Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz, kasde ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere fırsat vermeyeceğiz.
…Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sâirenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin millî rabıtalarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu.
— Medeni Bilgiler
Türkiye Cumhuriyeti’nde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Doğal olarak ibadetler, güvenlik ve genel yaşama aykırı olamaz; siyasal gösteri biçiminde yapılamaz. “Âhiren Kur’ân’ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Muhammed’in hayatına âit bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekerrür etmekte olan bir şeyin mevcut olduğuna ve din ricâlinin derdinin ancak kendi karınlarını doyurup başka bir işleri olmadığını bilsinler.”[1] “Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; (Ikre, Bismi, Rabbi) safsatasını esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. (…) asıl kilise yakınına gelindiği zaman deveye binmek sırası köleye geldiğinden ötürü Ömer’in yürüyerek; Arap ırkından başka ve yüksek ırklardan oluşan ordunun yüksek ve muhteşem huzurunda o ordunun kumandanlarına karşı yerden taş alarak atmak suretiyle gösterdiği çıplak ve çıfıt Araplık malumunuzdur. Bunu artık Türk çocuklarına bir erdem gibi okutmakta ısrar gösteren notları göz önüne almalısınız.” (Atatürk’ün 1931 yılında Türk Tarih Kurumu Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu’na yazdığı sansürlenmiş mektubundan.)[2] “Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”[3]
“Artık Türkiye, din ve şeri’at oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar.”[4]
“Bâzı yerlerde kadınlar, görüyorum ki başına bir bez veya bir peştamal veya buna mümâsil bir şeyler atarak yüzünü, gözünü örter ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mânâ ve medlûlü nedir? Efendiler, medenî bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşî vaziyete girer mi? Bu hâl milleti gülünç gösteren bir manzaradır. Derhâl tashîhi lâzımdı.”[5]
“Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tamamen erişemediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.” (1933, Cumhuriyet Bayramı açılış konuşmasından.)
“Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdetâ halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.”[6][7] (1926-27 yıllarında Atatürk ile röportaj yapan Grace Ellison’ın 1928 yılında yayımlanan Turkey Today adlı kitabının 24. sayfasında İngilizce olarak yazıyor. Ancak Atatürk’ün not defterlerine göre, Atatürk bir İngiliz gazetecinin (Grace Ellison’ı kastediyor) söylemediklerini yazdığını ve söylediklerini çarpıttığını kendi el yazısıyla belirtiyor: “Bir İngiliz gazetesi muhâbiri benimle konuşuyor. Söylemediğim şeyleri yazıyor ve söylediğim şeyleri aleyhimize tefsîr ediyor. Kendisini men ettim. Söz vermişti. Anladım ki İstanbul’daki muallem insanlarla beraber âdetâ câsus.”[8])
“Benim elime büyük yetki ve güç geçerse ben sosyâl hayatımızda istenilen inkılabı bir anda bir coup ile yapacağımı zannederim. Zîrâ ben, bâzıları gibi halkı ve ulemayı yavaş yavaş benim görüşlerimin derecesinde görmeye ve düşündürmeye alıştırmak suretiyle bu işin yapılabileceğini kabul etmiyorum ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Ben, bu kadar yıllık yüksek öğrenim gördükten, sosyal ve uygar hayatı inceledikten sonra neden halk seviyesine ineyim? Onları kendi seviyeme çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar; şu da var ki bu konuda incelemeye değer bâzı noktalar var; bunları iyice kararlaştırmadan işe başlarsak hata olur.”[9] “Biliriz ki Allah, Dünya üzerinde yarattığı bu kadar nîmeti, bu kadar güzellikleri insanlar istifade etsin, varlık içinde yaşasınlar diye yaratmıştır. Ve âzamî derecede faydalanabilmek için de bugün, Kâinat’tan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir.”[10]
“Biz bir inkılap yaptık. Buna devam ediyoruz… Memleketin birçok yerleri, bilerek veya bilmeyerek isyan etti. Âsîleri cezalandırdık. Şimdiye kadar yaptıklarımız ondan sonra yerleşebilmiştir.
Biliyorsunuz ki, Fransa Büyük İnkılâbı hemen hemen [bir] yüzyıl devam etmiştir. Üç yılda esaslı bir inkılâbın bitebileceğini fark etmek hatâ olur.
«Hocaları memnun edelim, İslâm âlimlerini memnun edelim, herkesi memnun edelim» dersek biz, maksadı sağlamış olamayız, idare-i maslahatçılar esaslı inkılâp yapamaz. Bugünkü sefâlet ve rezâlet içinde esâsen kimseyi memnun etmeye imkân yoktur. Yurt imar edildiği gün, millet zengin olduğu zaman herkes memnun olur.”[11] “Biz ne Bolşevikiz, ne de komünist: Ne biri, ne diğeri olamayız. Türkler milliyetperver ve dinlerine hürmetkâr bir millettir. Bizim hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümetidir.” “Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir.” “Bizim dinimiz en tabii ve mâkul dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dînin tabii olmasi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lâzımdır. Bizim dînimiz bunlara tamamen uygundur.”[12] “Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şeyi, kadın ve erkek beraber olarak ilim ve kültür edinmeleridir. Kadın ve erkek, bu ilim ve kültürü aramak ve nerede olursa oraya gitmek ve onunla dolu olma zorundadır. İslam ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki bugün kendimizi bir türlü kayıtları bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında kadınlar ilim, kültür ve diğer hususlarda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileriye gitmişlerdir.” “Bizim dinimiz milletimize aşağılık, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Aksine Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şereflerini muhafaza etmelerini emreder.” [13]
“Bizim kadın hayatımızda kadının tarz-ı telebbüsünde teceddüt yapmak meselesi mevzu-u bahs değildir. Milletimizde bu hususta yeni şeyleri bellettirmek mecburiyeti karşısında değiliz. Belki ancak dînimizde, milletimizde, tarihimizde zaten mevcut olan âdât-ı mergûbeye intizâm-ı cereyan vermek, mevzu-u bahs olabilir. Biz bağlı başımıza, kendi arzumuza, kendi terbiye ve seviyemize göre istediğiniz kıyafeti ihtiyâr eyleyebiliriz. Ancak bütün milletin şâyân-i kabul göreceği şekilleri, bütün milletin hayatında kabiliyet-i tatbîkiyesi olan kıyafetlere her hâlde temâyülât-ı umûmiyede aramak ve o şekillerin muvaffâkiyetini temâyülât-ı umûmiyeye tevâfukta görmek lâzımdır.”[14] “Bu devletin halife ile alaka ve münasebeti yoktur. Halkı kendi halinde terk edersek bir adım ileri atamayız. İnkılabın kanunu mevcut kanunların fevkindedir.” (16 Ocak 1923)
“Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.”[15] “Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü, ürün havaya bağlıdır. Türk yalnız doğayı kutsal sayar.”[16]
“Din bakımından da bağımsız olmak zorundayız.” (Nutuk, s. 1153 – Belge 220 – Başlık: “Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Ankaraya ilk gelişlerinde şehrin ileri gelen ve önemli kişilerine verdikleri nutkun örneğidir”)[17] “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz, kasde ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere fırsat vermeyeceğiz.” “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz…” (1930)[18] “Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.
Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sâirenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin millî rabıtalarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi millî lisanında değil, Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’ân’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince karışık, cahil hocalar ağzıyla ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan dini hırs ve siyasetlerine âlet ittihaz ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupa’da Allah kelimesinin îlâsı (yüceltilmesi) parolası altında Hıristiyan milletlerini idareleri altına geçirdiler, fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler.
Ne onları ümmet yaptılar, ne onlarla birleşerek kuvvetli bir millet yaptılar. Mısır’da belirsiz bir adamı ‘Halifedir’ diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palas pâreyi hilâfet alâmeti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular. Gâh şarka, gâh garba veya her tarafa birden saldıra saldıra Türk milletini, topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Millî duyguyu boğan, fânî Dünya’ya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra Âhiret’te kavuşacağını vaat ve temin eden dinî akîde ve dinî his, millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mânî olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara kendilerinden evvel ölenlerin Ahiret’teki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek Âhiret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi, Dünya’nın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı. Davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk vicdan-ı umûmîsi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle (açıklıkla, ferahlıkla), büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu? Türkün millî hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, Cennet’i değil, eski, hakîkî büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra.
