Cuma, Mart 27, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 132

Asırda acaip işler çoğaldı

0

Asırda acaip işler çoğaldı
Bilmem bu işleri kimler ediyor
Dünyayı hep rezil köpekler aldı
Gelen ümeraya karşı gidiyor

Biraz bahsedeyim ehl-i zamandan
Yahşiler aşağı düştü yamandan
Aralık itleri olmuş kumandan
Uyuz it kurtlara kumand-ediyor

Buğday unu beğenmiyor enikler
İplikten aşağı düştü ipekler
Hep sedire geçti itler köpekler
Hanedan ayakta hizmet ediyor

Koltuk kılı farkolmuyor sakaldan
Tüccarlar aşağı indi bakkaldan
Aslanlara çoban düşmüş çakaldan
Şimdi aslanları çakal güdüyor

Mekteple medrese ortadan kalktı
Meyhane kerhane meydana çıktı
Ar namus denen şey ortadan kalktı
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Sarhoşlar çoğaldı kalmadı ayık
Bu asra böylece haller de layık
Müzevvirin adı muhbir-i sadık
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

İsimlerin tebdil etsem satılmaz
Cisimlerin tahvil etsem zat olmaz
Altın eğer vursan eşek at olmaz
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Şahinler yurdunu tuttu yarasa
Baklava yerine geçti pırasa
Şimdi rağbet deyyus ile terese
Zamane bunlara rağbet ediyor

Boy kürkünü beğenmiyor köçekler
Babasına akl öğretir çocuklar .
Yumurtadan burnu çıkan cücükler
Horoz oldum diye cık cık ediyor

Küçükler büyüğe çorap giydirir
Tatlıyı insana acı yedirir
Seyranî zamane böyle dedirir
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Seyrani 1879-1859

Göçersem Bir Tanem Ben Bu Dünyadan

0

Göçersem Bir Tanem Ben Bu Dünyadan
Sen Ol Birde Üç Beş Arkadaş Yeter
Kabullen Gerçegi Uyan Rüyadan
Gözlerinde İki Damla Yaş Yeter

Ağlayıp Sızlanma Boşu Boşuna
Dağlar Gibi Dayan Gönül Kışına
Mezarımın İki Taraf Başına
Üzeri Yosunlu İki Taş Yeter

Gelme Mezarıma Yaban Elinen
Gülüm Sensin Gelme Başka Gülünen
Binde Bile Kokun gelsin Yelinen
Şöyle Dört Yanımı Bir Dolaş Yeter

Kayanın dibinde oy oy; mal mı yayılır

0

Kayanın dibinde oy oy; mal mı yayılır oy oy, mal mı yayılır oy oy
Döşeğin üstünde de diley; nar mı soyulur oy oy, nar mı soyulur oy oy
Bir kere görmeynen oy oy; yar mı sevilir oy oy, yar mı sevilir oy oy
Gecesi gündüzü de diley; bir olmayınca oy oy, bir olmayınca oy oy
Gecesi gündüzü de diley; bir olmayınca oy oy, bir olmayınca oy oy

Karanfil ekmişim oy oy; gül ekmemişim oy oy, gül ekmemişim oy oy
Unutmuş dibine de diley; su dökmemişim oy oy, su dökmemişim oy oy
Sanki ayrılığı le le; ben çekmemişim oy oy, ben çekmemişim oy oy
Çekerim ayrılık da diley; seni bir zaman oy oy, seni bir zaman oy oy
Çekerim ayrılık da diley; seni bir zaman oy oy, seni her zaman oy oy

Ben bülbülüm geldim oy oy; kondum dikene oy oy, kondum dikene oy oy
Tükettin ömrümü de oy oy; ömrüm tükene oy oy, ömrüm tükene oy oy
Sende dersin benden oy oy; başka yar yoktur oy oy, başka yar yoktur oy oy
Arar deli gönlümde oy oy; bulur bir tane oy oy, bulur bir tane oy oy
Arar deli gönlümde oy oy; bulur bir tane oy oy, bulur bir tane oy oy

İller yaylasına göçtüğü zaman,

0

İller yaylasına göçtüğü zaman,
Bülbül gülden, ben yârimden ayrıldım.
Dilim söyler amma, gözlerim ağlar,
Bülbül gülden, ben yârimden ayrıldım.

