Pazartesi, Mart 30, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 126

Neçedir Ağlarsın Ey Kaşı Keman

0

Neçedir ağlarsın ey kaşı keman
Bu duman başımızdan kalkmazmı dersin
Selman’ın carına erişen Haydar
Bir kere yüzümüze bakmazmı dersin

Yayımı da açtım okumu da attım
Eşimden dostumdan umudum kestim
Ehlibeytten başka yokmudur dostum
Yolumuz Kerbela’dan geçmezmi dersin

Şah Hatayi’m eydir senindir ferman
Olursun her kulun derdine derman
Güzel Şahım sana bin canım kurban
Gel desem imdada gelmezmi dersin

Kadın ve Atatürk

0

Eski Yunan ile Roma döneminde kadına bakış ile Arapların kadına bakışı arasında hiçbir fark yoktu.
Kadın hep bir zevk unsuru, köle, cariye, hizmetçi olarak görülmüştü.
Hatta Avrat-Avret kelimesi bile saklanılması gereken eşya… anlamına geliyordu.
Eski Çin’de de durum farklı değildi; hizmetçi olarak görülen kadınlara isim bile verilmez, kadın bir, kadın iki, kadın 3 diye sayılırdı.
Tanıklığı da kabul edilmezdi.
Ortaçağda kadın bilgelik yolunu seçmişse, vay haline; cadı diye avlanırdı.
Yalnızca Türkler kadını bereket sembolü, yerin ve göğün evladı olarak görmüştür.
Hatunun rızası ve imzası olmadan Kağanın yaptığı anlaşma bile geçerli sayılmıyordu.
Çin ile ilk anlaşmayı, Mete Han’ın hatunu yaparken; Avrupa Hun Türklerinde resmi görüşmeleri Attila’nın hatunu yapıyordu.
Türk mitolojisinde ise kadın artık tanrısallaşmıştır.
Yaradılış destanında Ak Ana, sudan yaratma fikrini Ülgen’e verirken, en meşhur figürlerden Umay Ana Orhun Yazıtlarında bile yer almıştır.
Nitekim yazıtlarda ”Umay gibi, annem hatunun şerefine küçük kardeşime Kül Tigin adı verildi. Babam İlteriş kağan, anam İlbilge hatunu Tengri yukarıdan idare ederek yükseltmiş.”
demektedir.
Yine Türk mitolojisinde Asena yol gösteri tanrıçayken, Ötügen ise toprak anaya verilen isimlerden biridir.
Dikkat edileceği üzere Türkler mezarlıkları düz değil, yükseltilmiş ve yuvarlatılmış şekilde yapıyor. Bunun sebebi, Türklerin yeniden doğuşa inanıyor olmasından ötürü mezarlıkları hamile bir kadının karnına benzeterek, toprağın bir ana gibi tekrar insanı doğuracak olmasına inanmasıdır.
Türklerde kadın bu kadar kutsal bir noktadayken, son 1000 yıl boyunca Türk kadınının resmi hakkı alınmış, sosyal hayatı kısıtlanmış, eve kapatılmış, tanıklığı bile kalmamıştır.
Tüm bu hakikatleri, tüm bu tarihi gerçekleri tarihin en kanlı savaşlarında bile bulduğu ilk fırsatta okumaktan geri durmamış bir adam, 1000 yıl sonra ilk defa ”Kadınların üzerindeki bütün baskıyı kaldıracağım.” dedi.
Bunu dedi çünkü kadınların üretime katılmasıyla devletin kârlı çıkacağını biliyordu.
Kadınların üzerinden bütün baskıyı kaldırmakla medeniyetin yeniden doğacağını biliyordu; çünkü kadın medeniyet demekti.
Bütün baskılar kaldırıldı.
Kadına giyim kuşam özgürlüğü verdi.
Kadını üretime kattı.
Kadına bir soyadı verdi.
Ona tanıklık hakkı vermekle kalmadı, onu avukat yaptı, hakim yaptı.
Kadını topluma öğretmen yaptı.
1000 yıl sonra tek bir adam bunu yaptı.
ATATÜRK…

Akadlar eliyle Sümerlerin başına gelen, Arapların gizli istilası ile Türklerin başına geldi.

