Çarşamba, Nisan 1, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Atatürk adının aydaki bir kratere verilmiş olduğunu biliyor muydunuz?

0

Kozmografya
Yıl 1929.. Lise 3 ders kitabı. Adı: Kozmografya.. Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar. Atatürk’ün isteği ile yazıldı. Büyük önderdeki öngörüye bakar mısınız?

Hikayesi ise inanılmaz…. “Bu kitabı bulabilmek için uzun zamandır çaba sarf ediyordum. Sonunda bir sahafta buldum. Adı Kozmografya. Türkiye’deki ilk astronomi kitabı. İlk baskısı 1929’da yapıldı. Benim bulduğum ise 1933 baskısı. Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar. Bu kitap yazılmadan 8 sene önce Ankara Hükümeti’nin kasasında sadece 48 kuruş vardı. İşgal güçleriyle, fakirlikle, cehaletle ve hastalıkla mücadele ediliyor; savaş sonrası Osmanlı’nın borçları ödeniyor, diğer yandan bilimle sanatla Cumhuriyet inşa ediliyor, fabrikalar yapılıyor, operalar temsil ediliyor, yurt dışına eğitim için öğrenciler gönderiliyor, örnek bir ülke yaratılıyordu.

O dönem insanlar dünyanın düz olduğunu ya da boğanın boynuzları üzerinde durduğunu düşünüyordu. Astronomi nedir, kimse bilmiyordu. Ama bir kişi bunun önemini biliyordu. Dünyada başka örneği yoktur, bir devlet adamının astronomi kitabı yazdırmasının. Evet, Kozmografya, Atatürk’ün isteğiyle Ali Yar Bey’e 1929’da yazdırılmıştır. Gezegenler, mevsimler nasıl oluşur, kara delik nedir, Aristo’dan başlayarak Kopernik’ten Galileo’ya tüm uzmanların düşünceleri, Samanyolu haritasına kadar her şey bu kitaba konulmuştu. 1933’ten başlayarak tüm liselerde zorunlu ders olarak okutulmuştur ta ki 1979’a kadar.

Kitabın yazarı Ali Yar Bey Mektebi Sultani yani Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1912 Temmuz’unda Paris Yüksek Tayyarecilik Mektebi’nden mezun olur ve dünyanın ilk üç uçak mühendisinden biri unvanını elde eder. Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nin o dönem Zeynep Hanım Konağı diye bilinen konakta cebir, astronomi dersleri verir. Atatürk’ün isteğiyle de bu kitabı yazar. Sahaftan gelen tarihi Kozmografya kitabını açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu.

Kapağın hemen arkasına kime ait olduğunu gösteren bir isim yazılıydı. 1933’te İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda 275 okul numaralı bir kişiye aittir bu kitap; adı Fahrettin Akbulut. Kim mi bu kişi? Sonradan önemli bir matematik profesörü olacak Ege Üniversitesi’nde dersler verecek Türkiye’de matematiği gençlere sevdirecektir. Bir gün Fahrettin Akbulut’un çocuğu evdeki kütüphane rafını karıştırır. Kozmografya kitabını görür. Şu an bende olan kitabı…

Alır inceler. İçinde gökyüzü haritalarının, teleskopların, gezegenlerin ve kainatın fotoğraflarını görünce astronomiye ilgi duymaya başlar. Sonra ne mi olur? California Üniversitesi (Berkeley) Matematik bölümünden mezun olur. Wisconsin Üniversitesi’nde, Michigan State Üniversitesi’nde profesörlüğe kadar yükselir. “Yaşadığımız uzayı tabii Euclid (Öklid) uzayı mı, yoksa onun yalancı kopyası mı?” sorusunun yanıtını arar ve İngiliz Astronomi Profesörü Zeeman’ın 1963’te yaptığı tahmini çözümünü bulmayı başarır.

Bu nedenle de birçok ödüle hak kazanmıştır. Bunlardan biri de TÜBİTAK Bilim Ödülü’dür. Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca tanınan Profesör Dr. Fahrettin Akbulut’un oğlu Prof. Dr. Selman Akbulut matematik ve astronomi alanında yaptığı çalışmalardan ötürü uluslararası ödüllerle taçlandırılır. Baba Fahrettin ve oğlu Selman matematik ve astronomi alanında önemli çalışmalara imza atar. İşte Kozmografya kitabının önemi buradadır.

İçindeki 275 okul numaralı lise talebesi Fahrettin’in kitaba karaladığı ismi bizi böylesine bir yolcuğa çıkarıyor. Bu kitap, küçük bir çocuğun yani Selman’ın eline geçmesiyle dünyaca tanınan bir bilim insanına dönüşmesine vesile olur. Ya bu kitap Atatürk tarafından Ali Yar Bey’e yazdırılmasaydı?

Fahrettin Akbulut bu kitabı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumasaydı? Sonrasında oğlu Selman bu kitabı görüp astronomiye heves etmeseydi… İşte Atatürk’ün neden büyük bir insan olduğunun örneği… Atatürk yüzünü bilime dönmüştür. İstikbal Göklerdedir demiştir. Belki de en güzeli nüansı yazdırdığı Kozmografya kitabının içindeki Ay fotoğrafındaki kraterlerdir.

Neden mi? 1956 senesinde Dr. Hugh Percy Wilkins Ay’daki bir kratere büyük saygı duyduğu Atatürk’ün adını vermiştir. Ay’da bir kratere Atatürk’ün adının verilmiş olduğunu biliyor muydunuz? Lütfen bu yazıyı Atatürk’ü anlamayanlara, O’nun kıymetini bilmeyenlere okutun… En azından “En Hakiki Mürşit İlim” ve “İstikbal Göklerdedir” sözlerinin somutlaşmış örneklerini gösterebilmiş olursunuz.”

Kozmografya kitabını buradan indirip okuyabilirsiniz

Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler İstanbul’a ayak basınca

0

Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler İstanbul’a ayak basınca, Türkiye’de amansız bir “insan avı” başlatılmıştı. İngiliz askeri polisi, padişah hafiyesi ve bazı Ermeniler el ele vermişlerdi. Birçok kişi sorgusuz sualsiz yakalandı. Bunların çoğu “Bekirağa Bölüğü” denen uğursuz cezaevine tıkıldı. Bir süre sonra, tutuklananların bir bölümü İngilizlerce Malta Adası’na sürülecekti. Yakalanıp sürülenlerin çoğu Türkiye’nin ileri gelenleriydi. İçlerinde sadrazamlık, nazırlık, Meclis başkanlığı, mebusluk yapmış devlet adamları vardı. Ermeniler tarafından Roma’da vurulan eski Sadrazam Said Halim Paşa, daha sonra başbakanlık yapacak olan Hüseyin Rauf (Orbay), Ali Fethi (Okyar) Beyler de Malta’ya sürülmüş olanlardı..

İngilizler, İstanbul’da bulunduğu sırada Mustafa Kemal Paşa’yı da kara listeye geçirdiler. İstanbul’daki İngiliz İstihbarat subayı Yüzbaşı H.A.D. Hoyland tarafından hazırlanan bu kara liste 28 Şubat 1919 tarihliydi. Listede, tutuklanıp sürülmesi istenen kişiler sıralanmıştı ve bunların başında Mustafa Kemal Paşa ile yaveri Üsküplü Binbaşı Cevat Bey (Abbas Gürer) bulunuyordu. Yani Atatürk, Samsun’a çıkışından seksen gün önce kara listeye girmişti. Aynı kara listede Kazım Karabekir Paşa, Harbiye Nezareti Müsteşarı İsmet (İnönü) Bey, Yarbay Kel Ali (Çetinkaya), Halil (Killi) Paşa daha birçok Türk subayının adları vardı. General Milne, bu listeyi 42 gün elde tuttuktan sonra ancak 12 Nisan 1919 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na göndermişti..

Prof. Gotthard Jaeschke, İngilizlerin kara listesinde olduğu halde Mustafa Kemal’in neden tutuklanıp sürülmemiş olduğunu da, o günlerde O’nun Padişah’ın ve Sadrazam Damat Ferid Paşa’nın gözünde “pek makbul kişi” (persona gratissima) olmasıyla açıklıyordu. Jaschke şöyle diyordu : “Milne, Hoyland’ın (Mustafa Kemal ile ilgili) raporunu ancak 12 Nisan 1919’da Foreign Office’e göndermiş ve orada Balfour ile R. Graham buna pek ilgi göstermemişler. Mustafa Kemal’in Padişah’ın ve Damat Ferid Paşa’nın gözünde pek makbul kişi olması da İngiliz İstihbarat Servisi raporunu gölgelemiştir..”
Bu görüş pek yanlış değildir, sanıyorum. O günlerde Mustafa Kemal Paşa, Sarayla ilişkilerini sürdürüyor, Padişahın ve Sadrazamın güvenini kazanmış görünüyordu. Mustafa Kemal Paşa o nazik günlerde büyük bir taktisyen olarak, Damat Ferid Paşa’ya güven vermeyi, hatta İngilizlerin kuşkularını kısmen gidermeyi başarmıştı. Bu nedenle General Milne, Mustafa Kemal’in tutuklanıp sürülmesini öneren raporu hemen Londra’ya göndermeye karar verememiş olabilir.

O günlerde Boğazlar’dan çıkış için İngilizlerden “vize” almak gerekiyordu. Samsun’a hareketinden önce Mustafa Kemal ve arkadaşları için de İngiliz vizesi alınmıştı. Vizeyi vermiş olan Yüzbaşı John Godolphin Bennett, olaydan 55 yıl sonra yayınladığı “Witness” adlı hatıratında “Bana ‘Mustafa Kemal Paşa, Sultan’ın güvenine tam olarak sahiptir’ dendi” diye kendisini savunmuştur..

Ayrıca o günlerde İngilizler o kadar çok kara liste hazırlamışlardı ki, listelerdeki bütün sanıkları bir anda yakalamak imkansız denecek kadar güçtü. Hangi listeden işe başlayacaklarını, önce kimleri tutuklayacaklarını şaşırmış gibiydiler.. İngiliz askeri makamlarının dikkatleri, İstanbul’da “nezaret emrinde” bulunan bir paşadan ziyade, aktif görevde, birliklerin başında bulunan ve Mondros Mütarekesinin uygulanmasında İngilizlere güçlükler çıkaran komutanlara ve İttihatçılara dönüktü. Tanınmış İttihatçıları ve cephe komutanlarını tutuklayıp sürmeye öncelik veriyorlardı. Mustafa Kemal ise ne İttihatçı görünüyordu, ne de cephe komutanıydı. Bütün bunlar, Atatürk’ün o nazik günleri tutuklanmadan geçirebilmesinde ve Anadolu’ya geçebilmesinde rol oynamıştır, sanırım..
1 Mayıs 1919 tarihli İkdam gazetesi şöyle bir haber veriyordu :
“Mustafa Kemal Paşa umum şark orduları müfettişliğine tayin edildi”..
Mustafa Kemal Paşa’ya verilen yetkiler, olağanüstü geniştir. Paşa, askeri bakımdan bir çeşit başkomutan durumundadır ve bir başkomutanın mülki amirler üzerindeki bütün yetkileri kendisine verilmiştir. Eski sadrazam Ahmet İzzet Paşa, “Kendisine verilen yetki şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış genişlikteydi” der.

Atatürk, “Nutuk”ta şöyle diyor : “Bana bu yetkiyi onlar bilerek ve anlayarak vermediler. ne olursa olsun benim İstanbul’dan uzaklaşmamı arzu edenlerin icat ettikleri sebep ‘Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp önlem almak için Samsun’a kadar gitmek’ idi. Ben, bu görevin yerine getirilmesinin, bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O tarihte Genel Kurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezinleyen zevat ile görüştüm. Müfettişlik görevini buldular ve yetkiye ait talimatı da ben kendim yazdırdım..”
Mustafa Kemal Paşa, bu yetkileri 19 Mayıs 1919’dan 8 Temmuz 1919’a kadar hukuken, ondan sonra da hiçbir resmi sıfatı kalmadığı ve kovuşturma altında olduğu halde fiilen kullandı.”

