Cuma, Mart 27, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 129

Ve Kadınlarımız

0

Ve kadınlar,

Bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri
kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz.
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda,
ve pazardaki
ve karabasana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle
bizim olan kadınlar,
bizim kadınlarımız…

Nazım Hikmet

Ben sporcunun zeki cevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim”Mustafa Kemal Atatürk

0

Ivan Fernandez
Kenya’yı temsil eden atlet Abel Mutai, İspanyol atlet Ivan Fernandez’in hemen önündeydi ve bitiş çizgisine ulaşmasına sadece birkaç metre kalmıştı. Gel gelelim Mutai yarışı tamamladığını düşündü ve koşmayı bıraktı. Fernandez ise Mutai’nin hata yaptığını ve çizgiyi geçtiğini düşündüğünü fark etti. Normalde devam etse Mutai’yi kolaylıkla geçebilir ve yarışı birinci olarak bitirebilirdi. Ancak o koşmaya devam etmesi için Mutai’ye bağırmaya başladı. Tabii Mutai İspanyolca bilmiyordu.
Fernandez bununla da yetinmedi ve Kenyalı sporcuyu sırtından iterek yarışı birinci bitirmesini sağladı. Yarıştan sonra bir gazeteci Fernandez’e bunu neden yaptığını sordu. “Onu kolaylıkla geçebilir ve yarışı kazanabilirdin. Onun kazanmasına neden izin verdin?” Fernandez’in yanıtı ise bambaşkaydı. “Kazanmasına izin vermedim, o zaten kazanmıştı. Eğer bunu fırsat bilseydim zaferimin değeri ne olacaktı? Kazandığım madalyanın onuru ne olurdu? Ailem ve diğerleri bunun hakkında ne düşünürdü?”

İlk yardım öğrenmek, istek değil vazife olmalıdır

0

İlk Yardım yapacağınız kimse belki, en sevdiğiniz en yakınınız, olabilir.
Ücretsiz İLK YARDIM Semineri
İstanbul Cemevi’nde düzenlenecek olan İlk Yardım Semineri ile hayati bilgi ve beceriler edinin!
Katılım ücretsizdir.
📅 Tarih: 9 Şubat
🕝 Saat: 13:30
📍 Yer: İstanbul Cemevi Atatürk Kültür ve Sanat Salonu
👩‍⚕️ Eğitmen: Sevda Kayaoğlu Cora
Hayat kurtarmayı öğrenmek için bu fırsatı kaçırmayın!

Gezi, lokma ve etkinliklerimizden haber almak için bizi takip edin lütfen ⬇️
Web sitemiz: https://istanbulcemevi.com/
Youtube kanalımız: https://www.youtube.com/@istanbulcemevi
İnstagram sayfamız: https://www.instagram.com/istanbul_cemevi/
Twitter sayfamız: https://x.com/istanbulcemevi
Facebook sayfamız: https://www.facebook.com/istanbulcemeviegitimvekulturvakfi
YER: İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı
ADRES: İstasyon Mah. 1. Yunus Emre Cad.
No.64-66 Halkalı, Küçükçekmece – İstanbul
TELEFON: 0532 170 92 70 – 0212 696 94 75

Türkü demek, Türk demektir hemşerim,

0

Türkü demek, Türk demektir hemşerim,
O sebepten bizde boldur türküler…
Ben onu bilirim onu söylerim,
Türklerdeki özel haldır türküler…

Öyle özel hal ki bilenler gelsin,
Türkü bilmiyorsan Türk de değilsin,
Türkü dinlemeyen Türk‘ü ne bilsin?
Türklerde töredir, ildir türküler…

Azerbaycan, Türkmeneli, Kırım var,
Var var ama dar geliyor hepsi dar!
Çin Seddi‘nden tut da Tunaya kadar,
Ortak duygu, ortak dildir türküler…

Bazen kuzu olur dağlarda meler,
Bazen Ferhat olur dağları deler,
Bazen Leyla için kumları eler,
Mecnun‘un düştüğü çöldür türküler…

Keremin adeta Aslı‘ya tapıp,
Ah çekip, ağzından alevler kapıp,
Aslı‘nın saçını süpürge yapıp,
Silip süpürdüğü küldür türküler…

Bazen aşık gönüllere aşiyan,
Bazen eski yaraları kaşıyan,
Bazen yarin kokusunu taşıyan,
Ilgıt ılgıt esen yeldir türküler…

Türkü vardır yardan medet dilenir,
Türkü vardır zalim yare ilenir,
Bazen höllük olur bebek belenir,
Bazen derelerde mildir türküler…

Bazen yarin yanağınca allanır,
Bazen mendil olur elde sallanır,
Bazen demet demet yare yollanır,
Laledir, sümbüldür, güldür türküler…

Sevdaların en delişmen çağında,
Neler gizli neler gönül dağında!
Bazen akar durur yar dudağında,
Şekerdir, kaymaktır, baldır türküler…

Görülmüş mü buna akıl erdiği,
Kıymetsiz bir çulun ilham verdiği,
Bazen loylu yarin dama serdiği,
Kıymeti belirsiz çuldur türküler…

Hiç bilmez mi nazlı yari yitiren!
Kızılırmak gelinleri götüren…
Bazen ise yardan mektup getiren,
Zarfın üstündeki puldur türküler…

Kara sevda erim erim eritir,
Yalın ayak dağda, taşta yürütür,
Yadellerde yiğitleri çürütür,
Gurbette bükülen beldir türküler

