Pazartesi, Nisan 6, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 84

Günün Sözü

0

Ahmet Hamdi Tanpınar, verdiği bir röportajda “İnsan her şeyden evvel mesuliyet duygusudur” der. Bunu da Huzur’da İhsan’a şu şekilde söyletir: “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol.” Çünkü her şeyden önce sorumluluk, insanın omuzlarında kurulan köprüdür; fikri karşıya, hayali hakikate taşır!..

Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur ne anlatıyor?

Huzur’un 1949 tarihli 1. basımının kapak görseli. Tanpınar’ın, Osmanlı kültürü, medeniyeti ve mûsikisi çevresinde Cumhuriyet aydınının kimlik problemlerini ele aldığı Huzur romanı modern kurgusu, iç monolog ve bilinç akışı tekniğini kullanma biçimiyle Türk edebiyatının mihenk taşlarından biri olarak kabul edilir.

LEŞ KARGALARI… Alper Akçam

0

Hayatımızdan, kültür ve siyaset ortamımızdan hiç eksik olmadılar…
Kendi ikbal ve istikballerini her şeyin üstünde tutarak, nerede bir iyi insan, nerede bir güzellik, nerede bir doğruluk varsa ona ve oraya hiç utanmadan iftiralar yağdırdılar. Kışkırtıcılık, karıştırıcılık yaptılar; nice değerimizi beyinsiz tetikçilere kıydırdılar…
Daha öncesi de var kuşkusuz da, en büyük ihanete Kurtuluş Savaşı yıllarında başladılar. Gâzi Mustafa Kemal Paşa’ya her türle lekeyi, kiri bulaştırmaya çalıştılar. “Bolşevik” de dediler, dinsiz imansız da…

Payitaht’ta emperyalist işgalle işbirliği yapan saltanat ve hilafetin olanaklarını kullanarak, kırsal alanda tefeci bezirgân mütegallibeyi aracı kılarak, hatta İngiliz ve Yunan uçaklarından bildiriler attırarak, Anadolu’da dişle tırnakla Kuvayımilliye saflarında yer alanlara karşı, inançlı insanları ayaklanmaya çağırdılar. Biga’dan Düzce’ye, Yozgat’a, Konya’ya kanlı olaylara yol açtılar, kardeş kavgaları yarattılar.
Cumhuriyet kuruluşundan sonra da iktidar kadrolarında yer almayı başarmış devrimci eğitimcilere, kültür ve sanat insanlarına karşı olmadık dolaplar çevirdiler. Köy Enstitüleri kurucusu, “Ezilenlerin Pedagogu”, “Elimden gelse dünyanın bütün okullarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım” diyen Tonguç Baba’yı karalamak için Hasanoğlan’da öğretmen dolapları kırdırıp İtalyan faşizmine karşı kaleme alınmış imzalı kitabı kanıt olarak kullanmaya çalıştılar. Devrimci eğitim bakanı Hasan Ali Yücel’e dil uzattılar. Şair Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Marko Paşa yazarları Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz çok çekti onlardan.
Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenleri ülkenin her yerinde abluka altına almaya, karalamaya, gözden düşürmeye, kovuşturmalara uğratmaya çalıştılar. Meclis kürsülerinden “Köy Enstitüleri komünist yuvasıdır”, “Hasanoğlan Müzik İşliğinin çatısı orak çekice benziyor”, “Çifteler Köy Enstitüsü’nde Rus komünist Dostoyevski’nin kitapları okutuluyor” gibi gülünç iftiralar yağdırdılar.


27 Mayıs’ın armağanı 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük ortamında yığınlar halinde devrimci mücadeleye, halkın geleceği için aydınlanma savaşımına katılan gençleri ve öğretmenleri hedef gösterdiler. 6. Filo’ya karşı gösteri yapan gençlere ve emekçi yığınlara karşı camilerde “din elden gidiyor” propagandası yaparak kanlı baskınlar düzenlediler. ABD emperyalizminin Türkiye’yi 12 Eylül kanlı faşizmine götüren Maraş, Çorum, Malatya, Sivas kırım ve kışkırtmalarında da en çok onların sesi çıktı. 3 Temmuz’da yaşanan Sivas kırımı da onların eseridir.


AKP iktidarı yıllarında yurtsever ve antiemperyalist güçleri yok edebilmek, ülke topraklarını emperyalist şirketlere ve ortaklarına sorunsuz yağmalatabilmek için cemaat ve tarikatlarla işbirliği yaparak kumpas davaları yarattılar. CİA destekli, ücretsiz dağıtılan cemaat yayın organlarında kalem tuttular, sahte belge ve iftiralarla dolu kampanyalarda yer aldılar.
Demokrasinin en temel özelliği olan “Güçler ayrılığı” ilkesini yok edebilmek için ABD’de koruma altında yaşayan o emekli vaizin “Ölüleri bile oy vermeye” çağırdığı 12 Eylül 2010 Referandumunda “Evet”, “Yetmez Ama Evet” diyen cırtlak sesler çıkardılar. CİA ajanları, ABD elçileriyle birlikte konferanslar düzenlediler; “vesayet ve darbeciliğe” karşıymış gibi görünerek devlet olanaklarını kullanan asıl vesayetçilere ve Cumhuriyet karşıtı darbecilere alanı açtılar; bütün direniş noktalarını yok etmeye çalıştılar.


Son yılda ortaya çıkan, halkın oyuyla seçilmiş masum insanların da yargılandığı uydurma davalara müdahil gibi katıldılar, olmadık hukuksuzluğa çanak açtılar, iftiralar yağdırdılar.
Çok çekti bu ülke, bu ar damarı yırtık leş kargalarından…
Son hamlelerinden birisi de ülkenin emperyalizm ve siyasi ortakları eliyle Orta Doğu ve Orta Çağ bataklığına sürüklenmesi ihanet girişimine karşı direnmeye çalışan, basında iyiliği ve adaleti savunan birkaç namuslu mevziden biri olarak kalmış Tele 1 Televizyonu ve onun kurucusu, “Şarkiyatçı” emperyal kültüre karşı bilimle, bilinçle savaşan Merdan Yanardağ’ı “Alevi karşıtı” gibi göstermeye çalışmak oldu. Onların en başarıyla yaptığı şeylerden birisi laf cambazlığıdır, söylenenin içinden bölümler koparıp çıkararak, tahrifatlar yaparak demagoji sanatını kullanmaktır.


