Pazartesi, Nisan 6, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 80

Dün gece düşümde bir dergah gördüm

0

Dün gece düşümde bir dergah gördüm
Gül açılmış dikenleri har değil
Şikayet olmasın gül yüzlü yare
Geldim geçtim eğlenecek yar değil

Karşıdan karşıya Buğa karırsın
Kasavet gönlümün gamın alırsın
Beni görüp perde ardın durursun
Kaçma dilber kaçma varan kör değil

Elim ile dikticeğim söğüdü
Öğüdü başıma versem ne idi
Kınamazlar güzel seven yiğidi
Güzel sevmek koç yiğide ar değil

Karac’oğlan der gez ili yurtları
Konuşalım başa gelen dertleri
Sevmeseydim senin gibi sertleri
Ah neyleyim akıl başa yar değil

https://youtu.be/5EPPUxBY7OU

DİVAN’ÜL LÜGATİ’T TÜRK İÇİN ÖLDÜRÜLEN BİLİM ADAMLARI

0

Kaşgarlı Mahmud’un kaleme aldığı meşhur eseri Divanü Lügati’t Türk’ü tercüme etmek isteyen çok sayıda Türk bilim adamı Rus ve Çinliler tarafından öldürüldü. İşte Rus ve Çinliler tarafından katledilen Türk bilim adamları…

Dünya üzerinde bir kitap, basımı için bu kadar çok sayıda bilim adamının can vermesine sebep olmamıştır. Bu kitabın ismi; Divanü Lügati’t Türk, yazarı da büyük bilgin Kaşgarlı Mahmud… Bu sene 1000′nci doğum yılı kutlanan ve 2008 yılı da kendi yılı ilan edilen Kaşgarlı Mahmud’un Türkçe’nin ilk büyük sözlüğü ve ilk Türk ansiklopedisi olan Divanü Lügati’t Türk, tam 800 yıl boyunca ortada yoktu; tıpkı bir diğer kitabı Kitab’ül Cevahir gibi…

Divan-ı Lügat’it Türk, geçtiğimiz yüzyılın başında, Ali Emiri tarafından bulundu. Avrasya Yazarlar Birliği Genel Başkanı Yakup Deliömeroğlu, kitabın bulunuşunu şöyle anlatıyor: “Kitabı sahaflarda Ali Emiri Efendi buldu. Ali Emiri Efendi, kitabı satın aldığında duyduğu sevincini şu şekilde dile getirir: ‘Bu kitabı aldım; eve geldim. Yemeği içmeği unuttum… Bu kitabı sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığındaki elmaslara, zümrütlere değişmem.’ Büyük bir coşku içinde olan Ali Emiri Efendi kitabını kimseye göstermek istemedi. Hem kitabı kıskanıyor ve hem de kaybolmasından endişe ediyordu. Devrin ünlü simaları Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü gibi şahıslar, Ali Emiri Efendi’nin Divanü Lügati’t Türk’ü bulduğunu işitmiş ve görmek istemişlerse de Ali Emiri Efendi onları kitaba yanaştırmamıştı. Kitabı sadece çok güvendiği Kilisli Rıfat Efendi’ye gösteriyordu.

Ali Emiri Efendi satın aldığında, kitap hırpalanmış ve yıpranmış bir vaziyetteydi. Şirazeleri çözülmüş, formaları dağılmış, sayfaları birbirine karışmış ve numaraları da yoktu. Bu sebeple kitabın eksik mi, tam mı olduğu belli değildi. Ali Emiri Efendi bunun tespitini Kilisli Rıfat Efendi’ye yaptırdı. Kilisli Rıfat Efendi, iki ay müddetle kitabı üç kere okudu, karışmış sayfaları yerli yerine koydu ve numaralandırdı. Daha sonra da kitap Matbaa-i Amire’de üç yıl süren bir maceranın ardından basıldı.”

Yakup Deliömeroğlu, kitabı kendi dillerine tercüme etmek isteyen çok sayıda Türk bilim adamının da bu yolda Rus ve Çinliler tarafından şehit edildiğini söylüyor. İşte Rus ve Çinliler tarafından katledilen Türk bilim adamları…

Dîvân ü Lügati’t Türk’ün Türk dünyasında ilk tercüme girişimi Azerbaycan’da oldu. Sovyet Bilimler Akademisi’nin Azerbaycan Şubesi, bu iş için Halid Said Hocayev’i görevlendirir. Hocayev, 1935-37 yıllarında bu görevi tamamlar. Fakat Hocayev ve yardımcılarının başarısının mükafatı, ölüm olur.