DR. BİLAL N. ŞİMŞİR

OLMAYINCA

0

Hakikat ilmini bilmek zor olur,
Geleceği gören göz olmayınca…
Gerçek olan Hakkı bulmak zor olur,
Gönülden bağlanmış öz olmayınca…

Bu can emanettir bir gün ödersin,
İstemesen bile göçer gidersin,
Öyle her âşığa âşık mı dersin;
Yüreğinde yanan köz olmayınca…

Geveze insandan hiç alma selam!
Bunu bilir bunu derim vesselam.
Neyime gerektir içi boş kelâm;
Ruhumu doyuran söz olmayınca…

Gölge odur suya düşer ıslanmaz,
Altın odur yere düşer paslanmaz,
Şu Bindebir aşka düşer uslanmaz,
Beden toprak olup, toz olmayınca…

09.01.2016
Ozan Bindebir

Bu yarayı dosttan dosttan aldım ezeli

0

Bu yarayı dosttan dosttan aldım ezeli
Eser şu bağrımda yel dertli dertli
O dost benden ayrı ayrı gezdi gezeli
Akar gözlerimden sel dertli dertli

Düşkün iken dost bağına girilmez
Yalan ile hakk’a ikrar verilmez
Kamil olmayınca menzil görünmez
Kör cahil elinden kul dertli dertli

Akarsu’yum böyle çamurlu yolda
Döküldü yaprağım kalmadı dalda
Derman bulunur mu biçare kulda
Halımı söyleyen dil dertli dertli

MUSTAFA KEMAL İLE HASBİHAL

0

Bir anlam yüklemeye, hiç gerek yok ismine
Bakmaya korkuyorlar, duvardaki resmine
Bin yalan yüklüyorlar toprak olan cismine
— Söylerken utanmazlar, türlü türlü yalanlar
— Hep sana saldırıyor, hakkımızı çalanlar

Beton Kemal diyorlar, heykelini görünce
Hakkında tek kelime, bilmiyorlar sorunca
Kimlere dokunmuşsun, Cumhuriyet kurunca
— Tanıyorum hepsini, çift ayaklı yılanlar
— İslâm’ın ilk şartını, reklam için kılanlar

Beklediğimiz güneş, hangi ufuktan doğar
Tekkeye oturanlar, gelip gideni sağar
Ne mutlu Türk’üm demek, büyük ayıpmış meğer
— İstiklâle inanmaz, seni hain bilenler
— İsmini kitaplardan, utanmadan silenler

Sende biraz suçlusun, doksan yıldır ölmeyen
Bir büyük mucizesin, milyarda bir gelmeyen
Anlamıyor ilimden, nasibini almayan
— Yolda koşan insana, düştü diye gülenler
— Seni nasıl anlasın, yaşıyorken ölenler

Sen gittin aydınlar da olduğu yerde kaldı
Kimi rütbe ve makâm, hayallerine daldı
Üç kuruş hizmet eden, inan on kuruş çaldı
— Sağ da sol da hep aynı, akıl almaz talanlar
— Rektör olup fes giyer, ham hayale dalanlar

Kaybedecek bir şey yok, korkmadan yazıyorum
Onurlu bir kalemle, kabrimi kazıyorum
Sayende be Mustafa’m, insanca geziyorum
— Beni değiştiremez, aklımızı çelenler
— Kimseye ders olmadı, başımıza gelenler…

Zeki KAYMAKÇI

Gönül yükünü yıkar, naz olmaz yare karşı

0

Rakamla anlaşılmaz, altının beşten farkı
Başlangıcın sonudur, toprağın taştan farkı
Düşünce düşte olur, gerçeğin düşten farkı
Dengenin hükmü kalkar, poz olmaz kura karşı
Gönül yükünü yıkar, naz olmaz yâre karşı

Akıllı olanların, sermayesi yok değil
Olmayınca darası, can bedene yük değil
Varlığın hikmetini, düşünenler çok değil
Hiçlik olsa hiç yoktan, az olmaz kâra karşı
Nereden bilsin şeytan, biz olmaz bire karşı

Yakışan budur ele, el olur ele eller
Yangınların dilini, hâlinden bilir küller
Aldığımız her nefes, ömrümüze el sallar
Ayazdan pay misali, buz olmaz kar’a karşı
Görünen köy misali, giz olmaz sırra karşı

Hayra alamet değil, boşa hayal kuruşlar
Yolumuza yük olur, akla ziyan görüşler
Hallacı Mansur gibi, olmayınca duruşlar
Boşuna efeleniş, söz olmaz nura karşı
Avamdaki direniş, tez olmaz zora karşı

Nefsin emrindeki ben, depremlerle yarışır
Onu ıslah etmeye canlar boşa uğraşır
Caddeler ve sokaklar, birbirine karışır
Temelden sallanınca, iz olmaz yere karşı
Sonunda küllenince, köz olmaz nâra karşı

Hoşgörü boyasıyla, boyanınca Nurseli
Yolun sustuğu yere, dayanınca Nurseli
Erenlerin sesiyle, uyanınca Nurseli
Hoşgörüde artı bu, göz olmaz köre karşı
Güzel insan şartı bu, haz olmaz dar’a karşı

NURSELİ – Nursel SEÇER

Karşı Devrim

0

Rejim Tasfiye Belgesi
Atatürk Devrimleri Neydi?

Atatürk devrimleri; egemenliği, insan onurunu, yaşam hakkını, bilgiyi ve aklı tanrıdan, saraydan ve kutsal otoritelerden alıp halka vermekti.

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedi, saltanat ve hilafet kaldırıldı.

Saray kapatıldı ve müzeye çevrildi.

Bilimsel, laik eğitim getirildi, medreseler kapatıldı, Tevhid-i Tedrisat kabul edildi.

Medreseden üniversiteye geçildi.

Tarikatlar ve cemaatler kapatıldı, denetimsiz iktidar odakları tasfiye edildi.

Saray kültürü sona erdi, kul değil, yurttaş yaratıldı.

Hukuk, akla ve bilime dayandırıldı, şeriat devletten çıkarıldı.

Kadın, yurttaş oldu, seçme ve seçilme hakkı verildi.

Üniversite reformu yapıldı, dogma değil, eleştirel akıl esas alındı.

Bugün Gelinen Nokta

Hepsi geri geldi.

Saray fiilen var.

Egemenlik milletin değil, tek kişinin.

Tarikatlar ve cemaatler devletin içinde.

Eğitim bilimden koparıldı, inanca bağlandı.

Üniversiteler özgür değil, biat altında.

Yurttaş değil, yeniden kul üretiliyor.

Bu yaşananlar bir “yanlış yönetim” ve bir “hata” değil.

Atatürk devrimlerinin sistemli olarak geri alınmasıdır.

Cumhuriyetle hesaplaşmadır.

Aydınlanmadan bilinçli bir geri dönüş, yani karşı devrimdir.

Bu, İslam`ın ta kendisidir.

Atatürk’ü anıp devrimlerini savunmayan herkes, bu geri dönüşün ortağıdır.

Bugün mesele “Atatürk’ü seviyor musun?” değildir.

Mesele, Atatürk’ün yıktıklarının yeniden kurulmasına karşı çıkıp çıkmadığındır.

Türk Milletinden Alınanlar Nedir?

Laik anayasa
Kuvvetler ayrılığı
Yasama yetkisi
Yürütmenin kolektif yapısı
Yargı bağımsızlığı
Meclisin denetim gücü
Cumhurbaşkanının tarafsızlığı
Parlamenter rejim
Cumhuriyet rejimi
Egemenliğin millete ait olması
Hukukun üstünlüğü
Anayasanın bağlayıcılığı
Bilimsel, laik eğitim
Üniversite özerkliği
Akademik özgürlük
Tarikat ve cemaat yasağı
Kamuda liyakat
Şeffaf bütçe
Sayıştay denetimi
Seçimlerin eşit ve adil koşulları
Basın özgürlüğü
İfade özgürlüğü
Toplanma ve protesto hakkı
Sendikal haklar
Sosyal devlet ilkesi
Kadın–erkek eşitliği
Yurttaşlık bilinci
Laik hukuk sistemi
Devletin tarafsızlığı
Saraysız devlet anlayışı
Insan onuru

Türkiye artık:

Anayasal cumhuriyet değildir.

Laik devlet değildir.

Kuvvetler ayrılığına dayalı bir rejim değildir.

Bu bir yönetim sorunu değil, rejim değişikliğidir.

Karşı devrimdir.

Bu Karşı Devrimin Geleceğini Kimler Söyledi?

Aziz Nesin:
İmam hatiplerin din adamı değil, devlet kadrosu yetiştireceğini söyledi.

Uğur Mumcu:
Belgelerle tarikat–devlet ilişkisini ortaya koydu.

Turan Dursun:
“Herkes Kur’an’ı okumalı; o zaman Atatürk’ün neden Cumhuriyet’i kurduğunu anlarsınız” dedi.

İlhan Arsel:
Şeriatçının güçlenene kadar hoşgörülü, güçlenince cellatlaşan yapısını anlattı.

Atatürk:
Aynı tehlikeyi görerek devrimlerle önlemeye çalıştı, Gençliğe Hitabe ile uyardı.

Söylenenlerin tamamı harfiyen gerçekleşti.

Peki Türk Milleti Neden Anlamadı?

Çünkü:

Kelimelerle değil, sloganlarla düşünür.

Kavramla değil, ezberle hareket eder.

Akılla değil, aidiyetle ikna olur.

Söze değil, konuşanın kimliğine bakar.

Söylenenleri;

Sevdiği siyasetçiden.

İnandığı din adamından.

Ünlü bir figürden duyarsa kabul eder.

Ama bir dinsizden, bir ateistten asla.

Türk milletini uyaran bu dinsizlerin ortak özellikleri neydi?

Hiçbiri dini referansla konuşmuyordu

Hepsi dinin iktidar aracı olduğunu söylüyordu

Hepsi İslamcılığın planını anlatıyordu

Türk milletine bu güne kadar

Gerçekleri yalnızca dinsiz olan ateistler söyledi.

Ama bu millet, dinsiz olana güvenmedi.

Çünkü akıl, bu toplumda kabul edilmez.

Bu zihinsel bir kodlama, bir programlamadır.

Hasan Hoslar

sular bulanınca gözümüz korktu

0

Sular bulanınca gözümüz korktu,
Dereye güvenip giremiyoruz;
Dostluğun safına dizilen ürktü,
Araya güvenip giremiyoruz.

Bozuldu, düzelmez asrın havası;
Sırtlan, çakal dolu dağı, ovası.
Kuyu kör karanlık, yılan yuvası,
Çıraya güvenip giremiyoruz.

Şıhlar sapık, softaları dengesiz;
Basteci puşt, güfteleri dengesiz.
Atlar huysuz, çifteleri dengesiz,
Haraya güvenip giremiyoruz.

Gel de can koy yersiz, beleş kavgaya;
Silah haksızdayken bulaş kavgaya.
Dağ dayanmaz böyle kalleş kavgaya,
Yüreğe güvenip giremiyoruz.

Vaktimiz çalındı günden, saatten;
Düşündükçe olduk sağlık, sıhhatten.
Dam temelsiz, duvar kuru vaatten,
Direğe güvenip giremiyoruz.

Demir tava gelir, kömür tükenir;
Kürek düzelince hamur tükenir.
Umut kuyruğunda ömür tükenir,
Sıraya güvenip giremiyoruz.

Yağmurlu havada toprak kuruyor;
Kokmuşu tuzlasak tuzda çürüyor.
Samanın altından sular yürüyor,
Mereğe güvenip giremiyoruz.

Gaddar terör estiriyor padişah;
Zulmedip kan kusturuyor padişah.
Suçlu, suçsuz astırıyor padişah,
Saraya güvenip giremiyoruz.

Harun, düşeş attık, zarı yek geldi;
Çift bekledik, kırk tur attı, tek geldi.
Yazı dedik, para döndü, dik geldi,
Turaya güvenip giremiyoruz.

