından yana olanlar azınlıkta kalıyorlardı (75).
Üyeleri arasında görüş ayrılıkları bulunan ve belirli bir izlence saptayamayan Dil Kurulu’nda terim çalışmaları bekleneni verememişti. Çağdaş kavramlara karşılık bulmada yardım edeceği düşüncesiyle girişilen Larousse Universel çevirisi de Osmanlıcanın fakirliğini hemen ortaya çıkarmıştı (76). Birçok yeni söczüğe, terime gerek vardı. Bunların da ya eski metinlerden bulunup çıkarılması ya da yeniden türetilmesi artık kaçınılmazdı. Nitekim Sadri Maksudi Arsal da “ıstılahlar yaratma” yani terim türetme yoluna gitmiş ve Türkçenin öz kaynaklarına dayanarak bunun bir dizi örneğini vermişti (77).
b- Atatürk ve Türkçe terimler
Dil Devrimi’ne söz varlığından başlayan Atatürk’ün ısrarla üzerinde durduğu ikinci konu Türkçe terimler olmuştu. Birinci Dil Kurultayı’ndan hemen sonra onun başkanlığında toplanan Genel Merkez Kurulu, Terim Kolu çalışmaları için şu ana ilkeyi kabul etmişti:
“Terim bölümünün işi, bugünkü bilim dilimizde kullanılmakta olan yabancı dillerden alınmış terimler yerine, bütün bilimsel kavramlar için öz Türkçe terimler bulup ya da yaratıp koymaktır. (78)
Bu, Batı kökenli bilimsel ve teknik terimlere karşılık bulmada Arapça ya da Latince yerine kendi dilimize, Türkçenin öz kaynaklarına dönmek demekti. Türkçenin ulusal dil durumuna yükselmesi ve bir bilim dili olabilmesi için de biricik yol, onu kendi kaynakları ve kendi kuralları içerisinde zenginleştirmekti. Ve bu ilke, yabancı kökenli sözcükleri olabildiğince az kullanmayı, başka bir deyimle dilde arılaştırmayı, bir tasfiyeyi de öngörüyordu.
Türk Dil Kurumu’nun koruyucu başkanlığını üstlenen Atatürk’ün, ölümüne kadar geçen sürede yalnızca kurumun çalışmalarını yakından izlemekle yetinmeyip, kendi günlük çalışmaları içerisinde de tarih ve dil konularına önemli bir zaman ayırdığı bilinmektedir. Siyasal sorunların ağır bastığı 1937 sonlarında bile yurt dışında bulunan Prof. Afet İnan’a gönderdiği mektupta bu uğraşını şöyle belirtiyor:
“Gece, uğraşımız bildiğin gibi dil dersleri. Gündüz de yalnız olarak aynı sorun üzerinde birkaç saat çalışıyorum.”(79).
1934’te toplanan İkinci Türk Dil Kurultayı Türkçe kökenli yeni sözcükler ve terimler bulma konusunda bir atılım olmuştu. O yıl kabul edilip 1935 başlarında yürürlüğe giren Soyadı Yasası Türkçeye binlerce sözcük kazandırmıştı. Atatürk söylev ve demeçlerinde öz Türkçe sözcükler kullanmaya büyük özen gösteriyordu (80). Üstelik kullandığı yeni sözcüklerin birçoğunu da kendisi türetiyordu. Er, subay, kurmay vb. askerlik alanına ilişkin sözcüklerle genel, özel evrensel, kutsal, önemli, arıtmak, ısı, esenlik, erdem, kıvanç, konuk, tüm gibi sayıları oldukça kabarık Türkçe sözcükler Atatürk’ün buluşu olarak Türkçeye girmiş ve tutunmuşlardır.
Bununla birlikte Atatürk’ün Türkçe terimler konusunda asıl büyük katkısı, yeni terimlerle bir geometri kitabı yazmış olmasıdır. Matematik terimlerinin Türkçeleştirilmesine büyük önem veren Atatürk, 1936-1937 kışında Dolmabahçe Sarayı’nda çalışarak, geometri öğretmenleri ile bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olmak üzere bir geometri yazmıştı. Bu yapıtta kullandığı bütün terimleri de kendisi türetmişti. Ders kitaplarına alınan bu yeni terimler büyük bir kolaylık ve hızla yayılmıştı. Birkaçı dışında söz konusu geometri kitabında yer alan terimlerin büyük çoğunluğu bugün de kullanıldığı ve onlardan önceki Osmanlıca terimler tümüyle unutulduğu için Türk bilim dünyası geometri terimlerinin özleşmesini doğrudan doğruya Atatürk’e borçludur (81).
IV- SONUÇ
Atatürk, yüzyıllardır değişik etkenlerle benliğini yitirir duruma gelmiş bulunan Türkçeyi ulusal bir dil yapmak, öz kaynaklarına dayanarak onu bilinçle işleyip güzelliğini ortaya çıkarmak, çağdaş uygarlığın gerektirdiği tüm kavramları karşılayacak zenginliğe ulaştırmak ve anlamayı ve anlaşmayı kolaylaştıraraktan ulusal kültürümüzü yüceltmeyi amaç edinmişti. Bu nedenle giriştiği Dil Devrimi’ni yalnız düşünmek ve korumakla kalmamış bu devrim içerisinde en etkin bir şekilde görev almıştı.
Niteliği gereği bir yasaya bağlanamayan Dil Devrimi, diğer devrimlerden daha çok toplumca benimsenmek, gerçekleşmek için belirli bir sürenin geçmesini de zorunlu kılıyordu. Eskiden beri Osmanlıcayı savunanların dışında, dilde devrim yapılamayacağı görüşünde olanlar da Türkçenin özleşmesi ve arılaştırılması çalışmalarında aşırılığa kaçıldığını öne sürüyorlardı. Özellikle Atatürk döneminde Dil Devrimi’ni kabul etmiş görünenler ve dahası eğer kimi aşırılıklar ve yanlışlıklar yapılmışsa bunların içerisinde yer alanlar O’nun ölümünden sonra eleştirilerini artırmaya başlamışlardı. Çok partili döneme girildikten sonra ise Dil Devrimi konusundaki görüş ayrılıkları daha da belirginleşmişti. Ne var ki görünüşte ayrı ayrı yerlerden kaynaklanan bu eleştiriler, gerçekte psikolojik bir temele dayanmaktadır. Atatürk’ün dil çalışmalarını aşırı bulup bunu bir “deneme” olarak nitelendiren Falih Rıfkı Atay, bu temel nedeni de gene kendisi açıklıyor:
“Dil, herkesin kullandığı bir şeydir. Dilde yenilik herkesi rahatsız ve tedirgin eder. Zevkler isyan eder. Alışkanlıkar dayatır. Kanaatlar bir türlü uzlaşamaz. Bu durum, işleri yüzünden görenlere ‘Anarşi’ korkusu verir. Dilde başlayan esaslı değişme hareketlerinin kuşaklarca sürmesinin doğal olduğu fikrini kimse benimsemek istemez. Yazanlar, ‘kalmamak’ kaygısı içindedirler. Okuyanlar, bugün anladıklarını yarın anlamamaktan öfkelidirler. Fakat bu, alınyazısıdır. Ve hiçbir kuvvet ileriye doğru bir dil gelişmesini geriye çeviremez.”(82).
Bu güzel değerlendirmeye, bu yerinde tanılamaya eklenebilecek çok az söz vardır. O da olsa olsa görüş ayrılığına karşın Dil Devrimi’ndeki gerçekleri vurgulamaktan geri kalmayan Atay’ın kendi sözleri olabilir:
“Atatürk, dilde Türkçeciliği devlete mal etmiştir, üniversiteye mal etmiştir, okullara mal etmiştir.
Atatürk’ün amacı, zengin, güzel ve ulusal Türkçe idi. Bu amaçtan ayrılmak için insan Türklüğünden uzaklaşmalıdır. Bu güne kadar yaptığımız, yapılacak olanın belki de ancak yarısıdır. Dilde geri dönülemez.”(83).
ATATÜRKÇÜLÜK
Prof. Dr. ŞERAFETTİN TURAN
“Yurdumuzu, dünyanın en bayındır ve en uygar ülkeleri düzeyine” yükseltmeyi, “Ulusumuzu, en geniş varlık araç ve kaynaklarına” kavuşturmayı, “Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne” çıkarmayı amaç edinen Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrim ve onu sürekli kılmak için saptadığı ilkeler, daha kendisinin sağlığında Batılılarca Kemalizm diye adlandırılmıştı. Dilimize Atatürkçülük olarak yerleşen bu kavram, ne yazık ki daha başlangıcından bu yana çok değişik ve dahası çelişik biçimlerde değerlendirilmektedir. Onun doğumunun 100. yıldönümünü ulusal ve uluslararası düzeyde kutladığımız ve “Atatürkçülükten sapmaların arttığı dönemlerde toplumca tökezlediğimizin” çoğunlukça kabul edildiği son aylarda bile Atatürkçülük ve Atatürk ilkeleri konusunda yapılan kimi yorumların, öne sürülen görüşlerin çoğu kez bir bütünü belirlemeden uzak, birbirinden kopuk ve ayrıntılarla ilgili olduğu görülmektedir. Bunun en belirgin örneklerini de, aslında ‘3’ boyutlu olan Türk Devrimi’nin amacının genellikle ‘1’e indirgenmesinde, Atatürk ilkelerinin -içerikleri bir yana- neler olduğu konusunda bile değişik sayıların ortaya atılmasında, üzerinde çok durulan Atatürk ulusculuğunun ya da laikliğin ve devletçiliğin içerikleri ve kapsamları hakkında ortak bir görüşe varılamamasında buluyoruz. Gerçekten de Atatürk’ün her sözcüğü ayrı bir değer taşıyan cumhuriyetin X. yıldönümü söylevinden yukarıya aldığımız sözlerinde Türk Devrimi’nin amacı, “Yurt-Ulus-Ulusal Kültür” üçlüsünü içerirken, yorum ve değerlendirmelerde yalnızca ulusal kültürün çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarılmasından söz edilmektedir. Atatürk ilkeleri başlangıçta CHP’nin ‘6 Oku’ olarak saptanmış olsa bile O’nun sağlığında anayasaya da girmişken, son yıllarda bunlara eklemeler yapılmasına ya da büsbütün yeni ilkeler bulunmasına çalışılmaktadır! Öte yandan UNESCO Genel Merkezi’nin işbirliği ile 1980 Haziranı’nda Ankara’da düzenlenen bir toplantıda, Türk delegelerinden ‘3’ü, Atatürk ulusculuğu başlığı altında birbiri ile çelişen konuşmalar yapabilmektedirler.
Bu konudaki tutarsızlıkların örneklerini daha da sıralamak olanağı var. Ancak süregelen bu görüş ayrılıklarının ve çelişkilerin nereden kaynaklandığını sağlıklı olarak saptamak gerekir.
Burada en büyük etken, kuşkusuz ki Atatürkçülüğün amacı, ilkeleri ve yöntemi önceden ayrıntıları ile saptanmış bir öğreti olmamasıdır. Atatürk’te giriştiği devrimin kalıplaşmış bir öğretiye dayanmasını istememiş, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na verdiği yanıta göre “O zaman donar kalırız” demiştir.
Ancak Atatürkçülüğün sosyalist devrimler gibi kuralları önceden yazılmış bir öğreti olmayışı, ilke ve yöntemden yoksun, her yoruma açık, her kalıba girebilen bir kavram olduğu anlamına da gelemez. Atatürk, üzerinde yaşadığı yurt ve bağrından çıktığı ulus gerçeklerinden esinlenerek adını taşıyan devrimi ve düşünce dizisini olayların içinde geliştirilen ve bütünleştiren bir devrimcidir. Daha 1928’de Le Matin gazetesine verdiği demeçte Fransa Devrimi ile Türkiye’de gerçekleştirilmesine çalıştığı devrim arasında bir karşılaştırma yaparak şunları söylemişti:
“Fransa Devrimi bütün dünyaya özgürlük düşüncesini aşılamıştır ve bu düşüncenin bugün de esas kaynağı bulunmaktadır. Ne ki o tarihten bu yana insanlık ilerlemiştir. Türk demokrasisi Fransa Devrimi’nin açtığı yolu izlemiş, ancak kendine özgü belirleyici nitelikle gelişmiştir. Çünkü her ulus devrimini, toplumsal ortamının isteklerine ve gereklerine bağlı olan durumuna ve bu ihtilâl ve devriminin zamanının gelmiş olmasına göre yapar.”(1)
Geri bırakılmış bir toplumda çağdaşlaşma demek olan devrimin halkoyuna başvurarak ve halkı yavaş yavaş alıştırarak yapılamayacağına inanan Atatürk, yöntemini birbirini izleyen ve kısa sürede sonuç verecek olan bir “vuruş” olarak saptamıştır. 1918 Temmuzu’nda hastalığı nedeniyle bulunduğu Karlsbat’ta ülkenin geleceği konusunda Türklerle yaptığı bir görüşme üzerine anı defterine yazdığı şu satırlar bunun açık kanıtıdır:
“Dedim ki, ben her zaman söylerim, burada da bu nedenle söyleyeyim: Benim elime büyük bir yetki ve güç geçerse, ben toplumsal yaşamımızda istenen devrimi, bir anda ‘coup’ ile uygulayacağımı sanırım. Çünkü ben, kimileri gibi, halkın düşüncelerini, bilim adamlarının düşüncelerini benim tasarılarım derecesinde tasarlamaya ve düşünmeye alıştırmak yoluyla bu işin yapılabileceğini kabul etmiyorum ve böyle bir harekete karşı ruhum isyan ediyor.”(2)
Bu yüzdendir ki Avusturyalı diplomat Biscoff’un yerinde bir benzetişiyle “Türk Devrimi’nin bütününü yontan Gazi M. Kemal, içinde tasarladığı resmi, gerçi önündeki malzemenin özelliklerine göre, ancak serbest ve modelsiz olarak yontmaya başlayan yontucuya benzer.” (3).
Atatürkçülüğün çok değişik biçimlerde değerlendirilmesinde ve yorumlanmasında, onun ilkelerinin daha önce bir kitapta toplanmış katı bir öğreti olmayışının büyük payı vardır. Ne var ki Atatürk ve Atatürkçülüğün tüm diğer öğretilerden ve devrimlerden en büyük ayrılığı, onun “bir düşün ve eylem” bütünü oluşudur. Bu gerçeği dikkate almayıp da Atatürk’ün belirli bir dönemdeki sözüne ya da eylemine bakarak genelleme yapma yoluna gidildiğinde görüş ayrılıklarının ve çelişkilerin devam etmesini önlemeye olanak yoktur. Atatürk yalnız söyledikleri ile değil, yaptıklarıyla da büyük olduğu için, Atatürkçülüğü düşünceleri ve eylemleriyle birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kabul etmek gerekir.
Öte yandan Atatürkçülük konusundaki değişik değerlendirmeler, aslında çok yönlü olan kavramları basitleştirme içgüdüsünden ve kimi kişi ve çevrelerin kendi düşüncelerini Atatürkçülük kapsamı içerisine sokup o yoldan amaçlarına ulaşmak istemelerinden de kaynaklanmaktadır. Atatürk’ün ölümünden hemen sonra başlayan bu görüş ayrılıklarının çok partili dönemde demokrasi anlayışının yozlaştırılmasına koşut olarak boyutlarının arttığını görüyoruz. Atatürkçülüğü bir bütün olarak değerlendirmeye çalışan çok az sayıdaki aydınlarımızdan biri olan Peyami Safa, bu konudaki dağınıklığı 1948’lerde şöyle yansıtıyordu:
“Atatürk’ün Allah’a inanıp inanmadığını soranlara rastlarsınız. Kimine göre ruhçu, kimine göre maddecidir. Irkçı olduğunu ve olmadığını öne sürenler vardır. Onun özgürlükçülüğünü kanıtlamak isteyenler, sözlerini; bütüncül olduğunu kanıtlamak isteyenler eylemlerini örnek gösterirler. Birçoklarına göre O’nun ileri Batı uygarlıkçısı olduğunun kanıtı yaptığı devrimdir. Kimilerine göre de Orta Asya uygarlıkçısı olduğunun kanıtı, ileri sürdüğü tarih savıdır. Ulusçu olduğundan kuşkulanmayanlar çoktur. İnsancıl olduğuna inananlar da vardır. Kimilerine göre Alaturka musikiyi her akşam sofrasında çaldırır ve ona hayrandır. Kimilerine göre de Batı müziğinden başka müzik tanımaz.
Kemalizmi bir çelişkiler koleksiyonu gibi gösteren bu birbirine aykırı anlayışların her biri, Atatürk’ün düşüncesini kapalı sistem kalıplarının içine hapsetmek gibi, insan kavrayışına özgü bir sadeleştirme eğiliminden doğan bir yanlışın kurbanı olmaktadır. Öyle sanıyorum ki, Atatürk ne ruhçu, ne maddeci; ne ırkçı ve melezci; ne özgürlükçü, ne devletçi; ne salt Batı’ya, ne de Doğu’ya bağlı uygarlıkçı; ne ulusçu, ne insancıl; ne Alaturkacı, ne de Alafrangacı idi. Atatürk bütün bu karşıtları saran yaşamın, tarihin ve tarih akımlarının olumlu ve olumsuz kutuplarını kendi içinde çarpıştırarak elektriklenen ve hepsini bugün, her gün yeni bir bireşime doğru aşmaya atılım yapan bir enerji fışkırışı idi. Nerede yalın ve tek yönlü bir görüş varsa orada Atatürk yoktur…
Atatürk’ü tek yönlü bir görüşün içine hapsederek işini bitirmiş bir insan gibi gördüğümüz zaman, öldürmüş oluruz.” (4).
Evet Atatürkçülük, çok uyumlu olarak bir araya getirilen öğelerden ve ilkelerden oluşan bir bileşkedir. O öğelerden yalnızca birini ele almak, kabullenmek ve diğerlerini yok saymak ya da görmezlikten gelmek iri ve güçlü bir yaratık olan fili tanımlamak isteyen körlerin, elleriyle dokundukları kısmın biçimine göre o canlı varlığı betimlemelerini andırır.
Bundan başka, Atatürkçülüğün canlılığı, “dondurulmamış” olmasında, çağdaşlaşmayı amaç, bilimselliği kılavuz ve devrimciliği bir ilke olarak kabul eden devingenliğindedir. Ne ki her aşamada yeni bir değerlendirmeye olanak veren bu devingenlik, bütünü oluşturan öğeler yok sayılarak tek bir yöne çekilmeye de elverişli değildir.
Atatürkçülük, aynı zamanda bir yaşam türü, bir düşünce biçimidir. Bu da çağdaş gereksinmelerin yanı başında yurt gerçeklerinden beslenen bir düşünüş biçimidir. Atatürk, daha Cumhuriyet’in ilanından önce, 20 Mart 1923’te Konya’da gençlerle konuşurken, geri kalmışlığımızın ana nedeninin gerçeklerden kaçan yanlış düşüncede olduğunu vurgulayarak tutulması gereken yolu şöyle açıklamıştı:
“Ulusu uzun yüzyıllar, aymazlık içinde bırakan değişik nedenler arasında, asıl noktayı tek bir sözcükle belirtmiş olmak için diyebilirim ki, bütün yoksulluklarımızın salt nedeni, düşünüş biçimi sorunudur. İnsanlar ve insanlardan oluşan topluluklar, doğru bir düşünce yapısına sahip olmalıdırlar. Düşünüş biçimi zayıf, çürük, yanlış, bayağı olan bir sosyal topluluğun bütün çabası boşunadır…
…Sürekli olarak silahla uğraşma, düşmanlık duyguları yüzünden Batı’nın yenilikleriyle ilgilenmemek, gerilememizdeki etkenlerin diğer önemli bir nedenini oluşturur.
Bu saydığım nedenlerden başka, asıl bizim ulusun, özellikle aydınlarımızın çok dikkatle, çok önemle göz önüne alacağı bir neden vardır ve bence bu neden, şimdiye değin ilerleyemeyişimizin, en son basamakta kalışımızın -unutmayalım- ülkemizin baştanbaşa bir yıkıntı oluşunun asıl nedenidir. Gerilememizin bu ana nedenini şu nokta oluşturuyor: İslam dünyası iki ayrı sınıf kesimden oluşmuştur. Biri çoğunluğu oluşturan halk, ötekisi azınlıkta kalan aydınlar… Düşünce biçimleri bozuk olan uluslarda büyük çoğunluk başka ereğe, aydın denen sınıf başka düşünceye sahiptir. Bu iki sınıf arasında tam anlamıyla bir aykırılık ve ayrılık vardır. Aydınlar çoğunluktaki kitleyi kendi amacına yöneltmek ister; halk kitlesi ise bu aydın sınıfına bağlı olmak istemez, o da başka bir yön saptamaya çalışır. Aydın sınıf, çoğunluktaki kitleyi düşüncelerini aşılama ve aydınlatma yoluyla kendi amacına göre inandırmakta başarılı olamayınca, başka araçlar kullanmaya yönelir. Halka baskı yapmaya, zor kullanmaya başlar, halkı baskı altında bulundurmaya kalkar.
Artık burada, asıl çözümlenmesi gereken noktaya geldik. Halkı ne birinci yöntem ile ne de zorlama ve baskı ile kendi ereğimize sürüklemede başarılı olamadığımızı görüyoruz. Neden?
Arkadaşlar! Bunda başarılı olmak için aydın sınıfla halkın düşünce biçimi ve ereği arasında doğal bir uyum olmak gerekir. Yani aydın sınıfın halka aşılayacağı ülküler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Oysa bizde böyle mi olmuştur? O aydınların aşılamak istedikleri, ulusumuzun ruhunun derinliklerinden alınmış ülküler midir?
Kuşkusuz hayır. Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genellikle şu yanlışımız da vardır ki, araştırma ve incelemelerimize konu olarak çoğu kez, kendi ülkemizi kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve gereksinmelerimizi almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün öteki ulusları tanır, fakat kendimizi bilmeyiz!
Aydınlarımız, ulusumu en mutlu ulus yapayım der. Başka uluslar nasıl olmuşsa onu da tıpkı öyle yapayım der. Ancak düşünmeliyiz ki, böyle bir kuram hiçbir dönemde başarılı olmuş değildir. Bir ulus için mutluluk olan bir şey başka ulus için yıkım olabilir. Aynı neden ve koşullar, birini mutlu ettiği halde ötekisini mutsuz edebilir. Onun için bu ulusa gideceği yolu gösterirken, dünyanın her türlü biliminden, buluşlarından, ilerlemelerinden yararlanalım; ancak unutmayalım ki asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız.
Ulusumuzun tarihini, ruhunu, geleneklerini doğru, sağlam, doğruluktan sapmayan bir bakışla görmeliyiz. İtiraf edelim ki bugün günümüzde bile genç aydınlarımız arasında halk ve çoğunluğa uyum sağlanmış değildir. Ülkeyi kurtarmak için bu iki düşünce biçimi arasında uyumu gerçekleştirmek gerekir. Bunun için de, biraz halk kitlesinin yürümesini çabuklaştırması, biraz da aydınların çok hızlı gitmesi gereklidir. Ancak halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak, daha çok ve daha fazla aydınlara düşen bir görevdir.”(5)
Atatürk’ün Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından önce sergilediği bu görüşleri Atatürkçülüğün hangi doğrultuda ve hangi temeller üzerinde oluşturulduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Denebilir ki O, yaşamı boyunca bütün düşüncelerini ve eylemlerini bu görüş çerçevesi içinde geliştirmiştir. Ulusal kaynaktan beslenmek zorunluluğuna inandığı için ulusal tarih, ulusal dil ve ulusal kültürün aydınlatılmasına ve gerçekleştirilmesine büyük önem vermiştir. Yalnız Halkçılık ilkesi değil, devrimin öteki ilkeleri de halkı öz benliğine kavuşturmak, onun yaşam düzeyini yükseltmek ve ülke yönetimindeki katkısını giderek arttırmak doğrultusunda saptanmıştır.
Tüm bunların dışında Atatürk, saptanan ulusal amaca ulaşmada asıl etkenin “insan” olduğu gerçeğinden yola çıkarak, Türk vatandaşının yetişmesine, sağlıklı bir düşünce yeteneğine kavuşmasına ve aydınlarla halk kesimi arasında uyum sağlanmasına ağırlık tanımıştı. Ancak bu uyum için aydının halkın düzeyine inmesini değil, halkı anlayan, ona değer veren aydının halkı kendi düzeyine çıkarmaya çalışmasını öngörmüştür. Bu konuda oldukça yol alındıktan ve her alandaki devrimin ulusal yapıyı ve görünüşü değiştirdiğinin belirgin duruma gelişinden sonra, “düşünce” biçiminde de umulanın gerçekleştiğine inanarak, 1 Kasım 1937’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Kürsüsü’nde yapılacak şeyleri şöyle sıralamıştı:
“Büyük sorunumuz, en uygar ve en gönençli ulus olarak varlığımızı yükseltmektir.
Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir devrim yapmış olan büyük Türk ulusunun devingen ülküsüdür. Bu ülküyü, en kısa bir sürede başarmak için, düşünce ve eylemi birlikte yürütmek zorundayız. Bu girişimde başarı, ancak türeli bir planla ve en akılcı biçimde çalışmakla olabilir. Bu nedenle okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, yurdun büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, ülke sorunlarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak kişi ve kurumları yaratmak…”(6)
Atatürk’ün yaşamının sonlarında dile getirdiği ve izlenecek bir program niteliğini taşıyan bu sözlerinden bu yana ’44’ yıl geçmiş bulunuyor. Yıllardır “planlı kalkınma” dönemini yaşadığımızın kabul edilmesine karşın, bugün nüfusumuzun %30’unun okuma-yazma bilmediğini “yeniden keşf” etmenin burukluğunu duyuyoruz. Bunun gibi kalkınmayı başaracak teknik eleman açığının sürüp gitmesi, ülke sorunlarının ideolojisini anlayacak ve gelecek kuşaklara aktaracak olanların birbirlerini anlamaz duruma düşmeleri, Atatürkçülüğün tüm içeriği ve gerçek boyutları ile yaşayabilmesi için, töresel etkinliklerin ötesinde, düşünüş ve eylem biçiminde bir değişikliği kaçınılmaz kılmaktadır.
YAŞAYAN ATATÜRK
Prof. Dr. ŞERAFETTİN TURAN
Yaşamak! Canlı olmak anlamında, dünyaya gelen her bireyin tamamlamak zorunda bulunduğu bir süreç. Varlığını duyurmak, çevreye ve döneme etki yapmak anlamına alındığında, her kişiye özgü bir nitelik değil. Hele yaşamını tamamladıktan, öldükten sonra da yaşayabilmek, çok az insanın ulaşabildiği bir basamak.
Kişiler vardır, düşünceleri, eylemleri ya da yaratıları ile topluma hizmet etmiş, ün yapmışlardır. Bu yüzden de “tarihe geçmiş”lerdir ve adları bağlı oldukları olaylarla birlikte anılır. Kimileri, bunlardan da öte, belirli bir dönemde tarihe yön verebilmişlerdir. Böyleleri “tarih yaratan ölüler” olarak üstün bir yer tutmaya hak kazanmışlardır. Bunların arasından kimileri de yalnız kendi toplumlarına ve dönemlerine yön vermekle kalmayıp geleceğe de ışık tuttukları ve onu az çok biçimledikleri için ölümlerinden sonra da yaşayabilmek evresine ermişlerdir.
Tarihsel bir dönemeçte ortaya çıkan ve bir imparatorluğun yıkılışından yeni ve güçlü Türkiye’yi çıkaran Mustafa Kemal Atatürk’ün, ölümünden “43” yıl sonra uygar ülkelerin çoğunda düzenlenen törenlerle anılması, birçok bilimsel incelemelere konu edilmesi, kuşkusuz ki O’nun düşüncelerinin ve eylemlerinin yalnız Türkiye için değil, insanlık ve dünyamız yönünden de genelde geçerliliğini korumasından ileri gelmektedir.
