Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Dilimizsin öğretmenim sen bizim

0

Öğretensin yazdıransın lehçeyi
Elimizsin öğretmenim sen bizim
Yetmiş dili konuşturan Türkçeyi
Dilimizsin öğretmenim sen bizim


Topraktaki nişan bayraktaki kan
Bölünmez bütündür vücuttur vatan
Petekler boşalmış soframız yavan
Balımızsın öğretmenim sen bizim


Gönlün bir deryadır yüzünse şafak
Şafakta nöbette Mehmetçiğe bak
Bir doğa içinde en yeşil yaprak
Dalımızsın öğretmenim sen bizim


Bir nesil e şekil veren haz veren
Dikenleri gül yapmaya söz veren
Dünya nimet tatsız aşa tuz veren
Kolumuzsun öğretmenim sen bizim


Cehalet uğruna verdiğin savaş
Göklere yükselir eğmediğin baş
Gönlün kurutmasın gözündeki yaş
Selimizsin öğretmenim sen bizim


İlmin mekik oldu uzay çağına
Girdin ışık tuttun gönül dağına
Tez yetiş sevginin son durağına
Gülümüzsün öğretmenim sen bizim


Öğretmen kutsaldır bir cesur yürek
Her yürekte aynı sevgiler gerek
Velhasıl emektar bir orta direk
Halimizsin öğretmenim sen bizim


Garip YADİGAR’IM yazdığı derya
Gönül bahçesidir gezdiği derya
Okumuş her canın yüzdüğü derya
Gölümüzsün öğretmenim sen bizim


OZAN GARİP YADİGAR 24 kasım 1999

Sen en iyisi yukarı ALEVİ köylerine git onlarda okuyan çokdur

0

Biz çocukken çok fakirdik diyerek söze başladı. Öyle böyle bir fakirlik değildi bizimkisi gözleri doldu hadi şurada bi yerde oturalımda anlatayım sana içinden geldi valla,hiç kimseye anlatmadım şimdiye kadar

Başım üstüne çok merak ettim dinlemek istiyorum sizi dedim

Yıl 1980 li yıllar köyümüzde okul olmadığı için babam köyden 80 km uzaktaki ilçede yatılı okula yazdırdı beni 7-8 yaşlarındaydim doğru dürüst Türkçe bilmiyordum, anam bir kelime Türkçe bilmezdi köyümüzde herkes Kürtçe konuşurdu anam ve babam okuma yazması yoktu ,neyse yatılı okula başladım ilk zamanlar her gece yorganın altında saatlerce için için ağlardım ,sadece 15 tatilde ev izni vardı ,neyse uzatmayım iyi kötü okul bitti
okulda çok başarılıydım hocalarım üniversiteye mutlaka hazırlan ihmal etme sakın sınava gir diye her zaman tembih ederlerdi beni.

Babam köyün çobaniydi iki kardeşim daha vardı üstte yok başta yok

Babama üniversiteye hazırlanmak için kitap lazım diyemedim çünkü biliyorum parası yoktu desem üzülecek kahır olacak çünkü çok istiyordu benim okumamı,
Anama dedim
Ana çevre köylerde üniversiteyi kazanan varmı? Son iki yıldır bi sorsan
Anam tamam bi sorayım soruşturayim oğul dedi
Ertesi gün anam yukarı köyde bi kız çocuğu geçen yıl üniversiteyi kazanmış dedi .

Hadi ana kalk gidelim onun kitapları almam lazım inşallah atmamıştır,
Ertesi gün anamla yayan olarak bide yaz günü sıcak, ayağımda kara lastik var çorapsız terliyor zırt bırt çıkıyor ayağımda

Yoksuluk diz boyu çobanlık yaptığım için kumral olan saçlarımın uçları güneşte yanmış sarı bom boz olmuşum yolda ayağımı pişirdiği için kara lastiği elime almışım çıplak ayakla üniversiteyi kazanan kızın evine gittik ,
Anam durumu anlattı sıkıla sıkıla mahcup , hayırlı olsun sizin kız üniversiteyi kazanmış bizim oğlan da sınava girecek varsa eski kitaplarını bize verseniz dedi ,
kızın anası bi sorayım kıza dedi ,kızı çağırdı “kızım eski kitaplarını istiyorlar “
kız okuyan kim diyerek pencereden Seslendi
Ben dedim
Senmi? !
Senmi üniversite kazanacan
şunun kılığına kıyafetine bak hele
Sen git çobanlık yap sana kitaplarımı verip heba etmek istemiyorum dedi.

Başımdan aşağı soğuk terler aktı

Anam : hadi oğul gidelim ağlamaklı bir sesle
Geri dönerken yolda bi arkama döndüm ki anam ağlıyor
Ana kurban olam ağlama sana söz ben o üniversiteyi kazanacam sen üzülme yeterki,

Köye döndük gece hiçuyku tutmadı beni
Sabah erkenden kasabaya doğru yola çıktım bu sefer, yalın ayak çünkü kara lastik çok sıkintiydi
Kasabaya gittim herkese soruyorum
” bu yıl üniversite kazan varmı bildiğiniz”
Kimsede net bir cevap yok
Bir amca yanına çağırdı beni durumumu anlattım okumak istediğimi söyledim,
Düşündü bana bak oğul dedi buralarda okuyan pek yok
Sen en iyisi yukarı ALEVİ köylerine git onlarda okuyan çokdur ,bulsan bulsan oralarda bulursun aradığını dedi

Peki amca nasıl giderim o köylere dedim

Aha şurada traktörler var o köylulerin dedi

Gittim bi traktörün romorkuna atladım yorgunlukta uyuya kalmışım gözümü açtığımda bi köyün içine giriyoruz traktörcu benim farkında bile değil gitti köyün meydanında durdu stop etti evine gitti .
Bende İndim aşağı traktörün tekerinin yanına çöktüm, ne kadar oturdum bilmiyorum ,
Birden Omuzuna bir el değdini fark ettim

Sende kimsin oğul ne yapayorsun burda ano Kurban dedi yaşlı teyze.
Bende durumumu anlattım teyzeye
Teyze: oyy ben kurban olam sana dedi ve seslendi bütün köye
Herkes başına toplandı tam iki çuval test kitapi vs topladılar bana hatta birazda para verdiler traktörcude beni ta bizim köye kadar getirdi bıraktı
Sınava 2 ay vardı bir taraftan çobanlık Bir taraftan sürekli ders çalışıyordum ,
Sınav günü geldi çok heyecanlıydım sabah erkenden şehre gitmek zordu belki geç kalırım diye anam bana biraz azık çıkını yaptı,gece şehre giden bir arabayla sınavın yapılacağı okulun yanında indim okulun duvarının dibinde sabahladim,

15 gün sonra köye bir resmi araç geldi ben koyun yayiyordum babamı sormuşlar ,
Oğlun nerede
Babam : davarin önünde hayırdır
Oğlunu görmemiz lazım çağıra bilirmiyiz
Kardeşim abi abi muhtar senı çağırıyor dedi
Köy meydanında bir kalabalık gördüm sadece yaklaştim hayırdır dedim heyecandan dilim dönmüyor ,hayır evlat hayır
ÖSYM Türkiye birincisi oldun gözün aydın 500 tam puan ..

📝

 /Mehmet Öztürk /Ankara

Karadır kaşınız yaydan inc’olur

0

Salına salına gelen güzeller
Tanrı selamını almaz mısınız
Mevla’m sizi süs için mi yaratmış
Hoş bir eda ile gülmez misiniz

Gurbete gidenler azığın alır
Kimisi gitmeyip sılada kalır
Kimi sevap için kâbeye varır
Kâbe kapınızda bilmez misiniz

Karadır kaşınız yaydan inc’olur
Bugün dünya yarın ahret nic’olur
Bir gönül tavafı yüz bin hac’olur
Gönülleri tavaf kılmaz mısınız

TÜCCARİ’yim bunca derdi niderim
Başım alır diyar diyar giderim
Yarın mahşer günü dava ederim
Siz mahşer yerine gelmez misiniz

Aşıklar Sultanı Aşık Tüccari

Sait KÜÇÜK

 Kuzeydoğu Anadolu’da serhat şehir Kars’ın yetiştirmiş olduğu, döneminin en usta ve en büyük aşığı olan Tüccari, 1720 yılında Selim ilçesinin şimdiki adı Büyükdere olan Tiknis köyünde doğmuş, 1805 yılında vefat etmiştir.

