Cuma, Nisan 3, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 103

CHE’NİN ÇANTASINDAN ÇIKAN NUTUK

0

Ülkemizde çok önemli bir biçimde aydınlanma görevi yürütmekte olan Cumhuriyet Gazetesi’nin 15 Temmuz 2008 tarihli eki “Cumhuriyet Yaşam” dergisinde, Dursun ÖZDEN imzasıyla yayımlanan makaledeki bazı bilgiler açıkçası beni çok heyecanlandırdı. Kırk yıldır devrimci literatürü yakından izleyen ve üstelik de eski bir tarih öğretmeni olarak; “keşke bu bilgilere daha önce sahip olsaydım” diye hayıflandım doğrusu. Söz konusu yazıdan derlediğim bilgilere kendi yorumlarımı da ekleyerek sizlerle paylaşmak istiyorum.

Küba Devrimi’nin öncülerinden ve Fidel Castro’nun yoldaşı Arjantinli devrimci doktor Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün Büyük NUTUK”u ve Türk Şairi Nazım Hikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı” kitapları çıkmıştır.

NUTUK’ un Küba Devrimi’ndeki yeri aslında daha önceki yıllara dayanıyor. Sosyalist Küba Cumhurbaşkanı Fidel Castro, 12 Mayıs 1961 tarihinde Küba’yı ziyaret eden Nazım Hikmet ile yaptığı özel görüşmeden sonra, Havana’da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir’den “Atatürk’ün Büyük Nutuk Kitabı”nı ister. ABD’nin bilgisi olmaması ricasıyla yapılan bu istek, Bilal Şimşir tarafından uzunca bir süre sonra yerine getirilebilir. İşte, Fidel Castro’nun Atatürk hayranlığının kaynağı; İngilizce “Nutuk” kitabını özümseyerek okumasında ve devrimci M. Kemal ATATÜRK’ün ilk antiemperyalist savaşımını zafere eriştiren “1919 Ruhu”ndan esinlenmesinde yatıyor.

12 Aralık 1996’da bir ödül töreni için gittiği Küba’da Fidel Castro ile görüşen Dursun ÖZDEN kendisine “Türkiye’de solcu, ilerici ve devrimci gençler; Che Guevara ve Fidel Castro’yu çok seviyorlar ve sizleri mutlak önder olarak kabul ediyorlar…” der. Bu sözlere Castro’nun verdiği yanıt çok anlamlıdır:

“Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar? Devrimci ATATÜRK bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır…” Mart 1997 de Habitat Toplantısı için İstanbul’a gelen Fidel Castro, yaptığı konuşmada şöyle der:

“Asıl devrimci M. Kemal Atatürk’tür. Ben bir devrim yaptım, ama O’nun yaptıklarını asla başaramazdım. Sakın kendinize başka esin kaynağı aramayın…” Fidel Castro’nun bu sözleri karşısında heyecanlanmamak mümkün mü? Bu bağlamda son yıllarda Latin Amerika ülkelerinde esmekte olan “ulusalcı ve antiemperyalist rüzgar”da Mustafa Kemal ışığının etkisi yok mudur sizce?

O Mustafa Kemal ışığıdır ki; doğudan batıya, güneyden kuzeye, birçok halk hareketini ve halk önderini etkilemiştir. Örneğin, çağdaşları Lenin ve Çörçil kendisini hep takdir etmişlerdir. Örneğin, 1935’teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı’nda toplanan binlerce Çinli’ye seslenen Mao’nun ilk sözleri şöyledir:

“Ben, Çin’in Atatürk’üyüm…” Ve 1948’den bugüne dek, Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki 8. ve 9. sınıflarda Yakınçağ Tarihi derslerinde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri okutuluyor.

Peki, Atatürk ışığı dünyanın dört bucağını aydınlatırken Türkiye’de neler oluyor? Ne yazık ki ülkemizde bir yandan gericiler ve yobazlar, diğer yandan Che, Castro, Lenin, Mao gibi devrimci liderleri sözde örnek aldıklarını sanan “uçuk solcular”, Atatürk’ü ve düşüncelerini yıpratmak için herşeyi yapıyorlar. Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri de Atatürk’e karşı olan her türlü gerici ve bölücü hareketi destekliyorlar. Bu tür çalışmalar yurt dışında da sürüyor. İşte sizlere iki örnek:

Birincisi, Küba polis şefi Carlos Fernandez’in yaptığı açıklamaya göre: “Başkent Havana’daki 13/K parkında, birçok dünya liderinin büstlerinin olduğu yerde bulunan Atatürk büstü, Havana Karnavalı için çeşitli ülkelerden gelen ‘Kürt kökenli gençler’ tarafından 26 Temmuz 2007 günü yerinden sökülerek yok edilmiştir…” O büst, 1994 yılında Esenyurt’un önceki belediye başkanı Gürbüz ÇAPAN tarafından diktirilmişti. Yerinden sökülen Atatürk büstünün yerine ne zaman konulacağı bilinmiyor. Bu arada, Eskişehir Tepebaşı Belediyesi önceki başkanı Ahmet ATAÇ’ın 2003 yılında Küba’nın Momcipality kasabasına diktirdiği Atatürk ve Nazım Hikmet büstü Kübalılar ve turistler tarafından ilgiyle izleniyor.

İkinci örnek ise çok düşündürücü: “Annan Planı gereğince KKTC’deki ortaöğretim okullarının ders kitaplarından Atatürk ve Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı konuları çıkarıldı…”

Son yıllarda ülkemizin üzerine çöken kara bulutların dağıtılabilmesi için; öldürüldüğü gün Che’nin sırt çantasından çıkan NUTUK’u kendimize rehber edinmemiz gerekiyor…

İBRAHİM GEREDE

Şairliğimden utanırım Bedri Rahmi Eyüpoğlu

0

Kirazın derisinin altında kiraz,
Narın içinde nar,
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var.
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime,
Sapına kadar.
Elma dalından uzağa düşmez,
Ne yana gitsem nafile.
Memleketin hali gözümden gitmez
Binbir yerimden bağlanmışım,
Bundan ötesine aklım ermez.