Âşık Harun Ustaoğlu

Ben Ozanım Anadolum

0

Bizi Biz Eden Değerlerimizdir… Onları Hiç Unutmayalım… Anadolu Kültür Harmanı’ndan, Haydari Sultan Ocağı’ndan, Türkmen Boyundan, Bir Keskinli Aşık Haydari Geçmişti Bu Diyardan, Ölümsüz Dizeleri, Anıları ve Acılarıyla… Kaya Özlük… Onu Hiç Bir Zaman Unutmayalım…

Ben Ozanım Anadolum

Tasavvufta Yunusuz biz
Ben ozanım Anadolum
İsyanlarda Pir Sultanız
Ben ozanım Anadolum

Taassubu yenebilen
Türkü türkü Karacaoğlan
Köroğlu’nun sazın çalan
Ben ozanım Anadolum

Toroslar’ın sert yaylasından
Dadaloğlu’nun dilinden
Nazım ustanın telinden
Ben ozanım Anadolum

Hem savaşta hem barışta
İnsanlık için yarışta
Mahzuniyem ben Maraş’ta
Ben ozanım Anadolum

Nesimiyim Akarsuyum
Yakıldıkça artar soyum
Hem Gültekin hem Veysel’im
Ben ozanım Anadolum

Yüz senede akmaz kanım
Hakk bendedir ben insanım
Daimiyim Çırakman’ın
Ben ozanım Anadolum

Dost Haydari halkın dili
Anadolum ozan dolu
Dünya bahçesinin gülü
Ben ozanım Anadolum

Salıver Gitsin

Gönül aşk atına binip de gitmeye
Bırak dizginleri salıver gitsin
Vefasız yar ile pazarlık etme
Kamil dükkanına dalıver gitsin

İncinirsen sohbet kurma caniyle
Ev sırrına gelir bin türlü hile
Kamil insanlardan gelir mi bela
İlimi mürşidin biliver gitsin

Haber anlamazın koyunun gütmek
Ürkek ceylan gibi dağı terketmek
Bir dilim ekmekse çekip de gitmek
Aman ha güzel dost kalıver gitsin

Deli gönlüm sakın unutma dünü
Dünden tanımlayan yarını dünü
Hacı Bektaş Veli Şeyh Bedreddin’i
Onların yolunda ölüver gitsin

Ahmet Yesevi’nin Türkçe dilini
Dostluk bahçesinin gonca gülünü
Yobaz el değer de kırar dalını
Cesur bir bahçıvan oluver gitsin

Kavgaya tutuştum deli gönlümle
Nasıl barışırım kendi kendimle
Keskinli Haydar’ım otur denginle
Seni Hakk’ta Hakk’ı sende buluver gitsin

El Kapusunda

Acılar ekmeğim umut katığım
Yaban ellerinde el kapularında
Sevgi denen şeye hasret kalmışım
Yaban ellerinde el kapularında

Feleğin çarkına böyle takıldım
Küçük yaşta ağalara satıldım
Kaya Özlük idim Haydari oldum
Yaban ellerinde el kapularında

Fotoğraf: Ayhan Aydın, Antalya, 2000

Hubyar Semahı

0

Ol cemde cümlesi dediler Ali
Hubyarımsın dedi sarıldı Veli
Çoktan biner gördü bu gizli sırrı
İsmine hubyarım demediler mi

Hubyar almadı taksim-i malı
Yazdılar hakkında verdiler yolu
Dokuzlarda sırda duran Tekelü
Hubyar’ı görünce yürümedi mi?

Orda gördü vatanın elini
Hubyar Hızır’a verdi elini
Dikti sancağını açtı nurunu
Nurun gören gelip talip olmadılar mı?

Hüseyin Abdal’ım biatımız uluya
Niyaz kıldık Hacı Bektaş Veli’ye
Allah kimseleri pirsiz koymaya
Pirsizler Tamuya sürülmedi mi?

Şah İsmail Türk’tür etme bahane

0

Şah İsmail Türk’tür etme bahane
İnsanı tarihten bıktırma yobaz
Şiirleri Türkçe hepsi şahane
Milletin canını sıktırma yobaz

Tuz basıp durursun gene yaraya
Fitne fesat sokuyorsun araya
Fetvalar yağdırıp sultan saraya
Türk’ün obasını yıktırma yobaz

Bir seccade alıp ortaya serip
Eline ne geçti milleti gerip
Kızılbaşı tutup hedef gösterip
İnsanı insana yaktırma yobaz

Şah İsmail Türk’tür anlayın derim
Türk olduğu belli gerekmez terim
Türkçe okunmalı Kuran-ı Kerim
İnsanlar uyanır çaktırma yobaz

Herkese açılmaz hakkın kapısı
İlim irfan olmalıdır yapısı
Şiirler destanlar Türkçe hepisi
Yalanı millete kaktırma yobaz

Tarihten ne anlar akılsız tavuk
Aleviyi insan görmüyor lavuk
Yavuz istiyorsa taksın bir kavuk
Kızılbaşa sakın taktırma yobaz

Türk yurdudur hem obası hem ili
Elbette Türkçedir lisanı dili
Sen nasıl dışlarsın Şah İsmail’i
Boşa laf edipte döktürme yobaz

İki cambaz oynar gene bir ipte
Meymenet olur mu sıfatsız tipte
Padişahım çok yaşa çok diyipte
Alevilere kök söktürme yobaz

Türkmenin sabrını böyle taşırıp
İsyan çıkıncada olma şaşırıp
Kendin saraylarda börek aşırıp
Bize acı soğan ektirme yobaz

Alparslan istemem saraylar hanlar
Benim şiirimi anlayan anlar
Hakkın yarattığı o güzel canlar
Millete eziyet çektirme yobaz

Ozan Alparslan
30 Ocak 2026
Hadim

Sevda vadisine düştüm gamlıyam Şah’ım Ali

0

Sevda vadisine düştüm gamlıyam Şah’ım Ali
Kimsesiz kaldım karanlık günde gümrahım Ali
Doğmuyor mihr-i ümidim çıkmıyor mahım Ali
Gelmiyor mu kulağına ah-u eyvahım Ali
Merhamet et halime her şeye agahım Ali
Var mı senden başka (gayrı) söyle ilticagahım Ali

Bir günahkar insanım ben yok yüzüm peygambere
İstemem bir türlü gitmek böyle huzur mahşere
Tesadüf eylerim derken belki bir gün rehbere
Düşmüşem elsiz ayaksız bak Aslan-ı Haydar’e
Merhamet et halime her şeye agahım Ali
Var mı senden başka (gayrı) söyle ilticagahım Ali

Çıkmıyor bir an ciğerden derd-i sevda hançeri
Hakk’ın aşkına esir olduğum günlerden beri
Zikreylerim ismini ben kalu beladan beri
O kadar yandım yakıldım ki unuttum her yeri
Merhamet et halime her şeye agahım Ali
Var mı senden başka (gayrı) söyle ilticagahım Ali
Neyzen Tevfik