0

Sümer tabletinden çeviren:
Muazzez ilmiye Çığ kaleminden
Yapabilme becerisi hiç olmadığı halde yalnızca çenesi çalışan; kaypak, karaktersiz, sığ ve basit insanların haksız koltuklarda oturduğu bir düzen ihya oldu.
Dahası düzeni düzenlere alkış tutan bir toplum ve bu çelişkiye macun olacak türlü tefrika, ballı nifaklar ve yağlı çıkarlar vücut buldu.
Üstün olanı toplum yararına görmek yerine topluluk adına bir ayrıcalık sayan çirkinlik ve günahı akladılar. Bu şartlar altında doğruları yanlışa armağan eden elim bir güruhun mevsimine girdik. Bereket yerini belâya, adalet yerini dalâlete, huzur yerini kaosa bıraktı. Dahası bundan müşerref olan bir kesim; doğruluğun, iyiliğin, hakkaniyet ve adaletin kıyımına girişti. M. S. 2023’de bunları yaşıyoruz. Tıpkı M. Ö. 4000’de Sümerde olduğu gibi.
Sümerli bir şair ve öğretmen olan Ludingirra, binlerce yıl öncesinden bize bir mektup yazmış. Mektubunda şunları söylüyor:
“Ben bir Sümerli öğretmen, şair ve yazarım. Yaşım yetmiş beşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım fakat şairlik ve yazarlık ölünceye kadar sürecek.
Bu yaşam öykümü daha çok gelecek kuşaklar için yazmaya başladım. Bizim ulusumuz, dilimiz, geleneklerimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık.
Bu güzel ve uygar ülkemize heryerden göz diktiler.
Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi çalışan çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, bol ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, her türlü bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi.
Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar.
Biz yaptık, onlar yıktılar; biz yaptık, onlar yaktılar. Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu.
Ailelerimiz dağıldı. Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu; hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu, dayanamayacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini.
Onlar yönetiyor bizi şimdi. Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı.
Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da “biz yaptık, biz bulduk” diye övünmeye başladılar.
Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.
Bu durum beni yıllardan beri üzüyordu. Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum. Bir gün aklıma geldi.
Ben bir yazar olduğuma göre; ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını, geçmişini, geleneklerimizi yazmaya karar verdim. Böylece herkese ulaşacağını umut ediyorum.
Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır.
Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirasları için teşekkür edebilseler!.
Kalemce.

Matbaa kaç sene sonra geldi, TV kaç sene sonra geldi, biz ama Avrupayı kıskanıyoruz

0

Televizyonun İcadı ve Türkiye’ye Gelişi

Televizyon, 1920’lerin sonlarında icat edildi ve 1930’lu yıllarda ilk yayınlar yapılmaya başlandı. Modern anlamda televizyonu geliştiren isimlerden biri İskoç mucit John Logie Baird’dir. İlk televizyon yayını 1926 yılında İngiltere’de gerçekleşti.

Türkiye’de televizyon ise 1960’lı yıllarda halkın gündemine girdi. İlk deneme yayınları 31 Ocak 1968 tarihinde TRT (Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu) tarafından yapıldı. Ancak o dönemde televizyon pek yaygın değildi. Siyah-beyaz ekranlı televizyonlar, genellikle büyük şehirlerde birkaç evde veya kahvehanelerde bulunuyordu.

Televizyonun yaygınlaşması 1970’li yılları buldu. Başlangıçta haftada sadece birkaç saat yayın yapılırken, zamanla bu süre uzadı ve 1980’lere gelindiğinde televizyon, evlerin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. 1990’lı yıllarda özel televizyon kanalları yayına başladı ve böylece televizyon yayıncılığı daha renkli ve rekabetçi bir hale geldi.

Kısaca Özetlersek:

1926: İlk televizyon yayını İngiltere’de yapıldı.

1968: Türkiye’de TRT tarafından ilk deneme yayını gerçekleştirildi.

1970’ler: Televizyon halk arasında yaygınlaşmaya başladı.

1990’lar: Özel televizyon kanalları açıldı, televizyon kültürü hızla gelişti.

Eskiden televizyon, bir mahallede sadece birkaç evde bulunurdu ve insanlar akşamları komşularıyla birlikte izlemek için toplanırdı. Şimdi ise herkesin evinde birden fazla televizyon var, hatta cep telefonlarından bile televizyon izlenebiliyor.