Şu görünen dağın başı kar m’ola?
Yârin de açılmış gülü var m’ola?
Şurda benim gibi ağlar var m’ola?
Bülbül gülden, ben yârimden ayrıldım.

Şu görünen dağın karı söküldü,
Gözüm yaşı yeryüzüne döküldü.
İller kalktı yaylasına çekildi,
Bülbül gülden, ben yârimden ayrıldım.

Karac’oğlan der ki: Ben de çağlarım,
Gazel oldu mor sümbüllü bağlarım.
Vadem yetti, yaşın yaşın ağlarım,
Bülbül gülden, ben yârimden ayrıldım.

KARACAOĞLAN

Rakı üzerine

0

“Puslu bir İstanbul akşamında,
güneşi boğazda batırmaya ant içmiş yakamozların dansını izleyip
kadehler tokuşturulurken
yan masada memleket kurtarılıyorken
avucumun içindeki buz gibi bardağa baktım da;
‘Ne menem bir şeysin sen’ dedim.
‘Bir içecek, sarıldığı gazete kağıdına da,
sakız kokulu beyaz keten örtüsü yayılmış masaya da,
ete, ciğere, mezeye de maviye de bu kadar mı yakışır.
Neşeye de efkara da yoldaştır.
Ondan mı ki, geceye inat bembeyazdır’.
Bira gibi ayağa, çoluk çocuğa düşmemiştir,
belli bir yaşanmışlığı, anıları, en basitinden
hazırlanmış bir masası vardır rakının.
Viski gibi boğazı yakmaz, süzülerek akar gider. Rakının silueti sevgilidir, kokusu yar, tadı can.
Ne zaman bir efkar bassa içi,
ne zaman çıkamasak işin içinden,
kafada deli sorular, bassa afakanlar,
bir koşu meyhaneye gidilir.
Oysa rakı, cevabı bulmak için değil,
soruyu unutmak için içilir…
Lübnan’ın Arak’ı,
Yunan’ın Uzo’su,
İtalyan’ın Sambuca’sı,
gaflet ve delalete düşüp alternatif olmaya çalışsalar da rakıya, hüzünlerini sulandırmadan
sek içmeye çalışmış bir milletin evlatları
buna izin vermemiş, korumuşlardır bu anason kokulu
cesaret hapının sıvılaştırılmış halini.
Milli içkimiz olur kendileri;
Son nefes verilene, son aşık ölene,
son ümit tükenene kadar eğdirmeyiz başını öne.
Düşündüm de rakı, dünyada çift bardakla içilen tek içki;
Ruhla beden gibi, iki sevgili, gece ve gündüz gibi.
Yan yana durup birbirinin derdini dinlermişçesine,
bir dudakta birleşip sevişircesine…
Rakı olmasaydı hayat olurdu yine belki ama
şarkılar yetim, besteler öksüz kalırdı;
Bir ihtimal daha olmazdı;
Senede bir gün bile.
Dalgalansak da durulsak da,
yine bütün meyhanelerini dolaşırdık İstanbul’un
ama o tatlı huzuru bulamazdık Kalamış’ta mesela.
Bir bekleyenimiz olmazdı ada sahillerinde,
deniz ve mehtap sormazdı;
Neredesin diye.
Ve Elbet bir gün kavuşacağız desek de
kavuşmak hayal olurdu,
dönülmez akşamın ufkunda…
Derdi, gamı, tasayı unutturup
anda dondurabilme özelliği de vardır bu rakının.
Hatta işin ucunu umuda bağlayıp
gökyüzüne salıverdirir alimallah.
Ben bizzat yaşadım da oradan biliyorum.
Geçenlerde bir rakı muhabbetinin ilerleyen saatlerinde;
‘O iş imkansız’ lafı çıkmış ağzımdan.
‘Bak imkansızın içinde bile imkan var’ dediler; ‘Etme !’
Ne diyeyim;
Adam rakıyı icat etmiş, hala psikologa giden var;
‘Gitme !’
Yaaa şöyle günahtır,
böyle haramdır, acıdır, ağırdır
muhabbetinden çıkıp
keyifli bir masanın etrafında toplanıp
rakıdan dem vurunca
başka bir alemin içinde buluyor insan kendini.
Çokça komik, bolca eğlenceli, esprili.
‘Üç rakı kapağı getirene pilot belgesi bedava’
yazan bir kapıdan girip;
‘Garson, kapı getir, dışarı çıkıcam’ a giden bir yolda sallanmadan yürüyebilirsen şanslısın.
Unutma; Şarap yaşayanlar için,
rakı ise hikayesi yarım kalanlar içindir.
Böyle zamanlarda, bir ‘büyüğe’ danışmak iyi gelir.
Rakı içmek de adap gerektirir;
Bir kiminle içtiğine dikkat edeceksin
bir de kimin için içtiğine.
Şarkı da önemli bak,
Zeki Müren iyi gider mesela yanında.
Derdini en iyi nağmeler anlar.
Çünkü rakı yanındakiyle içilse de
kadeh aklındakine kalkar!
Rakı seven adam kalitelidir.
Beyaz peynir tercih eder, kaşarla işi olmaz.
Bir erkek için en büyük keyiflerden biridir dostla,
ahbapla erkek erkeğe içmek
tamam da sevdiği kadınla rakı içmek bir başkadır.
Güzeldir kadın, içtikçe güzelleşir.
Ondan derler ki; “Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır”.
Kadının içindeki beyazdır rakı, buğudur, dumandır.
Ütüsüz kadınlardır rakı sevenler.
Oysa şarap sevenler, ütülüdür.
Çantaları, ayakkabıları, kemerleri aynı renktir.
Şöyle bir bakınca tastamamdırlar.
Oysa rakı sevenlerin üstleri başları değil
belki ama dertleri, kederleri tastamamdır.
Bardağa atılmış üç-beş buz söndürmez yangınlarını.
Alayına isyan etmez bu kadınlar.
Aksine kadehlerini, alayının şerefine kaldırırlar.
Sen hiç ömründe bütün aşkını gözlerine yükleyip o gözlerle ruhuna dokunan bir kadınla rakı içtin mi?
İçmedinse, rakı içen bir kadından daha güzel olan tek şeyin, o kadının seni sevmesi olduğunu bilemezsin!
Aynen dediğin gibi Aydın Boysan;
Rakı sofrasına meze olmuş yürek yangınlarının kibritle oynayıp kaçan faili de, büyük kahkahaların ardındaki nemli gözlerin sahibi de bir kadındır.
Unutma; Rakı sofrasında kadın yoksa, uğruna sofra kurulmuş bir kadın vardır…”
Vakti kerahattir…