Yerliyim yerli olmasına
ilmik ilmik, damar damar
Yerliyim.
Bir dilim Trabzon peyniri,
Bir avuç tiftik,
Bir çimdik çavdar,
Bir tutam Şile bezi gibi,
Dişimden tırnağıma kadar
Ressamım.
Yurdumun taşından toprağından
sürüp gelir nakışlarım,

Taşıma toprağıma toz konduranın
Alnını karışlarım.
Şairim şair olmasına,
Canım kurban şiirin gerçeğine, hasına.
İçerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum,
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter,
Eğri büğrü, kör topal kabulüm.
Şairim,
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,
Ayak seslerinden tanırım.
Ne zaman bir köy türküsü duysam,
Şairliğimden utanırım.
Şairim,
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum,
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim,
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm.

Hey hey, yine de hey hey,
Salınsın türküler bir uçtan bir uca,
Evelallah hepsinde varım,
Onlar kadar sahici,
Onlar kadar gerçek,
insancasına, erkekçesine,
Bana bir bardak su dercesine,
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım.

Ah bu türküler,
Türkülerimiz,
Ana südü gibi candan,
Ana südü gibi temiz.
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.
Ah bu türküler, köy türküleri,
Dilimizin tuzu biberi,
Memleket ahvalini onlardan sor,
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i,
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni..
Ben türkülerden aldım haberi.
Ah bu türküler, köy türküleri,
Mis gibi insan kokar mis gibi toprak,
Hilesiz hurdasız, çırıl çıplak,
Dişisi dişi, erkeği erkek,
Kaşı kaş gözü göz yarası yara,
Bıçağı bıçak.
Ah bu türküler, köy türküleri,
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi,
Kiminin reyhasından geçilmez,
Kimi zehir kimi zemberek gibi.

Ah bu türküler, köy türküleri,
Olgun bir karpuz gibi yarılır içim,
Kan damlar ucundan, mürekkep değil.
İşte söz, işte ses, işte biçim:
Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar
İliklerine kadar işlemiş sızı,
Artık iflah olmaz bu kavak ağacı,
Bu türkünün yüreğinde sancı var.

Ah bu türküler, köy türküleri,
Ne düzeni belli, ne yazanı,
Altlarında imza yok ama
İçlerinde yürek var.
Cennet misali sevişen,
Cehennemler gibi dövüşen,
Bir çocuk gibi gülüp
Mağaralar gibi inleyen.
Nasıl unutur nasıl
Ömründe bir defa
Kâzım’ın türküsünü dinleyen.

Bedri Rahmi Eyüboğlu
( 1911 – 1975 )

Sesli dinlemek isterseniz

Zamanın Formatı Değişirken – Alevilikte Bellek, Kimlik ve Dijital Dönüşüm

0

“Zamanın Formatı Değişirken – Alevilikte Bellek, Kimlik ve Dijital Dönüşüm” 2’58” [31.08.2025] | @ismailenginhd

Alevi belleği yahut hafızası, bugün dijital evrende başka bir dile ve forma bürünüyor. Meydanlarda, cem evlerinde var olan bilgi, ekranlara, sosyal medya platformlarına, forumlara taşınmış durumda. Kerbela anlatısı, Hz. Ali’nin tasvirleri, cem kayıtları, semah videoları artık YouTube videolarında, sosyal medya postlarında ve dijital arşivlerde. Görsel imgeler dijital ikonografiye dönüşüyor; sözlü anlatı, yorumlarla çoğalıyor ve katmanlanıyor.

Kamusal dijital alan, tarafsız değil! Algoritmalar, içerik filtreleri ve görünürlük politikaları, neyin görünür olacağına, neyin sessizce kaybolacağına karar veriyor. Ve dijital alan, yalnızca bir paylaşım ortamı da değil; aynı zamanda beraberinde yeni soruları getiren bir mücadele sahası:

Ne korunmalı, ne sorgulanmalı? Kutsal olan ne, tarihsel katman olan ne? Dijital arşiv hangi fonksiyonu üstleniyor?

Cem Vakfı ve Bileşenleri Aleviliğin konuşulduğu ama alevilerin temsil edilmediği

0

komisyona tepkisini bir basın bildirisi ile kamuyoyu ile paylaştı

BASINA VE KAMUOYUNA DUYURU
Alevi inancı; özünde barış, sevgi ve kardeşlik değerlerini temel alır. Bu bağlamda, toplumsal uyumun ve hoşgörünün güçlendirilmesine yönelik her türlü yapıcı girişimi kıymetli bulduğumuzu ifade etmek isteriz.
Ülkemizde kalıcı barışın tesis edilmesi, tek bir canın dahi zarar görmediği bir gelecek inşa edilmesi ve toplumun tüm kesimlerinin huzur içinde bir arada yaşaması en içten temennimizdir.
Bu çerçevede, Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun çalışmalarını, Cumhuriyet’in temel ilke ve değerleri doğrultusunda sürdürüldüğü takdirde, toplumsal barışa katkı sunabilecek bir adım olarak değerlendiriyoruz.
Ancak, son otuz yılda tamamen kendi imkânlarıyla, yurtdışı kaynaklara dayanmaksızın kurumsallaşmış Alevi örgütlenmeleri olarak; “Terörsüz Türkiye” hedefiyle oluşturulan bu komisyonun gündeminde Alevi toplumuna ilişkin konulara yer verilmesini, Aleviler adına yorum yapılmasını ya da telkinlerde bulunulmasını uygun bulmadığımızı özellikle belirtmek isteriz.
Bu vesileyle kamuoyuna açıkça ifade etmek isteriz ki; söz konusu komisyonda Alevi toplumunun bilgisi, rızası ve onayı doğrultusunda temsil yetkisi almış herhangi bir milletvekili bulunmamaktadır. Hiçbir siyasi partiye veya milletvekiline, Alevi toplumu adına görüş bildirme ya da temsil etme yetkisi verilmemiştir.