Canlar gidip yıkılınca yuvalar,
Bazen dertler birbirini kovalar…
Hele o ağıtlar, uzun havalar,
Bazen gözlerdeki seldir türküler…

Bazen baş sallayan ala geyiktir!
Bazen sarhoş olur bazen ayıktır,
Fırat kenarında yüzen kayıktır,
Bazen de deryada saldır türküler,

Yeşil Kurbağalar, Erzincan, Eğin!
Dinlesem doyamam ölene değin,
Bazen yeşil başlı göğel ördeğin,
Derine daldığı göldür türküler…

İstanbul‘da katip, kolalı gömlek,
Bünyan‘da halıya atılan ilmek,
Sivas‘ı bilmeyen bunu bilmez pek!
Kalem tutan ele kuldur türküler…

Kütahya‘da pınar, Erzurum da kar,
Iğdır‘da al elma, Kağızman‘da nar,
Bazen de üstüne hep kuşlar konar,
Telg(ı)raf taşıyan teldir türküler…

Mert olan zalime olur mu tabi?
Zulümdür isyanın seri sebebi,
Dadaloğlu gibi, Köroğlu gibi,
Bazen kılıç tutan eldir türküler…

Bazen şehirlidir, bazen dağlıdır!
Bazen “Kizir„ bazen “Hekimoğlu„dur,
Çarşamba‘da eli kolu bağlıdır!
Bazen kelepçeli koldur türküler…

Yani derdin deryasına dalınca,
Dinle de gör gam kasevet alınca,
Vallahi, billahi darda kalınca,
Bazen tutulacak daldır türküler…

Topraktır, havadır, sudur, ateş, kor…
Nasıl saysın Arif, sayılması zor,
Türküyü sevdalı yüreklere sor,
Gönülden gönüle yoldur türküler…

Ozan Arif
13.07.2017

23 Sentlik Asker

0

23 Sentlik Asker
Mister Dalles,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara’da 23 sente,
yahut iki kilo kuru soğan,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan.
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz
(her kaba uymak meselesi) ,
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dalles
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden
İstanbul’da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut
bir çift iskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister Dalles,
herhalde bunu sizden gizlediler:
Size tanesini 23 sente sattıkları asker
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak
mevcuttu, tuhafınıza gidecek,
mevcuttu hem de çoktan mı çoktan,
daha sizin devletinizin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela, Mister Dalles,
yeller eserken yerinde sizin New-York’un,
kurşun kubbeler kurdu o
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri,
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,
ve yarin yanağından gayrı her yerde,
her şeyde,
hep beraber,
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedreddin’in
O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali’dir.
kaya gibi yumruğunun son ustalığı:
922 yılı 9 eylülüdür.
Dedim ya Mister Dalles, ,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size,
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.
Nazım Hikmet RAN
16.07.1953

Tahtacılar

0

Torosların Adana’dan başlayıp Muğla’ya kadar devam eden Akdeniz hattı ile Aydın, İzmir, Çanakkale Kaz Dağları hattındaki ormanlarda ağaç kesim işlerini yapan topluluklara Tahtacılar denir. Günümüzde geçimlerini sürdürmek için daha çok kasaba ve şehirlere yerleşmişlerdir.

Selçuklu beylikleri dönemine kadar uzanan Tahtacıların tarihi ve kimlikleri hakkında farklı görüş ve değerlendirmeler olsa da Osmanlı tersaneleri ve inşaatlar için ağaç kesip tahta biçtikleri ve bu ağaç işleri mesleğini Cumhuriyette de devam ettirdikleri açık bir kesinliğe sahip. Tahtacılar, yaptıkları işin gereği olarak ormanlık bölgelere yerleşmişler, neredeyse bin yıldır ormanın dünyasının bir parçası olarak çadırlarda yaşamış ve özellikle Osmanlı merkezi idaresinden uzak durmaya çalışmışlardır.

Tahtacıların gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet devletinden uzak durmalarının temel gerekçesi, Alevi ya da daha doğru bir terimle Kızılbaş olmalarındandır.

Süha Arın’ın belgeselinde konuşan orman işçisi Ali Şimşek “Bize genel olarak Tahtacı diyorlar. Tahtacı deyince bazı çevreler öcü görmüş gibi bunu başka bir tanımla değerlendiriyorlar” diyerek, bu tarihsel sorunun toplumdaki kökleşmiş algısını ifade ediyor.

Bir ağacı kesebilir mi insan?

Süha Arın öğrencisi Nesli Çölgeçen ile birlikte 1979’da Antalya Elmalı kazası bölgesindeki Tahtacılarla ilgili bir belgesel yapar. Belgeselin masrafını tamamen cebinden karşılayan Arın, filminin adını “Tahtacı Fatma” koyar.

“Benim adım Fatma Şimşek. İlkokulu bitirdim. 12 yaşındayım. Babam tahtacılık yapıyor…” diyen Fatma’ya yönelen kamera bize, Fatma’nın ve naylon çadırlarda yaşayan Tahtacıların ağır iş hayatını yalın, doğal diyaloglar yoluyla anlatır.

Bir orman işçisi “Var mı pulun, cümle alem kulun. Yok mu pulun, cehennemdir yolun” diyerek başladığı yokluk ve yoksunluk anlatısına “Ama işçi iki yerde göz önüne alınıyor. Birisi harpte, birisi seçimde, birisi de devlet angaryasında. Sigortamız yok, sendikamız yok, haklardan mahrumuz, bir ilk yardım çantası bile vermiyorlar… Çocuklarımızı okutmasını bilmiyor muyuz? Ama nasıl okutalım?” diye devam eder.