Atatürk Fransız Devrimi’nin ürünleri olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının dünyayı sardığı, ulusal toplulukları demek olan imparatorlukların yerlerini ulusal devletlere bıraktıkları tarihsel bir dönemeçte dünyaya gelmişti. Ancak bu dönemeci iyice değerlendirebilmek, bir yaratılış, bir yetenek ve dahası bir tutku sorunu idi. Vatanı ve ulusu kurtarmaya yönelik bir tutku. Gelecek için hazırlanan Mustafa Kemal, 12 Ocak 1914’te Sofya’dan yazdığı bir mektupta bu tutkusunu ve amacını şöyle açıklıyordu:
“Benim tutkularım var, hem de pek büyükleri! Fakat bu tutkular yüksek görevlere çıkmak ya da büyük paralar elde etmek gibi maddesel isteklerin doyurulması ile ilgili değildir.
Ben bu tutkularımın gerçekleşmesini, yurduma büyük yararları dokunacak, bana da başarı ile yerine getirilmiş bir görevin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir düşüncenin başarısında arıyorum.”
Amacı ulusa hizmet, ulusu yüceltmek olan Atatürk’ün başarısının sırrı, eyleme geçmeden önce neyi, niçin, nasıl, ne zaman yapacağını çok iyi düşünmüş olması, ölümsüzlüğünü sağlayan da düşünce yapısının akılcı, gerçekçi, insancıl ve evrensel temellere dayanmış olmasındadır.
Ulus sevgisi, ulusa dayanmak, ulusu kalkındırmak Atatürk’te ulusçuluğu ön sıraya çıkartır. Aslında bir yönüyle Türk Kurtuluş Savaşı, bir ulusal oluşumun öyküsüdür. Ne var ki bu oluşumun tarihsel nedenlerini gözden kaçırmamak ve Atatürk’ün ulus ve ulusçuluk anlayışına bağlı kalmak gerekir. O, 20 Mart 1923’teki bir konuşmasında ulusal benliğimizi bulmamız gerektiğine değinerek şunları söylemişti:
“Osmanlı İmparatorluğu içindeki değişik kavimler hep ulusal inançlara sarılarak ulusçuluk ülküsünün kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu onlardan ayrı ve onlara yabancı bir ulus olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda onlar bizi horladılar, aşağıladılar. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce biz kendi benliğimize ve ulusallığımıza bu saygıyı duygu, düşünce, eylem olarak bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki, ulusal benliğini bulmayan uluslar başka ulusların avı olurlar.”
Bu sözler, dar çerçeveli bir ulusçuluk anlayışını değil, XX. yüzyıldaki uluslararası amansız yarış ve savaşı yansıtmaktadır. Kaldı ki Atatürk Kurtuluş Savaşı ile Türkiye’de yeni bir ulusun doğduğunu kabul etmektedir. Gerçekten de 1931’de ortaokullarda okutulmak üzere hazırlanan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında, Türk ulusunun tanımı Atatürk’ün kaleminden çıkan sözcüklerle şöyle yer almıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Tarihsel verilere dayanılarak yapılan bu tanım, eklemeye gerek yok ki, bugün için de geçerliliğini korumaktadır. Eğer Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı son yıllarda birbirine yabancılaşmışsa, bunun nedenlerini Atatürk ulusçuluğu yerine çok değişik içerik ve boyutlarda ulusçuluk akımlarına sapılmış olmasında aramak gerekir.
Atatürk ulusçuluğu, Cumhuriyet kuşaklarının 1930’lu yıllarda okudukları IV. cilt Tarih kitaplarında O’nun yazdırdığı biçimde tanımlanmıştı: “Türk ulusçuluğu, bütün çağdaş uluslarla uyum içinde yürümekle birlikte Türk toplumunun özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar.”
Hiçbir aşırılığa ve ırkçılığa kaçmayan böyle bir ulusçuluk anlayışının, Türk toplumunun kişiliği ve özelliklerini koruyan bir ulus olarak çağdaş uluslar arasında saygın bir yer almasını sağlamaya yönelik olduğu kuşkusuzdur. Kaldı ki Atatürk, yalnızca bir tanım yapmak, bir ilkeyi saptamakla yetinmemiş, Türk ulusunun “özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız kimliğini” bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkarmaya çalışmıştı. O’nun tarih, dil ve kültür çalışmaları bu ana düşüncesinin uygulamaya konulmasından başka bir şey değildi.
Atatürk, yalnız geçmişleriyle övünen ulusların bu dünyada artık yapacak bir şeyleri kalmamış toplumlar olduğunu bilmiyor değildi. Ancak birlikte yaşanmış parlak bir geçmiş, ulusal yapıyı pekiştiren bir süreç olduğu gibi, toplumsal özelliklerin sergilendiği alan da tarihten başka bir şey olamazdı. Üstelik geçmişte büyük işler başarmış olmak, ulusal gururu ve bilinci güçlendirecek ve geleceğe güvenle bakma olanağı verecekti. Bu yüzdendir ki Atatürk, tarih çalışmalarına eğilmek gereğini duymuş ve ulusal özellikleri meydana çıkarabilmek için de daha çok “ümmet” döneminden önceki Türk tarihiyle ilgilenmiştir.
Öte yandan Atatürk, bir dil uzmanı olduğu için değil, dil’in ulusu oluşturan ana öğelerden biri olduğunu çok iyi bildiği ve Türkçeyi “yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarıp” Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran tüm Türkiye halkının konuşup anlaştığı bir ulusal dil haline dönüştürmek gerektiğine inandığı için dil çalışmalarına yönelmiş ve Türk Dil Kurumu’nu kurdurmuştur.
Bütün bu tarih ve dil çalışmalarının verilerine dayanarak da ulusal kültürü saptamak, korumak ve geliştirmek, O’nun başlıca düşüncelerinden biri idi. Öyle ki, unutulmaz o ünlü Onuncu Yıl Söylevi’nde, “Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız” diye seslenmişti.
Ne var ki O’nun ölümünden sonra toplumca sık sık O’na “İzindeyiz” diye seslenmemize karşın, O’nun düşüncelerini ve eylemlerini gereken ölçüde izlediğimiz de söylenemez. Okul kitaplarının zamanla değişmesi ya da değiştirilmesi doğaldı. Ancak bu değişikliklerde O’nun ulus ve ulusçuluk anlayışının kitaplardan çıkartılmasına gerek yoktu. Ulusçuluk bir temel olarak anayasaya da girmişken, diğer Atatürk ilkeleri gibi bir siyasal partinin malıdır diye öğretim programlarından çıkartılınca, bunun yerini kişilerin ve grupların kendi anlayışlarına göre içerik verdikleri sözde ulusçuluk akımlarının alması kaçınılmazdı. Bugün, toplumca bir bunalımdan ve duraksamadan sonra gene Atatürk ulusçuluğundan söz ediyoruz ve O’nun anlayışına dönmek zorunluluğuna inanıyoruz. Ancak unutmayalım ki Atatürk ulusçuluğunda ulusal kültür, ulusal tarih ve ulusal dil ana öğelerdir.
Atatürk, 4 Şubat 1935’te yayımladığı bir seçim bildirisinde ulusal kültür ve ulusal birliğin önemini belirterek şöyle demişti:
“Türk ulusunun idaresinde ve korunmasında ulusal birlik, ulusal duygu, ulusal kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir.”
O, sağlığında bütün çabasıyla bu ulusal birliği güçlendirmeye çalışmıştı. Ve kuşkusuz O’nun en büyük niteliklerinden biri, birleştirici oluşu ayrı düşünen, birbirinden ayrı değerlere bağlı kişileri ve grupları aynı amaç doğrultusunda çalıştırmayı bilmesi idi. Kişilerin yalnız kendilerini “vatan kurtarıcı”, karşısındakileri de “vatan haini” olarak görmeye başladıkları anda ulusal birliği sağlayan bağların gevşemesi ve bölünmelerin artması doğaldı. Bunu “kardeş kardeşi vurur mu?” diye bir marşla önlemenin olanak dışı olduğu son yılların kör dövüşü ile daha iyi anlaşıldı. Yeniden ulusal birliği sağlamaya, bir başka deyimle Atatürk’ün uygulamasına dönmek zorunda kaldığımız bu dönemde, davranışımızın esası herhalde yalnızca suçlamak değil, kazanmaya çalışmak olmalıdır.
Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü yaşatan ve yaşatacak olan başlıca özelliklerden biri de O’nun yaptığı devrim ve devrimcilik anlayışıdır.
“Uçurum kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet… Ve bunları başarmak için arasız devrimler… İşte Türk genel devriminin kısa bir deyimi.”
İşte 9 Mart 1935’te Atatürk’ün kullandığı sözcüklerle kendisinin gerçekleştirdiği Türk Devrimi’nin tanımı ve boyutları…
Unutmamak gerekir ki Atatürk, bir düzeltici, düzenleyici eski deyimle ıslahatçı değil, bir devrimcidir. Giriştiği devrimde uygulayacağı yöntemi de daha 1918’de saptamıştır. Tedavi için bulunduğu Karlsbad’ta 6 Temmuz 1918 günü anı defterine şunları yazmıştır:
“Benim elime büyük bir yetki ve kudret geçerse, ben toplumsal hayatımızda arzu edilen inkılabı, bir anda bir ‘coup’ ile uygulayacağımı sanırım. Çünkü ben, kimileri gibi, halkın düşüncelerini, bilginlerin düşüncelerini yavaş yavaş benim tasarımlarım derecesinde tasarlamaya ve düşünmeye alıştırmak yoluyla bu işin yapılabileceğini kabul etmiyorum ve böyle bir harekete karşı ruhum isyan ediyor!”
Bu yüzden Atatürk Devrimi, toplumu hazırlayarak ama kısa bir sürede ve yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilmiştir. Başka türlü davranılmasına da dönem ve ortam elverişli değildi. Düzenleme girişimleri Osmanlı İmparatorluğu’nu çökmekten kurtaramamıştı. Devrim için de Atatürk’ün de belirttiği gibi “zaman”a dayalı iki ayrı uygulama vardı:
“Türkiye’yi derece derece mi ilerletmeli, ani olarak mı? İki yöntem var. Biri bilinen, Fransız Devrimi’ndeki yöntem: Rejimler değişecek, devrimlere karşı, karşı devrimler yapılacak. Sağ, solu tepeler, sol sağı süpürürken bir de bakılacak ki bir buçuk yüzyıllık zaman geçmiş… Bu ulusun damarlarında o kadar bol kan ve önünde o kadar geniş zaman var mı?”
Kuşkusuz ki ne o kadar bol kan, ne de o kadar geniş zaman vardı.
“Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş yüzyılların gevşetici düşünüş biçimine göre değil, yüzyılımızın sürat ve hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana oranla daha çok çalışacağız. Daha az zamanda daha büyük işler başaracağız!”
Bu inanış ve düşüncede olan Atatürk, büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen toplumumuzda devrimleri halk oyuna başvuraraktan değil, ona dayanarak ve onu yüceltmeye yönelerek uygulamaya koymak zorunda idi:
“Arkadaşlar, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimler için, nurun ve aydının yoluna gideceğiz. Amaç ve hünerimiz, cahil kitleyi de nurlandırarak yolumuzda yürümek ve onu esenliğe çıkarmaktır. Cumhuriyetimizi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak isteğimizi köstekleyecek herhangi bir halkoylamasına gitmek, yalnız cehalet değil, hıyanet olur. Yüzde sekseni okumaz – yazmaz bırakılmış bir memlekette devrimler halkoylaması ile olmaz.”
Ne yazık ki Atatürk döneminde Anayasamıza da giren ve okul kitaplarında “Türk ulusunun yükselme aşkını simgeleyen ulusal nitelik” diye tanımlanan devrimcilik ilkesi de günlük siyasa aracı olarak kullanıldı ve tutan, tutmayan devrimler diye bir ayrıma gidilerek yörüngesinden saptırıldı. Günümüzün başdöndürücü gelişmeleri karşısında çağdaşlaşmaya bir sınır çizilemeyeceğine göre, Atatürk’ün devrimcilik anlayışını kendi dünya görüşümüz doğrultusunda değiştirip yozlaştırmak ne kadar sakıncalı ise, onu 1938’lerde tamamlanmış bir evre diye tarih kitaplarına hapsetmeye de hakkımız olmasa gerektir. Çünkü geçmişi tüm özellikleriyle yeniden yaşamaya olanak yoktur. Eğer Atatürk’ün devrimine inanıyorsak onu yeniden değerlendirmek, güçlendirmek ve sürdürmek zorundayız.
Yaşayan Atatürk’ten söz ederken, üzerinde en çok durulması gereken konulardan biri de laikliktir. Dinsel gibi görünen laiklik kavramı aslında yönetimsel ve siyasal bir görüş ve değerlendirmedir. Atatürkçülük açısından da bir düşünce, yaşam, davranış ve eylem biçimi olup çağdaşlaşmanın ana yolu niteliğindedir.
Tek Tanrılı evrensel dinlerin yayılışından sonra Doğu’da ve Batı’da yüzyıllarca süren din ve mezhep savaşlarına, ancak vicdan özgürlüğüne yönelinmekle son verilebilmişti. Giderek laiklik kavramını ortaya çıkaran bu yöneliş, imparatorluktan ulusal devlete, halifelikten cumhuriyete geçişte Türkiye için daha da önem taşıyordu. Çünkü tüm diğer uluslara oranla daha büyük bir hoşgörü ile Müslüman olmayan uyruklarına devrine göre çok büyük ölçüde bir vicdan özgürlüğü ve tapınma serbestliği tanıyan Türkler, Müslüman “ümmet”in bir parçası olarak kendilerini bu özgürlükten yoksun kılmışlardı. Dahası, imparatorluk eski gücünü yitirmeye başlayınca dinsel görüş açıları daha da daralmış ve kimi farklı düşünceler ve eylemler dine aykırı sayılarak suçlanmış, mezhepler ve tarikatlar arasında sürtüşmeler, çatışmalar artmıştı. Tarihsel gelişme ve değişmeleri çok iyi inceleyen Atatürk, aslında bir “saltanat” demek olan Halifeliğe son verirken laikliği de bir yaşam ve yönetim biçimi olarak görmüştü. Laiklik aynı zamanda Türkiye’deki değişik din ve mezhepteki toplulukları birleştiren bir öğe olacaktı.
Onun döneminde okullar için yazıldığından söz ettiğimiz Medeni Bilgiler kitabında laiklik şu satırlarla yer almıştı:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, tüzükler, bilimin çağdaş uygarlığa sağladığı esas ve şekillere, dünya gereksinmelerine göre yapılır ve uygulanır. Din inanışı vicdani olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, ulusumuzun çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı nedeni görür.”
Evet. Çağdaşlaşmanın başlıca koşulu, laik düşünce, yaşam ve yönetimi kabullenip güçlendirmeye dayanıyordu. Gene Medeni Bilgiler kitabında vurgulandığı gibi, vicdan özgürlüğü de ancak böyle sağlanabilecekti:
“Her kişi istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü siyasi bir fikre sahip olmak, mensup olduğu bir dinin gereklerini yapmak ya da yapmamak hak ve özgürlüğüne sahiptir. Kimsenin düşüncesine ve vicdanına hâkim olunamaz.”
“Vicdan özgürlüğü salt ve saldırılamaz, kişinin doğal haklarının en önemlilerinden tanınmalıdır.”
Atatürk, genç Türkiye Cumhuriyeti için bağnazlığı ve din sömürücülüğünü en büyük tehlikelerden biri olarak görüyordu. 20 Mart 1923’te Konya’daki bir konuşmasında, bağnazların girişecekleri bir gericilik hareketinden söz ederken, böyle bir girişimin hemen bastırılması gereğini de belirtmişti:
“Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim kişisel imanıma, yalnız benim amacıma değil… O adım, benim ulusumun hayatıyla ilgili: O adım ulusumun hayatına karşı bir kasıt… O adım, ulusumun kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı düşüncede olan arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir.”
Çünkü O, vicdan özgürlüğüne karşı olan bağnazlığın kısa bir sürede giderilemeyeceğini biliyor ilk fırsatta bu gibi çevrelerin harekete geçeceklerini sezinliyordu. 1930 Şubatı’nda “Din özgürlüğüne, genellikle vicdan özgürlüğüne karşı bağnazlık kökünden kurumuş mudur?” sorusuna yanıt olarak yazdığı sözler bunu göstermektedir:
“…Bu söylediklerimizden şu sonuç çıkar ki, aramızda özgürlük engellerinin yok olduğuna, bizim gibi düşünen ve duyanlarla birlikte yaşadığımıza hüküm vermek güçtür. O halde görülen hoşgörü değil, güçsüzlüğün dermansız bıraktığı bağnazlıktır!”
Bu acı gerçeği yıllar sonra anlamış olmalıyız artık. Atatürk’ten sonra laiklik alanında boyuna ödün vermenin, bu temel ilkeyi önce “Din ile devlet işlerinin ayrılması” diye basite indirgemenin, arkasından “laiklik dinsizlik değildir” sloganı altında onu boş bir kalıp haline getirip içini yine bağnazlıkla doldurma çabalarının ve dini siyasaya araç etmenin ne bölünmelere, çatışmalara yol açtığını toplum olarak yaşadık. Şimdi kurtuluşu ve birleşmeyi laiklikte görüyor ve Atatürk dönemine dönmeye çalışıyoruz. Ancak unutmayalım ki O’nun laiklik anlayışında ve uygulamasında “zorunlu din eğitimi”nin yeri yoktur.
Bütün bunların ötesinde, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü yaşatan ve yaşatacak olan ana öğelerden biri de O’nun düşünce ve eylemlerinin geleceğe açık olması, yeni temeller üzerine kurduğu Cumhuriyeti koruma ve yüceltme görev ve sorumluluğunu gelecek kuşaklara, Türk gençliğine emanet etmesidir. Bugünü yarınlara bağlayan en güvenilir köprüler gençler, yeni kuşaklar olduğuna göre yarına güvenme ancak ve ancak gençlere güvenmekle olabilir. Atatürk’te bu güven daha Birinci Dünya Savaşı günlerinde doğmuştu. O günlerin genç gazetecisi Ruşen Eşref Ünaydın’a verdiği fotoğrafa 24 Mayıs 1918’de şunları yazmıştı:
“Her şeye karşın muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve ulusun hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlaksızları içinde, salt vatan ve gerçek aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir.”
Atatürk’ün gençliğe güveninin nedenlerini gene kendisinin Mazhar Müfit Kansu’ya söylediği şu sözlerde buluyoruz:
“Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl karşı koyduğumuz daha doğrusu milletin istek ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli ve gelecek kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir. Zaten her şey unutulur. Fakat biz her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki hiçbir şeyi unutmayacaktır. Geleceğin ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.”
Günlük dalgalanmalar ve değişik etkenler arasında geleceğe doğru yol alan gençlik Atatürk’ün hazırladığı ortamdan yararlanmakta ve onun düşünce ve uygulamalarından güç almaktadır. Düşündükleri ve yaptıkları ile geleceğe yön veren Atatürk, kuşkusuz ki gelecek kuşaklarca da unutulmayacak ve bir esin ve güç kaynağı olarak yaşamaya devam edecektir.
ATATÜRK DEVRİMLERİNİN BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE DİL DEVRİMİ
Prof. Dr. Şerafettin TURAN
Atatürk’ün doğumunun 100. yıldönümüne girerken O’nun başlattığı dil çalışmalarının bir devrim olup olmadığı ve toplumumuza yarar mı zarar mı getirdiği tartışmaları da ne yazık ki giderek yoğunlaşmaktadır. Oysa liseler için yazılan IV. cilt Tarih’in 1934 baskısında bile Türk Dil Kurumu’nun kuruluşu ve Türkçenin özleştirilmesi çalışmaları Cumhuriyet kuşaklarına Dil İnkılâbı Hareketi başlığı altında sunulmuştu.
Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında “Türk devrimi nedir?” sorusunu, “Bu devrim, sözcüğün bir anda dolaylı olarak belirttiği ihtilal anlamından başka, ondan daha geniş bir değişikliği belirlemektedir” diye yanıtlayan Atatürk, devrim’i şöyle tanımlamaktadır:
“Devrim var olan kurumları zorla değiştirmek demektir. Türk ulusunu son yüzyılda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine, ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır.”
O’nun kimi kez “devrim” (inkılâb), “Türk devrimi” diye tekil, kimi kez de “inkılâbat, inkılâblar, devrimler” ya da “Türk Genel Devrimi” diye çoğul biçimde kullandığı devrimlerle güdülen amaç, bilindiği gibi, önceden bütün açıklığıyla saptanmıştır. Gerçekten de Atatürk, 1925’teki Kastamonu konuşmasında:
“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını, tümüyle çağımıza uygun ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır” diye devrimlerin ana doğrultusunu göstermiş ve daha sonraki yıllarda da, özellikle “Onuncu Yıl Söylevi”nde bunu yinelemekten geri kalmamıştır.
Türk toplumunu çağdaş düzeye ulaştırma aynı zamanda bir çağ değişikliği de demektir. Bu yüzdendir ki başarıya ulaşan Atatürk, “Biz büyük bir devrim yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük” diyebilmiştir. Ve yine olumlu sonuçların alınmasına dayanarak 1935’te genel bir değerlendirme yapma olanağını bulmuştur:
“Uçurum kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet… Ve bunları başarmak için arasız devrimler… İşte Türk Genel Devrimi’nin bir kısa deyimi.”
Atatürk Devrimlerinin en belirgin özelliklerinden biri de, bunların belirli bir sıraya göre ve zamanı geldiğinde uygulamaya konulmalarıdır. Bu genel dizge içerisinde Dil Devrimi, Harf Devrimi’nin gerçekleştirildiği 1928 yılında gündeme girmişti. Yeni Türk Abece’sini saptamak için oluşturulan kurul, daha çok “Dil Kurulu” adı altında çalışmalarını sürdürmüştü. Ahmet Cevat da dile ilişkin yazılarını Muhtaç Olduğumuz Lisan İnkılâbı Hakkında Bir Kalem Tecrübesi adını koyduğu bir kitapta toplamıştı. 1930’a gelindiğinde Milli Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü Taray, “Harf Devrimi’yle, dilimizi içine çekip batıracak büyük bir hendeği atladık. Şimdi sıra dilimizin bu devrimin gereklerini karşılamasına kaldı” diyerek, zamanın geldiğini vurgulamıştı. Yeni bir atılımla sürdürülmesi gereken dil çalışmaları için yeni bir örgütlenme de zorunlu görüldüğünden Atatürk’ün isteğiyle 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu kurulmuştu.
26 Eylül 1932’de toplanan Birinci Türk Dili Kurultayı’nda amaç ve yöntem belirlenirken, dilde devrim yapılıp yapılamayacağı uzun ve oldukça sert tartışmalara yol açmıştı. Başta Hüseyin Cahit Yalçın olmak üzere kimi üyeler dilde ancak “doğal bir evrim”in geçerli olabileceği görüşünü savunmuşlar, buna karşın birçok üye de Türkçe için devrimden başka bir yol olamayacağını dile getirmişlerdi. Bu arada konuşan Fuad Köprülü, Türkçe yönünden ve dilin zenginliği ile bağımsızlığı açısından son yüzyıllarda ileriye doğru bir gelişme değil de geriye doğru bir gelişme gözlendiğini dili düzeltmek için o güne değin yapılan çalışmaların güçsüz birer akım olmaktan öteye geçemediklerini belirterek evrimci görüşü savunanlara karşı çıkmış ve “Görünüşte bir bilim cilasına bürünen bu sav, bütün devrim hareketlerine karşı her zaman kullanılan eski bir silahtır” demişti. Konuşmasını sürdüren Köprülü, 26 Eylül tarihini “Ulusal Rönesansımızın başlangıcı” olarak nitelendirmiş ve başlayan Dil Devrimi ile Atatürk’ün “ulusuna armağan ettiği büyük devrimler zinciri”ne yeni bir halka eklendiğini vurgulamıştı.
Dilde devrim ilkesi benimsendiği içindir ki, ilk Kurultay’dan sonra yönetim kurulunun Atatürk’ün başkanlığında yaptığı toplantıda Dil Devrimi’nin amacı bütün yönleri ile açık seçik saptanmış ve 17 Ekim 1932’de bir bildiri ile açıklanmıştı:
“1- Türk dilini ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek,
Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın önümüze koyduğu tüm gereksinmeleri karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek.
2- Bunun için, yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış öğeleri atmak,
Halkçı bir yönetimin istediği biçimde, halk ile aydınlar arasındaki nitelikçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak,
Ana öğeleri Öz Türkçe olan ulusal bir dil yaratmak.”
49 yıldır uygulanmakta olan bu ilkelere ve söz konusu metne eklenecek hiçbir sözcük bulunmadığı kuşkusuzdur.
Atatürk devrimlerinin bir başka özelliği, bunların birbirleriyle ilgili, birbirlerini tamamlar, birbirleriyle uyumlu olmalarıdır. Kendisine yöneltilen “En büyük devriminiz hangisidir?” sorusuna yanıt veren Atatürk bunu şöyle belirtiyor:
“Benim yaptıklarım birbirine bağlı ve gerekli işlerdir. Bana yaptıklarımdan değil, yapacaklarımdan sorunuz!”
Bir bütünlük gösteren devrimler içerisinde Dil Devrimi’nin yerini de Birinci Kurultay’da yine F. Köprülü şöyle dile getirmişti:
“26 Eylül (Dil Devrimi), birbiriyle uyumlu ve büyük bir bütün oluşturan Türk Devrimi’nin en doğal ve belki en çarpıcı sonucudur.”
Bu niteliği ile de Dil Devrimi, Türk toplumunun ulusal çehresinin değişmesinde etken olan ana öğelerden biridir. 9 Mart 1935’te bu değişikliği belirleyen Atatürk, Dil Devrimi’nin oynadığı rolü de vurgulamıştı:
“Bugüne değin kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çehresini kesin çizgileriyle ortaya çıkarmıştır.”
“Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, bilimsel, müzik ve teknik kurumlarıyla, kadını erkeği her hakta eşit yeni Türk toplumu, bu son yılların oluşumudur.”
Öte yandan Dil Devrimi, tüm Atatürk devrimlerine egemen olan ana ilkeleri yansıtması ve onları desteklemesi yönünden de ayrı bir değer taşır. Türk Genel Devrimi’nin vazgeçilemez ana öğelerinden olan Dil Devrimi, kendi içinde de bir bütün olarak her şeyden önce devrimci bir atılımdır. Bunun yanıbaşında Dil Devrimi, “ulusçuluk” ilkesinin en belirgin bir uygulaması olmuştur. Atatürk’ün ulus ve ulusçuluk anlayışında Öz Türkçe ulusal dil olarak ana kaynaklardan biridir. Ayrıca O, Türkçenin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması gerektiği yolundaki buyruğunu verirken, dil ile ulusal duygu arasındaki ilişkiye de dikkati çekmekten geri kalmamıştır:
“Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir.”
Bursa’daki gericilik olayı üzerine 6 Şubat 1933’te bir demeç veren Atatürk, dilin ulusal benlik yönünden önemini bir kez daha vurgulayıp, “Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk ulusunun ulusal dili ve ulusal benliği, bütün hayatında egemen ve esas kalacaktır” diye gürlemiştir. Bu nedenledir ki, ulusal dili oluşturmayı amaçlayan Dil Devrimi’ni herkesten çok, boyuna ulusçuluktan söz edenlerin desteklemesi gerekir!
Konuşma dili yazı dili arasındaki ayrılığı, halk ile aydınlar arasındaki uçurumu gidermeye yönelen Dil Devrimi “halkçılık” ilkesinin de bir gereği ve uygulanması idi. Bu girişim Ziya Gökalp’in özlediği “halka doğru” olmanın da ötesinde, halk içinde, halk ağızlarından yararlanılarak gerçekleştirilmek istenen halkçı bir atılımdı.
Dil Devrimi, Atatürk Devrimlerinin eksenini oluşturan “laiklik” ilkesinin yerleşip güçlenmesine de destek olmuştur. Daha dilde devrime girişmeden, dinsel görevlerin yerine getirilmesinde Türkçe kullanılmasına büyük önem veren Atatürk, 7 Şubat 1923’te Balıkesir Paşa Camii’nde minbere çıkarak “Hutbeler tümüyle Türkçe ve devrim gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır” kararını açıklamış ve böylece halkın anladığı ilk Türkçe hutbe örneğini de vermişti. Arkasından hilafetin kaldırılması ve medreselerin kapatılması ile okullardaki Arapça öğretime son verilmiş ve yarı kutsal bir dil sanılan Arapça bu üstünlüğünü yitirerek yerini Türkçeye bırakmıştı. 18 Temmuz 1932’den başlayarak da bütün Türkiye’de ezanın Türkçe olarak okunması yurt ufuklarında anadilin yankılanmalarına yol açmıştı. Ne yazık ki, 1950 seçimlerinden sonra siyasal iktidar ezanı yine Arapçaya çevirerek laisizmin uygulanmasında büyük bir ödün vermiş ve bunu düzeltmek olanağı da bulunamamıştır.
