Salı, Mart 31, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 115

Istanbulu sorsan dağdır meşedir

0

Istanbulu sorsan dağdır meşedir
İçinde oturan beydir paşadır
Güzeller mekanı Kasımpaşadır
Bizden yare selam söylen Turnalar

indim Üsküdara bindim kayığa
Samsuna gelince indim çayıra
Kayırırsa bizi mevlam kayıra
Bizden yare selam söylen Turnalar

Merzifondur şehirlerin koçağı
Yüz paraya arpasının ölçeği
Yedi dağdan aldık yare çiçeği
Bizden yare selam söylen Turnalar

Amasyayı sorsan padişah tahtı
Önümüz engebe Çengele baktı
Turhala uğradık gün öğle vakti
Bizden yare selam söylen Turnalar

Biz de geldik Şu Tokatın şarına
Herkes armağanını alsın yarine
Hızıl enişte mamu beline
Görünür Dedemin elleri Turnam

Ben de çıktım Tozanlmm düzüne
Yüz sürelim toprağma tozuna
Eşikten içeri evin yüzüne
Omuzum köşeye vereyim Turnam

HÜSEYİN ABDALIM namın söylensin
Serilsin sofralar nimet yörüsün
Başa gelen haller orda sorulsun
0 yar karşıma çıksın salınsın Turnam

Kusurum çok idi yoluma geldi

0

Kusurum çok idi yoluma geldi
Bağışla günahım mürvet ya Ali
Aradığım kazanç hep beni buldu
Bağışla günahım mürvet ya Ali

Günahlara kalmaz kerem-kânisin
Hayır eyleyensin mürvet ganisin
On sekiz bin âlem sultanı sensin
Bağışla günahım mürvet ya Ali

Kul olanın günahları çok olur
Arar da derdinin dermanın bulur
Varır bir gerçekten haberin alır
Bağışla günahım mürvet ya Ali

Hint’te Muhammed’in carına yeten
Hasan Hüseyin’in elini tutan
Zeynel ile Bakır zindanda yatan
Bağışla günahım mürvet ya Ali

îmam Cafer imiş dünyayı kuran
Kâzım Musa Rıza yoluna giden
Tâki Naki Askeri’ye niyaz eden
Bağışla günahım mürvet ya Ali

îmamlar dergâhı bir doğru yoldur
Hak Muhammed Mehdi sen bizi güldür
Şahı Merdan derler tuttuğum eldir
Bağışla günahım mürvet ya Ali

Kul Himmet Üstadım halime bakın
Ayırma katan katara takın
Mürvet erler carımıza tez yetin
Bağışla günahım mürvet ya Ali..

Bu yolu doğruca süreyim dersen,

0

Bu yolu doğruca süreyim dersen,
Evvela bir pir, hem piran gerek.
Hakkın didarını göreyim dersen,
Muhammed Ali’den bir burhan gerek.

Rehber olur doğru gösteren rahı,
Almayalar yola hiçbir kemrahı
Cebrail, sayılır peyk – i İlahi
Ayetli, sureli bir Kuran gerek…

Bu yola yaramaz, cahil hem kaba,
Bu yola gerektir halis bir baba
Soyu temiz olsun hem âl – i aba,
Gönlü alçak huyu sofıyan gerek.

Yola yarar gerek bir de kapucu,
Haksızlığı koyup hakka tapucu.
Cemaata koman mürai piçi,
Huyu haysiyyeti hem rıdvan gerek

Bu yola yaramaz bigâne kallaş,
İsterler meydanı yere bir “farraş “
içi temiz ola, hem gözleri yaş
Gönlü vasi, gözü ruşena gerek.

Bu “delici” ister, ola yüzü ak
Oturan canlara uyara “çırak”
Gözü açık ola, kulakları sak,
Madara, mundardır. Merdane gerek.

Burada her kimse “gözcü” olamaz,
Ham kimdir, has kimdir, herkes bilemez
Hatır için riya kabul eylemez,
O cemde, hazreti Hızıran gerek.

Bu yola yarayan bir “bacı” ola,
Fatma ‘dan urunmuş bir tacı ola.
Şefaatçi güruh – u naci ola,
Ümmügülsüm, Rukiye, Şehriban gerek.

Bu manayı eyce gel eyle fikir,
Meydanı donata gerek bir “zakir”,
Hizmetin bekleyip ederler zikir,
Sirette Cafer – i Sadıkan gerek.

“Ibrikçi” ederler şöyle bir arı,
Fark eyleye edeb ile esrarı,
Bu hizmetin bilmez her binin biri,
Terk ede benliği bir Selman gerek.

“Erkânı” çalmağa gerek bir kişi,
Nurla ziyalana hem içi dışı.
Sakın incitmeye sofu kardaşı,
Kâmil ü mükerrem olan can gerek.