Türk milleti, millî hissi dînî hisle değil, fakat insanî hisle yan yana düşünmekten zevk alır, vicdanında millî hissin yanında insanî hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle müftehirdir (öğünür). Çünkü Türk milleti bilir ki bugün medeniyetin şahrahında (büyük yolunda) müstakil ve fakat kendilerine muvâzî yürüdüğü umum medenî milletlerle keşifleri mütekabil insânî ve medenî münasebet, elbette inkişafımızda devam için lazımdır. Ve yine malumdur ki Türk milleti, her medenî millet gibi mâzînin bütün devirlerinde keşifleriyle, ihtiralarıyla medeniyet âlemine hizmet etmiş insanların, milletlerin kıymetini takdir ve hatıralarını hürmetle muhafaza eder. Türk milleti, insaniyet âleminin samimi bir ailesidir.
Türk milleti en eski tarihlerde meşhur kurultaylarıyla, bu kurultaylarında devlet reislerini intihap etmeleriyle demokrasi fikrine ne kadar merbut olduklarını göstermişlerdir. Son tarih devirlerinde Türklerin teşkil ettikleri devletlerde başlarına geçen padişahlar, bu usulden ayrılarak müstebit olmuşlardır.
Kralların ve padişahların istibdadına dinler mesnet olmuştur. Krallar, halifeler, padişahlar etraflarını alan papazlar, hocalar tarafından yapılmış teşviklerle, ilâhî hukuka istinat etmişlerdir. Hâkimiyetin, bu hükümdarlara Allah tarafından verilmiş olduğu nazariyesi uydurulmuştur. Buna göre, hükümdar, ancak Allah’a karşı mesuldür. Kudret ve hakimiyetin hududu din kitaplarında aranabilir. İlâhî hukuka müstenit bir mutlakıyet kaidesi önünde demokrasi prensibinin ilk aldığı vaziyet mütevâzîdir. O, evvela hükümdarı devirmeğe değil, onun yalnız kuvvetlerini tahdîde, mutlakıyeti kaldırmağa çalıştı. Bu çalışma 400-500 sene evvelinden başlar. Evvela kuvvetin milletten geldiği ve kuvvete gayrı muktedir bir ele düşerse iştirak etmesiyledir.”[19][20][21] “Din vardır ve lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur –tefsirler, hurafeler– binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır.” “Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.” “Dînimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayatta, hem fazilete uygundur. Kadınlarımız, şeriatın tavsiyesi, dînin emri mûcibince tesettür etselerdi ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı. Tesettür-ü şer’î kadınlar için mûcib-i müşkilat olmayacak, kadınların hayât-i mâişette ve hayât-ı içtimâîyede, hayât-ı iktisâdiyede, hayât-ı mâişette ve hayât-ı ilimde erkeklerle teşrîk-i faaliyet etmesine mânî bulunmayacak bir şekl-i basittedir. Bu şekl-i basit, heyet-i içtimâiyemizin ahlâk ve âdâbına mugayir değildir.”[22] “Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir fâcia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız netîcelerdir.”[23][24][25][26] “Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir Dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir Dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz. Türkiye’ye musallat olmamak şartıyla, hilâfetçileri ve Panislâmizm taraftarlarını memnun etmek için, bu tasavvur ve tahayyül bir dereceye kadar bizde de tasvir edilmişti. Ortaya atılan görüş şuydu: Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve diğer kıt’alarda yaşayan Müslüman toplumları, gelecekte herhangi bir gün kendi irade ve arzularını kullanacak bir güç ve özgürlüğe kavuşurlar ve o zaman lüzumlu ve yararlı görürlerse, çağın gereklerine uygun birtakım uyuşma ve birleşme noktaları bulabilirler. Şüphesiz, her devletin, her toplumun birbirinden karşılayabileceği ihtiyaçları vardır. Karşılıklı çıkarları olacaktır. Tasarlanan bu bağımsız İslâm devletlerinin yetkili temsilcileri bir araya gelip bir kongre yaparlar ve falan ve filân İslâm devletleri arasında şu veya bu ilişkiler kurulmuştur. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği şartlar içinde birlikte hareket sağlamak için, bütün İslâm devletlerinin temsilcilerinden kurulu bir meclis oluşturulacaktır. Birleşmiş olan İslâm devletleri bu meclisin başkanı tarafından temsil edilecektir derlerse ve isterlerse, işte o zaman, o birleşik İslâm devletine hilâfet ve ortak meclisin başkanlığına seçilecek zata da halife unvanı verirler. Yoksa, herhangi bir İslâm devletinin, bir kişiye bütün İslâm dünyasının işlerini yönetme ve yürütme yetkisini vermesi akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir durumdur.”[27] “Efendiler… Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lâzım geldiğini düşünmek danışmak için yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihninin başlı başına çalışması lâzımdır. İşte biz de burada din ve Dünya için geleceğimiz ve istiklalimiz için ve en çok millî egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncelerimi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlatmak istiyorum. Millî ülküler, millî irade yalnız şahsın düşmesinden değil, tüm millet fertlerinin ülkülerinin toplamıyla yaratılır…” “Efendiler; camiler mukaddes minberleri halkın rûhânî, ahlâkî gıdalarına en âlî, en feyyaz membâlarıdır. Binâenaleyh camilerin, mescitlerin minberlerinden tenvîr ve irşat edecek kıymetli hutbelerin muhteviyatının halka ittilâ imkânını temin, Şer’iye Vekâlet-i Celîlesi’nin mühim bir vazîfesidir.
Minberlerden halkın anlayabileceği lisanla ruh ve dimağu hitap olunmakla Ehl-i İslâm’ın vücûdu canlanır, dimağı saflanır, îmânı kuvvetlenir; kalbi cesaret bulur. Fakat buna nazaran hutebât-ı kirâmın hâiz olmaları lâzım gelen evsâf-ı ilmiye, liyâkat-ı mahsûsa ve ahvâl-i âleme vukuf hâiz-i ehemmiyettir.”[28] “Efendiler, tekke ve zâviyelerle türbelerin seddi ve alelumum tarîkatlarla şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık, büyücülük ve türbedarlık ve ilâh gibi birtakım unvanların men’i ve ilgâsı da Takrîr-i Sükûn Kanunu devrinde yapılmıştır. Bu husustaki icraat ve tatbîkat, heyet-i içtimâîyemizin hurâfeperest iptidâî bir kavim olmadığını göstermek nokta-i nazarından ne kadar elzem idi; bu takdir olunur.”[29] “En son duam şudur ki, istekleri gerçekleştiren Büyük Allah, sevdiği Hz. Muhammed hürmetine bu kutsal vatanın sahibi ve savunucusu, kıyamete kadar Hz. Muhammed’in dininin en sadık koruyucusu olan necip milletimiz ile saltanat ve yüce hilâfeti korusun ve mukaddesatımızı düşünmekle sorumlu olan heyetimizi başarılı kılsın! Amin.”[30] “…Evet, ben bilirim ki insan dinsiz olmaz. Fakat Türk’ün dini tabiattır. Bunu size münevversiniz diye söylüyorum.”[31] “Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür, ilâhî âdetlerin görüşlerine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki çağda incelenebilir, tik çağ insanlığın çocukluk ve gençlik çağı, ikinci çağ, insanlığın erginlik ve olgunluk çağıdır. İnsanlık birinci çağda tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddi vasıtalarla kendisiyle ilgilenilmeyi gerekli görür. Allah, kullarının gerekli olan olgunluk noktasına ulaşmasına kadar, içlerinden vasıtalarla, kullarıyla ilgilenmeyi ilâhî gereklilik saymıştır. Onlara Hz. Adem’den itibaren kaydedilmiş, kaydedilmemiş sonsuz denecek kadar çok peygamber ve elçi göndermiştir. Fakat peygamberimiz aracılığıyla en son dini ve medeni hakikatları verdikten sonra artık insanlıkla aracı yoluyla temasta bulunmaya gerek görmemiştir. İnsanlığın anlama derecesi, aydınlanma ve olgunlaşması her kulun doğrudan doğruya ilâhî ilhamlarla temas yeteneğine ulaştığım kabul buyurmuştur. Bu sebepledir ki Hz. Peygamber, peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı, en mükemmel kitaptır.”[32] “Ey millet, Allah birdir, şânı büyüktür. Allah’ın selâmeti, âtıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara hakayık-ı dînîyeyi tebliğe memur ve resûl olmuştur. Kanûn-i Esâsî’si cümlemizce mâlumdur ki, Kur’ân-ı Azîmüşşan’daki husustur. İnsanlara feyz rûhu vermiş olan dînimiz, son [hak] dindir. Ekmel tevâfuk ve tetâbuk ediyor. Eğer akla, mantığa ve hakîkate tevâfuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânîn-i ilâhiye beyninde tezat olması îcap ederdi. Çünkü bilcümle kavânîn-i kevniyeyi yapan Cenâb-ı Hak’tır.”[33] “Gazeteci muhatabımın sualine, ‘Hükümetin dini olmaz!’ diyemedim. Aksini söyledim, ‘Vardır efendim, İslam dinidir’ dedim.” (Ocak 1923’te bir gazeteci ile din ve devlet üzerine konuşmasından 4 yıl sonra söyledikleri.)