Ana Sayfa Blog Sayfa 124

Gönüllere pazar kurduk

0

Gönüllere pazar kurduk
İnci, mercan satarız biz
Aşk uğruna dara durduk
Canı kora atarız biz

Ne Cebrail ne de atı
Dolanırız yedi katı
Görür suçu, kabahati
Nefsimize çatarız biz

Okuduk Levhi kalemi
işittik sırrı kelamı
Birleyip cümle alemi
Kem gözlere batarız biz

Bizde olmaz yalan, hile
Yoldur “Ele, bele, dile”
Ramazanı verip sele
Nefs orucu tutarız biz

Deruni bir korda yanar
Aşk içinde aşkı arar
Zahit bizi öldü sanar
Hakk ’a giden katarız biz…

Bu, Atatürk’ün bir emridir.

0

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’ta dır.
Bakan ise Niğdeli Abidin Özmen’dir.
Bakan, makamında çalışmaktadır.
Kapı çalınır.
Bakanın gür sesi: “Giriniz!”
Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler.
Konuklara yer gösterir ve zarfı açar.
Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu:
“Bay Abidin Özmen, Milli Eğitim Bakanı…”
Abidin Özmen zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:
“Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum.
Uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) bu çocukların kaydını yaptırın…”

Bu, Atatürk’ün bir emridir.
Kesinlikle yerine getirilecektir.
Bakan Özmen, Orta öğretim Genel Müdürü’nü çağırtır ve şu direktifi verir:
“Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının Veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.

Bakanın emri yerine getirilmiştir.
Abidin Özmen de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar. Mektubun içeriği şöyle:
“Muhterem Atatürk, Yaver bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım.
Ancak,
Arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi.
Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım.
Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum…”

Atatürk bu mektup üzerine,
Devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek:

“Bak. Senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı?” diyerek olayı anlatmış.
İnönü, Bakan’ı adına özür dilemiş. Atatürk:
“Yok!’ demiş özür dileme, çok memnun oldum.
Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse .”

Bu anı Yüksek Mimar H.Rahmi ÖZMEN’in amcası,
M.E.B. Bakanı Abidin ÖZMEN ve ATATÜRK arasında geçer.
Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan Bakanın yeğeni H.Rahmi ÖZMEN 15.08.1985 tarihli bir mektupla gazeteci yazar, Vahap Okay’a iletir. O da 15.09.1985 tarihli KOLAY İLAN adlı gazetesinde yayımlar. Bu kaynaktan alınmadır.

(Cumhuriyet 09.01.2002)

VATAN HAİNİ dediler selasını yarıda kestiler

0

DİNSİZ dediler cenazesini yıkamadılar
Yıl 1979’du.
Karadeniz’in şirin beldesi Fatsa’da belediye başkanı seçimi vardı.
Ankara seçimi iki kez ertelemiş ama engelleyememişti.
Sonunda Fatsalılar sandığa gitti.
Sandıktan bağımsız aday Fikri Sönmez çıktı..
Üstelik ezici bir oyla; 3096.
CHP, Adalet Partisi, MHP ve MSP’nin oylarını toplasan Sönmez’e yetişemiyordu.
Artık Fatsa’nın yeni başkanı Fikri Sönmez’di.
Mesleği terzi olduğu için kendisine “Terzi Fikri” derlerdi.
Sosyalist bir insandı.

Terzi Fikri göreve gelir gelmez Fatsa’da halk örgütleri kurdu.
Halkın direkt yönetime katılmasını sağladı..
En önemli sorun çamurdu.
Halkla birlikte bir haftada Fatsa’nın tüm çamurlu yolları yenilendi.
Özellikle fındık üreticilerin sorunlarıyla ilgilendi.
Aracıların, komisyoncuların önünü kesti.
Kooperatifleşme çalışmaları yaptı.
Karaborsacıların üzerine gitti.
İlçede ekmek fiyatını fırıncılarla masaya oturan halk örgütleri ortak belirledi.
Ulaşımı ve suyu ucuzlattı.
Terzi Fikri kısa bir sürede Fatsa’da sosyalist bir düzen kurdu.
Yapılanlar karşısında ilçenin CHP, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi temsilcileri de yönetime tam destek verdi.

