Pazar, Nisan 5, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 96

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.

0

Beyhude gamlanma divane gönül!
Cümle alemin rızkını veren vardır.
Yaptığın hatayı görmüyor sanma.
Kalpte gizli en derin sırları bilen vardır.

Mal-ı emlakım var deyu güvenme!
Arkam var deyu dayanma!
Sırt üstü insanı yere vuran vardır.

Beyhude gamlanma divane gönül!
Cümle alemin rızkını veren vardır.

Derdime vakıf değil canan.
Beni handan bilir.
Hakkı vardır şad olanlar.
Herkesi şadan bilir.

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.
Çektiğim alamı bir ben birde Allah’ım bilir.
FUZULİ

Tarihimizin utanç günleri 6-7 Eylül 1955

0

Türkiye tarihinin vahim olaylarından 6-7 Eylül 1955, başta İstanbul ve İzmir olmak üzere, gayrimüslim Türk vatandaşlara karşı düzenlenmiş bir şiddet seferberliği olarak tarihe geçti.

Türkiye tarihinin vahim linç girişimlerinden 6-7 Eylül Olayları, 1955 yılında, başta İstanbul ve İzmir olmak üzere, gayrimüslim Türk vatandaşlara karşı düzenlenmiş bir şiddet seferberliğidir. Olaylar Ankara, Bursa, Samsun, Adana ve Eskişehir’e de sıçramış, ancak buralarda protesto gösterileri şeklinde kalmıştır. Dönemin DP hükümeti tarafından planlanan, gizli servis ve partinin yerel teşkilatlarıyla işbirliği içerisinde, öğrenci ve gençlik dernekleri, sendikalar ve ‘Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’ gibi devletçe yönlendirilen örgütlerin katkısıyla gerçekleşen bu olaylarda, bir süredir Kıbrıs sorunu üzerinden köpürtülen ajitasyon işe yaramış, kışkırtılan halkın bir yalan haberle provoke edilerek sokağa dökülmesi sağlanmıştı1. Bu yalan haber Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalanması ile ilgiliydi.

5 Eylül gecesi Selanik’te Atatürk’ün evinin bulunduğu bahçenin kenarında bir ses bombası patlatılır. Yunanistan’ın iddiasına göre olay Türk hükümeti tarafından planlanmıştır. Aynı zamanda Türkiye Başkonsolosluğu’nun bahçesi olan olay mahalline bombayı getiren, patlatan ve buna azmettirenler hakkında olay sonrasında Yunan makamları tarafından davalar açılmış, bu kişiler hapis cezalarına çarptırılmıştı. Haberin İstanbul’a ulaşma hızı, şekli ve yayılım gücü enteresandır. Sadece bir pencere camının kırıldığı olay, bombalanma olarak geçilir. Haber, 6 Eylül saat 13.00’te Devlet Radyosu tarafından verilir2. Hemen ardından İstanbul Ekspres Gazetesi, “Atamızın Evi Bomba İle Hasara Uğradı” manşetiyle iki yıldırım baskı yapar. İddialara göre, İstanbul Ekspres’in sahibi Mithat Perin ve Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu, olaydan önceden haberdar olduklarından kağıt stoku bile yapmış̧, günlük tirajı 30 bin civarında olan gazete 6 Eylül günü 300 bin adet basılmıştı3.

Bu haberle ortalık karışır. Yaklaşık 100 bin kişi, 6 Eylül öğleden sonra çeşitli öğrenci birlikleri ve Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nin çağrısı üzerine Taksim Meydanında miting için toplanırlar. Mitingin ardından İstiklal Caddesinde gayrimüslimlere ait iş yerlerinin camları taşlanmaya, dükkânlar yağmalanmaya başlanır. Beyoğlu sokakları kumaş topları, cam kırıkları ve bilumum eşya ile doludur. Kiliseler yakılıp yağmalanıyor ancak polis müdahale etmiyor, itfaiye gelmiyordur.

7 Eylül’e sarkan bu linç ve yağmalama Beyoğlu’nun ardından öncelikle Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi yakın semtlere, sonrasında Eminönü, Fatih, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy ve Adalar’a yayılır. Saldırılar organizedir. Kışkırtıcılar, önderler ve tahripçiler olarak sınıflandırılan 20-30 kişilik birlikler tarafından yapılmaktadır. Grup önderleri, ellerinde önceden hazırlanmış listelere bakarak tahrip edilecek yerleri gösterip linçi yönlendirirler. Bu listelerin birkaç hafta öncesinden mahalle muhtarlarından alınarak hazırlandığı kayıtlarda mevcuttur4.