1744 yılında, Kars Kalesi’nin kuşatımı sırasında, Nadir Şah ordusundan ayrılarak, Kars köylerini yağmalayan İran akıncıları, Tüccari’nin Selim’in Büyükdere (Tiknis) köyündeki evini de yağmalayıp, genç ve çok güzel karısını da tutsak alır.

Karısı güzel olduğu için, Nadir Şah’ın sarayına alınır. Tüccari ise, karısını saraydan kurtarmak için, kendinin Hak Aşığı olduğunu, ispat edebilme amacı ile, bir hafta süre ile her gece bir türkülü hikaye dizer.

Sonunda karısını kurtarır. Geri dönerken, salgın çiçek hastalığına tutulup iki gözünü de yitirir ve kör olur.

Aşık Tüccari bu duruma düştükten sonra, 1828 Kars Muharebesinde birçok yararlıklar göstermiş, Kars Eyaleti’nde “Müsellim” (Vali – Kaim makam) bulunmuş olan Abo-Ağa isimli, Zihni mahlaslı halk şairimizin büyük desteğini görür. Gördüğü bu insanlıktan dolayı da Abo-Ağa’nın kahvesinin içine koyulan zehirle zehirlenmesini önler.

Divanları, Tecnisleri, Destanları ve hikayeleri ile tanınan Tüccari, Ahıska’ya gözlerinden tedaviye giderken, yolda Seyahat Destanını ve bir çok koşmasını yazar.

Kars’ta bir kış boyunca yaygın olarak söylenen yedi hikayenin de sonunda, aşık ve maşukun buluşamadığına üzülen saz aşıkları, Ustad diye niteledikleri Tüccari’nin başkanlığında, Allahuekber dağının güney eteğinde ki örenleşen Karahaç köyünde toplanır ve hikayelerin sonuna ekleme yaparak, sevgilileri buluştururlar. Kerem ile Aslı hikayesi yaygın olarak bilindiğinden özüne dokunulmaz.

Gözleri kör iken, Kars Beylerbeyi Ahmet Paşa’nın (1874 de Kars’a tayin edilen Kütahyalı Ahmet Paşa) dillere destan olan kızına mecazi aşık olduğu, bu yüzden denendiği ve 85 yaşlarına kadar yaşadığı kendi yazılarında geçmektedir.

Yaşadığı dönemde “Ustad” diye anılan Tüccari hakkında ki ilk yazı Kars’ta 1939 yılında yayınlanan Doğuş Dergisi’nde ki bir inceleme yazısıdır. Prof. Dr. Mehmet Fahrettin Kırzıoğlu, Nejat Birdoğan, Karslı M. Kuzu, Salih Şahin gibi araştırmacılar bilgi vererek şiirlerini yayınlamışlardır.

Son yıllarda ise TRT İzmir Müdürlüğünde memur olarak çalışan ve Tüccari ile aynı köylü olan Murtaza Çiçek, geniş çapta araştırmalar yapmaktadır. Yaptığı bu çalışmalar tamamlanınca Aşık Tüccari adına bir kitap yayınlayacaktır.

Murtaza Çiçek, araştırmalarında Tüccari’nin asıl adının ne olduğuna şimdilik ulaşamamış fakat Tiknis köyünden göçerek İzmir’e yerleşmiş olan köyün yaşlılarından edindiği bilgilere göre Tüccari’nin sülalesi Kotolar lakabı ile anılmakta ve Şenkaya soyadını taşımaktadır.

Bu büyük aşık için bundan sonra yapılacak araştırmalar onun hayatını, şiirlerini ve hikayelerini daha da gün ışığına çıkaracaktır.

Tüccari’nin türkü makamlarının derlenmesinde ve türküleşmemiş şiirlerinin bestelenmesinde ise TRT İzmir Müdürlüğü Halk Müziği Sanatçısı Zeki Çiçek’in büyük emekleri görülmektedir.
Şiirlerinin çoğu derlenemeden yitip giden Aşık Tüccari’nin kayıtlara geçmiş şiiri pek azdır. Halk şiirinin zor dallarından olan Divan ve Tecnis dalında Tüccari pek usta ve hünerlidir.
Kars ve çevre aşıklarının okudukları “Derbeder” makamının yaratıcısı olan Aşık Tüccari aynı zamanda Yaralı Mahmut, Tahir İle Zöhre gibi hikayelerin kaynak kişisidir. Kendisinin dizmiş olduğu Eşref Bey adlı bir de hikayesi mevcuttur.

Gerçek adının ne olduğu bilinmeyen aşığın şiirlerinde mahlası Tüccari olup bazı kayıtlarda ise Ticari olarak geçmektedir.

Oğuz Türkmenlerinden olan Tüccari’nin Alevi/Bektaşi olduğu, bu inanç içerisinde yetiştiği ve Garip Musalı ocağına bağlı olduğu bilinmektedir. Tüccari’nin köyünde oturan Türkmenlerde Alevi olup aynı ocağa bağlıdırlar.

Bilindiği gibi Alevilik inancı, Hazreti Ali’nin oğlu İmam Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesine çok önem verir. Bu inanç ve önem ile Aşık Tüccari; Kars-Arpaçay’dan Nebi Polat’ın Murtaza Çiçek’e gönderdiği “Kırmızı” adlı şiirinde Kerbelâ olayına şöyle değinmiştir.

Der TÜCCARİ kavle iman üzerine geldiler
Küfre sine gark olunca hakkı gözden sildiler
Çok müddet cenk eylediler onlar şehit oldular
Kan döküldü Kerbelâ da oldu meydan kırmızı

Sanat gücü çok kuvvetli olan Tüccari’nin şiirleri derlenemediğinden kaybolmuş, kalan eserlerinin de yine bir çoğu başka aşıklara mal olmuştur. Elimizde iki elin parmak sayısı kadar eseri bulunan Tüccari’nin ustalığı ve sanat gücü bütün şiirlerinde görülmektedir.

Aşık Tüccari’nin aşıklar sultanı sayılmasının temel nedeni onun şiirlerinin büyüklüğünde, ağırlığında, estetik yapısında, imge yoğunluğunda yatmaktadır.

Tüccari’den sonra gelen, ondan sonra yetişen bütün aşıklar ondan etkilenmiştir. Çünkü onun sözleri cevherdir, yakuttur, dürdür, incidir.

Bir çok aşık ve sanatçı tarafından okunan ve onun şah divanı diyebileceğimiz “İncidir” isimli eserinde kendisi de bunu beyan ediyor:

Sarraf olan kıymet biçsin lalıma mercanıma
Sarraf olmayan ne bilir sanar her taş incidir

Yazımın başlığını “Aşıklar Sultanı Aşık Tüccari” olarak koydum. Tüccari’nin ölüm tarihi 1805’tir. Bu tarihten sonra doğan ve onun bıraktığı aşıklık ve hikayecilik geleneği içerisinde yetişen Karslı Ceyhuni, Çıldırlı Aşık Şenlik, Kağızmanlı Yusuf Sezai, Narmanlı Aşık Sümmani, Aşık Kahraman gibi aşıklar onun eserleriyle kendilerini olgunlaştırıp yaptığı meclislerde önce “Tüccari malı” satmışlar, sonra kendi sözlerini sarf etmişlerdir.

Aşıkların meclis yaptıkları kahvehanelerde, köy odalarında, düğünlerde, derneklerde Tüccari’nin hikayeleri anlatılmış, divanları, tecnisleri, koşmaları okunmuştur. Yetişen ve yetişecek aşıklar onun mirasından pay almışlardır.

Tüccari ister lirik şiirde, ister didaktik şiirde, ister destanda olsun yazdığı bütün mısralara ustalık mührünü vurmuş, “Ustad” olduğunu kanıtlamıştır.

Tüccari’den önce halk şiiri geleneğini sürdürmüş olanlar ya halk ozanı, ya halk şairi olarak anılmıştır. Ancak Tüccari “Aşık” olarak anılıp sonraki kuşaklara da “Aşık Tüccari” diye tanıtılmıştır. Tüccari’den sonra yetişen Ceyhuni, Şenlik, Sezai, Sümmani, Kahraman’da aşıklık ismiyle nasiplenmiştir.