Ancak Ankara Fatsa’da yapılanlardan rahatsız oldu.
Aylarca Fatsa aleyhine haberler yapıldı.
Başbakan Süleyman Demirel ve Hürriyet Gazetesi’nin başyazarı Oktay Ekşi Fatsa’yı hedef gösterdi.
“Burada halk mutlu, sorun yok” diyen Fatsa kaymakamı görevden alındı.
Gazeteler hemen hergün Fatsa’yı kötüledi.
Manşetler şöyleydi.
“Komünistler Fatsa’yı ele geçirdi..”
“Devlet Fatsa’da yok..”
“Dinsizler dini yasakladı..”
“Halk mahkemeleri kuruldu.”
Fatsa resmen askere hedef gösteriliyordu.

Tarih 12 Temmuz 1980’di.
Türk Silahlı Kuvvetleri Fatsa’ya nokta operasyonu yaptı.
İlçede asker ve sağ görüşlüler birlikte cadı avı başlattı.
Başta Belediye Başkanı Terzi Fikri olmak ùzere yüzlerce insan tutuklandı.
Ertesi gün Genelkurmay Başkanı Kenan Evren şu açıklamayı yaptı.
“Fatsa’da taş taş üstüne bırakmadık, netekim.”

Halkın oylarıyla seçilen Terzi Fikri ve yüzlerce Fatsalı anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak iddiasıyla yargılandı.
Cezaevinde ağır işkence gördüler..
Tarih 4 Mayıs 1985’di.
Bundan 40 yıl önce.
Terzi Fikri’nin yorgun kalbi yenik düştü..
Cezaevinde vefat etti.
Cenazesi sorun oldu.
Önce “Dinsiz bu” dediler, cenazesini yıkamadılar.
Sonra “Vatan haini bu” dediler, selasını yarıda kestiler.
Namazı bile kılmak istemediler.
Sonunda apar topar namaz kılıp gömdüler.

Terzi Fikri’nin eşi Nurten Sönmez yıllarca içten içe ağladı.
Sessiz gözyaşlarının nedeni sadece eşini kaybetmesi değildi.
Cenaze töreninde yapılanlardı.
Yıllar sonra söylediği şu sözler hiç unutulmadı.
Bir röportajda şöyle demişti Nurten Sönmez:

“Yusuf’u 2.5 ay tuttular içeride. Naci ise 2.5 yıl kaldı. Fikri için hep ‘Bir gün dönecek’ diyordum. Ancak yıllar geçtikçe umutlarım tükeniyordu. Cezaevine ziyaretine gittiğimde bana, ‘Ben ne yaptım ise halkım için yaptım’ diyordu. En son ziyaretine, ölümünden bir ay önce gitmiştik. Çok zayıflamıştı. 5 Mayıs’ta da ölüm haberi geldi. Selâ okunurken birden yarıda kesildi. Sonra öğrendik ki yetkililer, ‘Bu Müslüman değildi. Komünistti. Cenazesi yıkanmaz, selâsı okunmaz, namazı kılınmaz’ diye toplantı yapıp karar almışlar. Bu benim içimi çok acıttı. Çünkü Fikri, namaz kılar, oruç tutardı. Fikri’nin babası yaşananlara çok üzülüyordu. Akşamları onu pencerede beklerdim. Tek katlı evimizin camları saldırıya karşı saçlarla kapatılmıştı. İki kez silahlı saldırı olmuştu evimize. Bir keresinde vurdular da Fikri’yi. Sadece solculuk da değildi onunki, halkıyla kaynaşan bir insandı. Herkesle çok iyi ilişkiler kurardı. Hâlâ birkaç kişi var yaşlılar otururuz sohbet ederiz herkes Fikri’den övgüyle bahseder. Meşhur fındık konuşmaları herkesin dilinde.”

Ve Kenan Evren’in sözleri:

“Orada Terzi Fikri diye biri çıkmış ‘Devlet benim’ diyor. Komite kurmuş. Fatsa’yı o komite yönetiyor. Ne yapılıp yapılmayacağını halk karar veriyor. Buna göz yumamazdık. Göz yumsak, izin versek daha nice Fatsalar çıkardı”..
RUHU ŞAD YILDIZLAR YOLDAŞI OLSUN
Nejat Gölbaşı 

Weniger anzeigen

Ey benim sultanım, ey benim şahım.

0

Ey benim sultanım, ey benim şahım.
Alnın kıblegâhtır, varlığın mabed.
Gündüz güneşimsin, geceler mahım
Canın Kâbe, gözün Hacer-ul Esved.

Sen benim sultanım, tac-ı serimsin
Cismimde takatim, gözde ferimsin.
Rah-ı Hakikatta güzel pirimsin
İkrârım sanadır, ezel u ebed.