Görgü tanıklarının ifadeleri yaşananların vahametini gözler önüne serer. O dönemde Akşam Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü olan Hıfzı Topuz gördüklerini dehşetle anlatır. Haberi alır almaz gazeteci arkadaşı Haluk San ile Taksim’e gittiklerini, bütün yolların tıkalı ve ortalığın ‘nereden geldikleri belli olmayan serserilerle’ dolu olduğunu söyler. Korkunç tabloyu görünce San’a “Bunun nasıl altından kalkacağız? Yarın Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin nasıl yüzlerine bakacağız?” der. O gece haberini yazdıktan hemen sonra bütün gazete sahipleri ve genel yayın yönetmenleri ile birlikte vilayete çağrılır. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, dönemin önemli bakanları ve Vali Fahrettin Kerim Gökay’ın da bulunduğu salonda ‘suçlu basındır’ denir. Olaylarda komünistlerin parmağı olduğundan bahsedilerek hükümet çevresinde birleşmeye ve dayanışmaya davet edilirler. Toplantıyı anlatan Topuz o gece için, “Salonda bir baskı ve terör havası vardı. Hiç kimsenin söz aldığını hatırlamıyorum” diyecektir5

İstanbullu Rum Mihalis Vassiliades’in aktardıkları ise polisin olaylara yaklaşımının görülmesi bakımından çarpıcıdır. Evlerinin karşısında Arnavut kökenli Ortodoks bir Türk tarafından işletilen fırından bahseder. Akşamları fırınını kapatırken kalan çörekleri karşıdaki karakola veren fırıncı, polislerle ahbaptır. O akşam fırınının camları kırılmaya başlayınca korku ile karakola gittiğinde hiç beklemediği bir cevap alır. Karakolda görevli komiser, “Hiçbir şey yapamam. Ben bugün polis değil; Türküm” diyecektir6.

Dönemin İstanbul Trafik Şube Müdürü Orhan Eyüboğlu’nun Yassıada’da verdiği ifade de bir hayli ilginçtir. Beyoğlu’nda Zappion Rum Kız Lisesinin camlarının kırıldığını görünce emrinizdeki polis gücü ile olayı dağıttığını, ancak biraz sonra Emniyet Genel Müdürü Ethem Yetkiner’in, “Orhan Bey, bir cam için bu kadar şiddet göstermeyin” dediğini belirtir. Yassıada’da ifade veren bazı polis memurları olayın sadece cam, çerçeve kırma boyutunda kalacağını düşünerek o gece karakolların kapılarını üzerlerine kilitleyip dışarı çıkmadıklarını söylemişlerdir. 6 Eylül’de Sarıyer Karakolunda görevli polis memuru Hasan Çolak, savcının sorusu üzerine “Sizin de pekiyi bildiğiniz gibi, o gün, hırsızlık ve yangın olayları dışındakilere göz yummak için emir almıştık” diye cevap verir7.

6-7 Eylül Olayları’nda İstanbul’da 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel gibi yerlerin bulunduğu 5.317 tesis saldırıya uğramıştı. Kaynaklara göre farklılıklar gösteren bilgilere göre en az 11 kişi öldürülmüş, en az 60 kadına tecavüz edilmişti8. İzmir’deki saldırılarda 16 ev, altı iş yeri, bir kilise yağmalanmış, Fuar Yunan pavyonu ve Yunanistan Konsolosluk Binaları saldırıya uğramış, toplam 475.000 TL tutarında hasar meydana gelmiş, yedi kişi ağır olmak üzere 50 kişi yaralanmıştı.

Bu olaylar gayrimüslim Türk vatandaşları arasında büyük bir hayal kırıklığı yaratmış, kendilerinin Türk vatandaşı olarak görülmediklerinin bir kanıtı olarak algılanmıştır. Tıpkı 1934’te Trakya Yahudilerine yapıldığı gibi, mülklerinin tahrip edilmesi ile ülkeyi terk etmek durumunda bırakılmışlar, başta Rumlar olmak üzere Ermeni ve Yahudilerin büyük göç dalgaları ile ülkeden ayrılmalarına sebep olmuştur.