Leş kargaları bu ülkenin en büyük baş belasıdır. Doğruluk, dürüstlük, namus, vicdan, onların semtine bile uğramamıştır.
Alevi yurttaşlarımız bu ülkenin kandaş toplum geleneğini yaşatmayı sürdüren kadim ve seçkin kitlelerindendir. Onlar, atılan iftiralara, bir kaşık suda koparılan fırtınalara, söz cambazlıklarına kanmayacak kadar uyanık ve aydın insanlardır.
Selam olsun bu ülkenin iyiyi, güzeli, doğruyu savunan, özgürlüğü ve adaleti arayan, gün geçtikçe de el ele, kol kola olmayı başaran güzel insanlarına.
Merdan Yanardağ ve namusu basın emekçileri, kültür insanları yalnız değildir…
Gününüz aydın olsun…
22 Eylül 2025, Alper Akçam

“CHP KİMSENİN ŞİRKETİ DEĞİLDİR”

0

CHP Bursa milletvekili Orhan Sarıbal’dan sert sözler:
“Gücün şımarıklığına kapılanlarla aynı sofrada oturmaktan, aynı çatı altında siyaset yapmaktan büyük üzüntü duyuyorum.”
İŞTE AÇIKLAMANIN TAM METNİ:
“Biz dile ve söze bakmayız; öze ve hale bakarız.”
Hacı Bektaş-ı Veli
Özü çürüyenin sözü de zehirdir;
Zehirle karşılaşınca sustuk,
Sustukça taşlandık.
Bu ülkenin en ağır bedellerini ödeyen, katliamlarda evlatlarını, canlarını toprağa veren; ama onurundan, eşitlik ve adalet mücadelesinden asla vazgeçmeyen Aleviler, bugün aynı nefretin hedefinde.
Kin, kılık değiştiriyor; ama kökü aynı.
Maraş’ın karanlığından, Çorum’un sokaklarından, Sivas’ın alevlerinden geçtik biz.
Yanarak, yakılarak, sürülerek geldik.
Ve hala buradayız.
Hala “eşitlik”, hala “adalet” diye haykırıyoruz.
Aleviler bu ülkenin demokrasi mücadelesinin onurlu taşıyıcılarıdır. CHP’nin ayakta kalmasını sağlayan oyların omurgasıdır.
Ama bugün, partinin kendi içinden 7. Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı sürdürülen itibar cellatlığıyla hedef alınan da, sırtına hançer vurulan da yine Alevilerdir.
Ve ne yazık ki bu hançerin pası, partimizin eşitlik ve özgürlük mücadelesine bırakılan kirli bir mirastır.


Alevi toplumuna “Yavuz Sultan Selim’den daha büyük kötülük yaptı” diyerek kin kusanlarla, Alevileri “siyasi cemaat” diye yaftalayanlarla, içlerinden “hain” arayıp duranlarla; “ölsem oy vermem” deyip kırmızı halıyla karşılananların dili arasında hiçbir fark yoktur.
Kimlik, inanç ve yaşam tarzı üzerinden siyaset yapan, ötekileştiren herkes aynı faşist zihniyetin devamıdır.
Fikri Sağlar’dan Hikmet Çetin’e, Orhan Bursalı’dan Merdan Yanardağ ve Levent Tüzel’e kadar, Alevi kimliği üzerinden ülkenin en onurlu ve vicdanlı insanlarından Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı yapılan tüm haksızlıkları, iftiraları ve yakıştırmaları kınıyorum.
Medya trolleriyle el ele verip ekranları linç kürsüsüne çeviren, Alevi kimliğini kendi ikballerinin malzemesi yapan yıllarca omuz omuza yürüdüğümüz yol arkadaşlarımızın da bu kirli hesapların parçası haline gelmesini utanarak izliyorum.
Önce kin kusup ardından “yanlış anlaşıldım” gölgesine sığınanları affetmeyeceğiz. Tarih, Meclis Başkanlığı makamını taşımış olmasına rağmen Numan Kurtulmuş ve Hikmet Çetin gibi nefreti körükleyip sonra pişmanlığa sarılanları değil; sözünün ardında dimdik duran, bedeli ne olursa olsun duruşundan vazgeçmeyenleri yazacaktır.
Mesele kongrelerde kimin genel başkan olduğu değildir.
Mesele bu ülkenin onurlu geleceği için ne yapıldığıdır.
Oysa siyaset kimsenin malı değildir!
CHP kimsenin şirketi değildir!
Gerçekten demokratik bir parti iddiası varsa, mezhepçiliği, ötekileştirmeyi, linç kültürünü derhal reddetmelidir.
İnsanları, asıl egemen olduklarında tanırsınız!
Çünkü güç; kötünün zulmünü, iyinin erdemini açığa çıkarır.
Biz bu ülkenin karanlık sayfalarında hep aynı yüzleri gördük.
Dün mazlumken vicdandan bahsedenlerin, bugün zalimleştiğine tanık olduk.
Gücün şımarıklığına kapılanlarla aynı sofrada oturmaktan, aynı çatı altında siyaset yapmaktan büyük üzüntü duyuyorum.
Karanlıkla barışanlar, müzakere edenler aydınlıktan korkup saklanırken, biz hakikatin en keskin ışığında yanmayı göze aldık.
Çünkü bu ülkenin demokratik geleceği ancak adaletin ve vicdanın yol göstericiliğinde kurulacaktır.
Ne mutlu…
Eğri zamanda doğru yerde durabilene.
Kahrolsun faşist, gerici, mezhepçi zihniyet!
Yaşasın eşit yurttaşlık, yaşasın adalet mücadelemiz.