Şah-ı Velayet’sin yetiş carıma
Nazar eyle benim ah u zarıma.
Derd-i derunuma, yaralarıma
Meded senden olur, ya Ali meded.

Velayet Aytan

Gidene kal demeyeceksin!

0

Gidene kal demeyeceksin!
Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır.
Kimseye hak ettiğinden fazla değer verme!
Yoksa değersiz olan hep sen olursun.
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin.
Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan,
yalnızca hayatı seyredeceksin….
Friedrich NİETZSCHE

Kırk asır dolandım dört kitap gördüm

0

Hacı Bektaş’ta Veliyettin Pirim vermişti, “Oku” diye
Osmanlı kılıcının gölgesinde, şeriat mahkemelerinde canı pahasına “YOL Savunması” yapan Hamdullah Çelebi Pirimizin mahkeme tutanakları…
Ve son söz de bu fakirden olsun


“Serçeşmeden doğar, zemzem suyumuz
Osmanlı gölüne bir damla akmaz
Güruhu u Naci’den gelir soyumuz
Kadıymış, müftüymüş fetva ne takmaz
…”

HACI BEKTAŞ
Kırk asır dolandım dört kitap gördüm
Hep sana çıkıyor yol Hacı Bektaş
Bin canla kapında semahlar döndüm
Birdi yetmiş iki kol Hacı Bektaş

Gönül Kâbe dedin, gönlümü açtım
Dar geldi din kitap, sığmadım taştım
Zemzem zehir oldu, deminle şaştım
Kırkların aşkına dol Hacı Bektaş

Kapından öteye kapı bilmem ben
Gönlüme sığmayan yapı bilmem ben
Toprak yolcusuyum, tapu bilmem ben
Yolunda bağ, bostan bol Hacı Bektaş

Ademe büründüm et, kemik, deri
Kapında toz olup girdim içeri
Madımak’ta yandım, dönmedim geri
Mahzuni tanıktır sor Hacı Bektaş

Arınıp nefsimden kovdum kinimi
Çöllere savurdum kitap, dinimi
Deruni’yem aşka döndüm yönümü
Susamış gönlüme dol Hacı Bektaş
Gel benim mürşidim ol Hacı Bektaş…
-Hıdır Çam-

Hangi Ali” diye soran olursa,

0

“Hangi Ali” diye soran olursa,
Kandilde gizlenen kor idi Ali.
Adem’den çok öte devri kadimde,
Dört kitap yok iken var idi Ali.

Ali’yle cümle can yekvücut oldu,
Damladan süzülüp ummana doldu,
Her devri daimde farklı don buldu,
Ademe bürünen nur idi Ali.

Kırklarda aslandı, Miraç’ta vezir,
Hakk’ın gölgesiydi, her yerde hazır,
Mazlumun yanında Boz Atlı Hızır,
Zalımın önünde sur idi Ali.

Ali yer, Ali gök, Ali dört yandı,
Ali can içinde canandı, candı,
Ali Hakk nişanı, Şahı Merdan’dı,
Deruni dilinde sır idi Ali…

Bizim türkülerin sözü güzeldir

0

Anadolu güzel, destanlar dolu
Bizim türkülerin sözü güzeldir
Diyari gurbettir, Âşıklar yolu
Bizim türkülerin yazı güzeldir

Âşıklar gönlünde sevdaya yetti
Saz çalışı güzel, Çok hoşa gitti
Nice sevdaları ağıtlar etti
Bizim türkülerin özü güzeldir

Hep maziler hatırımda dün gibi
Dilden dile düşmüş gezer ün gibi
Ay cemalin Nur’a benzer gün gibi
Bizim türkülerin yüzü güzeldir

Toroslardan, Ağrı dağı yelinde
Fırat Dicle Kızıl Irmak selinde
Güzel durur Anadolu ilinde
Bizim türkülerin nazı güzeldir

Kul Öksüz’üm düştüm, esen bir yele
Pir Sultan’dan, Karacoğlan Veysel’e
Müziğin avazı yansıyıp tele
Bizim türkülerin Sazı güzeldir

Âşık Mustafa Öksüz

Alevilik ve Kemalizm Ismail Engin

0

2’57” [30.07.2025] | @ismailenginhd

tarih yazımı, kimlik inşası, Aleviliğin konumlanışı, Kemalizm’in etkileri ve sekülerleşme süreçlerinin nasıl biçimlendiğine dair…

“kimlik inşasında tarihsel zemin arayışı”