[34] “Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasî bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.” “Hilâfetle beraber Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri, Patrikhaneleri ile Musevi Hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdır. Hilâfet ve bu patriklikler yüzyıllardan beri, ruhanî yetki çerçeveleri dışında, muazzam ayrıcalıklar topladılar. Halkın düşünüşüne uygun olarak verilen haklar dışındaki ayrıcalıklarla, Cumhuriyet yönetiminin uygulanması mümkün değildir. Geçmişte, özellikle Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra, Anayasa’yı ve Meşrutiyet Kanunlarını, Batı’nın uygarlık makinesine benzer şekilde değiştirmeye çok çalıştık. Fakat bu girişimlerimiz sonuçsuz kaldı. Çünkü her adımda patrikhaneler ve hilâfet gibi siyasî, dinî kurumların hukuku ile karşı karşıya geldik… Patrikhanelerin veya hilâfetin itirazlarına maruz olmaksızın hiçbir düzenleme veya ilerici fikir, idare şeklimize sokulamıyordu.” (4 Mayıs 1924)[35][36] “Hukukî hükümler zaman ve mekân içinde içtimaî heyetlerin uğradıkları değişiklere göre değişegeldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekânın ihtiyacına göre lüzumlu ve kafi görülmüş olan esaslar yerine bugün birçok mütenevvi kanunlar ve usuller konulmak zarureti görülmüştür. Bunlar dahi ebedî olmayıp zamanla değişmeye mahkûmdurlar.”[37] “Hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir. Bu tarif hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan, tabiatın mahlukudur. İptidai insanların, tabiatın her şeyinden, gök gürültüsünden, geceden, taşan bir nehirden ve vahşi hayvanlardan ve hatta birbirlerinden korktuklarını biliyoruz. İlk his ve düşüncesi korku olan insanın her düşünce ve dileğinin mutlak surette yapmaya kalkışmış olması düşünülemez. İptidai insan kümelerinde ata korkusu ve nihayet büyük kabile ve kavimlerde ata korkusu yerine kaim olan Allah korkusu insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız memnular yaratmıştır. Memnular ve hurafeler üzerine kurulan birçok âdetler ve an’aneler, insanları düşünce ve harekette çok bağlamıştır, o kadar ki düşünce ve hareket serbestisi gibi bir hak mefhum malum olmamıştır. Cemaatlerin başına geçebilen adamlar, cemaati Allah namına idare ederdi.”[38] “İslâm dinini, yüzyıllardan beri alışageldiği üzere bir siyaset aracı durumundan uzaklaştırmak ve yüceltmek gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve ilâhi inançlarımızı ve vicdani değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan ve her türlü menfaat ve ihtiraslara görünüş sahnesi olan siyasetlerden ve siyasetin bütün kısımlarından bir an önce ve kesin olarak kurtarmak milletin dünyevi ve zührevi mutluluğunun emrettiği bir zarurettir. Ancak bu suretle islâm dininin yüceliği belirir.”[39] “İslâmiyetin ilk parlak devirlerinden mazi mahsulü olan sakim âdetler bir zaman için kendini göstermeye, nüfuz ikama muktedir olmamışsa da, biraz sonra İslâm hakâyıkına temessük, İslâm esaslarına teyfik-ı hareket etmekten ziyade, mazinin miraslarından olan âdet ve itikadları, dine karıştırmaya başlamışlardır. Bu yüzden İslâm cemiyetlerine dahil birtakım kavimler, İslâm oldukları halde sükûta, sefalete, inhitata mâruz kaldılar. Mazilerinin bâtıl itiyad ve itikadlarıyla İslâmiyeti teşvik ettikleri ve bu suretle hakikat-ı Islâmiye’den uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar.” “Kasaba ve şehirde ecânibin nazar-ı dikkati en çok şekl-i tesettür üzerinde tesebbüt ediyor. Buna bakanlar, kadınlarımızın hiçbir şey görmediklerini zannediyor. Mamafih, îcâb-ı dîn olan tesettür, kısaca ifâde etmek lâzım gelirse denebilir ki, kadınların külfetini mûcip ve muhâlif-i âdap olmayacak şekl-i basitte olmalıdır. Şekl-i tesettür, kadını hayatından, mevcudiyetinden tecrit edecek bir şekilde olmamalıdır. Bu sadette son söz olarak diyorum ki, bizi analarımızın adam etmesi lâzım idi. Onlar edebildikleri kadar etmişlerdir. Fakat bugünkü seviyemiz, bugünkü îcâbât ve ihtiyâcât-ı esâsiyeye gayrıkâfîdir. Başka zihniyette, başka kemâlde adamlara muhtacız. Bunları yetiştirecek olan, bundan sonraki validelerdir. Bu mârûzâtımın istiklâlini, şerefini, hayat ve mevcudiyetini temin ve idame umde ittihaz eden yeni Türkiye Devleti’nin esaslarından birini teşkil etmesi lâzımdır ve inşallah edecektir.”[22] “…kaza ve kader, talih ve tesadüf deyimleri Arapçadır; Türkleri ilgilendirmez.”[40] “Kerbelâ, hafîd-i peygamberî, imam, seyf-i mübârek, müşerref; bu gibi avampesendâne laflarla milleti iğfal mes’elesinde bulunanlar artık insaf etsinler! Millet de dikkat ve basîretini arttırsın.”[41] “Millete anlattım ki İslâm-şümûl bir devlet tesis etmek vazifesiyle mükellef tahayyül edilen bir halifenin vazifesini ifa edebilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tâbi tutulamaz. Millet, buna razı olamaz! Türkiye halkı bu kadar azîm bir mes’ûliyeti, bu kadar gayr-i mantıkî bir vazifeyi deruhde edemez. Milletimiz, asırlarca, bu vâhi nokta-i nazardan hareket ettirildi. Fakat ne oldu?! Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup mahvolan Anadolu evlâdlarının miktarını biliyor musunuz? dedim. Suriye’yi, Irak’ı muhafaza etmek için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz?! Ve netice ne oldu görüyor musunuz?! dedim. Halifeye, dünyaya meydan okutmak ve onu umum İslâm umûruna tasarruf sahibi kılmak fikrinde olanlar, bu vazifeyi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on misli nüfustan mürekkeb olan büyük İslâm kütlelerinden talep etmelidir! Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının, artık, kendi hayat ve saadetinden başka düşünecek bir şeyi yoktur… Başkalarına verebilecek bir zerresi kalmamıştır! dedim. Diğer bir noktayı da halk nazarında tebârüz ettirmek için şu beyânâtta bulundum: Bir an için farzedelim ki, dedim, Türkiye, mevzu-i bahis vazifeyi kabul etsin… Bütün âlem-i İslâm’ı bir noktada tevhîd ederek sevk u idâre etmek gayesine yürüsün ve muvaffak dahi olsun! Pek âlâ ama taht-ı tâbiiyet ve idâremize almak istediğimiz milletler derlerse ki, bize büyük hizmetler ve muâvenetler yaptınız, teşekkür ederiz fakat biz müstakil kalmak istiyoruz. İstiklâl ve hâkimiyetimize kimsenin müdahalesini muvâfık görmeyiz! Biz kendi kendimizi sevk ve idâreye muktediriz! O halde, Türkiye halkının bütün mesâi ve fedakârlığı, sadece bir teşekkür ve dua almak için mi ihtiyâr olunacaktır?! Görülüyordu ki bir heva ü heves için, bir vehm ü hayal için, Türkiye halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilâfet ve halifeye vazife ve salâhiyet vermek fikrinin mahiyeti bundan ibaretti.”[42] “Milletimiz, din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin, kalp ve vicdanından çekip alamayacaktır ve alamaz.”[43] “Minberlerin halkın anlayacağı bir dille ruh ve dimağa hitab olunmakla İslam ehlinin vücudu canlanır, iman kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna nazaran hatiplerin haiz olmaları lâzım gelen özellik, yetenek ve Dünya’nın gidişini bilmeleri çok önemlidir.” “Muhammed’in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatte peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir. Kuran sureleri Muhammed’e açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdi. Muhammed’in söylediği sureler uzun bir devirde dini düşüncelerinin ürünü olmuştur. Muhammed, bu surelere birçok çalıştıktan ve incelemeler yaptıktan sonra edebi şeklini vermiştir.”[44] “…Müslümanları ve Türk milletini bu kerteye düşmüş sanmak ve İslâm dünyasının vicdan temizliğinden, ahlâk ve karakterindeki incelikten, alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır. Küstahlığın da bir derecesi vardır.” (Halifeliğin kaldırılması sırasında bu makamın dış güçler tarafınca Müslümanları kandırmak ve onları yönetmek için kullanılması üzerine Müslümanları savunmak için Nutuk’ta yazdıkları.)[45] “Türkiye Cumhuriyeti’nde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Doğal olarak ibadetler, güvenlik ve genel yaşama aykırı olamaz; siyasal gösteri biçiminde yapılamaz.”[46]
Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dinî fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk Cumhuriyeti’nin resmî dini yoktur. Türkiye’de, bir kimsenin fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samîmî mutekitler, derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğren. “Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dinî fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk Cumhuriyeti’nin resmî dini yoktur. Türkiye’de, bir kimsenin fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samîmî mutekitler, derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğren.”[38] “Türk kadını ruhuna bilmeyen sath-i nazarlar kadınlarınıza bazı isnatta bulunmaktadırlar. Kadınlarınızın hayatta âtılâne yaşadıklarını, ilim ile, irfan ile münasebetleri bulunmadığını, hayât-ı medeniye ve içtimâîye ile alâkadar olmadıklarının, kadınlarımızın her şeyden mahrum kaldıklarını; onların Türk erkekleri tarafından hayattan, Dünya’dan, insanlıktan, kârükisbden uzak tutulduğunu söyleyenler vardır. Fakat hakîkat-i hâl böyle midir? Şüphesiz ki Türk kadınını şu suretle görmek, Türk kadınını görmemektir. Ecnebîlerin ve bizi düşman nazarıyla görenlerden tarif ve tasvir ettikleri kadınlar, bu vatanın asil kadını, Anadolu’nun asil Türk kadını değildir. Öyle kadınlar bizim kadınını yanlış görüp yanlış anlatanlar, bilhassa büyük şehirlerimizde, müterakkî, medenî zannedilen yerlerde, bazı Türk hanımlarının manzara-i hâriciyelerine bakarak aldanıyorlar. O kadınların hâricî manzaralarını aleyhimizdeki sûitefsirlere müsait bir zemin olarak alıyorlar. Milletin onların manzara-i hariciyelerinden çıkardıkları manayı bütün bütün Türk kadınlığına teşmil ediyorlar. İşte ilk tashih edilecek hata ve ilk ilan edilecek hakîkat buradadır. Manzara-i hâriciyelerinde düşmanlarımıza ve bilhassa haklı bir sermâye-i tezvir veren manzaralara hepiniz biliyorsunuz ve herkes biliyor ki en ziyade memleketimizin en büyük şehri olan, asırlarca devletin pâyitahtı ve makarr-ı hilâfeti bulunan İstanbul’da tesadüf ediliyor. Düşmanlarımız hükümler veriyor ve diyorlar ki: Türkiye mütemeddin bir millet olamaz, çünkü Türkiye halkı iki parçadan mürekkeptir. Kadın ve erkek diye iki kısma ayrılmıştır. Halbuki bir heyet-i içtimâiye, aynı gayeye bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse, terakkî etmesine imkân-ı fennî ve ihtimâl-i ilmî yoktur.”[47] “Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum. Dînimize, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki Türkiye’ye istiklâlini veren bu Türk milleti içinde daha karışık, sun’î, bâtıl îtikatlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bunları benimsemiş olan câhiller, âcizler, sırası gelince tenevvür edeceklerdir. Onlara ziyâya takarrüp etmezlerse kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.” (11 Şubat 1924, Tanin gazetesi)[48] “Unutulmamalıdır ki milletin hâkimiyetini bir şahısta yâhut mahdut eşhâsın elinde bulundurmakta menfaat bekleyen câhil ve gâfil insanlar vardır. Hükümdarlar, kendilerini mevhum bir kuvvetin mümessili tanırlar ve bundan zevk alırlar. Fakat onların etrâfındaki menfaatperestler, bunu din kisvesine büründürerek bütün milleti iğfâle, idlâle çalışırlar. Nitekim şimdiye kadar çalışmışlardır. Nihâyet milletin kulağı bu terennümât ile dolar ve o telkînâtı îcâb-i din ve hakîkat-ı mahz telakkî eder. Bu gibilerine mürtecî ve hareketlerine de irticâ derler.
Fetvâ ile veyahut şu ve bu gibi telkînâtla milleti irticâya sevk etmek isteyenlerin yeri zindan olacaktır. Kat’îyetle ve bilâpervâ söylerim ki, hâkimiyet-i milliyemizin bir zerresini şu veya bu sûretle takyit etmek isteyenler en koyu mürtecîdir. Öylelere karşı milletin yapacağı şey, onları parçalamaktır.”[49] “Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.”[50] “Zamanında kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. “Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki geçici ömür sırasında sevinç ve mutluluğa yer bulunmaz” diyorlardı. Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: “Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, hiç olmazsa yaşadığımız sürece şen ve neşeli olalım.” Ben kendi karakterim bakımından ikinci hayat görüşünü beğeniyorum, fakat şu sınırlar içinde: Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar zavallıdır. Besbelli ki, o adam birey sıfatı ile yok olacaktır. Herhangi bir kişinin, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Anlayışlı bir adam, ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir…”[51] Kaynakça KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (2003). Atatürk’ten Düşünceler (Kitap). ODTÜ Yayıncılık. s. 92. ISBN 975-7064-12-2. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (II) Atilla Oral, Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu, Demkar Yayınevi, 1. Basım, 61. sayfa MEDENİYET TARİKATI KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (2003). Atatürk’ten Düşünceler (Kitap). ODTÜ Yayıncılık. s. 96. ISBN 975-7064-12-2. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (II) KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (2003). Fatih ÖZDEMİR (Ed.). Atatürk’ten Düşünceler (kitap). Ankara: ODTÜ Yayıncılık. s. 78. ISBN 975-7064-12-2. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (II) “Modern Turkey, a delicate balance of East and West”. Erişim tarihi: 23 Ekim 2011. “Google Books üzerinden Turkey Today”. Turkey Today. Erişim tarihi: 25 Mayıs 2014. Atatürk, Mustafa Kemal (2009). Atatürk’ün not defterleri. Ankara: Genelkurmay Basımevi. s. 125. ISBN 9789754092462. KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (2003). Atatürk’ten Düşünceler (kitap). ODTÜ Yayıncılık. s. 62. ISBN 975-7064-12-2. Türk Tarih Kurumu Konferansları, 1969 demonium (17 Şubat 1923). “Atatürk’ün özdeyişleri”. 13 Nisan 2009 tarihinde kaynağından (html) arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Kasım 2011. İzmir İktisat Kongresi’ni açış söylevi KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (2003). Atatürk’ten Düşünceler (kitap). ODTÜ Yayıncılık. s. 62. ISBN 975-7064-12-2. Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı, s. 55 KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (2003). Fatih ÖZDEMİR (Ed.). Atatürk’ten Düşünceler (kitap). Ankara: ODTÜ Yayıncılık. s. 90. ISBN 975-7064-12-2. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (II) Söyler ve Demeçler, 11, 90; Ethem Ruhi Fığlalı, Atatürk ve Din, Millî Eğitim Ankara 1981, s. 134-135. KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (2003). Fatih ÖZDEMİR (Ed.). Atatürk’ten Düşünceler (kitap). Ankara: ODTÜ Yayıncılık. ss. 77-8. ISBN 975-7064-12-2. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (II) Şüpheci Melek (1923). “Atatürk’ün dini görüşleri”. 13 Nisan 2009 tarihinde kaynağından (html) arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Aralık 2011. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (II) Ayın Tarihi: 1930, No. 73, sayfa 6049-6055 demonium (1919-1927). “NUTUK” (PDF). Atatürk Araştırma Merkezi Ethem Ruhi Fığlalı, Atatürk ve Din, Millî Eğitim Ankara 1981, s. 135 Şüpheci Melek (1931). “Atatürk’ün dini görüşleri”. 9 Mart 2009 tarihinde kaynağından (html) arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Aralık 2011. Atatürk’ün Âfet İnan’a dikte ettirdiği “Yurttaş için Medeni Bilgiler” ders kitabında dinin rolü üzerine söylediği. Bu ifadeler, 1930’larda basılan kitabının 364-370, 402-3. sayfalarında bulunurken, sonraki senelerde yapılan baskılarda bu ifadeler çıkarılmış yani sansürlenmiş. Can Dündar (2006). “Atatürk’ün sansürlenen görüşleri”. 30 Ekim 2006 tarihinde kaynağından (html) arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Aralık 2011. Prof. Dr. A. Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, sadeleştirenler Prof. Dr. Ali Sevim, Prof. Dr. Azmi Süslü, Doç. Dr. M. Akif Tural, s. 438 vd., Başbakanlık Atatürk Araştırma Merkezi, ISBN 975-16-1276-4 KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (2003). Fatih ÖZDEMİR (Ed.). Atatürk’ten Düşünceler (kitap). Ankara: ODTÜ Yayıncılık. s. 76. ISBN 975-7064-12-2. Atatürk’ün Söylev ve
“Siz Osmanlı’nın 400 yıl bizi yönettiğini söylüyorsunuz, ama biz sizi çocuklarınıza verdiğiniz isimlerden, cenazenizi nasıl defnedeceğinize, düğünlerinize ve selamlaşmanıza kadar 1400 yıllık masallarımızla yönetiyoruz zaten..” Arap alfabesini kutsal alfabe, Arapçayı Allah kelamı, sahabe isimlerini kutsal adlar, Arap milletini “kavmi necip” görenler…
Günde beş kere minarelerden ezan okunur Arapça…
Nereye baksan minare, cami. İki kelime de bir Arapça…
Konuştuğu dilde 7 bine yakın kelime Arapça…
Arapça kelime kullanmadan 10 tane cümle kuramaz.