1937 yılında bu kez meşhur Uygur şairi Kutluk Şevki ve eğitimci şair Muhammed Ali Dîvân ü Lügati’t Türk’ü Uygurcaya tercüme ettikleri için katledilirler ve bütün çalışmaları yakılır. Kutluk Şevki, hac yolculuğu sırasında uğradığı İstanbul’dan Kilisli baskısını alarak ülkesine götürmüştür. Bilim dünyasına hizmet için giriştikleri iş, kendi sonlarını hazırlar.

Uygurlar, 1944 yılında Şarki Türkistan Devleti’ni kurduklarında, ilk iş olarak Dîvân ü Lügati’t Türk’ün tercümesi işine girişirler. Bu iş için meşhur âlim İsmail Damollam görevlendirilir. Birinci cildin tercümesi tamamlanmıştır ki, Rusya ile Çin anlaşarak Şarki Türkistan Devleti ortadan kaldırılır ve İsmail Damollam öldürülür. Şarki Türkistan’ın Kızıl Çin tarafından işgal edilmesinden sonra Uygur bölgesinde Sinjang Özerk Yönetimi kurulur. Kaşgar bölgesinin Valisi Seyfulla Seyfullin, maddi kaynak da ayırarak tanınmış şair ve tarihçi Ahmed Ziyaî’yi, Dîvân ü Lügati’t Türk’ün tercümesi için resmen görevlendirir. 1952-54 yılları arasında Divanın tercümesi tamamlanır ve Pekin’e basılması için gönderilir. Baskının giderleri de Kaşgar valiliği bütçesinden ayrılmıştır. Ancak Pekin “karşı devrimcilik ve milliyetçilik” suçlamaları ile Ahmet Ziyaî’yi 20 yıl ağır hapse mahkûm eder ve Ziyaî cezaevinde işkence altında can verir, divanın bütün tercümeleri de yakılır.

Yılmayan Uygurların bir başka girişimi, 1960-63 yıllarında, Çin İlimler Akademisi Şincang Bölümü Müdür Yardımcısı Uygur Sayrami tarafından hayata geçirilir. Fakat hem Sayrani yardımcılarıyla birlikte öldürülür hem de tercümenin metinleri yakılır.

Uygurların Divan’a merakı bütün bu olanlara rağmen azalmamakta aksine artmaktadır. Halkın ve aydınların yoğun isteği ile Dîvân ü Lügati’t Türk İbrahim Muti’in yönetiminde Abdusselam Abbas, Abdurrahim Ötkür, Abdurrahim Habibulla, Abdulreşit Kerim Sait, Abdulhamit Yusufi, Halim Salih, Hacı Nur Hacı, Osman Muhammed Niyaz, Emin Tursun, Sabit Ruzi, Muhammet Emin ve Mirsultan Osmanov’dan oluşan 12 kişilik komisyon tarafından tercüme edilir. Bu tercüme ile Divan, 1981-84 yıllarında Urimçi’de 3 cilt halinde ve 10 bin nüsha basılır.

Divan’ül Lügat’it Türk, Kazakistan ve Azerbaycan’da ise SSCB’nin yıkılışından sonra yayınlanabildi.

Dr. Fahri Solak (Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi)

Şehr-i glüstanı gezip

0

Şehr-i Gülistanı gezip
Hak Rızası, pazar ettim
Aşk-ı Engür ile ezip
Alanlara nazar ettim

Denk geldim bir güzel söze
Öyle baka kaldım yüze
On sekiz bin âlem göze
Seyranımda gezer ettim

Güneş ile Semah olup
Dört kapıya sevgi dolup
Orda hakiki sır bulup
Her halimi yazar ettim

Ser veririz sır vermeyiz
Yad-ı illere sermeyiz
Rızasız bağa girmeyiz
Ben kendimi kazar ettim

Bu pazarı güzel görüp
Güzelline sevgi örüp
Seven gönüllere girip
Kul Öksüz’ü hezar ettim

Âşık Mustafa Öksüz

Bu topraklar eylülde hep efkar kokar

0

Bu topraklar Eylül’de hep efkar kokar…

“Kendini bildiysen işte yol dedi/ Git garibim can yoldaşını bul dedi/ Kendini bilene malum hal dedi/ Bunları hep bana duyuran ana…”

Yusuf Yavuz
Anadolu toprak gönüllü insanların yurduydu. Maveraünnehr’den, Horasan’a, Rey’den Doğu Anadolu platolarına süren uzun yürüyüşün soluklandığı Orta Anadolu toprakları, Asya’nın kor ateş kızıl güllerinin de yeniden yeşerdiği bir coğrafya oldu…

İhtişam tutkunu Selçuklu sultanları, soylu Türkmen Beyleri, hırslı Moğol hakanlarını gördü Abdallar. Yalan dünyaya vermedikleri yüzlerini, yaradanın, yaradılanın sırlarına döndüler.