“Türk Tarih Tezi””Alevilik, Göbeklitepe, Hititler ve kimlik arayışı””Kemalizm, laiklik ve Aleviliğin dönüşümü”

Cumhuriyet yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur;

0

Değerli Konuklar:
-Ben Cumhuriyetle yaşıtım.Size anlatacaklarım yalnız duyup işittiklerim, okuyup öğrendiklerim değil,
Aynı zamanda kendi hayat hikâyem olacaktır….
-Cumhuriyet yedi(7) büyük savaşın ardından kurulmuştur;
1856 Kırım,
1877 Osmanlı Rus,
1892 Yunan,
1911 Trablus,
1912 Balkan,
1914-18 Birinci Dünya Savaşı,
Ve nihayet,
1920-22 Kurtuluş Savaşı….

Bu savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir. Ama bu zafer vatandaştan yalnız canını ve kanını istememiştir. Vatandaştan atını, arabasını, çorabını, kağnısını, keten bezini, pencere demirini alarak bu savaş kazanılmıştır.

  • Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimiz bugün bile bilmiyoruz.
    Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren,
    Avşar kadını biliyor ve parmağını Alamana uzatıyor:

“Mektup saldım da varmadı,
Tel vurdum aynı gelmedi,
Alamanya harbeylesin,
Gayri gardaşım kalmadı…”

Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada çürümüş;
Toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır. Kağnıya ve sabana koşulacak hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar koşulmuştur.
Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hem şehrim Şarkışlalı Serdari yazmıştır.
Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:

“Tahsildar da çıkmış köyleri gezer,
Elinde kamçısı fakiri ezer,
Yorganı döşeği mezatta gezer.
Hasırdan serilir çulumuz bizim…

Evlat da babanın sözün tutmuyor,
Açım diye çift sürmeye gitmiyor,
Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,
Başımıza bela dölümüz bizim.

Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara halini kimse sormuyor
Padişah sikkesi selam vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim…”

Savaş yılları, Türkaydınlarının en yiğit, en idealist, en eğitimlilerini ölüme sürmüş, onlar geri gelmemiştir…

Birinci Dünya Savaşı’nın felaket tablolarından birini unutamıyorum.
Bu tabloda Tarsus tren istasyonunda bir kadın görünür.
Ordu, Kanal bozgunundan dönmektedir. Çul çaput içinde, hasta perişan, vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş, bir asker döküntüsü.
Ak saçlı bir ana, yazması omuzuna düşmüş, saçları darmadağın, bir vagondan ötekine koşarak feryat ediyor:
“ Mehmed’imi gördünüz mü?
Mehmed’im nerede? Mehmed’imi gördünüz mü?”
Falih Rıfkı ATAY diyor ki:
“Ana biz senin Mehmed’ini kumarda kaybettik.”
-Türkiye Cumhuriyeti’nin talihsizliği çökmüş bir ekonomi ve harabeye dönmüş bir memleket üzerine kurulmasıdır. Büyüklüğü de bundandır.
16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Bandırma Vapuru bu çöküşü tersine çevirecek bir umudu taşıyordu.

Bu umudun adı Mustafa Kemal Paşa’dır. Üçüncü ordu müfettişliğine tayin edilen paşa İstanbul’dan ayrılıyordu.
Yanında 12 kişiden oluşan Erkan-ı Harbiye’sinden başka kimse yoktu. Karadeniz’in azgın dalgaları ile sarsılan Bandırma vapurunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına şunları söylüyordu:
“ Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız maddedir!

BunlarHürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar.
Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz;
Biz ideal ve iman götürüyoruz!….
Bu küçük grup 19 Mayıs 1919’da Samsun’açıkınca bir şarkı söylüyorlardı:

“Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar…”

O tarihlerde ; ufuktan güneşin doğacağına dair hiçbir işaret yoktur.
Tersine memleket bir zifiri karanlıktır.

-Adana Fransızlar,
Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş,
Başkent İstanbul itilaf devletleri ’nin işgalinde,
Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri bulunuyor.
Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri var.
15 Mayıs 1919’da Yunan birlikleri İzmir’e çıkmış;
Batı Anadolu’nun verimli topraklarından memleketin kalbine doğru İlerlemekte…
Dahası var;
Cumhuriyet, memleketin en önemli gelir kaynaklarını yabacı şirketlerin elinde bulmuştur.
Demiryolları, limanlar, önemli tarım ve ticaret alanları, bayındırlık tesisleri, gümrük ve maliye gelirleri büyük batılı şirketlerin elindedir.
Türkiye Cumhuriyeti bu şirketleri birer birer satın almıştır…
-İzmir-Aydın demiryolu
2 milyon İngiliz pounduna satın alınınca öğretmenimiz ödev vermişti, sevincimizi dile getirmeliydik.
Ortaokul öğrencisi idim, ödevimin başlığı “Demir yolumuz, bağımsızlık yolumuz” idi.
Tütün rejisi 4 milyon Frank’a satın alınınca, bu sefer ayınkacılar bayram etmişti. Ayınkacı tütün yetiştirici demektir.