Dil Devrimi’nin giderek güçlenmesine koşut olarak yazı dili ile halkın konuştuğu dil arasındaki büyük ayrılığın azalması, ülkemizde demokrasinin yerleşmesine de yardım etmiştir. Ulusal egemenlik yalnızca halkın belirli dönemlerde oy vermekle kalmayıp, nasıl yönetildiklerini anlamalarına, kendileri için uygulanmakta olan yasaların, yargı kararlarının dillerini anlamalarına sıkı sıkıya bağlı bir kavram olduğundan Türkiye’de buna ancak Cumhuriyet döneminde ve Dil Devrimi ile yönelinebilinmiştir. Yoksa kurumumuzun ilk başkanı Samih Rıfat’ın da belirttiği gibi, yönetilen halkın, yöneticilere yalnız derin bir güvenle bağlı olması ve içeriğini anlamadığı yasalara yalnızca boyun eğmek zorunda olduğu bir güç gözüyle bakması demokrasinin yerleşmesi için yeterli olamazdı.
Öte yandan, dil ile düşünce arasındaki yakın ilişki dikkate alındığında, çağdaş uygarlık kavramlarına Türkçe karşılıklar bulmak, çağdaş düşüncenin bilinçli olarak Türk düşün hayatına aktarılmasına da yardım etmiştir. Bu yüzdendir ki Samih Rıfat, 1932’de şöyle konuşmuştu:
“Uygar düşünce konusunun dil ile çok ilgili olduğunu kabul etmek zorundayız… Şunu kesinlikle bilmeliyiz: Dilimizin söz varlığı içinde Arapça terimlerden ve deyimlerden bir kısmı, yabancı ve donmuş kalıplar durumunda yaşamış bile olsaydı, salt bunların yaşayışımıza aşıladığı skolastik anlamlardan dolayı hepsini yenilemek, değiştirmek zorundayız.”
Bütün bunların dışında, Dil Devrimi aynı zamanda ulusal kültür alanında girişilmiş büyük bir atılımı simgelemektedir. Çünkü Atatürk’ün ‘tam bağımsızlık’ anlayışına göre Kurtuluş Savaşı ve Lausanne Antlaşması ile kazanılan siyasal bağımsızlığın, kültür ve ekonomi alanlarında da tamamlanması gerekmekteydi. Dil, ulusal kültürümüzün ana öğelerinden biri olduğuna göre dilin özleşmesi bir bakıma kültürde de öze dönmek olacaktı. “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” diyen Atatürk, kültürü “Okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, anlağı eğitmektir” biçiminde tanımlıyordu. Bu tanımda herkesin kolaylıkla konuşup anlaşabileceği, yazacağı ve okuyup anlayacağı ortak dilden, özleşen Türkçeden söz edildiği açıktır. 1936’da toplanan Üçüncü Türk Dili Kurultayı’na sunulan çalışma yazanağında Dil Devrimi’nin bu yönü şu satırlarla belirtilmişti:
“Türk Dil Devrimi’nin uygulamadaki dileği, yazı dilimizle konuşma dili arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak, böylece Cumhuriyet Türkiyesi’nde herkesin kolaylıkla okuma yazma öğrenmesine, okuduğunu anlamasına, düşündüğünü yazmasına meydan açmaktır.”
Dil Devrimi’nin yanıbaşında, tüm sanat dallarında yapılan atılımlar ve geleneğe bağlı değerler getirerek çağdaş düşünceye ağırlık kazandırılması, kültür yaşamında yeni bir değerlendirme ve ulusal öze dönmek anlamına geldiğinden, Atatürk Devrimleri aynı zamanda kültür alanında da bir devrim olarak nitelendirilmiştir. Bu nedenledir ki, Türkiye, İran ve Pakistan’ın oluşturduğu Kültürel İşbirliği (RCD) çerçevesinde 1967’de ülkemizde düzenlenen bir toplu çalışmaya Atatürk Önderliğinde Kültür Devrimi adı verilmiştir. Benzer adlarla kimi araştırmalar ve kitaplar yayımlandığı gibi, son olarak Sayın Cevdet Perin’in çıkarttığı kitap da Doğumunun Yüzüncü Yılında Atatürk Kültür Devrimi adını taşımaktadır.
Son olarak Dil Devrimi’nin kısa bir sürede sonuçları alınabilecek bir olay olmayıp devamlılık gösteren bir süreç olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu da dilin özelliğinden ve içeriğinden kaynaklanmaktadır. Dil Devrimi’nde diğer devrimlerde olduğu gibi amacı, ilkeleri, uygulama yöntemlerini belirleyen bir yasa çıkarma olanağı yoktur. Dil, onu konuşanların, yazanların ve onu sevenlerin ortak katkılarıyla özleşip gelişebileceğinden, kimi kuralları ya da sözcükleri buyuran ya da yasaklayan bir yasa, devrimi gerçekleştirmek, ulusal dili sağlamak bir yana dursun, var olan ikiliği sürdürmekten başka bir yarar sağlayamayacağı için Dil Devrimi’ni öngören özel bir yasa düzenlenmemiştir. Ve yine dil çalışmalarının hükümetlere bağlı bir resmi örgüt ya da çok az üyenin çalıştığı bir dil akademisi aracılığı ile değil de özgürce tartışmaların yapılabileceği özel bir kuruluş çatısı altında yürütülmesi uygun görüldüğü için dernekler düzeyinde bir kurumun, Türk Dil Kurumu’nun kurulması yoluna gidilmiştir.
Kurumun gerçek kurucusu ve koruyucu başkanı olan Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu salt uzmanlardan oluşan bir kuruluş olarak da düşünmemiştir. Gerçekten de, kabul edilen ilk tüzükle “kendisinde yasal nitelikler bulunan her Türk’ün Türk Dil Kurumu’na üye olabileceği” kabul edilmiştir. Yine bu düşünce iledir ki, Birinci Kurultay’dan önce yayımlanan bildiride, “Kadın erkek her Türk yurttaş… kendini Kurultay’a çağrılmış saymalıdır” denilmiştir. 1936 Kurultayı’nda ise üyelik sınırları daha da genişletilerek kurumun çalışma kollarına seçilenlerin kurum üyeliğini de almış sayılacakları yolunda bir hüküm eklenirken, Başkan Saffet Arıkan, bu özelliği bir başka biçimde de vurgulamak gereğini duymuştur:
“Türk Dil Kurumu, kimi bağnaz dilciler gibi yalnızca bir alana saplanıp kalmak, yalnız koyu Türkolog olmak düşüncesinde değildir!”
Atatürk’ün saptadığı ve uyguladığı amaç ve ilkeler doğrultusunda çalışmalarını 49 yıldır sürdüren Türk Dil Kurumu üyeleri ve Türk Dil Devrimi’nden yana olanlar için günümüzün en önde gelen sorunu, kuşkusuz ki bilimsel ve teknik ilerlemelere koşut olarak Türkçeye dolan terimlere ve sözcüklere karşılık bulmaktır. Geri dönülmesine artık olanak bulunmayan dil devrimimizin bu evrede de başarıya ulaşacağına inanıyor ve doğumunun 100. yıldönümünde Atatürk’ün ağzından sesleniyoruz:
“Türk ulusunu ve Türk dilini uygarlık tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz!”
SON
Nurer UĞURLU başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıştır.
Dizgi – Baskı – Yayımlayan:
Yenigün Haber Ajansı
Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Eylül 1998
YAZI DEVRİMİNİN ÖYKÜSÜ
SAMİ N. ÖZERDİM
GEÇMİŞE KISA BİR BAKIŞ
Türkler, Müslümanlığa girmeden önceki dönemlerinde, kendi alfabeleri olan Köktürk, Uygur alfabelerini, zaman zaman başka alfabeler de kullanmışlardır. Müslümanlığı kabul ettikten sonra, aşağı yukarı bin yıllık bir süre içinde, Arap harfleriyle okuyup yazmışlardı.
Arap harfleri Türk diline uygun değildi. Türkçenin, İslam kültür çevresine girildikten sonra, Arap ve Fars dillerinin etkisi altında bozulduğu, Arapça, Frasça sözcüklerle dolduğu, Osmanlıca denilen bu karma dilde Türkçe sözcüklerin giderek azınlıkta kaldığı bilinir. Osmanlıca, yalnız yabancı sözcüklerle değil, yabancı dillerin kurallarıyla, tamlamalarıyla da dolup taşmıştı. Birkaç yüzyıl önceden, hatta geçen yüzyıldan değil, cumhuriyet döneminin ilk yıllarından alınacak örnekler bile bunu kanıtlar. (Örneğin, Ekler bölümündeki yasa metinlerine bir göz atınız.) Osmanlıca, sürekli olarak yazım (imla) sorunlarıyla karşı karşıya kalmış, Türk harfleri kabul edilinceye değin, harflerin düzeltilmesi, yazımın durulması yolunda öneriler, tartışmalar, girişimler, dernekler birbirini izlemiş; ancak çıkar bir yol bulunamamıştı. Arada, Latin harflerinin kabulünü isteyenler de olmuştu.
Soruna değinenlerin ilki Münif Paşa’dır. Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’de (Osmanlı Bilim Derneği) verdiği konferansla bu konuyu ortaya atmıştı.

- yüzyılın ikinci yarısından sonra, alfabe ve yazım sorunlarını Ali Suavi, Namık Kemal ve başkaları tartışma alanına getirdiler. Şinasi ile Emüzziya Tevfik, birtakım düzeltme girişimleri yaptılar. Şemsettin Sami de bunlara katılır. Ancak, onun Latin harfleri üzerinde de durduğu, Arnavutlar için Latin alfabesi düzenlediği bilinir (1). O yıllarda, Latin harflerinin yandaşları bulunduğu, Namık Kemal’in konuya değinen mektuplarınıdan anlaşılıyor (2). Yenişehirli Avni’nin düşünceleri de anılmalıdır (3).
Azeri yazar ve düşünür Fethali Ahundzade’nin (Ahundof) burada anılması gerekir. 1863’te İstanbul’a, harflerin düzeltilmesi için bir tasarı ile gelmiş; ancak, tasarısı ilgi görmüşse de bir sonuca bağlanmamıştı. Ahundzade’nin, İslav (kimilerine göre Latin) harflerine dayanan bir alfabe önerisiyle Türkiye’ye bir kez daha geldiği de belirtilmektedir. (4)
1908 Meşrutiyeti’nden sonra alfabe ve yazım sorunları yeniden ortaya çıktı. 1. Dünya Savaşı’ndan önce, Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Enver Paşa, orduda kullanılmak üzere Enver Paşa Yazısı denilen, munfasıl (ayrışık) harflerle yazılan bir alfabeyi uygulamaya koydu. Aslında bitişik yazılan Arap harfli sözcükler, bu alfabe ile, bu harflerde pek az olan sesli harflerle (ünlüler) pekiştirilerek, Latin harflerine benzer bir biçimde yazılıyordu. Ancak, ayrı yazılış Arap harflerine uymadığı için bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı.
Dr. Milaslı İsmail Hakkı, Ismayıl Hakkı (Baltacıoğlu), Ispartalı Hakkı gibi yazar ve eğitimciler, harflerin düzeltilmesi için sürekli çalıştılar; bu arada komisyonlar, dernekler de kuruldu.
Öte yandan, başta İçtihat dergisi sahibi Dr. Abdullah Cevdet, Kılıçzade Hakkı (Kılıçoğlu), Tanin gazetesi, başyazarı Hüseyin Cahit (Yalçın), gazeteci, yazar Celâl Nuri (İleri) olduğu halde, daha ileri düşünenler Latin harflerinin kabulü için yazdılar, tartıştılar. Latin harfi yandaşları içinde, hatta Meşrutiyetten önce, Hafız Ali Efendi adlı bir hocanın da bulunması dikkate değer (5).
Ancak, 1862’den beri süregelen bu savaşımlar (6) 1928’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Gordion düğümünü kesercesine bir kesinlikle, Latin temeline dayanan Türk alfabesini getirmesi ile çözümlendi.
Arap harflerinin Türk diline neden uymadığı üzerinde uzun uzun durulabilir. Bu konuda bir fikir verebilmek için, bugünkü alfabemizdeki harf sırasına göre, Arap harflerinin sakıncalarını özetleyeceğiz.
Arap harflerinin en büyük eksiği, ünlülerin azlığıdır (7). Türklerin sonradan eklediği (he) ile birlikte bu harflerde dört tane ünlü vardı: Elif (hemze), Vav (v), Ye (y), Elif: a, e, i, önüne y konulduğunda ı, v konulduğunda: o, ö, u, ü seslerini verirdi. Vav, ünsüz olduğu halde, sözcük başlarında Elif ile birlikte ünlüye dönüşür, sözcüklerin içinde: o, ö, u, ü seslerini de verirdi. Ne var ki, sözcük sonunda bu ünlüler, bir başka ünsüzle, Ye (y) ile gösterilirdi. ”Sulu” demek için (”sulı” yazmak gerekirdi. Ye (y) ünsüzü, sözcük başında elif ile, ortada ve sonda ise yalnız başına: ı, i ünlülerine dönüşürdü. He, sözcük ortasında ve sonunda e sesi verirdi. Arapçadan geçmiş, Arapça kökenli sözcüklerde kullanılan ayn harfinin de: a,i, ö,u seslerini karşıladığı olurdu.
Ünsüzlere gelince; dal (de) harfinden başka, tı adı verilmiş bir başka t sırasında d okunurdu. Örneğin, Adana adındaki d, tı ile yazılırdı. Gayn (g), kaf (k), ünsüzleri, sözcüğe göre, g, ke, olarak da okunurdu. İleride görüleceği üzere, Latin harfleri üzerinde hazırlık yapılırken, bu ünsüzler, Arap harflerinde olduğu gibi birbirinden (ga,ge; ka ke) ayrılmak istenmiş, sonra, ünsüzlerin ince ve kalın olmasına göre istenen ses sağlanacağından, g, k olarak bırakılmıştır. Türk harflerinin kabulünden bu yana, Kaf (kalın k) harfi için Q önerilmiş durmuştur. Oysa, Türkçe’nin buna gereksinmesi yoktur. Örneğin, ”gaz”, ”gerçi”; ”kafa”, ”kedi” yazaraken özdeş ünsüzleri kullanıyoruz. Eskiden ke, ge, ğ, bu arada ”senin”, ”onun” sözcüklerinin sonunda kullanılan geniz ünsüzü (sağır kef) hep özdeş harfle yazılırdı; sonradan ge’yi ke’den ayırmak, geniz ünsüzünü belirlemek için çizgi, üç nokta gibi işaretlere gereksinme görüldü. (Geniz ünsüzü bugün n ile karşılanıyor; bu ses için ayrı bir işaretin gerektiği bugün de öne sürülür.) H ünsüzü için üç ayrı harf vardı: ha (noktasız), hı (noktalı) he ”Hazır” ha ile, ”ahlâk” hı ile, ”hele” ise he ile yazılırdı. He’nin ünlüye dönüştüğünü yukarıda gördük. Ha ile hı’yı birbirinden ayırmak olanaksız gibiydi; ünlü Türkçe (Osmanlıca) öğretmenleri arasında bile, hangi sözcüğün ha, hangisinin hı ile yazıldığını bilenlerin parmakla gösterildiği söylenirdi. S ünsüzü için üç ayrı harf vardı: Se (üç noktalı), Sin (dişli), Sat. Se’nin kullanılacağı Türkçe sözcük yoktur: Arapça’dan bir örnek: ”salise”. ”Serin” sin ile, ”satış” sat ile yazılırdı. T için de iki harf vardı: Te, tı. ”Tarih” t ile, ”takım” tı ile yazılırdı; tı’nın d sesi de verdiğini andık. Y’nin hem ünsüz, hem ünlü yerine geçtiğini de yukarıda gördük. Z için ise dört ayrı harf vardı: Zel (noktalı dal), ze (z), zı (noktalı tı), dat (noktalı sat). ”Zeki” zel ile, ”Zil” ze ile, ”mazi” dat ile, ”zarif” zı ile yazılırdı. Adındanda görüleceği üzere, dat, d sesi de verirdi: ”Fazıl” ya da ”Fadıl”.
Arap harfleri, Arap, Fars dillerinden geçen kimi sözcüklerin okunmasında ayrı bir güçlük yaratırdı. ”Mükemmel” sözcüğünde de bir tek m olduğu halde m’nin iki kez okunması gerekirdi. ”Mustafa”nın sonunda a değil y vardı, ama ı okunurdu.
Arap harfleri bitişik yazılırdı. Bu yüzden az yer tutardı. Bir iyiliği -varsa- budur; ikincisi de, yüzyıllar boyu işlenerek estetik bir güzellik kazanmış olmasıdır. Arap harflerinin pek çok çeşidi vardı: Rık’a, nesih, talik, sülüs ve daha başkaları. Hele arşivlerde çalışanların, iyi bildiği, divani, siyakat gibi, okunması ancak uzmanlarca becerilebilen çeşitler!(8) Arap harflerini öğrenebilmek için, sözcükleri klişe olarak ezberlemek gerekirdi. Bugün bir ilkokul öğrencisine, heceleri tek tek söyleyerek ”mükemmel” sözcüğünü yazdırabilirsiniz. Ne var ki, altmış yıl öncenin çocuğuna bu sözcüğü -eğer daha öne görmediyse- doğru yazdıramazdınız; çünkü, bugünkü harflerle verirsek ”mükemmel” o zaman ”mkml” olarak yazılırdı; dört tane ünsüzle… Bu yüzden bir sözcüğü birkaç biçimde okumak her günkü yanılgılardandı. (9)
Arap harfleri; başta, ortada, sonda başka biçimler alırdı. Bu yüzden basım işlerinde, eskiden, harf kasaları çok karışıktı (10).
Arap harflerinde büyük harf (majiskül)ler yoktu.
Şimdi, Türk harflerinin kısa bir süre içinde nasıl başarıldığını gözden geçireceğiz.
1.
ATATÜRK’ÜN YENİ TÜRK HARFLERİNİ
MUŞTULADIĞI GÜN
9 Ağustos 1928 Perşembe (11) günü akşamı Atatürk (o zamanki adı ile Gazi Mustafa Kemal Paşa), Sarayburnu Parkı’nda düzenlenen aile eğlencesinde, orada bulunan bir bayanın defterinden kopardığı yaprağa bir şeyler yazdıktan sonra ayağa kalkarak:
”…Sevinçliyim, duygulandım, bahtiyarım!” diye söze başlamıştı. ”Bu durumun bana esinlediği duyguları önünüzde ufak notlar halinde saptadım. Bunları içinizden bir yurttaşa okutacağım” (*)
Gazi’nin çağırdığı bir yurttaş kâğıda göz gezdirirken büyük devrimci, notları onun elinden alarak şunları söylemişti:
”Yurttaşlar, bu notlarım Türk harfleriyle yazılmıştır. Kardeşiniz bunu hemen okumaya çalıştı ve okuyabilir de. Ancak henüz tamamıyla alışmamış olduğu görülüyor. İsterim ki bunu hepiniz beş on gün içinde öğrenesiniz. Arkadaşlar, bizim ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gerçeği anlamak zorundayız. Anladığınızın izlerine yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Yeni Türk harfleriyle yazdığım bu notları bir arkadaşıma okutacağım, dinleyiniz.”
Gazi, elindeki kâğıdı, o zaman Bolu milletvekili olan Falih Rıfkı (Atay)’a vermiş, Atay kâğıtta yazılı bulunanları ağır ağır okumuştu. Atay’ın okuduğu kâğıtta Atatürk önce halk ile birlikte bulunmaktan aldığı büyük gücü açıklıyor; sonra, bir başka devrim atılışını ortaya koyuyordu: Eğlencede şarkı söyleyen Mısırlı şarkıcı Müniretülmehdiye’yi dinledikten sonra, müzik konusunda da konuşmuştu:
”…Benim Türk duyguları üzerindeki gözlemim şudur ki artık bu müzik, bu basit müzik Türkün çok gelişmiş ruh ve duygusunu doyurmaya yetmez.”
Notlar okunduktan sonra Atatürk yeniden ayağa kalkarak konuşmaya başlamış, bu arada şunları da söylemişti:
”…Çok işler yapılmıştır. Ama bugün yapmak zorunda olduğumuz, son değil, lâkin çok gerekli bir iş daha vardır: Yeni harflerini çabuk öğrenmelidir. Türk harflerini her yurttaşa, kadına, erkeğe (12), hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik ve ulusseverlik ödevi biliniz.
Bu ödevi yaparken düşününüz ki, bir ulusun bir toplumun yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olarak utanmak gerektir. Bu ulus utanmak için yaratılmış bir ulus değildir. Övünmek için yaratılmış, tarihi övünçlerle doldurmuş bir ulustur. Fakat ulusun yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu yanlış bizde değildir. Türkün karakterini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlarındır. Artık geçmişin yanlışlarını kökünden temizlemek zamanındayız. Yanlışları kökünden temizleyeceğiz. Yanlışların düzeltilmesinde bütün yurttaşların çalışmasını isterim. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğreneceklerdir.
Ulusumuz yazısıyla, kafasıyla bütün uygarlık dünyasının yanında olduğunu gösterecektir.” (13)
Atatürk, Latin harfleri üzerindeki düşüncelerini 1908’den bir iki yıl önce Bulgar Türkoloğu Manolof’a söylemiş, sonradan bu sözleri Arif Necip Kaskatı, Cumhuriyet gazetesinde (19.8.1948) Manolof’tan duyduğu gibi anlatmıştı: ”Batı uygarlığına girebilmemize engel olan yazıyı atarak, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizde Batılılara uymalıyız” demişti. Mustafa Kemal; sonra sözlerini şöyle tamamlamıştı: ”Emin olunuz ki, bunların hepsi bir gün olacaktır.”
Mazhar Müfit Kansu’nun, Türk Tarih Kurumu’nca yayımlanmış olan Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber adlı kitabına göre (1966, 1. cilt, s.111), 7/8 Temmuz 1919 gecesi, sabaha karşı, Atatürk ileride yapılacak işleri M.M. Kansu’ya not ettirmiş, bu arada Latin harflerinin kabul edileceğini de bildirmişti.
Halide Edip Adıvar’ın, Türkün Ateşle İmtihanı başlıklı anılarında, 1922 yılında Mustafa Kemal’in, Latin harflerinin kabulü olanağından söz ettiği yazılıdır. (Çan Yayınları, 1962, s.264; Atlas Kitabevi Yayını 1971, s.233)
Latin harflerinin kabulünden yana cumhuriyetin ilk yıllarında bazı kımıltılar olmuştu. 1923’te İzmir’de toplanan 1. İktisat Kongresi’nde bir işçi delege (İzmirli Nazmi) ile iki arkadaşı Latin harflerinin kabulünü ileri süren bir önerge vermiş, fakat Başkan Kâzım Karabekir Paşa bu önergeye karşı çıkmıştı. 1924 yılı milli eğitim bütçesi görüşülürken o günlerin genç milletvekillerinden Şükrü Saracoğlu alfabe konusuna da değinmiş, bilgisizliğin en başta gelen nedeninin Arap yazısı olduğunu söylemişti. Tanin gazetesinde Hüseyin Cahit (Yalçın), Kılıçzade Hakkı (Kılıçoğlu) bu düşünceyi desteklemişti. Bu yıl içinde Berlin’deki Türk öğrencileri ”Yeni Harfler Birliği” adlı bir dernek kurarak bütün Türk illeri için Latin harflerinin kabulünü istemişler, Yeni Yazı adlı bir de dergi çıkarmışlardı.(14)
Latin harfleri sorunu 1926 yılında yeniden alevlendi. Dilci, tarihçi ve yazarların çoğunluğu bu harflerin alınmasına karşı idi. Akşam gazetesinin anketine verilen yanıtlarda sadece üç kişi (Dr. Abdullah Cevdet, Mustafa Hâmit, Refet Avni) Latin harflerini savunuyor, geri kalan on üç kişi ise karşı çıkıyordu.(15)
Latin harflerinin kabul edilmesine hükümetçe 1927 yılında karar verildiği anlaşılıyor. 1928 yılına bu kararla girildi.
Türk basınında Falih Rıfkı (Atay), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Mithat Sadullah (Sander), Celâl Nuri (İleri) Latin harflerini destekleyen yazılar yazıyorlardı.
1928 yılının Ocak ayının 8’inde o günlerin Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) Türk Ocakları Merkez ve Hars Heyetleri’ne verdiği bir şölende Latin harflerinden yana konuşmuş; aynı yılın 8 Mart’ında Başbakan İsmet Paşa (İnönü), Türk Ocağı Hars Heyeti’nde Latin yazısı üzerinde bir danışma toplantısı yapmıştı. Bu arada İbrahim Necmi (Dilmen) ile Ahmet Cevat (Emre) Latin yazısını destekleyen yazılar yazıyorlardı.(16)
O zamanki CHP Genel Sekreteri Saffet (Arıkan) ile arkadaşlarının hazırladıkları Latin rakamları tasarısı 24 Mayıs günü Meclis’te kabul edildi. Konuşanlardan Hasan Fehmi ile Muhittin Nami, Latin harflerinin ne zaman kabul edileceğini sordular. Hasan Fehmi, Latin rakamlarını 1925’te uluslararası takvim ile birlikte kabul edebilirdik kanısında idi. Latin rakamları kanunu (sayı:1288) 1 Haziran 1928 günü yürürlüğe girmiştir. (17)
20 Mayıs 1928’de Milli Eğitim Bakanlığı, Başbakanlığa bir önerge sunarak Latin yazısının, uygulanması olanaklarını inceleyecek bir kurul kurulmasını istedi. Bakanlar Kurulu 23 Mayıs’ta öneriyi kabul etti. 27 Mayıs’ta yanıtını verdi. Günün sayılı yazarları(18) bu Dil Heyeti (Encümeni)’ne alındı. İsmet Paşa (İnönü), 17-19 Temmuz toplantılarına katılarak, alfabenin, o günlerde saptanmış olan kurallarının sakıncalı öğeleri üzerinde üyeleri uyardı. ”Türk Alfabesi” adını veren odur.
Encümen, hazırladığı Elifba Raporu’nu(19) 1 Ağustos’ta Gazi’ye sundu. Bu kitap, Latin harflerinin Türkçeye uygulanmasının temellerini saptamakta idi. Dil Encümeni 6 Ağustos’ta, Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati ile bir toplantı yaptı, alfabe bu toplantıda kesin biçimini aldı, Gazi’ye sunuldu. 9 Ağustos’ta bunu halka muştulayan Gazi Mustafa Kemal, 29 Ağustos’ta, İsmet Paşa’nın (İnönü), milletvekillerinin hazır bulunduğu bir toplantıda, Latin harfleriyle ilgili olarak, Dolmabahçe Kararları’nı aldırdı. (20)
Gazi, 1 Kasım günü, TBMM’nin açış söylevinde, Kanun’u kabul edecek Meclis’i şu sözlerle mutlulamaktaydı:
”Uluslar ailesine aydın, yetişmiş büyük bir ulusun dili olarak elbette girecek olan Türkçeye bu yeni canlılığı kazandıracak olan Üçüncü Büyük Millet Meclisi, yalnız ölümsüz Türk tarihinde değil, bütün insanlık tarihinde seçkin bir sima kalacaktır.”(21)
Hemen o gün öğleden sonra Meclis, kanun tasarısını görüşmeye geçti. O akşam, ”Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında” 1353 sayılı kanun Meclis’ten çıktı. (22) Kanun 3.11.1928 günü yayımlandı. 1929 yılının ilk günü Türkiye’de basılan her şey artık Latin harflerinden temelini alan Türk alfabesi ile çıkmaya başlayacaktı.
Latin yazısı, 1928’de Atatürk’ün Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü’nün Başbakan, Mustafa Necati’nin Milli Eğitim Bakanı bulunduğu mutlu günlerde, yukarıda kısaca anlattığımız üzere, Türk ulusuna armağan edildi. Türk dil özleşmesi de, ancak Latin harflerinin kabulünden sonra, bunun bir sonucu olarak daha kolayca ele alındı, bugünkü günlere ulaştı.