Alinti Dünya Gözüme Kaçtı

Ben dervişim dersin dava kılarsın

0

Ben dervişim dersin dava kılarsın
Hakk’ı zikretmeye dilin var mıdır
Kendini gör elde sen ne ararsın
Hâlâ hâl etmeğe hâlin var mıdır

Dertli olmayanlar derde yanar mı
Sâdık derviş ikrârından döner mi
Dertsiz bülbül gül dalına konar mı
Ben bülbülüm dersin gülün var mıdır

Bir gün balık gibi ağa sararlar
Mürşitten rehberden haber sorarlar
Tütsü yakıp köşe köşe ararlar
Ben arıyım dersin balın var mıdır

Mürşit huzurunda dâra durmağa
Dâra durup Hakk’a boyun vermeğe
Muhabbetten geçip hırka giymeğe
Çar pâreden derviş şalın var mıdır

Pir Sultan’ım senin derdin deşilmez
Derdi olmayanlar derde düş olmaz
Mürşitsiz rehbersiz yollar açılmaz
Mürşit eteğinde elin var mıdır

Sokrates mahkumiyetinden sonra

0

Sokrates mahkumiyetinden sonra son günlerini sakin geçirdiği Atina hapishanesine götürüldü, en yakın müritleri eşlik etti. Pek çoğunun beklediğinin aksine kaçmaya çalışmadı ve merhamet dilemedi. Onun ölüme karşı kararlılığı düşmanlarını bile şaşırttı, çünkü kaderini bir ceza olarak değil, gerçeğe ve erdeme olan bağlılığının doğal bir sonucu olarak gördü.
En sadık takipçilerinden biri olan Criton, gardiyanlara rüşvet vererek ona kaçma şansı teklif etti. Ancak Sokrates, gerçek bir filozofun adaletsiz olsalar bile yasalara saygı duyması gerektiğini savunarak fikri sert bir şekilde reddetti. Onun için kaçmak, kendi prensiplerine ihanet etmek ve felsefi hayatının sahte olduğunu kanıtlamak anlamına gelir.
Sokrates, Plato’nun fedon’unda anlatılan son konuşmasında ruhun ölümsüzlüğünden ve ölümün doğasından bahsetti. Ölümün korkulmaması gerektiğini açıkladı, çünkü bilgenin ruhu sadece bedenden kurtulur ve daha yüksek bir varlığa ulaşır. Öğrencileri, ayrılışlarıyla harap olmuş olsa da, huzuru ve onurlu bir şekilde ölmeye istekli olmalarından etkilendi.
Baldıran otu içme zamanı geldiğinde Sokrates tereddüt etmeden içti. Zehir vücudunu uyuşturana kadar birkaç dakika yürüdü. Son sözleri Criton’a yöneldi: “Criton, Asclepius’a bir horoz borçluyuz. Öde ve borcunu ihmal etme. ” Bu cümle çeşitli şekillerde yorumlanmış ancak çoğu kişi ölümden kurtuluş, ruh için nihai bir iyileşme eylemi olarak bahsettiğine inanıyor.
Sokrates 70 yaşında öldü, etrafı müritleriyle çevrili ve Batı felsefesinin gidişatını belirleyecek bir miras bıraktı. Ölümü düşüncesinin sonu değil, Plato, Aristo ve öğretilerini takip eden herkes tarafından aktarılan entelektüel ölümsüzlüğünün başlangıcıydı.