Bahar AKPINAR 

Şalom Gazetesi

1 Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2005, s. 16.

2 Agy., s.13

3 Orhan Kargalı, 6-7 Eylül Olaylarında Basının Rolü ve Azınlıklara Karşı Tutumunun Değerlendirilmesi (Yüksek Lisans Tezi) s.21.

4 Agy., s. 14.

5 Hıfzı Topuz, 6/7 Eylül Olayları ve Aknoz Paşa’nın Yasakları, Toplumsal Tarih, 81, ss. 39-40

6 D. Güven, s. 21

7 Agy., s. 21

8 Tanıl Bora, Türkiye’nin Linç Rejimi, Birikim Yayınları, İstanbul 2014, s.19.

Ahlaksız

0

BİTTİ
GEÇMİŞINDE KALDI,
UNUTULDU GİTTİ
MİLLETE
ÖLMÜŞ AT,EŞŞEK ETİ YEDİRİP
KÖŞEYİ DÖNME AHLÂKSIZLIĞI

GELDİ BUGÜN YERİNE
MİLLETE
DİN DEVLETİ SAFSATASI
YEDİRMEYE YUTTURMAYA ÇALIŞIP
KÖŞEYİ DÖNME AHLÂKSIZLIĞI

HAKKATEN
NERDEEN NEREYE GELDİ
AHLÂKSIZ

NURİ KURTCEBE

Nubar Terziyan 6-7 Eylülü anlatıyor

0

NUBAR TERZİYAN
6-7 Eylül’ü anlatıyor
Bu ülkenin Yeşilçam olarak adlandırılan sinema diline ilgisi malum. Fakat Yeşilçam’ı Yeşilçam yapan, ona o naifliği ve sıcaklığı kazandıran oyuncular, aynı ilgiye mazhar olamıyorlar. Bir nesli masallarıyla büyüten Adile Naşit’in oğlunun neden öldüğünü ve Adile Naşit’in neler yaşadığını bilmiyoruz, örneğin. Veya sigaradan sararmış bıyıklarıyla mütemadiyen komedi filmlerinin ‘paragöz’ kötü adamını oynayan İhsan Yüce’ye müthiş şiirler yazdıran o büyük aşktan bihaberiz veya ‘çirkin dev’ Yadigar Ejder’in neden yokluk içinde bir parkın bankında öldüğünden haberimiz bile yok. Ama neyse ki, Sezercik’in Ayşecik’le baktıkları bebek için çaldığı sütü dökmeyen ve onlar için bizle birlikte gözyaşı döken Nubar Terziyan’ın bilinmezliğini yıkan ve meraklarımıza deva olan hatıraları var.

Yavuz Turgul’un bir filminde resmettiği gibi, cemaatin azlığının rahmetliye saygısızlık olacağını düşünerek, Müslümanlarla cenaze namazında saf tutacak kadar güzel bir insan olan Terziyan’ın, 1985’te Jamanak gazetesine yazdığı anılarından oluşan ve 1995’te hemen ölümünün ardından İletişim Yayınları tarafından basılan Ne İdim, Ne Oldum kitabı, bu kuraklıkta az görülen bir vaha adeta. Bu sefer ‘klasik’ cümleyi tersten kuralım: Terziyan, muzır, çok şakacı, girişken, konuşkan ve çok sevimli bir adam ama Ermeni. Doğduğu 1909’dan beri devlet politikaları, Ermenilere neler çektirmişse, hepsi onun da başından geçiyor elbet.

1941’de “meş’um ve zelil” yirmi kur’a askerlik ‘vazife’sini yerine getirmek için ‘tekrar’ askere çağrılır örneğin. İstanbul’un muhtelif yerlerinde tamamlar 14 ayını. Varlık Vergisi’nden ise hiç bahsetmez kitabında, fakat en çarpıcı ve uzun anısı 6 Eylül 1955’le ilgili.
Bayrak asmayanların kepenklerini ve camlarını kırın

