Yâr elinden içmişem aşkın meyin çokdan beri Ânın içün peşt ü pay urmaktayım çün serseri Hubb-i Hayder’le dolubdur gönlümün her bir yeri Bende-i Al-i Abayım itimadım Caferi
İhtedü bi’ş-şems buyurdu cenâb-ı Mustafa Bu hadi-i pake iman edene rûz-i ceza İdecek ağyara karşu Hak nice lutf u ata Ehl-i Beyt’in halka begüş bendesiyim zâhida
Ben beli dedim o şahın yoluna dönmem ebed Bendesi hakkında lutf u şefkati var layuad Aşık-ı sâdık olanlara irer andan meded Ta’n u teşni’le çekerse önüme zühhâd sed
Men muhibb-i Hayder’im Şâh-ı Hasen iki gözüm Ol Şehîd-i Kerbelâ’nın aşkına yansın özüm bergeh-ı Zeynel-Abâ’dan hîç çevirmem yüzüm Çak çak olsam da dönmem hasılı budur sözüm
Ol Muhammed Bâkır’dir can katan bu canıma Câferu’s-Sâdîk’dür kuvvet veren îmânıma Can feda etsem nola Kâzım gibi sultanıma Gelse hançerler çeküb münkir Yezidan yânıma
Hazret-i Musa yı Rıza’dır ehl-i aşkın rehberi Hem Takî ve Naki’dir dü cihan serverleri Askerîdir zümre-i nâciyyenin ser-askeri Mehdi-i Sahib livanın yoluna ey Kemterî
Kemteri Ali (Türk halk ozanı, Alevi-Bektaşi Babası) kimdir :
Ali Kemteri 1872 yılında Bulgaristan’ın Ayvalı Burgaz ilinin (Ah-yolu) Belveren (Belören,Böleren) köyünde doğmuş. Amucalar’ın Kebeler soyundandır. 1878 yılında ailesi ile birlikte Abdal Ahmet Baba’nın kurduğu Tekirdağ’ının Kılavuzlu köyüne göç etmişler. Zamanın şartlarında bir öğrenim görme imkanı bulamamış olmasına rağmen kendi kendini yetiştirerek okuyup yazmıştır. 1902 yılında Abdal Ahmed Baba’dan oğlu Şaban Baba’nın rehberliğinde Bektaşi nasibi alarak yola girmiştir. Babası Hüsmen Halil olarak biliniyormuş. 1928 yılında Şaban Sırrı Baba tarafından Derviş mevkisine getirilmiş. 1932 yılında Çamlıcadaki Bektaşi Halife Babası Ali Nutki’den Babalık icazetini alarak Mürşit olmuş. Halk arasında soyundan dolayı Kebe Ali, okumaya merakından dolayı Hoca Ali deniliyormuş. Ali Kemteri veya Kemter Ali mahlası ile şiirleri vardır. Kırklarelili şair ve araştırmacı Vahit Lütfi salcı(Vahit Dede) dostluğu olmuş. Bazı şiirlerini Damla dergisinde yayımlamış. Oğlu Halife Baba Cafer Tuncay, Babasının ve kendinin şiirlerini(Nefeslerini) eski yazı ile yazılmış nefes defterinden tercüme ederek Refik Engin’e yazdırmıştır. Kırklareli köylerinde eski mecmualarda (Halk arasında nefes defterlerine verilen ad) bazı nefeslerine rastlanmaktadır. Şu ana kadar elimizde 11 nefesi bulunmaktadır. ATATÜRK’ÜN vefatından sonra açılan ağıt yarışmasında Aşık VEYSEL ŞATIROĞLU’NUN ardından ikinci olmuş. Hece vezni ile şiirler yazmış. Tekirdağ şairlerinden ve eski belediye başkanlarından Hasan Cemali Baba ile şiir konusun da bazı farklıklarını Lütfi Salcı‘nın şu cümlelerinden anlıyoruz. “Bence onun en büyük meziyeti ve mesleği şairliğindedir. O pekiyi bir halk şairi idi. Divan edebiyatçıları ile mücadele eden son halk şairlerindendi. Aruz ile yazanlara canı sıkılırdı. Hatta kendi mezhep taşlarından olan Tekirdağlı Ferdi ile Hasan Cemali Baba’nın müşaareler ile karışarak onlara sitem yapmıştır.” 