Zahiridekine bel bağlamayıp, batınidekine açtılar özlerini. Kendini yermeyi, ‘yar’ aşkının bir gereği bildiler. Melami olup, hırkalarını kendileri giydiler…

Yürüdüler…

Günü geceye, geceyi sabaha ulayıp bu coğrafyanın her karışını tezeneleriyle sürdüler…

Şimdi gebedir bu toprak, Çiçekdağı, Konya Ovası, Afyon bozkırları gebedir ağıt’a bozlağa.

‘Haymeana’ Ovasına gölgesi düşen turnalar yoldaşı kara leylekler…

Seyyid Battal’ı, Üryan Baba’yı selamlayıp duran kara kartallar…

Frig dervişlerini, Amorium’u, Hoca Nasreddin’i anlatıp duran tarla kuşları…

Augustus’u Hacı Bayram’a, Tanrı Men’i Aziz Paul’a ulayan o ulu akış…

Ve zaman, Horasan’dan getirip bozkırın üstüne yaydı Kırtılları. Davulu zurnaya, düğünü bayrama bağladı. Bir telden bir gönüle, bir gönülden koca dünyaya yol eyledi Anadolu’nun orta yerini.

Yürüdüler, acıyı bal, balı zehreyleyerek. Boz eşekleri, ala ‘habeleri’, kara gövdeleriyle ayın aydınlığında Anadolu’yu bozlak tarlasına çevirdiler. Son nefeslerine kadar, nefessiz kalıncaya kadar hep bir türkü havalandırdılar.

Bu yüzden bu topraklar Eylül’de hep efkar kokar…

Dünyanın üzerinde asalak gibi yaşayanların birbirini yediği zamanın ırmağında, dünyayı sırtına alıp dolaşan o Abdallardan biri de Neşet Ertaş’tı…

İnsanın topraktan geldiği, toprağın insandan öldüğü bu yalan dünyanın tek gerçeği olan sonsuz enerjiyi, ruhu bir çırpıda anlatıp gitti.

Toprak, heybesine alıp götürdü büyük ustayı. Götürüp sırlar deryasına kardı.

Gönül coğrafyamızın en güzel dağlarından beslenen ırmaklar gibi ruhumuza akıp duracak, zaman durdukça:

“Hakkın var ettiği cansız ruhum ben
Hakkın emri ile girdim bir cana
O an hissettirdi canı cananı
Şu beni rahminden yoğuran ana

Rahminden ben anama uyarak
Onun duyduğunu bende duyarak
Birer birer günlerimi sayarak
Getirdi dünyaya doğuran anam

Bir ruh iken girdim bir can içine
Karıştım o anda her can içine
İncittim bir canı dedi suçum ne
O anda şu bana bağıran ana

Aslı toprak bütün canlar hak dedi
Canlar aynı candır ruhlar çok dedi
Suçlu ruhtur canın suçu yok dedi
Şu beni yanına çağıran ana

O zaman kendimi bildirdi bana
Ben nasıl kıyarım hak olan cana
Gayrı memesini vermedi bana
Şu beni sütünden doyuran ana

Kendini bildiysen işte yol dedi
Git garibim can yoldaşını bul dedi
Kendine bilen malum hal dedi
Bunları hep bana duyuran ana…


Kendi sesinden dinlemek için:
https://www.youtube.com/watch?v=2YrkcfCM7vc


Bozkırın Tezenesi’nin, on yıl önce hakka yürüdüğü 25 Eylül 2012 günü, onu uğurladığım yazıyı okumak için:
https://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/ayaklar-turabi-gocerse-ayaklar-basa-gecer-gonul-dagimiz-yikildi-haberi-60040

Hakka yürüyüşünün 13. yıl dönümünde bozkırın tezenesini saygı ve özlemle anıyoruz…

Ervah-ı ezelde Leh-ü kalemde

0

Ervah-ı ezelde levh-ü kalemde
Herkese bir türlü ihsan ederler
Kimi gam çeker de hayal babında
Kimini tahtında sultan ederler

Adamın söz ile bağrın ezerler
Aheste aheste raha dizerler
Elden ele kaptan kaba süzerler
Yuğururlar sonra insan ederler

Gene tazeledin köhne yaramı
Herkesin bir guna arzu meramı
Kimse görmez gözündeki keranı
El gözünde çöpü destan ederler

Sümmani değilsin her işe agah
Geçer gençlik fayda vermez ah ü vah
İstersen geda ol ister padişah
Sonunda hak ile yeksan ederler