Tüccari’nin bazı eserleri cönklerden, bazıları da ağızdan alınarak derlenmiştir. Cönklere geçirilirken, ağızlardan derlenirken kafiye bozukluklarına uğratılmıştır. Bu hatalar eserleri icra eden aşıklara ve sanatçılara da yansımış, uyak ve anlam kaybına neden olmuştur.
“İncidir” adlı ve 15 heceli divanının son kıtasını buna örnek verebiliriz: Aşık Veysel, Sabri Şimşekoğlu ve diğer aşıkların okuduğu bu divanın üçüncü kıtasının ilk iki mısrası hatalı olarak şöyle geçmektedir:

Kamil ile haşrolmayan kendisini ne bilir
Dindirme cahil adamı özünü derya bilir

Aşık Tüccari’nin uyak ve kafiyesi çok sağlamdır. Onun ustalığı hata götürmez. İş böyle olunca onun şiirinde kafiye hatası göze çarpmaz.

Ancak bu divanın birinci, ikinci ve üçüncü mısralarındaki uyak, uyum sağlamamaktadır. “Kendisini ne bilir, Özünü derya bilir, Çektiğin Mevla bilir” sözlerinin redif önlerinde yer alan uyaklı sözlerin birincisi bilinmeyip yerine “ne” getirilmiştir.

Ben bir halk şairi olarak kafiye yapısını bildiğimden bunu sezdim hatta çözdüm ve buldum. “Mevla” ve “Derya” sözünün geçtiği üst mısrada “Evla” sözünün yer aldığını ve Tüccari tarafından bu sözün kullanıldığının kanaatine vardım.

“Evla” daha iyi, baş kişi manasındadır. Ancak kamil ile haşrolan, onunla muhabbet kılan, onunla fikir alışverişi yapan insan bu mertebeye ulaşabilir. Kamil insanın varlığından habersizler kendisini daha bilgili sayarlar. Bu mananın yanı sıra şiirin bir kafiye yapısı vardır ki “Evla” sözü olmayınca bu yapı bozulur. Şiirin ve yazan aşığın sanatsal değeri düşer.

Tüccari’nin “İncidir” divanının son dörtlüğü aşağıdaki gibidir. İcracılarında bundan böyle doğru olan şekliyle okumaları icap etmelidir:

Kamilinen haşrolmayan kendisin evla bilir
Dinleme cahil adamı özünü derya bilir
Der TÜCCARİ yar elinden çektiğim Mevla bilir
Mevsim ihtiyar olunca dağları kış incidir

“İncidir” divanını doğru şekliyle şiirler bölümünde vereceğim. Aşık Tüccari’nin divandaki ustalığı tecnislerde de göze çarpmaktadır. Ondan sonraki kuşaklar Azerbaycan’dan Kuzeydoğu Anadolu aşıklarına geçen tecnis çeşitlerini yazıp söyleyerek günümüze kadar ulaştırmıştır.

Tecnis ustalığının başında Tüccari gelir. Azeri aşıkları bu şiir türüne Cıgalı Tecnis, Cıgalı Lebdeğmez Tecnis derlerken Kars civarında bu şiir türü Yedekli Koşma olarak da bilinmektedir.

Bu koşma, koşmanın ikiye bölünerek yani her iki mısra arasına bir mani yerleştirilerek elde edilir. 11 heceli koşmanın arasına 7 heceli mani yerleştirilerek kafiyelendirilir. Maniler genellikle cinaslı olur.

Kuzeydoğu Anadolu’da Yedekli Koşma’nın ilk örneklerini Tüccari vermiştir. Tüccari’nin 1877’den önce Kağızman’da yazılan bir cönkten alınmış “Düştü” ayaklı yedekli koşması mecazi aşık olduğu Ahmet Paşa’nın kızının yedi arkadaşı ile birlikte İlbeyioğlu hamamından çıkıp Taşköprü üzerinden Paşa Konağı’na doğru giderlerken sevdiğine söylemiş olduğu bir eseridir.
Aşık, mecazi aşk beslediği gönül sevgilisi için şöyle bir tarif yapıyor:

Etrafı dayalım desti şanelim
Taranmış muyların gerdana düştü
Muhabbet sana düştü
Ataşın cana düştü
Can tende bihuş oldu
Gönül hicrana düştü
Giyindi kuşandı muy şitelendi
Sanki süsen zülf-i reyhana düştü

Aşık Tüccari Divan ve tecnis gibi zor türlerin ustası olduğu gibi 11 ve 8 heceli şiirlerinde büyük bir ustasıdır.

Yaşadığı ayrılık acısıyla dile ve tele döktüğü bir koşmasında başına gelenleri şöyle anlatmaktadır:

Hicran otağında gam köşesinde
Geldi dert benimle imtihan oldu
Yığıldılar hicran seyircileri
Açıldı bir dükkan bir divan oldu

Aşk-u sevda çekti beni meydana
Ayrılık ataşı kâr etti cana
Onlar bir yan oldu ben de bir yana
Ben tek başım nice bin düşman oldu

Aşıklar Sultanı Tüccari’nin koşmalarında olduğu gibi 8 heceli semailerinde de aynı ustalık ve aynı akıcılık görülmektedir.
“Kurban Olduğum” adlı şiirinde sevdiği güzel için yaptığı methiyede aşığı maşuka kurban eyler:

Aheste aheste yürür
Yoluna kurban olduğum
Konuş sözünü duysunlar
Diline kurban olduğum

Burası kale bedeni
N’olur durdurun gideni
Kemer sıkmıştır bedeni
Beline kurban olduğum

Sevdiğine bu güzel mısralar ile methiye dizen Tüccari 1800 yılında tedavi için gittiği Ahıska’dan Kars’a dönerken gördüğü bir gelin için de methiye söylemekten kendini alamaz:

Topuğunu döğer kırk örük dalı
Gürcistan’ı değer bir altın teli
Lezgi çerkez’i beli
İran Turan’ı hâlı
Mısır Hicaz selamda
Yolcu şaşırır yolu
Cihandan cinana yoktur emsali
Meğer güzellerin hünkârı gelin

Aşık Tüccari’nin ustalığını ve aşıklar sultanı sayılmasını bu mısralar ve Kuzeydoğu Anadolu’daki bu ilk türler ortaya koymaktadır. Ancak bundan sonra yapılacak olan araştırmalarda onun gün yüzüne çıkacak olan eserleri bu sultanlığı daha da pekiştirecektir.
Aşık Tüccari yapmış olduğu hikayelerde de şiir ustalığını en güzel biçimde ortaya koymayı başarmıştır. Türk Folklor Araştırmaları dergisinin 181. sayısı ve Karslı M. Kuzu’nun bir makalesinde geçen “Budur” redifli divanında sevgiliye olan meramını şöyle dile getirmektedir:

Dil ciğerim intizarda mah ile taban budur
Fehmi şirin lebi gonca lisanı İmran budur
Meramı olsa aşıkı mest edüp buse ile
Dahi boşlamam damenin sahibü’l ihsan budur

Aşık Tüccari şiirlerinde ayrılığa, hasrete, sevdaya, aşka, acıya, derde yer verdiği gibi döneminin yaşanan sıkıntılarına, siyasetine, yönetimine de yer vermektedir.
Yaşadığı yılların bir tanığı olarak içinde bulunduğu durumu mısralarıyla en güzel şekilde özetlemektedir:

Çerh i gerdunun elinden olmadı şad ortalık
Zulmle adalet olunca olmaz abâd ortalık
Yetiş Mehdi Ali Resul oldu berbad ortalık
Ara yere fitne düştü tahtta sultan bi haber

Aşık Tüccari’nin lirik ve destansı şiirlerinin yanı sıra didaktik şiirlerinde de sanat gücü bir hayli kuvvetlidir. Bazı mısraları var ki bir atasözü, bir özdeyiş gibi okkalıdır.
Yukarıda örnek verdiğim “Bi haber” redifli divanının orta kıtasında geçen “Zulmle adalet olunca olmaz abad ortalık” diye geçen bu mısra akıldâr aşıkların söyleyebileceği dizelerdendir. Tüccari böyle mısraların sahibi bir aşıktır.

Tüccari aynı kıtada, içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için bir kurtarıcı çağırmaktadır. Bu kurtarıcının ismi ise Mehdi Ali Resul’dur. Bir Türkmen aşığı olarak Alevi-Bektaşi inancıyla “Yetiş Mehdi Ali Resul” diye seslenerek berbat olan ortalıktan, kötü düzenden kurtulma çabası içindedir.

Aşık Tüccari’nin elimizde mevcut bulunan şiirlerini incelediğimizde işlediği temaların, ayrılık, sevda, methiye, yakarış, yakınma, nasihat gibi temalar olduğunu görmekteyiz. Tabiat tasvirlerini ise sevgiliye yazdığı methiyelerde bulmaktayız.