Ahi Evran ile Nasreddin Hoca’nın aynı kişi

0

Sn. Prof. Dr. Zeki Cemal Arda beyin Kırşehir Ahi Evran Üniversitesindeki dekanlığı sırasında 2006 yılında katıldığım bir sempozyumda, Ahi Evran ile Nasreddin Hoca’nın aynı kişi olduğunu söylediğim zaman sempozyuma katılan bazı öğretim görevlileri şaşkınlıkla beni izlemişti.
Ahi Evran yani Nasreddin Hocanın kadılık yaptığı ilk yer olan Kayseri’de ilk defa sanayi bölgesini kurduğunu, kısaca tüm zanaatkarları bir bölgede topladığını ve bu nedenle Kayseri’de ki Türk boylarının ve Türkmenlerin ticarette öne geçmelerinin yolunu açan ilk kişi olduğunu, daha sonra Kırşehir ve Nevşehir bölgesine yerleştiğini, ilk Ahi teşkilatını kurduğunu ayrıca eşi Fatma Hanımın da Bacıyan-i Rum teşkilatını kurarak kadınları organize ettiğini söylediğim zaman bir tuhaf karşılanmıştım.
Gerek Ahi teşkilatları gerek Bacıyan-i Rum’un sadece bir ticaret organizasyonu değil bir askeri organizasyon olduğunu ve Bacıyan-i Rum’un Moğol işgalinde askeri alanda etkin bir görev aldığını ve savaşçı kadınlar eğittiğini anlattığımda sempozyumu izleyen kişilerin şaşkınlığını hala unutamam.
Çünkü onlar için Nasreddin Hoca halkı fıkraları ile güldüren bir halk adamı idi.
Ama bu günden sonra gerek Murat Bardakçı gerekse Prof. Dr. Mikail Bayram’ın çalışmaları ile Nasreddin Hoca ve Ahi Evren’in ayni kişi olduğunu okuyan kesimler öğrenmeye başladı.
Anadolu Selçukluları’nın en zor dönemi Moğol işgali ile Moğolların onayladığı ve atadığı valilerin Selçuklu Devletini dinlemediği bu dönemde Ahi Evran yani Nasreddin Hoca’nın Moğollara karşı direnişi ve ayni dönemde bir Moğol destekleyicisi olan Fars kökenli olup asla Türk kimliği taşımayan Mevlana ile savaşırken yanında Mevlana’nın oğlu Aladdin Çelebi’nin olması…
Her ikisinin Mevlana’ya ve Moğol zulmüne karşı beraberce savaştıkları halde Mevlana’nın talebesi ve müridi olan ve Mevlana tarafından gönderilen Moğol hizmetkarı Caca, Nureddin’in ordusu karşısında mağlubiyeti tadarken gerek Nasreddin Hoca mahlasıyla Ahi Evran, gerekse onunla birlikte savaşan Mevlana’nın oğlu Aladdin Çelebi şehit edilmiştir.
Ahi Evran’ın mezarı bilinmemektedir.
Uydurma Nasreddin Hoca mezarına da kimse inanmasın.
Mevlana, kendi oğlu Aladdin Çelebi’nin cenaze namazının kılınmasına bile izin vermemiş ve onu ‘Bari’ saymıştır.
Bu eylemi ile Mevlana bir Moğol destekleyicisi ve Türkmen düşmanı olduğunu oğlunun cenazesinde bile ispat etmiştir.
Nasreddin Hoca ve Ahi Evran’ın aynı kişi olduğu iki önemli kitap incelendiğinde açıkça görülür. Nasreddin Hoca’nın Latife-i Giyasiye, Ahi Evra’nın Letafeye Hikmet adli eserleri, Son senelerde bu konuda Prof. Dr. Mikail Bayram’ın ve Murat Bardakçı’nın araştırmaları, Nasreddin Hocanın Ahi Evran olduğu konusunda değerli çalışmalardır.
Biz Türkler çok enteresan algılamaları olan bir toplumuz. Yenilenin değil her zaman gücünü ispatlayanın yanında olmuş, onu alkışlamış ki bu zat bizimle ayni kökten gelmese bile, mağlup olanı unutmamış ama onu da farklı olarak yaşattığımız açıkça görülmekte.
Bunun en iyi örneği Fars Mevlana ve Türk oğlu Türk Nasreddin Hocaya dönüşen fıkralarla andığımız gerçek kimliğini silikleştirdiğimiz Ahi Evran Yazımı Nasreddin Hoca’dan (Ahi Evran) bir fıkra ile bitirmek isterim.
Bir gün biri Hocaya onun kaç yaşında olduğunu sorar; Hoca, 40 yaşında olduğunu söyler.
Ayni kişi ile senelere sonra tekrar Hoca karşılaşır ve Hocaya, “Maşallah Hocaya! Hala dinç görünüyorsun.
Kaç yaşındasın?” diye sorar.
Hoca kırk diye cevap verir.
Adam, “Hocam olmaz ama seneler önce bana kırk yaşındayım dedin Şimdi ise hala kırk yaşındayım diyorsun” deyince; hocanın cevabı hazırdır:
“ER ADAM VERDİĞİ SÖZDEN DÖNMEZ! der. Verdiği sözden dönmeyen toplum en iyi toplumdur…
H. Mirgül GRİFFE