Aleviler, Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin “İncinsen de incitme” öğüdünü rehber edinmiş bir inanç topluluğudur. Alevilik, insanı merkeze alan, barışçıl bir anlayışı esas alır.
Alevi toplumu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde “aslî paydaş” olmuş ve kendisini bu ortak mirasın ayrılmaz bir parçası olarak tanımlamaktadır. Ulus-devletin bütünlüğüne gönülden bağlı, çoğulcu, laik ve demokratik hukuk devleti ilkelerini kararlılıkla savunmaktadır. Aynı zamanda ülkemizin sahip olduğu toplumsal çeşitliliği, ülkemizin kültürel zenginliğini besleyen değerli bir unsur olarak kabul ederler.
Öte yandan, terör ve şiddet olaylarının mağduru olarak binlerce canı şehit vermiş olan Alevilerin; güvenlik, terör veya çatışma merkezli müzakerelerde taraf olarak gösterilmesi ya da bu alanla ilişkilendirilmesi, toplumumuz nezdinde derin üzüntü ve rahatsızlık yaratmaktadır.
Bu ortak açıklama ile bir kez daha vurgulamak isteriz ki; bizler kendi kimliğimizin, inancımızın ve taleplerimizin yalnızca kendi irademizle temsil edilebileceğini duyuruyoruz. Hiçbir kişi, siyasi parti veya komisyon bizlerin rızalığı olmaksızın Alevi toplumu adına beyanda bulunamaz.
Bu hassasiyetin hem kamuoyu hem de ilgili devlet kurumları nezdinde dikkate alınmasını önemle talep ediyor; tüm vatandaşlarımızı barış, sevgi ve kardeşlik değerleri etrafında birlik olmaya davet ediyoruz.
Saygılarımızla.
İMZACILAR:
Alevi Vakıfları Federasyonu * Cem Vakfı * Tahtacı Dernekleri Federasyonu * Abdallar Birliği * Anadolu Vakıflar Federasyonu * Horasan Erenleri Dernekler Federasyonu * Hacı Bektaş Veli Dernekler Federasyonu * Avrupa Alevi Düşünce Dernekleri * Alevi Gençler Derneği * Anadolu Kültürünü Koruma ve Araştırma Vakfı * Ayvalık Hacı Bektaş Veli Kültür ve Dayanışma Derneği * Antalya Hacı Bektaş-ı Veli Kültür ve Tanıtma Cemevi Derneği * Horasan Alevi Bektaşi Araştırmaları ve İrfanı Derneği * Divriği Hacı Bektaş Veli Cemevi

Üryan geldim gene üryan giderim

0

Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeğe elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eder
Benim can vermeğe dermanım mı var

Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur-ı mahşerde divan dururlar
Harami var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var

Er isen erliğin meydana getir
Kadir Mevlâ’m noksanımı sen yetir
Bana derler gam yükünü sen götür
Benim yük götürür dermanım mı var

Karac’oğlan der ki, ismim öğerler
Ağı oldu yediğimiz şekerler
Güzel sever diye isnad ederler
Benim Hak’tan özge sevdiğim mi var

Türk Kelebek Yılmaz Özdil

0

Türk Kelebek

Cemil.

Polisti.

İstanbul işgal edilmişti, Damat Ferit hükümeti Türk polisini işgal kuvvetlerinin emrine vermişti, Gülhane Parkı’nda kahırla devriye geziyordu.

Fransız üniformalı üç Senegal askerinin bir Türk kadınına sarkıntılık ettiğini gördü, güpegündüz, alenen, kadının orasına burasına el uzatıyorlardı, kurtulmaya çabalayan kadın çığlık çığlığa yardım istiyordu, hiç tereddüt etmeden müdahale etti ama, işgal askerleri tüfeklerine davrandı, e başka çare yoktu, çekti belindeki tabancayı, trak trak trak, üçünü de vurdu, biri öldü, ikisi ağır yaralıydı. Cemil kaçmadı. Teslim oldu.

Üniformasıyla tutukladılar.

Fransız işgal kuvvetlerinin Kumkapı’daki hapishanesine tıktılar.

1919 itibarıyla İstanbul’u tam ortadan paylaşmışlardı, Avrupa yakasına Fransız askerleri, Anadolu yakasına İngiliz askerleri hakimdi, penceresinden İstanbul Boğazı’na her baktığında İngiliz zırhlılarının top namlusunu gören padişahımız efendimiz zat-ı şahane hazretleri, Dolmabahçe Sarayı’nın bombalanmasından korkup, Yıldız Sarayı’na taşınmıştı, İkinci Mehmet’in fethettiği İstanbul’da Altıncı Mehmet’in zavallılığı bu seviyedeydi, topraklarımızdan çoook önce bunların ruhu teslim olmuştu.

Cemil’i altı ay Kumkapı’daki Fransız hapishanesinde tuttular, 1920 yılının hemen başında işgal kuvvetleri mahkemesine çıkardılar, güya yargıladılar, müebbet kürek cezasına çarptırdılar, ayaklarına pranga vurup, gemiye bindirdiler, uzuuun bir yolculukla, taa Güney Amerika’ya, “şeytan adası” olarak bilinen Fransız Guyanası’na gönderdiler.

Firar edilmesi imkansız bir hapishaneydi.

Yeryüzü cehennemiydi.

Cemil’e bir kimlik numarası verdiler, 45090, mahkum kıyafetine işlemişlerdi, o günden itibaren sadece o numaradan ibaretti, ismiyle değil bu numarayla hitap ediyorlardı, Cemil artık ismi-milleti-dini meçhul bir insandı.