Bir Güneş’in son anları

0

Mim Kemal Öke Atatürk’ün Son Günlerini Anlatıyor
-“Suadiye’de evimde oturuyordum,” diye söze başladı. Bir telefon… Yarın saat dokuzda Saray’da bulunmaklığım lüzumunu tebliğ ediyordu. Geceyi, rahatsız bulunan Atatürk’e yapılacak bir şey mi var? üzüntüsü ile geçirdim. Uyuyamadım. Ertesi günü Atatürk’ün hastalığı hakkında Almanya’dan Fon Rihman, Viyana’dan Epinge isminde iki profesörün bulunduğu bir konsültasyon yapılacağını öğrendim. Bu konsültasyon da Neşet Ömer, Süreyya Hidayet, Nihat Reşat, Mehmet Kâmil, Sıhhiye Müsteşarı Asım, Abravaya ve ben bulunuyorduk. Akil Muhtar hasta olduğu için gelememişti. Birçok müzakere ve münakaşalardan sonra Atatürk’ün hastalığının neden ibaret olduğu hakkında Türk hekimlerinin noktai nazarı aynen kabul edildi.
Yalnız hekimlerin konsültasyonundan evvel Atatürk, evvela benimle konuşmak istediklerini tebliğ ettiler. Hemen gittim. Ellerini öptüm. Oturttular. Orada Başvekil Celal Bayar ve Şükrü Kaya vardı. Atatürk:
-“Kemal Bey,” buyurdular, “şimdi konsiltasyon yapılacak… Su almak icap ederse ne olacak? Bana evvelce yaptığın ameliyatlarda hiç bir şey hissetmemiştim. Bu da böyle olabilir mi? Barsak delinmez mi? Kanla karışmaz mı?”
Cevap olarak:
-Atam… Bu onlardan daha basittir. Hiç bir şey duymazsınız. Yine o usulle yaparız. Barsakların delinmesi, kan damarlarının yaralanarak kanama olması, usulü dairesinde yapılan bir su alma ameliyesinde varit değildir. Siz müsterih olunuz. Takdir buyuracaksınız ki bu ilk ponksiyondan sonra şayet yapılmasına ihtiyaç görülürse, ondan sonrakilerin de bu endişelerden hiç birini hissetmiyeceksıniz, dedim.
Ben hem Ata’yı duydukları endişeden kurtarmayı, hem de ondan sonra yapılacak ponksiyonlara hazırlamaya çalıştım. Atatürk, evvelce kendisine, bilemiyorum kim tarafından: “Dikkat edilmezse oradaki damarlardan biri yaralanabilir ve barsak zedelenebilir.” denilmiş olacaktı. Bu, telaşını mucip olmuştu. Benim sözlerim kendisini çok müsterih etmiş:
-“Artık bu müdahaleden çekinmiyorum..Kolaymış,” buyurdular.
Profesör Epinger’in rejim hakkındaki tavsiyesi pek iyi netice vermedi. Atatürk bundan biraz sarsıldı. Bütün tedbirler üzerinde ittihad edildi ve bunlardan sonra sırası gelince karından su alınması da kararlaştırıldı. Fakat bu tedbirler, Atatürk’ün sıhhati üzerinde salah temin edemedi. Karında gittikçe miktarı artan su, kendisini rahatsız etmeye başladı. Bir akşam yine Suadiye’de idim. Neşet Ömer, Saray’dan telefon etti:
-“Kemal Bey, yarın saat dokuzda Saray’da bulun.. Fisenjer geliyor. Suyu alırız olmaz mı” dedi.
Bu, beklediğimiz bir netice idi. Ertesi gün Saray’a gittim. Neşet Ömer ve Kalemi Mahsus Müdürü Süreyya ile, Kalemi Mahsus Müdüriyet odasında buluştuk. Atatürk’ün karaciğerinde kifayetsizlik olduğu için her hangi bir zehirli maddeye tahammül edemeyeceğini nazarı dikkate alan müdavi hekim Neşet Ömer, evvela, ponksiyonun hissi iptal edilmeksizin yapılmasına ve suyun az miktarda alınmasına taraftardı. Belki Neşet Ömer bu noktai nazarda israrda haklıydı. Fakat Atatürk’ün çok hassas olduğunu yakından bilen bir cerrahın bu işi iptalsiz temin etmesine imkan yoktu. Nitekim cilt altına yapılan en ince iğne bile ancak hissini iptalle yapılabilirdi. Bu böyle iken benim bu elem veren daha kalın bir iğneyi tecrübe edemiyeceğim aşikardı.
Fisenjer de teklifi mahzursuz gördü. Ben de esasen hazırlığımı ona göre yapmış, her türlü tertibatı almıştım. Ponksiyonu yaptım. Bu çok tabii ve hastaya bir ıztırap vermeksizin seyretti. On buçuk kilo su alındı. İstirahate derin sakin bir nefes almıya mütehassır olan Atatürk:
-“Oh.. Çok rahat ettim.”
Buyurdu.
Su, şişelerden aktarma edildikçe:
-“Bu kadar su aşağı yukarı bir gaz tenekesi doldurur. Karın içinde taşınabilir mi? İğneyi bana gösterin” buyurdular.
Hemen ince bir iğne gösterdim:
-“Aman bu kazma anestezisiz nasıl batırıldı.”
İptalsiz yapılması için telkinat yapılmış olacak ki, Atatürk:
–“Bir kaç defa enestezi yapılmadan bu yapılamazdı. Fakat bir diğeri icabederse rica ederim daha incesini intihap edelim,” buyurdular.
Su alındıktan sonra bacaklardaki şişlikler ‘ödem’ azaldı, fakat karın ertesi günü tekrar şişmeye başladı. Neşesi biraz azalmış ve bu şişmeden tabii olarak memnun olmamış görünüyordu. Fakat biz kendisini bunun tabii olduğuna, bu işin ancak tedricen tabii bir hale geleceğine, sabır ve tahammül lazım geldiğine iknaa çalışıyorduk. Nitekim Fisenjer de kendilerine ilk ponksiyonların on gün fasılalarla yapılmak suretiyle fasılaların yavaş yavaş uzatılacağını arz etmişti.
Şişlik yavaş yavaş ve on altıncı günü eski ıstırapları verecek dereceye gelmişti. Tekrar ertesi günü su almaya karar vermiştik. Biz bir gün evvelinden her şeyi hazırlamıştık. Öğle üzeri bizi emretti. Huzurlarına gittik.
-“Ben çok muzdaribim, hemen suyu alın,” buyurdular.
Neşet Ömer:
“Efendimiz yarın yapılacak, her şey hazırlanıyor,” dedi.
Atatürk:
“-Bugünle yarın arasında ne fark var? Hemen yapınız,” buyurdu.
Bu ısrarı üzerine biz de hemen ponksiyonu yine anestezi altında yaptık. Aynı miktarda su çıkarıldı. Kendisi mütemadiyen:
–“Hepsini alın.. Hiç kalmasın. Vaziyetimi değiştirin de orada burada kalanlar da alınsın,” buyurdular.
İkinci su alma da Ata’yı çok rahat ettirdi:
-“Oh… Ne kadar rahat ettim. Bir sigara verin içeyim,” buyurdular. Bir de kahve içtiler.
Atatürk’ün velev kısa bir zaman içinde olsa istirahatine şahit olmak hepimizin içinde bir neşe uyandırıyor, biz de onun kadar seviniyorduk. Çünkü, muztarip insanlar ümit ve cesaret veren, onların refah ve saadeti için yorulan, bazen manevi ızdıraplar çeken Ata’nın bir kaç dakika veya saat için olsun sıhhatini görmek bizi bir an için teselli ediyordu.
Bu su almaların kendisine mahsus arıza ve tehlikeleri vardı. Onun için nabız ve tansiyon daima Neşet Ömer, Nihat Reşat tarafından kontrol edilirdi. Ponksiyonlar ne tansiyonda, ne de nabızda en ufak bir tahavvül göstermedi. Gayet tabii seyretti. Bundan çok memnun oluyordum.
(Mim Kemal’i nefes almadan dinliyordum. Acı, feci hakikat bir rüya kasırgası gibi önümüzden geçmiş, Ata’mızın fani vücudu ebediyete göçmüştü. Fakat bunu hiç düşünmüyordum. Muhterem Profesörün anlattığı bu kalbime birer ok gibi saplanan sözlerin sonunda “Bir gün son iğneyi yaptık, bir kaç dakika sonra Atatürk derin rüyasından uyandı. Gerindi ve enerji saçan gözlerini bütün kudretiyle açarak bizlere gülümsedi.” Demesini bekledim. Mim Kemal’in bir dakika sükutü içine sığdırabildiğim bu hülyalarım çok sürmedi. Devam ediyordu)
-Bir gün, (dedi), muayenehanemde hastalarımla meşguldüm. Telefon… Neşet Ömer:
“Ufak bir arıza oldu. Kan durdurucu ilaçları alarak Saray’a gel…”
Diyordu.
Telaşla bu ilâçları eczahaneden yaptırarak Saray’a koştum.
Diş protezi diş etinde bir et kabarıklığı yapmış, dişçi arkadaşımız hastalığın esasını ve bu hastalıkta kan durmasının müşkülatını bilmediği için bu kabarık eti kesmiş veya koparmış. Müthiş bir kanama olmuş. Dişçi korkmuş. Benim hemen getirilmekliğimi söylemiş. Bir taraftan da yapılması icabeden tedbirini tatbik etmeyi unutmamış, kan durmuş.
Atatürk, en tehlikeli zamanlarda bile muhitini teşçi edecek vaziyet alır. İşte bu defa da etrafında telaş edenlere sükunet tavsiye etmek suretiyle itidalini muhafaza ediyordu. Hem de ehemmiyetsiz bir müdahalenin beklenilmeyen bu neticesi karşısında telaş eden korkan dişçiyi teselli ediyormuş. Ben geldiğim vakit kan tamamen durmuştu. Tamponun kaldırılmasına ihtiyaç yoktu. Onu yerinde bıraktık. Ondan sonra kanama tekrarlamadı.
(Profesör günlerce devam eden tedavinin en mühim safhalarını anlatmakta olduğu için zaman zaman zihnini yokluyordu) :
-Bir gün, (dedi), Atatürk geceyi ihtilâç içinde geçirmişti. Biz ertesi günü gördüğümüz vakit:
-“Ben dün gece büsbütün başka bir adam olmuştum, değişmiştim.. Bu neydi? Ne tuhaf.. Ben asıl dün gece hastaydım.” buyurdu.
Bu, karaciğer kifayetsizliğinin hafif geçen bir tezahürü idi. Bu da geçti. Fakat Atatürk, alınan bütün hekim tedbirleriyle hayatı uzatılan bir hasta idi. Günden güne eriyor. Hattâ bu erime her gün kendisiyle temasta bulunan etrafının, hekimlerin de gözlerine çarpacak kadar barizdi. Koca bir enerji sönüyor, ordusunu zaferden zafere götüren azimkâr büyük kumandan, kılıcıyla ateşin hitabeleriyle millete enerji saçan koca bir insan eriyor. Kapıda bekleyen ölüm ona her dakika yaklaşıyordu. O, yine metindi. Öleceğini hissetmiş olabilir, fakat etrafına kat’iyen hissettirmemişti. O daima Ankara’ya gideceğinden, epeydir millete görünmediğinden, görünmek ihtiyacını duyduğundan bahsederdi. Nitekim ölümüne çok yakın bir zamana kadar Cumhuriyetin 15 inci yıl dönümüne hazırlanmaktaydı.
İlk ponsiyondan 5-6 gün sonra Ankara’ya gidebileceğini ve 100 metre yürüyebileceğini ona vaadeden Fisenjer’in sözlerini dikkatle hazırlıyordu. Fakat zaman geçtikçe gitmek için kudret ve kuvvet azalıyordu. Hekimce bu arzularını yerine getirmeye imkân yoktu. Fakat bazı manevi tesirlerin hastalığın seyri üzerine fena tesir edeceğini düşünen hekimler, gitmesine mani olmak mesuliyetini üzerine almak istemiyorlardı.
Hükümetçe gitmesine ihtiyaç varsa ve kendileri de bunda musır iseler, hekimlerin muvaffakiyetlerinin tabii olduğu alâkadarlara arzedildi.
Ankara seyahati düşünülürken ikinci bir kriz daha yetişti. Ata, çok şiddetli ihtilâç içinde, kısmen etrafını tanımayacak bir haldeydi. Ben Suadiye’de idim. Telefonla hemen Saraya gelmem bildirildi. Kadıköy’e gönderilen İstanbul motörü ile doğru Saray’a gittim. Atatürk oturmuş, mütemadiyen bağırıyor ihtilaçlar gösteriyor.
-“Bırak, bırak,” diyor. Yatırılmasına şiddetle muhalefet ediyordu.
Neşet Ömer’le birlikte hemen oturduğu vaziyette göğsüne serum şırıngaları yaptık.
-“Bırak bırak, çabuk,” kelimelerini mütemadiyen tekrar ediyorlardı. Zorla yatırdık.
Ondan sonra işin daha ciddileştiğini, karaciğer kifayetsizliğinin tehlikeli ihtilâtlarından olan komaya girmek üzere olduğu icabedenlere bildirildi.
Tevfik Rüştü’nün bir konsültasyon yapılmasının vaziyet icabı doğru olacağını söylemesi üzerine hemen Süreyya Hidayet, Akil Muhtar, Abravaya, Hayrullah, Mehmet Kamil davet edildiler. Yapılan istişarede siyah kan damarına serum glikoze ve diğer bazı ilaçlar şırınga edilmesi kararlaştırıldı.
Bu koma krizi esnasında Atatürk mütemadiyen;
-“Aman dil” veya “değil efendiler, aman Yarabbi…”gibi kelime ve eksik cümleler tekrarlıyordu. Ara sıra kaşıkla su veriyorduk. Ağzında soğuttuktan sonra yutuyordu. Pek seyrek gözlerini açıyor, kapıyor… Ve son zamanlara doğru da:
-Su ister misiniz? Sualine başiyle veya kaşı ile müspet veya menfi cevap veriyordu. Bu nöbet 3 gün sürdü.
Sabah saat 6’da Hayrullah, ben ve Kılıç Ali, büyük salonda oturuyorduk. Rıdvan Bey geldi:
-Efendim oturmak istiyor. Gözlerini açtı. Ne yapayım? dedi. Telaşa meydan vermemek için bunun, yalnız ben giderek nezaretim altında yapılması muvafık bulundu. Hemen koştum. Rıdvan Bey bana gelinceye kadar Ata, kendiliğinden oturmuş. Beni görünce, dikkatle baktı:
-“Tuhaf şey, bana ne oldu?” buyurdu.
Ben işimi bitirince salona evdet ettim ve bu vaziyeti tepşir ederken, Rıdvan Bey tekrar geldi:
-“Kemal Beyi tanıdı,” dedi. “Mim Kemal değil miydi. Burada ne işi var. Niçin burada?” diye sordu, dedi.
Atatürk muhtelif tesirler altında kanamadan çok korktuğu veya korkutulduğu için benim orada bulunuşumun bu işlere münasebetini araştırmak istiyordu. Başından geçen hadisenin kendisine her hangi bir suretle söylenilmemesi kararlaştırılmıştı. Atatürk vaziyetin iç yüzünü etrafındakilerin yüzlerinden gözlerinden sözlerinden istihraç etmek istiyordu. Benim bulunuşum onun çok dikkatini celbetmiş olacak ki, sık sık:
-“Kemal Bey burada mı?” diye sorduruyordu.
Neşet Ömer’le aralarında şöyle bir muhavere geçmiş:
-“Kemal Bey burada mı yatıyor?”
-Evet…
-“Niçin?”
-Vapuru kaçırmış..
Bu cevapların hiç biri O’nun istediklerini tatmin edemiyordu. Fakat o, hakikati pekala gözlerden anlıyordu.
Bir gün istişare ile tayin edilen bir rejim, karaciğer hülasası, serum fizyolojik, serum glikoze ve diğer bazı tedbirler tatbik edilmekteydi. Ara sıra beklenilmeyen iyilik gösteriyordu. Fakat bunlarn hepsi ümit verici, aldatıcı iyiliklerdi. Atatürk gözlerimin önünde ölümün pençesinde mücadele ve kendisini müdafaa ediyordu. Ara sıra görülen salah, şiddetli bir komadan muvaffakiyetle kuruluş bu hastalığın cidden nadir kaydedilen halleridir. Nitekim Fisenjer yazdığı bir mektubunda komadan kurtulmasını harikulade bir hadise telakki ediyor ve şimdiye kadar ancak iki defa gördüğünü ilave ediyordu.
Sanki ölüm Atatürk’e kıyamıyordu. Sanki ölüm de ondan korkuyordu. Bütün hastalığın seyri esnasında kalp ve böbrekleri tabiiliğini muhafaza etti. Ata’nın mukavemeti hikmetini de orada aramak lâzımdı. Hatta kendisi bir gün:
-“Beni kalbim kurtarıyor,” buyurmuştu.
Bu defa karında su çok ağır toplandı. 32’nci günü ancak üçüncü ponksiyona mecburiyet hasıl olmuştu. Derhal hekimleri çağırıyor, kızgın ve asabi bir halde suyun hemen alınmasını emrediyordu. O gün ben Gülhane’ye derse gelmiştim. Bulunamadım:
-Kemal Bey yok, yarın alırız, diyerek ponksiyonu tehire uğraşan arkadaşlarıma kızıyor ve:
-“Mehmet Kâmil alsın…” buyurdular.
Bizzaruye yine hemen 10.5 litre su alınıyor. Bu son ponksiyondu. Ondan sonra hafif bir buhran daha geçirdiler. Fakat diğerleri gibi şiddetli ve sürekli olmadı. Hemen serum yapmak ve icabeden diğer ilaçları vermek üzere tertibat alındı. Serum yapılırken, tamamen açılmıştı. Hatta bu müdahale esnasında:
-“Ben yine uyudum galiba…” buyurdular.
Ben de:
-Hayır Atatürk… Böyle bir şey vaki olmadı, dedim.
-“Acayip, ben uyudum zannettim…” mukabelesinde bulundular.
Atatürk geceyi rahatsız geçirdiler. Ertesi gün karaciğer kifayetsizliğinin en vahim arazlarını göstermeye başladı. Bu defa geçen seferki gibi kelimeler söylemiyor, hakiki ihtilaçlar göstermekle beraber daha sakin bulunuyordu.
(Mim Kemal’e bir sual sordum: -Hiç ızdırap duydular mı? )
-Hayır, (dedi.) Hatta ilk koma esnasında Şükrü Kaya ile bir de münakaşamız oldu.
Şükrü Kaya:
-İnleyen, hareketler yapan bir insanın ızdırap duymamasına imkan olabilir mi? demişti.
Fakat o, bunu bir hekim gibi değil, bir mantık işi olarak izaha çalışıyordu. Bereket versin ki, Atatürk bize ayıldığı zaman bir şey hissetmediğini söylemekle sözlerimizi teyit etmişti. Sadece:
-“Bana ne oldu? Hiç bir şey bilmiyorum. Allah…Allah… Çok şey…”
Gibi sözler söylerdi.
Eğer koma içinde de ızdırap elem mevzuu bahsi olsaydı, O’nun başucunda en ufak bir sarsıntıdan en basit bir veciden kurtarılmasını düşünen hekimler ne kadar muztarip ve müteeilim olacaklardı.
-Perşembe günü idi. Sabahın saat 8.30’da Akil Muhtar, Mehmet Kamil, Abravaya ve ben Atatürk’ün yanında idik. Tekrar serum glikoze yapılması kararlaştırıldı. Bunu da yaptık. Derin bir huşu ve tazimle huzurunda durduğumuz Atatürk, Türk milletine veda etmek üzereydi. Mehmet Kâmil arkamda omuzlarıma dayanarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Akil Muhtar, oksijen balonuna oksijen doldurmakla meşguldü.
(Mim Kemal derin bir nefes aldı. Korkulu bir rüya görür gibi silkindi. Anlıyordum ki sözlerine devam edemiyordu. Sonra tarihin bu en acı safhasını ağır ağır anlattı):
-O vakte kadar, (dedi), metanetini muhafaza eden Katibi Umumî Hasan Rıza da hıçkırmaktan kendini alamadı. Atatürk’ün yüzü gittikçe rengini değiştiriyor, hançerindeki hırıltı artıyordu. Artık insafsız ölüm Ata’nın hayatına son darbeyi indiriyordu. Sert bir asker baş çevirişi gibi başını birdenbire bize çevirdi. Bize bir şey ihtar ediyormuş gibi gözlerini açtı, baktı. Bu son hayat eseri. Son nefesiydi.
Atatürk 9.05’de ebediyet alemine intikal etmiş bulunuyordu.