Kaderini sev, belki seninki en iyisidir.

0

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır,
Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrı’ya yakarır, keşke güneş olsaydım diye. “Ol” der Tanrı. Güneş oluverir; fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. “Ol” der Tanrı. Bulut olur. Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da: “Ol” der Tanrı. Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Her şey, karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Oradan esen buradan eser, kaya bana mısın demez!
Tanrı kaya olmasına da izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı.
Sırtında bir acı ile uyanır. Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. .
Kaderini sev, belki seninki en iyisidir.

Şafak Türküsü

0

Beni burada arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne
Ağlama

Kaç zamandır yüzüm tıraşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim
Kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterken delice

Bugün görüş günü
Günlerden salı
Islak
Sarı bir yağmur
Ülkemin neresine bakarsa ay
Orada yitik bir anne ağlıyor
Sen aralıyorsun yağmuru
Acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
Sonra bir umut koşuyorsun
Yüreğin avcunda
ısırırken
çırpıntı gözlerini
(ah verebilseydim keşke
yüreği avcunda koşan
herbir anneye
tepeden tırnağa oğula
ve kıza kesmiş
bir ülkeyi armağan
koşma anne
birdenbire batacak olan
düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
oysa benim için gece
ışık hızıyla koşan
kısa ve soğuk bir zamandır
bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
uykusuz
yorgun
ve korkak

sanırım baytardı
yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
boşver hipokrat amca
üzülme ne olur
sen de anne
sen de üzülme
hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim
ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
korkak kahraman gecelerimi
düşlerimle sınırsız
diretmişliğimle genç
şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
usulca açılıverdi
yanağımda tomurcuk

