Bu makalede, Âşık Veysel’in türkülerinde Alevi ve Bektaşi kültürü, inanç ve değerlerinin izleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Ozanlık geleneğinin en güçlü olduğu illerden biri Sivas’tır. Sivas şehri “ozanlar ocağı”, “âşıklar diyarı”, olarak meşhur olmuştur. Sivas’ın yetiştirdiği önemli halk ozanlarından biri Âşık Veysel’dir. Âşık Veysel, 1894 yılının Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde doğdu. Böylece Veysel için uzun ve ince bir yol hikâyesi başlamış oldu. Âşık Veysel, Alevi ve Bektaşi geleneğinin güçlü olarak yaşandığı Emlek yöresinde doğmuştur. Âşık Veysel’in yetişmesinde bu yörenin ozanlarının çok büyük katkıları olmuştur. Veysel, farklı inanç ve düşünceye sahip her ferdin düşüncesine, duygusuna, inancına ve dünya görüşüne saygı duyarak şiirlerinde tabiat, vatan-millet ve birlik, aşk, acı, keder, milli, dinî-tasavvufî konuları ele almıştır. Âşık Veysel’in sevgi, saygı, hoşgörü, tevazu, ilahi ve beşeri aşk konularını çok kuvvetli şekilde işlediğini ve bu konuları kendi sazı ile türkülerinde okuduğunu biliyoruz.
Âşık Veysel’in dinî-tasavvufî ve mistik yönünün çok kuvvetli olmasının en önemli nedeni, onun manevi dünyasını inşa eden ruh mimarlarının huzurunda bulunmuş olmasıdır. Mescid köyünde Bektaşi dergâhı kuran Salman Baba, onun önemli dostu ve ilk öğretmenidir. Veysel’i yetiştiren Alevi Ocakları ve Bektaşi Dergâhlarıdır diyebiliriz. Âşık Veysel’in türkülerinde Alevi ve Bektaşi inanç ve değerlerinin izlerini görmek mümkündür. Âşık Veysel’in şiirlerinde Alevi ve Bektaşi Tasavvuf anlayışına ilişkin kavramların ve sembollerin yer aldığını görüyoruz.
Kerbela çölünü anlatsam sana. Derya ağlar, deniz ağlar, kum ağlar. Yandı ciğerlerim döndü büryana. Ataş ağlar, kebap ağlar, köz ağlar. . Ehlibeyt’in gördüğü kanlı zulüm. Sustu konuşmuyor, lal oldu dilim. İmam Hüseyin’im, kesildi serin” Toprak ağlar, sahra ağlar, çöl ağlar. . Yezid‘in elinden ağıtım amandır. Başıma yazılmış kanlı fermandır. Bu nasıl bir yerdir çölü dumandır. Yıllar ağlar, yollar ağlar, sel ağlar. . Bir küçücük kuzu Ali’ Askerim” Yitirdim aklımı nere giderim. Asırlardır bitmez matem, kederim. Bülbül ağlar, diken ağlar, gül ağlar. . Benim yaralarım türlü türlüdür. Kerbela‘da esen Şahın’ yelidir. Umman‘lara döndü gözüm selidir. Kaşım ağlar, gözüm ağlar, yel ağlar . Celal’ Abbas’ koştu Fırat’a vardı. Yolları kesildi, orada kaldı. Oda kanadından, kolundan oldu. Kollar ağlar, kanad ağlar, kul ağlar. . Ali’ Ekber’ derki derin hastayım. Zeynel’ Abidin’le gamlı yastayım. Yezid‘in elinden darda, zordayım. Oklar ağlar, mızrak ağlar, yay ağlar . İki oğlunu da kurban eyledi. Zeyneb’in feryadı böğrümü deldi. Ömür boyu yas içinde inledi. Damak ağlar, dudak ağlar, dil ağlar . Sakine, su diye ağlayıp durdu. Yezid‘in itleri iyice kudurdu. Kerbela çölleri kan ile doldu. Sular ağlar, Fırat ağlar, göl ağlar. . Kasım’ın yarası bir bakın derin. Hergün Yezitlere lanet ederim. Fatma’m eli kınalı gencecik gelin. Gelin ağlar, kına ağlar, el ağlar. . Hür şehit, sende geldin imana. Çöllerde kayb oldu Şehriban Ana Maviye, ocağın olsun virana. Kurtlar ağlar, karga ağlar, kuş ağlar. . Sefîl Berçenekli herdem zordayım. Can Ruki’ye, senin için kordayım. Zülcenah gibiyim, ala kandayım. Ağaç ağlar, akrep ağlar, at ağlar
Alevilerde Hızır, 1’35” [12 Şubat 2025] Ḫiżir – Ḫiżr ya da χiḍr yahut el-Hıdır veya el-Hadr; O ki: Trakya’da Izır, Dersim’de Xızır, genelde Hızır, her yerde hazır ve nazır… Herkesin ocağına uğrasın; darda kalanın carına yetişsin Hızır. Bozatlı Hızır yoldaşınız ve yardımcınız olsun.. Yolunuz düşerse Samandağ’a, ziyaret edin Hz. Hızır Türbesi’ni veyahut Makamı’nı orada..