Harp, seçim, angarya…sade, doğrudan ve net bir tespit!

Belgeseli ilk izlediğimde dikkatimi en çok ormanda yaşayan o yoksul insanların düzgün konuşmaları, hayata dair farkındalıkları, sorunlarını ifade edişlerindeki neden sonuç ilişkisini kurmaları çekmişti.

Süha Arın, “Tahtacı Fatma” belgeseli üzerine yaptığı söyleşide şöyle diyor: “Beni ve ekibin diğer elemanlarını şaşırtan en önemli olgulardan biri de o kadar aydın fikirli, o kadar ileri görüşlü insanlardı ki, donup kaldık hepimiz. Açık fikirliler. Sorulara net cevaplar veriyorlar. Kendilerini çok iyi yetiştiriyorlardı. Sürekli okuyorlardı. Ve sürekli tartışıyorlardı. Türkiye gündemini takip ediyorlardı. Dünya gündemini izliyorlardı. Bu bizi çok etkiledi. Çekimlerdeki konuşmalar tamamen doğaçlamadır.”

Arın’ın ilk belgeselinden 35 yıl sonra “İki Ağaç İçin” adlı bir başka belgeselde Tahtacı Fatma evlenmiş, Elmalı’ya yerleşmiş, iki yetişkin çocuk sahibi olmuş halini izliyoruz.

“Büyüklerimiz semah döner, bizler oyun oynardık” diyen Fatma, ormanın güzel olduğunu, özgürlük olduğunu söylüyor. “Bir ağacı kesebilir misin? Kesemezsin! Biz orman işletmesinin bize gösterdiği yaşlı işaretli ağaçları keserdik.”

Bir tarafta “Orman yangınlarında bize yangın var diye söylenmesine lüzum yok. Bir menfaate dayanarak değil, içimizden ormana karşı gelen bir sevgiye dayanarak orman yangınlarına gideriz. Ben o ormandan çoluğumun çocuğumun nafakasını alırım. Orman benim için hazine” diyen Fatma’nın ormana, doğaya bakışı; diğer tarafta ormanları taş ocakları, mermer ocakları, madenler ve özellikle de otel inşaatları için kesenlerin, yakanların bakışı.

Bir ağacı kesebilir mi insan?

Bu denli kokuşmuş ve çürümüş bir dünyada Tahtacı Fatma’nın bu sözü müstehzi gülümsemelerle karşılanabilir, naif görülebilir. Öyle ya; lümpenleşmiş sermayenin ve politikacıların ahtapot dünyasında ne önemi var ki bu sözün?

Hayır!

Yaşamak zorundayız; doğamızı, havamızı, suyumuzu, ağacımızı, börtü böceğimizi korumak zorundayız. Onlarla varız biz.

Sermaye odaklı politikaların insana ve doğaya düşmanlığının ulaştığı merhametsizliğini, sevgisizliğini, sömürüsünü ve alabildiğine yıkıcılığını tüm çıplaklığıyla ortaya seren bu sözü savunmaktan gayrı gideceğimiz bir yer yok!

Yürek yakan bunca olayların yaşandığı ülkemizde ormanın bir dünya ve Tahtacıların da o dünyanın bir parçası olduğunu doğal haliyle anlatan “Tahtacı Fatma” belgeseli, kurumuş dudaklarımızı ıslatan bir su gibi ferahlık sağlıyor.

Sen ademi hakir görme

0

Sen ademi hakir görme
Adem sulbü nurdur hocam
Bu dünyaya gelen herkes
Hak indinde birdir hocam

Kimde ne var kimse bilmez
Evvel ölen ahir ölmez
Aşikar etmeye gelmez
Bu konumuz sırdır hocam

Şu alemde neler saklı
Cahillerin ermez aklı
Sen mi haklı ben mi haklı
Elbet bilen vardır hocam

Ele muska yazanların
Büyü yapıp bozanların
Hak yolundan yozanların
Akıbeti nardır hocam

Hergün aptes almaz isem
Camilere gelmez isem
Beş vaktimi kılmaz isem
Bir sebebi vardır hocam

Senin buna aklın ermez
Gözün bakar lakin görmez
Sözüm kulağına girmez
Çünkü kafan dardır hocam

Derviş Kemal der inanma
Adem denmez her adama
Müslümanlık kolay amma
İnsan olmak zordur hocam

Derviş Kemal

Ol sevda, böyledir çünkü Ahmet Arif

0

Vay kurban
Dağlarının, dağlarının ardı
Nazlıdır
Uçurum kıyısında incecik bir yol
Gider dolana – dolana
Bir hastan vardır, umutsuz
Belki Ayşe, belki Elif


Endamı kuytuda başak
Memesinin, memesinin altında
Bir sancı
Bir hayın bıçak
Ölüm bu,
Fukara ölümü

Geldim, geliyorum demez
Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü
Ya da seher, mahmurlukta
Bakarsın, olmuş olacak
Bir hastan vardı umutsuz
Hasreti uykularda
Hasreti soğuk sularda


Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri
İki mavi, kocaman korku çiçeği
Açar, derin kuyularda
Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur
Hiç akıl edip de düşünen var mı
Gün kimin hesabına tutar akşamı