Bu erkâna yarar gerek bir “saki”,
Sakilik gerektir Selman’ın hakkı.
Hizmetinde kaim ola ol baki,
Hadim’ül fıkara, fahiran gerek

Bu yolun “nakib” i gerek pir ola,
Yolda doğru ola, binde bir ola.
Herkesin hakkını veren nur ola,
Lokma pişkin olan ehl – iman gerek.

Bu yollar cihangir bir gazi ister,
Yemeden yediren şahbazı ister.
Ölmeden ölecek serbaz’ı ister
Mansur gibi darda asılan gerek.

Bu rumuza namahremler eremez,
Suret oğlu olan bura giremez
Bu yol bir “eliftir, eğri yaramaz
Şah Hatai gibi bir civan gerek….

Yâr elinden içmişem aşkın meyin çokdan beri

0

Yâr elinden içmişem aşkın meyin çokdan beri
Ânın içün peşt ü pay urmaktayım çün serseri
Hubb-i Hayder’le dolubdur gönlümün her bir yeri
Bende-i Al-i Abayım itimadım Caferi

Yüzseler cümle vücûdum kalmasa tende deri
Dönmezem bâb-ı Ali’den Hayderîyem Hayderî

İhtedü bi’ş-şems buyurdu cenâb-ı Mustafa
Bu hadi-i pake iman edene rûz-i ceza
İdecek ağyara karşu Hak nice lutf u ata
Ehl-i Beyt’in halka begüş bendesiyim zâhida

Yüzseler cümle vücudum kalmasa tende deri
Dönmezem bâb-ı Ali’den Hayderîyem Hayderî

Ben beli dedim o şahın yoluna dönmem ebed
Bendesi hakkında lutf u şefkati var layuad
Aşık-ı sâdık olanlara irer andan meded
Ta’n u teşni’le çekerse önüme zühhâd sed

Yüzseler cümle vücudum kalmasa tende deri
Dönmezem bâb-ı Ali’den Hayderîyem Hayderî

Men muhibb-i Hayder’im Şâh-ı Hasen iki gözüm
Ol Şehîd-i Kerbelâ’nın aşkına yansın özüm
bergeh-ı Zeynel-Abâ’dan hîç çevirmem yüzüm
Çak çak olsam da dönmem hasılı budur sözüm

Yüzseler cümle vücûdum kalmasa tende deri
Dönmezem bâb-ı Ali’den Hayderîyem Hayderî

Ol Muhammed Bâkır’dir can katan bu canıma
Câferu’s-Sâdîk’dür kuvvet veren îmânıma
Can feda etsem nola Kâzım gibi sultanıma
Gelse hançerler çeküb münkir Yezidan yânıma

Yüzseler cümle vücûdum kalmasa tende deri
Dönmezem bâb-ı Ali’den Hayderîyem Hayderî

Hazret-i Musa yı Rıza’dır ehl-i aşkın rehberi
Hem Takî ve Naki’dir dü cihan serverleri
Askerîdir zümre-i nâciyyenin ser-askeri
Mehdi-i Sahib livanın yoluna ey Kemterî

Yüzseler cümle vücûdum kalmasa tende deri
Dönmezem bâb-ı Ali’den Hayderîyem Hayderî

Kemteri Ali (Türk halk ozanı, Alevi-Bektaşi Babası) kimdir :