AABF kendini Ortadoğu örgütlenme sisteminden kurtarmalıdır

0

Mevlana’ya sorsanız, “Dost, acı söyleyen değil; acıyı tatlı söyleyendir. Ama böyle bir zamanda susan, sessiz kalan değildir dost olan ”

Öncelikle ifade etmek gerekir ki, AABF yönetimi adına cemevlerine gönderilen ve olağanüstü seçimli kongre talebinde bulunan delege iradesini hiçe sayan yazı, büyük bir haksızlıktır.

Tüzüğümüze uygun olarak demokratik hakkını kullanan delegelerimize yönelik bu dil son derece sorunlu, kibirli ve buyurucu bir iktidar dilidir, Alevîlikle, Alevi erkanıyla bağdaşmaz.

Esas mesele de budur. Çatı örgütümüz AABF yöneticilerine yöneltilen bir eleştiri olduğunda, kırıcı, bölücü, ötekileştirici; kısacası Alevi kültürü ve inancıyla hiç bağdaşmayan zehirli bir dil ve üslup kullanılmamalıdır.

Biz yöneticiler sanatçı değiliz ki sürekli alkış bekleyelim. Yanlış anlaşılmasın, sanatçılar elbette alkışı hak eder, zira alkış onların motivasyon kaynağıdır. Bir yöneticinin motivasyonu ise yapıcı eleştiridir. Demek ki bir eksiğimiz var ki eleştiri geliyor. Ne var ki, eleştiri ve öz eleştiri kültüründen, şeffaflıktan uzak bir yönetim anlayışı AABF’ye zarar vermektedir.

Eleştirinin, öz eleştirinin ve şeffaflığın olmadığı kurumlar çürümeye ve yozlaşmaya mahkûmdur. Peki, bizler bu tehlikeye işaret ediyoruz diye “bölücü” mü olduk?

Alevi kurumları içerisinde öteden beri fedakârca emek veren, maddi ve manevi destek olan canlara ve iş insanlarımıza, sırf bazı yanlış uygulamalara itiraz ettikleri, eleştiride bulundukları ve demokratik haklarını kullandıkları için, Alevi erkanıyla bağdaşmayan bir dile “Alevilerin birliğine saldıran, kirli oyun planlayan, Yezit ve Ebu Süfyan diyen, kurumumuzu ele geçirmeye çalışan kişiler” gibi yakıştırmalar yapılması, adeta onlara “hain” muamelesi edilerek hedef gösterilmeleri asla kabul edilemez. Bu dil Alevi toplumuna zarar verir.

Bizim bütün çabamız, Alevi örgütlülüğümüzün daha dinamik, daha güçlü bir yapıya kavuşması içindir. Ne olağanüstü kongreden ne de yaklaşan olağan kongrenin seçimli yapılmasından kaçınılmalıdır. Sorunlarımızı konuşarak çözmek ve AABF’nin güven tazelemesi en doğru yoldur.

Bu da tüzük gereği, MİSAFİRLERİMİZ’DEN önce DELEGELERİMİZİN söz hakkı olması, soru sorabilmesi ve eleştiri hakkını özgürce kullanabilmesiyle mümkün olur.

İnsan, içinde yaşadığı toplumun bir parçasıdır. Dolayısıyla, toplumun bir parçası olan bireyin çevresinde olup bitenlere kafa yorması en doğal hakkıdır, canlar.

Sadece anlık olaylar değil, geçmişte yaşanmış ve gelecekte yaşanması muhtemel tüm gelişmeler de insanların doğal olarak ilgisini çeker. Çekmelidir de.

Ancak görüyoruz ki, yıllarca bu kurumlarda emek vermiş, sonra tüzüksel hakkını kullanarak AABF Yönetimi’ne veya kollarına aday olmuş ya da olma ihtimali bulunan canlar, her seçim öncesinde ve sonrasında adeta yok edilmesi gereken bir düşman muamelesi görüyor.

Son 40 yıla baktığımızda, dünya ve Avrupa’da büyük değişimler ve dönüşümler yaşandı. Ülkeler, sistemler ve ideolojiler yıkıldı. Doğu Bloku çökerken Balkanlar’da yeni ülkeler kuruldu.

Ülkeler, toplumlar ve sistemler sürekli bir değişim içinde ilerlerken, hatta birçok Doğu Bloku ülkesi çağ atlayarak toplumları için devrim yaratırken, demokratik ülkeler onlarca başbakanı, bakanı değiştirerek yoluna devam etti.

Peki, Alevi toplumunun büyük emeklerle, maddi ve manevi değerlerle 38 yıl önce inşa ettiği AABF çatı kurumumuz, neden bu değişime ve gelişime ayak uyduramadı? Neden 35 yılda sadece 2 başkan çıkarabildi ve neden sonraki yönetimi belirleme yetkisi, kurumların ve delegelerin elinden alınarak, demokratik olmayan 60 kişilik “doğal delege” sistemiyle Avrupa’daki Alevilerin gelişimi ve yenilenmesi engellendi?

Neden dünya değişirken, AABF yöneticileri bu değişime direnerek, “doğal delege” sistemi gibi bir modelle, her şeyin şeffafla tartışıldığı ve yapıcı eleştiriye açık olan çağdaş çoğulcu demokrasiler yerine, Avrupa’nın ortasında Ortadoğu vari, eleştirilemez, tekçi bir yapı inşa edilmek isteniyor

Çatı örgütümüzün yöneticileri, bir “doğal delege” sistemiyle, varlığını 35 yıldır sürdüren bu kurumu değişen dünyaya uyarlamak yerine, 60 doğal delegelik bir modelle Almanya’da 800 bin Aleviyi adeta rehin almış bir konuma geldi. Bunu söylersek belki bize de “hain” diyecekler. İşte bundan ötürü, Almanya’da 60 doğal delegenin 800.000 Aleviyi rehin aldığını söylemeyeceğim.