2.
YENİ TÜRK ALFABESİNE HAZIRLIK AYLARI
9 Ağustos’tan sonra yurdun her yanında aydınlarla halk yeni harfleri öğretmek, öğrenmek için yarışa girmiş; alfabeler basılmış, gazeteler dersler yayımlamış; sekiz on satırdan başlayarak uzun yazılara, bütün bir sayfaya değin yeni Türk harfleriyle yayın yapmak, başlıklarını değiştirmek gazeteler için tatlı bir iş olmuştu. Gerçi -hele gazeteler için, geçici de olsa- bir tehlike vardı. Bir anda değişen bir alfabe ile yayına başladıktan sonra okuyucu bulabilecekler miydi? Bu korku umulduğu kadar ağır sonuçlar vermemiş, yeni Türk harfleri sanıldığından da çabuk tutulmuş, öğrenilmiştir. Bu arada devlet, basına yardım elini uzatmıştı.
Gazi’nin Sarayburnu Parkı’nda verdiği söylevden sonra Dolmabahçe Sarayı’nda milletvekilleriyle Atatürk’ün maiyetinde bulunanlara yeni Türk harfleri üzerinde bir konferans verilmişti (11 Ağustos). Dil Encümeni’nden (Prof. Dr.) Ragıp Hulûsi (Özdem) gazetecilerle yaptığı konuşmada Milli Eğitim Bakanlığı’nın, ders kitaplarının basılması için iki yıl kadar bir zamanı gerekli gösterdiğini, imla (yazım) sözlüğü basıldıktan sonra gazetelerin bu süreyi beklemeden, birer ikişer, sütunlarını yeni Türk harflerine ayıracaklarını, en çok beş yıla değin Latin harflerinin tamamıyla yayılmış olacağını söylüyordu. (23)
Aşağıda da görüleceği gibi, her geçen gün, yeni Türk harflerini uygulama yürüyüşünü arttırmış, gazeteler 1 Aralık’ta tamamıyla yeni Türk harfleriyle çıkmaya başlamış, 1 Ocak 1929 gününden sonra ise Türkiye’de Arap harfleriyle hiçbir şeyin basılamayacağı yasaya bağlanmıştı.
Gazeteler, Gazi’nin söylevi üzerinden daha bir hafta geçmeden -bugün bize pek ilkel, pek bozuk gelen bir imla ile de olsa- başlıklar, küçük haberlerle yeni Türk harflerini kullanmaya başlamışlardı; bir yandan da halka yeni Türk harflerinin tablosunu veriyorlardı.
Her yerde kurslar açılmaya başlamıştı. İstanbul Hattat Okulu yeni Türk harfleri için bir ders açmıştı. İbrahim Necmi (Dilmen) Dolmabahçe Sarayı’ndaki derslerine devam ediyordu. CHP’de yapılan bir toplantıda, her mahallede bir dersane açılması kararlaştırılmıştı. İstanbul Şehremaneti (belediye) telefon rehberinin gelecek yıl yeni harflerle basılması için buyruk vermişti. Ticaret Odası’nda 15 Ağustos’tan beri imzalar yeni harflerle atılıyordu; yazılarda da bu harfler kullanılacaktı. İstanbul’da, Ankara’da bazı devlet dairelerinde kurslar açılmıştı. Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt), kasım ayında verilecek hukuk diplomalarının yeni harflerle hazırlanmasını emretmişti.
Dil Encümeni, 16 Ağustos günlü bildirisinde, bugüne değin basılan alfabelerin yanlış olduğunu, birkaç gün içinde çıkacak olan -kendileri tarafından hazırlanmış- kitabın beklenmesini anımsatıyor, yoksa yanlış alfabelerin geçersiz olacağını belirtiyordu. Bugünkü gazeteler Ertuğrul yatının adının yeni harflerle yazıldığını da haber veriyorlardı.
19 Ağustos’ta Cumhuriyet’te Gazi’nin Yunus Nadi’ye yeni Türk harfleriyle yazdırdığı bir not çıkmıştı; ”Yeni Türk Alfabesini güzelce öğrenmek ve öğretmek gerektir. Bunun için de elbette yıllara gereksinme yoktur.” diyordu(24). Bu arada eğitim müfettişleri için kurslar açılıyordu. Bu kurslarda yeni harfleri öğrenen müfettişler bunları öğretmenlere öğreteceklerdi. İstanbul’da yeni hafleri öğrenenler arasında bir yarışma açıldı; kazananlara 5.000 lira dağıtılacağı bildiriliyordu. 21 Ağustos’ta Darülfünun (istanbul Üniversitesi) yeni harfler üzerinde halka konferanslar vermeye başlamış, ilk konferansı Prof. Mustafa Şekip (Tunç) vermişti. Devlet Basımevi gerekli harfleri İstanbul’da döktürüyor, kitap basmaya hazırlanıyordu. Milli Eğitim Bakanlığı’na ilk yeni harfli dilekçe 21 Ağustos’ta(25) verilmişti. Seyrisefain (Devlet Denizyolları), vapurların adlarını yeni harflerle yazdırıyor, birçok kimseler aralarında yeni harflerle mektuplaşıyorlardı.
İllerde valiler, örneğin Samsun’da Vali Kâzım (Dirik), tahta başında memurlara ders veriyorlardı. Gazetelerde yeni harfli başlıklarla fıkralar, yazılar, sürekli dersler çıkıyordu. Devlet dairelerinde açılan kurslar arasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kursu da vardı; Diyanet İşleri Başkanlığı Başbakanlıkla yeni harfleri kullanarak yazışmaya başlamıştı bile (21 Ağustos).
Telgraf Umum Müdürlüğü yeni Türk harflerinin ”rümuzunu” saptamıştı.(26)
Bir yurt gezisine çıkan Gazi, 23 Ağustos günü Tekirdağ’da ”Az zaman sonra, yeni Türk harfleriyle gözler kamaştırıcı Türk manevi gelişmesinin erişebileceği gücün ve yaygınlığın uluslararası düzeyini gözlerimi kapayarak şimdiden o kadar parlak görüyorum ki, bu görünüş beni kendimden geçiriyor” diyordu(27). Ağustos’ta İstanbul’da bulunan milletvekillerine Gazi’nin de bulunduğu toplantıda yeni Türk harfleri üzerinde yine İ. Necmi (Dilmen) tarafından açıklamalar yapılmış, Devlet Basımevi’nin 50 bin bastığı alfabeden dağıtılmıştı. Yurdun her yanından alfabe isteniyordu.
Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Türkiye Muallimler Birliği Kongresi’nde verdiği söylevde yeni Türk harflerini konu edinmişti. 26 Ağustos’ta Ankara’da toplanan bu Kongre’de, yeni harfleri öğrenmek ve halka öğretmek için and içen öğretmenler, bu kararlarını Gazi’ye bildirmişlerdi(28).
Ağustos ayı sona ermeden İstanbul Belediyesi memurları yeni Türk harflerini kendiliklerinden öğrenmişler, açılması kararlaştırılan kursun gereği kalmamıştı. Otomobil plakaları yeni harflerle yazılıyordu.
İstanbul Ticaret Odası, 27 Ağustos’ta çıkan bir duyurusunda ticaret imzalarının yeni harflerle kaydına başlandığını, tüccar ve sanayicilerin yazışmalarını yeni harflerle yapmalarını bildiriyordu. Hattat Okulu, Gazi’ye yeni harflerle kart basmış, sunmuştu. (27 Ağustos) Üniversitede konferanslar devam ediyor, bütün yurtta kurslar açılıyor, İstanbul Belediyesi artık genelgelerini yeni harflerle yazıyordu.
Gazi, 27 Ağustos’ta camilerde duvar süsleri olan yazıların Arapça mı, Türkçe mi yazılacağını soran bir telgraftan üzüntü duyuyor: ”Böyle bir şey düşünmenin gereğini hiç duymamıştım ve hâlâ da bilmiyorum.” dedikten sonra ulusun isteğiyle yapılan işlere kimsenin karşı koyamayacağını sert bir dille bildiriyordu. Yalnız o zamanki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya: ”Türkiye’de dil ve yazı Türkçedir. Arapça olsun iddiasında Araplar bile bulunamaz” yanıtını vermişti.(29)
Karacabey’de halkın satın aldığı uçağa yeni harflerle ”Karacabey” adı yazılmıştı. Üniversite’de derslerin yeni harflerle okutulacağı rektör tarafından bildirilmişti. Milli Eğitim Bakanı, Gazi’ye bir telgraf çekerek yeni hafler için yapılan ”hummalı” çalışmaları anlatıyor, Gazi de ona Ağustos’un 28’inde teşekkür ediyordu. (29a)
29 Ağustos günü Dolmabahçe Sarayı’nda üniversite profesörleri, milletvekilleri, gazeteciler, yazarlar toplanarak yeni harfler üzerinde konuşmuşlardı. Bu konuşmada Başbakan ismet Paşa (İnönü): ”Kabul edilen harfler, Fransız harfleri değildir. Türk harfleri, Türk alfabesidir” diyor, sözlerine şunları ekliyordu: ”Yeni alfabe bilimseldir ve Türk ulusunun alfabesidir. Türklerin gereksinmelerine yeter.” Yine bu toplantıda, İsmet Paşa’nın (İnönü) İ. Necmi Dilmen’e yeni harflerle yazdırdığı kararda: ”ulusu bilgisizlikten kurtarmak için kendi diline uymayan Arap harflerini bırakıp Latin esasından Türk harflerini kabul etmekten başka çare yoktur” deniliyor, bu karar oybirliğiyle kabul olunuyordu. (29b)
Ağustos ayı işte böylece, yeni Türk harfleri için pek çok yol alınmış olarak sona eriyordu. Çalışmalar yurt dışında da yankı yapmış, Times gazetesi muhabiri gazetesinde yeni Türk harfleri üzerine bir yazı yayımlamıştı.(30)
Eylül ayı, bu çalışmalara yeni bir hız katmıştı. Yurdun her yanında kurslar devam ediyordu. İstanbul ilinin gazetesi başlığını, daireler levhalarını değiştirmişlerdi. Dil Encümeni, Türk yazı makineleri için klavye saptıyor, Devlet Basımevi’nde yazı makineleri satıcıları ile bir toplantı yapılarak bu konu tartışılıyordu. Bütün milletvekilleri seçim bölgelerine dağılmışlar, yeni harflere değgin konferanslar vermeye girişmişlerdi.(31) İstasyonlarda da levhalar değiştiriliyordu.
Bu arada kitapçılar toplanmış, eski harflerle basılmış kitapların ne olacağını konuşmuş, yüksek makamlara bu kaygılarını bildirmeye karar vermişlerdi.
Bu arada din adamlarının yeni Türk harflerini öğrendiği haberleri de geliyordu. Konya Müftüsü Hacı Ali (Efendi) yeni harflerin kolaylıklarını görüp anladığını söylüyor, Samsun Müftüsü Halim (Efendi) yeni harfleri ilk öğrenenler arasında bulunuyordu.
11 Eylül günlü Cumhuriyet gazetesi ortaya bir soru atıyor: Türkiye’de çıkan Rumca, Ermenice gibi gazetelerin de yazı bakımından birleşmesi gerektiğini ileri sürüyordu.
Samsun Valisi Kâzım (Dirik) kitap ve elyazıları ile duvar levhaları hazırlatmış, öğretimde yeni bir kolaylık bulmuştu.
Başbakan İsmet Paşa (İnönü): ”Bir öğretmen olarak yola çıkıyorum.” diyerek gittiği Malatya’da 13 Eylül günü verdiği uzun söylevde yeni Türk harflerine coşku ile değinmişti. Başbakan diyor ki: ”Büyük Türk ulusu, büyük ve üstün evladı Gazi’nin önderliğiyle okuyup yazmak bilmeyen uluslar arasından çıkmak için Latin esasından alınmış yeni Türk harflerini kabul ettirmek kararını veriyor. Gelecekte bugünkü kuşağa övünç verecek saygıdeğer bir işe girmiş bulunuyoruz. Bu, Türk milleti içinde ayırtsız herkese okuyup yazmayı öğretmek girişmesidir. Bu kadar hayırlı ve güçlü bir tedbirin niçin bugüne kadar geri kaldığını, geleceğin eleştiricilerine anlatmak kolay olmayacaktır. Fakat ben onlara diyeceğim ki insanlar göreneğe o kadar bağlıdırlar ki, görenekten ayrılıp hayırlı ve kesin bir karara varabilmek için Türk devletinin Büyük Gazi gibi türlü denemeler ve tehlikeler içinde ulusun onurunun ve gücünün özü gibi yetişmiş ve devlet başkanı olduğu halde köy köy dolaşıp alfabe öğretmenliği edecek kadar çalışkan, azimli ve fedakâr bir başkanı gelmek gerekliydi”. ”Geleceğe bakarken hiç bu anda olduğu kadar güvenli ve iç rahatlığı içinde bulunmadım. Gelecek kuşaklar babalarının bütün azim ve başarılarının sırrını onların gerçek ve özden cumhuriyetçi olmalarında ve özellikle cumhuriyetin kurucusu bulunan, cumhuriyetin bu yurdun bütün çocuklarına kutlu bir ülkü olarak yerleşmesi için bütün hayatını adamış olan büyük cumhurbaşkanını güven ve sevgi ile izlemesinde arasınlar.” (*) İnönü sözlerini böylece bitiriyordu. (32)
Bu sıralarda yeni bir yurt gezisine çıkan Gazi, Sinop’ta, Köy Yatı Okulu’nun bahçesinde iki saat tahta başında halka ders vermiş, arabacı Bekir (Ağa)’ya yeni harflerden birkaç harf öğretmiş, sonra bu vesile ile: ”eski biçim imlayı kesin olarak hatırdan çıkarmak gerektir.” demişti, 15 eylül günü Sinop’ta ünlü dersini veren Gazi, 16 Eylül’de Samsun’da Genel Meclis odasında belediye memurlarını sınava çekmiş, sınav sonunda tahtaya yeni harflerle: ”Bütün arkadaşlarımız yeni yazımızı okuyup yazıyorlar.” tümcesini yazmıştı. (33) Atatürk, gezi dönüşünde, yurtta halkla yeni harfler konusundaki görüşmelerinden, sınavlarından aldığı deneme ile Başbakanlığa bir yönerge vermiştir.(34) 21 Eylül’de verilen, 22 Eylül’de gazetelerde yayımlanan bu yönerge ile, yeni Türk alfabesinin kolaylaşmasında yeni bir adım atılıyor, o güne değin ayrı yazılan -dır, -se, -le gibi eklerin sözcüklere bitişik yazılması gerektiği bildiriliyordu. Birkaç gün sonra gazeteler, kalın ve ince k’ları, g’leri birbirinden ayırmak için (örneğin Kâmil’de olduğu gibi), ince k ile g’nin önüne konulan “h” harflerinin de kalktığını, sesli harfler üzerine konan ^ işaretinin amacı sağlamaya yeteceğini bildiriyordu. Bu karara kadar ”Kâmil” adı ”Khamil” şeklinde, ”ordugâh” ise ”ordughah” olarak yazılıyordu.
3.
YENİ TÜRK ALFABESİNİ DENEME AYLARI
Milli Eğitim Bakanlığı’nda yeni Türk harfleri kanunu tasarısı hazırlanıyor, CHP milletvekilleri yeni harfler üzerinde çalışmaları denetlemek için dolaşıyorlardı. Dil Encümeni imla sözlüğü üzerinde çalışıyor, bakanlık adlarının tek sözcük olarak yazılması konusunu tartışıyorlardı. Milli Eğitim Bakanlığı, önce Türkçe derslerinin yeni harflerle okutulacağını bildirdiği halde şimdi bir adım daha atıyor, birinci ve ikinci sınıflarda tümüyle yeni harflerle ders yapılacağını, öteki sınıflarda ise haftada on iki saat yeni harflerle çalışılacağını bildiriyordu.
“Devlet Demiryolları ve Limanlar İdare-i Umumiyesi”nin yeni harflerle bastırdığı kalkış-varış (tarife) kitabı Gazi’yle İsmet Paşa’yı (İnönü) çok sevindirmişti. İkisi de kitabın üzerine yeni harflerle imzalarını atmışlardı. (24 Eylül 1928 günlü gazetede klişesi vardır.)
TBMM Başkanı Kâzım (Özalp) Bandırma’da yaptığı bir konuşmada Meclis’in, memurlardan bir birbuçuk yıl içinde tamamıyla yeni harflerle iş görülmesini sağlamalarını isteyeceğini söylemişti. (Kanun, ileride anlatacağız, bu süreyi çok kısaltmıştır.)
Milli Eğitim Bakanlığı’ndan 29 Eylül günü yapılan bir bildiride, Gazi’nin gezilerinde, konuşmalarında edindiği izlenimler üzerine yaptığı uyarmalar sonucunda Dil Encümeni’nin aldığı, Atatürk tarafından da onaylanan kararlar ortaya konuluyordu. Bu kararlar kh, gh sorunları, ‘ işareti, ^ işareti ile ilgiliydi.
29 Eylül günlü Cumhuriyet gazetesi “Yeni Türk Harfleri Marşı”nın notasını veriyordu. Bu marş, Atatürk’ün isteği üzerine Zeki (Üngör) tarafından seslendirilmişti. Sözleri ise Türk alfabesi harflerinin sıralanması ile ortaya çıkmıştı. (35) O gün Cumhuriyet gazetesi, son sayfayı yeni harflerle basmaya başlamıştı.
1 Ekim tarihli gazetelerde, esnaftan sekiz on yurttaşın Gazi’ye bir telgraf çekerek ka-ke, ga-ge sorununun çözülmesini istedikleri haber verilmiş, Gazi’nin onlara bu sorunun yakında çıkacak imla (yazım) sözlüğü ile çözüleceğini bildiren yanıtı da aynı gün yayımlanmıştı. (36)
Öğretmenlerin kurstan geçirildikten sonra üçer kişilik komisyonlar önünde sınava çekilecekleri, başarıya erişenlere belge verileceği, başarı gösteremeyenlerin on beş gün sonra yeniden sınava alınacağı, o zaman da başarı gösteremezlerse öğretmenlikten çıkarılacakları bildirilmişti. Muhtar ve ihtiyar heyetleri üyeleri de yeni harfleri öğrenmedikleri durumda işlerinden çıkarılacaklardı. 2 Ekim’de başlayan sınavların sonuçları 10 Ekim’de verilmiş, başarıya erişemeyen öğretmenlerin yüzde beş oranında olduğu bildirilmişti.
1 Ekim günü, Türkçe Gazete adı ile, tümüyle Latin harfleriyle basılmış, haftada iki gün çıkan bir gazete yayıma girmişti. (37) Oysa, 1 Kasım’da kabul edilecek olan yasa, süreli yayınların yeni harflerle yayımlanması koşulunu 1 Aralık olarak saptamıştı.
1 Ekim’den başlayarak dairelerde yeni Türk harfleriyle yazışma yapılacağı bildiriliyordu. Liselerle birlikte, bütün okulların ders kitaplarının yeni harflerle basılacağı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kitapçılara yardım edeceği de bildirilmekteydi.
Kâzım (Özalp), 8 Ekim günü Manyas’ta kadınlarla konuşmuş: “Yeni ve çağdaş hayatta kadınların önemli ödevleri vardır. Bunların bu önemli ödevleri yerine getirme yolunda okuyup yazmakla donanmış bulunmaları çok gereklidir.” demişti.
Ortaokullarla liselerde derslere başlanmıştı; Türkçe ve Fransızca dersleri tamamıyla yeni harflerle yapılıyordu. 11 Ekim günlü gazeteler, yeni harflerle basılan ilk ders kitabının Ali Canip’in (Yöntem) “Edebiyat” kitabı olduğunu bildiriyorlardı. (38)
Dil Encümeni’nden Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), bir demeci ile, ilkokul kitaplarının bu yıla yetiştirileceğini, lise kitapları yetiştirilemese bile öğretmenlerin yeni yazı ile not tutturacaklarını söylüyor, yeni harflerle çıkmakta olan Hakimiyeti Milliye’nin (Ulus) satışının 3.000 arttığını haber veriyordu. Gazetenin 23 Eylül günlü sayısı ile birinci sayfası soldan başlıyordu. Başlığı daha 2 Eylül’de yeni yazıya çevrilmişti.
26 Ekim’de, bütün işlerin bir yıla kadar yeni harflerle yapılacağı bildiriliyordu.
Dil Heyeti üyeleri Ankara’ya dönmüşler, İmlâ Lûgatı’nı gözden geçirmekle uğraşıyorlardı.
28 Ekim günü bir genelge ile, Milli Eğitim Bakanı, (39) Bakanlığın, dilimizden Arap ve Acem kültürünü kaldıracak bütün önlemleri aldığını; Cumhurbaşkanı’nın “irşadı ile” bir söz derleme kurulu kurulacağını, dilimizin halk sözleriyle zenginleştirileceğini bildirmişti. Gazetelerde sıkışıp kalan bu haber, yeni Türk alfabesinin sağlayacağı büyük sonuçlardan birini muştuluyordu.
9 Ağustos 1928 akşamı Sarayburnu’nda Gazi’nin ünlü söyleviyle başlayan yeni Türk harflerine halkı hazırlama evresi; gezilerle, kurslarla, gazetelerle, başlık, levha, imza, bazı yazışmalar gibi küçük uygulamalarla; alfabe çalışmaları, okullarda başlayan derslerle hazırlanmış; bir yıla, üç yıla, beş yıla değin diye yürütülen oranlamaları geride bırakan bir hızla tam bir “devrim” adımı atılmıştı. 1 Kasım’da çıkacak kanunla çok kısa bir uygulama evresi başlayarak, 1929 yılı başına değin basın ve yayın işleri kesin olarak çözülecekti. Devlet dairelerine ise birkaç aylık bir süre bırakılacaktı.
4.
YENİ TÜRK ALFABESİ KANUNU’NUN
ÇIKIŞINDAN MİLLET MEKTEPLERİNE
31 Ekim 1928 günü toplanan Cumhuriyet Halk Fırkası (CHP) Grubu, Yeni Türk Harfleri Kanununun 1 Kasım’da görüşülmesini, sonuca bağlanmasını kabul etmişti.
1 Kasım günü Cumhurbaşkanı Gazi M. Kemal Meclis’te söylevini vermiş, bu söylevin sonunda yazı değişmesinden söz açmış, demişti ki: “Aziz arkadaşlarım, her gelişmenin ilk yapıtaşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan önce büyük Türk ulusuna, onun emeklerini kısır yapan çorak yol dışında kolay bir okuma yazma anahtarı bulmak gerekir. Büyük Türk ulusu, bilgisizlikten emekle, kısa yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline kolay uyan böyle bir araç ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak, Latin esasından alınan Türk alfabesidir. Basit bir deneme, Türk harflerinin Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde yaşı ilerlemiş Türk evlatlarının ne kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi ortaya çıkarmıştır. Yüksek ve ölümsüz armağanınızla büyük Türk ulusu yeni bir ışık dünyasına girecektir.” (40) Gazi’nin söylevinden sonra Dil Encümeni’nin (41) tutanağı okundu; bunda, harf değişmesinin kültürümüzün gelişmesinde sağlayacağı yararlar anlatılıyordu. İsmet Paşa (İnönü), Başbakan olarak konuştu, harflerin kolaylığından, halkı kısa zamanda bilgisizlikten kurtaracağından söz açtı. Başka milletvekillerinin konuşmalarından sonra (aralarında Mehmet Emin Yurdakul da vardı) maddeler tartışmasız, oybirliği ile kabul edildi. Sıvas milletvekili Rahmi (Bey)in Gazi’ye altın bir levha üzerinde kabartma harflerden bir Türk alfabesi armağanının sunulması önergesi de kabul edildi. Gazi, bu sırada konuşmaları locadan dinliyordu. (42)
3 Kasım’da Resmî Ceride (Resmî Gazete) ile yayımlanan 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun” 11 maddeden oluşmuştu. (43) Bu kanuna göre, kanun yayımlandıktan sonra bütün devlet dairelerinde, özel kurumlarda Türk harfleriyle yazılı yazılar kabul edilecek, işlem görecekti; uygulama tarihi 1 Ocak 1929’u geçmeyecek, ancak “tahkik evrakının, fezlekelerin”, basılı evrakın ve defterlerin yazılması Haziran 1929 gününe kadar sürebilecekti; eski yazı ile dilekçeler de bu tarihe değin kabul edilecekti; gazete, dergi, levha, duyuru, reklam gibi basmalar 1 Aralık 1928’den başlayarak yeni harflerle çıkarılacaktı; 1929 Ocak ayından öteye ise artık bütün kitaplar yeni harflerle basılacaktı; tutanaklarda eski harfler 1929 Haziranı’na değin steno gibi kullanılabilecek, devlet dairelerinde faydalanılan kitap, talimatname, defter, cetvel gibi şeyler ise 1930 Haziranı’na değin kalabilecekti; para, pul, bono gibi değerli kâğıtlar, değiştirilinceye değin, geçecekti; okullarda dersler yeni Türk harfleriyle yapılacaktı. Kanunda devlet daireleri için konulan hükümler bankalar, şirketler, dernekler için de uygulanacaktı.
O günlerde İngiliz gazetelerinden Daily Telegraph iki yazı yayımlayarak yeni Türk harflerini, Türk devrimi içinde övmüştü.(44)
Kasımın haftasında gazeteler, İmla Lûgatı’nın fasiküller halinde yayımlandığını haber veriyordu.
Bir yandan da bütün memurların sınavdan geçirileceği günler saptanmıştı. Başarı gösterenlere ”ehliyetname” (yeterlik belgesi) verilecek, daha önce sınavdan geçenler yeniden sınavdan geçirilmeyeceklerdi.
11 Kasım gazeteleri, okullardan Arapça, Farsça derslerinin kaldırılması için Meclis’e 10 Kasım’da önerge verildiğini yazıyorlardı. (45)
1929 yılının ilk günü çalışmaya başlayacak olan Millet Mektepleri’nin Talimatnamesi (yönetmeliği), 11 Kasım’da Bakanlar Kurulu’nca onaylanıp yayımlandı.
12 Kasım’da, memurlara verilecek ”ehliyetname”nin yeni harflerle basılmakta olduğu okunuyordu. Devlet Basımevi Müdürü Faik Sabri (Duran) basımevini geliştirecek incelemelerine başlamış, Avrupa gezisine hazırlanıyordu.
13 Kasım gazeteleri -bilinmez neden, sonradan gerçekleşmemiş- bir muştuyu veriyorlardı: Sarayburnu’nda, 9 Ağustos akşamı Gazi’nin yeni harfler söylevini verdiği yere bir anıt dikilecekti. Anıta şu cümle yazılacaktı: ”Türkiye Reisicumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretleri Türk milletini kurtaran harf inkılâbını 10 Ağustos 1928 (46) tarihinde burada ihda etti.”
Lise kitapları basılıyor, ortaokullar için elkitapları hazırlanıyordu.
İçişleri Bakanı, valilere gönderdiği bir genelgede, bütün memurların kursa devamlarının sağlanmasını istiyordu. Bu genelgeden anlaşıldığına göre emekliye ayrılmaları yakın birtakım memurlarla yeniden alfabe öğrenmeyi ”haysiyetlerine” (onurlarına) yediremeyenler kurslara devama yanaşmıyorlardı. Aynı günler, Bursa Hapishanesi’ndeki hükümlülerin yeni harfleri öğrenmek için çalıştıklarını gösteren fotoğraf, bir ibret dersi gibi gazetede yer alıyordu. Defter, alfabe, dilbilgisi kitapları duyuruları bugünlerde gazetelerin son sayfalarını dolduruyordu.
19 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesi, Paris’te çıkan Exelcior’un yeni harflerden söz açtığını yazıyordu. Fransız gazetesi, Türk gazetesinin yeni harflerle başlığını da vermişti.