Rahmetinden kim demlenir bulutun
Hayırlı evlat makina nasıl canavar kesilir
Kurdun, karıncanın rızkını veren
Toprak nasıl ayartılır
Yüz vermez topal öküze
Ve almaz koynuna kara sabanı


Sepetçioğlu’m kömür işçisidir
Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif
Mal, haraç – mezattır
Can, pazar – pazar
Kırmızı, ak ve esmer
Yumuşak ve sert buğdaları
Yaratan ellerin sahibidir bu


Kör boğaz, nafaka uğruna
Haldan düşmüş, tebdil gezer
Dağlarının, dağlarının ardı
Nasıl anlatsam
Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz
Çırılçıplak


Vay kurban
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda.”
Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile Fedayı kabul etmektir
Cennet yapabilmek için seni
Yoksul ve namuslu halka
Bu’dur ol hikayet
Ol kara sevda
Seni sevmek
Felsefedir kusursuz
İmandır, korkunç sabırlı
İp’in, kurşun’un rağmına
Yürür pervasız ve güzel
Sıradağları devirir
Akan suları çevirir
Alır yetimin hakkını
Buyurur, kitabınca


Gün ola, devran döne, umut yetişe
Dağlarının, dağlarının ardında
Değil öyle yoksulluklar, hasretler
Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır
Bir tek zeytin dalı bile yalnız
Sıkıysa yağmasın yağmur
Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ
Bu yürek, ne güne vurur


Kaçar damarlarından karanlık
Kaçar, bir daha dönemez
Sunar koynunda yatandan
Hem de mutlulukla sunar
Beynimizin ışığında yeraltı
Her mevsim daha genç, daha verimli
Sunar, pırıl – pırıl, sebil
Ömrünün en güzel aşk hasadını
Elimizin hünerinde yeryüzü
Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar
Bir’e on, bir’e yüz’le akşama gebe
Şafakla doğan işgücü
Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür
Ol kitapta böylece yazılıdır
Ol sevda, böyledir çünkü
Ahmet Arif

Gazi Katliamı 1995

0

Gazi Mahallesi olayları ya da Gazi Katliamı[2] 12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde bulunan Alevilerin çoğunlukta olduğu bir kahvehaneye, durdurdukları bir taksi şoförünü öldürerek aynı taksiyle kahvehanedeki sivillere yönelik kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen silahlı provokatif saldırı sonucu başlayan ve şehrin diğer bölgelerine yayılan olaylar. 15 Mart 1995’e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştır.[1]
Olayın gelişimi

12 Mart 1995 günü akşam saatlerinde İstanbul’da Alevi vatandaşların çoğunlukta yaşadığı Gazi Mahallesi’ndeki dört kahvehane ve bir pastane aynı anda kimliği belirsiz kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırılar sonucu Halil Kaya adlı bir vatandaş hayatını kaybederken, beşi ağır yirmi beş kişi yaralandı.[3] Saldırganların olay yerinden uzaklaştıktan sonra gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdükleri ve taksiyi ateşe vererek kaçtıkları anlaşıldı. Olayların ardından çok sayıda Alevi vatandaş, Gazi Mahallesi’nde toplandı, emniyet kuvvetlerinin olaya geç müdahale ettiklerini öne sürerek polis karakoluna yürüdü. Polis halkın üzerine ateş açtı. Açılan ateş sonucu Mehmet Gündüz adlı bir vatandaş öldü, çok sayıda kişi de yaralandı.
İzleyen olaylar

13 Mart günü olayı protesto etmek için İstanbul’un dört bir yanından gelen yaklaşık 15 bin kişi polis karakoluna tekrar yürüyüşe geçti, çevik kuvvet ve özel timlerle desteklenen polislere tekrar ateş açılınca çatışma başladı. Çatışmalar sonunda on beş kişi hayatını kaybederken, aralarında gazetecilerin de bulunduğu birçok kişi yaralandı. Aynı gün İstanbul valiliği Gazi Mahallesi ile iki mahallede (Zübeyde Hanım ile Esentepe) daha sokağa çıkma yasağı ilan etti. Gazi Mahallesi’ne giriş ve çıkışlar polis kontrolüne alındı.14 Mart günü Cemevi önünde toplanan kitlenin kendi arasından çıkardığı komite 4 maddelik bir istek listesi hazırladı ve istekleri yerine getirilmezse protestoların devam edeceğini belirtti. Yapılması istenen 4 madde: 1 – Cenazelerin verilmesi. 2 – Sokağa çıkma yasağının iptal edilmesi. 3 – Gözaltındakilerin geri verilmesi. 4 – Asker ve polisin bölgeden çekilmesi. şeklindeydi. Ancak bu istekler reddedildi ve aynı gün içinde 15 kişi öldü. 14 Mart günü, Gazi Mahallesi’nde konan sokağa çıkma yasağına rağmen olayların bir türlü yatıştırılamaması üzerine bölgeye askerî birlikler sevk edildi. Yine aynı gün Gazi Mahallesi’nde çıkan olaylar nedeniyle Ankara Kızılay Meydanı’nda çıkan olaylarda otuz altı kişi yaralandı. 15 Mart’ta olaylar Ümraniye’ye sıçradı; Ümraniye’nin Mustafa Kemal Mahallesi’nde çıkan olaylarda beş kişinin ölmesi ve yirmiden fazla kişinin yaralanması üzerine bu bölgede de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 16 Mart’ta dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu olayların yatıştırıldığını söyleyerek bölgedeki sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını açıkladı.

Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nun, Emniyet Amiri Necdet Menzir’in, Mehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak istifa yerine Kozakçıoğlu ve Menzir, bir sonraki dönemde DYP’den milletvekili oldu.
Yargılama

Olaylardan sonra yapılan otopsi sonucu ölen 17 kişiden yedisinin polis mermisiyle öldüğü belirlendi. Gaziosmanpaşa Savcılığının olayla ilgili fezlekesiyle Eyüpsultan Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 polis hakkında “müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” iddiasıyla dava açtı. İstanbul Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’ne açılan dava kamu güvenliğinin sağlanamayacağı gerekçesiyle Trabzon’a gönderildi. 11 Eylül 1995’te Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan yargılama süreci, beş yıl içinde otuz bir duruşma yapılarak 3 Mart 2000’de karara bağlandı.

Yargılanan yirmi polis memurundan Adem Albayrak dört kişiyi öldürmekten altı yıl sekiz ay, Mehmet Gündoğan iki kişiyi öldürmekten üç yıl dokuz ay hapse mahkûm edilirken, (cezalar ertelendi), diğer on sekiz sanık polisin ise beraatine karar verildi. Ancak Yargıtay, Albayrak ve Gündoğan hakkında verilen kararı “Haklarında adam öldürme ile ilgili net bir açıklığın olmadığı” gerekçesiyle bozdu. Yargıtay, sanıkların Türk Ceza Kanunu 49. maddesine göre yargılanmasını istedi. Bunun üzerine dava Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde tekrar görülmeye başladı. Ancak aileler ve avukatlar Yargıtay kararı ile devletin bir kere daha kendini aklayacağı gerekçesiyle davadan çekildiklerini bildirdiler. Tekrar görülmeye başlanan dava üçüncü celsede karara bağlandı. Mahkeme heyeti Albayrak ve Gündoğan’a toplam dört yıl otuz iki ay hapis cezası verdi.

Bunun yanında olaydan yıllar sonra çıkan Ergenekon iddianamelerinde olayın içinde emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün parmağı olduğu ileri sürüldü.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Kararın 11 Temmuz 2002’de Yargıtay tarafından onanması üzerine yakınlarını kaybeden 22 kişi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Yargılama sonucunda mahkeme 27 Temmuz 2005’te açıklanan kararda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinde düzenlenen, “yaşama hakkı” ve 13. maddesinde düzenlenen “millî makamlara başvuru yollarının kapatılması” hükümlerine aykırı davrandığı sonucuna vardı. Mahkeme Gazi Mahallesi’nde ölen on iki kişi ile Ümraniye’de ölen beş vatandaşın ailelerine tazminat ödenmesine karar verdi. Olaylarda ölen on yedi kişi için ayrı ayrı otuz bin avro tazminat verilmesine hükmeden mahkeme, böylece Türkiye’yi toplam 510 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm etti.

Olaylarda hayatını kaybedenler

Halil Kaya
Mehmet Gündüz
Zeynep Poyraz
Fadime Bingöl
İsmihan Yüksel
Ali Yıldırım
Dilek Sevinç
Reis Kopal
Fevzi Tunç
Mümtaz Kaya
Genco Demir
İsmail Baltacı
Hasan Pugan
Hasan Sel
Sezgin Engin
Dinçer Yılmaz
Hasan Gürgen
Hakan Çabuk
Yaşar Aydın
Dilek Şimşek