Cemil tee on bin kilometre uzaktaki “şeytan adası”na gönderilirken, İngiliz istihbaratının İstanbul’da işbirlikçi Türkler ve yerli Rumlardan oluşturduğu casusluk ağı vardı, kod adı Kara Jumbo’ydu, yüzbaşı John Bennett yönetiyordu, mükemmel seviyede Türkçe konuşuyordu. Kuran tefsiri yapabilecek kadar Arapçaya hakimdi, Türk-İslam örfünü adetlerini çok iyi biliyordu, örtülü görevlerde Müslüman gibi görünmek için sünnet bile olmuştu, Kroker Oteli’ni karargah olarak kullanıyordu, Pera Palas’ın yakınındaydı, bodrum katı işkence merkeziydi.

İstanbul’daki üst düzey İngiliz casusları ise, albay Nelson tarafından yönetiliyordu, Ramiz bey takma adıyla tanınıyordu, Şişli’de bir apartmanı karargah olarak kullanıyordu, o da tıpkı yüzbaşı Bennett gibi pürüzsüz Türkçe konuşuyordu, suikast, sabotaj, Anadolu’da ayaklanma örgütlemek, albay Nelson’ın işiydi.

Esir şehir İstanbul’un sokaklarında, İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikalı, Yunan, Cezayirli, Senegalli, Faslı, Hintli, hatta Japon askerleri devriye geziyordu, canları kimi isterse, onu tutukluyorlardı, canları kimi isterse, onu kurşuna diziyorlardı.

İstanbul’un fethi mesela, İstanbul’u fethettiğimizden beri, 1453’ten beri ilk kez kutlanmıyordu, işgal kuvvetleri komutanlığı tarafından yasaklanmıştı.

Fener Rum Patrikhanesi’nin kapısına çift başlı kartal armalı Bizans bayrağı çekilmişti, patrik efendi Bizans bayrağı taşıyan otomobille dolaşıyordu.

Ramazan ayında, İngiliz topçusunun iftar topuyla oruç açılıyordu!

Şeytan adası’na götürülen polis Cemil çoktaaan unutulmuştu, başlarda kaçmaya teşebbüs etmişti ama, nafile olduğunu kavramıştı, artık kendisi de kabullenmişti, ömrünün sonuna kadar orada çürüyecekti.

Cemil bile kendisinden umudu kesmişti ama, bir kişi hariç… Mustafa Kemal asla unutmadı! Namuslu vatan evladı Cemil’in peşini asla bırakmadı.

Kurtuluş Savaşı’nı kazandık, Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün kurumlarıyla tesis ettik, Fransa’nın Ankara büyükelçisi Çankaya Köşkü’ne çağrıldı, Mustafa Kemal bizzat talep etti, “savaş şartlarının kaotik ortamı gerilerde kaldı, adil yargılanmayan ve bunca yıldır haksızlığa uğrayan Türk polisi Cemil’i memleketine iade edin” dedi. Dışişleri bakanımız Tevfik Rüştü Aras’ı da meselenin takibiyle görevlendirdi.

Gülhane’de yaşanan hadisenin üzerinden 10 çileli yıl geçmişti.

Israrlı diplomatik yazışmalar nihayet netice verdi.

Cemil serbest bırakıldı.

1929 yılında yurda döndü.

Galata rıhtımında ulusal kahraman olarak karşılandı.

Tutuklandığında 20 yaşındaydı, 30 yaşında dönmüştü.

Giderken tek kelime Fransızca bilmiyordu, döndüğünde neredeyse Türkçe’yi unutmuştu, Fransızca’yı daha akıcı konuşuyordu.

“Ömrümün en güzel yılları oralarda heba oldu, bundan böyle hayatımı yaşayacağım” demedi. Ne yaptı biliyor musunuz… Mesleğine geri döndü. Pangaltı karakolunda görevlendirildi.

Cemil’in serbest bırakılmasından iki yıl sonra, 1931 yılında, Fransız yazar Henri Charriere cinayetten tutuklandı, aslında o tarihte henüz yazar değildi, bir suç örgütünün mensubuydu, Paris’te birini öldürdü, yakalandı, ömür boyu kürek cezasına çarptırıldı, tıpkı Cemil gibi şeytan adası’na gönderildi, 13 yıl boyunca firar etmeye çalıştı, neticede Hindistan cevizlerinden sal yaparak özgürlüğüne kavuşmayı başardı.

Fransa’ya dönmedi, Venezuela vatandaşı oldu.

Kendi hikayesini “Kelebek” adıyla roman haline getirdi, 1968 yılında yayınlandı.

Bu roman, 1973 yılında Hollywood’da filme çekildi, başrollerinde Steve McQueen ve Dustin Hoffman oynadı, Türkiye dahil gösterime girdiği her ülkede gişe rekorları kırdı, eminim izlemişsinizdir, dünyanın en etkileyici filmlerinden biri oldu, hafızalara mıh gibi çakıldı.

Fransız Kelebek’in hikayesini bu çarpıcı film sayesinde bütün dünya ezbere öğrendi ama, şeytan adası’na gönderilen ve Mustafa Kemal sayesinde özgürlüğüne kavuşan Türk polisi Cemil’in hikayesi, yani, Türk Kelebek’in hikayesi, maalesef, milli mücadele tarihimizin tozlu rafları arasında kaldı.

(Cemil, Pangaltı Karakolu’ndan sonra istihbarat şubede görev yaptı, artık Fransızca bildiği için, İslahiye gümrük müdürlüğüne pasaport memuru olarak tayin edildi, evlendi, iki çocuğu oldu, soyadı kanunu çıkınca “Eryürek” soyadını aldı, hayat normal devam ediyor gibi görünüyordu ama, öyle değildi, 10 yıl boyunca şeytan adası’nda yaşadıkları psikolojini allak bullak etmişti, halüsinasyonlar yakasını bırakmıyordu, İstanbul’a gönderildi, Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde iki yıl boyunca tedavi gördü, 1944 yılında, 44 yaşındayken kalp krizinden vefat etti.)