21 Kasım gazetesi, Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin İstanbul’da okulları gezdiğini, öğrencilerin yeni yazı ile not tutmalarından duyduğu sevinci yayıyordu. Ankara’dan aynı gün ”Millet Mektepleri Talimatnamesi” bildirilmişti. Buna göre: Bu okullar, eski yazıyı bilenlere olduğu gibi hiç okuma bilmeyenlere de yeni yazıyı öğretecek, kadın-erkek herkesi çatısı altında toplayacaktı. Kurslar, -hiç okuma bilmeyenler için- dört, ötekiler için iki ay sürecekti. 4. madde şu idi: ”Bu teşkilâtın (örgütün) reisi (başkanı) ve millet mektebinin baş muallimi (öğretmeni) Reisicumhur Hazretleridir.” Meclis Başkanı, başbakan, bakanlar, genelkurmay başkanı, parti genel sekreteri bu kuruluş başkanları, ”müttefişler” ise ”teftiş kurulu’dur. ”Talimatname” (yönetmelik) gezici öğretmenlerden de söz açmaktaydı. Her öğretmenin, bulunduğu yerde 30-50 kişilik dershaneleri üzerine alacağı da belirtiliyordu. Bu ”Talimatname” 24 Kasım günü Resmî Ceride’de çıkmış, ayrıca 15.000 sayı basılarak dağıtılmıştı. Emeklilerle esnafın da kurslara devam edeceği ayrıca bildirilmişti.
O günlerde, Anadolu Ajansı’nın bir duyurusu, duyuru yayımlayacakların bunları yeni harflerle vermeleri gereğini bildiriyordu.
29 Kasım gazeteleri, 25.000 sözcüğü içinde toplayan İmla Lûgatı’nın tamamlandığını haber veriyorlardı. 30 Kasım’da gazeteler son kez eski harflerle yayımlanmışlardı.
1 Aralık günü gazetelerimiz için gerçek bir devrim olmuştu. Bugün bu günlerin gazetelerini karıştırırken hiç yadırgamıyoruz. Gazetelerimiz o günlerde hiç de sanıldığı gibi ilkel bir kılıkta değildi…
Söz Derleme Heyeti’nin İstanbul kurulu ilk toplantısını 4 Aralık günü yapmıştı.
İngiltere’de Times gazetesi yeni harflerimizi övüyordu. Daily Mail de, Times gibi, gazetelerimizin yeni harflerle çıkmasını söz konusu etmişti.(47)
Milli Eğitim Bakanlığı bir yandan okullara açıklamalar gönderiyor, bir yandan ise Dil Encümeni’nin Söz Derleme Merkez Heyeti 25.000 fiş bastırarak yurda dağıtıyordu. Harflerle dil el ele vermiş, Türkleşme yolunu tutmuşlardı.
Dil Encümeni’nden Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), ay sonunda Encümen’in başka bir biçim alacağını söylüyordu. Türk Dili Sözlüğü’nü de bu yeni kurul yapacaktı.
Aralık ayının üçüncü haftası içinde 16-45 yaş arasındaki yurttaşların -Millet Mektepleri’ne gideceklerin yaşları böylece sınırlandırılmıştı- çizelgesi polisten istenmişti. Okullarda erkeklere haftada dört, kadınlara haftada iki gece ders verilecek, evde kendilerine ders verecek yeni yazıyı bilir kimseleri bulunanların okula gitmeleri gerekmeyecekti. İstanbul’da 23 Aralık’ta kayıtlar başlamıştı. Milli Eğitim Bakanlığı bu okullar için kitap bastırıyordu. 27 Aralık’ta, ”Millet Mektepleri”nin ay başında törenle açılacağı, yer yer bandoların marşlar çalacağı, geçit törenleri yapılacağı bildiriliyordu. Aralık ayı sona ermeden ”Millet Mektepleri” dolup taşmış, yeni okulların açılmasına gereksinme görülmüştü. Halkın okullara yazılması duvar ve el duyuruları ile duyuruluyordu. Yeni yazıyı öğrenmiş olanların okullara başvurup sınava girmeleri yetecekti.
Gerçekten 1 Ocak 1929, Türkiye’de bir okuma seferberliğinin bütün görkemiyle başladığı gün oldu. Törenler yapıldı, bandolar çaldı, halk okullara koştu. O gün Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, bu coşkuyu göremeden, hayata gözlerini kapamıştı.
”Millet Mektepleri”nden 1936 yılına değin 2.546.051 kişi diploma aldı. 1928-1929 yıllarında dershane sayısı 20.489 idi; 1935-1936 yıllarında 2274’e indi. İlk yıl öğrenci sayısı 105.500 idi; son yıllarda 59.206’ya indi.(48) Aynı değişme öğretmen sayısında da vardır. Halk, ilk ağızda okulları doldurmuş; yeni yazıyı öğrenmişti.
SONUÇ
Arap harfleriyle okuma yazma öğrenmek, sözcükleri doğru yazmak çok güçtü. Türk harfleri ile okuma-yazma öğrenilmesi kolaylaştı; yazım (imla) sorunu çözüme bağlandı; henüz birtakım karışıklıklar sürüyorsa bunun nedeni, daha çok Türkçeye girmiş yabancı sözcüklerdir.
Arap harflerinde baskı işleri, harflerin başta, ortada, sonda aldığı biçimler nedeniyle karmaşıktı. Türk harfleri baskı işlerini hem kolaylaştırdı, hem güzelleştirdi; çünkü Arap harfleri, el yazısı ile yaratılan güzellikleri baskıda gösteremezdi. Arap harflerinde büyük harf (majiskül) yoktu. Türk harfleri bunu da sağladı; tümce başları, özel adlar belirlendi.
Arap harfleri Türkçeye uygun değildi. Atatürk’ün, 9 Ağustos 1928 akşamı söylediği ”… bizim zengin ahenktar dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir” sözleri, Türk dil devriminin muştusudur. Dil özleşmesi ancak Türk harfleri ile gerçekleşebilmiştir.
Öte yandan, düşünce dil’den ayrılamayacağına, un ile su gibi birbirine kaynaştığına göre Türk harflerinin dilde olduğu gibi düşüncede de gelişme gösterdiği kuşkusuzdur.
Bu, bir kültür devrimidir. Türkiye, Türk harfleriyle eski kültürden sıyrılmıştır. Doğu-Türk-Batı gelişiminde yeni bir kültürün yaratılması olanağı doğmuştur. Eski kültürün ürünleri, 1928’den sonra, bir araştırma, inceleme, katkı öğesi olarak kalacaktı; öyle oldu. ”Eski kültürümüzden koptuk!” kaygısı boşunadır. O kültürü yakmadık; bilimde bıraktık.(49)
EKLER
Belgeler özelliklerine göre kimi sadeleştirilmiş, kimi eskimiş sözcükler Türkçeleştirilerek asılları verilmiştir.
Tümce düşüklükleri, kaynaklardaki aktarma yanlışlarına bağlanmalıdır.
I
Dolma Bağça: 4-5/8/1928
YENİ HARFLARLA I-M
İSMET’E
Sevghili, kıymetli kardaşım,
Mektubunuzu büyük zevk-le okudum. Çok mütehassis ve müstefid oldum.
Temas ettiğiniz ve intac etmekde olduğunuz işler hakkında verdighiniz izahat ne tatminkhardır.
Büyük politika yapmak isteyen yeni fransis (*) sefiri, her şeyden evvel, cenub hududımıza karşı yapılmakda olan münasibetsizliklere nihayet virdirmeli-dir.
Yeni elifbamızın kat’i şeklini tesbit hususunda, burada bulunan komisiyon âzasi-le mutabık kaldık. Benim ta’dil ettiğim noktaları hüsn-ü telekki ettiler.
Muhabbet ve hasretlerimin size pek azını iblag edebilecek bu mektubum, eminim ki yeni Türk harflarının, lisan ve lehcemizi, temamen ifadeye khafi (**) geldighi hakkında-ki fikrinizi te’yid idecekdir. Muhabbet, hasret, iştiyak, temenni-i muvaffakiyat.
Gazi M. Kemal
SÖZCÜKLER
Bu belge, yazım’daki denemeyi göstermesi bakımından sadeleştirilmedi. Bu nedenle sözcüklerin karşılıklarını veriyoruz:
mütehassis olmak: duygulanmak
müstefid olmak: yararlanmak
temas etmek: değinmek
intaç etmek: sonuçlandırmak
tatminkâr: doyurucu
sefir: elçi
cenub: güney
elifba: alfabe
kati: kesin
tesbit: saptama
hususunda: konusunda
âza: üye
mutabık kalmak: uyuşmak
tadil etmek: değiştirmek
noktalar: konular
hüsnü telâkki etmek: iyi karşılamak
muhabbet: sevgi
iblağ etmek: ulaştırmak
lisan: dil
ifade: anlatım
teyit etmek: pekiştirmek
iştiyak: özlem
temenni-i muvaffakiyat: başarı dilekleri
II
SARAYBURNU PARKI GAZİNOSUNDAKİ
KONUŞMA
(9 Ağustos 1928 Perşembe akşamı)
Sevgili arkadaşlarım,
Yanınızda ne denli mutlu olduğumu anlatamam. Duyduklarımı tek sözcüklerle anlatacağım.
Sevinçliyim, duygulandım, mutluyum. Bu durumun bana esinlediği duyuşları karşınızda ufak notlar halinde saptadım. Bunları içinizden bir yurttaşa okutacağım.
Gazi, elindeki notları orada bulunanlardan bir gence verdikten sonra yeniden alarak şu sözleri söyledi.
Yurttaşlar, bu notlarım asıl gerçek Türk sözcükleri, Türk harfleriyle yazılmıştır. Kardeşiniz bunu hemen okumağa girişti, biraz çalıştıktan sonra birdenbire okuyamadı. Kuşkusuz okuyabilir. İsterim ki, bunu hepiniz beş on gün içinde öğrenesiniz.
Arkadaşlar,
Bizim uyumlu, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak zorundasınız. (*) Anladığınızın izlerine yakın zamanda bütün evren tanık olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.
Yeni Türk alfabesiyle yazdığım bu notları bir arkadaşa okutacağım, dinleyiniz.
Gazi, notları Bolu milletvekili Falih Rıfkı (Atay)’a vererek okuttu.
İstanbul halkının bu geceki toplantısına benim de katılmamı sağladığınız için teşekkür ederim. Her zaman, her yerde olduğu gibi, bu gece burada da halk ile karşı karşıya geldiğim anda, büyük, ulu bir gücün etkisi altında kaldığımı duydum.
Bu güç nedir?
Türk harflerinin, Türk toplumunu oluşturan yüksek insanların yürek kaynaklarından yükselen duyguların, isteklerin, coşkuların, amaçların bir noktada, bir erekte birleşmesidir.
Bu gücün bu denli ortaklaşa olabilmesi, onun çok temiz, çok soylu olması ile olanaklıdır. Bu, benim ve bütün dünyanın gördüğü güç, kesindir ki en yüksek niteliklerle belirgindir.
Bir ulus, bu nitelikte bir güç ve canlılık gösterdiği zaman, o ulusun insanlık tarihinde yepyeni bir evre açmakta olduğundan kuşkulanmamalıdır.
Bu gece burada güzel bir raslantı olarak doğunun en seçkin iki müzik topluluğunu dinledim. Özellikle sahneyi birinci olarak süsleyen Bayan Müniretül Mehdiye sanatında başarılı oldu.
Ama benim Türk duyuşlarım üzerinde gözlemim şudur ki (50) bu müzik, bu yalın müzik, Türk’ün çok gelişmiş ruh ve duyuşunu doyurmaya yetmez. Şimdi karşımda uygar dünyanın müziği de işitildi. Bu ana değin doğu müziği denilen şakımalar karşısında kansız gibi görünen halk, hemen kımıldadı, eyleme geçti. Hepsi oynuyor ve şen, neşelidirler. Doğanın gereğini yapıyorlar. Bu pek doğaldır. Gerçekte Türk, yaradılışta şen, neşelidir. Eğer onun bu güzel huyu bir zaman için ayırt edilmemişse, kendisi kusurlu değildir. Kusurlu davranışların acı, felaketli sonuçları vardır. Bunu ayırt etmemek, suçtu.
İşte Türk ulusu bunun için kederlendi. Ama artık ulus yanılgılarını kanı ile düzeltmiştir; artık içi rahattır, artık Türk şendir, yaradılışında olduğu gibi, artık Türk şendir. Çünkü ona ilişmenin tehlikeli olduğunu yeniden tanıtlamak istemez, kanısındadır. Bu kanı aynı zamanda dilektir.
Söylev bitince, halk arasından bir kimsenin Cumhurbaşkanına coşku ile seslenmesi üzerine Gazi ayağa kalkarak şunları söyledi:
Yurttaşlar, arkadaşlar,
Çok söz, uzun söz bir şey için söylenir: Gerçeği anlamayanları gerçeğe getirmek için… Ben bu dönemleri geçirdim.
Şimdi sözden çok iş zamanıdır. Artık benim için, hepiniz için çok söz söylemeye gereksinme kalmadı, kanısındayım. Bundan sonra bizim için çalışma, eylem ve yürümek gerekir. Çok işler yapılmıştır, ama, bugün yapmak zorunda olduğumuz son değil, ancak, çok gerekli bir iş daha vardır: Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hammala, sandalcıya öğretiniz. (50a) Bunu yurtseverlik ve ulusçuluk ödevi biliniz. Bu ödevi yaparken düşününüz ki, bir ulusun, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez türdendir, bundan insan olanlar utanmak gerekir.
Bu ulus utanmak için yaratılmış bir ulus değildir; övünmek için yaratılmış, tarihini övünçlerle doldurmuş bir ulustur. Ama ulusun yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu yanlış bizde değildir. Türk’ün özyapısını anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlarındır. Artık geçmişin yanlışlarını kökünden temizlemek zamanındayız. Yanlışları düzelteceğiz. Yanlışların düzeltilmesinde bütün yurttaşların çalışmasını isterim. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğreneceklerdir. Ulusumuz yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.
Halka doğru kadehini kaldırarak
Eskiden bunun bin katını süprüntülüklerinde gizli gizli içerek türlü fesatlıklar işleyen ikiyüzlü sahteciler vardı. Ben sahteci değilim, ulusumun onuruna içiyorum.
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II)
(sadeleştirilmiştir)
III
YUNUS NADİ’YE YAZDIRDIĞI NOT
(17/18(?) Ağustos 1928)
19.8.1928 günlü başyazıdan
Yunus Nadi Bey,
Bugünkü makalenizi okudum. Okumadan evvel okuyanlardan muhteviyatının mealini dinlediğim zaman, asıl maksadınızı anlayamamıştım. Fakat okuduktan sonra gördüm ki maksadınız benim düşündüklerimden başka bir şey değildir. Filhakika, evvela yeni Türk alfabesini güzelce öğrenmek ve öğretmek lazımdır. Bunun için de bittabi senelere ihtiyaç yoktur. Buna nazaran makalenizdeki maksad şu demek olur. Öğrenilmesi çok zamana ihtiyaç göstermeyen Türk alfabesini ve imla kaidelerini iyice bellemeden ve belletmeden her türlü muamelata emrivaki halinde tatbik edileceğinden korkmaya mahal yoktur. (51)
SÖZCÜKLER
IV
YENİ TÜRK HARFLERİ ÜSTÜNE
(Tekirdağ, 23 Ağustos 1928) (51a)
Anadolu Ajansı muhabirine
İlk tümen komutanı olduğum Tekirdağını on dört yıl sonra ziyaret edebildim. Bundan çok kıvançlı ve duyguluyum. Ama, daha çok kıvançlı ve gönülce rahat olduğum konu şudur: Tekirdağlı yurttaşlarım daha şimdiden yeni Türk harflerini yazıp okumayı hemen öğrenmişlerdir diyebilirim. Memurların tümünü kendim sınavdan geçirdim. Sokaklarda ve dükkânlarda halk ile değindik. Arap harfleriyle hemen yakınlık sağladıklarını gördüm. Henüz ortada yetkili makamların incelemesinden geçmiş bir kılavuz olmadan, henüz okul öğretmenleri aracılık çalışmalarına geçmeden, Yüce Türk ulusunun hayırlı olduğuna inandığı bu yazı sorununda bu denli yüksek bilinç ve anlayış, özellikle ivedilik göstermekte olduğunu görmek, benim için gerçekten büyük, çok büyük mutluluktur.
Bu konu elbette yabancılar için şaşma nedeni olacaktır.
Az zaman sonra, yeni Türk harfleriyle, gözler kamaştırıcı Türk tinsel gelişmesinin ulaşabileceği güç ve saygınlığın uluslararası düzeyini gözlerimi kapayarak şimdiden o denli parlak görüyorum ki, bu görünüm beni kendimden geçiriyor.
Ben yalnız bugün Tekirdağlılarda sezdiğim ruhsal ve duygusal duruma, buna bile dayanarak kesinlikle belirtebilirim ki, bütün Türk ulusu bu sorunda benim gördüğümü, benim duyduğumu özdeşlikle görmekte, duymaktadır. Bu denli duyarlı ve bilinçli olan Türk ulusu kendisinin genliğine, yücelmesine binlerce yıldan beri engel olagelmekte olduğunu, artık ayırt ettiği bütün özdeksel ve tinsel engelleri yıkacak, parça parça ederek ortadan kaldıracaktır. Bunda artık kuşkuya yer yoktur. Beynini, vicdanını bu denli azim ve kesinlikle temizlemeye karar vermiş olan büyük ulusumun geleceğini tasarlamak hiç de güç değildir.
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, III)
(sadeleştirilmiştir)
V
BİR TELGRAFA TEPKİ
(26/27 Ağustos 1928)
İstanbul, 27 (a.a.) – Gece iki buçukta Ertuğrul telsizi aşağıdaki konuşmaları Telsiz Telefon Şirketi’ne bildirmiş ve oradan hemen kamuya bildirilmiştir.
”Sayın İçişleri Bakanı çevrelerden birinden aldığı bir telgrafı bu gece birlikte bulunan sayın cumhurbaşkanı ile başbakana uzattı. Başbakan baktı ve attı. Hiçbir şey söylemedi. Merak eden sayın cumhurbaşkanı: ‘Bu nedir, ben de göreyim’ dediler ve gördüler.
Ben böyle bir şeyi hiç düşünmek gereğini duymamıştım ve şimdi bile bilmiyorum. Bu yanlış ve sakat anlayışta olanlar için denilecek şudur: Bu ahmaklar niçin şimdi de ulusun sözüne, ulusun yüreğine, ulusun isteğine kulaklarını vermeyi gereksiz görüyorlar? İstek, irade bizim, kimsenin değil, ulusundur. Biz onun bu işaret olunan özdeksel ve tinsel gereksinmelerini yerine getirmeye memur adamlarız. Kendi kendimize kesin yetki savı ile ortaya çıkmak hakkımız mıdır?
Herhangi bir ulusa karşı, özellikle büyük Türk ulusuna herhangi bir memurun ya da cumhurbaşkanının, onu geçmişin budala ve alçak dönemlerinde olduğu gibi hiçe sayarak, kendisinin, aptal aldatanlara özgü usuna boyun eğeceğini sanmaya artık izin düşünülüyor mu? Bunun çok ayıp ve gülünç olduğuna kuşku yoktur. Efendim, hiç kimse merak etmesin. Türk ulusu yaptığını bilinçle ve bunca bin yılların yaşamında açtığı devasız yaraları ivedilikle iyileştirmek acısı ile gerçek denilen cevheri bulmuş olduğuna inanarak uzun adımlarla kurtuluş aramaya karar vermiştir.
Bunun önüne set çekmek isteyenlerin sonu Türkün güçlü ayakları altında ezilmektir. Eğer bu ulus yalnız bu konuda herhangi bir zorluğa rastlarsa ben ve arkadaşlarım duraksamadan bu güçlü ayakların, pençelerin önünde değersiz bir ulus fedaisi oluruz.
Başbakanın attığı ve Gazi hazretlerinin merak ettikleri telgraf olduğu gibi şu idi:
”Arap harflerini bırakıyorsunuz. Türk’ün özyapısını saptamaya ve yüceltmeye en uygun olan Türk harflerini kabul ediyorsunuz. Bu çok güzeldir. Ama, kutsal camilerde duvarları süsleyen Aşere-i Mübeşşere (Peygamberin, cennetlik olduklarını muştuladığı on Arap ileri geleni)’nin adlarını nasıl yazacaksınız? Arapça mı, Türkçe mi?”
Sayın Cumhurbaşkanı buna yanıt vermedi. Ancak İçişleri Bakanı şunu söyledi:
”Türkiye’de dil ve yazı Türkçedir. Arapça olsun savında Araplar bile bulunamaz.”(52)
(Hakimiyeti Milliye (Ulus), 28 Ağustos 1928)
(sadeleştirilmiştir)
VI
YENİ TÜRK HARFLERİNİN KABULÜ
NEDENİYLE MİLLİ EĞİTİM BAKANINA YANIT
(28 Ağustos 1928)
Ankara’da Milli Eğitim Bakanı Necati Bey’e verilen yanıttır:
Yeni Türk yazısını öğrenmek ve öğretmek yolunda ülkenin her yanında harcanın ateşli çabaları ve çalışmaları derin bir sevinç ve kıvançla gözlemliyorum. Bu işte herkesten büyük ödev ve sorumluluğu üstlenen özverili ve çalışkan öğretmen arkadaşlarımızın, bildirilen azimli kararları ayrıca sevinç verici oldu. Başarılar diler ve tümüne teşekkür ve selamlarımın iletilmesini rica ederim.
Cumhurbaşkanı
Gazi Mustafa Kemal
(Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, IV)
(sadeleştirilmiştir)
VII
MUKARRERAT
(Dolmabahçe, 29 Ağustos 1928)
- Milleti cehaletten kurtarmak için kendi diline uymayan Arap harflerini terkedip Latin esasından Türk harflerini kabul etmekten başka çare yoktur.
- Komisyonun teklif ettiği alfabe hakikaten Türk alfabesidir, katidir. Türk milletinin bütün ihtiyaçlarını temin etmeye kâfidir.
- Sarf ve imla kaideleri lisanın ıslahını, inkışafını, milli zevki takip ederek tekamül edecektir.
Muhakkaktır ki yeni harfler ile lisana ve imlaya ilk şeklini vermek için komisyonun projesi en kısa ve en amelidir.
(Türk Dil Kurumu: Türk Dili Bibliyografyası 1928-1940)
SÖZCÜKLER
VIII
HARF İNKILÂBINDAN SONRA KARADENİZ HAVALİSİ MEBUSLARININ VAPURLA, YENİ HARFLERİ VATANDAŞLARA ÖĞRETMEK ÜZERE SEÇİM BÖLGELERİNE GİTMELERİ ESNASINDA ÇEKTİKLERİ TELGRAFA CEVAP
(14 Eylül1928, Reşit Paşa vapuru)
Rize Mebusu Ali (Zırh), Karahisar Mebusu Mehmet Emin (Yurdakul), Kars Mebusu Ahmet (Ağaoğlu), Artvin Mebusu Mehmet Ali (Okar), Giresun Mebusu Kâzım (Okay), Samsun Mebusu Rana (Tarhan), Tokat Mebusu Bekir Lûtfi, Ordu Mebusu Recai, Samsun Mebusu Adil (Okuldaş)
İdealist arkadaşlarım; büyük milletimizi irşat için Karadeniz’in dalgaları sinesinde beni, âciz arkadaşınızı hatırladığınızdan çok mütehassıs oldum. Cümleniz için millete nafi olmanızı temenni ederim. Aynı dalgalar içinde sizi de karanlık gecenin milletimiz için nur saçan rehberleri olarak takip ediyorum. Muvaffakiyet.
Gazi Mustafa Kemal
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Tamim ve Telgrafları, V.)
SÖZCÜKLER
IX
İSTANBUL HALKI VE YENİ TÜRK HARFLERİ
(16 Eylül 1928)
İstanbul Belediye Başkanına demeç
Sayın Bay,
İstanbul’da geçirdiğim günler içinde sayın halkım, yüce kişiliğinizin ve asker makamların göstermiş oldukları sevgi ve konukseverlikten pek çok duygulandım; sağolun. Büyük ulusumuzun bir kat daha gelişmesini ve yücelmesini sağlayacak olan yazı devriminin fiilen başlaması, burada oturduğum zamana rastladı. Bu benim için değerli bir anıdır. Yeni yazımızı öğrenmek ve öğretmek için, sayın halkın, resmi ve özel çeşitli makam, kurum ve derneklerin göstermiş oldukları can atış, istek ve çabaya yakından tanık oldum.
Bu teşekküre değer çalışmaların mutlu yemişlerini daha şimdiden övünçle görüyorum. Bu konuda İstanbul basınının ve düşün dünyasının değerli yardımını teşekkürle anarım. Bu pek yerinde ve bilinçli çalışmanın yakın zamanda tam bir başarı ile sonuçlandığını göreceğimize kuşku yoktur. Güzel İstanbul’un sayın halkına, sevgin hemşehrilerime mutluluklar dilerim.
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, III)
(sadeleştirilmiştir)
X
YENİ HARFLERİN TATBİKİ MÜNASEBETİYLE BAŞBAKANLIĞA GÖNDERİLEN YAZI
(21 Eylül 1928)
Başvekâlete,
Yeni harflerin tatbikatını memleketin pek çok yerinde gördüm. Şehirlerde, köylerde, her yerde halk yeni harflerle okuyup yazmaya geçmiştir. Halk yeni yazının kolaylığından memnundur. Yalnız her yerde, şehirde ve köyde, memurda ve muallimde zihinleri karıştırıp şaşırtan, bağlama çizgisinin doğru olarak kullanılmasındaki endişe vaziyetidir.
Bu sıkıntı harflerin kolaylığına, şevk ve neşeye dokunacak derecede kendini hissettirmektedir.
Encümen esasen yeni harflerle yazıya başlanırken uzun kelimemizin hecelenmesini, seçilmesini kolaylaştıracak bir çare olmak üzere bağlamayı düşünmüş ve bağlamanın kalkmasını ileriye bırakmıştır. Yeni harflerin kabulü ve taammümündeki tehalük ve sür’at bu zamanın geldiğini gösteriyor. Bilakis bağlama çizgisinin kalkması halkın öğrenmesini pek çok kolaylaştıracak ve şevklendirecektir. Bu sebeple ve halk içinde müşahedelerime güvenerek atideki esasları kabul etmek faydalı ve lazım görülmüştür.
1) İstifham edatı olan ”mi, mı, mu, mü” umumiyetle ayrı yazılır. Mesela: geldi mi? gibi; fakat kendinden sonra gelen her türlü lahikalarla beraber yazılır; mesela geliyor musunuz? ben miydim? gibi
2) Rabıt edatı olan ”ki” ve dahi manasında olan ”de, da” müstakil kelime olarak ayrı ayrı yazılır; mesela: Görüyorum ki sen de iyisin, gibi.
3) Türk gramerinde bağlama işareti olan (-) kalkmıştır. Binaenaleyh fiillerin tasriflerinde ve isim ve sıfatların fiil gibi tasriflerinde lahikalar çizgi (-) ile ayrılmazlar, beraber yazılırlar. Mesela: geliyorum, gideceksiniz, göreceksiniz, görecekler, yapmalıyım, gideyim, gidebilirim, söyleyesin, güzeldir, demirdir, gibi
Kezalik, ile, ise, için, iken kelimelerinin muhaffefleri olan le, se, çin, ken şekilleri kendinden evvelki kilemeye bitişik yazılır. Çizgi ile ayrılmaz; mesela: Ahmetle, buysa, seninçin, gelirken, gibi, ce, çe,ca,ça ve zarf edatı olan (ki) lahikaları da her vakit iltihak ettiği kelime ile bitişik yazılır. Mesela mertçe, benimki, yarınki, hasta iyicedir, iyice anladım.
4)Türkçede henüz mevcut olan Farisi terkiplerde dahi bağlama çizgisi yoktur. Terkip işareti olan sadalı harfler (i) ilk kelimenin sonuna eklenir, mesela: hüsnü nazar gibi.
Şimdiye kadar tabı ve neşrolunmuş muhtelif vesaitler (?) bu esaslara göre derhal en seri bir surette tashih olunmak lazımdır.
Gazi M. Kemal
(Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve
Beyannameleri, IV.)
SÖZCÜKLER
XI
YENİ HARFLERİN KABULÜ DOLAYISIYLA GEMLİK’TEN BİR KISIM ESNAFIN MEKTUPLARINA VERİLEN CEVAP
(28 Eylül 1928)
Gemlik’te: gazozcu Haydar, tuhafiyeci Yahya, zahireci İsmail, Bekir Ali, Adil ve Hüseyin, zürradan Ethem, zeytinci Mustafa, Sait, bakkal Osman ve Halit efendilere (53)
C:
Okuma ve yazmayı bir haftada öğrenmek gayretini gösterdiğinizden memnun oldum, tebrik ederim.