Sokrates ve Felsefe

0

Antik Yunan filozofu Sokrates, insanlığın entelektüel tarihini en çok etkileyen kişilerden birisidir. Sokrates sadece diyalog yöntemiyle felsefe yapmayı tercih ederek herhangi bir eser yazmadığı için, onun düşünceleri ağırlıklı olarak öğrencisi Platon’un metinlerinde aktarıldığı kadarıyla günümüze ulaşmıştır.
M.Ö. 469-399 yılları arasında yaşayan ve Atina kent devletinin bir üyesi olan Sokrates, kentini yönetenlerle birlikte, retorikçilere, yani söylemlerini güzel konuşma ve hitabet sanatı üzerine inşa edenlere karşı mücadele vermiştir. Çünkü Sokrates’e göre, gerçeğe ulaşmak için, mitos’tan logos’a, yani söylenceden akıl yürütmeye geçmek gerekiyordu. Oysa güzel konuşma ve hitabet yeteneği ile en büyük yalanlar ve yanlışlar, doğru ve gerçek gibi ortaya konabilir, insanlar yanlışın doğru, doğrunun yanlış olduğuna dair ikna edilebilirler. Sokrates’e göre retorikte önemli olan gerçeği kavramak ve bilmek değildir, önemli olan insanları ikna etmektir. Oysa bir kişinin bir konuda ikna olması ve bir şeye inanması, o inancın doğru olduğu anlamına gelmez. Bir şeye inanıyor olmak, o inancın doğruluğunun güvencesi ve gerekçesi olamaz.
Sokrates bu nedenle retorikçilerle filozofları keskin bir biçimde ayırmıştır. Çünkü felsefe bilgelik sevgisidir, filozof da bilgeliği seven ve bilge olmak için çalışan kişidir. Bilge olmak için de gerçeğin bilgisine ulaşmak doğrultusunda mücadele vermek gereklidir. Bu da ancak akıl yürütme ile olanaklıdır.
Sokrates, sorgulanmamış ve irdelenmemiş bir yaşamın yaşanmaya değmeyeceğini söylemiştir. Bu nedenle yaşamı boyunca, ahlak, erdem, adalet, siyaset, devlet, gerçeklik, bilgi, varlık gibi konularda sorgulayıcı ve analitik düşünceler geliştirmiştir. Sokrates ahlakı alışkanlıklara, törelere ve geleneklere indirgememiş, ahlakı erdemli olmakla ilişkilendirmiştir. Alışkanlıklara, törelere ve geleneklere göre yaşamak kolaydır, erdemli olmak ise zordur. Yaşamın amacının iyi bir ruhu taşımak olduğunu söyleyen Sokrates, iyi bir ruhu taşımak için erdemli olmanın zorunlu olduğunu vurgulamıştır. Sokrates, adalet, cesaret, dostluk gibi değerleri de temel erdemler olarak ortaya koymuştur

Sokrates, erdemli olabilmek için de akıl yürütmenin zorunlu olduğunu vurgulamıştı. Analitik bir zihine sahip olan Sokrates, erdemleri kavramadan erdemli olunamayacağını düşünüyordu. Erdemleri kavramak da onların anlamını, onların tanımını, onların özünü kavramak demekti. Dolayısıyla adaleti adalet yapan şeyin, cesareti cesaret yapan şeyin, dostluğu dostluk yapan şeyin ortaya çıkartılıp kavranmasıyla bu erdemlere sahip olunarak yaşanabilirdi. Bu anlamda teori ve pratik bir bütünün iki parçasıdır.
Sokrates’e göre felsefe sadece teorik bir şey olmadığı gibi, sadece pratik bir şey de değildir. (Bu yazıyı okuyan yorumlar bölümüne artı işareti bıraksın, böylelikle okuyanları anlayıp, onlar arasından bir çekiliş yapıp kitap hediye edeceğim) – Filozof sadece belli başlı eylemlerde ve seçimlerde bulunup, bunların akıl yürütmelerinden ve gerekçelendirmelerinden kaçan kişi olamayacağı gibi, sadece akıl yürütmelerle ve gerekçelendirmelerle uğraşıp bunlardan kopuk yaşayan, düşünceleriyle eylemleri arasında tutarsızlık yaşayan kişi de değildir.
Sokrates bu bağlamda, adalet adını verdiği erdeme o kadar büyük önem vermiştir ki, adalete aykırı eylemlerde bulunan bir kişi olmaktansa, adaletsizliğin mağduru olmanın daha iyi olacağını bile söylemiştir. Çünkü adaletsizliğin mağduru olan kişi acı çeker, ama adalete aykırı eylemde bulunan kişinin karakteri yozlaşır. Adalete aykırı eylemde bulunan kişi iyi bir ruhu taşıyamaz.
Sokrates tüm bu nedenlerden dolayı M.Ö. 399 yılında, Atina kent senatosu tarafından, gençlerin zihinlerini bulandırmak ve tanrılara karşı gelmek suçlamasıyla ölüme mahkûm edilmiştir.
İşte bunlardan dolayıdır ki, Türkiye’nin en çok gereksinim duyduğu şey felsefedir.