90’lı yıllar, çoğu kesim tarafından Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olarak kabul edilir. 1980 darbesi sonrası sindirilen halk, 90’larda ise devlet içerisindeki illegal örgütlerin yaptığı faili meçhul olaylarla sindirilmeye çalışıldı. 1995 yılı ise Mehmet Ali Birand’ın deyimiyle ‘korkunun yılıydı’. 12 Mart 1995 günü ise Gazi Mahallesi’ne giren, kimlikleri hala belirlenemeyen bir taksiden 3 kahvehane ve bir pastahaneye açılan ateş sonucu üç gün sürecek kanlı olaylar başladı.
  1. Olayların başlangıcı
  2. Olayların başlangıcı
    12 Mart 1995 akşamı, saat 20:45 sularında kimliği belirlenemeyen kişiler, gasp ettikleri bir taksi ile Gazi Mahallesinde bulunan Öntaş, Yavuz ve Dostlar kahvehaneleri ile Sarıoğlu pastahanesini silahla taradı. Saldırı sonucu 76 yaşındaki Alevi dedesi Halil Kaya öldürüldü, 5’i ağır 25 kişi yaralandı. Sonrasında saldırganlar kaçırdıkları taksinin şoförünü de öldürerek kayıplara karıştı.
  3. Yılında Hâlâ Aralanamayan ‘Sır’ Perdesi: 12 Mart Gazi Katliamı Ahmet Şık’ın çektiği bir fotoğraf…
  4. Yılında Hâlâ Aralanamayan ‘Sır’ Perdesi: 12 Mart Gazi Katliamı
    Olayın duyulmasının ardından mahalleli ayaklanarak, bu saldırıya tepki gösterdi. Ancak bu duruma polisin tepkisi daha sert oldu. Aynı akşam Mehmet Gündüz adlı mahalleli, polis kurşunu sonucu hayatını kaybetti.
  5. 13 Mart ile beraber artan şiddet
  6. 13 Mart ile beraber artan şiddet
    13 Mart sabahı Gazi Mahallesi, olayları protesto etmek için tekrar sokaklara çıktı. Cemevi önünde toplanan yaklaşık 2000 kişilik kalabalık karakola yürümek isterken polis silah kullandı ve bir kişi daha hayatını kaybetti. İşte bu andan itibaren şiddet en sert halini aldı. Barikatlar oluşturuldu, sert çatışmalar yaşandı. Olayların ikinci gününde artan şiddet, özel timlerin bölgeye sevkedilmesi, daha sonradan kontrgerillanın aktörlerinden olduğu anlaşılan ağır silahlı sivillerin mahalleye girmesiyle sadece o gün 15 kişi hayatını kaybetti. ancak bir fotoğraf karesi Gazi olaylarının hafızasını oluşturdu.
  7. Özlem Tunç
  8. Özlem Tunç
    Gazi Mahallesi sakinlerinden Özlem Tunç, olaylar sırasında ortamı sakinleştirmek adına polis ve askerle pazarlık yapan komitede yer alanlardan biriydi. Yapılan görüşmelerden sonra kitleye seslenmek için bir panzerin üzerine çıkıp, konuşması bittikten sonra apar topar gözaltına alındı. Sonrasında işkenceye uğrayan Özlem, işkence seansından sonra aynı kişiler tarafından başına bir el ateş edildi. İki polis tarafından saçından ve bacağından sürüklenerek çöp konteynerine bırakıldığı an ise tüm Türkiye tarafından izlendi. Öldü denilerek çöpün yanına atılan Tunç’un ölmediği anlaşıldı, tedavi altına alındı ve hayata döndürüldü.
  9. Davanın kara kutusu: Hanefi Avcı
  10. Davanın kara kutusu: Hanefi Avcı
    Olayların çıktığı anda ilk hedef PKK gösterilmişti. Ancak bu iddiayı istihbaratın en deneyimli ismi Hanefi Avcı reddetti. O günlerde olayların devlet içerisindeki illegal yapılar tarafından ateşlendiğini söyleyen Avcı, olayların 20. yılında davanın avukatları tarafından bildiklerini anlatması yönünde mahkemeye çağrıldı.
  11. Askerin mahalleye girmesi
  12. Askerin mahalleye girmesi
    14 Mart günü mahallede sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine rağmen çatışmalar devam etti. Bunun üzerine bölgeye askeri birlikler sevkedildi. Mahalledeki olayların durmaması üzerine Ankara‘da yapılan protesto yürüyüşünde ise 36 kişi yaralandı. Bu sırada mahalleli tarafından kurulan bir komite, 4 maddeden oluşan isteklerini sıralamıştı. Bunlar; cenazelerin teslim edilmesi, sokağa çıkma yasağının kaldırılması, gözaltına alınanların serbest bırakılması, asker ve polisin mahalleden çekilmesiydi. Talepler reddedilince yine şiddetli çatışmalar yaşandı.
  13. Ümraniye’ye sıçrayan olaylar
  14. Ümraniye’ye sıçrayan olaylar
    Tansiyonu düşürmek yerine atılan yasaklayıcı hamleler sonucu olaylar 15 Mart’ta Ümraniye’ye de sıçradı ve burada da 5 kişi hayatını kaybetti. Ertesi gün, komitenin isteklerinin kabul edilmesi sonucu çatışmalar sona erdi.
  15. Dönemin siyasi aktörleri
  16. Dönemin siyasi aktörleri
    -İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, olayları kontrol altına alamamış ve bu katliamın baş sorumlularından biri olmuştur.-Dönemin emniyet müdürü Necdet Menzir de olayların büyümesini önleyememiş, sonrasında ise DYP’den milletvekilliği ve bakanlık yapmıştır.

-Dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ‘Polis ateş etmedi’ gibi bir ifade kullanarak çok büyük tepki çekmişti.

Ve yine dönemin emniyet müdürü Mehmet Ağar ve Başbakan Tansu Çiller hakkında suç duyurusunda bulunulmasına rağmen, hepsinde takipsizlik kararı çıktı.

  1. Sonuç
  2. Sonuç
    4 güne yakın süren olaylarda 22 kişi hayatını kaybetti. Bu 22 kişiden 7’sinin poliskurşunuyla öldüğü otopsi raporu sonucunda kesinleşti. O dönem olayın sorumlusu hiçbir üst düzey yetkili yargılanmadı. 20 polise dava açıldı. Dava ‘güvenlik sebebiyle’ üç şehir gezdirilip 2001 yılında karara bağlandı. Sadece iki polis ceza aldı. Daha sonrasında Yargıtay polisler hakkında ‘haklarında adam öldürmeye dair net deliller bulunmadığından’ dolayı kararı bozdu. Bunun üzerine aileler ve avukatlar davadan çekildiler. Tekrar görülmeye başlanan davada iki polis hakkında 4 yıl 32 ay hapis cezası verildi.Sonraki senelerde Ergenekon davasına da konu olan Gazi Olayları’nda, aradan 20 yıl geçmesine rağmen ‘sır’ perdesi aralanamadı. Belki de zaten ortada bir perde yoktur.

Kaynakça

Gazi Mahallesi olayları – Vikipedi

Gazi Olayları Katliamı 12 Mart 1995)

bianet : Gazi’de 18 Yıllık Adalet Özlemi

20 yıllık karanlık: Gazi katliamı

https://eksisozluk.com/ozlem-tunc–1617065

Aslı ne ise, nesli de o olur

0

Bir gün sultan saraydaki bahçıvanının yanına uğrayıp kendisine hediye edilen tayı sorar; “Bahçıvan efendi, nasıl bizim tay?”.