Arapça kökenli isim oranı yüzde 60, Türkçe kökenli isim oranı sadece yüzde 19.
Selam verir Arapça, selam alır Arapça.
Selamünaleyküm, aleyküm selaaam Arapça… *Tanrıya ibadet eder Arapça. Bütün ömür çalışır, emekli olur, ömründe bir kere yurtdışına çıkma imkânı vardır, onda da gider Arapların dedelerinden kalma, Beytullah’ı ziyaret eder. Arabın içtiği suyu kutsal diye bidon bidon doldurur getirir, törenle içirir konuklarına… Orucunu hurmayla açar. Neden armutla açmaz misalen?
İşe başlar Bismillah…
İşini bitirir “Çok sükür…”
Vukuunu dilediği işler, olur inşaallah, beğenir maşaallah, istemediği durum varsa maazallah…
Tanrı dersin kızar, ille de Allah diyeceksin der, Arapça…
Çocuğu doğar, kulağına ezan okur, Arapça…
Pipisini keser sünnet, yemeği sıyırır sünnet, yerde yemek yer sünnet, başına sarık sarar sünnet..
Ölür cenaze namazı kılınır Arapça…
Mezar taşına yazılır huvelbaki, o da Arapça…
Sonra da der ki: Biz Araplaşmadık, Müslüman olduk.. Fesubhanallah..
Müslüman olmak demek Araplaşmaktır.
İtiraz eden önce adının bir Arap adı mı, Türk adı mı olduğuna baksın…
Bir Türk Arabistan’da 20 yılda araplaşır, dilini unutur..
Arabı getirin Türkiye’ye 500 yıl geçse de Türkleşmez Türkü araplaştırır..
Nedeni; Arap dini ve din diye pompalanan Arap kültürüdür.. Araplar dünyanın en katı ırkçılarıdırlar..
Bilim yok, sanat yok, edebiyat yok, felsefe yok, üretim yok.
80 yıldır “vatan, millet, ezan, bayrak” diyerek ülke yönetiyor..
Şeyh çok, türbe çok, cami çok, imam çok..
Lâkin din yok, iman yok..
Çünkü vicdan yok..
Vicdansızca yönetebilir. Bunu din kisvesiyle yaparlar ruhun duymaz.. Şu an bunların tamamı kendilerine Arap derler.. Öküzün öküzlüğü doğallığından geliyor. Beyin vardır, ama zeka yoktur. Öküz olmak ve öküz gibi yaşamak zorundadır. İnsanın ise, insanlığı her ne kadar doğal yapısından geliyor ise de, beyni ve işleyen, işletilen bir zekaya sahiptir. Ancak beyni hurafelerle doldurulmuş ise, üstümüzü, başımızı yırtsak doğruları anlatamayız, karanlıktan aydınlığa çıkaramayız. CEHALET İNTİKAM MI ALIYOR? Büyük Friedrich, Aydınlanma Çağı’nın önde gelen hükümdarından biri. İlham kaynağı Voltaire… Neler yapmıştı:
Orduyu kuvvetlendirdi.
Prusya’yı adil bir devlet yaptı.
Okul sayısını artırdı. Aklı ve bilimi rehber edindi. III. Mustafa… Cahil bir adamdı. Ülkeyi müneccimlere danışarak yönetirdi. Prusya girdiği bütün savaşları kazanınca, ”Her halde onun müneccimleri, benimkilerden daha iyi,” diye düşünerek, Friedrich’ten üç müneccim rica etti. Kral, müneccim yerine akıl gönderdi
“Benim üç müneccimim:
Güçlü bir ordu,
Güçlü bir ekonomi ve dolu bir hazine,
Tarih okuyarak günü anlayıp, geleceği öngörmek,” dedi. Bizimki anlamadı tabi Kral’ın ne demek istediğini;
“Kefere yardım etmek istememiş,” dedi. Hatta, “Batı bizi kıskanıyor” diye aklından geçirmiş bile olabilir. O sırada, Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi olan amcasını ziyaret için İstanbul’a gelen Baron de Tott ile tanıştı. Baron kurmay subaydı. Fırsatı kaçırmak istemedi bizimki ve Osmanlı ordusunu inceleyerek kendisine bir rapor vermesini rica etti. İnceledi Baron ve dedi ki:
“Silahlarınız çok eski, subaylarınız bilgisiz. Okula ihtiyacınız var.” Yutmadı tabi Sultan; -“Medreselerimiz ve orada çok bilgili büyük alimlerimiz var” diye karşılık verdi Ve karar verdiler, beraberce medreselerimizdeki alimleri sınamaya. Sultan,
“İstediğin adama istediğin soruyu sor” dedi. Adam göklerden değil, yerden bir soru sordu.
“Bir üçgenin iç açılarının toplamı kaç derecedir?” Kimsede cevap yok. Sonunda Medrese Emini bir cevap vermek zorunda olduğunu hissederek, -“Üçgenine göre değişir, Sultanım,” dedi. Baron bunu Avrupa’da ilkokul öğrencilerinin bildiğini söyleyince, Sultan yeni okullar açılmasını kabul etti. Bu arada, Çeşme Deniz Savaşı çıktı ve cahil subayların kumandasındaki Donanmada bir gemi dışında tümü Ruslar tarafından yakıldı. Kurtulan gemi Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın gemisiydi. Bu facia üzerine, öncelikle bahriyeli subayların eğitilmesi için okul açıldı: Mühendishane-i Bahri Hümayun; yıl 1773. Bu tarih mühendis eğitiminin başlangıcı olduğu için İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Bugün ülkemizde Prusya Kralının bahsettiği üç müneccimle kastettiği olgu, ne yazık ki yok. Hala depremin bizim sınanmamız için gerçekleştiğini sananların çoğunlukta olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Yıl 2023… 81 ilin Valisi İmam Hatip mezunu ..!! 250 sene sonra müneccim devrine döndük hamdolsun.
yüzyılda tarihsel kimliğini Hacı Bektaş Veli ile ifade eden bu düşünce geleneği, Hacı Bektaş Veli ile beraber hareket eden onlarca tarihsel kişilikle temsil edilir.
Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde adı geçen Tapduk Emre, Yunus Emre, Karadonlu Can Baba, Sarı Saltık, Ahi Evren, Karacaahmet Sultan, Kolu Açık Hacım Sultan, Seyyid Cemal Sultan gibi birçok Türkmen dedesi Anadolu’nun hatta Balkanların dört bir yanında bu felsefenin temellenmesini sağlar.