Aşık Tüccari’nin bütün şiirleri ele geçmiş olsaydı daha araştırmacılar ve edebiyatçılar onun hakkında daha detaylı makaleler yayınlarlardı. Böylelikle Tüccari’nin sanatsal başarısı daha güzel izah edilebilirdi. Ne talihsizliktir ki eserlerinin büyük çoğunluğu derlenemeden kayıp olup gitmiştir. Kalanların çoğu da ünlü başka aşıklara mal edilmiştir.

Aşık Tüccari’nin anonimleşen türküleri de mevcuttur. Buna “Güzeller bezenmiş toya giderler” isimli türküyü örnek gösterebiliriz.

Bu türkünün yöresi Erzurum olarak geçerken kaynak kişi olarak da Aşık Hüseyin verilmektedir. Mustafa Geceyatmaz tarafından derlendiği bilinen türkünün repertuar numarası ise 3792 olarak kayıtlıdır.

“Güzeller bezenmiş toya giderler” adıyla tanınan ve okunan bu türkü öykülü bir türkü olup Aşık Tüccari’ye aittir. Öykünün yaşandığı yer Kars’ın Selim ilçesinin Büyükdere (Tiknis) köyüdür. Öykünün yaşandığı tarihler ise 1742-1743 yıllarıdır.

Erzurum halk aşıklarından Nuri Çırağı bu türkünün Erzurum türküsü değil bir Kars türküsü olduğunu ve Aşık Tüccari’ye ait olduğunu belirtmektedir.

Yine canlı kaynaklardan Tiknis köyü doğumlu İzmir’de yaşayan 80 yaşındaki Hatun Çiçek ile 90 yaşındaki Kazim Durtaş, bu türkünün Aşık Tüccari’ye ait olduğunu, bunu babalarından ve dedelerinden öyküsüyle birlikte dinleyerek öğrendiklerini araştırmacı Murtaza Çiçek’e kendi ağızlarından beyan etmişlerdir.

Türkünün öyküsü kısaca şöyledir: Tiknis köyünde genç bir kızla, genç bir oğlanın düğünü olacaktır. Oğlan tarafı yeni evli olan Tüccari’nin evine davet gönderir. Daveti alan aile büyüğü, olumlu yanıtı ertesi gün toy sahibine bildirir. Ailenin diğer gelinine de düğün hazırlığı için emir verilir. Hem düğün evinde hem de Tüccari’nin evinde hazırlıklar yapılır.

Düğün yapılacak günün akşamı, düğün damı denilen yerde misafirler toplanmaya başlarlar. Adetten olduğu için yeni gelin olan Tüccari’nin eşi ve refakatçisini düğün damına gelmeleri için toy sahibi tarafından görevlendirilen bir kişi ile Çalgıcılar Tüccari’nin evine gelirler.

Hazırlıklarını tamamlayan yeni gelin ile refakatçisi gitmek için hazırdırlar. Davul zurna karşılama makamı çalmaya başlar. Aile büyüğünden gelini götürmek için izin alınır, ayrıca yeni damat Tüccari den de izin almak adettendir.

Görevli Tüccari’ye varır, gelini götürüyoruz diye izin ister, Tüccari “durun birkaç söz diyeyim de öyle götürün gelinimi” der ve sazını alır, şunları söyler;

Güzeller bezenmiş toya giderler
Sizlere emanet yar oynamasın
Ben bilirim rica minnet ederler
Yüngüllük edipte tez oynamasın

Tüccari karısı çok güzel olduğundan, fazla dikkat çekmemesi için, düğünde aklı başında, ağır başlı bir gelin izi bırakması için, yarini emanet ederken “ben bilirim oynamak için sizi bara davet edeceklerdir.” Yüngüllük edipte hemen oynamayın, ağırdan alın der.
Tüccari sazına ve sözüne devam eder:

Komşular oturur size bakarlar
Gonca güller al yanağa takarlar
Sonra söyler başımıza kakarlar
Dudağın altında dil oynamasın

Derken; Tüccari yengesi büyük gelinle eşine demek istiyor ki; bakın komşular sizi izlerler, yüngüllük ederseniz sonra başımıza kakarlar, bizi öyle temsil edin ki sonradan söz sohbet olmasın. Mecbur kalmadıkça da kimseyle konuşmayın der.

Tüccari’nin söyleyecekleri henüz bitmemiştir, saza ve söze devam eder;

TÜCCARİ sevmişim seni cananım
Sizlere kurbandır bu şirin canım
Demem oynamasın oynasın hanım
Karakaş altında göz oynamasın

Der ve sazı duvara asarken son sözlerini tamamlar. Son sözlerini karısına söylemiştir. Karısını çok sevdiğini, hem de emanet ettiği yengesi ve toy sahibinin gönderdiği görevliğe canını verecek kadar. Yinede diyemem oynamasın, oynasın yarim amma; oynarken de, Karakaş altında göz oynamasın, usul, adap dahilinde oynasın diye de tembihler.

Bu türkünün öyküsüyle birlikteki anlatımında Tüccari mahlası yer almaktadır. Oysa repertuarda ve türküde geçen tapşırma kısmında Tüccari mahlasının yerine Erzurum lehçesiyle “Ben seni sevmüşem sevgülü yarim” yakıştırması yapılmış ve türkünün sahibinin adı çıkartılmıştır.

Tüccari’nin bu türküsü Oğuz boylarından olan Türkmenlerin yaşattıkları Türk geleneğini, göreneğini, örf ve adetlerini en güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Her şeyin adabına erkanına uygun yapıldığını ve yaşandığını göstermektedir.

Yine Tüccari’nin olan ve mısraları ve kafiye düzeni bozulmuş bir şekilde Sümmani’ye mal edilmiş bir türküsü vardır. Bu türkü de Alevi/Bektaşi inancı, düşüncesi ve töresiyle yazılan bir şiirdir ki türküleşerek günümüze kadar intikal etmiştir. Ancak Tüccari adı ya kasıtlı ya kasıtsız olarak silinmiş ve Sümmani’ye mal edilmiştir.

Türk halk edebiyatı araştırmacıları çok iyi bilirler ki Karacaoğlan’dan sonra, Karacaoğlan mahlasını kullanmış olan ve kullanmamış olan bir çok halk şairinin şiiri Karacaoğlan tapşırması ile derlenmiştir. Yunus Emre’den sonra Yunus mahlası ile şiirler yazan ozanların da şiirleri Yunus Emre’ye mal olmuştur.

Tanınmamış bir çok aşık aynı hezimete uğramıştır. Bunlardan birisi de Tüccari’dir. Bahtsız bir çok aşığın eseri cönklere geçirilirken yanlışlıkla başkaları adına geçirilmiştir. Aktaranlar belki de o anda mahlasları karıştırmıştır. Üç hece ile oluşturulan ve sonu “i” ile bitirilen Sümmani, Ümmani, İrfani, ihsani, Duçari, Esrari, Ekberi, Tüccari gibi bir çok mahlas bulunmaktadır.
Kars ve çevresinde bulunan Türkmen köylerinde ki Türkmen aşıklarının eserleri Kağızman Türkmen köylerinde de yaygınlık kazanmıştır. Tıpkı Tüccari gibi halk hikayeleri anlatan ve türkü söyleyen Çolak İbrahim lakaplı Aşık Erdemi 1960’lı yıllarda Araştırmacı Nejat Birdoğan’a birçok hikaye, şiir, destan, mani, türkü yazdırmıştır.

Aşık Erdemi meclislerde sık sık Tüccari’nin Yaralı Mahmut ve Eşref Bey adlı hikayelerini anlatır onun derbeder makamı ile türkülerini icra ederdi.

Aşık Erdemi’nin söylediği makamlar ve türküler oğlu Lütfi Alıcı tarafından da günümüze kadar taşınmıştır.

Aşık Erdemi 1983 yılında İzmir’de vefat etmiştir. Oğlu Lütfi Alıcı ise iki yıl önce hakkın rahmetine kavuştu.

Lütfi Alıcı, doğduğu, ve benim de yaşadığım yer olan Kağızman’a hemen her yıl ziyarete gelirdi. Onunla görüşürdük. Babasından kalan mirası bana hem sözlü olarak hem ezgili olarak aktarırdı.