Ancak soruyorum biz çağdaş Aleviler, ne uğruna, kimin hesabına bu Ortadoğu tipi deli gömleğini giymeye zorlanıyoruz? Avrupa’da kurulmuş ve Alevilerin Avrupa demokrasisi sayesinde son 1000 yıldır arzuladığı haklara kavuşmasını sağlayan bir yapıyken, neden çağdaş demokrasi yerine bir Ortadoğu sisteminin peşinden gidiyoruz? Gelişmemiz, büyümemiz ve kurumsal olarak güçlenmemiz, sırf birkaç kişinin milletvekili olması uğruna mı heba ediliyor?

“Dost, acı söyleyen değil; acıyı tatlı söyleyendir. Ama asıl dost, söyleyendir” der Mevla

Aşk ile,
Müslüm Aktar

kırklar meydanına vardım

0

Kırklar meydanına vardım
Gel beru ey cân dediler
İzzet ile selâm verdim
Gel işte meydân dediler.

Kırklar bir yerde durdular
Otur deyü yer verdiler
Önüme sofra serdiler
El lokmaya sun dediler.

Kırkların kalbi durudur
Gelenin kalbi arıdır
Gelişin kandan beridir
Söyle sen kimsin dediler.

Gir semâa bile oyna
Silinsin açılsın ayna
Kırk yıl kazanda dur kayna
Dahi çiğ bu ten dediler.

Gördüğünü gözün ile
Söyleme sen sözün ile
Andan sonra bizim ile
Olasın mihmân dediler.

Düşme dünya mihnetine
Talip ol Hak hazretine
Ab-ı Zemzem şerbetine
Parmağını ban dediler.

Şah Hatâyi’m nedir hâlin
Hakk’a şükr et kaldır elin
Gıybetten kesegör dilin
Her kula yeksân dediler.

Şah İsmail
“Hatâyi”

(1487 – 1524)

Ne türkü söyleme aşkımdan, ne de sesimi dinletmek için değil, bunca türkü söylemem.

0

Saygıyla…
“Kalk ayağa
Dağlara bak
Rüzgarın, güneşin ve suyun kaynağına
Sen ey işçi
Sen ki nehirlerin yatağını değiştiren
Sen ki direncin buğdayını eken biçen
Kalk ayağa
ELLERİNE BAK”


Bildirge /Victor JARA
Ne türkü söyleme aşkımdan ne de sesimi
Dinletmek için değil bunca türkü söylemem.
Benim namuslu gitarımın sesi
Hem duygulu hem de haklıdır.
Dünyanın yüreğinden çıkar
Bir güvercin gibi kanatlı
Kutsal su gibi şefkatli,
Okşar gitarım öleni ve yiğidi.
Şarkım amacına kavuşur
Violetta’nın dediği gibi.
Pırıl pırıl coşkulu durmak bilmez
Ve bahar kokan bir işçidir!
Gitarım ne zenginlerin gitarıdır,
Ne de başka bir şeyin.
Şarkım bir yapı iskelesidir
Eriştirir bizi yıldızlara.
Katıksız gerçekleri şarkısında
Söylerken bir insan ölmek pahasına,
Anlamını bulur o şarkı
Damarlarında atarken.
Şarkım ne gelip geçici övgüler düzer
Ne de başkalarına ün katar,
Yoksul ülkemin
Kök salmıştır toprağına.
Orada, her şeyin bittiği
Ve her şeyin başladığı yerde,
Söylerim o her zaman yiğit ve derin
Sonsuza dek yeni olacak şarkıyı.
(Victor Jara)
D: 28 Eylül 1932, Chillán Viejo, Bío-Bío bölgesi
Ö: 16 Eylül 1973
Şilili şarkıcı ve müzisyen.
Şili kültür ve müziğinde son derece önemli etkileri olmuş bir sanatçıdır. Hayatı ve müziği ülkesinin aynası olmuş, içinde yaşadığı zamanı ve felsefesini yansıtmıştır.
11 Eylül 1973’te Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği darbe sırasında, Víctor Jara “Teknik Üniversite”deki işi başında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi Şili Ulusal Stadyumu’nda işkence görür. Bir daha gitar çalamaması için elleri kırılır. Hatta bu korkunç işkenceler sırasında bile Jara, Unidad Popular ‘ın Venseremos şarkısını söylemeye çalışmaktadır.
Vahşice dövülen Jara, makinalı tüfekle öldürülür ve cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulunur. Karısı yine de onu onurlu bir şekilde defnetme imkânını bulur. Akabinde Şili’yi terk eden karısı 1994’te onuruna “Fundación Víctor Jara”‘yı kurar.


Victor Jara için kömür karası bir yazı
Victor Jara, hemen herkesin bildiği Şilili bir müzikçidir.
Doğumunu değil ama 16 Eylül 1973’deki ölümünü Şili’deki Pravda Muhabiri Vladimir Çerniçev’in anlatımıyla o yıllarda hemen herkes duydu:
“Victor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı yoldaşı, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Victor’un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar.”
Victor Jara, tam adıyla Víctor Lidio Jara Martínez, 28 Eylül 1932’de Santiago’da Lonquén köyünde doğdu. Babası Manuel çiftlikte kahyaydı. Annesi Amanda ailesinin geçimi için çok sayıda işte çalıştı. Victor’un babası çok içiyor ve annesine kötü davranıyordu. Bir süre sonra ailesini terk etti. Amanda hem ailenin geçimini tek başına sağladı hem de şarkı söyleyip, gitar çalmayı ve Şili halk müziğini oğluna öğretti. Annesinin ölümüyle sarsılan Victor eğitimini yarım bırakarak ilahiyat okumaya başladıysa da bu uzun sürmedi.Lonquén’e dönerek yakın arkadaşları ile kendini folklor eğitimine adadı.Universidad de Chile’de tiyatro okuluna başladı, çok sayıda tiyatro yapımında yer aldı. Halk Müziği Şarkıcısı Violetta Parra ile tanışınca yeniden folklor eğitimine döndü. 1966’da ilk albümü çıktı.
Jara’nın şarkıları fakir-zengin bir arada yaşayan bir toplumda, sıradan insanlara yaşamlarındaki sorunları gösterir. Birçok şarkısı haksızlıklara başkaldırıdır. Victor Jara Güney Amerika’da “Nueva cancion”(Yeni Şarkı ) diye anılan devrimci akımın en önemli temsilcilerindendir. Victor Jara birçok protest şarkıcı gibi komünistti, öteki şarkıcılarla birlikte Salvador Allende ve sol partilerin birleştiği bir hareket olan Unidad Popular yararına birçok konser verdi. 11 Eylül 1973’de Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği darbede, işi başında tutuklanıp birçok yoldaşıyla Şili Ulusal Stadyumu’nda işkence gördü. Bir makineli tüfekle öldürüldü, cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulundu. Karısı onu defnettikten sonra Şili’yi terk ederek 1994’te onuruna “Fundación Víctor Jara”‘yı kurdu.
Bugün Víctor Jara’nın Santiago mezarlığındaki mezar taşında Hasta La Victoria / “Zafere kadar!” notu var. Eylül 2003’te öldürülmesinin 30. yıl dönümünde öldürüldüğü Şili Ulusal Stadyumu’nun ismi Estadio Víctor Jara olarak değiştirildi.
(Sennur Sezer)
/*/
Geç gelen adalet: Victor Jara’nin katili suçlu bulundu
Şilili şarkıcı ve müzisyen Victor Jara’nın katili, teğmen Pedro Pablo Barrientos Nuñez’in davası sonuçlandı
Kültür Sanat
29 Haziran 2016 – 11:33