Ali Kemteri 1872 yılında Bulgaristan’ın Ayvalı Burgaz ilinin (Ah-yolu) Belveren (Belören,Böleren) köyünde doğmuş. Amucalar’ın Kebeler soyundandır. 1878 yılında ailesi ile birlikte Abdal Ahmet Baba’nın kurduğu Tekirdağ’ının Kılavuzlu köyüne göç etmişler. Zamanın şartlarında bir öğrenim görme imkanı bulamamış olmasına rağmen kendi kendini yetiştirerek okuyup yazmıştır. 1902 yılında Abdal Ahmed Baba’dan oğlu Şaban Baba’nın rehberliğinde Bektaşi nasibi alarak yola girmiştir. Babası Hüsmen Halil olarak biliniyormuş. 1928 yılında Şaban Sırrı Baba tarafından Derviş mevkisine getirilmiş. 1932 yılında Çamlıcadaki Bektaşi Halife Babası Ali Nutki’den Babalık icazetini alarak Mürşit olmuş. Halk arasında soyundan dolayı Kebe Ali, okumaya merakından dolayı Hoca Ali deniliyormuş. Ali Kemteri veya Kemter Ali mahlası ile şiirleri vardır. Kırklarelili şair ve araştırmacı Vahit Lütfi salcı(Vahit Dede) dostluğu olmuş. Bazı şiirlerini Damla dergisinde yayımlamış. Oğlu Halife Baba Cafer Tuncay, Babasının ve kendinin şiirlerini(Nefeslerini) eski yazı ile yazılmış nefes defterinden tercüme ederek Refik Engin’e yazdırmıştır. Kırklareli köylerinde eski mecmualarda (Halk arasında nefes defterlerine verilen ad) bazı nefeslerine rastlanmaktadır. Şu ana kadar elimizde 11 nefesi bulunmaktadır. ATATÜRK’ÜN vefatından sonra açılan ağıt yarışmasında Aşık VEYSEL ŞATIROĞLU’NUN ardından ikinci olmuş. Hece vezni ile şiirler yazmış. Tekirdağ şairlerinden ve eski belediye başkanlarından Hasan Cemali Baba ile şiir konusun da bazı farklıklarını Lütfi Salcı‘nın şu cümlelerinden anlıyoruz. “Bence onun en büyük meziyeti ve mesleği şairliğindedir. O pekiyi bir halk şairi idi. Divan edebiyatçıları ile mücadele eden son halk şairlerindendi. Aruz ile yazanlara canı sıkılırdı. Hatta kendi mezhep taşlarından olan Tekirdağlı Ferdi ile Hasan Cemali Baba’nın müşaareler ile karışarak onlara sitem yapmıştır.” 7 Ağustos 1939 pazartesi günü Hakk’a yürümüş. Mürşidinin adı ile anılan Abdal Ahmet Baba kabristanlığa vasiyeti ile defnedilmiş. İlk eşi vefat edince ikinci defa evlenmiş. Aydın Oy’un bir şiirinde Cennet’e şiir yazınca onun bu şiiri karısına yazdığını sanarak ikinci karsının adını cennet olarak yazmıştır. İkinci eşinin adı cennet değildir. Geçimini çiftçilik ile sağlamıştır. Sağlığında not tuttuğu bir defterinin olduğunu Kılavuzlu köyü sakinlerinden Hüseyin Balun söylemişti. Ne yazık ki bu defterden hiç bir nüsha günümüze ulaşamamıştır. Ali Kemteri’nin ömrünün sonlarına doğru yaşı hayli ihtiyarladığı zaman Baba olması ”Sağlığında kaynatasının Baba olduğu için ona olan saygısından dolayı onun vefatından sonra mürşit (Baba) olmuş. Hilmi Yücebaş’ın ve Cahit Öztellin’in kitaplarında şiirlerine yer verilmiş. Aynı şekilde Damla dergisi ile Aydın Oy’un 1995 yılında yayımladığı kitabında bazı şiirleri yayımlanmıştır.

Sofi bizi niçün tan eylersiniz

0

Sofi bizi niçün tan eylersiniz
Hakkı bilmek midir suçumuz bizim
Tersa gibi büte baş eğmeyiz biz
Yoktur mematımız haçımız bizim

Haramdan zinadan koğdan kaçarız
Hakka doğru menzil menzil göçeriz
Can baş meydanında serden geçeriz
Kurbana layıktır koçumuz bizim

Sırr-ı Bektaşiyiz ayrı değiliz
Heman sağ gezeriz sayrı değiliz
Birlikteyiz ayrı gayrı değiliz
Bir kimse sayılır üçümüz bizim

Kırkımızı bir kıl ile yedenler
Azm eyleyip Haktan yana gidenler
Gönül ka besin i tavaf edenler
Günde yüzbin kere haccımız bizim

Sırr-ı men areften nefsimi bildim
Mürşid karşısında tevbeye geldim
Gönül ayinesin pâk edip sildim
Taşradan gözümüz içimiz bizim

Kâtib’im seyrettim arşta zeminde
Hakkı ispat eder birbir deminde
Akıl meclisinde irfan âleminde
Bulunsa bir inci kaçımız bizim

Abdal Musa Sultan

0

Yiğitliğin, aklın, inancın, sevginin simgesi olan birlik ve beraberlik ateşiyle tutuşan Orhan Gazi’nin silah arkadaşı, Anadolu’nun gözcüsü Türk düşünürlerinden Abdal Musa Sultan günümüzden yaklaşık altı yüzyıl önce yaşamıştır. Ölümünün üzerinden altı yüzyıllık bir süre geçmesine karşın Anadolu insanının bu soylu Anadolu Ereni’ ne saygısı canlı ve dipdiri ayaktadır.
Bu güzel insanın yaşamıyla ilgili bilgiler, yazılı kaynaklarda oldukça azdır, daha çok söylencelere dayanır. Yunus Emre, Hazreti Mevlana, Nasrettin Hoca, Hacı Bektaş Veli gibi Türk halkının gönlünde taht kurduğundan Abdal Musa Sultan’ın mezarının kendi köyünde yöresinde bu Anadolu Eren’inin olduğu söylenen mezar ve yine O’nun adına adak yeri koruluk vardır.
Abdal Musa Sultan, bazı söylencelere göre Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in soyundan gelen Hacı Bektaş Veli’nin amcası olan Haydar Ata’nın oğlu, Hasan Gazi’nin oğludur.
Yazılı kaynaklardan söylencelerden anlaşıldığı kadarıyla 14. yüzyılda yaşadığı Osmanlı’nın ilk padişahlarından Orhan Gazi ile birlikte Bursa’nın fethine katıldığı, Osmanlı’nın genişlemesinde etkin görevler üstlenen Yeniçeri Ordusunun kuruluşu ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Söylenceler Bursa’nın fethinden evvel Buharadan gelen kırk abdaldan biri olarak gösterir. Ancak, Abdal Musa Sultan, aşağıdaki şiirinde de görüldüğü gibi kendini Hoy’lu kabul eder.