Genç Abdal mahlasıyla nefeslerde bu tarihsel gerçekler şöyle anlatılmıştır;
1- Genç Abdal’la Hacı Bektaş geldiler Sarı Saltığı Rumeli’ne saldılar Şükrolsun dertlere derman oldular Tavafın kabuldür Abdal dediler
Mümin isen bana etme cefayı Allah bir Muhammed Ali aşkına Eyilikte ol daim eyle vefayı Allah bir Muhammed aşkına
Saki doldur bize dolu içelim Okuyalım aşk kitabın seçelim Olur olmaz davalardan geçelim Allah bir Muhammed Ali aşkına
Pirler nasihatın güzelce dinle Bozma erkanını tatlı dil söyle Kemlik edenlere sen iyilik eyle Allah bir Muhammed Ali aşkına
Kimsenin ayıbın gözetme sakın Olayım der isen ger Hakk’a yakın Erenler huyundan bir meşrep takın Allah bir Muhammed aşkına
Genç Abdal’ım Hakk’ı seversen candan Hak seni ayırmaz yoldan erkandan Yalan söz söyleme çıkma imandan Allah bir Muhammed aşkın
2-
Fırsat elde iken bir amel kazan Gül cemalin bir gün solsa gerekir Zevkine aldanıp tapma dünyaya Dünya malı burda kalsa gerekir
Cahil bildiğinden hiç geri kalmaz Bin nasihat etsen bir pula almaz Kişi etiği yanına kalmaz Kişi etiğini bulsa gerekir
Bir gün hak divanına varılır Ruzi mahşer günü sual sorulur Günahın tartılır mizan kurulur Haklı hakkın anda olsa gerekir
Bana böyle geldi mevladan hitap Dil tutulur oldem verilmez cevap Kimine lütf olur kimine azap Cennet ile cehennem olsa gerekir
GENÇ ABDALIM hakka yakın olanlar İtikadı bütün sadık olanlar Hakikatta hakka yakın olanlar Hakta ona şahit olsa gerekir
Hacı Bektaş Veli ile beraber adı anılan Türkmen dedelerinin en önemlilerinden biri de Güvenç Abdal’dır. Güvenç Abdal, Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde, tasavvufi bir menkıbede adı geçen, tanınan bir Alevi-Bektaşi erenidir.
Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde Güvenç Abdal’ın adı, Alevi-Bektaşi inanç terminolojisinde ve metin literatüründe sıklıkla işlenen şeyhlik, müritlik, muhiblik, âşıklık kavramlarının betimlendiği felsefî bir menkıbe ile anılır.
Güvenç Abdal
Güvenç Abdal Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin dervişi olan ulu bir evliyadır. Hünkâr Hacı Bektaş Veli tarafından verilen diğer bir adı ise Er Güvenç Abdaldır. Muhammed Ali neslinden geldiği için Seyyit’dir. Başta Çepni Türk’leri olmak üzere Karedeniz’de bulunan Türkmen boylarının bağlı olduğu ocak Güvenç Abdal Ocağıdır. Güvenç Abdal Gümüşhane ili Kürtün ilçesi Taşlıca Köyü’ne yerleşerek Karadeniz’e İslam inancını yaymıştır. Evlatları daha sonra Muhammed Ali yolunu yüzyıllar boyunca bu bölgede tüm baskılara rağmen sürdürmüşlerdir. Özellikle Yavuz Sultan Selim’in saltanat uğruna bu ocaklara büyük zulümler yaptığı halde bu inanc azalsa da dimdik ayakta kalmaya devam etmiştir. Güvenç Abdal’ın Gümüşhane Kürtün İlçesi Güvende yaylasındaki sır olduğu bir türbesi ile Hacıbektaş Dergahında bulunan diğer bir türbesi ile iki makamı bulunmaktadır. Hacıbektaş’taki türbede yanda Eşi Dünya Güzeli ana ve kızı mekan tutmuştur.
Hünkâr Hacı Bektaş
Şeyhlik, müritlik, muhiblik, âşıklık Alevi-Bektaşi inanç literatüründe felsefî kavramlar olarak yer alırlar. Bu kavramlar aynı zamanda Alevi-Bektaşi düşüncesinde dört kapı kırk makam süreci ile oluşan düşünsel yükselişi de ifade eder. İnsan-ı kâmil olgusu, Alevi-Bektaşi düşüncesinin temel amacıdır. Alevi-Bektaşi düşüncesi bu temel amacın araçları olarak bireyin düşünsel, inançsal, psikolojik gelişimi için belli kategoriler belirlemiştir. Bu gelişim kategorilerinin başında aşıklık, yükselişinin son aşamasında ise şeyhlik (mürşid-i kâmil) yer alır. Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde bu düşünsel evrimin aşamaları Güvenç Abdal’ın isminin yer aldığı menkıbede şöyle anlatılır:
Hacı Bektaşı Veli – Güvenç Abdal
Hünkar’ın Hizmetinde Güvenç Abdal adlı bir deviş vardı. Er terbiyesi görmüş bir zattı. Bir gün, ‘Erenler Şahı’ dedi; “Gönlümde bir sorun var. izin verirseniz söyleyeyim”. Hünkar, şöyle buyurdu; “Güvenç acaba dedi, şeyh kimdir, muhip kimdir, aşık kimdir? Bize lütfedip bildirseniz”. Hünkar; “hemen Güvenç yerinden kalk, tez git, bir sarrafta bin altın nezirimiz var, al gel” dedi. Güvenç Abdal, sarraf kimdir, hangi şehirdedir, demeden hemen belini bağladı, Hünkar’ın elini öptü, yola revan oldu.
Gide gide vardı, bir şehre. Gördü ki pek büyük bir şehir. Kendi kendine, bizim ülkede böyle büyük bir şehir yoktu, acaba bu şehir, hangi şehir dedi. Gezerken bir adama; Bu şehir hangi şehir? O adam: Burası Hindistan, bu şehre de Delli ( Delhi? ) derler. Güvenç, şaşırdı. Rum ülkesi nerde Hindistan nerde dedi. Sehrin içinde gezerken pazara ulaştı, etrafına bakınırken gördü ki, karşıda bir sarraf oturmada. Sarraf onu görünce hemen kalktı. Beri gel derviş diye yanına çağırdı. Sarraf, Güvenç’e; “Hangi ildensin” dedi. Güvenç; “Rum ülkesinden” dedi. “Kimin hizmetindesin deyince”, Güvenç; “Hacı Bektaş Hünkar’ın hizmetindeyim, bana, bir sarrafın bize bin altın neziri var, al gel buyurdu”.
Sarraf, Hünkar’ın adını duyunca, onu evine götürdü, üç gün boyunca ağırladı. “Derviş” dedi. “Neziri olan sarraf benim. Bir vakit ticarete giderken denizde fırtınaya yakalandım. Az kaldı, gemimiz batacaktı. Hemen vilayet erenlerini çağırdım, beni kurtarın bin altın nezirim olsun dedim. O anda erenler yetişti, gemiyi mübarek eliyle tuttu”. Adını sordum; “Hünkar Hacı Bektaş’tır”, dedi. Rum ülkesine nezirimi nasıl ulaştıracağım dedim, ben birisini yollarım buyurdu. Adamın şeklini sordum, senin şeklini tarif etti. Onun için seni çağırdım. Hamd olsun ki, hata etmemişim. Şu bin altını al, erenlere götür. Bin altın daha saydı. Bu da erenlerin hizmetinde bulunanlara, bin altın daha saydı, bunu da sen harca dedi.
Güvenç Abdal, üç bin altını alıp, sarrafla vedalaşarak yola revan oldu. Şehir içinde giderken, bir çardağın penceresinde, gün yüzlü güzel bir kız bakmada, kızı görür görmez bin canla aşık oldu. Aklı başından gitti. Pencereye gözünü dikti. Üç gün üç gece öylece kaldı. Kız, dervişin halini görünce kötüye yorarlar diye halayığına; öğüt ver de çeksin gitsin buradan. Halayık gidip dervişe, vazgeç bu sevdadan. Bu kız ulu bir tacirin kızıdır. Adamları duyarsa başına iş açarlar. Öyle bir avı elde etmek isteyen kişinin bol altını olmalı. Güvenç Abdal, bu sözleri duyunca; “Alınma, ne oldu ki” dedi, üç bin altını koynundan çıkarıp halayışa gösterdi. Altına tamah ettiler, bir yolunu bulup dervişi içeri aldılar. Güvenç Abdal, keseyi çıkarıp kızın önüne koydu. Güvenç, kızın ayak ucunda otururken, duvar yıkıldı, bir el çıktı, Güvenç’i, göğsünden iterek yere yıktı, aklını başından aldı. Kız bu hali görünce kalktı, oturdu. Güvenç’in aklı başına gelince bu ne haldir diye sordu kız. Güvenç Abdal, şeyhimiz Hacı Bektaş Hünkar’ın vilayetinden oldu dedi. Böylece beni bu kötü işten kurtardı. Bunun üzerine, Rum ülkesinden nasıl çıktığını, oraya nasıl geldiğini, o ana kadar başından geçenleri bir bir anlattı.