Lütfi Alıcı, babası Aşık Erdemi’nin şiirleri ile birlikte bildiği usta mallarını da yazdırırdı bana. Yazdırdıkları arasında Tüccari mahlaslı bir türkü var. Fakat Lütfi Alıcı bu türküyü “Yaralı Mahmut Hikayesi”nde geçen Derbeder makamı ile seslendirdi o zaman.
Türkünün birinci hanesi şöyle:

Salına salına gelen güzeller
Tanrı selamını almaz mısınız
Mevla’m sizi süs için mi yaratmış
Hoş bir eda ile gülmez misiniz

Oysa Sümmani’ye mal edilen türkünün sözleri “Ceylan gözlerine kurban olduğum” diye başlamakta ve aynı kıtanın son mısrası “Biz gel demeyince gelmez misiniz” diye bitmektedir.
Tüccari’de ikinci kıta şöyledir:

Gurbete gidenler azığın alır
Kimisi gitmeyip sılada kalır
Kimi sevap için kâbeye varır
Kâbe kapınızda bilmez misiniz

Sümmani’de hemen aynı sözler yer alırken ikinci mısrada “ Kimisi giderken kimisi kalır” ifadesi yer almaktadır.
Tüccari’nin üçüncü kıtası şu sözlerle kuruludur:

Karadır kaşınız yaydan inc’olur
Bugün dünya yarın ahret nic’olur
Bir gönül tavafı yüz bin hac’olur
Gönülleri tavaf kılmaz mısınız

Sümmani’de ki dörtlük ile Tüccari’deki dörtlük arasında farklılık vardır. Birinci mısra “Karadır kaşınız yaydan nic’olur” diye geçer. “Nic’olur” uyak ve kafiye olarak aynı dörtlükte iki kez kullanılmıştır. Üçüncü ve dördüncü mısralar ise “Bir gönül yapması yüz bin hac olur/Siz gönül yapmasın bilmez misiniz” şeklindedir.
Tüccari’nin son ve tapşırmalı dörtlüğü ise şöyledir:

Tüccari’yim bunca derdi niderim
Başım alır diyar diyar giderim
Yarın mahşer günü dava ederim
Siz mahşer yerine gelmez misiniz

Tüccari, “Tüccari’yim bunca derdi niderim” derken Sümmani’de “Sümmani’yem ey dil yare n’derim” denmiştir. Diğer mısralar ise aynı sözlerle örtüşmektedir.

Şunu hatırlatmakta yarar var ki Sümmani her şeyden önce çok usta bir aşıktır. Kafiye ve redif hatalarına mahal vermez. Oysa bu türküde ayak kafiyesi olarak “Gelmez misiniz” ile “Bilmez misiniz” kafiyeleri ikişer kez kullanılmıştır. Bu durum şiirin ve şairinin değerini düşürmekte, ustalığına toz kondurmaktadır. Ama türkünün Tüccari’deki varyantına baktığımızda durum hiç de böyle değil. Şiirin/türkünün tamamında teknik ustalığı görülmektedir.

Bu türkünün Sümmani’nin değil Tüccari’nin olduğunu kanıtlayacak bir durum daha vardır. Sümmani Sünni inanca sahip bir Müslümandır. Tüccari ise Alevi/Bektaşi’dir.

“Kimi sevap için kâbeye varır/Kâbe kapınızda bilmez misiniz” mısraları söylem olarak bir Sünni Müslümandan çok, bir Alevi/ Bektaşi Müslümanın söylemine daha yakındır. Yani bu söylemi Tüccari gönül rahatlığı ile hiç çekinmeden söyleyebilir. Ama Sümmani söyleyemez. Çünkü Sünnilikte hac vazifesi şart bir vazifedir. Sünni, kâbeyi kapıda aramaz. Hacca gitmekte ve orayı ziyaret etmekte arar.

Bu türkü Sümmani adına, Haşim Nezihi Okay, Abdulkadir Erkal, Mehmet Çil, Nurettin Albayrak gibi araştırmacıların yayınladığı kitaplar içerisinde de yer almamaktadır.

Bu türkünün Tüccari’ye ait olduğunu Kars’ta yapılan 4. Murat Çobanoğlu Aşıklar Bayramı’na katılan birkaç aşık arkadaşta itiraf etti. Hatta Sümmani’nin torunu Hüseyin Sümmani ile konuştuğumda ilgili türkü hakkında sorular yönelttim. Ellerinde bulunan el yazılarında, cönklerde ve yayınlanmış kitaplarda “Ceylan gözlerine kurban olduğum” adlı türkünün yer almadığını söyledi. Ama, “Dedemin diye biliniyor” dedi. Sanırım ki bu türkünün Sümmani’ye ait olduğu yolda bu bir kanıt değildir.

Tüccari’nin bir söz ustası, bir türkü ustası, bir büyük aşık, bir aşıklar sultanı olduğu muhakkaktır. Tüccari’nin yaşadığı dönemde yetişen aşıklar ondan dersler almıştır. Tüccari öldükten sonra doğan aşıklar onun eserleriyle beslenmiş, onun bıraktığı aşıklık kolunu devam ettirmişlerdir.

Günümüz aşıkları ise yaptıkları her mecliste mutlaka bir Tüccari divanı okumaktadırlar. Tüccari’nin türküleri ve yedekli koşmaları da sık sık okunmaktadır.

Tüccari’nin hikayeleri 1980 yıllarına kadar yöre aşıklarınca kahvehanelerde , düğünlerde, derneklerde anlatılmaktaydı.

Teknolojinin gelişmesi, radyo, televizyonun yaygınlaşması sonucu yaşatılan hikayecilik geleneği zayıflayarak yerini çeşitli eğlence programlarına ve televizyon dizilerine bıraktı. Halk hikayeleri son yıllarda tamamen anlatılmaz bir hal aldı.

Yrd. Doç. Dr. Salahaddin Bekki , Aşık Tüccari’nin hikayelerine değinerek “Karslı Kör Aşık Tüccari ile Zeycen Hanım Hikayesi” adlı makalesini Erciyes Dergisi’nin Kasım 1993 yılında yayınlanan 191 nci sayısında yayınlamıştır. Diğer hikayelerine de çeşitli araştırmacılar derleme çalışmaları yaparak yazılarında değinmiştirler.

İzmir TRT Müdürlüğü’nde görevli memur olan Murtaza Çiçek, büyük bir gayret ile Aşık Tüccari üzerine derlemelerde bulunmakta ve çalışmalarını sürdürmektedir. Yaralı Mahmut ve Eşref Bey adlı hikayelerin yeni varyantlarına ulaşmış durumdadır. Tüccari’nin soy kütüğünü, türkü, destan ve şiirlerini de aynı titizlikle derlemeye çalışıyor.

Tüccari hakkında belge, bilgi sahibi olanların bu kitaba katkıda bulunmaları ve Murtaza Çiçek ile irtibat kurup yardımcı olmaları gönül arzum ve en büyük temennimdir.
Aşıklar Sultanı Aşık Tüccari’nin kitabı yayınlandığında halk edebiyatında hak ettiği yeri alacağını umuyorum.

Aşık Tüccari’nin Şiirleri:

İNCİDİR

Dü çeşmim kan ağlamaktan gözlerim yaş incidir
Kadir kıymet bilmeyenler yaren yoldaş incidir
Dinle sözüm al nasihat konuşma cahilinen
Cahil de bir kem söz var ki değse bin baş incidir

Kadir Mevla’m sebepkâr et bezirgânlar kânına
Yüküm cevahir yüküdür bakır çatmaz yanına
Sarraf olan kıymet biçsin lalima mercanıma
Sarraf olmayan ne bilir sanar her taş incidir

Kamilinen haşrolmayan kendisin evla bilir
Dinleme cahil adamı özünü derya bilir
Der TÜCCARİ yar elinden çektiğim Mevla bilir
Mevsim ihtiyar olunca dağları kış incidir

KIRMIZI

Sevdiğim seyrana çıkmış bağ-ı gülşan kırmızı
Ak ellere elvan kına yakışır kan kırmızı
Aç dükkanın sat metahın alıcınım ben senin
Bugün senden alacağım dürr-i mercan kırmızı

İbrahim kırdı putları yanmadı özü nara
Kesmedi oğlunu bıçak çaldı onu mermere
Cebrail koçu getirdi İsmail peygambere
Onun için al giyindi Şah-ı Merdan kırmızı

Der TÜCCARİ kavle iman üzerine geldiler
Küfre sine gark olunca hakkı gözden sildiler
Çok müddet cenk eylediler onlar şehit oldular
Kan döküldü Kerbelâ da oldu meydan kırmızı