Terziyan, 6 Eylül akşamı, Osmanbey’de zemin katta bulunan evinde, “büyük keyifle gazetesini” okurken, eşi Katrin Hanım, sokaktan gürültüler geldiğini söyleyerek, Terziyan’ı uyarır. İlk başta, bunun kuruntu olduğunu düşünerek, pek aldırış etmez. Aslında gazete keyfini bölmeye hiç niyeti yoktur. Sesler giderek artar, “kulakları sağır eden bağırışmalar” artık evlerine kadar geliyordur. Terziyan, ne olup bittiğini anlamak için sokağa çıkar ve “Bayrak asın!” diye bağırarak gelen bir insan topluluğuyla karşılaşır. Eşinin eline tutuşturduğu bayrağı, camın önündeki parmaklıklara assa da, olan bitene hiçbir anlam veremez. “Bayrak asmayanların kepenklerini ve camlarını kırın” komutunu duyunca, bunun anı kurtarmak için bir zorunluluk olduğunu anlar. Oturdukları apartmanın kapıcısının kapıya astığı dev bayrakla artık güvence altındadırlar. Ama sokağın karşısındaki kırtasiyeci arkadaşı aklına gelir, hemen kendi penceresindeki bayrağı alıp, onun kepengine bir şekilde iliştiriverir. Kalabalık, “kepenkte bayrak var” diyerek dükkanın önünden geçip gider. Yıkıcı güruhun gazabından, arkadaşının dükkanı da kurtulmuştur. Terziyan biraz rahatlamıştır, fakat aklına Balıkpazarı’nda oturan kızkardeşi gelir. Bir bayrak alıp ona gitmeye karar verir.
Aya Triada’yı yakacaklardı

Zaten Şişli’den ve Kurtuluş’tan gelen büyük bir kervan, Taksim’e doğru ilerlerken, aralarına katılır. Etrafa dağılan eşyalar, kırılan cam parçaları ve büyük bir gürültünün içinden geçerek Meydan’a varır. Birden yan tarafındaki grubun konuşmalarına şahit olur: Ellerinde dükkanlardan çaldıkları gaz tenekeleri olan insanlar, Aya Triada Kilisesi’ni yakacaklar! (Nubar Terziyan, doğrudan Aya Triada’nın ismini vermiyor, fakat Meydan’da bulunan insanların “şu ibadet yerini yakalım” dediklerini duyduğu söylüyor.)

Terziyan, kalabalıkta “gidecek bir delik dahi” bulamadığından, Kilise’ye doğru ilerleyen insanlarla birlikte oraya doğru sürüklenir. İçinde bulunduğu kalabalık, biraz olsun dağılır ve Terziyan kendini, insanların bıraktıkları gaz tenekelerinin yanı başında bulur. Ne olursa olsun, Kilise’nin yakılmasını önlemeye karar verir. O sırada, oluşan bir karışıklığı fırsat bilerek, önünde duran iki tenekeden birini tekmeler ve gazı döker. Sıra diğerine gelmiştir, tenekenin başında “adeta nöbet tutarak” kimsenin almasına izin vermez ve kalabalığın görmediğini düşündüğü bir anda, ikinci tenekeyi de deviriverir. Tam rahatlamışken, kendisine gelen bir güruhu fark eder. Ellerinde ucuna bez sardıkları sopalar taşıyan kalabalık, gaz tenekelerini almak için gelirken, Terziyan’ın gazı döktüğünü görmüştür ve üzerine “İşte orada, bu, orada” diye bağırarak gelmektedir. Bu sırada, Kilise’yi yine de yakmak için ellerindeki sopaları, yerdeki gaza bulamayı da ihmal etmezler. Tam sopalar Terziyan’ın kafasına inecekken, “Etraflarını çembere alın!” diye bağıran gür bir ses duyar. Bir grup asker ve polis, Terziyan’ın da aralarında bulunduğu kalabalığı tutuklar.