Bahçıvan cevap verir; “Asluhu nesluhu sultanım.”

“Nesi var ki ?” diye sorar sultan.

“Sultanım, asil bir tayın sırtına sinek böcek konduğunda bunları kuyruğu ile kovalar. Bizim tay adeta bir inek gibi kafasını çevirip ağzıyla sinekleri kovalıyor.”

Sultan bunun nedenini öğrenmek için tayı hediye eden adamı çağırtır. Tayın bu davranışının sebebi hakkında bilgi ister. Tayı hediye eden adam der ki; “ Sultanım, bizim tay doğduktan hemen sonra annesi öldüğü için onu ineğe emzirttik.” Böylece meselenin sırrı çözülmüş olur. Sultan adamlarına emreder;” Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek!”.

Başka bir zaman sultana güzel görünüşlü, iri bir hindi hediye edilir. Bir müddet sonra sultan bahçıvanın yanına varır ve hindiyi sorar.

“Asluhu nesluhu sultanım.” der bahçıvan.

”Bahçıvan efendi bunun neyi var?” diye sorar sultan. “ Sultanım asil olan bir hindi öteceği zaman kabarır, ibiği masmavi olunca ötmeye başlar. Bizim hindi iyice kabarıyor, ibiği masmavi olup tam öteceği zaman kafasını suya daldırıyor. Sultan işin aslını öğrenmek için hindiyi hediye eden kişiyi çağırtır. O kişi, hindinin yumurtasını ördeğin altına koyduklarını ve hindinin ördek yavruları ile birlikte büyüdüğünü anlatır. Bu meselenin sırrı da çözülmüş olur. Padişah emreder;” Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek.”

Sultan güzel bir günün sabahında bahçede yalnız başına dolaşırken bahçıvan gözüne ilişir ve ona doğru yaklaşarak; “ Bahçıvan efendi, bende de bir sıkıntı var mı?” der. Bahçıvan “Asluhu nesluhu efendim” deyince, sultan

“ bende de mi?” diyerek son demlerini yaşayan annesine koşar. “Anacığım, inan sana kırılıp küsmem, kızmam da. Bende bir sıkıntı var mı?” diye sorar. Annesi durur, sıkıla sıkıla başlar anlatmaya; “Oğul babanla evlendiğimizde baban çok yaşlıydı, ben daha 15-16 yaşlarında genç, güzel bir kızdım. Gençliğimin duygularına kapılıp bir hata ettim. Sen bizim sarayın aşçısının oğlusun.”

Hakikati öğrenen sultan bahçıvana seslenir; “ Ey olayların perde arkasından bizlere sırlar sunan değerli insan; Tay ve hindinin durumlarına vakıf oldun. Anladık da, benim durumumu nasıl anladın? Bu nasıl bilgeliktir?

Söyle bakalım bana.” deyince; Bahçıvan;” Ey yüce sultan, Bunu anlamaktan daha kolay ne var? Benim bildiğim sultanlar ödül verirken “Verin bir kese altın” derler. Siz ise “Verin fazladan bir kap yemek” diyorsunuz.”

Karnı aç olan doyar, gözü aç olan doymaz

0

Genç Padişahın gözleri dışarıda esen buz gibi poyraza rağmen iri dalgaların arasında balık tutmaya çalışan genç balıkçıya takıldı. Aşağı yukarı aynı yaşlardaydılar. Genç padişah yıllar boyu sıcak odasında otururken, dışarda balıkçının tabiatın çetin şartlarına rağmen azimle mücadele ederek oltası ile denizden ekmeğini çıkarışını seyrederdi. Balıkçıya için için gizli bir hürmet besliyordu.
Yıllar silinmez izler bırakarak hızla geçmişti. Artık ne kendisi, ne de balıkçı genç değillerdi. Şimdi geriye çekilme, gölgede oturma vaktiydi. Padişah tahtını oğluna devretmeye karar verdi. O esnada gözü dışarıya, eski sandalında halâ olta sallayan ihtiyar balıkçıya takıldı. Gözünden geçmiş yıllar bir film şeridi gibi geçti.
Duygulanmıştı. Vezirini çağırtarak, İlk tahta çıktığında görüp tanıdığı İhtiyar balıkçının da artık köşesine çekilip dinlenmesi gerektiğini, bunun için yarın bütün gün tuttuğu balıkların tartılarak kaç kilo geldiyse o kadar altının kendisine verilmesini emretti. Veziri balıkçıya durumu anlattı. Balıkçı çok sevinmişti. Ne de olsa yılların tecrübesi ile sanatını konuşturup, orta halli bir servetin sahibi olabilir, kalan günlerini de zahmetsizce sıcak odasında, geleceği düşünmeden geçirebilirdi.
O gece bütün takımlarını yeniledi ve itina ile hazırladı. En avcı oltaları hazırlayıp parlattı. Sabah gün doğmadan eski sandalına binip, açıldı. En bereketli bildiği yerine gelince dua edip oltasını yemleyip indirdi.
Beklemeye başladı. ne de olsa balıkçılık sabır işiydi. Zaman geçiyor, güneş neredeyse tepeye çıkıyordu fakat tek bir balık bile vurmuyordu. Artık hava kararmaya başlamıştı. İhtiyar balıkçı dokunsalar hüngür hüngür ağlayacak durumdaydı. Bomboş livara bakarak kaderine lanet okuyordu. Hava artık iyice kararmış, gün bitiyor martılar çığlık çığlığa yuvalarına dönüyorlardı. Az sonra son kuşlar da süzülerek gittiler. İhtiyar balıkçı yavaş yavaş oltasını mantara sarmaya başladı. Bir iki kulaç kadar sardıktan sonra birden heyecanla irkildi. O an oltanın boş olmadığını anlamıştı. Heyecanla oltasını topladı. Oltanın ucunda ortası delik bir kemik vardı. Sadece ortası delik bir kemik. Balıkçı düşündü, bir de kemiğe baktı. Etse etse iki, bilemedin üç altın ederdi. Gözleri buğulandı. Sandalı bağlayıp rıhtıma çıktığında padişah ve saray erkânından bazı kişiler kendisini bekliyordu.