Arabi ve Farisi kelimelerde (k) ve (g)’nin önlerine (h) gelmesi meselesiyle zihinlerinizi işgal ve teşviş etmeyiniz.
Tespit edilmekte olan lugat bunu arzunuz veçhile halledecektir efendim.
Reisicumhur
Gazi Mustafa Kemal
(Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, IV.)
SÖZCÜKLER
XII
TBMM ÜÇÜNCÜ DÖNEM İKİNCİ TOPLANTI
YILINI AÇARKEN
(1 Kasım 1928)
Milli Eğitimle ilgili görüşlerini açıkladıktan sonra:
Sevgin arkadaşlarım,
Her şeyden önce her gelişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan önce, büyük Türk ulusuna onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yol dışında kolay bir okuma yazma anahtarı vermek gerektir. Büyük Türk milleti bilgisizlikten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve soylu diline kolay uyan böyle bir araç ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Latin temelinden alınan Türk alfabesidir. Basit bir tecrübe Latin esasından Türk harflerinin, Türk diline ne kadar uygun olduğunu kentte ve köyde yaşı ilerlemiş Türk çocuklarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi ortaya çıkarmıştır.
Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla Türk harflerinin kesinlik ve yasallık kazanması bu ülkenin yükselme savaşımında başlı başına bir geçit olacaktır.
Milletler ailesine aydın, yetişmiş büyük bir milletin dili olarak elbette girecek olan Türkçeye bu yeni canlılığı kazandıracak olan Üçüncü Büyük Millet Meclisi, yalnız sonsuz Türk tarihinde değil, bütün insanlık tarihinde seçkin bir varlık olarak kalacaktır.
Efendiler! Türk harflerinin kabulüyle hepimize, bu ülkenin bütün yurdunu seven yetişkin çocuklarına önemli bir ödev düşüyor, bu ödev ulusumuzun tümüyle okuyup yazmak için gösterdiği büyük istek ve aşka fiilen hizmet ve yardım etmektir. Hepimiz, özel ve genel yaşamımızda rasgeldiğimiz okuyup yazma bilmeyen erkek kadın her yurttaşımıza öğretmek için can atmalıyız, bu ulusun yüzyıllardan beri çözülmeyen bir gereksinmesi birkaç yıl içinde tümüyle sağlanmak, yakın ufukta gözlerimizi kamaştıran bir başarı güneşidir. Hiçbir yenginin hatlarıyla karşılaştırılamayacak olan bu başarının coşkusu içindeyiz. Yurttaşlarımızı bilgisizlikten kurtaracak bu sade öğretmenliğin vicdan sevinci varlığımızı doyurmuştur.
Sevgin arkadaşlarım,
Yüksek ve ölümsüz andaçınızla büyük Türk ulusu yeni bir ışık evrenine girecektir.
(Atatürk’ün Söylev ve demeçleri, I.)
(sadeleştirilmiştir)
XIII
BEYNELMİLEL ERKAMIN KABULÜ
HAKKINDA KANUN
Kanun numarası: 1288
Kabul tarihi: 24 Mayıs 1928
(Resmi Gazete ile neşir ve ilanı: 28 Mayıs 1928 – Sayı: 900)
Madde 1 – Devlet, vilayet, şehremaneti ve belediyeler gibi resmi devair ve müessesatın bilumum muamelat-ı tahririye ve hesabiyesinde beynelmilel rakamların kullanılması mecburidir.
İşbu mecburiyetin efrat ve eşhas-ı hususiye arasındaki muamelatta dahi tatbikini kolay mahallerden başlamak suretiyle 1931 Haziranı’na kadar teminine hükümet mezundur.
Madde 2 – Bu Kanun 1 Haziran 1928 tarihinde muteberdir.
Madde 3 : Bu Kanunun ahkamını icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
XIV
TÜRK HARFLERİNİN KABUL VE TATBİKİ
HAKKINDA KANUN
Kanun No: 1353
Kabul tarihi: 1 Teşrinisani 1928
(Resmi Gazete ile neşir ve ilanı: 3 Teşrinisani 1928)
Madde 1 – Şimdiye kadar Türkçe yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler (Türk harfleri) unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir. (54)
Madde 2 – Bu kanunun neşri tarihinden itibaren devletin bütün daire ve müesseselerinde ve bilcümle şirket cemiyet ve hususi müesseselerde Türk harfleriyle yazılmış olan yazıların kabulü ve muameleye konulması mecburidir.
Madde 3 – Devlet dairelerinin her birinde Türk harflerinin devlet muamelatına tatbiki tarihi 1929 Kanunsanisinin birinci gününü geçemez. Şu kadar ki evrak-ı tahkikiye ve fezlekelerinin ve ilamların ve matbu muamelat cetvel ve defterlerinin 1929 Haziran iptidasına kadar eski usulde yazılması caizdir. Verilecek tapu kayıtları, senetleri ve nüfus evlenme cüzdanları ve kayıtları ve askeri hüviyet ve terhis cüzdanları 1929 Haziranı iptidasından itibaren Türk harfleriyle yazılacaktır.
Madde 4 – Halk tarafından vaki müracaatlardan Arap harfleriyle yazılı olanların kabulü 1929 Haziranı’nın birinci gününe kadar caizdir. 1928 senesi Kanunuevveli’nin iptidasından itibaren Türkçe hususi veya resmi levha, tabela, ilan, reklam ve sinema yazıları ile kezalik Türkçe hususi, resmi, bilcümle mevkut gayr-ı mevkut gazete, risale ve mecmuaların Türk harfleriyle basılması ve yazılması mecburidir.
Madde 5 – 1929 Kanunusanisi iptidasından itibaren Türkçe basılacak kitapların Türk harfleriyle basılması mecburidir.
Madde 6 – Resmi ve hususi bütün zabıtlarda 1930 Haziranı iptidasına kadar eski Arap harflerinin stenografi makamında istimali caizdir. Devletin bütün daire ve müesseselerinde kullanılan kitap, kanun, talimatname, defter, cetvel, kayıt ve sicil gibi matbuaların 1930 Haziranı iptidasına kadar kullanılması caizdir.
Madde 7 – Para ve hisse senetleri ve bonolar ve esham ve tahvilat ve pul ve sair kıymetli evrak ile hukuki mahiyeti haiz bilcümle eski vesikalar değiştirilmedikleri müddetçe muteberdirler.
Madde 8 – Bilumum bankalar imtiyazlı ve imtiyazsız şirketler, cemiyetler ve müesseselerin Türkçe muamelatına Türk harflerinin tatbiki 1929 Kanunsanisi’nin birinci gününü geçemez. Şu kadar ki halk tarafından mezkur müesseselere 1929 Haziranı iptidasına kadar eski Arap harfleriyle müracaat vaki olduğu takdirde kabul olunur. Bu müesseselerin ellerinde mevcut eski Arap harfleriyle basılmış defter, cetvel, kataloğ, nizammane ve talimatname gibi matbuaların 1930 Haziranı iptidasına kadar kullanılması caizdir.
Madde 9 – Bütün mekteplerin Türkçe yapılan tedrisatında Türk harfleri kullanılır. Eski harflerle matbu kitaplarla tedrisat icrası memnudur.
Madde 10 – Bu Kanun neşri tarihinden itibaren muteberdir.
Madde 11 Bu Kanunun ahkâmını icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
SÖZCÜKLER
Kanunları olduğu gibi bırakmak gerektiğinden, aşağıda eskimiş sözcüklerin karşılıklarını veriyoruz:
XV
GEREKÇE
Sıra Sayısı: 1
Türk harflerinin kabul ve uygulanması konusunda Başbakanlığa gelmiş 1/266 sayılı Kanun tasarısı
Türkiye Cumhuriyeti
Başbakanlık
Müdevvenat Müdürlüğü(*)
Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin temelinden alınan ve bağlı çizelgede şekilleri gösterilen harfler konusunda Bakanlar Kurulu’nun 31 Ekim 1928 günlü toplantısında düzenlenen kanun tasarısı ile gerekçesinin onaylanmış kopyaları ilişik olarak sunulmuştur. Gereğinin yerine getirilmesi ile sonucun bildirilmesi arzolunur efendim. 31.10.1928
Başbakan
İsmet (İnönü)
GEREKÇE
Türk dili şimdiye değin yapısına uymayan Arap harfleriyle yazılıyordu. Arap harfi dizgesi bir yandan dilimizin gereksindiği ünlüleri içermiyor, öte yandan Türk halkının hakkıyla söyleyip belirtemediği sesleri de bulunduruyordu. Bu yüzden Türk çocuğu ana dilini yazabilmek için uzun zaman belli kalıpları bellemek zorunda kalıyor, imgesi us gücünde bulunmayan yeni bir sözcüğü doğru yazmak ya da okuyabilmek için uzun uzun Arap ve Acem dilbilgisi kurallarını bilmesi gerekiyordu. Uygar bir yazının düzgün bir yazımı olması gerektiği halde eski yazı ile buna olanak bulunmuyordu.
Çünkü aslında Türkçe olan sözcüklerin ünlüleriyle yazılması gerektiği halde eski dilbilgisi dizgemizde bunun için yeterli işaret yoktu. Elde bulunan ünlülerin ayrıca birer ünsüz olması yazılan bir Türkçe sözcüğün bile başka başka yollarda okunmasını gerektiriyordu. Eski yazı dizgesi kaldıkça yabancı kökenden gelen sözcükleri gerek söyleyiş ve gerek dilbilgisi bakımından dile mal etmek olanaklı değildi. Bu nedenledir ki Türkçeyi iyi yazabilmek ve yazılanı okuyabilmek için öğrenilmesi uzun yıllara gereksinme gösteren kurallarla uğraşmak gerekiyor ve yazı yazmak, doğru okumak ancak belli bir sınıfın ayrıcalığı haline geliyordu. Bu güçlükler yüzünden ulusal ve dolayısıyla bütün bir halk tarafından okunabilecek ve yazılabilecek bir dil için gereken bir dilbilgisi meydana gelemiyordu. Buna bir de eski Arap harflerinin Türk basımcılığını nasıl ilerlemekten alıkoyduğu, telgraf gibi uygar araçları kullanmakta ulusumuzu boşuna gider ve zorluklara sürüklediği eklenirse eski harf dizgemizi değiştirmek zorunluğu ortaya çıkar.
Bu nedenlere dayanarak, aslında ulusal dilimizin yapısına uygun bir harf dizgesi kabul etmek cumhuriyet hükümetinin programı gereğinden idi. Türk dilinin yapısına uygun olmak üzere Latin temelinden alınacak harfleri saptamak için geçen yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nda oluşturulan Dil Heyetince (Kurulunca) temelleri hazırlanan harf dizgesi ile yapılan denemelerde dilimizi en iyi biçimde yazması olanağı bulunduğu anlaşıldı.
Kısa bir zamanda ulusumuzun bu harfleri kolaylıkla öğrenmeleri bu harf dizgesinin dilimizin yapısına uygun olduğunu da ayrıca ortaya koydu.
Bundan dolayı cumhuriyet hükümeti artık deneme ile tanıtlanmış olan Latin temelinden alınan harf dizgemizin kanun halinde saptanmasını zorunlu görmüş ve ekli tasarıyı bu amaçla önermiştir.
Türk harf dizgesinin kolaylığı son aylar içinde yapılan denemelerden anlaşıldığı için devlet dairelerinde hemen bu harflerle yapılacak başvuruların kabulü ve onun üzerinde işlem yapılması olanak içine girecektir. Aslında yeni harfleri hemen uygulayarak dilin yazılışında ikiliği bir an önce kaldırmak ve yeni Türk harflerinin getireceği iyi sonucu bir an önce elde etmek gerektiğinden Kanunun kabulünden başlayarak devletin bütün daire ve kurumlarında, şirket ve derneklerle özel kurumlarda Türk harflerinin kabul olunacağını ve en geç 1929 ocak ayında yeni Türk harflerinin devlet işlemlerine uygulanacağı ikinci ve üçüncü maddelerde belirtilmiştir. Ancak basılı cüzdan, kâğıt ve benzerlerinin yenisi basılabilmesi için 1929 Haziranı’na değin eski yolda yazılması sürdürülmüştür.
Yeni harflerin halk arasında yayılması için birinci koşul halkın en çok okumak zorunluğunda bulunduğu yapıtların yeni harflerle yayımlanmış olmasıdır.
Halk, yeni yayınları eski harflerle izleme olanağına sahip oldukça yeni harflere bir an önce hoşgörü ile bakabilir. Bunun için 1928 aralık ayından başlayarak levha, tabela, duyuru, reklam ve sinema yazıları; süresi belli, süresi bellisiz bütün Türkçe gazete ve dergilerin Türk harfleriyle basılması ve yazılmasının zorunlu olduğu dördüncü maddede gösterilmiştir. Yeni harflerin halk topluluğu arasında çabuk yayılmasını kolaylaştırmak için bu maddenin kabulü zorunludur. Bununla birlikte devlet dairelerine yazılı başvurularda bulunan halkın güçlük çekmesine yer kalmaması için 1929 yılı Haziranı’nın birinci gününe değin eski harflerle devlet dairelerine başvurunun kabulü uygun görülmüştür.
Özdeş amaçla 1929 yılı ilk gününden başlayarak Türkçe basılacak kitapların Türk harfleriyle basılması zorunluluğu beşinci maddede belirtilmiştir.
Resmi ve özel tutanakları tutacak yazmanların Türk stenografisini öğreninceye değin eski harflerle tutanak tutmaları doğal olduğundan bunun için 1930 yılı Haziranı’na değin bu yolda tutanak tutulması uygun görülmüştür.
Kitap, yasa, yönetmelik, defter, çizelge, kayıt ve sicil gibi basmaların yeniden basılması zamana bağlı olduğundan bunlar 1930 Haziranı’na değin kullanılacaktır.
Nüfus kayıtları ve tapu kayıt ve senetleri, mahkeme sicilleriyle yargı bildirileri, sözleşmelerle antlaşmaların ve her türlü esham (borç para karşılığı alınan senetler) gibi hukuksal değeri olan belge ve paraların, tezkere (pusula, kâğıt), yasa ve tüzüklerin değiştirilmedikçe yürürlükte olması doğal bulunduğundan yedinci madde bu yolda yazılmıştır.
Bütün bankalar, ayrıcalıklı, ayrıcalıksız şirketler, dernekler ve kurumlar da devlet daireleriyle koşut olarak en geç 1929 Ocak ayının başından başlayarak işlemlerini yeni harflerle yapacak, yalnız 1929 Haziranı’na değin buralarda eski harflerle başvuru uygun olabilecektir. Buralarda da elde bulunan kitap, defter, çizelge, tüzük ve yönetmelikler 1930 Haziranı’nın başına değin kullanılacaktır.
Okuma ve yazmanın kolaylıkla halk topluluklarına yayılmasını, dilin bağımsızlığını sağlayacak olan harf devriminin ortaya koyacağı mutlu sonuca kesin olarak bakan hükümet, ekli kanun tasarısın önermektedir.
(T.B.M.M. Zabıt Ceridesi (Tutanak Dergisi, 1928)
(sadeleştirilmiştir)
Not: Bu gerekçeye eklenen Kanun tasarısı ile kabul edilerek yasalaşan metin arasında hiç bir değişiklik yoktur.
XVI
T.B.M.M. ÜÇÜNCÜ DÖNEM ÜÇÜNCÜ TOPLANTI
YILINI AÇARKEN
(1 Kasım 1929)
Konuşmanın Türk harfleriyle ilgili bölümü
Meclisinizin en büyük eseri olan Türk harfleri, ülkenin genel yaşamına tümüyle uygulanmıştır. İlk güçlükler ulusun ülkü gücü ve uygarlığa sevgisi yardımıyla kolaylıkla yenilmiştir. Millet Mektepleri normal öğretim dışında kadın ve erkek, yüz binlerce yurttaşın ışıklanmasına hizmet etti. Bu okulların daha çok çaba ve istekle sürdürülmesi gerekiyor.
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I)
(sadeleştirilmiştir)
XVII
İNGİLİZCE HECEYİ SADELEŞTİRME DERNEĞİ’NİN
KUTLAMASINA YANIT
(28 Şubat 1929)
Heceyi Sadeleştirme Derneği Glascow Şubesi Üyelerine
Sevgin baylar,
Türk alfabesinin sadeleştirilmesi üzerindeki kutlamanızı kıvançla aldım. Şurasını deneme ile bildireyim ki, hece ve alfabe düzeltilmesi, gerçekten çocukları güçlükten kurtaran, onlara küçük yaşta başarının tadını tattıran en etkin araçtır. Yaşlı adamların sevinçleri ise daha belirgindir. İnsanlar arasında kolay ve hevesli okumak aracının sağlanması hem ulusal gelişmeye hem de uluslar arasında anlaşmaya hizmete çok elverişlidir.
Centilmen davranış ve duyuşlarınız beni çok duygulandırdı. Teşekkürlerimi ve yolunuzda başarı dileklerimi bildiririm, sevgin centilmen baylar.
Türkiye Cumhurbaşkanı
Gazi Mustafa Kemal
(Atatürk’ün Tamim, Telgraf v
Beyannameleri, IV.)
(sadeleştirilmiştir)
XVIII
ATA’NIN YENİ TÜRK HARFLERİ HAKKINDAKİ TİTİZLİĞİ
YUNUS NADİ (1929)
Çok sevdiğim meslek arkadaşım merhum telsiz telgrafçı Nutku, 1926 yılından 1946 yılına kadar Ertuğrul ve Savarona yatlarında telsiz memurluğu yapmıştı. Atatürk hakkında şu hatırayı bana anlatmıştır:
”1929 senesinin Eylül ayında bir gün akşam üzeri saat sekizde beni derhal Dolmabahçe önlerinde demirli bulunan Ertuğrul yatına vazifem başına davet ettiler. Yata gittiğim vakit iskele başında o zamanki Seyrisefain Müdürü Sadullah Bey’e tesadüf ettim:
- Aman çok şükür yetişebildin, dedi, bir saate kadar Zonguldak’a hareket ediyoruz!
Hakikaten bir saat sonra da Atatürk, maiyetiyle yata geldiler ve hareket ettik. Gece saat 24 raddelerinde Şile açıklarında batıdan oldukça sert bir fırtınaya tesadüf ettik. Bu sıralarda geri dönmemiz için Atatürk’ten verilecek emre her an intizar etmekte iken, telsiz kamarasının açık bulunan kapısı önünde yanlarında Recep Zühdü, Cevat Abbas, Nuri Conker ve o zamanki Başyaverleri Nasuhi Beylere Atatürk’ün şunları söylediğini hayretle işittim:
- Maşallah havamız pek güzel. Oh, oh eğer bu hava böyle devam ederse Sinop’a gideriz.
Oldukça sert bir fırtına ile yolumuza devam ettik. Gece saat üçten sonra Atatürk’e ait telsizler gelmeye başladı. O zamanlar yeni Türkçe harfleri ile telsiz almaya ve yazmaya yeni başlamıştık. Bu şekilde aldığım telgraflar o kadar çoktu ki, onları temize çekmek üzere eski harflerle yazmıştım.
Kamarada bulunan Nasuhi Bey, mani olmama imkân bırakmadan alıp Atatürk’e götürmez mi. Aradan birkaç dakika geçmeden Gazi Paşa’nın beni çağırdıklarını söylediler. Atatürk, yatın çok sevdiği kıç tarafında arkadaşları ile beraber oturuyordu. Beni görünce Sadullah Bey’e:
- Buna, dedi, çok ağır ceza vermek lazım. Çünkü bana Arap harfleriyle telgraf göndermiş. Acaba ellerini kollarını bağlayıp denize mi attırsak?
Korkudan kaçan rengim ve gayri tabii halim karşısında da şunları ilave etti:
”Ben Arap harflerini ortadan yok etmeye ve yeni Türk harfleri inkılâbını yapmaya uğraşırken sen benim elime Arap harfleri ile yazılı bir telsiz vermeye nasıl cesaret ediyorsun.”
Bereket o sırada yanlarında bulunan yaver Nasuhi Bey:
- Paşam, telsiz memurunun bunda kabahati yok, ben acele ile size yetiştirebilmek için müsveddeleri getirmişim!
Deyince, yüreğim biraz rahatladı. Büyük insan bu söz üzerine o manidar tebessümü ile bana şunları söyledi:
”- Ben telgrafçıları çok sever, çok takdir ederim. Sizler İstiklâl Harbi’nde vatana çok büyük hizmetler yaptınız. Telgrafçıların böyle hareketleri beni müteessir eder. Bir daha tekerrür etmesin.”
Orada bulunan kamarota bana bir limonata vermesini emrederek iltifat etti. Hayatımda Ata’nın bu sözleri daima kulağımda bir küpe olarak kaldı.
Telsiz telgraf memuru
Neşet Öçal
Beşiktaş Türkay Türk Çeşme No. 7
XIX
Hasan Reşit Tankut’un ”harf ve dil inkılâbı” ile ilgili hatıra ve görüşü
Cumhuriyet kurulur kurulmaz milletin içtimai gövdesinde ve devlet tekilatında vukua gelen esaslı değişiklikler bu dil meselesine milli bir ehemmiyet kazandırdı. Atatürk bu davayı bu hüviyeti ile millete maletmek için hareketin dernek olarak teşkilatlanmasını düşündü ve devletin yardımını ve ilgisini sağladı.
1928’de ”harf inkılâbı” yapıldı. Bu devrim, dil hareketini durmaz ve durulmaz bir kuvvet haline getirdi. Bu yıl içinde harf ve imla meseleleriyle uğraşmak üzere bir de Alfabe Encümeni kuruldu. Ertesi yıl çalışma alanı genişletilmiş olan bu encümen, Dil Encümeni haline getirildi. Dil Encümeni 1930’a kadar bu isim ve hüviyetle çalışmıştır. Artık esaslı, hamleci ve kesin olarak çalışıyordu. Encümen, başlıca şu eserleri çıkardı: Alfabe Raporu, İmlâ Lügati, Gramer Raporu, Lâhikalar, Gramer Lâyihası.
Bu encümen ödeneğini devlet bütçesinden alıyordu. 1931 bütçesi bu ödeneği kaldırdığı için encümen de dağıldı. Halbuki, hareket genişlemiş, bütün memleketi sarmış, milli bir hüviyet almış bulunuyordu.
1932 yılı Temmuz ayının on birinci akşamı Çankaya’da topladığı bilginlere Atatürk:
”Dil işlerini düşünmek zamanı gelmiştir. Ne dersiniz” sualini sordu. Müspet cevap alınca ”öyleyse Türk Tarih Cemiyeti gibi bir de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuralım” dedi. Böylece Türk Dil Kurumu’nun temeli atılmış oldu ve bir kurucu heyet cemiyetin varlığını hükümete resmen bildirdi. Gene o yılın son baharında bu tetkik cemiyeti ilk kurultayını topladı. Bu kurultay ”devrimci, milli, açık bir derneğin toplantısı” diye tarif edilebilir. Bu derneğe nasıl her vatandaş üye olabilir idiyse bu kurultaya iştirak etmiş olan her vatandaş da derneğin asıl üyesi olmuştu. Dernek bugüne kadar bu karakterini muhafaza etmiştir.
Bu Kurultay Türk dilinin zenginliğine, onun bir bilim dili olarak işlenebileceğine, yani Türk dilinin kendi milli kudretleri içerisinde gelişeceğine inanıyordu. Birinci Kurultay’ın bu karakteri de bugüne kadar bütün özellikleri ve kudreti ile kendini muhafaza etmektedir. Zaten Türk Dil Kurumu’nun oluşunda âmil olan esas fikirler sade bu idi. Atatürk’ten ilkokul öğretmenine kadar her kültürlü vatandaş gönlünü ve gayretini bu esas fikre bağladı. Siyasi ve içtimai hayatımızdaki değişiklikler ne olursa olsun vatan çapında hiçbir zümre bu esas fikirden ayrılmadı. Bu amaç, her parti tüzüğünde hususi bir madde ile belirtilmiştir.
1934’te toplanan İkinci Kurultay yazı dilinde bir karara varma ve durulma meylini göstermişken gene bu esas fikir dokunulmaz bir umde olarak tüzüklerdeki ve vicdanlardaki yerini muhafaza etti.
1936’da toplanan ve bir dil felsefesine yol açmış olan Üçüncü Kurultay dahi dil tetkik alanını tutmasına rağmen gene bu esas fikirden ayrılmayı düşünmedi (*).
XX
Ömer Sami Coşar’ın Latin harflerinin kabulü sırasındaki görüşleri dile getiren derlemelerinden (1928 yılı başlarında)
LATİN HARFLERİNE GEÇİŞ BİR İNKILÂP DEĞİL BİR İHTİLÂLDİ
1928 yılında ilk günlerdeydik. Ankara’da Türk Ocakları hars heyeti şerefine bir ziyafet veriyordu. Devrin Adliye Vekili Mahmut Esat, Türk milliyetçiliği konusunda konuşurken dil meselesine işaretle diyordu ki:
”Kendisine mensup olmakla yegane şerefi duyduğum ırkımın bir gün güzel dilini Latin harfleriyle ifade ettiğini görmeyi hararetle dilediğimi söylemekten men’i nefs edemem.”
Bu sözlere hayret edenlerin yanında, sakin kalanlar, gülümseyenler bile vardı.
Aradan bir hafta geçmemişti ki, dil heyeti üyeliğine seçilen Raif Paşazade Fuat, aynı meseleyi tazeliyordu:
”Latin harflerinin kabulü terakkiyatımızın saikidir”.
Hayreti artanlar fakat bir hazırlık sezip bekleyenler de vardı. Üç gün sonra gazeteler, Latin harfleri konusunda anketler hazırlamaya başlamışlardı. ”Latin harflerinin kabulüne taraftar mısınız?” sualine gene dil heyetinden Hamdullah Suphi cevap vermişti:
”İtiraf ederim ki, bana sorduğunuz sual birçok endişeler davet eden, ehemmiyet ve nezaketi inkâr edilemeyecek kadar büyük ve ağır bir sualdir. Senelerden beri bizde ve doğu Türkleri arasında münakaşa edilen bir dava hakkında benim kanatimde şudur: Latin harflerini kabul etmek bir zarurettir ve biz Türk harsının lehine bu kararı ergeç kabul edeceğiz. Kabulde istical Türk milletinin o nispette yüksek menafiine muvafıktır kanaatindeyim.”
Arap harfleri, şekilleri, şekilsizlikleri ile 900 yıldan beri Türk diline sarılmıştı. Bu kadar eski, bu kadar derin bir mazi söküp atılacaktı. Genç Türkiye çok inkılâplar görmüştü. Fakat harf inkılâbı hemen hemen hiç birine benzemiyordu. İnkılâp değil sanki bir ihtilâl olacaktı. İki hafta gibi kısa bir zaman içinde birbirini takip eden bu kısa demeçler, böyle bir ınkılâpla alakalı sözler, hazırlıksız gelebilir miydi? Buna imkân olabilir miydi?
Olmaz, Olamaz
Beliren bu cereyan sert tenkitlere uğruyordu. Bazı gazeteler, değişikliğe karşı şiddetle cephe almışlardı. 9 asırlık bir mazi ile bu şekilde alakanın koparılmasının Türklüğü de, Türkiye’yi de mahva sürükleyeceğinden bahsetmeye başlamışlardı. Memeleketin irfanı çöküp gider kanatindeydiler. ”Olmaz, olamaz” diyenlerin yanında bazıları da, 20 hatta 30 yıl zarfında hedefe tedricen ulaşılması gerektiği görüşündeydiler. Zaten 14 milyon nüfuslu memlekette okuyup yazma bilenlerin nispeti yüzde onu geçmiyordu. Birden bunlar yepyeni harflerle başbaşa bırakılırsa ne olmazdı? Öğretmenler de işe yaramaz hale gelmez miydi? Ya kitaplar ya gazeteler! Hepsi Arap harfleri ile yazılıydı. İktisadi sıkıntılar içinde bunalmış memleket böyle bir keşmekeşe, masrafa dayanamaz, batardı. Bu kanaatte olanlar ”aman yavaş gidelim, 20 yıl 30 yıl sonrası için hazırlanalım” diyorlardı.