Saymakla bitmeyecek kadar çeşitli eşyalar

Polisler, bu grubu Bursa Sokağı’nda bulunan kararkola götürürler, fakat bu karakol, herkesi almadığı için bir kısmı başka bir karakola nakledilir. Herkesi karanlık bir odaya koyarlar. Odada, Terziyan’ın elini cebine atacağı kadar bile bir boşluk yoktur. Kapı kapanır, tavanda çok hafif bir ışık belirir ve herkes yavaş yavaş odaya yerleşmeye başlar. Terziyan’a, yan tarafındaki, “Arkadaş, içersin” diyerek birkaç paket sigara uzatır ama Terziyan reddeder. Bir anda fark eder ki, odadaki herkes birbirine sabun ve sigara gibi şeyler teklif etmekte. Bir gaflet anında, sabunu almayı düşünür ama sonra düşünür ve arama yapıldığında üstünden bunların çıkması halinde, kendisinin de “çapulcu” zannedileceğine karar verir. Bir süre sonra, kapı açılır ve bir ses, “Herkes teker teker çıkacak ve dışarıda üçer kişilik sıra olacak” komutu verir. Kapıya doğru yaklaştıkça, bir şeylere bastığını fark eder ve bunların ne olduğuna baktığında gözlerine inanamaz: “Pırıl pırıl makaslar, bıçaklar, esanslar, çeşit çeşit sigaralar, iç çamaşırları, çatal bıçaklar, çeşit çeşit kadın kolyeleri ve küpeleri, çeşit çeşit içkiler, kadın süsleri, çantalar, saymakla bitmeyecek kadar çeşitli eşyalar…”
Selimiye Kışlası’na gidiyorlar

Konvoy halinde karakoldan ayrılırlar ve Ağa Cami’nin önünde onları bekleyen tramvaya binerek Emniyet Müdürlüğü’ne doğru yola çıkarlar. Emniyet Müdürlüğü’nde nezarethaneye konulurlar, burası daha da kalabalıktır ve manzara daha da beterdir. İki ceket ve üstüne pardesü giyenler, ayaklarına olmayacak kadar büyük veya küçük iskarpinleri ayaklarına geçiriverenler, pantolonları üst üste giyenler… İnsanların cepleri ise adeta bakkal, tuhafiye ve kırtasiye dükkanı…

Burada da bir süre bekledikten sonra, Selimiye Kışlası’na götürülmek üzere, yine tek sıra halinde dışarıya çıkarılırlar. Etraflarında süngülü jandarmalarla Sirkeci’ye kadar yürüyüp, oradan arabalı vapurla karşıya geçeceklerdir. Yandan çarklı bir arabalı vapur tıka basa doldurulur ve Anadolu yakasına doğru yola çıkılır. Vapur, Sarayburnu’nu geçerken, çok iyi bir yüzücü olan Terziyan, denize atlayıp, hâlâ etraf karanlıkken gözden kaybolmayı düşünür. Kışla’dan çıkıp çıkamayacağından emin değildir. Fakat vazgeçer. 45 dakikalık bir yolculuktan sonra, hangi iskeleye yanaştığına Terziyan’ın dikkat bile etmediği vapurdaki kalabalık yavaş yavaş boşaltılmaya başlanır. Ön taraftan çıkan bir kargaşaya müdahale etmek için vapurun önüne giden jandarmaların yokluğunu fırsat bilen Terziyan, bir anda makine dairesine dalar ve orada bir süre saklanır. “İskele alabiliriz artık” sesini duyduğunda, artık buradan çıkma vaktinin geldiğini düşünür. Makine dairesinden tam çıkacakken, bir gemiciyle karşılaşır ve gemici onu tanır: “Nubar Bey, gemide film çevirdiğinizi bilmiyordum.” Onu tanıyan gemiciye derdini anlatınca, gemici, onu vapur Kabataş’a yanaşana kadar kamarasında saklar. Vapurdan inerken de, Terziyan’la arkadaşıymış gibi sohbet ederek, askerlerin dikkatini çekmemesini sağlar.

Terziyan, bu anılarını anlatırken, olayların ismini koymuyor. Bunları, başından geçen sıradan maceralarmış gibi naif ve heyecanlı bir dille anlatıyor. Hiç yaralanmamış ve etkilenmemiş gibi kalender bir tavır takınıyor. Hatta 6-7 Eylül anısını anlatırken, araya ihtiyarlamak ve aşık olmak meselelerini sıkıştıracak kadar, anlattıklarını önemsemez görünüyor. Bunda en büyük pay elbette ki, Cumhuriyet’in ve anılarını kaleme aldığı dönemin baskı ortamının. Döne dolaşa kendisine biatı, özellikle de azınlıklardan talep eden bu sistemin içinde, korunaklı bir sessizlik ve içe kapanma veya atma gibi refleksler, elbette ki çok anlaşılabilir. Zaten Terziyan’ın, bu uzun ayrımcılık ve baskı döneminde, bu kadar göz önündeyken bile, sadece hiç ismini değiştirmemesi ve kimliğini gizlememesi dahi, çok önemli bir direniştir.

.