“Azattır fenâdan geçen Âb-ı hayattan su içen Zulmetin kapısın açan Hızır-sıfat velî gerek
Emir halîfe derilen Tâlibe erkân sürülen Bin bir sıfatta görünen Şah Hatâyi Alî gerek” :
tam versiyonu için : İsmail Engin : Alevilikte ve Alevilerde Hızır , 10’34” [12 Şubat 2025]
TANRI MI? ALLAH MI? Askerin yemek duası değiştirildi: Mehmetçik artık… “Tanrımıza hamdolsun” demeyecek! Mehmetçik artık… “Allahımıza hamdolsun” diyecek! Özellikle son yıllarda Peygamber Ocağı’nda askerler arasında sessizce “Tanrı” mı, yoksa “Allah” mı deneceği tartışmaları yaşanırdı. Kimi “Tanrı” derdi… Kimi “Allah” derdi… “Allah” diyenlerin iddiası şuydu: “Tanrı sözcüğü Hıristiyanlara aittir! Bu söylem İslam’a aykırıdır. Samimi Müslümanlar Allah der!” Hangi Hıristiyan “Tanrı” diyor: İngilizler “God” diyor. Fransızlar “Dieu” diyor. Almanlar “Gott” diyor. İtalyanlar “Dio” diyor. İspanyollar “Dios” diyor. Daha geçmiş dillere gidersek Latincede “Deus” demek. Uzatmayayım… Hıristiyanlar “Tanrı” demiyor. Peki… Nerden çıktı bu hurafe? Cüneyt Arkın’ın “Kara Murat” filmlerinden! Şaka bir yana… Filmden romana her dildeki farklı “yaradan” sözcüğü Türkçe’ye “Tanrı” diye çevrilirdi. Çünkü: Daha İslamiyet yokken “Tanrı”, eski Türkçe’de “dünyanın tek yaratıcısı ve koruyucusu” anlamındaki “Tengri” sözcüğünden geliyordu. “Tanrı”, Türkçenin temel sözcüklerindendi. Çinceyi bile etkiledi; “Tengri” Çince’ye “T’ien” olarak geçti. (Çinliler, Orta Asya’daki Tanrı Dağları’na “T’ien-Şan” der.) Yani… “Tanrı” kelimesinin bizim kültürümüzde binlerce yıllık geçmişi var… Bu sebeple… “God”, “Dieu”, “Gott”, “Dios” ya da diğerleri Türkçe’ye “Tanrı” olarak çevrildi. Keza Arapça’da… Daha düne kadar Diyanet’in, sure-ayet çevirilerinde “Tanrı” sözcüğü kullanılırdı: “Tanrı’mız bir tek Tanrı’dır. O, merhamet eden, merhametli olandan başka Tanrı yoktur.” (Bakara/163) Şu anımsatmayı yapmalıyım: KELİMENİN KÖKÜ “Tanrı”… Türk dillerinde, şive ve lehçelerinde ortak olarak hep kullanıldı: Yakut dilinde “Tangara”, Tatar-Kuman dilinde “Tengre”, Çuvaş dilinde “Tura”, Kırgız-Kazak dilinde “Tengri”, Karaçay-Malkar dilinde “Teyri” vs… İktidarda hiç mi kimse kalmadı kendi tarihini bilen! – Göktürkler yazıtlarında “Tengri” sözcüğü kullanmadı mı? – Kaşgarlı Mahmut “Divanü Lugati’t-Türk” eserinde “Tengri” sözcüğünü kullanmadı mı? – Oğuz Türkçesinin destanı Dede Korkut hikayelerinde “Tengri” sözcüğü kullanılmadı mı? – Ahmet Yesevi ‘Divan-ı Hikmet’ eserinin 12 şiirinde “Tengri” s
Hızır Cemi ve Lokması İnancımızda dara düşenin yoldaşı, umudun ve paylaşmanın adı olan Hızır için tutulan oruçların ardından, birlik ve rızalıkla yürütülen Hızır Cemi erkânı Berlin Sonnenallee 271 12057 Berlin adresinde yürütülecektir. “Kul kulun Hızır’ı olmalı” anlayışı ile paylaşmanın, dayanışmanın ve kardeşliğin sembolü olan Hızır Lokmasına tüm canlarımızı; birliğimizi büyütmeye, lokmamızı paylaşmaya ve bu kadim geleneğin bir parçası olmaya davet ediyoruz. Rızalıkla… Birlikle… Lokmayla…
📅 22 Şubat Pazar 🕖 Saat: 16.00 📍 Sonnenallee 271 12057 Berlin Aleviyol Cemevleri Destekleme Derneği
Avusturya’da Aleviler: İnanç Özgürlüğü Yolunda Tarihsel Kazanımlar Ertürk Maral – Özgür Erdoğan Bir Ülke Düşünün Ki…
O ülkede yaşayan Alevi inancına mensup canların inançları yasal statüde tanınıyor olsun! Alevi inancı da diğer yasal tanınan inanç toplumlarıyla eşit haklara sahip olsun! Cemevleri de kilise, sinagog ve camiler gibi ibadethane niteliği kazansın! Alevi Dedeleri, Anaları, Babaları yasada “İnanç Önderi” olarak tanınsın! Alevi inancına mensup canların resmi evraklarının inanç hanesinde “Alevi” yazsın! Kurban Bayramı, Aşure Günü, Hızır, Nevruz ve Gadir Hum Günleri “dini günler” olarak kabul edilip resmi tatil ilan edilsin! Alevi Dedeleri tarafından askeriye, hastane ve hapishanede Alevilik inançsal destek (rehberlik) hizmeti sunulsun! Alevilerin yoğun yaşadıkları şehirlerin kent mezarlıklarında “Alevi Mezarlığı” bölümü olsun! Alevi inancına mensup öğrencilerin karnelerinin inanç hanesinde “Alevi” yazsın! Alevilik dersleri için gerekli ders müfredatları yine Aleviler tarafından hazırlansın! Okullarda Alevi inancına mensup öğretmenler tarafından Alevilik dersleri sunulsun! Ülkenin en saygın üniversitesinde dünyada bir ilk olarak “Alevilik Teoloji Anabilim Dalı” açılsın! Eğitim Bilimleri Akademisi bünyesindeki Alevi Enstitüsünde “Alevilik Dersleri Öğretmenliği Bölümü” var olsun. Ne dersiniz? Türkiye’den bakınca hayali bile güç, değil mi? Oysa Aleviler bir Avrupa ülkesi olan Avusturya’da tüm bu haklara kavuştular. İşte elinizdeki bu çalışma, dünyada bir ilk olarak Avusturya’da, ulusal ölçekte ve yasal düzlemde diğer inanç toplumlarıyla aynı göz hizasında tanıttırılan inancımız Aleviliğin tanınma yolculuğunu kısaca paylaşmak amacıyla kaleme alındı.
Talip APAYDIN’IN 1967 yılında yayımlanan ”Karanlığın Kuvveti” adli kitabında yer alan anısı, İşte öykü: Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu. O günler bir soğuktu, bir soğuktu… Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda. Sular donmuştu hep. Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu. Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu. Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk. Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk. Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu. Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak.
Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler. Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık. Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu. Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı. Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu. O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık. “Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi. Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı. Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi. Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi.. Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi. Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti. Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var: Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek. Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek. Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir. Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır… Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın. -Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi. Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak. Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz. Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz. Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız, yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır. Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır. Parolamız şu olmalıdır: “Bayramlarda çalışırız bayramlar için”. Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin. Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti. Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık. Bayramda çalışırız bayramlar için! Bayramda çalışırız bayramlar için! Altı yüz kişi böyle bağırdık. Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı. İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür.. Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik. Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor. Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor. Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor. Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş. Nereyi kazacağız belli değil. Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar. Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana. Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor. Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya. Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca. Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar.. Böyle çalışmamıza alışkınlar ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar. Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, köyü yakın olduğu için izinli ya! Bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz. Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor: -Bayramda çalışırız bayramlar için! Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye’nin, Mesudiye’nin köpekleri ürüyorlar. Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde. Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor. O gün o kanalın yarı yerini açtık. Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti. Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık. Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik ve geç zamanda, santral havuzuna döndük, sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “Ç K E” yandı… ( Çifteler Köyü Enstitüsü ). O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı. “Yaşa var ol” seslerimiz ufukları kapattı. Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki. Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu. “Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.” Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti. Her nokta koyuşta “sağool!” diye bağırıyorduk..
Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız. Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun. İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır! Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz!
Yükselteceğiz!, diye bağırdık. -Bayramda çalışırız bayramlar için! -Bayramda çalışırız bayramlar için! İçeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk
“Unutulmaz bir bayramdı.”
1947’de Marshall Yardımı almak için KÖY ENSTİTÜLERİNİN NİÇİN KAPATILDIĞINI ANLAMAK ÜZERE, BUNU OKUYUN, OKUTUN.
Köylerinden ilk kez çıkıp Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gelen ”O Kızlar…” ”Diken söküp, gül diktiler.” ”Dağ başlarında unutulmuş kızdınız, oğuldunuz. Yazgısına küs topraklarda birer serçe kuşuydunuz.” ”Siz, Her gece, Mehtaba çıkarken Heybeli’de, Onlar, Duvar ördüler, Çatı çattılar. Yıldızlara bakarak yaz geceleri, Harman yerlerinde yattılar. Kazma salladılar yorulmadan. Kerpiç döktüler Kerpiç. Sızlanmadılar hiç. Yakıştı nasırlı ellerine, Kitap ve çekiç. Başladı yurt harmanında imece… Bir gece, Karanlık inlerinden sinsice, Brütüsler çıktı ansızın. Çektiler zehirli hançerlerini, Vurdular sırtlarından haince… Çıktı mağaralarından yarasalar, Çıktı halk düşmanları, Üşüştü sülükler gibi üstümüze. Emdiler kanımızı, Doymadılar. Yıktılar umudunu Türkiyemin. Aydınlık bir Türkiye gelir aklıma, Kalkınmış bir Türkiye gelir, Köy Enstitüleri denince.”