Bir belgeselde, Amerikalı bir savaş pilotu İle yapılan konuşmayı izlemiştim.
Savaş pilotu “benim için en büyük mutluluk, verilen görevimi başarı ile yerine getirmemdir” diyordu. Adam görev aşkını, mutluluğunun temeli olarak anlatıyordu. İyi mi?
Düşündüm.
Nagasakiye, Hiroşimaya o bombaları bırakan o “kahraman pilotlar” da işte böyle yetiştirilmişlerdi. Onlar, onlara verilen görevi yerine getirip, işlerini iyi yaptıkları için mutluydular.
Verilen görevi yerine getirip, Hiroşima’nın başında o düğmeye basıp, o bombayı bırakan kahraman pilot, 11 aylık kaç bebeği öldürmüştü hiç düşündün mü? O düşündü mü? O görev aşkıyla, görevini yapmıştı sadece.
Önemli olan görev aşkıydı. Görevini hakkıyla yerine getirip, amirlerinin gözüne girmek, işini iyi yaptığı için “aferin oğlum” diye ödül gibi taltif edilmekti değil mi?
Ben 71 gün, “Delil Araştırma Laboratuvarı (DAL)” denilen bir yerde “ağırlandım”.
Bu işkence merkezinde, beni döverken, diyorlardı ki, “Ali Rıza bey, sana şanına yakılacak şekilde davranıyoruz, bak, kullandığımız coplar bile halis muhlis Amerikan copu. Anlayacağınız DAL’da tam anlamı İle birinci sınıf vatandaş muamelesi gördüm.
Aman Allahım, bir ikram, bir izettet, deme gitsin, hepsini anlatsam aklınız durur.
Elektirik verirken, manyotanın bir ucunu cinsel organıma, diğerini ucunu da kesik parmağıma bağlayıp, manyetoyu çeviriyorlardı.
Bu sırada da, “Oylum Oylum fidan boylum” diyede türkü söylüyorlardı. O günler ne günlerdi yahu.
Bak yukarda Allah var, o her şeyi gördü, şimdi haklarını yiyemem, adamlar işinin erbabı, birinci sınıf uzman kişilerdi. Bu işleri yaparken, psikolojimi de ihmal etmeyip, bundan sonra erkekliğinde ölecek, sevgilin için başka çereler düşünürsün icabında vs diye tembihlerde de bulunmayı da hiç mi hiç ihmal etmiyorlardı hani.
Sorgum sırasında gözlerim bağlıydı. Biri suratıma öyle bir tokat attı, öyle bir tokat attı ki anlatamam olduğum yerde fır dönüp düşmüşüm. Yani anlayacağın adamlar kodu mu, nakavt ediyorlardı. Her şey dört dörtlüktü. Adamlar işinin erbabıydı anlayacağınız.
DAL’da ki konaklama sürem bitince, beni Ankara Emniyet Müdürlüğünden Adana Emniyet Müdürlüğüne gönderirken, beni bir sağlık merkezine götürüp, rapor almayı da ihmal etmediler; çünkü gittiğim yerde de işkence devam edeceği için ne olur Ne olmaz diye kendilerini sağlama alıyorlardı.
Allah var doktorlarda işinin erbabıydı. Doktora kulak zarım delindi, bunu rapora yaz dedim, doktor da hani Allah için söylersem işini iyi biliyordu. Nerden biliyorsun kulak zarının delik olduğunu, gördün mü dedi.
Yok görmedim ama buraya düşmeden önce duluklarımı şişirince kalağımdan hava gelmiyordu, bak dinle şimdi hava geliyor dedim.
Doktor yüzüme bakıp güldü, bu havanın gelmesine yol açan deliğin ne zaman olduğu belli değil ki değil mi dedi.
Boynumu büküp haklısın dedim. Bu deliğin ne zamandan kaldığını kanıtlayamazdım ki.
Beni sağlık merkezine götürüp getiren görevli memur da çok kibar davranıyordu bana. Rıza bey aman dikkat et, kapıya kafan değmesin, aman dikkat et merdivenin üzerinde kapı demiri var ona takılıp düşmeyesin diye beni uyarıyordu.
Onun, beni düşünen bu iyi davranışına güvenerek ona şunu sordum.
Yahu şunu anlayamıyorum dedim. Neyi anlamıyorsun dedi.
Buradaki kimse kişisel olarak beni tanımıyor. Onlara kişisel olarak bir keleğim yani kötülüğüm olmamış. Bana Elektirik verirken onlara yapmayın diye yalvarıyorum.
Bunu nasıl yapıyorlar dedim.
Görevli gayet mantıklı, şöyle güzel bir izahta bulundu.
Rıza bey, bu bir görev aşkı dedi.
Ben bu devletin memuruyum, bu devletin parasını yiyorum. Sense bu devleti yıkmaya çalışmışsın.
Amirimiz bunu çözün, bundan yeni bilgiler alın diyor. Biz görevimizi iyi yaparsak, amirimizin gözüne giriyoruz, terfi alıyoruz, kıdemimiz yükseliyor. Mesela senden yeni bir sır alabilseydik, tüm ekibe ikramiye verilirdi. En az bir ay, çoluğumuzla çocuğumuzla tatile giderdik, bu kötü bir şey mi? Birde bunu düşün dedi. Biz görevimizi hakkıyla yapmaya çalıştık. Lütfen bizi de yanlış anlama dedi.
Allah var, hani, bende onları hiç yanlış anlamadım. Ayrıca bana birinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyoruz deyince onurlandım.
Hani insanın kendi kendinin böylesi, birinci sınıf, özel bir insan sınıfında sayıldığını görmesi de güzel bir şeymiş meğer.
Onlar gibi bende görevimi iyi yapıyordum. Gördüğüm muameleye layık olmaya çalışıyordum. İşkenceciler yorulup beni hücreme getirince, avazım çıktığı kadar bağıra bağıra Ruhu Su türküleri söylüyordum. Şimdi düşünüyorum da orada, o gün, o türküleri, öyle içten, öyle güzel söylüyordum ki inanamazsın. Benim yan hücremde, halk ozan, müzik erbabı, Hasan Tatar varmış. DAL’dan çıktıktan sonra, “ya Rıza sen, Ruhi Su türkülerini çok güzel söylüyordun” dedi. Hayatım boyu aldığım en güzel ödüldür bu.
Görev aşkı böyledir işte. Ne demişler aşk ağlatır dert söyletir. Ben orada türkülerimi çok güzel söylüyordum. Onu bunu bilmem ben, ne iş yaparsan yap, yaptığın işi iyi yapacaksın. İşiyin erbabı olacaksın. Bilmem anlata bildim mi?
Aşk İle
01 Ağustos 2018 Kaymak köyü
İriza