GÜZELLER BEZENMİŞ TOYA GİDERLER

Güzeller bezenmiş toya giderler
Sizlere emanet yar oynamasın
Ben bilirim rica minnet ederler
Yüngüllük edipte tez oynamasın

Komşular oturur size bakarlar
Gonca güller al yanağa takarlar
Sonra söyler başımıza kakarlar
Dudağın altında dil oynamasın

TÜCCARİ sevmişim seni cananım
Sizlere kurbandır bu şirin canım
Demem oynamasın oynasın hanım
Karakaş altında göz oynamasın

SALINA SALINA GELEN GÜZELLER

Salına salına gelen güzeller
Tanrı selamını almaz mısınız
Mevla’m sizi süs için mi yaratmış
Hoş bir eda ile gülmez misiniz

Gurbete gidenler azığın alır
Kimisi gitmeyip sılada kalır
Kimi sevap için kâbeye varır
Kâbe kapınızda bilmez misiniz

Karadır kaşınız yaydan inc’olur
Bugün dünya yarın ahret nic’olur
Bir gönül tavafı yüz bin hac’olur
Gönülleri tavaf kılmaz mısınız

TÜCCARİ’yim bunca derdi niderim
Başım alır diyar diyar giderim
Yarın mahşer günü dava ederim
Siz mahşer yerine gelmez misiniz

HİCRAN OTAĞI

Hicran otağında gam köşesinde
Geldi dert benimle imtihan oldu
Yığıldılar hicran seyircileri
Açıldı bir dükkan bir divan oldu

Aşk-u sevda çekti beni meydana
Ayrılık ataşı kâr etti cana
Onlar bir yan oldu ben de bir yana
Ben tek başım nice bin düşman oldu

Yığıldılar derildiler geldiler
Katipler deftere kalem çaldılar
TÜCCAR eydur intikamım aldılar
Ciğer paralandı dil büryan oldu

KURBAN OLDUĞUM

Aheste aheste yürür
Yoluna kurban olduğum
Konuş sözünü duysunlar
Diline kurban olduğum

Burası kale bedeni
N’olur durdurun gideni
Kemer sıkmıştır bedeni
Beline kurban olduğum

Kadere boynunu eğer
Gözleri dünyaya değer
Saçları topuğa değer
Teline kurban olduğum

TÜCCARİ’yim can versinler
Yüzüm yoluna sürsünler
Döndür yüzünü görsünler
Halına kurban olduğum

DÜŞTÜ

Etrafı dayalım desti şanelim
Taranmış muyların gerdana düştü
Muhabbet sana düştü
Ataşın cana düştü
Can tende bihuş oldu
Gönül hicrana düştü
Giyindi kuşandı muy şitelendi
Sanki süsen zülf-i reyhana düştü

Dilber dengin ol İran’da bulunmaz
Kestin damarımı kan da bulunmaz
İnsaf sende bulunmaz
Hükmün handa bulunmaz
Bu boyda bu simada
Gürcistan’da bulunmaz
Sen tek güzel hiç bir yanda bulunmaz
Melektir cennetten cihana düştü

Biz de nuş eyledik Mim-ya tasından
Serhoş olduk güzellerin sesinden
Yar giyinmiş hasından
Doyulmaz libasından
Ağız püşte dil amber
Misk kokar reyhasından
Biçare TÜCCARİ aşk belasından
Desti busedüben dâmana düştü

GELİN

Ahıska’dan çıktım yolda gelirken
Gördüm bulağ üzre bir sarı gelin
Bu dünya varı gelin
Has bahçe bârı gelin
Düğümlendi yüreğim
Salıpdır narı gelin
Seneği elinde etek belinde
Kol baş açık geçmiş gülzarı gelin

Topuğunu döğer kırk örük dalı
Gürcistan’ı değer bir altın teli
Lezgi çerkez’i beli
İran Turan’ı hâlı
Mısır Hicaz selamda
Yolcu şaşırır yolu
Cihandan cinana yoktur emsali
Meğer güzellerin hünkârı gelin

Ona tay olamaz Belkis-ü Zelkhâ
Hüri peri melek gelmiş kulluğa
Alnına bağlar vala
Eşsiz yaratmış Mevla
Göreni oda yakar
Aşıka satar cilva
Çatma kaş harami gözleri şehlâ
Taladı kervanı TÜCCAR’ı gelin

Bİ HABER

Uğradım barigâhına hâbda canan bi haber
Yüz sürdüm hâk i payine sahip-zaman bi haber
Bülbül gülün hasretinden ömrünü sarfeyledi
Soldu gül bozuldu gülşen bağda bağban bi haber

Çerh i gerdunun elinden olmadı şad ortalık
Zulmle adelet olunca olmaz abât ortalık
Yetiş Mehti Ali Resul oldu berbat ortalık
Ara yere fitne düştü tahtta sultan bi haber

TÜCCARİ der sohbet etsem âb-rûyi keman ile
Ne lazımdır derd-i dilim anlatam lisan ile
Kâmil katiba yazdırdım arzuhalim kan ile
Okudu kanlı Alişan ehl-i divan bi haber

BUDUR

Dil ciğerim intizarda mah ile taban budur
Fehmi şirin lebi gonca lisanı İmran budur
Meramı olsa aşıkı mest edüp buse ile
Dahı boşlamam damenın sahibü’l ihsan budur

Sabit ettin divanında kalmadı niza’ları
Elmas tabakla düzünmüş şükkeri mezeleri
Misk ile terbiye olmuş dilberin azaları
Kameti Tuba ağacı kaddini rıdvan budur

Hanı boynun müzeyyeni almışlar gisuları
Giriban altında mahpus sim altın miskbaları
Hal-i Hindu leb-i şükker ol siyah ebruları
Haramet kabul eylemez hüsnüne elvan budur

Layık mıdır hizmet ede kevkebe şems-ü kamer
Yüzünden şebnem dökülür hüsnüne kılsam nazar
Almasam camı elinden gönlüne gelür gubar
Gönlüm perişan edici hublara sultan budur

Kıl inayet şah-i duhter bu yarin mecnunuyum
Demeyin ki mey serhoşu sevdanın cünunuyum
EŞREF’im hüsnüne aşık isminin meftunuyum
Hasiyeti insan amma ol soyu gılman budur

Sözlük

Dü : İki.
Çeşm : Göz.
Kem : Kötü, fena.
Kân : Memba, kaynak.
Evla : Daha iyi, başta.
Yüngül : Hafif.
Tavaf : ziyaret etmek, etrafında dolaşmak.
Hicran : Ayrılık.
Eydür : Der ki.
Buryan : Kebap
Aheste : Yavaş, ağır.
Dest : El
Muy : Saç, kıl.
Bihuş : Bir hoş.
Püşte : Tepe, yığın.
Amber : Güzel koku
Bus : Öpmek
Daman : Etek
Gülzar : Gül bahçesi.
Cinan : Cennet.
Şehla : Ela göz, koyu mavi göz.
Hab : Uyku
Hak-i pay : Toprak.
Çerhu gerdun : Çark, dolap.
Ebru : Kaş.
Niza : Münasebet.
Şükker : Şeker, tatlı.
Kamet : Boy
Rıdvan : Memnunluk, hoşnutluk.
Müzeyyen : Bezenmiş süslenmiş, ziynetli.
Hüsn : Güzellik.
Kevkeb : Yıldız.
Şems kamer : Güneş ile ay.
Şebnem : Çiğ, gece nemi.
Cünun : Delilik, cinnet.
Hub : Hoş, güzel.
Mey : İçki.
Şah-i duhter : Hükümdara ait kız.
Meftun : Tutkun, aşık.

Kaynaklar:
1- Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Doğuş Dergisi, Kars
2- Nejat Birdoğan, Su Gazetesi, Kağızman
3- Salih Şahin, Ozanlık Gelenekleri ve Doğulu Saz Şairleri, Kars
4- Karslı M. Kuzu, Türk Folklor Araştırmaları Say: 181 Ankara
5- Murtaza Çiçek, İzmir TRT Müdürlüğü, İzmir
6- Zeki Çiçek, İzmir TRT Müdürlüğü, Halk Müziği Sanatçısı, İzmir
7- Nebi Polat, Arpaçay-Kars
8- Çolak İbrahim (Erdemi), Lütfi Alıcı, Kağızman
9- Sait Küçük, Aras Gazetesi, Sayı 74 Şubat 2008 Kağızman
10- blog.milliyet.com.tr/Aşık_Tüccari
11- ozanlar.biz/tuccari.html
12- ansiklopedi.turkcebilgi.com/Aşık_Tüccari
13- http://www.turkudostlari.net.
14- http://tr.wikisource.org/
15- http://www.gazi.edu.tr/sbekki
16- www.ozanlar.eu/
17- http://www.osmanlicasozluk.net/

https://www.turkuler.com/yazi/asiklar_sultani.asp

Mahpuslara Öğütler Nazım Hikmet

0

Dünyadan memleketinden insandan
umudun kesik değil diye
ipe çekilmeyip de
atılırsan içeriye
yatarsan on yıl on beş yıl
daha da yatacağından başka
sallansaydım ipin ucunda
bir bayrak gibi keşke
demeyeceksin
yaşamakta ayak direyeceksin.