3 Yıl Evvelki Kararlar
O günlerde memleketin münevver efkarı çok iyi sezmişti ki, Mustafa Kemal Paşa yeni bir inkılâp devresi arifesindedir. Harf inkılâbını hazırlayan da bizzat O’dur. İşaret O’ndan gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın böyle bir işe hazırlıksız giriştiğini akıl alır mıydı? Muhakkak ki hazırlıklıydı.
1928’in o karlı günlerinde, Latin harflerinin kabulü lehinde başlayan neşriyatı, verilen demeçleri okuyanar arasında, 3 yıl evvel gene bir kış gününde, Büyük Millet Meclisi’nde alınmış olan iki kararı hatırlayanlar vardı. Meclis 26 Aralık 1925’te, beynelmilel takvimle saati kabul etmişti. Daha o zamanlarda Gazi’nin, bir gün sıranın harf değişikliğine de geleceğini düşünmemiş bulunduğu hiç tasavvur olunabilir miydi?
Beynelmilel takvimle saatin kabul edildiği, 1341’in 1926 olduğu günleri şöyle bir hatırlayalım. Şeyh Sait İsyanı, İrticanın cehaletin bu isyanı, 1925’in Haziranı’nda bastırılmıştı. Aradan bir ay geçmeden Mustafa Kemal Paşa şapka inkılâbını başarmak için Anadolu’da geziye çıkmış, fes ve çarşaf aleyhine konuşmalar yapmıştı. Meclis kasım ayında şapka kanununu kabul ettikten 5 gün sonra da tekkeler kapatılıyordu. ”Aman paşam sırası mı, irtica daha yeni bastırıldı. Biraz bekleyelim. Üzerine gitmeyelim” diyenlerin hatalı bir yolda olduklarına inanmıştı. Tehlikeler karşısında dahi inkılâplar yürütülmeliydi, memleketin menfaati bunu icap ettiriyordu. İrticanın hareketi bastırıldıktan iki ay sonra da İstanbul’da tertip edilen baloya ilk defa Türk kadınları da iştirak etmişti.
Olmaz’ın Üzerine Yürüdü
Mustafa Kemal Paşa ile o devirlerde uzun temaslar yapmış olan Falih Rıfkı Atay, hatıralarını canlandırırken, şapka inkılâbı ile harf inkılâbı arasındaki bağlantılara ait bir soruma şöyle cevap vermişti:
”Şapka inkılâbındaki muvaffakiyeti, harf inkılâbını da yürütmesinde ona cesaret vermiştir. Şapka konusuna ilk defa temas ettiğinde ortaya teklifler atılmıştı. Mesela İstanbul’da biri şapka giyer, tecavüze uğrar. Polis müdahale edip onu korur. Gazeteler bunu yazar. Halk, isteyenin serbestçe şapka giyebileceğine yavaş yavaş inanır. Bu inanç yayıldıkça şapka giyenler de çoğalır, beş sene zarfında da hedefe varılır. İşte bu teklif yapıldıktan 24 saat sonra Kastamonu’ya gittiğini, şapka inkılâbı için kampanyayı hemen açtığını duymuştuk. Süratle hedefe ulaşmak isterdi. Giriştiği her işte muvaffak olması halka şu kanaati aşılamıştı ki, Gazi’nin el attığı bir dava ancak zaferle biter. Şapka inkılâbında sür’atle gayeye varması, harf inkılâbını da aynı şekilde ele alıp başarabileceğine onu ikna etmişti. O hep olmaz’ın üzerine yürürdü.
Sorulan Sual
Mustafa Kemal Paşa hep olmaz’ın üzerine yürürdü. Yürürdü ama, tedbirlerini de öylesine alır, hazırlıklarını öylesine yapardı ki, olmazı sür’atle olura çevirirdi. Onun bu vasfıdır ki, halkta şahsına karşı kutsal bir inanç husule getirmiştir.
”Şapka giyeceğiz belki” diyenlerin karşısına ”bak, her şey olur işte bu olmaz” diye dikilenler dahi, Gazi şapkayı giyince ”demek ki olacak giyeceğiz” demekten kendilerini alamıyorlardı. Kani bulunuyorlardı ki Ata’nın eline aldığı bu dava koparılacak. Muvaffakiyetsizlik ihtimalleri olamaz.
Beynelmilel takvimle saatin benimsenmesinden bir buçuk ay sonra, 1926’nın Şubatı’nda İsviçre medeni kanununun kabulüne dair teklif Meclis’ten geçmişti. Bunu müteakip, 1928’in ilk günlerine kadar bir bekleme, daha doğrusu bir hazırlık devresine girilmişti. O sıralardır ki, Gazi, harf değişikliği konusunda etrafındakileri konuşturmuş, ilgilileri sık sık münakaşaya sürüklemişti. ”Eski harflerin mahzurları hakkında münevver zümre içinde bir fikir birliği yapmayı hedef edinmişti. Münevver efkâr-ı umumiyeyi bu işin yapılması zaruretine ikna ettikten sonra, kendi cezri fikrinin tatbikatına geçmiştir. O zaman O, artık hiçbir engel tanımamaktadır.
1928 yılının ilk günlerinde harf değişikliği lehindeki konuşmalar işte bu hazırlık devrinin mahsulüydü. Harf inkılâbına giden yolda bir adım atılması için zaman da müsaitti. Bu adım ne olacaktı? Bu suali soranlar çoktu. Bekliyorlardı.(*)
ATATÜRK: ”YA ÜÇ AYDA OLUR,
YA HİÇ OLMAZ” DEMİŞTİ
29 Nisan 1928 sabahı gazetelerini ellerine alanlar şu birkaç satırlık haberle karşılaşmışlardı:
”Ankara 28 (Hususi) -Harfler hakkındaki tasavvurat ve tetkikat ilerlemiştir. Diğer taraftan rakamların Avrupalılaştırılması için bir takrir hazırlanmış olup, Meclis’in bu devresinde, bu husustaki kanunun neşri muhtemeldir.”
Bu haber, İstanbul’da münteşir Milliyet gazetesindeydi. Siirt mebusu Mahmut Bey’in sahip ve başyazarı olduğu Milliyet’in, Gazi’nin sözcülüğünü yapan, fikirlerini aksettiren bir gazete olduğu herkesçe malûmdu. Demek ki, harf inkılâbı için hazırlıklar vardı. Hatta bu hazırlıklar, ileri bir safhaya varıyordu. Beklenen ”öncü teklif”in de ne olduğu anlaşılmıştı. Evvela Avrupa rakamları kabul edilip, yürürlüğe konulacak! On gün geçmemişti ki, Kocaeli milletvekili Reşit Saffet (Atabinen) ile arkadaşları, beynelmilel rakamların kulanılmasına dair tekliflerini Meclis önüne getiriyorlardı. Türkiye’nin medeni âlemle münasebetleri genişti. Bu vaziyette, beynelmilel rakamların kabulü gerekiyordu. Bu bir zarurettir, diyorlardı. 21 Mayıs’ta Meclis, teklifi kabul etmiş, bir hafta zarfında gazeteler, gerekli tedbirleri sür’atle alarak, yeni rakamlarla çıkmaya başlamışlardı.
Arap harfleri ile beynelmilel rakamlar böyle uzun zaman yanyana mı kalacaktı? Rakamlar, harflerin öncüsüydü. Harfler, öncüyü takip etmekte gecikmeyecekti.
Encümen Kuruluyor
Mustafa Kemal’in tuttuğu ışık altında Maarif Vekâleti’nde incelemeler yapılmış ve Latin harflerinin ne şekilde tatbik edileceği mevzuunu nihai bir karara bağlayacak encümene şu zevat tayin edilmişti: Yakup Kadri, Ruşen Eşref, Falih Rıfkı, Fazıl Ahmet, Ragıp Hulûsi, Mehmet Emin, İbrahim Grandi, Ahmet Cevat, Mehmet İhsan. 27 Haziran günü ilk toplantısında bu encümende neler görüşülmüştü? Bunu herkesten fazla Atatürk merak ediyordu. Encümen daha ilk anda, sağcılar ve solcular diye ikiye bölünmüş, ”Latin harfleri alınır mı, alınmaz mı” suali etrafında münakaşalara dalmıştı. Halbuki, Çankaya’daki inkılâpçı lider, savaş tabiyesini hazırlamıştı. Bu tabiyenin elverişli şekilde tatbikini encümenden bekliyordu.
Falih Rıfkı Atay o güne ait hatıralarını naklederken diyor ki:
”Encümeni kendi haline bırakmış olsaydı, değil birkaç ayda, birkaç senede bitirilemezdi. Meselenin ciddi bir safhaya girdiği görüldüğünde, Ata’ya, uzun bir intikal devresi geçirilmedikçe bu işin başarılamayacağını söyleyenler olmuştu. Bazıları, bu intikal devresini on beş yıl olarak gösteriyorlardı. En kısa teklif ise beş yıldı! Gazi’nin bunlara cevabı şu olmuştu:
”- Ya üç ayda olur, ya hiç olmaz!” Hakikaten üç ayda da gayeye varıldı. Şöyle bir teklif de yapılmıştı. Gazetelerde evvela yarım sütun yeni harflerle yazı çıksın. Yıllar geçtikçe bu miktar arttırılsın. İntikal devresinin ortalarında gazetelerin yarısı Arap, yarısı da yeni harflerle olsun. Beşinci yılın sonlarına doğru Arap harfleri mesela yarım sütuna kadar indirilsin. Sonra da tamamıyla kaldırılsın. Bunlara da Mustafa Kemal şöyle demişti:
- Beş sene sonunda, Arap harfleri ile yazılı o yarım sütun yazıyı bulup okurlar. Ya üç ayda olur ya hiç olmaz.”
(K) Krizi
Ata’nın teşvikleri ile encümen ”alfabe raporu” üzerindeki çalışmalarına hız vermişti. Azaların önünde, İtalyan Fransız, İngiliz, Alman, İspanyol, Portekiz, Rumen, İsveç, Fin, Macar, Polonya, Çekoslovak, Hırvat, Arnavut alfabeleri seriliydi. Avrupa milletleri, Latin alfabesini benimsemişler fakat az da olsa değişiklikler yapmışlar, daha çok bazı harfleri birleştirmek suretiyle dillerine uygun sedaların temine gayret sarfetmişlerdi. Bütün bu farklar teker teker ele alınıyordu. Bizde nasıl olacaktı? Kâzım ”K” harfi ile yazılamaz, değişik bir şekil bulmak icap edecek diyenler vardı. Fransız alfabesindeki (Q q) harfi mi (Kü) manasına alınacaktı? Yoksa (Kh) birleştirilmesi mi kabul edilecekti? İşte bu (K) krizi encümen çalışmalarını çıkmaza sürükler gibi olmuş. Atatürk’e hemen başvurulmuştu. Encümen azalarından Falih Rıfkı Atay, krizin nasıl çözüldüğünü şöyle anlatıyor:
- Mustafa Kemal bizi dinledikten sonra eline kâğıt kalem aldı. Evvela (Kemal) ve sonra (Qemal) yazdı. Her iki kelimeye de baktıktan sonra, böyle (Qemal) olmaz diyerek bunu karaladı. K krizini atlatmıştık. Yalnız (Kh) tertibi bir müddet kullanıldı. Atatürk halkla temasında bunun yarattığı güçlükleri de bizzat görerek, (Kh) tertibini de terketti, en basit şekle varıldı.
Şemsi Nerede
Encümen çalışmaları henüz bir neticeye varmamıştı. Atatürk, Dolmabahçe’de kalıyor, dil konusunda bilgi sahibi kimseler yanında, bıkmadan, usanmadan, Avrupa alfabeleri üzerine eğiliyordu. İnkılâp hareketi başlamıştı. Durmasına imkân yoktu. Bundan ric’at etmek, muvaffakiyetsizliğe uğramak ise, Ata’nın aklına getirmediği şeylerdi.
Temmuzun ilk haftası, bir akşamdı. Milliyet mürettiphanesinde sermürettip Ethem Abi sağa sola koşuyor. ”Şemsi nerede?” diye sorup duruyordu. Dolmabahçe’den bir kâğıt gelmişti. Üzerinde garip bir şeyler yazılı idi. Ethem Abi bunları sökemiyordu. Aradığı mürettip Şemsi ise, biraz Fransızca bildiğinden bunları okur dizerdi. 4-5 satırlık yazı güçlükle, elde mevcut Fransızca hurufatla nihayet hazırlanmıştı. Ethem Abi de bunu itina ile çerçeveletip birinci sahifeye yerleştiriyordu. Ertesi günü hayretle seyredilen bu satırlar şöyleydi:
”Otomobil Fi’atlary – Tenzil xofforlere de fajdalydyr. Otomobiller de taksi fi’atlarynyn tenzil edileceğini ve bunun için tedkikatda bulunulduğunu jaznyxdyk…”
Şimdi 85’ini aşmış olan Ethem Abi, o geceyi hatırlamaya çalışıyor:
”Tertip hatası var mıydı, yok muydu? Bilmem. İbrahim Necmi Bey’le Toplu İğne (Nurettin Artam) bunu getirmişlerdi. Bir müddet bu devam etti. Fransız harfleri ile bu kısa yazıları birinci sahifeye yerleştirirdim. Gazi’den geliyor diye bilirdik. Herhalde bunlar yemleme idi. Göz alışsın diye yapıyordu. Bu işin olacağına o zamandan inanmıştık. Birkaç harfi belleyelim diye uğraşırdık.”
Mürettipleri de, muharrirleri de bir endişe almıştı. Okuyan olmazsa gazete satılmaz, işten ekmekten oluruz endişesi. Fakat Dolmabahçe’deki Bey, endişeli değil aksine, ileriyi düşünerek ümitli, sevinçliydi.”
”GÖRECEKSİNİZ NELER OLACAK”
O sabah herkes birbirine Milliyet gazetesinde Latin harfleri ile çıkan kısa bir fıkradan bahsediyordu. Günün mevzuu buydu. Fıkranın Arap harfleri ile olan girizgâhında diğer gazetelerden bir ricada bulunuluyor, bunun, Arap harfleri ile iktibas edilmemesi isteniyordu. Aynen alınabilirdi. Latin harflerini bilmeyenler, bilenleri arıyor, ”acaba ne var?” diye soruyorlardı.
3 Ağustos 1928 tarihli Milliyet’teki fıkra şöyleydi:
”Gazi, geçenlerde yeni harflerin kabul ve tatbikinden bahsedilirken etrafında bulunanlara şöyle dedi:
- Büyük Taarruz’a karar verdiğim zaman İsmet Paşa’ya: ”Göreceksin, neler olacak” demiştim. Şimdi size söylüyorum. Göreceksiniz neler olacak.”
Birçok kimselerin okuyamadığı fakat büyük ilgi uyandıran fıkra buydu. Aynı gazetede bir ay evvel, otomobillerle alâkalı olarak çıkmış 4-5 satırlık ilk tecrübe yazısı ile bunun arasında farklar hemen göze çarpıyordu. Latin harflerini bilenler bu defa kolaylıkla yazıyı sökmüşlerdi. Gazi, 3 ayda bu işi tamamlamaya azmetmiş değil miydi? Gecesini gündüzünü bu işe vermişti.
”Göreceksiniz, neler olacak?” diyen fıkranın intişarından 24 saat sonra da alfabe raporu Maarif encümenince hazırlanmış, nihai şekle sokulmuştu. Rapor şöyle başlıyordu:
”Latin harflerinin lisanımıza tatbiki imkânını düşünmek üzere teşekkül etmiş olan heyetimiz, doğrudan doğruya bugünkü müşterek ve edebi lisanımızın istinad ettiği ince ve mütekâmil İstanbul konuşma dilini esas ittihaz ederek, bu dille nazari ve ameli cihetlerden en uygun ve elverişli bir alfabe vücuda getirmeye çalışmıştır…”
Encümen ulaştığı neticeyi de şöyle özetliyordu:
”Şimdiye kadar gördüğümüz müteaddit harflerin tetkiki bizi şu hakikat karşısında bulundurmuştur: Asli Latin alfabesinde Türk dilinin tekmil sesleri mevcut değildir. Bu sesleri elde etmek için, ya çift harflerin kabulü veya birkaç tek harfin işaretler ilavesiyle (ş, ç gibi…) yeni şekiller ihdası zarureti vardır.”
Dikkate şayandır ki, Atatürk, hemen o ay içinde yurtta geziye çıkmış, halka: Temaşanın, bizzat verdiği derslerin, yaptığı imtihanların sağladığı neticelere göre bu son düğümün çözülmesine yardım etmiştir.
Fakat O’nun, bu mevzuda halkla ilk teması Sarayburnu’nda olmuştu.
İlk Resmi Açıklama
9 Ağustos akşamı Halk Fırkası Sarayburnu’nda bir parti tertip etmişti. Mısırlı muganniye Müniretülmehdiye ile birlikte bir caz orkestrası da çağırılmıştı. Sıcak bir yaz akşamı idi. Sahnenin hemen yanında uzun bir masa boş duruyordu. Oraya bakanlar ”Gazi gelecek” diye birbirlerine haber salıyorlardı. Gözler o boş masadan ayrılmıyor, çocuklar onun etrafında toplanıp duruyorlardı. Vakit gece yarısına yakındı. Gözlerdeki ümitler sönmeye yüz tutmuştu ki, birden bir kaynaşma olmuş, herkes ayağa fırlamıştı. Mustafa Kemal Paşa geliyordu. Alkışlar dinip heyecan yatıştıktan sonra Ata’nın, cebinden bir not defteri çıkardığı, bir şeyler yazdığı görülmüş, konuşmak niyetinde olduğu anlaşılmıştı. Parkta tam bir sessizlik vardı. Kalkmış konuşuyordu.
”Sevgili kardeşlerim,
Huzurunuzla ne kadar bahtiyar olduğumu izah edemem. Duyduklarımı tek kelimelerle ifade edeceğim. Memnunum, mütehassısım, mes’udum. Bu vaziyetin bana ilham ettiği hissiyatı huzurunuzda ufak notlar halinde tespit ettim. Bunları içinizden bir vatandaşa okutacağım.”
Etrafına göz gezdirmiş genç bir tıbbiyeliye işaret etmişti. Zaten heyecanlanmış olan delikanlı, eline verilen notların, Latin harfleri ile yazılı olduğun görünce kemkümlemiş, Gazi de notları geri aldıktan sonra halka müjdeyi vermişti:
”Vatandaşlarım, bu notlarım asıl hakiki Türk kelimeleri, Türk harfleriyle yazılmıştır. Kardeşiniz bunu derhal okumaya teşebbüs etti. Biraz çalıştıktan sonra birdenbire okuyamadı. Şüphesiz okuyabilir. İsterim ki, bunu hepiniz beş on gün içinde öğrenesiniz.
Arkadaşlar,
Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarınızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindesiniz.”
Elindeki notları bu defa devrin Bolu milletvekili Falih Rıfkı’ya uzatmış bunları ona okutmuştur. Orada da, yeni harflere karşı alâkayı davet ediyordu. Notların okunması bitmişti ki, halk arasından biri heyecanlı bir sesle Ata’ya hitap ediyor, bunun üzerine tekrar konuşmaya başlayan Gazi bir defa daha inkılâbına dikkati çekmek lüzumunu duyuyordu:
”Şimdi sözden ziyade iş zamanıdır…”
Çok işler yapılmıştır ama bu gün yapmaya mecbur olduğumuz son değil lakin çok lüzumlu bir iş daha vardır: Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin yüzde onu okuma yazma bilir yüzde sekseni bilmez nevidendir. Bundan insan olanlar için utanmak lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharlarla doldurmuş bir millettir… Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz. Hataların tashih olunmasında bütün vatandaşların faaliyetini isterim. En nihayet bir sene iki sene içinde bütün Türk heyet-i içtimaiyesi yeni harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz, yazısıyla, kafasıyla bütün âlem-i medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir.”
Gazi susmuştu. Masasından ayrılacaktı. Halk da susmuş, bekliyordu.
Ata’nın sesi tekrar duyuldu:
”Şimdi size veda etmek istiyorum. Fakat ne diyeyim?”
Kalabalığın arasından bir çocuk sesleniyordu:
”Tekrar görüşelim!”
Bu hitap, Gazi’nin çok hoşuna gitmiş,
”Bravo küçük, evet, tekrar görüşelim” demiş, halka doğru kadehini kaldırmıştı. İşte o akşam Sarayburnu’ndaki son sözleri:
”Eskiden bunun bin mislini mezbelelerinde gizli gizli içerek envar-ı mefsedeti irtikâp eden, mürai sahtekârlar vardı. Ben sahtekâr değilim. Milletimin şerefine içiyorum.”
MEMLEKET BAŞTAN BAŞA BİR
DERSANE HALİNDEDİR
Çanakkale’de büyük heyecan vardı. Vilayet memurları o gece bir defa daha yeni harfler üzerine eğiliyor, vaktin ilerlemiş olmasına rağmen kâğıt kalemi ellerinden bırakmıyorlardı. Öğretmenler de aynı heyecan aynı hazırlık havası içindeydiler.
”Yarın Ertuğrul Yatı geliyor…”
Bir hafta evvel Tekirdağ’da neler olduğunu duymuşlardı. Memurların öğretmenlerin nasıl Gazi tarafından imtihan edildiğini öğrenmişlerdi. Onlara Mustafa Kemal Paşa’nın ”hazırlanmış olmalıydınız” diyerek serzenişte bulunduğunu da biliyorlardı. Gönülleri arzu ediyordu ki Gazi aynı serzenişi Çanakkalelilere, Gelibolululara da yapmasın.
Mustafa Kemal Paşa, 13 yıl evvel asker olarak elinde silah, çarpıştığı yerlerde şimdi öğretmen olarak, elinde kalem, kâğıt mücadeleye atılmaya hazırlanıyordu. Bu defa, cehalete karşı seferberlik ilan etmiş, savaş açmıştı.
1 Eylül 1928’de Gazi, Çanakkale Hükümet Konağı’na getirilmiş olan bir kara tahta önünde imtihanlarına yeniden başlamıştı. Üşenmeden, sinirlenmeden bir memuru tutuyor, onu bırakıp diğerini çağırıyordu. Oradan belediyeye gitmiş, sonra da Türk Ocağı’na geçmişti. Maksadı yalnız öğretmek değil aynı zamanda öğrenmek, dinlemekti. Bir gün, Avrupa’dan koşup gelen bir gazeteci kendisine:
- Kuvvetinizin sırrı nedir, diye sormuş, şu cevabı almıştı:
- Durur dinlerim…
Çanakkale’de de, kara tahta önünde yalnız konuşmakla, ders vermekle iktifa etmiyor, sık sık duruyor, dinliyordu. Yeni harfleri öğrenmekte zorluk çekiliyor muydu? hangi harflerde zorluklarla karşılaşıyorlardı? Neyi güç öğreniyor veya öğrenemiyorlardı? Bu soruların cevaplarını tespite büyük önem veriyor, not tutturuyordu.
3 Eylül’de Ertuğrul Yatı İstanbul’a doğru yol alırken Mustafa Kemal Paşa da, bilhassa birleşik harflerde (kh, sh gibi) halkın zorluk çektiğini etrafındakilere anlatıyor, bu husus üzerinde durmak gerektiği kanaatini izhar ediyordu. Henüz yeni harflere dair tasarı Meclis’e sevkedilmiş değildi. Resmiyete girmiş olmasına rağmen hâlâ tecrübe devresindeydi. Gazi halkla temaslarının neticesine göre son bir ayarlama yapacaktı.
Harf Seferberliği
Eylül’ün ikinci haftası, öğretmen olarak intihap dairesine gitmek sırası Başbakan İsmet Paşa’ya gelmişti. Haydarpaşa Garı’nda Başbakan, kendisini teşyie gelmiş olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’ya diyordu ki:
- Paşam, yeni harf seferberliği muallimi olarak Malatya’ya gidiyorum!
Üç gün sonra İsmet Paşa, Malatya ortaokul salonunda iç ve dış politika konularında uzun bir konuşma yapıyor. Türk cemiyetinin vazifelerine temasla diyordu ki:
”- Büyük Türk milleti, büyük ve muzaffer evladı Gazi’nin delaleti ile okuyup yazmak bilmeyen milletler sırasından çıkmak için Latin esasından alınmış yeni Türk harflerini kabul etmek kararını veriyor. İstikbalde bugünkü nesle gurur verecek muhterem bir teşebbüse girmiş bulunuyoruz. Teşebbüs Türk milleti içinde bilaistisna herkese okuyup yazmayı öğretmek teşebbüsüdür. Bu kadar hayırlı ve kudretli bir tedbirin niçin bugüne kadar geri bırakıldığını, istikbal münekkidlerine anlatmak kolay olmayacaktır. Fakat ben onlara diyeceğim ki, insanlar göreneğe o kadar bağlıdırlar ki, görenekten ayrılıp hayırlı ve kat’i bir karara varabilmek için, Türk devletinin büyük Gazi gibi, türlü tecrübeler ve badireler içinde milletin hayatiyet ve kudretinin özü gibi yetişmiş ve devlet reisi olduğu halde hâlâ köy köy dolaşıp alfabe hocalığı edecek kadar çalışkan, azimkâr, fedakâr bir reisi gelmek lazımdır.
”Bu gün memleket baştanbaşa bir dersane halindedir. Bu dersanenin başmuallimi, bu milletin başlıca hazinesi olan büyük evladı Gazi’dir. Türk milleti bu dersaneden muvaffak çıkıncaya kadar çalışacak ve az zamanda tam muvaffakiyetle çıkacaktır. İstikbale bakarken hiç bu anda olduğu kadar itimatlı ve ferahlı bulunmadım…”
Gazi Tekrar Geziye Çıkıyor
Başvekil Malatya’da, milletvekillerinin çoğu intihap dairelerinde yeni harfler üzerine eğilmekte iken Mustafa Kemal Paşa hiç İstanbul’da oturur, bekler miydi? Çanakkale’den geldikten on gün sonra tekrar hazırlık yapıyor ve bu defa İzmir vapuru ile Karadeniz’e çıkıyordu.
Hareketinden evvel İstanbul Belediye Reisi’ne yolladığı bir telgrafta diyordu ki:
”Büyük milletimizin bir kat daha inkişaf ve tealisini temin edecek olan yazı inkılâbının fiilen başlaması, buradaki ikametin zamanına tesadüf etti. Bu benim için kıymetli bir hatıradır. Yeni yazımızı öğrenmek ve öğretmek için, muhterem halkın, resmi ve hususi muhtelif makamat ve müessesat ve cemiyetlerin göstermiş oldukları tehalük, şevk ve gayrete yakından şahit oldum.
Bu meşkûr faaliyetin mes’ut semerelerini daha şimdiden iftiharla görüyorum. Bu hususta İstanbul matbuatının ve fikir âleminin de kıymetli muavenetini müteşekkirane yadederim. Bu pek yerinde ve şuurlu mesainin yakın zamanda tam bir muvaffakiyetle neticelendiğini göreceğimize şüphe yoktur. Güzel İstanbul’un, muhterem halkına, aziz hemşehrilerime saadetler temenni ederim.”
İzmir vapuru 15 Eylül’de Sinop’ta idi. Ziyaretin tek gayesinin harf inkılâbı olduğu herkesçe malûmdu. öylesine hazırlanmışlardı ki, dükkânların, resmi ve hususi yerlerin bütün tabelaları yeni harflerle yazılmıştı. Şehre çıkan Gazi, bunları gördükçe son derece memnun oluyordu. Hükümet konağından yatı mektebine gitmiş, orada saatlerce harflerle meşgul olmuştu Gene aynı güçlükle karşılaşıyordu. Halk (Kh, Sh) gibi birleşik harfleri, birleşik kelimeler arasındaki çizgilemeyi (lâzım-dır gibi) bellemekte zorluk çekiyordu. Halkla temasları, ”durup, dinlemesi” Meclis’e nihai tasarı verilirken, bunlardan vazgeçilmesi lazım geleceği hususundaki kanaatini kuvvetlendiriyordu. Bunları atacaktı: Daha da sadeye gidecekti.
Sinop’tan Samsun’a varıldığında takvim 18 Eylül’ü gösteriyordu. 19 Mayıs değildi. Fakat 19 Mayıs’ın heyecanı vardı. 1919’daki kuvveti ile yaşıyordu. Orada da ders vermiş, durmuş, halkı dinlemişti. 19’unda Sivas’a geçilmiş. Eylülün 21’inci günü de Ankara’ya dönülmüştü.