Gözlerini padişahın gözlerinden kaçırarak mahcup bir eda ile kemiği kantarcıya uzattı. Kantarcı bıyık altından gülerek küçümser bir ifade ile kemiği kantarın kefesine bırakırken, öbür kefeye de iki altın koydu. Kemiğin bulunduğu kefe yerinden bile oynamadı. İki altın daha koydu, kefede gene bir hareket yok. On altın, yirmi altın ,yüz altın ,bin altın, bir çuval altın, kefede halâ bir hareket yok. Padişah ve saray erkânı hayret içinde duruma bir izah, tatmin edici bir cevap bekliyorlardı. Fizik alimleri başta olmak üzere günlerce çok kişi geldi, kendilerince bir takım açıklamalarda bulundular ama padişahı tatmin edemiyorlardı.
Bir gün kalabalık arasından pejmürde kılıklı bir kişi çıktı. Durumu izah edeceğini söyleyerek kantara yaklaştı. Kantarcı bu densiz adamı tam kovacakken, durumu ilginç bulan padişah kantarcıya mani oldu. Adamdan durumu açıklamasını istedi.
Adam yanda duran hamallara altın çuvalını indirmelerini söyleyerek yerden bir avuç toprak aldı ve boşalan kefeye koydu. Bir çuval altınla yerinden kıpırdamayan kemik, birden bire havalandı. Pejmürde kılıklı adam padişaha dönerek Bu kemik, haris ve aç gözlü birisinin elmacık kemiğidir. Görülen boşluk da göz boşluğudur.
Terazinin diğer kefesine bütün dünyayı koysanız bile bu göz doymaz, bunu ancak bir avuç toprak doyurur dedikten uzaklaşıp gitti.

Borcum Var Hasan Kaplani

0

Anamdan doğmadan dış ülkelere
Milyonlarca dolar para borcum var
Gönlümü verdiğim vefasız yare
Yüreğimde azmış yara borcum var

Yediğim ekmeğe içtiğim suya
Gökteki yıldıza güneşe aya
Borç ödemek için geldim dünyaya
Bitmek bilmez sıra sıra borcum var

Anama babama evlatlık borcum
Başımda ağaya ırgatlık borcum
Hele vergim var ki devletlik borcum
Ayağım bastığım yere borcum var

Seçimlerde vekilime oy borcum
Toprağımdan evladıma pay borcum
Kasap bakkal manav günlük say borcum
Ay içinde otuz kere borcum var

Öyle alıştım ki borçtan bıkamam
Aydan aya borç yapmadan çıkamam
Kadınımdan başkasına bakamam
Namusa borcum var ara borcum var

Hans’a Alberto’ya bizim Feto’ya
Milli Piyango’ya Süper Toto’ya
Oisidi IMF’ye Nato’ya
Daha nice uzun süre borcum var

Güzele çirkine topala şaşa
Yerde karıncaya semada kuşa
İlkbahara yaza ve karakışa
Esen yele yağan kara borcum var

Mezarında ot tünemiş ölüye
Muhammed Mustafa İmam Ali’ye
Hünkar Hacı Bektaş Kızıl Deli’ye
Hocaya dedeye pire borcum var

Hasan Kaplani’ye şöhret şan borcum
Sömürgene damarımdan kan borcum
Mekansız Allah’a tatlı can borcum
Kara toprak beni sara borcum var

Sakın cahilin yanına

0

Sakın cahilin yanına
Varma gönül demedim mi
Müşkül olsa da halını
Sorma gönül demedim mi

Bulamaz dost arasını
Eksik alır darasını
Kabuklaşan yarasını
Sarma gönül demedim mi

Aç gezer o tokçasına
Muhammet’in hakçasına
Namussuzun bahçasına
Girme gönül demedim mi

İpek’i düşürdün aşka
Görmeseydim seni keşke
Kendi kusurundan başka
Görme gönül demedim mi

Özcan Mutlu yıllardır siyaset sahnesinde yer aldığı Yeşiller Partisinden istifa etti.

0

Almanya da ve Türkiye de birçok cemevlerinin alınmasında katkı sağlayan, Alman Parlamento binasında ki inanç odasında alevilerin de sembollerinin konulmasında büyük emeği olan değerli Özcan Mutlu ,
“Bu parti artık benim değerlerimi temsil etmiyor. İnsanların kariyerlerini yok eden, etik değerleri hiçe sayan bu yapıları destekleyemem. Yeşiller Partisi’nden bugün itibarıyla istifa ediyorum.”

Berlin Cemevinin alınmasında da büyük katkısı olan Özcan Mutlu, Berlin de Mayıs ayında yapılan İstanbul Cemevi dayanışma gecesinde de maddi ve manevi olarak destek sunmuştu. Emekleri Hakk yanında zay olmasın