Pir sultan’ı düşün anne
Şeyh Bedrettin’i
Börklüce’yi
Torlak Kemal’i düşün anne
hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde
utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının
onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen
ince bilekli çıplak ayaklı t
Tanya’nın
Deniz’i düşün anne
her mayıs şafağında uzun
uzun döverken darağaçlarını
ve o şafaktan doğma
onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları
insanları düşün anne
düşün ki yüreğin sallansın
düşün ki o an
güneşli güzel günlere inanan
mutlu bir yusufçuk havalansın

sıcak omuzlar değerken omzuma
buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
bayraklar ve türkülerle
kopunca memelerinden o mükemmel yaşama

kurşunlar sıktılar alnıma
açık alanlarda ağır
kartalların konup kalktığı
yalçın kayalardan biriydim
ölüp dirildim yeniden
güneşli güneşsiz akşamlarda

mutlu yarınlar adına
özgürlük adına ekmek adına
üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
dirilip dönmesin diye hiroşimalar
tahtadan atların boynuna çıplak
ölümlerle yatmasın diye çocuklar
aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
kardeşlik adına
havadaki kuş denizdeki balık adına
yürüdüm yıllar boyu

dönüp bakmadım arkama
ıraktı gözlerim çok ırak
izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
kalsa da silinir gider
yalnızca bir ağıt gibi çakılır
ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer

tören adımlarıyla ölmek
ne garip şey anne
kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
bütün gözler üstümde

sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
masa üstünde üşüyen bir sigara
yanında küçücük bir cam bardak
içinde rengi bu gecenin
cılız titrek bir kibrit
kağıt kalem
sandalye
geride flu
yağlı
büküm büküm bir ip
ve çingene kuralına uygun
değişmez dekoru mudur
idam mahkumunun

kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
oysa birazdan boynumu kıracaklar
pul pul dökülecek yaz siyasi eylül’ün

ben ölümü asıl az ötede titreyen
çingenenin kara killi ellerinde gördüm
anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

yani benim güzel annem
alacaşafağında ülkemin
yıldız uçurmak varken
oturup yıldızlar içinde
kendi buruk kanımı içtim

ne garip duygu şu ölmek
öptüğüm kızlar geliyor aklıma
bir açıklaması vardır elbet
giderken darağacına
geride
masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
bağışla beni güzel annem
oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
elleri değsin istemedim
gözleri değsin istemedim
ağlayıp koklayacaktın
belki bir ömür taşıyacaktın koynunda

usul adımlarla yürüdüm ömrümü
karşımda kurum kurum-laşan darağacı
(tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan
ökse de olsa dört bir yanı)
birdenbire acıdı boynum
gelecekler var birbiri ardınca genç
yakışıklı

ne olur işçi kadınım
az yumuşak dik
şu kefenin yakasını

yaşamak ağrısı asıldı boynuma
oysa türkü tadında yaşamak isterdim
çiçekleri kokmak ırmakları akmak
yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
su başlarında aylak sektirmek kavalımı
sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
anavarca kayalıklarına tırmanmak isterdim
o güzel günleri görenler arasında
bir soluk ben de yaşamak isterdim
bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden
öperken siya-u jakond’u tebessümünden
işte o an saçlarından yakalamak dolunayı
bir de yirmibeş kilometreden görebilmek
Nazım’ın gözleriyle pırıl pırıl Moskova’yı

ölmek ne garip şey anne
bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
sedef kakmalı bir kutu içinde
vermek isterdim çocukların ellerine
sonra
sonra benim güzel annem
damdan düşer gibi
vurulmak isterdim bir kıza

künyemi okudular
suçumuz malum

gecenin kıyısında durmuşum
kefenin cebi yok
koynuma yıldız doldurmuşum
koşun çocuklar çocuklar koşun
sabah üstüme
üstüme geliyor
yanlış mı duydum yoksa
erkenci bir horoz mu ötüyor
keskin bir acı bilenmiş
gitgide yaklaşıyor sonum

iri sözlerim yoktu söyleyecek
usulca baktım yüzlerine
bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
göçtü ayaklarının dibine

korkutamadılar beni anne
avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
darağacı
bir zaman rüzgarda
saçını tarayan telli kavak değil mi
boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi
söyle anne
o çingene
bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
sevmedi mi çılgınca

kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
işkenceler zindanlar hücreler
savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
mideme karşı
kısacası
bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
gülmek umut etmek özlemek
ya da mektup beklemek
gözleri yatırıp ıraklara