Kız bu kerameti gözüyle görünce erenlere aşık oldu, ziyaretine varmak istedi. Altınları alarak akşam saatinde yola çıktılar. Karanlık olunca ıssız bir yerde yattılar. Uyanınca baktılar ki sabah olmuş, bulundukları yerle yattıkları yerin aynı olmadığını gördüler, Arafat dağının yanındaki Kızılcaöz’den gelen yolun yanındalar. Kalkıp yola düştüler. Halifeler karşıladılar. Hünkar’a götürdüler. Güvenç Abdal, erenlerin ellerini öpüp ayaklarına yüz sürdü. Başından geçenleri bir bir anlattı. Hünkar; “Güvenç Abdal” dedi. “Bu işlerdeki hikmeti bildin mi”?
Güvenç buyurun erenler şahı dedi. Hünkar; “Sen bizden şeyh kimdir, mürid kimdir, muhib kimdir, aşık kim” diye sormuştun, bizde sana cevap verdik. Mürid odur ki, senin yaptığını yapar. Biz seni hizmete gönderdik, nereye gideceğim, kimi göreceğim demeden yola düştün. Muhipliği sarraf gösterdi. Bir kerecik denizde helak ola yazdı, erenler diye çağırdı, bin altın nezretti, vardık, imdadına yetiştik, gemisini kurtardık, yerimizi sordu, haber verdik, seni yolladık, şöyle – böyle demeden nezirini sana teslim etti. Şeyhliği biz yaptık; seni kolayca götürüp getirdik, seni o yüz karasından da kurtardık. Aşıklığıysa o kız yaptı, bir vilayet görmekle aşık oldu bize; buraya gelmedikçe karar etmedi. O kızı Güveç Abdal’a nikahladılar.”
Aşk ile
Resim Solda Seyyid Mahmud Hayrani aslana binmiş, sağda kaya üzerinde Hacı Bektaş Veli ve yanında Güvenç Abdal?
(Osmanlı’ yı 1299 da, Oğuz Türklerinin Kayı Boyu kurmuştur.) Osmanlı imparatorluğu 1299 da kurulmuş, 1579 kadar 3 asır YÜKSELMİŞ… 1579 dan 1699 kadar,1 Asır DURAKLAMIŞ. 1699 dan1919 kadar. GERİLEMİŞ VE YIKILMIŞTIR. ..Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı. Halifeliğe kadar olan Osmanlı… (1299-1517) Namı değer Türk İmparatorluğu
1517Halifeliğin alınmasından sonraki. Araplaşan Osmanlı İmparatorluğumuz… Ve Araplaştıkça daha çok batan koca .Osmanlı İmparatorluğumuz… Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu… Ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar… O günkü şartlarda Halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlüklülerin elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler…. Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerindir. (1517) Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler… İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur. Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarında seçilecek iki bin civarında ulemanın, Mollanın, Ebu Suud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmelerini sağlanır… İmparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir değişle… Türk İslam’ı terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evrilmesini, dönüştürülmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.
Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!” “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir. (Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm ! ” “Türkmen’im ! ” dedikleri için..Kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 158 bindir.) Maalesef Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur…1603 yılına gelindiğinde artık Ehli Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır kapatılır, yerine Halid-i Nakşi Kürt-i Tekkeleri kurulur. Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir, 1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar. (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…) Yine bu dönem Türk’ler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilir… Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, böylece kırdırılırlar, ganimet bile toplatmazlar… Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar… Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak içinde Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler. Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır… Buna tarihimizde “Ekrad Türkmanlar” denir… Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. …..(Bugün Dünya’nın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır…) … Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu ve bu politikalar sonucu gelişir ve büyür. Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir; Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur. Türkmen’ler dışlanmıştır, mezhepçiliğe kurban edilmiştir… Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler… Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar… (Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur ve 1563’te ise Rumların matbaası vardır. Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki .Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz; Ama bilgiye sahip olmak için artık çok geçtir… 11 Eylül 1683, Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır; 1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir ‘’Türk imparatorluğu’’ Osmanlı varken; Neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?!… (Osmanlı bu dönem; yani yaklaşık son 250 sene, 1683 Viyana Bozgunu’ndan, nihayet 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşını kazanana kadar tüm savaşları kaybetmiştir.) Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi-mezhepçi politikalara dönülmeseydi.! Koca bir imparatorluk batar mıydı? Ve yine; Yunus Emrelerin, Hacı Bektaşilerin, Seyit Gazilerin, Ahmet Yesevilerin… İslam’ı, İslam değil miydi? Osmanlıyı kuran Şeyh Edebalilerin İslam’ı, Akşemseddinlerin İslam’ı İslam değil miydi de Ebu Suudlara teslim edip batırdık koca İmparatorluğu… Bugün de aynı sürecin devam etmesi… Tarihten hiç ders almadığımızı göstermektedir. Pir-i Türkistanlı Ahmet Yesevi der ki: “Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!” İşte bu yüzden ‘’Arap sevici mezhepçi” değil, Cumhuriyetçiyiz Türk’üz Atatürkçüyüz .Ne Mutlu Türküm diyene…
Güz zamanı kışa hazırlanırken Söğütlü çeşmeden geçen rüzgar İstanbulun sıcak yüzünü üşütür Beylikdüzü metrobüsü Alır bizi sevdiklerimize götürür…
Son baharda göçmen kuşlar gibiyiz Ne konacak dal ne gelecek bahar kaygısı Ne dünü belli nede gelen yarını Sahi neydi hakkın yazgısı
Yurdumuzda yurtsuz konar göçer olduk Dilimizde bitmez özlemlerin ezgisi… Ne yıldız kaymasıdır Ne zaman soğutması düşlerim Geceler yorar beni felsefeye İçimde duygular yeşil bir orman gibi
Hasrete yaralı şiirler kanar sızılı yüreklerden de Can suyu olur gönül fidanlarına… Büyülü şehrilerin gürültüsü Kendi içinde çoğalarak büyür yayılır Kaldırımların gölgesinde saklı sokaklar Vurur kendini caddelere Hasret yol boyu koşar
İmgeler çözülür söz yorulur dil kırılır Gönülden aşk ile sevilenler özlenir de, Coşar içinde bitimsiz kavuşmaların özlemi… Abdullah Oral…
idam eden Menemen İstiklal Mahkemesinin başkanıydı Mustafa Muğlalı. İzmir Menemen’de asteğmendi. 23 Aralık 1930 günü gericilerin isyanını bastırmak üzere görevlendirildi. Kan dökülmesin diye çok uğraş vermişti Mustafa Fehmi Kubilay… Olaya müdahale ettiği sırada bir kurşun ile göğsünden yaralandı. Yaralı bedeni sürüklenerek cami avlusuna getirildi. Kör bir testere ile başı kesilerek, sancağın ucuna takıldı ve Menemen sokaklarında gezdirildi. 1 Ocak 1931 itibarı ile bölgede Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edildi. Divan-ı Harp kuruldu ve sanıklar yargılanmaya başladı. 24 Ocak 1931 günü iddianame okundu, 28 sanığın idamına karar verildi. Zalimler, Kubilay’ı şehit ettikleri meydanda asılarak idam edildiler.