Artık vatan inkılâba hazır hale getirilmişti. Halkla temaslar sonunda nihai kararlar alınmış, alfabeye son şekli de verilmişti.
Harf inkılâbına dair kararı Büyük Millet Meclisi’nden geçirmeye sıra gelmişti. Ekim ayında Ankara’daki faaliyet buna inhisar ettiriliyor, kanun tasarısı hazırlanıyor, gerekçe kaleme alınıyordu.
1 Kasım sabahı her şey hazırdı. (*)
BÜYÜK TÜRK MİLLETİ YENİ BİR NUR
ÂLEMİNE GİRECEK
1 Kasım 1928. Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü dönem ikinci toplanma yılı açılıyor. Konuşulan en mühim meselelerden biri Harf İnkılâbı. Bütün milletvekilleri, bu meselenin hemen umumi heyet önüne getirileceğinden emin bulunuyorlar İnkılâbın millet önünde müzakeresini muvaffakiyetle tamamlayan Mustafa Kemal Paşa, şimdi de davayı millet temsilcilerinin önüne serecek.
İşte harf inkılâbını Büyük Meclis’e anlatan sözleri:
”Aziz arkadaşlarım, her şeyden evvel her inkişafın ilk yapı taşı olan meseleye temas etmek isterim. Her vasıtadan evvel büyük Türk milletine onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma yazma anahtarı vermek lazımdır. (Sürekli alkışlar).
Büyük Türk milleti cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. (Alkışlar). Bu okuma yazma anahtarı ancak Lâtin esasından alınan Türk alfabesidir. (Alkışlar). Basit bir tecrübe Latin esasından Türk harflerinin Türk diline ne kadar uygun olduğunu şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk evlatlarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır. (Alkışlar).
Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla Türk harflerinin kat’iyet ve kanuniyet kazanması bu memleketin yükselme mücadelesinde başlıbaşına bir geçit olacaktır. (Bravo sesleri, alkışlar).
Milletler ailesine, münevver, yetişmiş büyük bir milletin dili olarak elbette girecek olan Türkçeye bu yeni canlılığı kazandıracak olan Üçüncü Büyük Millet Meclisi, yalnız ebedi Türk tarihinde değil bütün insanlık tarihinde mümtaz bir sima kalacaktır. (Alkışlar).
Efendiler, Türk harflerinin kabulü ile hepimize, bu memleketin bütün vatanını seven yetişkin evlatlarına mühim bir vazife teveccüh ediyor: Bu vazife, milletimizin kâmilen okuyup yazmak için gösterdiği şevk ve aşka bilfiil hizmet ve yardım etmektir. Hepimiz, hususi ve umumi hayatımızda rast geldiğimiz okuyup yazma bilmeyen erkek, kadın, her vatandaşımıza öğretmek için tehalük göstermeliyiz. Bu milletin asırlardan beri hallolunamayan bir ihtiyacı birkaç sene içinde tamamen temin edilmek, yakın ufukta gözlerimizi kamaştıran bir muvaffakiyet güneşidir. (Alkışlar). Hiçbir muzafferiyetin hatlarıyla kıyas kabul etmeyen bu muvaffakiyetin heyecanı içindeyiz. Vatandaşlarımızı cehaletten kurtaracak, bir sade muallimliğin vicdani hazzı mevcudiyetimizi işbaa etmiştir. (Bravo sesleri sürekli alkışlar).
Aziz arkadaşlarım, yüksek ve ebedi yadigârınızla büyük Türk milleti yeni bir nur âlemine girecektir.” (Bravo sesleri, şiddetli ve sürekli alkışlar).
Sıra İsmet Paşa’da
Türk harfleri kanun layihasını getirmiş olan Başbakan İsmet Paşa, Gazi’den hemen sonra kürsüye gelmişti. O da diyor ki:
”Bugünkü neslin ve büyük müteceddit mebusların aldığı tedbirleri ve gördüğü işleri istikbalde yazmak için hazırlanan münevverlerin bir noktaya bilhassa nazarı dikkatlerini celbetmek isterim. Hiçbir kanun layihası müzakere olunduğu anda, cidden tatbik olunacağına ve böyle büyük neticeler vereceğine bu kadar yakın bir emniyet vermemiştir. Yani hiçbir kanunun müzakeresi anında, memlekette candan kabul olunacağına, cidden tatbik edileceğine, vasi ve feyizli neticeler vereceğine bu andan daha ziyade kani olmak mümkün değildir. Sebebi vazıhtır. Çünkü böyle bir milletin hayatına, fikri ve manevi yaşayışına tesir edecek olan esaslı ıslah, bütün millet için her köşede esaslı olarak işlenmedikçe, teşebbüs edilmeye çok cesaret ister. Teşebbüslerinizle memleketin her tarafında ne kadar esaslı bir ihtiyaca temas ettiğinizi açık olarak gördünüz.
Arkadaşlarım, bu harfler için millette gördüğünüz tealük ve hüsnükabul başlıca şu noktayı izah eder ki, o da milletin bir an evvel okuyup yazmak, cehaletten sıyrılmak için taşıdığı arzu derin, geniş ve samimidir. Demek millet, hepimiz, böyle bir anahtara çoktan beri muntazırdık. İkincisi kolaydır. Kolaylık hiç ummadığımız muhitlerde, nasıl telakki edileceğini tahmin edemeyeceğimiz yerlerde, uğraşmak istemeyen vatandaşlarımızda, ilk iki üç harfin ve bir iki saatlik uğraşmanın verdiği teşvik ile öğrenmek ümit ve kanaatini birden vermesindedir.”
Yeniden Bir Devir Açıyoruz
”Arkadaşlarım, bu kolaylık hakkıyla istifade etmek ve bu neticeleri birkaç sene içinde güzel görülür bir hale getirmek için hükümet ciddi mesai sarfedecektir. Hükümet, bütün memlekette millet mektepleri halinde, işinde, tarlasında, fabrikasında çalışan vatandaşların ayaklarının ucuna getirilen kolaylıkla öğretecek muallimlerle, kolay tedarik olunacak vesaitle, bu yeni alfabeden tamamıyla istifade etmeleri için, bütün mesaisini sarfedecektir. Bu mücadeleyi muvaffakiyetle neticelendirmek için, vazife münhasıran hakikaten kendileriyle iftihar ettiğimiz muallimlerin değildir. Memurlarımız ve bu memleketin bütün münevver evlatları, bu sene, gelecek sene ve birkaç sene zarfında bu alfabe ile vatandaşların tamamen okuyup yazması için ellerinden geleni ifa edeceklerdir. Kanun layıhası esas itibarıyla, umumi hayatı yeni alfabe ile yazı devrine suhuletle nakletmek için işe göre muhtelif devirleri göstermektedir. Biz bu devirleri ihtiyaca tamamen tetabuk edecek kadar dikkatli intihab etmeye çalıştık. Yakın bir zamanda umumi hayat ve muamelat yeni yazı ile cereyan etmeye başlayacaktır. Tabii bugün elimizde kullanmakta bulunduğumuz birçok matbu vesikalar vardır ki, bunların değiştirilmesine kadar, faaliyet şubesinin cinsine göre, muhtelif müddetler konulmuştur. Buna da zaruret vardır.
Bu kanun layihası ile Türk milletinin fikri hayatında yeni bir devir açıyoruz.
Bir sözü tekrar ederek maruzatıma nihayet vermek isterim. O da tedbirin hayırlı ve faydalı olduğuna cidden ve samimen inanışımızdır. Büyük işlerde samimi inanmak, o işin muvaffakiyetle neticelenmesi için muhtaç olunan başlıca kuvvettir. Bu kuvvet o kadar mühimdir ki, bunun karşısında yenilmeyecek zorluk ve aşılmayacak tümsek yoktur.”
İnkılâba resmi mühürü vuracak Büyük Millet Meclisi’nde, kanun layihasının herhangi bir zorlukla karşılaşmayacağı bunun önüne tümsekler yığılmayacağı daha o gün görülmüştü. Meclis, ”milletin hatıra-i şükranı olmak üzere Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’ne altın levha üzerinde kabartma bir alfabe takdimi” hakkındaki teklifi ittifakla kabul ediyordu. Meclis’in bu kararı şöyle idi:
”Büyük Türk milletine halâs ve terakki yolunda olduğu gibi, okuma yazma yolunda da nur ve çırağ gösteren dahi Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’ne, milletin hatıra-i şükranı olmak üzere Meclis-i Âli tarafından altın levha üzerinde kabartma bir Türk alfabesinin takdimi, heyet-i umumiyenin 1.11.1928 tarihli birinci inikadının ikinci celsesinde takarrür etmiştir.” (*)
KİŞİ ADLARI
Metin içinde kimlikleri az çok belirlenenler dışında kişiler.
A. Azmi. 1928’de Eski ve Yeni Harfler Hakkında Bazı Mütalâalar adlı kitabın yazarı.
Yunus Nadi (ABALIOĞLU). Gazeteci, milletvekili. Cumhuriyet gazetesi kurucusu. 1945’te öldü.
Dr. Abdullah Cevdet. Yazar, ozan. 1900’den sonra kurulan İçtihad dergisi sahibi. 1932’de öldü.
Halide Edip – (ADIVAR). Romancı Kurtuluş Savaşı sırasında onbaşı rütbesiyle Ankara’da. 1964’te öldü.
Ahmet (AĞAOĞLU). Düşünür, yazar, milletvekili, 1939’da öldü.
Ahmet Rasim. Yazar, milletvekili. 1932’de öldü.
Fethali AHUNDZADE. 19. yüzyılda Azerbaycanlı yazar, düşünür.
Ali İlhami, 1927’de Türkçe Yazı ve Latin Harfleri adlı kitabın yazarı.
Ali Seydi. Yazar, sözlükçü. 1924’te Latin Hurufu Lisanımızda Kabil-i Tatbik midir? adlı kitabın yazarı, 1933’te öldü.
Ali Suavi. 19. yüzyılda gazeteci, düşünür, ihtilalci. 1878’de ayaklanma sonucunda öldürüldü.
Refet Avni (ARAS). 1926’da Latin Harfleri yandaşı, yazın öğretmeni.
Saffet (ARIKAN). Asker, CHP Genel Sekreteri, Kültür Bakanı, 1947’de öldü.
Falih Rıfkı (ATAY). Yazar, milletvekili. 1971’de öldü.
Fazıl Ahmet (AYKAÇ). Ozan, yazar, milletvekili, 1967’de öldü.
Ismayıl Hakkı (BALTACIOĞLU). eğitimci, yazar, profesör, milletvekili. 1978’de öldü.
Avni (BAŞMAN). Eğitimci, yazar, sonradan bakan. 1965’te öldü.
Avram Galanti (BODRUMLU). İstanbul Darülfünunu’nda profesör, yazar. 1925’te Türkçede Arabi ve Latin Harfleri ve İmla Meseleleri, 1927’de Arabi Harfleri Terakkimize Mani Değildir kitaplarının yazarı.
Mahmut Esat (BOZKURT). Bakan, profesör, yazar. 1943’te öldü.
Agop DİLÂÇAR. Türk dil Kurumu Başuzmanı.
İbrahim Necmi (DİLMEN). Yazıncı, dilci, sonradan Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı, milletvekili. 1945’te öldü.
Kâzım (DİRİK). General, vali. 1940’ta öldü.
Faik Sabri (DURAN). Coğrafyacı, profesör. 1943’te öldü.
Ebüzziya Tevfik. 19. yüzyılda basımcı, yazar, gazeteci. 1913’te öldü.
Ahmet Cevat (EMRE). Dilci, yazar, milletvekili. 1961’de öldü.
Enver Paşa. 1908 Meşrutiyet öncülerinden, general, savunma bakanı. 1922’de öldü.
Mehmet Emin (ERİŞİRGİL). Eğitimci, yazar, profesör, bakan. 1965’te öldü.
Celal Sahir (EROZAN). Ozan, milletvekili. 1935’te öldü.
İsmail Hikmet (ERTAYLAN). Yazın tarihçisi, profesör, milletvekili 1967’de öldü.
İbrahim Grandi (GRANTAY) Dilci, diplomat, milletvekili. Ölmüştür.
Hafız Ali Efendi. II. Abdülhamit döneminde Latin harfleri yandaşlığı nedeniyle kıyıma uğramış din adamı, öğretmen.
Hidayet İsmail. 1927’de Arap ve Latin Harfleri kitabının yazarı.
Ispartalı Hakkı. öz dile yandaş yazar. 1921’de öldü.
Celal Nuri (İLERİ). Gazeteci, yazar, milletvekili. 1939’da öldü.
Dr. İsmail Şükrü. 1925’te Asri (çağdaş) Türk Harfleri Hakkında, 1926’da Latin Harflerinden Daha İyisini Bulalım adlı kitapların yazarı.
Mazhar Müfit (KANSU). Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün yakınlarından, milletvekili. 1948’de öldü.
Kâzım KARABEKİR. Orgeneral, sonradan Meclis Başkanı. 1948’de öldü.
Yakup Kadri (KARAOSMANOĞLU). Romancı, milletvekili, diplomat. 1974’te öldü.
İstepan KARAYAN. 1927’de Muaddel Latin Harfleriyle Elifbayi Türki Projesi adlı kitabın yazarı.
Mahmut KARINDAŞ. Güldürü sanatçısı.
Arif Necip KASKATI. Bulgaristan Türklerinden, gazeteci.
Şükrü KAYA. İçişleri Bakanı, çevirmen. 1959’da öldü.
Kılıçzade Hakkı (KILIÇOĞLU). İlerici yazar, milletvekili. 1959’da öldü.
Necati Kemal (KİP). İzmir’de 1926’da Elifba İnkılâbı adlı kitabın yazarı.
Agâh Sırrı LEVEND. Yazın öğretmeni, tarihçisi; milletvekili. Türk Dil Kurumu genel yazmanı, başkanı.
Dr. Milaslı İsmail Hakkı. Hekim, yazar. 1911’de Yeni Yazı ve Elifbası adlı kitabın yazarı.
Mustafa Efendi. İlk telgrafçı. Türkçeyi telgrafa uygulayan kişi.
Mustafa Hâmit. Latin harfleri yandaşlarından, 1926’da çıkan yazıların altında, Freiburg Üniversitesi doğu illeri öğretmeni sanı var.
Mustafa Necati. O günlerin coşkulu Milli Eğitim Bakanı. 1929’un ilk günü öldüğünde 35 yaşındaydı.
Münif Paşa. 19. yüzyılda düşünür, eğitim bakanı. 1910’da öldü.
Nazmi, İzmirli. 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde Latin harflerini öneren işçi.
Namık Kemal. 19. yüzyılın ünlü ozanı, yazarı. 1888’de öldü.
Bekir Sıtkı (ORANSAY). Yüksek mühendis, yazar. Berlin’de 1924’te kurulan Yeni Harfler Birliği’nden. 1976’da öldü.
Kâzım ÖZALP. Orgeneral, TBMM Başkanı 1968’de öldü.
Ragıp Hulûsi (ÖZDEM). Genel dilbilim profesörü. 1943’te öldü.
Mithat Sadullah (SANDER). Dilci, öğretmen, 1961’de öldü.
Şükra SARACOĞLU. Bakan, başbakan. 1957’de öldü.
Mehmet İhsan (SUNGU). Eğitimci, milli eğitim müsteşarı, yazar. 1946’da öldü.
Şemsettin Sami. 19. yüzyılda yazar, gazeteci, ansiklopedi ve sözlükler yazarı. 1904’te öldü.
Şinasi, İbrahim. 19. yüzyılda yazar, gazeteci, düşünür. 1871’de öldü.
Abdullah Battal (TAYMAS). Yazar, dilci. 1969’da öldü.
Mustafa Şekip (TUNÇ). Psikoloji profesörü. 1958’de öldü.
M. Şakir ÜLKÜTAŞIR. Yazar, folklorcu. Türk Dil Kurumu uzmanlığından emekli. Atatürk’ün 1928’de harf devrim gezilerinde Sinop’ta tanışıp Ankara’ya aldırdığı kişi.
Ruşen Eşref (ÜNAYDIN). Yazar, milletvekili, diplomat. 1959’da öldü.
Zeki (ÜNGÖR). Orkestra şefi. İstiklal Marşı bestecisi. 1958’de öldü.
Hüseyin Cahit (YALÇIN). Gazeteci, yazar, milletvekili, 1957’de öldü.
Yenişehirli Avni. 19. yüzyılda son divan ozanlarından. Harflerle ilgilenmiştir. Torunu Avni Aktuç’un Seçilmiş kaynakçadaki yazısına bakınız.
Ali Canip (YÖNTEM). Yazın tarihçisi, milletvekili. 1957’de öldü.
Mehmet Emin (YURDAKUL). Geçen yüzyıl sonlarında yazmaya başladığı Türkçe şiirleriyle ün yapmış ozan, milletvekili. 1944’te öldü.
SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA
Bu kaynakçaya, Türk harfleriyle basılmış kitaplarla, yine yalnız Türk harfleriyle gazete dergi yazılarından seçilmişler alınmıştır. Bilimsel araştırma niteliğinde olmayan kitabımızın kaynakçası, yardımcı okuma yazılarını vermek amacı güder.
a. Kitap, kitapçık
(1928’den sonra yayımlanan kitapların tümü):
İstanbul Belediyesi Festival Komitesi: Türk Harfleri. Kabulünün onuncu yıldönümü vesilesiyle. İstanbul 1938. 15 s.
M(uzaffer) GERMAN: 1928, 9 Ağustos Harf İnkılâbı. İstanbul 1938 Beşiktaş Halkevi. (8)+37 s.
Naci Kasım AÇIK-EL: Türk Alfabesinin Islahı. Türk Dili ve Türk Dili diksiyoneri. İstanbul 1939. 49 s.
Doğan KUTAY: Arap Alfabesini Niçin Bıraktık? Ankara 1957. 30 s.
Sami N. ÖZERDİM: Harf Devriminin Öyküsü. Ankara 1962 Türk Dil Kurumu Tanıtma Yayınları. 37 s.
M. Şakir ÜLKÜTAŞIR: Atatürk ve Harf Devrimi. Ankara 1973 Türk dil Kurumu. 141 s.
Doç. Dr. Meral ALPAY: Harf Devrimi ve Kütüphanelere Yansıması. İstanbul 1976. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü. IX+141 s.
b. Gazete dergi yazılarından seçmeler:
Yunus Nadi (ABALIOĞLU): Gazi Reisicumhur Hazretlerinin Huzurunda: Bir Ders ve Bir İmtihan. Cumhuriyet 19.8.1928. Cumhuriyet gazetesinin yayını olarak 1974’te basılmış olan: Cumhuriyet 1924-1974 adlı kitabın 392-394. sayfasındadır.
A(bdülhak) Adnan-ADIVAR: Arap Harflerine Karşı Hareketler. Cumhuriyet 7.8.1954.
Avni AKTUÇ: Yenişehirli Avni Bey ve Arap Harfleri. Türk Dili 7. sayı, Nisan 1952, s. 418-419.
Melih Cevdet ANDAY: Türk ABC’si. Cumhuriyet. 18.8.1978.
İsmail ARAR: Bizde Arap Harfleriyle Basılan Son, Yeni Harflerle Basılan İlk Kitap Hangisidir? Kitap Belleten, 22-23 sayı, Kasım 1962, s. 6-8.
(Nurullah) ATAÇ: Yeni Yazı, Ulus 10.9.1953, Türk Dili 24. sayı, Eylül 1953, s. 837-840.
Falih Rıfkı ATAY: Yeni Yazı. Türk Dili 23. sayı, Ağustos 1953, s. 717-719.
A. D (İLAÇAR): Cumhuriyet Devrinde Harf Devrimi Hakkında Yazılan Eserlerden Görebildiklerimiz. Türk Dili 23. sayı, Ağustos 1953, s. 736-737.
A. DİLAÇAR: Alfabemizin 30. Yıldönümü, Türk Dili 83. sayı, Ağustos 1958, s. 534-541.
A. DİLAÇAR: Alfabe Devriminin 39. Yıldönümü. Türk Dili, 194. sayı, Kasım 1967, s. 141-143.
A. DİLAÇAR: Alfabemizin 45. Yılı Dolayısıyla 1928-1973. 1928’deki Dil Encümeni Yayınlarının Bibliyografyası. Bibliyografya II/5. sayı, Eylül 1973, s. 141-146.
A. DİLAÇAR: Türk Yazısının Geçirdiği Evreler. (Alfabemizin 45. yılı dolayısıyla)? Türk Dili 266. sayı, Kasım 1973, s. 211-215.
İbrahim Necmi DİLMEN: Harf İnkılâbı, Türk Dili-Belleten, 31-32. sayı, 1938, s. 20-23.
Hikmet DİZDAROĞLU: Mirza Fethali Ahundzade ve Alfabe Meselesi. Türk Dili 8. sayı, Mayıs 1952, s. 460-463.
Elif Naci: Harf İnkılâbı ve Eski Bir Vesika. Cumhuriyet 29.6.1963.
Doç. Dr. Muharrem ERGİN: Atatürk ve Harf Devrimi. Türk Kültürü 13. sayı, Kasım 1963, s. 82-85.
Emin ERİŞİRGİL: Bir Tarih, Bir Teklif, Türk Dili 4. sayı, Ocak 1952, s. 214-221.
Emin ERİŞİRGİL: Emsalsiz Bir İnkılâbın Yıldönümü. Ulus 8.8.1953; Türk Dili 24. sayı, Eylül 1953, s. 830-833.
İsmet İNÖNÜ: Yeni Türk Harflerinin Yıldönümü. Ulus 9.8.1953, Türk Dili 24. sayı, Eylül 1953, s. 839-840.
Agâh Sırrı LEVEND: Eski Yazıdan Yeni Yazıya. Ulus 9.8.1953; Türk Dili 24. sayı, Eylül 1953, s. 833-836, (ayrıca, 1972’de 3. basımı yapılan Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri (Türk Dil Kurumu yayını) adlı kitabı.)
Muharrem Doğdu MERCANLIGİL: ”Yeni Harfler Birliği” ve ”Yeni Yazı.” Ülkü IV/40. sayı, Nisan 1949, s. 10-12.
Dr. İlber ORTAYLI: Tarihsel ve Toplumsal Nedenleriyle Türk Harf Devrimi. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Mezunları Derneği’nin yayını: Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları 1923-1938 Sempozyumu. 14-16 Ocak 1977 İstanbul, Tebliğler-Tartışmalar. İstanbul 1977. s. 406-419.
Halil Nimetullah ÖZTÜRK: Harf Devrimi. Hürses 14.8.1953; Türk Dili 24. sayı, Eylül 1953, s. 840-841.
Ziya SOMAR: Harf Devrimi Üzerine Birkaç Düzeltme ve Bir Düşünce. Türk Dili 25. sayı, Ekim 1953, s. 43-47.
Kâmil SU: Aydın Din Adamlarından Hafız Ali Efendi, Eğitim Hareketleri 272-273. sayı, Mart-Nisan 1978, s. 23-26.
İhsan SUNGU: Harf İnkılâbı ve Milli Şef İnönü. Tarih Vesikaları I/I. sayı, Haziran 1941, s. 10-19, 8 planş.
Bilâl N. ŞİMŞİR: Atatürk’ün Gülhane’deki Söylevi. Cumhuriyet 9.8.1978.
Fevziye Abdullah TANSEL: Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebbüsler ve Neticeleri 1862-1884, Belleten XVII/66. sayı, Nisan 1953, s. 223-249.
Türk Dil Kurumu: Türkiye’de Harf İnkılâbı Nasıl Oldu? Türk Dili Bibliyografyası 1928-1940. İstanbul 1941 Türk Dil Kurumu yayını, s. 20-27.
Faik Reşit UNAT: Latin Alfabesinden Türk Alfabesine. Türk Dili 23. sayı, Ağustos 1953, s. 721-734.
Faik Reşit UNAT: Türk Harf Devrimine Ait Hatıralar ve Yayınlar; Devrim Gençliği, 14-15. sayı, Eylül 1953; Türk Dili 25. sayı, Ekim 1953, s. 43-51.
Hıfzı Veldet VELİDEDEOĞLU: Minna Setere… Cumhuriyet 3.9.1978
Milliyet gazetesinin 1978 Karacan Armağanı’nın konusu, Türk harfleriyle ilgiliydi. 7 Temmuz 1978 sayısındaki habere göre, birinciliği Eyüp Eriş ile Sami Seçkin, ikinciliği E. Oya İnan, üçüncülüğü ise İlber Ortaylı-Uygur Kocabaşoğlu kazandılar.
Birinciliği kazanan yazının özeti, gazetede yayımlandı.
Eyüp ERİŞ-Sami SEÇKİN: Türkiye’de Latin Alfabesinin İlk Elli Yılı ve Türk Kültürüne Etkisi, Milliyet 11-15.8.1978.
SON
YAZI DEVRİMİNİN ÖYKÜSÜ
SAMİ N ÖZERDİM
Sürüm: 1.0
Ağustos 1998
Yeni Gün Yayıncılık
YAZI DEVRİMİNİN ÖYKÜSÜ
Dizgi – Baskı – Yayımlayan:
Yenigün Haber Ajansı
Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Ağustos 1998
YAZI DEVRİMİNİN ÖYKÜSÜ
SAMİ N. ÖZERDİM
Nurer Uğurlu başkanlığında bir kurul
tarafından hazırlanmıştır
CUMHURİYET GAZETESİNİN
OKURLARINA ARMAĞANIDIR.
İÇİNDEKİLER
Önsözler
Giriş: Geçmişe Kısa Bir Bakış
- Atatürk’ün Yeni Türk Harflerini Muştuladığı Gün
- Yeni Türk Alfabesine Hazırlık Ayları
- Yeni Türk Alfabesini Deneme Ayları
- Yeni Türk Alfabesi Kanunu’nun Çıkışından Millet Mekteplerine
Sonuç
Ekler
Kişi Adları
Seçilmiş Kaynakça
Bu kitapçığı,
Türk harflerini bana 1928 yazında, okullar açılmadan önce öğretmiş olan babam A. Nabi Özerdim’in anısına adıyorum.
ÖNSÖZ
Bu küçük kitabı meydana getiren dört yazı, 1958 yılı içinde Ulus gazetesinde yayımlandı (9 Ağustos, 3 Kasım, 12 Aralık, 15 Aralık). Bu yazılardan amaç, 9 Ağustos 1928 akşamı Gazi Mustafa Kemal’in (Atatürk) Sarayburnu Parkı’nda yeni Türk alfabesini muştuladığı saatten, Türk alfabesini yerleştiren yasanın yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1929 gününe değin, Türkiye’nin dört bucağında yeni harflerin hızla yayıldığını anlatan gazete haberlerinin bir özetini vermekti. Bilginlerin, uygulanması için yıllara gereksinme duydukları yeni alfabemiz, Atatürk’ün görüşü ile üç dört aya sığdırılmış, 1929 yılının ilk günü, Türkiye bir kültür savaşını kazanmıştı.
Türk dilinin özleşmesi için Arap yazısının atılması gerekliydi. Dil özleşmesini hızlandıran ve gerçekleştiren, yeni Türk alfabesidir. Türk Dil Kurumu’nun otuzuncu yılını kutlarken, yeni Türk alfabesinin otuzuncu yılında yayımlanmış olan bu yazıları gözden geçirerek bir araya getirmeyi, halka ve öğrencilere sunmayı istedim.
Bu küçük kitabı okuyanların, yurtta yeni harflerin yerleştirilmesi çabasının sadece kısa bir öyküsünün anlatılmış olduğunu unutmamalarını dilerim. Yoksa, bu büyük devrim hareketinin tarihi -elbette- ayrıca geniş olarak yazılacaktır.
- BASIM İÇİN:
Türk harflerinin kabulünün ellinci, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunun kırk altıncı yılında, bu küçük kitabı, gözden geçirerek, eklemeler, düzeltmeler yaparak yeniden sunuyorum. Bu basıma, cumhuriyet döneminden öncesini özetleyen bir ”Giriş” ile, Atatürk’ün konuşma ve yazılarını, yasa metinlerini vb. içeren ”Ekler” bölümünü ekledim. Yine, öğrenci ve halk için hazırlanmış bu basımda, ”Seçilmiş Kaynakça” ile, okuyucuların konuda bilgilerini genişletecek kitapları, yazıları gösterdim.
Ankara, Eylül 1978
S.N. Özerdim
GİRİŞ