Kim ne bilir bizi nice soydayız
Ne zerrede oddan ne de sudanız
Bize meftün olan marifet söyler
Biz Horasan ellerinde boydanız

Musa gibi lentarani deniriz
Aslımı sorar isen Hoy’ danız.

Yine, Elmalı’nın Tekke köyünde Antalya Müzesinin ilk müdürü Süleyman Fikri ERTEN tarafından bulunan 23 mm. kutrundaki tarihsiz bir mühürde Abdal Musa’nın peygamber sülalesinden olduğu, Hoy’dan Anadolu’ya geldiği belirtilir.
Anadolu ulularından Abdal Musa Sultan için “Horasan mülkünden Hoy’dandır. Aslı Şah İmam Hasan’dır pirimin nesli” diyen Bektaşı ozanlarından Geda Muslu yine (Abdal Musa Sultan’ın) “Rumeli’ne kumandan olduğunu, tahta kılıcı ile taşı ikiye böldüğünü, bütün Rumeli’ni İslam’a getirdiğini, kâfirlere gazalarda bulunduğunu” belirtir.

Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi
Binip cansız duvarları yürüten
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Anadolu’nun ünlü erenlerinden ve ermişlerinden olan Abdal Musa Sultan, aynı zamanda ünlü bir ozan ve düşünürdür. Aslen Horasan’lı dır. Azerbaycan’ın Hoy kasabasına gelmiş ve bir süre orada yaşamış olduğundan, “Hoylu’ olarak tanınmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin amcası Haydar Ata’nın oğlu, Hasan Gazi’nin oğludur. Kaygusuz Abdal Menkıbesine göre “Kösre Musa” adıyla da anılır.
Abdal Musa Sultan, Horasan Erenlerinden ve Hz. Peygamber soyundandır. 14. yy. da yaşadığı ve Osmanlıların Bursa’yı fethi yıllarında Orhan Bey’in askerleriyle savaşlara katıldığı ve büyük yararlılıklar gösterdiği tarihi kaynaklarda yazılıdır. Hacı Bektaş Veli’nin önde gelen halifelerindendir. Payesi sultanlık, mertebesi “Abdallık”. Pir evindeki hizmet postu ise, “Ayakçı Postu’dur. Bu post Bektaşi tarikatındaki on iki posttan on birincisi olup, diğer adı ‘Abdal Musa Sultan Postu”dur. Ayakçılık, Abdallık mertebesidir.
Elmalı, Tekke köyündeki dergahı, ilk Bektaşilerin dört büyük “Asitanei Bektaşiyan” dan biridir. Ancak, Anadolu’nun inanç coğrafyasında seçkin bir yeri, etkin bir gücü olan Abdal Musa Sultan adına daha bir çok yerde makam ve mezarlar yapılmıştır. Bir çok yazar ve araştırmacı, bu büyük savaşçı ve düşünürü konu alan araştırmalar yapmışlardır. Bazılarına göre, Abdal Musa Sultan; Bursa’nın fethine katıldıktan sonra Manisa, Aydın ve Denizli yöresinde bulunmuş, daha sonra da Türkmen ve yörüklerin yoğun bulunduğu Elmalı yöresinde tekkesini kurmuştur. Ayrıca Denizli’de yatan “Büyük Yatağan Baba”dan esinlendiğini de belirtmişlerdir.
Abdal Musa Sultan, Elmalı yôresinde kurduğu tekkesinde sayısız kişiler irşad etmiş (uyarmış) ve bunlar arasında büyük ozanlar yetişmiştir. Bunların en ünlüsü de, Alevi-Bektaşi edebiyatın abidelerinden sayılan Kaygusuz Abdal’dır.
Ancak, onunla ilgili olarak Abdal Musa Sultan Velayetnamesi’nde konu edilen söylenceyi yeri gelmişken aktarmadan geçmeyelim:
‘Alaiye reyinin oğlu Gaybi, Abdal Musa’ya derviş olup, Kaygusuz adını alınca, babası oğlunu kurtarmak ister. Teke Beyi’nin yardımını talep eder. Teke Beyi’de Kılağılı İsa adlı pehlivan yiğidini Abdal Musa’nın tekkesine yollar. İsa, dergaha varır ve kapıya gelince: Çağırın bana Abdal Musa’yı diye gürler. Ancak, atı ürker ve İsa’yı sırtından atar, sürükleyerek parçalar.
Teke beyi bu olaya çok sinirlenir ve ordusuyla harekete geçer. Abdal Musa Sultan’ı yakmak öbek öbek odunlar yığılır. Ateşler tutuşturulur. Abdal Musa Sultan’da üç yüz kadar müridi ile semah ederek yola koyulur…