7 Ağustos 1939 pazartesi günü Hakk’a yürümüş. Mürşidinin adı ile anılan Abdal Ahmet Baba kabristanlığa vasiyeti ile defnedilmiş. İlk eşi vefat edince ikinci defa evlenmiş. Aydın Oy’un bir şiirinde Cennet’e şiir yazınca onun bu şiiri karısına yazdığını sanarak ikinci karsının adını cennet olarak yazmıştır. İkinci eşinin adı cennet değildir. Geçimini çiftçilik ile sağlamıştır. Sağlığında not tuttuğu bir defterinin olduğunu Kılavuzlu köyü sakinlerinden Hüseyin Balun söylemişti. Ne yazık ki bu defterden hiç bir nüsha günümüze ulaşamamıştır. Ali Kemteri’nin ömrünün sonlarına doğru yaşı hayli ihtiyarladığı zaman Baba olması ”Sağlığında kaynatasının Baba olduğu için ona olan saygısından dolayı onun vefatından sonra mürşit (Baba) olmuş. Hilmi Yücebaş’ın ve Cahit Öztellin’in kitaplarında şiirlerine yer verilmiş. Aynı şekilde Damla dergisi ile Aydın Oy’un 1995 yılında yayımladığı kitabında bazı şiirleri yayımlanmıştır.
Yiğitliğin, aklın, inancın, sevginin simgesi olan birlik ve beraberlik ateşiyle tutuşan Orhan Gazi’nin silah arkadaşı, Anadolu’nun gözcüsü Türk düşünürlerinden Abdal Musa Sultan günümüzden yaklaşık altı yüzyıl önce yaşamıştır. Ölümünün üzerinden altı yüzyıllık bir süre geçmesine karşın Anadolu insanının bu soylu Anadolu Ereni’ ne saygısı canlı ve dipdiri ayaktadır. Bu güzel insanın yaşamıyla ilgili bilgiler, yazılı kaynaklarda oldukça azdır, daha çok söylencelere dayanır. Yunus Emre, Hazreti Mevlana, Nasrettin Hoca, Hacı Bektaş Veli gibi Türk halkının gönlünde taht kurduğundan Abdal Musa Sultan’ın mezarının kendi köyünde yöresinde bu Anadolu Eren’inin olduğu söylenen mezar ve yine O’nun adına adak yeri koruluk vardır. Abdal Musa Sultan, bazı söylencelere göre Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in soyundan gelen Hacı Bektaş Veli’nin amcası olan Haydar Ata’nın oğlu, Hasan Gazi’nin oğludur. Yazılı kaynaklardan söylencelerden anlaşıldığı kadarıyla 14. yüzyılda yaşadığı Osmanlı’nın ilk padişahlarından Orhan Gazi ile birlikte Bursa’nın fethine katıldığı, Osmanlı’nın genişlemesinde etkin görevler üstlenen Yeniçeri Ordusunun kuruluşu ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Söylenceler Bursa’nın fethinden evvel Buharadan gelen kırk abdaldan biri olarak gösterir. Ancak, Abdal Musa Sultan, aşağıdaki şiirinde de görüldüğü gibi kendini Hoy’lu kabul eder.
Kim ne bilir bizi nice soydayız Ne zerrede oddan ne de sudanız Bize meftün olan marifet söyler Biz Horasan ellerinde boydanız
Musa gibi lentarani deniriz Aslımı sorar isen Hoy’ danız.
Yine, Elmalı’nın Tekke köyünde Antalya Müzesinin ilk müdürü Süleyman Fikri ERTEN tarafından bulunan 23 mm. kutrundaki tarihsiz bir mühürde Abdal Musa’nın peygamber sülalesinden olduğu, Hoy’dan Anadolu’ya geldiği belirtilir. Anadolu ulularından Abdal Musa Sultan için “Horasan mülkünden Hoy’dandır. Aslı Şah İmam Hasan’dır pirimin nesli” diyen Bektaşı ozanlarından Geda Muslu yine (Abdal Musa Sultan’ın) “Rumeli’ne kumandan olduğunu, tahta kılıcı ile taşı ikiye böldüğünü, bütün Rumeli’ni İslam’a getirdiğini, kâfirlere gazalarda bulunduğunu” belirtir.
Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi Binip cansız duvarları yürüten Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?
Anadolu’nun ünlü erenlerinden ve ermişlerinden olan Abdal Musa Sultan, aynı zamanda ünlü bir ozan ve düşünürdür. Aslen Horasan’lı dır. Azerbaycan’ın Hoy kasabasına gelmiş ve bir süre orada yaşamış olduğundan, “Hoylu’ olarak tanınmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin amcası Haydar Ata’nın oğlu, Hasan Gazi’nin oğludur. Kaygusuz Abdal Menkıbesine göre “Kösre Musa” adıyla da anılır. Abdal Musa Sultan, Horasan Erenlerinden ve Hz. Peygamber soyundandır. 14. yy. da yaşadığı ve Osmanlıların Bursa’yı fethi yıllarında Orhan Bey’in askerleriyle savaşlara katıldığı ve büyük yararlılıklar gösterdiği tarihi kaynaklarda yazılıdır. Hacı Bektaş Veli’nin önde gelen halifelerindendir. Payesi sultanlık, mertebesi “Abdallık”. Pir evindeki hizmet postu ise, “Ayakçı Postu’dur. Bu post Bektaşi tarikatındaki on iki posttan on birincisi olup, diğer adı ‘Abdal Musa Sultan Postu”dur. Ayakçılık, Abdallık mertebesidir. Elmalı, Tekke köyündeki dergahı, ilk Bektaşilerin dört büyük “Asitanei Bektaşiyan” dan biridir. Ancak, Anadolu’nun inanç coğrafyasında seçkin bir yeri, etkin bir gücü olan Abdal Musa Sultan adına daha bir çok yerde makam ve mezarlar yapılmıştır. Bir çok yazar ve araştırmacı, bu büyük savaşçı ve düşünürü konu alan araştırmalar yapmışlardır. Bazılarına göre, Abdal Musa Sultan; Bursa’nın fethine katıldıktan sonra Manisa, Aydın ve Denizli yöresinde bulunmuş, daha sonra da Türkmen ve yörüklerin yoğun bulunduğu Elmalı yöresinde tekkesini kurmuştur. Ayrıca Denizli’de yatan “Büyük Yatağan Baba”dan esinlendiğini de belirtmişlerdir. Abdal Musa Sultan, Elmalı yôresinde kurduğu tekkesinde sayısız kişiler irşad etmiş (uyarmış) ve bunlar arasında büyük ozanlar yetişmiştir. Bunların en ünlüsü de, Alevi-Bektaşi edebiyatın abidelerinden sayılan Kaygusuz Abdal’dır. Ancak, onunla ilgili olarak Abdal Musa Sultan Velayetnamesi’nde konu edilen söylenceyi yeri gelmişken aktarmadan geçmeyelim: ‘Alaiye reyinin oğlu Gaybi, Abdal Musa’ya derviş olup, Kaygusuz adını alınca, babası oğlunu kurtarmak ister. Teke Beyi’nin yardımını talep eder. Teke Beyi’de Kılağılı İsa adlı pehlivan yiğidini Abdal Musa’nın tekkesine yollar. İsa, dergaha varır ve kapıya gelince: Çağırın bana Abdal Musa’yı diye gürler. Ancak, atı ürker ve İsa’yı sırtından atar, sürükleyerek parçalar. Teke beyi bu olaya çok sinirlenir ve ordusuyla harekete geçer. Abdal Musa Sultan’ı yakmak öbek öbek odunlar yığılır. Ateşler tutuşturulur. Abdal Musa Sultan’da üç yüz kadar müridi ile semah ederek yola koyulur… Bu öyle bir geliş ki, onlarla birlikte dağlar, ağaçlar, kayalar da beraber yürür Dervişler bir gülbank çekip ateşe girer. Ateş onları yakmaz, onlar ateşi söndürürler. Bu manzarayı gören Kaygusuz’un babası, duruma hayranlıkla bakar Abdal Musa’nın ellerini öper ve geriye döner. Kaygusuz bu dergahta kırk yıl hizmet eder…’ Abdal Musa Sultan’ın kerametleri, kendi adı verilen Velayetname’de anlatılır. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, günümüz Türkçesi ile Ali Adil Atalay tarafından beşinci kez olarak yayınlanmıştır. kerametlerinden biri de şöyle: “Abdal Musa Sultan, bir pamuk içine kor halinde bir ateş parçasını müridlerinden biriyle, Geyikli Baba’ya gönderir. Geyikli baba da, ona bir bakraç içinde geyik sütü gönderir. Bu kerametin, yorumu da, “hayvanatı iradesine bağlamak, bitkilere hükmetmekten zordur’ şeklindedir. Şair, düşünür, Horasan ereni Abdal Musa Sultan’ın keramet ve erdemleri yedi yüzyıldan bu yana dillerde söylenir durur. Antalya, Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyündeki türbesi, 14. yy.’da Selçuklu mimarisi örneğinde yapılmıştır. Tekke hakkında en önemli bilgiyi 17 yy. da burayı ziyaret eden ünlü gezgin Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde vermiştir. Bu bilgilere göre tekkenin kubbesindeki altın alem, beş saatlik yerden görülüyormuş. Abdal Musa Sultan sandukası baş ucunda seyyid olduğunu gösteren yeşil imamesi durur. Tekkenin etrafında bağ ve bahçeler uzanır, Misafirhaneler, kiler, mutfak meydanlar gibi bir çok ek binalar varmış. Mutfakta kırk derviş hizmet eder. Meydanın dışında ayrıca büyük bir misafirhane bulunur ki, üstü konak, altı ise iki yüz at alacak kadar büyük bir ahırdır. Misafir hiç eksik olmaz. Tekke yapıldığı günden beri mutfağında hiç ateş sönmemiştir. Tekkenin çok zengin vakıfları vardır. On binden fazla koyunu, bin camuzu, binlerce devesi ve katın, yedi değirmeni ve daha birçok varlığı ile üç yüz elli yıl önceki Abdal Musa Sultan tekkesinin çok büyük zenginliklere sahip bir kurum olduğunu belirtiyor. Evliya Çelebi… Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra dağıtılan tekkeler arasında Abdal Musa Sultan tekkesi de nasibini almıştır. 1242 (1829)’da hükümetçe gönderilen memurlar tarafından, dergahta mevcut bütün eşyalar ve binlerce canlı hayvan satılıp defteri İstanbul’a gönderilmiştir. Bu hal tekkelerin 1925’de kapanmasına kadar yaşanmıştır. Değişik dönemlerde onarım gören Tekke, zaman içinde yıkılmış, günümüzde ise sadece Abdal Musa Sultan türbesi kalmıştır. Türbede, Abdal Musa, annesi, babası, kız kardeşi ile Kaygusuz Abdal’ın kabirleri vardır. Tekke’nin giriş kapısındaki kitabe yazısının bir beyt’ini aşağıya alıyoruz:
Edeble kıl ziyaret bir makaam-ı alişandır bu Füyuz’u Hakk’a menba asitan-ı aşikaandır bu.
Önce de belirtildiği gibi; Aleyi-Bektaşi şiirine ‘nefes’adı verilir. Alevi-Bektaşi şiiri de, genellikle Yunus Emre’nin şiirinden etkilenmiştir. Bu şiir, daha sonra Abdal Musa ile yönünü çizmiş ve Kaygusuz Abdal’la beslenerek doruğuna erişmiştir. Abdal Musa’nın günümüze kadar gelen şiirleri çok azdır. Ancak az da olsa, bu şiirler, Alevi-Bektaşi edebiyatının seçkin örnekleri sayılır. Bu şiirlerle Alevi-Bektaşi edebiyatı kesin anlam kazanmıştır.
Kim ne bilür bizi nice soydanuz Ne zerre ottan ne hod sudanuz Bizim meftunumuz marifet söyler Biz Horasan mülkündeki baydanuz
Yedi deniz bizim keşkülümüzde Hacem umman ise biz de göldenüz Hızır İlyas bizim yoldaşımızdır Ne zerrece Günden ne de Aydanuz
Yedi tamu bize nevbehar oldu Sekiz uçmak içindeki köydenüz Bizim zahmımıza merhem bulunmaz Biz kudret okuna gizli yaydanuz
Turda Musa durup münacat eyler Neslimizi sorarsanız ‘Hoy’ danuz
Ali geldi adım bahane Güvercin donunda kondum cihana Abdal Musa oldum geldim zemana Arif anlar bizi nice sırdanuz.
Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi Binip cansız duvarları yürüten Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?
Doksan altı bin Horasan Pirleri Elli yedi bin de Rum erenleri Cümlesinin servirazı serveri Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?
Balım Sultan arkadaşı, yoldaşı Kızıldeli Sultan dürür hem eşi Abdal Musa Sultan dersen ne kişi Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?
Abdal Mûsa Sultan gadaba geldi Urûmu Fetheden yareden medet Cihan harap oldu insan az kaldı Gene ferman senin el’aman medet
Biz de sever idik Alinin soyun Bizler de anarız Hasan ü Hüseyn Verdik Zeynel’aba zindanda payın Bakır’ı zindanda vareden medet
Yetiş aman Câfer ol elden bizi Her dem arzumendiz isteriz sizi Zülfikarı attı tuttu denizi Necef deryasını kurudan medet
Mürşidim Kâzım Rızaya varalım Derdimize derman anda görelim Nakî Takî Askerîye erelim Mehdi mağarada sırreden medet
Hüseyn Gazi Sultan bellidir cansın Ricam kabul eyle müşkülüm kansın Hüseynî ovanın gözcüsü sensin Ayırma koyunu sürüden medet
İmdat senden kaldı Urûmun eri Gaip erenleri Horasan piri Muallâkta tuttu babı Hayberi Cenkte Muhammede careden medet
Balım Sultan gerçek sırrı Alisin Müminlerin kardaşısın kulusun Pirim Hacı Bektaş Şahı Velisin Cansız duvarları yürüden medet
Kul Hüseyn’im der ki gönle değmeyin Giderip yükünü alıp yığmayın Sırlarınız gönlünüzde saklayın Müminin kalbinde yereden medet
Şu Sılanın Ufak Tefek Yolları Ağrıdan Sızıdan Tutmaz Elleri Tepeden Tırnağa Şiir Dilleri Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor
Bugün Efkarlıyım Açmasın Güller Yiğidimden Kara Haber Verdiler Demirden Döşeği Taştan Sedirler Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor
Ne Bir Haram Yedin Ne Cana Kıydın Ekmek Kadar Temiz Su Gibi Aydın Hiç Kimse Duymadan Hükümler Giydin Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor
Mezar Arasında Harman Olur Mu On Üç Yıl Mahpusta Derman Kalır Mı Azrail Aç Susuz Canım Alır Mı Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor “Yiğidim Aslanım” Nazım’ın Öyküsü…
Herkesin dinlediğinde gözyaşlarını tutamadığı, insanın içinden geçen, yüreğini delen Zülfü Livaneli’nin “Yiğidim Aslanım” destanlaşan ağıt şarkısının öyküsü Bursa’dan başlar. Bedri Rahmi’nin bestelenen şiirinin orijinalinde ilk sözcük “Bursa”dır.
Bursa’nın ufak tefek yolları Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri Tepeden tırnağa şiir gülleri Yiğidim aslanım aman burda yatıyor
Bedri Rahmi’nin Bursa’da hapis yatan ve açlık grevine başlayan arkadaşı Nazım Hikmet için yazdığı “Zindanı Taştan Oyarlar” şiirini Zülfü Livaneli’nin “Bursa’nın ufak tefek yolları” ile başlayan dizelerini “şu sılanın ufak tefek yolları” diye değiştirerek besteleyip, “Yiğidim Aslanım” diye söylediği şiirdir. Zülfü ağabeyin 19 Mayıs 1997’deki büyük Ankara konserinde 500 bin kişinin gözyaşları ile hep bir ağızdan “yiğidim aslanım burada yatıyor” nakaratı söylerken Atatürk’ün yattığı Anıtkabir’i göstererek söylediği, boğazların düğümlendiği şarkı.