Kaynak: Her Yönüyle Atatürk, Avni Altıner, 1981Mim Kemal Öke Atatürk’ün Son Günlerini Anlatıyor
-“Suadiye’de evimde oturuyordum,” diye söze başladı. Bir telefon… Yarın saat dokuzda Saray’da bulunmaklığım lüzumunu tebliğ ediyordu. Geceyi, rahatsız bulunan Atatürk’e yapılacak bir şey mi var? üzüntüsü ile geçirdim. Uyuyamadım. Ertesi günü Atatürk’ün hastalığı hakkında Almanya’dan Fon Rihman, Viyana’dan Epinge isminde iki profesörün bulunduğu bir konsültasyon yapılacağını öğrendim. Bu konsültasyon da Neşet Ömer, Süreyya Hidayet, Nihat Reşat, Mehmet Kâmil, Sıhhiye Müsteşarı Asım, Abravaya ve ben bulunuyorduk. Akil Muhtar hasta olduğu için gelememişti. Birçok müzakere ve münakaşalardan sonra Atatürk’ün hastalığının neden ibaret olduğu hakkında Türk hekimlerinin noktai nazarı aynen kabul edildi.
Yalnız hekimlerin konsültasyonundan evvel Atatürk, evvela benimle konuşmak istediklerini tebliğ ettiler. Hemen gittim. Ellerini öptüm. Oturttular. Orada Başvekil Celal Bayar ve Şükrü Kaya vardı. Atatürk:
-“Kemal Bey,” buyurdular, “şimdi konsiltasyon yapılacak… Su almak icap ederse ne olacak? Bana evvelce yaptığın ameliyatlarda hiç bir şey hissetmemiştim. Bu da böyle olabilir mi? Barsak delinmez mi? Kanla karışmaz mı?”
Cevap olarak:
-Atam… Bu onlardan daha basittir. Hiç bir şey duymazsınız. Yine o usulle yaparız. Barsakların delinmesi, kan damarlarının yaralanarak kanama olması, usulü dairesinde yapılan bir su alma ameliyesinde varit değildir. Siz müsterih olunuz. Takdir buyuracaksınız ki bu ilk ponksiyondan sonra şayet yapılmasına ihtiyaç görülürse, ondan sonrakilerin de bu endişelerden hiç birini hissetmiyeceksıniz, dedim.
Ben hem Ata’yı duydukları endişeden kurtarmayı, hem de ondan sonra yapılacak ponksiyonlara hazırlamaya çalıştım. Atatürk, evvelce kendisine, bilemiyorum kim tarafından: “Dikkat edilmezse oradaki damarlardan biri yaralanabilir ve barsak zedelenebilir.” denilmiş olacaktı. Bu, telaşını mucip olmuştu. Benim sözlerim kendisini çok müsterih etmiş:
-“Artık bu müdahaleden çekinmiyorum..Kolaymış,” buyurdular.
Profesör Epinger’in rejim hakkındaki tavsiyesi pek iyi netice vermedi. Atatürk bundan biraz sarsıldı. Bütün tedbirler üzerinde ittihad edildi ve bunlardan sonra sırası gelince karından su alınması da kararlaştırıldı. Fakat bu tedbirler, Atatürk’ün sıhhati üzerinde salah temin edemedi. Karında gittikçe miktarı artan su, kendisini rahatsız etmeye başladı. Bir akşam yine Suadiye’de idim. Neşet Ömer, Saray’dan telefon etti:
-“Kemal Bey, yarın saat dokuzda Saray’da bulun.. Fisenjer geliyor. Suyu alırız olmaz mı” dedi.
Bu, beklediğimiz bir netice idi. Ertesi gün Saray’a gittim. Neşet Ömer ve Kalemi Mahsus Müdürü Süreyya ile, Kalemi Mahsus Müdüriyet odasında buluştuk. Atatürk’ün karaciğerinde kifayetsizlik olduğu için her hangi bir zehirli maddeye tahammül edemeyeceğini nazarı dikkate alan müdavi hekim Neşet Ömer, evvela, ponksiyonun hissi iptal edilmeksizin yapılmasına ve suyun az miktarda alınmasına taraftardı. Belki Neşet Ömer bu noktai nazarda israrda haklıydı. Fakat Atatürk’ün çok hassas olduğunu yakından bilen bir cerrahın bu işi iptalsiz temin etmesine imkan yoktu. Nitekim cilt altına yapılan en ince iğne bile ancak hissini iptalle yapılabilirdi. Bu böyle iken benim bu elem veren daha kalın bir iğneyi tecrübe edemiyeceğim aşikardı.
Fisenjer de teklifi mahzursuz gördü. Ben de esasen hazırlığımı ona göre yapmış, her türlü tertibatı almıştım. Ponksiyonu yaptım. Bu çok tabii ve hastaya bir ıztırap vermeksizin seyretti. On buçuk kilo su alındı. İstirahate derin sakin bir nefes almıya mütehassır olan Atatürk:
-“Oh.. Çok rahat ettim.”
Buyurdu.
Su, şişelerden aktarma edildikçe:
-“Bu kadar su aşağı yukarı bir gaz tenekesi doldurur. Karın içinde taşınabilir mi? İğneyi bana gösterin” buyurdular.
Hemen ince bir iğne gösterdim:
-“Aman bu kazma anestezisiz nasıl batırıldı.”
İptalsiz yapılması için telkinat yapılmış olacak ki, Atatürk:
–“Bir kaç defa enestezi yapılmadan bu yapılamazdı. Fakat bir diğeri icabederse rica ederim daha incesini intihap edelim,” buyurdular.
Su alındıktan sonra bacaklardaki şişlikler ‘ödem’ azaldı, fakat karın ertesi günü tekrar şişmeye başladı. Neşesi biraz azalmış ve bu şişmeden tabii olarak memnun olmamış görünüyordu. Fakat biz kendisini bunun tabii olduğuna, bu işin ancak tedricen tabii bir hale geleceğine, sabır ve tahammül lazım geldiğine iknaa çalışıyorduk. Nitekim Fisenjer de kendilerine ilk ponksiyonların on gün fasılalarla yapılmak suretiyle fasılaların yavaş yavaş uzatılacağını arz etmişti.
Şişlik yavaş yavaş ve on altıncı günü eski ıstırapları verecek dereceye gelmişti. Tekrar ertesi günü su almaya karar vermiştik. Biz bir gün evvelinden her şeyi hazırlamıştık. Öğle üzeri bizi emretti. Huzurlarına gittik.
-“Ben çok muzdaribim, hemen suyu alın,” buyurdular.
Neşet Ömer:
“Efendimiz yarın yapılacak, her şey hazırlanıyor,” dedi.
Atatürk:
“-Bugünle yarın arasında ne fark var? Hemen yapınız,” buyurdu.
Bu ısrarı üzerine biz de hemen ponksiyonu yine anestezi altında yaptık. Aynı miktarda su çıkarıldı. Kendisi mütemadiyen:
–“Hepsini alın.. Hiç kalmasın. Vaziyetimi değiştirin de orada burada kalanlar da alınsın,” buyurdular.
İkinci su alma da Ata’yı çok rahat ettirdi:
-“Oh… Ne kadar rahat ettim. Bir sigara verin içeyim,” buyurdular. Bir de kahve içtiler.
Atatürk’ün velev kısa bir zaman içinde olsa istirahatine şahit olmak hepimizin içinde bir neşe uyandırıyor, biz de onun kadar seviniyorduk. Çünkü, muztarip insanlar ümit ve cesaret veren, onların refah ve saadeti için yorulan, bazen manevi ızdıraplar çeken Ata’nın bir kaç dakika veya saat için olsun sıhhatini görmek bizi bir an için teselli ediyordu.
Bu su almaların kendisine mahsus arıza ve tehlikeleri vardı. Onun için nabız ve tansiyon daima Neşet Ömer, Nihat Reşat tarafından kontrol edilirdi. Ponksiyonlar ne tansiyonda, ne de nabızda en ufak bir tahavvül göstermedi. Gayet tabii seyretti. Bundan çok memnun oluyordum.
(Mim Kemal’i nefes almadan dinliyordum. Acı, feci hakikat bir rüya kasırgası gibi önümüzden geçmiş, Ata’mızın fani vücudu ebediyete göçmüştü. Fakat bunu hiç düşünmüyordum. Muhterem Profesörün anlattığı bu kalbime birer ok gibi saplanan sözlerin sonunda “Bir gün son iğneyi yaptık, bir kaç dakika sonra Atatürk derin rüyasından uyandı. Gerindi ve enerji saçan gözlerini bütün kudretiyle açarak bizlere gülümsedi.” Demesini bekledim. Mim Kemal’in bir dakika sükutü içine sığdırabildiğim bu hülyalarım çok sürmedi. Devam ediyordu)
-Bir gün, (dedi), muayenehanemde hastalarımla meşguldüm. Telefon… Neşet Ömer:
“Ufak bir arıza oldu. Kan durdurucu ilaçları alarak Saray’a gel…”
Diyordu.
Telaşla bu ilâçları eczahaneden yaptırarak Saray’a koştum.
Diş protezi diş etinde bir et kabarıklığı yapmış, dişçi arkadaşımız hastalığın esasını ve bu hastalıkta kan durmasının müşkülatını bilmediği için bu kabarık eti kesmiş veya koparmış. Müthiş bir kanama olmuş. Dişçi korkmuş. Benim hemen getirilmekliğimi söylemiş. Bir taraftan da yapılması icabeden tedbirini tatbik etmeyi unutmamış, kan durmuş.
Atatürk, en tehlikeli zamanlarda bile muhitini teşçi edecek vaziyet alır. İşte bu defa da etrafında telaş edenlere sükunet tavsiye etmek suretiyle itidalini muhafaza ediyordu. Hem de ehemmiyetsiz bir müdahalenin beklenilmeyen bu neticesi karşısında telaş eden korkan dişçiyi teselli ediyormuş. Ben geldiğim vakit kan tamamen durmuştu. Tamponun kaldırılmasına ihtiyaç yoktu. Onu yerinde bıraktık. Ondan sonra kanama tekrarlamadı.
(Profesör günlerce devam eden tedavinin en mühim safhalarını anlatmakta olduğu için zaman zaman zihnini yokluyordu) :
-Bir gün, (dedi), Atatürk geceyi ihtilâç içinde geçirmişti. Biz ertesi günü gördüğümüz vakit:
-“Ben dün gece büsbütün başka bir adam olmuştum, değişmiştim.. Bu neydi? Ne tuhaf.. Ben asıl dün gece hastaydım.” buyurdu.