Belki bahtiyarlık değildir artık
boynunun borcudur fakat
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak.

İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin
kuyunun dibindeki taş gibi
fakat öbür tarafın
öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına
sen ürpermelisin içerde
dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.

İçerde mektup beklemek
yanık türküler söylemek bir de
bir de gözünü tavana dikip sabahlamak
tatlıdır ama tehlikelidir.

Tıraştan tıraşa yüzüne bak
unut yaşını
koru kendini bitten
bir de bahar akşamlarından.

Bir de ekmeği
son lokmasına dek yemeyi
bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.

Bir de kim bilir
sevdiğin kadın seni sevmez olur
ufak iş deme
yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir
içerdeki adama.

İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena
dağları deryaları düşünmek iyi
durup dinlenmeden okumayı yazmayı
bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana
bir de ayna dökmeyi.

Yani içerde on yıl on beş yıl
daha da fazlası hattâ
geçirilmez değil
geçirilir
kararmasın yeter ki
sol memenin altındaki cevahir.

[Mayıs 1949]
Nazım Hikmet
Yatar Bursa Kalesinde

Ya çağ benlik değil, ya ben deliyim

0

Ya çağ benlik değil, ya ben deliyim.
Doğrular kimsenin işine gelmir.
Deliler içinde sağ sağ ölüyüm,
Akıllı mezarım başına gelmir.

Bahane su taşır kırk bin dereden;
Çıkar gedi iman, kalktı aradan.
Menfaate dayandımı yaradan,
Kimsenin aklına düşüne gelmir.

Kumandalı yasa, taraflı kadı;
Kanun topu yanlış yöne patladı.
Hangi haramiler kemirdi budu?
Yoksulun bir lokma dişine gelmir.

Hayret, düz gidenler yoldan şaştılar;
Torpilli olanlar dağı aştılar.
Yuvadan uçanlar itkin düştüler,
Bala anasının döşüne gelmir.

Geceler uzadı, uzuyor derken;
Yalaka horozlar ötüştü erken.
Zenginlerin yağlı ketesi varken,
Fukaranın yavan aşına gelmir.

Gel, oynama felek ile kumarı;
Hiç olmadı oynayanın bir kârı.
Kırıldımı bahtın, talihin zarı,
Yüz defa sallasan şeşine gelmir.

Su üstünde gezen kara arıyor,
Karada yüzenler dere arıyor.
Evlenecek kızlar para arıyor,
Oğlanın gözüne, kaşına gelmir.

Bir dümen var, millet durmuş seyire;
Mevla akıbeti hayra çevire.
Yaradan marifet vermiş şaire,
Harun’lar dünyaya boşuna gelmir.

HARUN USTAOĞLU

ÖĞRETMEN

0

Cehalet apaçık düşman diyerek
Bilmeyi öğretti bize öğretmen
Yalanı yanlışı belleğimizden
Silmeyi öğretti bize öğretmen

Geçmişi bilmezse eğer bir millet
Esir alır zihni karanlık, zillet
Tarihte yaşanmış çok şeyden İbret
Almayı öğretti bize öğretmen

Arif eder kulu ilim ve irfan
Kemâle erdirir Ahlâk ve vicdan
İlkeli, samimi, dürüst bir insan
Olmayı öğretti bize öğretmen

Tomurcuk üstüne yağsada dolu
Her daim iyimser hep umut dolu
Çıkmazlar içinde bir çıkış yolu
Bulmayı öğretti bize öğretmen

İsabetli karar doğru seçimle
Hareket etmeyi aklıselimle,
Zorlukların üstesinden azimle
Gelmeyi öğretti bize öğretmen

Coşkun Arslan

Ah u figan dilber senin elinden

0

Ah u figan dilber senin elinden
Hasretin bağrımı ezdi eziyor
Öldür kurtulayım tatlı dilinden
Firkatin bağrımı ezdi eziyor

Kaşların karası nutkumu bağlar
Hasretin canımı dağladı dağlar
Kimisi gülüyor kimisi ağlar
Kimisi yolundan azdı azıyor

Sensiz durmaz ey yar içerim yanar
Her beni görenler divane sanar
Gece gündüz durmaz kadehler sunar
Gülüm saki şerbet süzdü süzüyor

Zülfün kemendiyle asıldım dara
Düşmüşüm dertlere bilmem ne çare
Gözüm ister tende canım apara
Ellerim fetvası yazdı yazıyor

Uzakta ararken yakında buldum
Hamdolsun gönlümün pasını sildim
Usandım fenadan gerçeğe geldim
Gönlüm bu dünyadan bezdi beziyor

Ahu figan dilber, senin elinden
Hasretin bağrımı, ezdi eziyor Ezdi eziyor, ezdi eziyor, ezdi eziyor
Öldür kurtulayım, tatlı dilinden
Firkatin benzimi, bozdu bozuyor Bozdu bozuyor, bozdu bozuyor

Zülfün kemendiyle asıldım dara
Düşmüşüm dertlere Bilmem ne çare, bilmem ne çare Bilmem ne çare, bilmem ne çare
Gözün ister tenden canım kopara
Ellerin fermanım, yazdı yazıyor Yazdı yazıyor, yazdı yazıyor

Kaşların karası, nutkumu bağlar
Hasretin canımı, dağladı dağlar Dağladı dağlar, dağladı dağlar Dağladı dağlar
Kimisi gülüyor, kimisi ağlar
Kimisi yolundan, azdı azıyor Azdı azıyor, azdı azıyor

Sensiz durmaz ey yar, içerim yanar
Her beni görenler divane sanar Divane sanar, divane sanar, divane sanar
Gece gündüz durmaz, kadehler sunar
Dilim saki şerbet, süzdü süzüyor Süzdü süzüyor, süzdü süzüyor

Uzakta ararken, yakında buldum
Hamdolsun gönlümün, pasını sildim Pasını sildim, pasını sildim, pasını sildim
Usandım dünyadan, bak ay’a geldim
Gönlüm bu fenadan, bezdi beziyor Bezdi beziyor, bezdi beziyor

Ey Figani Viran çekme teşvişi
Henüz işlemişim bir güzel işi bir güzel işi
Dosta pervaz etti, gönlümün kuşu
Muhabbet bahrinde, yüzdü yüzüyor

Foto Kemal Ünal

Bir son Yörük gördüm bitmiş tükenmiş

0

Bir son Yörük gördüm bitmiş tükenmiş
İşte böyle gördün halımız dedi
Bir zamanlar yayla yayla çıkarmış
Enginlere düştü yönümüz dedi

Katarımız Toroslar’ı aşardı
Erciyes’te kavurmamız pişerdi
Yağız atlar yılkılarda koşardı
Dört yana giderdi ünümüz dedi.

Kelepirci geldi aldı koyunu
İçmem gayrı baş yaylanın suyunu
Bizde aldık yerlilerin huyunu
Marabalık oldu sonumuz dedi

Aramız bozuldu ormanla dağla
Işmiz olmazdı bahçeyle bağla
Evimiz kıl çadır bilmezdik tuğla
Huzurlu geçerdi dünümüz dedi

Deveyi de sattım kaldı havudu
Okula gönderdim oğlum Davud’u
Çıraklığa verdik Torun Cavid’i
Şimdi böyle geçer günümüz dedi

Dokuz direk çadır kurardım başa
Kavalımı alır çıkardım taşa
Venedik sıkardım alıcı kuşa
Her yana giderdi namımız dedi

Keçileri üçer beşer tüketmiş
Çoluk çocuk bir bir yayladan kaçmış
İsyan bayrağını karısı açmış
Kimseye geçmedi zorumuz dedi.