Günümüzde özellikle Atatürk, Uğur Mumcu ve Deniz, Hüseyin ,Yusuf, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu, Muammer Aksoy, Gezi’de ölen gençler gibi tüm demokrasi şehitleri için söylenen bir ağıta dönüşen ezgi. Zamanla tüm demokrasi, insan hakları ve devrimci mücadelelerinde yitirilen insanlar için söylenen artık destanlaşan ağıt türküsü. Bedri Rahmi Eyüpoğlu, arkadaşı Nazım Hikmet’in cana kıymadığı, kimseye zarar verdiği halde, Bursa Cezaevi’ndeki koşullarına ve yapılan haksızlığa dikkat çeken bir sesleniştir. Bedri Rahmi, Nazım Hikmet’in cezaevindeki açlık grevine “On üç yıl hapiste derman kalır mı? Azrail aç susuz canın alır mı?” dizesi ile gönderme yapar. Sözleri, Zülfü Livaneli ve Uğur Mumcu tarafından 1983 yılında tüm demokrasi şehitleri düzenlenip, şarkı olarak bestelenene kadar unutulmuş bir şiirdi. Ne acıdır ki, şarkının oluşmasında payı olan Uğur Mumcu için söylenen bir ağıt artık…
“Uğur Mumcu, besteyi dinleyince ağlamaya başladı. Ben de niçin ağlıyorsun Uğur deyince, beste ‘Bu bütün devrim şehitlerinin ağıtı olmuş.’ Maalesef bu beste Uğur Mumcu’yu, 10 yıl sonra Ankara’da hayatını kaybetmesinin ardından, 200 bin kişi ile ‘Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor’ şarkı sözleriyle uğurladı. Yiğidim aslanım burada yatıyor. Gönüllerimizde yatıyor.”
( Zülfü Livaneli’nin bir röportajında, İsveç’te kendisi ziyarete gelen Uğur Mumcu ile bu şarkı ile ilgili anlatısı)
“Bu şarkıyı ben galiba 1980-81 yılında Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir şiiri üzerine besteledim. Orada o şiir Nazım Hikmet için yazılmış bir ağıttı. Ve öyle de kalacağını sanıyordum. Sonra duyuldu tanındı parça ve böyle söyleniyordu. Sonra Uğur Mumcu için söylendi. Sonra Onat Kutlar için söylendi. Ben de istiyorum ki bu şarkı bir daha söylenmesin. Yani böyle bir gelenek oluşmasın. Ne böyle bir gelenek olsun ne böyle şarkılar söylensin.” (Zülfü Livaneli’nin şarkıyı yazış sürecine dair aktarımı)
Bu şarkı ile ilgili bir iddiayı burada irdelemek isterim. Bedri Rahmi’nin Kanadalı Farmakolog gelini Hughette Bouffard Eyüboğlu, anılarında (“Living under the shadow of two cultures”) kayınbabası Bedri Rahmi’nin bu şiirinin ses kayıt bandını Zülfü Livaneli’ye verdiğini ancak Livaneli’nin şarkıyı kendilerinden izinsiz ve habersiz besteleyip söylediğini iddia eder. Doğru ya da yanlış, Livaneli iyi ki bestelemiş. Ha bu arada söz konusu ses kaydı bandının 2009’da ortaya çıktığını ve Livaneli tarafından geri gönderilmiş olduğunu da belirtelim.
———————–
ZİNDANI TAŞTAN OYARLAR “Yiğidim Aslanım”
Bedri Rahmi EYUBOĞLU
(Şiirin bestelenmemiş kısımlar ile orijinal tam hali)
Bursa’nın ufak tefek yolları Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri Tepeden tırnağa şiir gülleri Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.
Bir şubat gecesi tutuldu dilin Silâha bıçağa varmadı elin Ne ana ne baba ne kız ne gelin Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.
Ne bir haram yedin ne cana kıydın Ekmek gibi temiz su gibi aydın Hiç kimse duymadan hükümler giydin Döşek diken diken yastık batıyor Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.
Zindanı taştan oyarlar İçine bir yiğit koyarlar Sağa döner böğrü taşa gelir Sola döner çırılçıplak demir Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir Döşek melul mahzun, yastık batıyor Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.
Bugün efkârlıyım açmasın güller Yiğidimden kötü haber verirler Demirden pencere taştan sedirler Döşek melul mahzun yastık batıyor Yiğidim şahinim aman burda yatıyor
Mezar arasında harman olur mu? On üç yıl hapiste derman kalır mı? Azrail aç susuz canın alır mı? Döşek melul mahzun yastık batıyor Yiğidim şahinim aman yerde yatıyor…
Dilinde dilimi bulduğum Gücüne kurban olduğum Anam babam gibi övdüğüm Dayan hey Aslan Ustam Abenim Yiğidim dayan. Dayan hey gözünü sevdiğim Bugün efkârlıyım açmasın güller Yiğidimden kötü haber verirler.
Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün Şiirin gökyüzü gibi herkesin. Sen Kızılırmak kadar bizimsin En büyük ustası dilimizin Canımız ciğerimizsin.
Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin’dedir Bütün hışmıyla dilimiz Kökünden sökülmüş bir çınar gibi Yüreğimiz içindedir.
Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin’dedir Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla Bir yanı nur içinde tertemiz. Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir.
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm Şehre simsiyah bir kar yağar Yollar kalbimle örtülür Parmaklarımın arasından Gecenin geldiğini görürüm.
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm Çocuklar sinemaya gider Yüzümü bir çiçeğe gömüp Ağlamak gibi isterim Derinden bir tren geçer Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Alıp başımı gitmek isterim Bir akşam bir kente girerim Kayısı ağaçları arasından Gidip denize bakarım Bir tiyatro seyrederim Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Uzaktan bir bulut geçer Karanlık bir çocukluk bulutu Gerçeküstücü bir ressam Dünyayı değiştirmeye başlar Kuş sesleri, haykırışlar Denizin ve kırların Rengi birbirine karışır Sana bir şiir getiririm
Sözler rüyamdan fışkırır Dünya bölümlere ayrılır Birinde bir pazar sabahı Birinde bir gökyüzü Birinde sararmış yapraklar Birinde bir adam Her şeye yeniden başlar…!
AKP-MHP-DEM + PKK ortaklığı iddiaları eşliğinde yürütülen gizli pazarlıklar, “parlak bir barış” söylemiyle ve “terörsüz Türkiye” vaatleriyle devam ediyor. Ancak halk, bu süreçte ne olup bittiğini tam anlamıyla bilmiyor. Günlük geçim mücadelesi içinde, siyasi gelişmeleri sağlıklı bir şekilde değerlendirecek zamanı ve imkânı da bulamıyor.
Bundan bir ay kadar önce, kalemini iktidar lehine kullanan bir köşe yazarı Alevilerle ilgili dikkat çeken bir cümle kurmuştu. Ardından Cumhurbaşkanı Yardımcılığı için bir Alevi ismin gündeme geleceği söylentileri dolaşmaya başladı. Bir ay sonra ise bir başka kişi, “Biri Alevi, biri Kürt olsun” şeklindeki açıklamasıyla bu süreci pekiştirdi. Görünen o ki bu tür çıkışlarla toplumun tepkisi ölçülmeye çalışılıyor; kimlerin bu görevlere talip olacağı, kimlerin karşı çıkacağı izleniyor.
Alevilerin bu defa birlik ve beraberlik içinde hareket ederek bu tür ayrıştırıcı planlara karşı durması büyük önem taşıyor. Mezhepsel ya da etnik temelli siyaset, ülkeyi geri dönüşü zor bir kaosa sürükleyebilir. Böyle bir senaryo, Türkiye’yi mezheplere ve etnik gruplara göre bölünmüş, Cumhuriyet’in temel niteliklerinden uzaklaşmış bir Ortadoğu ülkesine dönüştürebilir.
Aleviler için en doğru ve güçlü duruş, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet’e sıkı sıkıya sarılmaktan geçer. Bu değerlerden bir adım bile taviz verilmemelidir.
Unutulmamalıdır ki Alevilik; mekâna ihtiyacı olmayan, zamanı belli olmayan, gönülden gelen ve her yerde yaşanabilen bir inanç sistemidir. “Eline, diline, beline, aşına, eşine, işine sahip ol” ilkesi, Aleviliğin yaşam felsefesini özetler. Bu anlayış, inancı sadece ibadetle sınırlamaz; yaşamın tamamına yansıtır.
Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine sahip çıkmak, yalnızca Alevilerin değil, aynı zamanda her devrimcinin, her demokratın, her özgürlük ve eşitlik yanlısı insanın temel sorumluluğudur. Çünkü demokrasi, barışın ve huzurun yegâne güvencesidir.