Bu öyle bir geliş ki, onlarla birlikte dağlar, ağaçlar, kayalar da beraber yürür Dervişler bir gülbank çekip ateşe girer. Ateş onları yakmaz, onlar ateşi söndürürler.
Bu manzarayı gören Kaygusuz’un babası, duruma hayranlıkla bakar Abdal Musa’nın ellerini öper ve geriye döner. Kaygusuz bu dergahta kırk yıl hizmet eder…’
Abdal Musa Sultan’ın kerametleri, kendi adı verilen Velayetname’de anlatılır. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, günümüz Türkçesi ile Ali Adil Atalay tarafından beşinci kez olarak yayınlanmıştır. kerametlerinden biri de şöyle: “Abdal Musa Sultan, bir pamuk içine kor halinde bir ateş parçasını müridlerinden biriyle, Geyikli Baba’ya gönderir. Geyikli baba da, ona bir bakraç içinde geyik sütü gönderir. Bu kerametin, yorumu da, “hayvanatı iradesine bağlamak, bitkilere hükmetmekten zordur’ şeklindedir.
Şair, düşünür, Horasan ereni Abdal Musa Sultan’ın keramet ve erdemleri yedi yüzyıldan bu yana dillerde söylenir durur. Antalya, Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyündeki türbesi, 14. yy.’da Selçuklu mimarisi örneğinde yapılmıştır. Tekke hakkında en önemli bilgiyi 17 yy. da burayı ziyaret eden ünlü gezgin Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde vermiştir. Bu bilgilere göre tekkenin kubbesindeki altın alem, beş saatlik yerden görülüyormuş. Abdal Musa Sultan sandukası baş ucunda seyyid olduğunu gösteren yeşil imamesi durur. Tekkenin etrafında bağ ve bahçeler uzanır, Misafirhaneler, kiler, mutfak meydanlar gibi bir çok ek binalar varmış. Mutfakta kırk derviş hizmet eder. Meydanın dışında ayrıca büyük bir misafirhane bulunur ki, üstü konak, altı ise iki yüz at alacak kadar büyük bir ahırdır. Misafir hiç eksik olmaz.
Tekke yapıldığı günden beri mutfağında hiç ateş sönmemiştir. Tekkenin çok zengin vakıfları vardır. On binden fazla koyunu, bin camuzu, binlerce devesi ve katın, yedi değirmeni ve daha birçok varlığı ile üç yüz elli yıl önceki Abdal Musa Sultan tekkesinin çok büyük zenginliklere sahip bir kurum olduğunu belirtiyor. Evliya Çelebi…
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra dağıtılan tekkeler arasında Abdal Musa Sultan tekkesi de nasibini almıştır. 1242 (1829)’da hükümetçe gönderilen memurlar tarafından, dergahta mevcut bütün eşyalar ve binlerce canlı hayvan satılıp defteri İstanbul’a gönderilmiştir. Bu hal tekkelerin 1925’de kapanmasına kadar yaşanmıştır.
Değişik dönemlerde onarım gören Tekke, zaman içinde yıkılmış, günümüzde ise sadece Abdal Musa Sultan türbesi kalmıştır. Türbede, Abdal Musa, annesi, babası, kız kardeşi ile Kaygusuz Abdal’ın kabirleri vardır.
Tekke’nin giriş kapısındaki kitabe yazısının bir beyt’ini aşağıya alıyoruz:

Edeble kıl ziyaret bir makaam-ı alişandır bu
Füyuz’u Hakk’a menba asitan-ı aşikaandır bu.

Önce de belirtildiği gibi; Aleyi-Bektaşi şiirine ‘nefes’adı verilir. Alevi-Bektaşi şiiri de, genellikle Yunus Emre’nin şiirinden etkilenmiştir. Bu şiir, daha sonra Abdal Musa ile yönünü çizmiş ve Kaygusuz Abdal’la beslenerek doruğuna erişmiştir. Abdal Musa’nın günümüze kadar gelen şiirleri çok azdır. Ancak az da olsa, bu şiirler, Alevi-Bektaşi edebiyatının seçkin örnekleri sayılır. Bu şiirlerle Alevi-Bektaşi edebiyatı kesin anlam kazanmıştır.