Aşık Sümmani
Narman

Evliya cemine azmeden sofu

0

Evliya cemine azmeden sofu
Düz yolu koyup da sarpa kaçarsın
Muhammed Ali’nin yüce yolunu
Gelmiş saf talibe pinhan edersin

Yol budur deyip de sürek sürersin
Cahili kinliyi başa derersin
Yılda bir hayvanın kanına girersin
Aklın boynunun borcunu ödersin

Gel benlik eyleme nefsini öldür
Hak yoluna canın armağan getir
Kin ile kibiri aradan kaldır
Bunca vebal dolu yükü nidersin

Senin elindedir şer ile hayır
Nefsi emareden özünü ayır
GÜZİDE söyler ki kendini kayır
Neyleyip de halkın zemmin edersin

Evvel baştan Muhammed’e salavât.

0

Evvel baştan Muhammed’e salavât.
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru.
Ecel gelip ömür gülü solmadan,
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru.

Hasan-Hüseyin Ali’nin oğulları,
Şehitler yoluna giderler doğru.
İmam Zeynelâbâ Hüseyn’in oğlu,
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru.

İmâm-ı Bâkırdan vuralım demi,
Cafer-i Sâdık’tan aldım erkânı
İmam Mûsâ kaldır gönülden gamı,
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru.

İmam-ı Rızâ’dan olsun hidâyet,
Takî ile Nakî kılsın inâyet.
Ol Hasan Askerî şâh-ı vilâyet,
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru.

Pir Sultan Abdâl’ım söyledi heman,
Yezid’in kalbinden gitmedi güman.
Âhir nefesinde Oniki İmam,
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru.

Gönül ne durursun elden geldikçe

0

Gönül ne durursun elden geldikçe
Yine bir mürşide varmadan olmaz
Aman mürvet deyü sen de yüzünü
Yine bir mürşide varmadan olmaz

Mürşidini bulur gezen arayı
Kırklar arasında bulur çâreyi
Ne kadar okursan aktan karayı
Yine bir mürşide varmadan olmaz

Bu dünyada sen çok yaşlar yaşarsın
Bilip dört kitabın dersin açarsın
Her harfine bin bir mânâ verirsin
Yine bir mürşide varmadan olmaz

Halil Kâbe yaptı oldu ya delil
Vardı varan kaldı varmayan melil
Muhammet’e rehber oldu Cebrail
Yine bir mürşide varmadan olmaz

Pir Sultan’ım bu durakta dur dedi
Hazret-i Muhammet Ali er dedi
Bunu bilmeyenin işi zor dedi
Yine bir mürşide varmadan olmaz

Her seher vaktinde cümbüşe geldim.

0

Her seher vaktinde cümbüşe geldim.
Dağlar yâ Muhammed, Ali çağırır.
Erenler meclisi bağ-ı gülistan.
Güller Yâ Muhammed, Ali çağırır.

Vird verilmiş gökyüzünde kuşlara.
Bak gözümden akan kanlı yaşlara.
Sular yüzün vurur taştan taşlara.
Çağlar yâ Muhammed, Ali çağırır.

Âşık olan gelir derdin üsteler.
Ona kâil olmaz kâmil ustalar.
Dertliler de gelir derman isterler.
Sağlar yâ Muhammed, Ali çağırır.

Pir Sultan Abdâl’ım çoktur âşığı.
Âşık olanların yanar ışığı.
İmam Hasan-Hüseyin’in beşiği.
Sallar yâ Muhammed, Ali çağırır.

Hak nasip eylese dergâha varsam,

0

Hak nasip eylese dergâha varsam,
Bir dem divanında dursam yâ Ali.
Eğilsem dizine niyâz eylesem,
Yüzüm kademine sürsem yâ Ali.

Yüzüm kademine sürdüğüm zaman,
Zerrece gelmezdi gönlüme güman,
Şâhım düldülüne bindiğin zaman,
Önünce Kanber’in olsam yâ Ali.

Kanber gibi hizmetinde götürsen,
Bir dem ağlatıp, bir dem güldürsen,
Çekip Zülfikâr’ı beni öldürsen,
Elim eteğinden kesmem yâ Ali.

Keser miyim eteğinden elimi?
Kabul ettim Hak yolunda ölümü,
Doğru sürün erenlerin yolunu.
Mümin canlarından olsam yâ Ali.

Mümin olan neresinden bellidir?
Hakkı söyler nefesinden bellidir.
Erenler bağının gonca gülüdür.
Tomurcuk güllerin dersem yâ Ali.

Pir Sultan’ım beni mihman götürsen,
Götürsen de ayn-i cem’e yetirsen,
Dizini dizime vursan otursan,
Doyası yüzüne baksam yâ Ali.