Pinochet rejimi tarafından katledilen devrimci sanatçı Victor Jara hakkında açılan davada jüri, cinayetten yargılanan Pedro Pablo Barrientos’un suçlu bulunması üzerine, Jara’nın ailesine 28 milyon dolar (yaklaşık 81 milyon lira) tazminat ödenmesine karar verdi.

Pinochet rejiminin düşmesinin ardından 1989 yılında ABD’ye kaçan ve burada evlenerek vatandaşlık alan Barrientos’un suçlu bulunması, Şili’ye iade edilmesine ve Şili’de tekrar yargılanmasına imkan verebilir. Barrientos, dört yıl önce Şili’de cinayetle suçlanan dokuz emekli ordu görevlisinden biriydi ancak ABD, Şili hükümetinin suçluların iadesi içın yaptığı talebe resmi bir cevap vermemişti.
Jara’nın İngiliz eşi Joan Turner Jara ve kızları Amanda Turner Jara ve Manuela Bunster adına davayı açan Kaliforniya merkezli insan hakları grubu Adalet ve Hesap Verme Merkezi’nin hukuk direktörü Kathy Roberts, dava sonucunun ABD Adalet Bakanlığı üzerindeki baskıyı arttıracağına inandığını söylüyor. “Bu sonuç sadece müvekkillerimiz ve Victor Jara için değil, yıllar önce Şili Stadyumu’nda yakınlarını kaybeden diğer aileler için de adaletin yolunu açıyor”
GEÇ GELEN ADALET
“Orada ne olduğuna ışık tutan deliller sunduk ve umuyoruz ki bu süreç Şili’de devam edecek ve umuyoruz ki ABD Barrientos’u ülkesinde işlediği suçlar için adaletle yüzleşmesi için ülkesine iade edecek”
88 yaşındaki Joan Jara Turner, mahkeme binasının merdivenlerinde göz yaşları içerisinde yaptığı konuşmada, “Victor için 40 yıldan fazla bir süredir yaptıklarımız sonuçta gerçeğe dönüştüğü için mutluyum” dedi.
VICTOR JARA NASIL ÖLDÜRÜLDÜ?
Víctor Jara, diğer şarkıcılarla birlikte Salvador Allende ve sol partilerini birleştiği bir hareket olan Unidad Popular yararına birçok konser verir. 11 Eylül 1973’de Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği darbe sırasında, Víctor Jara “Teknik Üniversite”deki işi başında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi Şili Ulusal Stadyumu’nda işkence görür. Bir daha gitar çalamaması için elleri kırılır. Hatta bu korkunç işkenceler sırasında bile Jara, Unidad Popular ‘ın şarkısını söylemeye çalışmaktadır. Nihayetinde vahşice dövülen Jara, bir makinalı tüfekle öldürülür ve cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulunur. Fakat Karısı yine de onu onurlu bir şekilde defnetme imkânını bulur. Akabinde Şili’yi terk eden karısı 1994’te onuruna “Fundación Víctor Jara”yı kurar.
Şili’deki Pravda muhabiri Vladimir Çernisev, Jara’nın son anlarını şöyle anlatıyor:
“Víctor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı yoldaşı, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Víctor’un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar.
Kaynak:
Sözcü Gazetesi
Sözcü Kültür Sanat
29 Haziran 2016


Şili’de 1973’te müzisyen Victor Jara’yı öldüren askerlere hapis cezası
4 Temmuz 2018
Şili’de 1973’te gerçekleşen askeri darbe sırasında müzisyen Victor Jara’yı bir stadyumda işkence ile öldüren sekiz emekli askere 15’er yıl hapis cezası verildi.
Şili yargısından yapılan açıklamada, 45 yıl önce gerçekleşen cinayetle ilgili davanın Eylül 2016’da açıldığı, uzun süren soruşturmalar sonucunda sekiz emekli askerin Victor Jara ve eski hapishaneler yöneticisi Littre Quiroga Carvajal’in ölümünden sorumlu tutulduğu belirtildi.
Bir diğer asker ise suçu gizlemeye yardımcı olmaktan beş yıl hapis cezası aldı.
40 yaşında öldürülen dönemin ünlü müzisyeni Jara, aynı zamanda tiyatro yönetmeni ve profesördü.
Jara 1973’teki darbe ile devrilen sosyalist Salvador Allende’nin destekçilerindendi.
Jara müziğiyle Bruce Springsteen, The Clash ve U2 gibi çok sayıda müzisyene ilham vermiş, ölümünün ardından adına pek çok şarkı yazılmıştı.
Binlerce solcu, üniversiteden öğrencileri ve diğer akademisyenlerle birlikte, bugün kendi adını taşıyan Şili Stadyumu’nda öldürülmüştü.
Stadyumdan canlı çıkmayı başaranların anlattığına göre askerler Jara’nın ellerini ve parmaklarını kırdıktan sonra gitar çalmasını isteyerek kendisiyle dalga geçmiş, Jara da buna aynı zamanda Allende’nin seçim şarkısı olan Venceremos’u (Kazanacağız) söyleyerek yanıt vermişti.
Jara bundan kısa süre sonra öldürüldü.
Üç gün sonra bir mezarlıkta bulunan cesedinde 44 kurşun deliği tespit edildi.
Eşi Joan ve kızı Amanda, uzun yıllar süren kampanyaları sonucunda 2009 yılında Jara’nın mezarını açtırmış ve otopsi yapılmasını sağlamıştı.
2016’da ABD’nin Florida eyaletindeki bir mahkeme de bir diğer eski asker olan Pedro Barrientos’u Jara’ya işkence etmek ve öldürmekten suçlu bulmuş, Jara ailesine 28 milyon dolar ödemesine hükmetmişti. Florida’da yaşayan Barrientos’un Şili’ye iadesi şu anda ABD tarafından değerlendiriliyor.
1983’teki darbeden sonra ülkeyi 1990’a kadar yöneten diktatör Augusto Pinochet’nin döneminde 3 bin 200 kişinin devlet tarafından öldürüldüğü, 28 bin kişinin de işkenceden geçirildiği tahmin ediliyor.
Kaynak: BBC türkiye