“Polis” kavramı, Atatürk’ün devletin varlığı açısından “hayati önemde” gördüğü bir konuydu.

Çünkü, Cumhuriyet ilan edildiğinde polis teşkilatı son derece ilkel bir yapıydı, tek tük hariç okuma yazma bilen bile yoktu, kadro cahildi.

Mustafa Kemal “kanun adamları”nı çağdaş seviyeye çıkarmaya kararlıydı, eğitimli, liyakat sahibi polisler istiyordu. Çankaya Köşkü’nde polis odaklı toplantılar düzenliyordu, bilim insanlarından hukukçulardan teşkilatın geleceğine dair öneriler topluyordu.

Gel gör ki, en başta içişleri bakanı, bütün hükümet mensupları ekonomik gerekçelerle itiraz ediyordu, içişleri bakanlığı bütçesinin “fakir” olduğunu belirtiyorlardı, teşkilatın modernize edilmesini ve polis okulları açılmasını öncelikli görmüyorlardı.

O gün itibarıyla, polis olabilmek için okuryazar olmak, askerliğini yapmış olmak, fiziksel engeli bulunmamak, yeterli kriterdi. Polis olmak isteyenler Ankara’nın İtfaiye Meydanı’ndaki kahvelerde oturur beklerdi, içişleri bakanlığı yeni polis kadrosu açtığında, adaylar bu kahvelerden göz kararıyla seçilirdi. Yöntem buydu.

İşte yine böyle bir Çankaya Köşkü toplantısında, Mustafa Kemal yaverini çağırdı, “İtfaiye Meydanı’ndan polis olabilecek birini al getir” dedi. Getirdiler. Fikri adında bir delikanlıydı, Harputlu’ydu. Mustafa Kemal yine yaverine seslendi, “Fikri’ye tüfek verin” dedi. Verdiler. “Doldur” dedi. Doldurdu. “Tavana ateş et” dedi. Fikri hiç tereddüt etmeden tüfeği doğrulttu, tavana peşpeşe sıktı.

Mustafa Kemal tamam manasında başını salladı, “çıkabilirsin” dedi.

Fikri gitti.

Fikri salondan çıktıktan sonra, Mustafa Kemal yakın korumalığını yapan polis memuru Ragıp’ı çağırdı, milli mücadeleden beri yanındaydı, karakterini çok beğenirdi. “Ragıp’a tüfek verin” dedi. Verdiler. “Doldur” dedi. Doldurdu. “Tavana ateş et” dedi. Ragıp o her zamanki saygılı ses tonuyla “emriniz başım üstüne Paşam ama, sebebini öğrenebilir miyim?” diye sordu.

Mustafa Kemal gülümsedi, “çıkabilirsin Ragıp” dedi.

Ragıp gitti.

Mustafa Kemal, az önce kendisine itiraz eden içişleri bakanı Şükrü Kaya’ya döndü…

  • Harputlu Fikri’ye seni vurmasını söyleseydim, vurur muydu?
  • Vururdu.
  • Ragıp’a söyleseydim?
  • Vurmazdı Paşam.

Mustafa Kemal açısından toplantı bitmişti, tarihi talimatını verdi… “İşte bu sebeple, hemen kolları sıva, Polis Enstitüsü’nü aç, bu müesseseye Türkiye’nin en değerli hocalarını temin et” dedi.

“Polis, asker kadar disiplinli, hukukçu kadar hukuk adamı, anne kadar şefkatli olmalıdır” dedi.

“Herkesin polisi kendi vicdanıdır, polis ise vicdanı olmayanların karşısında olmalıdır, vazifesini serbestçe yapmalıdır” dedi.

Atatürk’e göre polis, kanunsuz emir verirse, Atatürk’ü bile dinlememeliydi.

Atatürk’e göre polis, devleti yönetenlerle hukuk arasında kalırsa, mutlaka hukuk’tan yana olmalıydı.

E şimdi bakıyoruz…

Emniyet genel müdürlüğü, Büyük Taarruz’un yıldönümü vesilesiyle güya kutlama mesajı yayınladı, mesajda tek kelime Atatürk olmadığı gibi, kullanılan görselde de Atatürk yoktu!

Halbuki… Kullandıkları kolajın orijinali Anıtkabir’de sergileniyor, kolajın orijinalinde Atatürk var ama, bu tuhaf zihniyet tarafından resmen sansürlenmişti, silinmişti.

Sosyal medyada ortalık ayağı kalkınca, tepkiler üzerine apar topar geri adım attılar, sanki sehven yapılmış gibi, özür bile dilemeden, lütfettiler, Atatürk’ün yer aldığı yeni bir paylaşım yaptılar.

Hepimiz bu ülkenin evladıyız, farklı farklı partilerden onlarca farklı iktidar gördük, kutuplaştırmanın böylesini, polisimize bunu yapanı ilk defa görüyoruz.

Hiç kimseden utanmasa bile… Terkedildiği meçhulden Atatürk tarafından çekip çıkarılan Türk Kelebek’in aziz hatırasından, Cemil’in yüreğinden utanır insan.