Çadırla dolardı şu koca yazı
Dostlarım gelirdi keserdim kuzu
Ağladı yutkundu tükendi sözü
Mezaristan oldu sonumuz dedi

Bekir Dagsever

0

AKP-MHP-DEM koalisyonu oluşmasının yansımalarından biri de DEM’in “gerçek” siyaset yapma tarzının ortaya çıkmaya başlamış olmasıdır.

“Öcalan sürece karşı çıkan medyanın dilinden rahatsız, AKP’nin elinde yargı gücü var, sustursun bu gazetecileri” çağrısı yapan Pervin Buldan’ın “otoriter AKP rejimiyle” uyumlu tarzı, bunun tipik bir örneğiydi. Şimdi buna “İmralı’ya milletvekili göndermeme” kararı aldığı için kimi DEM yöneticilerinin “CHP’yi not etme” üstenciliği ve dahası Van’da olduğu üzere CHP binasına saldırı eklendi!

SİYASİ AKIL SORUNU
DEM’liler CHP’yi Kürt düşmanlığıyla suçluyor. Oysa DEM’lilerle seçim işbirliği yaptığı için terörle suçlanan ve tutuklanan CHP’li belediye başkanları var!

AKP ve MHP, daha dün DEM’lileri terörist ilan etmişken, MHP DEM’in kapatılmasını savunmuşken, Cumhur İttifakı CHP’nin DEM’le seçim işbirliği yapmasını “demlenmek” diyerek lekelemeye çalışmışken bugün DEM’in CHP’ye karşı bu saldırgan tutumu alması, en hafifinden siyasi nezaketle bağdaşmaz.

Ama ötesinde bir “siyasi akıl” sorununa da işaret eder. Örneğin DEM grup başkanvekili, iktidar koalisyonuna yamanmış olmanın özgüveniyle CHP’ye “Tarih sizi yazacak” diye sesleniyor. Oysa tarih DEM’in AKP’yle üç kez açılım yapıp üç kez pişman olmasını yazdı. Ve tarih, DEM’in hiçbir şey olmamış gibi dördüncü kez açılıma soyunup AKP’den medet ummasını da yazıyor.

İKİYÜZLÜ SİYASET
AKP ve MHP’nin CHP’yi “Öcalan’la görüşmüyor” diye hedef alabiliyor olması ise bir yönüyle mizahın ama bir yönüyle de psikolojinin konusudur. CHP’yi aynı anda hem terörle işbirliği yapıyor diye yargılayıp hem teröristle görüşmüyor diye suçlayabilmek, ancak tutarsızlığın bir siyaset yapma tarzı olmasıyla mümkündür.

Şiraze öyle kaymış ki CHP’nin Öcalan’la İmralı’da görüşmeme kararını, “CHP iktidara gelmiş olsaydı Selahattin Demirtaş’ı da serbest bırakmazdı” diyerek suçlamaya kalkanlar bile var.

Seçimde “CHP demleniyor, CHP DEM’le ittifak yapıyor, Demirtaş’ı serbest bırakacak, Öcalan’la iş tutacak” diye kara propaganda yapanlar, seçimden sonra o suçlamalarını bizzat kendileri hayata geçirdi. Yetinmeyip o suçlamalara ortak olmaya direnen CHP’yi hedef alıyor şimdi.

ERDOĞAN’IN BÖLME TAKTİĞİ
Doğrudan söyleyelim: Bu anlayıştan, Cumhur İttifakı’ndan açılımla demokrasi bekleyen, daha önceki açılımların sonuçlarını yaşar. AKP-MHP iktidarı gitmeden ülkeye ne demokrasi gelir ne barış ne çözüm ne de özgürlük.

Erdoğan, iyi bir taktisyen, iyi bir oyun kurucu. İhtiyaç olursa açılım açar, ihtiyaç kalmazsa açılımı kapar, açılımcıları içeri atar. Erdoğan rakiplerini bölerek, rakiplerinin bölünen parçalarından müttefik yaparak iktidarını sürdürür.

Erdoğan milliyetçileri böldü; MHP, İYİ Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti var. Öyle ki MHP, AKP’siz siyaset yapamaz hale geldi. Erdoğan’a Öcalan’ı asması için ip atan Bahçeli, koçbaşı yapılarak Erdoğan’ın taktik ihtiyacı için Öcalan’ı “kurucu önder” sayıp TBMM’ye muhatap etti.

KILIÇDAROĞLU’NUN İMRALI ÇIKIŞI
Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce Saray düğmeye basmıştı, dört koldan operasyonlar sürüyor.

O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “Devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!

Keyfine bak, ye iç gardaş

0

Keyfine bak, ye iç gardaş
Sorun varmış, dert edinme.
Bu milletin bütün günü
Ah u zarmış, dert edinme.

Var keyfinin düş peşine
Sefanı sür, bak işine.
Garip olanın başına
Dünya darmış, dert edinme.

Boş ver, eller çeksin çile
Sen getirme bunu dile.
Fakirlerin yazı bile
Sonbaharmış, dert edinme.

Dün geçmiştir, bu yeni gün
Tasalanıp, çekme hüzün
Bir Fatiha okundu dün
Ölen âr’mış, dert edinme.

Herkesten küs, muhabbet ne ?
İlgilenme, Velayet ne ?
Hak, hukuk ne, adalet ne ?
Hep zararmış, dert edinme.

Velayet Aytan

Öğretmenler günü kutlu olsun

0

Öğretmen ederken bilgiyi boca,
Siyah-beyaz diye ırkına bakmaz.
Yeter ki isteyin, öğretir hoca;
Yediye, yirmiye, kırkına bakmaz.

Görürüz insanlar hep çeşit çeşit,
Çocukla çocuktur, reşitle reşit,
Herkese bilgiyi dağıtır eşit;
Giydiği gömleğe, kürküne bakmaz.

Siyasetçi gibi yapmaz kayrımı,
Olmaz ki gözünde insan ayrımı,
Bütün yüreklere eker hayrını,
Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, Türk’üne bakmaz.

Matematik ve fen bilim öğretir,
Edebiyat, tarih ilim öğretir,
Halı tezgahında kilim öğretir,
At cambazı gibi sirkine bakmaz.

Yumuşak kalplidir, olamaz katı,
Yönü; kuzey, güney, doğu ve batı,
İlim menziline sürerken atı;
At; sürene bakar, terkine bakmaz.

Örf’ün öğrettiği, öfkedir, kandır,
Öğretmen öğretir, sevgidir, candır,
Onun için hepsi aynı fidandır;
Dedesinden kalan erk’ine bakmaz.

18.10.2015
Avni Temiz

Nasihat

0

Yeter aşık yeter yazma dur gali
Galemini gırar bozarlar birgün
Bunca yazanların ortada hali
Mansur gibi derin yüzerler birgün

Doğru dirsen dokuz kòyden govarlar
Kör olursun gözlerini oyarlar
Mennun olmaz senden beyler ağalar
Gulağını çeker gızarlar birgün

Bak zindanlar yazar gasteci dolu
Aşırı sağcısı aşırı solu
Sanada uzanır devletin golu
Siciline bozuk yazarlar birgün

Her duyduğun gerçeği yut söyleme
Sakız gibi dolandır dur dilinde
Pir sultanlar gibi paşa elinde
Darağacî gurup asarlar birgün

Dediğimi dutda olma perişan
Gelene ağam di gidene paşam
Bak ayrı galdın hep bacı gardaştan
Seninde guyunu gazarlar birgün

Bilirim gönlünü çoktur hevesin
Vatanı bayrağı candan seversin
Yiğitsin efesin goçsun seymensin
Ordanda suc bulup atarlar birgün

Alaattin Ercan
Kendime nasihat

Bir dağ ben yüceyim dese ne fayda

0

Bir dağ ben yüceyim dese ne fayda
Ağustos ayında kar olmayınca
Beyhude ömrünü çürüt ne fayda
İkrarına sadık er olmayınca

Evliya hizmeti başımın tacı
Cahilin sözleri zehirden acı
Havaya yükselir kavak ağacı
Yaprağı kaç para bar olmayınca

Sır verme cahile saklamak bilmez
Duyar dar gününü ağlamak bilmez
Her odası olan misafir almaz
Sülaleden hane-dar olmayınca

Kendin bilmez ile kalkıp oturma
Halın zaya verip fikrin yitirme
Bir meclisin üst başında oturma
Şahsına yaraşır yer olmayınca

Dediler Sümmani yüzün hiç gülmez
Gelenler eğlenmez gidenler gelmez
Taşıma suyunnan değirmen dönmez
Akarsudan bendi var olmayınca

Âşık Sümmani