ölmek ne garip şey anne
artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
taşacakken
ölmek ne garip şey anne

uçurumlar ki sende büyür
dağdır ki sende göçer
ben yaprak derim çiçek derim
çam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim
gül yanaklı çocuğa benzer
yine de
oğlunu yitirmek kimbilir
ne garip şey anne

beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama
kırıldıysa düş evinin kapısı
bütün kırık kapıların çağrılışıyım
kızların yanaklarında çukurlaşan
biten başlayan aşkların ortasındayım
her kavgada ölen benim
bayrak tutan çarpışan
her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
özlem benim kavga benim aşk benim
bekle beni anne
bir sabah çıkagelirim

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
öylece kalkar uykudan şalterler
dişleyip tükürmeden sigaralarını
türkü tadında giyinirken işçiler

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
adı başka sesi başka nice yaşıtım
koynunda çiçekler
çiçekler içinde bir ülke getirirler
başlarını koymak için yorgun dizine
sen hazır tut dizini anne
o mükemmel güne

NEVZAT ÇELİK

Han Duvarları Faruk Nafiz Çamlıbel

0

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben”
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu…
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
“Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben”
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
“Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:
“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…
Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

Türkçeyi böyle birinden öğrendim

0

Ak benizli bir kadındı.
“Yakağan” sineği çok olduğundan “cibindirik”te yatardı.
Er yatar, er kalkardı.
Daha üstüne gün doğmamıştı.
Ramazanda “er ekmeğini” yedi mi yatmazdı. Sümerbank bezinden diktiği “dolama”sını giyer, sabahın serinliğinde “delme”sini sırtından eksik etmezdi.
İçinde “göynek” olurdu.
“Ak yağlığını” “yağlınır”, gök “çekisini” alnına çekerdi.
Bir yere giderken “bürgü”sünü bürünürdü. Delinen örgü çorabını “gözerdi”.
Naylon ayakkabıları “yoraklıydı”.
Bir de “şibidik”i vardı.
“Örtme”deki kuzuları salar, koşuştuklarını görünce “çenikmişler bunlar” diye severdi. “Kuzuluğun kapısalığını” sağlam bağlardı; yoksa kuzular anaları dağdan gelince emişirler, buğdaylığa dalarlarsa “tenelerlerdi”.
İneğini nahıra sürerdi.
Yaz günü inekleri “gövelek” tutardı.
Buzağısının “örmesi” kendi ellerinin ürünüydü. Dere kenarında yün yur, çul tokuçlardı.
Yunak”ta çocuklarını çimdirir, yunak taşında “sırtlarını” “sırkıtırdı”.
Evlatları iyiyse dirlik bulurdu, kötüyse “dirliği dışlığı kalmazdı”.
Çocuklarını ağlatmazdı, “uğundurmazdı”.
Kötü haberlerini alsa “yayan yapıldak” yollara düşerdi.
Anasını anımsadıkça ağıt yakar ağlardı.
Köyde biri ölse “ölgü” evine giderdi.
Yüklükte kefen bezinin yanında “sümük sargılığı”, onların üstünde yatakları olurdu. Odayı havalandırmak için kapıyı “govşaltır”, pencerenin bir “çenedini” “kıynatırdı” (gıynatırdı).
“Gurk tavuğu gurka yatar”, “cibi” çıkarırdı. Akşam “pinnik”e tünerlerdi.
Zaman olur “ölet” gelir tavukları kırılırdı.
“Gene dama “ötüğünler” konan “guggulumavık”ın uğursuzluğu bu” derdi. Duvara gök boncuk asardı, “göz değmezdi”. Cesura “karagözlü”, korkağa “akgözlü”, durmadan şaşırana “gökgözlü” derdi.
Ona göre insanlar durumlarına göre gözlerini karartır, ağartır, göğertirdi.
Ona göre, gözler kararır, ağarır ve göğerirdi.