Bu, karaciğer kifayetsizliğinin hafif geçen bir tezahürü idi. Bu da geçti. Fakat Atatürk, alınan bütün hekim tedbirleriyle hayatı uzatılan bir hasta idi. Günden güne eriyor. Hattâ bu erime her gün kendisiyle temasta bulunan etrafının, hekimlerin de gözlerine çarpacak kadar barizdi. Koca bir enerji sönüyor, ordusunu zaferden zafere götüren azimkâr büyük kumandan, kılıcıyla ateşin hitabeleriyle millete enerji saçan koca bir insan eriyor. Kapıda bekleyen ölüm ona her dakika yaklaşıyordu. O, yine metindi. Öleceğini hissetmiş olabilir, fakat etrafına kat’iyen hissettirmemişti. O daima Ankara’ya gideceğinden, epeydir millete görünmediğinden, görünmek ihtiyacını duyduğundan bahsederdi. Nitekim ölümüne çok yakın bir zamana kadar Cumhuriyetin 15 inci yıl dönümüne hazırlanmaktaydı.
İlk ponsiyondan 5-6 gün sonra Ankara’ya gidebileceğini ve 100 metre yürüyebileceğini ona vaadeden Fisenjer’in sözlerini dikkatle hazırlıyordu. Fakat zaman geçtikçe gitmek için kudret ve kuvvet azalıyordu. Hekimce bu arzularını yerine getirmeye imkân yoktu. Fakat bazı manevi tesirlerin hastalığın seyri üzerine fena tesir edeceğini düşünen hekimler, gitmesine mani olmak mesuliyetini üzerine almak istemiyorlardı.
Hükümetçe gitmesine ihtiyaç varsa ve kendileri de bunda musır iseler, hekimlerin muvaffakiyetlerinin tabii olduğu alâkadarlara arzedildi.
Ankara seyahati düşünülürken ikinci bir kriz daha yetişti. Ata, çok şiddetli ihtilâç içinde, kısmen etrafını tanımayacak bir haldeydi. Ben Suadiye’de idim. Telefonla hemen Saraya gelmem bildirildi. Kadıköy’e gönderilen İstanbul motörü ile doğru Saray’a gittim. Atatürk oturmuş, mütemadiyen bağırıyor ihtilaçlar gösteriyor.
-“Bırak, bırak,” diyor. Yatırılmasına şiddetle muhalefet ediyordu.
Neşet Ömer’le birlikte hemen oturduğu vaziyette göğsüne serum şırıngaları yaptık.
-“Bırak bırak, çabuk,” kelimelerini mütemadiyen tekrar ediyorlardı. Zorla yatırdık.
Ondan sonra işin daha ciddileştiğini, karaciğer kifayetsizliğinin tehlikeli ihtilâtlarından olan komaya girmek üzere olduğu icabedenlere bildirildi.
Tevfik Rüştü’nün bir konsültasyon yapılmasının vaziyet icabı doğru olacağını söylemesi üzerine hemen Süreyya Hidayet, Akil Muhtar, Abravaya, Hayrullah, Mehmet Kamil davet edildiler. Yapılan istişarede siyah kan damarına serum glikoze ve diğer bazı ilaçlar şırınga edilmesi kararlaştırıldı.
Bu koma krizi esnasında Atatürk mütemadiyen;
-“Aman dil” veya “değil efendiler, aman Yarabbi…”gibi kelime ve eksik cümleler tekrarlıyordu. Ara sıra kaşıkla su veriyorduk. Ağzında soğuttuktan sonra yutuyordu. Pek seyrek gözlerini açıyor, kapıyor… Ve son zamanlara doğru da:
-Su ister misiniz? Sualine başiyle veya kaşı ile müspet veya menfi cevap veriyordu. Bu nöbet 3 gün sürdü.
Sabah saat 6’da Hayrullah, ben ve Kılıç Ali, büyük salonda oturuyorduk. Rıdvan Bey geldi:
-Efendim oturmak istiyor. Gözlerini açtı. Ne yapayım? dedi. Telaşa meydan vermemek için bunun, yalnız ben giderek nezaretim altında yapılması muvafık bulundu. Hemen koştum. Rıdvan Bey bana gelinceye kadar Ata, kendiliğinden oturmuş. Beni görünce, dikkatle baktı:
-“Tuhaf şey, bana ne oldu?” buyurdu.
Ben işimi bitirince salona evdet ettim ve bu vaziyeti tepşir ederken, Rıdvan Bey tekrar geldi:
-“Kemal Beyi tanıdı,” dedi. “Mim Kemal değil miydi. Burada ne işi var. Niçin burada?” diye sordu, dedi.
Atatürk muhtelif tesirler altında kanamadan çok korktuğu veya korkutulduğu için benim orada bulunuşumun bu işlere münasebetini araştırmak istiyordu. Başından geçen hadisenin kendisine her hangi bir suretle söylenilmemesi kararlaştırılmıştı. Atatürk vaziyetin iç yüzünü etrafındakilerin yüzlerinden gözlerinden sözlerinden istihraç etmek istiyordu. Benim bulunuşum onun çok dikkatini celbetmiş olacak ki, sık sık:
-“Kemal Bey burada mı?” diye sorduruyordu.
Neşet Ömer’le aralarında şöyle bir muhavere geçmiş:
-“Kemal Bey burada mı yatıyor?”
-Evet…
-“Niçin?”
-Vapuru kaçırmış..
Bu cevapların hiç biri O’nun istediklerini tatmin edemiyordu. Fakat o, hakikati pekala gözlerden anlıyordu.
Bir gün istişare ile tayin edilen bir rejim, karaciğer hülasası, serum fizyolojik, serum glikoze ve diğer bazı tedbirler tatbik edilmekteydi. Ara sıra beklenilmeyen iyilik gösteriyordu. Fakat bunlarn hepsi ümit verici, aldatıcı iyiliklerdi. Atatürk gözlerimin önünde ölümün pençesinde mücadele ve kendisini müdafaa ediyordu. Ara sıra görülen salah, şiddetli bir komadan muvaffakiyetle kuruluş bu hastalığın cidden nadir kaydedilen halleridir. Nitekim Fisenjer yazdığı bir mektubunda komadan kurtulmasını harikulade bir hadise telakki ediyor ve şimdiye kadar ancak iki defa gördüğünü ilave ediyordu.
Sanki ölüm Atatürk’e kıyamıyordu. Sanki ölüm de ondan korkuyordu. Bütün hastalığın seyri esnasında kalp ve böbrekleri tabiiliğini muhafaza etti. Ata’nın mukavemeti hikmetini de orada aramak lâzımdı. Hatta kendisi bir gün:
-“Beni kalbim kurtarıyor,” buyurmuştu.
Bu defa karında su çok ağır toplandı. 32’nci günü ancak üçüncü ponksiyona mecburiyet hasıl olmuştu. Derhal hekimleri çağırıyor, kızgın ve asabi bir halde suyun hemen alınmasını emrediyordu. O gün ben Gülhane’ye derse gelmiştim. Bulunamadım:
-Kemal Bey yok, yarın alırız, diyerek ponksiyonu tehire uğraşan arkadaşlarıma kızıyor ve:
-“Mehmet Kâmil alsın…” buyurdular.
Bizzaruye yine hemen 10.5 litre su alınıyor. Bu son ponksiyondu. Ondan sonra hafif bir buhran daha geçirdiler. Fakat diğerleri gibi şiddetli ve sürekli olmadı. Hemen serum yapmak ve icabeden diğer ilaçları vermek üzere tertibat alındı. Serum yapılırken, tamamen açılmıştı. Hatta bu müdahale esnasında:
-“Ben yine uyudum galiba…” buyurdular.
Ben de:
-Hayır Atatürk… Böyle bir şey vaki olmadı, dedim.
-“Acayip, ben uyudum zannettim…” mukabelesinde bulundular.
Atatürk geceyi rahatsız geçirdiler. Ertesi gün karaciğer kifayetsizliğinin en vahim arazlarını göstermeye başladı. Bu defa geçen seferki gibi kelimeler söylemiyor, hakiki ihtilaçlar göstermekle beraber daha sakin bulunuyordu.
(Mim Kemal’e bir sual sordum: -Hiç ızdırap duydular mı? )
-Hayır, (dedi.) Hatta ilk koma esnasında Şükrü Kaya ile bir de münakaşamız oldu.
Şükrü Kaya:
-İnleyen, hareketler yapan bir insanın ızdırap duymamasına imkan olabilir mi? demişti.
Fakat o, bunu bir hekim gibi değil, bir mantık işi olarak izaha çalışıyordu. Bereket versin ki, Atatürk bize ayıldığı zaman bir şey hissetmediğini söylemekle sözlerimizi teyit etmişti. Sadece:
-“Bana ne oldu? Hiç bir şey bilmiyorum. Allah…Allah… Çok şey…”
Gibi sözler söylerdi.
Eğer koma içinde de ızdırap elem mevzuu bahsi olsaydı, O’nun başucunda en ufak bir sarsıntıdan en basit bir veciden kurtarılmasını düşünen hekimler ne kadar muztarip ve müteeilim olacaklardı.
-Perşembe günü idi. Sabahın saat 8.30’da Akil Muhtar, Mehmet Kamil, Abravaya ve ben Atatürk’ün yanında idik. Tekrar serum glikoze yapılması kararlaştırıldı. Bunu da yaptık. Derin bir huşu ve tazimle huzurunda durduğumuz Atatürk, Türk milletine veda etmek üzereydi. Mehmet Kâmil arkamda omuzlarıma dayanarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Akil Muhtar, oksijen balonuna oksijen doldurmakla meşguldü.
(Mim Kemal derin bir nefes aldı. Korkulu bir rüya görür gibi silkindi. Anlıyordum ki sözlerine devam edemiyordu. Sonra tarihin bu en acı safhasını ağır ağır anlattı):
-O vakte kadar, (dedi), metanetini muhafaza eden Katibi Umumî Hasan Rıza da hıçkırmaktan kendini alamadı. Atatürk’ün yüzü gittikçe rengini değiştiriyor, hançerindeki hırıltı artıyordu. Artık insafsız ölüm Ata’nın hayatına son darbeyi indiriyordu. Sert bir asker baş çevirişi gibi başını birdenbire bize çevirdi. Bize bir şey ihtar ediyormuş gibi gözlerini açtı, baktı. Bu son hayat eseri. Son nefesiydi.
Atatürk 9.05’de ebediyet alemine intikal etmiş bulunuyordu.