Yılmaz Özdil

Muhabbet kapısı açıldı bize

0

Muhabbet kapısı açıldı bize
Bu gün pirler ile ülfetimiz var
Gelmesin kallaşlar meclisimize
Bizim erenlerle sohbetimiz var

Ayn-ı cemde herkes muradın buldu
Donandı meclisler nur ile doldu
Hep erenler evliyalar cem oldu
Bu dem bayramımız seyranımız var

Pirler ocağında bizim yerimiz
Rızadayız taşra çıkmaz birimiz
Dolu kadeh sunar gani pirimiz
Kevser şarabından işretimiz var

Pirler huzurunda demler içildi
Kudret hazinesi anda açıldı
O meydanda la’l ü gevher saçıldı
Erenler halidir hikmetimiz var

Güvenc Abdal tekbir getirdem Allah
Güruh gülbang ile Allah eyvallah
Pir elinden geydik elhamdülillah
Başımıza tac-ı devletimiz var

Görev aşkı, işini iyi yapmak Rıza Aydın

0

Bir belgeselde, Amerikalı bir savaş pilotu İle yapılan konuşmayı izlemiştim.

Savaş pilotu “benim için en büyük mutluluk, verilen görevimi başarı ile yerine getirmemdir” diyordu. Adam görev aşkını, mutluluğunun temeli olarak anlatıyordu. İyi mi?

Düşündüm.
Nagasakiye, Hiroşimaya o bombaları bırakan o “kahraman pilotlar” da işte böyle yetiştirilmişlerdi. Onlar, onlara verilen görevi yerine getirip, işlerini iyi yaptıkları için mutluydular.

Verilen görevi yerine getirip, Hiroşima’nın başında o düğmeye basıp, o bombayı bırakan kahraman pilot, 11 aylık kaç bebeği öldürmüştü hiç düşündün mü? O düşündü mü? O görev aşkıyla, görevini yapmıştı sadece.

Önemli olan görev aşkıydı. Görevini hakkıyla yerine getirip, amirlerinin gözüne girmek, işini iyi yaptığı için “aferin oğlum” diye ödül gibi taltif edilmekti değil mi?

Ben 71 gün, “Delil Araştırma Laboratuvarı (DAL)” denilen bir yerde “ağırlandım”.

Bu işkence merkezinde, beni döverken, diyorlardı ki, “Ali Rıza bey, sana şanına yakılacak şekilde davranıyoruz, bak, kullandığımız coplar bile halis muhlis Amerikan copu. Anlayacağınız DAL’da tam anlamı İle birinci sınıf vatandaş muamelesi gördüm.

Aman Allahım, bir ikram, bir izettet, deme gitsin, hepsini anlatsam aklınız durur.

Elektirik verirken, manyotanın bir ucunu cinsel organıma, diğerini ucunu da kesik parmağıma bağlayıp, manyetoyu çeviriyorlardı.

Bu sırada da, “Oylum Oylum fidan boylum” diyede türkü söylüyorlardı. O günler ne günlerdi yahu.

Bak yukarda Allah var, o her şeyi gördü, şimdi haklarını yiyemem, adamlar işinin erbabı, birinci sınıf uzman kişilerdi. Bu işleri yaparken, psikolojimi de ihmal etmeyip, bundan sonra erkekliğinde ölecek, sevgilin için başka çereler düşünürsün icabında vs diye tembihlerde de bulunmayı da hiç mi hiç ihmal etmiyorlardı hani.

Sorgum sırasında gözlerim bağlıydı. Biri suratıma öyle bir tokat attı, öyle bir tokat attı ki anlatamam olduğum yerde fır dönüp düşmüşüm. Yani anlayacağın adamlar kodu mu, nakavt ediyorlardı. Her şey dört dörtlüktü. Adamlar işinin erbabıydı anlayacağınız.

DAL’da ki konaklama sürem bitince, beni Ankara Emniyet Müdürlüğünden Adana Emniyet Müdürlüğüne gönderirken, beni bir sağlık merkezine götürüp, rapor almayı da ihmal etmediler; çünkü gittiğim yerde de işkence devam edeceği için ne olur Ne olmaz diye kendilerini sağlama alıyorlardı.

Allah var doktorlarda işinin erbabıydı. Doktora kulak zarım delindi, bunu rapora yaz dedim, doktor da hani Allah için söylersem işini iyi biliyordu. Nerden biliyorsun kulak zarının delik olduğunu, gördün mü dedi.

Yok görmedim ama buraya düşmeden önce duluklarımı şişirince kalağımdan hava gelmiyordu, bak dinle şimdi hava geliyor dedim.

Doktor yüzüme bakıp güldü, bu havanın gelmesine yol açan deliğin ne zaman olduğu belli değil ki değil mi dedi.

Boynumu büküp haklısın dedim. Bu deliğin ne zamandan kaldığını kanıtlayamazdım ki.

Beni sağlık merkezine götürüp getiren görevli memur da çok kibar davranıyordu bana. Rıza bey aman dikkat et, kapıya kafan değmesin, aman dikkat et merdivenin üzerinde kapı demiri var ona takılıp düşmeyesin diye beni uyarıyordu.

Onun, beni düşünen bu iyi davranışına güvenerek ona şunu sordum.

Yahu şunu anlayamıyorum dedim. Neyi anlamıyorsun dedi.

Buradaki kimse kişisel olarak beni tanımıyor. Onlara kişisel olarak bir keleğim yani kötülüğüm olmamış. Bana Elektirik verirken onlara yapmayın diye yalvarıyorum.
Bunu nasıl yapıyorlar dedim.

Görevli gayet mantıklı, şöyle güzel bir izahta bulundu.

Rıza bey, bu bir görev aşkı dedi.

Ben bu devletin memuruyum, bu devletin parasını yiyorum. Sense bu devleti yıkmaya çalışmışsın.

Amirimiz bunu çözün, bundan yeni bilgiler alın diyor. Biz görevimizi iyi yaparsak, amirimizin gözüne giriyoruz, terfi alıyoruz, kıdemimiz yükseliyor. Mesela senden yeni bir sır alabilseydik, tüm ekibe ikramiye verilirdi. En az bir ay, çoluğumuzla çocuğumuzla tatile giderdik, bu kötü bir şey mi? Birde bunu düşün dedi. Biz görevimizi hakkıyla yapmaya çalıştık. Lütfen bizi de yanlış anlama dedi.