Derleme: Semihat Karadağlı

Sultan Süleyman’a kalmayan dünya,

0

Sultan Süleyman’a kalmayan dünya,
Bu dağlar yerinden ayrılır bir gün.
Nice bin senedir çürüyen canlar,
Hakk’ın emri ile dirilir bir gün.

Ne güzel yapıdır Cennet yapısı,
Çok aradım, görünmedi kapısı.
Benim korktuğum yol Sırat Köprüsü,
Cehennem üstüne kurulur bir gün.

Karşıki dağlar da karlı dağ olsa,
Çevre yanı mor sümbüllü bağ olsa,
Ağa olsa, paşa olsa, beğ olsa,
Yakasız gömleğe sarılır bir gün.

Bu dünyada adem oğluyum dersin,
Helâli, haramı seçmeden yersin,
Yeme el malını, er geç verirsin,
İğneden ipliğe sorulur bir gün.

Gökte yıldızların önü terazi,
Ülker ile aşar gider birazı.
Yarın mahşerde de sorarlar bizi,
Hak mizan terazi kurulur bir gün.

Karac’oğlan der ki: Konup göçersin,
Ecel şerbetini bir gün içersin,
Sırat Köprüsü’nden birgün geçersin,
Amelin eline verilir bir gün.

Karacaoğlan


Cennettir mekanın huridir adın

Kırılır da düşer kolun kanadın

Bana cevreyleyen gavur inadın

Bakarsın ölmeden yorulur birgün

Koyun beni hak aşkına yanayım

0

Koyun beni hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Benim pirim gayet ulu kişidir
Yediler ulusu, kırklar eşidir
On iki imamın server başıdır
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kemend, işte boynum asarsa
İşte hançer, işte kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Ulu mahşer günü olur divan kurulur
Suçlu, suçsuz gelir orada dirilir
Piri olmayanlar anda bilinir
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Pir Sultan’ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur pirimiz
Hakka teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Bir kuçük dünyam var içimde benim

0

Bir kuçük dünyam var içimde benim
Mihnetim ziynetim bana kâfîdir
Görenler dar görer geniştir bana
Sohbetim ülfetim bana kâfîdir

İstemem dünyanın saltanatını
Süslü geyimini Arab atını
Bilirsem Türklüğün var gıymetini
Vetanım milletim bana kâfîdir

İsterdim hayatda duşmanla savaş
Milletime kurban olaydı bu baş
Nasıp değilimiş şehitlik gardaş
Īmānım niyyetim bana kâfîdir

Dünyā geniş olsun ister dar olsun
Yeter ki kalbimde īman var olsun
Her zaman milletim bahtiyâr olsun
Ürütbem mesnetim bana kâfîdir

İçimde beslerim bir böyük ordu
Çınladsın duşmanı yukseltsin yurdu
Azmî zehniyeti Veysel’in derdi
İşte bu niyyetim bana kâfîdir

Büyük Devlet Şeyi…

0

Bekir Çoşkun
Büyük Devlet Şeyi…

“Adamı” diyeceğim ya…

Dilim varmıyor…

*

Televizyona çıkıp “teröristlerin imam hatip okullarının dışındaki okullardan yetiştiğini” size anlattığından hemen bir gün sonra…

Bizim Işık Kansu araştırdı; Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun cinayetlerindeki imam hatip okulu mezunlarının, mahkeme dosyalarındaki isimlerini çıkarıp sıraladı…

Dünkü Cumhuriyet’te…

Gazi Lisesi’nden mezun olmamışlar yani…

*

Birçok insanı domuz bağı ile boğup villaların bodrumuna gömen terör örgütünün sorumlusu ise hem imam hatip mezunu…

Üstelik din öğretmeni…

*

Ama biz sıradan adamlar “Teröristler imam hatip okullarından yetişiyor” diyemeyiz…

Günahtır…

Değil büyük devlet adamlığına…

Adamlığa sığmaz…

*

Kurban olayım, ağırına gitti yaratanın, yalanlıyor işte büyük devlet adamını…

Yine aynı gün:

Afganistan’da bir canlı bomba kalabalığa sızdı, işgalci Amerikalıları havaya uçuruyorum diye üzerindeki bombasını patlattı…

Kendisi ile birlikte 12 kadın-çocuk havaya uçtu…

Amerikalılar sapasağlam…

Bu eylemi Hizbi İslami Partisi üstlendi…

Kim?..

Gülbeddin Hikmetyar…

Hatırlayın artık siz de:

İstanbul’da ağırlayıp koltuğun önünde ve dizinin dibinde oturduğu, o ünlü tarihi fotoğraftaki adam…

Ya dizin dibine oturan?..