Kaynak: Her Yönüyle Atatürk, Avni Altıner, 1981

Doğruları Söylemek (hep) Suç Oldu Bu Memlekette

0

Doğruları Söylemek Suç Oldu Bu Memlekette
Hiçbir hakaret, saldırı, yıkıcı yazı ve yorum olmamasına rağmen mevcut iktidar, toplumu bir cendere içinde tutmak için hiç ara vermeden, her yazılana, yoruma tahammül göstermeden kendi sistemini icra etmek, bu ülkede tahakküm kurmak için var gücüyle çalışıyor…
Bizler ise; doğruları söyleye söyleye, yaza yaza var oluyoruz ve var olacağız…
Dün yine bir davam vardı. İlk önce Kültür Bakanlığı Alevi – Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı davayı açmış ama mahkeme iktidarı hedef gösterdiğimi söyleyip dava objesini değiştirmiş. Hiç önemli değil…
Bu ülkede eleştiri, yorum, görüş ve düşünce açıklama eylemimizden hiçbir güç bizi alıkoyamayacaktır…
Biz kendimizden eminiz; demokrasiden yanayız, özgürlüklerden yanayız, insan haklarından yanayız, eşitlikten yanayız, barıştan yanayız, dostluktan yanayız, kardeşlikten yanayız.
Haksızlıklar karşısında, mazlumların haklarını savunmaktan yana olan tavrımız hep devam edecek.
Alevi – Bektaşi – Kızılbaş değerleri benim hayatımın anlamını belirleyen temel öğreti değerleridir. Bunlara karşı yapılacak her türlü saldırıya, asimilasyon girişimine, tertibe karşı eylemimi de yapacağım, yazımı da yazacağım, ifademi de belirteceğim.
Alevi – Bektaşi toplumu, sözde temsilcileri beni sevmiş, sevmemiş, desteklemiş, desteklememiş hiç önemli değil, elbette ki umurumda bile değil.
Ben bir Alevi – Kızılbaş – Bektaşiyim.
Sonuna kadar bu ülkede devletin de, iktidarın da, kurumların da, kişilerin de yanlışlarının karşısında olmaya devam edeceğim, kendimce doğruları dile getireceğim…
Sevgi ve saygılarımla…
Muhabbet ehline aşk ile…
Ayhan Aydın
30 Ocak 2026
İSTANBUL 59. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ’NE
DAVACI: KH
SANIK: AYHAN AYDIN
KONU: Savunmalarımın sunulması
AÇIKLAMALAR 35 yıldır Alevi – Bektaşi kültür dünyası içinde; Alevi – Bektaşi kurum ve kuruluşlarında Kültür – Basın – Halkla İlişkiler Birimlerinde çalışan bir araştırmacı yazar olarak, konuyla ilgili tüm gelişmeleri takip edip yazı yorumlar yapmaktayım.
Şu ana kadar yayınlanmış 23 kitabım bulunuyor.
Gazeteci kimliğimle görüş ve düşüncelerimi yerel ve ulusal haber kanallarında dile getirmekteyim.
Türkiye Cumhuriyet yasalarına ve hukuk sistemine bağlı bir Türk vatandaşı olarak bu ülkenin bütünlüğü, birliği ve Atatürkçü Cumhuriyet’in tüm değer ve erdemleri benim için vazgeçilmez hayati meselelerdir.
Ülkemizin üniter yapısı, demokratik laik kimliği, tüm vatandaşların eşitliği temeline dayalı rejimimiz tüm dünyaya örnek dünyadaki İslam ülkeleri içindeki tek laik yönetim şeklidir.
Alevi – Bektaşi inancına sahip milyonlarca insan bu ülkenin ayrılmaz parçaları olarak, Anayasadan kaynaklanan tüm yükümlülüklerini yurdumuzda yerine getirirlerken, inanç özgürlüğü bakımından birçok haktan mahrum bırakılmakta, bu da maalesef uluslar ası hukuk makamlarınca Türk Yargı Merci’nin önüne konulmaktadır.
Bir siyasi parti olmaktan öte AKP İktidarı MHP ile kurmuş olduğu müttefiklikle geniş halk kesimlerinin de hassasiyeti ve yargıya intikal ettiği şekliyle ülkemizde cumhuriyetimizin ve laikliğin temel ilkelerinden ödünler veren bir yapı sergilemektedir.
Tüm bu gelişmeler Alevi toplumunun istek ve beklentilerini karşılamak yerine, zaman zaman mezhepçi açıklama ve yorumlarla ülkemizde inanç özgürlüğü daha da kısıtlanmakta, Alevi – Bektaşi toplumu sürekli mağdur edilmektedir.
Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın toplumun temel temsilcilerinin görüşlerini almadan, ciddi hak ihlalleri olmasına rağmen hukukçuların bilgilerine başvurulmadan bir gece yarısı kararnamesiyle Kültür Bakanlığı içinde Alevi – Bektaşi toplumu adına resmi bir kurum oluşturmuştur.
İlk Resmi Gazete’de yayınlandığında bile içeriği hakkında hiçbir bilgi bulunmayan, zaman içinde ise yetkililerinin AKP. Ve MHP.’li bakan, milletvekili, belediye başkanı ve sivil toplum kuruluşlarıyla, devlet ve iktidar olanaklarından yararlanmak için Aleviliğin – Bektaşiliğin tüm temel değerlerini inkâr edenlerin bu yapı içinde olduğu kamuoyuna yansımıştır.
Sözlerim, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine veya Devletine karşı değildir.
Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin siyasi faaliyetine yöneliktir.
Nitekim Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ, 20 Ocak 2026 Tarihli TBMM Grup Toplantısında “Milliyetçi Hareket Partisi Cumhur İttifakı ortağıdır, ancak iktidar ortağı değildir.” sözlerini bizzat sarfetmiştir.
Alevi – Bektaşi toplumu bin yıldır bu topraklarda birliğin, beraberliğin, insanlığın manevi ocak merkezlerinde yetişmiş insanlar olarak, geleneksel ibadet, inanç, kültürel dokularından hızla koparılmak istenmiş, Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan “Alevi – Bektaşi Kültür ve İnanç Merkezi” Alevi – Bektaşi toplumunu asimile edecek gayretlere girişmiştir.
Bunlar hem hedef saptırma, hem birlik ve beraberliğimize, Alevi – Bektaşi öz inanç ve kültürüne yönelmiş ağır tehditler ve ihlallerdir.
Bir kurumun devlete bağlı olarak hizmet etmesi onun ciddi hata ve yanlışlar içinde olmadığı anlamını taşımaz.
Kurum içinde sahtekârlık yaptıkları belgelenmiş bazı kişilerin, Alevilik’te çok önemli olmak üzere “dede”, “seyyid” olmadıkları halde bu unvanları kullanarak bu toplumu asimile etmek isteyenlerin de bu kurumda görev aldıkları görülmüştür.
Alevi – Bektaşi toplumunun bin yıldır oluşan temel değer sistemlerini yok sayan, hatta bu temel değerleri asimile etmeye yönelen, “Sünni İslam” yorumunun değerlerini Alevi – Bektaşi toplumu üzerine ikame etmeye gayret eden Alevi – Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı büyük yanlışlar içindedir.
Sağduyulu bir Türk vatandaşı olarak, tüm ömrünü Alevi – Bektaşi Yolu’na adamış bir araştırmacı – yazar olarak, kuruluşundan bugüne yaptığı yüzlerce yanlışı görünce bu kurumum ülkemiz ve toplumumuz adına hayırdan ziyade, zararlı bir yapı olduğunu gördüm.
Yüzlerce insanı hiçbir gerekçe göstermeden “kutsal mekân ziyareti” adı altında sözde Alevi – Bektaşi türbe ve ören yerlerine götürerek halkın milyonlarca liralık bütçesi heba edilmektedir. Bu reklamcı yaklaşım da bir yozlaşmadan başka bir şey değildi.
Halkın dini duygularını kullanıp, sözde halka hizmet etme adına geniş bir toplumun ve devletin, milletin kaynaklarını savurganlıkla israf etmek en basit tabiriyle suiistimaldir.
Özümüzde ülke, millet, insanlık idealleri olduğu için, bir siyasi partinin çeşitli amaçlarını gerçekleştirmek amacıyla devletin ve milletin kaynaklarını, bir başka inanca hizmet adı altında partizanca çar çur edilmesine, gül yüzlü Alevi – Bektaşi toplumunun kandırılıp, iradesi dışında onlar adına çeşitli tasarruflarda bulunulması bence bir suçtur.
Bizler gazeteci ve yazar olarak gerçekleri dile getirip halkı aydınlamak zorundayız.
Bazen kısa ifadeler sarsıcı olabilir ama onlarca sayfada söylenecek sözleri özlü bir şekilde söyleme şeklinde tezahür edebilir.
Benim yazı ve yorumumda devlete, devlet kurumlarına dönük bir hakaretim söz konusu değildir. Mevcut iktidarın her alanda olduğu gibi Alevi – Bektaşi toplumu üzerindeki tasarruflarının hem bu topluluk, hem ülkemiz ve milletimizin hayrına olmadığını düşündüğüm için bu satırları kaleme aldım.
Her zaman hukukun, adaletin, tam bağımız laik cumhuriyetimizin savunucusu olarak sizlere;
Saygı ve sevgilerimi sunarım.
SONUÇ TALEP
Yukarıda izah edilen ve resen gözetilecek sebeplerle;
İfadelerim eleştiri niteliğindedir ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası kapsamında basın ve ifade özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Tüm bu nedenlerle; BERAATİME karar verilmesini, Mahkemenin aksi kanaatte olması halinde lehte hükümlerinin uygulanmasını saygılarımla arz ve talep ederim.
Ayhan Aydın
Yazar
28 Ocak 2026

Atatürk’ün 100. Doğum yılı münasebetiyle gazeteci Nazmi Kal TRT’de bir proğram yapmak istedi.