Çok renkliye “ala”, desensize “yoz”, açık toprak rengine “boz” derdi.
Halı ve kilim için “çezgi çezerdi”.
Çezgisi “yönet” olurdu.
Kirmen ile yün eğirir, ip “koşardı”.
İplerini kazanlarda kaynatıp kendi boyardı. Saçları hep bağlı iki tane “belik” olurdu.
Kışın atkı atılır, ele elcek geçirilirdi.
Üşüdü mü “boynu, çiyni, döşü” ağrır, “böğrü”ne sancı girerdi.
Göbeği düşenin göbeğini kaldırır, kuyruğu batanın kuyruğunu doğrulturdu.
Teyzesinden el almıştı.
Göçebe olmayan herkese Köylü derdi, çünkü kendisi Yörüktü.
Ağırın karşıtı “yeyni”, yakının karşıtı “ırak”, kalının karşıtı “yuka (yufka)” idi.
Ağırbaşlı olmayan “yeynicek” idi.
Yeni ev kurana “yeni yaka” denirdi.
Renk değiştiren giysi “göynürdü”.
Sevdiği akıllı oğlan çocuğa “lök”, güçlü toparlak çocuğa “tosun”, “toklu”, zayıf kıza “çebiç”, güzel kıza “beserek”, “celfin” ve “şişek” derdi. Yaramazlar, hareketliler “yılkı” idi.
Ayrana “çalkama”, “çalkamaç”, cacığa “çintme”, kompostoya “sulamaç” derdi.
Yemek “haranı”da pişer, “çanak”ta yenirdi. “Ölemeç (övelemeç), bulamaç, ovmaç (oğmaç)” pişirir, ayrana “yufka ekmek” doğrar “doğramaç” olurdu.
“Kaçamak” yemeğini, toğga çorbasını iyi yapardı.
Süt “taşırır”, “ağız döndürür”, ayran yayar, peynir basardı.
Bazen “dolaz” yapardı.
Bulgurdan taş “ürtlerdi”.
“Vergili” kıza düğür gidilmez derdi.
Düğün için gönderilen çağrıya “okuntu” der, düğün evine “okuntuluk” götürürdü.
Okuma yazmaya “oku” derdi.
Kendisinin ise “okusu yoktu”.
Kocası “yörev” bir adamdı, “yörev yörev” konuşurdu, kızdı mı gözleri “pertlerdi”.
Kendisi kimseye “çelermezdi”, yüzünü “çelertmezdi”.
Yaşamında çok “ezgiler çekmişti”.
“İki çift laf etmeyi severdi”, ama “kovu”dan hoşlanmazdı.
“İlenmeyi” sevmezdi ama bazen de ilenirdi; en kötü “ilenci” “odun ocağın sönsün”, “ciğerinin sapından bul” olurdu.
Çerçiden “arpayına, buğdayına barabara “kırıntı” alırdı”.
Fazla para aldığını düşünürse “üttü beni çerçi” derdi.
Çerci de ütücü çerçi olurdu.
Balta duvarın “kırağında” durur, keser “yamacına” konurdu.
Yerleri belli olurdu, dolay dolay aramak zorunda kalmazdı.
Orak ile arpa “orardı”.
“Aşanesinde” un çuvalları, en başında yük çuvalı olurdu.
Yük çuvalında “deve boncuğu” işliydi.
Hamur yoğurur, “ekmek atardı”.
“İtesi” dokuma kilimdi.
Ekmeğini kocası çevirirdi.
Ekmekleri üst üste yığar, ekmek yapma işi bitince ekmekleri teklerlerdi…”

Nesimi gibi

0

Kaynatıp kurutup soku taşına
Yarma buğday gibi koydular beni
En çok sevdiklerim geçti başına
Tokmakla döverek soydular beni

Yanılıp düşmanı dost eylediler
Bir olup canıma kast eylediler
Yüzülen derimden post eylediler
Sırımla dikerek giydiler beni

Sinirlerden yaya kiriş yaptılar
Gerdiler ok atıp yarış yaptılar
Damarları büküp eriş yaptılar
Kilim ıstarına ıydılar beni

Biri balta aldı biri nacağı
Kestiler gövdeden kolu bacağı
Daha soğumadan etin sıcağı
Tutup ince ince kıydılar beni

Getirip bir kağnı odun döktüler
Çırayı dayayıp çakmak çaktılar
Köyün meydanında tandır yaktılar
Sacın üzerine yaydılar beni

Ateş her parçamı yaktı kavurdu
Kavruldukça biri beni çevirdi
Bir tepsiye pişti diye devirdi
Lokma lokma yiyip doydular beni

Yalvardım yakardım etmeyin dedim
Yolunuz yol değil gitmeyin dedim
Sonumuz uçurum itmeyin dedim
Ne gördüler ne de duydular beni

Ne Hallac-ı Mansur ne Nesimi’ydim
Mülkî onlar gibi ölesi miydim
Seherde bir nefes yel esimiydim
Bela bir fırtına saydılar beni

Aslan Avşarbey

Öyle bir yıl olsun ki…

0

Öyle bir yıl olsun ki…

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun.

Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.

Öyle bir yıl olsun ki;

Ne başta dert, 

ne gönülde 

hasret olsun.

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Öyle bir yıl olsun ki;

Ne zengin fakir, 

ne sen ben farkı olsun.

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Öyle bir yıl olsun ki;

Yaşamak sevmek gibi gönülden olsun.

Olursa bir şikayet ölümden olsun.

O’da gençlerden uzak olsun…

Cahit Sıtkı Tarancı

Bende ol babına şahı merdanın

0

Bende ol babına şahı merdanın
Penah et kendini zati ekbere
Rahine gel karış Ali Ebanın
O zaman görürsün genci göferi

Dünyayı seyreylersen deryayı heyhat
Bahri zülaletten istersen necat
Mazhar ol nutkuna bula gör hayat
Bilenler içtiler abu kevseri

Fevziye nutgunu gel el eyle nizan
istersen derdine burdadır derman
Tereddütte kalma ey gafil insan
Zikreyle fikreyle nesli Haydarı

Dolanı dolanı gelir

0

Dolanı dolanı gelir
Ölüm yavaşça yavaşça
Kalem alıp yaz derdini
Gülüm yavaşça yavaşça

Garip yüzüm gülmez oldu
Gözüm irak görmez oldu
İşe güce varmaz oldu
Elim yavaşça yavaşça

Sevdiğim bu yana bakmaz
Kaş edip kipriğin kalkmaz
Kırıldı kanadım kalkmaz
Kolum yavaşça yavaşça

Bu dünyaya gelen bilmez
Ölmeyince kan kesilmez
Mesleki’m artar eksilmez
Zulüm yavaşça yavaşça

Dünya kainattan kopup gelirken

0

Dünya kainattan kopup gelirken
Adem miyim hayvan mıyım Ben neyim
Adem ile Havva vücut bulurken
Cennet miyim Şeytan mıyım Ben neyim

İdris Nebi biçer iken hülleyi
Yüksekten geçerken insanlık payı
Muhtacı aşarken ulu deryayı
Gemi miyim Kaptan mıyım Ben neyim

Döküldü gazelim çürüdü bağım
Yıllar evvel göçmüş köyüm bucağım
Bugün doğdum varım yarın da yoğum
Aradaki yalanmıyım Ben neyim

Kimler akıllanmış Kimler bunamış
Eyüp derde düşmüş cahil kınamış
Halil İsmail’i boşa sınamış
Kasap mıyım Kurban mıyım Ben neyim

Aramızda yatar eroğlu erler
Erleri ne bilir köroğlu körler
Bana bu ellerde Mahzuni derler
Merdan mıyım Mervan mıyım Ben neyim

Şaşkınım düşkünüm perişanım ne haldeyim
Arıyorum soruyorum kendimi
Ben kimim ben neyim

Ol ilm-i hikmetten haber almayan

0

Ol ilm-i hikmetten haber almayan
Götürdüler seni dara ne minnet 
Gülün goncanın kadrini bilmeyen 
Ahiri karışır kara ne minnet

Fırsat elde iken kurtar postunu 
Fark edegör düşmanını dostunu 
Bir gün bürür kara toprak üstünü 
Eziyet çekersin zara ne minnet

Deli gönül şu ağyardan farısa 
İkrar verip ikrarında durursa 
Eğer senin meylin Hakka varırsa
Çağrınca yetişir cara ne minnet

Cahil ile meyil katma hoyrata 
Gizli sırlarını söyleme yada 
Tamunun ateşi oddan ziyade 
Başına buz yağar kara ne minnet

Ey Âşık Sözüm atma yabana 
Yatacak yer gerek bu şirin cana 
Cehd et meylini ver mah-i tabana 
Sen aşık olursan yara ne minnet