ÖRSAN ÖYMEN

A-Haber farkı

0

Gericilerin gizlemek istedikleri gerçekler

0

1- Atatürk’ü Koruma Kanunu olarak bilinen 5816 sayılı kanun, Demokrat Parti döneminde
Adnan Menderes tarafından çıkartıldı.
2- Başörtüsünü yasaklayan Demirel idi
3- En çok toprak kaybeden II. Abdülhamit idi
4- 12 Adalar 1912 yılında OSMANLI HÜKÜMETİ tarafından OUCHY (UŞİ ) antlaşması ile bırakıldı
5- KIBRIS, 1878 yılında tek bir kurşun atılmadan II. ABDÜLHAMİT tarafından İngilizlere verildi.
6- Ruslar, 1. Dünya savaşından önce ARDAHAN, VAN, ERZURUM’ a kadar inmişlerdi.
7- Vahdettin, tahtında kalmasına karşılık olarak SEVR anlaşmasını kabul etmişti.
8- TÜRKLER (Rumeli, Kafkasya, Azerbaycan ve Türkistan Türkleri) ve ASYALI (Hint, Malay)
müslümanlardan başka bir müslüman toplum Osmanlı hilafetini kabul etmiyordu.
9- Saidi Nursi, Şeyh Said İngilizler tarafından kurulan ve doğudaki vatandaşları kullanmak için
yaratılmış olan ‘Kürt Teali Cemiyeti’ne mensuplardı.
10- Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ü kâfir ilan eden, fetva ile öldürülmesini isteyen Kuvayi Milliye
ve onlara destek verenleri de kâfir ilan eden İSKİLİPLİ ATIF HOCA, ‘İNGİLİZ MUHİPLER
CEMİYETİ’ne mensuptu.

DÜNYANIN EN ZEKİ İNSANI…

0

Dünyanın en zeki insanı olarak bilinen William James, aslen bir Rus Yahudisidir. İlkokulu yaklaşık 9 ayda bitirmiş, 11 yaşında Harvard Üniversitesi’ne girmiştir. Hatta öldüğünde öğrenilebilen bütün dilleri konuşabiliyordu. Rus Yahudisi muhacir bir ailenin çocuğu olarak 1 Nisan 1898’da dünyaya gelen William James Sidis, gelmiş geçmis en zeki insan. Babası Borris Sidis, Harvard Üniversitesi’nde psikoloji akademisyeniydi. Annesi Sarah Sidis’se doktordu.
William’ın ilginç ve bir o kadar da trajik olan hikayesi henüz 6 aylık iken alfabeyi çözmesi ile başlıyor. 18 aylık olduğunda New York Times okuru olan William; 3 yaşına geldiğinde ise Latince öğreniyor. 8 yaşına basmadan İngilizce, Latince, Yunanca, İbranice, Fransızca, Almanca ve Rusçayı konuşabiliyor,anatomi üzerine makaleler yazıyor ve günlük gazeteleri okuyordu.
Haliyle bu süre zarfında medyanın çok büyük ilgisine maruz kalıyor ve defalarca New York Times’ın manşetlerinde kendine yer buluyor.