0

Cumhuriyetin ilk döneminde yapılan ekonomik hamlelere en büyük katkısı olan kahramanları tanıtmak istemişti.
Aradığı adam Heybeliada’da gecekondu benzeri bir evde yaşıyordu.
Bu yaşlı yalnız yaşayan ve zor geçinen adama Cumhuriyetin ilk yıllarında çok büyük teklifler gelmişti.
Ancak o “Atatürk’ün inşa ettiği Cumhuriyette yapmam gereken işler var” diyerek reddetmişti.
Gazeteci Nazmi Kal bu önemli röportajını:
-Cumhuriyetin Kalkınma Mucizesi, Atatürk’ün diktiği ağaçlar- kitabında anlattı.
1998 yılından itibaren İzmit’teki SEKA’nın(Türkiye Selüloz ve Kağıt fabrikalarının) satılması proğrama alınıp 2003 yılında parça parça satılmaya başlanınca aratırmacı yazar Mehmet Sarıoğlu da kağıdın ve Seka’nın tarihini yazan bir eser oluşturdu. (Bir Cumhuriyet aydını-Mehmet Ali Kağıtçı)
Mehmet Ali, Darülfünun(İstanbul Üniversitesi) Kimya Enstitüsünü bitirdi. 1923’te aynı kurumda ders vermeye başladı.
Ardından Almanya’ ya gitti. Hannover Üniversitesinde derslere girdi. Hannoversche Papierfabriken Alfred-Gronau fabrikasında(kağıt fabrikası) hem işçilik hem öğrencilik yapmaya başladı.
Fransa’ya geçti. Lyon ve Metz’de işçi olarak çalıştı. Deneyimini arttırdı.
Grenobel Üniversitesi fen fakültesi kağıtçılık bölümünde okudu, okulu birincilikle bitirdi.
Bu birinciliği Fransa’da gündeme oturdu.
İş teklifleri gelmeye başladı.
“Papeteries De France” şirketi, “gel bizimle çalış” dedi.
Kabul etmedi.
Kimyagerdi ancak Fransadaki bu eğitiminden sonra Kağıt Mühendisi oldu.
Türkiye’nin ilk ve tek kağıt mühendisi.
Türkiye’ye döndü ve derhal Türkiye’de kağıt fabrikası yapalım diye görüşmelere başladı. Makaleler yazdı. Yöneticileri uyandırmaya çalıştı. Ülkemizin kağıt ve selüloz üretimi için yeterli hammaddeye sahip olduğunu söylüyordu.
Notlarını, Selüloz, Kağıt, Fabrikacılık ve Sanayi notları kitaplarında topladı.
Ancak yabancıların çıkardığı gazetelerde ve dar görüşlü çevrelerde; “Türkiye kendi kağıdını üretmesin, ithal etsin, Türkiye kağıt fabrikası açarsa zarar eder” diye propagandaya başladılar.
Bunlar yaşanırken Mehmet Ali bey Darülfünunda bir konferans verdi. Kağıdın nasıl yapılacağını, Türkiye’nin neden kağıt fabrikasına ihtiyacı olduğunu açıkladı. Konuşmalarını takip edenlerin bir kısmı yabancı misyonlardı, bir kısmı da Tekel idaresinin yetkilileri.
Yabancı firmalardan birisi kibrit kralı meşhur ıvar Kreuger(dünya kibrit üretiminin %65’ini üretiyordu), diğeri Merkezi Avrupa Kağıtçılar Birliği acentesiydi.
Bu iki firma da Türkiye’de kağıtçılığı engellemek için herşeyi yapıyordu.
Bu arada Mehmet Ali beye, “gel bizimle çalış, çok büyük paralar verelim, istediğin laboratuarı açalım, gerekirse kağıt fabrikasında hisse verelim” dediler.
Yeterki bizmle çalış diyorlardı.
Mehmet Ali tüm tekliflere Hayır dedi.
Bilgi birikimlerini bu ülkede Atatürk’ün izinde değerlendirmek istiyordu.
Mehmet Ali, İtalya lideri Musollini’nin o günlerdeki bir konuşmasını da duymuş, iyice hırslanmıştı.
Musollini şöyle demişti:
“Ecdadımızdan, eski Romalılardan kalan hazineler, zengin hammadde kaynakları üzerinde Türkler keçi çobanlığı ile vakit geçiriyorlar. Fakir duruma düşüp yardım istiyorlar. Oraları bize bırakmadınız da ne oldu?”
Nihayet Mehmet Ali’nin ısrarlı teklifleriyle Tekel Genel Müdürü ilgilendi, sahiplendi. Kağıt fabrikası yapımı için ihale açtı. Hazırlanan projeyle günde 20 ton kağıt ve karton üretilecekti.
TBMM Mehmet Ali beyi son defa konuşturdu, dinledi. – Gerçekten kağıt üretebilirmiyiz- dedi.
Mehmet Ali bey: “yapılacaksa bunun altından bizzat ben kalkabilirim” dedi.
İş bankası genel müdürü Celal Bayar’dı. İş bankasının da desteğiyle bu fabrika yapılacaktı.
İhaleye karar verildi ancak son anda yine ihale iptal edildi.
“Kağıt fabrikası açarsak kar etmeyiz, yanlış bir ekonomik hamle olur, kağıdı ithal edersek gümrük vergisi alıyoruz, kendimiz yaparsak bundan mahrum kalacağız” denmişti.
İhale iptal oldu.
Mehmet ali bey çok üzüldü.
Atatürk de mademki öyle, “Cumhuriyetin kuracağı bir fabrikanın zarar etmesi kötü örnek olur” diye 1929’da ihalenin iptaline onay vermişti.
Bundan 3 yıl sonra 1933’de – Uluslarası Londra Para ve İktisat kongresi- yapıldı.
66 ülkenin katıldığı bu kongrede Alman delege Posse şunları söyledi:
“Hammadde açısından zengin olan Türkiye gibi ülkeler var. Bunların kendi sanayilerini kurmalarına izin verilmemelidir.
Bizlerin hegemonyası altında kalmalı, o nedenle sanayileşmeleri engellenmelidir.”
Son cümlesinde de:
“Türkiye’nin sanayileşmesi bizleri tedirgin ediyor.” diye sözünü bitirdi.
Ardından Fransız delege Robert Matran:
“Geri kalmış ülkelerde ulusal sanayilerin kurulmasını önlemek ve bu ülkelerin açık pazar durumunu devam ettirmek gerekir.”
diye bir konuşma yaptı.
Bu toplantıda Türkiye’yi temsilen katılan birisi de vardı. İş Bankası Genel Müdürü Celal Bayar.
Tüm konuşulanları duydu, artık her şey netleşmişti.
Geldiğinde Atatürk’e herşeyi anlattı:
“Bizim kağıt fabrikamız için girişimlerimizi yabancılar engellemişler. Oysa bizim tüm imkanlarımız var” diyerek Atatürk’e Londra’da konuşulanların hepsini anlattı.
Kağıt fabrikasının nereden engellendiğini anladılar.
Ertesi gün iktisat vekili Mustafa Şeref görevden alınıp yerine Celal Bayar getirildi.
Atatürk kararını verdi.
1933’te Sümerbank kuruldu.
Birinci beş yıllık kalkınma planında sanayileşmeye önem verilecekti. Devlet öncülüğünde özel sektörden de yararlanarak Kimya, demir, kükürt, sünger, pamuklu-yün kumaş, kağıt ve şeker sanayi kurulacaktı.
İlk kağıt fabrikasını İzmit’te Sümerbank’ın yapmasına karar verildi.
Fabrikanın yapımını Mehmet Ali Kağıtçı’nın bilgi ve projeleriyle Sümerbank üstlendi. 18 Nisan 1936’da ilk kağıt çıktı.
İlk kağıtlarla Ulus gazetesi basıldı, Atatürk’e götürüldü.
Atatürk “İşte çocuk, Uygarlığın hamuru bu, aferin sana” diyerek Mehmet Ali’ tebrik etti.
Soyadı kanunu çıkınca Atatürk ona Kağıtçı soyadını verdi.
Mehmet Ali Kağıtçı İzmit Kağıt Fabrikası müdürü olarak atandı.
Bunlar olurken kendisine yurt dışından “gel bizimle çalış” teklifleri hep devam etti.
Bazı milletvekilleri Mehmet Ali beye: – enayilik etme, yurt dışına git, köşeyi dön, burda senin kıymetini bilmezler, pişman olursun- dediler.
Reddetti.
Mehmet Ali Kağıtçı kağıt üretimi sırasında reçine salınmasını önlemek için bir çalışma yaptı. Avrupa’daki kağıt fabrikalarında da aynı sorun yaşanıyor, üretim sırasında salınan reçine makinalara zarar veriyor, üretimi aksatıyordu. Avrupa bu sorunu çözememişti. İşte bu sorunu da Mehmet Ali bey çözdü.
Laboratuarda yürüttüğü bu deneyler iyi sonuç verdi.
Dünya çapında bir başarı daha kazandı. Ödül aldı.
Sümerbank ilk kağıt fabrikasının kurulmasını sağlarken bu başarıdan ötürü Türkiye’nin 8 yerinde daha farklı branşlarda fabrikalar açmaya başladı.
Bunların hepsinin arkasındaki isim Mehmet Ali Kağıtçı idi.
Atatürk’ün ölümünün ardından artık idealist Türkiye yok olmaya başladı.
Siyasi çekişmeler başgösterdi.
Başbakan Refik Saydam, Celal Bayar’ı eleştirerek, -yeni fabrikalar yapmayı bırakın- dedi.
Kağıt fabrikasının da kar etmediği, gereksiz olduğu konuşulmaya başlandı.
Hatta Mehmet Ali Kağıtçı hakkında soruşturma bile açıldı.
1941 yılında Fabrika müdürlüğünden el çektirildi. Başka yere atandı. Kağıt fabrikası da ehil olmayan insanların idaresinde kaldı.
Dönemin idarecilerince 1955’te kağıt üretimi için Norveç’ten uzman çağrılmak istendi, görüşmelere başlandı.
Fakat Norveç’ in yanıtı kesindi:
“Mehmet Ali Kağıtçı öldü mü ki bizi neden çağırıyorsunuz?
Bizde bu konuda Mehmet Ali Kağıtçı’dan daha yetenekli kimse yoktur.”
diyerek uzman göndermediler.
Bu kez Hükumet Fransa’ ya başvurdu. Fransa M. Raoul adında birini gönderdi.
Raoul, Mehmet Ali’nin Paris’te okul arkadaşıydı.
Raoul bizim yetkililere sordu:” Neden M. Ali Kağıtçı’ya görevden el çektirdiniz? “
Bakan şöyle cevap verdi:
“Biz de Kağıtçı’ nın bu işi başardığını biliyoruz, ancak parti mülahazaları onu işin başına getirmemize engel oluyor.”
Bunu duyan Fransız Raoul görevi reddedip geri döndü. Siyasi entrikalara kurban edilen Kağıtçı’nın yerine geçmesinin etik olmayacağını duyurdu.
Tarih 3 temmuz 1963’ü gösterdiğinde Almanya’nın Baden-Baden kentinde bir etkinlik vardı. Sahneye çağrılan kişiyi herkes ayakta alkışlıyordu.
Sahneye bir Türk davet edildi. Bu Mehmet Ali Kağıtçı idi. Avrupa Selüloz, Kimya Mühendisleri ve Kimyagerleri birliği Mehmet Ali Kağıtçı’ya ödül verdi.
Kendi ülkesinde kurduğu fabrikanın başından alınan, hatta soruşturma geçiren Kağıtçı yurt dışında ödüller almasına rağmen buruktu.
Mehmet Ali Kağıtçı, Gazeteci Nazmi Kal ile Heybeliada’daki gecekondusunda yaptığı söyleşide dünyaca tanınan kağıtçılık vasfının dışında, kimyager bir bilim insanı olarak Türkiye’nin petrol haritasını çıkardığını anlattı.
İlgili bilgileri ve haritaları devlete verdiğini ancak devletin hiçbir şey yapmadığını söyledi.
Dahası Türkiye’de önemli altın yatakları olduğunu, yerlerini tesbit ettiğini ilgili bilgileri devlete verdiği halde devletin ilgilenmediğini söyledi.
Mehmet Ali bey ülke yararına daha pek çok proje üretmişti:
Haliç’in temizlenmesi projesi,
Belediyelerin topladığı çöp yığınlarının denize dökülmek yada toprak altına gömülmek yerine, ayrıştırılarak birçok alanda faydalı ürünler oluşturulabileceğini, kazançlı hale getirileceğini Avrupadaki belediyelerde yaptığı incelemelerden somut örneklerle anlattı.
Kimyager olduğu için, sabun, deterjan, yağ, maden suyu, asitli-şekerli içecekler ve şap üretiminin daha sağlıklı olması işi de uzmanlık alanıydı. Bunların da kitabını yazdı.
Afyonun Türkiye için altın değerinde bir şans olduğunu en kısa zamanda – afyon alkoloidleri-
fabrikasının kurulması gerektiğini, batının engellemelerine fırsat verilmemesini anlattı.
-Afyon- kitabını yazdı.
19 kitabı bulunan bu kişi o tarihte 81 yaşında olmasına rağmen üretmeye devam ediyordu.
Çukurova bölgesinde pamuk saplarından kağıt üretilebileceğini keşfettiğini ama kimsenin ilgilenmediğini anlattı.
Mehmet Ali Kağıtçı, bazı milletvekillerinin dediği gibi yurtdışına gitmemekle, Türkiye’nin kalkınması için çalışmakla enayilik mi yaptı. Bu gecekonduda sahipsizliğe, yoksulluğa terk edildi. Avrupa’nın en zenginlerinden biri olma şansını reddetti. Atatürk’ün yolundan gitti.
Mehmet Ali Kağıtçı’nın sayesinde 1936’da ilk kağıt fabrikası açıldı. İkincisi 1944’te, üçüncüsü 1954’te, dördüncüsü 1957’de ve 1959’da yenileri açıldı. Adı SEKA oldu. Üretim 580 bin tona ulaşmıştı.
Ancak, fabrikada üretilenleri satmak yerine yabancı talimatıyla fabrikaların kendisini özelleştirilip satınca kağıt hem çok pahalandı hem de yurt dışından satın almaya başladık, yabancıya muhtaç olduk, büyük döviz ödüyoruz.
Türk milletinin yetiştirdiği dünyanın en değerli, en zeki bu bilim insanlarını, milli kahramanlarımızı unutmayalım.
Bize bunları unutturan siyasetleri de ülkemizden atalım.
Sn. Kağıtçı’ nın Heybeliadalı olduğunu evi ve mezarının da Heybeli’de olduğunu bilmenizi isterim.
KENAN ÖZEK
Kaynak:
1- Mehmet Sarıoğlu
– Bir Cumhuriyet Aydını-
2- Nazmi KAL
-Cumhuriyetin kalkınma mucizesi-
3- Cumhuriyet gazetesi arşivi.
4- İsmet Bozdağ

  • Bir devrin perde arkası.
    Kenan Özek