Köylümüz yetiştirdiği tütünü eşeğine yükleyip, pazara indiremezdi. Tütün ille de bir yabancı tekele, bu tekelin biçtiği fiyattan satılacaktı. İndirse kaçakçı sayılıyor, ya hapse atılıyor veya tütün kokuları ile çatışıyor ve vuruluyordu.

Bir ayınkacı türküsü şöyle der:

“Hacılar köyüne bastığım oldu,
Tütünümün dengi yastığım oldu,
Aman dostlar bakın benim çareme,
Tütünün tozunu basın yareme…”

Cumhuriyet savaşlardan çıkıp da ekonomik gelişmesine odaklanınca 1930 “Dünya Ekonomik Buhranı” patlak verir.

Buhranın Türkiye’ye etkisi, tarım ürünleri ve meyveyle sınırlı olan dış satımı vurması olur. Buğdayın kilosu 15 kuruştan 3 kuruşa düşer. Köylü gelirinin bu kadar düştüğünü gören Mustafa Kemal ATATÜRK, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne şöyle bir teklifte bulunur:

“Bizim maaşlarımızla halkın geliri arasında büyük bir fark ortaya çıktı. Bu Cumhuriyet idaremize yakışmaz. Benim maaşım dâhil milletvekili maaşlarını yüzde elli azaltalım.”Teklif kabul edilir.

Cumhuriyet ilan edilince memlekette yatırıma harcanacak sermaye ve ekonomik hayatı idare edecek eğitilmiş insan yoktur. Bu nedenle Cumhuriyet ekonomik kalkınmayı devlet eliyle yapmaya karar vermiştir.
Devlet sermayesi ile iki banka Etibank ve Sümerbank kurulmuş, vatandaştan birikimlerini bankaya yatırmaları istenmiştir. Devletine güvenen vatandaş da elinde avucunda ne varsa bankalara yatırdı…
Ben çamurdan yaptığım kumbarama her hafta babamın verdiği yüz paraları biriktirir, bankaya yatırırdım.
Bu ekonomik kalkınma hamlesini bir “yerli malı seferberliği” izlemiştir. Biz bayramlarda ziyaretçilerimize şeker ve çikolata yerine incir ve fındık ikram ettik.
ÇayıKaz Ova’nınkızıl üzümü ile içtik. Çünkü şeker dışardan satın alınıyordu…
Cumhuriyet yurdun doğusuyla batısını, güney ve kuzeyini demiryolları ile birleştirmek istemiştir.Bu bir milli savunma sorunu idi.

Atatürk diyor ki;

“700 kilometre demir yolumuz var, bir kilometresi bile bizim değil.”1932 yılında ilk tren Gemerek’e ulaştığında ben istasyonda idim. Halkın tabiri ile kara treni alkışlar ve yaşa var ol sesleri ile karşılamıştık. Hoş bir fıkra var. İlk tren Erzurum’a varınca Belediye Başkanı nutuk veriyor; “Vatandaşlar, Cumhuriyet fabrikalar yaptı. Sanmam ki kâr edeler vallahi de zarar edirler, billahi de zarar edirler. Otobüsler aldı, yollar düzenledi, sanmam ki kâr ederler. Bunlar hep sizin içindir. Cumhuriyet ayağınıza kadar tren getirdi bundan sonra iki ayda gittiğimiz İstanbul’a üç günde varacağız.”

O vakit bir vatandaş sorar:
“Peki biz 57 gün ne yapacağız…?”