Kim ne bilür bizi nice soydanuz
Ne zerre ottan ne hod sudanuz
Bizim meftunumuz marifet söyler
Biz Horasan mülkündeki baydanuz

Yedi deniz bizim keşkülümüzde
Hacem umman ise biz de göldenüz
Hızır İlyas bizim yoldaşımızdır
Ne zerrece Günden ne de Aydanuz

Yedi tamu bize nevbehar oldu
Sekiz uçmak içindeki köydenüz
Bizim zahmımıza merhem bulunmaz
Biz kudret okuna gizli yaydanuz

Turda Musa durup münacat eyler
Neslimizi sorarsanız ‘Hoy’ danuz

Ali geldi adım bahane
Güvercin donunda kondum cihana
Abdal Musa oldum geldim zemana
Arif anlar bizi nice sırdanuz.

Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi
Binip cansız duvarları yürüten
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Doksan altı bin Horasan Pirleri
Elli yedi bin de Rum erenleri
Cümlesinin servirazı serveri
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Balım Sultan arkadaşı, yoldaşı
Kızıldeli Sultan dürür hem eşi
Abdal Musa Sultan dersen ne kişi
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Abdal Mûsa Sultan gadaba geldi
Urûmu Fetheden yareden medet
Cihan harap oldu insan az kaldı
Gene ferman senin el’aman medet

Biz de sever idik Alinin soyun
Bizler de anarız Hasan ü Hüseyn
Verdik Zeynel’aba zindanda payın
Bakır’ı zindanda vareden medet

Yetiş aman Câfer ol elden bizi
Her dem arzumendiz isteriz sizi
Zülfikarı attı tuttu denizi
Necef deryasını kurudan medet

Mürşidim Kâzım Rızaya varalım
Derdimize derman anda görelim
Nakî Takî Askerîye erelim
Mehdi mağarada sırreden medet

Hüseyn Gazi Sultan bellidir cansın
Ricam kabul eyle müşkülüm kansın
Hüseynî ovanın gözcüsü sensin
Ayırma koyunu sürüden medet

İmdat senden kaldı Urûmun eri
Gaip erenleri Horasan piri
Muallâkta tuttu babı Hayberi
Cenkte Muhammede careden medet

Balım Sultan gerçek sırrı Alisin
Müminlerin kardaşısın kulusun
Pirim Hacı Bektaş Şahı Velisin
Cansız duvarları yürüden medet

Kul Hüseyn’im der ki gönle değmeyin
Giderip yükünü alıp yığmayın
Sırlarınız gönlünüzde saklayın
Müminin kalbinde yereden medet

Çok hata eyledim günahkar oldum,

0

Çok hata eyledim günahkar oldum,
Mürvet hey erenler, elaman mürvet.
Yetiş imdadıma, çaresiz kaldım,
Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

Bana her ne sitem eylesen haktır,
Ben yüzü karayım, günahım çoktur,
Bana hiç kimseden bir medet yoktur,
Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

Ağlar gözüm, döker kan ile yaşlar,
Günahımı çekmez dağ ile taşlar,
Kul günah işlerse sultan bağışlar,
Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

Senin dergahından rahmet umarım,
Sen bilirsin, halim sana söylerim,
Kalma günahıma, hacet dilerim,
Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

GENÇ ABDAL dare divane geldim,
Günahım boynumda meydana geldim,
Medet mürvet şahı sultana geldim,
Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

Genç Abdal

Şu Sılanın Ufak Tefek Yolları

0

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Şu Sılanın Ufak Tefek Yolları
Ağrıdan Sızıdan Tutmaz Elleri
Tepeden Tırnağa Şiir Dilleri
Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor

Bugün Efkarlıyım Açmasın Güller
Yiğidimden Kara Haber Verdiler
Demirden Döşeği Taştan Sedirler
Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor

Ne Bir Haram Yedin Ne Cana Kıydın
Ekmek Kadar Temiz Su Gibi Aydın
Hiç Kimse Duymadan Hükümler Giydin
Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor

Mezar Arasında Harman Olur Mu
On Üç Yıl Mahpusta Derman Kalır Mı
Azrail Aç Susuz Canım Alır Mı
Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor
“Yiğidim Aslanım” Nazım’ın Öyküsü…

Herkesin dinlediğinde gözyaşlarını tutamadığı, insanın içinden geçen, yüreğini delen Zülfü Livaneli’nin “Yiğidim Aslanım” destanlaşan ağıt şarkısının öyküsü Bursa’dan başlar. Bedri Rahmi’nin bestelenen şiirinin orijinalinde ilk sözcük “Bursa”dır.

Bursa’nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor

Bedri Rahmi’nin Bursa’da hapis yatan ve açlık grevine başlayan arkadaşı Nazım Hikmet için yazdığı “Zindanı Taştan Oyarlar” şiirini Zülfü Livaneli’nin “Bursa’nın ufak tefek yolları” ile başlayan dizelerini “şu sılanın ufak tefek yolları” diye değiştirerek besteleyip, “Yiğidim Aslanım” diye söylediği şiirdir.
Zülfü ağabeyin 19 Mayıs 1997’deki büyük Ankara konserinde 500 bin kişinin gözyaşları ile hep bir ağızdan “yiğidim aslanım burada yatıyor” nakaratı söylerken Atatürk’ün yattığı Anıtkabir’i göstererek söylediği, boğazların düğümlendiği şarkı.