İmam hatipten değil de Robert Kolej mezunu çünkü…

*

Ve ne zaman tekbir sesi duysam…

Ya kurşun sıkılıyor…

Ya kafa kesiliyor…

Ya linç…

Ya ateş…

Kan…

Ölüm…

Tümü din adına ve tekbir getirerek…

*

Türkiye; önce insan olmayı öğreten çağdaş laik eğitimi ile az çok dışındaydı bu alev alev cehennemin…

Soktu içine…

Dizlerinin dibine oturarak… Ortadoğu’daki İslamcı terör örgütlerini kucaklayarak… Elin mezhep savaşlarına parmak sokarak… Kanlı iç savaşlara para, silah, militan sunarak…

Yetmedi…

Kendi çocuklarını sürüklüyor ateşe…

“Teröristlerin” hangi okullarımızda yetiştiğini işte buldu size…

*

“Büyük devlet adamlığı” bu kadar…

Büyük mü, küçük mü?..

Artık siz bilirsiniz…

Mars‘ta hayat varmış size ne ulan

0

Cehenneme çevirdiniz dünyayı
Mars’ta hayat varsa size ne ulan
Görmez ise Hanya ile Konya’yı
Gerçeğe kapalı göze ne ulan

Vatandaş nutukla gelince gaza
Efendi doymuyor kul razı aza
Şimdi eski dostlar boğaz boğaza
Daha beter olun bize ne ulan

Oyunda horonu barı severiz
İlla ki vefalı yârı severiz
Huyumuz kurusun zoru severiz
Yolumuz yokuşmuş düze ne ulan

Demlenir gönlünde aşkın mayası
Dağları eritir ozanın yası
Bilgelik böyledir, adamın hası
Susarak konuşur söze ne ulan

Bunca kirlilikte candan bezerim
Kendime sığamam şiir dizerim
Kula tapmam alnım açık gezerim
Kuyruğa eklenmiş saza ne ulan

Yalan yuva yapmış pis dilinize
Şeytan bile şaşar ahvalinize
Rastlanmıyor sizde hayâdan ize
Tükürsem kızarmaz yüze ne ulan

Ozanın kalemi elde gizlidir
Yüreğinin sesi dilde gizlidir
İSYANÎ’m yangınım külde gizlidir
Ben böyle yanarım köze ne ulan

Salih Altun – İSYANÎ @tutiyabibi08

Herkes bir yol tutmuş geçip gidiyor
Yolu kaybedersen ize ne ulan
Yürümeyle yollar aşınmaz derler
Pilin bitti ise dize ne ulan

Dolar-Euro almış başı gidiyor
Bizim para TL bize ne diyor
Gariban fukara bedel ödüyor
Kışın kıçın donsa yaza ne ulan

Birileri cebi doldurmak için
Oynuyor dövizle oldurmak için
Tüylerini tek tek yoldurmak için
Tavuk geliyorsa kaza ne ulan

Herkes bakıyor da gören görüyor
Cebimizde para hergün eriyor
Madem ki yiyenler koyuveriyor
Fasulye suçluysa gaza ne ulan

Ayırmak zor şimdi akla karayı
Lirayla açıyor dolar arayı
Yüzüne gülerek cepten parayı
Çarpan çarpıyorsa faza ne ulan

Küsler birbiriyle barıştı artık
Cephe oluşturup yarıştı artık
Renkler bir birine karıştı artık
Aklar karardıysa boza ne ulan

Politika halkı bölüp ayırır
Başa gelen yandaşını kayırır
Gözünüzü ancak toprak doyurur
Balık kokuyorsa tuza ne ulan

16.09.2018
Avni Temiz

Aleviler yola göre yönetilmelidir

0

Değerli Canlar, Yarenler, Yoldaşlar, Âşıklar ve Sadıklar, Yol talipleri…

Bugün yaşanan tartışmalar, söylenen sözler ve yapılan açıklamalar yalnızca gündelik siyasetin değil, Yol’umuzun, kurumlarımızın ve toplumumuzun içine düştüğü hali de gözler önüne sermiştir. Bizleri yeniden sorgulamaya, hakikat aynasına bakmaya mecbur kılmıştır.

Öncelikle, Fikri Sağlar’ın bir televizyon programında Kılıçdaroğlu hakkında sarf ettiği “Yavuz Sultan Selim’den daha tehlikelidir” sözü terbiyesiz, ölçüsüz ve kabul edilemezdir. Alevi toplumunu derinden incitmiştir. Ancak trajikomik olan, bugüne kadar Sağlar’ın Sivas Katliamı’ndaki şaibeli duruşunu görmezden gelen, onu yıllarca panellere, anmalara davet edenlerin; bugün birdenbire bu söz üzerinden “uyanmış” gibi davranmalarıdır. Bu durum, toplumun değil, makamını korumaya çalışan yöneticilerin samimiyetsizliğini açığa çıkarmaktadır.

İkinci olarak Gazeteci ve akademisyen Dr. Merdan Yanardağ CHP ile ilgili, 15 Eylül “Mutlak butlan” Adı verilen “Kayyum” İstemli mahkeme öncesi bir cümle söylemiş, otuz saniye sonra sözüne açıklık getirmiş, yanlış anlamaları önlemek için de düzeltmiştir. Ayrıca yanlış anlaşılma varsa da Alevilerden özür dilerim demiştir.
Ancak toplam 16 dakikalık konuşmanın sadece 40 saniyesini cımbızla alarak, çarpıtarak, anlam ve bağlamından kopararak Merdan Yanardağ aleyhine başta Nedim Şener ve havuz medyası linç kampanyası başlatmıştır. Burada amaç hem TELE1 kanalının bir bahane ile kapatılması ve Merdan Yanardağ’ın itibarsızlaştırılmasıdır.

Ne yazık ki bazı kurum yöneticilerinin aceleci, ferasetsiz açıklamaları bu oyuna malzeme olmuş, düşmana koz verilmiştir.