Mustafa Muğlalı Paşa 1943 yılında İkinci Dünya Savaşının en hararetli günleri yaşanıyordu. Ülkemiz işgal tehdidi altındaydı. Özellikle Doğu sınırımız sürekli olarak ajanlar tarafından taciz ediliyor, köylü, kaçakçı kılığındaki yüzlerce kişi sınırlarımızı ihlal ediyordu. 33 kaçakçı, İran sınırına doğru kaçarken vurulmuştu. Emri veren bölge komutanı Mustafa Muğlalı Paşaydı. 1947 yılında emekli olmuştu. 1948 yılında Demokrat Parti, bölgede bulunan oy potansiyelini lehine çevirmek için, Mustafa Muğlalı olayını meclise taşıdı. Öldürülenlerin masum köylüler olduğunu, suçsuz yere kurşuna dizildiklerini savundu. 1949 yılında tutuklanan Muğlalı Paşa, kısa bir süre sonra serbest bırakıldı. Sonuçta devlet güvenliğini korumak onun sorumluluğu altındaydı, görevini yapmış, sınır ihlalinde bulunan, kimliği belirsiz kişilere ateş açılması emrini vermişti. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti yönetimi, Muğlalı olayını yeniden gündeme taşıdı. Yargılanmanın tekrar görülmesine karar verildi, Mustafa Muğlalı 70 yaşında idama mahkum edildi. Dayanamadı. 11 Aralık 1951 günü hapishanede kahrından öldüğünde 70 yaşındaydı. 1997 yılında itibarı iade edildi. Suçsuz olduğu anlaşılmıştı ama aradan 36 yıl geçmişti. Askeri törenle naaşını devlet mezarlığına taşıdılar. Harp Akademileri Komutanlığının bahçesine heykeli dikildi. Balkan harbine katılmıştı. 1. Dünya Savaşında, Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı olarak görev yaptı. Milli Mücadelenin en önemli birimleri olan, görevleri silah kaçırmak, istihbarat ve subay sağlamak olan, İstanbul teşkilatlarından Zabitan ve Yavuz gruplarına başkanlık yapmıştı. Atatürk’ün arkadaşıydı. Şeyh Sait ve Dersim isyanlarının bastırılmasında görev aldı. VE EN ÖNEMLİSİ..! Kubilay’ı şehit edenleri yargılayıp, idam eden Menemen İstiklal Mahkemesinin başkanıydı Mustafa Muğlalı. Yıllar sonra, Kubilay’ın katillerini asmanın bedelini ödettiler bu büyük kumandana. Sanırım çektiği çilenin sebebini şimdi daha iyi anladınız. 33 kaçakçı için şiirler yazılan bu ülkede, Mustafa Muğlalı Paşanın adını bile öğretmediler bize. Sahip çıkamadık. 70 yaşında, bir Kurtuluş Savaşı kahramanının kahrından ölmesini evlatlarımıza anlatmadık. Bu ayıp da bize yeter.
Osmanlı’nın elinde Kuzey Afrika’da kala kala Libya kalmıştı. Kuzey Afrika’daki son toprağıydı. İngiltere’yle Fransa’nın desteğini alan İtalya, pasta bitmeden bir dilim de ben kapayım dedi, Trablusgarp’a saldırdı. Osmanlı’nın mecali yoktu. Donanma Haliç’te çürütüldüğü için, Ege’ye Akdeniz’e çıkamıyordu. Mısır da fiilen İngilizlerin elindeydi, karadan asker gönderemiyordu. Vaziyet hazindi. Yurtsever subaylar birer ikişer yola düştü, sivil kimliklerle, Mısır ve Tunus üzerinden Trablusgarp’a gitmeye başladılar. Onlardan biri Mustafa Kemal’di. 30 yaşındaydı. Libya, ilk savaşıydı. Yaşına göre çok tecrübeliydi, üç yıl boyunca, Şam, Beyrut, Yafa, Kudüs, karış karış dolaşmıştı, dört ay Sina çölünde kalmıştı, Golan tepelerinde aşiretlerle vuruşmuştu ve şimdi Afrika’daydı. İstanbul’dan Rus yolcu gemisine binmiş, gazeteci Mustafa Şerif adıyla İskenderiye’ye gelmişti. Sahte pasaporttu. Güya, Tanin gazetesinin yazarıydı. İngiliz kontrolündeki Mısır’ı boydan boya katetmeleri gerekiyordu, arkadaşlarıyla birlikte bedevi kıyafetleri giydi. Kah deve sırtında, kah yürüyerek, kavurucu çölü geçtiler. Güzergah üzerinde ne köy vardı, ne mezra, hava kararınca çadır kuruyorlardı. Yemeklerini kendileri pişiriyorlardı. Fuat Bulca aşçılığı üstlenmişti, Mustafa Kemal fasulye ayıklıyordu, bulaşık işine Nuri Conker bakıyordu, çocukluk arkadaşıydılar. Gündüzleri 50 derece, geceleri en fazla beş derece oluyordu. Kum fırtınalarıyla boğuşarak 657 kilometre gittiler. Sekiz gün sürdü. Tobruk’a ulaştılar. Oradan, Derne’ye, Bingazi’ye, Trablus’a gitti. Kabile reislerini örgütledi. Kabilelerden topladığı yerli halkı düzenli birlik haline getirdi. Çarpıştı, gayri nizami harp taktikleri uyguladı. Yeniden Derne’ye geldi. Gözünden yaralandı. İlk defa “gazi” oldu. Fuat Bulca o anı şöyle anlatıyordu: “Hedefimiz Kasr-ı Harun’du. Kartacalılardan kalma bir harabeydi. Boğaz boğaza boğuşma başlamıştı. Mustafa Kemal’in koşarak Kasr-ı Harun’un merkez binasına daldığını gördüm. İşte bu sırada gökyüzünde gürültü duydum. İki İtalyan uçağı çok alçaktan uçuyordu. El bombalarını koyverdiler. Patlamalar oldu. Mustafa Kemal’in yanına vardığımda, onun yüzünü tanınmaz halde buldum. Bir elinde mendili vardı, sağ gözünü kapatıyordu, diğer elinde kılıcı vardı.” Gözüne kan oturmuştu, şişmişti, göz kapakları açılmıyordu. Elmacık kemiği yaralıydı. Ateşi vardı. İlk müdahaleyi, kendisi gibi gönüllü olarak bölgeye gelenlerden, askeri tabip İbrahim Tali yaptı, “İstanbul’a dönmen lazım, burada müdahale edemem, gözünü kaybedebilirsin” dedi. Mustafa Kemal kabul etmedi. “Zaten kaç kişiyiz şurada” dedi. O vaziyette devam etti. Kazanma şansları yoktu. Biliyorlardı. Ama ölümüne, destansı mücadeleye devam ediyorlardı. Gözü iyileşmeden, sağ kolundan vuruldu. Ciddi kan kaybı yaşamasına rağmen, Eritre taburunu püskürtene kadar askerlerinin başından ayrılmadı. Basın tarihindeki ilk fotoğrafları Derne’de çekildi. The Illustrated London News dergisinde yayınlandı. Dünyanın ilk haber dergisiydi. Direnişi örgütleyen Osmanlı subaylarının tanıtıldığı fotoğraflı haberde, Enver Paşa’yla birlikte görülüyordu. Bir fotoğrafın altında mesela, şu yazıyordu: “Osmanlı birliklerinin başkumandanı Enver bey, Derne bölüğüne komuta eden Türk subayı Mustafa Kemal ile sohbet ederken.” Ömrü boyunca sadece Libya’dayken sakal bırakmıştı. Kişisel bakımından orada bile taviz vermiyordu. Derne’de bir vahada çamur içinde su bulmuşlardı, tülbentlerle süzüp biriktirmişlerdi, güya içmek için saklıyorlardı, arkadaşlarının itirazına rağmen, susuz kalma ihtimaline rağmen, kendi payına düşen suyla her sabah yüzünü yıkamaktan vazgeçmezdi. Balkan savaşı patladı. Selanik kaybedildi. Bugünkü Libya topraklarında ömrünün 10 ayını feda eden Mustafa Kemal yine Mısır üzerinden gemiyle İstanbul’a döndü. Çok değil, sadece üç yıl sonra Çanakkale’de, yedi yıl sonra Anadolu’da vatan ve namus mücadelesi verecekti. En başta yazdık, tekrar edelim. Mustafa Kemal’in gittiği topraklar, Osmanlı toprağıydı. Vatan toprağıydı. Mustafa Kemal ve arkadaşları, Libya halkına karşı savaşmadı, Libya halkıyla beraber, emperyalizme karşı savaştı. Sınırlarımızla alakası olmayan toprakları değil, canı pahasına, gözü pahasına, vatana ait toprakları korumak için mücadele etti. Ömrü cephelerde geçti. Ömrü boyunca, bize ait olmayan topraklarda hiç savaşmadı. Ömrü boyunca, bize ait olmayan topraklara asker göndermedi… Bu tarihi gerçeklere rağmen… Vatanı Katar’a peşkeş çekeceksiniz, beş milyon Suriyeliyi vatana dolduracaksınız, vatan toprağına siyanür döküp, Sudan’dan eşek eti ithal edeceksiniz, yavru vatanımız Kıbrıs’ı Rumlara, Ege’deki adalarımızı Yunan’a teslim edeceksiniz, Süleyman Şah türbesinin boş sandukalarını sırtlayıp, götün götün vatan toprağını terkedeceksiniz, yedi milyon metrekare vatan toprağını Suudilere, Kuveytlilere, Birleşik Arap Emirliği şeyhlerine satacaksınız… Sonra da utanmadan, Mustafa Kemal üzerinden “vatan” dersi vereceksiniz öyle mi? Yılmaz Özdil