Günümüzde özellikle Atatürk, Uğur Mumcu ve Deniz, Hüseyin ,Yusuf, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu, Muammer Aksoy, Gezi’de ölen gençler gibi tüm demokrasi şehitleri için söylenen bir ağıta dönüşen ezgi.
Zamanla tüm demokrasi, insan hakları ve devrimci mücadelelerinde yitirilen insanlar için söylenen artık destanlaşan ağıt türküsü.
Bedri Rahmi Eyüpoğlu, arkadaşı Nazım Hikmet’in cana kıymadığı, kimseye zarar verdiği halde, Bursa Cezaevi’ndeki koşullarına ve yapılan haksızlığa dikkat çeken bir sesleniştir. Bedri Rahmi, Nazım Hikmet’in cezaevindeki açlık grevine “On üç yıl hapiste derman kalır mı? Azrail aç susuz canın alır mı?” dizesi ile gönderme yapar.
Sözleri, Zülfü Livaneli ve Uğur Mumcu tarafından 1983 yılında tüm demokrasi şehitleri düzenlenip, şarkı olarak bestelenene kadar unutulmuş bir şiirdi. Ne acıdır ki, şarkının oluşmasında payı olan Uğur Mumcu için söylenen bir ağıt artık…

“Uğur Mumcu, besteyi dinleyince ağlamaya başladı. Ben de niçin ağlıyorsun Uğur deyince, beste ‘Bu bütün devrim şehitlerinin ağıtı olmuş.’ Maalesef bu beste Uğur Mumcu’yu, 10 yıl sonra Ankara’da hayatını kaybetmesinin ardından, 200 bin kişi ile ‘Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor’ şarkı sözleriyle uğurladı. Yiğidim aslanım burada yatıyor. Gönüllerimizde yatıyor.”

( Zülfü Livaneli’nin bir röportajında,
İsveç’te kendisi ziyarete gelen
Uğur Mumcu ile bu şarkı ile ilgili anlatısı)

“Bu şarkıyı ben galiba 1980-81 yılında Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir şiiri üzerine besteledim. Orada o şiir Nazım Hikmet için yazılmış bir ağıttı. Ve öyle de kalacağını sanıyordum. Sonra duyuldu tanındı parça ve böyle söyleniyordu. Sonra Uğur Mumcu için söylendi. Sonra Onat Kutlar için söylendi. Ben de istiyorum ki bu şarkı bir daha söylenmesin. Yani böyle bir gelenek oluşmasın. Ne böyle bir gelenek olsun ne böyle şarkılar söylensin.”
(Zülfü Livaneli’nin şarkıyı yazış sürecine dair aktarımı)

Bu şarkı ile ilgili bir iddiayı burada irdelemek isterim. Bedri Rahmi’nin Kanadalı Farmakolog gelini Hughette Bouffard Eyüboğlu, anılarında (“Living under the shadow of two cultures”) kayınbabası Bedri Rahmi’nin bu şiirinin ses kayıt bandını Zülfü Livaneli’ye verdiğini ancak Livaneli’nin şarkıyı kendilerinden izinsiz ve habersiz besteleyip söylediğini iddia eder.
Doğru ya da yanlış, Livaneli iyi ki bestelemiş. Ha bu arada söz konusu ses kaydı bandının 2009’da ortaya çıktığını ve Livaneli tarafından geri gönderilmiş olduğunu da belirtelim.

———————–

ZİNDANI TAŞTAN OYARLAR
“Yiğidim Aslanım”

Bedri Rahmi EYUBOĞLU

(Şiirin bestelenmemiş kısımlar ile orijinal tam hali)

Bursa’nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Bir şubat gecesi tutuldu dilin
Silâha bıçağa varmadı elin
Ne ana ne baba ne kız ne gelin
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Ne bir haram yedin ne cana kıydın
Ekmek gibi temiz su gibi aydın
Hiç kimse duymadan hükümler giydin
Döşek diken diken yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Zindanı taştan oyarlar
İçine bir yiğit koyarlar
Sağa döner böğrü taşa gelir
Sola döner çırılçıplak demir
Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir
Döşek melul mahzun, yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler
Demirden pencere taştan sedirler
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman burda yatıyor

Mezar arasında harman olur mu?
On üç yıl hapiste derman kalır mı?
Azrail aç susuz canın alır mı?
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman yerde yatıyor…

Dilinde dilimi bulduğum
Gücüne kurban olduğum
Anam babam gibi övdüğüm
Dayan hey Aslan Ustam
Abenim
Yiğidim dayan.
Dayan hey gözünü sevdiğim
Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler.

Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun
Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün
Şiirin gökyüzü gibi herkesin.
Sen Kızılırmak kadar bizimsin
En büyük ustası dilimizin
Canımız ciğerimizsin.

Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin’dedir
Bütün hışmıyla dilimiz
Kökünden sökülmüş bir çınar gibi
Yüreğimiz içindedir.

Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin’dedir
Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla
Bir yanı nur içinde tertemiz.
Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir.

Dr. Ceyhun İrgil tarafından kaleme alınmıştır.

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm

0

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Şehre simsiyah bir kar yağar
Yollar kalbimle örtülür
Parmaklarımın arasından
Gecenin geldiğini görürüm.


Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Çocuklar sinemaya gider
Yüzümü bir çiçeğe gömüp
Ağlamak gibi isterim
Derinden bir tren geçer
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm


Alıp başımı gitmek isterim
Bir akşam bir kente girerim
Kayısı ağaçları arasından
Gidip denize bakarım
Bir tiyatro seyrederim
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm


Uzaktan bir bulut geçer
Karanlık bir çocukluk bulutu
Gerçeküstücü bir ressam
Dünyayı değiştirmeye başlar
Kuş sesleri, haykırışlar
Denizin ve kırların
Rengi birbirine karışır
Sana bir şiir getiririm


Sözler rüyamdan fışkırır
Dünya bölümlere ayrılır
Birinde bir pazar sabahı
Birinde bir gökyüzü
Birinde sararmış yapraklar
Birinde bir adam
Her şeye yeniden başlar…!


Ataol BEHRAMOĞLU

Alevilere Yönelik Siyasi Hamleler Üzerine Bir Değerlendirme

0

AKP-MHP-DEM + PKK ortaklığı iddiaları eşliğinde yürütülen gizli pazarlıklar, “parlak bir barış” söylemiyle ve “terörsüz Türkiye” vaatleriyle devam ediyor. Ancak halk, bu süreçte ne olup bittiğini tam anlamıyla bilmiyor. Günlük geçim mücadelesi içinde, siyasi gelişmeleri sağlıklı bir şekilde değerlendirecek zamanı ve imkânı da bulamıyor.

Bundan bir ay kadar önce, kalemini iktidar lehine kullanan bir köşe yazarı Alevilerle ilgili dikkat çeken bir cümle kurmuştu. Ardından Cumhurbaşkanı Yardımcılığı için bir Alevi ismin gündeme geleceği söylentileri dolaşmaya başladı. Bir ay sonra ise bir başka kişi, “Biri Alevi, biri Kürt olsun” şeklindeki açıklamasıyla bu süreci pekiştirdi. Görünen o ki bu tür çıkışlarla toplumun tepkisi ölçülmeye çalışılıyor; kimlerin bu görevlere talip olacağı, kimlerin karşı çıkacağı izleniyor.

Alevilerin bu defa birlik ve beraberlik içinde hareket ederek bu tür ayrıştırıcı planlara karşı durması büyük önem taşıyor. Mezhepsel ya da etnik temelli siyaset, ülkeyi geri dönüşü zor bir kaosa sürükleyebilir. Böyle bir senaryo, Türkiye’yi mezheplere ve etnik gruplara göre bölünmüş, Cumhuriyet’in temel niteliklerinden uzaklaşmış bir Ortadoğu ülkesine dönüştürebilir.

Aleviler için en doğru ve güçlü duruş, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet’e sıkı sıkıya sarılmaktan geçer. Bu değerlerden bir adım bile taviz verilmemelidir.

Unutulmamalıdır ki Alevilik; mekâna ihtiyacı olmayan, zamanı belli olmayan, gönülden gelen ve her yerde yaşanabilen bir inanç sistemidir. “Eline, diline, beline, aşına, eşine, işine sahip ol” ilkesi, Aleviliğin yaşam felsefesini özetler. Bu anlayış, inancı sadece ibadetle sınırlamaz; yaşamın tamamına yansıtır.

Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine sahip çıkmak, yalnızca Alevilerin değil, aynı zamanda her devrimcinin, her demokratın, her özgürlük ve eşitlik yanlısı insanın temel sorumluluğudur. Çünkü demokrasi, barışın ve huzurun yegâne güvencesidir.

Kevser ırmağında saki olan yâr

0

Kevser ırmağında saki olan yâr
Bir bardak dem ikram etmez mi ola
Sıratın yolunu iyi bilen yâr
Benim de elimden tutmaz mı ola

Aman medet, duy sesimi dardayım
Sorma hallerimi, gayet zordayım
Cehennemden daha beter kordayım
Yanarım, yandığım yetmez mi ola

Her yanımı harlı ateş çevirdi
Vücut sarayımı yaktı kavurdu
Yaptım mamur ettim, geri çevirdi
Viranemde, güller bitmez mi ola

Zindanda kalsam da gam yemem gene
Sefil Selimî’yle dursan yan yana
Olmak istiyorum, dostla can cana
Muradımca bülbül ötmez mi ola Sefil Selimi