Oysa hepimiz biliyoruz ki; Alevilerin kendi genel kurullarında birbirine söylediği sözler çok daha ağırdır. Dolayısıyla mesele bir cümlenin aşırılığı değildir. Asıl mesele, kurumlarımızın içine düştüğü tıkanmışlığın, liyakatsizliğin ve çözülmenin üzerini örtme çabasıdır. Bu bahane, yöneticilerin kendi iç hesaplaşmasını gizlemek için kullandığı bir perdeye dönüşmüştür.

Birinci bildirileriyle düşmana malzeme verenler, ikinci bildiride “düzeltme” adı altında yeni bir çelişkiye imza atmış; “hem arkasındayız, hem düzeltiyoruz” diyerek meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Bu da TELE1’in kapatılma ihtimalini büyütmüş, toplumun nefes aldığı kanalları daha da tehlikeye atmıştır.

Tüm bu tablo bize şunu göstermektedir:
Kurumlarımız Yol’a göre değil, kişisel çıkarlara göre yönetilmektedir. Ortak akıl yerine benmerkezcilik, istişare yerine dayatma hâkimdir. Oysa Yol’da benlik kurttur. Yol, ikrarla, rızalıkla yürünür. Bugün ise yöneticilerin makamlarını koruma refleksi, toplumun özgürlük mücadelesinin önüne geçmektedir.

Artık yapılması gereken bellidir:
Bu tabloyu yaratanların tek görevi, bu toplumun önünü açmaktır. Alevi toplumunun birliğini ve bütünlüğünü sağlayacak, hak ve özgürlük mücadelesini yeniden örgütleyecek, Aleviliğin özgürleşme mücadelesini daha yukarı taşıyacak liyakatli kadroların önünü açmaktır. AABK inanç, Yol ve Erkân Kurulu Başkanı olarak tavsiyem;
vakit kaybetmeden olağan veya olağanüstü genel kurulların yapılması, toplumun rızalığıyla seçilecek ehil yöneticilerle kurumlarımızın yeniden inşa edilmesidir.

Unutmayalım: Gerçek çözüm, Mervanın oyununa gelmekte değil; Yol’a, erkâna, rızalığa uygun bir örgütlülük inşa etmektedir.

Gönül kalsın, Yol kalmasın….
Yol cümleden, cümlemizden uludur hakikati ve gerçeği ile….
Ecevit Emre

Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşekti

0

Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşekti
Türk; Koçi Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi…
Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı…
Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi…
Türk; Nef-i’ye göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı…
Türk; Baki’ye göre, kabaydı…
Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi…
Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi…
Türk; Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu…
Türk; Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı…
Türk; Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi…
Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi…
Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı…
Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı…
Türk; Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı…
Türk; Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü…
Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim!
Osmanlı…
– Ermenilere, “Millet-i Sadıka”…
– Araplara, “Kavm-i Necip”..
– Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı.
Peki, Türk kendini nasıl görüyordu?
Türk’ün hali
“İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:
‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler.
Türklüğü kabul etmiyorlardı.
Halbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusu’ydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.
Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(…)
Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.
Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”
Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam” kitabında böyle anlattı Türkleri…
Vatandaşlık Bayramı
Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı:
“Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda ‘Türk’, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve Osmanlı idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti.
‘Vatan’ sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum.
Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık…”
Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:
Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıali’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti; ve Türklere, “İdrâki biidrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!)
Oysa…


TÜRK; ATATÜRK’E GÖRE, YILDIRIMDI, KASIRGAYDI, DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞTİ. BU SEBEPLE…
91 YIL ÖNCE…
TARİH: 23 MAYIS 1928.
TBMM, 1312 SAYILI TÜRK VATANDAŞLIĞI KANUNU’NU KABUL ETTİ. BÖYLECE…
ASIRLARDIR HOR GÖRÜLEN TÜRK, YURTTAŞLIK PAYESİYLE ONURLANDIRILDI.
OSMANLI İLE CUMHURİYET FARKI Buydu.
Soner Yalçın

Yort ey gönül sen bir zaman âsûde fariğ hoş yürü

0

Yort ey gönül sen bir zaman âsûde fariğ hoş yürü
Korkma kayıkma kimseden gussa vu gamdan boş yürü
Hakıykata bakar isen nefsin sana düşman yeter
Var imdi nefsin ile uruş savaş tokuş yürü
 
Nefstir eri yolda koyan yolda kalır nefse uyan
Ne işin var kimse ile nefsine kakı boş yürü
Diler isen bû dünyanın şerrinden olasın emin
Terkeyle bû kibr u kini hırkaya gir derviş yürü
 
İster isen bû dünyede ebedî sarhoş olasın
Aşk kadehin dolu getir oniki ay sarhoş yürü
Kimse bağına girmegil kimse gülünü dermegil
Var kendi ma’şûkun ile bahçede ol alış yürü
 
Gönüllerde iğ olmagıl mahfillerde çiğ olmagıl
Çiğ nesnenin ne dadı var gel aşk oduna piş yürü
Yunus imdi hoş söylersin dinleyene şerheylersin
Halka nasihat satınca er ol yoluna koş yürü
 
Koşmak – Asude: Sakin – Fariğ: Aldırış etme – Kayıkms Tasa, üzüntü, sıkıntı – Gam: Tasa – Kakı: Kız, öfkelen – Şerr: i Kibr: Gururun fazlası – İğ: iplik saran araç – Mahfil: Toı Şey – Şerh: Açıklama.

Müslümanlar zemâne yatlı oldu

0

Müslümanlar zemâne yatlı oldu
Helâl yenmez haram tay metli oldu

Okuyan Kur’an’a kulak tutulmaz
Şeytanlar semirdi kuvvetli oldu
 
Harâm ile hamir tuttu cihanı
Fesâd işler eden hürmetli oldu

Kime kim Tanğrı’dan haber verirsen
Bakır bâşın salar huccetli oldu
 
Şagrid üstâd ile arbede kılar
Oğul ata ile izzetli oldu

Fakirler miskinlikten çekti elin
Gönüller yıkıban heybetli oldu
 
Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkın başına zahmetli oldu

Tutulmaz oldu Peygamber hâdisi
Halâyık cümle Hak’tan utlu oldu
 
Yunus gel aşık isen tövbe eyle
Nasûh’a tövbe ucu kutlu oldu