Değerli dinleyicilerim;

Ben 1929 yılından itibaren Cumhuriyetle beraber iyili kötülü olayların içinde çalkalandım. Size söyleyeceklerimin bir kısmına ben tanık oldum. Bunların arasında beni çok etkileyen bir olay var. Mustafa Kemal ATATÜRK 1937 yılında Sivas Lisesi’nde benim bulunduğum sınıfa geldi. ATATÜRK adı etrafında oluşan efsanenin etkisindeyiz. Gözleri o kadar kuvvetli imiş ki gözlerine bakan çarpılırmış. İlkin korka korka gözlerine bakıyoruz. Çarpılmadığımızı görünce o mavi gözlere 45 dakika doya doya baktık. Dersimiz Hendese idi.(Yani Geometri)

ATATÜRK, dişçinin kızı Saadet’i tahtaya kaldırdı. Geçen derste müselleslerin nasıl eşit sayılacağını okumuştuk. Saadet bunun için tahtaya iki müselles çizdi. Biz o vakit üçgene, müselles derdik. Saadet müsellesin kenarlarına alfa, beta ve gamma harflerini koydu. Atatürk’ünbirden kaşları çatıldı ve Saadet’e “Neden Yunan harfleri kullandığını” sordu. Saadet, “hocamız böyle yazdı, ben de onun için kullanıyorum” deyiverdi. Matematik hocamız müdür Ömer Bey sınıfta idi. Atatürk, aynı soruyu ona sorunca Ömer Bey, topu Bakanlığa attı. Bakanlık bir kitap göndermişti, onda bu harfler kullanılmıştı. Atatürk kitabı istedi o sayfayı buldu ve yırtıp yere attı. Sonra gidip parmakları ile Yunan harflerini sildi yerine “ABC” yazdı.

Bize;

“Arkadaşlar Türk Alfabesi matematik terimlerini de ifade etmeye yeterlidir.” dedi. Aradan bir hafta geçmeden ABC’li yeni kitabımız” geldi. Atatürk dilin sadeleşmesine ve halkın, aydınların dilini anlamasına çok önem verirdi…

Halkçılık onun inanışında kuru bir slogan değildi. Halkın arasına karışmaktan çok hoşlanırdı.

Bir gece Atatürk kayıp, polis ve jandarma seferber olmuş her tarafı aramış taramışlar. Atatürk yok. Sabaha yakın onu Samanpazarı’ nda bir kahvede halka karışmış zeybek oynarken bulmuşlar…

Prof. Dr. İlhan BAŞGÖZ

Not: Bu konuşma Şikago Başkonsolosluğunda düzenlenen törende Sayın Başgöz tarafından yapılacakken rahatsızlanması nedeniyle Başkonsolos Umut Acar tarafından izleyenlere okunmuştur…

( Mehmet Kındap paylaşımından aktarılmıştır.)

Esenlikler dilerim…

Alevilik İnanç mı kültür mü?

0

“Alevilik nedir? “Alevilik – siyaset ilişkisi?” “Devletin Alevisi olmayacağız?” “Belediye Alevisi” “Biz kimiz, neyiz? Ve nereye gidiyoruz?”

Yıllar boyunca bize şunu söylediler: “Alevilik bir kültürdür.”

Evet, inanç değil, kültür… Yıllarca böyle dendi. Folklor… müzik… semah… hepsi güzel, ama işin özü yok sayıldı. Ve bir gün, “Buyrun Kültür Bakanlığı’na” denildiğinde, ayağa kalkıldı, haykırıldı: “Biz kültür değiliz!” :

Gözlem ve doğru seçim önemli, yoksa …. yersiniz

0

TIP FAKÜLTESİNDE İLK KEZ KADAVRA başına toplanan öğrenciler, baya bir merak ve ilgiyle kadavrayı incelemektedirler.. Profesör dersine başlar.. ‘Tıpta iki şey doktorlar için çok önemlidir, ilki insan vücudu ile ilgili hiç bir şey sizin için iğrenç olmamalıdır..’ Örneğin, der ve parmağını cesedin kıçına sokar ve çıkartıp kendi ağzına götürür.. ‘Hadi bakalım şimdi sizlerde aynı şeyi yapınız..!’ Ögrenciler şok içinde, hepsi duraksarlar ama bakarlar ki profesör çok ciddi, istemeye istemeye hepsi sırayla kadavranın kıçını parmaklayıp sonrada emerler.. Öğrencilerin hepsi bu işin tadına bakıp berbat bir hale gelmişken, profesör konuşmasını sürdürür; ‘Bir tıp doktoru için ikinci en önemli nokta gözlemdir’ der ve devam eder; ‘Ben kadavranın kıçına orta parmağımı soktum ama kendi ağzıma işaret parmağımı götürdüm..’ Şimdi bir doktor için, dikkat etmenin ne kadar önemli olduğunu da öğrenmiş bulunuyorsunuz..!’ Neymiş..? Sonuç olarak, işimizi dikkatli yapmazsak boku yeriz..