  1. sınıf 1 gün
  2. sınıfı birkaç gün
  3. sınıfı 3 ay
  4. sınıfı 1 hafta
  5. sınıfı 15 hafta
  6. ve 7. sınıfı 40 gün gibi bir sürede bitirdi.
    8 yaşında Harvard Üniversitesine başvuran ve bütün yazılı sınavları başarıyla geçen William, Harvard Üniversitesi karar kurulunca yeterince duygusal yoğunluğa ulaşmadığı gerekçesiyle Harvard’ın kapısından 8 yaşında geri döndü.
    11 yaşında tekrar kapısına dayandığı okula bu sefer kabul edilen William, aynı sene dört boyutlu objeler hakkında Harvard’da ders vermeye başlıyor. Her ne kadar verdiği dersler fakülteden bağımsız özel olsa da konferanslarında hitap ettiği kitle arasında Harvard’da görev yapan öğretim görevlileri de yer almakta Harvard’daki eğitimini 16 yaşında tamamlayan William, hukuk eğitimi almaya başlar. Harvard Üniversitesinden mezun olurken hazırlanan transkripte Sidis’in 40 dil konuşabildiği yazıyor. Sidis’in bir günde bir dili öğrenebildiği ve ertesi gün diğer bildiği dillerle tercüme yapabildiği hakkındaki iddialar arasında. Rivayete göre kendisi bu bir günde dil öğrenme yeteneği sayesinde ölümüne dek öğrenilebilen bütün dilleri öğrenmiş, hatta ileri gidip diller uydurmaya başlamış. Eşinin söylediğine göre, Sidis’in kardeşi onu bir psikoloğa götürerek IQ testine sokmuş ve ölçülen değer 250 ila 300 arasındaymış. Sidis o zamanlar bilinmeyen, uzayda ışığı bile yutan (kara delik) termodinamik alanlardan, The Animate and the Inanimate (1925) adlı makalesinde bahsetmiştir.
    Marksist görüşe sahip olan William James Sidis, 20’li yaşlarına geldiğinde sosyalist eylemlere, mitinglere katıldı ve 1 Mayıs gösterilerinde hükümet tarafından tutuklanarak hapse girdi. Tutuklanınca ailesi devreye girdi ve Sidis’in hapis cezasını evde tamamlamasına karar verildi Görüşleri, katıldığı eylemler ve ateist olması Sidis’in çok ağır eleştiriler altında kalmasına neden oldu. Genç yaşta zekasıyla manşet olduğu gazeteler, artık onu ağır bir şekilde eleştirmeye başladı.
    Her defasında onu öven basın, ateist olduğu için ve sosyalist eylemlere katıldığı gerekçesiyle artık onu aşağılıyordu. Yaşamının geri kalan kısmını bilimden uzak geçiren Sidis, hayatını küçük, gündelik işlerle devam ettirdi. Dünya böyle bir dehadan, siyasi görüşünden dolayı mahrum kaldı,
    1944 yılında hayata veda etti…

BİR CEZAEVİNDE, TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI

0

1
Senin adını
kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
bana yasak…
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.
Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır…
Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.
Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak…
2
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire…
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar…
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş…
Güneş,
artık o her gün öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
yürür…
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
dışarda akşam olur,
bulutsuz bir bahar akşamı…
İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
hürriyet denen ifrit…
Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
bittecrübe sabit…
3
Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…
Nazım Hikmet Ran

Bu bozuk havanın kara bulutun

0

Bu bozuk havanın kara bulutun
Gürlemesi beni düşündürüyor
Onursuz dururken onurlu zatın
Terlemesi beni düşündürüyor

Hırsız inmez ulu dağda kızaktan
Soğuk geçmez çaldığı yün kazaktan
Zalimin kılıcı keskin uzaktan
Parlaması beni düşündürüyor

Başta yuva yapmış kalleşin kuşu
Yarmadık kaş koymaz sinsinin taşı
Fesat yakıp yellediği ataşı
Harlaması beni düşündürüyor

Neden gözü doymaz yarap şu beyin
Helalmidir sarkan yağı göbeğin
Çıkar beşiğinde açgöz bebeğin
Zırlaması beni düşündürüyor

Fil kayıkla gezer gölün üstünde
Balıklar dolaşır çölün üstünde
Soğuk demir sönmüş külün üstünde
Narlaması beni düşündürüyor

Kanun yasa ayrı ayrı bölgede
Cahil de şaşırmış kalmış bilgede
Adalet uykuda yatar gölgede
Horlaması beni düşündürüyor

Kapatmaz yırtığı çelikten yama
Demir çarpar yazık olur hep cama
Kaypakça bir rüzgar esiyor ama
Vırlaması beni düşündürüyor

Çalan koştu tapınağa mabede
Çıkar için din uğrunda arbede
Fellah şeytan taşlayarak kabede
Turlaması beni düşündürüyor

Harun um maksadım ayırmak değil
Amacım kimseyi kayırmak değil
İş nankör köpeği doyurmak değil
Hırlaması beni düşündürüyor

AŞIK..HARUN KOCA

Her insan kendi kaderini yaratır.