Karşı Taarruz

0

26 AĞUSTOS 1922 DE

İSTİLACILARA YAPILAN

BÜYÜK TAARUZA

KARŞILIK

80 YIL SONRA

2002

SAHTE

GENEL SEÇİMİYLE

YAPILAN

AMERİKAN YAPIMI

KARŞI BÜYÜK TAARRUZ

NURİ KURTCEBE

İNSAN OLAN İNSANLA HİÇ BİR DERDİM OLMAZ

0

İNSAN OLAN İNSANLA
HİÇ BİR DERDİM OLMAZ

İSTER AMERİKALI İSTER ALMAN FRANSIZ
JAPON AFRİKALI ESKİMO
HİÇ FARK ETMEZ
YETER Kİ İNSAN OLSUN
DOĞULUSU BATILISI
ALEVİSİ SÜNNİSİ
HİRİSTİYANI MÜSLÜMANI
ÇERKEZİ ERMENİSİ
KÜRTÜ RUMU YAHUDİSİ
HİÇ FARK ETMEZ
İNSAN OLMALARI YETER BANA
IRK AYRIMI YAPMAM
YAPANLARI DA SEVMEM
ÇOK İNSANA İYİLİK YAPTIM
BUGÜNE KADAR BİLEN BİLİR BENİ
AMAA
HEM
BU TOPRAKLARDA YAŞAYIP
HEM DE
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E
DİL UZATAN
ÖZ KARDEŞİM BİLE OLSA
TANIMAM, ACIMAM

İNSAN OLAN İNSANLA
HİÇ BİR DERDİM OLMAZ

NURİ KURTCEBE

Hukukta gelinen Durum

0

Milli Eğitim

0

“Akla kapalı, bilime kapalı, medreselerinde fen bilimleri olmayan yobaz zihniyet” yıktı..

0

İngiltere Kraliçesi Victoria Sultan Abdülmecit’e İstanbul’da bir Anglikan Kilisesi yaptırmak isteğini iletti. Abdülmecit bu isteği kabul etti, İngilizlere Tünel ile Tophane arasında yer verdi. Kilise yapımı 10 yıl sürdü.

22 Ekim 1868’de kilise ibadete açılacaktı.
Sultan Abdülmecit ölmüş, yerine Sultan Abdülaziz geçmişti. Kraliçe Victoria, kilisenin açılışı anısına Abdülaziz’e son model bir otomobil armağan etti. Osmanlı sarayından bir kişiye de otomobili sürmesi öğretildi. Bu İstanbul’un gördüğü ilk otomobildi.

Fakat çok önemli bir sorun vardı: Halk otomobili görünce şeytan görmüş gibi tabanları yağlayıp kaçıyordu; kaçanların en önünde de medrese hocaları ve öğrencileri vardı. “Zatü’l-Hareke” (Kendi kendine hareket eden zat) denilen bu aracın “şeytan işi olduğu kulaktan kulağa bütün İstanbul’a yayıldı.

“Zatül Hareke”nin şeytanlığından huzursuz olan Sultan Abdülaziz, Şeyhülislam Hacı Mehmet Refik Efendi’den fetva istedi. Ancak Şeyhülislam haftalarca uykusuz kaldı, ayetlerde, hadislerde konuyla ilgili bir yorum aradı, bulamadı…
En sonunda “Bu otomobilin şeytan işi olduğu” fetvasını verdi ve Haliç’ten denize atıldı.
Bu fetvadan sonra İstanbul’a 40 yıl otomobil giremedi. Bazı zenginler özellikle Yahudiler el altından otomobil getirdiler ama “Bilim ve fenne önem veren Sultan” olarak yeni nesillere anlatılan Abdülhamit “Yollar bozulur, kazalar olur” korkusu ile bu otomobillerin kullanılmasına yasak getirdi.
Acaba Abdülhamit, Şeyhülislam Hacı Mehmet Refik Efendi’nin “şeytan işi” fetvasından mı korkmuştu?..
Arabanızın direksiyonuna geçtiğinizde “Osmanlı’yı kim yıktı?” sorusu aklınıza gelirse bu verdiğim bilgileri anımsayınız.
Osmanlı’yı Batı yıkmadı, İttihatçılar yıkmadı, Yahudi bankerler yıkmadı işte bu “Akla kapalı, bilime kapalı, medreselerinde fen bilimleri olmayan yobaz zihniyet” yıktı..