Allah var, hani, bende onları hiç yanlış anlamadım. Ayrıca bana birinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyoruz deyince onurlandım.

Hani insanın kendi kendinin böylesi, birinci sınıf, özel bir insan sınıfında sayıldığını görmesi de güzel bir şeymiş meğer.

Onlar gibi bende görevimi iyi yapıyordum. Gördüğüm muameleye layık olmaya çalışıyordum. İşkenceciler yorulup beni hücreme getirince, avazım çıktığı kadar bağıra bağıra Ruhu Su türküleri söylüyordum. Şimdi düşünüyorum da orada, o gün, o türküleri, öyle içten, öyle güzel söylüyordum ki inanamazsın. Benim yan hücremde, halk ozan, müzik erbabı, Hasan Tatar varmış. DAL’dan çıktıktan sonra, “ya Rıza sen, Ruhi Su türkülerini çok güzel söylüyordun” dedi. Hayatım boyu aldığım en güzel ödüldür bu.

Görev aşkı böyledir işte. Ne demişler aşk ağlatır dert söyletir. Ben orada türkülerimi çok güzel söylüyordum. Onu bunu bilmem ben, ne iş yaparsan yap, yaptığın işi iyi yapacaksın. İşiyin erbabı olacaksın. Bilmem anlata bildim mi?

Aşk İle

01 Ağustos 2018 Kaymak köyü

İriza

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den anlamlı sözler

0

Abdal, Hakk’a hayran olandır.
Adalet her işte, Hakk’ı bilmektir.
Âdem suretinde olan herkes,
Âdem değildir.
Âdem’in Âdemliği; akıl, hayâ ve ilim iledir.
Âlimlere ve kendini bilenlere, alçak gönüllülük yaraşır.
Allah ile gönül arasında perde yoktur.
Araştırma, açık bir sınavdır.
Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.
Ariflerin içinde, murdar nesne (kötülük) eğlenmez.
Aşk meydanı, erenlerin ve bilenlerindir.
Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.
Bir olalım, iri olalım, diri olalım.
Bizi sevenlerin gönüllerinde biz oturur, dillerinde de biz konuşuruz.
Bizim erkânımız; ahlâkı Muhammed’i ve edebi Ali’dir.
Cahiller ve hak tanımazlara, sükût ile karşılık veriniz.
Ara, bul.
Cennet için ibadet geçersizdir.
Çalışan insan kötülük düşünmez.
Çalışmadan geçinenler, bizden değildir.
Daima iyiyi, güzeli, doğruyu öğrenebilmek için okuyunuz, okutunuz.
Dil mızraktan, daha derin yaralar.
Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir.
Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan.
Doğruluk dost kapısıdır.
Düşmanınızın bile, insan olduğunu unutmayınız.
Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu
Düşünce, davranış ve sevgiyi, Allah lezzeti olarak tadın.
Edep elbisesini, sırtınızdan ölünceye kadar çıkartmayınız.
Elden gelen her iyiliği, herkese yapınız.

Suskunluk içime sinmiyor Emmi.

0

Bilmem ki anlatmak düşer mi bana,
Yaşanan ne varsa malumdur sana.
Siyaset kulistir, ozanlar ayna,
Suskunluk içime sinmiyor Emmi.

Ateş çemberi hem kuzey hem güney
Kendince olmuşuz gelin ve güvey
Mülteci öz evlat vatandaş üvey
Gelenler geriye dönmüyor Emmi .

Alimin aşına sinekler kondu,
Vicdanlar tarumar, akıllar dondu.
Güzelim ormanlar tutuştu yandı,
İki üç uçakla sönmüyor Emmi.

Faizle pay oldu mülkün yarısı
Garibana düştü dalın kurusu
Üşüştü meyveye eşek arısı
Bal arısı gelip konmuyor Emmi.

Vekiller sefada, perişan asil,
Gittikçe özünden kopuyor nesil.
Her koltuk sahibi oluyor fosil,
Kırallar tahtından inmiyor Emmi.

Sırt çevirdik şehitlerin düşüne
Kaldık baharların kara kışına
Bebek katili teröristbaşına
Azılı eşkıya denmiyor Emmi.

Dilinde tarihin yalan tortusu
Yaydığı emperyal düzen kokusu
İktidara namzet sistem partisi
Türklüğün adını anmıyor Emmi.

Adalet ayrı dert, yolsuzluk ayrı
Kesede kalmamış maaşın hayrı
Nereye varırsa varacak gayrı
Sancımız bir değil, dinmiyor Emmi

Tarkan ÖNER

BIRAKMADI
Felek yaptı hamlesini
Yaman çaktı sillesini
Kırdı gönül rahlesini
Tutacak dal bırakmadı

Hüzün kattı neşelere
Zehir attı şişelere
Tuzak kurdu köşelere
Çıkacak yol bırakmadı

Ziyan etti akçemizi
Kaşık etti kepçemizi
Talan etti bahçemizi
Kokacak gül bırakmadı

Yıktı güzel intibâyı
Harap etti kasabayı
Garipleri gurebayı
Saracak kol bırakmadı

İnandırdı sükselere
Çöktü bütün hisselere
Dadandı bol keselere
Sayacak pul bırakmadı

Etrafında bin cimcime
Kartlar dizdiler sicime
Tarotcuya müneccime
Açacak fal bırakmadı

Kan emdirdi kenelere
Dert düşürdü sinelere
Şimdi fakir hanelere
Serecek çul bırakmadı

Arpayı verdi çıyana
Suçu yükledi çobana
Bizim yağız küheylana
Çakacak nal bırakmadı

Aldırmadı uyarıya
Üleşti yarı yarıya
Kovanda kalan arıya
Tadacak bal bırakmadı

Çözemedik nedir kasıt
Katipler de tutmaz zabıt
Şehidime bile ağıt
Yakacak dil bırakmadı

Dalga oldu limanıma
Balta oldu ormanıma
Beşbin yıllık düşmanıma
Yapacak rol bırakmadı

Kökten şaşırdık kıbleyi
Yutar olduk tüm hileyi
Gaileyi, son çileyi
Çekecek hal bırakmadı

Ok fırladı artık yaydan
Tren çoktan çıkmış raydan
Coşkun ırmak azgın çaydan
Geçecek sal bırakmadı

Perde çekti gözümüze
Kara çaldı yüzümüze
Hakikatli sözümüze
Kanacak kul bırakmadı

Tarkan ÖNER
19 Nisan 2025

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!