0
  1. “Komşusunun evini sallayan kendi evini sallar. ” (İsviçre Atasözü)
  2. “İnsan doyduğunu yerse ekmeğin tadını alamaz. ” (İskoç Atasözü)
  3. “Gülümsemeyi bilmiyorsan, dükkan açma.
    ” (Çin Atasözü)
  4. “Güzel görünüş en güçlü tavsiyedir.
    ” (İngiliz Atasözü)
  5. “Mükafat beklemeden iyilik yapmak, denize parfüm dökmek gibidir. ” (Polonya Atasözü)
  6. “Bir ulusun ilerleyişini bilmek için kadınlarına bakın. ” (Fransız Atasözü)
  7. “Çoğu zaman olayları farklı görürüz
    çünkü sadece başlığı okuduğumuz için.
    ” (Amerikan Atasözü)
  8. “Diğer insanların hataları her zaman
    bizimkinden daha nettir.
    ” (Rus Atasözü)
  9. “Memnuniyet mutluluğun yarısıdır.
    ” (İtalyan Atasözü)
  10. “Her insan kendi kaderini yaratır.
    ” (İngiliz Atasözü)
  11. “Aklını bilgiyle süsle, bedenini mücevherle değil. ” (Çin Atasözü)
  12. “Kendini sevmek cehaletin çocuğudur. ” (İspanyol Atasözü)
  13. “Hediyelere bağlı aşk her zaman açtır.
    ” (İngiliz Atasözü)
  14. “Erdemlerinden bahseden kadından, dürüstlüğünden bahseden erkekten sakının. ” (Fransız Atasözü)
  15. “Karını sev ve annene güven.
    ” (İrlanda Atasözü)
  16. “Çocuğunu beş yıl prens, on yıl köle
    ondan sonra da arkadaş yap
    ” (Hint Atasözü)
  17. “İnsan olmak kolaydır; zor adam olmak.
    ” (Rus Atasözü)
  18. “Ailem bana konuşmayı öğretti
    ve insanlar bana susmayı öğretti.
    ” (Çekoslovak Atasözü)
  19. “İnsanlara bilgiyle bakan onlardan nefret eder; onlara gerçeklikle bakan ise onları affeder.
    ” (İtalyan Atasözü)
  20. “Öfke, mantığın lambasını söndüren
    güçlü bir rüzgardır.
    ” (Amerikan Atasözü)
  21. “Veren verdiğini söylemesin, alan konuşsun. ” (Portekizce Atasözü)
  22. “Büyük bir ağaç daha çok gölge verir ama
    daha az meyve verir.
    ” (İtalyan Atasözü)
  23. “Endişelerini yırtık bir cebe koy.
    ” (Çin Atasözü)

Bütün serhoşların kralıyım ben
Bütün serhoşların, hü dost, kralıyım ben

Yahşi bildiler yamanı

0

Yahşi bildiler yamanı
Söndü ocağın dumamı
Geçti harmanım zamanı
Yelden umudumu kestim

Sitemim yarına düne
Ekin büyütmedi dene
Boşa geçti bunca sene
Yıldan umudumu kestim

Geldi geçti ömür çağı
Aşılmıyor ımut dağı
Çiçek açmaz gönül bağı
Gülden umudumu kestim

Fayda yok tümden yarıdan
Yozum bölündü sürüden
Hem oğuldan hem arıdan
Baldan umudumu kestim

Yandım amansız sevdaya
Havale ettim mevlaya
Deyin vefasız leylaya
Çölden umudumu kestim

GAYRETİyem elifimdem
Hilâl kaşın redifinden
Perçeminden zülüfünden
Telden umudumu kestim

  1. 10.2024.