0

Bu zafer, milletimizin azminin ve bağımsızlık sevdasının en büyük simgesidir.

Kurtuluşun ve bağımsızlığın şanlı günü 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun!

Âdem oldum, geldim Âdem içine

0

Âdem oldum, geldim Âdem içine
Bir hana uğradım handan içeri
Zenbur gibi kândan kâna konarken
Bir kâna uğradım, kândan içeri

At oynatma zahid, bu meydan değil
Bu meydan der isen, bu erkân değil
Süleyman der isen, Süleyman değil
Süleyman var, Süleyman’dan içeri

Aşk bedestanında mercan almışam
İrfan meclisinden erkân almışam
Bu canı verip de bir can almışam
Saklarım bu canı, candan içəri

Şeriatı muhammede verdiler
Tarikat üstüne bir yol kurdular
Marifet babında sual sordular
Hakikat var hakikattan içeri

Kaygusuz’um eydür, bu nutkum Hakk’la
Bir mürşide el ver, kalbini pakla
Mürşidin verdiğin tut, kavi sakla
İlikten, kemikten, kandan içeri

Kaygusuz Abdal

Bulanık sulardan gözümüz korktu,

0

Bulanık sulardan gözümüz korktu,
Duruya güvenip giremiyoruz.
Dostluğun safına dizilen ürktü,
Araya güvenip giremiyoruz.

Yıllar geçse, bitmez endişen gamın.
Kırılma korkusu hep olur camın.
Temelsiz desteği yok ki bu damın;
Direğe güvenip giremiyoruz.

Zannetme düzelir asrın havası,
Sırtlan çakal dolu dağı ovası.
Kuyu kör karanlık, yılan yuvası,
Çıraya güvenip giremiyoruz.

Diller kelepçeli, boyunda urgan.
Baş yaran sopanın ağacı gürgen.
Palavradan yatak, masaldan yorgan;
Pireye güvenip giremiyoruz.

Nelere kadirsin, felek nelere.
Ne torpiller düştü, ne karnelere.
Cam doğrandı, mertler yüzen sulara;
Dereye güvenip giremiyoruz.

Gel de can koy yersiz beleş kavgaya,
Silah haksızdayken bulaş kavgaya.
Dağ dayanmaz böyle kalleş kavgaya,
Yüreğe güvenip giremiyoruz.

Demir tava gelir, kömür tükenir,
Kürek düzelince, hamur tükenir.
Umut kuyruğunda ömür tükenir,
Sıraya güvenip giremiyoruz.

Gaddar terör estiriyor padişah,
Zulmedip kan kusturuyor padişah.
Suçlu suçsuz astırıyor padişah,
Saraya güvenip giremiyoruz.

Şıhlar sapık, softaları dengesiz,
Yedi canlı, meftaları dengesiz.
Atlar huysuz, çifteleri dengesiz,
Haraya güvenip giremiyoruz.

Cıvıdı, dağınık akar insanlık.
Vicdansız, et çabuk kokar insanlık.
Dörtte üçü çürük çıkar insanlık;
Fireye güvenip giremiyoruz.

Yağmurlu havada vicdan kuruyor,
Kokmuşu tuzlasak tuz da çürüyor.
Samanın altından sular yürüyor,
Mereye güvenip giremiyoruz.

Harun, düşeş attık, zarı yek geldi.
Çift bekledik, kırk tur attı tek geldi.
Yazı dedik, para döndü dik geldi,
Turaya güvenip giremiyoruz.

Âşık Harun Ustaoğlu

Ocak Dağılır, Alevilik Çözülürken Ismail Engin

0

“Ocak Dağılır, Alevilik Çözülürken” 2’53” [28.08.2025] | @ismailenginhd

(…) şimdi dede yalnız, talip yitik. dede sessiz, talip bağsız; her biri bir uçta, biri diğerine hissiz ve yabancı. kimi zaman küs, çoğu zaman suskun… Yol, takatsiz.

bir zamanlar el eleydiler; sözde, lokmada, sırda birdiler. dede ocaktı, talip köz. Yol’a değil, kendi yollarına savruldular.

ve yine şimdilerde, dernekler güçsüz, sanki kabuk, içinde boşluk, dışında gurur. Ocaklar dağılmış. talip başka yerde, dede başka yerde. erkân yetim, terazi dengesiz. Yol, eksik!

ve görülüyor ki, gelen “Rönesans” dedikleri, bir diriliş değil, dağılmanın sızısı:

Bu sözümü iyi dinle arkadaş

0

Bu sözümü iyi dinle arkadaş
Hâl bilmez birine yâr deme deme.
Talihin ters dönüp, dara düşmeden
Yârenim, yoldaşım var deme deme.

Gama düçâr olup, yanıp pişen var
Gam elinden aklı fikri şaşan var
Senden daha beter derde düşen var
Kendi iniltine zâr deme deme.

Çıkar için dostu derde salmışsan
Vefa değil cevri cefa kılmışsan
Ahireti satıp, dünya almışsan
Böyle pazarlığa kâr deme deme.

Mecnun ol, çöle düş, ara Leylâ’yı
Hem damlayı tanı, hemi deryayı.
Sana geniş olan koca dünyayı
Velayet Aytan’a dar deme deme.

Velayet Aytan